Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dalının İkinci Meyvesinde İslamî önemli bir meseleye güzel bir izah getiriyor: “Ey nefis! Allah’a karşı ubudiyet, gelecek mükafaatların başlangıcı değil, belki geçmiş nimetlerin neticesidir. Evet biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle vazifeliyiz. Çünkü ey nefis! Tamamen hayır olan vücudu (varlığı) sana giydiren Cenab-ı Hak, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzâk (Rızık veren) ismiyle bütün yiyecekleri bir nimet sofrası içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, yer yüzü kadar geniş nimet sofrası, o ellerin önüne koymuştur. Sonra mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, mülk ve melekût âlemi gibi geniş bir nimet sofrası, o insaniyet midesinin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle gıdalanan ve insaniyet-i kübrâ (büyük ve gerçek insanlık) olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, mümkinat dairesi (yaratılmışlar dairesi) ile beraber Allah’ın Güzel İsimleri ve Mukaddes Sıfatlarının dairesine şâmil bir nimet, saadet ve lezzet sofrası ihsan etmiştir. Yani, cismâniyetin itibariyle küçük, zayıf, âciz, zelil, mukayyed, mahdud bir cüz’sün. O’nun ihsanıyla cüz’î bir cüz’den, küllî bir nurânî küll hükmüne geçtin. Zira hayatı sana vermekle, cüziyetten bir nevi külliyete ve insaniyeti vermekle hakikî külliyete ve İslâmiyeti vermekle ulvî ve nurânî bir külliyete ve marifet ve muhabbeti vermekle kuşatıcı bir nura seni çıkarmış.
“İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubudiyet gibi lezzetli, nimetli, rahat, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki, buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi geliyormuş gibi, çok büyük şeyleri haddini aşarak, küstahça istiyorum. Hem ‘Niçin duam kabul olmadı?’ diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenab-ı Hak Cenneti ve ebedî saadeti, tamamen fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen, daima rahmet ve keremine iltica et. O’na güven ve şu fermanı dinle: ‘De ki: Allah’ın lütfuyla, rahmetiyle, evet sadece bununla ferahlanın. Çünkü bu, onların dünya malı olarak topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.’ (Yunus Suresi, 10/58)
“Eğer desen: ‘Şu küllî hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?’ Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikad ile… Mesela: Nasıl ki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: ‘Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?’ Birden der: ‘Ey Seyyidim! Bütün şu kıymetli hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü, sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.’ İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin sadakat ve hürmet derecesine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o bîçârenin o büyük ve külli niyetini, arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyâkatını, en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de: ciz bir kul, namazında ‘Ettehiyyâtü lillâh’ der. Yani: Bütün mahlukatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri kulluk hediyelerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve itikad, pek geniş küllî bir şükürdür. Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir.
“Mesela: Kavun, kalbinde çekirdekler suretinde bin niyet eder ki; ‘Yâ Hâlıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin bir çok yerlerinde ilan etmek isterim.’ Cenab-ı Hak gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.’ hadis-i şerifi şu sırra işaret eder.
“Hem ‘Sen Sübhansın! Yarattıklarının Zâtının rızasının, Arşının ağırlığının ve kelimelerinin adedince Seni tesbih ve tenzih eder, Sana hamdederim.’ Gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır. Hem nasıl ki, bir subay, bütün er ve neferlerin bütün hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zâbitlik eden, hayvanat ve nebâtâta kumandanlık yapan, yeryüzündeki mevcudata halifelik etme kâbiliyetinde olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telakki eden insan ‘Ancak Sana ibadet ederiz ve ancak Senden yardım dileriz.’ der; bütün halkın ibadetlerini ve yardım dileklerini, kendi namına Mâbud-ı Zülcelâl olan Cenab-ı Hakka takdim eder. Hem, ‘Ey Sübhan olan Allahım! Bütün mahlukatının umum tesbihatı ve bütün yarattığın sanat eserlerinin dilleriyle Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim.’ der; bütün mevcudatı kendi hesabına söylettirir. Hem, ‘Kainatın zerratı ve mürekkebatı adedince Muhammed’e rahmet ve salat eyle’ der, herşey namına bir salavat getirir. Çünkü herşey, Muhammed Aleyhisselamın nuru ile alâkadardır. İşte tesbihatta, salavâtlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla.”
Evet bu hikmet ve sırları çok iyi anlamaya çalışmamız lâzımdır.
[Safvet Senih] 10.1.2018 [Samanyolu Haber]
Abdullah Gül, nasıl ‘İngiliz ajanı’ oldu? [Adem Yavuz Arslan]
Malum olduğu üzere Abdullah Gül’ün 25 Aralık’ta attığı ve ucundan kıyısından KHK eleştirisi içeren tweet Erdoğan’ın büyük tepkisini çekti.
Söz konusu tweet’i Bülent Arınç gibi isimler de RT edince Erdoğan’ın tepkisi büyüdü. Bu yüzden Abdullah Gül, Saray ve AKP çevrelerinde istenmeyen adam oldu. Hal böyle olunca da Havuz medyası tekmili birden Abdullah Gül’ü linç etmekle meşgul.
Gül’e söylenmedik laf kalmadı.
Öyle ki, Gül basın açıklaması ile ‘ifade özgürlüğü’ vurgusu yapmak zorunda kaldı. Sadece bu durum bile, yani partinin kurucusu, Dışişleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak görev yapmış bir ismin ifade özgürlüğü hatırlatması yapacak hale gelmesi ‘AKP’nin savrulduğu yeri’ göstermesi açısından ibretlik.
Fakat benim geleceğim yer başka.
Gül’ün 2019 seçimlerinde kendisine rakip olma ihtimalini gören Erdoğan, Gül’e açıktan yüklenerek partisi ve seçmeni ile Gül arasında bir çizgi çekmiş oldu.
Böylelikle yıldızı çok da barışmayan iki kutup daha da ayrıştı.
Aslına bakarsanız Gül ile Erdoğan’ın ‘frekansının uyuşmadığı’ herkesin bildiği bir sır. Hatta bu uyuşmazlık yeni değil.
Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Erdoğan ve yakın ekibi ile görüş ayrılığına düştüğü çok olay olmuştu. Hatta Erdoğan’ın yakın halkasında dolaşan dedikodular (sağlığı vs.) Köşk’e yansıyınca gerginlik daha da artmıştı.
Özellikle Gezi olayları sonrasında Erdoğan cephesi Gül’e daha da şüpheyle bakmaya başladı.
İşte bu aşamada ilginç bir şey oldu.
‘KARDEŞİM GÜL’DEN ‘YAZIKLAR OLSUN GÜL’E
Ben o dönemde Bugün Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi’ydim. Her başkent gazetecisi gibi benim de hem siyasiler hem de bürokratlar ile yakın temasım vardı.
O dönemde Adalet Bakanlığı basın müşaviri (şimdinin AKP Adıyaman Milletvekili) Adnan Boynukara’dan bir e-mail aldım.
Adnan Boynukara, Adalet Bakanlığı basın danışmanı olduğu, zaman zaman bilgi notları, basın açıklamaları gönderdiği için yadırganacak bir durum yoktu.
19 Nisan 2014 tarihli e-mail mesajının konu kısmında “2. Etap” yazıyordu. E-mail’in içinde bir metin yoktu ama ekinde Word dosyasına yazılmış bir ‘eylem planı’ vardı
Adnan Boynukara’nın bu e-maili bana yanlışlıkla yolladığı açıktı. Çünkü 17 Aralık sonrası bizim medya grubu hedef haline gelmiştik. Bırakın e-mail’i, selamı sabahı kesmişlerdi.
‘ABDULLAH GÜL İLE MÜCADELE EYLEM PLANI’
“2. Etap” başlıklı yazı bir nevi ‘yol haritası’ ya da ‘eylem planı’ formatında hazırlanmıştı. Kesinlikle ‘çok sorunlu bir zihniyetin’ yansımalarına sahip metinde özetle, ‘Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru takip edilmesi gereken/edilecek yol haritasını’ içeriyordu.
Şimdi geriye dönüp o e-maili okuduğumda yol haritasındaki birçok maddenin uygulandığını görebiliyorum.
Fakat e-mail’in Gül ile ilgili kısmı hem son dönemde Havuz medyasında yer alan söylemlere hem de 2019 seçimlerine doğru şahit olacağımız kampanyaya ışık tutacak türden.
Bu yazıya göre Gül ‘kesinlikle bertaraf edilmesi gereken bir isim’.
Gül’ün ‘Londra’nın adamı’ olduğu iması ile başlayan yazıda “Gül figürü, şu ana kadar yapılan reformların, yürütülen değişimci politikaların ve yakalanan fırsatların tamamen berhava edilmesi demektir” deniliyor.
Devamında ise şu satırlar yer alıyor: “Batı politikalarını da değiştirecek bu yeni sürecin başlayabilmesinin tek yolu da, inatla ve kararlılıkla direnmektir ki, Tayyip Erdoğan bu direnişi temsil etmektedir. Bu bağlamda Abdullah Gül, bütün denklemi Batı lehine bozacak ve kazanımları da berhava edecek bir seçenektir. Bu nedenle de bu seçenek asla siyasi denklemde olmamalı, hiçbir şekilde ve hiçbir makamda yer almamalıdır.”
Yazının bir de ‘öneriler’ kısmı var ki, birçok maddenin Havuz medyasınca ‘itina ile uygulandığı’ görülebiliyor.
Mesela “Köşk seçiminde Erdoğan’ın yerli, milli ve vatansever, Gül’ün ise ‘dış güçlerin istediği bir isim’ olduğunun topluma anlatılması” maddesi.
Bir diğer ilginç madde ise şöyle: “MHP tabanı, vatanseverlik ve Büyük Türkiye, CHP tabanı modern demokratik Türkiye ve BDP tabanı da Kürtlerin eşit özgür vatandaşlığıyla yer aldığı yeni bir devlet düzeni gibi argümanlar üzerinden pozitif heyecana sokulmalıdır. Bu amaçla Gezi olaylarında kullanılan Rafızî unsurlar çeşitli olumlu hamlelerle, Alevi açılımı gibi, şaşırtılmalı ve ılımlı ve radikaller şeklinde ayrışmaları sağlanmalı”
‘TSK’DA PERSONEL REVİZYONU ŞART’
‘Yol haritası’nın bir diğer maddesi ise TSK’ya dönük.
İfade şöyle: “TSK’nın er geç Erdoğan’a tavır alacağını beklenmektedir. Ki TSK’nın var olan orta kademe personeli, ortalama MHP’li gibidir. Bu bağlamda, TSK içine dönük özel bir algı çalışması ve personel revizyonu da şarttır.”
“2. Etap” başlıklı yazıda gençliğe yönelik ‘popüler adımlar atılması’ tavsiye ediliyor.
Diziler ve sinema filmlerinin ‘gençliği kazanma’ için önemli bir araç olduğu anlatılıyor.
“Erdoğan ile sanatçıları bir araya getirerek algı çalışması yapılmalı” denilen metin şöyle devam ediyor
“Kemalist çağdaşlık imgesiyle sürekli dalga geçilmeli, görüntü ile gerçekleri kıyaslanmalı, sürekli eşlerini aldatan çağdaş erkek, karısını döven Rafızi, kızına miras bırakmayan göçmen haberleri verilmelidir. Aynı şekilde dindar baba, eş ve sevgililerin eşlerine dönük sempatisi, ilgisi, sadakati, aşkı, sevdası, bağlılığı, bolca işlenmelidir. Unutulmamalıdır ki genç kızların en sevdiği filmler ve diziler, her koşulda eşlerine-sevgililerine sahip çıkan sadık erkek rollerinin olduğu eserlerdir. Son tahlilde bir insani gerçeklik olan bu duygu durumları çok iyi işlenerek Kemalist-Batıcı çağdaş algılar ters yüz edilmelidir.”
‘KOÇ-SABANCI-DOĞAN-CİNER VE CEMAAT MEDYASI KESİNLİKLE ÇÖKERTİLMELİDİR’
Adnan Boynukara’nın bu yazıyı bana yolladığı tarihte henüz Bugün ve Zaman’a el konmamıştı.
‘Yol haritası’nın 8. Maddesi şu şekilde;
“Kesin olarak Koç-Sabancı-Doğan-Ciner ve Cemaat medyası çökertilmelidir. Bu konuda hiçbir tereddüt olmamalıdır.” Bu yazının yazıldığı tarihten sonra Doğan Grubunun hedefe konması, saldırıya uğraması ve sonuçta ‘teslim alınması’ düşünülürse ‘yol haritasına bağlı kalındığı’ görülebiliyor.
Ben bu e-mail sonrası bir kulis yazımda ‘yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilginç kampanyalara sahne olabileceğini’ anlatmış Adnan Boynukara’dan bahsetmeden ‘eylem planı’na atıf yapmıştım.
Maalesef Bugün Gazetesi’ne el koyup yağmaladılar, şaibeli 15 Temmuz darbe girişimi sonrası da kapattılar.
Bu yüzden söz konusu yazıma artık ulaşılamıyor.
Peki bu e-mail ne anlama geliyor ve bunca zaman sonra ben neden hatırlattım?
Hatırlanacağı gibi Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in 17 Aralık operasyonlarından bir süre sonra istifa etmiş ve hayli ilginç bir basın açıklaması yapmıştı.
O basın açıklamasında kendi partisine yönelik eleştirilerini sıralarken “niyetlerinden emin olunmayan bürokratik ve politik dar bir oligarşik kadronun tavsiye, yönlendirme ve etkinliğinin tercih edildiği” ifadesini kullanmıştı.
Adnan Boynukara o ‘dar oligarşik kadro’nun içinde mi bilmiyorum. Öyle olduğunu düşünen çok kişi vardı Ankara’da.
Fakat böyle bir kadronun varlığı ve hem parti hem de Havuz medyasındaki söylemleri belirlediği kesin bir bilgi.
Yani Gül’e yönelik ‘İngiliz ajanı’ imalarının kaynağı da uzaklarda değil. Eğer Gül 2019 için bir risk olarak görülürse ‘İngiliz ajanı Gül’ manşetlerine hazır olun.
[Adem Yavuz Arslan] 10.1.2018 [TR724]
Söz konusu tweet’i Bülent Arınç gibi isimler de RT edince Erdoğan’ın tepkisi büyüdü. Bu yüzden Abdullah Gül, Saray ve AKP çevrelerinde istenmeyen adam oldu. Hal böyle olunca da Havuz medyası tekmili birden Abdullah Gül’ü linç etmekle meşgul.
Gül’e söylenmedik laf kalmadı.
Öyle ki, Gül basın açıklaması ile ‘ifade özgürlüğü’ vurgusu yapmak zorunda kaldı. Sadece bu durum bile, yani partinin kurucusu, Dışişleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak görev yapmış bir ismin ifade özgürlüğü hatırlatması yapacak hale gelmesi ‘AKP’nin savrulduğu yeri’ göstermesi açısından ibretlik.
Fakat benim geleceğim yer başka.
Gül’ün 2019 seçimlerinde kendisine rakip olma ihtimalini gören Erdoğan, Gül’e açıktan yüklenerek partisi ve seçmeni ile Gül arasında bir çizgi çekmiş oldu.
Böylelikle yıldızı çok da barışmayan iki kutup daha da ayrıştı.
Aslına bakarsanız Gül ile Erdoğan’ın ‘frekansının uyuşmadığı’ herkesin bildiği bir sır. Hatta bu uyuşmazlık yeni değil.
Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Erdoğan ve yakın ekibi ile görüş ayrılığına düştüğü çok olay olmuştu. Hatta Erdoğan’ın yakın halkasında dolaşan dedikodular (sağlığı vs.) Köşk’e yansıyınca gerginlik daha da artmıştı.
Özellikle Gezi olayları sonrasında Erdoğan cephesi Gül’e daha da şüpheyle bakmaya başladı.
İşte bu aşamada ilginç bir şey oldu.
‘KARDEŞİM GÜL’DEN ‘YAZIKLAR OLSUN GÜL’E
Ben o dönemde Bugün Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi’ydim. Her başkent gazetecisi gibi benim de hem siyasiler hem de bürokratlar ile yakın temasım vardı.
O dönemde Adalet Bakanlığı basın müşaviri (şimdinin AKP Adıyaman Milletvekili) Adnan Boynukara’dan bir e-mail aldım.
Adnan Boynukara, Adalet Bakanlığı basın danışmanı olduğu, zaman zaman bilgi notları, basın açıklamaları gönderdiği için yadırganacak bir durum yoktu.
19 Nisan 2014 tarihli e-mail mesajının konu kısmında “2. Etap” yazıyordu. E-mail’in içinde bir metin yoktu ama ekinde Word dosyasına yazılmış bir ‘eylem planı’ vardı
Adnan Boynukara’nın bu e-maili bana yanlışlıkla yolladığı açıktı. Çünkü 17 Aralık sonrası bizim medya grubu hedef haline gelmiştik. Bırakın e-mail’i, selamı sabahı kesmişlerdi.
‘ABDULLAH GÜL İLE MÜCADELE EYLEM PLANI’
“2. Etap” başlıklı yazı bir nevi ‘yol haritası’ ya da ‘eylem planı’ formatında hazırlanmıştı. Kesinlikle ‘çok sorunlu bir zihniyetin’ yansımalarına sahip metinde özetle, ‘Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru takip edilmesi gereken/edilecek yol haritasını’ içeriyordu.
Şimdi geriye dönüp o e-maili okuduğumda yol haritasındaki birçok maddenin uygulandığını görebiliyorum.
Fakat e-mail’in Gül ile ilgili kısmı hem son dönemde Havuz medyasında yer alan söylemlere hem de 2019 seçimlerine doğru şahit olacağımız kampanyaya ışık tutacak türden.
Bu yazıya göre Gül ‘kesinlikle bertaraf edilmesi gereken bir isim’.
Gül’ün ‘Londra’nın adamı’ olduğu iması ile başlayan yazıda “Gül figürü, şu ana kadar yapılan reformların, yürütülen değişimci politikaların ve yakalanan fırsatların tamamen berhava edilmesi demektir” deniliyor.
Devamında ise şu satırlar yer alıyor: “Batı politikalarını da değiştirecek bu yeni sürecin başlayabilmesinin tek yolu da, inatla ve kararlılıkla direnmektir ki, Tayyip Erdoğan bu direnişi temsil etmektedir. Bu bağlamda Abdullah Gül, bütün denklemi Batı lehine bozacak ve kazanımları da berhava edecek bir seçenektir. Bu nedenle de bu seçenek asla siyasi denklemde olmamalı, hiçbir şekilde ve hiçbir makamda yer almamalıdır.”
Yazının bir de ‘öneriler’ kısmı var ki, birçok maddenin Havuz medyasınca ‘itina ile uygulandığı’ görülebiliyor.
Mesela “Köşk seçiminde Erdoğan’ın yerli, milli ve vatansever, Gül’ün ise ‘dış güçlerin istediği bir isim’ olduğunun topluma anlatılması” maddesi.
Bir diğer ilginç madde ise şöyle: “MHP tabanı, vatanseverlik ve Büyük Türkiye, CHP tabanı modern demokratik Türkiye ve BDP tabanı da Kürtlerin eşit özgür vatandaşlığıyla yer aldığı yeni bir devlet düzeni gibi argümanlar üzerinden pozitif heyecana sokulmalıdır. Bu amaçla Gezi olaylarında kullanılan Rafızî unsurlar çeşitli olumlu hamlelerle, Alevi açılımı gibi, şaşırtılmalı ve ılımlı ve radikaller şeklinde ayrışmaları sağlanmalı”
‘TSK’DA PERSONEL REVİZYONU ŞART’
‘Yol haritası’nın bir diğer maddesi ise TSK’ya dönük.
İfade şöyle: “TSK’nın er geç Erdoğan’a tavır alacağını beklenmektedir. Ki TSK’nın var olan orta kademe personeli, ortalama MHP’li gibidir. Bu bağlamda, TSK içine dönük özel bir algı çalışması ve personel revizyonu da şarttır.”
“2. Etap” başlıklı yazıda gençliğe yönelik ‘popüler adımlar atılması’ tavsiye ediliyor.
Diziler ve sinema filmlerinin ‘gençliği kazanma’ için önemli bir araç olduğu anlatılıyor.
“Erdoğan ile sanatçıları bir araya getirerek algı çalışması yapılmalı” denilen metin şöyle devam ediyor
“Kemalist çağdaşlık imgesiyle sürekli dalga geçilmeli, görüntü ile gerçekleri kıyaslanmalı, sürekli eşlerini aldatan çağdaş erkek, karısını döven Rafızi, kızına miras bırakmayan göçmen haberleri verilmelidir. Aynı şekilde dindar baba, eş ve sevgililerin eşlerine dönük sempatisi, ilgisi, sadakati, aşkı, sevdası, bağlılığı, bolca işlenmelidir. Unutulmamalıdır ki genç kızların en sevdiği filmler ve diziler, her koşulda eşlerine-sevgililerine sahip çıkan sadık erkek rollerinin olduğu eserlerdir. Son tahlilde bir insani gerçeklik olan bu duygu durumları çok iyi işlenerek Kemalist-Batıcı çağdaş algılar ters yüz edilmelidir.”
‘KOÇ-SABANCI-DOĞAN-CİNER VE CEMAAT MEDYASI KESİNLİKLE ÇÖKERTİLMELİDİR’
Adnan Boynukara’nın bu yazıyı bana yolladığı tarihte henüz Bugün ve Zaman’a el konmamıştı.
‘Yol haritası’nın 8. Maddesi şu şekilde;
“Kesin olarak Koç-Sabancı-Doğan-Ciner ve Cemaat medyası çökertilmelidir. Bu konuda hiçbir tereddüt olmamalıdır.” Bu yazının yazıldığı tarihten sonra Doğan Grubunun hedefe konması, saldırıya uğraması ve sonuçta ‘teslim alınması’ düşünülürse ‘yol haritasına bağlı kalındığı’ görülebiliyor.
Ben bu e-mail sonrası bir kulis yazımda ‘yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilginç kampanyalara sahne olabileceğini’ anlatmış Adnan Boynukara’dan bahsetmeden ‘eylem planı’na atıf yapmıştım.
Maalesef Bugün Gazetesi’ne el koyup yağmaladılar, şaibeli 15 Temmuz darbe girişimi sonrası da kapattılar.
Bu yüzden söz konusu yazıma artık ulaşılamıyor.
Peki bu e-mail ne anlama geliyor ve bunca zaman sonra ben neden hatırlattım?
Hatırlanacağı gibi Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in 17 Aralık operasyonlarından bir süre sonra istifa etmiş ve hayli ilginç bir basın açıklaması yapmıştı.
O basın açıklamasında kendi partisine yönelik eleştirilerini sıralarken “niyetlerinden emin olunmayan bürokratik ve politik dar bir oligarşik kadronun tavsiye, yönlendirme ve etkinliğinin tercih edildiği” ifadesini kullanmıştı.
Adnan Boynukara o ‘dar oligarşik kadro’nun içinde mi bilmiyorum. Öyle olduğunu düşünen çok kişi vardı Ankara’da.
Fakat böyle bir kadronun varlığı ve hem parti hem de Havuz medyasındaki söylemleri belirlediği kesin bir bilgi.
Yani Gül’e yönelik ‘İngiliz ajanı’ imalarının kaynağı da uzaklarda değil. Eğer Gül 2019 için bir risk olarak görülürse ‘İngiliz ajanı Gül’ manşetlerine hazır olun.
[Adem Yavuz Arslan] 10.1.2018 [TR724]
Yüzbaşı Akın 15 Temmuz’u çökertmekte kararlı! (3) [Ahmet Dönmez]
Yüzbaşı Burak Akın gerçekten de 15 Temmuz resmi söylemini yerle bir etti. Bu yazı dizisinin başından beri biraz da kinaye ile ima ettiğim şeyi, Akın’ın Anadolu Ajansı’na düşen ifadeleri resmen teyid etti.
Normalde bugün yazmayı düşündüğüm detayları bir sonraki bölüme erteleyerek bu ifade metni üzerinden ilerlemek istiyorum. Akın’ın ifadesinin tamamının bu olup olmadığını bilmiyoruz. Daha sonra başka ayrıntıların çıkması halinde yeni yorumlar getirme kaydını düşerek şimdilik elimizdeki mevcut bilgilerle yetinelim.
****
Öncelikle ifadenin bütünü üzerinden şu tespitleri yapabiliriz:
1- Kara Kuvvetleri Komutanlığı Koruma Müdür Yardımcısı Yüzbaşı Burak Akın, 13 yaşından beri Gülen cemaatinin içinde olduğunu söylüyor.
2- İfadesinde 15 Temmuz’a dair hiç bir bilgi yok.
2- Darbe girişimi sonrasında da cemaatten hiç kimse kendisiyle bir irtibat kurmamış. Sadece cemaatten olduğunu iddia ettiği bir devre arkadaşı ile diyaloğu var.
3- Bu süreçte hiç bir kararına müdahil olunmamış. Ankara’da kalma kararını bile kendisi vermiş.
4- Onu teslim olmaya ve itirafçı olmaya sürükleyecek bir baskıdan da söz etmiyor.
5- Sadece yakın zamanda gerçekleşen bir takım ziyaretler ve diyaloglardan anlamlar çıkardığı, deşifre olduğu ve gözaltına alınacağı psikolojisine girdiği, bu psikolojiyi taşıyamayarak panikle teslim olmaya karar verdiği sonucu çıkıyor.
****
AA haberinin tamamını okumak isteyenler yukarıda paylaştığım linki ziyaret edebilir. Ben kendime göre bu ifadelerden bir özet yapacağım.
Burak Akın, ilk olarak 1996 yılında, 13 yaşındayken gittiği Işık Dershanesi aracılığıyla cemaatle tanışmış. “Birlikte namaz kılma, Risale-i Nur külliyatını okuma, Fetullah Gülen’in kitaplarını okuma ve kasetlerini dinleme şeklinde faaliyetler yapılırdı.” diyor.
O sırada Fen Lisesi’ne hazırlanıyormuş ama ilkokuldan beri aslında hayali asker olmakmış. Bunu, kendisine derslerinde yardımcı olan cemaat abisine de söylemiş. Daha sonra da ‘abisi’nden kendisine bu yönde bir teklif gelmiş. 1997 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ni kazanmış. Burada cemaat içi gizlilik açısından ‘Cenk’ kod adını kullanmış.
2006’da cemaat abilerine sormadan, kendi isteğiyle Özel Kuvvetler’e girmiş. 2010 yılında camiadan olmayan bir devre arkadaşıyla ev tutmuş.
Burak Akın, 15 Temmuz darbe girişimine kadar kendisiyle ilgilenen ‘sivil abilerin’ kod adlarını da veriyor. O tarihe gelinceye kadar bir kaç kez cemaatten ayrılmak istediğini ama ya minnet borcu ya da ‘şefkat tokadı’ yeme korkusuyla bunu yapamadığından söz ediyor.
****
15 Temmuz sonrasına dair ifadeleri ise özetle şöyle:
-Darbe girişiminin ardından gözaltına alınıp serbest bırakılan Abdülkadir Koçyiğit ile görüştük. Bana, ‘Seninle tekrar görüşmek istiyorlar. Benim sağlayacağım temasla görüşebilirsin.’ dedi. Darbe girişiminin FETÖ tarafından yapıldığını, bu yapıdaki insanlarla görüşmek istemediğimi söyledim. En son Aralık 2017’de Bahçelievler’de görüştük. Bu yapının içindeki kişilerle görüştüğünü söyledi. Bu yapıdan uzak durması yönünde onu uyardım. İş yerinde kod adımı dahi öğrendiklerini belirterek muhtemelen gözaltına alınacağımı anlattım.”
-“Darbe girişimi sırasında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Salih Zeki Çolak’ın derdest edilmesini engellemeye çalışırken darbecilerce bacaklarımdan vuruldum. Ağustos 2017’ye kadar Kara Kuvvetleri Komutanlığında koruma müdürlüğüne devam ettim. Komutanın değişmesiyle Ağustos 2017’den itibaren Orgeneral Güler’in koruma müdür yardımcılığını yaptım.”
– “Darbe girişiminden sonra Kara Kuvvetleri Koruma Müdürü Gökhan Erdim, FETÖ üyesi olduğuma dair imalarda bulundu. Erdim’in benim hakkımda ‘FETÖ’cü olabilir’ dediğini duydum.”
– “Kendisine (Erdim’e) ‘Siz kod isim nedir bilmezsiniz. Irak’ta kullanırız.’ dedim. Kendisi de ‘Gece eğlencelerinde Berk ya da Cenk ismini kullanırım.’ dedi. Örgütteki kod ismim ‘Cenk’ olduğu için tedirgin oldum.”
-“Ağustos 2017’deki YAŞ kararları açıklandığında Orgeneral Salih Zeki Çolak beni makamına çağırdı. Burada Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilen Orgeneral Yaşar Güler ile konuştum. Bana, ‘Koruma ekibi olarak görevinize devam edeceksin. Gökhan Erdim yüzbaşı ile birlikte dönüşümlü çalışırsınız’ dedi.”
-“Darbe girişiminden 10 gün sonra doğan kızımın sağlık problemleri vardı ve düzenli tedavi görmesi gerektiği için Ankara’daki görevime devam etme kararı aldım. O gece kesinlikle FETÖ mensubu olduğunu düşündüğüm ya da bildiğim bir kimseyle görüşmedim, irtibat kurmadım. Göreve devam etme kararımı anlattığım sebepler doğrultusunda aldım.”
-“Hakim Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu arz için geldiğinde, ‘Önümüzdeki hafta 700 kişilik ekibe Ankara’da ankesör operasyonu yapılacak’ dediğini duydum. Ertesi gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında görevli iki savcı Kuvvet Komutanını ziyarete geldi. Ziyaret sonunda protokol subayı Yüzbaşı Gürsel Aygar, alınacak 700 kişinin Kara Kuvvetleri personeli olduğunu söyledi. Benim de ankesörde görüşmelerim olduğu için tedirgin olmuştum.”
-“Aralık ayında ayaküstü konuşurken Gürsel Aygar’ın ‘Sizi biliyorum. Gizlisiniz. Senden, Harekat Başkanlığında bir kişi daha var’ gibi sözler söyledi. (…) Ben de kullanmış olduğu ‘gizli’ kelimesinden, beni kripto Fetullahçı silahlı terör örgütü üyesi olarak düşündüklerini değerlendirdim. Gözaltına alınacağımı düşünerek sabaha kadar uyuyamadım”
-“25 Aralık 2017 gecesi, sabah gözaltına alınacağımı düşünerek sabaha kadar uyumadım. Çantamı hazırladım ve sabah 06.30’a kadar pencere önünde bekledim.”
-“Yüzbaşı Aygar, 26 Aralık’ta MİT’ten olduğunu söylediği bir misafiri geldi. Baş başa görüşmeleri sırasında Aygar, ‘Önemli bir konuyu anlatıyor’ dedi. Bundan da benim örgüt üyesi olduğumu söylediler, diye tedirgin oldum. Bana elinde bulunan not defterinden çıkardığı iki farklı not kağıdını okuttu. Bunlardan bir tanesinde tarihte yer etmiş birisinin vatana ihanet ile alakalı söylediği söz yazıyordu. Diğer not kağıdında da yine vatana ihanetten bahseden sözler yazılıydı. Aramızda geçen bu olay Kara Kuvvetleri Komutanlığı komuta katında bulunan ve yemek odasına girişi çeken kamera kayıtlarından da teyit edilebilir. Tüm bu gelişmeler üzerine yakalanacağımı anladım ve teslim olmaya karar verdim.”
****
İfade metni genel olarak Burak Akın’ın cemaat geçmişi, kendisiyle ilgilenen ‘sivil imamlar’ ve son bölümde kendisini teslim olmaya götüren psikolojik eşiklerden oluşuyor.
Şu durumda benim ve bir çok insanın en çok merak ettiği soru hala ve daha da güçlü bir şekilde havada asılı duruyor: “Darbeyi cemaat yaptıysa Burak Akın neden plana dahil edilmedi?”
Bu önemli mi? Evet, hem de çok önemli. Nedenini yarın detaylı bir şekilde yazacağım.
Biri bana izah etsin, 13 yaşından beri cemaatin içinde yer alan ve o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı’nın koruma müdürü olan bir subay neden darbeye dahil edilmez?
“Cemaat baskı yaptı ama Akın kabul etmedi” de denemez. Çünkü ifadelerinde bu da yok. Hatta 15 Temmuz’un öncesi ve nasıl planlandığına dair hiç bir bilgi yok.
Aynı şekilde, “Cemaat onu daha sonrası için ‘kripto’ olarak sakladı” görüşü de zayıflıyor. Çünkü eğer öyle olsa bu kişinin çok ama çok sadık, cemaat açısından sağlam, güvenilir bir asker olması beklenir. Fakat ifadesinden de anlaşılacağı üzere 15 Temmuz sonrası psikolojisi çok zayıflamış, baskılara karşı eşiği çok düşük, kafası karışık bir profil var karşımızda. Ve ondan daha önemlisi, kendisiyle hiç irtibat kurmayan bir cemaat yapılanması söz konusu. O zaman niye onu saklamış olsun ki?
“Bu ifadeler cemaatin TSK içerisinde örgütlendiğini bir kere daha ispatlıyor” denebilir sadece. O apayrı bir tartışma başlığı ve bizim bugünkü konumuz değil.
****
Şimdi birilerinin şu sorulara cevap vermesi şart:
1- Bu darbeyi kim planladı?
2- Cemaatin bir bütün ve organize olarak bu darbede olmadığı artık net. Peki kendini ‘cemaat mensubu’ olarak tanımlayan ve darbede rol alan askerler kime ve neye göre bu kalkışmaya dahil oldu?
3- Tarihin en büyük kumpaslarından birinin kurulduğu anlaşılıyor. Bu kumpası kuranlar kimler? O askerleri bu tuzağa kim düşürdü? Bu kumpasa cemaat içinden kimler dahil oldu, kimler yardım etti? Cemaat, kendi içinde bu sorgulamayı yaptı mı? Yaptı ise neticeleri neler?
4- Genelkurmay’ı basan darbeci ÖKK timi Hizmet sempatizanı ise neden kendilerinden olan Burak Akın’ı vurdular? Neden öldürmeye teşebbüs ettiler?
5- Polis ve savcılar, aynı zamanda ÖKK personeli olan Akın’a, o timden kimleri tanıdığını, hangilerinin cemaat üyesi olduğunu, içlerinden kendisinin cemaat bağlantısını bilen biri olup olmadığını sordu mu? Sorduysa cevaplar nerede?
****
Daha önce de ifade etmiştim; birileri 15 Temmuz gecesi önümüze bir tencere koydu. “Pişmiş aş bu, yiyin” dedi. Ama o aş pişmemişti. Fena halde çiğdi ve içi taşlarla doluydu. Önce pirincin taşlarının ayıklanması, sonra da birilerinin ‘pişirdiği’ bu aşa su katılması gerekiyordu.
Yiyen yemeye devam etsin. Fakat bu aşı pişirmek isteyenler, soru sormaya devam edecek.
[Ahmet Dönmez] 10.1.2018 [TR724]
Normalde bugün yazmayı düşündüğüm detayları bir sonraki bölüme erteleyerek bu ifade metni üzerinden ilerlemek istiyorum. Akın’ın ifadesinin tamamının bu olup olmadığını bilmiyoruz. Daha sonra başka ayrıntıların çıkması halinde yeni yorumlar getirme kaydını düşerek şimdilik elimizdeki mevcut bilgilerle yetinelim.
****
Öncelikle ifadenin bütünü üzerinden şu tespitleri yapabiliriz:
1- Kara Kuvvetleri Komutanlığı Koruma Müdür Yardımcısı Yüzbaşı Burak Akın, 13 yaşından beri Gülen cemaatinin içinde olduğunu söylüyor.
2- İfadesinde 15 Temmuz’a dair hiç bir bilgi yok.
2- Darbe girişimi sonrasında da cemaatten hiç kimse kendisiyle bir irtibat kurmamış. Sadece cemaatten olduğunu iddia ettiği bir devre arkadaşı ile diyaloğu var.
3- Bu süreçte hiç bir kararına müdahil olunmamış. Ankara’da kalma kararını bile kendisi vermiş.
4- Onu teslim olmaya ve itirafçı olmaya sürükleyecek bir baskıdan da söz etmiyor.
5- Sadece yakın zamanda gerçekleşen bir takım ziyaretler ve diyaloglardan anlamlar çıkardığı, deşifre olduğu ve gözaltına alınacağı psikolojisine girdiği, bu psikolojiyi taşıyamayarak panikle teslim olmaya karar verdiği sonucu çıkıyor.
****
AA haberinin tamamını okumak isteyenler yukarıda paylaştığım linki ziyaret edebilir. Ben kendime göre bu ifadelerden bir özet yapacağım.
Burak Akın, ilk olarak 1996 yılında, 13 yaşındayken gittiği Işık Dershanesi aracılığıyla cemaatle tanışmış. “Birlikte namaz kılma, Risale-i Nur külliyatını okuma, Fetullah Gülen’in kitaplarını okuma ve kasetlerini dinleme şeklinde faaliyetler yapılırdı.” diyor.
O sırada Fen Lisesi’ne hazırlanıyormuş ama ilkokuldan beri aslında hayali asker olmakmış. Bunu, kendisine derslerinde yardımcı olan cemaat abisine de söylemiş. Daha sonra da ‘abisi’nden kendisine bu yönde bir teklif gelmiş. 1997 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ni kazanmış. Burada cemaat içi gizlilik açısından ‘Cenk’ kod adını kullanmış.
2006’da cemaat abilerine sormadan, kendi isteğiyle Özel Kuvvetler’e girmiş. 2010 yılında camiadan olmayan bir devre arkadaşıyla ev tutmuş.
Burak Akın, 15 Temmuz darbe girişimine kadar kendisiyle ilgilenen ‘sivil abilerin’ kod adlarını da veriyor. O tarihe gelinceye kadar bir kaç kez cemaatten ayrılmak istediğini ama ya minnet borcu ya da ‘şefkat tokadı’ yeme korkusuyla bunu yapamadığından söz ediyor.
****
15 Temmuz sonrasına dair ifadeleri ise özetle şöyle:
-Darbe girişiminin ardından gözaltına alınıp serbest bırakılan Abdülkadir Koçyiğit ile görüştük. Bana, ‘Seninle tekrar görüşmek istiyorlar. Benim sağlayacağım temasla görüşebilirsin.’ dedi. Darbe girişiminin FETÖ tarafından yapıldığını, bu yapıdaki insanlarla görüşmek istemediğimi söyledim. En son Aralık 2017’de Bahçelievler’de görüştük. Bu yapının içindeki kişilerle görüştüğünü söyledi. Bu yapıdan uzak durması yönünde onu uyardım. İş yerinde kod adımı dahi öğrendiklerini belirterek muhtemelen gözaltına alınacağımı anlattım.”
-“Darbe girişimi sırasında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Salih Zeki Çolak’ın derdest edilmesini engellemeye çalışırken darbecilerce bacaklarımdan vuruldum. Ağustos 2017’ye kadar Kara Kuvvetleri Komutanlığında koruma müdürlüğüne devam ettim. Komutanın değişmesiyle Ağustos 2017’den itibaren Orgeneral Güler’in koruma müdür yardımcılığını yaptım.”
– “Darbe girişiminden sonra Kara Kuvvetleri Koruma Müdürü Gökhan Erdim, FETÖ üyesi olduğuma dair imalarda bulundu. Erdim’in benim hakkımda ‘FETÖ’cü olabilir’ dediğini duydum.”
– “Kendisine (Erdim’e) ‘Siz kod isim nedir bilmezsiniz. Irak’ta kullanırız.’ dedim. Kendisi de ‘Gece eğlencelerinde Berk ya da Cenk ismini kullanırım.’ dedi. Örgütteki kod ismim ‘Cenk’ olduğu için tedirgin oldum.”
-“Ağustos 2017’deki YAŞ kararları açıklandığında Orgeneral Salih Zeki Çolak beni makamına çağırdı. Burada Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilen Orgeneral Yaşar Güler ile konuştum. Bana, ‘Koruma ekibi olarak görevinize devam edeceksin. Gökhan Erdim yüzbaşı ile birlikte dönüşümlü çalışırsınız’ dedi.”
-“Darbe girişiminden 10 gün sonra doğan kızımın sağlık problemleri vardı ve düzenli tedavi görmesi gerektiği için Ankara’daki görevime devam etme kararı aldım. O gece kesinlikle FETÖ mensubu olduğunu düşündüğüm ya da bildiğim bir kimseyle görüşmedim, irtibat kurmadım. Göreve devam etme kararımı anlattığım sebepler doğrultusunda aldım.”
-“Hakim Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu arz için geldiğinde, ‘Önümüzdeki hafta 700 kişilik ekibe Ankara’da ankesör operasyonu yapılacak’ dediğini duydum. Ertesi gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında görevli iki savcı Kuvvet Komutanını ziyarete geldi. Ziyaret sonunda protokol subayı Yüzbaşı Gürsel Aygar, alınacak 700 kişinin Kara Kuvvetleri personeli olduğunu söyledi. Benim de ankesörde görüşmelerim olduğu için tedirgin olmuştum.”
-“Aralık ayında ayaküstü konuşurken Gürsel Aygar’ın ‘Sizi biliyorum. Gizlisiniz. Senden, Harekat Başkanlığında bir kişi daha var’ gibi sözler söyledi. (…) Ben de kullanmış olduğu ‘gizli’ kelimesinden, beni kripto Fetullahçı silahlı terör örgütü üyesi olarak düşündüklerini değerlendirdim. Gözaltına alınacağımı düşünerek sabaha kadar uyuyamadım”
-“25 Aralık 2017 gecesi, sabah gözaltına alınacağımı düşünerek sabaha kadar uyumadım. Çantamı hazırladım ve sabah 06.30’a kadar pencere önünde bekledim.”
-“Yüzbaşı Aygar, 26 Aralık’ta MİT’ten olduğunu söylediği bir misafiri geldi. Baş başa görüşmeleri sırasında Aygar, ‘Önemli bir konuyu anlatıyor’ dedi. Bundan da benim örgüt üyesi olduğumu söylediler, diye tedirgin oldum. Bana elinde bulunan not defterinden çıkardığı iki farklı not kağıdını okuttu. Bunlardan bir tanesinde tarihte yer etmiş birisinin vatana ihanet ile alakalı söylediği söz yazıyordu. Diğer not kağıdında da yine vatana ihanetten bahseden sözler yazılıydı. Aramızda geçen bu olay Kara Kuvvetleri Komutanlığı komuta katında bulunan ve yemek odasına girişi çeken kamera kayıtlarından da teyit edilebilir. Tüm bu gelişmeler üzerine yakalanacağımı anladım ve teslim olmaya karar verdim.”
****
İfade metni genel olarak Burak Akın’ın cemaat geçmişi, kendisiyle ilgilenen ‘sivil imamlar’ ve son bölümde kendisini teslim olmaya götüren psikolojik eşiklerden oluşuyor.
Şu durumda benim ve bir çok insanın en çok merak ettiği soru hala ve daha da güçlü bir şekilde havada asılı duruyor: “Darbeyi cemaat yaptıysa Burak Akın neden plana dahil edilmedi?”
Bu önemli mi? Evet, hem de çok önemli. Nedenini yarın detaylı bir şekilde yazacağım.
Biri bana izah etsin, 13 yaşından beri cemaatin içinde yer alan ve o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı’nın koruma müdürü olan bir subay neden darbeye dahil edilmez?
“Cemaat baskı yaptı ama Akın kabul etmedi” de denemez. Çünkü ifadelerinde bu da yok. Hatta 15 Temmuz’un öncesi ve nasıl planlandığına dair hiç bir bilgi yok.
Aynı şekilde, “Cemaat onu daha sonrası için ‘kripto’ olarak sakladı” görüşü de zayıflıyor. Çünkü eğer öyle olsa bu kişinin çok ama çok sadık, cemaat açısından sağlam, güvenilir bir asker olması beklenir. Fakat ifadesinden de anlaşılacağı üzere 15 Temmuz sonrası psikolojisi çok zayıflamış, baskılara karşı eşiği çok düşük, kafası karışık bir profil var karşımızda. Ve ondan daha önemlisi, kendisiyle hiç irtibat kurmayan bir cemaat yapılanması söz konusu. O zaman niye onu saklamış olsun ki?
“Bu ifadeler cemaatin TSK içerisinde örgütlendiğini bir kere daha ispatlıyor” denebilir sadece. O apayrı bir tartışma başlığı ve bizim bugünkü konumuz değil.
****
Şimdi birilerinin şu sorulara cevap vermesi şart:
1- Bu darbeyi kim planladı?
2- Cemaatin bir bütün ve organize olarak bu darbede olmadığı artık net. Peki kendini ‘cemaat mensubu’ olarak tanımlayan ve darbede rol alan askerler kime ve neye göre bu kalkışmaya dahil oldu?
3- Tarihin en büyük kumpaslarından birinin kurulduğu anlaşılıyor. Bu kumpası kuranlar kimler? O askerleri bu tuzağa kim düşürdü? Bu kumpasa cemaat içinden kimler dahil oldu, kimler yardım etti? Cemaat, kendi içinde bu sorgulamayı yaptı mı? Yaptı ise neticeleri neler?
4- Genelkurmay’ı basan darbeci ÖKK timi Hizmet sempatizanı ise neden kendilerinden olan Burak Akın’ı vurdular? Neden öldürmeye teşebbüs ettiler?
5- Polis ve savcılar, aynı zamanda ÖKK personeli olan Akın’a, o timden kimleri tanıdığını, hangilerinin cemaat üyesi olduğunu, içlerinden kendisinin cemaat bağlantısını bilen biri olup olmadığını sordu mu? Sorduysa cevaplar nerede?
****
Daha önce de ifade etmiştim; birileri 15 Temmuz gecesi önümüze bir tencere koydu. “Pişmiş aş bu, yiyin” dedi. Ama o aş pişmemişti. Fena halde çiğdi ve içi taşlarla doluydu. Önce pirincin taşlarının ayıklanması, sonra da birilerinin ‘pişirdiği’ bu aşa su katılması gerekiyordu.
Yiyen yemeye devam etsin. Fakat bu aşı pişirmek isteyenler, soru sormaya devam edecek.
[Ahmet Dönmez] 10.1.2018 [TR724]
Bir şey olduğundan değil de, profilden kaybediyor! [Levent Kenez]
Erdoğan, Sudan seferi ve Sevakin Adası’nın fethinden dönüşte uçakta gazetecilere konuşurken daha doğrusu katiplere dikte buyururken Gül’ün kontrgerilla KHK’sı için rahatsızlığını dile getirmesine tepki göstermiş ve “Geçmiş Cumhurbaşkanımızın da, burada kalkıp maalesef bir muğlaklıktan bahsetmiş olması üzücüdür” şeklinde konuşmuştu.
Buradaki “cumhurbaşkanımız” ifadesi ve sonrası her şeye rağmen kamuoyu önünde yalandan son sahiplenme, “sus ve otur oturduğun yerde” mesajıydı.
Gül’ün ‘gerekli gördüğüm zaman konuşmaya devam edeceğim’ şeklinde açıklaması bundan sonra daha aktif olacağına işaretti. O günden beri pek piyasada olmasa da Gül cephesinde bir hareketlilik yaşandığı muhakkak.
Gül’ün düne kadar kendisini gördüğünde arz-ı hürmet eden Mahir Ünal’ın “kendisi kurucu değildir kurucular kurulu üyesidir” gibi zihni sinir açıklamasına kızdığı kesin. Yani “Gül’ün abartılacağı gibi partinin kuruluşunda bir anlamı yoktur, onlarca adamlardan biridir işte” açıklaması komik. Çünkü Abdullah Gül, AKP hükümetlerinin ilk başbakanı ve ilk cumhurbaşkanı. Ünal’a biraz daha gaz verseniz “Aslında eski cumhurbaşkanı da değildir, bir dönem cumhurbaşkanlığı yapmıştır” diye devam edecek. Sahibinin “git şunu ısır” talimatı sonrası Ünal’ın eski başbakan ve cumhurbaşkanı bir figüre terbiye sınırlarını zorlayan laflar etmesi Gül’ün şimdiye kadar sergilediği korkak ve pısırık tavırlarının doğal bir sonucu.
Erdoğan’ın dün Meclis’te Abdullah Gül’ü bu sefer çok net ve sert bir şekilde hedefe koymasının bir sebebi de şu, Abdullah Gül’ün “Partimizin kuruluş ilkelerinden biri olan düşünce ve ifade özgürlüğüne inanan birisi olarak, gerekli gördüğüm durumlarda görüşlerimi açıklamaya devam edeceğim” şeklinde açıklaması. Burada Erdoğan’ın kızdığı “görüşlerimi açıklamaya devam edeceğim” kısmı değil. Oraya döneceğiz. “Partimiz” ibaresi. Gül’ün kamuoyunda, AKP’lilere şirin görünmek için kullandığını çok iyi bildiğimiz kelimeye itiraz ediyor ve senin bu partide artık işin yok diyor.
“Geçmişte partimiz çatısı altında olup da bugün dışarıda başka havalarda gezen hiç kimsenin partimizle ilgili söz söylemeye hakkı yoktur. Herkes ağzını açmadan önce nerede bulunduğuna dikkat etmelidir.” Bu sözler yorum yapmaya gerek bırakmayacak kadar açık ve net.
PARTİYE VERDİĞİ ÖNEM
Erdoğan’ın Gül’ün partiye dönmesinin yolunu tıkadığını bir süre Davutoğlu’nu vitrine koyup daha sonra Binali Yıldırım gibi sadık bir suç ortağını göreve getirdiğini hepimiz biliyoruz. Geçen yıl gerçekleşen hileli referandumda neredeyse bütün maddeler uyum yasalarından sonra yürürlüğe girecekken partili cumhurbaşkanı maddesinin hemen devreye girmesi Erdoğan’ın partiyi ne kadar önemsediğinin bir göstergesi. Çünkü AKP düşerse hanedanlık düşecek ve parti liderliği Binali Yıldırım’ın yapacağı bir şey değil.
Erdoğan her diktatör gibi diktatör olmaktan değil ama kendisine diktatör denmesinden müthiş rahatsız. Hukuku, anayasayı, meclisi, devleti iğfal etse de CHP’nin teorik varlığını, Sözcü gibi kıytırık muhalif gazetelerin olmasını oldukça önemsiyor. CHP’li Enis Berberoğlu’nu hapse atıp Sözcü’ye de operasyon yapıp ehlileştirdikten sonra bunları daha çok sevdiği kesin.
Erdoğan adil olmayan seçimlerin şekil şartının bir şekilde gerçekleşmesini istiyor. Yoksa mevcut düzen ömür boyu devam etse razı. KHK’larla ülkeyi yöneten bir lider daha başka ne ister. Hani, “Cumhurbaşkanının görev süresi 10 yıl daha uzatılmıştır. Bir sonraki seçimler 2028’de olabilir” diye bir KHK çıksa CHP kınar, Akşener “Fetö ile mücadele bu değil” der, Bahçeli “Kim düşünmüşse isabet buyurmuş” der. Bir tek HDP karşı çıkar onu da kimse duyamaz.
ERDOĞAN’I EN RAHATSIZ EDEN PROFİL
Şekil şartını gerçekleştirecek seçimlerde Erdoğan’ın karşısına çıkabilecek aday profillerinden Erdoğan’ı en çok rahatsız eden Abdullah Gül profili. Bu durum Abdullah Gül’ün bir meziyetinden değil, Allah isterse herkes her yere gelebilir dedirten CV’sinden kaynaklanıyor. Kamuoyundaki algı ve Türkiye siyasetinin ezberleri de malum. Erdoğan’ın kesin tabanı olarak gördüğü yüzde 50’nin içerisinde çok önemli bir kesim asla Kılıçdaroğlu’na ya da CHP tandanlı bir adaya oy vermeyecek. Doğru ya da yanlış, bu durumun hangi sosyolojik, kültürel, ve dini sebeplere dayandığını hepimiz biliyoruz.
Akşener ekseriyetle MHP tabanının oyunu alabilecek bir siyasetçi. Bahçeli’nin Erdoğan’a desteğinden rahatsız olan MHP’lilerin gönül rahatlılığıyla oy vereceği bir figür. Ve Gül’e gelirsek. AKP tabanı içinde memnuniyetsiz, artık kavgadan bıkmış ya da alternatifsizlikten dolayı AKP’ye oy veren kitlelerin olduğu muhakkak. İşte Gül de bunlar için bir seçenek. Eğer şekilsel seçimler ikinci tura kalırsa, ki hileli referandumda bile yüzde 50’yi kılpayı geçen bir durumda kesinlikle ikinci turun olması icap eder. CHP’lisi de İYİ partilisi de MHP’lisi de Gül’e oy verebilir. Erdoğan çok önceden Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş gibi tiplerin bir şekilde asla potansiyel olmalarına nasıl izin vermedi ise Gül’ün de olmasını istemiyor.
Teorik konuşalım. Gül’e, güvenilmez diyemez adamı başbakan ve cumhurbaşkanı yapmışsınız. Hırsız diyemezsiniz komik olur. Damadı-kızı diyemezsiniz bu daha da komik olur. Emine Erdoğan’ın elinde yüz binlerce dolarlık çanta varken eşinden de vuramazsınız. Malum örgütten de vuramazsınız. Geriye ne kalıyor: Hain. İhanet. Davayı satan. Kumpasçı. Pusucu ve daha birçok şey.
GİDİŞAT İSTENDİĞİ GİBİ DEĞİL
Şimdi Gül’ün ne kadar hain ve ihanet içinde olduğunu yaşayacağımız bir döneme giriyoruz. Yandaş kalemlerin bir sınırı yok hakarette. Eğer Gül ihanetlerine devam ederse hiç olmaz denen şeylerin olması mümkün. Ha fena mı olur? Kimse için tutuklansın istenmez ama biz anlatamadık bari olanlar konuşsun kabilinden Gül’ü alana yanında Davutoğlu promosyonu kulağa hoş geliyor.
Ama bir suç örgütü lideri olarak Erdoğan’ın Gül’e mesaj kabilinden çok farklı mesajlar verme potansiyelini akıldan çıkarmamak lazım.
Mevcut gidişatın Erdoğan’ın istediği gibi gitmediğini düşünüyorum ve bu hissiyatım şapkadan 15 Temmuz benzeri tavşanlar çıkabileceği endişesini doğuruyor. İnşallah yanılırım.
[Levent Kenez] 10.1.2018 [TR724]
Buradaki “cumhurbaşkanımız” ifadesi ve sonrası her şeye rağmen kamuoyu önünde yalandan son sahiplenme, “sus ve otur oturduğun yerde” mesajıydı.
Gül’ün ‘gerekli gördüğüm zaman konuşmaya devam edeceğim’ şeklinde açıklaması bundan sonra daha aktif olacağına işaretti. O günden beri pek piyasada olmasa da Gül cephesinde bir hareketlilik yaşandığı muhakkak.
Gül’ün düne kadar kendisini gördüğünde arz-ı hürmet eden Mahir Ünal’ın “kendisi kurucu değildir kurucular kurulu üyesidir” gibi zihni sinir açıklamasına kızdığı kesin. Yani “Gül’ün abartılacağı gibi partinin kuruluşunda bir anlamı yoktur, onlarca adamlardan biridir işte” açıklaması komik. Çünkü Abdullah Gül, AKP hükümetlerinin ilk başbakanı ve ilk cumhurbaşkanı. Ünal’a biraz daha gaz verseniz “Aslında eski cumhurbaşkanı da değildir, bir dönem cumhurbaşkanlığı yapmıştır” diye devam edecek. Sahibinin “git şunu ısır” talimatı sonrası Ünal’ın eski başbakan ve cumhurbaşkanı bir figüre terbiye sınırlarını zorlayan laflar etmesi Gül’ün şimdiye kadar sergilediği korkak ve pısırık tavırlarının doğal bir sonucu.
Erdoğan’ın dün Meclis’te Abdullah Gül’ü bu sefer çok net ve sert bir şekilde hedefe koymasının bir sebebi de şu, Abdullah Gül’ün “Partimizin kuruluş ilkelerinden biri olan düşünce ve ifade özgürlüğüne inanan birisi olarak, gerekli gördüğüm durumlarda görüşlerimi açıklamaya devam edeceğim” şeklinde açıklaması. Burada Erdoğan’ın kızdığı “görüşlerimi açıklamaya devam edeceğim” kısmı değil. Oraya döneceğiz. “Partimiz” ibaresi. Gül’ün kamuoyunda, AKP’lilere şirin görünmek için kullandığını çok iyi bildiğimiz kelimeye itiraz ediyor ve senin bu partide artık işin yok diyor.
“Geçmişte partimiz çatısı altında olup da bugün dışarıda başka havalarda gezen hiç kimsenin partimizle ilgili söz söylemeye hakkı yoktur. Herkes ağzını açmadan önce nerede bulunduğuna dikkat etmelidir.” Bu sözler yorum yapmaya gerek bırakmayacak kadar açık ve net.
PARTİYE VERDİĞİ ÖNEM
Erdoğan’ın Gül’ün partiye dönmesinin yolunu tıkadığını bir süre Davutoğlu’nu vitrine koyup daha sonra Binali Yıldırım gibi sadık bir suç ortağını göreve getirdiğini hepimiz biliyoruz. Geçen yıl gerçekleşen hileli referandumda neredeyse bütün maddeler uyum yasalarından sonra yürürlüğe girecekken partili cumhurbaşkanı maddesinin hemen devreye girmesi Erdoğan’ın partiyi ne kadar önemsediğinin bir göstergesi. Çünkü AKP düşerse hanedanlık düşecek ve parti liderliği Binali Yıldırım’ın yapacağı bir şey değil.
Erdoğan her diktatör gibi diktatör olmaktan değil ama kendisine diktatör denmesinden müthiş rahatsız. Hukuku, anayasayı, meclisi, devleti iğfal etse de CHP’nin teorik varlığını, Sözcü gibi kıytırık muhalif gazetelerin olmasını oldukça önemsiyor. CHP’li Enis Berberoğlu’nu hapse atıp Sözcü’ye de operasyon yapıp ehlileştirdikten sonra bunları daha çok sevdiği kesin.
Erdoğan adil olmayan seçimlerin şekil şartının bir şekilde gerçekleşmesini istiyor. Yoksa mevcut düzen ömür boyu devam etse razı. KHK’larla ülkeyi yöneten bir lider daha başka ne ister. Hani, “Cumhurbaşkanının görev süresi 10 yıl daha uzatılmıştır. Bir sonraki seçimler 2028’de olabilir” diye bir KHK çıksa CHP kınar, Akşener “Fetö ile mücadele bu değil” der, Bahçeli “Kim düşünmüşse isabet buyurmuş” der. Bir tek HDP karşı çıkar onu da kimse duyamaz.
ERDOĞAN’I EN RAHATSIZ EDEN PROFİL
Şekil şartını gerçekleştirecek seçimlerde Erdoğan’ın karşısına çıkabilecek aday profillerinden Erdoğan’ı en çok rahatsız eden Abdullah Gül profili. Bu durum Abdullah Gül’ün bir meziyetinden değil, Allah isterse herkes her yere gelebilir dedirten CV’sinden kaynaklanıyor. Kamuoyundaki algı ve Türkiye siyasetinin ezberleri de malum. Erdoğan’ın kesin tabanı olarak gördüğü yüzde 50’nin içerisinde çok önemli bir kesim asla Kılıçdaroğlu’na ya da CHP tandanlı bir adaya oy vermeyecek. Doğru ya da yanlış, bu durumun hangi sosyolojik, kültürel, ve dini sebeplere dayandığını hepimiz biliyoruz.
Akşener ekseriyetle MHP tabanının oyunu alabilecek bir siyasetçi. Bahçeli’nin Erdoğan’a desteğinden rahatsız olan MHP’lilerin gönül rahatlılığıyla oy vereceği bir figür. Ve Gül’e gelirsek. AKP tabanı içinde memnuniyetsiz, artık kavgadan bıkmış ya da alternatifsizlikten dolayı AKP’ye oy veren kitlelerin olduğu muhakkak. İşte Gül de bunlar için bir seçenek. Eğer şekilsel seçimler ikinci tura kalırsa, ki hileli referandumda bile yüzde 50’yi kılpayı geçen bir durumda kesinlikle ikinci turun olması icap eder. CHP’lisi de İYİ partilisi de MHP’lisi de Gül’e oy verebilir. Erdoğan çok önceden Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş gibi tiplerin bir şekilde asla potansiyel olmalarına nasıl izin vermedi ise Gül’ün de olmasını istemiyor.
Teorik konuşalım. Gül’e, güvenilmez diyemez adamı başbakan ve cumhurbaşkanı yapmışsınız. Hırsız diyemezsiniz komik olur. Damadı-kızı diyemezsiniz bu daha da komik olur. Emine Erdoğan’ın elinde yüz binlerce dolarlık çanta varken eşinden de vuramazsınız. Malum örgütten de vuramazsınız. Geriye ne kalıyor: Hain. İhanet. Davayı satan. Kumpasçı. Pusucu ve daha birçok şey.
GİDİŞAT İSTENDİĞİ GİBİ DEĞİL
Şimdi Gül’ün ne kadar hain ve ihanet içinde olduğunu yaşayacağımız bir döneme giriyoruz. Yandaş kalemlerin bir sınırı yok hakarette. Eğer Gül ihanetlerine devam ederse hiç olmaz denen şeylerin olması mümkün. Ha fena mı olur? Kimse için tutuklansın istenmez ama biz anlatamadık bari olanlar konuşsun kabilinden Gül’ü alana yanında Davutoğlu promosyonu kulağa hoş geliyor.
Ama bir suç örgütü lideri olarak Erdoğan’ın Gül’e mesaj kabilinden çok farklı mesajlar verme potansiyelini akıldan çıkarmamak lazım.
Mevcut gidişatın Erdoğan’ın istediği gibi gitmediğini düşünüyorum ve bu hissiyatım şapkadan 15 Temmuz benzeri tavşanlar çıkabileceği endişesini doğuruyor. İnşallah yanılırım.
[Levent Kenez] 10.1.2018 [TR724]
Selahattin’in suçu ne? [Alper Ender Fırat]
28 Şubat 2013 tarihli Milliyet Gazetesi, PKK Lideri Abdullah Öcalan ile Hükümet arasındaki görüşmeleri yayınlamıştı. Öcalan, Sırrı Süreyya Önder’e, ‘Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz.’ diyordu.
7 Haziran seçimleri öncesi Recep T. Erdoğan anayasayı Meclis’te değiştirebilecek bir çoğunluğa ulaşmak, tek adamlığa meclis yoluyla kolay yoldan gitmek istiyordu. Bu nedenle meydanlarda ‘400’ü verin bu iş suhuletle çözülsün’ diyor ve elindeki sopayı gösteriyordu. Meclis’te anayasayı değiştirecek çoğunluğa ermenin farklı bir yolu vardı ve bu çözüm sürecindeki anlaşma ile bunu elde edebileceğini hesaplıyordu.
O güne kadar hep bireysel olarak seçimlere giren ve hiçbir zaman barajı geçecek oy oranına ulaşamayan Kürt siyaseti, ani bir karar alıp 7 Haziran seçimlerine bütün yurt sathında parti olarak girme planını hayata geçirmişti. Bu karar HDP’nin kesin olarak baraj altında kalması ve bütün oyların heba olması anlamına geliyordu. Heba olan oylar sayesinde milletvekillerinin büyük bölümü AKP’nin olacaktı.
HDP’nin bu radikal kararında İmralı görüşmelerinin etkisi olduğu iddia ediliyordu. Yani yüzde 10 barajını geçmesi mümkün olmayan HDP seçimlere bağımsız adaylarla değil ülke genelinde girecek, barajı geçemeyince kazanması muhtemel bütün milletvekilleri AKP’nin olacaktı. Bu anlaşmadan Öcalan ve PKK ne alacağını, 28 Şubat 2013 tarihli Milliyet Gazetesinden öğrenmek mümkün. Tam metni yayınlanan İmralı Görüşmeleri’nde ne alacaklarıyla ilgili açık ifadeler var isteyen oradan daha geniş okuyabilir.
Ama evdeki hesaplar çarşıya uymadı, hesap etmedikleri bir şeyle karşılaştılar. Saz çalan, türkü söyleyen, kıvrak zekalı bir siyasetçi Recep T. Erdoğan’a rest çekip ‘seni başkan yaptırmayacağız’ deyivermişti.
Tek adamlığa karşı öyle sahici muhalefet yapıyordu ki bu ses Kürt Meselesi’ne çok uzak kesimlerde bile yankı buldu. CHP ve MHP’nın mıy mıy mıy muhalefetinin yanında yaptığı muhalefet, söylediği sözler, ısrarla yaptığı Türkiyelilik vurgusu hemen dikkatleri üzerine çekmişti. Üstelik klasik Kürt siyasetinden farklı olarak bütün Türkiye’nin dertleriyle ilgileniyor bir bölge partisi değil bütün ülkenin partisi olma yolunu tercih ediyordu.
Bunun sonucu olarak da 7 Haziran seçimlerinde hiç kimsenin beklemediği oy patlaması yaşandı. Bu durumdan hem PKK hem de Saray bir hayli rahatsız olmuştu. Bütün planları bozulan bu ittifak çözüm süreci masasına birlikte tekmeyi vurdular.
Demirtaş bununla da kalmamış Ekim 2016 tarihinde Meclis’te yaptığı konuşmada 15 Temmuz gerçeğini herkesin anlayacağı bir dilde anlatmıştı. Bu, Recep T. Erdoğan’ı iyice çileden çıkarmıştı. Demirtaş, mutlaka hakkından gelinmesi gereken bir figür haline gelmişti. Üstelik Demirtaş’ın bir siyasi figür olarak varlığını sürdürmesi PKK’yı ve Öcalan’ı da çok rahatsız ediyordu. Demirtaş’ın hapse atılması bu ittifak için yeterli olmadı şimdi de HDP Genel Başkanlığı’ndan uzaklaştırıyorlar.
Demirtaş’ın Genel Başkanlığı bırakacağını açıklamasıyla hükümetin PKK ile müzakerelere yeniden başlayabiliriz açıklamasının aynı zamana denk geldiğini de bir yere not etmekte fayda var. MHP ile beklenen oy patlamasını gerçekleştiremeyen AKP’nin yeniden Kürt oylarına yönelik bir hamle yapması ve çözüm sürecini yeniden başlatması kimseyi şaşırtmasın. Nasıl olsa hem MHP ile ittifakı, hem PKK ile ittifakı tabanına aynı anda anlatan ve ikisinde de ikna eden bir ‘tılsım’ ile karşı karşıyayız. Bu yeni ittifak karşılığında PKK’ya ne verirler bilemiyoruz. Kim bilir, köşeye sıkışmış Recep T. Erdoğan’dan hayal bile edemeyecekleri kadar çok şey koparabilirler.
Bu nedenle Demirtaş gibi bölünmenin önünde engel sahici siyasi figürlerin bir an önce kenara alınmasında fayda görüyor olabilirler.
Öyle ya, bir daha ülke içinde her istediğini yapabilen ve bir o kadar da köşeye sıkışmış bir Cumhurbaşkanını nereden bulacaklar?
[Alper Ender Fırat] 10.1.2018 [TR724]
7 Haziran seçimleri öncesi Recep T. Erdoğan anayasayı Meclis’te değiştirebilecek bir çoğunluğa ulaşmak, tek adamlığa meclis yoluyla kolay yoldan gitmek istiyordu. Bu nedenle meydanlarda ‘400’ü verin bu iş suhuletle çözülsün’ diyor ve elindeki sopayı gösteriyordu. Meclis’te anayasayı değiştirecek çoğunluğa ermenin farklı bir yolu vardı ve bu çözüm sürecindeki anlaşma ile bunu elde edebileceğini hesaplıyordu.
O güne kadar hep bireysel olarak seçimlere giren ve hiçbir zaman barajı geçecek oy oranına ulaşamayan Kürt siyaseti, ani bir karar alıp 7 Haziran seçimlerine bütün yurt sathında parti olarak girme planını hayata geçirmişti. Bu karar HDP’nin kesin olarak baraj altında kalması ve bütün oyların heba olması anlamına geliyordu. Heba olan oylar sayesinde milletvekillerinin büyük bölümü AKP’nin olacaktı.
HDP’nin bu radikal kararında İmralı görüşmelerinin etkisi olduğu iddia ediliyordu. Yani yüzde 10 barajını geçmesi mümkün olmayan HDP seçimlere bağımsız adaylarla değil ülke genelinde girecek, barajı geçemeyince kazanması muhtemel bütün milletvekilleri AKP’nin olacaktı. Bu anlaşmadan Öcalan ve PKK ne alacağını, 28 Şubat 2013 tarihli Milliyet Gazetesinden öğrenmek mümkün. Tam metni yayınlanan İmralı Görüşmeleri’nde ne alacaklarıyla ilgili açık ifadeler var isteyen oradan daha geniş okuyabilir.
Ama evdeki hesaplar çarşıya uymadı, hesap etmedikleri bir şeyle karşılaştılar. Saz çalan, türkü söyleyen, kıvrak zekalı bir siyasetçi Recep T. Erdoğan’a rest çekip ‘seni başkan yaptırmayacağız’ deyivermişti.
Tek adamlığa karşı öyle sahici muhalefet yapıyordu ki bu ses Kürt Meselesi’ne çok uzak kesimlerde bile yankı buldu. CHP ve MHP’nın mıy mıy mıy muhalefetinin yanında yaptığı muhalefet, söylediği sözler, ısrarla yaptığı Türkiyelilik vurgusu hemen dikkatleri üzerine çekmişti. Üstelik klasik Kürt siyasetinden farklı olarak bütün Türkiye’nin dertleriyle ilgileniyor bir bölge partisi değil bütün ülkenin partisi olma yolunu tercih ediyordu.
Bunun sonucu olarak da 7 Haziran seçimlerinde hiç kimsenin beklemediği oy patlaması yaşandı. Bu durumdan hem PKK hem de Saray bir hayli rahatsız olmuştu. Bütün planları bozulan bu ittifak çözüm süreci masasına birlikte tekmeyi vurdular.
Demirtaş bununla da kalmamış Ekim 2016 tarihinde Meclis’te yaptığı konuşmada 15 Temmuz gerçeğini herkesin anlayacağı bir dilde anlatmıştı. Bu, Recep T. Erdoğan’ı iyice çileden çıkarmıştı. Demirtaş, mutlaka hakkından gelinmesi gereken bir figür haline gelmişti. Üstelik Demirtaş’ın bir siyasi figür olarak varlığını sürdürmesi PKK’yı ve Öcalan’ı da çok rahatsız ediyordu. Demirtaş’ın hapse atılması bu ittifak için yeterli olmadı şimdi de HDP Genel Başkanlığı’ndan uzaklaştırıyorlar.
Demirtaş’ın Genel Başkanlığı bırakacağını açıklamasıyla hükümetin PKK ile müzakerelere yeniden başlayabiliriz açıklamasının aynı zamana denk geldiğini de bir yere not etmekte fayda var. MHP ile beklenen oy patlamasını gerçekleştiremeyen AKP’nin yeniden Kürt oylarına yönelik bir hamle yapması ve çözüm sürecini yeniden başlatması kimseyi şaşırtmasın. Nasıl olsa hem MHP ile ittifakı, hem PKK ile ittifakı tabanına aynı anda anlatan ve ikisinde de ikna eden bir ‘tılsım’ ile karşı karşıyayız. Bu yeni ittifak karşılığında PKK’ya ne verirler bilemiyoruz. Kim bilir, köşeye sıkışmış Recep T. Erdoğan’dan hayal bile edemeyecekleri kadar çok şey koparabilirler.
Bu nedenle Demirtaş gibi bölünmenin önünde engel sahici siyasi figürlerin bir an önce kenara alınmasında fayda görüyor olabilirler.
Öyle ya, bir daha ülke içinde her istediğini yapabilen ve bir o kadar da köşeye sıkışmış bir Cumhurbaşkanını nereden bulacaklar?
[Alper Ender Fırat] 10.1.2018 [TR724]
Siyasi Taşeron [Sefer Can]
İnsanı ve eylemlerini çözmek, bazen atomu parçalamaktan bile zor olabiliyor. Antropoloji, psikoloji, sosyoloji normal insanın, tekil veya topluluk halinde davranışlarını çözümlemek için sistemleşmiş bilim dalları. Siyasetçi ayrı bir tür ve onun için müstakil bilim dalı var. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin iki yıldır yapıp söylediklerini anlamakta bütün bu bilim dalları aciz kaldı.
Normal bir insan iki yıl önce hırsız dediğine bugün ahlak abidesi muamelesi yapabilir mi?
Normal bir insan yıllarca hain, bölücü işbirlikçisi dediğine bugün devletin bekasının teminatı payesi verebilir mi?
Normal bir insan “İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz, Recep Tayyip Erdoğan’dan da cumhurbaşkanı olmaz!” dediği birini bugün her hal ve şartta Cumhurbaşkanı yapmak için kendi partisinden bile önce harekete geçer mi?
Normal bir insan “yedi sülalesine hesap sormayan namerttir” dediği birinin yedi sülalesinin hanedanvari iktidarı için payanda olabilir mi?
Anayasa gereği seçim hükümetinde görev alan Tuğrul Türkeş’i babasının partisinden ihraç eden birinin bugün AKP’nin yedek lastiği gibi davranmasının izahı yapılabilir mi?
Bazı davranışlar vardır, yanlışlığı tartışılmaz ama ‘anlaşılabilir’ bulursunuz. Hani filmlerde hatasını savunamayanların ‘başka çarem yoktu’ kabilinden söyledikleri bir replik var: Beni anla!
Mesela Numan Kurtulmuş’un ‘Harun gibi gelip Karunlaşanlar’ beyanatlarını yutup beyaz bayrakla AKP’nin kapısına gitmesi böyledir. Kendisi kısa yoldan bakan, eşi rektör yardımcısı oldu. Arkadaşı Şeref Malkoç’a bir koltuk onun damadına bakanlık; daha ne olsun?
Süleyman Soylu’nun ‘paçalarından yolsuzluk akıyor’ diye meydan meydan dolaşıp halka şikayet ettiği Erdoğan’a teslim olması da böyledir. O daha ucuza gitmiştir. Birlikte siyaset yaptığı insanları bile satmakta beis görmemiştir. Nihayetinde rüyasında göremeyeceği makamlara gelmiştir.
Mesela Ahmet Fakıbaba, Urfa’yı vermiş bakanlığı almıştır. Erdoğan’ın ceketini yenmiş ama makam hırsına yenilmiştir. Bir efsane olmayı değil, bakanlık forsunu seçmiştir.
Mesela Zaman Gazetesi’nin en keskin Erdoğan karşıtı yazarı Hüseyin Gülerce’nin eman dilemesinin sebepleri bellidir. Melih Gökçek görevden el çektirildikten sonra verdiği ihaleler iptal edilip dinozorları depoya kaldırıldı. Gülerce’ye verdikleri geri alınıp o da dinozorların yanına kaldırılır mı? Şimdilik yerinde duruyor, zira Melih Abisini bile tanımadı!
Peki, Bahçeli ne karşılığında bütün tükürdüklerini yaladı?
Evet, MHP Genel Başkanlığı koltuğunda hâlâ oturabiliyorsa, bu Erdoğan’ın ‘yargıda şeysini yapması’ sayesinde oldu.
Evet, onun gönlünü hoş etmek için Tuğrul Türkeş’i bakanlıktan aldılar.
Evet, eski genel başkan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’na karşı AKP onun yanında yer aldı.
Bunların hiçbirisi böylesi keskin bir dönüşü izaha yetmiyor. Bindelik oranda oy alan Perinçek’in bile göstermelik iktidar talebine karşın, Bahçeli’nin neredeyse partiyi kapatmasının sebebi nedir?
Erdoğan’ın başkanlık hayaline destek vererek siyaseten harakiri yaptı. Şimdi uzatmaları oynamak, birkaç sadık adamıyla birlikte parlamentoya girebilmek için barajın düşmesini istiyor. Barajı düşürmek Erdoğan’ın işine gelmeyeceğinden B planını da sunuyor; AKP’den ittifak dileniyor. Hem de Hazine yardımından mahrum olmayacağı bir formül arıyor. Soylu ve Kurtulmuş gibi kabinede koltuk bile istemiyor. Partinin tabelası dursun, çayını içip dizilerini seyredebileceği bir mekanı bulunsun yeter.
Son kanun hükmünde kararnamenin ardından, “Taşeron firmalarda çalışan kardeşlerimizin hak ettikleri kadroya kavuşacak olmalarından ziyadesiyle mutluyum ve bu çerçevedeki desteğimiz de tamdır.” şeklinde tweet atmıştı.
Erdoğan siyasi taşeronlarına da kadro verse ne güzel olur!
[Sefer Can] 10.1.2018 [TR724]
Normal bir insan iki yıl önce hırsız dediğine bugün ahlak abidesi muamelesi yapabilir mi?
Normal bir insan yıllarca hain, bölücü işbirlikçisi dediğine bugün devletin bekasının teminatı payesi verebilir mi?
Normal bir insan “İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz, Recep Tayyip Erdoğan’dan da cumhurbaşkanı olmaz!” dediği birini bugün her hal ve şartta Cumhurbaşkanı yapmak için kendi partisinden bile önce harekete geçer mi?
Normal bir insan “yedi sülalesine hesap sormayan namerttir” dediği birinin yedi sülalesinin hanedanvari iktidarı için payanda olabilir mi?
Anayasa gereği seçim hükümetinde görev alan Tuğrul Türkeş’i babasının partisinden ihraç eden birinin bugün AKP’nin yedek lastiği gibi davranmasının izahı yapılabilir mi?
Bazı davranışlar vardır, yanlışlığı tartışılmaz ama ‘anlaşılabilir’ bulursunuz. Hani filmlerde hatasını savunamayanların ‘başka çarem yoktu’ kabilinden söyledikleri bir replik var: Beni anla!
Mesela Numan Kurtulmuş’un ‘Harun gibi gelip Karunlaşanlar’ beyanatlarını yutup beyaz bayrakla AKP’nin kapısına gitmesi böyledir. Kendisi kısa yoldan bakan, eşi rektör yardımcısı oldu. Arkadaşı Şeref Malkoç’a bir koltuk onun damadına bakanlık; daha ne olsun?
Süleyman Soylu’nun ‘paçalarından yolsuzluk akıyor’ diye meydan meydan dolaşıp halka şikayet ettiği Erdoğan’a teslim olması da böyledir. O daha ucuza gitmiştir. Birlikte siyaset yaptığı insanları bile satmakta beis görmemiştir. Nihayetinde rüyasında göremeyeceği makamlara gelmiştir.
Mesela Ahmet Fakıbaba, Urfa’yı vermiş bakanlığı almıştır. Erdoğan’ın ceketini yenmiş ama makam hırsına yenilmiştir. Bir efsane olmayı değil, bakanlık forsunu seçmiştir.
Mesela Zaman Gazetesi’nin en keskin Erdoğan karşıtı yazarı Hüseyin Gülerce’nin eman dilemesinin sebepleri bellidir. Melih Gökçek görevden el çektirildikten sonra verdiği ihaleler iptal edilip dinozorları depoya kaldırıldı. Gülerce’ye verdikleri geri alınıp o da dinozorların yanına kaldırılır mı? Şimdilik yerinde duruyor, zira Melih Abisini bile tanımadı!
Peki, Bahçeli ne karşılığında bütün tükürdüklerini yaladı?
Evet, MHP Genel Başkanlığı koltuğunda hâlâ oturabiliyorsa, bu Erdoğan’ın ‘yargıda şeysini yapması’ sayesinde oldu.
Evet, onun gönlünü hoş etmek için Tuğrul Türkeş’i bakanlıktan aldılar.
Evet, eski genel başkan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’na karşı AKP onun yanında yer aldı.
Bunların hiçbirisi böylesi keskin bir dönüşü izaha yetmiyor. Bindelik oranda oy alan Perinçek’in bile göstermelik iktidar talebine karşın, Bahçeli’nin neredeyse partiyi kapatmasının sebebi nedir?
Erdoğan’ın başkanlık hayaline destek vererek siyaseten harakiri yaptı. Şimdi uzatmaları oynamak, birkaç sadık adamıyla birlikte parlamentoya girebilmek için barajın düşmesini istiyor. Barajı düşürmek Erdoğan’ın işine gelmeyeceğinden B planını da sunuyor; AKP’den ittifak dileniyor. Hem de Hazine yardımından mahrum olmayacağı bir formül arıyor. Soylu ve Kurtulmuş gibi kabinede koltuk bile istemiyor. Partinin tabelası dursun, çayını içip dizilerini seyredebileceği bir mekanı bulunsun yeter.
Son kanun hükmünde kararnamenin ardından, “Taşeron firmalarda çalışan kardeşlerimizin hak ettikleri kadroya kavuşacak olmalarından ziyadesiyle mutluyum ve bu çerçevedeki desteğimiz de tamdır.” şeklinde tweet atmıştı.
Erdoğan siyasi taşeronlarına da kadro verse ne güzel olur!
[Sefer Can] 10.1.2018 [TR724]
Çanakkale’nin tahliyesi neden farkedilmedi? [Dr. Serdar Efeoğlu]
Çanakkale Savaşı, 1915 yılı Eylül ayına kadar iki tarafın da çok fazla kayıp verdiği şiddetli muharebelerle devam etti. Muharebeler, Eylül’den itibaren mevzi muharebelerine dönüştü ve eski şiddetini kaybetti.
Türk ordusu bu zamana kadarki başarıları, doğrudan Alman yardımı olmadan elde etmişti. Bulgaristan’ın İttifak devletlerinin yanında savaşa girmesiyle Almanların Osmanlı ordusuna doğrudan yardım etme imkânının doğması, yeni bir aşamayı başlattı.
İtilaf devletleri, 1915 Kasımında Çanakkale cephesini tahliyeye karar verdiler. Bu süreç, bundan 102 yıl önce Gelibolu’nun tahliyesiyle sonuçlandı.
TAHLİYE KARARININ VERİLMESİ
İngilizler, Türk ordusunun Gelibolu’da çok avantajlı bir konumda olduğunu ve artık burada mücadelenin gereksiz olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Ayrıca Türk ordusunun Irak veya Mısır’da bir harekât planladığını ve bu cephelerde Çanakkale’deki birliklerin kullanılacağını haber almışlardı. Bir diğer neden, Bulgaristan’ın seferberlik ilan etmesi üzerine Sırbistan’a yardım etmek için Selanik cephesini açmak istemeleriydi.
İngiliz Savunma Bakanı Kitchner’ın isteğiyle tahliyeyi planlamaya başlayan Akdeniz Kuvvetleri Komutanı Monroe, tahliyede yüzde 30-40 civarında kayıp verileceğini hesaplıyordu. Böylece Birinci Dünya Savaşı’nda ilk defa bir cephede “tahliye” gerçekleşecekti.
Bu sırada 28 Kasım 1915’de yirmi dört saat devam eden yağmurla birlikte büyük bir fırtına görülmüş, tsunamiye benzeyen sel baskını yaşanmış, siperler suyla dolmuş, soğuğun artması ve gece yarısından itibaren kar yağışının başlamasıyla asker perişan olmuştu. Kötü hava şartlarından dolayı 200 asker ölmüş ve 10.000 civarında asker de cepheden çekilmişti. Türk tarafının da kayıplar verdiği bu şartlar da tahliye kararının verilmesinde etkili oldu.
İngilizler çekilmeyi en az kayıpla başarmayı, bunun için de Anafartalar ve Seddülbahir’i farklı zamanlarda tahliye etmeyi planladılar. Tahliye üç aşamada gerçekleşecek ve Türk tarafının fark etmemesi sağlanacaktı. Türk tarafı fark ettiği takdirde sadece askerler geri çekilecekti.
BİR BAŞYAPIT OLARAK TAHLİYE
Plan üç aşamalı olarak yapılmıştı. İlk aşamada uzun vadede ihtiyaç duyulmayan ihtiyatlar, harp malzemeleri ve hayvanlar, ikinci aşamada tahliyenin ertelenmesi halinde ihtiyaç olacak kuvvet dışındaki asker, hayvan ve harp malzemeleri tahliye edilecekti. Son olarak geri kalan asker, harp ve sağlık malzemeleri geri çekilecekti.
Tahliye, kuzeydeki Suvla ve Anzak mıntıkalarından başladı. 10-18 Aralık arasında 44.000 asker, 200 top, 3.000 hayvan ve önemli miktarda harp malzemesi tahliye edildi. Planın son aşaması da 19-20 Aralık gecesi uygulandı.
Havanın bulutlu ve sisli olması İngilizler için avantaj oluşturdu. Gece karanlığı çöktükten sonra tahliye emrinin verilmesiyle son aşama başladı. Öncü kuvvetlerin geri çekilmesiyle başlayan tahliye, 5.30’da son askerlerin siperlerini terk etmesiyle tamamlandı.
İtilaf kuvvetleri, Anzak mıntıkasında bazı topları tahrip ettiler. Bir miktar malzeme ve erzakı da yaktılar. Suvla mıntıkasında ise malzemelerin tamamına yakını tahliye edildi.
Böylece ilk tahliye başarıyla uygulandı. Türk devriyeleri düşman mevzilerine doğru ilerlediklerinde iki mıntıkanın da boşaltılmış olduğunu gördüler.
Kuzeydeki tahliyeden sonra sıra Seddülbahir’e geldi. Türk tarafının en azından bu mıntıkadaki tahliyeye karşı önlem alması gerekiyordu. Ancak İngilizler, planlarını yine başarıyla uyguladılar.
Seddülbahir’de 30-31 Aralık’ta başlayan tahliye, 7-8 Ocak’a kadar devam etti. Son aşamaya 17.000 civarında asker bırakılarak geri kalan asker ve harp malzemeleri tahliye edildi. Tahliye sırasında havanın kötüleşmesi birçok güçlükler çıkardı, hatta bir İngiliz gemisi Fransızlar tarafından yanlışlıkla batırıldı.
İngilizler silah ve cephane eksikliği nedeniyle bir Türk saldırısından endişe etmelerine rağmen 8-9 Ocak gecesi son aşamayı uyguladılar. İlk kafile bazı sıkıntılar yaşansa da başarıyla tahliye edildi. Gece yarısına doğru toplarla birlikte ikinci kafile ve 3.30-3.45 sıralarında son kafile tahliye edilerek geri kalan erzak ve cephane ateşe verildi.
İnfilak seslerinin duyulması ve yükselen dumanlar, Türk kuvvetlerini harekete geçirdi. Önce top ateşi, ardından piyade hücumuyla müdahale edilse de cephane yetersizliği, altmış kadar topun henüz tahliye edilmemiş olması ve gemilerden ateş açılmasıyla harekât durdu.
İtilaf devletleri savaşta gösteremedikleri başarıyı tahliyede göstererek Seddülbahir’den 35.268 asker, 3.639 hayvan ve 127 topu geri çektiler. İngilizler tahliyenin başarısını subayların kabiliyetleri, kara ve deniz kuvvetlerinin koordineli çalışması, tahliye planının mükemmel bir şekilde uygulanması ve havaların iyi gitmesiyle açıklıyorlardı.
Türk toplarının menzilinin yetersizliği ve tahliyenin gece karanlığında yapılması da başarıyı artırdı. Bütün bunlar, yüzde 30-40 zayiat göze alınmasına rağmen tahliyenin bir “başyapıt” olmasını sağladı.
TAHLİYE NASIL GİZLENDİ?
İngilizler çekilmenin fark edilmemesi için birçok tedbir almışlardı. Normal dönemde olduğu gibi tüfek ateşi devam ettirilmiş, postallara keçe sarılarak askerlerin yürüyüşü hissettirilmemeye çalışılmıştı.
Bazı yerlerde yavaş yavaş suyla doldurulan tenekelerin belli bir ağırlığa ulaşarak tetiğe baskı yapmasıyla ateş eden tüfekler konulmuştu.
İkmalin devam ettiğini göstermek için boş arabalar cephenin ön tarafına gelmiş ve tekerlekleri keçeyle sarılarak yüklü olarak geri götürülmüştü. Yemek pişirmek için ateş bile her zamanki gibi yakılmaya devam etmişti.
TAHLİYE VE TÜRK TARAFI
Elbette en önemli soru, Türk komuta kademesinin tahliyeyi neden fark edemediği ve özellikle Kuzey Cephesi’nin tahliyesinden sonra Seddülbahir’in tahliyesine karşı neden tedbir almadığıdır.
Temel neden olarak Türk tarafının “tahliye” konusunda yeterince istihbarata sahip olmaması görülmektedir. V. Ordu Komutanı Liman Von Sanders, Kasım ayı sonundaki bir emrinde “İngilizler, Gelibolu Yarımadası’nı ya esir olarak ya da ölerek terk edebilmelidir” demişse de tahliyeyi fark edemedi. Enver Paşa da tahliye sonrasındaki konuşmasında çekilme hazırlıklarının fark edilmediğini itiraf etmiştir.
Sahildeki hareketlilikler tam bir geri çekilme olarak yorumlanmasa da taarruz harekâtı yapılabilirdi. Ancak Sanders’in ihtiyatlı yaklaşımı, gereksiz kayıp vermeme düşüncesi, Türk askerinin savunmada daha başarılı olması ve askerin motivasyon eksikliği bir taarruz harekâtına girişilmemesine neden olmuştur.
Sanders hatıratında takip harekâtı yapılmamasını “emirlerin ulaşmasında iki lisan kullanımından kaynaklanan problemlerle” izah etmiş, İstanbul’a gönderdiği telgrafta da tahliyeyi “Tanrıya Şükür, Gelibolu Yarımadası düşmandan tamamen temizlenmiştir” şeklinde haber vermiştir.
Genelkurmay açıklamasında ise düşmanın “acele firar etmesiyle İnayet-i Hak’la düşmanın tard edildiği” ifade edilmiştir. Bu sırada cephede bulunan askerî tarihçi Bursalı Mehmed Nihad ise gemilerden açılan ateşler ve top ateşlerinin “bir ric’at” olarak değerlendirilmesine rağmen ordunun taarruz yapacak güçte olmaması nedeniyle harekete geçilmediğini belirtmektedir. Ayrıca cephane ve iaşe yetersizliğiyle yeni gelen askerin tecrübesizliği de harekâta engel olmuştur.
Ayrıca, uzun süre Gelibolu’da bulunan Esat ve Vehip Paşalarla M. Kemal’in başka görevlere tayin edilmesiyle komuta kademesinde ortaya çıkan yetersizlik de bir başka nedendir.
TAHLİYE KUTLAMALARI
Türk tarafı tahliyeyi “büyük bir zafer” olarak yansıtmış, İtilaf devletlerinden ele geçirilen ganimetler öne çıkarılmıştır. Hatta Enver Paşa bir grup gazeteciyi cepheye göndererek tahliyenin basında ayrıntılı olarak yer almasını sağlamıştır.
Harp Mecmuası’nda ele geçirilen silah ve cephanelerin fotoğrafları yayınlanarak tahliye, kamuoyuna büyük bir başarı olarak takdim edilmiştir. İstanbul’da her yer sancaklarla donatılmış, ülkenin birçok yerinde kutlamalar yapılmıştır. Camilerde dua edilmiş, yapılan konuşmalarda sıranın Kafkasya ve Mısır’ın kurtarılmasına geldiği ifade edilmiştir.
Başta Enver Paşa olmak üzere Osmanlı Genelkurmayı, tahliyeyi zafer olarak yansıtsa da geri çekilen İtilaf kuvvetlerinin başka cephelerde Osmanlı kuvvetlerinin karşısına çıktıkları düşünüldüğünde büyük bir fırsatın kaçırıldığı açıktır.
Özellikle Anzak ve Suvla’nın tahliyesinden sonra Seddülbahir’deki tahliyeye neden engel olunmadığı önemli bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun cevabı, Genelkurmay ATASE Arşivi’ndeki harp ceridelerinin gün gün ayrıntılı bir şekilde incelenmesiyle ortaya çıkacaktır.
Kaynaklar: Y. Nizamoğlu, “Türk Kaynaklarının Gelibolu Yarımadasının Tahliyesiyle İlgili Değerlendirmeleri”, M. Özçelik, “İtilaf Devletlerinin Çanakkale’yi Tahliyesinin Türk Basınına Yansımaları”, Çanakkale Araştırmaları, 2015, S. 18; M. Larcher, Büyük Harbde Türk Harbi, 1927, C. 1.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 10.1.2018 [TR724]
Türk ordusu bu zamana kadarki başarıları, doğrudan Alman yardımı olmadan elde etmişti. Bulgaristan’ın İttifak devletlerinin yanında savaşa girmesiyle Almanların Osmanlı ordusuna doğrudan yardım etme imkânının doğması, yeni bir aşamayı başlattı.
İtilaf devletleri, 1915 Kasımında Çanakkale cephesini tahliyeye karar verdiler. Bu süreç, bundan 102 yıl önce Gelibolu’nun tahliyesiyle sonuçlandı.
TAHLİYE KARARININ VERİLMESİ
İngilizler, Türk ordusunun Gelibolu’da çok avantajlı bir konumda olduğunu ve artık burada mücadelenin gereksiz olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Ayrıca Türk ordusunun Irak veya Mısır’da bir harekât planladığını ve bu cephelerde Çanakkale’deki birliklerin kullanılacağını haber almışlardı. Bir diğer neden, Bulgaristan’ın seferberlik ilan etmesi üzerine Sırbistan’a yardım etmek için Selanik cephesini açmak istemeleriydi.
İngiliz Savunma Bakanı Kitchner’ın isteğiyle tahliyeyi planlamaya başlayan Akdeniz Kuvvetleri Komutanı Monroe, tahliyede yüzde 30-40 civarında kayıp verileceğini hesaplıyordu. Böylece Birinci Dünya Savaşı’nda ilk defa bir cephede “tahliye” gerçekleşecekti.
Bu sırada 28 Kasım 1915’de yirmi dört saat devam eden yağmurla birlikte büyük bir fırtına görülmüş, tsunamiye benzeyen sel baskını yaşanmış, siperler suyla dolmuş, soğuğun artması ve gece yarısından itibaren kar yağışının başlamasıyla asker perişan olmuştu. Kötü hava şartlarından dolayı 200 asker ölmüş ve 10.000 civarında asker de cepheden çekilmişti. Türk tarafının da kayıplar verdiği bu şartlar da tahliye kararının verilmesinde etkili oldu.
İngilizler çekilmeyi en az kayıpla başarmayı, bunun için de Anafartalar ve Seddülbahir’i farklı zamanlarda tahliye etmeyi planladılar. Tahliye üç aşamada gerçekleşecek ve Türk tarafının fark etmemesi sağlanacaktı. Türk tarafı fark ettiği takdirde sadece askerler geri çekilecekti.
BİR BAŞYAPIT OLARAK TAHLİYE
Plan üç aşamalı olarak yapılmıştı. İlk aşamada uzun vadede ihtiyaç duyulmayan ihtiyatlar, harp malzemeleri ve hayvanlar, ikinci aşamada tahliyenin ertelenmesi halinde ihtiyaç olacak kuvvet dışındaki asker, hayvan ve harp malzemeleri tahliye edilecekti. Son olarak geri kalan asker, harp ve sağlık malzemeleri geri çekilecekti.
Tahliye, kuzeydeki Suvla ve Anzak mıntıkalarından başladı. 10-18 Aralık arasında 44.000 asker, 200 top, 3.000 hayvan ve önemli miktarda harp malzemesi tahliye edildi. Planın son aşaması da 19-20 Aralık gecesi uygulandı.
Havanın bulutlu ve sisli olması İngilizler için avantaj oluşturdu. Gece karanlığı çöktükten sonra tahliye emrinin verilmesiyle son aşama başladı. Öncü kuvvetlerin geri çekilmesiyle başlayan tahliye, 5.30’da son askerlerin siperlerini terk etmesiyle tamamlandı.
İtilaf kuvvetleri, Anzak mıntıkasında bazı topları tahrip ettiler. Bir miktar malzeme ve erzakı da yaktılar. Suvla mıntıkasında ise malzemelerin tamamına yakını tahliye edildi.
Böylece ilk tahliye başarıyla uygulandı. Türk devriyeleri düşman mevzilerine doğru ilerlediklerinde iki mıntıkanın da boşaltılmış olduğunu gördüler.
Kuzeydeki tahliyeden sonra sıra Seddülbahir’e geldi. Türk tarafının en azından bu mıntıkadaki tahliyeye karşı önlem alması gerekiyordu. Ancak İngilizler, planlarını yine başarıyla uyguladılar.
Seddülbahir’de 30-31 Aralık’ta başlayan tahliye, 7-8 Ocak’a kadar devam etti. Son aşamaya 17.000 civarında asker bırakılarak geri kalan asker ve harp malzemeleri tahliye edildi. Tahliye sırasında havanın kötüleşmesi birçok güçlükler çıkardı, hatta bir İngiliz gemisi Fransızlar tarafından yanlışlıkla batırıldı.
İngilizler silah ve cephane eksikliği nedeniyle bir Türk saldırısından endişe etmelerine rağmen 8-9 Ocak gecesi son aşamayı uyguladılar. İlk kafile bazı sıkıntılar yaşansa da başarıyla tahliye edildi. Gece yarısına doğru toplarla birlikte ikinci kafile ve 3.30-3.45 sıralarında son kafile tahliye edilerek geri kalan erzak ve cephane ateşe verildi.
İnfilak seslerinin duyulması ve yükselen dumanlar, Türk kuvvetlerini harekete geçirdi. Önce top ateşi, ardından piyade hücumuyla müdahale edilse de cephane yetersizliği, altmış kadar topun henüz tahliye edilmemiş olması ve gemilerden ateş açılmasıyla harekât durdu.
İtilaf devletleri savaşta gösteremedikleri başarıyı tahliyede göstererek Seddülbahir’den 35.268 asker, 3.639 hayvan ve 127 topu geri çektiler. İngilizler tahliyenin başarısını subayların kabiliyetleri, kara ve deniz kuvvetlerinin koordineli çalışması, tahliye planının mükemmel bir şekilde uygulanması ve havaların iyi gitmesiyle açıklıyorlardı.
Türk toplarının menzilinin yetersizliği ve tahliyenin gece karanlığında yapılması da başarıyı artırdı. Bütün bunlar, yüzde 30-40 zayiat göze alınmasına rağmen tahliyenin bir “başyapıt” olmasını sağladı.
TAHLİYE NASIL GİZLENDİ?
İngilizler çekilmenin fark edilmemesi için birçok tedbir almışlardı. Normal dönemde olduğu gibi tüfek ateşi devam ettirilmiş, postallara keçe sarılarak askerlerin yürüyüşü hissettirilmemeye çalışılmıştı.
Bazı yerlerde yavaş yavaş suyla doldurulan tenekelerin belli bir ağırlığa ulaşarak tetiğe baskı yapmasıyla ateş eden tüfekler konulmuştu.
İkmalin devam ettiğini göstermek için boş arabalar cephenin ön tarafına gelmiş ve tekerlekleri keçeyle sarılarak yüklü olarak geri götürülmüştü. Yemek pişirmek için ateş bile her zamanki gibi yakılmaya devam etmişti.
TAHLİYE VE TÜRK TARAFI
Elbette en önemli soru, Türk komuta kademesinin tahliyeyi neden fark edemediği ve özellikle Kuzey Cephesi’nin tahliyesinden sonra Seddülbahir’in tahliyesine karşı neden tedbir almadığıdır.
Temel neden olarak Türk tarafının “tahliye” konusunda yeterince istihbarata sahip olmaması görülmektedir. V. Ordu Komutanı Liman Von Sanders, Kasım ayı sonundaki bir emrinde “İngilizler, Gelibolu Yarımadası’nı ya esir olarak ya da ölerek terk edebilmelidir” demişse de tahliyeyi fark edemedi. Enver Paşa da tahliye sonrasındaki konuşmasında çekilme hazırlıklarının fark edilmediğini itiraf etmiştir.
Sahildeki hareketlilikler tam bir geri çekilme olarak yorumlanmasa da taarruz harekâtı yapılabilirdi. Ancak Sanders’in ihtiyatlı yaklaşımı, gereksiz kayıp vermeme düşüncesi, Türk askerinin savunmada daha başarılı olması ve askerin motivasyon eksikliği bir taarruz harekâtına girişilmemesine neden olmuştur.
Sanders hatıratında takip harekâtı yapılmamasını “emirlerin ulaşmasında iki lisan kullanımından kaynaklanan problemlerle” izah etmiş, İstanbul’a gönderdiği telgrafta da tahliyeyi “Tanrıya Şükür, Gelibolu Yarımadası düşmandan tamamen temizlenmiştir” şeklinde haber vermiştir.
Genelkurmay açıklamasında ise düşmanın “acele firar etmesiyle İnayet-i Hak’la düşmanın tard edildiği” ifade edilmiştir. Bu sırada cephede bulunan askerî tarihçi Bursalı Mehmed Nihad ise gemilerden açılan ateşler ve top ateşlerinin “bir ric’at” olarak değerlendirilmesine rağmen ordunun taarruz yapacak güçte olmaması nedeniyle harekete geçilmediğini belirtmektedir. Ayrıca cephane ve iaşe yetersizliğiyle yeni gelen askerin tecrübesizliği de harekâta engel olmuştur.
Ayrıca, uzun süre Gelibolu’da bulunan Esat ve Vehip Paşalarla M. Kemal’in başka görevlere tayin edilmesiyle komuta kademesinde ortaya çıkan yetersizlik de bir başka nedendir.
TAHLİYE KUTLAMALARI
Türk tarafı tahliyeyi “büyük bir zafer” olarak yansıtmış, İtilaf devletlerinden ele geçirilen ganimetler öne çıkarılmıştır. Hatta Enver Paşa bir grup gazeteciyi cepheye göndererek tahliyenin basında ayrıntılı olarak yer almasını sağlamıştır.
Harp Mecmuası’nda ele geçirilen silah ve cephanelerin fotoğrafları yayınlanarak tahliye, kamuoyuna büyük bir başarı olarak takdim edilmiştir. İstanbul’da her yer sancaklarla donatılmış, ülkenin birçok yerinde kutlamalar yapılmıştır. Camilerde dua edilmiş, yapılan konuşmalarda sıranın Kafkasya ve Mısır’ın kurtarılmasına geldiği ifade edilmiştir.
Başta Enver Paşa olmak üzere Osmanlı Genelkurmayı, tahliyeyi zafer olarak yansıtsa da geri çekilen İtilaf kuvvetlerinin başka cephelerde Osmanlı kuvvetlerinin karşısına çıktıkları düşünüldüğünde büyük bir fırsatın kaçırıldığı açıktır.
Özellikle Anzak ve Suvla’nın tahliyesinden sonra Seddülbahir’deki tahliyeye neden engel olunmadığı önemli bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun cevabı, Genelkurmay ATASE Arşivi’ndeki harp ceridelerinin gün gün ayrıntılı bir şekilde incelenmesiyle ortaya çıkacaktır.
Kaynaklar: Y. Nizamoğlu, “Türk Kaynaklarının Gelibolu Yarımadasının Tahliyesiyle İlgili Değerlendirmeleri”, M. Özçelik, “İtilaf Devletlerinin Çanakkale’yi Tahliyesinin Türk Basınına Yansımaları”, Çanakkale Araştırmaları, 2015, S. 18; M. Larcher, Büyük Harbde Türk Harbi, 1927, C. 1.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 10.1.2018 [TR724]
Öyle ‘Ara’da olmuyor! [Hasan Cücük]
Barcelona, Philippe Coutinho mücadelesinde nihayet mutlu sona ulaştı. Brezilyalı yıldız için yaz transfer döneminde Liverpool’un kapısını adeta aşındıran Katalan ekibi, 160 milyon Euro ödeyip transferi bitirdi. Barcelona, Coutinho transferiyle uzun bir aradan sonra ilk kez ara transfer döneminde kadrosunu güçlendirmiş oldu. İşin ilginç yanı ise, Katalan ekibinin daha önce ara transferde gelen oyunculardan yana yüzü pek gülmemişti.
NEYMAR’IN YOKLUĞU
Sezon başında Brezilyalı yıldızı Neymar’ı 222 milyon Euro gibi rekor ücretle PSG’ye satan Barcelona, doğan boşluğu doldurmak için harekete geçmişti. Listede ilk sırada Liverpool’da oynayan Philippe Coutinho ve Monaco’dan Kylian Mbappe vardı. Premier Lig’de şampiyonluk hedefleyen Liverpool genç yıldızını satmak istemediği için istenen bonservis bedelini bir hayli yüksek tutmuştu. Mbappe konusunda ise devreye Neymar’ı satın alan PSG girdi. Coutinho ve Mbappe’den eli boş dönen Barcelona, Dortmund’dan Ousmane Dembele ile kadrosuna takviye yaptı. Ancak genç oyuncu daha sezon başında sakatlanarak aylarca takımdan uzak kalacaktı. Bu da moralleri bozmuştu.
147 MİLYON KÂR
Liverpool’un Coutinho için belirlediği bonservis bedeli 200 milyon Euro’ydu. Bu sebeple transfer çıkmaza girmişti. Barcelona bu rakamın yarısını önerdi. Aradan geçen 6 ayda Katalan ekibi ısrarından vazgeçmedi ve teklifini kademeli olarak yükseltti. Nihayet 160 milyon Euro’da anlaşma sağladılar. Liverpool, 2012’de İnter’den 13 milyon Euro bedelle aldığı Coutinho’dan tam 147 milyon Euro kâr elde etmiş oldu.
İNTER KIYMET BİLMEDİ
5,5 sezon Liverpool formasını giyen Coutinho her sezon takımın değişmezlerinden biriydi. Henüz 16 yaşındayken İnter’e transfer olarak Avrupa’ya ayak basmıştı ancak İtalyan ekibinin kadrosunda yer bulmakta zorlandı. İnter, onu Vasco de Gama ve Espanyol gibi takımlara kiraladıktan sonra 2012’de 13 milyon Euro’ya Liverpool’a satınca, kâr ettiğini düşünmüştü. Ancak Premier Lig’de kendini bulan Coutinho, ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri oldu. 160 milyon Euro bedelle Barcelona’ya imza atan Brezilyalı yıldızın 5,5 yıllık sözleşmesinin serbest kalma bedeli ise tam 400 milyon Euro.
AFELLAY FACİASI
Coutinho şimdilerde Messi, Suarez, İniesta ve Busquets gibi yıldızlarla oynamanın hayallerini kuruyor ancak Barcelona, ara transferde takıma kazandırdığı isimlerden pek verim alamadı bugüne kadar. 2011’de büyük umutlarla takıma gelen Fas asıllı Hollandalı genç yetenek İbrahim Afellay, takıma neredeyse hiç katkı vermedi. 3 milyon Euro’ya gelen Afellay, 21 maç oynadı ve 1 gol attı. Daha sonra Schalke 04 ve Olympiacos’a kiralandı ve nihayet 2015’te Stoke City’ye satıldı.
Hayal kırıklığı yaşatan sadece Afellay değildi. 2008’de 500 bin Euro bedelle Celta Vigo’dan kiralanan kaleci Jose Manuel Pinto, yarım sezonda sadece 3 kez kaleyi korudu. Pinto, yedek kaleci olarak düşünülmüştü ve 2014’te bonservissiz olarak takıma katıldı. 6 yılda toplamda 31 maçta kalede görev yapabildi.
İKİNCİ SAVİOLA OLAMADI
2005’te ise bu kez River Plate formasıyla başarılı maçlar çıkaran Arjantinli Maxi Lopes takıma kazandırıldı. 6,5 milyon Euro bonservis bedeli ödenen 21 yaşındaki genç forvetten beklentiler yüksekti. Ancak kadroya girmekte zorlandı. Barcelona’da sadece 19 maç oynadı ve 1 gol atabildi. Aynı dönemde takıma gelen Demetrio Albertini de, Milan, Atletico Madrid ve Lazio formaları giymiş tecrübeli bir isim olmasına rağmen sadece 6 maçta forma giyip Barcelona’da futbolu bırakacaktı.
EDGAR DAVİDS’LE OLMADI
2004’te bir başka yıldız oyuncunun yolu ara transferde Barcelona’ya uğradı. Ajax, Juventus ve Milan formalarıyla harika maçlar çıkaran Hollandalı Edgar Davids, çoğu sonradan girdiği 18 maçta 1 gol attı ve performansı beğenilmeyerek sezon sonunda gönderildi. 2003’te ara transferde kiralanan Arjantinli sol bek Juan Pablo Sorin de, Barcelona’nın yüzünü güldürmedi ve sadece 15 maçta forma giydi.
GEOVANNİ’DE HÜSRAN
Katalan ekibinin ara transferde yaşadığı en büyük hüsran 2001’de takıma gelen Brezilyalı Geovanni oldu. 21 milyon Euro bonservis ödenen Geovanni, Barcelona’da 2 yıl kalırken sadece 26 maçta forma şansı bulup, 1 gole imza attı. Brezilyalı oyuncu 2003’te Benfica’ya transfer olup Barça defterini kapattı. Geovanni ile birlikte kadroya katılan bir başka Sambacı Fabio Rochemback olmuştu. 9 milyon Euro ödenen Rochemback, 4 maçta 43 maç oynadı ve performansıyla tam bir hayal kırıklığı oldu.
FRANK DE BOER TEK ÖRNEK
Bütün örnekler kötü değil elbette. 1999’da Barcelona ara transfer döneminde Ajax’tan Ronald ve Frank De Boer kardeşleri kadrosuna kattı. Her ikisi için de ayrı ayrı 7’şer milyon Euro transfer bedeli ödendi. Ronald 44 maçta oynayıp 1 gol atarak beklentileri karşılamaktan uzak bir görüntü çizdi ancak ağabeyi Frank, Barcelona defansının değişmezlerinden oldu ve 206 maçta forma giyip tam 10 gol attı. Son 20 yılda Barcelona’nın ara transferdeki tek isabetli hamlesi Frank De Boer’di.
Şimdi Coutinho’nun nasıl bir performans göstereceği merak konusu. Bakalım döngüyü kırabilecek mi?
[Hasan Cücük] 10.1.2018 [TR724]
NEYMAR’IN YOKLUĞU
Sezon başında Brezilyalı yıldızı Neymar’ı 222 milyon Euro gibi rekor ücretle PSG’ye satan Barcelona, doğan boşluğu doldurmak için harekete geçmişti. Listede ilk sırada Liverpool’da oynayan Philippe Coutinho ve Monaco’dan Kylian Mbappe vardı. Premier Lig’de şampiyonluk hedefleyen Liverpool genç yıldızını satmak istemediği için istenen bonservis bedelini bir hayli yüksek tutmuştu. Mbappe konusunda ise devreye Neymar’ı satın alan PSG girdi. Coutinho ve Mbappe’den eli boş dönen Barcelona, Dortmund’dan Ousmane Dembele ile kadrosuna takviye yaptı. Ancak genç oyuncu daha sezon başında sakatlanarak aylarca takımdan uzak kalacaktı. Bu da moralleri bozmuştu.
147 MİLYON KÂR
Liverpool’un Coutinho için belirlediği bonservis bedeli 200 milyon Euro’ydu. Bu sebeple transfer çıkmaza girmişti. Barcelona bu rakamın yarısını önerdi. Aradan geçen 6 ayda Katalan ekibi ısrarından vazgeçmedi ve teklifini kademeli olarak yükseltti. Nihayet 160 milyon Euro’da anlaşma sağladılar. Liverpool, 2012’de İnter’den 13 milyon Euro bedelle aldığı Coutinho’dan tam 147 milyon Euro kâr elde etmiş oldu.
İNTER KIYMET BİLMEDİ
5,5 sezon Liverpool formasını giyen Coutinho her sezon takımın değişmezlerinden biriydi. Henüz 16 yaşındayken İnter’e transfer olarak Avrupa’ya ayak basmıştı ancak İtalyan ekibinin kadrosunda yer bulmakta zorlandı. İnter, onu Vasco de Gama ve Espanyol gibi takımlara kiraladıktan sonra 2012’de 13 milyon Euro’ya Liverpool’a satınca, kâr ettiğini düşünmüştü. Ancak Premier Lig’de kendini bulan Coutinho, ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri oldu. 160 milyon Euro bedelle Barcelona’ya imza atan Brezilyalı yıldızın 5,5 yıllık sözleşmesinin serbest kalma bedeli ise tam 400 milyon Euro.
AFELLAY FACİASI
Coutinho şimdilerde Messi, Suarez, İniesta ve Busquets gibi yıldızlarla oynamanın hayallerini kuruyor ancak Barcelona, ara transferde takıma kazandırdığı isimlerden pek verim alamadı bugüne kadar. 2011’de büyük umutlarla takıma gelen Fas asıllı Hollandalı genç yetenek İbrahim Afellay, takıma neredeyse hiç katkı vermedi. 3 milyon Euro’ya gelen Afellay, 21 maç oynadı ve 1 gol attı. Daha sonra Schalke 04 ve Olympiacos’a kiralandı ve nihayet 2015’te Stoke City’ye satıldı.
Hayal kırıklığı yaşatan sadece Afellay değildi. 2008’de 500 bin Euro bedelle Celta Vigo’dan kiralanan kaleci Jose Manuel Pinto, yarım sezonda sadece 3 kez kaleyi korudu. Pinto, yedek kaleci olarak düşünülmüştü ve 2014’te bonservissiz olarak takıma katıldı. 6 yılda toplamda 31 maçta kalede görev yapabildi.
İKİNCİ SAVİOLA OLAMADI
2005’te ise bu kez River Plate formasıyla başarılı maçlar çıkaran Arjantinli Maxi Lopes takıma kazandırıldı. 6,5 milyon Euro bonservis bedeli ödenen 21 yaşındaki genç forvetten beklentiler yüksekti. Ancak kadroya girmekte zorlandı. Barcelona’da sadece 19 maç oynadı ve 1 gol atabildi. Aynı dönemde takıma gelen Demetrio Albertini de, Milan, Atletico Madrid ve Lazio formaları giymiş tecrübeli bir isim olmasına rağmen sadece 6 maçta forma giyip Barcelona’da futbolu bırakacaktı.
EDGAR DAVİDS’LE OLMADI
2004’te bir başka yıldız oyuncunun yolu ara transferde Barcelona’ya uğradı. Ajax, Juventus ve Milan formalarıyla harika maçlar çıkaran Hollandalı Edgar Davids, çoğu sonradan girdiği 18 maçta 1 gol attı ve performansı beğenilmeyerek sezon sonunda gönderildi. 2003’te ara transferde kiralanan Arjantinli sol bek Juan Pablo Sorin de, Barcelona’nın yüzünü güldürmedi ve sadece 15 maçta forma giydi.
GEOVANNİ’DE HÜSRAN
Katalan ekibinin ara transferde yaşadığı en büyük hüsran 2001’de takıma gelen Brezilyalı Geovanni oldu. 21 milyon Euro bonservis ödenen Geovanni, Barcelona’da 2 yıl kalırken sadece 26 maçta forma şansı bulup, 1 gole imza attı. Brezilyalı oyuncu 2003’te Benfica’ya transfer olup Barça defterini kapattı. Geovanni ile birlikte kadroya katılan bir başka Sambacı Fabio Rochemback olmuştu. 9 milyon Euro ödenen Rochemback, 4 maçta 43 maç oynadı ve performansıyla tam bir hayal kırıklığı oldu.
FRANK DE BOER TEK ÖRNEK
Bütün örnekler kötü değil elbette. 1999’da Barcelona ara transfer döneminde Ajax’tan Ronald ve Frank De Boer kardeşleri kadrosuna kattı. Her ikisi için de ayrı ayrı 7’şer milyon Euro transfer bedeli ödendi. Ronald 44 maçta oynayıp 1 gol atarak beklentileri karşılamaktan uzak bir görüntü çizdi ancak ağabeyi Frank, Barcelona defansının değişmezlerinden oldu ve 206 maçta forma giyip tam 10 gol attı. Son 20 yılda Barcelona’nın ara transferdeki tek isabetli hamlesi Frank De Boer’di.
Şimdi Coutinho’nun nasıl bir performans göstereceği merak konusu. Bakalım döngüyü kırabilecek mi?
[Hasan Cücük] 10.1.2018 [TR724]
Selahattin Demirtaş’ın mirası üzerine [Ebubekir Işık]
HDP eş genel başkanlarından Serpil Kemalbay geçtiğimiz hafta Selahattin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mektubu Diyarbakır’da basın mensupları huzurunda okudu. Demirtaş kendisinin değil partinin daha önemli olduğunu’ söyleyerek ve kendisinin hapiste bulunmasını gerekçe göstererek 11 Şubat 2018’de yapılacak HDP Olağan Kongresi’nde eş genel başkanlığa aday olmayacağını açıkladı.
Demirtaş’ın veda mektubu, hepimizin bildiği sebeplerden dolayı Türk kamuoyunda yankı bulmadı. Daha ilginç olanı ise, Demirtaş’ın vedasının Kürt medyasında da büyük yankı uyandırmamasıydı. Halbuki, çok değil iki, üç yıl kadar önce tarzı, üslubu, şakacılığı, mütevazı kişiliği ve bağlamadaki hüneri ile Demirtaş, Türk siyasetinde adeta bir fenomendi. Hatta, Demirtaş’ın son beş yıldır Erdoğan dışında Türk siyasetinde gündem belirleyebilen yegâne isim ve Erdoğan’a alternatif olabilecek tek siyasetçi olduğunu ifade etsek abartmış olmayız.
Demirtaş ve Kürt Siyaseti
Selahattin Demirtaş Kürt siyasetine adım atmadan önce birçok insan hakları derneğinde son derece aktif ve başaralı bir avukat olarak görev yapmış, Elazığlı mütedeyyin bir ailenin çocuğu. İlk kez Şubat 2010 yılında kendisini BDP genel başkanı olarak Türkiye kamuoyuna tanıtma şansı yakalayan Demirtaş, BDP’nin kapanacağı ihtimalinin iyice belirmesi üzerine Figen Yüksekdağ ile birlikte 2014 yılında yeni kurulan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eş genel başkanı oldu.
BDP ile 2010 yılında başlayan ve HDP ile 2018’e kadar devam eden Demirtaş’ın Kürt siyaseti serüvenine baktığımızda, Kürt siyasetini çevreden (periphery) merkeze (center) taşımaya çalışan ve bu bağlamdan hareketle yalnızca Kürt siyasal hareketinin doğal seçmeninin desteğini değil Türk seçmenin de olurunu alan bir siyasetçi profili karşımıza çıkmakta. Demirtaş’ın bahsi geçen bu çevre-merkez siyaset anlayışının yansımalarını yalnızca yaptığı konuşmalarda değil, PKK’nın doğduğu coğrafyada siyaset yapan ve Kürt hassasiyeti olan bir partinin eş genel başkanı olarak şehit olmuş polis ve askerlerin evlerine yaptığı taziye ziyaretlerinde de görebiliriz.
Demirtaş özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra Erdoğan tarafından ciddi bir tehdit unsuru olarak kabul edildi. Erdoğan’a muhalif farklı birçok kesimden insanın Demirtaş ismi etrafında bir araya gelmesi ve ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ sloganın toplumda büyük yankı uyandırması, Erdoğan’ın Kasım 2015 seçimlerine giderken ite kalka devam eden barış sürecini fiilen bitirmesini ve Kürt meselesine dair son derece sert tedbirler almasını beraberinde getirdi.
Ardından, Erdoğan’ın ‘Kobani düştü, düşecek’ ifadelerine karşın Demirtaş’ın insanları sokağa çağırıp Kobani direnişine destek aramasına şahit olduk. Kobani için Türkiye genelinde yapılan gösterilerde 50’den fazla insan hayatını kaybetti, ki Demirtaş’ın bugün suçlandığı en önemli hususlardan birisi bu meseleye dair. Sonrası malum. Son derece kararlı ve hesaplanmış bir şekilde PKK’nın hendek kazdırma ve şehirleri ateşe verme provokasyonlarına karşılık, Türk güvenlik güçleri maalesef güneydoğudaki şehirlerde taş üstünde taş bırakmadı. Ve beklenildiği üzere, Erdoğan yönetimi Kürt meselesinde tekrar 90’lı yıllara dönüş yaparken, Kandil ise HDP’den boşalan alanı alelacele doldurarak tekrar Türk devletinin Kürt sorunu özelinde en yetkin muhatabı konumuna ulaştı. Ve böyle bir süreçte maalesef 6 milyon seçmenin oyunu almış bir partinin lideri olan Demirtaş cezaevine gönderildi.
HDP Neden Demirtaş’a Gitme Diyemedi?
‘Peki ama Demirtaş neden tekrar HDP eş genel başkanlığına aday olmadı?’ sorusu yalnızca HDP tabanının sorduğu bir soru olmaktan çıkıp, HDP’ye oy vermiş altı milyon kadar seçmenin de şüphesiz merak ettiği önemli bir husus haline dönüştü. Bu kritik soruyu ‘hapiste olduğu’ için şeklinde kestirmeden bir cevap ile geçiştirmek mümkün. Fakat, meselenin özellikle HDP’ye bakan yönü ile birkaç farklı boyutunun olabileceğini de vurgulamak durumundayız.
Bir süredir HDP çevrelerinde Demirtaş’ın tekrar aday olup olmayacağına dair tartışmalar devam etse de, parti içi genel eğilimin Demirtaş’ın iki sebepten ötürü aday olması yönündeydi. Birincisi, Demirtaş’ın aday olmasını parti yetkilileri kendisine moral olsun diye teklif etmeli ve diretmeli şeklinde bir görüş hakimdi. İkincisi, Demirtaş’ın tekrar aday gösterilmesi marifetiyle AK Parti’ye karşı direnişe devam edilmesi, partide hemen herkesin üzerinde anlaştığı en temel hususlardandı. Ne var ki, Demirtaş’ın şahsen kaleme aldığı veda mektubu ile HDP çevrelerinin bu iki beklentisi de yerine getirilemedi ve enteresan bir şekilde HDP’den Demirtaş’a ‘Gitme, dur!’ diyen de çıkmadı.
Mevcut HDP yönetiminin Demirtaş’ın bu kararını kabul etmeden önce tabana inip bu hassas meselenin konuşulması için bir tartışma ortamı oluşturmadığının da altını çizmek gerekir. Şüphesiz, bu meselenin HDP tabanına sorulmayışının etkilerini hissetmeye başladık bile. Demirtaş’tan sonra kimin geleceğine dair Osman Baydemir, Ayhan Bilgen ve Ahmet Yıldırım gibi isimler zikredilse de, HDP tabanında olağanüstü bir meraksızlık ve alakadar olmama durumu hissedilmekte. Kaldı ki Demirtaş’ın yerine kim gelirse gelsin, hiçbirinin 2014-2015 yılında Demirtaş liderliğinde legal Kürt siyasetinin yakaladığı ivmeyi yakalayamayacağı adeta kanıksanmış bir veri olarak HDP tabanının zihninde yer etmiş durumda.
Demirtaş’ın mektubundan hemen sonra kendileri ile görüşebildiğim birkaç HDP’li vekile bu kritik hadise ile alakalı fikirlerini sordum. ‘Kürt siyasetinde kişiler değil dava önemlidir’ şeklinde özetlenebilecek basma kalıp cevaplar aldığımı itiraf etmek isterim. Fakat, birçoklarının malumu olduğu gibi memlekette neşvünema etmiş, soldan sağa hemen her hareket, bir ya da birden fazla ismi ön plana çıkarmış ve bu hareketlerin kaderi de adeta bu isimlerle anılır olmuştur. Bu genel kaideye Kürt hareketinin bir istisna oluşturduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki madem Kürt hareketi lider tandanslı bir hareket değil, eş genel başkanı hapiste olsa bile HDP yönetiminin hangi saiklerle bir takım yönetim ve idareye dair sorunlarını çözemediğini şahsen merak ediyorum.
Daha da önemlisi, HDP’nin mevcut yönetim kadrosu Demirtaş’ın eş başkanlıktan çekilmesi halinde yargılama aşamasındaki baskının azalmayacağını da son derece iyi bilmekte. Hatta bu durum o kadar açık ki, Demirtaş’ın aday olmayacağını açıkladığı gün İdris Baluken’in daha önce yaptığı konuşmalardan ötürü 16 yıl hapis cezasına çarptırılması bu durumu tekrar teyit etti.
Hal böyle iken, HDP yönetiminin acele bir şekilde Demirtaş’ın vedasını kabul etmesini PKK faktöründen ayrı okumamak gerektiğini ifade eden onlarca uzman ve gözlemcinin olduğu kamuoyunun malumu. Demirtaş gibi hem Kürt seçmen nezdinde hem de Türk seçmenin gönlünde yer etmiş bir ismin Kürt siyasetinde artık yer almayışı, belki de pörsüyen ve yer yer unutulan Abdullah Öcalan isminin tekrar Kürt ve Türk kamuoyuna hatırlatılması sonucunu doğuracaktır!
[Ebubekir Işık] 10.1.2018 [TR724]
Demirtaş’ın veda mektubu, hepimizin bildiği sebeplerden dolayı Türk kamuoyunda yankı bulmadı. Daha ilginç olanı ise, Demirtaş’ın vedasının Kürt medyasında da büyük yankı uyandırmamasıydı. Halbuki, çok değil iki, üç yıl kadar önce tarzı, üslubu, şakacılığı, mütevazı kişiliği ve bağlamadaki hüneri ile Demirtaş, Türk siyasetinde adeta bir fenomendi. Hatta, Demirtaş’ın son beş yıldır Erdoğan dışında Türk siyasetinde gündem belirleyebilen yegâne isim ve Erdoğan’a alternatif olabilecek tek siyasetçi olduğunu ifade etsek abartmış olmayız.
Demirtaş ve Kürt Siyaseti
Selahattin Demirtaş Kürt siyasetine adım atmadan önce birçok insan hakları derneğinde son derece aktif ve başaralı bir avukat olarak görev yapmış, Elazığlı mütedeyyin bir ailenin çocuğu. İlk kez Şubat 2010 yılında kendisini BDP genel başkanı olarak Türkiye kamuoyuna tanıtma şansı yakalayan Demirtaş, BDP’nin kapanacağı ihtimalinin iyice belirmesi üzerine Figen Yüksekdağ ile birlikte 2014 yılında yeni kurulan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eş genel başkanı oldu.
BDP ile 2010 yılında başlayan ve HDP ile 2018’e kadar devam eden Demirtaş’ın Kürt siyaseti serüvenine baktığımızda, Kürt siyasetini çevreden (periphery) merkeze (center) taşımaya çalışan ve bu bağlamdan hareketle yalnızca Kürt siyasal hareketinin doğal seçmeninin desteğini değil Türk seçmenin de olurunu alan bir siyasetçi profili karşımıza çıkmakta. Demirtaş’ın bahsi geçen bu çevre-merkez siyaset anlayışının yansımalarını yalnızca yaptığı konuşmalarda değil, PKK’nın doğduğu coğrafyada siyaset yapan ve Kürt hassasiyeti olan bir partinin eş genel başkanı olarak şehit olmuş polis ve askerlerin evlerine yaptığı taziye ziyaretlerinde de görebiliriz.
Demirtaş özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra Erdoğan tarafından ciddi bir tehdit unsuru olarak kabul edildi. Erdoğan’a muhalif farklı birçok kesimden insanın Demirtaş ismi etrafında bir araya gelmesi ve ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ sloganın toplumda büyük yankı uyandırması, Erdoğan’ın Kasım 2015 seçimlerine giderken ite kalka devam eden barış sürecini fiilen bitirmesini ve Kürt meselesine dair son derece sert tedbirler almasını beraberinde getirdi.
Ardından, Erdoğan’ın ‘Kobani düştü, düşecek’ ifadelerine karşın Demirtaş’ın insanları sokağa çağırıp Kobani direnişine destek aramasına şahit olduk. Kobani için Türkiye genelinde yapılan gösterilerde 50’den fazla insan hayatını kaybetti, ki Demirtaş’ın bugün suçlandığı en önemli hususlardan birisi bu meseleye dair. Sonrası malum. Son derece kararlı ve hesaplanmış bir şekilde PKK’nın hendek kazdırma ve şehirleri ateşe verme provokasyonlarına karşılık, Türk güvenlik güçleri maalesef güneydoğudaki şehirlerde taş üstünde taş bırakmadı. Ve beklenildiği üzere, Erdoğan yönetimi Kürt meselesinde tekrar 90’lı yıllara dönüş yaparken, Kandil ise HDP’den boşalan alanı alelacele doldurarak tekrar Türk devletinin Kürt sorunu özelinde en yetkin muhatabı konumuna ulaştı. Ve böyle bir süreçte maalesef 6 milyon seçmenin oyunu almış bir partinin lideri olan Demirtaş cezaevine gönderildi.
HDP Neden Demirtaş’a Gitme Diyemedi?
‘Peki ama Demirtaş neden tekrar HDP eş genel başkanlığına aday olmadı?’ sorusu yalnızca HDP tabanının sorduğu bir soru olmaktan çıkıp, HDP’ye oy vermiş altı milyon kadar seçmenin de şüphesiz merak ettiği önemli bir husus haline dönüştü. Bu kritik soruyu ‘hapiste olduğu’ için şeklinde kestirmeden bir cevap ile geçiştirmek mümkün. Fakat, meselenin özellikle HDP’ye bakan yönü ile birkaç farklı boyutunun olabileceğini de vurgulamak durumundayız.
Bir süredir HDP çevrelerinde Demirtaş’ın tekrar aday olup olmayacağına dair tartışmalar devam etse de, parti içi genel eğilimin Demirtaş’ın iki sebepten ötürü aday olması yönündeydi. Birincisi, Demirtaş’ın aday olmasını parti yetkilileri kendisine moral olsun diye teklif etmeli ve diretmeli şeklinde bir görüş hakimdi. İkincisi, Demirtaş’ın tekrar aday gösterilmesi marifetiyle AK Parti’ye karşı direnişe devam edilmesi, partide hemen herkesin üzerinde anlaştığı en temel hususlardandı. Ne var ki, Demirtaş’ın şahsen kaleme aldığı veda mektubu ile HDP çevrelerinin bu iki beklentisi de yerine getirilemedi ve enteresan bir şekilde HDP’den Demirtaş’a ‘Gitme, dur!’ diyen de çıkmadı.
Mevcut HDP yönetiminin Demirtaş’ın bu kararını kabul etmeden önce tabana inip bu hassas meselenin konuşulması için bir tartışma ortamı oluşturmadığının da altını çizmek gerekir. Şüphesiz, bu meselenin HDP tabanına sorulmayışının etkilerini hissetmeye başladık bile. Demirtaş’tan sonra kimin geleceğine dair Osman Baydemir, Ayhan Bilgen ve Ahmet Yıldırım gibi isimler zikredilse de, HDP tabanında olağanüstü bir meraksızlık ve alakadar olmama durumu hissedilmekte. Kaldı ki Demirtaş’ın yerine kim gelirse gelsin, hiçbirinin 2014-2015 yılında Demirtaş liderliğinde legal Kürt siyasetinin yakaladığı ivmeyi yakalayamayacağı adeta kanıksanmış bir veri olarak HDP tabanının zihninde yer etmiş durumda.
Demirtaş’ın mektubundan hemen sonra kendileri ile görüşebildiğim birkaç HDP’li vekile bu kritik hadise ile alakalı fikirlerini sordum. ‘Kürt siyasetinde kişiler değil dava önemlidir’ şeklinde özetlenebilecek basma kalıp cevaplar aldığımı itiraf etmek isterim. Fakat, birçoklarının malumu olduğu gibi memlekette neşvünema etmiş, soldan sağa hemen her hareket, bir ya da birden fazla ismi ön plana çıkarmış ve bu hareketlerin kaderi de adeta bu isimlerle anılır olmuştur. Bu genel kaideye Kürt hareketinin bir istisna oluşturduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki madem Kürt hareketi lider tandanslı bir hareket değil, eş genel başkanı hapiste olsa bile HDP yönetiminin hangi saiklerle bir takım yönetim ve idareye dair sorunlarını çözemediğini şahsen merak ediyorum.
Daha da önemlisi, HDP’nin mevcut yönetim kadrosu Demirtaş’ın eş başkanlıktan çekilmesi halinde yargılama aşamasındaki baskının azalmayacağını da son derece iyi bilmekte. Hatta bu durum o kadar açık ki, Demirtaş’ın aday olmayacağını açıkladığı gün İdris Baluken’in daha önce yaptığı konuşmalardan ötürü 16 yıl hapis cezasına çarptırılması bu durumu tekrar teyit etti.
Hal böyle iken, HDP yönetiminin acele bir şekilde Demirtaş’ın vedasını kabul etmesini PKK faktöründen ayrı okumamak gerektiğini ifade eden onlarca uzman ve gözlemcinin olduğu kamuoyunun malumu. Demirtaş gibi hem Kürt seçmen nezdinde hem de Türk seçmenin gönlünde yer etmiş bir ismin Kürt siyasetinde artık yer almayışı, belki de pörsüyen ve yer yer unutulan Abdullah Öcalan isminin tekrar Kürt ve Türk kamuoyuna hatırlatılması sonucunu doğuracaktır!
[Ebubekir Işık] 10.1.2018 [TR724]
Anti-emperyalizmin faturası [Kemal Ay]
Emperyalizm kelimesinin ilk kez bir suçlama olarak, 1870’lerde İngiliz parlamentosunda dile getirildiği tahmin ediliyor. Muteber bir sözlüğe göre anti-emperyalizm teriminin ilk kez kullanılışı da 1861’de olmuş. 1800’lü yıllar Avrupa devletlerinin kolonileşme faaliyetlerinin hız kazandığı, dış politikanın en az iç politika kadar önem arz ettiği bir dönem. Nitekim İngiliz parlamentosunda emperyalist idealleri sebebiyle suçlanan Başbakan Benjamin Disraeli, kendinden önceki hükümeti dış politikayı boşlamakla suçlamış hep. Öyle ki, 1877’deki Bulgar isyanı sırasında bu bölgeyi Bosna’yla birlikte işgal etmeyi ve hatta Osmanlı ordusunu yönetmeyi düşünmüş. İngiliz bürokrasisi bu fikirleri gayriciddi bularak geri çevirmiş.
Disraeli, yalnız değil. Devrin Alman Şansölyesi Otto van Bismarck, başlarda karşı çıktığı emperyalist politikaları, 1880’lerde halkın ve çevresinin talepleri doğrultusunda uygulamaya koyuyor. Zira dönemin Avrupa’sında Afrika’da ya da Pasifik’te birkaç koloni sahibi olmak, bir anlamda politik başarı çıtası olarak görülüyor. Bismarck’ın politik ve askerî güçle harmanlanmış Alman milliyetçiliği de, böyle bir duruma ihtiyaç duymuş. Bu dönemler Amerika kıtasında İspanyollarla Amerikalıların Güney Amerika’yı kontrol etme savaşı verdiği, Haiti’de kölelerin Fransa’ya karşı ayaklandığı, Afrika’dan kölelerle doldurulmuş gemilerin yeni kıtaya taşındığı bir zaman dilimi.
İKİ ÖNEMLİ KIRILMA
Elbette Avrupa’da bu politikaları eleştirenler de mevcut. İngiliz parlamentosu da bu konuda tek örnek değil. Ancak anti-emperyalizm kavramının ciddi anlamda politik ajandaya dönüşmesi için iki önemli tarihî kırılma yaşanması gerekiyor. İlki, 1917’de Rusya’daki Bolşevik devrimi. Bu, dünyada emperyalizmle kapitalizm arasındaki ilişkiye sürekli dikkat çeken Marksist politikacıları merkeze yaklaştıran bir ivme sağlıyor. Bu da, ‘halkların kendi kaderini tayin hakkı’ bahsinden hareketle, özellikle İmparatorlukların dağılması fikrini güçlendiriyor. Polonyalı meşhur Marksist siyasetçi Rosa Luxemburg mesela, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını, Balkanlarda olduğu gibi diğer bölgelerde de etnik temelli ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi gerektiğini savunuyor.
İkinci kırılma, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan uluslaşma süreçleri. İmparatorluklar, savaştan çok önce öngörüldüğü gibi parçalanıyor ve yeni uluslar sahneye çıkıyor. Bu durum de-kolonizasyon süreçlerini de tetikliyor. Balkanlar’da ve Ortadoğu’da başlayan uluslaşma ve bağımsızlaşma hareketleri Afrika’ya da sıçrıyor. 20. yüzyılda anti-emperyalizmin bayraktarlığını beklendiği üzere Sovyetler Birliği yapıyor. Bağımsızlık mücadelesi veren Afrika kolonilerini askerî olarak destekliyor. Elbette bu Batı’yla giriştiği güç mücadelesinin bir uzantısı olduğu ölçüde pragmatik bir karar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ile girişilen Soğuk Savaş’ın politik argümanlarından birisi de anti-emperyalizm oluyor haliyle. ABD’nin güney komşuları bir anda kendilerini CIA destekli hükümetlerle, Sovyetler destekli devrimciler arasında buluyor.
SİYASİ AJANDA
Anti-emperyalizm ve post-kolonyalizm birbirine karıştırılan kavramlar çoğunlukla. Aslında her ikisi de Batı’nın kendi eleştirisi olarak ortaya çıkıp sonrasında Batı dışında ağırlık kazanmış meseleler. Ancak ilki, çoğunlukla Marksist geleneğin izlerini taşırken, ikincisi politik olmaktan çok kültürel referanslarıyla literatürde yer buluyor. Anti-emperyalizm Batı-karşıtlığının güçlü olduğu coğrafyalarda bir çeşit alternatif politika önermenin adına dönüşürken, post-kolonyalizm ‘çoğulculuk’ ya da ‘çok kültürlülük’ gibi meselelerin topluma mal edilmesi için bir zemin arayışı olarak öne çıkıyor.
Sovyetler Birliği’nin anti-emperyalizm ajandası, tanklarla Çekoslovakya’ya ve Afganistan’a girme kararı verdiğinde suya düşmüştü. O güne kadar bir çeşit ‘alternatif adres’ olarak uluslararası düzende ABD’nin tek sesliliğini kırmaya çalışan Sovyetler Birliği, artık bizzat emperyal bir güç olduğunu ilan etmiş oluyordu. Sovyetlerin dağılmasıyla bu alternatif ortadan kalkmış görünse de, bugünlerde Çin ve Rusya’nın benzer bir ‘blok’ oluşturma çabası ortada. Rusya’nın Gürcistan, Ukrayna ve son olarak Suriye’deki askerî müdahalelerinin Amerikan emperyalizminden ne açılardan farklı olduğu sorusu, aslında bahsetmek istediğim çelişkiyi de barındırıyor.
ANTİ-BATICILIĞIN SONUÇLARI
Politik hareketler, belirgin bir sorun karşısında geliştirilen çözüm önerilerine dayanır. Emperyalizm, başlı başına bir sorun. Bunun en kötü formu olan kolonyalizm şimdilik rafa kalkmış görünüyor ancak küreselleşen dünyada bazı askerî ya da ekonomik araçlara sahip ‘merkezlerin’ daha fazla ağırlığının olması, kaçınılmaz görünüyor. Ülkeleri ‘kendi çıkarlarını savundukları’ için suçlamak anlamsız. Her ülke, öyle ya da böyle, dış politikasını buna göre belirliyor zaten. Ancak işin içine örtülü askerî operasyonlar, siyasî müdahaleler, keyfî ekonomik yaptırımlar girince, mesele ‘kendi çıkarını savunmak’tan çıkıp gayriahlaki bir dayatmacılığa giriyor. Özellikle Batı’nın bu konudaki kirli sicili, anti-emperyalizmi anti-Batıcılıkla eşdeğer hâle getirmiş durumda.
Gelgelelim, buradaki temel çelişki anti-emperyalist dış politika güttüğünü iddia eden rejimlerin aynı zamanda sorunlu insan hakları ve özgürlükler karnesine sahip olmaları. Başta Sovyetler Birliği, anti-emperyalist söylemi altını çize çize kullanan bütün rejimler, kendi toplumlarını bir çeşit ‘açık hava hapishanesine’ çevirmekle meşhur. İran’dan Küba’ya, Venezüella’dan Libya’ya politik ajandasına anti-emperyalizmi koyan ülkelerdeki bu tuhaf ‘kapalı toplum’ tutkusunun bir sebebi olmalı. Zira bu ülke liderleri anti-emperyalizm kaldıracıyla sadece dış politikada ‘ses getirmekle’ kalmıyor, aynı zamanda iç politikada da muhalifleri ‘emperyalizm ajanları’ olarak yaftalayıp iktidarlarını sürekli hâle getiriyorlar.
ELEŞTİRİNİN ELEŞTİRİLENE DÖNÜŞÜMÜ
Bu çok tuhaf bir durum. Sovyetler Birliği deneyiminin kendisi kadar tuhaf. Çok haklı bir kapitalizm eleştirisinin, zamanda totaliter bir devleti netice vermesi beklenmedik bir gelişme. İnsanları ekonomik özneler olmaktan çıkarırken, tamamen özne olmaktan çıkarmayı tutturmak, politik önceliklerin nasıl baştan çıkarıcı olduğunun da göstergesi. Bunda, anti-emperyalizm ajandasına ve ‘devrimci’ niteliklere sahip politik hareketlerin efendi-köle ilişkisinde efendinin yerine geçmek isteyen köle davranışı sergilemesi başat rol oynuyor. Haliyle politik öncelik, kendini ispat sadedinde ‘efendilik özellikleri göstermek’ olarak beliriyor ve bunun için de ‘kölelere’ ihtiyaç duyuyorsunuz. Çünkü efendiden öyle öğrendiniz.
Maalesef dünya tarihi, anti-emperyalist politikalarla ‘meşruiyet’ kazanmaya çalışan rejimlerin kabarık insan hakları ve özgürlük faturalarıyla dolu. Bazıları ‘insan hakları’ kavramını bizatihi anti-emperyalist bir ‘araç’ olarak kabul ediyor. Bunun ‘Batı’nın dayatması’ olduğunu belirtiyor. Nitekim Batı’nın genel bir kaide olarak belirlediği demokrasi ve özgürlükler standardı, reelpolitik gerekçelerle uluslararası ilişkilerde istisnalara boğuldukça, anti-emperyalizm eleştirisi de güç kazanıyor. ‘İkiyüzlü Batılı’ imajı, Batı-dışındaki kapalı rejimler için en büyük meşruiyet hikâyesi. Bu da, bugünlerdeki büyük problemlerin en önemli kaynağı.
Bu sebeple de, İran’daki gösterilerin ‘Amerikan oyunu’ olarak görülmesi, Venezüella’daki açık ihlallerin bile anti-emperyalizm uğruna alkışlanması, Gezi Parkı’nın bir ‘üst akıl’ tarafından kurgulandığının öne sürülmesi, hâlen alıcı bulabiliyor.
[Kemal Ay] 10.1.2018 [TR724]
Disraeli, yalnız değil. Devrin Alman Şansölyesi Otto van Bismarck, başlarda karşı çıktığı emperyalist politikaları, 1880’lerde halkın ve çevresinin talepleri doğrultusunda uygulamaya koyuyor. Zira dönemin Avrupa’sında Afrika’da ya da Pasifik’te birkaç koloni sahibi olmak, bir anlamda politik başarı çıtası olarak görülüyor. Bismarck’ın politik ve askerî güçle harmanlanmış Alman milliyetçiliği de, böyle bir duruma ihtiyaç duymuş. Bu dönemler Amerika kıtasında İspanyollarla Amerikalıların Güney Amerika’yı kontrol etme savaşı verdiği, Haiti’de kölelerin Fransa’ya karşı ayaklandığı, Afrika’dan kölelerle doldurulmuş gemilerin yeni kıtaya taşındığı bir zaman dilimi.
İKİ ÖNEMLİ KIRILMA
Elbette Avrupa’da bu politikaları eleştirenler de mevcut. İngiliz parlamentosu da bu konuda tek örnek değil. Ancak anti-emperyalizm kavramının ciddi anlamda politik ajandaya dönüşmesi için iki önemli tarihî kırılma yaşanması gerekiyor. İlki, 1917’de Rusya’daki Bolşevik devrimi. Bu, dünyada emperyalizmle kapitalizm arasındaki ilişkiye sürekli dikkat çeken Marksist politikacıları merkeze yaklaştıran bir ivme sağlıyor. Bu da, ‘halkların kendi kaderini tayin hakkı’ bahsinden hareketle, özellikle İmparatorlukların dağılması fikrini güçlendiriyor. Polonyalı meşhur Marksist siyasetçi Rosa Luxemburg mesela, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını, Balkanlarda olduğu gibi diğer bölgelerde de etnik temelli ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi gerektiğini savunuyor.
İkinci kırılma, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan uluslaşma süreçleri. İmparatorluklar, savaştan çok önce öngörüldüğü gibi parçalanıyor ve yeni uluslar sahneye çıkıyor. Bu durum de-kolonizasyon süreçlerini de tetikliyor. Balkanlar’da ve Ortadoğu’da başlayan uluslaşma ve bağımsızlaşma hareketleri Afrika’ya da sıçrıyor. 20. yüzyılda anti-emperyalizmin bayraktarlığını beklendiği üzere Sovyetler Birliği yapıyor. Bağımsızlık mücadelesi veren Afrika kolonilerini askerî olarak destekliyor. Elbette bu Batı’yla giriştiği güç mücadelesinin bir uzantısı olduğu ölçüde pragmatik bir karar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ile girişilen Soğuk Savaş’ın politik argümanlarından birisi de anti-emperyalizm oluyor haliyle. ABD’nin güney komşuları bir anda kendilerini CIA destekli hükümetlerle, Sovyetler destekli devrimciler arasında buluyor.
SİYASİ AJANDA
Anti-emperyalizm ve post-kolonyalizm birbirine karıştırılan kavramlar çoğunlukla. Aslında her ikisi de Batı’nın kendi eleştirisi olarak ortaya çıkıp sonrasında Batı dışında ağırlık kazanmış meseleler. Ancak ilki, çoğunlukla Marksist geleneğin izlerini taşırken, ikincisi politik olmaktan çok kültürel referanslarıyla literatürde yer buluyor. Anti-emperyalizm Batı-karşıtlığının güçlü olduğu coğrafyalarda bir çeşit alternatif politika önermenin adına dönüşürken, post-kolonyalizm ‘çoğulculuk’ ya da ‘çok kültürlülük’ gibi meselelerin topluma mal edilmesi için bir zemin arayışı olarak öne çıkıyor.
Sovyetler Birliği’nin anti-emperyalizm ajandası, tanklarla Çekoslovakya’ya ve Afganistan’a girme kararı verdiğinde suya düşmüştü. O güne kadar bir çeşit ‘alternatif adres’ olarak uluslararası düzende ABD’nin tek sesliliğini kırmaya çalışan Sovyetler Birliği, artık bizzat emperyal bir güç olduğunu ilan etmiş oluyordu. Sovyetlerin dağılmasıyla bu alternatif ortadan kalkmış görünse de, bugünlerde Çin ve Rusya’nın benzer bir ‘blok’ oluşturma çabası ortada. Rusya’nın Gürcistan, Ukrayna ve son olarak Suriye’deki askerî müdahalelerinin Amerikan emperyalizminden ne açılardan farklı olduğu sorusu, aslında bahsetmek istediğim çelişkiyi de barındırıyor.
ANTİ-BATICILIĞIN SONUÇLARI
Politik hareketler, belirgin bir sorun karşısında geliştirilen çözüm önerilerine dayanır. Emperyalizm, başlı başına bir sorun. Bunun en kötü formu olan kolonyalizm şimdilik rafa kalkmış görünüyor ancak küreselleşen dünyada bazı askerî ya da ekonomik araçlara sahip ‘merkezlerin’ daha fazla ağırlığının olması, kaçınılmaz görünüyor. Ülkeleri ‘kendi çıkarlarını savundukları’ için suçlamak anlamsız. Her ülke, öyle ya da böyle, dış politikasını buna göre belirliyor zaten. Ancak işin içine örtülü askerî operasyonlar, siyasî müdahaleler, keyfî ekonomik yaptırımlar girince, mesele ‘kendi çıkarını savunmak’tan çıkıp gayriahlaki bir dayatmacılığa giriyor. Özellikle Batı’nın bu konudaki kirli sicili, anti-emperyalizmi anti-Batıcılıkla eşdeğer hâle getirmiş durumda.
Gelgelelim, buradaki temel çelişki anti-emperyalist dış politika güttüğünü iddia eden rejimlerin aynı zamanda sorunlu insan hakları ve özgürlükler karnesine sahip olmaları. Başta Sovyetler Birliği, anti-emperyalist söylemi altını çize çize kullanan bütün rejimler, kendi toplumlarını bir çeşit ‘açık hava hapishanesine’ çevirmekle meşhur. İran’dan Küba’ya, Venezüella’dan Libya’ya politik ajandasına anti-emperyalizmi koyan ülkelerdeki bu tuhaf ‘kapalı toplum’ tutkusunun bir sebebi olmalı. Zira bu ülke liderleri anti-emperyalizm kaldıracıyla sadece dış politikada ‘ses getirmekle’ kalmıyor, aynı zamanda iç politikada da muhalifleri ‘emperyalizm ajanları’ olarak yaftalayıp iktidarlarını sürekli hâle getiriyorlar.
ELEŞTİRİNİN ELEŞTİRİLENE DÖNÜŞÜMÜ
Bu çok tuhaf bir durum. Sovyetler Birliği deneyiminin kendisi kadar tuhaf. Çok haklı bir kapitalizm eleştirisinin, zamanda totaliter bir devleti netice vermesi beklenmedik bir gelişme. İnsanları ekonomik özneler olmaktan çıkarırken, tamamen özne olmaktan çıkarmayı tutturmak, politik önceliklerin nasıl baştan çıkarıcı olduğunun da göstergesi. Bunda, anti-emperyalizm ajandasına ve ‘devrimci’ niteliklere sahip politik hareketlerin efendi-köle ilişkisinde efendinin yerine geçmek isteyen köle davranışı sergilemesi başat rol oynuyor. Haliyle politik öncelik, kendini ispat sadedinde ‘efendilik özellikleri göstermek’ olarak beliriyor ve bunun için de ‘kölelere’ ihtiyaç duyuyorsunuz. Çünkü efendiden öyle öğrendiniz.
Maalesef dünya tarihi, anti-emperyalist politikalarla ‘meşruiyet’ kazanmaya çalışan rejimlerin kabarık insan hakları ve özgürlük faturalarıyla dolu. Bazıları ‘insan hakları’ kavramını bizatihi anti-emperyalist bir ‘araç’ olarak kabul ediyor. Bunun ‘Batı’nın dayatması’ olduğunu belirtiyor. Nitekim Batı’nın genel bir kaide olarak belirlediği demokrasi ve özgürlükler standardı, reelpolitik gerekçelerle uluslararası ilişkilerde istisnalara boğuldukça, anti-emperyalizm eleştirisi de güç kazanıyor. ‘İkiyüzlü Batılı’ imajı, Batı-dışındaki kapalı rejimler için en büyük meşruiyet hikâyesi. Bu da, bugünlerdeki büyük problemlerin en önemli kaynağı.
Bu sebeple de, İran’daki gösterilerin ‘Amerikan oyunu’ olarak görülmesi, Venezüella’daki açık ihlallerin bile anti-emperyalizm uğruna alkışlanması, Gezi Parkı’nın bir ‘üst akıl’ tarafından kurgulandığının öne sürülmesi, hâlen alıcı bulabiliyor.
[Kemal Ay] 10.1.2018 [TR724]
‘Ateş ve Öfke’ yok satıyor bugünlerde! [Adem Yavuz Arslan]
Amerika, uzun Noel Tatili’nden hızlı döndü. Ülkenin doğu yakası tarihi soğukları yaşasa da Washington fazlasıyla hararetli.
Özellikle de Beyaz Saray.
Başkan Trump’ı fazlasıyla geren, Amerika’nın gündemini ateşleyen olay ise gazeteci Michael Wolff’un 5 Ocak’ta çıkan, “Ateş ve Öfke: Trump’lı Beyaz Saray’ın İçyüzü” isimli kitabı.
Kitap daha çıkmadan tartışmaların odağına yerleşti çünkü Başkan Trump kitabı sansürletmeye kalktı.
İfade özgürlüğünün adeta kutsandığı bu ülkede başkan da olsanız böyle bir sansür girişiminde başarılı olma şansınız yoktu.
Nitekim Trump kitabın basımını durduramadığı gibi tersine daha da popüler olmasını sağladı.
‘Ateş ve Öfke’ (Fire and Fury) bugünlerde yok satıyor. Gazeteler ve televizyonlar kitaptan haberlerle dolu.
Kitabın ne kadar ‘referans olacağı’ tartışmalı fakat içeriği medyanın çok hoşuna gitti. Özellikle de ‘Trump’ın aile fertleriyle ilişkileri’ ve ‘televizyon karşısında McDonald’s yiyerek geçirdiği saatler’ gibi ayrıntılar.
Gazeteci Wolff’un Trump’ın kendisi ve yakın ekibinden yaklaşık 200 kişiyle röportaj yaparak hazırladığı kitap ile ilgili öne çıkan iki yorum var.
Ağırlıklı olarak Cumhuriyetçilerin başını çektiği ‘ihtiyatlı’ gruba göre kitap ‘başkent dedikoduları’ ile dolu.
Trump muhalifleri ise kitabı ‘sonun başlangıcı’ olarak görüyor.
Bu kesimde yer alanların temel tezi şu: “Trump, Amerikan başkanlığını yürütecek mental kapasiteye sahip değil.”
KİMSE ‘TRUMP BÖYLE ŞEYLER YAPMAZ’ DİYEMİYOR
Onlara göre Trump’ın azli gerekiyor ve kitapta yer alan ‘içeriden bilgiler’ bu tezi destekliyor.
Aslında Trump muhaliflerinin elindeki ‘en büyük koz’ da Trump’ın şu ana kadarki icraatları. Kitabı okuyanlar ‘Trump böyle şeyler yapmaz’ diyemiyor.
Açıkçası kitabın ‘başkent dedikodularının’ ötesine geçtiğini düşünenlerdenim.
Özellikle de Rusya’nın ABD seçimlerine müdahalesine dair özel savcı Robert Mueller’in önümüzdeki birkaç hafta içinde Başkan Trump’ı sorgulayacağının da ortaya çıktığı şu günlerde.
Kitap, Trump ve yakın halkasının Rusya ile ilişkilerine dair ilginç bilgiler de içeriyor. Ancak Trump’ın ‘mental kapasitesinin yetersizliği’ tartışması hayli ilginç bir hal aldı.
Bu tartışma şu açıdan önemli: ABD anayasasının 25. Maddesi’ne göre (25th Amendment) başkan sağlık sorunları sebebiyle görevini yürütemeyecek hale gelirse başkan yardımcısı ve kabineden 8 bakanın ortak imzasıyla görevden alınabiliyor.
Bu madde şu ana kadar işletilmedi fakat ‘hiç işletilmeyeceği’ anlamına da gelmiyor. Özetle Trump’lı Amerika macera dolu ve daha konuşup yazacak çok şey çıkacak gibi görünüyor.
***
Ben bu aşamada Washington’a bir virgül koyup Ankara’ya gitmek istiyorum.
Çünkü bir süredir devam eden ve 2019 seçimlerine doğru daha da alevlenecek bir tartışmaya dair ilginç bir anekdot aktaracağım.
[Adem Yavuz Arslan] 10.1.2018 [TR724]
Özellikle de Beyaz Saray.
Başkan Trump’ı fazlasıyla geren, Amerika’nın gündemini ateşleyen olay ise gazeteci Michael Wolff’un 5 Ocak’ta çıkan, “Ateş ve Öfke: Trump’lı Beyaz Saray’ın İçyüzü” isimli kitabı.
Kitap daha çıkmadan tartışmaların odağına yerleşti çünkü Başkan Trump kitabı sansürletmeye kalktı.
İfade özgürlüğünün adeta kutsandığı bu ülkede başkan da olsanız böyle bir sansür girişiminde başarılı olma şansınız yoktu.
Nitekim Trump kitabın basımını durduramadığı gibi tersine daha da popüler olmasını sağladı.
‘Ateş ve Öfke’ (Fire and Fury) bugünlerde yok satıyor. Gazeteler ve televizyonlar kitaptan haberlerle dolu.
Kitabın ne kadar ‘referans olacağı’ tartışmalı fakat içeriği medyanın çok hoşuna gitti. Özellikle de ‘Trump’ın aile fertleriyle ilişkileri’ ve ‘televizyon karşısında McDonald’s yiyerek geçirdiği saatler’ gibi ayrıntılar.
Gazeteci Wolff’un Trump’ın kendisi ve yakın ekibinden yaklaşık 200 kişiyle röportaj yaparak hazırladığı kitap ile ilgili öne çıkan iki yorum var.
Ağırlıklı olarak Cumhuriyetçilerin başını çektiği ‘ihtiyatlı’ gruba göre kitap ‘başkent dedikoduları’ ile dolu.
Trump muhalifleri ise kitabı ‘sonun başlangıcı’ olarak görüyor.
Bu kesimde yer alanların temel tezi şu: “Trump, Amerikan başkanlığını yürütecek mental kapasiteye sahip değil.”
KİMSE ‘TRUMP BÖYLE ŞEYLER YAPMAZ’ DİYEMİYOR
Onlara göre Trump’ın azli gerekiyor ve kitapta yer alan ‘içeriden bilgiler’ bu tezi destekliyor.
Aslında Trump muhaliflerinin elindeki ‘en büyük koz’ da Trump’ın şu ana kadarki icraatları. Kitabı okuyanlar ‘Trump böyle şeyler yapmaz’ diyemiyor.
Açıkçası kitabın ‘başkent dedikodularının’ ötesine geçtiğini düşünenlerdenim.
Özellikle de Rusya’nın ABD seçimlerine müdahalesine dair özel savcı Robert Mueller’in önümüzdeki birkaç hafta içinde Başkan Trump’ı sorgulayacağının da ortaya çıktığı şu günlerde.
Kitap, Trump ve yakın halkasının Rusya ile ilişkilerine dair ilginç bilgiler de içeriyor. Ancak Trump’ın ‘mental kapasitesinin yetersizliği’ tartışması hayli ilginç bir hal aldı.
Bu tartışma şu açıdan önemli: ABD anayasasının 25. Maddesi’ne göre (25th Amendment) başkan sağlık sorunları sebebiyle görevini yürütemeyecek hale gelirse başkan yardımcısı ve kabineden 8 bakanın ortak imzasıyla görevden alınabiliyor.
Bu madde şu ana kadar işletilmedi fakat ‘hiç işletilmeyeceği’ anlamına da gelmiyor. Özetle Trump’lı Amerika macera dolu ve daha konuşup yazacak çok şey çıkacak gibi görünüyor.
***
Ben bu aşamada Washington’a bir virgül koyup Ankara’ya gitmek istiyorum.
Çünkü bir süredir devam eden ve 2019 seçimlerine doğru daha da alevlenecek bir tartışmaya dair ilginç bir anekdot aktaracağım.
[Adem Yavuz Arslan] 10.1.2018 [TR724]
MİT’in kirli eli: Sebahattin Asal [Erman Yalaz]
Tayyip Erdoğan, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) başkanlığına getirdiği Hakan Fidan için 17 Aralık sürecinden sonra ‘sır küpüm’ ifadesini kullanmıştı. Efkan Ala, İbrahim Kalın, Damat Berat Albayrak, vakti zamanında Nabi Avcı, Ahmet Davutoğlu sır küplerinin farklı versiyonlarıydı. PKK’nın derdest ettiği iki üst düzey MİT’çinin ifadeleriyle istihbarat, Paris cinayeti ve 15 Temmuz denkleminde başlayan yeni tartışmada bir başka ‘sır küpü’nün ismi geçiyor: Sebahattin Asal. MİT bürokrasisinden. Nam-ı diğer; Ozan. İmralı’da MİT adına Muhammed Dervişoğlu’nun yanında Abdullah Öcalan ile masada olan isimlerden biri kendisi.
İLK FUAT AVNİ DİKKAT ÇEKTİ
Sosyal medya fenomeni Fuat Avni’nin, “MİT’çi Sabahattin, Fidan hakkında bilgi ve belge topluyor. Fidan’ın İran’la çevirdiği tüm dolapları Sabahattin ve ekibi arşivliyor. Faşist, (Erdoğan’ı kastediyor) Fidan’ın MİT’teki gücünün erimiş olduğunun farkında. Teşkilatın Sabahattin Asal ve adamlarının kontrolüne geçtiğini biliyor.” yazdığı kişi.
Asal, son olarak PKK’nın kaçırdığı MİT’çilerin görüntüleri ve iddia edilen ifadelerinde geçti. PKK, kaynakları, Asal için MİT yöneticileri Erhan Pekçetin, ve Aydın Günel’in 5 aylık sorgularından sonra 8 Ocak 2013’te suikaste uğrayan Sakine Cansız ve iki arkadaşının infazını organize ettiği suçlamasını yönelttiler.
İMRALI’DA MASADAKİ İKİ İSİMDEN BİRİ
PKK, Avrupa Kanadı, İmralı, Erdoğan Hakan Fidan dörtlüsünün etrafından döndüğünü sandığımız ‘Çözüm Süreci’ olarak anılan örgüt ile silah bırakma pazarlıklarının yapıldığı barış görüşmelerinde kendilerinin sırtlarından hançerleyen kişi olarak kayıtlara geçirmişler Asal’ı. Önceki yazımda bahsetmiştim, Sakine Cansız örgüt için silahlı mücadele ve PKK tezlerinin Avrupa’ya taşınmasında adeta ‘İkinci Öcalan’ gibi görülüyordu. Onun suikasta uğraması, üstelik Avrupa’nın başkentlerinden birinde örgüt için kuşkusuz büyük şoktu.
PARİS SUİKASTİNİN ‘LEJYONERİ’NE ÖDEME VE GÖREVLENDİRME
Paris cinayetinden bir yıl sonra Sol Gazetesi’nin manşetlere taşıdığı bir resmi belgede de Sebahattin Asal ismi yer aldı. Bu belge, Sakine Cansız ile ilgiliydi. “Gizli” ibareli ve “arz notu” başlıklı belge MİT’in cinayetlerdeki rolünün ifşa ediyordu. Yayınlandığı günden bu yana yalanlanmayan söz konusu belge, suikastın tetikçisi olarak tutuklanan ancak yargılama aşamasına gelmeden esrarengiz bir şekilde Fransa’da cezaevinde ölen, tetikçi Ömer Güney ile ilgiliydi. MİT, PKK kurucularından Sakine Cansız’a yönelik olası eylemler için 6 bin Euro ödemişti Güney’e.
18 Kasım 2012’de yani cinayetten yaklaşık 1.5 ay önce paraflandığı görülen ‘Arz Notu’nda bütün ayrıntılar sıralanmıştı. PKK’nın Fransa/Paris faaliyetlerinin deşifre edilmesi, ayrıca üst düzey örgüt mensuplarının etkisiz hale getirilmesi amacıyla buluşulan ve kaynak haline getirilen bir isimdi Ömer Güney. İsmi Lejyoner olarak yazılmıştı. Ekim’de MİT’e mail göndermiş, Sara Kod isimli Sakine Cansız’ın Paris Villers Le Bel’e geldiği, oturum izni aldığı, pasaport yenilediğini iletmişti Lejyoner.
BELGELERDE ONUN PARAFI VAR
Asal ile birlikte 4 MİT yöneticisinin parafladığı o nottaki asıl kritik cümleler ise şunlardı: “Kaynak, tarafımızla görüşmek üzere ülkemize son gelişinde, AVRUPA’daki örgüt hedeflerine yönelik saldırı/sabotaj/suikast tarzı operatif imkan/kabiliyetleri çerçevesinde belirlenen kişilere yönelik hazırlık yapması, çalışma esnasında gerekli ekipmanı temin etmesi, tarafımızla gerçekleştirdiği her türlü haberleşmeye azami derecede özen göstermesi yönünde talimatlandırılmış, olası harcamaları için 6.000 Avro ödeme yapılmıştır.”
Açıkça Sakine Cansız’ın yakın takibe alındığı ve kaynak marifetiyle etkisiz hale getirilmek üzere planlanan operasyonun içinde yer alacağı yazılmıştı. Arz notu şöyle bitiyordu: “Bu bağlamda, Kaynak ve faaliyet güvenliği de gözetilerek, LEJYONER’in önceden belirlenen kodlu ifadelerle Sara Kod Sakine CANSIZ’a yönelik girişimde bulunması kapsamında talimatlandırılması planlanmaktadır.”
ÖMER GÜNEY’İN SIR ÖLÜMÜ
PKK’nın esir MİT’çilerle ilgili haberleri duyurduğu ANF’de MİT’çi Asal’ın marifetleri üzerine bir yazı yayınlandı. Maxime Azadi imzasıyla yayınlanan yazıda, 5 yıl sonra ortaya çıkan yeni bilgilerin MİT’in Paris suikastlarındaki rolünün netleştiği anlatılıyor. Hatırlanacağı üzere olayın şüphelisi olarak yakalanan ve yargılanan tek isim olan Ömer Güney, davanın başlamasından birkaç hafta önce ölmüştü. Onun ölümünün gizemi, en az suikast kadar belirsizliklerle dolu. Paris’te PKK’a kurucusu Cansız’ın, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in kafasına 3 kurşun sıkılıyor. Bu ekiple son kez görüşen ve olay yerine en yakın kameralara yakalanan isim Güney, sanık olarak tutuklanıyor. Yargılamadan bir hafta önce gizemli şekilde ölüyor.
FRANSIZ HAKİMİ GÜLDÜREN DEVLET ADAMLARINI KİM BİLGİLENDİRDİ?
12 Kasım 2012 ile 17 Aralık 2016 arasında 4 yıla sıkışmış bir sırlar serisi. Ömer Güney gerçekten Lejyoner denen kişi miydi? Yoksa PKK’nın bu üst düzey üç kadın ismine ulaşmanın anahtarı mı? Açık bilgiler, eski derin devlet operasyonlarını andırırcasına Güney’e işaret ediyor. Paris’teki sorgu hâkimi Jeanne Duye’nin suikastın hemen bir gün sonrası sabah Türkiye televizyonlarından yayınlanan ‘Bu PKK’nin bir iç hesaplaşması’ açıklamalarına gülmüştü. Hakim Duye’ye göre, hiçbir şey ortada yok iken Türk yetkililerin bu kadar net açıklamalar yapması, faili bildiklerini gösteriyordu. Siyasilere bu açıklamaları yaptıranlar kuşkusuz Hakan Fidan, Sebahattin Asal gibi isimlerdi.
PARİS SUİKASTI BAŞKA BOYUTA TAŞINABİLİR
PKK, şimdi bu seriyi çözdüğünü söylüyor. Paris’te Erdoğan yargılansın gösterisinde 25 bin kişi toplandı geçen hafta. Öldürülen üç ismin avukatı Antoine Comte, “KCK’nin elinde bulunan MİT yöneticilerinin ifadeleri Fransız savcısının elindeki belgeleri kanıtlıyorsa dava için çok önemlidir” diye açıklama yaptı. Dava açma gündemi, gösteriler, MİT’çi itirafları… Paris cinayeti her halükarda Avrupa’daki Kürt lobisinin birinci gündeminde. Fransa’daki gösterilere iki siyasi parti liderinin katılması, konunun farklı mahfillerde de konuşulacağının göstergesi.
Asal, Paris suikastı denkleminde bir başka ilginç yazı da önceki gün Yeni Özgür Politika sitesinde Çıyager Nuçan imzasıyla yayınlandı. Nuçan’ın köşe yazısında Sebahattin Asal, Hakan Fidan, Tayyip Erdoğan üçlüsüne ağır ithamlar yöneltiliyor. .Yazıda Asal, ‘Tayyip Erdoğan’ın has adamı’ olarak tanımlanırken, 30 Ekim 2014’te Kürt meselesini çözümsüzlüğe götüren ‘Çöktürme Planı’ hazırlandığı anlatılıyor. 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının yok sayılıp 1 Kasım seçimlerine gitme kararıyla Erdoğan’ın bir ‘soykırım savaşı’ başlattığı; bu kirli savaşın baş aktörlerinin Fidan ve Asal olduğu iddia ediliyor.
MİT İÇİNDE MİT, ERDOĞAN’IN KİRLİ İŞLERİNİ YAPAN ADAM!
Nuçan’ın yazısı, Sebahattin Asal’ın bilinenlerini kamuoyuna deşifre ediyor. Asal bu suikasttan sonra terfi ettirilerek MİT Stratejik İstihbarat Başkan Yardımcılığı’na getirilmiş. O yazı şöyle devam ediyor: “Stratejik istihbarat, devlet içinde çok sınırlı, birkaç kişinin bileceği istihbarattır. Bu, Erdoğan ve birkaç kişi tarafından bilinen istihbarat anlamına geliyor. Evrensel normlar ve yasalara ters, hatta suç olan operasyonlar bu bölüm tarafından yapılır. Stratejik istihbarat bölümü aynı zamanda çok az kişinin bilebileceği operasyon görevleriyle de görevlendirilmiştir. Sabahattin Asal aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ın MİT içindeki MİT’i oluyor. Her türlü kirli iş bu bölüm tarafından yapılıyor. Daha doğrusu Tayyip Erdoğan en kirli işlerini bu adama yaptırıyor.”
Kirli işler yapan çetelerin Erdoğan eliyle tekrar iktidara geldiği, kirli ve karanlık işler yaptığı tespiti de kanaatimce doğru. Örgüt’ün haber siteleri ve gazetelerinde ‘Tayyip Erdoğan kesinlikle herhangi bir siyasetçi ve yönetici değildir; kendine göre düşündüğü faşist soykırımcı sistemi kurmak isteyen bir diktatör ve despottur’ yazılması kızgınlığın da büyüklüğünün göstergesi.
ASAL’IN 15 TEMMUZ’DAKİ GÖREVİ VE ADİL ÖKSÜZ İLİŞKİSİ
Bütün bu gelişmeler ve yeni bilgilerin üstüne Sebahattin Asal’ın ismini gerçek yerine oturtan açıklamalardan biri ise HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen’den geldi. Bilgen, “Paris cinayetlerinin katil zanlısı ile Adil Öksüz’ü kontrol eden MİT Müsteşar Yardımcısı aynı isim” dedi. Fırat Haber Ajansı’na konuşan Bilgen, MİT’e ait olduğu belirtilen “arz notu” başlıklı, katil zanlısı Ömer Güney’e MİT tarafından 6 bin Euro para ödenmesine ilişkin belgeyi hatırlattıktan sonra, MİT müsteşar yardımcısı Asal’ın, aynı zamanda Adil Öksüz’le birlikte darbe girişimini olgunlaştıran isim olarak anıldığını söyledi. Bunun somut bir iddia olduğunu ancak teyit etme imkanlarının bulunmadığını belirtti.
Bilgen, adı geçen MİT müsteşar yardımcısının sözde F…’cü olup olmadığı yönündeki soruya ise, “Ben tam tersini düşünüyorum. Ben 15 Temmuz’u hazırlayan çevrenin başka bir çevre olduğu kanaatindeyim. O ismin de bir ekibi tasfiye için o süreçte işbirliği yaptığını ve darbeyi olgunlaştırıp sonra da Adil Öksüz’ün nasıl çekip gitmesine fırsat verildiyse, aynı çevrenin himayesinde bulunuyorlar” değerlendirmesini yaptı.
15 TEMMUZ BİNBAŞISINI RESMİ KAYITLARA GEÇİRDİ
Asal’ın 15 Temmuz kurgu darbesi ile ilişkileri dair bilgiler bununla sınırlı değil. Kurgu darbenin en kritik olaylarından birisi ‘darbenin MİT’e ihbar edilmesi’ydi. Erdoğan’ın eniştemden öğrendim dediği darbe girişiminin 15 Temmuz günü 9 saat önce bir Binbaşı (Osman Karacan) tarafından ihbar edildiği ortaya çıkmıştı. MİT Müsteşar Yardımcısı kimliğiyle Sebahattin Asal’ın verdiği ifadelere göre o binbaşı öğle saatlerine doğru MİT’e gelerek darbe ihbarı yapmıştı. Kamuoyu kayıtlarına, komisyon tutanaklarına giren bu ifadeler Asal’ın saflığıyla söylediği sözler değildi elbette. MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Erdoğan’ın elindeki kartlara oynanmıştı. Beni bu düşünceye sevk eden şey ise Asal’ın isminin 15 Temmuz’dan hemen önce Fidan’ın MİT Müsteşarlığı’ndan alınacağı haberlerinde yerine gelecek isimlerden biri olarak geçmesi.
En başta hatırlattığım Fuat Avni’nin Asal ile ilgili yazdıkları da Haziran 2016’da gündeme gelmiş, halen sosyal medyada kayıtlı. Darbeden hemen önce Asal’ın MİT’te yönetimi ele geçirdiği iddiası bugün daha kıymetli. Erdoğan’ın kurgu darbe girişimi ile yüzbinleri mağdur ettiği, Hizmet Hareketi ve muhalifleri tasfiye için gerçek darbe sürecini başlattığı isimlerden biri kuşkusuz Asal gibi isimlerdi.
FİDAN’DAN SONRA GELECEK İKİ İSİM
O dönemde 24 Haziran 2016’da yayınlanan bir haberde Fidan’a atıfla, “MİT’ten ayrılmak istediğini Erdoğan’a iletti..Sabahattin Asal ve Levent Göktaş grubu hareketli” deniyordu. Levent Göktaş, malum Perinçek ekibinden. Ergenekon davalarının en kritik isimlerinden. Levent Göktaş ve Ergenekon çevresi Erdoğan’ın o günkü işbirliğini daha derinlere taşıyıp, bir piyonu daha devirip MİT’e kritik hamle yapmak istemişti. Fidan’ın yerine iki alternatiften biri olarak ikinci ismin Sebahattin Asal olması ‘MİT içinde sır küpü’ iddialarının da bir göstergesi.
SİYAH TRANSPORTER’LAR VE KAÇIRMALARIN ARDINDA ONUN EKİBİ Mİ VAR?
Bugün Kürt silahlı hareketi ve siyasilerinin ortak dili haline gelen ‘Paris cinayetlerinin koordinatörü Sebahattin Asal’ değerlendirmeleri bu ismin daha çok gündemde olduğunu gösteriyor. Asal’ın konuşulmayan bir başka yanı ise 15 Temmuz sonrası MİT’in siyah Transporter’lar karıştığı kaçırma ve işkence olayları. Başkent Ankara’nın göbeğinde kurulmuş özel bir ekip Hizmet Hareketi ile irtibatlı öğretmen, sivil bazı eski MİT’çi ve polislere yönelik tam bir sürek avı yürütüyor. İşkence ve kaçırmaların sayısı bilinmiyor. MİT’in, Ankara Emniyetinin dehlizlerinde ve gizli binalarında insanlık suçu işlemeye devam ediyor bu ekip. Korku imparatorluğunda bilgiler geç de olsa ortaya çıkacak. Bu kirli işlerin Sebahattin Asal’ın da aralarında yer aldığı isimlerce organize edildiğini tarih çok vakit geçmeden gösterecek.
[Erman Yalaz] 10.1.2018 [TR724]
İLK FUAT AVNİ DİKKAT ÇEKTİ
Sosyal medya fenomeni Fuat Avni’nin, “MİT’çi Sabahattin, Fidan hakkında bilgi ve belge topluyor. Fidan’ın İran’la çevirdiği tüm dolapları Sabahattin ve ekibi arşivliyor. Faşist, (Erdoğan’ı kastediyor) Fidan’ın MİT’teki gücünün erimiş olduğunun farkında. Teşkilatın Sabahattin Asal ve adamlarının kontrolüne geçtiğini biliyor.” yazdığı kişi.
Asal, son olarak PKK’nın kaçırdığı MİT’çilerin görüntüleri ve iddia edilen ifadelerinde geçti. PKK, kaynakları, Asal için MİT yöneticileri Erhan Pekçetin, ve Aydın Günel’in 5 aylık sorgularından sonra 8 Ocak 2013’te suikaste uğrayan Sakine Cansız ve iki arkadaşının infazını organize ettiği suçlamasını yönelttiler.
İMRALI’DA MASADAKİ İKİ İSİMDEN BİRİ
PKK, Avrupa Kanadı, İmralı, Erdoğan Hakan Fidan dörtlüsünün etrafından döndüğünü sandığımız ‘Çözüm Süreci’ olarak anılan örgüt ile silah bırakma pazarlıklarının yapıldığı barış görüşmelerinde kendilerinin sırtlarından hançerleyen kişi olarak kayıtlara geçirmişler Asal’ı. Önceki yazımda bahsetmiştim, Sakine Cansız örgüt için silahlı mücadele ve PKK tezlerinin Avrupa’ya taşınmasında adeta ‘İkinci Öcalan’ gibi görülüyordu. Onun suikasta uğraması, üstelik Avrupa’nın başkentlerinden birinde örgüt için kuşkusuz büyük şoktu.
PARİS SUİKASTİNİN ‘LEJYONERİ’NE ÖDEME VE GÖREVLENDİRME
Paris cinayetinden bir yıl sonra Sol Gazetesi’nin manşetlere taşıdığı bir resmi belgede de Sebahattin Asal ismi yer aldı. Bu belge, Sakine Cansız ile ilgiliydi. “Gizli” ibareli ve “arz notu” başlıklı belge MİT’in cinayetlerdeki rolünün ifşa ediyordu. Yayınlandığı günden bu yana yalanlanmayan söz konusu belge, suikastın tetikçisi olarak tutuklanan ancak yargılama aşamasına gelmeden esrarengiz bir şekilde Fransa’da cezaevinde ölen, tetikçi Ömer Güney ile ilgiliydi. MİT, PKK kurucularından Sakine Cansız’a yönelik olası eylemler için 6 bin Euro ödemişti Güney’e.
18 Kasım 2012’de yani cinayetten yaklaşık 1.5 ay önce paraflandığı görülen ‘Arz Notu’nda bütün ayrıntılar sıralanmıştı. PKK’nın Fransa/Paris faaliyetlerinin deşifre edilmesi, ayrıca üst düzey örgüt mensuplarının etkisiz hale getirilmesi amacıyla buluşulan ve kaynak haline getirilen bir isimdi Ömer Güney. İsmi Lejyoner olarak yazılmıştı. Ekim’de MİT’e mail göndermiş, Sara Kod isimli Sakine Cansız’ın Paris Villers Le Bel’e geldiği, oturum izni aldığı, pasaport yenilediğini iletmişti Lejyoner.
BELGELERDE ONUN PARAFI VAR
Asal ile birlikte 4 MİT yöneticisinin parafladığı o nottaki asıl kritik cümleler ise şunlardı: “Kaynak, tarafımızla görüşmek üzere ülkemize son gelişinde, AVRUPA’daki örgüt hedeflerine yönelik saldırı/sabotaj/suikast tarzı operatif imkan/kabiliyetleri çerçevesinde belirlenen kişilere yönelik hazırlık yapması, çalışma esnasında gerekli ekipmanı temin etmesi, tarafımızla gerçekleştirdiği her türlü haberleşmeye azami derecede özen göstermesi yönünde talimatlandırılmış, olası harcamaları için 6.000 Avro ödeme yapılmıştır.”
Açıkça Sakine Cansız’ın yakın takibe alındığı ve kaynak marifetiyle etkisiz hale getirilmek üzere planlanan operasyonun içinde yer alacağı yazılmıştı. Arz notu şöyle bitiyordu: “Bu bağlamda, Kaynak ve faaliyet güvenliği de gözetilerek, LEJYONER’in önceden belirlenen kodlu ifadelerle Sara Kod Sakine CANSIZ’a yönelik girişimde bulunması kapsamında talimatlandırılması planlanmaktadır.”
ÖMER GÜNEY’İN SIR ÖLÜMÜ
PKK’nın esir MİT’çilerle ilgili haberleri duyurduğu ANF’de MİT’çi Asal’ın marifetleri üzerine bir yazı yayınlandı. Maxime Azadi imzasıyla yayınlanan yazıda, 5 yıl sonra ortaya çıkan yeni bilgilerin MİT’in Paris suikastlarındaki rolünün netleştiği anlatılıyor. Hatırlanacağı üzere olayın şüphelisi olarak yakalanan ve yargılanan tek isim olan Ömer Güney, davanın başlamasından birkaç hafta önce ölmüştü. Onun ölümünün gizemi, en az suikast kadar belirsizliklerle dolu. Paris’te PKK’a kurucusu Cansız’ın, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in kafasına 3 kurşun sıkılıyor. Bu ekiple son kez görüşen ve olay yerine en yakın kameralara yakalanan isim Güney, sanık olarak tutuklanıyor. Yargılamadan bir hafta önce gizemli şekilde ölüyor.
FRANSIZ HAKİMİ GÜLDÜREN DEVLET ADAMLARINI KİM BİLGİLENDİRDİ?
12 Kasım 2012 ile 17 Aralık 2016 arasında 4 yıla sıkışmış bir sırlar serisi. Ömer Güney gerçekten Lejyoner denen kişi miydi? Yoksa PKK’nın bu üst düzey üç kadın ismine ulaşmanın anahtarı mı? Açık bilgiler, eski derin devlet operasyonlarını andırırcasına Güney’e işaret ediyor. Paris’teki sorgu hâkimi Jeanne Duye’nin suikastın hemen bir gün sonrası sabah Türkiye televizyonlarından yayınlanan ‘Bu PKK’nin bir iç hesaplaşması’ açıklamalarına gülmüştü. Hakim Duye’ye göre, hiçbir şey ortada yok iken Türk yetkililerin bu kadar net açıklamalar yapması, faili bildiklerini gösteriyordu. Siyasilere bu açıklamaları yaptıranlar kuşkusuz Hakan Fidan, Sebahattin Asal gibi isimlerdi.
PARİS SUİKASTI BAŞKA BOYUTA TAŞINABİLİR
PKK, şimdi bu seriyi çözdüğünü söylüyor. Paris’te Erdoğan yargılansın gösterisinde 25 bin kişi toplandı geçen hafta. Öldürülen üç ismin avukatı Antoine Comte, “KCK’nin elinde bulunan MİT yöneticilerinin ifadeleri Fransız savcısının elindeki belgeleri kanıtlıyorsa dava için çok önemlidir” diye açıklama yaptı. Dava açma gündemi, gösteriler, MİT’çi itirafları… Paris cinayeti her halükarda Avrupa’daki Kürt lobisinin birinci gündeminde. Fransa’daki gösterilere iki siyasi parti liderinin katılması, konunun farklı mahfillerde de konuşulacağının göstergesi.
Asal, Paris suikastı denkleminde bir başka ilginç yazı da önceki gün Yeni Özgür Politika sitesinde Çıyager Nuçan imzasıyla yayınlandı. Nuçan’ın köşe yazısında Sebahattin Asal, Hakan Fidan, Tayyip Erdoğan üçlüsüne ağır ithamlar yöneltiliyor. .Yazıda Asal, ‘Tayyip Erdoğan’ın has adamı’ olarak tanımlanırken, 30 Ekim 2014’te Kürt meselesini çözümsüzlüğe götüren ‘Çöktürme Planı’ hazırlandığı anlatılıyor. 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının yok sayılıp 1 Kasım seçimlerine gitme kararıyla Erdoğan’ın bir ‘soykırım savaşı’ başlattığı; bu kirli savaşın baş aktörlerinin Fidan ve Asal olduğu iddia ediliyor.
MİT İÇİNDE MİT, ERDOĞAN’IN KİRLİ İŞLERİNİ YAPAN ADAM!
Nuçan’ın yazısı, Sebahattin Asal’ın bilinenlerini kamuoyuna deşifre ediyor. Asal bu suikasttan sonra terfi ettirilerek MİT Stratejik İstihbarat Başkan Yardımcılığı’na getirilmiş. O yazı şöyle devam ediyor: “Stratejik istihbarat, devlet içinde çok sınırlı, birkaç kişinin bileceği istihbarattır. Bu, Erdoğan ve birkaç kişi tarafından bilinen istihbarat anlamına geliyor. Evrensel normlar ve yasalara ters, hatta suç olan operasyonlar bu bölüm tarafından yapılır. Stratejik istihbarat bölümü aynı zamanda çok az kişinin bilebileceği operasyon görevleriyle de görevlendirilmiştir. Sabahattin Asal aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ın MİT içindeki MİT’i oluyor. Her türlü kirli iş bu bölüm tarafından yapılıyor. Daha doğrusu Tayyip Erdoğan en kirli işlerini bu adama yaptırıyor.”
Kirli işler yapan çetelerin Erdoğan eliyle tekrar iktidara geldiği, kirli ve karanlık işler yaptığı tespiti de kanaatimce doğru. Örgüt’ün haber siteleri ve gazetelerinde ‘Tayyip Erdoğan kesinlikle herhangi bir siyasetçi ve yönetici değildir; kendine göre düşündüğü faşist soykırımcı sistemi kurmak isteyen bir diktatör ve despottur’ yazılması kızgınlığın da büyüklüğünün göstergesi.
ASAL’IN 15 TEMMUZ’DAKİ GÖREVİ VE ADİL ÖKSÜZ İLİŞKİSİ
Bütün bu gelişmeler ve yeni bilgilerin üstüne Sebahattin Asal’ın ismini gerçek yerine oturtan açıklamalardan biri ise HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen’den geldi. Bilgen, “Paris cinayetlerinin katil zanlısı ile Adil Öksüz’ü kontrol eden MİT Müsteşar Yardımcısı aynı isim” dedi. Fırat Haber Ajansı’na konuşan Bilgen, MİT’e ait olduğu belirtilen “arz notu” başlıklı, katil zanlısı Ömer Güney’e MİT tarafından 6 bin Euro para ödenmesine ilişkin belgeyi hatırlattıktan sonra, MİT müsteşar yardımcısı Asal’ın, aynı zamanda Adil Öksüz’le birlikte darbe girişimini olgunlaştıran isim olarak anıldığını söyledi. Bunun somut bir iddia olduğunu ancak teyit etme imkanlarının bulunmadığını belirtti.
Bilgen, adı geçen MİT müsteşar yardımcısının sözde F…’cü olup olmadığı yönündeki soruya ise, “Ben tam tersini düşünüyorum. Ben 15 Temmuz’u hazırlayan çevrenin başka bir çevre olduğu kanaatindeyim. O ismin de bir ekibi tasfiye için o süreçte işbirliği yaptığını ve darbeyi olgunlaştırıp sonra da Adil Öksüz’ün nasıl çekip gitmesine fırsat verildiyse, aynı çevrenin himayesinde bulunuyorlar” değerlendirmesini yaptı.
15 TEMMUZ BİNBAŞISINI RESMİ KAYITLARA GEÇİRDİ
Asal’ın 15 Temmuz kurgu darbesi ile ilişkileri dair bilgiler bununla sınırlı değil. Kurgu darbenin en kritik olaylarından birisi ‘darbenin MİT’e ihbar edilmesi’ydi. Erdoğan’ın eniştemden öğrendim dediği darbe girişiminin 15 Temmuz günü 9 saat önce bir Binbaşı (Osman Karacan) tarafından ihbar edildiği ortaya çıkmıştı. MİT Müsteşar Yardımcısı kimliğiyle Sebahattin Asal’ın verdiği ifadelere göre o binbaşı öğle saatlerine doğru MİT’e gelerek darbe ihbarı yapmıştı. Kamuoyu kayıtlarına, komisyon tutanaklarına giren bu ifadeler Asal’ın saflığıyla söylediği sözler değildi elbette. MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Erdoğan’ın elindeki kartlara oynanmıştı. Beni bu düşünceye sevk eden şey ise Asal’ın isminin 15 Temmuz’dan hemen önce Fidan’ın MİT Müsteşarlığı’ndan alınacağı haberlerinde yerine gelecek isimlerden biri olarak geçmesi.
En başta hatırlattığım Fuat Avni’nin Asal ile ilgili yazdıkları da Haziran 2016’da gündeme gelmiş, halen sosyal medyada kayıtlı. Darbeden hemen önce Asal’ın MİT’te yönetimi ele geçirdiği iddiası bugün daha kıymetli. Erdoğan’ın kurgu darbe girişimi ile yüzbinleri mağdur ettiği, Hizmet Hareketi ve muhalifleri tasfiye için gerçek darbe sürecini başlattığı isimlerden biri kuşkusuz Asal gibi isimlerdi.
FİDAN’DAN SONRA GELECEK İKİ İSİM
O dönemde 24 Haziran 2016’da yayınlanan bir haberde Fidan’a atıfla, “MİT’ten ayrılmak istediğini Erdoğan’a iletti..Sabahattin Asal ve Levent Göktaş grubu hareketli” deniyordu. Levent Göktaş, malum Perinçek ekibinden. Ergenekon davalarının en kritik isimlerinden. Levent Göktaş ve Ergenekon çevresi Erdoğan’ın o günkü işbirliğini daha derinlere taşıyıp, bir piyonu daha devirip MİT’e kritik hamle yapmak istemişti. Fidan’ın yerine iki alternatiften biri olarak ikinci ismin Sebahattin Asal olması ‘MİT içinde sır küpü’ iddialarının da bir göstergesi.
SİYAH TRANSPORTER’LAR VE KAÇIRMALARIN ARDINDA ONUN EKİBİ Mİ VAR?
Bugün Kürt silahlı hareketi ve siyasilerinin ortak dili haline gelen ‘Paris cinayetlerinin koordinatörü Sebahattin Asal’ değerlendirmeleri bu ismin daha çok gündemde olduğunu gösteriyor. Asal’ın konuşulmayan bir başka yanı ise 15 Temmuz sonrası MİT’in siyah Transporter’lar karıştığı kaçırma ve işkence olayları. Başkent Ankara’nın göbeğinde kurulmuş özel bir ekip Hizmet Hareketi ile irtibatlı öğretmen, sivil bazı eski MİT’çi ve polislere yönelik tam bir sürek avı yürütüyor. İşkence ve kaçırmaların sayısı bilinmiyor. MİT’in, Ankara Emniyetinin dehlizlerinde ve gizli binalarında insanlık suçu işlemeye devam ediyor bu ekip. Korku imparatorluğunda bilgiler geç de olsa ortaya çıkacak. Bu kirli işlerin Sebahattin Asal’ın da aralarında yer aldığı isimlerce organize edildiğini tarih çok vakit geçmeden gösterecek.
[Erman Yalaz] 10.1.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)