Bir madde veya mekân, âit olduğu isimle değer kazanır. Zarfın mazrufuyla değer kazanması gibi. Meselâ; sıradan bir hırka, bir de Peygamber Efendimiz’e (sav) âit olan hırka..
İnsan, zahirî yapısıyla etten, kemikten çürümeye mahkum bir maddeden ibârettir. Fakat, Allah’ın bir sanat eseri olarak insana bakıldığında, o zaman halîfe-i rûy-i zemin (yeryüzünün halifesi) olarak, en yüce mertebede olduğunu görürüz.
‘Besmele’, insanı Allah’a nisbet eder. İnsan, Allah’a nisbet edildiğinde, eşref-i mahlûkat makâmına yükselmiş olur. Cenâb-ı Hak, “Biz insanı en mükemmel bir sûrette yarattık” buyurmaktadır. (Tin Suresi/4)
Kur’ân-ı Azîmüşşan’da Rabbimiz; “İşte bundan dolayı İsrâil oğullarına kitapta şunu bildirdik: ‘Kim kâtil olmayan ve yeryüzünde fesât çıkarmayan bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayâtını kurtarırsa sanki bütün insanların hayâtını kurtarmış olur.’ Resûllerimiz onlara açık âyetler ve deliller getirmişlerdi. Ne var ki, onların çoğu bütün bunlardan sonra, hâlâ yeryüzünde fesât ve cinâyette aşırı gitmektedirler.” (Mâide suresi, 32) ikâzında bulunuyor.
İnsan, Allah’ın isim ve sıfatlarına en mükemmel bir ayna hükmündedir. Binâenaleyh, inanan her insanın Allah’ın sıfatlarını bilmesi gerekmektedir:
Allah'ın Zâtî sıfatları:
a) Vücut; Varolmak, Allah vardır ve yokluğu düşünülemez. Haşir sûresi 22. Ve 23. âyetlerde şöyle buyurulmaktadır:
"Allah’tır gerçek İlah! O’ndan başka yoktur ilah. Görünmeyen ve görünen her şeyi bilir. O rahmandır, rahîmdir. Allah’tır gerçek İlah, O’ndan başka yoktur ilah.”
“O melik’tir, kuddûs’tür, selam’dır, Mü’min’dir, müheymin’dir, aziz’dir, cebbar’dır, mütekebbir’dir. Allah, müşriklerin iddialarından münezzeh ve yücedir.”
b) Kıdem; Allah"ın varlığının başlangıcı yoktur.
Hadid sûresinin 3.âyeti açıkça işâret etmektedir:
“Evvel O’dur, Âhir O. Zahir O’dur, Batın O! O her şeyi hakkıyla bilir.”
c) Bekâ; Ebediyyet, sonu bulunmamak.
Rahman suresinin 26. ve 27. âyetlerinde şöyle beyan buyurulmuştur: "Yerin üstünde olan herkes fanidir.” “Ancak senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin Zatı baki kalır.”
d) Vahdâniyyet; Tek ve benzeri olmamak.
İhlâs Suresi, Cenab-ı Hakk'ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya koymaktadır: Hz. Peygambere hitaben; “De ki: O, Allah’tır, gerçek İlahtır ve Birdir.” “Allah Samed’dir. Allah hiç bir şeye muhtaç değil, herşey O’na muhtaçtır.” “Ne doğurdu, ne de doğuruldu.” “Ne de herhangi bir şey O’na denk oldu, hiçbir şey O’na denk değildir”
e) Muhâlefetün Li'l-hâvâdis; Sonradan yaratılanlara benzemez. Bu sıfata Şûrâ suresinin 11. âyetinde açıkça işaret buyurulmuştur: "....O'nun benzeri hiç birşey yoktur, O herşeyi hakkıyla işitir ve görür."
f) Kıyam Binefsihi; Allah, Kendi zâtı ile var olan, zevâli olmaksızın kâim bulunan ve varolmak için başka bir varlık ya da nedene muhtaç olmayandır. Al-i İmrân Sûresinin 2. âyetinde şöyle buyrulmaktadır: "Allah o İlahtır ki Kendinden başka ilah yoktur. Hay O’dur, kayyûm O.”
Allah'ın Sübûtî sıfatları:
a) Hayat; Allah dâima diridir.
"Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..." diye buyurulmaktadır. (Furkan sûresi, 58)
b) İlim; bilmek. Allah geçmiş ve geleceği, gizli, açık her şeyi bilir. "İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..."(Al-i İmrân sûresi, 29)
c) Sem’î; işitmek, Allah her şeyi işitir.
Nisâ sûresi 134. âyet şöyle nihayet bulur: "...Allah işitir ve görür".
d) Basar; görmek. Allah her şeyi görür.
Bakara sûresi 233. âyet şöyle son bulmaktadır: "...Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".
e) İrâde; dilemek. Allah diler ve dilediğini yapar.
1-Tekvîni irâde: Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: "O gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir şeyi yaratmak isteyince sadece "ol!" der, oluverir" (Bakara sûresi,117)
2- Teşrîi irâde: Bu mânâda Yüce Allah; "...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez" buyuruyor. (Bakara sûresi, 185)
f) Kudret; Gücü yetmek. Allah sonsuz kudret sahibidir, her şeye gücü yeter. Yüce Allah; "Muhakkak ki, Allah her şeye kâdirdir, gücü yetendir" buyurmaktadır. (Bakara suresi, 164)
g) Kelam; Söylemek. Allah söz sahibidir. Kur'an, Allah'ın kelam sıfatının tecellisidir, sözüdür.
Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah Musa'ya hitabetti" veya "Allah, Musa'ya da hitab ile konuştu"(Nisâ suresi, 164) Ayrıca Bakara suresi 253. âyette de şöyle buyurulmuştur: " ... Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır..."
h) Tekvin; Yaratmak. Allah yaratıcıdır. Kainattaki her şeyi yaratan O'dur. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir, hemen oluverir..". (Yâsin sûresi, 82)
Bir gün müslümanlar; din, dil, ırk, mezhep, parti, siyaset, milliyet ayrımı yapmadan, herhangi bir insana Allah’ın sanatı değeriyle, Allah’ın kulu olarak bakmayı ve bunu hayata geçirmeyi başarırlar, bunu insanlara gösterip inandırabilir, güven ve itimat telkin edebilir, kavl-i leyyinle Allah ve Resûlüllah’ı sevdirebilirlerse; o zaman dünyaya barış ve huzur gelebilir. O zaman beşer, kitleler halinde ‘Bismillah’ deyip huzur iklimi olan îmana dâhil olabilirler. Çünkü, bugün bütün insanlık gerçek mânâda huzura muhtaçtır.Bu m3anâda müslümanlar, gerçeği yansıtamadığı için insanlıkta bu huzuru bulamamaktadır.
-Devam edecek-
[Mehmet Ali Şengül] 25.10.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Vuruldukça Göğsü Genişleyen Hizmet [Safvet Senih]
Üstad Hazretleri, Barla sürgününü anlatırken şöyle diyor: “Beni, bir köye sokmuşlar, en vicdansız insanlarla beni sıkıştırıyorlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi, o köye gitmek ve birkaç gün tebdil-i hava için ruhsat verilmediği bir derecede beni, katmerli bir istibdat altında eziyorlar. Halbuki, bir hükümet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz. Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur. Buradaki memurlar, hükümetin nüfuzunu, şahsî garazlarında kullanıyorlar. Fakat, Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e yüz binler şükrediyorum ve tahdis-i nimet (şükür maksadı ile Cenab-ı Hakkın nimetlerini ilan etmek) suretinde derim ki:
“Bütün onların bu tazkiyat ve istibdatları, Kur’an Nurlarını ışıklandıran gayret ve himmet ateşine odun parçaları hükmüne geçiyor, tutuşturup alevlendirerek parlatıyor. Ve o tazyikleri gören ve gayretin hararetiyle inbisat eden o Kur’an Nurları, Barla yerine bu vilayeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak bilakis Barla, ders kürsüsü olup; Isparta gibi çok yerler, medrese hükmüne geçti.”
“Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bilhassa mümin avam halkın dayanakları olan İslâmî esaslar, cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyi, Kur’an’ın mucizeliğiyle o geniş yaralarını, Kur’an’ın ve imanın ilaçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.” (Kastamonu Lâhikası)
“Madem şimdiye kadar Risale-i Nur’un hizmetinde Rabbânî inâyetin tecellisini inkâr edilmeyecek derecede gördük, her birimiz cüz’î ve küllî bunu hissetmişiz… ve madem şimdi siyasetin ve dünyanın çok cereyanlarının birbirine karşı tahşidatı oluyor… ve madem elimizden KAZA’ya RIZA ve KADER’e TESLİM, iman-Kur’an ve Nur Hizmetinin verdikleri büyük ve kudsî teselliden başka bir şey gelmiyor. Elbette bize en elzem iş, telaş etmemek ve ümitsizliğe kapılmamak ve birbirinin kuvve-i mâneviyesini takviye etmek ve korkmamak… ve tevekkülle bu musibeti karşılamak… ve habbeyi kubbe yapan FARFARALI GAZETECİLERİN kubbelerini habbe görüp ehemmiyet vermemektir. Bu dünya hayatının bilhassa bu zamanda, bu şartlar altında kıymeti yoktur. Başa ne gelse, hoş görmeli…”
Biz hayrın da, şerrin de Allah’tan olduğuna, şerri yaratmanın şer olmadığına, yaratılan şerlerde de bir hayır ve güzellik ciheti bulunduğuna iman ediyoruz: “O (Allah), her yarattığını güzel yaptı.” (Secde Suresi, 32/7)
Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün (güzellik) ciheti vardır. Evet kainattaki her şey, her hâdise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-i bizzat denilir veya neticeler cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-i bi’l-gayr denilir. (…) Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan (gelişip büyüyemeyen) bir çok istidat çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hadiseler yüzünden sümbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılablar ve küllî tahavvüller, birer mânevî yağmurdur.” (On Sekizinci Söz)
Üstad Hazretleri; “Mübarek İslâmiyet ve nûrânî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin (Hz. Osman’ın Şehid edilmesi, Cemel Vakası, Sıffîn olayı gibi iç savaşların) hikmeti ve rahmet ciheti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.” şeklinde sorulan bir suâle şöyle cevap veriyor: “Nasıl ki, baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına her çeşit nebâtatın, tohumların, ağaçların istidatlarını harekete geçirir, inkişaf ettirir, her biri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî bir vazife başına geçer. Öyle de, sahabe ve tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları harekete geçirip kamçıladı. ‘İslâmiyet tehlikededir, yangın var!’ diye her tâifeyi korkuttu, İslâmiyeti korumaya koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, İslâmî camianın pek çok ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, tam bir ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadiselerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı iman hakikatlarının muhafazasına, bir kısmı Kur’an’ın muhafazasına çalıştı ve benzeri şeyler oldu. Her bir tâife bir hizmete girdi. İslamiyetle ilgili vazifelerde, hummalı bir surette gayret gösterdiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan İslam âleminin her tarafına o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. (…) Güya Kudret eli, celâl ile asrı çalkaladı, şiddetle tahrip edip çevirdi, himmet sahiplerini gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen merkez-kaç bir kuvvetle pek çok münevver müctehidleri ve nurânî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyâları, aktabları Âlem-i İslâmın dört bir tarafına uçurdu, HİCRET ETTİRDİ. Doğudan batıya kadar Ehl-i İslam’ı heyecana getirip, Kur’an’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.” (On Dokuzuncu Mektub)
Bu süreç de o günlere pek benziyor… İnşaallah, bu günkü, zorlu hicretlerin, yaşanan haksızlık ve zulümlerin hikmetlerini de daha sonra anlayacağız…
Hiçbir zaman hikmetsiz icraat yapmaz Allah… O, Rahîm ve Hakîmdir…
[Safvet Senih] 25.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“Bütün onların bu tazkiyat ve istibdatları, Kur’an Nurlarını ışıklandıran gayret ve himmet ateşine odun parçaları hükmüne geçiyor, tutuşturup alevlendirerek parlatıyor. Ve o tazyikleri gören ve gayretin hararetiyle inbisat eden o Kur’an Nurları, Barla yerine bu vilayeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak bilakis Barla, ders kürsüsü olup; Isparta gibi çok yerler, medrese hükmüne geçti.”
“Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bilhassa mümin avam halkın dayanakları olan İslâmî esaslar, cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyi, Kur’an’ın mucizeliğiyle o geniş yaralarını, Kur’an’ın ve imanın ilaçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.” (Kastamonu Lâhikası)
“Madem şimdiye kadar Risale-i Nur’un hizmetinde Rabbânî inâyetin tecellisini inkâr edilmeyecek derecede gördük, her birimiz cüz’î ve küllî bunu hissetmişiz… ve madem şimdi siyasetin ve dünyanın çok cereyanlarının birbirine karşı tahşidatı oluyor… ve madem elimizden KAZA’ya RIZA ve KADER’e TESLİM, iman-Kur’an ve Nur Hizmetinin verdikleri büyük ve kudsî teselliden başka bir şey gelmiyor. Elbette bize en elzem iş, telaş etmemek ve ümitsizliğe kapılmamak ve birbirinin kuvve-i mâneviyesini takviye etmek ve korkmamak… ve tevekkülle bu musibeti karşılamak… ve habbeyi kubbe yapan FARFARALI GAZETECİLERİN kubbelerini habbe görüp ehemmiyet vermemektir. Bu dünya hayatının bilhassa bu zamanda, bu şartlar altında kıymeti yoktur. Başa ne gelse, hoş görmeli…”
Biz hayrın da, şerrin de Allah’tan olduğuna, şerri yaratmanın şer olmadığına, yaratılan şerlerde de bir hayır ve güzellik ciheti bulunduğuna iman ediyoruz: “O (Allah), her yarattığını güzel yaptı.” (Secde Suresi, 32/7)
Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün (güzellik) ciheti vardır. Evet kainattaki her şey, her hâdise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-i bizzat denilir veya neticeler cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-i bi’l-gayr denilir. (…) Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan (gelişip büyüyemeyen) bir çok istidat çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hadiseler yüzünden sümbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılablar ve küllî tahavvüller, birer mânevî yağmurdur.” (On Sekizinci Söz)
Üstad Hazretleri; “Mübarek İslâmiyet ve nûrânî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin (Hz. Osman’ın Şehid edilmesi, Cemel Vakası, Sıffîn olayı gibi iç savaşların) hikmeti ve rahmet ciheti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.” şeklinde sorulan bir suâle şöyle cevap veriyor: “Nasıl ki, baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına her çeşit nebâtatın, tohumların, ağaçların istidatlarını harekete geçirir, inkişaf ettirir, her biri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî bir vazife başına geçer. Öyle de, sahabe ve tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları harekete geçirip kamçıladı. ‘İslâmiyet tehlikededir, yangın var!’ diye her tâifeyi korkuttu, İslâmiyeti korumaya koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, İslâmî camianın pek çok ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, tam bir ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadiselerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı iman hakikatlarının muhafazasına, bir kısmı Kur’an’ın muhafazasına çalıştı ve benzeri şeyler oldu. Her bir tâife bir hizmete girdi. İslamiyetle ilgili vazifelerde, hummalı bir surette gayret gösterdiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan İslam âleminin her tarafına o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. (…) Güya Kudret eli, celâl ile asrı çalkaladı, şiddetle tahrip edip çevirdi, himmet sahiplerini gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen merkez-kaç bir kuvvetle pek çok münevver müctehidleri ve nurânî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyâları, aktabları Âlem-i İslâmın dört bir tarafına uçurdu, HİCRET ETTİRDİ. Doğudan batıya kadar Ehl-i İslam’ı heyecana getirip, Kur’an’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.” (On Dokuzuncu Mektub)
Bu süreç de o günlere pek benziyor… İnşaallah, bu günkü, zorlu hicretlerin, yaşanan haksızlık ve zulümlerin hikmetlerini de daha sonra anlayacağız…
Hiçbir zaman hikmetsiz icraat yapmaz Allah… O, Rahîm ve Hakîmdir…
[Safvet Senih] 25.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Yap-işlet; faturayı millete ödet [İlker Doğan]
AKP iktidarı, yap-işlet-devret modeliyle her yıl yandaş müteahhitlere Hazine’den milyarlarca lira aktarıyor. 2018 yılı için ‘garanti araç geçişi ve garanti hasta’ taahhüdüyle köprüler, otoyollar ve şehir hastaneleri için ayrılan bütçe 6.2 milyar lira. Sadece üç havalimanında garanti yolcular için yüklenici firmalara bugüne kadar Hazine’den ödenen miktar 66 milyon Euro. Bugünkü kurla yaklaşık 650 milyon TL. Erdoğan’ın ifadesiyle 650 trilyon lira.
“15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Marmara, Avrasya, Osmangazi Köprüsü. Bu milletin cebinden 1 kuruş çıkmayacak.” Bu ifade Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ait. 15 Nisan 2017’de Kartal’daki konuşmasında söylemişti bunları. Öncesinde de yap-işlet-devret modelini anlatarak ‘devletin cebinden kuruş çıkmadan onlarca projeyi hayata geçirdirklerini’ anlatmıştı. Mart 2014’deki bir konuşmasında projeleri sıraladıktan sonra, “Marmaray’ı yaptık. Yavuz Sultan Selim Köprüsü için cebimizden para çıkmıyor.” ifadelerini kullanmıştı.
KUR ARTTI, HAZİNEDEN ÇIKACAK PARA 9 MİLYAR TL’Yİ BULACAK
Ancak gerçek Erdoğan’ın söylediğinden çok daha farklı. Dönemin Maliye Bakanı Naci Ağbal, geçtiğimiz yıl ekim ayında, 2018 bütçesinde garanti araç taahhüdü nedeniyle vatandaşın geçmediği köprü ve otoyollar için 3.6, gitmediği şehir hastaneleri için de 2.6 milyar TL ödenek ayırdıklarını açıkladı. Ödemeler Euro ve dolar üzerinden yapılıyor. Ağbal bu açıklamayı geçtiğimiz yıl ekim ayında yaptığında Euro 4.20, dolar ise 3,60 seviyelerindeydi. Bugün Euro 6,50’nin üzerinde. Dolar ise 5,60’larda. Kurdaki artış, ödenecek rakamın da katlanması demek. 6,2 milyar ayrılmıştı ancak otoyol, köprü ve şehir hastanelerinin yüklenici firmalara ödenecek para sadece bu yıl 9 milyar TL’yi bulacak.
HAVALİMANLARI ‘ZARARINA’ ÇALIŞIYOR
Plansız yatırımlar milletin sırtına yük olarak biniyor. Afyonkarahisar, Uşak ve Kütahya illerine hizmet vermesi planlanan Zafer Havalimanı bu projelerden sadece biri. Havalimanının inşaatı AKP’ye yakınlığıyla bilinen İstanbul’daki 3. havalimanının da üstlenici firması olan İçtaş İnşaat’a verildi. Yüklenici firmaya toplam 50 milyon Euro’ya mal olan havalimanı Kasım 2012’de faaliyete geçti. Havalimanının işletme süresi 21 Mart 2044’te sona erecek. Yap-işlet-devret modeliyle yapılan havalimanı için yüklenici firmaya yolcu garantisi verildi. İç hatlar için yolcu başına 2, dış hatlar için 10 Euro ödenecek.
1 HAVALİMANI İÇİN AKTARILAN PARA 27 MİLYON EURO
2013’te havalimanının iç hatlar bölümünü sadece 32 bin 347 yolcu kişi kullandı. Bu rakam 2014’de 28 bin 439’a düştü. Bir sonraki yıl 30 bin 200 kişi uçarken, 2016’da sayı 32 bin 359 olarak kayıtlara girdi. Geçtiğimiz yıl da 32 bin civarında yolcu bu havalimanını kullandı. Ancak aynı dönemler için taahhüd edilen toplam yolcu sayısı yaklaşık 3 milyon kişi.
Aynı durum havalimanının dış hatlar terminali için de geçerli. 2012 ve 2017 yıları arasında toplamda dış hatlar terminalini yaklaşık 55 bin kişi kullandı. Buradaki taahhüd edilen yolcu miktarı ise 2 milyon 100 binden fazla. Yanılma payı yüzde 96! Sadece 5 yılda Zafer Havalimanı için yüklenici firmaya ödenen para toplam 27 milyon Euro’yu buluyor.
2044’E KADAR 210 MİLYON EURO ÖDENECEK
Şartnameye göre her yıl garanti edilen yolcu sayısı artıyor. Onuncu yılda ise ise sayı 2044’e kadar sabitleniyor. 2022’den 2044’e kadar iç hatlarda 775 bin, dış hatlarda ise 542 bin yolcu garantisi verildi. Neredeyse üç ilin toplam nüfusu kadar! Ortalama bir hesapla yüklenici firmaya sözleşmenin bitim tarihine kadar yapılması öngörülen ödeme 210 milyon Euro’yu bulacak.
ESENBOĞA’YA 30 MİLYON EURO
Aynı durum Bodrum ve Esenboğa havalimanları için de geçerli. 16 Mayıs 2012’de faaliyete giren Bodrum Havaalanı için işletmeci firmaya garanti yolcu taahhüdü gereğince geçtiğimiz yıla kadar 8 Milyon 263 Bin Euro ödendi. 16 Ekim 2006’da uçuşların başladığı Ankara Esenboğa Havaalanı içinse Hazine’den geçtiğimiz yıla kadar 29,5 Milyon Euro para aktarıldı.
***
KÖPRÜLERİ SIRTIMIZDA TAŞIYORUZ!
AKP iktidarı onlarca projeyi yap-işlet-devret modeliyle, ‘cebimizden bir kuruş çıkmayacağını’ vaad ederek yaptı. Kocaeli Osmangazi Köprüsü, İstanbul Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli bunlardan bazıları. Ve söz konusu projelerin hiç birinde taahhüd edilen rakam tutmadı. Osmangazi’den yıllık 14 milyon 600 bin araç geçişi için garanti verildi. Ancak 5 milyon araç geçti. Araç başına 35 dolar artı KDV ödenecek. Geçmeyen 9 milyon araç için bugünkü kurla ödenmesi gereken para yıllık KDV dahil 1 milyar 905 milyon lirayı buluyor.
Millete yok, müdeahhite çok!
Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde yıllık 49 milyon 275 bin araç garantisi verildi. Araç başına garanti para 4 dolar artı KDV. 15 milyon araç geçti. Devlet geçmeyen yaklışak 35 milyon araç için 1 milyar TL ödüyor. Avrasya Tüneli’nde yıllık 25 milyon 600 bin araç garantisi verildi. Sadece 10 milyon araç geçti. Garanti edilen ücret ise araç başına 4 dolar artı KDV. Avrasya Tüneli’nin milletin sırtına bindirdiği yük ise yaklaşık 400 milyon TL.
[İlker Doğan] 25.10.2018 [TR724]
“15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Marmara, Avrasya, Osmangazi Köprüsü. Bu milletin cebinden 1 kuruş çıkmayacak.” Bu ifade Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ait. 15 Nisan 2017’de Kartal’daki konuşmasında söylemişti bunları. Öncesinde de yap-işlet-devret modelini anlatarak ‘devletin cebinden kuruş çıkmadan onlarca projeyi hayata geçirdirklerini’ anlatmıştı. Mart 2014’deki bir konuşmasında projeleri sıraladıktan sonra, “Marmaray’ı yaptık. Yavuz Sultan Selim Köprüsü için cebimizden para çıkmıyor.” ifadelerini kullanmıştı.
KUR ARTTI, HAZİNEDEN ÇIKACAK PARA 9 MİLYAR TL’Yİ BULACAK
Ancak gerçek Erdoğan’ın söylediğinden çok daha farklı. Dönemin Maliye Bakanı Naci Ağbal, geçtiğimiz yıl ekim ayında, 2018 bütçesinde garanti araç taahhüdü nedeniyle vatandaşın geçmediği köprü ve otoyollar için 3.6, gitmediği şehir hastaneleri için de 2.6 milyar TL ödenek ayırdıklarını açıkladı. Ödemeler Euro ve dolar üzerinden yapılıyor. Ağbal bu açıklamayı geçtiğimiz yıl ekim ayında yaptığında Euro 4.20, dolar ise 3,60 seviyelerindeydi. Bugün Euro 6,50’nin üzerinde. Dolar ise 5,60’larda. Kurdaki artış, ödenecek rakamın da katlanması demek. 6,2 milyar ayrılmıştı ancak otoyol, köprü ve şehir hastanelerinin yüklenici firmalara ödenecek para sadece bu yıl 9 milyar TL’yi bulacak.
HAVALİMANLARI ‘ZARARINA’ ÇALIŞIYOR
Plansız yatırımlar milletin sırtına yük olarak biniyor. Afyonkarahisar, Uşak ve Kütahya illerine hizmet vermesi planlanan Zafer Havalimanı bu projelerden sadece biri. Havalimanının inşaatı AKP’ye yakınlığıyla bilinen İstanbul’daki 3. havalimanının da üstlenici firması olan İçtaş İnşaat’a verildi. Yüklenici firmaya toplam 50 milyon Euro’ya mal olan havalimanı Kasım 2012’de faaliyete geçti. Havalimanının işletme süresi 21 Mart 2044’te sona erecek. Yap-işlet-devret modeliyle yapılan havalimanı için yüklenici firmaya yolcu garantisi verildi. İç hatlar için yolcu başına 2, dış hatlar için 10 Euro ödenecek.
1 HAVALİMANI İÇİN AKTARILAN PARA 27 MİLYON EURO
2013’te havalimanının iç hatlar bölümünü sadece 32 bin 347 yolcu kişi kullandı. Bu rakam 2014’de 28 bin 439’a düştü. Bir sonraki yıl 30 bin 200 kişi uçarken, 2016’da sayı 32 bin 359 olarak kayıtlara girdi. Geçtiğimiz yıl da 32 bin civarında yolcu bu havalimanını kullandı. Ancak aynı dönemler için taahhüd edilen toplam yolcu sayısı yaklaşık 3 milyon kişi.
Aynı durum havalimanının dış hatlar terminali için de geçerli. 2012 ve 2017 yıları arasında toplamda dış hatlar terminalini yaklaşık 55 bin kişi kullandı. Buradaki taahhüd edilen yolcu miktarı ise 2 milyon 100 binden fazla. Yanılma payı yüzde 96! Sadece 5 yılda Zafer Havalimanı için yüklenici firmaya ödenen para toplam 27 milyon Euro’yu buluyor.
2044’E KADAR 210 MİLYON EURO ÖDENECEK
Şartnameye göre her yıl garanti edilen yolcu sayısı artıyor. Onuncu yılda ise ise sayı 2044’e kadar sabitleniyor. 2022’den 2044’e kadar iç hatlarda 775 bin, dış hatlarda ise 542 bin yolcu garantisi verildi. Neredeyse üç ilin toplam nüfusu kadar! Ortalama bir hesapla yüklenici firmaya sözleşmenin bitim tarihine kadar yapılması öngörülen ödeme 210 milyon Euro’yu bulacak.
ESENBOĞA’YA 30 MİLYON EURO
Aynı durum Bodrum ve Esenboğa havalimanları için de geçerli. 16 Mayıs 2012’de faaliyete giren Bodrum Havaalanı için işletmeci firmaya garanti yolcu taahhüdü gereğince geçtiğimiz yıla kadar 8 Milyon 263 Bin Euro ödendi. 16 Ekim 2006’da uçuşların başladığı Ankara Esenboğa Havaalanı içinse Hazine’den geçtiğimiz yıla kadar 29,5 Milyon Euro para aktarıldı.
***
KÖPRÜLERİ SIRTIMIZDA TAŞIYORUZ!
AKP iktidarı onlarca projeyi yap-işlet-devret modeliyle, ‘cebimizden bir kuruş çıkmayacağını’ vaad ederek yaptı. Kocaeli Osmangazi Köprüsü, İstanbul Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli bunlardan bazıları. Ve söz konusu projelerin hiç birinde taahhüd edilen rakam tutmadı. Osmangazi’den yıllık 14 milyon 600 bin araç geçişi için garanti verildi. Ancak 5 milyon araç geçti. Araç başına 35 dolar artı KDV ödenecek. Geçmeyen 9 milyon araç için bugünkü kurla ödenmesi gereken para yıllık KDV dahil 1 milyar 905 milyon lirayı buluyor.
Millete yok, müdeahhite çok!
Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde yıllık 49 milyon 275 bin araç garantisi verildi. Araç başına garanti para 4 dolar artı KDV. 15 milyon araç geçti. Devlet geçmeyen yaklışak 35 milyon araç için 1 milyar TL ödüyor. Avrasya Tüneli’nde yıllık 25 milyon 600 bin araç garantisi verildi. Sadece 10 milyon araç geçti. Garanti edilen ücret ise araç başına 4 dolar artı KDV. Avrasya Tüneli’nin milletin sırtına bindirdiği yük ise yaklaşık 400 milyon TL.
[İlker Doğan] 25.10.2018 [TR724]
İktidar muhibbini kalkındırma bankası [Semih Ardıç]
“Türkiye’nin hakikatle irtibatı kalmadı” sözü olup bitenleri tarife kifayet etmiyor.
En son haber: Kalkınma Bankası AŞ kredi batırsa da Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) kamu zararına sebebiyet veren kişilere hesap soramayacak.
BANKACILIK KANUNU DELİNDİ
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 2001 krizinin akabinde Uluslararası Para Fonu’nun telkinlerine göre tanzim edilen Bankacılık Kanunu’nu devre dışı bıraktı, daha doğrusu deldi.
Bankacılık gibi hassas bir sektörde bir bankaya niçin böyle bir imtiyaz tanınır? Teftişten, hesap vermekten imtina edenlerin maksadı ne ki alelacele mayınlı araziye girildi?
AYLARDIR KONUŞULUYORDU
AKP’nin böyle bir hazırlığı olduğu aylardır konuşuluyordu. Kur ve faizlerin yükselmesi başta Kredi Garanti Fonu (KGF) kredileri olmak üzere ticari kredilerin tahsilatını da aksattı.
“Takipteki alacak” diye bilinen batık kredi tutarı 87 milyar TL’ye ulaştı. İki hafta evvel 81 milyar TL idi. Rakamlar sene sonunda 100 milyar TL’yi geçebilir.
Batık kredilere bankaların ayıracağı karşılık öz kaynak ihtiyacını artırıyor. Hükûmet de bankaları rahatlatmak için bir nevi arıtma tesisi arayışına girdi.
TOKSİK KREDİLERİ ARITMA TESİSİ
Batık ya da toksik krediler bu tesise getirilecek ve burada imha edilecek. Kredi arıtma tesisinin ihtiyaç duyacağı para da vatandaşın ödediği vergilerden karşılanacak. Kanun değişikliğinin maksadı bu idi.
Böylece reel sektörün ödeme zorluğu bankaları sarsmamış olacak. Sermaye yeterlilik rasyoları düşen bankalar batıklardan kurtulunca bilançolar düzelecek.
Makyajı da Kalkınma Bankası atacak. Şeklen doğru gibi gelen bu mekanizmada vatandaşa daha fazla vergi ödeme rolü biçildi.
TALİMATLA HAREKET EDECEK
Bankalar ya da şirketler kurtarılırken dar ve orta gelirli kesimin tasarruflarını göz dikiliyor.
Kalkınma Bankası, yeni ticari unvanı ile “Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası AŞ”, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın emrine âmâde olacak.
Zira kanunda Cumhurbaşkanı kararı ile hareket edeceği belirtiliyor. Banka, Erdoğan’ın talimatı ile istediği kamu kurumundan para temin edebilecek, istediği kişi yahut firmaya kredi tahsi edebilecek. Üstelik bu işlemler için Damga Vergisi, noter veya tapu harcı ödemeyecek. Banka Sigorta Muamele Vergisi’nden (BSMV), mahkeme harcından da muaf.
İŞTE O MADDE
En hassas hüküm kanunun 7’nci maddesinde şu şekilde: “5411 sayılı Kanunun 53 üncü maddesinin birinci fıkrası Banka hakkında uygulanmaz. Bu madde uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu tarafından belirlenen kredilerin sınıflanması, izlenmesi, takibe alınması, karşılık oranları ve teminatlara ilişkin usul ve esaslar Banka Yönetim Kurulunca belirlenir. Banka tarafından ayrılan özel karşılıklar 5411 sayılı Kanunun 53 üncü maddesinin ikinci fıkrası hükmünden yararlanır.”
Kredilerin risk durumuna göre sınıflanması, izlenmesi, takibe alınması, karşılık oranlarının belirlenmesi ve ek teminatlara ilişkin usul ve esaslar BDDK yerine banka yönetim kurulu tarafından tespit edilecek.
MÜEYYİDE YOK
BDDK’nın Kalkınma Bankası nezdinde belediye zabıtası kadar hükmü kalmadı. Batık krediler sebebiyle Kalkınma Bankası hakkında herhangi bir müeyyide kararı alınamayacak.
“Mahkemeler ve icra daireleri nezdinde açacağı dava, takip ve talepler; teminattan, damga, veraset ve intikal, banka ve sigorta muameleleri vergilerinden ve tüm harçlardan istisnadır.” maddesi ile bankaya bir başka imtiyaz daha verildi.
Bankanın her türlü ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz ve icranın geri bırakılması taleplerinde de teminat şartı aranmayacak.
52 BANKA BİR TARAFA, KALKINMA BANKASI BİR TARAFA
5’i katılım bankası olmak üzere toplam 52 banka içinde bir bankaya bu kadar imtiyaz hakkını tanınması Türkiye’de en basit hâdise kadar kıymet ifade etmedi.
Muhalefet de iktidar da bankacılığı yozlaştıracak bir kapıyı araladı. Nasıl olsa arıtma tesisi kuruldu. Her banka riskini oraya nakleder bilançoları pîrüpak eder.
Kamu kaynakları Erdoğan’a bağlı çalışacak Kalkınma Bankası yönetim kurulunun insaf ve merhametine kalacak. Devlet kendi ihdas ettiği kanunu yine bir başka kanunla deliyorsa orada hukukun üstünlüğünden bahsedilemez.
2001 KRİZİNE GÖTÜREN HATALAR TEKRAR EDİYOR
Kanun değişikliği iktidarın krizi örtbas etmeye matuf telaşını bir kere daha ele vermiştir. Her sahada olduğu gibi bankacılık sektöründe de geriye gidiş devam ediyor.
2001 krizinin sebepleri iradi olarak ihdas olunuyor.
“Kriz yokmuş” gibi hareket eden ve attığı adımlarla sistemi ayakta tutan sütunları yıkan iktidarın çıkardığı maliyetin kimse farkında değil.
Tek adamın ihtirasının Türkiye’yi yatırım yapılamaz bir memleket ligine düşürdüğü ne vakit idrak edilecek?
Daha evvel kamu ihaleleri üzerinden servet transferi yapan AKP artık kestirmeden gidecek.
24 Ekim 2018 Çarşamba günü itibarıyla birilerini kalkındırma bankası faaliyete geçmiştir.
İktidar muhibbi şirketler hayrını görsün…
[Semih Ardıç] 25.10.2018 [TR724]
En son haber: Kalkınma Bankası AŞ kredi batırsa da Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) kamu zararına sebebiyet veren kişilere hesap soramayacak.
BANKACILIK KANUNU DELİNDİ
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 2001 krizinin akabinde Uluslararası Para Fonu’nun telkinlerine göre tanzim edilen Bankacılık Kanunu’nu devre dışı bıraktı, daha doğrusu deldi.
Bankacılık gibi hassas bir sektörde bir bankaya niçin böyle bir imtiyaz tanınır? Teftişten, hesap vermekten imtina edenlerin maksadı ne ki alelacele mayınlı araziye girildi?
AYLARDIR KONUŞULUYORDU
AKP’nin böyle bir hazırlığı olduğu aylardır konuşuluyordu. Kur ve faizlerin yükselmesi başta Kredi Garanti Fonu (KGF) kredileri olmak üzere ticari kredilerin tahsilatını da aksattı.
“Takipteki alacak” diye bilinen batık kredi tutarı 87 milyar TL’ye ulaştı. İki hafta evvel 81 milyar TL idi. Rakamlar sene sonunda 100 milyar TL’yi geçebilir.
Batık kredilere bankaların ayıracağı karşılık öz kaynak ihtiyacını artırıyor. Hükûmet de bankaları rahatlatmak için bir nevi arıtma tesisi arayışına girdi.
TOKSİK KREDİLERİ ARITMA TESİSİ
Batık ya da toksik krediler bu tesise getirilecek ve burada imha edilecek. Kredi arıtma tesisinin ihtiyaç duyacağı para da vatandaşın ödediği vergilerden karşılanacak. Kanun değişikliğinin maksadı bu idi.
Böylece reel sektörün ödeme zorluğu bankaları sarsmamış olacak. Sermaye yeterlilik rasyoları düşen bankalar batıklardan kurtulunca bilançolar düzelecek.
Makyajı da Kalkınma Bankası atacak. Şeklen doğru gibi gelen bu mekanizmada vatandaşa daha fazla vergi ödeme rolü biçildi.
TALİMATLA HAREKET EDECEK
Bankalar ya da şirketler kurtarılırken dar ve orta gelirli kesimin tasarruflarını göz dikiliyor.
Kalkınma Bankası, yeni ticari unvanı ile “Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası AŞ”, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın emrine âmâde olacak.
Zira kanunda Cumhurbaşkanı kararı ile hareket edeceği belirtiliyor. Banka, Erdoğan’ın talimatı ile istediği kamu kurumundan para temin edebilecek, istediği kişi yahut firmaya kredi tahsi edebilecek. Üstelik bu işlemler için Damga Vergisi, noter veya tapu harcı ödemeyecek. Banka Sigorta Muamele Vergisi’nden (BSMV), mahkeme harcından da muaf.
İŞTE O MADDE
En hassas hüküm kanunun 7’nci maddesinde şu şekilde: “5411 sayılı Kanunun 53 üncü maddesinin birinci fıkrası Banka hakkında uygulanmaz. Bu madde uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu tarafından belirlenen kredilerin sınıflanması, izlenmesi, takibe alınması, karşılık oranları ve teminatlara ilişkin usul ve esaslar Banka Yönetim Kurulunca belirlenir. Banka tarafından ayrılan özel karşılıklar 5411 sayılı Kanunun 53 üncü maddesinin ikinci fıkrası hükmünden yararlanır.”
Kredilerin risk durumuna göre sınıflanması, izlenmesi, takibe alınması, karşılık oranlarının belirlenmesi ve ek teminatlara ilişkin usul ve esaslar BDDK yerine banka yönetim kurulu tarafından tespit edilecek.
MÜEYYİDE YOK
BDDK’nın Kalkınma Bankası nezdinde belediye zabıtası kadar hükmü kalmadı. Batık krediler sebebiyle Kalkınma Bankası hakkında herhangi bir müeyyide kararı alınamayacak.
“Mahkemeler ve icra daireleri nezdinde açacağı dava, takip ve talepler; teminattan, damga, veraset ve intikal, banka ve sigorta muameleleri vergilerinden ve tüm harçlardan istisnadır.” maddesi ile bankaya bir başka imtiyaz daha verildi.
Bankanın her türlü ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz ve icranın geri bırakılması taleplerinde de teminat şartı aranmayacak.
52 BANKA BİR TARAFA, KALKINMA BANKASI BİR TARAFA
5’i katılım bankası olmak üzere toplam 52 banka içinde bir bankaya bu kadar imtiyaz hakkını tanınması Türkiye’de en basit hâdise kadar kıymet ifade etmedi.
Muhalefet de iktidar da bankacılığı yozlaştıracak bir kapıyı araladı. Nasıl olsa arıtma tesisi kuruldu. Her banka riskini oraya nakleder bilançoları pîrüpak eder.
Kamu kaynakları Erdoğan’a bağlı çalışacak Kalkınma Bankası yönetim kurulunun insaf ve merhametine kalacak. Devlet kendi ihdas ettiği kanunu yine bir başka kanunla deliyorsa orada hukukun üstünlüğünden bahsedilemez.
2001 KRİZİNE GÖTÜREN HATALAR TEKRAR EDİYOR
Kanun değişikliği iktidarın krizi örtbas etmeye matuf telaşını bir kere daha ele vermiştir. Her sahada olduğu gibi bankacılık sektöründe de geriye gidiş devam ediyor.
2001 krizinin sebepleri iradi olarak ihdas olunuyor.
“Kriz yokmuş” gibi hareket eden ve attığı adımlarla sistemi ayakta tutan sütunları yıkan iktidarın çıkardığı maliyetin kimse farkında değil.
Tek adamın ihtirasının Türkiye’yi yatırım yapılamaz bir memleket ligine düşürdüğü ne vakit idrak edilecek?
Daha evvel kamu ihaleleri üzerinden servet transferi yapan AKP artık kestirmeden gidecek.
24 Ekim 2018 Çarşamba günü itibarıyla birilerini kalkındırma bankası faaliyete geçmiştir.
İktidar muhibbi şirketler hayrını görsün…
[Semih Ardıç] 25.10.2018 [TR724]
Derin yapı kendi güç alanını mı test ediyor? | Derin devlet -2 [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Derin yapı ya da daha kurumsal ve yaygın isimlendirmeyle derin devlet, seri adımlarla kendi kontrolünde bir vesayet rejimini, ya da vesayet 2.0.’ı kuruyor. Ama bunu Erdoğan’la ortaklık temelinde ederiz, ama Erdoğan’ın derin devletin kontrolünde olduğu “kukla” varsayımıyla, sonuç değişmiyor. Her halükarda Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek sahibi olduğunu düşünen veya kendilerinin bu şekilde algılanmasını isteyen bir grup asker ve bürokrat var; geniş ve etkili bir grup. Bir önceki yazıda derin devletle ilgili bazı göstergeleri dile getirmeye çalışmıştım.
Bu yazıda, daha farklı bir şeyi göz önüne almak istiyorum: derin yapı son siyasi gelişmeler üzerinden kendi güç alanını mı test ediyor? Ya da Erdoğan’a gözdağı vermeyi mi amaçlıyor? Cumhur İttifakı’nın bitmesi tartışmalarını kast ediyorum. 24 Ekim 2018 tarihli emeklilikte yaş engeline takılan vatandaşların durumuna ilişkin yapılan oylamada, yeni rejim kurulduğundan bu yana ilk kez Erdoğan kaybetti. Bu elbette MHP’nin tutum değişikliği ile gerçekleşti. Şimdi Andımız konusundaki Danıştay kararı ile tetiklenen bu gelişmede derin devletin rolü konusu üzerinde düşünmeyecek miyiz? Erdoğan’ın da vurguladığı gibi, 5 yıldır neredeydi Danıştay? Sadece bu 5 yıl sonrası bir anda devreye sokulan Andımız kararı bile tek başına durup düşünülmesi gereken bir olaydır. Siyasette hiçbir şey – özellikle de böyle enteresan bir zamanlaması varsa ve sonrasında ciddi konstellasyon değişimleri tetiklendiyse – tesadüflere bağlı değildir! Bu temel bir ilkedir. Evet, bazen rastlantılar olur. Ama bu denli mükemmel bir rastlantı ve onunla bağlantılı bir domino etkisi olamaz. Dolayısıyla Danıştay kararı ve MHP’nin olağan dışı çıkışı, hayatın doğal akışına uygun değildir. Ben bu olaylar dizisinin bir “irade” ve onun “kararı” sonucunda gerçekleştiğini düşünüyorum. Elbette bu irade kim, onu ancak tahmin edebiliriz bu aşamada. Henüz o iradenin mutlak olarak tespiti imkânsız. Ancak işaretler, gidişatın yönü, arkasındaki ideolojik diskur, ona destek olan kesimler gibi parametreler ışığında, derin yapının gölgesini görmek zor değil.
Derin yapı, Erdoğan’ın siyasi karizması üzerinden Kürtleri ve Cemaat’i saf dışı bıraktı
MHP ve CHP nasıl yeni rejime monte edildiler, bunu daha önce çok kereler ele aldım. İkisi de nasyonalist olan bu iki partinin rejime sadakatlerindeki mihenk taşı Kürt meselesine yaklaşım ve Cemaat’in bitirilmesi konularındaki tutumlarıdır. Bu konular, Ergenekon ve türevi davalardan mahkûmiyet almış askerlerin aklanmasında en önemli pazarlık konularıydı. Erdoğan cephesinde birinci mevzuda tükürdüğünü yalamak konusunda sorun yaşanırken, ikinci mevzuda daha istekli ve motive bir Erdoğan vardı. Bu ikincisinde tek kaygısı, “FETÖ” kapsamına kendisi ve yakın çevresinin de dâhil edilmesiydi. “Allah’ın lütfu” darbe bu konuda imdadına yetişti. Derin yapı, Erdoğan’ın siyasi karizması üzerinden Kürtleri ve Cemaat’i saf dışı bıraktı. Böylece derin yapı, kendisini konsolide etmeye ağırlık verdi ve ordu içi yeniden yapılanmayı sessiz ve nereden, elbette ki derinden (!) yürüttü. En kilit ve gelecekte orduyu kontrol altına alabilecek pozisyonlara, bir zamanlar darbecilikten hüküm giymiş askerleri (yeniden aktive ederek) getiren derin yapı, giderek bürokraside “yargıyı siyasetin köpeği” yapan anayasa ve yasa dışı mahkeme süreçlerini de denetleyerek, elmalarla armutları birbirinden ayırdı. Halkı da bu yapılan korkunç hukuksuzlukların gerekliliğine – yine Erdoğan eliyle – ikna etti. Babasını bulamıyorsan oğlunu al tipi “hukuk” (!) anlayışı iyiden iyiye Türkiye’ye yerleşti. Askeriye ve bürokrasi böylelikle NATO ve Batı normlarından koparıldı. Erdoğan iyice savunmasız hale getirildi. MHP bu gidişatta Erdoğan tarafından “banko” olarak algılanmaya başladı. CHP’nin liderine yüklenerek, daima ulusalcı kanada mesaj veren Erdoğan, derin devletin CHP’yi sosyal demokratlıktan “derin devlet yörüngesinde bir nasyonalist fraksiyona” dönüştürülme sürecinde manivela görevi yaptı. Ne de olsa derin devlet tüm demokratları “liboşlukla” ve “FETÖ’cülükle” suçlayarak, en ufak “solcu” kıvılcımları bile titizlikle söndürüyordu. Böylelikle Cumhuriyet gazetesine operasyon da dahil olmak üzere, ılımlı ve sosyal demokrat, hukukun üstünlüğüne inanan bir CHP yerine, jakoben köklerine dönen bir 1930’lar CHP’si projesi, yine seri adımlarla ilerletiliyordu.
İşte parlamentoda oluşan bugünkü blok muhalefet bu temeller üzerine kuruluyor, ya da kuruluyormuş gibi yapılarak Erdoğan’a sağlam bir mesaj veriliyor. Esasında Saray’ın meclisin bütçe onayına ihtiyacı yok tabi. Ama burada esas olan hakiki işlevden ziyade, verilen mesajın fiili ağırlığıdır. MHP saf değiştiriyorsa, bunu sudan bir Andımız tartışması üzerinden yapmaz, yapamaz. Zira bundan çok daha yaşamsal önemde olan konularda, Erdoğan’a Erdoğan’dan fazla yaklaşarak, ilkeleri olmadığını defalarca ispat etti MHP. Ya CHP? 15 Temmuz resmi söyleminin halka dayatılmasında “Yenikapı Ruhu” teslimiyeti, ana mihenk taşı olmadı mı? Yani CHP, rejimin payandasıdır, bunu biliyoruz. Sonrasında Kılıçdaroğlu partiyi sosyal demokrasiye çekebilmeye gayret etti, binlerce kilometre yürüyerek. Ama nefesi ya da cesareti, Berberoğlu ve Demirtaş’ın zindanları önüne kadar gitmeye yetmedi. Böylece ulusalcı kanat partiyi örümcek gibi sardı. Kılıçdaroğlu, Berberoğlu’na ve rejimin uğraştığı Cumhuriyet’teki Dündar ekibine sahip çıkamadı! Yani derin yapı, ez cümle, MHP üzerinde de CHP üzerinde de etkin! Bu kesin!
Derin devlet şu an Erdoğan’ı test ediyor
Gelelim bu son hamlelerin anlam ve önemine. Bakın, Erdoğan’ın meşruiyeti bazı önemli şeylere dayanıyor. Bunlardan en başta geleni, MHP’nin de dâhil olduğu “yerli ve milli” cephe. Halkın yüzde ellisinden fazlasının desteğinin Erdoğan için sembolik olmaktan ötede bir önemi var. Ama bundan çok daha – stratejik bakımdan – önemli olanı, derin yapının Erdoğan’ın İslamcı ideolojisini nasyonalizmle sulandırma arzusu, ki bunu çok başarılı bir şekilde gerçekleştirdiler diyebiliyoruz an itibariyle. Neden mi? Bakın, bugün kamuoyu – AKP özelinde Erdoğan’ın tabanı başta olmak üzere – tüm iç ve dış meseleleri artık milliyetçi gözlüklerle okuyor. Türkiye kapalı bir toplum haline getirildi, küresel ve bölgesel “gerçek” gündemden tümüyle kopartılarak tecrit edildi. Oh, ne ala, işte tam da bu, derin devletin vesayeti için arayıp da bulamadığı bir ortak halk zemini oluşturdu. Erdoğan, kitlelere bunu kakalamada en önemli araç oldu. Bir zamanlar “megri-megri” türküleriyle Abdullah Öcalan’ın pazarlık sonrası mesajlarını okutan ve Dolmabahçe Mutabakatı’nda Kürtlere üniter yapıyı sarsıcı hakları söz veren Erdoğan, çok kıvrak bir manevrayla derin devletin şahin ve askeri politikalarına halkı ikna ederek, bir anda milli bir lider olmaya karar verdi! Bak sen şu işe! Ve biz bunun nedenlerini hiç sorgulamayacağız, bunu dün yağan yağmur gibi, mevsim normalleriyle açıklayacağız, öyle mi?
Hiç sanmıyorum! Çünkü bunun satın alınmasında ciddi analitik zafiyetler var! Olan esasında şu: 17 Aralık soruşturmaları sonrası, Erdoğan, bu politika değişikliklerini kabul etmek zorunda kaldı. Neden? Çünkü derin yapının destek ve himayesine gereksinim duymuştu. Bu bağlamda, Türkiye’nin ”demokrasi tramvayından” inmesi, İslamcı Milli Görüş ideolojisiyle takıyyenin feriştahı olmuş Erdoğan için son derece kolay yapılabilecek bir hamleydi. Şimdi bakmayın AB çevrelerinde “nasıl oldu bu iş” diye soranlara sakın siz. Bunlar, bilip de bilmezden gelen, Erdoğan bahane, “mülteci anlaşması şahane” ekibinden. İnanın bugün derin devlet derinden değil de satıhtan politikaya bodoslama dalsa, AB yine mülteci anlaşması için tüm ilkelerini ayaklar altına alır. Esasında haksız da sayılırlar mı? Sayılmazlar bence. Çünkü Türkiye ve Türk insanı, demokrasiden ne anlıyor, 15 Temmuz sonrasında net olarak gördük.
Evet, derin devlet şu an Erdoğan’ı test ediyor. Bunu MHP manivelası üzerinden yapıyor. İstediği tasarımı yapabilme kabiliyetinde olduğunu gösteriyor. Dikkat et mesajı veriyor. Ya da ikinci alternatif, rejim 2.0 aşamasında artık. Bunu yakında göreceğiz. Şu an için bu tahminlerin ötesinde bir netlik kazandırmak çok zor bu konuya. Mesaj veriyorsa, MHP’li statüko yeniden tesis edilir yakında. Yok iş ciddiyse, bunun da emarelerini izlemeye ve yorumlamaya devam edelim biz. Bu seriyi kapatmamak üzere, şimdilik bu kadar.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.10.2018 [TR724]
Bu yazıda, daha farklı bir şeyi göz önüne almak istiyorum: derin yapı son siyasi gelişmeler üzerinden kendi güç alanını mı test ediyor? Ya da Erdoğan’a gözdağı vermeyi mi amaçlıyor? Cumhur İttifakı’nın bitmesi tartışmalarını kast ediyorum. 24 Ekim 2018 tarihli emeklilikte yaş engeline takılan vatandaşların durumuna ilişkin yapılan oylamada, yeni rejim kurulduğundan bu yana ilk kez Erdoğan kaybetti. Bu elbette MHP’nin tutum değişikliği ile gerçekleşti. Şimdi Andımız konusundaki Danıştay kararı ile tetiklenen bu gelişmede derin devletin rolü konusu üzerinde düşünmeyecek miyiz? Erdoğan’ın da vurguladığı gibi, 5 yıldır neredeydi Danıştay? Sadece bu 5 yıl sonrası bir anda devreye sokulan Andımız kararı bile tek başına durup düşünülmesi gereken bir olaydır. Siyasette hiçbir şey – özellikle de böyle enteresan bir zamanlaması varsa ve sonrasında ciddi konstellasyon değişimleri tetiklendiyse – tesadüflere bağlı değildir! Bu temel bir ilkedir. Evet, bazen rastlantılar olur. Ama bu denli mükemmel bir rastlantı ve onunla bağlantılı bir domino etkisi olamaz. Dolayısıyla Danıştay kararı ve MHP’nin olağan dışı çıkışı, hayatın doğal akışına uygun değildir. Ben bu olaylar dizisinin bir “irade” ve onun “kararı” sonucunda gerçekleştiğini düşünüyorum. Elbette bu irade kim, onu ancak tahmin edebiliriz bu aşamada. Henüz o iradenin mutlak olarak tespiti imkânsız. Ancak işaretler, gidişatın yönü, arkasındaki ideolojik diskur, ona destek olan kesimler gibi parametreler ışığında, derin yapının gölgesini görmek zor değil.
Derin yapı, Erdoğan’ın siyasi karizması üzerinden Kürtleri ve Cemaat’i saf dışı bıraktı
MHP ve CHP nasıl yeni rejime monte edildiler, bunu daha önce çok kereler ele aldım. İkisi de nasyonalist olan bu iki partinin rejime sadakatlerindeki mihenk taşı Kürt meselesine yaklaşım ve Cemaat’in bitirilmesi konularındaki tutumlarıdır. Bu konular, Ergenekon ve türevi davalardan mahkûmiyet almış askerlerin aklanmasında en önemli pazarlık konularıydı. Erdoğan cephesinde birinci mevzuda tükürdüğünü yalamak konusunda sorun yaşanırken, ikinci mevzuda daha istekli ve motive bir Erdoğan vardı. Bu ikincisinde tek kaygısı, “FETÖ” kapsamına kendisi ve yakın çevresinin de dâhil edilmesiydi. “Allah’ın lütfu” darbe bu konuda imdadına yetişti. Derin yapı, Erdoğan’ın siyasi karizması üzerinden Kürtleri ve Cemaat’i saf dışı bıraktı. Böylece derin yapı, kendisini konsolide etmeye ağırlık verdi ve ordu içi yeniden yapılanmayı sessiz ve nereden, elbette ki derinden (!) yürüttü. En kilit ve gelecekte orduyu kontrol altına alabilecek pozisyonlara, bir zamanlar darbecilikten hüküm giymiş askerleri (yeniden aktive ederek) getiren derin yapı, giderek bürokraside “yargıyı siyasetin köpeği” yapan anayasa ve yasa dışı mahkeme süreçlerini de denetleyerek, elmalarla armutları birbirinden ayırdı. Halkı da bu yapılan korkunç hukuksuzlukların gerekliliğine – yine Erdoğan eliyle – ikna etti. Babasını bulamıyorsan oğlunu al tipi “hukuk” (!) anlayışı iyiden iyiye Türkiye’ye yerleşti. Askeriye ve bürokrasi böylelikle NATO ve Batı normlarından koparıldı. Erdoğan iyice savunmasız hale getirildi. MHP bu gidişatta Erdoğan tarafından “banko” olarak algılanmaya başladı. CHP’nin liderine yüklenerek, daima ulusalcı kanada mesaj veren Erdoğan, derin devletin CHP’yi sosyal demokratlıktan “derin devlet yörüngesinde bir nasyonalist fraksiyona” dönüştürülme sürecinde manivela görevi yaptı. Ne de olsa derin devlet tüm demokratları “liboşlukla” ve “FETÖ’cülükle” suçlayarak, en ufak “solcu” kıvılcımları bile titizlikle söndürüyordu. Böylelikle Cumhuriyet gazetesine operasyon da dahil olmak üzere, ılımlı ve sosyal demokrat, hukukun üstünlüğüne inanan bir CHP yerine, jakoben köklerine dönen bir 1930’lar CHP’si projesi, yine seri adımlarla ilerletiliyordu.
İşte parlamentoda oluşan bugünkü blok muhalefet bu temeller üzerine kuruluyor, ya da kuruluyormuş gibi yapılarak Erdoğan’a sağlam bir mesaj veriliyor. Esasında Saray’ın meclisin bütçe onayına ihtiyacı yok tabi. Ama burada esas olan hakiki işlevden ziyade, verilen mesajın fiili ağırlığıdır. MHP saf değiştiriyorsa, bunu sudan bir Andımız tartışması üzerinden yapmaz, yapamaz. Zira bundan çok daha yaşamsal önemde olan konularda, Erdoğan’a Erdoğan’dan fazla yaklaşarak, ilkeleri olmadığını defalarca ispat etti MHP. Ya CHP? 15 Temmuz resmi söyleminin halka dayatılmasında “Yenikapı Ruhu” teslimiyeti, ana mihenk taşı olmadı mı? Yani CHP, rejimin payandasıdır, bunu biliyoruz. Sonrasında Kılıçdaroğlu partiyi sosyal demokrasiye çekebilmeye gayret etti, binlerce kilometre yürüyerek. Ama nefesi ya da cesareti, Berberoğlu ve Demirtaş’ın zindanları önüne kadar gitmeye yetmedi. Böylece ulusalcı kanat partiyi örümcek gibi sardı. Kılıçdaroğlu, Berberoğlu’na ve rejimin uğraştığı Cumhuriyet’teki Dündar ekibine sahip çıkamadı! Yani derin yapı, ez cümle, MHP üzerinde de CHP üzerinde de etkin! Bu kesin!
Derin devlet şu an Erdoğan’ı test ediyor
Gelelim bu son hamlelerin anlam ve önemine. Bakın, Erdoğan’ın meşruiyeti bazı önemli şeylere dayanıyor. Bunlardan en başta geleni, MHP’nin de dâhil olduğu “yerli ve milli” cephe. Halkın yüzde ellisinden fazlasının desteğinin Erdoğan için sembolik olmaktan ötede bir önemi var. Ama bundan çok daha – stratejik bakımdan – önemli olanı, derin yapının Erdoğan’ın İslamcı ideolojisini nasyonalizmle sulandırma arzusu, ki bunu çok başarılı bir şekilde gerçekleştirdiler diyebiliyoruz an itibariyle. Neden mi? Bakın, bugün kamuoyu – AKP özelinde Erdoğan’ın tabanı başta olmak üzere – tüm iç ve dış meseleleri artık milliyetçi gözlüklerle okuyor. Türkiye kapalı bir toplum haline getirildi, küresel ve bölgesel “gerçek” gündemden tümüyle kopartılarak tecrit edildi. Oh, ne ala, işte tam da bu, derin devletin vesayeti için arayıp da bulamadığı bir ortak halk zemini oluşturdu. Erdoğan, kitlelere bunu kakalamada en önemli araç oldu. Bir zamanlar “megri-megri” türküleriyle Abdullah Öcalan’ın pazarlık sonrası mesajlarını okutan ve Dolmabahçe Mutabakatı’nda Kürtlere üniter yapıyı sarsıcı hakları söz veren Erdoğan, çok kıvrak bir manevrayla derin devletin şahin ve askeri politikalarına halkı ikna ederek, bir anda milli bir lider olmaya karar verdi! Bak sen şu işe! Ve biz bunun nedenlerini hiç sorgulamayacağız, bunu dün yağan yağmur gibi, mevsim normalleriyle açıklayacağız, öyle mi?
Hiç sanmıyorum! Çünkü bunun satın alınmasında ciddi analitik zafiyetler var! Olan esasında şu: 17 Aralık soruşturmaları sonrası, Erdoğan, bu politika değişikliklerini kabul etmek zorunda kaldı. Neden? Çünkü derin yapının destek ve himayesine gereksinim duymuştu. Bu bağlamda, Türkiye’nin ”demokrasi tramvayından” inmesi, İslamcı Milli Görüş ideolojisiyle takıyyenin feriştahı olmuş Erdoğan için son derece kolay yapılabilecek bir hamleydi. Şimdi bakmayın AB çevrelerinde “nasıl oldu bu iş” diye soranlara sakın siz. Bunlar, bilip de bilmezden gelen, Erdoğan bahane, “mülteci anlaşması şahane” ekibinden. İnanın bugün derin devlet derinden değil de satıhtan politikaya bodoslama dalsa, AB yine mülteci anlaşması için tüm ilkelerini ayaklar altına alır. Esasında haksız da sayılırlar mı? Sayılmazlar bence. Çünkü Türkiye ve Türk insanı, demokrasiden ne anlıyor, 15 Temmuz sonrasında net olarak gördük.
Evet, derin devlet şu an Erdoğan’ı test ediyor. Bunu MHP manivelası üzerinden yapıyor. İstediği tasarımı yapabilme kabiliyetinde olduğunu gösteriyor. Dikkat et mesajı veriyor. Ya da ikinci alternatif, rejim 2.0 aşamasında artık. Bunu yakında göreceğiz. Şu an için bu tahminlerin ötesinde bir netlik kazandırmak çok zor bu konuya. Mesaj veriyorsa, MHP’li statüko yeniden tesis edilir yakında. Yok iş ciddiyse, bunun da emarelerini izlemeye ve yorumlamaya devam edelim biz. Bu seriyi kapatmamak üzere, şimdilik bu kadar.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.10.2018 [TR724]
Devlet kimin? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren uzunca süre tek parti CHP’nin ve Kemalistlerin kontrolünde oldu. Devletin ve partinin adında cumhuriyet vardı ama cumhurun/halkın hiçbir hükmü, itibarı yoktu. Kemalizmi temsilen genellikle asker, bazen de yargı kendisini “devletin sahibi” görürdü. Sözde “köylü milletin efendisi”ydi ama en çok itilip kakılan onlardı. Memurlar dışındaki halk devletten korkar ve kendisini ondan korumak zorunda hissederdi. Memur olmak devlete sırtını dayamak, devletin adamı olmak, devlet gücünü kendinde hissetmekti.
Her ne kadar milliyetçi-muhafazakar kesimler “Osmanlı” diye yatıp kalkıyorsa da Türkler milliyetçilik akımının yükselişine kadar devletin önemli noktalarından uzak tutuldular. Osmanlı döneminde her milletten sadrazam (Başbakan), vezir/nazır bulursunuz ama Türklerden zorla bulursunuz. Çünkü Türk aşiretler, aileler itilip kakılır ve tehdit görülürdü. Zira Türk sülaleler hanedanı değiştirme, saltanata ortak olma potansiyelindeydi. O nedenle gayr-ı müslim orijinli kişiler devlet görevlerinde hep öne çıkarıldı. Dağılma döneminde ise başta Türkler olmak üzere Anadolu’da yaşayan Müslüman unsurlara hep cephelerde ölmek, vatanı kurtarmak için yedi düvelle şavaşmak düştü. Ülkenin asli unsurları nimetlerde değilse de külfetlerde hep hatırlandı.
Devlete sahip olma hissi, kendini “devlet” olarak görme birazda güç vehmiyle ilgili. Gücü ele geçiren, devletin bazı araçlarını kullananlar kendisini “devletin sahibi” zannediyor. TSK, askeri öğrencileri, subayları hep “devletin asıl sahibi biziz” zihniyetiyle yetiştirdi. Yıllarca “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi”ni bahane ederek hukuka, siyasete sivil hayata müdahale etti. Bugünlerde en perişan, itibarsız dönemini yaşıyor. Türkiye’de subay, asker, komutan olmak hiç bu kadar aşağılanmamıştı. Sanırım asker de devletin kendisine ait olmadığını anladı. Keza üst yargı organları ve yüksek yargıçlar da bazı dönemlerde kendini “devlet“ olarak görüyor, devleti kilitliyor, TBMM’yi dikkate almıyor, milleti ve iradesini takmıyordu. Şu sıralar yargı TSK’dan da beter. Artık yargı ve yargıçlar adaletin, hukukun değil, hatta devletin, Parti’nin bile değil, bir kişinin talimatıyla çalışan zavallı hale düşürülmüş durumda.
Zaman zaman iktidar partileri ve yöneticileri kendini “devletin sahibi” gördü. DP’nin son döneminde, ANAP iktidarının ikinci döneminde ve şimdilerde AKP için “kendini devletin sahibi görme” durumundan bahsedilebilir. Böylesi dönemlerde iktidar partisinin rozetini yakasına takan şahsını “devlet” gibi kudretli hissetmiş, tafrasından yanına yaklaşılmamıştır. Ama bir süre sonra bu partilerin etkisi tükenmiş, bazılarının tabelası dahi kalmamıştır. ANAP, DYP gibi bir zamanların efsane partileri artık bir binaya dahi sahip değiller. Hepsi silindi gitti. Kendini devletle ifade eden, güçle var olan kişiler/kesimler ise devletin “yeni sahibi” görünenlerin arkasında hizaya geçtiler.
Son dönemde AKP’liler, İslamcılar kendini devletin sahibi görüyor. Herşeyi yapmaya muktedir olduklarını, devleti yeniden kurduklarını, kurumları yapılandırdıklarını, dünyaya meydan okuduklarını vs. vs düşünüyorlar. Oyun oynarken sırayla kral rolü üstlenip kendini kral gibi hissedip sevinen, tatmin olan olan çocuklar gibi her dönem farklı bir kesim kendini devlet sanıyor. Devlet olduğunu zannedenler diğer kesimleri itip kakarak, asıp keserek egosunu tatmin ediyor. Güç vehminin hazzını doyarak yaşamak istiyor; hızını alamayıp düşmanlarını, bireysel hasımlarını bu güçle ezmeye kalkışıyor. Bugünlerde müsamerede “devlet” rolünü oynama sırası AKP’lilerde. Rolün gerektirdiği kostümü onlar giyiyor. Raconu onlar kesiyor, parsayı onlar topluyor. Bu kesim uzunca süre devletten dışlandığı, dayak yediği için rolü ciddiye alıyor, sahici zannediyor. Güç sonsuza kadar kendilerinde kalacak ve artık kimse onlara hesap soramayacak diye düşünüyorlar. O nedenle de bütün makamları/imkanları kendilerine devşirmeye çalışıyorlar. Kendilerini devlet gibi görüyorlar ama habire devletin altını oyuyor, hazineyi soyuyorlar. Daha önce kendini devlet gören hiçbir kesim böylesi adaletsiz bir yapı ve soygun düzeni kurmaya cür’et edememişti. Kemalistlerin, darbecilerin dahi ilkeleri, sınırları vardı. Güya İslamcı AKP kendini “devlet” görenlerin hepsinden daha aç, daha acımasız ve daha ilkesiz çıktı. Sadece devletin var olan kurallarını, hukuku yok saymakla yetinmiyor; İslamın en temel esaslarını tahrip edip, mukaddesata da ihanet ediyorlar. AKP ve etrafında kümelenmiş her türüyle İslamcılar/cemaatler kıtlıktan çıkmış gibi devlete sardılar. “Devletin sahibiyiz” diyorlar ama her an ellerinden alınacak gibi de yığınak yapıyorlar. “Akarken doldur” mantığıyla koltukları, kaynakları, ihaleleri bir daha sıra gelmeyecek gibi hırsla talan ediyorlar.
Devlet telakkisi artık ulus devlet döneminin anlayışından kurtulmalıydı. Devlete bakış, devlete atfedilen kutsiyet, sorgulanmazlık, sınırsız ve sorumsuz güç kullanma değişmeliydi. Liberaller, demokratlar, Kürtler, dindarlar vd. Kemalistlerin kendilerine indirgediği devlet anlayışının başlarda özgürlükçü, demokrat olduğu sanılan AKP ile değişeceğini ummuştu. AKP, pek çok kesimce bu nedenle desteklendi. Ama onlar şu sıralar Kemalizmin yerine 1930’ların zihniyetiyle Erdoğanizm inşa etmekle meşguller. Devlete son şeklini verdiklerini düşünüyorlar, fakat aldanıyorlar. Devlet onlara da kalmayacak! Başka birileri gelecek ve bu defa onları bulundukları yerlerden kovacak, belki hapislere tıkacak, ihanetle itham edecek. Sonra o yeni gelen –her kim olacaksa- kendini devlet sanmaya başlayacak. Bir süre de onlar güçle sınanacak, oynadığı rolü gerçek sanacak, yandaşlarını devlet olduğuna inandıracak.
Eğer devletin ele geçirilecek, kontrol edilip güç-imkan devşirilecek bir şey değil, topluma hizmet edilecek, imkanların hakça paylaşılacağı, kurumların ülkenin huzuru için çalışacağı bir yapı olduğunu anlayamazsak bu tiyatro böyle sürüp gidecek. Sahneye her çıkan kendini “yeni devlet” sanacak. Oysa dünyada devlet telakkisi çok değişti, değişiyor. Devlet artık bir zümrenin, mesleğin, siyasi partinin mülkü olamaz. Kutsal ve sorgulanmaz, sınırszı güç saihibi de olamaz, olmamalı.
Artık Devlet o coğrafyada yaşayan bütün etnik köken, dil, din ve inançlara eşit yaklaşan, hepsinin benimsediği ve hepsini sahiplenen, objektif kurallarla yönetilen, hukuku, adaleti önceleyen, kollektif ihtiyaçları gören bir organizayon olmak zorunda. Elbette ülkenin bir adı, resmi dili, marşı vs. olacak. Ama bunlar dışlayıcı değil, birleştirici unsurlar olmak zorunda. Devlet kimsenin değil! Türklerin olduğu kadar Kürtlerin; Sünnilerin olduğu kadar Alevilerin, dindarların olduğu kadar sekülerlelerin, askerlerin olduğu kadar sivillerin olmak zorunda.
Devleti ele geçirmekten vazgeçip onu hepimiz için çalışan bir aygıta, güvenlik, adalet, huzur, refah üreten bir mekanizmaya çevirmemiz lazım. Devlet için insanları feda etmeyi terkedip, devleti insanların hizmetine sunmamız lazım. İnsan devlet için değil, devlet insan içindir. Ertuğrul Gazi’nin dediği gibi insanı yaşatırsan devlet yaşar. Aksi halde her iktidar sahnesine çıkan, her güç devşiren devleti kendi çöplüğü, kendisini de oranın tek horozu görüp diğer bütün kesimleri yok etme, ezme hakkını bulacak kendinde. Zaman döner, devran değişir; ama devlete bakış değişmezse, her güçlü kendini devlet görmeye devam edecek ve itiş kakıştan, birbirimizi yemekten telef olup gideceğiz. Bu topraklarda huzuru hukuku adaleti tesis edemeyeceğiz!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 25.10.2018 [TR724]
Her ne kadar milliyetçi-muhafazakar kesimler “Osmanlı” diye yatıp kalkıyorsa da Türkler milliyetçilik akımının yükselişine kadar devletin önemli noktalarından uzak tutuldular. Osmanlı döneminde her milletten sadrazam (Başbakan), vezir/nazır bulursunuz ama Türklerden zorla bulursunuz. Çünkü Türk aşiretler, aileler itilip kakılır ve tehdit görülürdü. Zira Türk sülaleler hanedanı değiştirme, saltanata ortak olma potansiyelindeydi. O nedenle gayr-ı müslim orijinli kişiler devlet görevlerinde hep öne çıkarıldı. Dağılma döneminde ise başta Türkler olmak üzere Anadolu’da yaşayan Müslüman unsurlara hep cephelerde ölmek, vatanı kurtarmak için yedi düvelle şavaşmak düştü. Ülkenin asli unsurları nimetlerde değilse de külfetlerde hep hatırlandı.
Devlete sahip olma hissi, kendini “devlet” olarak görme birazda güç vehmiyle ilgili. Gücü ele geçiren, devletin bazı araçlarını kullananlar kendisini “devletin sahibi” zannediyor. TSK, askeri öğrencileri, subayları hep “devletin asıl sahibi biziz” zihniyetiyle yetiştirdi. Yıllarca “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi”ni bahane ederek hukuka, siyasete sivil hayata müdahale etti. Bugünlerde en perişan, itibarsız dönemini yaşıyor. Türkiye’de subay, asker, komutan olmak hiç bu kadar aşağılanmamıştı. Sanırım asker de devletin kendisine ait olmadığını anladı. Keza üst yargı organları ve yüksek yargıçlar da bazı dönemlerde kendini “devlet“ olarak görüyor, devleti kilitliyor, TBMM’yi dikkate almıyor, milleti ve iradesini takmıyordu. Şu sıralar yargı TSK’dan da beter. Artık yargı ve yargıçlar adaletin, hukukun değil, hatta devletin, Parti’nin bile değil, bir kişinin talimatıyla çalışan zavallı hale düşürülmüş durumda.
Zaman zaman iktidar partileri ve yöneticileri kendini “devletin sahibi” gördü. DP’nin son döneminde, ANAP iktidarının ikinci döneminde ve şimdilerde AKP için “kendini devletin sahibi görme” durumundan bahsedilebilir. Böylesi dönemlerde iktidar partisinin rozetini yakasına takan şahsını “devlet” gibi kudretli hissetmiş, tafrasından yanına yaklaşılmamıştır. Ama bir süre sonra bu partilerin etkisi tükenmiş, bazılarının tabelası dahi kalmamıştır. ANAP, DYP gibi bir zamanların efsane partileri artık bir binaya dahi sahip değiller. Hepsi silindi gitti. Kendini devletle ifade eden, güçle var olan kişiler/kesimler ise devletin “yeni sahibi” görünenlerin arkasında hizaya geçtiler.
Son dönemde AKP’liler, İslamcılar kendini devletin sahibi görüyor. Herşeyi yapmaya muktedir olduklarını, devleti yeniden kurduklarını, kurumları yapılandırdıklarını, dünyaya meydan okuduklarını vs. vs düşünüyorlar. Oyun oynarken sırayla kral rolü üstlenip kendini kral gibi hissedip sevinen, tatmin olan olan çocuklar gibi her dönem farklı bir kesim kendini devlet sanıyor. Devlet olduğunu zannedenler diğer kesimleri itip kakarak, asıp keserek egosunu tatmin ediyor. Güç vehminin hazzını doyarak yaşamak istiyor; hızını alamayıp düşmanlarını, bireysel hasımlarını bu güçle ezmeye kalkışıyor. Bugünlerde müsamerede “devlet” rolünü oynama sırası AKP’lilerde. Rolün gerektirdiği kostümü onlar giyiyor. Raconu onlar kesiyor, parsayı onlar topluyor. Bu kesim uzunca süre devletten dışlandığı, dayak yediği için rolü ciddiye alıyor, sahici zannediyor. Güç sonsuza kadar kendilerinde kalacak ve artık kimse onlara hesap soramayacak diye düşünüyorlar. O nedenle de bütün makamları/imkanları kendilerine devşirmeye çalışıyorlar. Kendilerini devlet gibi görüyorlar ama habire devletin altını oyuyor, hazineyi soyuyorlar. Daha önce kendini devlet gören hiçbir kesim böylesi adaletsiz bir yapı ve soygun düzeni kurmaya cür’et edememişti. Kemalistlerin, darbecilerin dahi ilkeleri, sınırları vardı. Güya İslamcı AKP kendini “devlet” görenlerin hepsinden daha aç, daha acımasız ve daha ilkesiz çıktı. Sadece devletin var olan kurallarını, hukuku yok saymakla yetinmiyor; İslamın en temel esaslarını tahrip edip, mukaddesata da ihanet ediyorlar. AKP ve etrafında kümelenmiş her türüyle İslamcılar/cemaatler kıtlıktan çıkmış gibi devlete sardılar. “Devletin sahibiyiz” diyorlar ama her an ellerinden alınacak gibi de yığınak yapıyorlar. “Akarken doldur” mantığıyla koltukları, kaynakları, ihaleleri bir daha sıra gelmeyecek gibi hırsla talan ediyorlar.
Devlet telakkisi artık ulus devlet döneminin anlayışından kurtulmalıydı. Devlete bakış, devlete atfedilen kutsiyet, sorgulanmazlık, sınırsız ve sorumsuz güç kullanma değişmeliydi. Liberaller, demokratlar, Kürtler, dindarlar vd. Kemalistlerin kendilerine indirgediği devlet anlayışının başlarda özgürlükçü, demokrat olduğu sanılan AKP ile değişeceğini ummuştu. AKP, pek çok kesimce bu nedenle desteklendi. Ama onlar şu sıralar Kemalizmin yerine 1930’ların zihniyetiyle Erdoğanizm inşa etmekle meşguller. Devlete son şeklini verdiklerini düşünüyorlar, fakat aldanıyorlar. Devlet onlara da kalmayacak! Başka birileri gelecek ve bu defa onları bulundukları yerlerden kovacak, belki hapislere tıkacak, ihanetle itham edecek. Sonra o yeni gelen –her kim olacaksa- kendini devlet sanmaya başlayacak. Bir süre de onlar güçle sınanacak, oynadığı rolü gerçek sanacak, yandaşlarını devlet olduğuna inandıracak.
Eğer devletin ele geçirilecek, kontrol edilip güç-imkan devşirilecek bir şey değil, topluma hizmet edilecek, imkanların hakça paylaşılacağı, kurumların ülkenin huzuru için çalışacağı bir yapı olduğunu anlayamazsak bu tiyatro böyle sürüp gidecek. Sahneye her çıkan kendini “yeni devlet” sanacak. Oysa dünyada devlet telakkisi çok değişti, değişiyor. Devlet artık bir zümrenin, mesleğin, siyasi partinin mülkü olamaz. Kutsal ve sorgulanmaz, sınırszı güç saihibi de olamaz, olmamalı.
Artık Devlet o coğrafyada yaşayan bütün etnik köken, dil, din ve inançlara eşit yaklaşan, hepsinin benimsediği ve hepsini sahiplenen, objektif kurallarla yönetilen, hukuku, adaleti önceleyen, kollektif ihtiyaçları gören bir organizayon olmak zorunda. Elbette ülkenin bir adı, resmi dili, marşı vs. olacak. Ama bunlar dışlayıcı değil, birleştirici unsurlar olmak zorunda. Devlet kimsenin değil! Türklerin olduğu kadar Kürtlerin; Sünnilerin olduğu kadar Alevilerin, dindarların olduğu kadar sekülerlelerin, askerlerin olduğu kadar sivillerin olmak zorunda.
Devleti ele geçirmekten vazgeçip onu hepimiz için çalışan bir aygıta, güvenlik, adalet, huzur, refah üreten bir mekanizmaya çevirmemiz lazım. Devlet için insanları feda etmeyi terkedip, devleti insanların hizmetine sunmamız lazım. İnsan devlet için değil, devlet insan içindir. Ertuğrul Gazi’nin dediği gibi insanı yaşatırsan devlet yaşar. Aksi halde her iktidar sahnesine çıkan, her güç devşiren devleti kendi çöplüğü, kendisini de oranın tek horozu görüp diğer bütün kesimleri yok etme, ezme hakkını bulacak kendinde. Zaman döner, devran değişir; ama devlete bakış değişmezse, her güçlü kendini devlet görmeye devam edecek ve itiş kakıştan, birbirimizi yemekten telef olup gideceğiz. Bu topraklarda huzuru hukuku adaleti tesis edemeyeceğiz!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 25.10.2018 [TR724]
Bir zamanlar Avrupa’da golün adı Hollandalılardı [Hasan Cücük]
Hollanda futbolu son yıllarda derin bir krizin içinde bulunuyor. Euro 2016 ve 2018 Dünya Kupası biletini alamayan Hollanda yeniden yapılanmanın eşiğinde bulunuyor. Ülke futbolunun lokomotifi Ajax uzun bir aradan sonra Şampiyonlar Ligi’nde başarılı sonuçlar alıyor. Bir zamanlar Avrupa’da gol denince akla ilk olarak Hollandalı futbolcular gelirdi.
Johan Cruyff: Futbolun ‘Sarı Fırtınası’ Ajax, Feyenoord ve Barcelona formasını giydi. 3 Avrupa kupası, 10 lig şampiyonluğu ve 7 kupa sevinci yaşadı. Teknik adam olarak Ajax ve Barcelona’da 4’er lig şampiyonluğu ve 3 kupanın yanısıra 1 Şampiyon Kulüpler Kupası, 2 Kupa Galipleri Kupası’nı kazandı. 12 yaşında babasını kaybeden Cruyff’un annesi Ajax’ta temizlikçi olarak çalıştı. Evlerine birkaç yüz metre uzakta bulunan Ajax’ta futbola başlayan Cruyff, kulübü hem futbolcu hem de teknik adam olarak Avrupa’nın zirvesine taşıdı. 14 yaşında ilk şampiyonluğunu yaşadığı için futbol hayatı boyunca 14 numaralı formayı giydi. Numaraların şimdiki gibi serbest olmadığı dönemlerde UEFA’dan özel izin alarak 14 numarayı sırtında taşıdı. Futbolu bıraktığında rakip ağlara tam 291 gol atmıştı.
Ruud Gullit: 1962 doğumlu Gullit futbol kariyeri Haarlem’de başladı. Daha sonra sırasıyla Feyenoord, PSV Eindhoven, Milan, Sampdoria ve Chelsea’da devam etti. 1987’de Milan’a transfer olurken ödenen bonservis ücretiyle dünyanın en pahalı futbolcusu unvanını aldı. Milan rüzğarını Van Basten ve Frank Rijkaard’la beraber hem Serie A’da hem de Avrupa’da estirdi. Forvetin gerisinde görev yapan Gullit için oyun alanı rakip sahanın tamamıydı. Makarna saçlı futbolcu 1988 yılında Hollanda’yı Avrupa şampiyonluğuna taşıyan ekibin de başrol oyuncusuydu. Milan’la 3 kez İtalya şampiyonluğu yaşarken, Juventus hegemonyasına Seri A’da, Real Madrid hegomanyasına ise Avrupa’da ‘dur’ dedi. Özellikle uzaktan attığı gollerle dikkatleri çekti. Sampdoria ve Chelsea formasını giyip, kariyeri boyunca 174 gol atarak yeşil sahalara veda etti.
Marco van Basten: Modern zamanların en iyi forvete olarak tarihe geçti. Profesyonel kariyerine 1983’de Ajax’ta başlayan Van Basten, kısa sürede gol makinesine dönüştü. Ajax formasıyla 128 maçta 133 gol atarak, kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. 1987’de Milan’a transfer olan Van Basten, gollerini Serie A’da da sıralamaya devam etti. Avrupa’da 3 kez yılın futbolcusu seçilen Van Basten, milli forma altında 58 maçta 24 gol atarken, 1988 Avrupa Şampiyonası finalinde Sovyetler’e attığı golle hafızalara kazındı. Dizindeki sakatlıktan dolayı yeşil sahalara henüz 29 yaşında veda ederken, Milan formasıyla 147 maçta 90 gol attı.
Dennis Bergkamp: Gol yollarındaki sakinliği ile ‘Buz Adam’, uçak korkusu nedeniyle ‘Uçamayan Hollandalı’ olarak ünlenen Dennis Bergkamp’ın kariyeri 1986’da Ajax’ta başladı. 1986 – 93 arasında formasını giydiği Ajax’ta 3 kez gol krallığı sevinci yaşayan Bergkamp, 185 maçta 122 gol attı. Ajax sonrası geldiği İnter’de 3 sezon top koşturan Bergkamp, Arsene Wenger’le birlikte geldiği Arsenal’de efsaneleşti. Wenger’in ‘Onun gibi oyuncu bir daha gelmez’ övgüsüne mazhar olan Bergkamp, 315 maçta forma giyip 87 gol attı. Attığı gol kadar yaptığı asistlerle yeşil sahalarda unutulmaz iz bıraktı.
Roy Makaay: Fantom lakaplı Makaay, kariyerine Holllanda’nın ünlü takımları Ajax ve PSV değilde Vitesse Arnhem takımında başladı. Hollanda liginde sadece 2 sene top koşturan Makaay, attığı 30 gollük CV ile La Liga takımlarından Tenerife’ye transfer oldu. Tenerife’de tıpkı Arnhem takımında olduğu gibi 2 yıl top koşturduktan sonra Deportivo’ya transfer olduğunda tarih yaprakları 1999’u gösteriyordu. Deportivo formasıyla 2002 – 03 sezonunda 29 gol atarak Altın Ayakkabı’nın sahibi olan Makaay, aynı yıl Bayern Münih’e Şampiyonlar Ligi’nde Olimpiyat stadında 3 gol atarak Franz Beckenbauer’in transfer listesinde ilk sıraya yükseldi. Deportivo forması altında 79 gol attıktan sonra 20 milyon Euroluk rekor bir ücretle 2003’de Bayern Münih’e transfer oldu. Bayern formasıyla çıktığı 129 maçta 76 gol attı. 2007’de Feyenoord’a gelen Makaay 2010’da futbola veda ederken çıktığı 636 maçta fileleri 314 kez havalandırdı.
Ruud Van Nistelrooy: 1976’da Hollanda’nın Oss kasabasında doğan Nistelrooy, küçük yaştan itibaren sporun içinde büyüdü. Mahalle takımında libero olarak futbola merhaba derken, aynı zamanda tenis ve atletizmle de uğraşarak komple bir sporcu kimliğiyle büyüdü. FC Den Boch formasıyla kariyerine başlayan Nistelrooy, Heerenveen formasını giydikten sonra 1998’de PSV’ye 7 milyon Euroluk rekor ücretle geldi. PSV’de yıldızlaşan Nistelrooy, bir yıl rötarla geldiği Manchester United’e gol krallığı yaşadı. 150 maçta 95 gol attı. Daha sonra Alex Ferguson’la anlaşmazlığa düşünce kulübeye mahkum oldu. 2006’da 15 milyon Euroya Real Madrid’e transfer olan Nistelrooy, Hamburg ve Malaga’da oynadıktan sonra 2010’da futbola veda etti. Kulüp düzeyinde çıktığı 449 maçta 249 gol atan Nistelrooy, milli forma ile 70 maçta 35 kez fileleri havalandırdı.
Patrick Kluivert: Surinam asıllı Kluivert kariyerine 1994’de Ajax’ta başladı. 1994 – 95 Şampiyonlar Ligi finalinde Milan’a 85. dakikada attığı golle kupayı Ajax’a getiren isim oldu. 1994 – 97 arasında Ajax formasıyla 70 maçta 39 gol attı. Büyük ümitlerle gittiği Milan’da 27 maçta 6 gol atarak hayal kırıklığı yaşattı. Ajax’tan hocası Van Gaal ile 1998’de Barcelona’da buluşan Kluivert, Rivaldo’nun asistleriyle gollerini sıraladı. Barcelona formasıyla 90 gol atan Kluivert bir başka Surinam asıllı Rijkaard tarafından 2004’de Barça’dan kovuldu. Newcastle ve Valencia forması altında sönen bir yıldız görüntüsü veren Kluivert, 2006’da PSV’ye transfer oldu. Futbola 2008’de Fransa’nın Lille takımında veda eden Kluivert, 343 maçta 149 gol attı. Hollanda milli takımıyla ise 79 maçta 40 gole imza attı.
Pierre van Hooijdonk: Profesyonel futbol yaşamına RBC Roosendaal’da başladı. Breda’da oynadıktan sonra Celtic’e transfer oldu. İskoç liginde 66 maçta attığı 44 golle bir anda dikkatleri üzerine çekti. Daha sonra transfer olduğu Nottingham Forest’te kötü bir oyun sergiledi. Kulüp yönetimini protesto ederek, yarım sezon maçlara çıkmadı. Ülkesinin takımı Vitesse’ye transfer olduğunda yine eski formuna ve ününe kavuştu. Serbest vuruşlardaki ustalığı ile tanınan Pierre van Hooijdonk, bu konuda dünyanın önde gelen oyuncuları arasında yer aldı. 2003 yılında Feyenoord’dan ayrılarak Fenerbahçe’ye gelen oyuncu, ilk şampiyonluğunu 2003–2004 futbol sezonu sonunda Türkiye’de yaşadı. 2005’te tekrar Hollanda ligine dönüp Breda formasını giyen Van Hoojdonk, 2006 tekrar Feyenoord’a döndü. Bir yıl sonra kariyerine nokta koyduğunda çıktığı 551 kulüp maçında 335 golü bulunuyordu. Milli forma altında ise 46 maçta 14 gol kaydetti.
[Hasan Cücük] 25.10.2018 [TR724]
Johan Cruyff: Futbolun ‘Sarı Fırtınası’ Ajax, Feyenoord ve Barcelona formasını giydi. 3 Avrupa kupası, 10 lig şampiyonluğu ve 7 kupa sevinci yaşadı. Teknik adam olarak Ajax ve Barcelona’da 4’er lig şampiyonluğu ve 3 kupanın yanısıra 1 Şampiyon Kulüpler Kupası, 2 Kupa Galipleri Kupası’nı kazandı. 12 yaşında babasını kaybeden Cruyff’un annesi Ajax’ta temizlikçi olarak çalıştı. Evlerine birkaç yüz metre uzakta bulunan Ajax’ta futbola başlayan Cruyff, kulübü hem futbolcu hem de teknik adam olarak Avrupa’nın zirvesine taşıdı. 14 yaşında ilk şampiyonluğunu yaşadığı için futbol hayatı boyunca 14 numaralı formayı giydi. Numaraların şimdiki gibi serbest olmadığı dönemlerde UEFA’dan özel izin alarak 14 numarayı sırtında taşıdı. Futbolu bıraktığında rakip ağlara tam 291 gol atmıştı.
Ruud Gullit: 1962 doğumlu Gullit futbol kariyeri Haarlem’de başladı. Daha sonra sırasıyla Feyenoord, PSV Eindhoven, Milan, Sampdoria ve Chelsea’da devam etti. 1987’de Milan’a transfer olurken ödenen bonservis ücretiyle dünyanın en pahalı futbolcusu unvanını aldı. Milan rüzğarını Van Basten ve Frank Rijkaard’la beraber hem Serie A’da hem de Avrupa’da estirdi. Forvetin gerisinde görev yapan Gullit için oyun alanı rakip sahanın tamamıydı. Makarna saçlı futbolcu 1988 yılında Hollanda’yı Avrupa şampiyonluğuna taşıyan ekibin de başrol oyuncusuydu. Milan’la 3 kez İtalya şampiyonluğu yaşarken, Juventus hegemonyasına Seri A’da, Real Madrid hegomanyasına ise Avrupa’da ‘dur’ dedi. Özellikle uzaktan attığı gollerle dikkatleri çekti. Sampdoria ve Chelsea formasını giyip, kariyeri boyunca 174 gol atarak yeşil sahalara veda etti.
Marco van Basten: Modern zamanların en iyi forvete olarak tarihe geçti. Profesyonel kariyerine 1983’de Ajax’ta başlayan Van Basten, kısa sürede gol makinesine dönüştü. Ajax formasıyla 128 maçta 133 gol atarak, kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. 1987’de Milan’a transfer olan Van Basten, gollerini Serie A’da da sıralamaya devam etti. Avrupa’da 3 kez yılın futbolcusu seçilen Van Basten, milli forma altında 58 maçta 24 gol atarken, 1988 Avrupa Şampiyonası finalinde Sovyetler’e attığı golle hafızalara kazındı. Dizindeki sakatlıktan dolayı yeşil sahalara henüz 29 yaşında veda ederken, Milan formasıyla 147 maçta 90 gol attı.
Dennis Bergkamp: Gol yollarındaki sakinliği ile ‘Buz Adam’, uçak korkusu nedeniyle ‘Uçamayan Hollandalı’ olarak ünlenen Dennis Bergkamp’ın kariyeri 1986’da Ajax’ta başladı. 1986 – 93 arasında formasını giydiği Ajax’ta 3 kez gol krallığı sevinci yaşayan Bergkamp, 185 maçta 122 gol attı. Ajax sonrası geldiği İnter’de 3 sezon top koşturan Bergkamp, Arsene Wenger’le birlikte geldiği Arsenal’de efsaneleşti. Wenger’in ‘Onun gibi oyuncu bir daha gelmez’ övgüsüne mazhar olan Bergkamp, 315 maçta forma giyip 87 gol attı. Attığı gol kadar yaptığı asistlerle yeşil sahalarda unutulmaz iz bıraktı.
Roy Makaay: Fantom lakaplı Makaay, kariyerine Holllanda’nın ünlü takımları Ajax ve PSV değilde Vitesse Arnhem takımında başladı. Hollanda liginde sadece 2 sene top koşturan Makaay, attığı 30 gollük CV ile La Liga takımlarından Tenerife’ye transfer oldu. Tenerife’de tıpkı Arnhem takımında olduğu gibi 2 yıl top koşturduktan sonra Deportivo’ya transfer olduğunda tarih yaprakları 1999’u gösteriyordu. Deportivo formasıyla 2002 – 03 sezonunda 29 gol atarak Altın Ayakkabı’nın sahibi olan Makaay, aynı yıl Bayern Münih’e Şampiyonlar Ligi’nde Olimpiyat stadında 3 gol atarak Franz Beckenbauer’in transfer listesinde ilk sıraya yükseldi. Deportivo forması altında 79 gol attıktan sonra 20 milyon Euroluk rekor bir ücretle 2003’de Bayern Münih’e transfer oldu. Bayern formasıyla çıktığı 129 maçta 76 gol attı. 2007’de Feyenoord’a gelen Makaay 2010’da futbola veda ederken çıktığı 636 maçta fileleri 314 kez havalandırdı.
Ruud Van Nistelrooy: 1976’da Hollanda’nın Oss kasabasında doğan Nistelrooy, küçük yaştan itibaren sporun içinde büyüdü. Mahalle takımında libero olarak futbola merhaba derken, aynı zamanda tenis ve atletizmle de uğraşarak komple bir sporcu kimliğiyle büyüdü. FC Den Boch formasıyla kariyerine başlayan Nistelrooy, Heerenveen formasını giydikten sonra 1998’de PSV’ye 7 milyon Euroluk rekor ücretle geldi. PSV’de yıldızlaşan Nistelrooy, bir yıl rötarla geldiği Manchester United’e gol krallığı yaşadı. 150 maçta 95 gol attı. Daha sonra Alex Ferguson’la anlaşmazlığa düşünce kulübeye mahkum oldu. 2006’da 15 milyon Euroya Real Madrid’e transfer olan Nistelrooy, Hamburg ve Malaga’da oynadıktan sonra 2010’da futbola veda etti. Kulüp düzeyinde çıktığı 449 maçta 249 gol atan Nistelrooy, milli forma ile 70 maçta 35 kez fileleri havalandırdı.
Patrick Kluivert: Surinam asıllı Kluivert kariyerine 1994’de Ajax’ta başladı. 1994 – 95 Şampiyonlar Ligi finalinde Milan’a 85. dakikada attığı golle kupayı Ajax’a getiren isim oldu. 1994 – 97 arasında Ajax formasıyla 70 maçta 39 gol attı. Büyük ümitlerle gittiği Milan’da 27 maçta 6 gol atarak hayal kırıklığı yaşattı. Ajax’tan hocası Van Gaal ile 1998’de Barcelona’da buluşan Kluivert, Rivaldo’nun asistleriyle gollerini sıraladı. Barcelona formasıyla 90 gol atan Kluivert bir başka Surinam asıllı Rijkaard tarafından 2004’de Barça’dan kovuldu. Newcastle ve Valencia forması altında sönen bir yıldız görüntüsü veren Kluivert, 2006’da PSV’ye transfer oldu. Futbola 2008’de Fransa’nın Lille takımında veda eden Kluivert, 343 maçta 149 gol attı. Hollanda milli takımıyla ise 79 maçta 40 gole imza attı.
Pierre van Hooijdonk: Profesyonel futbol yaşamına RBC Roosendaal’da başladı. Breda’da oynadıktan sonra Celtic’e transfer oldu. İskoç liginde 66 maçta attığı 44 golle bir anda dikkatleri üzerine çekti. Daha sonra transfer olduğu Nottingham Forest’te kötü bir oyun sergiledi. Kulüp yönetimini protesto ederek, yarım sezon maçlara çıkmadı. Ülkesinin takımı Vitesse’ye transfer olduğunda yine eski formuna ve ününe kavuştu. Serbest vuruşlardaki ustalığı ile tanınan Pierre van Hooijdonk, bu konuda dünyanın önde gelen oyuncuları arasında yer aldı. 2003 yılında Feyenoord’dan ayrılarak Fenerbahçe’ye gelen oyuncu, ilk şampiyonluğunu 2003–2004 futbol sezonu sonunda Türkiye’de yaşadı. 2005’te tekrar Hollanda ligine dönüp Breda formasını giyen Van Hoojdonk, 2006 tekrar Feyenoord’a döndü. Bir yıl sonra kariyerine nokta koyduğunda çıktığı 551 kulüp maçında 335 golü bulunuyordu. Milli forma altında ise 46 maçta 14 gol kaydetti.
[Hasan Cücük] 25.10.2018 [TR724]
Brexit No-Exit! [Erhan Başyurt]
İngiltere’nin, Avrupa Birliği’nden ayrılma (Brexit) başvurusu Mart 2019’da devreye girecek.Referandumda AB’den ayrılma yanlılarının yüzde 52 ile çoğunluk sağlamasının üzerinden iki buçuk yıl geçti.
İngiltere Başbakanı Theresa May, geçtiğimiz hafta AB ile uzlaşma oranlarının yüzde 97’siyi bulduğunu açıkladı.
Ancak çözülemeyen bir sorun olarak ‘’İrlanda sınırı’’ varlığını sürdürüyor ve İngiltere’nin tek taraflı anlaşmasız AB’den ayrılması ihtimali halen güçlü olarak varlığını sürdürüyor.
Temel sorun, Birleşik Krallığı’n parçası olan Kuzey İrlanda ile AB üyesi İrlanda Cumhuriyeti’nin sınırında yaşanıyor.
AB de, İrlandalılar da adada yeniden bir bölünme yaşamasını istemiyor. İrlanda’da Brexit karşıtları çoğunlukta…
Kuzey İrlanda’da ile İngiltere arasında 1998’de varılan ‘Hayırlı Cuma Anlaşması’ da, IRA’nın silah bırakmasının yanı sıra, İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasında güçlü siyasi ilişkiler, serbest kültürel ve ticari geçişleri öngörüyor.
***
Kuzey İrlanda sınırında tıkınma ‘backdoor’ krizi olarak adlandırılıyor.
Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti arasında yeniden tel örgüler örülmeyecekse, serbest dolaşım ve gümrük birliği gerekiyor.
İngiltere’de ‘Brexit’ şahinleri gümrük birliğinden de çıkılması yanlısı.
Bu durumda, Birleşik Krallık ile Kuzey İrlanda arasında bir sınır örülmüş oluyor.
AB’nin KDV ve ithal ürünler standartları farklı olduğu için, İngiltere’den gelen malların Kuzey İrlanda limanlarında incelenmesi gerekiyor.
İkincisi, AB içerisinde kaygılar var. Kuzey İrlanda, gümrük birliği içinde kalırsa İngiltere’nin ABD ve diğer ülkelerden ikili anlaşmalarla düşük vergilerle ithal ettiği malların Kuzey İrlanda üzerinden AB’ye sokulmasından endişe duyuyorlar ve sıkı gümrük denetimi istiyorlar.
***
Geriye fazla seçenek kalmıyor.
İngiltere, Kuzey İrlanda’yı gümrük birliğinde bırakıp, kendisi çıkabilir. Bu durumda, Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’tan ‘fiili’ olarak kopmuş olur.
Kuzey İrlanda da İngiltere ile birlikte, gümrük birliği dahil Brexit gerçekleştirir. Ancak bu durumda da, ‘Hayırlı Cuma’ şartları da ortadan kalkacağı için Ada’da yeniden çatışma ortamına dönülmesi kaygısı var.
İngiltere, AB’den gerekli anlayışı görmezse tek yanlı anlaşmasız çekilebilir. Bu mümkün, ancak bunun da ekonomik komplikasyonları yüksek olacaktır. İngiltere, AB’nin finans merkezi olma özelliğini kaybetme riski ile karşı karşıya kalabilir, ekonomik kayıplar yaşanabilir.
‘’Yüzde 3’’ gibi bir anlaşmazlık kaldıysa eğer, bunlar büyük riskler. Herşeye rağmen AB ile İngiltere arasında bir son dakika uzlaşmasının olması, her iki taraf için de daha iyi sonuçlar verecektir.
Ara formül olarak, İngiltere’nin AB’den çıkması ama gümrük birliğinin bir süre daha sürmesi ve İrlanda sınırı tartışmalarının bu süreçte çözüme kavuşturulması görünüyor.
İngiltere’de, ani ve tek yanlı Brexit’e hazır olmayan birçok sektör görünüyor. Gümrük düzenlemeleri henüz AB’ye göre ayarlı, ilaç sektöründe AB’den ithal çok sayıda ilaç var, bir de AB’ye gümrüksüz satışlar için İngiltere’ye kurulmuş çok sayıda yabancı yatırım var ve onlar ciddi bir tereddüt yaşıyorlar.
AB’den siyasi olarak ayrılıp, gümrük birliğinde kalmanın bir avantajı da, giderek artan yeniden referanduma gidilsin taleplerinin güç kazanması, ve ikinci bir oylamaya imkan doğması olabilir.
***
Tabii bir de iç politikaya bakan yanları var krizin.
May hükümeti, aslında azınlık hükümeti. Parti içersinde de çok sayıda şahin Brexit yanlısı var.
Herkesi memnun eden bir kararın çıkması mümkün görünmüyor.
Gümrük birliğinde kalınılırsa, parti içindeki muhalefetin May’e isyan etmesi söz konusu.
Kuzey İrlanda dışarıda bırakılırsa, May hükümetini dışarıdan destekle iktidarda tutan İngiltere ile birlik yanlısı Kuzey İrlanda’daki Demokratik Birlik Partisi’nin desteğini çekmesi demek.
İngiltere’nin tek yanlı çıkması demek, ekonomik kriz ve kaos riski nedeniyle, May iktidarının yıpranması demek.
***
İngiltere, bir süredir Brexit nedeniyle ciddi siyasi ve diplomatik krizler yaşıyor.
Ara formüllerle kriz aşılsa bile bir siyasi krizi tetiklemesi kaçınılmaz gibi görünüyor.
Bruxelles (Brüksel) ve Exit (Çıkış) kelimelerinden türetilen Brexit giderek ‘no exit’ (çıkış yok) halini alıyor…
Çok daha ilginci, Brexit’in İngiltere’ye nasıl ekonomik ve siyasi faydalar sağlayacağına dair sağlıklı ve ikna edici tezler hala sunulamıyor…
[Erhan Başyurt] 25.10.2018 [TR724]
İngiltere Başbakanı Theresa May, geçtiğimiz hafta AB ile uzlaşma oranlarının yüzde 97’siyi bulduğunu açıkladı.
Ancak çözülemeyen bir sorun olarak ‘’İrlanda sınırı’’ varlığını sürdürüyor ve İngiltere’nin tek taraflı anlaşmasız AB’den ayrılması ihtimali halen güçlü olarak varlığını sürdürüyor.
Temel sorun, Birleşik Krallığı’n parçası olan Kuzey İrlanda ile AB üyesi İrlanda Cumhuriyeti’nin sınırında yaşanıyor.
AB de, İrlandalılar da adada yeniden bir bölünme yaşamasını istemiyor. İrlanda’da Brexit karşıtları çoğunlukta…
Kuzey İrlanda’da ile İngiltere arasında 1998’de varılan ‘Hayırlı Cuma Anlaşması’ da, IRA’nın silah bırakmasının yanı sıra, İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasında güçlü siyasi ilişkiler, serbest kültürel ve ticari geçişleri öngörüyor.
***
Kuzey İrlanda sınırında tıkınma ‘backdoor’ krizi olarak adlandırılıyor.
Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti arasında yeniden tel örgüler örülmeyecekse, serbest dolaşım ve gümrük birliği gerekiyor.
İngiltere’de ‘Brexit’ şahinleri gümrük birliğinden de çıkılması yanlısı.
Bu durumda, Birleşik Krallık ile Kuzey İrlanda arasında bir sınır örülmüş oluyor.
AB’nin KDV ve ithal ürünler standartları farklı olduğu için, İngiltere’den gelen malların Kuzey İrlanda limanlarında incelenmesi gerekiyor.
İkincisi, AB içerisinde kaygılar var. Kuzey İrlanda, gümrük birliği içinde kalırsa İngiltere’nin ABD ve diğer ülkelerden ikili anlaşmalarla düşük vergilerle ithal ettiği malların Kuzey İrlanda üzerinden AB’ye sokulmasından endişe duyuyorlar ve sıkı gümrük denetimi istiyorlar.
***
Geriye fazla seçenek kalmıyor.
İngiltere, Kuzey İrlanda’yı gümrük birliğinde bırakıp, kendisi çıkabilir. Bu durumda, Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’tan ‘fiili’ olarak kopmuş olur.
Kuzey İrlanda da İngiltere ile birlikte, gümrük birliği dahil Brexit gerçekleştirir. Ancak bu durumda da, ‘Hayırlı Cuma’ şartları da ortadan kalkacağı için Ada’da yeniden çatışma ortamına dönülmesi kaygısı var.
İngiltere, AB’den gerekli anlayışı görmezse tek yanlı anlaşmasız çekilebilir. Bu mümkün, ancak bunun da ekonomik komplikasyonları yüksek olacaktır. İngiltere, AB’nin finans merkezi olma özelliğini kaybetme riski ile karşı karşıya kalabilir, ekonomik kayıplar yaşanabilir.
‘’Yüzde 3’’ gibi bir anlaşmazlık kaldıysa eğer, bunlar büyük riskler. Herşeye rağmen AB ile İngiltere arasında bir son dakika uzlaşmasının olması, her iki taraf için de daha iyi sonuçlar verecektir.
Ara formül olarak, İngiltere’nin AB’den çıkması ama gümrük birliğinin bir süre daha sürmesi ve İrlanda sınırı tartışmalarının bu süreçte çözüme kavuşturulması görünüyor.
İngiltere’de, ani ve tek yanlı Brexit’e hazır olmayan birçok sektör görünüyor. Gümrük düzenlemeleri henüz AB’ye göre ayarlı, ilaç sektöründe AB’den ithal çok sayıda ilaç var, bir de AB’ye gümrüksüz satışlar için İngiltere’ye kurulmuş çok sayıda yabancı yatırım var ve onlar ciddi bir tereddüt yaşıyorlar.
AB’den siyasi olarak ayrılıp, gümrük birliğinde kalmanın bir avantajı da, giderek artan yeniden referanduma gidilsin taleplerinin güç kazanması, ve ikinci bir oylamaya imkan doğması olabilir.
***
Tabii bir de iç politikaya bakan yanları var krizin.
May hükümeti, aslında azınlık hükümeti. Parti içersinde de çok sayıda şahin Brexit yanlısı var.
Herkesi memnun eden bir kararın çıkması mümkün görünmüyor.
Gümrük birliğinde kalınılırsa, parti içindeki muhalefetin May’e isyan etmesi söz konusu.
Kuzey İrlanda dışarıda bırakılırsa, May hükümetini dışarıdan destekle iktidarda tutan İngiltere ile birlik yanlısı Kuzey İrlanda’daki Demokratik Birlik Partisi’nin desteğini çekmesi demek.
İngiltere’nin tek yanlı çıkması demek, ekonomik kriz ve kaos riski nedeniyle, May iktidarının yıpranması demek.
***
İngiltere, bir süredir Brexit nedeniyle ciddi siyasi ve diplomatik krizler yaşıyor.
Ara formüllerle kriz aşılsa bile bir siyasi krizi tetiklemesi kaçınılmaz gibi görünüyor.
Bruxelles (Brüksel) ve Exit (Çıkış) kelimelerinden türetilen Brexit giderek ‘no exit’ (çıkış yok) halini alıyor…
Çok daha ilginci, Brexit’in İngiltere’ye nasıl ekonomik ve siyasi faydalar sağlayacağına dair sağlıklı ve ikna edici tezler hala sunulamıyor…
[Erhan Başyurt] 25.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)