“Vatansız” bir kızın öyküsü [Bahadır Polat]

Dünyada en az bilinen ve sorunları en az gündeme gelen dezavantajlı gruplardan biri, vatansızlar. Dünya genelinde 12 milyon “vatansız” insan bulunuyor. Hepsi de farklı sebeplerle, hiçbir ülkenin vatandaşlığına kabul edilmemiş bu insanlar, eğitimden, işe girmeye kadar her alanda büyük sorunlar yaşıyor.

Onlardan biri de Lübnan doğumlu Maha Mamo. En azından geçen yıla kadar öyleydi. Şimdi bir ülkenin vatandaşı olabilmenin mutluluğunu yaşayan Mamo, artık bütün zamanını, “vatansız” insanların sorunlarını gündeme getirmeye harcıyor.

NE SURİYE NE DE LÜBNAN KABUL ETTİ!

Maha Mamo, Lübnan’da farklı inançlara sahip Suriyeli bir anne babanın kızı olarak, 1988’de dünyaya gelir. İki ülkede evlilik ve vatandaşlığı sınırlandıran yasalar sebebiyle, Maha ve kardeşleri ne Suriye ne de Lübnan vatandaşlığına kabul edilir.

Lübnan, çift Suriyeli olduğu için çocuklarına vatandaşlık vermeyi reddederken, Suriye ise baba Hristiyan, anne Müslüman olduğu gerekçesiyle çocuklara vatandaşlık vermeyi reddeder. Bu sebeple Maha ve kardeşleri doğduklarında bir doğum belgeleri olmaz, kim olduklarını hangi ülke vatandaşı olduklarını belgeleyen bir kimliğe veya pasaporta sahip olamazlar. Hatta üç kardeş, cep telefonu kullanabilmek için sim kartı dahi alamaz.

Maha Mamo, artık vaktinin büyük bölümünü vatansız insanların sorunları için mücadele ederek, konferanslar vererek geçiriyor.

VATANSIZLIK GÖLGEDE YAŞAMAK GİBİ

Maha Mamo, bu durumu, DW Türkçe’ye verdiği söyleşide, “Bir doğum belgesi ve bir kimliğe sahip olmamak, gölgede yaşamak gibi.” cümlesiyle ifade ediyor. Onun yaşadığı ilk önemli problem bir okula kaydının yapılmaması olur. Yaşı büyüdükçe çalışma hakkı, seyahat özgürlüğü ve sağlık hizmetleri gibi temel haklardan da mahrum olduğunu fark edecektir.Doğduğu ülke Lübnan’dan umudunu kesen Maha, bir çok ülkeye başvuru yapar ama hiçbirinden olumlu cevap alamazken.

Umutlarının tükenmeye başladığı bir dönemde ise Brezilya büyükelçiliğinden olumlu cevap alır. Lübnan’daki Brezilya büyükelçiliği üç kardeşe 2014 yılında insani vize ve seyahat belgeleri vermeyi kabul eder.Üç kardeş bu sayede Brezilya’ya gider ancak orada tanıdıkları veya akrabaları yoktur.

Bunun üzerine Brezilyalı bir aile onlara koruyucu aile olmayı kabul eder. Brezilya hükümeti, 5 yıldır bu ülkede yaşayan Maha ve iki erkek kardeşini 2018 sonunda mülteci olarak ülkeye kabul eder ve üç kardeşe Brezilya vatandaşlığı verir. Brezilya’da halen “insani vizeyle” yaşayan 8 bin Suriyeli mülteci bulunuyor.

Maha Mamo, 30 yaşında ilk kez vatandaş olmanın mutluluğunu yaşıyor.

BU BAYRAK BENİM GURURUM

Maha şimdi dünyada kendisini ve kardeşlerini kabul eden tek ülke olan Brezilya bayrağını boynunda taşıyor ve “Bu bayrak benim gururum ve Brezilya’dan esinlenip diğer ülkelere de vatansız insanları kabul edecek yasal düzenlemeleri yaptırmalıyız.” diyor.Brezilya, vatansızları kabul edecek yasal düzenlemeyi 2017’de onayladı.

Maha ve kardeşleri bu yasal düzenleme sayesinde vatansız yaşamaktan kurtuldu.Birleşmiş Milletler (BM) ise 2024 yılına kadar bütün ülkelerin gerekli yasal düzenlemeleri yapmasını sağlayarak, dünyadaki “vatansızlık” problemine son vermek istiyor.

Bazı ülkeler azınlıklara vatandaşlık vermiyor veya ailede sadece babaya bu hakkı tanıyor. Baba’nın vefat etmesi durumunda ise geride kalan eş ve çocuklar büyük problemler yaşayabiliyor.

Maha Mamo, bir kişinin daha “vatansızlar” hakkında bilgi sahibi olmasının, bu insanlar için küçük de olsa bir umut ışığı yakacağına inanıyor. Maha, “Ülkelerdeki yasaların değişmesini sağlayarak insanların hayatlarını, hayallerini ve umutlarını da değiştirebiliriz” diyor.

VATANSIZLAR HAKKINDA

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya genelinde halen 12 milyon vatansız (haymatlos) insan yaşıyor. Vatansızlık, mültecilikten farklı bir kavram. Çünkü her vatansız mülteci değil. İnsan haklarından etkin şekilde yararlanabilmek ve topluma tamamen katılabilmek için vatandaşlık günümüzde bir ön koşul. O bakımdan vatansızlık insan yaşamında derin yaralara sebep olan bir durum.

Birleşmiş Milletler, vatansız kişilerin hukuki statülerine ilişkin sözleşmeyi, 1954 yılında kabul etti. Buna rağmen vatansızlık problemi günümüzde devam ediyor. Bu sorunun çözülmesi için devletlerin atması gereken ilk adım 1961 tarihli, “vatansızlığın azaltılmasına” ilişkin BM sözleşmesini onaylayarak, kendi ülkesinde hayata geçirmek.

[Bahadır Polat] 3.3.2019 [Kronos.News]

Yunanistan’daki Türkiyeli mülteciler için Londra’da koştular [Mehmet Arda Duru]

Yunanistan’daki mültecilere yardım etmek için bir araya gelen 12 kişilik genç aktivist grup bir dizi etkinlik başlattı. İngiltere’nin başkenti Londra’da bir buluşan gençlerin amacı hedefledikleri 3 bin paund’u bir araya getirmek ve Mart ayının sonunda Atina ve Selanik’te ihtiyacı olanlara ulaştırmak.

Genç aktivistler adına Kronos‘a konuşan doktora öğrencisi Aslı Uzun (22), “İlkokulun son sınıfından itibaren İngiltere’de yaşıyorum. Demokratik bir ülkede yaşarken kendi vatanımızla yaşanan haksızlıklar ve insan hakları ihlalleri için bir şeyler yapmak istedik. Bizim Türkiye’de yaşanan ayrımcılığa ve hukuksuzluğa karşı insani bir duruşumuz olmalıydı. Fakat sadece söylemde kalmak istemedik. Onların çektiği sıkıntılara küçük de olsa bir katkıda bulunmak istedik” diyor.

Yunanistan’daki mülteciler için harekete geçen genç aktivistlerin grubunda 8’i Türk 12 kişilik çekirdek bir kadro var. 18 ile 15 yaş arasında Birleşik Krallık’ta okuyan öğrenciler arasında Pakistanlı da var, Bangladeşli de… Fakat yardım kampanyasına katılanlar arasında Aslı Uzun’un lise sıralarından İngiliz arkadaşları da yer alıyor.

Geçtiğimiz aylarda Belçika’dan Almanya’ya yapılan yürüyüşten etkilenen gençlerin sözcüsü Uzun, “Biz biraz daha farklı bir şey yapmak istedik. Sosyal medya üzerinden kampanya yaparken hafta sonu Epping Forest’ta 10 kilometrelik bir parkuru koştuk. Türkçe ve İngilizce yaptığımız kampanyaya başlarken sadece 260 paund vardı hesapta, mini maraton sonunda bu rakam 1000 paund’a çıktı. Halen 1600 paund olsa da hedefimiz artık 3 bin paund” diyor.

Aralarında Türkiye’de üniversiteyi kazanmış ve 15 Temmuz sonrasında devam etme imkanı olmayan hukuk öğrencisi bir arkadaşlarının da olduğunu söyleyen Uzun, “Belki bu paranın miktarı çok fazla değil ama bir farkındalık oluşturmak istiyoruz.” ifadelerini kullanıyor.

[Mehmet Arda Duru] 4.3.2019 [Kronos.News]

O anne konuştu: Ben üniformayı değil oğlumu istiyorum! [Mehmet Arda Duru]

Güvenlik uzmanı Hamza Gür’ün konuşmacı olarak katıldığı “askerî öğrencilerle ilgili OHAL sonrası” değerlendirme toplantısına, çocukları cezaevinde olan anne ve babalar katıldı.

Programa 15 Temmuz sonrası hukuksuz bir şekilde müebbet hapis cezasına çarptırılan bir askeri öğrencinin annesinin konuşmaları damga vurdu.

ÜNİFORMA DEĞİL OĞLUMU İSTİYORUM

Hava Harp Okulu öğrencisi olan ve 15 temmuz 2016 gecesi Yalova’da askeri kampta bulunan Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, etkinlikte söz alarak, “Ben üniforma istemiyorum, ben evladımı istiyorum. 20 yaşındaki çocuklara 24 kez ağırlaştırılmış müebbet verdiler.” dedi.

Çetinkaya, “Onlardan korkan onlar gibi olsun. Susmayacağım.Vatan haini diye linç ve işkence ettikleri öğrencileri; Afrin’e, Münbiç’e gönderdiler. Halen yargılıyorlar. Bize yapılanın hesabını soracağım. Köprüde öldürdükleri çocukları 12 gün sonra morgda buldular.” ifadesini kullandı.
15 Temmuz’da gencecik Harbiyeli öğrencilere işkence yapan canileri asla affetmeyeceğini kaydeden Çetinkaya, “Ben onları asla affetmem. Öldü diye morga koydukları çocuğu tekrar döve döve nezarete attılar; çocuk kör oldu. ‘Hain anneleri’ diye bizi camilerden kovdular. Bunları yapanları da affedenleri de asla affetmem.” dedi.


İŞTE O ANNENİN SÖZLERİNİN TAMAMI

18 bin askeri öğrencinin mağdur edildiğini söylüyorsunuz. Biz 32 ay mağdur edildik, çocuklarımız müebbet hapis cezası aldı. Biz defalarca kez program düzenledik. Ama maalesef içeride olan çocukların anneleri ve babaları dışında pek katılan olmadı. Eğer biz hepimiz askeri öğrenciysek, 18 bin kişiysek neden yalnız bırakıldık. Çocukları dışarıda olan anneler babalar ‘üniforma istiyorum’ diyor.

Bakın siz üniforma istiyorsunuz, ben evladımı istiyorum. Benim evladım çıksın üniforma vermesinler. Benim evladım çıksın, limon satsın karnını doyursun. Diyorum annelere “Ne olur üniforma istiyorum” demeyin. Önce bizimle beraber olun. 20 yaşındaki çocuklara 24 kez ağırlaştırılmış müebbet verdiler. Ama bakıyorum twitterdan “benim çocuğum suçsuz, benim çocuğun fetö üyesi değil” diyorlar. Rızkı veren Allah’tır. Benim evladım 32 aydır, 7 kişilik koğuşta 42 kişi kalıyor. Düşünebiliyor musunuz?

ONLARDAN KORKAN ONLAR GİBİ OLSUN

Biz beraber olamıyoruz. Herkes korkuyor. Bana “sen çok cesursun, seni tutuklarlar” diyorlar. Tutuklasınlar. Onlardan korkan, onlar gibi olsun. Ben daha neyi kaybedeceğim ki. Anneler diyor ‘biz çıkarsak konuşursak çocuğumuzu göremeyiz, bizi tutuklarlar.’ Varsın benim oğlum mağdur olsun.

HAİN İLAN EDİLEN ASKER AFRİN’E GÖREVE GÖNDERİLDİ

Çünkü artık korkmuyorum. Her yerde yazıyorum. Gerekiyorsa beni alın. Sincan’da kursiyer teğmenlere haince işkenceler yapıldı. O çocuklardan biri içeride yattıktan sonra Afrin’e gönderildi. Afrin’den geldikten sonra Şırnak’a gönderildi. Şırnak’tan geldi Münbiç’e gönderildi, Hakkari’de şu anda görev yapıyor. Ama vatan hainliğinden yargılanıyor. ‘Bize yapılanı biz asla yapmayacağız’ diyorlar. Asla katılmıyorum. O gece Boğaziçi Köprüsü’nde 2 askeri öğrenciyi boynunda 7 cm kesik, 2 cm kesik. Boynundan aşağısı tutmuyor. Bütün çocuğun vücudu kırık. Kanlar içinde linç edildi. Anne babası bu iki çocuğu 12 sonra morgda buldu. Morgda buldu. Ben asla bunları affetmem.

BUGÜN BİZE YARIN SİZE

Bugün bana yapılanlar onlara yapılmayacak, diye bir şey yok. Aynısı yapılacak. Kıssasa kıssas yapılacak. Kesinlikle affedilmeyecek. Asla affedilmeyecek. Bizim çocuklarımız o gece öldüresiye dövdüler.

Öldü diye morga konulan çocuk, tekrar nezarete atılıp dövüldü; o çocuk kör oldu.

Çocuğun birini morga koydular. Morgda ölmediği anlaşıldı elinin hareketiyle, Morgdan çıkarıldı. Savcı karşısına çıkardılar, çocuk bayıldı. Çocuğu tekrar döve döve nezarethaneye attılar. Sonra oradan Şişli Etfal Hastanesi’ne kaldırıldı. Çocuk şu anda kör, görmüyor. Benim Kağan’ımın gözü görmüyor. Mahkemede bacağını kırdılar. Bir ayda fazla mahkememiz sürdü. ‘Gelin vatan hainlerinin cezasını verelim’ diye haber yaptılar. Mahkemelerimize geldiler. ‘Vatan hainleri’ diye çocuklarımıza savunmalarını bile yaptırmadılar.

BİZİ CAMİDEN KOVDULAR

Biz camiye namaz kılmaya girdik. ‘Vatan hainlerinin annesisiniz, Allah sizin namazınızı kabul etmez’ diye bizi camilerden kovdular. Ben bunları unutur muyum? Ben bunun intikamını almaz mıyım? Ben bunları affeder miyim? Bu nasıl bir affetmektir. Asla göreve dönüp bu çocuklara yapılanları affederseniz, asla size hakkımı helal etmem.

[Mehmet Arda Duru] 4.3.2019 [Kronos.News]

Şimdi, gazetecilik zamanı! [Selahattin Sevi]

Yaklaşık 500 gazeteci, ailesi ve yakınları ile Taksim Meydanı’na nazır The Marmara Oteli’nin salonunu doldurmuştu. Bir üyesi olmaktan onur duyduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Gazeteciler yaptıkları haberler nedeniyle sanık sandalyesinde değil, ödül töreninde olmanın haklı gururunu yaşadıklarını anlattılar” cümlesiyle bülten geçtiği törende ödülümü emekten yana duruşuyla saygı duyduğum Cumhuriyet yazarı Şükran Soner vermişti.

Cemiyet başkanımız Turgay Olcayto’nun “Türkiye’de son 5 yıldır gazetecilik fevkalade güç koşullar altında yapılıyor,” diyerek altını çizdiği sorunlar gelecek daha kötü günlerin habercisiymiş meğer.

Sayın Olcayto adını anmasa da, “Halkın haber alma kanalları tıkanmasın” sözleri ödül töreninden yaklaşık 35 gün önce, 4 Mart 2016’da polis baskınıyla el konulan Zaman’ı da kapsıyordu sanırım.

O gün Cemiyet’in gecesinde üç genç arkadaşımla birlikte sahneye çıktım. Kayyım atanmadan önce, 21 Ekim-24 Kasım 2015 tarihlerinde Zaman’da yayımlanan “Can Pazarında Son Durak – Bodrum’dan Budapeşte’ye Mültecilerle 10 Gün” başlıklı araştırma ödülle taçlandırılmıştı. Türkiye’deki gazetecilik serüvenim için ‘şık bir final’ olarak gördüğüm törende söz sırası bana geldiğinde ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Başımı kaldırdığımda Hürriyet’in genel yayın yönetmeni Sedat Ergin ile göz göze geldik. O kısacık konuşmayı sanki sadece ona anlatıyormuş gibi tamamladım:

“Beni ödüle layık gördüğünüz mülteciler dosyasını çalışırken Kurban Bayramı’nın ilk günü Yunanistan’ın Kos adasındaydım. Geçtiğimiz yıla damgasını vuran mültecilerin umut yolculuğu baştan sona trajediydi. En üzücü durumlardan biri de insanların Türkiye’den kötü hatıralarla ayrılmasıydı. Röportaj boyunca Türkiye’den memnun ayrılan iki kişiden biri Pakistanlı 35 yaşındaki Kamuran Han’dı. Eşi ve küçük kızı ile birlikte bir bayram sabahı çam ağaçlarının gölgesinde bayram şekeri yerine dondurmalarımızı yerken sordum: Neden Türkiye’den ayrılan herkes memnun değil de siz memnunsunuz? Memnunsanız neden böyle tehlikeli bir yolculuğu göze aldınız?

Sağlık sorunları ve çocuğunun eğitimi için Avrupa yoluna düşen Kamuran Han başladı anlatmaya: Türkiye’de iyi bir işim vardı, eşim de benimle birlikte çalışıyordu ve her birimize 2 bin liraya yakın maaş veriyordu patronum. Mesailer hariç… Üstelik 5 yüz avro da harçlık verdi bize ayrılırken…

Biraz patronunu anlatır mısın dediğimde kırık Türkçesi ile tarif etti: Diyarbakırlı bir Kürt Abi. Tekstilci. Sabah mesaiye erkenden başlar, kapı aralığına bırakılan Zaman gazetesini alır. Çaylar gelir, çaylar gider o gazetesini okur, sonra günlük koşuşturmacasına başlar.


Pakistanlı Kamuran Han ve ailesi bir bayram sabahı kendilerini yolcu eden Zaman okuyucusu patronlarını anlattı.

Evet, değerli meslektaşlarım, sevgili dostlar. Şimdi o Kürt esnaf Cebrail Bey’in kapısına gazete gitmiyor, Zaman ulaşmıyor. Tıpkı binlerce memurun, işçinin, öğrencinin kapısına bırakılmadığı gibi…

Sebebi, malum!

Bu ödülü öncelikle vefakâr ve cefakâr Zaman okuyucuları, fikri hür, vicdanı hür gazeteci arkadaşlarım adına alıyorum. Bu vesile ile her zaman yanımda olan sevgili kızlarıma, değerli eşime ve üzerimde hakkı olan herkese teşekkür ediyorum.”

Sözlerim bitince önce Sedat Bey, sonra bütün salon alkışladı. Ben ise koşarak sahneden indim. Kızlarımın arasında onlara fark ettirmeden gözyaşlarımı sildim.

Hoş, daha sonra zor şartlarda Zaman’ın yerini doldurmak için çok çalıştık, çabaladık ama kafi gelmedi. O küçücük gayretler de bir temmuz sıcağında eridi gitti.

Şimdi o posta kutusuna, kapı aralığına ‘gazete’ bırakılan güzel insanlar polis karakollarında, mahkeme koridorlarında, başkalarının evlerinde, sürgün yollarında, gurbet diyarlarında… Baskı ve işkence artık uluslararası kuruluşların, insan hakları örgütlerinin raporlarına girdi. Anadolu’nun, Rumeli’nin her bir köşesinden feryatlar yükseliyor. Hamile kadınlar, emzikli bebekler karakol köşelerinde, mahpus damlarında çile dolduruyor. Çıkılan özgürlük yolundan ağıtlar yükseliyor. Dikkatimi çekiyor, bazen serbest kalan anneler ve babalar evlerine döndüğünde bekleyen çocukların dakikalarca ağlıyor.

‘Zaman’sız günler…

Diyarbakır’daki atölyesinde kazandığından, Manisa’daki bağından kaldırdığı mahsülden, ülkenin bir köşesinde işlettiği madenden, büyüttüğü fabrikasından hayrını-hasenatını yapan ama mutlaka Zaman’ın abone parasını bir kenara ayıran geniş gönüllü insanlara ülkeleri dar ediliyor. Memurlar, öğrenciler, işçiler perişan…

Bazen sosyal medya hesabına düşen bir ‘ah’, whatsapp’tan yankılanan bir feryatla irkiliyoruz. Büyük kıyımın ve kırımın ucundan kıyısından yakaladığımız haberlerin erişimi bile engelleniyor.

Fakat sanki bizim daha iyi gazetecilik yapmamız için abone olan, bayiye koşan, gazeteyi eleştirel bir gözle okuyan, Zaman’a not düşmek için dünyanın dört bir köşesine giderken hep yanımızda olan okuyucularımızın yeterince yanında olamadık.

Bu yüzden şimdi tam da gazetecilik zamanı, Zaman okuruna vefa zamanı!

[Selahattin Sevi] 4.3.2019 [Kronos.News]

Karanlıktan önce [Can Bahadır Yüce]

Haberi öğleden sonra almıştım. Gazeteye baskın yapılacağı söylentisinin dolaşmaya başladığı perşembe gecesi (New York saatiyle ikindi vakti) Kitap Zamanı’nın son provalarını düzeltiyordum. Dergiyi 24 saat içinde matbaaya gönderecektik. Gerçi Türkiye alacakaranlık kuşağına henüz girmişti ama hiç kimse ülkenin en büyük gazetesinin haydut gibi gasp edileceği ihtimaline karşı “O kadar da olmaz!” diyemiyordu. Sonrasını, peşinden nasıl bir koyu karanlığın çöktüğünü, biliyoruz.

Bir mart günü emeğimiz, hayallerimiz çalınalı tam üç yıl oluyor. Geçmişe saplanıp kalmak, kapanmış bir dönemin özlemiyle yaşamak sağlıklı bir tutum değil, gelgelelim yıldönümlerinde bazı şeyleri hatırlatmayı hem çalışma arkadaşlarıma hem de okura karşı ödev sayıyorum. On yıl boyunca Kitap Zamanı’nın editörlüğünü yaptım, bu borcu ödemek için onun hikâyesini tarihe not düşebilirim.

Daha önce yazmıştım: Her şey 2004 yılında, bir ilkyaz günü başladı. Güneşli sahilde yürürken, “Kitap eki çıkaralım mı?” diye sormuştu Ali Çolak. Kolları öyle sıvadık. İki denemenin ardından, 2006’nın ilk günlerinde Kitap Zamanı‘nın birinci sayısını hazırlıyorduk. Acaba 12 sayı kotarabilir miyiz derken kitap eki 120 sayı çıktı. (“Yılların telaşlarda bu kadar çabuk / Geçeceği aklınıza gelmezdi.”)

İlk sayının kapak fotoğrafı için Ali Çolak ve Selahattin Sevi’yle kar altında bir sokak lambası aradığımız o soğuk İstanbul akşamı her hatırlayışta içimi ısıtır. Kapaktaki “Neredesin sevgili okur?” sorusunun cevap bulması gecikmedi. İlk sayıdan başlayarak takipçi okurlarımız oldu, galiba yıllar içinde “Kitap Zamanı okuru” diyebileceğimiz bir “mutlu azınlık” da oluştu. Her sayıyı biriktirip ciltleten, yıllarca önce yayımlanmış bir cümlenin peşine düşen okurlarla yolumuz kesişti. Başta belirlediğimiz iki ilkeden hiç vazgeçmedik: “Çoksatanlar” listesi yayımlamayacak (ölçütümüz piyasa değildi), hem Doğu hem Batı kültürüne açık bir dergi hazırlayacaktık.

İlk sayıların acemiliğini hata yapa yapa aştık: Daha ikinci sayıda renkli sayfaların yerini karıştırdığımız için sabaha karşı matbaaya gitmek zorunda kalışımızı, gün doğarken matbaadan çıkıp simit ve çayla yaptığımız kahvaltının tadını unutamam. Cuma akşamları derginin son taslağı elimizde, Murat Tokay’la çay içip başlıkları gözden geçirmeye giderken bizden mutlusu yoktu.

T.S. Eliot, “Kahve kaşıklarıyla çıkardım ömrümün tutarını” der bir şiirinde… Ben de yıllarımı kitap eki sayılarıyla ölçebilirim: 30. sayıyı hazırlarken (Haziran 2008) Türkiye’den ayrılmıştım. Ülke değiştirip yeni bir hayata başlarken bile yolculuk tarihini kitap ekinin matbaaya gidiş tarihine göre seçtik. Yıllardır şehirden şehre taşınırken, Türkiye’ye gidip gelirken ölçüt hep “ayın ilk pazartesi günü” oldu.

Kitap Zamanı elbette hep İstanbul’da basıldı ama 90’a yakın sayısı farklı Amerikan şehirlerinde tasarlandı diyebilirim. Otel odalarında, kafelerde, üniversite kantinlerinde, kütüphanelerde şekillenen sayfaların sayısı az değil. (Indiana Üniversitesi ‘printer’larının belki Zaman binasındaki yazıcılar kadar emeği geçmiştir Kitap Zamanı’na.) İlk yıllarda derginin yükünü çeken Musa İğrek görevini Yavuz Ulutürk’e devredip İngiltere’ye gidince eke oradan da katkıda bulundu. Böylece aramızda hep şakasını yaptığımız şey gerçekleşti: Kitap Zamanı “dünyanın en uluslararası kitap eki” oldu. Dünyanın iki ucu arasındaki saat farkı da hep işimize yaradı. Geceleri gazetedeki bilgisayarıma bağlanıp çalışırken bomboş ikinci katın sessizliğini hayal eder, bu uzaklıkta hem keder hem şiirsellik bulurdum.

Kitap dergisi çıkarmak bir anlamda basılı kitaba, kâğıt kokusuna övgüdür. Oysa ben kitap ekinin birçok sayısına elimle dokunamadım ama ilk sayıların kâğıt kokusunu hiç unutmadım.

Bizimle ve Türkiye’yle beraber on yılda edebiyat dünyasının manzarası da değişti. Sayfalarımızda ağırladığımız birçok şair, yazar aramızdan ayrıldı: Dağlarca, İlhan Berk, José Saramago, Metin And, Seyhan Erözçelik, Ahmet Erhan, Ali Teoman… Zaman zorla kapatıldıktan sonra da aramızdan ayrılanlar oldu: Ülkü Tamer (iyi bir Kitap Zamanı takipçisiydi), Enver Ercan… (Varlık dergisinin yayın yönetmeni Enver Ercan’a bir parantez açmalıyım: Kitap Zamanı’nın kayyım yüzünden yayımlanamayan son sayısının dosya konusu 100. yaşında Behçet Necatigil’di. Ertesi ay Enver Ercan, bazı belgelerin ilk kez yer aldığı o dosyayı Varlık’ta yayımladı.)

Kayyımdan önce yayımlanan son sayı Kitap Zamanı’nın 10. yıl sayısıydı. Alberto Manguel’den Joyce Carol Oates’a, Adalet Ağaoğlu’ndan Tim Parks’a, John Banville’den Javier Marías’a sevdiğimiz pek çok usta o özel sayıya yazılarıyla katkıda bulundular. Kader belli ki iyi bir final yapmamızı istemişti.

120 sayı ve yüzlerce kitap: Baş döndürücü, güzel bir yolculuktu… Yola çıkarken kitapların dünyayı değiştireceğine inanıyorduk. Ülke henüz “Yeni Türkiye” denilen ucubeye dönüşmemiş, lümpenlik ve cehalet her yeri kuşatmamıştı. Yıllar içinde şunu öğrendim: Kitaplar dünyayı değiştirmez ama insanları değiştirir. Bir cümleyle, bir kitapla hayatı güzelleşen insanlar — bu yolculuk onlar içindi.

O ışıklı hatıralar bellekte hep var olacak. Şimdi yapılması gereken, o günlerin özlemiyle avunmak değil, elimiz kalem tuttukça zorbalık karşısında pes etmemek—yazı uğraşı memurluk değil ki devlet istedi diye işimizden vazgeçelim.

Perfer et obdura!

[Can Bahadır Yüce] 3.3.2019 [Kronos.News]

Gezi iddianamesinde ‘troll dili’: Amaç Erdoğan’a diz çöktürmek

Gezi Parkı eylemlerine ilişkin aralarında aralarında Anadolu Kültür A.Ş Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala, Can Dündar, Ayşe Mücella Yapıcı ve Memet Ali Alabora’nın da bulunduğu 16 şüpheli hakkında mahkemenin kabul ettiği iddianamenin ayrıntıları ortaya çıktı.

“ETKİ AJANLIĞI YAPTIKLARI”

657 sayfalık iddianamenin giriş bölümünde Gezi Parkı eylemleri ile ilgili olarak, “2011 yılında ülkemizde temelleri atılan ve 2013 yılı Mayıs ayı itibariyle de sahneye konmaya çalışılan kalkışma hareketi” ifadelendirine yer verildi. İddianamede, Mehmet Osman Kavala ve Memet Ali Alabora arasındaki bir telefon görüşmesine değinilerek Kavala’nın “Avrupalılar her gördüğüm şey soruyor iyi tamamda hani bu siyasi durumu nasıl değiştirecek diye sorup duruyor” dediği ve Memet Ali Alabora’nın da sosyal medya üzerinden “Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hala anlamadın mı” şeklinde provakatif paylaşımlar yaparak “etki ajanlığı yaptıkları” öne sürüldü.

İddianamede, “Olayların hükümete yönelen kalkışma hareketine dönüştürülme süreci ve planının Ekim 2011 tarihinde Wall Street eylemlerinin başladığı dönemde “Ayaklan İstanbul/Occupy İstanbul” isimli facebook sayfasının oluşturulması ve çeşitli aralıklarla “Revolt (Ayaklan) İstanbul” eylemleri düzenlenmesi çağrılarının yapılması ve Kasım 2011 tarihinde de “Ayaklan İstanbul” ismi ile yayınlanan video ile çağrısı yapılması, 2011 Kasım ayında da Taksim’de yapılan bir gösteride Memet Ali Alabora, Ayşe Pınar Öğün ve Handan Meltem Arıkan’ın Arap Baharının bölgesel olmadığı, küresel olduğu, eninde sonunda ülkemizde de olmasını arzu ettiklerini açıkça dile getirmeleriyle başladığı, devam eden süreçte 27 Mayıs 2013 tarihi ise Gezi Parkı olayları olarak adlandırılan kalkışma hareketinin sahada yoğun biçimde başladığı tarih olduğu” ifade edildi.

27 MAYIS BENZETMESİ YAPILDI

İddianamede, “O gün başlayan ve birkaç haftalık süreçte 27 Mayıs 1960 darbesi öncesini hatırlatan gelişmeler yaşanmış, halkın oylarıyla işbaşına gelmiş olan hükûmet tıpkı 27 Mayıs darbesi öncesinde olduğu gibi sokak hareketleriyle baskı altına alınmak ve devrilmek istenmiştir. Olayların başlama nedeni şüphelilerce Taksim Gezi Parkı düzenlemesi ve Topçu Kışlasının ihyası çalışmaları olarak bahane edilmiştir. Ancak ilk polis müdahalesinin ardından olayların inanılmaz bir hızla ve organizasyon çerçevesinde dakikalar içinde çok sayıda şehre yayılması da eylemlerin bir kalkışma gayreti ile planlandığını göstermektedir. Güvenlik güçlerinin bu dönemde tespit ettiği haberleşme trafiği de dikkat çekmiştir. Zello sistemi adı verilen internet tabanlı cep telefonu görüşmeleri, aynı anda çok sayıda ilde patlak veren olayların anlık gelişmediğini, planlı şekilde bir güç tarafından hükümete yönelik işlenen suçlar kapsamında yönlendirildiğini göstermiştir” denildi.

“DIŞ DESTEKLİ, TC DEVLETİNE DİZ ÇÖKTÜRME OPERASYONU”

Bazı gruplarca Twitter üzerinde #occupygezi (işgal etmek) ve  #DirenGeziParki gibi hashtagler açılarak “Gezi Parkı” simgeleştirilmiş ve ısrarla “direniş, ayaklanma vb.” çağrılar ile anılır hale getirildiği, belirtilen iddianamede, “Yapılan bu eylemlerin hiçbirinin tesadüfi olmadığı ve dış destekli, Türkiye Cumhuriyeti Devletine diz çöktürme operasyonu olduğu çok açık ve net olarak gözükmektedir” denildi.

TOPLAM ZARAR 140 MİLYON TL

İddianamede, “açık kaynaklardan yapılan çalışmada İçişleri Bakanlığınca valiliklerden gelen bilgilere göre hazırlanan hasar tespit raporunda 58 kamu binası, 68 MOBESE kamerası, 337 işyerinin tahrip edildiği, 90 belediye otobüsü, 214 özel araç, 240 polis aracı ve 45 ambulansın kullanılamaz hale getirildiği, birisi CHP binası olmak üzere 14 parti binasının zarar gördüğü, toplam zararın 140 milyon TL olduğunun açıklandığı görülmüştür. Yaşanan olaylar neticesinde, biri emniyet görevlisi olmak üzere 5 vatandaşımız yaşamını yitirmiş, onlarca emniyet görevlisi ve vatandaş yaralanmıştır” ifadelerine yer verildi.

OTPOR-SOROS BAĞLANTISI

İddianamede, Gezi Parkı kalkışmasında “Occupy (İşgal)” hareketi olarak bilinen “Sivil Başkaldırı” yönteminin kullanıldığı, bu yöntemin uygulamasında ise Sırp örgütü OTPOR’un (Direniş) uluslararası eylem eğitimleri veren birimi CANVAS’ın ön planda olduğunun anlaşıldığı ve finansörünün de George Soros olduğu basında yer almıştır” değerlendirmesinde bulunuldu. İddianamede, olayların yaşandığı dönemde OTPOR ve CANVAS hareketinin birçok yöneticisi ve çalışanının Türkiye’ye birçok kez ve yoğun şekilde geldiklerinin tespit edildiği anlatılarak bazılarının giriş-çıkış fotoğraflarına da yer verildi. OTPOR örgütünün sembolü olan “Havaya Kaldırılmış Yumruk” ambleminin de eylemlerde yoğun bir şekilde göze çarptığı ifade edildi.

AMACIN ERDOĞAN’I YIPRATMAK OLDUĞU İFADESİNE YER VERİLDİ

İddianamede, “Gezi kalkışması eylemlerinin de izah olunan küresel düşünce içerisinde değerlendirilmesi gerekmekte olup, bu eylemlerin bir aşamaya kadar da başarılı olduğu, siyaseten eylemlerin amacı olarak görünen Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetini ve özellikle de Türkiye Cumhuriyeti Sayın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı yıpratmak olduğu anlaşılmaktadır” denildi.

[Kronos.News] 4.3.2019

Tulumbada su kalmadı, “kamu bankaları” alarm veriyor!

ANALİZ – AKP hükümetinin seçim yatırımları için sürekli kamu bankalarına yüklenmesi, yeniden yapılandırma ve kurtarma paketlerinin üç kamu bankasının sırtına yüklenmesi, Türkiye’nin bankacılık sektöründeki görünümünü bozmaya başladı.

Konuya dikkat çeken, kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s ZiraatBankası, Halkbank ve Vakıflar Bankası için bir uyarı mesajı yayınladı. Moody’s ucuz ve bol kredi verme kampanyalarına atıfta bulunarak, “Bu adımlar ilave risk yaratıyor.” dedi.

Bloomberg’in, doğrudan Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndaki görüşmeler içinde yer alan ve fakat adını vermek istemeyen kaynaklara dayandırdığı haberine göre, kamu bankalarına fon bulmak amaçlı bir plan hazırlığı yapıldığı belirtiliyor.

ALBAYRAK UCUZ KREDİLERE DEĞİNDİ

Önceki gün Rize’de konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak “Cumhurbaşkanımızın liderliğinde güçlü yumruğumuzu vurduk, doları 5 liraya düşürdük mü?” ifadesini kullandıktan sonra, devlet kaynaklarından verilen ucuz kredilere bilhassa değindi.

Albayrak “Son bir iki ayda ekonomideki önemli gelişmelerle Cumhurbaşkanımızın talimatı ile 81 bin KOBİ’mize 25 milyar liralık çok uygun maliyet imkanlarıyla kredi imkanı sağladık. Yaklaşık 77 bin 500 esnafımıza bir ayda 7,5 milyar lira finansman sağladık.” diye konuştu. Maliye Bakanı “Cumhurbaşkanımızın liderliğinde bu yıldan itibaren 2,5 milyon istihdam sözüyle istihdam sürecini de başlattık.” dedikten sonra bu sürecin daha da devam edeceğine ilişkin ifadelerle konuşmasına devam etti.

KAMU BANKALARI SINIRA DAYANDI

Ne var ki bu ucuz kredilerin, büyük teşviklerin asıl yükü kamu bankalarına biniyor. Özellikle Ziraat, Halk ve Vakıflar Bankası gibi bankalara…

Sorun şu ki seçim yaklaşırken bu bankalar artık kendi kaynaklarının da bugüne kadar yaptıkları borçlanmaların da sınırına gelmiş halde. Cumhurbaşkanın deyişini kullanacak olursak bu bankalar için de Albayrak’ın söylediği hız kesmeden devam için “tulumbada su kalmamış” durumda.

DERECELENDİRME KURULUŞUNDAN UYARI

Bir de elbette bir çok büyük firmanın borç erteleme istemesi ve fiiliyatta bunun gerçekleşmesi sorunu var. Yani bankaların kaynaklarının bir kısmı da zaten bu tür kredilere bağlanmış halde.

Üstelik daha bu hafta reyting kuruluşu Moody’s’in Yatırımcı Servisi, Ziraat,Bankası, Halkbank ve Vakıflar Bankası için bir uyarı mesajı yayınladı. Moody’s ucuz ve bol kredi verme kampanyalarına atıfta bulunarak, “Bu adımlar ilave risk yaratıyor ve ‘marginları’ olumsuz yönde etkiliyor.” dedi.

Borsada işlem gören bankalarla ilgili rakamlarda zaten bu durum açıkça gözüküyor. Halkbank kârı en fazla düşen banka. Ziraat’in de karı son derece düşük.

Fakat Moody’s’in bu mesajında tehlikeli olan şey altta yatan çok ciddi bir tehdit! Bloomberg’in haberine göre Moody’s, kamu bankalarının attığı bu kredi kampanyalarının, onların kredi reytinglerini olumsuz etkileyebileceğini ifade etmiş. Yani özetle, ‘böyle kaynaksız bir şekilde kredi dağıtmaya devam ederseniz kredi derecenizi düşürürüz’ demeye getirmiş.

İŞTE O ÇOK ÖZEL PLAN

Kerim Karakaya ve Ercan Ersoy’un yazdığı İngilizce haberde çok önemli bir bilgi var.

Doğrudan Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndaki görüşmeler içinde yer alan ve fakat adını vermek istemeyen kaynaklara dayanılarak yazılmış habere göre Berat Albayrak ve ekibi tıpkı mitingde söylediği gibi kampanyalara devam edebilmek için bu kamu bankalarına fon bulmak amaçlı bir planı oluşturmaya çalışıyor.

Bulunacak ek fonlamanın çoğu -tabi eğer bulunabilirse- Ziraat Bankası ve Halkbank için kullanılacak. Bloomberg’in adı açıklanmayan kaynaklarına göre planın ayrıntılandırılması bu ay sonrasındaki yerel seçim sonrasına kalmış durumda. Bakanlık yetkilileri bu konuyla ilgili sorularına bir cevap vermekten kaçınmışlar.

BÜTÜN YÜK KAMU BANKALARININ SIRTINDA

Kamu bankalarındaki fon ihtiyacının nereden geldiği 22 Şubat itibariyle açıklanan bankacılık verilerinde net olarak görülüyor. Özel bankalar hükümetten geldiği söylenen büyük baskılara karşın yeterince kredi açmıyor ve böylece seçim sürecinde ekonomiyi destekleme görevi büyük ölçüde zaten çok fazla kredi vermiş durumdaki iki kamu bankası ve Vakıflar Bankası gibi yarı kamu sayılabilecek bir bankanın üstüne kalıyor.

22 Şubat itibariyle BDDK’nın açıkladığı verilere göre toplam kredi stokunda özel bankalar 12,4 milyar TL’lik bir kısmı sırtlamış. Buna karşılık kamuya ait kesim bunun iki katını, yani tam olarak ifade edecek olursak 24,7 milyar TL’lik (4,6 milyar $) kısmını…

Bakalım seçimden sonra Ziraat ve Halk gibi kamu bankalarını desteklemek için nasıl bir operasyon yapılacak veya yapılabilecek mi?

[MedyaBold.com] 4.3.2019

15 Temmuz’un gizemli ismi MİT görevlisi Sadık Üstün ve faaliyetleri [Cevheri Güven]

"Ben henüz lojmanda iken MİT görevlisi, Abidin Ünal’ın sırdaşı Sadık Üstün 8. Kolordu Komutanını arayıp, darbenin liderinin ben olduğumu söyleyerek startı vermiştir. 20 dakika sonra beni arayan Abidin Ünal Akıncı Üssü’ne gitmemi rica ediyor. Evet birileri anlaşmış ve ismim lanse edilmeye başlanmıştır. Bu işi de Anadolu Ajansı üstlenerek, ben daha Akıncı’dayken, gözaltına alındığımı, vatana ihanetten yargılanacağımı duyurmuştur."

Bu cümleleri Darbenin 1 Numarası olarak yargılanan Org. Akın Öztürk, Genelkurmay Çatı davasında esas hakkındaki mütaalasında söyledi.

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlisi Sadık Üstün’ün 15 Temmuz parantezinde isminin anıldığı en net ifade buydu.

Hemen öncesinde, Akın Öztürk’ün bu savunmasından iki gün önce, ODA TV’den Müyesser Yıldız, “Darbenin 1 Numarasını Kim Saat Kaçta Tespit Etti?” başlıklı Sadık Üstün’ün ismini “S.Ü.” olarak kodlayarak uzun bir haber kaleme almıştı.

Müyesser Yıldız’ın Akınca Davası’nın ek klasörlerinden yola çıkarak yaptığı habere göre, “Darbenin 1 Numarasının Akın Öztürk” olduğunu söyleyen ilk kişi MİT Personeli Sadık Üstün.

Önemli nokta şu ki; Sadık Üstün bu cümleyi Akın Öztürk her şeyden habersiz lojmanında pijamalarıyla otururken kuruyor.

Akıncı Davası’nın ek klasöründe yer alan Elazığ’daki 8. Kolordu Komutanlığı’nın 15-16 Temmuz’a ilişkin ceridesine göre; Sadık Üstün TSK’dan devre arkadaşı 8. Kolordu Komutanı’nı saat 22:50’de ve 23:17’de iki kere arıyor.

İkinci aramasında ilişkin alınan not şöyle:

“Bunun bir FETÖ darbesi olduğunu, darbenin muhtemel askeri liderinin de Org. Akın Öztürk olduğunun değerlendirildiği bildirilmiş ve bu kalkışmanın engellenmesi için süratle gerekenleri yapacağı iletilmiştir.”

Müyesser Yıldız bu durumla ilgili şöyle diyor: “Saate dikkat; Akın Öztürk daha lojmanda… Henüz Abidin Ünal’la görüşmemiş, Akıncı’ya da gitmemiş… Keza dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın bir televizyona bağlanarak açıklama yapmasının ve Hulusi Akar’ın Genelkurmay’da derdest edilmesinin üzerinden sadece 15 dakika geçmiş… Ancak S.Ü. (Sadık Üstün) iktidar yetkililerinden de savcılardan da medyadan da saatlerce önce ‘Darbenin muhtemel askeri liderinin Org. Akın Öztürk olduğunu’ değerlendirip, bunu Elazığ’a bildiriyor.”

HAKAN FİDAN’IN TRANSFER ETTİĞİ İKİ ASKER

15 Temmuz’un gizemli ismi Sadık Üstün, Özel Kuvvetler Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptıktan sonra Harp Okulu Alay Komutanlığı’na getirilen bir asker. Genelkurmay Başkanlığı’na gidebilecek pozisyona geldikten sonra sürpriz biçimde generalliğe terfi ettirilmeyince, 2005 yılında emekli oldu.

Emekli olur olmaz ünlü işadamı İbrahim Cevahir’le ‘Cevahir Özel Güvenlik ve Koruma Hizmetleri’ şirketini kurdu ve Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı üstlendi. Şirket, özel güvenlik alanında atış poligonu kurmaktan, alarm merkezi işletmeye kadar pek çok önemli ayrıcalıkla donatılmış bir şirketti.

Eski bir TSK personeli olan Hakan Fidan, MİT Müsteşarı olmasının ardından TSK’dan tanıdığı Sadık Üstün’ü MİT kadrosuna kattı.

Hakan Fidan’ın TSK kökenli olarak MİT’e getirip çok kritik pozisyon verdiği öne çıkan iki isim var. Bunlardan biri Kemal Eskintan diğeri ise Sadık Üstün.

İki isim de Özel Kuvvetler Komutanlığı kökenli.

PARALEL MİT

Üstün ve Eskintan, MİT’te önce dikkat çekmeyen farklı birimlerde görevlendirilip MİT’i tanımaları sağlandıktan sonra doğrudan Hakan Fidan’a bağlı çalışan pozisyonlara getirildiler. Bu yapı kurum içinde “Paralel MİT” olarak adlandırılıyor.

Çünkü; Üstün ve Eskintan, istihbarat teşkilatının tüm imkanlarından faydalanırken; bazı çalışmalarını, faaliyetlerini, elde ettikleri bilgileri ve raporları kurum kayıtlarına geçirmeden doğrudan Hakan Fidan’a arz ettikleri bir sistemde faaliyetler göstermişler. Yani “log kayıtlarına geçmeyecek şekilde” çalışmalarda bulunmuşlar. İşte Hakan Fidan’ın 15 Temmuz Faaliyet Merkezi tam olarak burası.

Haberi hazırlarken konuştuğum bir kaynak ikili için, “Kurumun gündemleri dışında kendi gündemleri vardı orada” diyor.

SADIK ÜSTÜN’ÜN İSTİHBARATIN KALBİNE YERLEŞTİRİLMESİ

Sadık Üstün, MİT’e geldiği ilk dönemde eğitim birimi ardından NATO temsilciliği gibi farklı pozisyonlara yerleştirildikten sonra 15 Temmuz hazırlıklarının başladığı dönemde; MİKİK olarak bilinen Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu’nda önemli bir pozisyona getirildi.

MİKİK, Hakan Fidan döneminde hükümetin desteğiyle yasal yetkilerle donatılan ve Jandarma, Emniyet ve Askeri istihbaratın tüm bilgilerini akıtmak zorunda oldukları bir kurul haline getirildi. Hatta o dönem MİT’e bu yetkilerin verilmesi “MİT Esad’ın El Muhaberatı gibi oluyor” tartışmasını doğurdu.

Kemal Eskintan’ın ismi 15 Temmuz sürecinde insan kaçırma gibi illegal işlerle anıldı.

Sadık Üstün’e verilen görev ise 15 Temmuz öncesi Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde çalışmak.

15 TEMMUZ’A GİDEN SÜREÇTE SADIK ÜSTÜN’ÜN TSK İÇİ FAALİYETLERİ

Sadık Üstün, 15 Temmuz’da öne çıkan “iki Orgeneral”le oldukça samimi bir eski asker. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Abidin Ünal.
Eski bir asker olan Yeniçağ Gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ 2015 yılında yayınladığı “İmamların Öcü” adlı kitabında Sadık Üstün’ü şöyle anlatıyor:

“Harp Okulu’nda Öğrenci Alay Komutanlığı son derece stratejik bir görevdir. 1981 mezunu olan Sadık Üstün Albay beklendiği gibi generalliğe terfi edemedi. Bu durumun sorumlusu olarak Yaşar Büyükanıt, Ergin Saygun ve İlker Başbuğ’u gördüğü bilinen Sadık Albay, emekli olmasına rağmen Hulusi Akar ile irtibatını hiç koparmadı. Akar’ın Hasdal Askeri Cezaevi’nin de sorumluluk alanında bulunduğu 3. Kolordu Komutanlığı sırasında emekli Albay Sadık, Kolordu karargâhında saatlerce Akar ile bir araya geliyordu. Kapalı kapılar ardında nelerin konuşulduğu elbette bilinmiyor ama bir korgeneralin makamında emekli bir albayla saatlerce sık sık görüşmesinin teamüllere uygun olduğunu söylemek mümkün değil.”

Hulusi Akar’la samimiyeti “teamül dışı” olarak tanımlanan Sadık Üstün’ün, Org. Abidin Ünal’la samimiyetini ise Akın Öztürk “sırdaş” olarak niteliyor.

SADIK ÜSTÜN’ÜN GÖREV TANIMI

Kaynak, Sadık Üstün’ün görev tanımını ise şöyle özetliyor; “TSK içerisinde tanıdığı kişilere yönlendirme yapmak, TSK içinde görevlendirmeler yapmak ve listeler oluşturmak;”

Normalde MİT’in yasal olarak TSK içerisinde istihbarat toplamak gibi bir görevi bulunmuyor. Ancak Üstün’ün “Paralel MİT’te” görevlendirilmesinin ardından bu faaliyet başlıyor. Üstün, önce Org. Akar ve Org. Ünal’la görüşmelerini sıklaştırıyor. Ardından TSK içerisinde tanığı ve güvendiği isimler üzerinden listeler oluşturulmaya başlanıyor. Bu süreçte pek çok isme ileriki dönemde MİT’te görev alma da vadediliyor.

17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu yapıldıktan sonra Sadık Üstün’ün görevi daha da netleşiyor ve tek görevi TSK içerisinde Cemaatle ilgili çalışmak olarak belirleniyor.

Üstün’ün 15 Temmuz’la ilgili çalıştığı diğer bir grup ise ASDER. Emekli Tuğgeneral Adnan Tandıverdi’nin kurduğu ASDER, TSK’dan ihraç subay ve astsubaylardan müteşekkil bir yapılanma. 15 Temmuz’da “sahada aktif olarak görev aldıklarını” doğrulayan bu yapılanma aynı zamanda örtülü ödenek üzeriden Suriye iç savaşında da rol almalarıyla gündeme gelmişti. Tandıverdi’nin kurduğu SADAT isimli teşkilat da 15 Temmuz’da sahadaydı ve ölümle sonuçlanan bazı vakaların sorumlusu olmakla suçlanıyorlar. SADAT paramiliter sivil bir güç olarak görülüyor.

Tanrıverdi, 15 Temmuz’dan sonra Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı’na atandı ve TSK’nın personel alımı dahil pek çok yetkiyle donatıldı.

15 TEMMUZ’DAN 1 YIL ÖNCE LİSTE ÇALIŞMALARI BİTİRİLDİ

Farklı kaynaklardan doğrulattığım bilgilere göre, Sadık Üstün’ın TSK içerisindeki faaliyetlerinin “listeleme” kısmı 15 Temmuz’dan yaklaşık bir buçuk yıl önce 2015 başında tamamlandı.

Bu zaman dilimi, “Cemaatçi askerler darbe yapacak” söyleminin AKP Medyası tarafından piyasaya sürüldüğü döneme denk geliyor.

Listelerin tamamlanmasından sonra 15 Temmuz’la ilgili çalışmalara geçiliyor.

Kaynağa göre; hazırlanan listeler MİT’in veri tabanındaki bilgilerle doğrulanan listeler değildi. Sadık Üstün’ün TSK’da çalıştığı kişilerden topladığı istihbarat yeterli görüldü ve Akın Öztürk’ün ismi de böylece belirlendi.

Kaynak, “Sadık Üstün, Akın Öztürk değil de başka birinin ismini söyleseydi o 1 Numara olacaktı. 15 Temmuz’la ilgili ‘istihbarat zaafı var’ tartışması yersiz. Sadık Üstün’ün çalışmaları ve 15 Temmuz gecesi aldığı aktif rol, kurumun zaafı değil (MİT) bu işin içinde, organizatör ve etkinliğinin göstergesi” diyor.

ZAMANLAMA HATASI

Kaynağa göre Sadık Üstün’ün 15 Temmuz hazırlık sürecindeki çalışmaları kendi açısından oldukça başarılı. Büyük açığı ise 15 Temmuz gecesi yaptığı zamanlama hatası.

Akın Öztürk’ü “sırdaşı” Org. Abidin Ünal’a aratıp, Akıncı Üssü’ne göndermeden, yani Org. Akın Öztürk’ü işin içine çekmeden, telefonda “1 Numara Akın Öztürk” demesi, Sadık Üstün’ün yaptığı büyük bir zamanlama hatası olarak kayda geçiyor.

Akın Öztürk, yaptığı savunmada Org. Akar ve Org. Ünal tarafından işin içine çekilmesinde bu duruma dikkat çekiyor:

“Mehmet Şanver arayıp, Abidin Ünal’ı verdi. Ünal, ‘Ağabey, senin emrin hilafına darbe mi yapılıyor? Akıncı’ya git, orayı kontrol altına al. Senin sözünü dinleyecek çocuklar var’ dedi. Ancak üs komutanıyla görüştüğünü, onun, ‘Sizin de benim de hayati tehlikem var’ dediğini söylemedi. Bunu söylese, bir düşünür, önce korumamı gönderirdim. Üssü aradım, telefonu Kubilay Selçuk çıktı, ne olduğunu sordum. ‘Operasyon var. Genelkurmay Başkanı, sizi ve diğer komutanları sordu, bekliyor’ dedi, gittim.”

Org. Akın Öztürk Üsse Org. Abidin Ünal’ın isteğiyle gittikten sonra, üs içindeki yönlendirmelerde ise Org. Hulusi Akar’ın talimatlarıyla karşılaşıyor:

“Genelkurmay Başkanı tarafından kaç defa konuşmak için gönderildim. 143. filoya gittim, hiçbir sivil görmedim. Ömer Faruk Harmancık’a Akar’ın sözlerini ilettim. Müsbet, menfi bir tepki almadım. İkinci veya üçüncü gidişimde birisinin, ‘Arkamızda durulsa, bu iş böyle olmazdı’ dediğini duydum. Ortam loştu, arkamı döndüğüme Harmancık’ı gördüm. Onun söylediğini değerlendirdim. Kaç kere gidip geldim, sonuç alamadım. Şimdi düşünüyorum, emir komuta hala Hulusi Akar’daydı. Derdest edilmiş değildi. Hulusi Akar, ‘Yahu bir de ben gidip, konuşayım’ demedi.”

15 TEMMUZ GECESİ SADIK ÜSTÜN’ÜN TELEFON TRAFİĞİ

Sadık Üstün’ün 15 Temmuz gecesi tek faaliyeti TSK içerisindeki tanıdığı kişileri arayıp, “Darbenin 1. Numarası Akın Öztürk” demek olmamış. 15 Temmuz’dan bir gün önce Hakan Fidan’la baş başa 40 dakika görüşen Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı ile de onlarca kez telefon konuşması var.

15 Temmuz gecesinin medya faaliyetlerinde de Sadık Üstün’ün telefon trafiği oldukça yoğun. İrtibatta olduğu generalleri tek tek arayıp, telefon numaraları vererek televizyonları aramasını sağlayan kişi.

Eski bir asker olan Türkiye Gazetesi Ankara Temsilcisi Nuri Elibol 20 Mart 2017 tarihli “O albay milli bir adamdır” başlıklı yazısında Sadık Üstün’ün 15 Temmuz gecesi medya faaliyetlerini şöyle özetliyor:

“Görevdeki Ordu Komutanlarını, Kolordu Komutanlarını ve Özel Kuvvetler Komutanını bizim ve diğer kanalların yayınlarına o bağlattı. Bizzat beni arayarak bütün televizyonların telefonlarını talep etti. Bize komutanların cep telefonlarını yazdırdı. Birçok üst düzey komutanın erken saatte yayına bağlanmasını temin etti.”

MEHMET DİŞLİ İLE İRTİBATLARI

Sadık Üstün’ün 15 Temmuz’la ilgili dikkat çeken bir diğer ilişkisi de darbenin liderlerinden olan Tümgeneral Mehmet Dişli ile trafiği. HTS kayıtlarına göre; 15 Temmuz sabahı 10.13 ve 10.18’de görüşmüşler. Ardından 16 Temmuz saat 04.28’de çalıştığı kurumdan veya buraya yakın bir yerden Dişli’ye mesaj gönderdiği, 09.44’te de aradığı görülüyor.

Dişli ile 15 Temmuz’da ve 16 Temmuz’da sıkı irtibatta olan Sadık Üstün, diğer taraftan, Mehmet Dişli’yi ‘darbeci’ olarak lanse ediyor.

Üstün, 16 Temmuz sabahı Tümgeneral Dişli ile görüşüp mesajlaştıktan yaklaşık iki saat sonra Türkiye Gazetesi’nden Nuri Elibol’u arıyor. Elibol’un köşesinden okuyalım:

“Darbenin ertesi sabahı tahminen saat 11.30’da Çankaya Köşkü’ne gittim. Başbakan’ın Basın Müşavirini ve Özel Kalem Müdürünü gördüm. Özel Kalem Müdürü’nün odasında bir Tümgeneral oturuyordu. Yanında da Şaban Dişli ve birkaç kişi daha vardı. Genelkurmay Başkanının içeride olduğunu, Başbakan’ın da gelmek üzere olduğunu söylediler. O esnada S.Ü. (Sadık Üstün) telefonla beni aradı. ‘Televizyonda gördüm. Tümgeneral Mehmet Dişli, Genelkurmay Başkanının yanında Başbakanlığa geldi. Darbenin başı olan o herifin orada ne işi var? Birilerine söyle, ulaş lütfen’ dedi telefonda. Şaşırdım. Bu görüşmeyi yakınımdaki görevlilere aktardım. Hemen Genelkurmay Başkanı’na aktaracaklarını söylediler. Ayrıca Genelkurmay Başkanı ile birlikte geldiği için hiç kimsenin şüphelenmediğini belirttiler.”

AVUSTRALYA TATİLİ

15 Temmuz gecesi “darbenin 1 numarası Akın Öztürk” ve “Darbenin arkasında Cemaat var” diyen ilk ismin Sadık Üstün olması tesadüf değil.

4 yıl süren listeleme dönemi ve 1 yıl süren bir hazırlığın ardından 15 Temmuz gecesi söylenecekler ve yapılacakların Sadık Üstün açısından net olduğu görülüyor. Yaptığı zamanlama hatasıyla verdiği açığın ilk olarak ODA TV’de ifşa edilmesi ise ayrıca yorumlanması gereken ve başka hesapları içerebilecek bir durum.

İsmi 15 Temmuz yargılamalarındaki resmi belgelerine geçmesine ve “Akın Öztürk” ile “Cemaat” diyen ilk isim olmasına rağmen, yargının da Meclis Araştırma Komisyonu’nun da Sadık Üstün’ün ifadesini almadığını not edelim.

Bunun yerine Sadık Üstün’ün çıkardığı iş sonucu Hakan Fidan tarafından gözlerden uzak ve konforlu bir dinlenmeye alındığı görülüyor. Üstün, 15 Temmuz’un ardından Avustralya’nın başkenti Canberra’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde yüksek maaşlı ve rahat bir göreve tayin edildi.

[Cevheri Güven] 4.3.2019 [MedyaBold.com]

Ne olacak bu şehir hastanelerinin vatandaşa yükü

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın "büyük hayali" olduğunu söylediği şehir hastanelerinin en büyüğü Bilkent Şehir Hastanesi önümüzdeki günlerde resmen açılmaya hazırlanırken, bu "hayalin" gerek kamuya getireceği yük gerekse sağlık hizmetlerinin verimliliği açısından çeşitli olumsuzluk ve riskler barındırdığına dikkat çekiliyor.

Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında özelleştirmenin yeni bir türü olarak da kabul edilen Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeli altında Türkiye'de toplam 31 şehir hastanesi projesi yer alıyor. Şubat ortasında kısmen faaliyete geçen Bilkent Hastanesi'nin 14 Mart’ta resmen açılmasıyla bu projelerden şimdiye kadar 9’u tamamlanmış olacak.

HAZİNE ARAZİLERİ ÜZERİNDE BEDAVAYA AVM VE OTEL

KÖİ projelerinde devlet hazine arazisini 25-35 yıl arası süreler için şirketlere ücretsiz tahsis ediyor. Hastaneleri inşa eden şirketlere bu süre boyunca devlet hem bina kirası hem de sağladıkları "kamu hizmetleri” karşılığında bir bedel ödüyor. Şirketler hastanenin etrafındaki AVM ve otel gibi ticari alanları da işleterek gelir sağlıyor.

Şehir hastanelerine yapılan eleştirilerin başında kamunun uzun yıllar boyunca zarara uğratılacak olması geliyor. Süreci uzun yıllardır takip eden meslek kuruluşu Türk Tabipler Birliği (TTB) Genel Sekreteri Bülent Nazım Yılmaz, DW Türkçe’ye "Biz yeni hastanelere ya da hastanelerin yenilenmesine karşı değiliz ama bu sürecin bir planlamayla, modern tıbbın gereklerine göre, bileşenlerin katkılarıyla ve kamu kaynakları israf edilmeden gerçekleştirilmesi gerekir. Ancak şehir hastaneleri ile maalesef bunu göremiyoruz." değerlendirmesinde bulunuyor.


BİLGİ İSTENİLDİĞİNDE "TİCARİ SIR" KILIFI

Konu üstünde uzun yıllardır çalışan gazeteci Çiğdem Toker kamunun zarara uğrayacağını "Şehir hastaneleri, kamu kaynaklarına uzun vadeli hasar veren bir proje. Devlet şirketlere kiracı ve 25 yıllık sözleşme imzalıyor. Ancak bu sözleşmeler ticari sır gerekçesiyle açıklanmıyor. Buna Kamu Özel İşbirliği dense de "kamu" kısmı lafta kalmış durumda. Siz kamu olarak bilgi istediğinizde "ticari sır" denilerek cevap verilmiyorsa hani kamu yararı?" sözleriyle anlatıyor.

TTB’li Yılmaz da benzer bir görüşte ve şirketlere uzun yıllar aktarılacak olan parayla daha uygun şartlarda ve şehir merkezlerinde hastaneler yapılabileceğini ifade ederek, şehir hastanelerinde kamuda yapılan ihalelerin yaklaşık altı katına varan bir maliyete ulaşıldığını belirtiyor ve ekliyor: "Yani kamuda eğer 1 liraya mal oluyorsa KÖİ modelinde 6 liraya mal oluyor. Şirketler bu hastaneleri uluslararası finans kuruluşlarından kredi alarak gerçekleştiriyor ve maliyetlerini de yaklaşık 5-6 yıl içinde çıkartıyor. Geri kalan 20 yıl tamamen şirket için kar etme dönemi."

TTB avukatlarından Özgür Erbaş ise şirketlerin bu hastanelerle en kârlı alanları nasıl işleteceğini "Görüntü ve laboratuvar hizmetleri bir hastanenin en çok gelir elde ettiği iki kalemdir. Ama bu iki hizmet şirketlere verilmiş. Yani bir hastanenin en büyük gelir kalemlerini devlet şirketlere devretmiş durumda" sözleriyle açıklıyor.



İYİPARTİLİ YILMAZ: HARCAMALARA DAİR BİLGİ ALAMADIK

Şirketlerle imzalanan sözleşmelerin gizliliğini ve yapılan hesapların doğruluğunu sorgulayan isimlerden birisi de Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası eski Başkanı, İyi Parti Milletvekili Durmuş Yılmaz.

Yılmaz DW Türkçe'ye 2019 yılı bütçesi görüşüldüğünde Sağlık Bakanı'na söz konusu hastaneler için yapılan ve yapılacak olan harcamaları bütçede hangi kısımda görebileceklerini sorduğunu ancak kendisine rakamların verilmediğini belirtiyor.

Yılmaz, "Şu anda ortada dolaşan miktarlar ancak konuyla ilgili ihtisas sahibi olanların el yordamı ile çıkarttıkları. Dolayısıyla şu anda biz gerçek resmi bilemiyoruz” diyor. İYİ Partili Yılmaz, KOİ modelinde "bu hızda gidilmeye devam edilmesi durumunda devletin maliye politikasında hareket alanının çok fazla kalmayacağı uyarısını yapıyor.

10 ŞEHİR HASTANESİ SAĞLIK BAKANLIĞI'NIN BÜTÇESİNİN YÜZDE 60'I

Başkent Üniversitesi’nden ekonomist Prof. Dr. Uğur Emek’in hesaplamalarına göre çalışmaları devam eden 10 şehir hastanesi de faaliyete geçtiğinde, bütün hastaneler için ödenecek toplam bedel Sağlık Bakanlığı bütçesinin yüzde 64’ünü oluşturacak.

Şehir hastanelerinin devlete maliyetinin ne olacağı ve işleyişi ile ilgili DW Türkçe olarak Sağlık Bakanlığı'na ilettiğimiz sorulara yanıt alamadık.


"HASTANE OTELCİLİĞİ YAPILIYOR"

Bilkent Şehir Hastanesi 3 bin 623 yatak kapasitesi ile Avrupa’nın en büyük hastanesi olacak. Peki bu kadar büyüklük beraberinde hizmet kalitesini de getirecek mi? Uzmanlar buna da şüpheyle yaklaşıyor.

TTB Genel Sekreteri Yılmaz, hükümetin şehir hastaneleriyle yatak sayısını artırdığını söylediğini ancak gerçekte bunun böyle olmadığını belirtiyor.

Yılmaz, "Aslında yaptıkları hastane otelciliği denilen şey. Odalar ve mekanlar büyük ama kapatılacak hastanelerin toplam yatak sayısı ile yeni hastanenin yatak sayısı hemen hemen eşit, hatta bazı durumlarda azalmış durumda. Sağlık hizmeti olarak da çok ilerleyen bir durum yok aslında" diyor. TTB’ye göre uluslararası standarttaki araştırmalar bir hastanenin en verimli 300 ile 600 yatak arasında çalışabildiğini gösteriyor.

Uzmanların bu hastanelerle ilgili dikkat çektiği bir başka nokta ise inşa eden ve işleten şirket ile Sağlık Bakanlığı'nın atadığı hastane yönetimi arasında yaşanacak olan çift başlılık.

Yılmaz, bu hastanelerin çift başlılık nedeniyle iyi yönetilemeyeceğini savunarak, şirket personelinin sağlık alanından gelmediğini, "uygun ve yetkin" kişilerin çalıştırılmadığını belirtiyor.

Eskişehir’de ekim ayında açılan şehir hastanesiyle ilgili konuştuğumuz CHP Milletvekili Utku Çakırözer de hastane yönetiminin yanı sıra personelde de ikilik ve belirsizlik ortamı oluştuğunu söyleyerek, ulaşım güçlüğünün de bir başka sıkıntı olduğunu söylüyor.

ULAŞIM EKSİKLERİ GİDERİLMEMİŞ

Şehir hastaneleri çok büyük araziler gerektirdiğinden merkezde değil şehrin daha uzak bölgelerinde inşa ediliyor ve bu da hastalar ve personel için ulaşım zorluğunu beraberinde getiriyor.

DW Türkçe olarak şubat ayı sonlarında ziyaret ettiğimiz Bilkent şehir hastanesinde tüm birimler henüz faaliyete geçmemişti. Açılan bölümlerde konuştuğumuz hasta ve yakınları şu anda çok yoğunluk olmadığı için randevu alma ve işlemlerde çok sıra beklemediklerini belirtirken, özel aracı olmayanlar için hastanenin uzaklığının ve birimler arası mesafelerin sorun oluşturduğunu ifade ettiler.

İsmini vermek istemeyen 75 yaşındaki erkek bir hasta, kaldığı bakımevinden grup olarak tetkikler için geldiklerini, muayenesini çabuk hallettiğini ancak gruptakilerin hepsinin farklı birimlere gitmesi ve mesafelerin fazla olması nedeniyle yeniden toplanmakta zorluk çektiklerini söyleyerek, kendisinin Kalp Damar'dan Genel Hastane'ye yaklaşık 15 dakika yürümek zorunda kaldığını aktardı.

"ÜÇ TAŞIT DEĞİŞTİRMEK MECBURİYETİNDE KALIYORUM"

İşlerini hallettikten sonra dönüş için otobüs bekleyen bir başka hasta ise ulaşımın zorluğundan yakınarak, "Buradan önce ring otobüsle metroya, oradan da bir başka otobüsle eve gideceğim. Yani üç araç değiştirmem gerekiyor. Doktorum burada olduğu için bu kez gelmek zorunda kaldım ama bir dahaki sefere evime daha yakın bir başka hastanede işlerimi halletmeyi deneyeceğim." diye konuştu.

TTB Başkanı Sinan Adıyaman, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'ya geçen haftalarda gönderdiği mektupta şehir hastaneleri ile ilgili sorunları aktararak, yatak başına kapalı alanın çok fazla olması sebebiyle doktorların nöbetlerinde 20 bin adım atmak zorunda kaldıkları belirtti.

[Samanyolu Haber] 4.3.2019

Hizmet Hareketine yönelik soruşturmalarda 500 bin 650 kişiye adli işlem yapıldı

Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan habere göre Adalet Bakanlığı’nın 18 Ocak 2019 tarihli son istatistiğine göre  bugüne kadar hakkında Hizmet Hareketi ile ilgili adli işlem yapılanların sayısı 500 bin 650’ye yükseldi.

2 bin 60 çocuğa işlem yapıldı 

Hakkında işlem yapılan 500 bin 650 kişiden 379 bin 732’sini erkekler, 103 bin 517’sini ise kadınlar oluşturdu.  2 bin 60 çocuğa da Hizmet hareketi ile ilgili adli işlem yapıldı.

260 bin kişinin dosyası derdest

Türkiye genelindeki savcılıklarda  cadı avı kapsamında 142 bin 184 dosya açıldı. Halen soruşturma veya kovuşturması süren kişi sayısı ise 259 bin 99 oldu. Desdest soruşturmalarda 181 bin 455 kişi şüpheliyken, halen süren davalarda ise 78 bin 544 kişi yargılanıyor.

 Hizmet Hareketi soruşturmalarında 30 bin kişi tutuklu

Şu anda Cezaevinde Hizmet Hareketi ile ilgili davalardan  30 bin 679 kişi bulunuyor. Bunlardan 18 bin 679’unun cezası kesinleşmiş veya yargıtay aşamasında   Diğerleri ise tutuklu.
ine aynı dosyalar kapsamında kovuşturma ve soruşturma geçiren  22 bin 1 kişi hakkında ise yakalama kararı çıkarıldı ve halen  aranıyor.

24 bin 335’i soruşturma, 53 bin 20’si kovuşturma aşamasında olmak üzere 77 bin 355 kişi hakkında adli kontrol kararı uygulanıyor.

[Samanyolu Haber] 4.3.2019

'Cezaevindeki hamile ve bebekli kadınlara düşman ceza hukuku uygulanıyor'

Bunlar içinde hamile kadınların ve çocuklu annelerin gözaltına alınıp hukuksuzca tutuklanmalarına dikkat çeken Tanrıkulu, “Türkiye’de 700 bebek anneleri ile birlikte cezaevinde. Ayrıca hamile kadınlar var. Bunlar içinde hüküm alanların infazlarına ara verilmelidir. Tutuklulara ise başka bir tedbir uygulanmalı ve cezaevinde çıkarılmalıdır.” dedi.

“YARGI CEZAEVİNDEKİ KADINLARA DÜŞMAN CEZA HUKUKU UYGULAMAKTADIR”

Yargının bunu yapmadığına vurgulayan Tanrıkulu, “Yargı bu kadınlara karşı düşman ceza hukuku uygulamaktadır. Dolayısıyla adil olmayan, vicdana aykırı olan, hukuka aykırı olan bu duruma son vermelidir.” çağrısında bulundu.

” 12 EYLÜL FAŞİST DARBESİ DAHİL; HİÇBİR DÖNEMDE BU KADAR YAYGIN KADIN GÖZALTI VE TUTUKLANMASI OLMAMIŞTIR”

Tanrıkulu şöyle devam etti: “Bu dönemin en önemli insan hakları ihlali hamile kadınların gözaltına alınması,tutuklanması, çocukları ile birlikte cezaevlerine gönderilmeleridir. Çünkü hiçbir dönemde bu kadar yaygın kadınların gözaltına alınıp tutuklandığı bir dönem olmamıştır. 12 Eylül faşist askeri darbesi dahil olmak üzere.”

[Samanyolu Haber] 4.3.2019

Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-3 [Tarık Burak]

Bugün sudan daha fazla ihtiyaç duyduğumuz örnek bir aile profili:

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin annesi Refia Hanım, Erzurum merkeze bağlı Sığırlı Köyü'nde 1913 yılında dünyaya geldi. Annesinin ismi Hatice Hanım, babasının ismi ise Seyyid Ahmed Efendi'dir. Refia Hanım'ın soyu, anne ve baba kanalıyla beşinci kuşakta Kolağası Ali Bey'de birleşir. Kolağası Ali Bey'in iki oğlu vardır. Bunlardan Selim Ağa'nın soyundan babası Seyyid Ahmed Efendi, Molla Ahmet'in soyundan da annesi Hatice Hanım tarafı gelir. Refia Hanım, beş kuşak sonra baba tarafından Kurt İsmail Paşa’nın torunu, anne tarafından da Çanakkale ve Balkan savaşlarında büyük kahramanlıklar göstermiş olan Edirne Müdafii Şükrü Paşa’nın torunuydu. 

Hocaefendi’nin dedesi, Seyyid Ahmed Efendi, temiz ve iyi huylu bir insandı. Dini çok içten yaşıyordu. Hatice Hanım'la evlenmeden önceki gençlik yıllarında hayatını hep inzivada geçirmeye karar vermişti. Ölünceye kadar uzlette kalmayı arzuluyordu. Bu düşüncelerini hocası Ahmet Taği’ye açınca, o güzel Allah dostu, gelecekte olacakları adeta hissetmiş gibi Seyyid Ahmed Efendi’ye şöyle demişti:

-Evladım, sen evleneceksin. Çünkü senin neslinden salih bir insan gelecek ve çok hayırlı işler yapacak.

Böylece, Seyyid Ahmed ile Hatice Hanım evlendi. Bu evlilikten Hocaefendi'nin annesi ve onun kardeşleri dünyaya geldi. Bunların adları sırasıyla Abdürrezzak (Hocaefendi'nin dayısı), Refika (Hocaefendi'nin teyzesi) ve en küçükleri Refia'dır (Hocaefendi'nin annesi). 

Ailenin son çocuğu olarak dünyaya gelen Rukiye, 1914’te Ruslar’ın Erzurum önlerine kadar gelmesiyle çok büyük sıkıntılar ve meşakkatlerle çıkılan Kayseri yolculuğu sırasında Fırat nehrinin azgın sularını geçerken yuttuğu su nedeniyle 7-8 aylıkken can verdi.

Altı ay kadar Kayseri’de ikamet eden Seyyid Ahmed Efendi, Ruslar’ın çekildiğini öğrenince tekrar Erzurum Sığırlı’ya dönerek buraya yerleşti.

Seyyid Ahmed Efendi, birkaç tarikat şeyhine intisap etmekle birlikte Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’ye bağlanmıştı. Yaşadığı müddetçe Kur’ân-ı Kerim’i talime devam etmiş, etrafındaki birçok kişiye de Kur’ân’ı öğretmişti. Dini ilimleri tahsil etmek hayatının gayesi olmuştu adeta. Onun Kur’ân öğretme gayreti ve bu konuda dertlenmesi kızı Refia Hanım’ın üzerinde çok etkili olmuştu.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Seyyid Ahmed dedesini şöyle anlatır: “Ahmed dedem zâhiddi, âbiddi. Sünnet neyse onu harfiyyen yaşayan bir insandı. Dedem Osmanlı sarığı sarardı. Bembeyaz sarığıyla Molla gibiydi. Şehirde de, köyde de sarığını çıkarmazdı. Şehirle sıkı alakaları olduğu halde -ki anası özbeöz Kurt İsmail Paşa'nın kızıdır- fazlaca şehire gitmezdi. Sebebi de günaha girmekten korkmasıydı. Annemden eski yıllarda 3 günde veya 7 günde bir Kur'an-ı Kerim'i hatmettiğini duymuştum. Bütün hayatı böyleydi. Bu dedemi iyi tanıma imkanım oldu.”

Hocaefendi’nin anneannesi Hatice Hanım ise, namazı hayatının merkezine koymuş, ibadetine düşkün, mütevâzi bir kadındı.

Hocaefendi, ninesi Hatice Hanım’la ilgili hatıralarını şöyle anlatıyor: “Çocukluğumda uzun bir müddet dayımların yanında kaldım. Hatice ninem, annemin annesidir. Her halde verem olduğundan dolayı erken ölmüş. Edirne müdafii Şükrü Paşa sülalesinden gelme. O Sığırlılı’dır. Onunla alakalı annemden dinlediğim enterasan bir hadise var. Hadise şu:

Bir gün Hatice ninem bayılır. Bizim oralarda buna kan tutması denir. Koma gibi bir hal. Bir müddet sonra ayılır ve kendisine gelir. Daha sonra da anneme şunu anlatır: ‘Ben o halde iken iki adam geldi. ‘Bunun dilinin derisini yüzmemiz lazım!’ dediler ve dediklerini yapmaya başladılar. Dilimin derisini yüzdüler.

Annem bu hadiseyi anlatır ve sözüne şöyle devam ederdi: ‘O güne kadar annemin sağa-sola uygunsuz sözler söylediği olurdu. Mesela: Allah canını alsın.. Allah cezanı versin.. gibi laflar ederdi. Bu hâdiseden sonra bir daha ağzından böyle sözler çıkmadı.’

Daha sonra da veremden ölmüş. O zamanlar çaresi bulunamadığı için verem tutunca götürüyor.”

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Babası ve Annesi

Ramiz Hoca 

Ramiz Efendi, 1905 yılında, Osmanlı Devleti’nin dağılmaya yüz tuttuğu son dönemlerinde doğdu. Ülkenin felakete sürüklendiği zor yıllardı. O yüzden hayatı hep sıkıntılarla geçti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Yozgat taraflarına mecbur kaldıkları göç, savaş sonrasında Korucuk’a geri dönüşte köyün yeniden inşası ve aile düzeninin tekrar kurulması gibi ağır sorumluluklar Ramiz Efendi’nin elini kolunu bağladı. Çok meraklı ve istidatlı olmasına rağmen ilim tahsili için fırsat bulamadı. Şamil Ağa’nın en büyük oğlu olduğundan her işe koşmak zorundaydı.

“Babam Kur'an'ı otuz yaşlarında öğrenmiş. Doğum tarihi 1905 olduğuna göre, o boş dönemleri idrak etmiş ve boş dönemlerde yetişmiş. Bir de muhâceretler, gitme-gelme derken okuma yazma dönemi geçmiş. Zaten sonra da harf inkilabı oldu ve latin harfleri geldi.” diyerek o zor şartları anlatıyor Hocaefendi.

Bediüzzaman ve Ramiz Efendi

Bediüzzaman,1925 yılında Van’dan Batı Anadolu’ya sürgüne mecbur edilirken çok şiddetli geçen kış nedeniyle iki gece Erzurum’un Pasinler İlçesi’nin Korucuk Köyü’nde Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin dedesinin hanında askerlerle birlikte konaklar.

Hocaefendi’nin babası Ramiz Efendi ile Üstad’ın buluşması da bu mekânda gerçekleşir. O döneme kadar dinî ilimlerle meşgul olamayan Ramiz Efendi’nin, “Âlem-i İslâm bu halinden nasıl kurtulur?” sorusuna karşılık Üstad, “Herkes kendi çocuğunu okutursa sorun kalmaz.” cevabını verir. Bediüzzaman daha o günlerden şia tehlikesine dikkat çeker. Buna karşı koymanın en etkili yolunun sahabe hayatını öğrenmek ve öğretmek olduğunu anlatır. Ramiz Efendi’ye nasihatlerde bulunur. Bu diyalogdan sonra Ramiz Efendi kendisini ilme adar. 30 yaşından sonra Kur’an-ı Kerim, fıkıh, siyer, hadis gibi İslâmî ilimlerde derinleşir. Ramiz Efendi’deki coşkun sahabe aşkının Bediüzzaman’la karşılaştığı o günlerden geldiği söylenir.

Hocafendi, babasındaki bu sahabe muhabbetini şöyle anlatıyor: “(Babam) Sünniydi. Sünnilik yanı çok kuvvetliydi. Bütün imamlara sonsuz saygı duyardı. Sahabi Efendilerimize cinnet derecesinde bir merbutiyeti vardı. Onun sahabiden bahseden kitapları hep aşınmış ve yer yer yırtılmıştır. Kimbilir her birini kaç defa okumuştur.”

Daha sonraki yıllarda, Bediüzzaman’ın Korucuk Köyünde kaldığı bu yer alındı ve hizmet amaçlı bir misafirhaneye dönüştürüldü. M. Fethullah Gülen Hocaefendi, 24 Mayıs 1996’da yaptığı bir sohbette bu hususa şöyle değinmektedir; “Üstad 1925'de bizim köyden geçmiş. Orada da dedemlerin hanında kalmış. Şimdi Hacı Münir Bey bunu hep anlatırdı da, ben o hanın bu hale geleceğini de bilmezdim. Han dedemin, ama bize değil de amca torunlarına kalmış. Geldik, o amca torunlarıyla da senelerden beri görüşmüyoruz, Gültekin Bey’le burada görüştük. Yeniden tanışmış gibi olduk. Bu defa dediler ki, “köydeki o yeri biz verelim.” Benim de içimde “Üstad gelmiş, orada kalmış, orayı ihya edelim” gibi bir duygu var. Allah ihsan etti, bir senede arkadaşlarımız Erzurum’da orayı konak haline getirdiler. Büyükçe bir misafirhane oldu, yüz kişi kalır. İşte bu sene gittiğimizde Kırkıncı hoca vardı, ben ‘burası dedemlerin hanı’ deyince, ‘şu işe bak yahu! Üstad gelecek, burada senin dedenin hanında kalacak, sonra arkadan siz geleceksiniz, burası böyle yapılacak, anlamak mümkün değil bunu’ dedi.”

Ramiz Efendi ve Refia Hanım’ın Evlenmeleri

Refia Hanım’ın babası Ahmet Ağa, Sığırlı köyünde oturmaktaydı. Korucuk köyünden gelen Şamil Ağa, oğlu Ramiz'e, Ahmet Ağa'nın kızını istedi. Refia Hanım’ın eş adayıyla ilgili en önemli ölçüsü namazdı. Bu hususiyetleri taşıyan Ramiz Efendi ile Refia Hanım, Alvarlı Efe Hazretleri’nin de isteğiyle nişanlandılar.

Ramiz Efendi, askerlik vazifesini tamamlayıp Korucuk’a dönünce 1934 yılında Refia Hanım’la evlendiler. Bu evliliklerinden Nurhayat (1936), Fazilet (1937,vefat etti), M. Fethullah (1938), Sıbgatullah (Seyfullah, 1941-2014), Mesih (1943), Nidai (1944, vefat etti), Hasbi (1945-2012), Salih (1948), Fazilet (1951), Muhammed Fakrullah (1953-1955) ve Kutbettin (1955) dünyaya geldi. Hayatta olanların en büyüğü kız olup sekiz kardeşten Fethullah Gülen Hocaefendi erkek kardeşlerin en büyüğüdür.

Hocaefendi’nin babasıyla Üstad Bediüzzaman’ın babası arasında çok benzerlikler vardı. Hatta, isimlerinin harfleri bile aynıydı. Biri Mirza diğeri Ramiz’di. Hocaefendi’nin babası Ramiz Efendi de Üstad’ın babası Sofi Mirza Efendi gibi haram tatmamış ve çocuklarına tattırmamış takva sahibi örnek bir mümindi. Hatta, hayvanlarını meradan getirirken başkalarının ekinlerini yememeleri için ağızlarını bağlayacak kadar ikisi de aynı derecede hassastı.

Ramiz Efendi, çok şey olmaya müsait bir tohum gibiydi. Fakat kuvve-i imbatiyesi sağlam bir zemin bulamamış; o da bulunduğu yerde yeşermeye boy atıp meyve vermeye çalışmıştı.. Çok dikkatli yaşamıştı Ramiz Efendi. Namazlarına çok özen gösterirdi. Gözü yaşlıydı. Hiç zayi etmezdi vaktini. Tarladan eve geldiğinde, ayağının çarığıyla, yemek hazırlanıncaya kadar, hemen bir kitap açar ve okurdu. Onda kitap okuma bir zevkti. Yolda gidip gelirken de ağzı boş durmaz, ya Kur'an okur ya da yeni ezberlediği Arapça veya Farsça bir beyti tekrar ederdi.

Hocaefendi, Kaside-i Bürde'yi önüne alarak değil de onu babasının okuyuşlarından kaparak ezberlediğini, ifade eder. Diğer Farsça beyitleri de hep babasının vaazlarda okuduklarından ezberlemiştir. Ramiz Efendi, her dakikasını mutlaka hayırlı ve bereketli bir işle dolduran ve düşünceye ehemmiyet veren bir insandı. Boş yaşamaya kapalıydı.

Hocaefendi, babasını idrak ettiği dönemlerde Ramiz Efendi, otuz beş yaşlarındaydı. Onu başındaki sarığıyla tanımıştı ve onu hiçbir zaman sarıksız görmemişti.

Gayretliydi Ramiz Hoca. Okuma-yazmayı kendi şahsi gayretleriyle öğrenmişti. Askerde de başkalarına okuma yazma öğretmek üzere çavuş yapılmıştı. O dönemler, hususiyle bazı yerlerde Türk toplumunun askıya alındığı, boşluğa salındığı dönemlerdi. O dönemde hemen hemen mükemmel yetişen hiç kimse yok gibidir. Ancak Ramiz Efendi’nin bir yönü vardı ki, şayan-ı takdirdi. O da ulema ve meşâyıhı çok sevmesiydi. İsterdi ki, her gün ev dolsun, evde mutlaka bir misafir bulunsun. Zaten evinde, hemen her gün misafir eksik olmazdı.

Meşâyıh ve ulema ailede apayrı bir alaka görürdü. Evin onlarla da ciddi bir münasebeti vardı. Hatta imam evleri Şamil Ağa’ya ait arsalar üzerine yapılmıştı.

Ramiz Efendi, çok terbiyeli bir insandı. Mehmed Kırkıncı Hoca, onun bu yönünü kasdederek şöyle demişti: "Hayret ediyorum bu adama! Bir köyde yetişmesine rağmen enderun terbiyesi almış bir asilzade gibi terbiyeli insan. Nerede, nasıl ve ne ölçüde konuşulur; bunu bilmek hakikaten apayrı bir ahlak ve terbiye ister.."

Hocaefendi, babasının kendi üzerinde bıraktığı tesiri şu şekilde anlatıyor:

“Hafızlık yaptığım sıralarda, beni teşvik için oturur benimle beraber o günkü dersi ezberlerdi. Ben onun bu davranışından ayrı bir enerji alır ve ezberimi ondan evvel yapmaya çalışırdım. Sohbetlerini mutlaka, ya birinden duyduğu ya da kendi bulduğu bir nükteyle süslerdi Ramiz Hoca. Bu da onun ince bir zekaya sahip olduğunu ispat ediyordu.

Onun bana tesir eden yönlerinden biri da asla bizlerle perdeyi yırtmaması; ister sevgisinde isterse öfkesinde hep bu perdeyi korumuş olmasıdır. Mesela beni çok severdi. Fakat bu sevgisini başkasının yanında izhar etmezdi. Eğer oturduğumuz odada bir başkası yoksa ben oturacağım zaman altıma minder atar, eğer bir başkası varsa bunu göstermeden yapardı.

Babam, hiç olmazsa Erzurum'da neş'et etseydi daha farklı bir ufku olurdu, diye hep düşünmüşümdür. Ciddi bir okuma imkanı olsaydı, büyük ve derin bir tahlil insanı olurdu. Müsbet tenkid ruhu olan kritiğe açık bir insandı.”

Hocaefendi, anne ve babasının kurduğu bu evin bir cennet yuvası olduğunu ifade eder. Ramiz Hoca ve Refia Hanım arasında huzurlu bir mutabakat vardı. Biri ne derse öbürü de onu derdi. Ailede duygu-düşünce, kültür ve anlayış birliği hepsinin ötesindeydi.

Üstad Bediuzzaman’ın, eşlere verdiği şu güzel nasihat sanki birbirlerinin yansıması olan Ramiz Efendi ve Refia Hanım’ı resmediyordu: “Bahtiyardır o adam ki, ebedi eşini kaybetmemek için saliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki: Kocasını mütedeyyin görür, ebedi dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; dünyevi saadeti içinde uhrevi saadetini kazanır.” (Risale-i Nur Külliyatı, Yirmi Dördüncü)

Refia Hanım

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin annesi Rafia Hanım çok dindardı. Ağırbaşlı, ciddi, karşısındaki insana mutlaka saygı telkin eden tavırlara sahipti. Zaten seneler önce verilen (Ahmet Taği’nin babasına haber verdiği) müjde onun sinesinde yeşerip gelişecekti... Rafia Hanım, bu liyakatini bir ömür boyunca ispat etti. Yaşadığı hayat, kadınlık âlemi için iftihar vesilesi olacak kadar temiz, saf, sade ve iman ile çerçevelenmiş bir hayattı. Varlığının her zerresinde iman kuvvetinden kaynaklanan vecd ve istiğrakın ışıltıları parıldıyordu.

Refia Hanım, 1940'lı yılların zor şartları altında dahi köyün çocuklarına Kur'an öğreten, eşine ve çocuklarına gösterdiği titizlikle tanınan bir hanımefendiydi. Çocuklarını erken yaşta namaza alıştıran, takvası ile tanınan gerçek bir Anadolu annesi.

Refia Hanım, çocuğun karakterinin daha anne karnında iken şekilleneceğini “Çocuk terbiyesi anne karnında başlar.” sözleriyle ifade ediyordu. Bu yüzden haram ve helale çok dikkat ederek çocuklarını mutlaka abdestli emzirmişti. 

Bediüzzaman’ın annesi Nuriye Hanım da bu konuda çok hassastı.

Nuriye Hanım’a; 

“Senin bütün çocuklarının bu kadar zeki olmasında, senin onları terbiye sistemindeki metodun nedir?” diye sorulduğunda; O da Refia Hanım gibi cevap vermişti:

“Hayatımda hiçbir teheccüd namazımı kaçırmadım ve çocuklarımı abdestsiz emzirmedim.”
Üstad Bediüzzaman Said Nursi de, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de yetiştikleri mübarek yuvalarda şefkat, merhamet derslerini annelerinden; hikmet, nizam ve intizam derslerini de babalarından aldıklarını ifade ederler.

Refia Hanım’ın örnek yaşayışı, Kur'an öğretmekteki hassasiyet ve aşkı, ibadetindeki kusursuzluğu ve hayatını hep ızdıraplı geçirmesi Hocaefendi’ye tesir eden en mühim hususlardandı.

Muhterem Hocaefendi, annesi Refia Hanım için şunları ifade eder:

“Benim ilk Kur'an hocam Validemdir. Kendi anlattığına göre bana dört yaşımda Kur'an okumayı öğretmiş. Bir ay içinde de hatmettiğimi söyler. Ben, hatmettiğimi hatırlamıyorum. Ancak bütün köylüye yemek verdiler. Birisi de bana "Senin düğünün oluyor" dedi. Utandım, ağladım. O günden hatırımda kalan sadece bu hatıra var..”

O devirde Kur'an okutmak yasak olduğu için Refia Hanım evladını gece yarısı uykudan kaldırır ve ona Kur'an öğretirdi. Zaten bütün köyün kadın ve kızına Kur'an'ı Refia Hanım öğretmişti. Babasından gelen bir terbiye ve Kur'an aşkı o en sıkıntılı ve zor dönemlerde dahi onun Kur'an öğretmesine mani olamamıştı. Esasen tek başına bir kadının, 15-20 kişinin sofraya oturduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kur'an öğretmeye vakit bulabilmesi, insanı hayrette bırakan bir husustu. Hem o günkü kadına ait işler, sadece ev işleriyle de sınırlı değildi. Davarların sağımını yaptığı gibi, kadınlar tarla ve bahçede de çalışırlardı. İşte bir taraftan ceberut bir idarenin baskısı, diğer taraftan kendine ait yapması gereken zor işler; buna rağmen gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızına geceleri de evladına Kur'an öğretmek, hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışma örneğiydi..

Hocaefendi, annesinin hep çileli bir hayat geçirdiğini ifade ile merhum Refia Gülen Hanım’ı şöyle anlatıyor: “Bir kere, onun bel ve ayaklarının ağrımadığı hiç bir devreyi ben hatırlamıyorum. Ayrıca tifo dahil birçok ağır hastalık geçirmiştir. Ve yine bildiğim kadarıyla, belli bir devrede vücudunun tamamını Hz.Eyyüb gibi yara-bere sarmıştı. Bütün bunların yanında bakım ve görümünü yapması gereken, hayatta kalmış sekiz çocuğun anasıydı. Bütün bunlar da elbette onu fiziki olarak yıpratıp sarsmıştı.

Benim babama, anneme ne kadar büyük saygım olduğunu herkes bilir. Mevizeler hariç babamın yanında konuştuğum cümleler sayılıdır. Doğru veya yanlış; ama yetiştiğim muhitteki babaya saygının gereği olarak yaptım ben bunu. Babamın da annemin de gölgelerine ayağımı basmamışımdır. Fakat dert edindiğim meselelere (hizmete) ait bir tıkanıklık karşısında, annemin babamın şahsi dertleri ve üzüntüleri bana çok küçük gelir.”

Ailesinin Cömert Olması

Fethullah Gülen Hocaefendi, cömertlik hususunda da anne ve babasının kendi üzerinde çok büyük tesirler bıraktıklarını anlatır. Yetiştiği ortamda âdeta hiç cimri görmediğini ifade eden Hocaefendi bu yüce ahlakı şöyle aktarır:

“Babam ve annem birer infak kahramanıydı. Babam imam olduğu için, maddi imkanlarımız çok geniş değildi. Ancak infak meselesine gelince, annem babamdan babam da annemden gizli infakta bulunurlardı. Annem babamdan gizli verirdi ambardan. Babam da ambardan gizli verirdi. Ne kadar verebilirlerse. Zannediyorum her ikisi de birbirlerine karşı ‘belki bunu götüremez, o yükün altına giremez’ diye düşünüyorlardı.”

Alvar İmamı

Ailenin dışında, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin üzerinde Alvar İmamı'nın da büyük etkisi vardı. Hocaefendi’nin Alvarlı Efe Hazretleri’ne hüsn-ü teveccühte bulunması için lazım gelen bütün şartlar hazırdı zaten. Dayısı Abdürrezzak Efendi adeta o ismi besmelesiz ağzına almıyordu. Teyzesi Refika Hanım, o iklimin delisiydi. Ramiz Efendi ve Refia Hanım’ın ciddi bir bağlılığı vardı. Hocaefendi’nin o zatla bütünleşmesi için bütün sebepler ortadaydı.

Alvar İmamı'nın ağzından çıkan her kelime kendisine, başka bir âlemden akıp gelen ilhamlar şeklinde görünüyordu. Yani, o konuşurken, Hocaefendi ve ailesi, o zamana kadar yere inmemiş bir kısım semavi şeyler duyuyor gibi kulak kesiliyor ve böyle bir atmosfer içinde dinliyorlardı.

“Alvar İmamı Hazretlerini ne zaman tanıdığımı söyleyemeyeceğim. Zira hayata gözlerimi açtığım zaman, O'nun ağzının şerbetine susamış pek çok gönül gibi, peder ve validemi de o dupduru kaynağın başında buldum. O'nu idrak ettim diyemem; çünkü O, ötelere göç ettiği zaman, ben hayatımın henüz, on altıncı yılının yamaçlarında dolaşıyordum. Buna rağmen ilk şuur ve ilk ihsaslarıma seslenen bir ruh olması itibariyle, benim o idrake kapalı yaşım, başım ve istidatlarımdan daha ziyade, O'nu yine O'nun tenezzüllerinde yakaladığımı, tanımaya çalıştığımı ve bugünkü, seziş, duyuş ve hissedişlerimi o günkü ihsaslarıma borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

O'nun, çocukluğumun başına konmuş büyük bir iltifat sayacağım "Talebem" sözüyle her başımı okşadıkça, o günkü hislerimle kendimi sağlam bir emniyet noktasına dayamış hisseder, ruhumu bir inşirahın sardığını duyardım. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, hala O'nun ipekten ellerini kulaklarımda hisseder, hala "Kulaklarını biraz yumuşatayım da zekan açılsın" dediğini duyar gibi olurum.

Hususiyle O'nun aydınlık ikliminden ayrılıp Arapça okutan bir başka Hocaefendinin yanına gitmeye karar verdiğim zaman, huzuruna celbedip, kendine mahsus, insanın içine ürperti salan, o lahuti soluklarıyla "Gitseydin vallahi de, billahi de, tallahi de parça parça olurdun" dediğini hala ruhumun derinliklerinde duyar ve irkilirim. O sahabet nedendi? Niçin öyle demişti? Neden o zattan uzak kalmam mevzuunda bu kadar şiddetli tembihlerde bulunmuştu? Bunları bugün dahi vuzuhuyla anlamış değilim.

O, anlayabildiğim ölçüler içinde büyükçe yaşadı; ama katiyyen debdebeye düşmedi, Hakk’a kurbiyet dairesinde dönüp durdu; fakat hiç mi hiç ihtişama ve alayişe yüz vermedi. Adeta bir huma kuşu gibi gölgesi vardı kendisi yoktu.

Hazret, aynı zamanda tam bir Peygamber (s.a.v.) aşığıydı. Biri ona gelip, “Orada, sokaklarda çok uyuzlu mahlûklar gördüm.” Dediğinde tepkisi şu olmuştur: “Sus! Medine’nin sokak köpekleri için dahi öyle söyleme! Ben Peygamber hatırına oranın uyuzlusuna bile kurban olurum.” O, bu ve benzeri ifadeleri, yüreğinden kopup gelen bir içtenlikle, bütün benliğiyle söylerdi. Öyle ki, bunu söylerken adeta Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsiyet-i maneviyesinde erir ve fena fi’r-rasûl olurdu… Salih Özcan Abi’den dinlediğim şu hatıra da onun kemâl ve istiğnasını göstermesi adına bana çok önemli geliyor. Salih Abi, 1950’li yılların başında Erzurum’a uğrayarak Hazret’in elini öpmüş ve ona demiş ki, “Efe Hazretleri! Üstad Bediüzzaman diye birisi var. Onun din ve imana dair yazdığı risaleler var. Biz de onun yolundayız. Onun bu risalelerini âleme duyurmaya çalışıyor, bunlarla hususiyle genç nesillerin imdadına koşuyoruz.” Bunun üzerine Hazret şöyle mukabelede bulunmuş: “Ah şu gözlerim görseydi de, ben de size yardımcı olabilseydim.”

Evet, fazilet odur ki, başka fazilet-meab insanların faziletini de kabul etsin ve onlara karşı saygılı olsun.

Gelecek Bölüm: Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Çocukluk Yılları…

[Tarık Burak] 4.3.2019 [Samanyolu Haber]

Zülkarneyn Aleyhisselam [Abdullah Aymaz]

Kur’an-ı Kerim, Zülkarneyn Aleyhisselamın yeryüzünün doğusuna, batısına ve orta bölgesine yaptığı üç yolculuktan bahsediyor. Bir de  Ye’cüc ve Me’cüc’ün saldırılarına karşı yaptığı seddi anlatıyor.
“Ey Muhammed, sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. Onlara de ki: ‘Size onun hakkında bazı düşündürücü bilgiler vereceğim. Biz onu yeryüzünde hâkim kıldık ve her maksadına ulaştıracak sebebi emrine verdik.” (Kehf Suresi, 18/83-84)

Cenab-ı Hak ona yeryüzünde hâkimiyet vermiş, yönetim hürriyeti bahsetmiş, ona sağlam dayanıklı bir iktidar nasip etmiştir. Ayrıca, ülkeler fethetmesini, yeryüzünü imar etmesini, iktidar ve nimet elde etmesini sağlayacak sebepleri de buyruğuna sunmuştur. Yani artık Zülkarneyn Aleyhisselam her türlü imkana sâhiptir…

“Zülkarneyn bir sebebe sarılarak yola koyuldu. Sonunda güneşin battığı yere varınca güneşi, çamurlu bir su pınarında batarken buldu. Orada rastladığı bir toplum ile ilgili olarak kendisine ‘Ey Zülkarneyn, onlara istersen ceza ver, istersen kendilerine iyi davran’dedik. Zülkarneyn o topluma dedi ki: ‘Aranızdaki zâlimleri cezaya çarptıracağız. Onlar, ilerde Rabb’lerinin huzuruna vardıklarında eşi görülmemiş, ağır bir azaba uğrayacaklardır. İman edip sâlih amel işleyenlere gelince onları, mükâfatların en güzeli beklemektedir. Böylelerine kolay işler buyuracağız.” (18/85-86-87-88)

Tefsir bilginlerinin yaptıkları açıklamaya göre Atlas Okyanusunun batı kenarına ulaştı. Batıya varınca orada güneşi balçıklı, kızgın bir pınar içinde batıyor gördü. Bu elbette ufuktan güneşin, okyanusa batışının bir görüntüsüdür. Ama Arş-ı Azam’dan gelen Kur’an’ın bakışına göre okyanus bir pınar gibidir, yeryüzü bir beşik, bir meydan gibi… Hem de Zülkarneyn Aleyhisselam gibi bir cihangir için fethederek geçtiği memleketlerde bir takım saltanatların da batışı söz konusudur. Onların batışını seyrettiği gibi güneşin batışını da seyretmiştir.

“Sonra Zülkarneyn yine bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere varınca, onun kendilerini güneşten koruyacak hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu görmüştü. İşte Zülkarneyn’in kudret ve saltanatı böyleydi. Ve Biz onun yanında olan her şeyi ilmimizle kuşatmıştık.” (18/89-91)

Burası, Afrika’nın doğu kıyıları olması ihtimali olsa da açıkça anlaşılan Asya’nın uzak doğusu olmasıdır. “Güneşin berisinde bir siper yapılmayan kavim” Yani binaları olmayan, elbiseleri bulunmayan, güneş altında yanan kavim… Bugün bile Sudan’da Avustralya’da böyle çıplaklar bulunabilir. Bu husus bütün çölde yaşayanları kapsar…

“Sonra da diğer bir yol tutmuştu. Nihayet iki dağın arasına ulaştığında, onların önünde hemen hiç söz anlamayan bir kavim bulmuştu. Dediler ki: ‘Ey Zülkarneyn! Ye’cüc Me’cüc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Onun için bizimle onlar arasında bir sed yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu? Dedi ki: ‘Rabb’imin Bana bağışladığı güç, sizin bana vereceğiniz  maldan daha hayırlıdır. Siz Bana beden gücünüzle yardımcı olunuz da onlar ile aranıza, aşılmaz bir sed çekeyim. Bana demir parçaları getiriniz.’ Getirdikleri demir parçalarının oluşturduğu yığını yanlarındaki sedlerin tepeleri ile aynı seviyeye çıkarınca, adamlara, ‘Körükleri çalıştırınız’ dedi.  Demir yığınını ateş haline getirince ‘Bana biraz erimiş bakır getiriniz de üzerine dökeyim’ dedi. Ye’cüc ile Me’cüc, bu seddin ne üzerinden aşabildiler ne de bir yerinde delik açabildiler. Zülkarneyn, ‘Bu sed, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin belirlediği an gelince, onu yerle bir eder. Hiç şüphesiz Rabbimin va’di haktır.’ dedi.” (18/92-98)

İfadelerden anlaşılıyor ki, Zülkarneyn Aleyhisselam hiç söz anlamaz veya anlatamaz ilkel bir toplumla karşılaştı. Ama kendisine Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği bir lütuf ve imkanla onlarla anlaştı. Onlar Zülkarneyn Aleyhisselamın güçlü bir fatih, gücünü yapıcı yönde kullanan bir cihangir olduğunu anlayınca, ona vermek için toplayıp getirdikleri mallarla, kendilerini talancı ve yağmacı Ye’cüc ve Me’cüc’den ve onların fesat ve bozgunculuğundan koruyacak bir sed, bir engel  yapmasını istediler. O da dindar ve güçlü cihangir bir Allah adamına yakışır şekilde onlara “Rabbimin bana bağışladığı güç, sizin bana vereceğiniz maldan daha hayırlıdır. Siz bana beden gücünüzle beden gücünüzle yardımcı olunuz da onlar ile aranıza aşılmaz bir sed çekeyim.’ dedi.” (18/95)

Burada bütün müminlere şöyle bir mesaj var: “Cenab-ı Hak sizlere güç, imkan ve iktidar bahşettiği zaman, bunları toplumları sömürmek, yer altı ve yer üstü zenginliklerin üzerine konup istismar etmek için kullanmayın. Bilakis zulme uğramış ve gadredilmiş güçsüz toplumlara yardım etmek, cihan barışını, sulh ve selâmeti sağlamak için kullanırız.”

Yani insanlar, hangi ırktan ve hangi dinden olurlarsa olsunlar, onlar  her biri İsm-i Âzam tecellisi birer nakş-ı âzam, birer ahsen-i takvim üzere yaratılmış kullardır. Allah’a muhatap yaratılmışlardır. Cenab-ı Hakkın bu harika sanatı insanlara insanca muâmele etmek gerekir. Güçlüyüz diye onları ezmek, tahkir etmek müminlere yakışmaz ve yaraşmaz… Sizler seralarda yetiştirir gibi hayırlı nesiller yetiştirin, onları  çağıyla yüzleşecek, ilim, bilim ve teknoloji bilgileriyle donatın... Öyle bir eğitin ki, eğer bir gün ellerine güç ve imkanlar geçerse, o zaman azgınlık-taşkınlık yapmasınlar; bilâkis Allah’a şükürde insanlara da tevazu ile ikram ve ihsanlarda bulunsunlar…

[Abdullah Aymaz] 4.3.2019 [Samanyolu Haber]

Dünyanın acılarına tanık olmak [Yavuz Altun]

Yannis Behrakis, 58 yaşında kansere yenik düştü. Reuters’in efsane foto muhabirlerinden biriydi. Atina doğumlu Behrakis’in fotoğrafladığı olaylar arasında Humeyni’nin İran’daki cenazesi, Kosova ve Bosna’daki katliamlar, Çeçen savaşı, Kaşmir’deki deprem ve Mısır’daki ayaklanmalar var.

2000’de dört meslektaşıyla birlikte Sierra Leone’de pusuya düşürülmüş, silahlı adamların arasından güçlükle kurtulmuştu. Üç arkadaşı ise orada gözlerinin önünde öldü. Tanıyanların aktardığına göre bu olay onu çok değiştirmişti.

2016’da Reuters adına dünya üzerindeki göçmenleri, göç hareketlerini takip eden bir foto-muhabir ekibini yönetti ve bu fotoğraflarla prestijli Pulitzer Ödülü’nün de sahibi oldu.

“Benim görevim size hikâyeyi anlatmak, sonra onunla ne yapacağınıza siz karar vereceksiniz. Benim görevim hiç kimsenin, ‘Bilmiyordum,’ diyemeyeceğine emin olmak,” demişti Behrakis savaş, göç ve yoksullukla ilgili fotoğrafları hakkında.

İnternetteki olağanüstü hızlı ve günlük medya tüketimi, yeni nesillere Behrakis gibi gazetecileri unutturmuş olabilir. Yeni kurulan pek çok dijital medya kanalının böyle gazetecilerle çalışma lüksü yok. Sadece tek bir kare için kilometrelerce yol gidecek, o yabancı coğrafyada olup bitenleri anlayacak ve en doğru kareyi yakalayacak meslek erbabı, günümüzde pek de aranan biri değil maalesef.

[Yavuz Altun] 4.3.2019 [TR724]

O anne konuştu: ‘Öldü’ diye morga koydukları askeri öğrenciyi tekrar döve döve nezarete attılar; çocuk kör oldu”


Güvenlik uzmanı Hamza Gür’ün konuşması olarak katıldığı ‘askerî öğrencilerle ilgili OHAL sonrası’ değerlendirme toplantısına çocukları cezaevinde olan anne ve babalar katıldı. Programa 15 Temmuz sonrası hukuksuz bir şekilde müebbet hapis cezasına çarptırılan bir askeri öğrencinin annesinin konuşmaları damga vurdu.

“Ben üniforma istemiyorum, ben evladımı istiyorum. 20 yaşındaki çocuklara 24 kez ağırlaştırılmış müebbet verdiler.” diyen anne, “Onlardan korkan onlar gibi olsun. Susmayacağım.Vatan haini diye linç ve işkence ettikleri öğrencileri; Afrin’e, Münbiç’e gönderdiler. Halen yargılıyorlar. Bize yapılanın hesabını soracağım. Köprüde öldürdükleri çocukları 12 gün sonra morgda buldular.”

“Öldü’ diye morga koydukları çocuğu tekrar döve döve nezarete attılar; çocuk kör oldu”
“Ben onları asla affetmem. Öldü diye morga koydukları çocuğu tekrar döve döve nezarete attılar; çocuk kör oldu. ‘Hain anneleri’ diye bizi camilerden kovdular. Bunları yapanları da affedenleri de asla affetmem.”

İŞTE O ANNENİN SÖZLERİNİN TAMAMI;

“18 bin askeri öğrencinin mağdur edildiğini söylüyorsunuz. Biz 32 ay mağdur edildik, çocuklarımız müebbet hapis cezası aldı. Biz defalarca kez program düzenledik. Ama maalesef içeride olan çocukların anneleri ve babaları dışında pek katılan olmadı. Eğer biz hepimiz askeri öğrenciysek, 18 bin kişiysek neden yalnız bırakıldık. Çocukları dışarıda olan anneler babalar ‘üniforma istiyorum’ diyor.

‘Siz üniforma istiyorsunuz, ben evladımı istiyorum”

“Bakın siz üniforma istiyorsunuz, ben evladımı istiyorum. Benim evladım çıksın üniforma vermesinler. Benim evladım çıksın, limon satsın karnını doyursun. Diyorum annelere  “Ne olur üniforma istiyorum” demeyin. Önce bizimle beraber olun. 20 yaşındaki çocuklara 24 kez ağırlaştırılmış müebbet verdiler. Ama bakıyorum twitterdan “benim çocuğum suçsuz, benim çocuğun fetö üyesi değil” diyorlar. Rızkı veren Allah’tır. Benim evladım 32 aydır, 7 kişilik koğuşta 42 kişi kalıyor. Düşünebiliyor musunuz?

“Onlardan korkan, onlar gibi olsun”

Biz beraber olamıyoruz. Herkes korkuyor. Bana “sen çok cesursun, seni tutuklarlar” diyorlar. Tutuklasınlar. Onlardan korkan, onlar gibi olsun. Ben daha neyi kaybedeceğim ki. Anneler diyor ‘biz çıkarsak konuşursak çocuğumuzu göremeyiz, bizi tutuklarlar.’ Varsın benim oğlum mağdur olsun.”

“Hain ilan edilen asker Afrin’e Münbiç’e görev gönderildi”

“Çünkü artık korkmuyorum. Her yerde yazıyorum. Gerekiyorsa beni alın. Sincan’da kursiyer teğmenlere haince işkenceler yapıldı. O çocuklardan biri içeride yattıktan sonra Afrin’e gönderildi. Afrin’den geldikten sonra Şırnak’a gönderildi. Şırnak’tan geldi Münbiç’e gönderildi, Hakkari’de şu anda görev yapıyor. Ama vatan hainliğinden yargılanıyor. ‘Bize yapılanı biz asla yapmayacağız’ diyorlar. Asla katılmıyorum. O gece Boğaziçi Köprüsü’nde 2 askeri öğrenciyi boynunda 7 cm kesik, 2 cm kesik. Boynundan aşağısı tutmuyor. Bütün çocuğun vücudu kırık. Kanlar içinde linç edildi. Anne babası bu iki çocuğu 12 sonra morgda buldu. Morgda buldu. Ben asla bunları affetmem.”

“Bugün bana yapılanlar onlara yapılmayacak” diye bir şey yok. Aynısı yapılacak. Kıssasa kıssas yapılacak. Kesinlikle affedilmeyecek. Asla affedilmeyecek. Bizim çocuklarımız o gece öldüresiye dövdüler.

“Öldü diye morga konulan çocuk, tekrar nezarete atılıp dövüldü; o çocuk kör oldu”

Çocuğun birini morga koydular. Morgda ölmediği anlaşıldı elinin hareketiyle, Morgdan çıkarıldı. Savcı karşısına çıkardılar, çocuk bayıldı. Çocuğu tekrar döve döve nezarethaneye attılar. Sonra oradan Şişli Etfal Hastanesi’ne kaldırıldı. Çocuk şu anda kör, görmüyor. Benim Kağan’ımın gözü görmüyor. Mahkemede bacağını kırdılar. Bir ayda fazla mahkememiz sürdü. ‘Gelin vatan hainlerinin cezasını verelim’ diye haber yaptılar. Mahkemelerimize geldiler. ‘Vatan hainleri’ diye çocuklarımıza savunmalarını bile yaptırmadılar.

 “Allah sizin namazınızı kabul etmez’ diye bizi camilerden kovdular”

Biz camiye namaz kılmaya girdik. ‘Vatan hainlerinin annesisiniz, Allah sizin namazınızı kabul etmez’ diye bizi camilerden kovdular. Ben bunları unutur muyum? Ben bunun intikamını almaz mıyım? Ben bunları affeder miyim? Bu nasıl bir affetmektir. Asla göreve dönüp bu çocuklara yapılanları affederseniz, asla size hakkımı helal etmem.”

[TR724] 4.3.2019

Zaman sustu, demokrasi 3 yıldır askıda [İlker Doğan]


‘Ya biat ya yok oluş’ diyordu iktidarın gazetesi Sabah bir manşetinde. Önce iş adamı Akın İpek’in sahibi olduğu Bugün Gazetesi susturuldu. Ardından Türkiye’nin en çok satan gazetesi Zaman’ı hedef aldı iktidar sahipleri. Camia’yı diktatörlüğe giden yolda en büyük engel olarak görüyorlardı. 17/25 Aralık’ta suçüstü yakalanmanın da verdiği kin ve nefretle Cemaat’in yayın organı olarak kabul ettikleri Zaman’a devletin bütün imkanlarını kullanarak saldırdılar. Ve 4 Mart 2016’da gazeteye hukuki dayanaktan yoksun, skandal bir kararla kayyım atandı. Ve sonra ne anayasa kaldı çiğnenmedik, ne hukuk! Aradan geçen 3 yılda demokrasiden ışık hızıyla uzaklaşan Türkiye, diktatörlüğe doğru koşar adım gidiyor.

Türkiye’nin AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın medya ile arası hiçbir zaman iyi olmadı. Dönemin Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ı, “MİT’e yönelik atılan o iftiralar bir ajanlık, casusluk faaliyetidir. Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek! Öyle bırakmam onu.” diyerek tehdit eden kişi Erdoğan’dan başkası değildi. Bir dönem Doğan Medya Grubu’nu hedef aldı. Deneyimli gazeteci Cengiz Çandar’ı meydanlarda hedef gösteren de oydu, yazar Nuray Mert’i, ‘namertlik’le suçlayan da Amberin Zaman’a, ‘edepsiz kadın’ diyerek hakaret eden de…

BUGÜN DE ZAMAN DA BİAT ETMEDİ!

Nisan 2012’deki bir konuşmasında, gazetecilere hitaben, “Bunları bu tasmalarından kurtaran biz olduk!” demişti. Gazetecileri ‘boyunları tasmalı’ kulları olarak görüyordu. Ve muhtemelen böyle düşündüğü için de bütün gazetecilerin kendisine minnet duymasını dahası biat etmesini istiyordu. Ancak ne Bugün Gazetesi boyun eğdi, ne Meydan Gazetesi ne de Zaman… O halde geriye tek bir seçenek kalıyordu; Cemaat’e yakın yayın organları susturulmalıydı!



CADI AVIYSA CADI AVI!

Cemaat’e yönelik operasyonun köşe taşları bizzat Recep Erdoğan tarafından adım adım döşendi… Erdoğan, hem başbakanlığı hem de cumhurbaşkanlığı döneminde Camia’ya yönelik operasyon için hazırlık yapıldığını defalarca söyledi. Yargıda, emniyette ve hatta yasalarda ‘Cemaat’i bitirmek için’ gerekli düzenlemeler yapıldı… Sulh ceza mahkemelerinin yerine süper yetkilerle donatılmış sulh ceza hâkimlikleri kuruldu. Kuruluşu Anayasa’ya aykırı olan bu mahkemelere seçilmiş militanlar/isimler atandı. 6 Mart 2014’te bir canlı yayında “Önce her şeyin altyapısını oluşturacaksınız.” demişti. 29 Mart 2014’te, “Bunlar casustur. Zaten bunlar önümüzdeki günlerde, haftalarda, aylarda bununla yargılanacaklar. Ne dedim, inlerine gireceğiz.” ifadelerini kullandı. 11 Mayıs 2014’te partisinin Afyonkarahisar kampında, “Cadı avıysa, biz bu cadı avını yapacağız, bunu da bilin.” diyerek hukuku ayaklar altına alacaklarını resmen ilan etti.


TİB ÇALIŞANI: SAHTE DELİL ÜRETİYORUZ!

Erdoğan rejimi, Camia’yı bitirmek için sahte delil üretmekten çekinmedi. TİB çalışanı olduğunu belirten bir kişinin çok sayıda gazeteciye gönderdiği ihbar mektubuna göre, ‘paralel yapı tarafından dinlenmiş’ gibi göstermek için, TİB Başkanı Cemalettin Çelik’in talimatıylı yaklaşık 2 bin kişinin ‘IMEI’ numaraları, ‘eskiden dinlenen numaralarmış’ gibi sisteme girildi. Ardından kayıtlar sonradan bulunabilecek şekilde silindi. Bu kayıtlar ‘telekulak skandalı’ olarak bir kısım medyaya servis edilerek kamuoyuna duyurulacaktı ve bu plan harfiyen uygulandı. Yandaş medya ‘paralel yapı’ olarak tanımladığı cemaatin 7 bin kişiyi dinlediğini yazdı. Ancak böyle bir dinleme teknik olarak mümkün bile değildi!

SULH CEZALARLA DEFTERLERİNİ DÜRECEĞİM

BBP Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır, 13 Mart 2015’te sulh ceza hâkimlikleriyle ilgili çok önemli bir anekdot paylaştı gazetecilerle. Çayır, “Cumhurbaşkanlığı desteği için (25 Haziran 2014 tarihinde) bize gelmişti. Aynen şu cümleyi kullandı; ‘Sulh ceza mahkemeleri ile ilgili düzenleme yaptık. Kanun çıktığında bunların (Cemaat’in) defterini düreceğim.’ Aynen bu ifadeyi kullandı.” diyecekti.

FUAT AVNİ HABER VERİYOR: ZAMAN’A BASKIN VAR!

Medyaya yönelik darbe operasyonunun haberini 11 Aralık 2014’de dönemin Twitter fenomeni Fuat Avni verdi. Zaman Gazetesi’nin o günkü genel yayın müdürü Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında bulunduğu 150’si gazeteci toplam 400 ismin gözaltına alınacağını duyurdu. Operasyon cuma günü sabah yapılacaktı.

DUMANLI: BİZDEN SONRA SIRA DİĞERLERİNE GELECEK

Ekrem Dumanlı, yapılacağı söylenen operasyonu ‘cinnet’ olarak yorumladı. Dumanlı, “Bu mevzuyu basite indirgemek, bir Cemaat-parti kavgası gibi senarize etmek çok büyük gaflet olur. Bunun faturasını bu ülke çok ağır öder. Eğer burada başarılı olurlarsa sıra diğer muhalif gazete ve televizyonlara gelecek!” ifadelerini kullandı. Boyun eğmeyeceklerini söyledi.

BAŞSAVCILIK: HAKKINIZDA SORUŞTURMA YOK

İddiaya göre operasyon 12 Aralık Cuma günü yapılacaktı ancak yapılmadı. Ekrem Dumanlı, bir gece önce söylediğini yaptı ve cuma namazının ardından Hidayet Karaca ile birlikte Çağlayan Adliyesi’ne giderek kendisi hakkında soruşturma olup olmadığını avukatları aracılığıyla sordu. Bizzat İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu, Dumanlı ve Karaca hakkında iddia edildiği gibi böyle bir soruşturma olmadığını bildirdi.

OPERASYON HAZIRLIKLARI BAŞLIYOR

Başsavcı Hadi Salihoğlu’nun açıklamasından sadece bir gün sonra, yine Fuat Avni, ertelenen operasyonun yapılacağını yazdı. Listede Dumanlı ve Karaca’nın yanı sıra STV’de yayınlanan ‘Tek Türkiye’ dizisinin senaristleri, grafikeri ve hatta stajyer olarak birkaç ay televizyonda çalışanlar bile vardı. Zaman ve Samanyolu TV’nin önünde kısa sürede binlerce insan toplandı. ‘Özgür basın susturulamaz’ sloganları gecenin karanlığı deliyordu o gün.

ALLAH’TAN BAŞKASINA BOYUN EĞMEYECEĞİZ

Ekrem Dumanlı, gecenin bir yarısı gazetenin önünde toplananlara ‘Allah’tan başkasına boyun eğmeyeceğiz’ diye seslendi: “Bu çok açık demokrasiye yapılan bir darbedir. Basın özgürlüğüne yapılan bir darbedir. Fikir hürriyetine yapılan bir darbedir. Bir korkutma, sindirme teşebbüsüdür. Ama biz her zaman söylüyoruz; herkes sussa biz susmayız, herkes korksa biz korkmayız.”

SİPARİŞ OPERASYON ESKİŞEHİR’DEN BAŞLADI

Ve pazar sabahı gözaltılar başladı. İlk gözaltı haberi Eskişehir’den geldi… Tek Türkiye dizisinin yapımcısı Salih Asan’ın sabah namazı için kurduğu saat çalmadan polisler kapıya dayanmıştı. Gözaltılar başladığı sırada Ekrem Dumanlı gazetede, Hidayet Karaca ise televizyon binasındaydı. Arkadaşları gözaltına alınan Hidayet Karaca 09.00 sularında Emniyet’e gitti. Emniyet’e gidişi sırasında gazetecilerin soruları üzerine, “Hak ve halk bizimle beraber olduktan sonra gerisi hikâye. Biliyorsunuz demokrasilerde bazen bedel ödenir. Eğer bu yaşadıklarımız bir bedelse, milletimize feda olsun!”

ZAMAN’A POLİS BASKINI

Saatler 07.10’u gösterdiğinde polisler Zaman’ın giriş kapısında belirdi. ‘Özgür basın susturulamaz’ sloganları ve tepkiler üzerine polisler, ‘destek kuvvetle geleceklerini’ söyleyerek gittiler… Ekrem Dumanlı, 08.30 sularında kameraların karşısına geçti. Meselenin Cemaat-AKP kavgası’ olarak gösterilmemesi gerek tiğini söyledi. ‘Demokrasi’nin tehlikede olduğunu anlattı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Salihoğlu’nun daha bir gün önce, “Böyle bir soruşturmadan benim haberim yok.” dediğini hatırlattı Dumanlı. Polisler ikinci kez geldiğinde saatler 13.30’u gösteriyordu. Türkiye’nin en çok satan gazetesinin genel yayın müdürü, canlı yayında bütün dünyanın gözü önünde gözaltına alınıyordu… Dumanlı’nın 4. kattaki odasından, polis otosuna kadar yürümesi yaklaşık 1 saat sürdü…

HER GÜNE ÖZEL İKİ BİRİNCİ SAYFA

Zaman, 15 Aralık 2014’te ‘Demokrasinin kara günü’ manşetiyle çıktı. Gaztenin yayın ekibi, iktidarın saldırısını protesto için ağızlarını siyah bantlarla kapattı. Editör yazısının başlığı ise ‘Susmayacağız’ olarak kayda geçti: “Zaman bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da demokrasi, özgürlük ve barıştan yana tutumunu korkusuzca sürdürecektir.”

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE SORGU

Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’nın Emniyet’teki sorguları 80 saat sonra başladı. İki ismin savcılık sorguları da Emniyet’te, silahların gölgesinde yapıldı. Tıpkı darbe dönemlerinde olduğu gibi… Soruların hiçbirinde somut bir delil yoktu. İki ismin savcılık sorguları 17 Aralık’ı 18’ine bağlayan gece yarısı bitti. Dumanlı ve Karaca, savcılık sorgusunun ardından diğer 14 şüpheliyle birlikte tutuklanmaları talebiyle mahkemeye sevk edildi.

DEMOKRASİDEN GERİYE DÖNÜŞ YOK!

Sabah erken saatlerde sağlık kontrolü için hastaneye götürülen Ekrem Dumanlı, kendisini bekleyen gazetecilere, “Yezid’lere boyun eğmek yok! Demokrasiden, özgürlükten geriye dönüş yok! Özgürlüklerden geriye dönüş yok!” diyecekti.

Zaman’a yönelik soruşturmanın hiç bir hukuki temeli yoktu. Soruşturma Savcısı Hasan Yılmaz, tamamen vehimlerle bir suç ‘uydurmaya’ çalışıyordu. Gazetenin Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, ‘devletin egemenliğini ele geçirmeye çalışmak’la suçlanıyordu. Hakkındaki suçlamaya yönelik delillerin ne olduğunu ise mahkeme sorgusunda öğrenebildi; Kendisine bile ait olmayan iki köşe yazısı ve bir haber. Türkiye’nin en çok satan gazetesinin genel yayın müdürü, işte bu delillere dayanılarak ‘terör örgütüne üye olmak’la suçlanıyordu!

Ekrem Dumanlı’nın avukatı Gazi Tanır, 18 Aralık’ta İstanbul Adliyesi önünde konuştu. Dumanlı hakkında ‘delil’ diye sunulan şeylerin 2 köşe yazısı ve 1 haber olduğunu söyledi. Suçlamanın ise ‘terör örgütüne üye olmak, iftira, hürriyeti tahdit’ olduğunu belirtti. Soruşturma Savcısı Hasan Yılmaz, Hizmet Hareketi’nin, El Kaide bağlantılı ‘Tahşiyeciler’ adlı örgüte kumpas kurup, liderleri dahil birçok mensubunu tutuklattığını düşünüyordu! Savcıya göre Fethullah Gülen, 6 Nisan 2009’da herkul.org’da yayınlanan sohbetinde örgütü hedef göstermiş, daha sonra STV’de yayınlanan dizide örgütten bahsedilmiş, ardından Zaman gazetesinde iki yazar, makalelerinin bir yerinde bu örgütü anlatmış, bütün bunlardan sonra da polisler operasyon yapmış ve şahıslar gözaltına alınmıştı! Yine savcının iddiasına göre bütün bunlar ‘devletin egemenliğini ele geçirmek için’ yapılmıştı!

ARINÇ: ‘ŞİKÂYETÇİ MİSİNİZ’ DİYE SORDUK!

Peki bu soruşturma nasıl başlamıştı? Hiçbir somut delile dayanmayan 14 Aralık soruşturması iktidar temsilcilerinin talebiyle başlamıştı. Bunu bizzat dönemin hükümet sözcüsü Bülent Arınç söyledi. Arınç, Tahşiyecilerin lideri olmakla suçlanan Mehmet Doğan’ı arayarak, ‘Şikâyetiniz var mı?’ diye sorduklarını ve soruşturmanın bundan sonra başladığını itiraf etti.

MEHMET DOĞAN: USAME BİN LADİN’İN ORDUSUNA KATILMAK FARZDIR

Bu örgütle ilgili soruşturma kapsamında ele geçirilen görüntüler sabitti. Silahlı mücadeleyi savunuyorlardı. Videolarda örgütün lideri olduğu ileri sürülen Mehmet Doğan, El Kaide lideri Üsame bin Ladin’e övgü dolu sözler söylüyordu. Onun ordusuna katılmanın ‘farz’ olduğunu anlatıyor, evlerde füze yapılması gerektiğini belirtiyordu. Hepsi bir tarafa; El Kaide bağlantılı olduğu öne sürülen bir örgüte yönelik (sözde) ‘kumpas’ kurulması nasıl oluyor da devletin egemenliğini ele geçirmek oluyor? Tahşiyeciler örgütünü devlet mi kurmuştu ki, böyle bir örgüte (sözde) kumpas kuranlar ‘devletin egemenliğini ele geçirmek’le suçlanıyordu?

PEKİN: TAHŞİYECİLER RAPORU MİT’TEN GELDİ

Tahşiyeciler soruşturması Gülen’in sohbetinden çok daha önce başlamıştı. İddiaya göre MİT, söz konusu grubu 2004’ten bu yana takip ediyordu. Ve bu örgüte (Risalelere haşiye yazdıkları için) ‘Tahşiyeciler’ ismini bizzat MİT koymuştu. Emniyet’e ve askere örgütle ilgili rapor sunan da MİT’ten başkası değildi. Dönemin Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’nın 13 Mart 2009’da kuvvet komutanlıklarına gönderdiği ‘Tahşiyeciler’ raporu ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu. 2 Şubat 2015’te Bugün Gazetesi’ne konuşan Pekin, söz konusu raporların Fethullah Gülen’in konuşmasından daha önceki bir tarihe ait olduğunu söyleyecekti: “‘Tahşiyeciler konusu, Fethullah Gülen’in konuşmasıyla ortaya çıkan bir konu değildir. Daha evvelden de bu konu vardı. Bu konu üzerinde Jandarma’nın, Emniyet’in bilgisi var.”

MUAMMER GÜLER: TAHŞİYECİLER, EL KAİDE BAĞLANTILI

Tahşiyecilere yönelik operasyonun yapıldığı tarihte (22 Ocak 2010) İstanbul Valisi Muammer Güler’di… Tahşiyecilere yönelik operasyonun yapıldığı gün kameraların karşısına geçmiş ve örgütün El Kaide ile bağlantılı olduğunu anlatmıştı. İstihbarat konusuna da özellikle dikkat çekmişti. Bu arada 2009’un Nisan ayında Obama TBMM’de vekillere hitap etti. Terörizimle ortak mücadele için destek istedi. Aynı yılın Aralık ayında Erdoğan Obama’yı ziyaret etti. Terörle mücadelede kararlılık sözü verdi. Bu görüşmeden 1 ay sonra Tahşiyeciler’e operasyon yapıldı.

SUÇ DELİLİ: İKİ MAKALE, BİR HABER!

Dosyada bir numaralı şüpheli Fethullah Gülen Hocaefendi’ydi. Onu Hidayet Karaca ve Ekrem Dumanlı takip ediyordu. Dumanlı, suçunun (!) ne olduğunu mahkeme sorgusunda hâkimden öğrendi. Hâkim, Dumanlı’ya, iki makale ve bir haber sebebiyle suçlandığını söylüyordu. Evet, Türkiye’nin en çok satan gazetesinin Genel Yayın Müdürü, kendisine bile ait olmayan ve suç içermeyen iki makale ve bir haber sebebiyle ‘terör örgütüne üye olmak’la suçlanıyordu. Suçlamaya konu olan haber, Fethullah Gülen’in internette yayınlanan ve yukarıda da aktarılan sohbetiydi. Makaleler ise Ahmet Şahin ve dönemin Zaman yazarı Hüseyin Gülerce’ye aitti. Savcı, bu iki ismi de ‘şüpheli’ sıfatıyla adliyeye çağırmış ve 2 saat süren sorgularının ardından salıvermişti. Yazıların sahibi, söz konusu makaleleri hiçbir yerden talimat almadan yazdıklarını söylemişti. Ancak onları bırakan savcı, Dumanlı için tutuklama istiyordu!

SENARYODAN TERÖR ÖRGÜTÜ ÇIKARDILAR

Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, 4 yıl önce yayınlanan ve PKK terör örgütünü çok rahatsız eden ‘Tek Türkiye’ dizisinin senaryosu sebebiyle suçlanıyordu. Sözde ‘Karanlık Kurul’da ‘Tahşiyeciler’den bahsedilmişti. Karaca, tepkiliydi. Sağlık kontrolü için hastaneye getirildiği sırada, “Bir dizi filmden terör örgütü çıkıyor. Özgür Türkiye, özgür basın susmaz. Yeni Türkiye diziden korkuyor.” diyecekti. Karaca, yaşanan hukuksuzluklara tepkiliydi ve “Yargı bağımsızlığını yitirmiştir.” diyerek mahkemede savunma yapmayı reddetti.

DUMANLI’YA TAHLİYE, KARACA’YA TUTUKLAMA

Birinci Sulh Ceza Hâkimliği, kararı 19 Aralık’ta 14.30 sularında açıkladı. Hidayet Karaca’nın ‘terör örgütü yöneticiliği’, diğer şüpheliler Tufan Ergüder, Ertan Erçıktı ve Mustafa Kılıçaslan’ın ise ‘terör örgütü üyesi olma’ suçundan tutuklanmasına karar verdi. Dumanlı ise ‘delil yetersizliği’ gerekçesiyle serbest bırakıldı. Dumanlı’yla birlikte 7 kişi daha salıverilmişti. Karar sonrası serbest kalan Dumanlı, onbinlerin ‘özgür basın susturulamaz’ sloganıyla karşılandı.

ERDOĞAN’DAN ‘TUTUKLAYIN’ TALİMATI

Ekrem Dumanlı’nın tahliyesi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı kızdırmıştı. 26 Aralık 2014’te katıldığı bir programda yargıya resmen Dumanlı’nın tutuklanması talimatını verdi: “Şimdi son olarak bu operasyonda içeri alınan gazeteci de (Hidayet Karaca) işte legal görünüm altında illegal bir yapının şekillenmesinde gayreti olanlar arasında. Ama onun dışında alınan üç kişi Emniyet görevlileri. Nerde bu gazeteciler? Belki onunla beraber başka alınan da olacaktır, olabilir!” dedi.

DELİLSİZ TUTUKLAMAYA TAHLİYE

Hidayet Karaca ve polisler ‘delilsiz’ olarak tutuklanmıştı. Bunu bizzat hakimler, verdikleri kararların gerekçelerinde kurdukları cümlelerle itiraf ediyordu. ‘Delillerin toplanmadığı’ gerekçesiyle insanların özgürlüklerinin ellerinden alınması başlı başına kararların ‘siyasî’ olduğunun kabulü anlamına geliyordu. Nöbetçi İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi, 25 Nisan 2015’te 22.30 sularında Hidayet Karaca ve aralarında Ali Fuat Yılmazer, Yurt Atayün, Yakub Saygılı, Ömer Köse, Tufan Ergüder, Ramazan Akyürek, Hayati Başdağ gibi isimlerin olduğu 62 polis hakkında ‘tahliye’ kararı verdi. Ve bu kararın ardından skandallar biririni izledi.

UYAP KAPATILDI, MAHKEME KARARI YOK SAYILDI

HSYK müfettişleri ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu, Çağlayan Adliyesi’nde olağanüstü toplantılar yaptı. Ardından yargı kararlarının aktarıldığı UYAP, tahliyelerin engellenmesi için kapatıldı. İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliği, 32. Asliye Ceza’nın kararının ‘geçersiz’ olduğuna dair karar çıkarttı. Bir mahkeme, başka bir mahkemenin –hem de bir üst derece mahkemeninkararının ‘geçersiz’ olduğunu söylüyordu! Tahliyelerin durdurulması istendi. Salihoğlu, yetkili mahkemenin kararının ‘yok hükmünde’ olduğunu söylüyordu. Hakimler Metin Özçelik ve Mustafa Başer jet hızıyla açığa alındı. Yetmedi, mayıs 2015’te tutuklandılar ve hala tutuklular… Mustafa Başer, tutuklandığı gün yaptığı açıklamada, “Dosyaları inceledim. Tutuklamaya yetecek delil yoktu.” diyecekti.

VE ZAMAN’A GECE YARISI BASKINI

İktidarın Zaman’ı susturma girişimleri bitmedi. 11 Kasım 2015’de gece yarısı gazete binasına TOMA’lar ve helikopterlerle baskın yapıldı. Zaman, kayyım atanan Bugün Gazetesi’nden ayrılanların kurduğu Özgür Bugün’ü basmakla suçlanıyordu! Bir gazete, matbaasında bir başka gazeteyi basmakla suçlanıyordu! Karar 3. Sulh Ceza Mahkemesi’ne aitti. Kayyım avukatlarının başvurusunda Feza Gazetecilik A.Ş’nin matbaasında bulunan alet ve edevatın müsaderesi talep edilmişti. Ancak mahkeme, bu müsadere talebinin Anayasa’nın 30. maddesinin hükmüne açıkça aykırı olduğunu belirterek ve Feza Gazetecilik A.Ş. yasal bir kuruluş olduğu gerekçesiyle reddediyordu.

UYDURUK GEREKÇELERLE KAYYIM KARARI

AKP iktidarı, 4 Mart 2016’da İstanbul 6. Sulh Ceza Hakimliği’nin skandal kararıyla amacına ulaştı. Zaman Gazetesi’ni de bünyesinde bulunduran Feza Gazetecilik şirketine kayyım atandı. Gereçede, Zaman’ın uydurulmuş ‘f.tö’ örgütünün faaliyetleri kapsamında ve örgüt faaliyetlerine destek olacak şekilde’ yayın yaptığı ileri sürülüyordu. Buna yönelik ‘kuvvetli deliller var’ diyordu sözde mahkeme. Delil dediği şeyler köşe yazıları ve haberlerdi. Ayrıca Zaman, PKK’yla işbirliği yapmakla da suçlanıyordu. Bunun delili ise bir gizli tanığın safsatalarından başka bir şey değildi.

‘ANAYASA ASKIDA’ MANŞETİ

Zaman 5 Mart Günü Anayasa Askıda manşetiyle çıktı. Bu özgür Zaman’ın son baskısıydı. Anayasa’nın 35. Maddesi kamuoyuna hatırlatıldı ve demokrasinin, hukukun katledildiği son kez tarihe not edildi. 4 Mart 2016’dan sonra Türkiye’de özgür basının kapısına kilit vuruldu. Gazetelerini, demokrasiyi ve hukuku savunan Zaman yazarlarının çoğu cezaevlerine atıldı, bir kısmı sürgünde yaşamaya mahkum edildi.

BİLİCİ: MUTLAKA BUGÜNÜN YARINI VAR

Zaman’ın son Genel Yayın Müdürü Abdülhamit Bilici, polis zoruyla gazetesinden çıkarıldı. Binaya almama talimatının kendisine yazılı olarak verilmesini istemesine rağmen, çabası sonuçsuz kaldı. “25 yıldır çalıştığımız kuruma alınmıyoruz.” diyerek tepki gösteren Bilici’nin iş akdi kayyım yönetimince feshedildi. Bilici, şu ifadelerle yaşananları özetledi: “Mutlaka bugünün yarını var. Bu demokrasiye, özgür medyaya, muhalefete, sermayeye, hür teşebbüse bir darbedir. Ve anayasa rafa kaldırılmıştır. Çünkü medya kurumlarına el konulması anayasanın 30. maddesine göre yasaklanmıştır.”

 [İlker Doğan] 4.3.2019 [TR724]