Hüzünlü Bir Bayram [Hüseyin Yağmur]

Bismillâhirrahmânirrahîm. “Biz gerçekten sana verdik kevser! Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kesiver! Doğrusu, seni kötüleyendir ebter!” (Kevser suresi)

Değerli kardeşlerim, bugün bayram.. Kurban bayramı..
İçiçe pek çok hüzünlerle geldi bu bayram..
Pek çoğumuz itibarıyla gurbette, dostlarımızdan ayrı, akrabalarımızdan uzakta ve bulaşıcı hastalıkların kol gezdiği bir ortamda geldi bu bayram..
Aynı zamanda hac mevsimi.. Bu sene maalesef ki hac ibadeti de yapılamıyor.. Pandemi dolayısıyla sadece bin talihli kişinin hac yapmasına izin verilmiş durumda. Kabe, Arafat, Müzdelife ve Mina haccın yapıldığı mukaddes mekanlar ilk defa bu kadar sessizliğe bürünmüş durumda..
Cenabı Allah bizi bulaşıcı virüs belasından bir an önce kurtarsın.. Kabe’nin, Arafat’ın ve diğer mukaddes hac mekanlarının garibliğini ve hüznünü gidersin. O coşkulu yaşadığımız bayramlara bizi en kısa zamanda tekrar kavuştursun..
Değerli kardeşlerim,
Kurban,  kelime olarak “yaklaşmak” manasına gelmektedir. İslam’da ibadet niyetiyle belirli vakitte belirli şartları taşıyan bir hayvanı usulünce kesmektir. Bu maksatla kesilen hayvana da kurban denir.
İnsanlık tarihi boyunca kurban, ibadet olarak hep var olagelmiştir. Bunu Hac suresindeki şu ayet-i kerimede de görmekteyiz: “Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar.” (Hac suresi, 34)

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem Aleyhisselam ile başlayan  kurban Hz. İbrahim Aleyhisselam ile bugünkü uygulanan şekline dönüşmüştür.

Peygamber Efendimiz bugünkü uygulanan şekliyle kurban ibadetini hicretin ikinci yılında başlatmış ve hayatının sonuna kadar da hiç aksatmadan her yıl kurban kesmeye devam etmiştır. (Tirmizi, Edahi,11).

Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’deki, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) mealindeki ayet-i kerime, kurban kesmeyi emretmektedir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de, bir hadis-i şerifte “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. Bu ve benzeri delillere dayanarak kurban kesmenin vâcip olduğu kanaatine varılmıştır.

Kurban, Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir.

Kur’an’da kurbanın, dinin önemli alametlerinden, sembollerinden biri olduğu da vurgulanmaktadır: “Biz kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin hakkınızda Allah’ın dininin şeâirinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır.” (Hac suresi, 36)

Allah’ın değer verilmesini istediği şeair, Kur’ân, Kâbe, Peygamber, namaz, ezan gibi şeylerdir. Bunlara gösterilen saygı da, onlar hakkında gösterilen kusur da, Allah’a karşı yapılmış sayılır. Bütün bunlardan kurban ibadetinin asla terk edilmemesi gereken bir ibadet olduğu hakikatini öğreniyoruz

Ayrıca her amelimizde olduğu gibi kurban keserken de Allah’ın rızasını gözetmek gerekir. Zira ibadetlerin, hayır ve hasenatın kabulünün başta gelen şartı, ihlâstır.

Bu husus ayet-i kerimede: “Fakat unutmayın ki ne o kurbanların etleri, ne de kanları asla Allah’a ulaşacak değildir. Lâkin Ona ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvâdır, Allah saygısıdır.” (Hac suresi,37)  buyurularak ifade edilmektedir.

Değerli kardeşlerim bu günler aynı zamanda Kur’an’ı Kerim’de “zikir günleri” olarak tavsif edilmektedir..

“O sayılı günlerde tekbir getirerek Allah’ı zikredin!” (Bakara suresi, 203) Sayılı günler: teşrik günleridir. Teşrik: yüksek sesle tekbir almaktır.

Arefe günü sabah namazıyla başlayan “teşrik tekbirleri” bayramın dördüncü günü ikindi namazıyla sona erecektir.  (9-13 Zilhicce, Bu sene miladi takvime göre 30 Temmuz Perşembe günü sabah namazında başlayıp 3 Ağustos Pazartesi günü ikindi namazında sona erecektir.)

Değerli kardeşlerim, ayrıca bu günlerde çok dikkat etmemiz gereken bir hususu da hatırlatmak isterim:
Korona virüs hız kesmedi, artarak yayılmaya devam ediyor.. Bu günlerde ikinci dalgadan bahsediliyor. Çevremizde her gün gelişen yeni vakalarla sarsılıyoruz. Cenaze taziyesinde bir araya gelen insanlardan bile onlarca kişiye virüs bulaşıyor. Bulaşıcı virüsün kol gezdiği bir ortamda tokalaşmak, kucaklaşmak ve yakın temasta bulunmak virüsün bulaşmasına zemin hazırlıyor.. Bu bayram alışkanlıklarımızı bir kenara bırakmalı ve bu konuda hassas olmalıyız.. şunu bilmeliyiz ki, birisine virüs bulaştırmanın vebalı olur..Hijyene ve gerekli tedbirlere riayet edilmeyip de virüs bulaşırsa bu da intihar gibi kabul edilebilir..

Bu bayramda tokalaşarak birbirimize virüs bulaştırmayalım. Mesafeyi koruyarak  uzaktan “bayramınız mübarek olsun” diyerek bayramlaşalım. Online bayramlaşma programları tertip edelim. Görüntülü telefonlarla, gruplar halinde birbirimizle bayramlaşalım.

Bir araya geldiğimizde de sosyal mesafeyi mutlaka koruyalım. Kapalı mekanlarda maske takmaya özen gösterelim ve yakın temastan mutlaka kaçınalım.

Peygamber Efendimiz zamanında bulaşıcı veba hastalığı vardı. Ona karşı insanları uyarıyor ve şöyle buyuruyordu:

“Eğer bir yerde veba (gibi bulaşıcı) hastalığın olduğunu duyarsanız, sakın oraya gitmeyin, adımınızı atmayın!  Bulunduğunuz yerde de bu hastalık ortaya çıkarsa artık oradan dışarıya çıkmayın!” (Buhârî, tıp 30 (5728); Müslim, selâm 98.)

Bu konudaki bir diğer hadis de bulaşıcı bir hastalık olan cüzama yakalanmış bir insandan uzak durmak ile ilgilidir: “Cüzamlıdan (vahşi hayvan) aslandan kaçar gibi kaçın.” (Buhari,5707)

Bulaşıcı hastalıklara ve bütün bizi tehdit eden şerlere karşı sürekli şu duayı okumayı ihmal etmeyelim:

Ey Haafiz ve Hafiiz olan Allahım! Senin koruman ne güzeldir! Allah'ım önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek her türlü tehlikelerden, özellikle Korona virüs gibi bulaşıcı hastalıklardan) bizi koru ve  altımızdan helak edilmekten de Senin azametine sığınırız ya Rabbi!.
Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah! Amin!

Bu duygularla Kurban Bayramınızı canı gönülden tebrik eder, Rabbimizin bizleri korktuklarımızdan emin kılmasını, umduklarımıza da nail eylemesini niyaz ederim.

(Hüseyin Yağmur tarafından yazılan bu örnek Bayram hutbesi, pandemi dolayısıyla bayram namazını kendi ailesiyle kılmak isteyenlerin istifadesine sunulmuştur.)

[Hüseyin Yağmur] 30.7.2020 [Samanyolu Haber]

Medine'de Saatçi Osman Efendi'den... [Safvet Senih]

Büyüklerin esprilerinde de çok güzel nükteler, ibretler oluyor;  onlardan ders çıkarmak gerekiyor. Ali Ulvi Kurucu Ağabey, Medine’de uzun zaman kalan âlim, fâzıl, ârif  Saatçı Osman Efendinin esprilerinden de bahsediyor:

“Saatçi Osman Efendi Hoca ile, günlerden bir gün,  öğlen namazından çıkarken ‘Babu’r-Rahme’de karşılaştım. Selâm verdim, elimden tuttu, dedi ki: ‘Teyzeniz bugün BAMYA  istemişti. Unutmuşum, gönderemedim. Sebze pazarına uğrayalım da alalım.’ Eskiden Harem-i Şerifin Babu’r-Rahme’nin yanındaki sokakta sebzeciler vardı. ‘Bamya alalım da pişirsinler.’ dedi. Çarşıya girdik. Aslen Tunuslu Hacı Kâmil isminde bir sebzeci vardı. Yaşlı bir zattı… Medine-i  Münevvere’de âdet, sebzeciler sebzeyi seçtirirler, kalanına ‘Allah kerim’ derlerdi. Bamya da iyice seçilmiş, kartları kalmıştı. Hoca Efendi sordu: ‘Hacı Kâmil, başka bamya yok mu?’ O da ‘Medine bamyası bu… Şam’dan, Mısır’dan filan gelme değil, Medine-i Münevvere bahçelerinden gelen…’ dedi. Osman Efendi de ‘Alırdım ama bizim evde testere yok, bıçkı yok. Onun için alamam.’ İşte Saatçi Osman Efendi, böyle zarif, böyle tatlı konuşurdu. Gücendirmeden, kırmadan, ibret verici sözler söylerdi. Büyük ihtimal Resulullah (S.A.S.) da dinlese kendisine tebessüm buyururlardı. Allah bilir, takdir ve tebessüm de buyurmuşlardır.

“Hac zamanı idi. Urfalı iki kardeş Faik ve Emin Efendiler geldiler. Sohbete katıldılar. Beraberlerinde, biri genç (Hacı Ali),  biri ihtiyar (Hacı Hüseyin), iki Urfalı daha vardı.  ‘(Şöyle takdim edildiler:) Efendim, bu iki zat Urfa’dan geldi. Güzel kasideler, ilâhîler okurlar. Vakit de geç oldu ama, müsâde buyursanız, okusunlar da dinleyelim.’  Başta Osman Efendi ve diğerleri ‘Memnuniyetle… Buyursunlar… Dinleriz… Hoş geldiniz… Safa geldiler.’ dediler. Ama yaşlı olan Hacı Hüseyin söylüyor fakat genç olan Hacı Ali katılmıyordu. Celâlli bir zat olan Hacı Hüseyin, Hacı Ali’ye kızdı ve ‘Oku ulan soytarı!..’ dedi. Osman Efendi ile yanyana oturuyorduk. Bana dedi ki: ‘Ben Türkçeyi unuttum. Bu (soytarı) kelimesi (Efendi) demek miydi?’  Saatçi Osman Efendinin bu sualine yine aynı celâl  ile Hüseyin Efendi cevap verdi: ‘Yok hocam! Soytarı, hırpo demek hırpo!..’ Bu sefer Osman Efendi: ‘Allah, Allah! Bir de Türkçe’yi züğürt lisan derler. Bir kelimenin kaç mânası varmış da bilmiyormuşuz yahu!.. İnsan cehaletten kurtulamıyor vesselam…”

“Osman Efendinin yanında, ona yardım eden Adnan diye bir albay vardı.  O anlatmıştı: Osman Efendi, evine gitmek için kalkmıştı, bana: ‘Ben gidiyorum. Adnan Efendi, sen elindeki iş bittikten sonra kapıyı kilitler gidersin.’ dedi. Ben de  ‘Güle güle’ demişim. Osman Hoca döndü: ‘Adnan Efendi, bu dua benim lehime mi, aleyhime mi?’ dedi. Ben ‘Efendim lehinize, güle güle dedim.’ deyince, ‘Güzel evlâdım, ama, yolda ben (Hah! Hah! Hâ) diye gülsem, elâlem bana, (Bu hoca kaçırmış,) demezler mi?”

“Saatçi Osman Efendinin lâtif sözlerinden birisi de şu idi: ‘Medine-i Münevvereye ilk geldiğimiz yıllarda, kalbimiz temiz, niyetimiz hâlis, dualarımız kabul olunuyordu. O günlerde yapılacak bir dua varmış, kaçırmışız. Şöyle ki: Konya’dan, İstanbul'dan, memleketin her tarafından mektup alıyorum. Hem şöyle yazıyorlar: Hocam bu sene valideyle beraber hacca geliyoruz; bu sene ablamla beraber hacca geliyoruz; bu sene hanımla beraber hacca geliyoruz… Lütfen bize hususî bir oda… Bizim ev, Allah rahmet eylesin, kayınpederden kalan medresedir. Zaten kızların dersanesidir. Üç tane odamız var. Üçü de büyük. Ancak on kişi, on beş kişi kalabilir. İşte biz geldiğimizde Cenab-ı Haktan şunu dileyecekmişiz: Ya Rabbi bana beş yüz odalı bir ev nasip eyle…”

“Saatçi Osman Efendinin dersleri çok doyurucu olurdu. İslam Dünyasındaki hareketleri takip ederdi. Son günlerinde hem Bediüzzaman’ın, hem Seyyid Kutub’un tefsirlerini mütâlaa ederdi. Meselâ, ‘Rabbül-Âlemin’ için: ‘Kâinat milyarlarca yıldızla dolu, ama trafiği yolunda… Biz dünyada az bir vasıta… Hem de direksiyonunda insanlar varken TRAFİĞİMİZ  KARMA  KARIŞIK… Neden? Çünkü orada Allah’ın iradesi yürüyor. Beşeriyet ne zaman Allah’ın iradesine, kanununa teslim olursa, onu tatbik ederse, semâlar gibi intizama kavuşur.’

“Akşam namazından sonra başlayan ders, yatsı ezanı ile sona ererdi. Yatsı ezanını duymasak, vaktin nasıl geçtiğini anlamaz, herhalde sabaha kadar oturup dinlerdik.”

İşte bizim ilim ve irfan sahibi büyüklerimiz böyle insanlar!...

[Safvet Senih] 30.7.2020 [Samanyolu Haber]

Aydınlı Grup’a atanan kayyım kız kardeşini zengin etmiş: ‘Fotoğrafa 1 milyon ödenmiş’

Cemaat soruşturması kapsamında Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) mallarına el koyduğu Mustafa Şevki Kavurmacı’nın Aydınlı Grup isimli şirketine atanan kayyımın kız kardeşini zengin ettiği ortaya çıktı.

TMSF tarafından atanan CEO Ertunç Laçinel’in kız kardeşine ait Medya Teknoloji isimli şirkete de 1 milyon 50 bin TL ödeme yaptığı belgelendi.

2017 yılında üç farklı tarihte kesilen faturalarda fotoğraf çekimi için ödeme yapıldığının yazması dikkat çekti. Bu ödemeden kısa bir süre sonra da hem kayyım heyetinde bulunan hem de Aydınlı Grup da CEO olarak görev yapan Ertunç Laçinel açıklanmayan bir nedenle görevden alındı. Yerine başka bir isim atandı. Atanan yeni CEO da geçtiğimiz günlerde görevden alındı.

Ertunç Laçinel, reklam adı altında o dönem TFF 1. Lig’de mücadele eden MKE Ankaragücü Spor Kulübüne 4 milyon 72 bin TL, Spor yorumcusu Rıdvan Dilmen’e ait Dilmen Sportif A.Ş’ye de 4 milyon 80 bin TL artı KDV ödeme yaptığı da ortaya çıkmıştı.

20 gün önce kurulan şirkete 7 milyon TL’lik konser ödemesi
Aynı kayyımın 50 bin TL sermaye ile 20 gün önce kurulan Ankara Ticaret Odasına bağlı Saras Organizasyon Danışmanlık Tanıtım Bilişim Reklam A.Ş’ye eylül ve ekim ayları için 7 milyon TL’lik konser ödemesi yaptığı da öğrenildi.

Konserde ise Sibel Can, MFÖ, Edis, Funda Arar, Teoman gibi isimler yer aldı. Konser afişinde yer alan Ferhat Göçer’in yerine de Haluk Levent sahne aldı. 50 bin TL sermayeyle 11 Ocak 2019 tarihinde kurulup Şubat ayında açık hava konseri sponsorluğu adı altında kayyımın yönettiği şirketten 7 milyon 21 TL ödeme alan şirketin kayyımın bu şirketi tercih etmesinin sebebi merak konusu oldu.

45 milyon TL’lik vergi borcunu ödememesi nedeniyle Kavurmacı’nın avukatları konuyu Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşımış şirketin zarara uğratıldığını belirtmişti.

30.7.2020 [TR724]

Vefat eden kimse için kurban kesilebilir mi? [Dr. Ergün Çapan]

Daha önceki yazılarımızda vefat edenlerin ardından gönderebileceğiz hediyeleri zikretmiştik. Bu yazımızda da bir vefa borcu ve sevap kazanma fırsatı olarak -imkanı olanların,  gücü yetenlerin- dünyadan ahirettekilere göndereceği çok önemli bir hediye ile konuyu noktalamak istiyoruz. 

Vefat eden kimse için sadaka verilmesi, onun adına hac gibi kurbetler yapılması caiz olduğu gibi onun için kurban da kesilebilir. Ölenin ardından kurban kesmek demek, kesilen kurbanın sevabını ona hediye etmektir.

Nitekim Ebu Davud’un Sünen’inde vefat eden kimselerin ardından kurban kesilmesi ile ilgili olarak “ölü adına kurban kesmek” adı altında bir başlık açarak bu konudaki hadisleri rivayet etmiştir. Peygamber Efendimiz, ümmetinden kurban kesemeyenler için de kurban kesmiştir.

اللَّهُمَّ هَذَا عَنْ مُحَمَّدٍ وَآلِ مُحَمَّدٍ» وَيُقَرِّبُ الْآخَرَ فَيَقُولُ: «اللَّهُمَّ هَذَا عَنْ أُمَّتِي مَنْ شَهِدَ لَكَ بِالتَّوْحِيدِ وَلِي بِالْبَلَاغِ

 Peygamber  Efendimiz iki tane kurban kesmiş, birisini keserken,  kendisi ve âl-i beyti için olmasını diğerini keserken de,  “Allahım bu kestiğim kurban da  ümmetimden tevhide inanan ve benim kendilerine mesaj ulaştırdığıma şahitlik edenler içindir.” olmasını istemiştir.   (Hakim, el-Müstedrek, 6521; İmam Ebu Yusuf, Âsar, 307; Ebu Ya’la, Müsned, 1418)

Peygamber Efendimiz’in kendisi ve ümmetinden kesemeyenler için kurban kesmesi, vefat eden kimse için kurban kesilebileceğine bir delildir. (Kasanî, Bedaiü’s-Sanai, 5/72)

Bu konuda bir diğer delil de  Hz. Ali efendimiz’in Allah Resulü’nün vasiyetine binaen hayatı boyu O’nun ardından kurban kesmesidir.

عَنْ عَلِيٍّ، أَنَّهُ كَانَ يُضَحِّي بِكَبْشَيْنِ أَحَدُهُمَا عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَالآخَرُ عَنْ نَفْسِهِ، فَقِيلَ لَهُ: فَقَالَ: «أَمَرَنِي بِهِ» – يَعْنِي النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ – فَلَا أَدَعُهُ أَبَدًا

Hz. Ali (r.a.) iki tane kurban keserdi. Birisi kendisine diğeri de Peygamber Efendimiz’e. Sebebi sorulduğunda, “Allah Resulü kendisi için kurban kesmemi emretti. O’nun için kurban kesmeyi asla terketmem.” buyurmuştu. (Tirmizi, 1495; Ebu Davud, 2790; Ahmet b. Hanbel, Müsned,  1278))

Hanefi fıkhının en kapsamlı fıkıh kitaplarından biri olan “İ’laü’s-Sünen” kitabının yazarı Zafer Ahmet et-Tehavenî’nin bu konudaki yaklaşımı şu şekildedir: “Peygamber Efendimiz’in Hz. Ali’ye kendisi için kurban kesmesini vasiyet etmesi, kendisi adına kurban kesilmesini sevdiğini göstermektedir. İmkanı olanların habibi ve nebisi için her sene bir koyun veya yedide bir inek kurban etmesi  gerekir. Senelerdir bizleri Peygamberimiz adına kurban kesmeye muvaffak kılan Allah Teâlâ’dan yaşadığımız müddetçe Efendimiz’e kurban kesmeye devam etmeyi nasip etmesini niyaz ediyoruz.” (Tehanevi, İ’laü’s-Sünen, 17/269)

Peygamber Efendimizin bu konudaki hadislerini değerlendiren mezhep imamlarına göre vefat eden kimse için kurban kesmek caizdir ve Allah’a sunulmuş bir kurbettir,  kesilen kurbanın sevabı ona bağışlanabilir. Ölen kimse kendisi için kurban kesilmesini vasiyyet etmiş veya bunun için bir malı vakfetmişse ittifakla caizdir. Eğer kurban kesme, ölen kimsenin nezir veya başka bir yol ile yerine getirmesi gereken bir vecibe ise varislerin bu vasiyyeti yerine getirmeleri gerekir. Eğer vefat eden kimse kurban kesilmesini vasiyyet etmemişse varislerinden biri veya bir başkası kendi malından onun için kurban kesmesi Hanefi, Maliki ve Hanbeli Mezheplerine göre caizdir. Zira bu konuda daha önce de geçtiği üzere Peygamber Efendimiz’den gelen sahih hadis vardır. (el-Mevsuatu’l-Fıkhıyyetü’l-Kuveytiyye, “Udhiye” madd.) Şafii mezhebine göre bazıları bunu vefat edenin vasiyyet etmesine bağlamış, bazıları ise böyle bir şarta gerek olmadan kesilebileceğini söylemiştir. Bununla birlikte mezhepte umde olan İmam Nevevî, ölen kimse için kurban kesmenin caiz olup, bunun da bir çeşit sadaka olduğunu, nasıl ölen kimse için sadaka veriliyor ve bunun sevabı da ölüye ulaşıyorsa aynı durumun kurban için de geçerli olduğunu ifade etmiştir. (Nevevi, el Mecmu, 8/380)

 Hanbeli Mezhebine göre, ölen kimse için kurban kesmek hayatta olana kesmekten daha faziletlidir. Zira vefat eden kimse kurban kesmekten acizdir; ama sevaba da ihtiyacı vardır. (Mustafa Suyutî, Metalibi uli’n-nühâ, 2/472) Ölü için kurban kesen kimse kendisine kurban kesmiş gibi onda tasarruf edebilir. Ondan yiyebilir, tasadduk eder. Sevabı da vefat edenin olur. (İbn-i Abidin, 6/326)

Bu itibarla imkanı olanların vefat eden yakınlarına ve peygamber Efendimiz’e kurban kesmeleri hem bir vefa borcu hem de bir sevap kazanma yoludur.

7-Ölenin İyiliklerinden Bahsetmek

Ölen kimselerin ardından yapılması gereken bir diğer önemli fiil de onları hayırla yad etmektir. Gerçi bu, kurbet kategorisinde olan bir amel değildir. Ama kanaatimizce üzerinde durulmasına ihtiyaç vardır. Zira Peygamber Efendimiz:

اذْكُرُوا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ، وَكُفُّوا عَنْ مَسَاوِيهِمْ

“Ölülerinizin iyiliklerini, güzelliklerini yad edin. Kötülüklerin bahsetmekten uzak durun.”  (Ebu Davud, 4900, Tirmizi, 1019; Buhari, 1393)

Ölülerin iyiliklerinden bahsetmek menduptur. Salih insanlardan bahsedilen yere rahmet iner. Vefat edenlerin kötülüklerinden bahsetmemek ise vaciptir. Ölen bir insanın gıybetini yapmak hayattakinden daha kötüdür. Zira hayattaki insanın dünyada iken affetmesi ve helal etmesi mümkündür. Ölen insana gelince onun affetmesi ve hakkını helal etmesi söz konusu değildir. (Aliyyül Kari, Mirkat )  Vefat eden insanın küfür ve fıskından insanları sakındırmak, uzak tutmak, tenfir etmek gibi maslahatlara binaen onun negatif özelliklerinden bahsedilebileceği de söylenmektedir. (Tebrizî, Mişkatü’l-mesabih, 5/830) Bununla birlikte bir müslümanın, mücbir bir maslahat olmadıkça vefat edenlerin negatif özelliklerinden bahsetmeyerek  nezahet-i lisaniyesini koruması gerekir.

Netice itibariyle bir müslümanın ahirete intikal eden yakınlarını, üzerinde emeği olan insanları, dostlarını ve sevdiği kimleri unutmaması gerekir. Bunun için gücü yettiği ölçüde onların borcunun ödenerek ipotekten kurtulmasına yardımcı olması çok önemlidir. Bunun yanında elinden geldiği kadar onlar için  dua ve istiğfar, sadaka verme, Kur’an  okuma, yaptığı ibadetlerin sevabını bağışlama ve kurban kesme gibi ibadet ve kurbetlerle onlara hediyeler göndermesi  yerine göre bir vazife ve vefa borcu olmasının yanında, aynı zamanda bir sevap kazanma yoludur.

[Dr. Ergün Çapan] 30.7.2020 [TR724]

Anneler ‘Melek’tir | FOTO-6

Haftanın önemli gelişmelerini fotoğraflarla yorumlayan M. Nedim Hazar, ”Tutuklanmasa idi bu programda kendisini konuk edecektim. ‘Melek Çetinkaya, bir anne nasıl mücadele insanı olur, bunu herkese gösterdi.’ Bu başlık altında anneliği konuşacaktık.” dedi.

Programda, Ayasofya’da namaza gelenlerin profilleri masaya yatırıldı: ‘Ayasofya ömründe bu kadar kravatlı cemaat görmemiştir’


30.7.2020 [TR724]

Firari güvercinler [Mahfi Şahin]

Yeni mahallemize iyice alıştık. Çocukluk anılarımız olmasa da çimen örtülü bu temiz sokaklarda, mutluyuz ve mutlu bizim çocuklarımız da. Son yıllarda büyük değişiklikler yaşayarak devam ediyor hayatımız. Artık yeni ülkelere, yeni mahallelere taşınıyor, yeni dostluklar kuruyoruz. Mahallemizde Diyarbakırlı bir Kürt dostum oldu. Biraz inatçı zalım fakat iyi anlaşıyoruz. Yakın zamanda bir bebekleri doğdu ve adını Ahmet Arif koydular. İsmini şair Arif’ten alıyor Ahmet. Zaten annesi de pek seviyor şiiri. Annesi Türk, babası Kürt Ahmet’in. Şair Arif’in de öyleydi fakat onun annesi Kürt, babası Türk’tü.

Avrupa’da doğdu Ahmet Arif ve kayıtlara Kürt olarak geçti. Bulunduğu ülkede devletin ona sunduğu yaşam standardı, insani değerler açısından yüksek bir kaliteye sahip. Ahmet henüz doğmadan devlet, aileye bir mektup gönderdi, onları tebrik etti ve banka hesaplarına çocuğun ihtiyaçları için para yatırdı. Bunu bütün çocuklara uyguluyor sistem çünkü çocuklar bu ülkenin en değerli mirasçıları. Çocuklardan sonra değer sırası kadınlarda. Kadınların mutlu gülüşlerini ise özgür hayvanlar takip ediyor. O kadar özgür ve güvende ki hayvanlar, erkeklerden dahi korkmuyorlar…

Acaba Ahmet Arif, Cizre’de ya da Yüksekova’da doğsaydı ne olurdu?…

Hiç şüphesiz ‘coğrafya kaderi’ olurdu! Çünkü şark coğrafyasında çocuk olmak; hasbelkader yaşamak, Kürt çocuk olmak ise panzer dişlisi arasında ölmek demektir. Gayr-i ihtiyari yaşlanıp ölmek de yine o coğrafyanın elim kazası! Bunun gerçek bir hikâyesi var. Diyarbakır’da dede ve torunun birer yıl arayla aynı kaderi paylaşması hazin bir devlet umarsızlığıdır. 85 yaşındaki Mehmet Tektekin, tomanın çarpması sonucu hayatını kaybetti. Bundan tam bir yıl sonra da 6 yaşındaki torunu Efe Tektekin yine zırhlı polis aracının çarpması sonucu öldü. Evet coğrafya kaderdir! Yine Silopi’de 13 yaşındaki Doğan Teyboğa, polisin attığı gaz bombasının başına isabet etmesi sonucu hayatını kaybetti. Çünkü coğrafya… Yine Mardin Kızıltepe’de 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, babası Ahmet Kaymaz ile birlikte evlerinin önünde polis tarafından tarandı ve valilik şöyle açıklama yaptı: “iki terörist çatışma sırasında öldürüldü.” 12 yaşındaki bir çocuğa devletin nazarı, “terörist!” Devlet bu, aksini iddia eden de teröristtir. Eğer bu bir Kürt ise kesin teröristtir… Kendi çocuğuna mutlu yarınlar hazırlamak yerine feci ölümler yaşatan bir devlet! Tıpkı 15 yaşında öldürdüğü bir başka çocuk Berkin Elvan gibi! Ve bunu bazen tek tek, bazen de hiç acımadan kitleler halinde yapıyor devlet, tıpkı Uludere’de yaptığı gibi. Uludere’de 34 kişiyi öldürdü devlet! Ve bunların 22’si çocuktu, 18 yaşından küçük çocuk. Uludere aynı zamanda bir çocuk katliamıdır!

Oysa çocuklar, en çok da onlara yakışıyor yaşamak…

Hiç unutamıyorum 11 yaşındaki Cizreli Cemile’yi. Öldürüldüğü ilk gece, cansız bedenine sarılıp yattığını söylüyor Annesi Emine Çağırga ve şöyle devam ediyor: “Babası su getirdi, yıkadık, kefenledik. Ambulans çağırdık gelmedi. Kimi çağırdıysak gelmedi. 1 hafta boyunca öyle bekledik. Sonra babası derin dondurucuya koydu! Onu sakladığımız dolabı da devlet alıp Diyarbakır’a götürdü. Otopsi için dediler. Ama kimse duymasın diye yaptılar. Bir tane daha derin dondurucu aldım. Ne zaman bir şey koyacak olsam 10 defa kapağını açıp kapatıyorum…”

Bir anne feryadı daha ne kadar çaresiz olabilir ki? Fakat devlet başka bir anneye öyle bir ölüm yaşattı ki tam yedi gün sokakta kaldı kanlı bedeni!

Silopi’de sokağa çıkma yasağının olduğu bir zaman, keskin nişancılar tarafından katledilen Taybet Ana’nın oğlu anlatıyor:

“Annem tamı tamına yedi gün sokakta kaldı. Hiçbirimiz uyuyamadık, köpekler gelir, kuşlar konar diye. O orada yattı, biz 150 metre ilerisinde öldük… Bir insan bir insana ne kadar acı çektirebilirse devlette bize yedi günde bunu yaptı. Yedi gün, tam yedi gün annenizin cenazesi sokak ortasında kalsın! İnsan çok iyi olamıyor, insan kalamıyor. Benim annem yedi gün kara kış soğuğunda kaldı, en acısı kaç saat yaralı kaldı bilememek. Keşke diyorum hemen ölmüş olsa. Siz benim annemi öldürdünüz!”

Devlet halkını öldürüyor!

Evet bunu bazen tek tek, bazen de hiç acımadan kitleler halinde yapıyor. Tıpkı Zilan katliamı gibi. Kürt oldukları için Anne karnındaki bebekten, çocuk ve yaşlı demeden 15 bin insana kadar öldürülüyor. Devlet öldürüyor, medya destekliyor! Aradan 90 yıl geçmiş medya halâ aynı yerden devlet namına propaganda yapıyor. Cumhuriyet gazetesi 16 Temmuz 1930 tarihinde bu olayı şöyle duyuruyor: “Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur.” Halkını öldürüyor, halkına yargısız infaz uyguluyor devlet! Başka bir katliamda yine devlet! Yıl 1943 Van’ın Özalp ilçesinde, 33 kişi hayvan kaçakçılığı iddiasıyla 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle yargısız kurşuna diziliyor. İnfazda 32 kişi ölüyor, biri yaralı kurtulup tarihe şahitlik ediyor…

Devlet Muğlalı’yı ancak 1950’de demokrat partinin ısrarı sonucu yargılıyor fakat bir yıl sonra Muğlalı ölüyor. Aradan yıllar geçiyor ve 1988’de özel bir kararla Muğlalı’nın Edirnekapı Şehitliği’ndeki naaşı devlet töreniyle Ankara’daki Devlet Kabristanı’na naklediliyor. Sonra 1997 de iadeiitibar yapılıyor. Bu da yetmezmiş gibi büstü Harp Akademileri’ndeki Kahramanlar Geçidi’nde Atatürk, Fevzi Çakmak ve diğer komutanların arasına yerleştiriliyor! Fakat bu da yetmiyor devletin sadist ruhuna ve 2004 yılında olayın yaşandığı Van Özalp’te bulunan Kara Kuvvetleri’ne bağlı sınır taburundaki kışlaya Mustafa Muğlalı adı veriliyor! Ta ki 27 Haziran 2011’e kadar kışlada durdu o isim. Kürtlere yapılan katliamların yanı sıra psikolojik baskının da tabelaya kazınmış lanetiydi o yazı. Ahmed Arif bu katliamı “Otuzüç kurşun” şiiriyle destanlaştırıp adına “ağıt” diyor. Şiir hiçbir yerde yayınlanmamış olmasına rağmen, bir şekilde devletin kulağına gidiyor. Bazen şiire dahi tahammülü yoktur devletin! Yirmili yaşların başında henüz üniversite öğrencisi iken polisler bir gece evinden alıp götürüyorlar Ahmed Arif’i. Yazdığı şiiri ısrarla okumasını emrediyorlar ama okumuyor şair. Sonra sabaha kadar dövüp şehrin izbe bir köşesine atıyorlar. Şiiri Türkçe yazsa da Ahmed Arif, devlet Kürtçe okuyor ve Kürtleri halâ öldürüyor. Öldüremediğini ise çocuk, yaşlı demeden hapse atıyor. Devlet, çocuklarını şimdi de hapiste büyütüyor. Evet ismini şair Arif’ten alıyor mahallemizin filintası Ahmet. Bazen ben Türkçe saz çalıyorum, babası Kürtçe söylüyor. Şimdi ikimiz de aynı şiirleri okuyor, aynı türküleri söylüyor ve aynı sürgünleri yaşıyoruz.

[Mahfi Şahin] 30.7.2020 [TR724]

Yerel kupalar PSG’den, uluslararası kupalar Real Madrid’den sorulur [Hasan Cücük]

Avrupa’nın 5 büyük liginde son 10 yılda en fazla kupa kazanan ekip Paris Saint-Germain (PSG) oldu. Fransız ekibi 10 yılda müzesine 24 yeni kupa koydu. Yerel ligde kazanmadık kupa bırakmayan PSG, uluslararası turnuvalarda ise sıfır çekti. Yerel ligde az kupa kazanan ancak uluslararası arenada coşan ekip ise Real Madrid oldu.

Fransa Ligue 1’e 2012-13 sezonundan itibaren damga vurmaya başlayan PSG, son 10 yılda kazandığı 24 kupanın tamamı bu tarihten sonra kazandı. Katar sermayesini arkasına aldıktan sonra ligde tartışmasız bir hegemonya kuran PSG, bu süreçte 7 lig, 5 Fransa Lig Kupası, 5 Fransa Kupası, 7 Fransa Süper Kupası’nı müzesine götürdü. Sadece Fransa şampiyonluğuna değil, Fransa Kupası, Lig Kupası ve Fransa Süper Kupası’na ambargo koyan PSG, ülke sınırları dışında ise kupa hasreti devam ediyor. Tek uluslararası başarısı 1996’da gelen Avrupa Kupa Galipleri Kupası olan Fransız ekibi, transferde yüzlerce milyon Euro harcamasına rağmen çok arzuladığı Şampiyonlar Ligi kupasına ulaşma başarısı gösteremedi.

İspanya La Liga’nın son 10 yılında 6 şampiyonluk yaşayan Barcelona, toplamda 22 kupayı müzesine taşıdı. İspanyol ekibi, 6 La Liga şampiyonluğunu 5 Kral Kupası ve 5 İspanya Süper Kupası’yla süsledi. Son 10 yılda Avrupa arenasında 2 kez Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna ulaşan Barcelona, 2 kez de UEFA Süper Kupası’nı müzesine taşıdı. İspanyol ekibi 2 kez de FİFA Dünya Kulüpler Kupası’nda zirveye çıkıp, son 10 yılı yerel ve uluslararası arenada 22 kupayla tamamladı.

Son 10 yılda en fazla kupa kazanan ekip sıralamasında üçüncü basamakta Bayern Münih yer alıyor. Son 8 yılda şampiyonluğu kimseye bırakmayan Bayern Münih, son 10 yılda 8 Bundesliga şampiyonluğunu kupasını müzesine taşıdı. 5’er kez Almanya Kupası ve Almanya Süper Kupası’nı müzesine taşıyan Bayern Münih, 2013’te Şampiyonlar Ligi’ni de kazanarak kupa kolleksiyonuna uluslararası başarıyı ekledi. Alman ekibi son 10 yılda 19 kupayı müzesine taşıdı. İspanyol devi Real Madrid’de son 10 yılda tıpkı Bayern Münih gibi 19 kupa kazandı. Real’in farkı ise kazandığı kupalarda çoğunluğun uluslararası kupalar olması oldu.

İtalya Serie A’da art arda 9 yıldır şampiyonluğu kimseye kaptırmayan Juventus son 10 yılda 17 kupa, Premier Lig ekipleri Manchester City 14, Manchester United 9, Chelsea 8 kupa, Bundesliga’dan Borussia Dortmund 7 kupayı müzesine taşıdı. Süper Lig’den ise Galatasaray son 10 yılda 14 kupa kazanma başarısı gösterdi. Sarı-kırmızılı ekip bu süreçte 5 Süper Lig şampiyonluğu, 4 Türkiye Kupası, 5 Türkiye Süper Kupası’nı kaldırma başarısını gösterdi.

Uluslararası arenada en başarılı ekip son 10 yılda Real Madrid oldu. İspanyol devi son 10 yılda müzesine taşıdığı 19 kupanın sadece 8’ini yerelde kazandı. Yerelde son 10 yılda 3 La Liga şampiyonluğu, 2 Kral Kupası ve 3 İspanya Süper Kupası kazandı. Avrupa arenasında ise son 10 yılda 4 Şampiyonlar Ligi, 3 UEFA Süper Kupası kazanan Real Madrid 4 kez de FİFA Dünya Kulüpler Kupası’nı müzesine taşımayı başardı. Uluslararası arenada gelen 11 kupanın 9’u teknik patron Zidane ile geldi.

[Hasan Cücük] 30.7.2020 [TR724]

15 Temmuz’dan 2020 YAŞ’ına uzanan yol [Adem Yavuz Arslan]

Önce bir hatırlatma.

Bugüne kadar sayısız 15 Temmuz yazısı yazdım, Youtube videosu yaptım.

Okura-izleyiciye bakan yönüyle dikkatimi çeken bir konu var.

Bazı kesimlerin gerçeği aramak gibi bir niyeti yok. Onlar Erdoğan rejiminin söylemini tek doğru kabul ediyorlar.

Resmi söyleme mesafeli olanlar ise şöyle bir beklenti içinde; “Bir şey olacak, bir haber ortaya çıkacak ve tüm sır perdesi aralanacak.”

Açıkçası ben böyle bir şey beklemiyorum.

Olayı kurgulayanlardan birisi çıkar itiraf ederse bilemem ama mevcut şartlar içerisinde gerçeği dedektif gibi iz sürerek bulacağız.

Size basit ya da önemsiz gelen bir veri büyük resimde anahtar rolü üstlenebilir. O yüzden her bilgi kırıntısı önemli, her detay değerli.

Gelelim yazıya mevzu konuya.

15 Temmuz’da ne olduğunu anlamak için geçen hafta yapılan ve sadece 45 dakika süren YAŞ toplantısının satır aralarına daha yakından bakmak gerekiyor.

Malum olduğu üzere aylardır YAŞ toplantısı üzerine spekülasyonlar yapılıyordu.

Erdoğan’ın ittifak edip 15 Temmuz kumpasını hayata geçirdiği Ergenekoncu-Ulusalcı kadrolarla yolunu ayıracağı, geniş çaplı tasfiyeler yapacağı iddia ediliyordu.

Terfi ve emeklilik listelerinin tamamen Saray’da hazırlanması nedeniyle toplamda -çay kahve faslı dahil- 45 dakika süren YAŞ toplantısı sonuçları gösterdi ki Erdoğan ve müttefikleri ‘yola devam’ diyorlar.

Bunu söylerken özellikle emekli edilen bazı isimlerin Ulusalcı-Ergenekoncu kadrolarda rahatsızlığa yol açtığı gerçeğini göz ardı etmiyorum.

‘Kullanılıp atılan’ askerlerin varlığı tartışmasız.

Ancak Erdoğan ve müttefikleri maraton koşucusu oldukları için ‘zayiat’ olarak gördüklerini de tolere ettiler.

Peki ne oldu? 2020 YAŞ’ı bize ne söyledi?

Hem Milli Savunma Bakanı hem de fiilen Genelkurmay Başkanı olan Hulusi Akar TSK üzerindeki tek güç olduğunu göstermiş oldu.

Tabi ki gücü Saray’ın çizdiği çerçeve içinde.

Bu YAŞ’ta durumu en çok merak edilen üç isim vardı;

15 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanı olan ve bir dönem  kahraman ilan edilen ancak daha sonra 2.Kolordu Komutanlığı’na atanarak kızağa çekilen Zekai Aksakallı.

Erdoğan’ı alkışlaması ile gündeme gelen ancak hükümetin Suriye politikasına gösterdiği tepki nedeniyle kızağa çekilen İsmail Metin Temel.

Ve

Korgeneral Metin Gürak.

İlk iki isim Akar’ın hamlesiyle emekliye sevk edildiler. Üstelik ‘kadrosuzluk’ gerekçesiyle.

Aslında TSK’da kadro sorunu yok. Çünkü 15 Temmuz sonrası tutuklanan, açığa alınan yada atılan generaller nedeniyle çok sayıda kadro boş.

Yani kadrosuzluk iddiası gerçeği yansıtmıyor.

İsmail Metin Temel, Erdoğan’ı alkışlamıştı.

Bu arada Metin Temel’le ilgili bir başka ilginç ayrıntıyı da hatırlatmakta fayda var. ‘Gülenci darbe’ iddiasının ayaklarından birisi o dönem Korgeneral olan İsmail Metin Temel’in sıkıyönetim görevlendirmelerinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı emrine merkeze çekilip yerine 6. Hudut Alay Komutanı Albay Ali Yalçın’ın atanmasıydı.

Ancak geride kalan sürede gördük ki Hulusi Akar’ın Metin Temel’le yıldızı hiç barışmamış.

Hatta Orgeneral rütbesindeki Metin Temel’i Korgeneral rütbesindeki Metin Gürak’ın altına atadı.

‘Sıkıyönetim direktiflerindeki Hulusi Akar izlerini’ ayrı bir yazı konusu yapmayı düşündüğüm için şimdilik bu konuya virgül koyup YAŞ’a geri dönelim.

Özetle Hulusi Akar yıldızının barışmadığı isimleri birer birer çizdi.

Gelelim en önemli hamleye.

YAŞ’ın en çok merak edilen konusu Korgeneral Metin Gürak’ın durumuydu. Orgeneralliğe terfi edip etmemesi birçok dengeyi değiştirebilirdi.

Metin Gürak bu YAŞ’ta Orgeneralliğe terfi etti.

Bu karar en başta Ulusalcı-Ergenekoncu kadroları sevindirdi. Hatta Gürak’ın terfisi nedeniyle tasfiye edilen diğer generalleri bile sineye çektiler denebilir.

Peki Gürak neden bu kadar kritik?

Metin Gürak eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un akrabası. Gürak’ın adı Ergenekon sürecinde de gündeme gelmişti. Susurlukçu polis şeflerinden İbrahim Şahin ile olan teması nedeniyle haberlere konu olmuştu.

Metin Gürak’ın özel kılan 15 Temmuz’da oynadığı hayati rol oldu.

Çünkü 15 Temmuz’da Ankara’da bulunan 4. Kolordu Komutanıydı ve aynı zamanda  Ankara Garnizon Komutanı’ydı.

‘Resmi 15 Temmuz söylemi’ne göre Metin Gürak 15 Temmuz akşamı darbeciler tarafından rehin alınmıştı.

Bu aşamada durup Gürak’ın terfisinin neden 15 Temmuz’a dair şifreler içerdiğine daha yakından bakalım.

Gürak’ın 15 Temmuz sonrası ‘müşteki’ sıfatıyla verdiği ifadeye göre olay günü 18:30 civarında Genelkurmay’dan bir telefon alıyor, hiçbir tankın sokağa çıkmaması ve havadaki araçlarında yere indirilmesi emrini takiple görevlendiriliyor.

O da önce Etimesgut’a gidiyor, emri iletiyor, ardından Kara Havacılık Okulu’na gidiyor. Orada işlerini bitirdikten sonra konutuna geçerken dönemin Ankara Valisi arayıp ‘ne oluyor?’ diye sorunca Genelkurmay’a geçmeye karar veriyor.

Makam aracıyla Genelkurmay nizamiyesine gelen Gürak  kapının kendisine açılmaması üzerine araçtan inip görevli askerlerle tartışıyor ve akabinde derdest ediliyor.

Ertesi gün öğleden sonraya kadar Akıncı Üssü’nde bir odada da tutuluyor.

Gürak’ın ifade de anlattıkları bunlar. Erdoğan rejiminin resmi söylemi de böyle. Gürak’ın önce Genelkurmay İkinci Başkanı yapılması sonrasında da  Orgeneralliğe terfi etmesi rejim söylemine göre normal.

Peki olay bize anlatıldığı gibi mi?

Bu aşamada Ankara 20.Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 4. Kolordu ve 28. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı davasına bakalım.

İddianame de yer alan ifadelere göre 15 Temmuz akşamı kışlaya gelen askerlerin tamamı ‘Genelkurmay’a terör saldırısı var’ diye göreve çağrılmış.

15 Temmuz öncesi artan terör saldırıları ve MİT’ten gelen istihbaratlar da askerlerin tuzağa çekilmesinde kritik rol oynuyor.

İddianame de yer alan bir detay ise hayli ilginç.

Dönemin 4. Kolordu Hakerat Başkanı Deniz Ay’ın ifadesine göre Metin Gürak 15 Temmuz öncesi KOKTOD (Kolluk Kuvvetlerini Toplumsal Olaylarda Destekleme) tatbikatlarına çok önem vermiş.

Hatta normal zamanlarda mühimmat alınmadan yapılan bu tatbikatları 15 Temmuz’dan önce mermi aldırarak yaptırmış.

Bu durum başka ifadelerde de yer alıyor.

Ancak hiç kimse Metin Gürak’a “bu tatbikatları neden son 3 ayda çok önemsediniz, normal zamanlarda mermi almadan yapılan bu tatbikatlarda 15 Temmuz öncesi son haftada neden mermi aldırdınız” diye sormadı.

Sanıklar bu çelişkili durumu mahkeme de dile getirip Metin Gürak’ın mahkemeye çağrılması yönünde talepte bulunsalarda hakimlere bu talebi her defasında reddetti.

Kurmay Başkanı Deniz Ay’ın ifadesine göre Gürak kimseye haber vermeden alelacele kışladan çıkıyor hatta şapkasını bile unutuyor.

Hatırlanacağı gibi dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’da darbeciler tarafından rehin alınıp Akıncı’ya götürülürken (!) şapkasını unutmuş, ‘kepimi getirin’ emri üzerine darbeciler koşarak kepini getirmişti.

Az önce Metin Gürak’ın ifadesini özetle aktarmıştım. Bu aşamada o dönem emir astsubayı olan Ceyhun Kılıç’ın ifadesine bakalım.

Kılıç ‘tanık’ sıfatıyla verdiği ifadede 18.15 gibi Genelkurmay’dan telefon aldıklarını, Metin Gürak’ın ‘hazırlanın çıkıyoruz’ demesi üzerine yola çıktıklarını, Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu’na gittiklerini ardından da Kara Havacılık Okulu’na gittiklerini anlatıyor.

Devamında Kara Havacılık Okulu’nda Metin Gürak’ın Kara Kuvvetleri Komutanı Zeki Çolak ve Kurmay Başkanı İhsan Uyar ile görüştüğünü, ne konuştuğunu duymadığını ama 1,5 saat ayakta konuştuklarını ardından kamelyaya geçip çay içtiklerini sonrasında ise Gürak’ı konutuna bırakmak için Güvercinlik’ten çıktıklarını söylüyor.

İfadenin devamında Gürak’ın Kızılay’a yaklaşmışken fikir değiştirip Genelkurmay’a gitmek istediğini, nizamiyeye vardıklarında kapının açılmadığını anlatıyor ; “ Kapıda mevzi almış asker megafonla ‘yakaşmayın ateş ederiz, buradan uzaklaşın’ diye anons etti. Bu esnada Metin Gürak makam aracından indi ve nizamiyeye yöneldi. Aynı anons bir daha yapıldı. Nizamiyede görevli asker “Komutanım içeri girmeyin, içeride terörist unsurlar var ve çatışma sürüyor” dedi. Ancak Gürak zorla içeri girmeye çalıştı. Özel Harekat kıyafetli askerler Gürak’ı rehin alıp silahına ve telefonuna el koydu. Ellerini arkadan kelepçelediler. Daha sonra da “komutanım sizi daha güvenli bir yere götürüyoruz” dediler”.

Metin Gürak’ın çatışma var içeri girmeyin uyarısına rağmen kontrolsüz bir şekilde içeriye girmeye çalışması ve adeta kendini rehin aldırması hayli şüpheli bir hareket.

Ancak o geceye dair en kritik hamleyi kendi birliklerine emir vermeyerek yapıyor.

Metin Gürak’la birlikte 28.Mekanize Tugayı’nın komutanı Ömer Cihat Akyol’da saat 6 gibi kışladan ayrılıyor.

Her iki ismin alınan istihbaratlara rağmen kışladan ayrılması bir bakıma birliklerine yol vermek olarak değerlendirilebilir.

Genelkurmay Başkanı aramış ve Etimesgut’tan tank çıkmaması, havadaki araçların indirilmesi talimatını vermişken 4.Kolordu Komutanı kendi birliklerine hiçbir talimat vermiyor.

‘Darbe oluyor’ imajı için lazım olan tanklar Metin Gürak’ın sorumluluğundaki 28. Mekanize’den çıkıyor. Gerçi o gece yola çıkan 36 tanktan sadece 5’i Genelkurmay’a ulaşabiliyor.

Diğerleri ya Ankara sokaklarında kayboluyor ya da arızalanıyor. Üstelik tanklarda gerçek mermi yerine plastik top var.

Ancak darbe oluyor imajının verilmesi için tankların sokaklarda olması gerekiyordu ve bu başarıldı.

Daha iyi anlaşılması için şu hatırlatmayı tekrar yapayım: Hulusi Akar gerçekten darbeyi engellemek isteseydi, istihbaratı aldıktan sonra Metin Gürak’ı Etimesgut Zırhlı Birlikler  Okulu’na yollamazdı.

Çünkü adı üzerinde orası okul.

Muharip güçler Metin Gürak’a bağlı birliklerde. Ancak Akar oraya bir emir yollamıyor.

Metin Gürak da Etimesgut’a tank çıkmasın diye giderken kendi birliğine ‘kimse kışladan çıkmayacak’ emrini vermeyi akıl edemiyor.

Dahası 4.Kolorduya bağlı birliklere de herhangi bir emir vermiyor.

Mesela 28.Mekanize Tugayı, Kayseri Talas’ta konuşlu hava indirme tugayı ve Bolu’da konuşlu 2.Dağ Komando Tugayı ve Polatlı’da konuşlu 58.Topçu Tugay’ına bir emir vermiyor.

Bu birlikler de sokağa çıkıyor.

Aslına bakılırsa 15 Temmuz’un en kritik hamlelerinden birisini Metin Gürak yapıyor.

Etimesgut’a giderken aslında kendine bağlı birliklerin önünü açıyor. Ardından adeta Genelkurmay nizamiyesinde kendini rehin aldırıyor.

Düşünün;

Bağlı birliklerinden sokağa araç ve asker çıkmayan Korg. Metin İyidil tutuklanıp müebbetle yargılanırken emrindeki birliklerden araç ve asker çıkan Metin Gürak terfi üstüne terfi alıyor.

Önce Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı’na ardından Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na atandı.

Sonrasında ise TSK Libya Askeri Ateşeliğine atandı ki Libya görevinin Erdoğan için özel öneme sahip olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Geçen hafta yapılan YAŞ toplantısıyla Orgeneralliğe terfi ettirildi.

Hulusi Akar, Yaşar Güler, Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı gibi Metin Gürak da mahkemelere çıkmadı ve emrindeki askerlerle yüzleşmedi.

Savcılar da “15 Temmuz öncesi KOKTOD tatbikatlarını neden sıklaştırdınız, usulde olmamasına rağmen son hafta askerlerinize neden mermi aldırdınız, tank çıkmasın diye Etimestgut’a giderken neden kendi birliklerinize kışladan çıkış yapılmaması yönünde bir emir vermediniz, Genelkurmay’da çatışmalar yaşanırken ve kapıdaki askerlerin terör saldırısı var girmeyin uyarısı yapmasına rağmen ısrarla içeri girmeye çalışmanız kendi birliklerinizin kontrolsüz bir şekilde sokağa çıkmasına zemin hazırlamak için miydi?’ diye sormadı.

O zaman biz buradan soralım; Metin Gürak 15 Temmuz’a giden yolda ve o gece oynadığı kritik rolün ödülü olarak mı üst üste terfiler alıyor?

[Adem Yavuz Arslan] 30.7.2020 [TR724]

Briketli topraklar [M.Nedim Hazar]

“Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi tarafından Şanlıurfa’nın yıllardır beklediği Yeşildirek Kentsel Dönüşüm Projesinin 1. Etap çalışmaları için bölgedeki ağaç söküm çalışmalarına başlandı.” Haber öyle diyor ama gelen görseller durumun epey farklı olduğunu ortaya koyuyor. Birkaç ağaç göstermelik yerinden sökülmüş olsa da pek çok ağaç gövdesinden kesilmiş maalesef.

10 bin yıldan daha eski bir aşk öyküsü bu. Dicle ve Fırat Nehirlerinin arasında tarımın yeryüzünde ilk başladığı veya insanlığın toprakla ilk tanıştığı yer olarak anılan Yukarı Mezopotamya Bölgesinin ayrılık ve vuslat hikayesi. Vaktiyle “Verimli hilal” olarak adlandırılan. sonradan, kuraklığın, kıtlığın ve -adeta- bereketsizliğin sembolü olan bir beldenin serancamesi.

Kutsal nehirlerin serin sularıyla on binlerce yıllık bir susamışlıkla doyuma ulaşan, verimlilik bağlamında dünyada eşi ender bulunan toprakların, su ile olan sevdasında araya giren yine binlerce yılına ait bir hasret türküsü aynı zamanda.

Nice şiirler yazıldı bu sevda hakkında, nice şarkılar, türküler, ağıtlar yakıldı.

Bir hasretti, hülyaydı, vuslata dair ulaşılması güç bir hayaldi Fırat ile Harran’ın aşkı…

Yaklaşık 40 yıl önce, bir irade gösterildi ve GAP başlatıldı büyük sevinç ve beklentilerle. 37 yılda tam 27 iktidar eskitti bu kavuşma süreci. 32 milyar dolardan fazla para harcandı. Bu milletin parası…

Nice badireler, sıkıntılar, sorunlarla karşılaşıldı ve bıkılmadan, usanmadan devam ettirilip mutlu sona ulaşıldı.

Türküler yakıldı sonra bu kavuşmaya dair: “Aney kalk bir zılgıt çal/Harran’a su geliyor!”

Merhum Mustafa Dişli gibi bahtsızlar vardı, ömrünü bu birleşme hikayesine adamış neredeyse. Şiirler yazmış, girişimlerde bulunmuş. Harran’ı nazlı geline, Fırat’ı hasret ile yanıp tutuşan delikanlıya benzeten satırları yüreklerine basarak göçtüler dünyadan.

Ve buluştu Fırat ile Harran…

Binlerce yıllık kavrulmuşlukla, çatlayan toprakların dudaklarından serin bir hasret buhar oldu. Güneşin en yakıcı sarı tonu, yeşile dönmeye başladı usul usul.

Fırat, büyük bir coşkuyla ulaştı Harran’a,su, benzersiz bir özlemle dolaştı toprağın damarlarında.

Ne yazık ki, kısa sürdü bu sevinç. Binyıllar önce, ayrılar, bu iki sevda, buluşmanın hazzını yaşayamadılar bile. Önce bilinçsiz sulama ile, sevdasının kollarında öldürmeye başladılar Harran topraklarını. Aşırı ve bilinçsiz sulama toprağın yapısını bozdu, verimini düşürdü.

Suyu yıllar boyu sadece bardakta gören suya hasret sineler, şaşkınlıkla en büyük kötülüğü ettiler sevdalılarına.

Tekrar çoraklaşmaya başladı topraklar. Bilinçsiz sulama kanalları, toprakları da beraberine alıp Suriye’ye akmaya başladı sonra.

Buna bir de Anadolu insanının tarihsel hatası ‘anız yakma’ eklenince, daha çok canı yandı toprağın, gücüne gitti suyun.

Ve son hançerini bugünlerde yemek üzere Harran’ın bereketli toprakları.

Bölge ufaktan imara açıldı önce, sonra yavaş yavaş tarımın yerini inşaat almaya başladı. Şimdi bin yıllık çiftçiler inşaat işine girmiş durumda.

Pıtırak gibi beton yapılar beliriyor Harran’da…

Kimin, ne çıkarı var bilmiyorum. Gördüğüm rakamlar rahatsız edici aslında. Kim ne tür bir rant elde edecek onu da bilmiyorum inanın, umurumda da değil. Ama 40 bin kişinin barınacağı bir imar planının onaylandığını duymak canımı yakıp, umudumu yıkmış, geleceğe dair hayallerimin dizlerini kırmıştı..

Yeşildirek’in canım ağaçlarının boylu boyunca dibinden kesilerek yere serilmesi ise yüreğimi kanattı.

Ne yazık ki ‘rant’ dışında bir kavram karşılamıyor bu olanları. İmar için yer mi yok koca Şanlıurfa’da? Gaziantep ve Diyarbakır güzergahı boş arazilerle dolu. Durum böyleyken ısrarla, dünyanın en verimli topraklarını ranta açmak hangi aklın ürünüdür? Biliyorum, bir sürü bahane üretilecek, abarttığımız filan söylenecek. Ve imara açılan yerin çok küçük bir bölge olduğu vurgulanacak ısrarla. Ama bu işlerin ‘Nasrettin Hoca’nın karpuzu’ gibi olduğunu da biliyorum. Bir ucundan başlarsanız, bir bakarsınız ki tamamı gitmiş!

Bir zamanların yaz-kış ağaçlarıyla hem serinliğin hem nefesin meskeni olan Yeşildirek şimdi briket ve betondan binalar yükselsin diye budanıyor. Yazık ediliyor yazık!

Ehli vicdanların, aklı selimlerin bu işe el atıp, meseleyi halletmesi, bu taammüden imar cinayetini durdurması gerekiyor. O kadar yıl, emek, para, enerji ne için harcandı? Su ne için getirildi Harran’a?

Bereketli topraklarda inşa edilecek beton ve briketlerin harcına katılmak için mi?

[M.Nedim Hazar] 30.7.2020 [TR724]

Kâbus devam ediyor! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bir kâbusta gibiyiz.

Kâbus devam ediyor. 2010’dan sonra ivme kaybeden Avrupa Birliği’ne (AB) uyum süreci, 2013’te Gezi Parkı ve 17 Aralık yolsuzluk soruşturmalarıyla beraber zaten çok da gelişmiş ve kurumsallaşmış olmayan Türkiye demokrasisinin çürüme sürecini başlattı. Çürüme adeta yaz sıcağında buzdolabından çıkartılıp sokakta güneş altına bırakılan bir et parçasının kokuşması gibi, çok çabuk oldu. Önce hibrit rejim çerçevesinde bir otoriterleşme süreci yaşandı. Yargının zapt-u rapta alınması ve fiilen Erdoğan yönetimindeki yürütme erkine bağlanmasıyla birlikte, eksik hukuk devletinde olabilecek “iktidarın gücünün sınırlandırılması” ve dengeleme işlevi de ortadan kalktı. Parlamenter sistemlerde genel bir sorun olan yürütme ve yasama arasındaki bağ nedeniyle, meclis aritmetiğini kendi amaçları uğruna kullanan Erdoğan ve hükümeti, arkalarına MHP desteğini alarak istedikleri sistem değişikliklerini gerçekleştirdi. Bu süreçte zayıf muhalefet (özellikle CHP) kısmen bilerek kısmen de endirekt olarak ciddi katkı sağladı. AB reformları sayesinde elde edilen sivil kontrol, giderek askeri-bürokratik elitlerin çeşitli hizipleriyle dengeleme stratejisi izleyerek, kendilerine tehdit olarak gördüğü askeri-bürokratik eski Türkiye unsurlarını birbirleri ardına temizledi. 15 Temmuz 2016’da ortaya çıkartılan gerekçeyle birlikte, kitlesel bir tasfiye operasyonuna dönüşen bu temizleme harekâtı, olan tüm devlet birikimini yok etti. Ara rejimlerden alışık olunanlardan da öte, astronomik rakamlarda bir tasfiye operasyonundan bahsediyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinden 50,000 (elli bin!) kadar subay, resmi rakamlara göre, hukuksuz gerekçelerle “askeri darbe kalkışması” ile ilişkilendirilerek TSK’dan atıldı, rejim aparatına çevrilen sözde mahkemeler tarafından ağır mahkûmiyet cezalarına çarptırıldı. Yüz binlerce kamu personeli Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) kamu hizmetinden çıkartıldı. Bu memurlar isimleri sayfalarca Resmi Gazete’de yayınlanarak afişe edilmek suretiyle damgalandı, terörist veya terör destekçisi ve hain ilan edildi, on binlercesi hapse atıldı, kalanları sosyal tecride uğradı. Türkiye tarihinde sadece Ermeni Soykırımı’nda görülen kitlesellikte, Sippenhaft (aile boyu) bir takibat politikası ile üzerlerine kanunsuzca gidilen bu büyük kitle, yakın aile bireyleriyle birlikte milyonlarca insandan oluşmakta.

Kâbus devam ediyor. Bu koşullar altında, rejim giderek belirginlik kazandı. Demokratik kalıntılar özenle ve birbiri ardına yok edildi. Bu beşeri sermaye tasfiyesinin yanında, Türkiye’de iyi kötü var olan yazılı ve anayasal devlet geleneği ve politik sistemin de üzerinden geçildi. Anayasa Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde işlevsizleştirildi. Üzerine üstlük, KHK rejimi sonrasında da fiilen KHK rejimi uygulamaları devam etti. KHK rejimi esnasında meydana gelen hak ihlalleri, bu rejim sonlandıktan sonra da varlığını korudu. Anayasa dışı bir ortamda açılan parantez halen devam ediyor. Ve açıkçası bir avuç aydın insan hakları savunucusu dışında, bu kimsenin umurunda bile değil! Herkes, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” prensibiyle, oldukça bencil ve fırsatçı bir pozisyon almış susuyor. Bunlar, yine iyileri! Bunların dışında, iktidarın “insan hakları icraatlarına” alkış tutanlarla, bu icraatların avukatlığına soyunan sözde solcuların tutumları arasında bir spektrum var ki, ortak özellikleri utanma mevhumu olmayan insanlardan oluşuyor olması.

Kâbus devam ediyor. Şimdi, zaten havuzlanan yazılı ve görsel medyası, yürütmeye bağlanmış yargısı, endoktrinizasyonda ağız birliği edilen diskuru, evcilleştirilmiş ve rejime kuma alınmış muhalefeti, üzerinden geçilen ve yerle bir edilen Kürt şehirleri yetmezmiş gibi, Milli Diktatörlük kurma aşamasında yeni bir evreye gelindi. Sosyal medyanın havuzlanması için rejimin sözde meclisi, HDP dışında adam gibi karşı çıkılmadan, apar topar ucube bir sosyal medya yasası çıkardı. Bununla, sosyal medya platformlarındaki muhalif sesleri susturmak amaçlanmakta! Rusyalaşan rejim, giderek ilmeği daraltıyor ve toplumun nefes almasını daha fazla engelliyor. Yarı otoriterlikten tam otoriterliğe geçiş provası yapılıyor. İnsan ve azınlık hakları ihlallerinin sistematik bir biçimde yapıla-geldiği “Yeni Türkiye’de” istiyorlar ki kimse konuşamasın, kimse eleştiremesin, kimse ne olup bittiğini halkla paylaşamasın. Ve bu amaçlarına kolaylıkla ulaşacaklarından eminim. Tıpkı yazılı ve görsel “klasik” medyayı gidimleri altına aldıkları gibi, sosyal medyayı da havuza bağlayarak, rejimi daha bir konsolide edecekler.

Ne görüyorum biliyor musunuz? Giderek içe kapanan bir Türkiye görüyorum.

Kâbus devam ediyor. Bazıları zannediyorlar ki, bu tenceredeki basınç arttıkça, toplum daha duyarlı hale gelecek, daha fazla insan rejim aleyhine pozisyon alacak. Sonuçta tencere içindeki basınç kritik momentuma ulaşınca da, tencere patlayacak. Yani iktidar tepetaklak olacak. Muhalefet güçlenecek. İnsanlar demokrasinin ve hukuk devletinin değerini daha iyi anlayacak. Ve demokrasiden yana karar alacaklar. Bakın, AKP içinden iki parti çıkmadı mı hem! Yani oy oranları düştü, düşmeye devam ediyor. Euro 8 lira, dolar 7 lira oldu. Ekonomik bir kriz daha çıkarsa, Cumhuriyet tarihinin en yıkıcı krizlerinden biri patlayacak diyen yabancı ekonomi kurumları yorumlarını paylaşmaya başladılar bile.

Kâbus devam ediyor. Ben bu yukarıdaki gibi düşünenlere katılmıyorum. Onların iyi niyetli olduklarından şüphem olmasa da, fazla Polyanna’cı ve iyimser bu yorumları doğrulayacak sosyal verileri gözlemleyemiyorum. Ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, bu yorumlar toplumun uyanmasına engel oluyor. İnsanları avutuyor, onlara iyi günlerin, güneşli ve güzel günlerin umudunu aşılıyor. Umut iyi bir şey; ama kuru umut, bu kronik ve akut problemlerin çözümünde yeterli değil. Esas ihtiyaç duyulan şey, birleşmiş bir demokratik platform. Kürtlerin, Cemaat’in, liberallerin, azınlıkların, Alevilerin, Barış Akademisyenleri’nin, gerçek solcuların, kadınların, LGBT’nin, Akademiyanın, iş dünyasının, AB yanlılarının içeride ve dışarıda bir araya gelmesi, ortak asgari müşterek talepleri sesli şekilde, gerekirse sivil itaatsizlik gibi barışçıl protesto gösterileri ile duyurması gerekli. Meclis içi muhalefetimsi partilerin beşik sallayan ve ninni söyleyen bir bebek bakıcısından farkı yok. Toplumu uyutma görevi ifa ediyorlar. Oysa toplumun uykuya devam etmesi, yapabileceği en yanlış şey! Asgari müşterek basit ve sayıca az talep, formüle edilmeli ve deklare edilmeli. Bu platform, partiler üstü olmalı.

Kâbus devam ediyor. Yukarıda anlattığım Polyanna’cı kesim, dediğim gibi iyi niyetle, tencerenin basıncının kritik momentuma ulaşmasını bekliyor. Fakat bu kritik momentum gelmiyor! Gelmediği müddetçe de tencerenin içinde ne varsa, onu daha fazla yumuşatıyor, püre haline getiriyor, ezdikçe eziyor. Yani rejimin aşını pişiriyor. Bu bir düdüklü tenceredir. Basıncı ustaca ayarlıyorlar. Herkesi istedikleri kıvama getirdiler, getiriyorlar. Havuç-sopa taktiği ile gereken yerde despotça, gereken yerde satın alarak, karşılarında olan herkesi sindiriyorlar. Aya Sofya kararında ve sonrasında yaşananlara bakın, dediğimi anlayacaksınız! CHP ve ulusalcı kesimden hiç ummadığınız bir kabullenme ve sahip çıkma da mı sizi şaşırtmadı? Diktatörlüğün “milli” oluşu bundandır. Bu rejim, herkesin ortak paydası olan nasyonalist ve dinci değerleri usulca nabza zerk ediyor. Bunu usta bir hemşire gibi, kimseye hissettirmeden, kimsenin canını fazlaca yakmadan yapıyor. Sadece deklare edilmiş ortak düşmanlarının üzerine gaddarca gidiyorlar. Bundan iktidar kadar muhalefet de bir o kadar haz alıyor. Kimsenin gündeminde KHK’lılar, hapishanedeki masumlar, Ege ve Meriç’te boğulanlar, evleri, mahalleleri, köyleri ve şehirleri ağır topçu atışlarıyla bombalanan, analarının cenazelerini sokaktan alıp insanca gömemeyen Kürtler falan yok. Olan gündemleri, Ege’de ve Akdeniz’de, Suriye ve Libya’da yayılmacılık, tüm komşularıyla kavgalı bir ülkeyi, yeni bir Türk-Osmanlı-İslam imparatorluğu kurma projesi gibi satmaya çalışmaktan öte bir şey değil. Bu arada, mega yolsuzluklar düzenini aynen devam ettiriyorlar. Aya Sofya’nın yeniden camileştirilmesinden sonra, olası bir ekonomik kriz felaketinde, “dış mihraklar” bahaneleri de hazır!

Kâbus devam ediyor. İnternet sansürü ile ilgili yasayı geçirdikten sonra, içerideki karanlık daha da artacak. Biliyorsunuz, bu tür işler karanlıkta daha kolay olur! Hukuksuzluk, karanlık ve sansür, istedikleri en ideal ortam! Katı diktatörlüğe doğru seri adımlarla ilerlerken, bazılarının sandığının aksine, bu çarkları daha ne kadar devam ettirebilecekleri sorusu ile ilgilenmiyorlar. Gittiği yere kadar gider diye düşünüyorlar. Emin olun hepsinin kişisel B planları hazırdır. Geride bırakacakları enkazla ilgili bir sorunları yok. Ne dış borç umurlarında, ne altyapısının tamamını elinden haraç mezat çıkartmış ve cascavlak ortada kalmış ülke. Çünkü bunlar sizin sorunlarınız! Devletin borcu sizin ve torunlarınızın borcu olacak. Bunu siyasetçiler ödemeyecek, sizler ödeyeceksiniz. Çıkan bir savaşta cepheye sürülecek askerler onların çocukları olmayacak. Sizin çocuklarınız ve torunlarınız, onların esas gayelerini gizlemek için ortaya atılan gerekçelerin ardına güzlenerek sinsice sırıtanlar için canlarını verecek. Onların Hilafet, din, yitirilen topraklar, şanlı geçmiş, büyük devlet, asil millet, yüce din gibi değerler üzerinden ortaya attıkları gerekçelere, yoksa kendilerinin de inandığını mı düşünüyorsunuz?

Kâbus devam ediyor. Hayatta o güzelim Anadolu toprakları üzerinde, herkesin hür ve güvende olacağı, müreffeh, adaletli ve huzurlu bir ülkede eşitçe, kavga etmeden, kardeşçe yaşamak varken, tam teşekküllü bir diktatoryal devlet ve onun enstrümanlaştırılmış toplumu seçmek sizce mantıklı mı? Daha geniş sınırlar, başka milletlerin kontrolü, onun bunun toprağı, denizi, doğal varlıkları gibi hedefler yerine, koskoca ve bereketli bir ülkeyi ilmek-ilmek işlemek, daha yaşanılası bir yer haline getirmek, daha güzel değil mi?

Kâbus devam ediyor! Sizce de bu berbat kâbustan uyanma zamanı hala gelmedi mi?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.7.2020 [TR724]

Korona bitmiş haberimiz olmamış! [Veysel Ayhan]

Korona bitmiş haberimiz olmamış! Çevreme bakıyorum. Hayat çoktan eski haline dönmüş. El sıkışmak normalleşmiş. Kucaklaşma almış başını gitmiş. En dikkatli olanlar yumruk, dirsek tokuşturma gibi tuhaf seremoniler icat etmiş. Uğradığım yerlerde bunlara şahit olunca kendi kendime ‘Korona tarih olmuş haberim yok’ dedim.

Keşke öyle olsa…

Oysa Koronavirüs trilyonlarca askeriyle hala dimdik ayakta ve insan avında. Yazdan dolayı biraz siesta yapıyor gibi görünebilir ama bir yere gittiği falan yok. Ne aşı bulundu ne de ilaç. Bazı ülkelerde kıyamet kopuyor. Tekrar sınırları kapatanlar var. Bazı şehirlerde sokağa çıkma yasakları başladı.

Bayram geliyor.

Geçen bayram Korona yasakları az da olsa delinmiş, ne yazık ki bayram ziyaretleri yapan çok aile olmuştu.

Peki bu bayram nasıl olacak?

El sıkışmalar… Kucaklaşmalar… Çay, tatlı veya kavurma ikramları…

Bunların her biri birer tehlike. Koronavirüs, ‘Kurban Bayramı mübarek bir zaman’ diye tatil yapmayacak. Bilakis nüfusunu artırmak için ona olağanüstü bir fırsat.

Bayram ziyareti olmasın demiyorum. Olmalı ama usule özen göstererek.

Daha önce bize bu konuda yazılar yazmış, şimdi Avrupa’da önemli bir aşı araştırma laboratuvarında çalışan MD. PhD. Nurhan Metan’a Kurban Bayramı ile ilgili tedbirleri sordum. Onun tavsiyelerini aktarayım:

1- Bence tüm hijyen önerilerinden önce unutulmaması gereken en önemli husus, ateş, öksürük ve solunum sıkıntımız varsa ya da ailemizde herhangi birinde varsa, bayram ziyaretine gidilmemeli, bayram ziyareti için dostlar eve kabul edilmemelidir. Bu, dostlarımıza saygının en önemli ifadesi olsa gerek. 

2- Normalimizin değiştiğini kabul etmek de “yeni normallere” uyum sağlamanın ve kendimizi ve sevdiklerimizi korumanın diğer bir olmazsa olmazı. 

3- Dostlarla görüşmelerinizi mümkün olduğunca park, bahçe, balkon gibi açık alanlarda yapın.

4- Kapalı alanlarda görüşmekten başka bir çareniz yoksa, eve girdiğinizde ve çıkarken mutlaka ellerinizi yıkayın ve kapalı alanda bireyler arasında sosyal mesafe (1,5 metre) sağlanamıyorsa maskeli oturun.

5- Sizin dikkatsizliğinizin sevdiklerinizi ve çevrenizdekileri etkileyeceğini unutmayın ve el sıkışmayı lütfen unutun. Öyle yumruk, dirsek, ayak tokuşturma komikliklerine gerek yok. Japonlar gibi vücut selamı neyimize yetmiyor.

5- Kucaklaşma, muanaka tamamen sıkıntılı. Aklınızdan bile geçirmeyin.

6- Dostlarınıza virüs bulaştırmak istemiyorsanız ikramlarınızı hijyen kurallarına uygun olarak hazırlamayı da unutmayın. Bunun için ellerinizi mutlaka mutfaktaki hazırlığa başlamadan önce yıkayın, hazırlık esnasında ellerinizi ağızınız ve burnunuza götürmeyin ve elbette ikramlarınızın üzerine hapşırıp tıksırmayın.  

7- Diyelim ki Korona bulunan bir eve gittiniz. O evden Korona kapmadan nasıl çıkarsınız? Üzgünüm, dost acı söyler, yukarda sıraladığımız kurallara uymazsanız virüsü kapmadan çıkamazsınız. 

Yazıyı iki alıntı ile bitireyim:

“İnsanlığı İftihar Tablosu (sas) ‘Vebaya gitmeyin; eğer orada içerideyseniz dışarıya çıkmayın.’ diyor. Günümüzdeki modern düşüncenin bundan farkı yoktur. Evlerinize kapanmışsanız oturun; evlerinizden dışarıya çıkacaksanız içeriye girmeyin. Bunun gibi sebepler riayet… Keşke yapılması gereken şeyler önceden yapılsaydı.” (Küresel salgın ve hatırlattıkları)

“Bu ölüm korkusu değildir. Kendine dikkat etmeme, canına kıyma hatta intihar etme ile salgın hastalıklara karşı duyarsız kalma birdir. Çevremizdeki savsaklamalara karşı biz gevşememeliyiz. Tıbbı otoritelerin bu konudaki mülahazalarına göre davranmak zorundayız. Keşke hiçbir zaman maddi manevi laubaliliğe girmesek, hep Allah’ın huzurunda bulunuyor gibi temkinli, dikkatli ve hüşyar olabilsek.” (Canına kıyma ile salgın hastalıklara karşı duyarsız kalma birdir.)

[Veysel Ayhan] 30.7.2020 [TR724]