Üniversite ve iktidar [Can Bahadır Yüce]

Bir zamanlar Emerson’un sözünü teselli diye hatırlardım: Çığlık atmak bazen tez yazmaktan iyidir.

Bu cümle aslında birçok yazarın üniversiteye bakışı hakkında fikir veriyor. Mezun olduğu okulun (Harvard) özgün düşünürler yerine kitap hamalları yetiştirdiğini de söylemişti Emerson. Akademiyle başı hoş olmayan tek yazar o değil: T. S. Eliot üniversiteyi bırakıp banka memuru olmayı seçerken, “Oxford çok güzel ama bir ölü olmak istemiyorum,” demişti. Çağdaşı ve ustası Ezra Pound ise konuya her zamanki seçkinci yaklaşımını getirdi: Eğitim yalnızca öğrenmekte ısrar edenlere verilmeli, gerisi “çobanlık”tan ibarettir. Akademinin “aptallık”larından bunalan Wittgenstein, Norveç’te bir dağ köyünde inzivaya çekildi. Üniversiteye karşı kendi içinde en tutarlı itiraz ise Oscar Wilde’ın parıltılı zekâsından gelmişti: Bilinmeye değer bir şey zaten öğretilemez.

Her şey orada öğrenilmez ama üniversite güzeldir yine de. Üniversite kampusunun şiirselliğini “Tılsım” romanında Roberto Bolaño yakalamıştı. Bolaño (toplu şiirleri “Meçhul Üniversite” adını taşır) şairlerin buluştuğu bir üniversite kantinini “uğruna gözyaşı dökülecek bir kantin” diye anlatır. 1950’lerdeki İstanbul Üniversitesi kantini gibi: Onat Kutlar, Hilmi Yavuz, Erdal Öz, Kemal Özer ve diğerleri, orada Türk edebiyatının en özgün yayınlarından “a” dergisini hazırlamışlardı. Sahi, edebiyatımızda gerçekten iz bırakan bir ‘kampus romanı’ (örneğin bir “Pnin”) neden yok?

Türkiye’de üniversiteler eğitim veya edebiyat değil, iktidar hakkında konuşurken ya iktidar üniversiteler hakkında konuşurken gündeme geliyor. Birkaç yıl önce  YÖK başkanının telaşla değiştirildiği günlerde, William Deresiewicz’in çok tartışılan kitabını* okuyordum. Yazar en seçkin Amerikan üniversitelerindeki eğitimin niteliğini sorguluyor, adından da  anlaşılabileceği gibi (“Kusursuz Koyunlar”) en elit üniversite eğitiminin bile özgür düşünceli bireyler yerine tek kalıptan çıkmış insanlar yetiştirdiğini söylüyordu. Kısacası, demeye getiriyordu Deresiewicz, sözcüğün kökeni “universitas” (evren/evrensel) olduğuna göre, üniversitenin amacı evrensel ve sıra dışı bireyler yetiştirmektir. Tersinden söylersek: “Yerli ve milli” üniversite tanım gereği oksimorondur.

Baskıcı yönetimler üniversiteyi daima bir iktidar aracı olarak görmüştür. Mussolini’nin akademisyenlerini hatırlayalım. 1930’lar Almanya’sında da Nazi rejimi kendi ‘üniversite’sini kurmakta gecikmemişti. Heidegger’in bu dönemdeki Freiburg Üniversitesi rektörlüğü, adının yanında çıkmaz bir leke olarak kaldı. Elbette her iktidar kendine ait ‘aydın’lar ister – ikinci/üçüncü sınıf entelektüeller olsa bile. Her iktidarın YÖK’ü kaldırmak yerine kurumun başına ‘kendi adamı’nı ataması bunu gösteriyor. Eğitim sorunlarına neşter vurmaktansa işin “çobanlık” kısmıyla uğraşmak daha kolay.

Yaşayan üç tane şair adı bilmeyen edebiyat mezunlarını, düzgün cümle kuramayan sosyal bilimcileri, diplomalı ‘teolog’ların halini görüyoruz. Akademik özgürlük sorunu ise daha çözümsüz görünüyor: “Susturulmuş bir akademik camia var,” diyen YÖK başkanı gözümüzün önünde susturulmuştu. Onlar yine iyi günlermiş: Son iki yılda binlerce üniversite çalışanının başına gelenleri gördük. Yüzlerce akademisyen barış istedikleri için hâlâ mahkeme kapılarını aşındırıyor.

Bütün bunlar yerine felsefe bölümlerinde temel fizik eğitiminin gerekliliğini, niçin edebiyat bilmeden sosyal bilimci olunamayacağını, Bizans incelemelerinin yetersizliğini, cinsiyet çalışmalarına neden yol açılmadığını konuşuyor olmalıydık. Gelgelelim, binlerce akademisyenin bir gecede sakıncalı ilan edildiği yerde bunlar da anlamını yitiriyor.

Yeni Türkiye ne kadarsa üniversiteleri de o kadar.

* Excellent Sheep, William Deresiewicz, Free Press.

[Can Bahadır Yüce] 8.1.2018 [Kronos.News]

Esma-i Hüsna ve yetmiş bin mertebe [Abdullah Aymaz]

Tefekkürde yedi mertebe var. Önce eser… Eğer bir sanat eseri varsa, bu bir fiilden çıkmıştır. Fiil varsa, onu işleyen bir fâil vardır. Fâil varsa bunun fiiline göre bir isim gerekir. Meselâ, heykel sanatını bir heykeltraş, resmi ise bir ressam yapar. İsim varsa bir sıfattan çıkar. Cenab-ı Hakkın Muhyî ismi var; o da Hayy sıfatındandır. Sıfat varsa, şuuna (kabiliyete) bağlıdır. Böylece yani eserden, fiilden, fâilden, isim’den, sıfat’tan, şuundan Zât’a intikal edilir…

“Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler hep O’nundur.” (Tâhâ Suresi, 20/8) âyetinin tefsirinde Yirmi Dördüncü Söz’ün Birinci Dalı’nda Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor: “Nasıl ki, bir sultanın kendi hükümetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve  vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır… Mesela; ADLİYE dairesinde HÂKİM-İ ÂDİL; MÜLKİYE’de SULTAN; ASKERİYE’de  KUMANDAN-ı ÂZAM; İLMİYE’de HALÎFE… Daha buna kıyasen diğer isim ve ünvanlarını bilsen anlarsın ki; bir tek PADİŞAH, saltanatının dairelerinde ve hükümet tabakasının mertebelerinde bin isim ve ünvana sahip olabilir. Güya o hakîm, her bir dairede mânevî şahsiyet haysiyetiyle ve telefonuyla mevcut ve hazırdır; bulunur ve bilir. Her tabakada kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle meşhud ve nâzırdır, görünür, görür. Her bir mertebede perde arkasında, hükmüyle, kuvvetiyle, mutasarrıf ve basîrdir; idare eder bakar. Öyle de: Ezel, Ebed Sultan’ı olan Rabbü’l-Âlemin için, Rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şuun ve namları ve ulûhiyetinin dairelerinde  başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları ve haşmeti gösteren icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri ve kudretinin tasarrufatında başka başka, fakat birbirini hissettirir ünvanları var. Sıfatlarının tecellilerinde başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddesat zuhûrât var. Fillerinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder hikmetli tasarrufatı var. Rengârenk sanatında ve mütenevvi sanat eserlerinde çeşit çeşit, fakat birbirini temaşa eder haşmetli rubûbiyyâtı vardır. Bununla beraber kainatın her bir âleminde, her bir tâifesinde, Esmâ-i Hüsnâ’dan bir ismin unvanı tecelli eder. O isim o dairede hâkimdir. Başka isimler orada ona tâbidirlerİ belki onun zımnında bulunurlar. Hem mahlukatın her bir tabakasında az ve çok, küçük ve büyük, has ve umumî her birisinde has bir tecelli, has bir rububiyet, has bir isimle cilvesi vardır. Yâni o isim her şeyi içinde barındıran ve umum ifade ettiği halde öyle bir kasıt ve ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder. Güya o isim yalnız o şeye hastır. Hem bununla beraber Hâlık-ı Zülcelâl, her şeye yakın olduğu halde, YETMİŞ BİNE YAKIN NURÂNÎ PERDELERİ vardır. Meselâ; sana tecelli eden HÂLIK isminin mahlûkıyetindeki cüz’î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın HÂLIK’ı olan mertebe-i kübrâ ve unvân-ı âzama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin.

“Demek bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlûkıyetin kapısından HÂLIK isminin müntehasına (son sınırında) yetişirsin, sıfatlar dairesine yanaşırsın. Madem, perdelerin birbirine temâşa eder pencereleri var ve isimler, birbiri içinde görünüyor ve şuunat, birbirine bakar ve temessüller, birbiri içine girer ve unvanlar, birbirini hissettirir ve zuhurat birbirine benzer ve tasarruflar birbirine yardım edip tamamlar ve rubûbiyetin çeşit çeşit terbiyeleri, birbirine imdat edip muâvenet eder;  elbette gerektir ki, Cenab-ı Hakk’ı bir isim, bir unvan ile, bir rubûbiyetle ve bunun gibi şeylerle, tanısa, başka unvanları, rububiyetleri, şuun’ları, içinde inkâr etmesin. Belki, her bir ismin cilvesinden diğer isimlere intikal etmezse zarar eder. Meselâ: KADÎR ve HÂLIK  isminin eserini görse, ALÎM  ismini görmezse gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir.”

Evet İsimler sonsuz olduğu gibi, her İsmin yetmiş bin tecelli derecesi ve mertebesi vardır. Hem her bir isim diğer isimlerle girift yani iç içe tecelli eder. Buna göre meselelere bakmamız lâzımdır. Mesela; “(Allah) bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece ‘Ol!’ demektir; hemen oluverir…” (Yâsin Suresi, 36/82) âyetine göre emir ile yaratılıyor. Halbuki emir sözdür, Kelâmdır. Yaratmak ise Kudret ile olur. Demek ki, Allah’ın Kelamında Kudret tecellisi de vardır. Meselâ, Fâtiha Suresinin bir ismi de Şâfiye’dir. Kelâm olan Fatiha Suresi nasıl şifâ oluyor? Çünkü Allah’ın Kelâmında Şâfî isminin de tecellisi vardır. Zaten Fatiha Suresinin harflerine bakarsak, surelerin başlarındaki Elif Lâm Mîm gibi şifre harflerden meydana gelmektedir. Yani bu surede, bu harflerin hepsi de vardır.

[Abdullah Aymaz] 9.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Muhacirin hayata bakışı [Dr. Hüseyin Kara]

Hicret, sadece mekan değiştirmenin adı değil, duygu ve düşüncelerin, hayata ve ötelere farklı bakmanın da içinde yer aldığı bir dizi yenilenmenin yaşandığı mukaddes yolculuk olarak algılanmaktadır. Ancak gerçek muhacirlerin fark edebileceği bu fikrî ve ruhî tecdid, hicrete derin anlamlar kazandıran bir unsur olarak görülmektedir. İster ihtiyarî, isterse ızdırarî olsun kaderinde hicret olan mümin hiç şüphesiz talihli bir kul olma yoluna girmiş sayılır. Çünkü; hicret yolu, başta peygamberlerin ve sonrasında onları takip eden büyük zevatın yoludur. Bizler gibi sıradan ve küçükler için hicret, boyumuzdan aşkın büyük bir lütuftur.

Kaç peygamber geldiyse, yolları hicrete düştü.
Adem’le başladı bu iş, kutlu bir yola dönüştü. (Baran)

İnsan, zaten alem-i ervahtan başlayıp ahirete doğru devam eden beş menzilli hicretin içinde yer alan bir varlık olmasıyla, yolculuğa çok da yabancı sayılmaz. Bu yönüyle tabii ve fıtrî bir hicret duygusu ile her zaman beraberdir. Bu yazıda ele aldığımız hicret ise; insanın dünya menzilinde, ruh ve beden birlikteliğinde yapacağı yolculuğun ona kazandıracağı değerler olacaktır.

‘‘Varlıkta aslolan harekettir’’ kuralı dikkate alındığında yeryüzünün halifesi olan insanın bu kuralın dışında kalması elbette düşünülemezdi. Zira durağanlık zamanla matlaşmaya ve giderek başkalaşmaya yol açacağından aktif kullukla bağdaşmamaktadır. Hicret, müminin metafizik gerilimini en uzun süre canlı tutan unsurların başında gelmektedir. Davası için, sevdiği dünyalık her şeyden vazgeçmesini becerebilen bir insan, fani şeylerden daha çok baki olanlara teveccüh eder. Muhacir, dünyaya dünya kadar, ukbaya da ukba kadar değer veren ve asla kırık cam parçalarını mücevher zannedecek kadar zavallılaşmayan insandır.

İnsanın; doğduğu, çocukluk ve gençlik hatıralarının olduğu mekanlara karşı muhabbet besleyip alaka duyması, akrabasına karşı ruhunda sevgi hissetmesi gayet fıtrîdir. Bu duygular asla inkar edilemez ve yok farz edilemez. Fakat bir iman ve Kur’an davası uğruna, muhacirin dostlardan ayrılmanın getirdiği hüzne katlanmayı da göze alarak gerekirse bağrına taş basıp her türlü zorluğa ve meşakkate göğüs gererek, yurdunu, yuvasını, yaranını Allah için terk etmesi ona vadedilen güzel neticeleri kazandırır. Bir bakıma mağrem-mağnem dengesi hicret için de geçerlidir.
             
Dini ve davası uğruna başka diyarlara hicret etmeyi göze alabilen bu kutlu yolun yolcusu olan muhacirin, baştan büyük bir fedakârlığa talip olduğuna şüphe yoktur. Zira hicretin meşakkatlerine tahammül etmek ve zorluklarına katlanmak hiç de kolay değildir. Hele bu kutlu yolculuğa pek çok mağduriyet ve mazlumiyetlerle çıkılmışsa onun getirdiği diğer travmalara da katlanmak mecburiyeti, muhaciri bir hayli zor durumda bırakmaktadır. Fakat bütün bunların sonunda muhacirde azalan dünya sevgisine karşılık, ukba muhabbetinin ağır basmaya başladığı da bir hakikattir. Kalbini meşgul eden dünyalık ne varsa hepsini geride bırakıp hicret yoluna baş koyan muhacirin kalbi, daha ulvî duygu ve düşüncelere yelken açmaya müsait hale gelmiştir.

Efendimiz (sav), ‘‘Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.’’ buyurduğuna göre, muhacir bir yönüyle dünyaya karşı küstürülen talihli bir mümindir. İnsanların bilerek veya bilmeyerek işledikleri bütün suçların arkasında gerçekten dünya sevgisi bulunmaktadır. Ukba sevgisinin ağır bastığı gönüllere sahip olanların, günah işlememe hususunda daha temkinli olmalarının sebebi burada aranmalıdır. Ölümle birlikte sevdiklerinden mecburî ayrılık yaşanacak olmasına karşılık, muhacirin daha hayatta iken isteyerek veya istemeyerek sevdiklerinden ayrı olmayı göze alarak her şeyden hicret edip yüzünü fani şeylerden Baki’ye çevirmesi, onda ciddi inkılaplar meydana getirmektedir.

Hicrete karar vermek ve onu ifa etmek sanıldığı kadar kolay olmamaktadır. Hele onu yaşamayan insanlar hicreti bütün boyutları ile asla anlayamazlar. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette imandan sonra hicret ikinci sırada anlatılmasına rağmen, hicreti yaşamayanların o ayetleri bile tam anlamıyla idrak ettiği söylenemez. Keza Efendimiz’in (sav) Mekke’den Medine’ye hicretini okuyup anlatan nice insanlar, eğer kendileri hicreti yaşamamışlarsa o kutsî yolculuğu kavradıklarını iddia etmeleri de asla inandırıcı olamaz. Çünkü, ancak yaşayan gerçeği bilir. Yaşamayanlar ise sadece hayal ederler. Hayallerin hakikat karşısında ne kadar hükmü varsa hicreti bilfiil yaşayanlarla onu sadece okuyanlar arasındaki fark da bu kadardır.

Sadece dinini ve davasını yaşamak ve yaşatmak için, hiç bilmediği ve daha önce hiç görmediği coğrafyalara bin bir zorlukla yolculuk yapan asrın mağdur muhacirleri de hicretin tarihini bugün yeniden yazmaktadırlar. Bu muhacirlerden bazıları hicret yolunda şehit düşerken bir kısmı da hedefine varmaktadır. Hedefe varanları da bin bir zorluk ve çile beklemektedir. Parçalanan ailelerin dramları en katı kalpli insanları bile ağlatacak derecede trajediler barındırmaktadır. Kendi ülkelerinde onurlu bir biçimde yaşayıp hizmet ederken, zalimlerin akıl almaz zulümlerine maruz kalan bu talihli muhacirlerin pek çoğuna dışarı çıkma yasağı getirilmiş, diğer bir kısmının pasaportları iptal edilip yurt dışına çıkışları engellenmiştir. Pek çoklarının helal yollardan kazanılmış mal ve mülkleri haramiler tarafından gasp edilmiş, bütün bu zorluklara rağmen hicretten başka yolun olmadığına inanan asrın muhacirleri, bir yolunu bulup hicretlerini gerçekleştirmek için her çareye başvurmaktan geri durmamışlardır.
 
Doksanlı yılların başından itibaren Hizmet Hareketi’nin yurt dışına açılma konusunda bir çeyrek asırlık tecrübeye sahip olması, her ne kadar yeni muhacirlerin işlerini kolaylaştırsa da, son dört yılda hızlanan hicret hareketliliği yurt dışında dengelerin bir hayli sarsılmasına sebebiyet vermiştir. Fakat yaşanmakta olan ensar-muhacir kardeşliği ve dayanışmasının, dillere destan olacak seviyede cereyan etmesi bu hizmet erlerine yakışacak seviyededir. Hele kardeş aile projelerinin düzgün uygulandığı bölgelerde mağduriyetler daha az hissedilmekte, yaralar daha hızlı sarılmaktadır. On beş asır önce Medine’de yaşanan muhacir-ensar kardeşliğini bugüne kadar okuyup anlatanlar bile yaşananlarla bu gerçek kardeşliği müşahede ettiler.

Kadın-erkek Hizmet Hareketi mensupları kader-i ilahinin sevki ile  hicret ettikleri coğrafyalarda vakit geçirmeden koyuldukları üç önemli işle hayata tutunmaya başladılar. Bunlardan birincisi o milletin konuştuğu dili öğrenmek, ikincisi çocuklarını o ülkenin okullarında okutmak, üçüncüsü ise merde de namerde de muhtaç bırakmayacak bir iş bulup çalışmak. Hicretten önce konumu, makamı ve serveti ne olursa olsun, onların hepsini arkada bırakarak hatta unutarak, gelinen hicret diyarında, adeta sahabe efendilerimiz gibi, eline aldığı ödünç bir urganla pazarın yolunu tutarak, hamallık yaparak dahi olsa kazanıp geçinmeyi ve kimseye yük olmamayı hayatlarında prensip edindiler.  İsar ruhu ile muttasıf asrın muhacirleri, kendileri zor durumda iken bile Türkiye’den çıkamayan mağdurlara ellerindeki kıt imkanlarla destek olmaya çalışmak gibi çok ulvî duygularını buralarda da sürdürmeyi devam ettiriyorlar.

Çok değil, birkaç yıl sonra, asrın muhacirlerinin bulundukları coğrafyalarda asimile olmadan entegre olmuş vaziyette ve büyük bir özgüvenle, hem tebliğin hem de temsilin dilini kullanarak nice güzelliklere vesile olacaklarını yaşayanlar Allah’ın inayet ve keremi ile göreceklerdir. Bu niyetleri tahakkuk ettirmek için bir taraftan kavlî duaya, diğer taraftan da fiilî duaya sımsıkı sarılmaktan asla geri durulmamalıdır. Muhacirler başlarına gelen bunca devahi karşısında sabırla, hiç sarsılmadan, nâdanlara boyun eğmeden gösterdikleri dik duruşları ile de dünyadaki diğer muhacirlere örnek olmaktadırlar.

Bütün bu yoğun tempoda sürdürülen muhacirlik hayatında asla ihmal edilmemesi gereken manevi beslenmeyi de kadın-erkek herkes dikkatle ve titizlikle sürdürmeye önem vermektedir.  Bir taraftan sohbet-i cananlarla, diğer taraftan her hafta toplu olarak Bamteli sohbetlerini izleyerek dolup taşmaya çalışmakla ancak ayakta kalınabileceğine asrın muhacirleri azm u cezm u kasdetmişlerdir.

Dünyada muhacir olarak yaşayıp, bu unvanla son nefesini verebilen bahtiyar kulların, mahşerde muhacirlerle beraber dirilmek gibi büyük bir şerefin sahibi olacaklarına asla şüphe yoktur. Böyle bir kazanma kuşağında kaybetmemenin yolu, muhacirliği iyi anlayıp doğru değerlendirmekten geçer.

Efendimiz’in (sav) hicrette okuduğu dua ile bitirelim. ‘‘Allah’ım, bulunduğumuz bölgenin rızklarından bizleri de faydalandır. Buranın hastalıklarından bizleri koru. Bu yörenin insanlarına bizleri sevdir. Bu coğrafyanın salih kişilerini de bizlere sevdir. Allah’ım, bizlere burada bereket lutfeyle.’’ Amin.  (Muhacirin duası)           

[Dr. Hüseyin Kara] 8.1.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Erken seçim mi, sine-i millet mi? [Ali Emir Pakkan]

En son Beşiktaş Belediye Başkanı görevden uzaklaştırıştırıldı. Artık seçimin de bir hükmü kalmadı! Ancak CHP lideri, meydan okuyor. Erken seçim istiyor. Kemal Kılıçdaroğlu’ nun resmî Twitter hesabındaki paylaşım şöyleydi:

“İktidara meydan okuyorum: Gelin Türkiye'nin geleceği için 17 ay beklemeyelim, yerel seçimlerde halka gidelim.”
En sonda yazacağımı başta yazayım:
OHAL kalkmadan, adil ve güvenli seçim şartları sağlanmadan seçimi istemek siyasi intihardır.

Bugün Türkiye, her bakımdan 1950 öncesi Tek parti dönemine benziyor. Ülke OHAL ile yönetiliyor. Yasama devre dışı. Yargı Saraya bağlı! Yürütme perişan. Valiler, AKP il başkanı gibi... Medya bağımlı! TRT, AA ve havuz adı verilen medya organları iktidarın kara propaganda aracı! Seçimler, adil ve eşit şartlarda geçmiyor. Sandık güvenliği yok. Oy sayımları şüpheli.

1950 öncesi de böyleydi. 1946 seçim faciasında açık oy gizli tasnif sistemi vardı! Herkes oyunu göstererek kullanıyor, sayım kapalı kapılar ardında yapılıyordu! Sandıklar tek parti memurlarına emanetti! Valiler, CHP il başkanı, kaymakamlar parti ilçe başkanıydı! Seçim kurullarında sadece CHP’li üyeler görev alıyordu! Sonuçların yazıldığı mazbatalar boş olarak sandık kurullarına imzalattırılmıştı.

Peki 14 Mayıs 1950'de, sandıkta iktidar basıl değişti? Beyaz devrim nasıl gerçekleşmişti?

1946 seçim faciasından sonra Demokrat Parti (DP) bütün gücüyle seçim sisteminin değişmesine çalıştı. Celal Bayar ve Adnan Menderes, büyük heyecan uyandıran mitinglerle kamuoyunu oluşturdu. Şaibeli seçimler gündemden hiç düşürülmedi!

DP, Meclis oturumlarına katılmayarak tepkisini daha ileri aşamaya taşıdı. Seçim sistemi değişmezse Sine-i millete döneceklerini ilan ettiler.

Sonunda CHP, geri adım atmak zorunda kaldı. İsmet İnönü ile Celal Bayar seçim sisteminin değişmesi konusunda anlaştı. Muhalefet ve iktidar milletvekillerinden oluşan bir komisyon kuruldu Seçim sistemi üzerine çalıştılar. Meclis’e getirilen ve ittifakla geçen yeni kanunla, “gizli oy, açık tasnif' sistemine geçildi! Yargı güvencesi geldi.

14 Mayıs 1950 seçimleri, CHP-DP’nin birlikte çıkardıkları yeni seçim kanunu ile gidilen ilk seçimlerdi. Adil ve yargı denetimindeki seçimlerle halkın iradesi sandığa yansıdı. 27 yıllık tek parti dönemi böyle sona erebildi!

Seçim sistemi değişmese Halk Parti'nin kaybetmesi imkansızdı! İsmet İnönü, tek adam olarak kalacaktı. Milli şefin, çok partili sisteme geçme kararı ve ardından seçim sistemindeki değişikliğe “evet” demesi demokrasi tarihimize yazıldı.

AKP’nin kazandığı son seçimlerdeki şaibeler uluslararası bağımsız denetim kurumlarının raporlarında duruyor.
16 Nisan'daki referandum şaibeliydi.
Mühürsüz pusulalar geçerli sayıldı!

Son seçimlerde AKP, devletin imkanlarını sonuna kadar kullandı. Yetmedi Bakan, milletvekili ve il başkanları geceyarısı seçim kurullarına giderek sonuçlara müdahale ettiler! Ankara'da Mansur Yavaş kazanmıştı ama gece sonuçlar değiştirildi!
Muhalefet, sandık hırsızlığını gündemde tutamadı.

Bugün şartlar daha da ağırlaştı. OHAL var. KHK’larla ülke yönetiliyor. Muhalefet lideri Selahattin Demirtaş ve bazı milletvekilleri hapiste! Bu şartlarda gidilecek sandıktan milli irade değil ‘Tek adam’ın istediği sonuçlar çıkacaktır!

DP'nin seçim sistemini değiştirme mücadelesi Meclis zabıtlarında var!
AKP, adil şartlarda ve sandık güvenliği sağlanarak seçime zorlanabilir. Aksi takdirde Meclis’ten çekilme ve Sine-i millet gündeme getirebilir.

[Ali Emir Pakkan] 8.1.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Alparslan Kuytul: Yeter artık! Lanet olsun sizin bu zulmünüze [TR724]


OHAL rejimi sivil darbedir [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ, Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamasının bir kez daha uzatılacağını açıkladı. 15-16 Temmuz 2016 askeri darbe teşebbüsünden bu yana fiilen anayasanın askıda olduğu, kararnamelerle yönetilen bir ülke Türkiye. İlginç bir şekilde bazı akademisyenler, gazeteciler ve siyasetçiler bu yaşanılan sürecin anayasal olarak sorunsuz, kabul edilebilir, dünyada başka ülkelerde de görülen bir uygulama olduğunu öne sürüyor. Bu gruba yalnızca Erdoğancılar, AKP’liler, MHP genel başkanı Bahçeli gibi parti liderleri ve havuz medyası dâhil değil. Aynı zamanda – bir önceki yazımda da analiz etmeye çalıştığım gibi – CHP ve Türkiye koşullarında “sol eğilimli” olarak kabul edilen entelektüeller de dâhil. Birinci grubu zaten ele almaya bile gerek yok. Onların Türkiye’de olup-bitenleri bu şekilde algılıyor olmalarına şaşırmamak gerek. Ancak ikinci grup elbette ki sorunlu. Bu ikinci grubun neden OHAL uygulamasına güçlü ve etkili şekilde muhalefet etmediklerini sorgulamak ve anlamak gerek. Neden?

Anayasa neden vardır? Neden bir ülkede anayasaya gerek duyulur? Anayasal düzen nedir? Neden demokratik hak ve özgürlükler için anayasa ve anayasal düzen elzemdir? Bu soruları yeterince sormadan ve yanıtları ile yeterince meşgul olmadan yaşanılan buhranın sonlandırılması zor görünüyor. Ve maalesef görüldüğü kadarıyla KHK’ların arkasındaki irade, kendi söylem ve gündemini kendisi dışındakilere kabul ettirme konusunda gayet başarılı. Medyayı maksimum oranda kontrol etmesi, özgür ve bağımsız medyanın neredeyse tümüyle ortadan kalktığı, kısmen özgür olan küçük bir grubun da esas itibariyle rejimin özellikle “FETÖ” ve 15 Temmuz darbe girişimi diskursuna uygun hareket ettiği malumunuz. Burada “rıza gösteren” taraf, sonra kalkıp da Erdoğan’ın diktatörleşmesinden veya partilerinin belediye başkanlarının görevden alınmasından ne kadar yakınabilir? Bunu yapanların inandırıcılıkları sorgulanmaz mı?

OHAL rejiminin devamı, bu rejimin devamıdır

Anayasanın ortadan kalktığı bir ülkede uygulanan rejimin adını ne koyarsanız koyun, asla demokrasi diyemezsiniz. Türkiye’de sadece seçimler var. Onların da bu koşullar altında, örneğin Yüksek Seçim Kurulu’nun referandum sonrasındaki mühürsüz oy pusulalarını geçerli kabul ederek referandumu Erdoğan’ın kazanmasını sağlaması olayının ortaya net bir şekilde koyduğu gibi, ne derece özgür ve adil olduğu tartışma konusudur. Türkiye demokrasisinin 2005’lerden ışık yılı geriye düştüğü, 1940’ların seviyesinin bile altında olduğunu siyaset bilimi bilen herkes söylüyor, yazıyor. Yürütmeye (Cumhurbaşkanlığına) sınırsız yetkiler veren, onu anayasal denge ve kontrol mekanizmalarından bütünüyle soyutlayan bu rejim, esasında muhalefetin de tümüyle baypas edildiği, evcil bir vitrin muhalefetine dönüştürdüğü bir tür Ortadoğu diktatörlüğüdür artık. Ne bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemine, ne işlevsel ve denetim yapabilecek, yasa çıkartabilecek ve ülkenin meselelerinin tartışıldığı bir platform olarak hizmet verebilecek parlamentoya sahiptir. OHAL rejiminin devamı, bu rejimin devamıdır. Yani anayasasız, kontrolsüz bir diktatoryanın uzatılmasıdır, OHAL’in uzatılması.

OHAL’in uzatılması meşru ve masum görülemez

OHAL ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tüm yetkileri elinden alınmış, Abdülhamit dönemindeki gibi mutlak monarşik dönemler haricinde Osmanlı Devleti’nin bile anayasal ve parlamenter uygulamasından geriye düşülmüştür. Atatürk dönemindeki tek parti rejiminde bile Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde canlı bir fraksiyonlaşma, birbirinden farklı düşünce geleneklerinden gelen parlamenterler, siyasi mücadele ve evrilme yetisine sahip çok sesli bir Türkiye vardı. 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi ve 28 Şubat muhtırası gibi dönemlerin akabinde bile, bugün yaşanan kitlesel ve sistematik hak ihlalleri yapılmadı. OHAL rejimi, Erdoğan yönetimine – arkasında destekçisi kim bakmaksızın – parlamentosuz, yargısız, bağımsız medyasız, anayasasız bir yönetim imkânı sunuyor. Bu rejim, üzerine basarak yineliyorum, bir diktatoryadır. OHAL’in uzatılması hadisesi, hiçbir şekilde meşru ve masum görülemez. Bu OHAL metinlerini yazanlar kadar, bu rejime meşruiyet sağlayan ve demokrasi görüntüsü verme konusunda konu mankenliği yapan çakma muhalif CHP de, büyük bir vebalin altına giriyor. Bu olanları şahsi menfaatleri nedeniyle ya da korktukları için öven Saray kalemleri, kalemlerini satan yazar ve gazeteciler, diplomalarına ihanet eden sosyal bilimciler, özellikle siyaset bilimci ve hukukçu akademisyenler, Türkiye’yi demokrasi geleneğinden kopartan bu emsalsiz sürecin hizmetkârlarıdır. Sebebi ne olursa olsun, hukuktan korkmak dışında başka bir sebebi yoktur OHAL’in. Anayasamızın bizlere sağladığı bireysel hak ve özgürlüklerle, yine anayasa tarafından anayasal değerde kabul edilen, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan hak ve özgürlüklerimiz gasp edilmiştir. Her gün binlerce büyük ve acı hak ihlali yaşanmaktadır.

Bir ülkede muhalefet partileri diktatörlüğe karşı çıkmayacaksa, neden kendilerine muhalefet partisi diyorlar? Bir ülkede eli kalem tutanlar, okur-yazar kesim, anayasal hakların gasp edilmesini boş bir “vatan-millet-Sakarya” galeyanı ile görmezden geliyor, hatta bu faşizmin avukatlığını üstleniyorlarsa, bu insanlara aydın demek ne derece doğrudur? Bendense hakkı hak, Kürt ise bana ne diyenler, sıra kendilerine gelince neden rejime itiraz ediyorlar? Gazetecileri bile ideolojisine veya dünya görüşüne göre ayıran, Gülen Cemaati ile bağlantılı olanları Erdoğan rejiminin “Yahudileri” ilan eden faşizanlaşmış toplumun Hitler döneminde Almanya’da komşularının toplama kamplarına gönderilmesine sesini çıkartmayan, hatta alkış tutan insanlardan ne farkı var? Babasının işlediği iddia edilen bir “suç” yüzünden çocuklar, hem de reşit olmayan çocuklar, devletçe takibata alınıyor. Daha da vahimi, anneleri hapishaneye atılan bebekler, anneleriyle beraber soğuk ve gri hapishane duvarları ardında büyüyor. Yok mu bu uygulamaların hukuksuzluk olduğunu söyleyebilecek bir tane hukukçu! Bunları görüp de itiraz etmemek için insani özelliklerin yüzde kaçını yitirmiş olmak gerek? Suçun şahsiliği ilkesi gibi, Hammurabi kanunlarından bu yana geçerli evrensel bir hukuk prensibi bile (reşit olmayan çocuklar dâhil) kimse için uygulanmıyorsa eğer, bu duruma daha ne kadar rıza göstereceksiniz?

Bu sistem illegal grupların ekmeğine yağ sürüyor

KHK’lar budur. Uzatılan KHK’lar, Erdoğan rejiminin 2019 başkanlık reformları geçerlilik kazanana dek köprüleme işlevini yerine getiriyor. Geçiş dönemi bitene kadar KHK’larla yönetilecek Türkiye. Erdoğan elde ettiği güç temerküzünden – ardında destekçisi kimse onların da desteği ile – asla vazgeçmeyecektir. Ve bu koşullar altında hala seçimlerden medet umanlar, çok ciddi bir stratejik yanlışın içindedirler. YSK Saray kontrolünde. Bir sonraki seçimlerin sonucu sandıkta değil, kapalı kapılar ardında Saray’da belirlenecek!

Bir başka önemli şey de şu: bu sistem meşru muhalefeti imkânsız hale getirerek illegal grupların ekmeğine yağ sürüyor. Örneğin HDP gibi bir partinin marjinalleştirilmesi ve kriminalize edilmesi, Türkiye demokrasisine olduğu kadar, ülkenin bütünlüğüne de indirilen bir darbedir. Kolluk güçlerinin bakan söyleminde kol-bacak kırabilecek bir tür rejim aparatına dönüştürülmesi de Türkiye’nin bütünlüğüne ve güvenliğine çok büyük zarar vermiştir. Her türlü hukuksuz emri uygulamaya hazır bir kolluk ve bürokrasi devşirilmiş, yüzlerce yıllık devlet birikimi yok edilmiştir. KHK rejiminin uzatılmasının arka planı budur. Olağanüstü hal rejimi, sivil darbenin rejiminin devamına yarıyor. Sivil darbeye adını koyarak karşı çıkmadıkça, Türkiye’de anayasal düzene geri dönülemeyecek.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.1.2018 [TR724]

Yüzbaşı Akın 15 Temmuz’u çökertmekte kararlı! (2) [Ahmet Dönmez]

Dün kaldığım yerden devam edeceğim…

Ama bu arada önemli bir şey oldu. Yüzbaşı Burak Akın dün serbest kaldı. Onun verdiği ifade ile gözaltına alınan iki yüzbaşı Fuat söylemez ve Abdülkadir Koçyiğit de aynı şekilde serbest bırakıldı.

Niye teslim olduğu sorusunun cevabı hala muallakta sallanmaya devam etsin, kokusu önümüzdeki günlerde çıkacaktır elbet.

****

Konuya kaldığım yerden devam etmeden önce araya bir parantez almak istiyorum. Yeni Şafak dün ‘Yargıda neler oluyor?’ başlıklı sürmanşet haberinde şöyle diyor: “Yargı içerisindeki fırsat çetesi, 17-25 Aralık sonrası devletin yanında yer almış kişileri, örgütle bağını gösteren bir delil olmamasına rağmen tutuklayarak mağduriyetlere yol açıyor.”

Buradan sözü Yüzbaşı Burak Akın’a getireceğim. Kendisi gidip teslim olmasa, hakkında var olan gizli soruşturma gereği gözaltına alınsa bile “İşte FETÖ ile mücadele böyle sulandırılıyor” denecek bir profil kendisi. “15 Temmuz gecesi kahramanca çarpışmış, darbeciler tarafından vurulmuş, herkesin gözü önünde ölümden dönmüş bir yiğit askeri FETÖ’cü diye gözaltına almak, olsa olsa yargı içindeki kripto FETÖ’cülerin mücadeleyi sulandırmak için aldığı bir karar olabilir” diye hakkında yazılar yazılacak bir subay.

Evet, algısal açıdan eli bu kadar güçlüyken paniğe kapılıp koşa koşa kendini ihbar etmesi için o sıralar gerçekten de çok büyük bir suç işliyor olması lazım. Yani bu pozitif algıyı yerle bir edecek bir suç üstü halinde olmalı… Peki var mı öyle bir durum? Şu ana kadar çıkmadı. Tam tersine, hükümet medyası bile “Herkes bu sorunun cevabını merak ediyor” diye yayın yapıyor. Yani kimse Akın Yüzbaşı’nın niye teslim olduğunu anlayabilmiş değil.

****

Bu parantezden sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz…

Gelelim Burak Akın’ın ifadeleri doğrultusunda gözaltına alınan diğer 2 subaya…

O isimler ÖKK yüzbaşıları Fuat Söylemez ve Abdülkadir Koçyiğit. Sabahın haberine göre her ikisi de Akın’ın devreleri ve cemaat içinde aynı grupta yer alıyorlardı. Geçtiğimiz Cuma günü Fuat Söylemez de Burak Akın’la birlikte Ankara Adliyesi’ne getirilmişti. Ve Söylemez’in ifadesi de çok bomba: “Ben bu örgüte küçük yaşta dini duygularla katıldım. Vatana ihanetim söz konusu değil. Darbe girişiminden haberdar olmadım. Olay gecesi Silopi’deydim.”

Bakın kısa ama çok çok önemli cümleler bunlar. Cemaate küçük yaşta girdiğini söylüyor Söylemez. Yani eskilerden. Kıdemli bir ‘şakirt’. Fakat onun da darbe girişiminden haberi yok. Zaten olsa ne olur, Ankara’ya bile gelmemiş. Silopi’deymiş o gece. Neresi Silopi? 15 Temmuz’da sırtından vurularak öldürülen darbeci Tümgeneral Semih Terzi’nin görev yaptığı birlik. Yani “cemaatçi” Semih Terzi o gece darbe yapmak için Silopi’den kalkıp Ankara’ya geliyor ve küçüklükten beri cemaatten olan Yüzbaşı Söylemez’i yanında getirmiyor. Onun yerine kimlerle gidiyor Ankara’ya? Neredeyse hiç birini tanımadığı, o gece neredeyse tamamı karşı tarafa geçecek, Zekai Aksakallı’nın emirleri ile hareket edecek olan Yüzbaşı Ahmet Kemal Yılmaz gibi, Üsteğmen Mihrali Atmaca gibi askerlerle!…

İyi ama neden?

****

Gelelim Abdülkadir Koçyiğit’e…

Koçyiğit, 15 Temmuz Kara Harp Okulu davasının sanıkları arasında. Fakat şu detaya dikkat: Milliyet’in haberine göre 27 Temmuz 2016’da tutuklanan Koçyiğit, 1 Ağustos 2016’da tahliye oluyor. Yani eğer haberde bir yanlışlık yoksa sadece ve sadece 5 gün tutuklu kalıyor. 15 Temmuz’un hemen ertesindeki ağır psikolojik şartlar içerisinde oluyor hem de bu tahliye!.. O günlerde ÖKK’dan bir yüzbaşı tutuklanacak ve 5 gün sonra tahliye edilecek öyle mi? Normal mi bu?

O sırada askeriye içerisinden etkin pişmanlıkta bulunmak isteyenler bile sesini duyuramıyordu? Koçyiğit nasıl tahliye oldu? Üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ve “FETÖ silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla tutuksuz yargılanıyor şu an.

Peki darbe sonrası ilk gözaltına alındığında ne ifade vermiş? Yine aynı habere göre Koçyiğit, aynı zamanda Kara Harp Okulu SAVBEN’de (Savunma Bilimleri Enstitüsü) öğrenciydi. 15 Temmuz’da tez çalışması nedeniyle saat 19.00 sıralarında okuldan ayrıldı. Saat 22.00 sıralarında evinde ders çalışırken jet sesleri duydu. Hemen televizyonu açtı. Boğaz Köprüsü’nün terör tehdidi nedeniyle askerlerce kapatıldığını gördü.  23.43 sıralarında Kara Harp Okulu’ndan Öğretmen Albay Ertan Erol kendisini telefonla arayarak, “Alarm durumu var, acilen kışlaya gelmen gerek. Ayrıca yüksek lisans öğrencilerine de bu mesajımı ilet” dedi. Koçyiğit bunun üzerine diğer kursiyerlere Erol’un emrini iletti. Aynı lojmanda oturdukları Yüzbaşı Ali Kıratlı ile Yüzbaşı Yunus Emre Toprak’ın aracı ile saat 01.00 sıralarında enstitüye vardılar. Burada sicil amirleri Albaylar Ertan Erol, Önder Haluk Tekbaş ve Metin Gülenç’i gördüler. Ertan Erol, eğitim kıyafetlerini giyerek enstitünün ders salonunda beklemelerini emretti.

Saat 03.30 sıralarında aynı zamanda SAVBEN Müdürü olan Prof. Dr. Mühendis Albay Önder Haluk Tekbaş tarafından kışla güvenliği için silah almaları emredildi. Anafartalar taburuna geçtiler. Yaklaşık 1 saat sonra, 04.30 sularında herkese birer adet HK-33 piyade tüfeği ve boş şarjör dağıtıldı. Yarım saat sonra da hücum yeleği aldılar.

Albay Tekbaş, kendilerine dekanlık binasına gitmeleri ve beklemeleri emrini verdi. Komutana durumun ne olduğunu sorduklarında Tekbaş, “Beklemedeyiz” diye cevap verdi.

İddianamede ise Koçyiğit’in, Kara Harp Okulu içerisinde gerçekleştirilen eylemleri organize eden Kurmay Başkanı Albay İlhami Polat’ın talimatı üzerine darbe faaliyetlerinde yer almak amacıyla geldiği öne sürülüyor. Suç olarak da Koçyiğit’in Kara Harp Okulu’na yönelik nakiller esnasında dışarıdan gelecek sivil halk, polis ve darbe karşıtı askerlere karşı koymak için kendisine rastgele tevdi edilen silahı teslim alması gösteriliyor. Komutanları tarafından verilecek, ‘nizamiyelere takviye kuvvet olarak gitme, nöbet tutma gibi görevleri yerine getirmek amacıyla beklemeye başlamak’ suçunu işlediği anlatılıyor.

Burak Akın’ın adını verdiği bir diğer ‘kripto cemaatçi’ subay da bu oluyor işte. Görüldüğü üzere o gece ders çalışırken komutanının emriyle 23.00’ten sonra evinden kalkıp okula gelen, darbe bastırıldıktan sonra sabah saat 04.30’da eline boş şarjörlü silah tutuşturulan bir Öğrenci Yüzbaşı o. Tıpkı o gece izinde, tatilde veya evinde olduğu halde telefonla aranarak birliklerine çağrılan ve tutuklanan yüzlerce asker gibi…

****

Bu arada bir diğer detay da Burak Akın’ın birlikte görev yaptığı, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın emir subayı Yunus Can’la ilgili. 15 Temmuz akşamı koruma müdürü olarak Akın ve emir subayı olarak Can, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın can güvenliği için elinden geleni yapmıştı. Akın bacağından vurulup yatarken Yunus Can da o gece Çolak’la birlikte derdest edilip Akıncı Üssü’ne kapatılmıştı. Akıncı Üssü davasında da şikayetçiler arasında. Aynı zamanda Genelkurmay Çatı Davası ile Kara Havacılık Okulu Davası’nda ‘mağdur’ olarak yer alıyor. Fakat o da darbe girişiminden 6 ay sonra “FETÖ’cü olduğu anlaşılarak”, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Mahrem İmamlar soruşturması çerçevesinde tutuklanmış.

Bu ifade Yeni Şafak’a ait. Burak Akın’ın teslim olmasının ardından Yeni Şafak, “15 Temmuz’un sahte kahramanları” başlıklı bir haber yaptı. Bu haberde adı geçenlerden biri de Yunus Can’dı. İddiaya göre Can, cemaatin Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki mahrem hizmetler biriminde görev yapıyordu. ‘Yavuz’ kod adıyla örgütsel faaliyetlerde bulunuyordu. TSK imamı Adil Öksüz ile aynı baz istasyonunda iki defa ortak sinyal vermişti.

Yunus Can, yaklaşık 1 yıl tutuklu kaldıktan sonra 29 Aralık 2017 tarihinde, yani Burak Akın’ın polise teslim olduğu günden 2 gün sonra tahliye olmuştu.

Savunmasında, kendisi ile ilgili bir ‘itirafçı’ ifadesi bulunduğu için gözaltına alındığını belirterek hakkındaki iddiaların tamamını reddetmişti. Bu itirafçı ifadesindeki çelişkileri de ortaya koyan Can, kendisini bu göreve bizzat Salih Çeki Çolak’ın seçtiğini, emekliye ayrılmak istediğinde izin vermediğini ve 15 Temmuz’dan sonra iki kez yurtdışına gidip geldiğini de dile getirdi.

***

Şu durumda elimizde cemaatten olduğu iddia edilen veya bazılarının bizzat kendilerinin itiraf ettiği bazı subaylar var. Fakat ilginç bir şekilde bu isimler 15 Temmuz gecesi ya kahramanlık yapmış ya darbeciler tarafından hiç tercih edilmemiş ya da evinde otururken komutanının emriyle çağrıldığı halde hiç bir suça iştirak etmemiş askerler. Ve işin kötüsü hiç birinin de darbe girişiminden haberi yok. Ama hepsi de ‘cemaatten’ olmakla suçlanıyor.

Bu durumda soru şu: Bu darbeyi kim yaptı? Bu kadar cemaatçi subay darbeye katılmadıysa sahaya çıkanlar kimlerdi? Yok eğer cemaat darbeye yeltendiyse bu kadar kritik adamını niye işin dışında tuttu?

Sorular burada bitmiyor.

Başka detaylarla devam edeceğim…

[Ahmet Dönmez] 9.1.2018 [TR724]

İki buçuk açıklama ile ülkenin özeti [Tarık Toros]

İlki, azledilen Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar’dan (cümle düşük lakin maksadı ifade ediyor):

“Ben buradan bir teşekkürü ifade etmek istiyorum. Bugün İstanbul Emniyet Müdürlüğü benim bu iki günlük hassasiyetime ve Cumhurbaşkanımıza çağrıma, sayın Cumhurbaşkanı Fransa’ya giderken rahatsızlığını dikkate alarak İstanbul Valiliği’ne ve Emniyeti’ne talimat vermiş. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Pasaport Şube Müdürlüğü eşimi arayarak hem oğlumun hem de eşimin pasaportunun bu vesileyle iadesini gerçekleştirdi.” (6 Ocak 2018)

**

Suçun şahsiliği esastır.

Kişinin suçundan dolayı yakınları cezalandırılmaz.

Pasaport iptalinin koşulları bellidir.

Velev ki bunlar oldu, şikayet mercii pasaportu veren yerdir.

Cumhurbaşkanına çağrı yapılacak haller açıktır.

Vatandaşın mağdur olduğu bir durum varsa, kurumlar itiraza bakar bunu düzeltir.

Kurumların itiraza bakması için Cumhurbaşkanının talimatına ihtiyaç yoktur.

Yasalara rağmen vatandaşı mağdur edip talimatla durumu düzelten kurum, suç işlemektedir.

Hoş, yasalara göre hakkında yaptırım uygulanan vatandaş, Cumhurbaşkanının telefonuyla kurtuluyorsa bu da suçtur.

Benzer itirazlara kulak tıkanıyor, birilerine iltimas yapılıyorsa bu apaçık çifte standarttır.

Görevden alınan seçilmiş belediye başkanı, başı sıkışınca kendisini görevden alana müracaat etmez.

Her ne olursa olsun, bu tür muameleler teşekkürü gerektirmez.

Bunu da en iyi, hukukçuluğuyla övünen belediye başkanları bilir.

**

Bırakın devleti…

Ülke bir “kabile devleti” dahi değildir.

Türkiye’yi sorarlarsa yukarıdaki hadiseyi anlatın, ötesine gerek yok.

**

İkinci açıklama, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’den:

“MHP’nin Cumhurbaşkanı adayı yoktur. Genel başkan aday olmayacaktır. MHP ittifak olursa ittifakla, olmazsa kendi partisi olarak milletvekilliği seçimlerine girer, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Yenikapı ruhuyla hareket ederek, Recep Tayyip Erdoğan’ı destekleme kararı alır. Bu kadar nettir.” (8 Ocak 2018)

**

Türkiye’de;

Anayasa değişmiştir.

Parlamenter sistem bitmiştir.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmiştir.

Siyasette hedef iktidar olmaktır.

Bunun yolu cumhurbaşkanı adaylığından geçer.

Seçime iki yıl varken, “aday göstermeyeceğiz” kararı almak bir parti için tuhaftır.

Hele hele iktidar partisinin liderini destekleme kararı tuhaf ötesidir.

Kaldı ki iktidar partisinin genel başkanı, henüz adaylığını açıklamamıştır.

Bir parti bu tür konuları parti kurulları ile istişare eder, seçmenin nabzını tutar.

Bir lider, iki sene öncesine kadar söylediği her şeyi yutmuş, artık tam aksini savunuyorsa siyaseten konulacak teşhis bellidir.

Açıklama sonrası parti içinden tek itiraz yoksa konuşacak çok da bir şey yoktur.

**

Bu kadar çiziktirmeye de lüzum yok esasen:

Bir ülkenin Cumhurbaşkanı…

“İsrail’e tehdit oluşturacak ülkeler zayıflatılıyor yorumları var. Suriye, Irak ve İran’dan sonra hedef Türkiye olabilir mi?”

..diye sorulunca;

“Biz vurduk mu oturturuz!”

..diye cevap veriyorsa.

Kabile devletine rahmet okutacak bir sorunla karşı karşıyasınız demektir.

**

Amerika’da akıl sağlığı sorgulanan bir başkan var.

Görevde bir yılını dahi doldurmadan kitabı yazıldı, “Ateş ve Öfke.”

Ülkenizde ise bırakın başkanı, başkana destek veren muhalefet liderinin kitabı çıkmadan toplatıldı.

Bir gün olan bitenin kitabı yazılacak belki…

Lakin ne ateş kalacak ne duman!

[Tarık Toros] 9.1.2018 [TR724]

Düşman kazanmanın en kestirme yolu [Bülent Keneş]

Öncelikle, bir galat-ı meşhuru düzeltmekle başlayalım: Düşünce özgürlüğü diye bir şey yoktur. Çünkü, pasif haliyle düşünce her halükarda ve en baskıcı ortamlarda bile özgürdür. İfade edilmediği veya pratiğe aktarılmadığı müddetçe düşünceye gem vurmak, önüne engel koymak ve sansürlemek teknik olarak mümkün değildir. Esas olan, risk altında bulunan ise, ifade özgürlüğüdür. Bir düşüncenin kelimelerde, sanat ya da eylemlerde vücut bularak kendisini ifade edebilmesidir zor olan. İnsanı diğer canlılardan ayıran düşünebilme kabiliyetinin tehlikeli sulara dümen kırdığı yer de zaten ifade etme ve eyleme dökme kısmıdır.

Neticede her insan iyi kötü düşünür. Şahsiyetini de olaylar ve olgular karşısındaki düşünme, değerlendirme tarzı şekillendirir. Her insan düşünür ama her insan düşündüğünü kamusal alanda ifade etme gücünü, cüretini, cesaret ve kabiliyetini kendisinde bulamaz. İfade, düşündüğünü başkalarına aktarmaya, paylaştığı düşünceleriyle başkalarının düşüncelerini etkilemeye yönelik büyük bir cürettir. Her cüret gibi ifade edilen düşüncenin bedelini ödemeyi de göze almayı gerektirir.

Gelişmiş demokrasiler, gerçekten çoğulcu ileri toplumlar en aykırı düşüncelerin bile kendilerine hayat hakkı bulmalarına alan açmak için önemli tedbirler almıştır. Buna rağmen, ifade özgürlüğünün yasal teminatlar altına alınmasının üzerinden yüzyıllar geçmiş olan bu gelişmiş toplumlarda bile ifade ve eylem yoluyla kamusal görünürlük kazanan düşüncelerin az ya da çok bir bedelinin olduğunu görmezden gelemeyiz.

DÜŞÜNME ALLAH VERGİSİ BİR MEZİYET, İFADE CÜZİ İRADE İŞİDİR

Bir mevzuda farklı düşünebilme, o mevzuya farklı perspektifler getirebilme ameliyesi, önemlice bir kısmı itibariyle Allah vergisi bir kabiliyettir. O düşünceyi ifade edebilme, eyleme dökebilme işi ise bir cüzi irade işidir ve maalesef her insanın karı değildir. İfade, bir insanın düşünceleri doğrultusunda iradesinin hakkını verebilme, belirli bir cesaret ve cüret gösterebilme ve ifade ettiği düşüncelerin muhtemel bedellerini göze alma meselesidir.

Eskiden de sağda solda ara sıra yazıları yayınlanan fikirlerine çok kıymet verdiğim akademisyen bir dostuma daha yayına hazırlandığı bir tarihte Today’s Zaman’da düzenli yazılar yazmasını teklif etmiştim. Analiz derinliği ve farklı perspektifler sunma kabiliyetiyle yazıları kısa zamanda Zaman’daki arkadaşların da dikkatini çekmiş ve bir süre sonra orada da düzenli köşe yazıları yazmaya başlamıştı. Bu akademisyen dostum, bir gün tamamen abandone olmuş vaziyette beni aramış ve hayatım boyunca unutamayacağım sitem dolu şu sözleri etmişti. “Bülentçiğim bana ilk kez düzenli bir yazı alanı açtığın için sana hem minnettarım hem de fazlasıyla kırgın ve kızgınım. Çünkü, düşman kazanmanın en kestirme yolu meğer yazı yazmakmış ve benim için buna sen vesile oldun…”

Entelektüel kalibresi yüksek bu kabiliyetli dostumun yazdıklarından dolayı çevresinden nasıl bir “düşmanlık”la karşılaştığını tam olarak bilemiyordum. Ama ergenliğini henüz üzerinden atamamış bir proto-toplumda, sırf farklı düşüncelerini ifade ettiği için benzerlerini yaşayan herkes gibi, nelerle karşılaşmış olabileceğini tahmin etmekte güçlük çekmiyordum. Şurası açıktı ki, bu kıymetli kalemin karşılaştığı “düşmanlık” çok derin, yazılarıyla ifade ettiği düşüncelerinin bedeli çok ağır olmalıydı.

Çünkü, yazdıklarından dolayı kendisine yapılan saldırılara ve şahsiyet suikastlerine karşı artık dayanamaz noktaya gelmiş, kendisinin de uzunca bir zamandır dahil olduğu yazı ve medya yoluyla ortaya konulan çabaların Türkiye’nin berbat gidişatının engellenmesine bir katkısının olmadığı kanaatına varmıştı. Zaten bir süre sonra da büyük bir hayal kırıklığı içerisinde yazılarıyla birlikte kamusal görünürlüğüne veda etmiş ve yıllar sürecek bir sessizlik orucuna girmişti. Korunaklı akademik düzlemde yıllardır yazan bu istisnai kabiliyet, uzun bir fasıladan sonra kendisini toparladığında da çareyi, akademik faunasının korunaklı duvarlarının arkasına çekilmekte bulmuştu.

GELECEK TEPKİ VE TEHDİTLERE DAYANMAK İFADE ETME İRADESİNE DAHİL

Benzer bir tecrübeyi de 2010’ların başında Today’s Zaman ekibindeki , medya ve akademik çevrelerdeki genç yeteneklere bir alan açma düşüncesini hayata geçirmeye çalıştığımda yaşamıştım. Herkesin kendisini özgürce ifade edebileceği, başkalarının yazılarıyla etkileşim içerisinde kendi yazı ve ifade kabiliyetlerini geliştirebileceği bu platformu ilk başlattığımızda genç arkadaşlar arasında büyük bir heyecan dalgası oluşturmuştu. Benim niyetim de bir laboratuvar gibi değerlendireceğim bu platformda kendisini gösterecek genç kalemlere ileride ana mecrada da alan açmaktı. Ama burada yazmaya başlayan genç arkadaşlardan bazıları yayınlanan birkaç yazılarından sonra yazmaya aniden son vermişti.

Bir kısmı itibariyle en çetrefilli konularda yıllardır haber yazan meslektaşlarım olan bu genç insanlardan birkaçına neden yazmayı bıraktıklarını sorduğumda, beklemediğim bir cevapla karşılaşmıştım. Hepsi de aşağı yukarı şöyle diyordu: “Platformu açıp yazmam konusunda teşvikçi olduğunuzda diğer arkadaşlar gibi ben de çok heyecanlanmıştım. Bunu önemli bir imkan ve fırsat olarak görmüştüm. Bu platformun mutlaka bir parçası olmam gerektiğini düşünmüştüm. Ancak, yazacağımız düşüncelerin ağır bedelleri olabileceğini hiç düşünmemiştim. Olumlu tepkilerin yanısıra yazdığımız yazılara gelen negatif tepkilere ve tehditlere dayanabilecek gücü kendimde bulamıyorum.”

Elbette ki, o platformda başlayan her genç arkadaş aynısını yapmadı. Bazıları, gözlerini budaktan sakınmadılar, düşüncelerini kelimelerin cesedine giydirerek kendilerini kamusal hedef tahtasının tam ortasına oturtmaktan çekinmediler. Gazeteleri, üniversiteleri zorbalıkla kapatılmış bu tarz genç arkadaşlardan özgür kalmayı başarabilenlerden bir çoğu bugün de kendilerine bir mecra oluşturup düşüncelerini ifade etme cüretini(!) göstermeye devam ediyorlar.

Dünya klasmanında akademik işlere imza atmış olanından bağımsız düşünsel kimliğiyle düşünce labirentlerinin cidarlarını zorlayanlara varıncaya kadar düşündüğünü ifade edebilme cüretini gösterebilenlerin her toplumdaki sayısı mahduttur. Bugün diğerlerine nazaran nispeten daha gelişmiş toplumların, insanların en farklı, en aykırı düşüncelerini bile herhangi bir endişeye kapılmadan ifade etmelerine imkan tanıdıkları ölçüde insani gelişimlerinin süreceğini idrak etmiş toplumlar olması bir tesadüf değildir.

EN BÜYÜK RİSK ÖNCEKİLERİN VE ÖNDEKİLERİN TABULAŞTIRILMASI 

Bizde ise en ufak eleştiri, farklı yaklaşım ve aykırı düşünce karşısında genel vaziyet hala “koman, vurun!” düzeyinde… Bugün cezaevlerinin toplumun en eğitimli kesimleri ile dolup taşması, zindanların kalabalıklara yol gösteren birer deniz feneri niteliğindeki en şahsiyetli, en kabiliyetli gazetecilerden, yazarlardan, akademisyenlerden ve düşünce insanlarından geçilmemesi bu konuda fazlaca bir söze gerek bırakmıyor.

Her kesim bir şekilde ele geçirdikleri belirli bir iktidar alanına laf söyletmemeyi meziyet sanıyor. Kendi elleriyle büyütüp kutsallaştırarak tabulaştırdıklarının burnundan kıl aldırmıyor. Düşünceleri ve edimleri tabulaştırılan önceki ya da öndeki insanların düşünce ve edimlerinden farklıymış ya da onlara aykırıymış gibi görülen her düşünce ve eylem anında ötekileştirilip marjinalleştiriliyor, insafsızca düşmanlaştırılıyor. Üstelik de bu, sanki çok hayırlı, çok mübarek bir iş yapılıyormuş edasıyla üstencil bir dil ve tepeden bakma cakasıyla yapılıyor.

İşin daha kötüsü hiçbir kesimin bu garabetten azade olmaması. Gücü çok olanlar bunu çok, gücü az olanlar gücü ölçüsünde yapıyor. Sonra da, herhangi bir konudaki farklı bir düşüncesini şöyle ya da böyle kamusal alanda ifade etme iradesini gösterenleri bir kaşık suda boğma tavrının hayırlı bir neticeye, toplumsal ve insani bir gelişmeye vesile olmasını bekliyoruz. Size bir şey söyleyeyim mi? Bu iptidai tavırla daha çok bekleriz…

[Bülent Keneş] 9.1.2018 [TR724]

Almanya ile kirli pazarlık [Semih Ardıç]

Federal Almanya, Türkiye’nin demokrasi ve insan haklarından uzaklaştığını belirterek, malî müeyyideleri ihtiva eden siyaset değişikliğini 20 Temmuz 2017’de ilan etmişti. O günden bu yana Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın anladığı dilden, yani malî cenahtan yapılan baskının netice vermeye başladığı konuşuluyordu.

Avrupa Birliği’nin (AB) üyelik öncesi malî yardımları kesildi. Gümrük Birliği mutabakatının Türkiye’nin talep ettiği değişikliklere göre yeniden müzakere edilmesi talebine cevap verilmedi. Gümrük Birliği’nde iyileştirme planı daha evvel AB Komisyonu’nda kabul edildiği halde son dakikada tam zıddı bir karar alınması Türkiye’nin üyelik ihtimalini zayıflatmıştı.

ALMANYA’DAN ‘DEMOKRASİYE DÖNÜN’ MESAJI

Almanya, AB kapısından giriyormuş gibi yapan Erdoğan’a altı aydır alenî ya da zımnî mesajlarla ‘demokrasiye dön’ diyor. Aksi halde üyelik defterinin kapatılacağı, Türkiye’nin siyasî ve iktisadî kayıplarının artabileceği diplomatik dille aktarılıyor.

Türkiye’de yatırımlara verilen kredi garantilerinin de askıya alınması, Alman bankalarının musluğu kısması paraya en fazla ihtiyaç duyduğu günlerde Erdoğan’a istemeye istemeye geri adım attırdı. Almanlar için ‘Nazi artığı’, ‘düşmanlarımız’ diyen Erdoğan şimdilerde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na nabız yoklattırıyor.

REHİN TUTTUKLARINI BIRAKIYOR

Erdoğan’ın seviye ve diplomatik nezaketten bînasip üslubuna seviyeli ve netice odaklı mukabelede bulunan Almanya Başbakanı Angela Merkel bu tarz-ı siyasetinde netice almaya başladığını gösteren hâdiselerle Çavuşoğlu’nun Almanya ziyareti arasında irtibat var.

İstanbul Büyükada’da toplantı esnasında gözaltına alınıp hapse atılan insan hakları müdafiî Peter Steudtner serbest bırakıldı. Aralık 2017’de Alman gazeteci ve mütercim Meşale Tolu da tahliye edildi. Berlin’in masaya yumruğunu vurduğu 20 Temmuz 2017’de elliye yakın Alman vatandaşı Türkiye’de hapse atılmıştı. Sadece bilinen isimlerin tahliyesi haber oluyor. Diğer Alman vatandaşlarından kaçının tahliye olduğu bilinmese de son iki ayda çok sayıda kişinin tahliye edildiği belirtiliyor.

ERDOĞAN, DENİZ YÜCEL’İ SON KOZ OLARAK KULLANACAK

Die Welt Gazetesi Muhabiri Deniz Yücel’e gelince… Erdoğan, Yücel’i son koz olarak elinde tutacaktır. Muhtemelen sıkıştığı noktada tahliye ettirip Almanlarla yeni bir sayfa açmanın yollarını arayacak.

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile Goslar’daki buluşması Erdoğan’ın yelkenleri suya indirdiğini ele veriyor. AKP iktidarına yakın gazetelerin yazdığının aksine Ankara’nın hali süt dökmüş kediden farksız.

BERLİN’İN KIRMIZI ÇİZGİSİ: İNSAN HAKLARI

İki bakanın buluşmasından net bir açıklama yapılmaması Berlin’in kırmızı çizgilerini muhafaza ettiğini ortaya koyuyor. Diğer taraftan Türkiye’ye silah satışına yeniden müsaade edilmesi için lobi yapan bazı Alman silah tüccarları, tutuklu gazeteciler meseleine ya da Olağanüstü Hal’e fazla aldırmıyor.

Almanya Dışişleri Bakanı Gabriel’in, Alman Der Spiegel dergisine verdiği mülakatta, Almanya’dan Türkiye’ye hâli hazırda durdurulmuş olan silah ihracatının tutuklu gazeteci Deniz Yücel davası ile bağlantılı olduğunu ifade etmesi ‘insan hakları mı, silah mı?’ tartışmalarına sebebiyet vermişti.

‘SİLAHA MUKABİL YÜCEL’ KABUL EDİLEMEZ

Kamuoyu böyle bir anlaşmanın Almanya’nın tutarlı ve diplomatik ihtiyat içerisinde ince ayar yaparak Türkiye’ye mukabil tatbik ettiği siyasetin meşruiyetine gölge düşüreceğinde hem fikir: “Alman vatandaşı olan gazeteci Yücel haksız yere tutuklandı ve Erdoğan’ın elinde rehin. Böyle olduğu halde Yücel’in tahliyesini yeni silah ticaretine bağlamak alay edici bir durum.”

Temel hak ve hürriyetler hiç bir pazarlığa açık değildir. Alman halkı kadar siyasetçiler de bunun farkında. Erdoğan senelerdir AB’ye verdiği reform taahhütlerini yerine getirmediği gibi son iki senede Türkiye’yi sivil bir diktatörlüğe kaydırdı.

CANAVARA DİŞ KİRASI ÖDEMEK

Ben bu satırları kaleme alırken ajanslardan OHAL’in 19 Ocak’tan itibaren üç ay daha uzatılacağı haberi geldi. OHAL’de insan hakları ihlalleri darbe dönemlerini bile mumla aratırken görüldüğü üzere başkan seçilene kadar Erdoğan’ın o sopayı elinden bırakmaya niyeti yok.

AB’nin kuruluş felsefesine dercedilen ve Alman Anayasası’nın merkeze aldığı insan haysiyet ve şerefini hiçe sayan OHAL rejimi devam ederken Almanya’nın tam netice almaya başladığı bir devirde birkaç tank daha satma uğruna duruşundan taviz vermesi zayıf bir ihtimal.

Almanya taviz verirse ne olur? Temel haklara dair nasihat verirken kendisini Erdoğan’ın şantajına açık hale getirmiş olur. Bu geri adım, canavara diş kirası ödemektir.

MÜŞAHHAS ADIM ATMADAN OLMAZ

Gabriel’in böyle bir kirli pazarlığa ikna olacağını zannetmem. Bakan Gabriel, Alman kamuoyunun bu kadar ihlalin yaşandığı Türkiye’ye mükafat gibi hamlelere karşı çıkacağını unutmuş olamaz.

Erdoğan ve etrafındakiler hakaret etmeyi bıraktığına göre bir sonraki adımları atması talep edilecektir. Zira Erdoğan, Ankara’nın ihtiyaç duyduğu kaynakları Rusya ve Çin’den temin edemeyeceğini yaşayarak öğrendi. O halde Almanya haklı taleplerinde niçin geri adım atsın?

CEM ÖZDEMİR: TÜRK HÜKÛMETİNİN ROTASI DÜZELMEDİ

Diplomasinin işlemesine kimse itiraz etmiyor. Bilakis diyalog memnuniyet vericidir. Yeter ki insan hakları paraya feda edilmesin.

Yeşiller Partisi eş başkanı Cem Özdemir aynı endişeyi taşıyor olmalı ki Alman savunma sanayii şirketi Rheinmetall’in Türkiye’de tank fabrikası kuracağı söylentilerine atıf yaptı: “Rehin alan kişiye rehineyi serbest bırakması için ödül olarak bir tank fabrikası inşa etmek bütünüyle absürt bir mantık olur.” ifadelerini kullandı. Özdemir şu hususun altını çiziyor: “Türk hükûmetinin sempati toplama politikası bir rota düzelmesinin sonucu olmadı, aksine ekonomideki sıkıntılar ve siyasî izolasyonla ilgili oldu.”

Almanya’da Özdemir ile aynı endişeleri dile getiren siyasetçilerin sayısı hiç de az değil.

TÜRKİYE NORMALLEŞMEDİĞİ MÜDDETÇE…

Ezcümle Türkiye’de hukuk devletinin asgarî şartlarına sadık kalınmadığı, muhalifler ve gazetecilerin siyasî sebeplerle tutuklu bulunduğu ve OHAL kaldırılmadığı müddetçe Berlin-Ankara arasındaki münasebetlerde normalleşme, AB ile Gümrük Birliği’nin genişletilmesi ve her şeyden önemlisi silah ticareti olma ihtimali sıfıra yakındır.

Çavuşoğlu ile Almanya’ya yoklama çeken Erdoğan, yalan ve hilelerle yol alınamayacağını kabul etmedikçe ve demokrasiye rücu etmedikçe Gabriel ile Çavuşoğlu buluşması çay-kahve içmekten öteye geçemez.

[Semih Ardıç] 9.1.2018 [TR724]

Akciğer kanserinden değil, belirtileri umursamamaktan korkun [TR724]

Günümüzde kanser vakalarına bakıldığında kalın bağırsak, meme ve prostat kanseri nedeniyle yaşamını yitirenlerin toplamından daha fazla kişi akciğer kanseri sebebiyle hayatını kaybediyor. Erkeklerde en sık görülen akciğer kanseri, vücutta meydana gelen küçük değişikliklerin önemsenmesi ile erken dönemde teşhis edilebiliyor. Belirtileri tanımak ve akciğer kanserinin en önemli nedeni olan sigaradan uzak durmak, hastalık ile mücadelede büyük rol oynuyor.

Uzmanlar, dünyada yılda 1,3 milyon kişinin ölüme sebep olan akciğer kanserinin erken dönemde farkına varılması halinde tedavisinde başarı sağlandığını söylüyor. Sıklıkla kemik, karaciğer, beyin ve böbrek üstü bezlerine yayılım gösteren akciğer kanserinin belirtileri şunlar:

-Sürekli nefes darlığı, hırıltılı solunum

-Geçmeyen ve giderek kötüleşen öksürük

-Kanlı balgam

-İştah kaybı ve zayıflama

-Göğüs ağrısı

-Ses kısıklığı

-Yutma güçlüğü

Akciğerlerin her ikisinin ya da birinin dokusunda, anormal hücrelerin kontrolsüz büyümeleri ve çoğalması ile gelişen kötü huylu tümörler, akciğer kanseri tablosunu ortaya çıkarmaktadır. Akciğer kanserinde yaş önemli bir faktördür. Yaş ilerledikçe görülme sıklığı artmaktadır. Akciğer kanseri, 45 yaş altında nadiren ortaya çıkabilirken, genellikle 50-70 yaşlarında tanı konulmaktadır. Akciğer kanserinin kadınlarda görülme sıklığı da giderek artmaktadır.

Sigarayı bırakın

Önlenebilir bir hastalık olan akciğer kanserinden korunmak için öncelikle içiliyorsa sigara bırakılmalıdır. Sigarayı bırakmakla risk azalmaya başlar ve yaklaşık olarak 10 yıl sonra akciğer kanseri oluşma riski yaklaşık olarak yüzde 50 azalmış olur. Sigara içmemek ve sigara içilen ortamlardan uzak durmak akciğer kanserini önlemenin en basit yoludur. Akciğer kanseri vakalarının yüzde 85’inden sigaradan kaynaklanmaktadır. Günde tüketilen 1 paket sigara, akciğer kanseri riskini 20 kat daha artırmaktadır.

Doğru beslenin

Akciğer kanseri konusunda yapılan birçok çalışma, meyve ve sebze tüketen kişilerde akciğer kanseri riskinin daha düşük olduğu göstermektedir. Akciğer kanseri riskini azaltan önlemler kadar kanser riskini artırabilen unsurlar da söz konusudur. Örneğin sigara içen kişilerin “A vitamini ve beta karoten” yönünden zengin gıdalar tüketmesinin riski artırdığı bilinmektedir.

Akciğer kanserinin belirtileri ile karşılaşıldığında mutlaka doktora başvurulmalıdır. Ayrıntılı muayene, aile öyküsünün alınması ve uygun tetkiklerle tanı konulabilmektedir. Akciğer kanseri erken evrelerde tespit edildiğinde başarıyla tedavi edilebilmektedir. Akciğer kanserinde tedavi şekli; kanserin tipi, tümörün büyüklüğü, yerleşimi, yaygınlığı ve hastanın genel durumuna göre belirlenmektedir. Günümüzde modern tedavi yöntemleri sayesinde hastaların yaşam kalitesi ve süresi artmış durumdadır.

[TR724] 9.1.2018

Arda, Alpay Özalan gibi olmayı seçti [Hasan Cücük]

Gündemden düşmeyen bir Arda Turan’ımız var. Barcelona’da bu sezon henüz resmi maçlarda forma giyemeyen Arda’nın her gün bir Süper Lig takımı yolunda olduğu haberlerini okuyoruz. Adı önce doğal olarak eski yuvası Galatasaray’la anıldı. Sonra Beşiktaş adı devreye girdi. Şimdi ise imza atması an meselesi olduğu kulüp Başakşehir. İlginç olan ise önceki yıllarda Arda Turan’ı Fenerbahçe’ye kazandırmak için tüm şartları zorlayan Aziz Yıldırım’ın sessizliğidir.

Arda Turan, daha önce sadece Rüştü Reçber’in oynadığı Barcelona formasını giyen ikinci Türk olarak tarihe geçti. Dünyanın bir numaralı kulüplerinden biri olan Barcelona’ya transfer olmaktan daha zoru oynamaktı. Nitekim bunu daha önce Rüştü ile tecrübe etmiştik. 2002 Dünya Kupası’nın flaş isimlerinden Rüştü, Barcelona’ya transfer olduğunda bekletimiz milli file bekçisinin bir numaralı formayı sırtından çıkarmayacağıydı. Daha hazırlık maçlarında başlayan hatalı goller zinciri Rüştü’nün Barcelona yıllarının aylarla sınırlı olacağını gösterdi. Kaleyi genç Victor Valdes’e kaptıran Rüştü ise yeniden Türkiye’nin yolunu tutmuştu.

Arda Turan’ın önünde iki örnek vardı, Tugay Kerimoğlu ve Alpay Özalan. Arda Turan bir tercih yapacaktı. Tercihini Alpay Özalan gibi yaparak, yanlış yaptı. Beşiktaş ve Fenerbahçe’de yıldızlaşan Alpay Özalan, 2000’de Aston Vila’ya transfer olmuştu. İlk iki sezonunda oldukça başarılı bir grafik çizen Alpay takımın değişmezleri arasında yer aldı.

Hırsın kurbanı

2002 Dünya Kupası dönüşü Alpay profesyonel bir oyuncuya yakışmayacak ‘ücret artışı’ talebinde bulundu. Gerekçesi, Dünya Kupası’nda ortaya koyduğu başarılı performanstı. Kulübünün ücret artışını kabul etmemesi halinde bir çok takımın kendini transfer edeceğinden emindi. Ancak beklentileri boş çıktı. Kimse transfer etmediği gibi ücretine zam yapılmadığı gibi hızla gözden düştü. 2004’te Japonya’ya transfer olan Alpay, futbolu Köln formasıyla bıraktı. Alpay, hırsının kurbanı olarak formunun zirvesindeyken hızlı düşüş yaşamıştı.

Alpay’ın yanlışını yapan bir başka isim de Tuncay Şanlı olmuştu. Fenerbahçe’den sonra geldiği Middlesbrough’ta yıldızını parlatan Tuncay, büyük rüyalar görmeye başlamıştı. Dev kulüpler beklerken yeni takımı Stoke City olmasının hayal kırıklığı ile futboldan kopup gitmişti.

Tugay Kerimoğlu 12 yıllık Galatasaray yıllarını geride bırakarak 1999’da İskoçya’nın Rangers takımına transfer oldu. 28 yaşında ilk kez yurtdışına çıkan Tugay, Rangers’teki başarısından sonra kendini 2001’de Premier Lig ekiplerinden Blackburn Rowers’te buldu. Profesyonelliğin gereğini yerine getiren Tugay Kerimoğlu, Blackburn’un değişmezleri arasında yer aldı. Takımın kaptanlığına kadar yükseldi. 8 yıl başarıyla Premier Lig’de top koşturan Tugay, 39 yaşında yeşil sahaları bıraktı.

Bir Türk futbolcusu için 39 yaşına kadar oynamak pekte görülen bir durum değildi. Tugay bunu hem de dünyanın bir numaralı ve aynı zamanda en zor ligi Premier Lig’de başarmıştı. Tugay Kerimoğlu’nun başarılı olmasının sebepleri, işini yapmasıydı. Ne Manchester United ne de Arsenal hayalleri kurdu. Kapasitesine uygun takım bulmanın avantajını sonuna kadar değerlendirdi.

Atletico, Arda’nın planında düşük profilli bir takımdı

Tugay’ın izinden giden isimlerden biri de Nihat Kahveci olmuştu. 2002’de La Liga’nın orta sıra takımlarında Real Sociedad’a transfer olan Nihat, göz kamaştıran bir performans ortaya koydu. Attığı gollerle Sociedad’ın ligin üstlerinde yer bulmasını sağladı ama Barcelona ne de Real Madrid hayalleri kurdu. 2006’da Villerreal’e transfer oldu. Sociedad’a göre daha üst düzey bir takım olan Vilerreal’de aynı başarısını sürdürdü. Şansız sakatlıklarından dolayı son yıllarında verimli olamadı.

Arda Turan, Galatasaray’dan Atletico Madrid’e giderken kafasında Barcelona ve Real Madrid vardı. Türkiye’nin en iyi takımlarından biri olan Galatasaray’dan giderken, kendine göre oynayacağı takımda La Liga’nın en iyileri olan Barcelona veya Real Madrid olmalıydı. Atletico, Arda’nın planında düşük profilli bir takımdı. Oysa Atletico, son dönemde gösterdiği başarıyla Barcelona ve Real’den sonra İspanya’nın en iyi takımı olmuştu. Atletico’ya uyum sağlayan, lig şampiyonluğu yaşayıp, Şampiyonlar Ligi’nde final oynayan Arda, 2015’te Barcelona’ya giderek tarihi hatasına imza attı.

UEFA’nın Barcelona’ya verdiği transfer yasağı cezasından dolayı 6 ay resmi maçlarda oynamadığıbdan forma yarışına oldukça geriden başladı. Sonra verilen şansları iyi kullanamadı. Bu sezon ise hiçbir resmi maçta forma şansı bulamadan çoğu maçı tribünden takip etti. Büyük hayallerle geldiği Barcelona’da hüsranı yaşayan futbolcular kervanına katıldı.

Şimdi Arda yeniden Edirne sınırları içine dönme planları yapıyor. Geleceği takım ise Türkiye’nin 3 büyükleri değil, devlet desteğiyle zirve mücadelesi veren Başakşehir. Atletico Madrid’i beğenmeyip, Başakşehir’e razı olmak Arda’nın yaptığı yanlış tercihin boyutunu ortaya koyuyor.

Arda Turan, son 2 yılda hayal kırıklığımız oldu. Şimdi gözler Cenk Tosun’un üzerinde. Öncelikle temennimiz Cenk’in Everton’da başarılı olmasıdır. Sonra ise doğru tercih yapıp, uzun yıllar başarıyla yeşil sahalarda ter dökmesidir. Yoksa ikinci Arda vakasını yaşayıp, hüsrana devam ederiz.

[Hasan Cücük] 9.1.2018 [TR724]