Serkan Kurtuluş kimdir?

Talimatlar nasıl veriliyor?

Çökülecek işadamlarının listelerini kimler hazırlıyor?

El konulan paralar, çökülen mallar nasıl paylaşılıyor?

Adem Yavuz Arslan, Arı-Eksi’de tek tek anlattı


YAYININ TAMAMINI BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ


YAYININ FACEBOOK’TAN DA İZLEYEBİLİRSİNİZ

[TR724] 6.8.2020

Müceddide İtiraz [Safvet Senih]

Bir hadis-i şerifte haber verildiğine göre, Allah Celle ve Âlâ, her yüz sene başında bir Müceddid gönderir ve bu Müceddid, o günün Müslümanlarının ihtiyacına göre hareketini tanzim eder; zayıflayan dini bağları takviye etmek, gafilleşen halk topluluğunu dikkate ve şuura kavuşturmak gibi vazifesini yaparak halkın muhtaç olduğu dini cereyanı teessüs ettirdikten sonra hizmetinin mükafatına kavuşmak için kendisi huzur-u İlahiye gider, fakat davasını geride yetiştirdiği imanlı mücahidler devam ettirirler.

İşte İmam-ı Gazzali bu mücedditlerden biridir. “İhyâü’l-Ulûm”u bugün dahi büyük bir takdirle okunmaktadır. Ancak her müceddidin karşısında birkaç müterizin bulunması öteden beri âdet olduğundan, Gazzali’nin bu itirazcılarının içinde biri vardı ki, zehir zenberekti doğrusu. Gazzali’nin en büyük ve en kıymetli eseri olan “İhyâu’l-Ulûm”u, değil okumak; evinde, kütüphanesinde  dahi bulundurmanın büyük günah olduğunu iddia ediyor, içinde “Resul-i Ekrem”in sünnetine aykırı hükümler var” diye diretiyordu. Hatta bu iddiasına o günkü halkı da inandırmış olacak ki, kucak kucak toplattırdığı İhyâü’l-Ulum’ları bir odaya depo ettirmek imkanını dahi  bulmuştu. Artık muhitte tek İhyâü’l-Ulum kalmadığına kani olunca, bir gece yatsı namazından sonra cemaate kararını açıkladı:

“Yarın sabah namazına erken geliniz, hep birlikte kitapların bulunduğu depoya gidecek ve içinde sünnete muhalif hükümlerle halkı dalalete sevk eden bu bid’at dolu eserleri yakacağız.”

Muhitin âlimi olarak tanınan bu zat, şimdiye kadar halk üzerinde kazandığı itibarına dayanarak tasavvurunu gerçekleştirmek üzere geldiği evinde, kitapları nasıl yakacağını düşünerek uyukladı. Az mı uyudu, çok mu uyudu, girdiği rüya âleminde nur yüzlü iki genç gelerek:

“Biz Resulullah’ın jandarmasıyız, seni götürmeye geldik, gitmemekte ısrar edersen zorla götüreceğiz, kalk bakalım” dediler.
İtiraza zaman bırakmadan da apar topar mescide getirdiler. Bir de ne görsün!  Bakar ki, mihrabda Resulullah Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz iki yanında Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (Radiyallahü anhüm) oturmuşlar, karşılarında İmam-ı Gazzali ile konuşuyorlar. Birden şaşıran muarızı da yanlarına çağırıyorlar.

İmam-ı Gazzali Hazretleri elindeki “İhyaü’l-Ulum”u Resulullah’a uzatarak şöyle konuşuyor:

“Ya Resulullah, bu İhyaü’l-Ulum’u acizane ben yazdım ve içinde sünnetine aykırı bir ifadede bulunmadım sanıyorum. Bu kardeşimiz ise  İhyaü’l-Ulum’da Resulullah’ın sünnetine aykırı hükümler var, diye etrafta şâyi etti; halkın gece-gündüz okuyup istifade ettiği eserleri bir odaya depo ettirerek yarın sabah yakmaya karar verdi. Lütfen bir nazar buyurun. Sünnetinize aykırı, yanlış bir ifade kullandığım cümle varsa tashih buyurun ben de yaptığım hatadan dolayı tevbe istiğfar edeyim.”

Bu sözlerden sonra Gazali şöyle devam ediyor:

“Eğer sünnetinize uymayan yanlış bir ifade yoksa, bu kardeşimizden davacıyım, iftira edenlere vurulan dayağın buna da vurulmasını istiyorum.”

İhyaü’l-Ulum’u şöyle bir gözden geçiren Resulullah, Ebubekir’e, o da diğerlerine vererek hepsi de tedkik ettiler ve Sünnete aykırı bir hüküm bulunmadığına karar verdiler. Bu durumda müfteri olduğu sabit olan muterize dayak vurmak üzere ayağa kalkan Hazret-i Ömer, birkaç kırbaç vurduktan sonra, Ebubekir’in şöyle bir teklifi ile karşılaştılar.

“Ya Resulullah, gerçi bu kardeşimiz kitapta olmayan bir hatanın varlığını iddia etmişse de, maksadı yine Sünnetinizi korumaktır, niyeti doğrudur, izin verirseniz bu kadar kâfidir, affedelim.”

Efendimiz kendisine ait olan hakkını helal ettiğini, gerisini Gazzali’nin bileceğini ifade ettiler. Gazali’nin de muvafakatı üzerine Hazret-i Ömer’in (r.a.) elinden kurtulan ve cüz’î ilmine güvenerek bir müceddidi itham eden muarız, mescidden çıkıp gitti.

Sabah namazında cemaatın beklediği muarızın, şiddetli hasta olduğu haberi duyuldu. Ziyaretçiler sırtında simsiyah kamçı izlerinden muzdarip bulunduğunu, geceki vurulan kamçıların ciğerlerine kadar tesir etmiş olduğunu hayretler içerisinde müşahede ettiler.

Sıhhatine kavuştuktan sonra tevbe istiğfar ederek “İhyaü’l-Ulum”u okumaya başlayan Hoca Efendi, bu vadide o kadar ilerledi ki, kısa zamanda İhyaü’l-Ulum’a şerhler, haşiyeler yazacak kadar yükseldi. Bu hikayesini  de yazdığı eserlerine kaydeyledi.

Bir rivayete göre, âhir ömründe kamçı izleri yeniden açıldığından, “vefatı, Müceddide itirazı yüzünden yediği kamçılar sebebi ile oldu” dediler. (Ahmed Şahin,  Tarihin  Şeref  Levhaları)

[Safvet Senih] [Samanyolu Haber] 6.8.2020

Reuters o belgeye ulaştı!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınında gerçekleri örtbas etme derdine düştü. Uluslararası haber ajansı Reuters bu hafta günlük vak'a sayısının 1.000'in üzerine çıktığı Türkiye'deki bazı hastanelere gönderilen mektupta "Covid-19 yüzünden yoğun bakım ünitesindeki yatakları boşaltın." talimatının yer aldığını yazdı.

Uluslararası haber ajansı Reuters, Türkiye'deki yeni tip Koronavirüs (Covid-19) vaka sayısının artması üzerine bir araştırma hazırladı.

Ajansın ulaştığı belgelerde, Ankara Sağlık Müdürlüğü bölgedeki hastanelere "acil" kodu ile bir talimat yazısı gönderdi.

Yazıda klinik yatakların yüzde 50’sinin ve yoğun bakım ünitesindeki bütün boş yatakların Covid-19 hastaları için ayrılması istendi. Aynı belgede "Mecburi olmayan ameliyatları da erteleyin." denildi.

Gönderilen belgede Ankara’daki yoğun bakım ünitesindeki yatakların yüzde 63’ünün dolu olduğu belirtidi.

SADECE BİR HASTANEDE 200 KORONA VAK'ASI

Reuters’a mülakat veren Gaziantep-Kilis Tabipler Odası Başkanı Ayşegül Ateş Tarla, “Yakın bir süre önce sadece bölgedeki tek bir hastanede 200 vak'a kayıtlara geçti. Sağlık çalışanları arasında enfeksiyon oranı çok yüksek. Yetkililer muhtemelen tatil sonrasındaki iki haftada bir artış öngörecek Covid-19 birimlerindeki yatak sayısını yüzde 25 artıracaklardır.” dedi.

Ankara Tabipler Odası Genel Sekreteri Ali Karakoç ise kabaca bir hesaplama ile başşehirde her gün 1.000 insanda Koronavirüs tespit edildiğini söyledi.

HASTALAR SAATLERCE SEDYEDE BEKLETİLİYOR

Karakoç, “Hastalar, saatlerce sedyelerde bekliyor ya da evlerine gönderiliyor. Zatürre olanlar bile yer olmadığı için evlere gönderilebiliyor. Covid-19 için ayrılmış yataklar doldu. Eğer siz toplu taşımada insanların yan yana oturmasına izin verirseniz, fabrikalarda omuz omuza çalışmasına izin verirseniz, insanları uyardığınız zaman sizi dinlemezler.” dedi.

[Samanyolu Haber] 6.8.2020

4 yıl önce baba, 2 ay önce de anneleri tutuklandı

KHK’lı öğretmenler Murat Özonur 4 yıl, eşi Dilek Özonur ise 2 ay önce tutuklanınca 3 küçük çocukları anneanneye kaldı.

Manisa Turgutlu’da yaşayan KHK’lı öğretmen Murat Özonur, 15 Temmuz’dan sonra tutuklanıp Manisa T Tipi Cezaevine gönderildi. 4 yıldır eşinden ve çocuklarından ayrı olan Özonur, 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Matematik öğretmeni eşi Dilek Özonur 2 ay önce tutuklanıp Manisa E Tipi Cezaevine gönderildi. Ona da 6 yıl 3 ay ceza verildi. Cemaat soruşturmaları kapsamında yargılanan çiftin dosyaları da Yargıtay tarafından onaylandı.

Bold Medya'da yer alan habere göre dört yıldır babalarından, iki aydır da annelerinden ayrı olan Enes (5), Mesut (7) ve Tarık’a (10) artık 70 yaşındaki anneanneleri bakıyor.

“BU ZULME SESSİZ KALMAMAK GEREKİYOR”

Türkiye’de Özonur ailesinin çocukları gibi öksüz ve yetim kalmış binlerce çocuk olduğunu söyleyen HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bu üç masuma 70 yaşındaki anneanne bakıyor. Artık anneleri gelmeli bu zulme sessiz kalmamak gerekiyor.” dedi.

[Samanyolu Haber] 6.8.2020

ABD: Türkiye hala IŞİD'in üssü

ABD Savunma Bakanlığı'nın, Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü ile ilgili hazırladığı bir raporda, Türkiye'nin örgüte karşı mücadelesini güçlendirmesine rağmen lojistik, finans ve silah konularında halen IŞİD'in transit merkezi olduğu iddia edildi.

Bakanlığın Genel Müfettiş Ofisi, IŞİD'e karşı yürütülen İçsel Çözümleme Operasyonu (Operation Inherent Resolve, OIR) ile ilgili Kongre için hazırladığı 136 sayfalık son raporu yayınladı.

Euronews'te yer alan haberde, raporda Türkiye'nin IŞİD tarafından bir üs olarak kullandığına dair iddia, ABD Avrupa Komutanlığı'nın açıklamalarına dayandırıldı, "Türkiye, IŞİD için merkez olmayı sürdürürken Türk güvenlik güçleri son çeyrekte kendi topraklarında IŞİD karşıtı faaliyetlerini arttırdı, Suriye ve Irak sınırında varlığını güçlendirdi" ifadeleri kullanıldı.

Raporda, ABD Avrupa Komutanlığı'na göre Türkiye'nin adımları IŞİD'in para, silah ve savaşçı akışını etkiledi ancak Suriye ve Irak sınırında güvenliğin kontrol alınmasına yönelik sıkıntılar, IŞİD'in örgüt üyeleri ile ailelerini sınırdan geçirmeye devam edeceğini gösterdiği yazıldı. IŞİD'in para transferleri için özellikle Türkiye'yi kullandığı belirtilen metinde, Hazine Bakanlığı'na dayandırılan iddialara göre son 9 ayda örgüt Türkiye'de 10'dan fazla kişi ve kurumu bu iş için görevlendirdi.

"Türkiye'nin desteklediği muhaliflerden insan hakları ihlali iddiaları"

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, Türkiye'nin Suriye'de desteklediği muhalif gruplarla ilgili endişesine vurgu yapılan raporda, bu grupların ülkenin kuzeydoğusunda keyfi gözaltılar, yargısız infazlar ve mülke el koyma gibi insan hakları ihlalinde bulunduğuna dair şikayetler aldığı belirtildi. Ayrıca, keyfi gözaltına alınan Suriyelilerin bu gruplar tarafından Türkiye'ye gönderildiği de öne sürüldü. Aktarılanlara göre Dışişleri Bakanlığı bu iddiaların güvenilir ve şeffaf bir şekilde soruşturulması için Ankara'ya çağrıda bulunmayı sürürdü.

Bağımsız uzman ve araştırmacıların görüşüne yer verilen raporda, 1 Nisan- 30 Haziran'ı kapsayan çeyrekte, IŞİD'in faaliyetlerini artırmasının örgütün toparlanmasının ilk belirtileri olarak yorumlandı.

Savunma Bakanlığı'na göre IŞİD Suriye'de, Türkiye'nin Ekim 2019'daki askeri müdahalesi ve ABD'nin askerlerini geri çekmesiyle oluşan 'kaos'tan, Irak'ta ise halk ayaklanması ile siyasi kriz ortamından faydalandı.

Bakanlık, IŞİD karşıtı operasyonlara yeniden önem verilmedikçe örgütün bölgede elini güçlendirip daha sağlam adımlarla ilerleyebileceği uyarısında bulundu.

[Samanyolu Haber] 6.8.2020

Yeni itiraflar: Suikasti cemaate yıkmak için ev tutup içine kitaplar koydular

Arjantin’de İnterpol tarafından tutuklanan tetikçi Serkan Kurtuluş, Buenos Aires’te kaldığı hapishaneden ankesörlü telefonla Media Diem’den Said Sefa’nın programına katıldı. Kurtuluş çok çarpıcı itiraflarda bulundu.

Bir dönem AKP adına Suriye’de savaşan Serkan Kurtuluş, İzmir’de "F.... Borsası" olarak adlandırılan organizasyonun merkezinde görev alan isimlerden birisiydi.İçinde polislerin ve AKP'lilerin de olduğu bu borsada işadamlarına gözaltına alınacakları söylenerek şantajla para kopartılıyor veya gözaltına alma tehdidiyle paralarına el konuyordu.

Kurtulmuş, programda, tutuklandıktan sonra Türkiye ile ABD arasında krize neden olan Rahip Andrew Craig Brunson hakkında 2015, 2016 yıllarında bir suikaste kararı verildiğini söyleyen Kurtuluş, bunun için İzmir’de planlamalar yapıldığını ve bir ev tutulup içine Hizmet Hareketi'ne yakın kişilerin okuduğu kitapların konulduğunu söyledi. Kurtuluş, bundaki amacın da Cemaat’in hem ABD hem dünya nazarında terör örgütü ilan edilmesi olduğunu vurguladı.

İşte o program


‘Talimatı Nükhet Hotar ve Ahmet Kurtuluş verdi’

Rahip Brunson’a suikast talimatını dönemin AKP Genel Başkan Yardımcı Nükhet Hotar ile AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş’un verdiğini iddia eden Serkan Kurtuluş şunları söyledi:

“Önce Mustafa Ali Eren’in seçiyorlar. Brunson 1 Nisan 2011’de bir saldırıya uğradı. Brunson’a kurusıkı tabancayla ateş eden Eren, o sırada “El Kaide bunun hesabını soracak” diye bağırdı. Onu El-Kaide’den içeri atıyorlar ama Eren’in bu örgütle alakası yok.”

“Daha sonra aynı ekip bunu başkasına yaptırmam için 2015, 2016 yıllarında benimle irtibata geçti. Ev tutmamı istedi. Bunlar Nükhet Hotar ve Ahmet Kurtuluş’tu. Bir ev tutuldu, içine Cemaat ile ilgili kitaplar konuldu. Eylemi yapacak çocuğun bu evde kalması istendi. Parmak izi için. Ben bunu kabul etmedim. Çünkü Amerikalı bir rahibin öldürülmesi çok ağır bir şey. Hayır da diyemedim ve oyaladım. Suikast sonrası onu yapan kişiyi öldüreceklerdi. Aynı Rus Büyükelçisi suikastı gibi. Bunu da Cematin üzerine yıkacaklardı. Bu süreçte Nükhet Hotar ile Ahmet Kurtuluş’un ofisininde görüştük. Daha sonra ben 'F... Borsası’ olayı da çıkınca yurtdışına kaçtım.”

Ahmet Kurtuluş evinde öldürülmüştü

İzmir’de ‘organize suç örgütü’ davasının 69 sanığı arasında bulunan AKP eski İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş(41), elektronik kelepçeyle ev hapsinde tutulduğu Narlıdere ilçesindeki bir sitede bulunan dairesine, Mayıs 2019’da polis yeleği giyerek gelen bir kişi tarafından 5 yaşındaki oğlunun gözleri önünde tabancayla vurularak, öldürülmüştü.

[Samanyolu Haber] 6.8.2020

Yusuf Bilge Tunç’un kaçırılışının üzerinden 1 yıl geçti

KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un kaçırılışının üzerinden 1 yıl geçti. Ailesi ve çocukları ayakta durmaya çalışırken, savcılık etkin soruşturma yapmamak için direniyor.

BOLD – KHK’lı Yusuf Bilge Tunç, 6 Ağustos 2019 günü Siyah Transporter’la zorla kaybedildi. Tunç’un kaçırılışının üzerinden 1 yıl geçti.

KHK ile ihraç edildikten sonra karton bardak ve ambalaj malzemesi satarak geçimini sağlayan Tunç’un ailesi kaçırıldıktan sonra yaptıkları başvurlarda diğer kaçırılma vakalarındaki durumlarla karşılaştı. Savcılık, kamera kayıtlarını toplatmadı, cep telefonu sinyal bilgilerini inceletmedi. Ailenin kendi çabalarıyla topladıkları deliller ise emniyet ve savcılık arasında gidip geldi. Tunç’un 45 gün sonra terkedilmiş halde bulunan aracında, ailenin defalarca başvuru yapmasına rağmen delil incelemesi yapılmadı. Aile, parmak izi ve olası delillerin korunabilmesi için araca aylarca dokunmadı. Savcılığın inceleme yaptırmayacağı anlaşıldıktan sonra aile aracı temizletip satışa çıkarınca, savcılık aniden delil incelemesi kararı aldı.

Baba Mustafa Tunç, savcılıkla verdiği mücadeleyi anlatıyor:

“Arabasını kaçırıldıktan 45 gün sonra GİMAT’ın ıssız bir yerinde bulundu. Polis çağırdık, tutanak tutuldu ama olay yeri incelmesi yapılmadı. Savcılığa başvurduk. Arabayı 35 gün orada tuttuk. Savcı olay yeri incelemesi yaptırmayacağını bizzat avukata söyledi. İtiraz ettik, yine yaptırmadı. 35 gün sonra çektik arabayı. Savcı değişti. İkinci savcı olay yeri incelemesi talep etti. 6 ay sonra inceleme yapıldı. Biz arabayı o zaman satışa çıkartmak için temizledik ve tamirini yaptırmıştık ve arabayı şu anda sattık.”

MOBESE KAMERALARININ NUMARALARI VERİLMESİNE RAĞMEN GÖRÜNTÜLER TOPLANMADI

Oğlunun bulunması için hiçbir insani hassasiyet gösterilmediğini ifade eden Tunç, “Ailesine kızıp evden kaçan bir insan gibi aradılar oğlumu. HTS kayıtlarının incelenmesini istedik. 11. ay bitiyor, HTS kaydı incelemesi daha sonuçlanmadı. Olaydan hemen sonra gelinimle birlikte güzergahtaki MOBESE kayıtlarının numaralarını aldık, savcılığa bildirdik, incelenmesini istedik, bu konuda da hiçbir inceleme yapılmadı.  Olay yeri inceleme 6 ay sonra, HTS kayıtları 10 ay sonra istendi, hala sonuçlanmadı, MOBESE kaydı ile ilgili herhangi bir araştırma yok. Dosyada bol bol yazışma var. O ona bu buna yazmış. Arayıp bulma konusunda ciddi bir araştırma yapılmadığını görüyoruz.” dedi.

ULUSLARARASI HUKUKA BAŞVURU

Yerel hukuktan sonuç alınamayınca Tunç ailesi uluslararası kurumlara başvurdu. Birleşmiş Milletler’e ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine de başvuru yapıldı. Yusuf Bilge Tunç’un akıbetini Türkiye’ye soran BM’ye ulusal makamlar “O kişiyi biz de arıyoruz.” cevabını verdi. AİHM ise Yusuf Bilge Tunç’un bulunması için Ekim 2020’ye kadar süre tanıdı. AİHM’si 2019 yılında kaçırılan 6 kişi için de Eylül 2019’a kadar süre vermişti. Süre dolmak üzereyken 6 isim, Ankara Emniyet Müdürlüğünde ortaya çıkmıştı.

“DEVLETTE OLDUĞUNA EMİNİZ”

Aile, Tunç’un devlet tarafından kaçırıldığına emin. Kaçırılma olayından sonra devlet görevlilerinin delilleri toplamamaktaki direnişi bunun en önemli göstergesi. Kamera görüntülerinin belli bir noktanın ötesinde bulunamayışı, Tunç’un aracının daha önce ailenin aradığı bölgeye içi boşaltılmış olarak sonradan getirilip bırakılması, savcının tüm ısrarlara rağmen araçta delil arama talimatını vermeyişi bunun en önemli göstergeleri.

ÜÇ ÇOCUĞU VAR

Zorla kaybedilen Yusuf Bilge Tunç, “Mülkiye” olarak bilinen Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olduktan sonra kamuda Mali Hizmetler Uzmanı olarak görev yapmaya başlamıştı. OHAL döneminde “iltisak ve irtibat” gerekçesiyle önce açığa alınan Tunç, ardından KHK’yla ihraç edildi. 10, 7 ve 3 yaşlarında üç çocuğu bulunan Tunç, ailesinin geçindirmek için ambalaj malzemeleri alım satımıyla uğraşıyordu.

İŞKENCE ÇİFTLİĞİ

Bugüne kadar kaçırılanların verdiği bilgilere göre, siyah Transporter’la kaçırılanlar MİT’in Çiftlik olarak tabir edilen Ankara’daki Anadolu Bulvarı ile Marşandiz’in kesiştiği noktadaki merkezine götürülüyorlar. 2016 ve 2017’de kaçırılanlardan bir kısmı, “Çiftlik”e götürülmeden önce birkaç ay Ankara Yenimahalle’deki MİT’in merkez karargahında tutuldular ve ardından Çiftlik’e götürüldüler. Burası MİT’in Özel Operasyonlar Merkezi olarak biliniyor. Bu merkez 80’li yıllarda solcuların götürüldüğü işkence merkeziydi. 15 Temmuz’dan önce yenilenen merkezde Gülen Hareketi üyelerinin yanı sıra Suriye’den getirilen bazı Kürtlerin de işkence gördüğü belirtiliyor.

Ayten Öztürk ve Zabit Kişi ise yurt dışından kaçırıldıkları için MİT’in Yurt Dışı Operasyonlar Birimi tarafından farklı bir yere götürüldüler. Ankara Esenboğa Havalimanı yolunda Saray Tesisleri olarak bilinen yerdeki MİT’in yerleşkesinde bulunan merkezde Zabit Kişi ve Ayten Öztürk ağır işkence gördü.

Kaçırılanlardan, Zabit Kişi, Ayten Öztürk, Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Mesut Geçer, Önder Asan ve Ümit Horzum yaşadıklarını aylarca süren sistematik işkenceyi mahkeme huzurunda anlattılar. Anlatımlar resmi mahkeme tutanaklarına geçti.

KAÇIRILANLAR

Kaçırılan kişilerin çoğundan aylarca haber alınamazken, bazıları aylar sonra Emniyet’e yasa dışı biçimde teslim edildi. Tamamı aylarca ağır işkence gördüklerini beyan ettiler. Kaçırılan kişilerden bazılarından ise bir daha haber alınamadı. Sunay Elmas, Ayhan Oran ve Yusuf Bilge Tunç halen kayıp.

Sunay Elmas(27 Ocak 2016), Ayhan Oran (1 Kasım 2016). Mustafa Özgür Gültekin (21 Aralık 2016), Durmuş Ali Çetin(17 Mayıs 2017), Hüseyin Kötüce (28 Şubat 2017), Mesut Geçer (26 Mart 2017), Turgut Çapan (31 Mart 2017), Önder Asan(1 Nisan 2017) Cengiz Usta(4 Nisan 2017), Mustafa Özben(9 Mayıs 2017), Fatih Kılıç(14 Mayıs 2017), Cemil Koçak (5 Haziran 2017), Murat Okumuş(16 Haziran 2017), Enver Kılıç (30 Eylül 2017),  Zabit Kişi (30 Eylül 2017), Hıdır Çelik (6 Aralık 2017), Ümit Horzum (6 Aralık 2017), Ayten Öztürk (13 Mart 2018), Orcun Şenyücel (21 Nisan 2018), Hasan Kala(20 Temmuz 2018), Fahri Mert(12 Ağustos 2018), Ahmet Ertürk(16 Kasım 2018), Gökhan Türkmen (7 Şubat 2019), Yasin Ugan(12 Şubat 2019), Özgür Kaya(12 Şubat 2019), Erkan Irmak(16 Şubat 2019), Mustafa Yılmaz(18 Şubat 2019), Salim Zeybek(20 Şubat 2019), Yusuf Bilge Tunç (6 Ağustos 2019)

[Bold Medya] 6.8.2020

Grup Yorum üyelerine işkenceli gözaltı

İstanbul Polonezköy’de konser provası yapan Grup Yorum’un 6 üyesi gözaltına alındı. Eş zamanlı olarak da Okmeydanı’ndaki İdil Kültür Merkezi de basıldı.

Grup Yorum üyeleri Dilan Poyraz, Bahar Kurt, Betül Varan, Eren Erdem, Barış Yüksel ve Sercan Toptancı, Beykoz Polonezköy’de konser provası yaparken gözaltına alındı.

Gözaltı sırasında Grup Yorum üyelerine işkence uygulandı. Bahar Kurt şiddete maruz kalan üyelerden biri oldu.

Halkın Hukuk Bürosu’nun yaptığı açıklamaya göre, Grup Yorum üyelerinin gözaltına alındığı esnada, Okmeydanı’nda bulunan İdil Kültür Merkezi de polisler tarafından basıldı. Kültür merkezinde polisin arama çalışmalarının sürdüğü bilgisi paylaşıldı.

Grup Yorum’un 9 Ağustos’ta Yenikapı’da vereceği konser Valilik tarafından yasaklanmıştı. Grup Yorum’un iki üyesi Helin Bölek ve İbrahim Gökçek, üç yıldır devam eden konser yasaklarının son bulması, grup üyelerine yönelik davaların düşürülmesi, faaliyetlerini yürüttükleri İdil Kültür Merkezi’ne yönelik baskınların son bulması talebiyle ölüm orucu eylemine başlamıştı. Helin Bölek, ölüm orucunun 288’inci gününde, İbrahim Gökçek ise 322’nci günde vefat etmişti.

[TR724] 6.8.2020

Serkan Kurtuluş: Rahip Brunson’a suikast emrini bana AKP Genel Başkan Yardımcısı verdi!

Arjantin’de İnterpol tarafından tutuklanan tetikçi Serkan Kurtuluş, Buenos Aires’te kaldığı hapishaneden ankesörlü telefonla Media Diem’den Said Sefa’nın programına katıldı. Kurtuluş, hakkındaki iddialara cevap verdi.

Bir dönem AKP adına Suriye’de savaşan Serkan Kurtuluş, İzmir’de “Fetö” Borsası olarak adlandırılan organizasyonun merkezinde görev alan isimlerden birisiydi.

Programda, tutuklandıktan sonra Türkiye ile ABD arasında krize neden olan Rahip Andrew Craig Brunson hakkında 2015, 2016 yıllarında bir suikaste kararı verildiğini söyleyen Kurtuluş, bunun için İzmir’de planlamalar yapıldığını ve bir ev tutulup içine Hizmet Hareketi ile ilgili kitapların konulduğunu söyledi. Kurtuluş, bundaki amacın da Cemaat’in hem ABD hem dünya nazarında terör örgütü ilan edilmesi olduğunu vurguladı.

‘Talimatı Nükhet Hotar ve Ahmet Kurtuluş verdi’

Rahip Brunson’a suikast talimatını dönemin AKP Genel Başkan Yardımcı Nükhet Hotar ile AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş’un verdiğini iddia eden Serkan Kurtuluş şunları söyledi:

“Önce Mustafa Ali Eren’in seçiyorlar. Brunson 1 Nisan 2011’de bir saldırıya uğradı. Brunson’a kurusıkı tabancayla ateş eden Eren, o sırada “El Kaide bunun hesabını soracak” diye bağırdı. Onu El-Kaide’den içeri atıyorlar ama Eren’in alakası yok.”

“Daha sonra aynı ekip bunu başkasına yaptırmam için 2015, 2016 yıllarında benimle irtibata geçti. Ev tutmamı istedi. Bunlar Nükhet Hotar ve Ahmet Kurtuluş’tu. Bir ev tutuldu, içine Cemaat ile ilgili kitaplar konuldu. Eylemi yapacak çocuğun bu evde kalması istendi. Parmak izi için. Ben bunu kabul etmedim. Çünkü Amerikalı bir rahibin öldürülmesi çok ağır bir şey. Hayır da diyemedim ve oyaladım. Suikast sonrası onu yapan kişiyi öldüreceklerdi. Aynı Rus Büyükelçisi suikastı gibi. Bunu da Cematin, ‘fetö’nün üzerine yıkacaklardı. Bu süreçte Nükhet Hotar ile Ahmet Kurtuluş’un ofisinin de görüştük. Daha sonra ben Fetö Borsası’ olayı da çıkınca yurtdışına kaçtım.”

İşte o program;


Ahmet Kurtuluş evinde öldürülmüştü

İzmir’de ‘organize suç örgütü’ davasının 69 sanığı arasında bulunan AKP eski İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş(41), elektronik kelepçeyle ev hapsinde tutulduğu Narlıdere ilçesindeki bir sitede bulunan dairesine, Mayıs 2019’da polis yeleği giyerek gelen bir kişi tarafından 5 yaşındaki oğlunun gözleri önünde tabancayla vurularak, öldürülmüştü.

[TR724] 6.8.2020

Demirtaş: Devletin içindeki yapı ajandasını adım adım hayata geçiriyor

Tutuklu muhalif lider Selahattin Demirtaş, devlet içindeki yapının adım adım otoriter bir rejim inşa ettiğini, bunların yargıda, siyasette, medyada ve sermayede ayakları olduğunu söyledi.

BOLD – Türkiye’deki siyasi gelişmelere ilişkin açıklamada bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Devlet içinde gizli şekilde örgütlenmiş bir yapı, planlı operasyonlarla ajandasını adım adım hayata geçiriyor. Bu gizli, örgütlü yapının siyaset ve yargı ayağı var” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, tutuklu bulunduğu Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde mesaj gönderdi. Demirtaş’ın mesajları Twitter hesabından paylaşıldı.

Türkiye’de otoriter, tekçi bir rejim inşa edildiğine dikkat çeken Demirtaş, “Devlet içinde gizli şekilde örgütlenmiş bir yapı, planlı operasyonlarla ajandasını adım adım hayata geçiriyor. Bu gizli, örgütlü yapının siyaset ve yargı ayağı var. Bürokrasi, medya ve sermaye ayağı var” dedi.

Demirtaş’ın mesajları şöyle :

“* Merhabalar. Kısıtlı imkanlarla gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum. Ülkede yaşananların adını doğru koymamız gerekiyor. Bir süredir, anayasal düzen fiilen değiştiriliyor ve yerine otoriter, tekçi bir rejim inşa ediliyor. Ve bu, sadece açık siyasi yöntemlerle de yapılmıyor.

* Bu yapılırken kamu gücü, yasa dışı bir şekilde ve fütursuzca kullanılıyor. Devlet içinde gizli şekilde örgütlenmiş bir yapı, planlı operasyonlarla ajandasını adım adım hayata geçiriyor. Bu gizli, örgütlü yapının siyaset ve yargı ayağı var. Bürokrasi, medya ve sermaye ayağı var.

* Bize yönelik operasyon da aynı amaçla, otoriter ve tekçi bir rejim kurabilmek için yapıldı, yapılıyor. Bize karşı kurulan siyasi kumpasta rol alanlar hakkında, elimizde güçlü hukuki belgeler ve deliller var.

* Bizim dışımızdaki muhalif kesimlere karşı yürütülen operasyonların merkezinde de yine aynı şekilde siyasette, yargıda, bürokraside, medyada ve sermaye dünyasında ayakları olan bu yapı var.

* Benim tavsiyem, kimsenin bu ağır suçlara daha fazla ortak olmamasıdır. Çünkü günü geldiğinde halk kararını verecek ve ardından hukuk işleyecektir. Ortaya konulacak deliller, tartışma götürmeyecek şekilde, etkili hukuki süreçler başlatacaktır.

* 83 milyon, birbirimize inanalım, kenetlenelim. Bu badireyi atlatıp Türkiye’yi birlikte düze çıkaracağız. Çünkü bu ülke hepimizin. Hep birlikte güçlü bir demokrasi kurup, barış içinde yaşayacağız. Direncinizi, umudunuzu, cesaretinizi asla kaybetmeyin. İyilik kazanacak, mutlaka!”

[Bold Medya] 6.8.2020

TL sıfırlanıyor! [Yusuf Dereli]

Doları psikolojik sınır olan 7 TL’de tutmak için Merkez Bankası’nın (MB) rezervlerini eriten iktidar, Türk Lirasını sıfırlamakta kararlı! Londra swap piyasalarında gecelik vadede TL faizi yüzde 1.050’ye kadar yükseldi. TL swap faizi son tam günlük işlemin yapıldığı 29 Temmuz’da yüzde 6,8 seviyesindeydi. ‘Dolar alırlar’ düşüncesiyle Londra swap piyasasına TL verilmeyerek doların yükselişi engellendi ancak bu kez TL’ye sıkışan yatırımcılar borsada satışa geçti. Sonuç olarak TL değer kaybetti, borsa sert düştü, dolar yükselmedi ama geriye de gitmedi! 2001’deki ekonomik krizi sırasında görülen seviye yüzde 71’di.

Londra swap piyasası geçen yıl bahar aylarında da gündeme gelmişti. Türk bankalarının Londra piyasalarına TL akışını kesmesiyle Nisan 2019’da TL swap faizleri yüzde 1300’e kadar çıkmıştı. Ardından Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) bankaların bu tür işlemlerine özkaynaklar üzerinden sınırlama getirmiş ve işlem hacimleri de çok düşük seviyelere inmişti.

GECELİK SWAP FAİZİNİN YÜKSELMESİ NE DEMEK?

Peki gecelik TL faizi neden bu kadar yükseldi? Faizin yükselmesi MB’nın rezervlerini eritmesinden bağımsız değil. İktidar iki yıldır doları baskılamak için MB’nin rezerlerinden yaklaşık 70 milyar doları eritti. MB’nin swap hariç net rezervi eksi 37 milyar dolara kadar geriledi. Uzmanlara göre yıl sonuna kadar MB’nin brüt rezervi bile eksiye düşebilir. Bütün bunlar AKP rejiminin dolara müdahale edecek cephanesinin kalmadığını, dolayısıyla doların önümüzdeki günlerde yükselme eğilimine gireceğini gösteriyor.

DOLAR 7 TL OLMASIN, TL SIFIRLANSA DA OLUR!!!

Eldeki verilere bakarak doların yükseleceğini tahmin eden yatırımcı TL’den kaçarak dolara koşuyor. MB ise yatırımcılar Londra swap piyasasında TL verip dolar almasınlar diye TL arzını kısıyor. TL arzı azaldığı için doğal olarak faiz fırlıyor. Peki Londra swap piyasasında TL bulamayan yatırımcı ne yapıyor?  DİBS piyasasından çıkıyor veya borsada hisse satarak TL alıyor. Rabobank’tan gelişmekte olan piyasalar döviz stratejisti Piotr Matys, son yaşanan faiz artışını, “Daha önce de kullandıkları ve TL’yi mümkün olduğunca pahalı hale getirmeyi hedefleyen aracı kullanarak, yatırımcıları TL’nin karşısında pozisyon almaktan vazgeçmeye çalıştıkları anlaşılıyor.” diyerek yorumluyor.

BORSA DÜŞTÜ, TL ERİDİ, DOLAR DÜŞMEDİ!

Peki bütün bunların sonucunda ne oldu? TL’nin likiditesi neredeyse yok olma noktasına geldi. Yani TL’nin değeri yanlış ekonomi ve para politikaları nedeniyle sıfırlandı. Dünya borsalarındaki yukarı hareketin etkisiyle 4 günlük aranın ardından sabah yükselişle açılan endeks, öğleden sonra Londra’dan gelen swap faizi haberleriyle satışa döndü. Swap piyasasında TL bulmayan yatırımcılar, borsada hisse satışı yaptı. Borsa düştü. BIST-100 endeksinde satışlar kademeli olarak artarken, endekste düşüş bir ara yüzde 5.5’e yaklaştı. Endeks saat 18.00’da yüzde 3.44 düşüşle 1,088 puan olarak kayıtlara geçti. Bankacılık endeksi de yüzde 3.38 kayıp yaşadı.

SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİL

Yatırımcı ‘TL verip dolar almasın’ düşüncesiyle Swap piyasalarına TL vermeme uygulaması uzun süre devam ettirilebilecek bir süreç değil. Ayrıca kalıcı ve uzun vadeli bir çözüm de değil. Görüldüğü gibi ‘kısa vadede’ bile ciddi bir çözüm olmadığı aşikar. Siz dolar kurunu tutmak için yurtdışına TL’yi kısarsanız, yatırımcı da Borsa İstanbul’a satış yaparak ihtiyacı olan TL’ye ulaşıyor. Sonuçta ne dolar düşüyor, ne borsa yükseliyor ne de TL’nin likiditesi artıyor.

[Yusuf Dereli] 6.8.2020 [TR724]

Muhteşem gidişin, sönük dönüşü [Hasan Cücük]

Arda Turan büyük umutlarla ve yıldız adayı olarak 2011’de ayrıldığı Galatasaray’a 9 yıl aradan sonra kulüpsüz bir oyuncu olarak döndü. Genç yaşında Galatasaray kaptanlığına yükseldi. Atletico Madrid’le La Liga şampiyonluğu yaşayıp, Şampiyonlar Ligi finali oynadı. Bir Türk futbolcuya ödenen rekor bonservis ücretiyle Barcelona’ya transfer oldu. İspanya’ya alışmış bir oyuncu olarak geldiği Barcelona’da hüsran yaşadı. Galatasaray’a dönmesi beklenirken, sürpriz bir şekilde Başakşehir’e kiralık olarak geldi. Bir zamanların yıldızı daha 30’lu yaşların başında gözden düştü. Yaklaşık 8 aydır kulüpsüz olup, tek başına antreman yapan Arda Turan, bedelsiz olarak Galatasaray’a döndü. Gidişi muhteşem dönüşü sessiz oldu.

‘Arda Turan gibisi 100 yılda bir gelir’ diyecek kadar egosu vardı. Kendini Türk futbol tarihinin gördüğü en iyi futbolcular listesine tepeden yazıyordu. Messi, Neymar, Suarez, Xavi, Iniesta ve Bosquets gibi yıldızlarla birlikte oynamak elbette her oyuncunun rüyasıydı. Arda Turan için bu rüya Temmuz 2015’te gerçeğe dönüştü. Ancak Barcelona’ya FIFA’nın verdiği 6 aylık transfer yasağından dolayı formasına ancak sezonun ikinci devresinde kavuştu. 2016-17 sezonuyla birlikte hızla gözden düştü. Teknik patron Luis Enrique’nin gözüne girmeyi başaramayan Arda Turan, değil sahaya çıkmak yedek kulübesinde bile yer bulmakta zorlandı.

2017-18 sezonu Arda Turan’ın sıfırı tükettiği yıl oldu. Barcelona maçlarını ancak tribünden seyreden biriydi. Bir dakika bile forma giymeden sezonun ikinci devresinde Başakşehir’e kiralık olarak geldi. Gelişi bile olay oldu. Barcelona’da tribünde oturduğunda bile yıllık 8 milyon Euro alan Arda Turan, Başakşehir’e 4 milyon Euro maaşla geldiği açıklandı. Maaşını ismi açıklanmayan bir sponsor karşılıyordu. Ne de olsa o yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin para musluklarının bağlandığı kulüptü.

Arda Turan’ın bitmediğini göstermek istiyordu. Ne de olsa ‘’100 yılda bir gelen’’ özel bir futbolcuydu. Ancak Barcelona’da geçen futbolsuz ayları Arda Turan’ı sıradanlaştırmıştı. Ayakları susunca öfkesi konuşan bir Arda vardı. 2017-18 sezonunun 32. haftasında oynanan Başakşehir-Sivasspor maçına Arda Turan damgasını vurmuştu. Karşılaşmanın son bölümlerinde kendisine yapılan bir müdahale sonrasında faul bayrağını kaldırmayan yardımcı hakemin üzerine yürüyüp hakemi iten Arda kırmızı kart görmüştü. Gördüğü kırmızı kart sonrasında da orta hakemin üzerine yürüyerek yumruk hareketi yapan Arda Turan’ı takım arkadaşları zorlukla sakinleştirerek soyunma odasına götürmüştü. Cezası ise tam 16 maç olmuştu. Ancak daha sonra yapılan itirazla cezası 10 maça indirildi.

O eski halinden eser yoktu. Ne yapsa olmuyordu. 2018-19 sezonunda hepi topu 14 maçta sahaya çıktı. 705 dakika kaldığı sahada gol atamazken, 3 asist yaptı. Artık sahaya ilk 11’de değil, sonradan oyuna giren bir oyuncuydu. Maçın sonlarına doğru oyuna giriyor, daha maça ısınmadan hakem düdüğü çalıyordu. 1 Aralık 2019’da Başakşehir – Antalyaspor karşılaşması Arda Turan’ın son kez sahne aldığı maç oldu. Hani sahne aldı dediysek, son 5 dakika oyuna girdi. Sonrasında sakatlığından dolayı kadroda yer almadı.

Ocak 2020’de Arda Turan’ın Başakşehir macerası sonlanıyordu. Kiralık olarak geldiği İstanbul ekibinden ‘yeni bir sayfa açmak için’ ayrıldığı duyuruldu. Kağıt üzerinde hâlâ resmen Barcelona oyuncusuydu. Ama İspanyol ekibi, Barcelona şehrine gelmesini bile istemiyordu. Adı sık sık değişik kulüplerle, en çokta ilk göz ağrısı Galatasaray’la anılıyordu. Sarı-kırmızılı ekipten ‘Gündemimizde yok’ açıklamasından sonra Çin ve Katar ekiplerinin Arda Turan’ı renklerine bağlamak için sıraya girdiği haberleri okuduk. Hepsi balon çıktı. Spor sayfalarından magazin sayfalarına transfer olan bir Arda Turan vardı. Aldığı kilolarla dikkat çekiyordu.

Sezonun bitimiyle Arda Turan resmen kulüpsüz kaldı. Gerçi Ocak ayından itibaren fiilen kulüpsüzdü. Temmuz 2015’te 40 milyon Euro’ya Barcelona’ya gelen Arda Turan, TL’den daha hızlı değer kaybetmişti. Piyasa değeri sadece 650 bin Euro gösteriliyordu. İşte bu şartlarda Arda Turan, 33 yaşında 9 yıl aradan sonra döndü. ‘Gidişim sessiz oldu, dönüşüm muhteşem olacak’ şarkı sözlerinin tersi gerçekleşti. Dönüşü sessiz ve sönük oldu. Arda Turan’ı Galatasaray’a getiren en önemli gerekçe duygusal sebep, yani para oldu. Bonservis ödenmeyen, alacağı ücret çok cüzi bir oyuncu o artık.

[Hasan Cücük] 6.8.2020 [TR724]

Beş yüz [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu benim TR724’teki beş yüzüncü (500.) yazım! Tam 500 kez siz değerli okurlara düşüncelerimi sunma, sizlerle görüş, analiz, yorum, duygu ve bilgilerimi paylaşma olanağına sahip olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Eğer bu yazılarda herhangi bir biçimde sürç-i lisan ettiysem affola. Bilin ki bunu bilerek ve isteyerek yapmamışımdır.

Bu yazıda son dört yıldır toplam 500 kez sizin karşınıza bir gazete makalesi ile çıkmış bir akademisyen yazar olarak genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Yazıya başlamadan önce adını burada vermek istemediğim yabancı bir “gazeteci” tarafından Twitter ortamında,  sözlü hakaret ve saldırıya uğradım. Aslında ilginç bir tesadüf ki, bu genel değerlendirmenin çerçevesine çok uygun bir veri oldu bu hakaret ve saldırı. Bazı soruların yanıtlanması, bazı belki de iyi anlaşılmamış olan noktaların açıklığa kavuşturulması gerektiğini anladım.

Öncelikle neden yazıyorum? Bunu açıklamak istiyorum. İki nedeni var yazmamın. Bunlardan birincisi, en genel ifadeyle Türkiye’nin gidişatını beğenmediğimden. İkincisi, akademik uzmanlık alanımın Türkiye ile ilgili oluşundan. Birincisi, hem Türkiyeli biri olmamdan dolayı, hem de insani nedenlerle, Türkiye’deki otoriterleşen rejimden ve bu rejimin sonuçlarından dolayı derin endişe duyuyor olmam. Yani duygusal bir motivasyonum var. Rejim ve Türkiye halkının genelinin bu rejime yönelik tutumu hakkında büyük bir hayal kırıklığı yaşasam da, duygusal bu bağ yok olmadı. Çünkü biliyorum ki, sayıca ve oranca çok daha ufak da olsalar, milyonlarca insan var, benimle aynı duygu ve düşünceleri paylaşan. Bu insanlar, tıpkı benim gibi, yaşanan olumsuz dönüşümü görüyor, endişeleniyor, korkuyor. Bu gidişatı durdurmak istiyor ve ülkenin normalleşmesinin hayallerini kuruyor. Akademik olan ikinci motivasyonum ise, çok daha rasyonel bir düzlemde Türkiye’yle ilgilenmemi gerektiriyor. Her iki motivasyon da benim için belirleyici.

Neden yazıyorum? 15 Temmuz 2016 sonrasıydı. Ben Yarına Bakış gazetesinde köşe yazarı olarak haftada bir yazmaktayken, malum nedenlerden dolayı gazete kapanmıştı. Ben yeni açtığım Twitter hesabımdan elimden geldiğince Türkiye’de neler olup bittiğini yorumlamaya çalışıyordum. Daha onlu rakamlarda takipçim vardı! Günün birinde TR724’ten bir mesaj aldım. Benim bir sıralı paylaşımımı gazetede yayınlamak istediklerini söylediler. KHK’lık olmuştum ve rejimin soluğu ailecek ensemizdeydi. Bir devlet üniversitesinde profesörken Kanada’ya 2015 Temmuz’unda bir yıllığına ailemle birlikte gelmiş, tam bir yıl sonra bir anda durup dururken hain ilan edilmiştik. Hikâyemiz belki kitlesel aydın takibatı ortamında son derece sıradandı. Ama bizim için öyle değildi. Korkuyorduk. Daha kısa süre önce saygın ve makbul kabul edilen kamu personeli ve akademisyenken bir anda hainliğe “terfi” etmiştim ve işin kötüsü, Türk olmayan eşim ve iki küçük çocuğum da bu süreçte aynı benim gibi “devlet düşmanı” ilan edilerek zulme uğramışlardı. Gazetede benim sıralı paylaşımların yayınlanmasından korktum. Ama korkunun ecele faydası yoktu. İstesem “suçsuzluğumu kanıtlamaya” çalışır, araya birilerini sokar, yalvar yakar olup bir şekilde yeniden “sistem tarafından kabul edilen” biri olabilirdim. Türkiye’deki pozisyonuma yeniden dönebilir, ya da en azından bunun hayaliyle susup oturabilirdim.  Hatırlıyorum da, “eşim rejim muhalifi” olma rolüme ve yazıp-çizmeme, Twitter ortamında bile büyük çekinceyle yaklaşmıştı. TR724’te yazma teklifini kabul ettiğimde bu durumdan hiç memnun olmadı. Onu ikna edebilmek için, ileride büyüdükleri zaman çocuklarımın babalarının dik duran ve doğruyu savunan biri olduklarını öğrenmelerinin önemli olduğunu söylemiştim. Bu düşüncemden vazgeçmedim. Bilgisayarımın klavyesine dokunurken hep onlar gözümün önüne geldi. Bundan 10 yıl, 20 yıl sonra ya bu yazdığımı okurlarsa! Onları utandırmamalıydım! Eşim Marina artık benim yazıyor olmamla ve tarihin doğru tarafında olmamla gurur duyuyor. Laik-Kemalist mahalleden olan annem başlangıçta kabullenemese de, artık sadece benim yazılarımın değil, gazetenin de müdavimi oldu. Birçok samimi arkadaşı da bizim gazeteyi okuyor.

Ben neden Gülen Cemaati’ni savunuyorum? Bazıları bunu çok merak ediyor. Onları da sizi de şaşırtsa da, bu soruya benim yanıtım çok basit. Ben asla Gülen Cemaati’ni savunmuyorum. Ben hiçbir grubun avukatı değilim. Açık söyleyeyim, Kürt siyasi hareketinin, liberallerin, LGBT bireylerin, solcuların, Grup Yorum’un, Barış Akademisyenleri’nin, Alevilerin ya da gayrimüslim azınlıkların olanların uğradıkları mağduriyetleri dillendirmemle, Gülen Cemaati’nden olanların, mağduriyetlerini dillendirmem arasında hiçbir fark yok, motivasyon açısından. Azıcık aklı olan ve beni yazılarımdan ve sosyal medya paylaşımlarından tanıyan biri, bunu derhal anlar. Dahası, beni yakından tanıyan arkadaşlarım ve meslektaşlarım da bunu bilir. Benim derdim birilerini savunmak değil. Böyle bir misyonum ve amacım yok. Benim amacım, Türkiye’deki otoriterleşme ve faşizanlaşmadan dolayı mağdur olan herkese aynı ölçütlerle yaklaşmak. Mağdurların dünya görüşü ve ideolojilerine göre pozisyon almayıp, herkese aynı kriterleri ve standartları uygulamak. “Düşüncelerinize katılmıyorum, ama onları savunma hakkınıza sonuna kadar sahip çıkarım” ilkesiyle hareket etmek.

Neden TR724? Neden olmasın? Cemaat’e yakın oldukları için mi? Peki, mesela Diken’de ya da Ahval’de, Cumhuriyet veya Sözcü’de, bugüne dek TR724’te yazdığım şeyleri yazsaydım, o zaman o yayın gruplarına mı “tasnif edilecektim”? TR724’te açıkçası her yazarın ideal ortamı olan bir redaksiyonel özgürlük rahatlığında yazıyorum. Bugüne dek yazılarımda birçok “aykırı” şeyler olsa da tek bir kez bile müdahale görmedim. Bu benim öznel deneyimimdir. Aynı deneyimi Yarına Bakış’ta ve Zaman’da da yaşamıştım. İddia ediyorum ki, bugün mesela Can Dündar bir yazı yayınlamak istese, gazete bu yazıyı da derhal yayınlar. Gazeteler platform olmalıdır. Yazarların görüşleri yazarları bağlar. Ben TR724’te yazarken tümüyle bu parametrelerle düşünüyorum. Yazdığım platform önemli değil. Nerede yazdığım değil, ne yazdığım önemli.

Cemaat’çi miyim? Bu, özür dilerim ama bunu bana biri sorsa (ki sıklıkla soruluyor, malum Türkiye sosyolojisi!) son derece kaba bir soru olurdu. Fakat burada 500’üncü yazının hatırına çok açıkça yazayım. Hayır, ne Gülen Cemaati (GC) veya Hizmet Hareketi ile, ne de başka bir İslami Cemaat veya dini grupla herhangi bir aidiyet veya sempati bağım yok. Fakat hemen şunu ekleyeyim ki, olsaydı da bunu gururla söylerdim. Çünkü din ve inanç özgürlüğüne inanıyorum. Herkes istediği dini düşünceye inanmakta ya da inanmamakta, istediği dini örgütlenme veya gruba girmekte veya girmemekte özgürdür. Ama hiç kimse, kendi dini düşüncesini baz alarak, diğer insanların inancına veya dini örgütlenme gereksinimine laf edemez. GC bugün günah keçisidir. Daha dün GC’ne yakın medyada çalışan veya gazetelerinde yazan birileri, bugün kalkmış GC için terör örgütü falan diyorsa, o zaman bu kişilerin kendileri de teröristtir. GC içinden veya onunla ilişkilendirilen birileri eğer suç işlemişlerse, mutlaka yargılanmalıdırlar. Fakat bugün Türkiye’de bağımsız yargı bitmiştir. Bu ortamda yüz binlerce kişinin sudan ve komik gerekçelerle, vodvil mahkemelerde “yargılanıyor” olması, en asgari insan hakları standartlarına göre bile utançtır. Buna karşı çıkmamak, bunu kendi ideolojik pozisyonları gereği görmezden gelmek ve insanların çığlıklarına kulaklarını tıkamak, aydın davranışı olamaz. Eğer bu ortamda salt TR724’te veya öncesinde Yarına Bakış ile Zaman’da yazdım diye Cemaat “iltisaklı” ilan edilerek takibata uğratılacaksam – ki olan bu! – benim için onurdur bu. Aynı şeyi büyük rahatlıkla, Kürt siyasi hareketi, LGBT, Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, yoksullar, sekülerler, Barış akademisyenleri ve solcular için de söylüyorum. Nasıl ki LGBT haklarını savunmak için homoseksüel olmak, ya da Yahudilerin haklarını savunmak için Yahudi olmak gerekmiyorsa, Cemaat’ten olanların hak ve hukukunu savunmakla da “Cemaat’çi” olunmaz! Hele, “FETÖ” gibi rejim diskurunu kullanmak, benim gözümde ancak bir rejim borazanının yapabileceği bir davranıştır; bunu yapan aydın olamaz, entelektüel kabul edilemez. Aynı şey, Kürt siyasi hareketini destekleyen herhangi birine terörist demek için de geçerlidir.

Kendisine “uluslararası gazeteci” diyen biri, benim birkaç Twitter paylaşımıma son derce saldırgan ve nefret dolu yanıtlar verince, bu 500’üncü yazının konusuna karar verdim demiştim. Bakın o paylaşımlardan birinde Aya Sofya’nın yeniden camiye çevrilmesi hakkında şunu söylüyorum: “Aya Sofya konusundaki ikazlarımın altına yapılan bazı yorumlar kafamda tolerans kültürü hakkında birçok şeyi daha da netleştirdi!”. Adam bana “Senin kült kardeşlerin masum insanları sahte suçlarla yargılarken toleransın neredeydi hödük?” diye yanıt veriyor. İngilizce yazdığım bir başka Twitter paylaşımında Aya Sofya’nın 1500 yıllık ve Hristiyan dünyasının en eski katedrali olduğunu; cami olarak değil kilise olarak açılmasının çok daha normal olacağını söylemişim, ona şu yanıtı veriyor (tercümesi): “Aya Sofya’nın Hristiyan geçmişini bir kült üyesi olarak [Gülen Hareketi’ni kült olarak betimliyor ve benim o kültün üyesi olduğumu ileri sürüyor] kendi politik Haçlı Seferinle [amaçların doğrultusunda] enstrümentalize ediyorsun. Bir Hristiyan olarak (en azından kültürel) bunu iğrenç buluyorum. Sana ve fırsatçılığına yazıklar olsun [utan]”. Trolün birinin yazdığı “Tivitlere bak [yazım hatası kendisinin] çoğunda Türk düşmanlığı, Türkiye aleyhine. Paul eminimki [yazım hatası kendisinin] sen bundan daha Türksün” diyen bir başka Twitter paylaşımına cevaben de “Türk düşmanı, Kürt düşmanı, genel olarak bu bölgenin düşmanıdır ama Kanada anlamaz bunu maalesef” diyor, beni kast ederek. Bunu sıradan bir Twitter kullanıcısı yazsa, görmezden gelir, engellemekle yetinirim. Fakat bunları yazan The Guardian gibi, The Atlantic gibi yayın kuruluşlarında yazılar yayınlayan, Türkiye muhabiri olarak kabul gören, Sabancı Üniversitesi’nden Türkiye çalışmaları yüksek lisans programından mezun, uluslararası bir gazeteci! Ek bilgi olarak, Türkiye kökenli değil, Amerikalı!

Bu paylaşımların nefret suçu içerdiği çok nettir. Rejimin diskuru eğer muhalefet tarafından benimsenmemiş olsaydı, Kemalist-ulusalcılarla sosyal etkileşimde olduğunu düşündüğüm bu gazeteci bu tür cümleler kuramazdı. Ülkesi ABD’de nefret suçlarına karşı hem yargı yaptırımları çok serttir, hem de mesleki olarak bu tür aşırı düşüncelere sahip, nefret suçu işleyen bir “gazeteciyi” ABD medyası asla herhangi bir medya kuruluşunda barındırmaz. Mesele Ortadoğu olunca, özellikle de Türkiye’deki hâkim politik dil rejim jargonunca belirlendiği için, bu tür sözlü saldırılardaki eşik de düşük oluyor.

Türkiye’de iktidarın da muhalefetin de rejimi oluşturması, evrensel insan haklarını ve bunların gereğini talep eden demokratların gardını düşürüyor. Bu ise, benim 15 Temmuz 2016’dan bu yana yazma gerekçelerimin başında gelen bir motivasyon. Tam 500 kez, aşağı yukarı 3 sayfa, neredeyse dün aşırı yazdım ve buna karşı mücadele verdim. Açıkçası bir avuç benim gibi insan gibi, ben de çok yoruldum. 500 yazında, üçer sayfadan 1500 sayfaya yakın bir faşizme eleştiri güncesi oluştu. Bugün “iyi ki yazmışım” diyorum. Çünkü alternatifi direnmeden teslim olmaktı. Biliyorum ki yalnız değilim. Sizler varsınız. Umarım başka yazılarla hak ve hukuk arayışı mücadelemize devam ederiz.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.8.2020 [TR724]

Duygular mı kurallar mı önemli? [Av. Nurullah Albayrak]

Ne kendi hatamızdan ne de başkalarının yaptığı yanlıştan ders çıkarabilme kabiliyetimiz var. Başkalarını yargılamayı istediğimiz kadar kendimizi yargılamayı bilmiyoruz. ‘Kendi kusurlarımız için savcı, başkalarının kusurları için avukat olunmalı’ düsturunu hayata geçiremiyoruz.

Herkesin hem hakim, hem savcı, hem de müfettiş olduğu bir atmosferde yaşıyoruz. Herkesin elinde başkalarına ait kusur dosyaları var. Herkes sürekli birilerini yargılıyor, mahkum ediyor ve cezalandırılmasını istiyor.  Yapılan yargılamaların standardı ve belirli bir kuralı olmadığı gibi,  verilen karar sonrasında itiraz hakkının kullanılabileceği bir makam, merci ya da hakem de yok.

Elbette herkesin aynı şekilde hareket etmesi beklenemez. İnsanların ne düşündüklerini, ne düşüneceklerini, ne hissettiklerini, ne söyleyeceklerini belirlemek ve yönlendirmek doğru olmaz. Ancak, düşünülen ve söylenenler başkalarının özgürlük alanına temas ederse sorun çıkması kaçınılmaz olur. Hukuk ve insan hakları da tam bu aşamada devreye girmek ve ortaya çıkan karmaşanın çözülmesini sağlamak için var. Bunun için de duyguların bir kenara bırakılarak hukuki ve etik kurallara göre hareket edilmesi gerekiyor.

Cinayet işlemiş bir zanlının nasıl yargılanması gerektiği ve mahkumiyet kararı verildikten sonra nasıl cezalandırılması gerektiği yasalarla belli. Cinayet zanlısı denilerek, işkence yapılması, aile fertlerine zarar verilmesi, yargılama yapılmadan infaz edilmek istenmesi hukuk kurallarına göre doğru değildir. Bu hukuksuzluklara itiraz etmeyip, duygularımızı dikkate alarak, yapılanların doğru olduğunu söylemek, failin yapılanları hakettiğini düşünmek, duygusal bir yaklaşımdır, ama adil bir yaklaşım değildir.   

ABD’de George Floyd isimli Afroamerikalı bir siyahi, ‘nefes alamıyorum’ çığlığı altında öldürüldü. Ağlayarak polis memurlarından boğazını rahat bırakmalarını isterken, polis memurunun diziyle yaptığı baskı sonucu boğuldu ve öldü. Floyd’u ölüme götüren gözaltı gerekçesi, sahtecilikle ilgili bir soruşturma kapsamında aranan bir kişinin profiline benzemesiydi. Hepimiz biliyoruz ki, bu olayda Floyd’un siyahi olması ölümüne neden oldu.

ABD’de günlerce süren protestolarda, siyahların yaşadıkları zorlukların, maruz kaldıkları baskıların, polisin ve yargı sisteminin siyahlara uyguladığı farklı muamelenin yarattığı adalet krizinin, siyahilerin ‘nefessiz kalmalarına’ neden olduğu anlatıldı.

George Floyd için; ‘suça karışmasaydı’, ‘siyahiler zaten potansiyel suçlu’, ‘kesin bir şey yapmışlardır’ gibi bir yaklaşım sergilemek, hakla, hukukla, vicdanla, insafla izah edilemez. Sadece kinle, nefretle, intikamla, ön yargıyla bu davranış sergilenebilir. 

VİCDANSIZLIK…

Hizmet Hareketi mensupları da ‘nefes alamıyorum’ nidaları içerisinde yardım istiyor. Hizmet Hareketi mensubu olan, mensubu olmakla itham edilen insanlar çok ciddi hukuksuzluğa ve zulme uğradı ve zulüm hâlâ devam ediyor. Bu insanların içerisinde suç işlemiş olan, kusurlu bir davranış sergilemiş olan insanlar olabilir ve vardır. Suç işlemiş insanlar vardır denilerek, suçla ilgisi olmayan on binlerce insanın zarar görmesine ses çıkartmamak, desteklemek, desteklenmesine zemin hazırlamak açık bir haksızlıktır, insafsızlıktır ve vicdansızlıktır.

Türkiye’de tartışmasız şekilde en temel insan hakları yok sayılarak insanlar zulme maruz bırakılıyor. Anayasal haklar yok sayılarak insanlar nefessiz bırakılıyor. Yalvarırcasına nefes almak için yardım istiyor. Bunu sağlayabilmek için de evrensel insan haklarının kullanılmasına imkan tanınmasını istiyor.

Bu aşamada anayasal ve evrensel bir hakkın kullanımını tartışma konusu yapmak veya yapılan haksızlığa ‘haklılık psikolojisi’ kazandıracak argümanlar üretme gayreti sergilemek, özellikle sakınılması gereken bir tavır olmalı. En temel hakkın kullanılmasına “ama” diye başlamanın,  zulmün devamına ve yaygınlaşmasına vesile olduğu gözardı edilmemeli.

Hiç kimse işlenmiş bir suç varsa gizlensin, silinsin demiyor, hiç kimsenin de hukuken böyle bir şey  söyleme hakkı ve yetkisi de yok. Boyunlarına bastırıldığı için nefes alamayan insanların istedikleri, öncelikle nefes alabilmek, sonrasında suçlama neyse yargılanmak. On binlerce masumun nefessiz bırakıldığı bir ortamda, içlerinden bazılarının suçlu olması gerekçe gösterilerek, ‘önce suçlamalardan aklansınlar’ demek, onları ölüme göndermek demektir.   

İktidarın, zulmünü engelsiz biçimde artırıyor olması, sadece zulmü durduracak olanların güçsüzlüğüyle değil, yapılanlara karşı sergilenen yanlış tavırlarla da yakından ilgili. AKP iktidarının yürüttüğü kutuplaştırma ve ötekileştirdiklerini ezme stratejisini alenileştirmesi bu ilgiyi ortaya koyuyor. Yaşanan zulmün ‘bilmiyorduk’ denilemeyecek açıklıkta yapılması, daha fazla kişinin suç ortağı yapılmak istenmesinin bir sonucu. Bu nedenle de suç ortağı sayısının çoğalmasını sağlayacak her türlü davranış, doğrudan zulmün artmasına ve desteklenmesine imkan sağlıyor. 

Yapılan haksızlık, hukuksuzluk ve zulümlere sessiz kalan, gerekçe oluşturan, ‘ama onlarda şunu yaptı’ diyerek imkan tanıyan, yapılanlara kılıf uydurmaya çalışan, destek veren herkes derecesi farklı olsa da bu suçun ortağıdır. Bu sürece katkı veren insanlara yani zulmün suç ortaklarına “Ne yaptığınızın farkında mısınız?” suçlamasını yöneltmek gerekiyor ki ne yaptıklarını bilsinler.

Bununla birlikte, Hizmet Hareketi içerisinde olup hem Hizmet Hareketinin değerlerine hem de evrensel hukuk ilkelerine aykırı davranışta bulunanlarla da mücadele edeceğimizi ve ‘Ne yaptığınızın farkında mısınız’ suçlamasına maruz kalmamak için yanlışın yanında durmayacağımızı söylemeye devam etmeliyiz…

[Av. Nurullah Albayrak] 6.8.2020 [TR724]