İstişare ve itaatin bereketi [Abdullah Aymaz]

Yaşar Tunagür Hocamız 1947’de askerliğini yedek subay olarak yaptıktan sonra İstanbul Tapu Kadastro Müdürlüğüne bir memur olarak tayin olur. Memuriyetine devam ederken meşhur dersiâm Hüsrev Hocanın derslerine de devam eder. Ama hem o iş, hem bu dersler kaldırılacak gibi değildir. Onun için Hüsrev Hoca, sevdiği bu talebesine 1951 yılında İstanbul Müftülüğü Şer’i Sicilleri Mahzeni Tetkik ve Tasdik Memurluğu görevine geçmesiyle ilgili tavsiyede bulunur. O da kabul eder. İstanbul’un eski tapu kayıtlarını çözme işi zordur. Ama Yaşar Hocamız aranan uzman birisidir. Burada iş azdır, Hüsrev Hoca'nın derslerini rahatça takip edebilecektir. Ayrıca Kütübü Sitte (Altı muteber hadis kitabından) Sahih-i Müslim ve Sünen-i Nesai’yi buradan baştan sona inceleme fırsatı da bulmuştur… 

Bu yeni işindeki geliri, eski işine göre oldukça düşüktür. Eski Tapu Kadastro içinde 150 lira maaş alırken yeni işinde sadece 25 lira almaktadır. Halbuki sadece evinin kirası bu kadardır. Kısa bir müddet sonra maddî sıkıntılar baş gösterir. Ancak Yaşar Tunagür, hocasına itaat ederek görev değişikliğine gittiğinden İTAATİN BEREKETİNE ve böylece Allah’ın kendisine yardım edeceğine inanmaktadır. Teslimiyetinden ve tevekkülünden taviz vermemektedir. Nitekim birkaç aylık bir sıkıntılı dönemden sonra Allah’ın inayeti yetişir. İşinin dışında gelen eski işiyle ilgili bazı ek işler sayesinde aylığı eski maaşından kat kat artar. Tunagür Hocaefendi, itaatin ve istişarenin bereketini açıkça gösteren bu tecrübesiyle ilgili şu dikkat çekici değerlendirmede bulunur: “Sicillât-ı Şeriyye memurluğuna geçince maaşım azaldı. Kadastroda çalıştığım zaman aldığım 150 lira maaşın çok azını alıyordum. Kadastrodayken maaşım Ankara’dan gelirdi. Bir de günlük ikamet yevmiyesi verirlerdi. Ayda 160 lira elime geçerdi. Sicil memurluğunda 25 lira maaş vardı. Evden itirazlar geliyordu. Dedim ben nasıl yaparım şimdi. Zaten evimin kirası 25 lira idi. Fakat hocamız emretti, Müftü Ömer Nasuhî Efendi de kabul etti. Artık geri dönüş ayıp olurdu. ‘Allah kerimdir’ diyerek hocamın emrinden çıkmayı hiç düşünmedim…

“İki-üç ay geçti baktık olacak gibi değil. Maaş sadece kiraya yetiyordu. Kadastro’dan özel işler gelmeye başladı. Bir ay sonra bir tane daha, iki ay sonra bir iki kişi daha derken böylelikle maddi durumumu düzelttim. Ellerimi açtım ‘Ya Rabbi, bu nasıl bir lütuftur!.. Geniş bir ufuk açıldı bana, zengin oldun ben!’ dedim. Çünkü ben 25-30 liranın hesabını yaparken ayda 600 lira elime geçmeye başladı. Çok sevindik tabii. Tahmin ediyorum İstanbul Valisinin o zamanki maaşı en fazla 200 veya 250 lira civarındaydı.

“Ben de bu durumu gittim Hüsrev Hocaefendiye anlattım. Beni dinleyince ‘Tabii sen hocana itaat ettin… Bu iş, itaatin bereketidir.’ dedi. Benim bu sözden aldığım ders şu oldu. Babanın, büyüğün, bilhassa hocanın bir emri olduğunda mutlaka dinlenilmeli ve itaat edilmeli.

“Ankara’da profesör bir dostum vardı. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Elektronik Mühendisliğinde görev yapan, İngiltere’de okumuş yüksek mühendis bir zat. Çok enteresandır, hâfızdı aynı zamanda kendisi. Babası da eski Tatvan Vâizi ve çok değerli bir hoca idi. 1965’ten sonra Ankara’da Diyanet’te bulunduğum sırada ben onlara ders ve sohbet ediyordum. O profesör arkadaş bir  gün bana, ‘Ben hangi işe başlarsam başlayayım, mesela elektronikle ilgili bir işe başlasam bile muhakkak gider babama sorar, istişare eder, fikrini alırım, çünkü istişare Allah’ın emridir. Babam elektronikle ilgili benim yapacağım işi ne bilsin. Ama bana muvafakat eder, oğlum aklının yattığı gibi yap der, ben de aklıma yattığı gibi yaparım. Bu beni bugüne kadar getirdi ve ben profesör oldum. Her işimi babamla istişare ettim, benim işimden anlar anlamaz o başka. Ama mutlaka bir tavsiyesi olur, bunu şöyle yap, bildiğin gibi yap veya en azından acele etme, der. Bu bile bana yeter de artar’  dedi.”

Mehmet Ali Şengül Hocamız, 1966’dan önce yani M. Fethullah Gülen Hocaefendi İzmir’e gelmeden önce, İzmir’de bulunan Yaşar Tunagür Hocamız'la ilgili bir hatırasını anlatırken diyor ki: “Bir gün Yaşar Hocamın yanına gittim ve ‘Hocam beni Mısır’a gönder ben Arapça ve dînî ilimlerde kendimi geliştirmek istiyorum.’ dedim. Benim böyle dediğimi duyunca ‘Sen ciddi misin?’ dedi. ‘Evet, ciddiyim, gitmek istiyorum.’ dedim. Hiç unutmam şöyle bana baktı ve ‘Oğlum  burası daha iyi, senin aklın böyle şeylere çok ermez, şimdi oraya gideceksin, seni atacaklar köyün birine, orada tanıdığın yok, bildiğin yok, çok sıkılacaksın, çok bunalacaksın, sen iyisi mi burada kal, hem burada senin gibi talebelere ihtiyaç var’ dedi. Ben ısrar edince, ‘Hem sonra, oraya  gitmek bedava olmaz; para lâzım’ dedi. Ben de gittim, Kemeraltı Caddesinde ayakkabıcılık yapan tüccar bir ağabeyim’e, ‘Abi ben Mısır’a okumaya gideceğim bana biraz borç para verir misin?’ dedim. ‘Olur, hâfızcığım’ diyerek üç bin lira çıkarıp verdi. Ben parayı alınca doğruca Yaşar Hocama gittim. ‘Efendim ben parayı buldum’ dedim. Parayı görünce ‘İşte şimdi çattık belaya!’ diye takıldı bana. O sırada Osman Kara Hocamız geldi. ‘Şu hemşehrine bir lâf anlat!’ dedi. O da ikna edemeyince Yaşar Hocamız bana ‘Oğlum bak, ben seni seviyorum, sen gel söz dinle burada kal, büyüklerin lâfını dinlemek iyidir,  kalırsan pişman olmayacaksın.’ dedi. Meğer, İzmir’e kendi yerine Fethullah Gülen Hocamızı getirmek istiyormuş, bizim onunla hizmet etmemizi, onun yanında yardımcı olmamızı arzu ediyormuş. O zaman onun sözünü dinledim, üç bin lirayı da iade ettim. Allah razı  olsun böylece Hocaefendiyi tanıdım, onun yanında bulunma, ondan ders okuma lütfuna nâil oldum.” 

Bütün bunlar istişareye uymanın bereketi!.. 


[Abdullah Aymaz] 1.8.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

TOKİ’nin tarım köyüne bayılacaksınız(!) [Tarık Ziya]

Gözden ırak köylerin geniş arazileri, doymak bilmeyen TOKİ müteahhitlerinin şerrinden de uzak kalmıştı. 

Şimdi o hoyrat el köylere uzanıyor.
    
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, güya köyden şehre göçe mani olmak maksadıyla proje hazırlamış. Proje de TOKİ’ye havale edilmiş. 

İki kişinin yan yana sığmadığı balkonu balkon zanneden, üst katta yüründüğünde alt dairede vitrin süslerinin zangır zangır titrediği kibrit kutusu evleriyle malul TOKİ’nin Tarımköy’ünde de manzara farklı değil. Sadece kat sayısı iki-üç ile mahdut tutulmuş. 

Onun haricinde TOKİ soğukluğu namına ne ararsanız hepsi Tarımköy’de fazlasıyla mevcut. Evler yine iç içe. Köy hayatından zerre kadar eser yok mimari projede. 

Çardak, su kuyusu, avlu, geniş sofa, kiler, ardiye, ahır ve kümes gibi köy hayatının olmazsa olmazları TOKİ nezdinde kıymet ifade etmemiş olmalı ki projede hiçbiri yok. 

SAPI SAMANI DA YAN ODAYA MI KOYACAKLAR?

Tarımköy projesi diye yola çıkan TOKİ, Tarım Bakanlığı’ndan hiç mi destek almadı. Hadi TOKİ’cilerin gözü ranttan gayrısını görmez oldu. Köy denilince akıllarına kat üstüne kat atmak geliyor. 

Gerçi Tarım Bakanlığı ithal hayvan rantını dağıtmaktan kafayı kaldıramamış da olabilir. 

Yine de TOKİ, Tarımköy için ilk kazmayı vurmadan en azından köy hayatına dair ansiklopedik seviyede malumat toplasa bu kadar acınacak vaziyete düşmezdi. 

İlkokullarda okutulan Hayat Bilgisi kitabından bir iki satır okumak çok mu zor geldi? 

Köyde ziraat, besicilik yapılmayacak mı? Köylü hayvanları nerede besleyecek. Sapı samanı, otu çöpü, kazmayı, küreği, traktörü, römorku, patosu nereye koyacak? 

Köylülerin bu evleri görünce bayılacağı kati de akabinde ne olacağı meçhul.

UCUZ YAZLIK TAKLİDİ İLE KÖY EVİ

Kimliksiz, en az 40 senelik yazlık mimarisini köye uyarlayınca Tarımköy mü oluyor? Yan yana dizdiğiniz evlerin arasına havuz da yapsaydınız da tam olsaydı. 

Köylünün maişetinin, bağı bahçesinin, geniş aile hayatının sizin için kıymeti olsaydı geçmişte ‘deprem konutları’ diye inşa edilen ve dört beton duvardan ibaret olan ucubeleri biraz rötuşlayıp bunu marifet diye satmaya kalkmazdınız. 

ÇİFTÇİLİKLE NE ALAKASI VAR!

Tarımköy diye kurduğunuz TOKİ sitelerine köylülerden taşınan olsa bile bunların ikameti öyle uzun sürmez. Köylüler, köyle, çiftçilikle uzaktan yakından alakası olmayan o evlerin ‘dışı seni içi beni yakar’ haline daha fazla katlanamaz. Atadan dededen kalma eski evlerine rücu eder en kısa müddette. 

Köylüyü köyünde tutacağını iddia eden TOKİ kiremit çatıyı bile lüks görmüş insanlara. Vatandaş çinko saç ile kaplı o çatıların altında yazın sıcakta kan ter içinde kalacak. Kışın da Anadolu’nun insanın iliklerine işleyen kuru soğuğunda buzhaneye dönecektir o evler. 

Şu ana dek 5 bin 747 konut inşa eden TOKİ, Afyonkarahisar'ın Sinanpaşa ilçesine de 100 konut için ihale yaptı. 

TOPLAMA BİLGİSAYAR GİBİ…

TOKİ Başkanı Ergün Turan’ın projeden anladığı şu: “Dağınık durumdaki yerleşim yerleri bir araya toplanıyor. En az 100 konut talep toplayan köylüler bize müracaat edebiliyor.” 

Toplama bilgisayar gibi toplama köy. İnsan, medeniyet, vicdan, vizyon bunun neresinde!  

Hiç mi Edirne’den dışarı çıkıp bir iki memleketi gezip görmediniz. O bol sıfırlı yurt dışı harcırahları ile çıktığınız beş yıldızlı seyahatlerde outlet center turları esnasında zahmet edip etrafınıza alıcı gözle baksaydınız israf etmiş olurdunuz gününüzü!  

GELİN AVRUPA’DA KÖY GÖRÜN

Köyün karakteristik yapısı muhafaza edilerek şehirlere yakın standardın en ücra noktaya kadar nasıl götürüldüğünün sayısız misali ABD’de, Almanya, Fransa ve Hollanda başta olmak üzere diğer Avrupa memleketlerinde var. 

Gerçi onların hepsi sizi kıskanıyor. Üst akılla beraber mütemadiyen aleyhinize çalışıyor.  

Tarımköy projesi için elin insanına niye tenezzül edeceksiniz ki!

Toplama köyler de ancak TOKİ kafaların eseri olabilirdi. 

[Tarık Ziya] 1.8.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Derdim kimseyi korkutmak ya da ürkütmek değil ama… [Akif Umut Avaz]

Evet, derdim kimseyi korkutmak ya da ürkütmek değil ama dehşet verici şeyler olsalar da olanın olduğundan hareketle Allah korusun daha beterlerinin olabileceğine dair semptomlara dair gözlerimizi, kulaklarımızı dört açıp, görebildiklerimiz konusunda iş işten geçmeden uyarılarda bulunmak, sorumluluk ve yetki makamlarındaki ulusal ve uluslararası dinamikleri geç olmadan harekete geçirmeye çalışmak elzem. Özellikle yurtdışında olup da ağzı laf yapan, eli kalem tutan kim varsa artık ana gündemi bu olmalı: Davul zurna çalarak gelmekte olan (maazallah!) muhtemel bir soykırımı önleyecek bir küresel farkındalık ve duyarlılık oluşturarak böyle bir felaketi engelleyecek tüm dinamikleri harekete geçirmek.

Soykırımlar birdenbire ya da bir gecede başlayıp olup-biten süreçler değildir. Genocide Watch Başkanı Gregory H. Stanton’un daha sonra 10 aşamaya çıkardığı meşhur çalışmasında olduğu gibi en az 8 aşamayı gerektiren uzun bir süreçtir. Bu sürecin sondan (inkar) bir önceki aşamasının (imha) ise yıllar sürmesi gerekmez. İmha aşaması birkaç gün de sürebilir, 800 binden fazla insanın palalarla hunharca katledildiği Ruanda’da olduğu gibi 100 gün de. Ölüm endüstrileri kurup 6 milyondan fazla insanı katleden Hitler örneğinde olduğu gibi yıllarca da sürebilir. Mesele, imha aşamasının ne kadar sürdüğünden ziyade ne yapıp edip belirtileri çok önceden ortaya çıkan gidişatın dönüşü olmayan o korkunç noktaya varmasını engellemek.

KASIT UNSURU BAKIMINDAN HİÇBİR ŞÜPHE BULUNMUYOR

Daha önce fikirlerine iki yazıda değindiğim Stanton’a göre soykırım suçu iki ana unsuru içerir: Kasıt ve eylem. Ona göre, kasıt unsuru doğrudan beyanlar ya da emirler üzerinden ispatlanabilir. Bununla birlikte koordineli eylemlerin sistematik halinden de kasıt unsurunun varlığı çıkarılabilir. Hizmet Hareketi’ne yönelik girişilecek muhtemel bir kısmi ya da genel imha eyleminde ise kasıt unsuru bakımından hiçbir şüphe bulunmayacaktır. Çünkü bu konuda gerek Erdoğan’ın bizzat kendisinin, gerekse bakanlarının, bürokratlarının, partili isimlerinin ya da tarikat liderlerinin açıktan yüzlerce beyanı bulunmaktadır. Erdoğan’ın bu konuda vermesi muhtemel gizli emirlerin içeriğinin ne olduğu ise, maalesef, ancak eyleme dökülmeleri üzerinden veya iş işten geçtikten sonra anlaşılabilecektir.

Benimsediği nefret diliyle, tıpkı Hitler gibi, Arthur Koestler’in “Savaşlar toprak için değil kelimeler için verilir. İnsanoğlunun en ölümcül silahı dildir,” sözünü teyid eden Erdoğan’ın, Hitler’in ve önde gelen adamlarının Yahudilere aşamalı olarak yaptığına benzer şekilde, muhtemel bir soykırıma dair kasıt ve kışkırtma anlamına gelebilecek beyanlarının haddi hesabı yoktur. Merak edenler, Erdoğan’ın Gülen Hareketi’ni hedef alan 240 nefret ifadesini ve bu ifadelerin geçtiği konuşmaları Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) “nefret söylemi” raporundan inceleyebilirler. Burada ise, soykırıma giden süreçlerin bir olmazsa olmazı olarak hedef alınan kitlenin (Gülen Hareketi mensupları) dehümanizasyonunu amaçlayan doğrudan Erdoğan’ın ağzından çıkmış sadece birkaç örneği vermekle yetineceğim. Tabii Erdoğan’ın, adamlarının, medyasının ve fanatik yandaşlarının buna benzer nefret ifadelerini yüzbinlerce, milyonlarca defa tekrarladıklarını hatırlatarak.

TAŞERON, TEHDİT, VİRÜS, SİNSİ, HAŞHAŞİ, KANSER HÜCRESİ…

14 Ocak 2014 tarihinde AKP Meclis Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada Erdoğan mesela şöyle diyor: “Nasıl bir KOKUŞMUŞLUĞUN hüküm sürdüğü ortaya çıkacak. VİRÜS vücuda girmiş, SİNSİ bir şekilde yayılmış. Ancak bu bünye kendisini SİNSİ VİRÜSLERE karşı teslim edecek kadar zayıf bir bünye değildir. Tarihte de bunu gördük. HAŞHAŞİLER denilen örgütün devlet bünyesini nasıl ele almaya çalıştığını gördük. Bizim devletimiz böyle sızıntılara geçit vermedi, vermeyecektir.”

Erdoğan, 22 Eylül 2014 tarihinde ABD’de Center on Foreign Relations (CFR) isimli düşünce kuruluşunda yaptığı konuşmada ise şöyle diyor: “Ulusal güvenliğe karşı TEHDİT oluşturan PARALEL YAPI’ya karşı çok kararlı tedbirler almaya başladık. Bu TEHLİKELİ ÖRGÜTÜN, gerek Türkiye içinde, gerek ABD başta olmak üzere yurt dışında, muhaliflerimizce elverişli bir TAŞERON olarak kullanıldığını görüyoruz. ABD’deki bazı medya kuruluşları ve düşünce kuruluşlarının, ‘PARALEL YAPI’nın etkisi altında kaldığını görüyoruz. Söz konusu ÖRGÜT, kendisini kullananları dahi gün gelip ARKADAN HANÇERLEYECEK yapıdadır. ÇOK TEHLİKELİ BİR ÖRGÜT, ÖRGÜTÜN ELEBAŞISI ülkemizin birliğini bütünlüğünü yıkan kişidir.”

‘SÜTÜN İÇİNE KARIŞMIŞ BU PİS SUYU… MOLEKÜLLERİNE AYIRARAK’

Erdoğan, 11 Mayıs 2014 tarihinde Afyon’da AKP İstişare Toplantısı’nda yaptığı konuşmada şunları söylüyor: “PARALEL YAPIYLA mücadelenin bir cadı avına dönüşmesini ikide bir konuşuyorlar. Bu ülkeye İHANET EDENLERİN görevlerini değiştirmek CADI AVIYSA, BİZ BU CADI AVINI YAPACAĞIZ, bunu da bilin… Bu konuda nerede kim neler yapıyorsa bunları bize bildireceksiniz. Bütün vatandaşlarıma söylüyorum bildireceksiniz gereğini yapalım. SÜTÜN İÇİNE KARIŞMIŞ BU PİS SUYU, GEREK KAYNATARAK GEREKİRSE MOLEKÜLLERİNE AYIRARAK STERİLİZE EDECEĞİZ.”

Erdoğan’ın 3 Ağustos 2016 tarihinde Ankara’da düzenlenen Din Şurası’nda yaptığı konuşmadan: “Bu salondan ilan ediyorum, şu saatten sonra PENSİLVANYA’DAKİ ŞARLATANIN, TERÖRİST BAŞININ hezeyanlarına kulak veren herkes başına gelecekleri kabul etmiş demektir.”

Erdoğan’ın 14 Ağustos 2016 tarihinde İstanbul’da AKP 15. Yıl Kuruluş Etkinlikleri Açılış Töreni’nde yaptığı konuşmadan: “Bu ALÇAKLAR o gece 240 evladımızı şehit ederek, kardeşlerimizi yaralayarak milletimize bedel ödetmişlerdi. FETÖ’NÜN KÖKÜNÜ KAZIMAK boynumuzun borcudur.”

Erdoğan’ın 30 Ağustos 2016 tarihinde Ankara’da şehit yakınlarına verdiği yemekte yaptığı konuşmadan: “Hala bu İHANET ÇETESİNİN içinde yer alanlar VATAN HAİNİDİR. Aklını ve inancını Amerika’da yaşayan bir ŞARLATANIN emrine verenlerin, RUHUNU 1 DOLARA SATANLARIN tarihimizle, kültürümüzle, bizimle bir ilişkisi olamaz. Artık mesele kanma, kandırma meselesi olmaktan çıkmıştır.”

‘METASTAZ DURUMUNDAKİ HÜCREYİ TEMİZLEMEMİZ LAZIM’

Erdoğan’ın 15 Kasım 2016 tarihinde Rize’de düzenlenen bir toplu açılış töreninde yaptığı konuşmadan: “İNLERİNE GİRECEĞİZ dedik. Onlar kaçsın, biz kovalayacağız dedik. Yurtdışına kaçan VATAN HAİNİ FETÖ’cüler artık Türkiye Cumhuriyet’i vatandaşı olamayacaklar. Kaçtıkları yerin vatandaşı olsunlar. FETÖ, PKK, DAEŞ, DHKP-C gibi terör örgütüdür. Bu yapıda olan HERKES TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUBUDUR.”

Erdoğan’ın 29 Kasım 2016 tarihinde Ankara’da Hızlı Tren Garı Açılış Töreni’nde yaptığı konuşmadan: “Ben FETÖ’de kalanlara sesleniyorum. Eğer hâlâ oralarda kalmaya devam ederseniz bilin ki bu halkın duvarına çarpacaksınız. Bu millet size bedelini ödetecek.”

Erdoğan’ın 22 Kasım 2016 tarihinde İsrail Kanal 2 Televizyonuna verdiği röportajdan: “Aynen bu KANSER HÜCRESİ gibi vücuda dağılmış vaziyette. Şu anda bir METASTAZ var ve bizim bu metastaz durumundaki hücreyi TEMİZLEMEMİZ lazım.”

Dördü de tıp doktoru olan Elihu D. Richter, Yael Stein, Alex Barnea ve Marc Sherman, birlikte kaleme alıp 2009 yılında yayınladıkları bir makalede soykırımın da, engellenmesinin de, her ikisiyle birlikte umursamazlığın da insan tercihi olduğunu kaydediyorlar. Yazarlar, Ermeni soykırımı ve Holokost’tan bu yana soykırım kışkırtıcılarının, hedefe konulan grubun üyelerinin potansiyel katilleri, tecavüzcüleri, yağmacıları olacak yandaşlarını utançlarının üstesinden gelmeye hazırlamak için hedefe koydukları grupları hep dehümanize eden metaforlar, mecazlar kullandıklarına dikkat çekiyorlar. Bugün Holokost’tan çıkarılacak tek bir ders varsa onun da devletin benimsediği dehümanize edici nefret dilini görmezden gelmenin yol açtığı varoluşsal tehlikeler olduğunu söylüyorlar.

ŞAYET ‘ÖNGÖRÜLEBİLİR’ İSE MUTLAKA ‘ENGELLENEBİLİR’ DE OLMALI

Yazarlar, bu önemli makalelerinde, soykırımı önlemenin yolunun nefret dilini önlemekten geçtiğinin altını çizerek, nefret dilinin kışkırtıcıları motive ederken kalabalıkları ise duyarsızlaştırdığının altını çiziyorlar. Meseleye, kamu sağlığı ve önleyici tabiplik perspektifinden yaklaşan yazarlar, 20. yüzyılda şiddet yoluyla gerçekleşmiş en büyük ölüm sebebi olarak nitelendirdikleri soykırım için “şayet ‘öngürülebilir’ ise mutlaka ‘engellenebilir’ de olmalıdır, diyorlar. Öldürmelerin, tecavüzlerin, sürgünlerin ve yağmaların başlamasından sonra soykırımın önlenmesinden bahsetmenin bir oksimoron olduğunu söyleyen yazarlar, oysa devlet destekli nefret diliyle dehümanize etmenin ve kışkırtmanın önlenmesi suretiyle çoğu soykırımın engellenebileceğine işaret ediyorlar.

Şu an kelimenin tam anlamıyla Türkiye örneğinde olduğu gibi, özellikle otoriter rejimlerin zorlayıcı, yönlendirici ve emredici ortamında tepeden aşağı olduğunda nefret söylemi ve kışkırtmanın birlikteliğinin bir soykırım riskini yükselttiğine dikkat çeken yazarlar şu uyarıda bulunuyorlar: “Geçtiğimiz yüzyıl bize öğretmiştir ki, her ne zaman iktidardaki hükümetlerin veya hareketlerin liderleri kurban grupları dehümanize etmek amacıyla açıktan mikrop, pislik, kanser, tifo ve fareler gibi yarı tıbbi ve epidemolojik mecazları kullanırsa, bu söylemin çok yakında gelecek bir soykırımın acil uyarısı olduğundan emin olabilirsiniz.”

Geleneksel faşist milliyetçiler ve sonradan türeyen Avrasyacı ulusalcılarla ittifaka giderek tam teşekküllü bir İslamofaşist dikta rejimi kurmayı başaran Erdoğan, hedefe koyduğu Gülen Hareketi ile ilgili yürüttüğü kampanyada şu an tam da dört yazarın bahsettiği aşamada bulunuyor. Evet doğru, Gülen Hareketi mensupları ya da mensubu olarak görülenler Hitler’in kurduğu ölüm endüstrisinde olduğu gibi henüz sistematik bir şekilde gaz odalarında öldürülerek krematoryumlarda yakılıp yok edilmiyorlar. Ancak benzeri bir felaket için tüm şartlar hazır durumda. Kaldı ki daha şimdiden yaygın ve sistematik işkenceler, insanlık onurunu zedeleyici kötü muameleler; hamileliğe, bebekliğe, yaşlılığa, akut rahatsızlığa veya yaşam koşulları kasıtlı olarak kötüleştirilen hapishanelerden dolayı hastalananların tedavilerinin zamanında ve gereğince yapılmaması sonucu Gülen Hareketi mensubu ya da öyle görülen onlarca insan hayatını kaybetti.

DAHA ŞİMDİDEN EN AZ 83 KİŞİ ÖLDÜ

Mart 2017 tarihinde “Türkiye’de Şüpheli Ölümler ve İntiharlar” başlığıyla tafsilatlı bir rapor yayınlayan SCF, 15 Temmuz’da darbe girişimi sonrası Türkiye genelinde gerçekleşen kitlesel gözaltılar ve tutuklamalar esnasında ve sonrasında ciddi sayıda kötü muamele ve işkence vakalarına rastlandığını kaydetmişti. Raporda şöyle denilmişti: “Filistin askısı, tecavüz, buzlu suya maruz bırakma, tehdit, kaba dayak, aç bırakma, uyutmama, zorla alkol içirme, ilaç verme vakalarının yaşandığı mağdur anlatımlarında ve suç duyurularında ortaya çıkarılmıştır. Bu tür muamelelerin ardından kamuoyuna bazı şüpheli ölümler ‘intihar’ olarak açıklanmıştır. Gözaltında işkence sonucu ölümler de savcılık soruşturmalarına konu olmuştur. Ciddiye alınması gereken bir başka konu da serbest bırakılan veya yeniden gözaltına alınma korkusu yaşayan bir kısım kişilerin psikolojik baskıya dayanamayıp intihar yolunu seçmesidir.”

15 Temmuz tartışmalı darbe girişimini takip eden aylarda Gülen Hareketi’ne mensup oldukları iddiasıyla 169 bin kişi gözaltına alındı. Bunlardan 50 bin 510’u tutuklanarak hapse atıldı (süreç içerisinde hapse atıldıktan sonra tahliye edilen binlerce kişi hariç). Operasyonlar sırasında, gözaltı sürecinde ve tutuklamalar sonrasında şüphelilere baskı, kötü muamele ve işkence yapıldığına dair tespitler uluslararası raporlara yansıdı. Devletin resmi Anadolu Ajansı ve resmi televizyonu TRT, özellikle ilk günlerde, gözaltındaki şahısların görüntü ve fotoğraflarını yayınladı. Bu kişilerin gözaltına alınırken ve adliyeye sevk edilirken yayınlanan görüntüleri arasındaki fark nezarethanelerde yapılan ağır işkenceleri net bir şekilde ortaya koyuyordu.

SCF’nin güncellenmiş listesine göre, 31 Temmuz 2017 tarihi itibariyle, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası cezaevinde, gözaltında, gözaltına alınmaya çalışılırken ya da açığa alındıktan sonra veya gözaltına alınma korkusuyla intihar ettiği iddia edilen toplam 83 kişi şüpheli şekilde hayatını kaybetmiştir. Bunlardan en az 28’inin şüpheli ölümü ise cezaevinde gerçekleşmiştir. Sansür, yayın yasakları ve baskıcı hükümet politikaları nedeniyle, sağlıklı bilgi akışı olmadığından dolayı başka infaz ve benzer intihar vakaları olup olmadığını ise bilemiyoruz.

İŞKENCE, KÖTÜ MUAMELE, CİNSEL SALDIRI DA SOYKIRIM SUÇUNA DAHİL

Bu arada, hakaret ve nefret söylemleriyle oluşturulan ortamdan etkilenerek işlenen cinayetler sonucu öldürülen Gülen Hareketi mensupları da ayrı bir yekün tutuyor. Bunların bir kısmının gerçekten Gülen Harketi mensubiyetinden dolayı nefret duygularıyla katledildiği, bir kısmının ise Gülen Hareketi mensuplarına karşı işlenmiş suçlarda aşırı toleranslı davranan yargıdan beraat almak ya da daha hafif cezalarla kurtulmak için başka saiklerle işlenen cinayetlerin bile bu şekilde yansıtıldığı düşünülüyor. Nereden bakılırsa bakılsın tam bir rezalet.

Burada unutulmaması gereken noktayı soykırımın hukuki tanım ve tarifinin “hedef grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel/ruhsal hasar verilmesi”ni içerdiği oluşturuyor. Bedensel ve ruhsal bütünlüklere ağır zarar verici eylemler ise kişilerin yaralanması, kişilere işkence yapılması, tecavüz edilmesi, ölümle tehdit, cinsel saldırıları kapsamaktadır. Hatta buna stres, depresyon, anksiyete gibi ruhsal rahatsızlıkları tetikleyerek milyonlarca insanda duygu durum bozukluklarına yol açan bir işkenceye dönüşerek “hedef grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel/ruhsal hasar” veren keyfi ve kolektif cezalandırmaları ve kitlesel gözaltıları da eklemek mümkündür.

Erdoğan’ın son yıllarda yakınlık kurduğu suç örgütleri, terör örgütleri, milis yapılanmaları ve mafya yapılanmalarından sadece birinin lideri olan Sedat Peker, 16 Temmuz 2017 günü İstanbul’da yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: “Diktatör dedikleri Sayın Cumhurbaşkanımıza dua etsinler. Yüce Allah korusun eceliyle bile olsa, Cumhurbaşkanımızın bu dünyadaki misafirliği biterse diktatör neymiş o zaman görecekler. Yüce Allah’ın izniyle onlara yakınlık duymuş, onlarla yol almış, onlarla daha sonrasında yolunu ayırmamış bütün herkesi en yakın bayrak direklerine asacağız. En yakın ağaçlara asacağız…” Peker’in mafyatik bir dille yansıttığı Erdoğan’ın ve Türkiye’deki İslamofaşist rejimin mevcut ruh haletinden başkası değildi.

Zaten Erdoğan da, tamamen kendi kontrolündeki yargının vereceği cezalarla bile yetinilmeyeceğini şu kelimelerle ifade etmişti: “Bu eli kanlı katillerin hiçbiri de kendilerini bekleyen acı akıbetten kurtulamayacaklardır… Şayet cezalarını tamamlayıp dışarı çıkanlar olursa, zaten milletimiz sokakta her gördüğünde onlara gereken cezayı verecektir… İhanetlerinin bedelini ödemeyen tek bir FETÖ’cü kalmayana kadar mücadelemiz sürecektir.”

Çok geç olmadan, iş işten geçmeden herkes üzerine düşeni yapmalı. Şimdi değilse ne zaman?..

[Akif Umut Avaz] 1.8.2017 [TR724]

Cemaatlerin bitişi [Ekrem Dumanlı]

Sakarya’ya yeni atanan vali, makam koltuğuna tekbir sesleriyle oturmuş. İnternete yansıyan coşkun merasimi İsmailağa cemaatinin düzenlediği kaydediliyor. Cemaat mensuplarının kendi aralarından vali çıkarması ve buna seviniyor olması aslında çok da şaşılacak bir konu değil zira onlarca yıl o makamlara ‘cemaatler’ yaklaştırılmadı. Öyle ki bir tarikatla cemaatle ilgisi olmayan insanlar bile abdest aldıklarını, namaz kıldıklarını uzun yıllar sakladı, gizlemek zorunda kaldı. Tamam da, bu coşkuya ne gerek var? [Video]

Sakarya valiliğinin verdiği fotoğraf üzerinden birkaç noktaya dikkat çekmekte fayda var.

1- Yasaklar ortadan kalkınca işlerin normale dönmesi gerekirken ülke şimdi bir uçtan başka bir uca savruluyor. Eskiden devlet memuru olamayan, olsa da kritik bir noktada görev alamayan yasaklı kitlelerin yerini başka topluluklar almaya başladı. Mesela bir dönem Alevi olmak devlet kademelerinde etkin görev almak için bir avantaj gibiydi, şimdi ise o makamlara ulaşmaları imkânsız hale getirildi. Bu mudur adalet? Bazı bakanlıklar cemaatler arasında paylaştırılırken bazı inanç gruplarının, düşünce akımlarının devlet kapısından sille tokat kovulması eski haksız uygulamaların tebdil-i kıyafetinden başka bir şey değil…

2- Bir cemaatin (ya da herhangi bir sosyal/siyasi hareketin) devlette etkin görev alması suçsa, “Bu suç sadece filan gruba mahsustur” denemez. Herhangi bir kitlenin devlet kademelerinde görev almasına ‘paralel yapı’ adını verdiğinizde, bütün akımlara aynı ismi takmak zorundasınız. O kadar ki devleti yöneten kişilerin çocukları, eşleri, damatları üzerinden yapılan bütün eğitim faaliyetleri, sağlık hizmetleri vs. bir gün ‘paralel yapı’ suçlaması ile karşı karşıya gelmek zorundadır.

3- Devlet dediğimiz mekanizma, halkın vergileri ile halka hizmet vermek zorunda olan bir yapı olduğuna göre devlette görev almanın ölçüsü, bir kimliğe ya da bir intisaba dayanmamalıdır. İşinin ehli olmayan insanlar hangi görüşten olursa olsun, hangi cemaate sempati duyarsa duysun bir göreve getirilmemeli. İki adam düşünün: Biri tayin ve terfi yapan siyasi iradeye çok yakın ama işinin ehli değil; diğeri iktidar sahiplerine karşı hiçbir sempati beslemiyor ama mesleğinde çok iyi. Kimi tercih etmeli devleti yönetenler? Tabi ki işi ehline vermek esas olmalı. İslamî olan da budur…

CEMAATLER İÇİN YOL AYRIMI

AKP iktidarı (özellikle iktidarın tepe yönetimi) cemaatlere iki seçenek bıraktı: Ya iktidarın bir parçası olacak, siyasi bir hareketin arka bahçesi olmanın nimetleriyle uyuşup kalacak ya da parçalanma veya yok edilme tehdidine karşı mücadele edecek. Bu can yakıcı tercih bir anda ortaya konmadığı ve bir çırpıda keskin bir viraj alınamadığı için, pek çok cemaat neye uğradığını şaşırmış vaziyette. Oysa Türkiye ilk defa cemaatlerin yok olması ile karşı karşıya bırakıldı, üstelik İslamcı maskesi takmış bir iktidar eliyle. Nasıl mı?

AKP iktidarını ‘alnı secdeli insanların iş başına geçmesi’ olarak gören ve mazlumların haklı mücadelesinde bir dönüm noktası yaşanacağını düşünen muhafazakâr kitleler, iktidar sahiplerinin şahsi menfaat peşinde koşacağına ihtimal vermedi. Halbuki siyasetin önceliği sandıktan çıkacak sonuca dayanıyor, şahsi hükümranlık, idealize edilen davaların önüne geçiyordu. Temel hak ve özgürlükler konusunda dev adımların atılacağını düşünerek iktidara destek verenler, şahsi menfaatler uğruna despotizmin seçileceğine ihtimal vermedi. Oysa insanlık tarihinin en eski kuralı tıkır tıkır işliyordu: Güç adamı bozar…

İktidarın yeni sahipleri egemen güçlerin eski bir taktiğine başvurdu. Kendine râm etmek istediği gruplara devlet imkânlarını sunmaya başladı. Arsalar, araziler, binalar, fonlar, makamlar, mevkiler… Onca senedir devlet sopası yiyenler bir anda devletin bağışladığı nimetler karşısında ya dize gelecek ya da sopa yemeye devam edeceklerdi.

Cemaatlerin ana karakteri devlet düşmanlığı yapmaksızın kendi özgün yapılarını devam ettirmeyi zorunlu kılıyordu. Devletle çatışmadan ama ona eklemlenmeden yoluna devam etmek isteyenlerin karşısına çok ağır bir sınav çıktı. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük yolsuzluk davası ortaya saçıldıktan sonra.

İktidar, bugün cemaatlerin çok büyük kısmını, sunduğu imkanlarla esir almış durumda. Öteden beri büyük hizmetler yapmış, irşat ve tebliğ görevini en despot dönemlerde bile bihakkın yerine getiren tarikatların bir kısmı parti ilçe teşkilatına bağlandı adeta. Oysa tarikatlar/cemaatler her partiden insanı barındıran ve kaynaştıran sosyal bir kaynaktı.

ÇIKAR İLİŞKİSİ OLSAYDI, ARA BÖYLE BOZULMAZDI

Yetişmiş kadroların en yaygın olduğu ve herkesin ‘cemaat’ dendiğinde aklına ilk gelen kitle, iktidarın bir parçası olmadı. AB yolunda yürünürken, demokratik adımlar atılırken, vesayet sistemi ile mücadele edilirken verilen desteği ‘çıkar ilişkisi’ sananlar yanılıyor.

İktidar, cemaati bölmek için defalarca teşebbüste bulundu. Başaramadı. Halen de ‘tavan-taban’ söylemini sosyal medya ve kukla haline getirilmiş kişiler üzerinde yaymaya çabalıyor. Yurdundan yuvasından çıkarılan ve başka ülkelerde yaşamak zorunda bırakılan mazlum insanları nazara vererek, kalleşçe ve hukuksuz bir şekilde hapse atılan insanları tahrik etmeye çalışıyor. Maksat belli: Yıllar boyu denediği ve beceremediği parçalama işini yalan dolanla yerine getirmek.

Cemaat ile AKP arasında kirli bir ilişki olsaydı kavga bu noktaya hiçbir zaman gelmezdi. Cemaat diz çökse, yanlışlara ortak olsaydı bu kadar acı çekmezdi. İktidarı ele geçiren ve ülkeyi yobazca yöneten zihniyet Cemaat’ten koptukça radikal örgütlerin oyuncağı haline geldi.

KAYBEDİLENLERİN FARKINA DAHA VARILMADI

Peki kim kazandı, kim kaybetti? Hangi cemaat bu süreçte ne kaybetti? Hangi tarikat tekkesine bereket taşıdı, hidayet devşirdi?

Kendi asli hüviyetini yitiren, iradesini bir siyasi çıkarın eline teslim eden, özgün yapısını terk ederek devlet tarafından istimlak edilen cemaatler, tarikatlar kendi mazilerine, kimliklerine, istikballerine ters düşen bir yola girdi. Bugün kazanç olarak gördükleri binalar, arsalar, kurumlar aslında kazanç değil kayıptır.

Bugün kayıp görünen ve yenilgi sanılan duruşlar ise istikbal adına kazançtır. Tarih şahittir ki en güçlü iktidarlar bile en zayıf cemaatler kadar yaşayamaz. Niye mi? Siyaset menfaat üzerine kuruludur, o menfaatler tükendiği anda çıkar kapıları değişiverir. Oysa sosyal yapılar, gönüllülük esasına dayalıdır ve gönüllerdeki sevgiyi, saygıyı, hizmet aşkını söndürecek bir baskıcı rejim daha anasının karnından doğmamıştır. Doğmayacaktır da…

Zulümlerle insanları korkutabilirsiniz ama fikirleri öldüremezsiniz. En kanlı ve baskıcı rejimler bile gönüllere pranga vuramadı, bizdeki çakma diktatörlük hiç vuramayacak. Kendi misyonunu anlayamayan ve gönüllerin anahtarını siyasetin emrine teslim edenler ise, kazanmış gibi görünse bile kaybedecek…

[Ekrem Dumanlı] 1.8.2017 [TR724]

Kürtlerin sessizliği… [Sefer Can]

15 Temmuz’dan sonra baskıyı en fazla gören topluluklardan biri de Kürtler. Ama seslerini yeterince duyuramıyorlar. Ahmedi Hani’nin heykelinin yıkılması gibi sembolik anlamı yüksek saldırılar artıyor. İradelerini hem Ankara’ya hem de yerel yönetimlere yansıtmak için yaptıkları seçimler hiçe sayılıyor. Tutuklu milletvekili ve belediye başkanlarının sayısı o uğursuz 90’lı yılları bile geride bıraktı. En acısı Reyhanlı’da yakınlarını kaybedenleri polisin darp ettikten sonra söylediği, ‘Sizi HDP’li sandık’ sözüydü. Bu sözün hak ettiği tepkiyi görmemesi ise tek kelimeyle korkunçtu. Kürtseniz şiddet hayatınızın normalleri arasına girmiş demektir.

Üst üste  mağduriyetlere rağmen yeterince seslerini duyuramayışlarının birkaç sebebi var. Öncelikle, Hizmet Hareketine yönelik kıyımın büyüklüğünün gölgesi o kadar uzun ki, Kürtlerin sıkıntıları az görülüyor. ‘FETÖ’ sakızının çok çiğnenmesi diğerlerinin mağduriyetlerinin de Cemaatin hanesine yazılmasına yol açıyor. İşin kötüsü HDP’liler ve diğer sesini duyurabilen Kürtler de aynı nakaratı tekrar ederek Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürüyor.

Ya hep birlikte kurtulabiliriz, ya da hiçbirimiz… Bunu en iyi Kürtler biliyor ama siyasi lokomotifleri cezaevinde olduğu için yalpalıyorlar. İkinci önemli faktör de bu aslında. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Gülten Kışanak, Ayhan Bilgen gibi önemli sözcüler susturuldu. Osman Baydemir’in çabası o boşluğu doldurmaya yetmiyor. Diyarbakır’daki adalet ve vicdan nöbeti bu eksikliği iyice gün yüzüne çıkardı. Demirtaş’lara cezaevinde tecrit uygulayan AKP iktidarı nöbetteki vekillere de aynı şeyi yapıyor. Bütün alanı ablukayla kuşatıp giriş çıkışa izin vermiyorlar. Sonra da Sabah Gazetesine ‘Diyarbakır’da teröre prim yok’ manşeti attırıyorlar. Basın kartlarını iptal edip sonra ‘cezaevinde gazeteci yok’ kurnazlığının benzeri. Ancak az da olsa haklılık payı var.

Olağanüstü Hal’in sindirmişliğini yadsıyamayız. Bir de kitleleri harekete geçirme inisiyatifini elinde tutan Kandil’in tavrını eklemeliyiz. Kobani düşüyor diye Türkiye’yi yangın yerine çeviren ‘lordlar’, halkın demokratik sınırlar içindeki tepkisine bile onay vermiyor. Hem Erdoğan hem de Kandil, siyasetin (tabii ki Demirtaş’ın) kendi iktidar alanını tehdit etmesine izin vermiyor.

Vicdan ve Adalet Nöbeti

Sırrı Sakık’ın “HDP Diyarbakır’da vicdan ve adalet nöbetinde. 3 dönem orada HDP’den vekil olanlar nerede? Yazık bu halkın emeklerine” tweet’i ve gelen cevaplar, içteki çekişmelerin göstergesi. Halkın çekingenliğinde bunun da payı olmalı. Akıllıca bir adımla nöbeti İstanbul’a taşıyor HDP. Böylece hem katılım hem de medyatik ilgi artacaktır.

Muhalifleri tutuklayarak susturmak Erdoğan’ın sihirli formülü. HDP’ye uyguladı sonuç aldı. Artçı sarsıntı ise CHP’nin daha çekingen ve her adımını defalarca düşünen hali. CHP’nin medyatik görünürlüğü yüksek, ama sonuç üretmeyen muhalefeti ‘gaz alıyorlar’ eleştirilerine yol açıyor. Haksız da sayılmaz bu eleştiri. Adalet yürüyüşünün en somut neticesi ‘Nasıl muhalefet yaptık ama!’ çakası. Medya da muhalefet kontenjanını orada kullandığı için HDP’lilerin eylemlerini görmezden geliyor. Sadece CHP değil Kürt sorununa görece ilgili sol muhalefetin diğer unsurlarının da kendi derdine düşmüş olduğu gözden kaçmıyor. Cumhuriyet Gazetesi, kendi yazar ve yöneticileri için haklı bir mücadele yürütüyor. Günlerce sayfalarında başka seslere yer kalmadı. KHK ile atılan kamu çalışanları, sürgüne giden yargı mensupları, Barış Akademisyenleri derken Kürtlere sıra gelmiyor gibi. Zaten cılız bir muhalif medya var, onlarla ancak bu kadar…

[Sefer Can] 1.8.2017 [TR724]

15 Temmuz’un başarı şansı göle çalınan maya kadardı [Tarık Toros]

Bir önceki yazıyı şöyle bitirmiştik:

15 Temmuz 2016, öncelikle bu millete, sonra kendi ordusuna askerine, komutanlarına, tasfiye listesindeki isimlere, bürokrasiye, akademiye, medyaya ve elbette Cemaat’e kurulan muazzam bir kumpastır. Tuzaktır, senaryodur. Ve başarıyla sahneye konmuştur.

Emir komuta zinciri içinde bir hava verilmiş, komutanlar işaret edince birtakım hevesliler dalmış, sonra aynı komutanlar onları iyot gibi ortada bırakmıştır. 

***

Ezbere söylemiyorum.

Bugüne kadar yayımlanan tüm polis ve savcılık ifadelerini taradım. Duruşmalardaki ifadelere baktım. TBMM Darbe Komisyonu’nun çalışmalarını takip ettim. Sosyal ağlar aracılığıyla tanıklıkları dinledim. Yüzlerce sayfa rapor okudum.

Şimdi izin verirseniz, ayrıntıya boğmadan birkaç veriyi paylaşayım.

***

Resmi verilere göre, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sadece yüzde 1,5’u darbeye karışmış. Bunun da 1600 kadarı er ve erbaş, 1200 kadarı askeri öğrenci, 5700 kadarı subay ve astsubay.

168 general yargılanıyor. Bu generallerin emri altında 200 bin asker var. Darbe gecesi nerede bu askerler? Yoklar.

Bu generallerin önemli bölümü izinli, yurt dışında, darbeye katılmamış, hatta birliklerine “darbeye karşı durma” talimatı vermiş, önlemeye çalışmış.

***

15 Temmuz gecesine bakalım:

Köprü salakça bir tasarrufla, tek taraflı kapatılmış.

Birkaç il dışında askeri faaliyet yok!

İktidar, muhalefet hiçbir siyasiye operasyon yok!

İnternet, iletişim, telefon hatları açık. TV’ler, radyolar, gazeteler yayında.

Cumhurbaşkanı ayrıldıktan saatler sonra Marmaris’te kaldığı otele baskın yapılmış. 

***

Askerlerin ifadelerine bakıyorsunuz, üç gerekçeleri var:

-Darbenin “emir komuta zinciri” içinde olduğunu düşünmüşler.

-Bir kısmı “terör tehdidi” gerekçesiyle operasyon sanmış.

-Bir bölümü de tatbikat olduğunu zannetmiş. 

***

Sıkı durun, mühim bir kesit sunacağım şimdi.

Donanma’nın kalbi Gölcük’te yaşananlar ibretlik!

Tümüyle ifadeler, zabıtlar ve tanıklıklar ışığında özet geçeyim:

Askeri gemiler, içinde mürettebat ve mühimmatı ile Körfez’e ve Marmara’ya açılıyor. Sonra, komutanlıktan “limana dönen gemileri vurun” emri yayımlanıyor. 5 dakika sonra aynı komutanlıktan gemilere “dönün” emri veriliyor. Gemi komutanları “bu işte bir tuhaflık var” deyip oldukları yerde kalıyorlar. Dönseler, gemiler vurulacak, yüzlerce asker ölecek. Gemi, mühimmatı ve akaryakıtı ile infilak edecek. Yangın ve patlamanın etkisi bölgedeki TÜPRAŞ’ı da havaya uçuracak!

Muazzam bir kumpas ve tuzak!

Bugün, o gemileri limana döndürmeyen komutanlar “hain”, onlara dönün emri verenler “vatansever” kabul ediliyor.

Deniz Kuvvetleri’nde darbeye katılım çok çok sınırlı kaldığı halde en büyük tasfiye burada yapılıyor. Belli ki, bu tasfiyelere zemin hazırlamak için bir facia planlanmış ama birileri tuzağa düşmemiş!

Önceki darbe soruşturmalarında ismi geçen ve eski görevlerine iade edilen bir kısım komutanların, kendi askerine tuzak kurduğunu görüyor, şaşırmıyorsunuz. 

***

Takip eden günlere bakalım, herhalde Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinin hiçbir döneminde bu denli aşağılanmamıştır.

Polise subay dövdürülmüştür.

Çıplak, elleri arkadan kelepçeli, yaşlı başlı askerlere, “eşine gözünün önünde tecavüz ederiz” tehdidiyle, onun ifadesi olmadığı besbelli, imla hatası bile olmayan, edebi bir üslupla kaleme alınmış “Ben cemaatçiyim” ifadeleri imzalatılmıştır.

Asker bu şoku ilk kez yaşıyor. İşkenceyi, hapishaneyi…

Darbeci olmadıkları, hatta karşı çıktıkları, kumpası önledikleri, tuzağı bertaraf ettikleri halde “hain” olarak yargılanıp tehdit ve şantajla ifadeler imzalattırılmaya çalışılıyor.

Elleri arkada kelepçeli imza atıyorlar. Eşleri bile “bu nasıl imza” diye soruyor.

Cumhurbaşkanlığı’nın 15 Temmuz afişlerinde askerin aşağılanması boşuna değildir. Yine, törenlerde silahları toplanan askerlere yaşatılan da mühim bir travmadır. 

***

Daha sıralayabilirim, çok örnek var, kitap olur.

15 Temmuz’da yaşanan şey, darbe girişimi veya cunta değildir. Bir darbe mizanseni sahneye konmuş sonra da sahnedeki askerler altlarındaki tanklarla ortada kalmışlardır. 

***

Elbette ülkedeki mevcut siyasi gidişin büyük rolü var. Askerin bir bölümü, zaten genlerinde olan müdahale kültürünü hayata geçireceği zamanın geldiğine inandı. Bunu hissettiren de bizzat AKP iktidarıydı.

İktidar ve iktidara bu operasyonda destek veren odakların, olayı ete kemiğe büründürmesi çok zor olmadı.

“Kontrollü” lafı çok doğru değil.

“Kontrollü” demek, yola çıkan bir darbeyi haber alıp yönetmek ve belli bir noktada bastırmak demektir.

Darbeyi bizzat planlayıp “varmış, gerçekmiş” gibi sunmak, sonra da “bastırmış, önlemiş” gibi yapmanın adı başkadır. Bunun adı kumpastır. 

***

Bu kanaatimi perçinleyen üç mühim neden daha var:

BİRİNCİSİ… Darbeye dair soru sorulmuyor. Erdoğan’ın darbeyi nasıl haber aldığına dair, dört veya beş farklı açıklaması dahi ülkedeki basın tarafından sorgulanmıyor. Meclis Darbe Komisyonu geç kuruluyor. Doğru dürüst çalışmıyor. Darbeyi konuşmak adeta yasak. İşkence altında alınan ifadelerin üzerine konuşmak serbest, mahkeme safahatından yayın yasak.

İKİNCİSİ… Darbenin mühim unsurları susuyor. Açıklama yapmıyor. Yaptıkları kontrollü açıklamalar dahi yığınla çelişki barındırıyor. Aktörler, haklarındaki yığınla kuşkuyu dağıtmak bir yana daha da derinleştiriyorlar.

ÜÇÜNCÜSÜ… Darbe sonrası uygulamalar, tasfiyeler, sivillere dönük OHAL kararnameleri, hukuk ihlalleri ve insan hakları faciaları, darbe ile ilgili anlatılan hikayelere inancı zayıflatıyor. Dünya kamuoyu, egemenlerin darbe öyküsüne sırf bu yüzden inanmıyor. 

***

Üstüne basa basa bir kere daha diyorum ki:

15 Temmuz ne bir ‘darbe’dir. Ne de bir ‘darbe girişimi’. Planı dahi yoktur. Sonraki ‘karşı darbe’ için bir kurgudur.

Tedavüle sokulan “milli orduya kumpas” gibi lafların, perde gerisindeki büyük hazırlığı ihale etme amaçlı olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.

“15 Temmuz başarılı olsaydı” diye yangın yapanlar var. Buna kendileri de inanmıyor. Çünkü başarı şansı anca göle çalınan maya kadardı.

Darbe kurgusunun zarar ve hasarını önlemeye çalışanlar içeride, gerçek darbeciler dışarıdadır. Er geç anlaşılır bu.

[Tarık Toros] 1.8.2017 [TR724]

Hizmet’e düşman kazandırmanın yolları (2) [Veysel Ayhan]

Önce “ilk taşı” çok takipçili bir hesap atıyor. Ardından onun peşinden giden, öfkelenince öfkelenen grup geliyor. İlk taş, ilk tweet yüzlerce aynı mealde tweete öncülük ediyor.

Ve zamanla çok takipçili hesap kendi trollerini yetiştiriyor. En olmadık insanlar saldırılara maruz kalıyor. (Konumuz Hizmet hesabı olarak kendini konuşlandıran AKP trolleri değil.)

KAZIM GÜLEÇYÜZ

Mesela Yeni Asya gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güleçyüz’e saydırıyorlar.

Arkadaş Kazım Güleçyüz Türkiye’de bulduğun bulacağın en hakperest, en mert ve en cesur insanlardan biri. Onunla da kavga ederseniz siz kiminle geçinirsiniz?

Neymiş, Kazım Bey şöyle bir tweet atmış: “Darbe ve terörle ilgisi olmayan masumlara yapılanlar ne kadar acıysa, F. Gülen’in ‘Onları bırakın, beni alın’ diyememesi de o kadar hazin…”

Bu cümlede hakaret var mı? Yok. Tenkit ediyor. Etsin. Kazım Güleçyüz sizin evlerde mi yetişti? Hayır. Hocaefendi’nin yanında ders mi gördü? Hayır. Niye seninle bire bir aynı şeyi düşünmesini bekliyorsun? Kaldı ki sizin bugüne kadar attığınız tweet’lerinizle Kazım Güleçyüz’ün tweet’lerini karşılaştırsam onunkilerin çok daha akl-ı selimi ifade ettiği ortaya çıkar.

Bediüzzaman “Elimizde nur var, topuz yok” diyor ama her ne hikmetse elinizden topuz düşmüyor. Ona haddini bildiriyorsunuz, buna ahkam kesiyorsunuz. Sağa çakıyorsunuz, sola vuruyorsunuz!

HAYKO BAĞDAT

Hayko Bağdat. Hor görülmüş, ezilmiş, devletin dayağını yemiş. Ve şimdi de mecburen yurtdışına gitmiş bir isim. Yıllarca televizyonlarınızda ağırlamışsınız. İktidarın zorbalığına karşı omuz omuza mücadele etmişsiniz. Bu kadar kolay mı bu insanı çizmek? Daha geçenlerde Almanya’da çalıştığı haber sitesindeki bir arkadaşının uğradığı haksızlığı protesto ederek istifa etti. Mülteciliğin tüm zor şartlarına rağmen bu delikanlılığı yapabilen bir insanla ben geçinemiyorsam kiminle oturup konuşabilirim? Böyle bir hakperest insana kendimi anlatamamışsam bende problem var demektir.

Diyeceksiniz “ama falan kelimeyi kullanıyor”. Peki bu lanet kelimeyi şuurlu olarak kullanan, düşmanlığını bununla ifade eden insanlarla Bağdat’ı aynı çizgide düşünebilir miyim? Her şey siyah ve beyazdan mı ibaret? Gri mürekkep tükendi mi vicdanımızda?

LEVENT GÜLTEKİN

Bir başka isim: Levent Gültekin. Ne demiş: “Cemaatin kimi mensuplarının yurtdışında Erdoğan karşıtlığı üzerinden yaptıkları Türkiye düşmanlığı unutulacak gibi değil.”

Bu cümlede bir iddia var. Diyor ki, “Cemaat yurtdışında Türkiye düşmanlığı yapıyor”. Diyemez mi? Tabii ki der. Siz de ne yaparsınız? Kibarca delil istersiniz. Kendi argümanlarınızla aksini iddia edersiniz. Medeni tartışma böyle olur.

Levent Gültekin emsali medeni olarak tartışılabilecek çok insan var mı? Seversiniz sevmezsiniz kim olursa olsun verdiğiniz yargılarda adil olmak zorundasınız. Bıraktık adaleti pragmatik olarak düşünseniz bile gazeteniz basıldığında kaç yürekli insan size gelip destek verdi? Konuşma yaptı?

Gültekin, Zaman’a kayyım atandığında geldi, hatta tüm “mahallelerin” rağmına bir konuşma yaptı. Bir menfaati mi vardı? “Kalbini mi yarıp baktınız?” Vefalı olmak gerekmez mi? Levent Gültekin’i eleştirin ama hakaret neyin nesi?

Bir başka arkadaş attığı tweet’te Ruşen Çakır’la Levent Gültekin’i aynı kefeye koyuyor.

Gri alan yok, ya siyah ya beyaz. Adaletli bir tasnif mi bu?

Bir başkası “Aaa attığı tweet’i sildi” diye dalga geçiyor. İnsanlar korkamaz mı, fikrini değiştiremez mi? Medenice konuşan ve tartışan insanlarla alay etmek, nanik yapmak mümince bir davranış mı?

Başka bir tweet’te “siyasi proje” olduğu iddia ediliyor.

Bir insana bunu demek için bir kısım somut deliller gerekmez mi? Zanla hüküm vermek doğru mu?

Yamuk ve yanlış fiillerine rağmen yıllarca “niyetleri iyi” diye peşine takıldıklarımızın utancı bize yetmez mi? Şimdi sırada “fiilleri iyi” olanların niyetlerini sorgulama hatası mı var?

Gültekin’in konuştuklarına bakalım: Demokrasi ve insan haklarının önemini anlatmıyor mu? Mazlumları savunmuyor mu? Cemaatten insanlara zulmedildiğini söylemiyor mu? Kürtlere yapılan mezalimi dile getirmiyor mu? Binlerce konferansta milyonlarca insana bunları anlatmadı mı? Bunu yapan kaç kişi var Türkiye’de? Herkes Cemaati sorgusuz sualsiz linç ederken bir başkası diline dikkat ederek eleştiriyorsa bu iki tavrı aynı sayabilir miyim? Biz “Ele bakmayı, kalbe bakmamayı” öğrenmedik mi? Her halükârda zahire göre hüküm verilmesi gerektiğini bilmiyor muyuz?

NİYE HAPİSTE DEĞİLSİN!

Bir başka tweet’te “Samimi muhalefet etsen hapiste olurdun. E demek ki değilsin” iması var. Bu nasıl insafsız bir çıkarımdır? Adalet bunun neresinde? Bu çıkarım doğruysa Hasan Cemal ve pek çok demokrat insanı nereye koyacaksınız? Saray’ın hangi tutuklamasında mantık var da bunda mantık arıyorsunuz?

Bize kızıyor, bize ters bakıyor diye insanların iyi yanlarını yok mu farz edeceğiz? Buna hakkımız var mı?

Bu, tam bir “ya benimsin ya toprağın” bakışı. Bir başka tweet’te Levent Gültekin, “Doğu Perinçek ve Devlet Bahçeli” ile beraber zikrediliyor.

El insaf! Levent Gültekin’e kızabilirsiniz ama Doğu Perinçek’le aynı cümleye yazmanın vicdani yanı nerede? Devlet Bahçeli nerede Levent Gültekin nerede!

Mustafa Akyol’la Ruşen Çakır’ın mantalitesi aynı mı?

“Levent Bey bu tweet’i size yakıştıramadım” veya “Bu tweet sizin demokrat ve hakperest duruşunuzla çelişiyor” demek çok mu zor? Hangisi mümince?

İlhan Tanır. 24 saat ABD’de habercilik yapan, haber yazan, Türkçe tweet atan çalışkan bir gazeteci. Yüzlerce tweet atıyor. Hemen hepsi gazeteci refleksleriyle. Diyelim ki, arada bir tane hoşumuza gitmeyen bir tweet attı. Hadi hep beraber hücum!

SİCİL HATIRLATMA 

İşini ve mesleğini düzgün yapan her insan saygıyı hakkeder. Velev ki Hizmet’i eleştirsin. Kindarlık ve nefret kokmayan her eleştiriyi hazmedebilmeliyiz.

Benzer tek bir tweet’te üzeri çizilen o kadar çok insan var ki!

Yanlış olan tavır şu: Ben bir söze kızabilirim. Cevap hakkım tabii ki var. Ama şunu yaparsam hem çiğlik hem de adaletsizlik olur: “Zaten sen şusun” “Sen şunu da demiş bir insansın” “Sen şunun arkadaşı değil misin?” “Sen birilerinin piyonusun, sen projesin…”

Bu tür sicil hatırlatmacılığı yapmak bir tür fişleme değil mi? Allah rahmetiyle her günahı silip sicili temizlerken bize düşen o an duyduğumuz söze odaklanmak. Karşılaştığımız kişinin bugünkü duruşunu baz almak.

Müflis bakkal gibi eski defterlerle cevap vermek mümince mi?

Biz sözü doğru buluyorsak alkışlarız. Yanlış ise o sözü o yanlış çerçevesinde nezaketle eleştiririz. Sicil hatırlatmacılığı insani bir tavır değildir.

Bana göre yüzde 90 olan bir siyahlığa yüzde yüzde 100 siyah muamelesi yapmam adaletsizliktir. Ayrıca kimin siyah kimin beyaz olduğunu Allah bilir. Kendimizden nasıl emin olabiliriz ki!

‘TESTİNİN İÇİNDE NE VARSA, DIŞINA O SIZAR’

Mesela Ruşen Çakır. 40 yıldır her mahfilde, Hizmet mensuplarını bütün halinde infaz eden bir gazeteci. Bunu inkâr da etmiyor. Türkiye’de Erdoğan’dan her korkanın yaptığını yapıyor. Her sözüne “besmele” gibi Cemaate çakarak başlıyor. Çok kızıyorsam programını izlemem, muhatap olmam. Hakaret etmek, sicil hatırlatmacılığı yapmak Ruşen Çakır’ı düzeltir mi? Düzeltmez, sadece nefsi tatmine yarar.

Mesela Cübbeli Ahmet Hoca. Yakmayan kefen satan, tedaviye muhtaç, acınacak bir tip. Muhatap olmaya değer mi? Sel felaketi için Cübbeli’yi referans göstermek, tweet’ler atmak hem yanlış hem de ona değer vermek olur.

Afetlerle ameller arasında bağlantı kurmak itikadi olarak tehlikeli bir saha. Bizim yüzümüzden olmadığı ne malum? Hz. Ömer bir afetle karşılaştığında önce kendini sorgulamıyor mu? Kaldı ki kimin yerin dibine batması gerektiği bizi ilgilendirmez. Biz nefsimize yenilmeyip yerin üstünde durmayı başaralım kâfi!

Taş atmanın, hakaret etmenin prim yapmadığı, “insan” olmanın, “insanca davranmanın” ve sevginin prim yaptığı bir aleme gideceğiz. Hz. Mevlâna, “Testinin içinde ne varsa, dışına o sızar” der. Bizden sızanlar durumumuzun o kadar iç açıcı olmadığını gösteriyor.

[Veysel Ayhan] 1.8.2017 [TR724]

Kurtuluşun reçetesi [Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’nin sadece temel, anayasa ve taraf olunan uluslararası sözleşmeler tarafından garanti altına alınmış olan özgürlüklerden uzaklaşmadığı, aynı zamanda had safhada otoriterleştiği, hatta faşizan bir tek adam rejimine dönüştüğü görülüyor. Bu değerlendirme ülke dışında neredeyse bütün Türkiye uzmanlarınca benimseniyor. İçeride, söz konusu rejimin doğası gereği hissedilen büyük baskılara rağmen, farklı kesimlerden bağımsız kalemler de bu olumsuz gidişata işaret eden yorumlarda bulunuyorlar.

Aralarında dostlarımın da bulunduğu birçok uzman, yazar ve akademisyen, yaşadığımız sürecin siyasi dinamiklerini temel belirleyici olarak görüyor. Diğer bir ifadeyle, rejim dönüşümünün temel belirleyicisinin politik olduğuna inanıyor. Bu görüşe göre, nasıl ki sorunların ortaya çıkmasında siyasi faktörler belirleyici şekilde rol oynadıysa, normalleşme için de siyasi bir dönüşüm yeterli. Erdoğan ve AKP yerine gelecek herhangi bir lider ve parti, Türkiye’yi yeniden normalleştirebilir, bu düşünceye göre. Ben bu görüşe katılmıyorum.

BU REJİM DEĞİŞİKLİĞİ NASIL GELDİ?

Neden katılmadığımı açıklamaya çalışayım. Her şeyden önce bu rejim değişikliği nasıl oldu sorusuna verdiğim yanıt farklı. Ben, yaşadığımız İslamofaşizmin siyasi değil, sosyolojik nedenlerle doğduğunu düşünüyorum. Sorunların sebebi değil, yaşadığımız rejim. Toplumda var olan sorunların siyasete yansıması. Diğer bir ifadeyle, mevcut siyasi rejimin nedeni, toplumsal dinamikler.

Türkiye, kamplara bölünmüş bir sosyal yapıya sahip. Bu yapıya toplum demek bile zor artık. Bir toplum olabilmenin de asgari koşulları var. En temel koşullar, biz duygusu, temel tarihsel ortak hafıza ve ortak gelecek beklentileri. Türkiye’de bugün biz duygusu var mı sorusuna kaçımız evet var diye cevap verebiliyoruz? Tarihsel ortak hafızanın temel koşulu olan ortak geçmiş var şüphesiz Türkiye’de, ama acaba bu ortak geçmişin toplumun tüm büyük çoğunluğunca aynı şekilde ‘okunduğunu’ ve anlaşıldığını söyleyebilir miyiz? Hepsinden önemlisi, geleceğe yönelik beklentiler konusunda Türkiye toplumunun ortak bir ana akıma sahip olduğunu söyleyebilen var mı?

Biz, kendimizi uzunca süredir biz olarak görmüyoruz aslında. Aramızdaki ortaklıklardan çok daha ön planda olan farklılıklarımız var, bize kimlik üreten. Etnik-dilsel farklılıklar gibi kolayına kaçarak hemencecik tespit edebileceğimiz farklılıkların dışındakilerden söz ediyorum. Ya da mezhepsel farklılıklar gibi, herkesçe bilinen farklılıkların dışındaki farklılıkları kast ediyorum daha çok. Zaten biz olmaya engel değil, etnik ve dilsel farklılıklarla inanç temelli farklılıklar. Benim asıl kast ettiğim, hayatı nasıl okuduğumuzun kodlarına ilişkin farklılıklar. Dünya görüşü ve ideolojik temelli olan ve biz duygusunun, yani, birbirimize ait olduğumuz, kader ortağı olduğumuz, aynı toprakların çocuğu olduğumuz gibi bizi bir arada tutan çekim alanının altını oyan, bizi korkunç bir santrifüj etkisiyle etrafa savuran farklılıklar. Mikro düzeyde kalması gereken kimliksel farklılıkların, makro kimlik temeli oluşturduğu bir yapıdan söz ediyorum. Bu parçalanmış toplumun birbirine taban tabana zıt kimlikleri, bir zamanlar var olan tarihsel ortak hafızaya da sahip değil artık. Aynı tarihsel mirasın birbirinden farklı yorumları var sadece. Bu birbirinden farklı tarihsel hafızalar, yeni kimliklerin meşrulaştırılmasına hizmet ediyor görünürde. Ama aslında meydana gelen, ortak hafızanın silinmesinden başka bir şey değil. Geçmişi yok edilen ve hatırlanmayan bir beraber var oluş hikâyesinin sonlarını yaşamaktayız. Ve ortak gelecek beklentileri. Farklı kesimlerin Türkiye’yi götürmek istedikleri yer, birbiriyle alakasız, birbirinden son derece kopuk.

Birbirinden kopmuş, sadece fiziksel olarak aynı mekânı paylaşmakta olan, birbirine paralel olarak var olan, birbirinden etkilenmeyen, birbirini nötralize ve ekarte etmeye çalışan grupların mücadele sahnesi bugün Türkiye. Her bir grup, tepeden tırnağa kendi tasavvuruna uygun bir toplum tasarlamaya çalışıyor. Herkesin herkese karşı olduğu, birbirine çelme takmaya çalıştığı, birbirine güvensizlik duyduğu, dolayısıyla uzlaşma kültürünün yeşeremediği bir sosyal yapı var.

BÖLÜNMÜŞ YAPILARDAN BİRİ KONTROLÜ ELİNE ALDI

Şimdi bu yapılardan biri, idareyi, yargıyı, akademiyi, medyayı kendi denetimine almayı başardı. 90 bin muhalifin hapse atıldığı, 160 bin kamu görevlisinin işine hukuka aykırı şekilde KHK’larla son verildiği, kontrolsüz bir rejimin tek adam elinde şekillendiği bir fiili durum yapısının devletin yerini aldığı bir Türkiye, işte bu toplumsal yapının neden olduğu bir kâbus. Herkesçe üzerinde anlaşılan bir mağdur bile yok bu patolojik sosyolojide. Herkesin kendi “mahallesine” sahip çıktığı Hobbesyen bir doğa hali var.

Bu şartlarda mevcut faşizan yapıyla mücadele edilemez. Rejimin beslendiği ana kaynak, toplumun bölünmüşlüğü çünkü. Bu bölünmüşlük, yaşadığımız İsamofaşizmin, ceberut ve hukuksuz tek adam rejiminin enerjisini ve gücünü devşirdiği asıl kaynak. Ortak değerler oluşturmalıyız. Temel insan hak ve özgürlüklerinin istisnasızca sağlandığı, güçler ayrılığının ve hukukun üstünlüğünün anayasa tarafından garanti altına alındığı tarafsız bir devlet hayal etmedikçe tüm farklı toplumsal kesimler ne bu rejime, ne de bundan sonraki benzerlerine karşı bir başarı elde etme şansımız var. Her toplumsal grubun kendisine hak, kendisine özgürlük, kendisine hukuk talep ettiği bir Türkiye’nin bizleri getirdiği son duraktan memnun değilseniz eğer, ötekilerin ve diğerlerinin de haklarına sahip çıkmalısınız. Bunun için grup kimliğinden sıyrılıp, birey olma yönünde ilerlemeli. Farklılıkların değil, ortak noktaların vurgulandığı, baskı ve zulümlere karşı ortak hareket edilebilen, asgari müştereklerin ağır bastığı bir yeniden doğuşa ihtiyacımız var. Sorunların temeli siyasi değil, sosyolojik. Mevcut sosyoloji değişmedikçe asla özgür olamayacağız. Bugün toplum değiliz biz. Yeniden toplum olmak, kurtuluşun reçetesi olmasın sakın?

[Mehmet Efe Çaman] 1.8.2017 [TR724]