Yunanistan’ın sığınmacı şiddeti AİHM’de

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, Yunanistan tarafından sınırda geri itilen sığınmacı aile ve saldırı sonucu hayatını kaybeden bir başka sığınmacı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) yapılan iki başvurunun mahkeme tarafından işleme alındığını duyurdu.

KRONOS -10 Mart 2020

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nden, Yunanistan’ın sığınmacılara yönelik insan haklarını ihlal eden uygulamalarının AİHM’e taşınmasıyla ilgili açıklama yapıldı.

Hak ihlallerine uğrayan sığınmacıların AİHM’e başvurularının sürdüğü kaydedilen açıklamada, “İnsan hakları hiçe sayılarak Yunanistan tarafından geri itilen bir aile ve şiddetli müdahale sonucu hayatını kaybeden bir başka sığınmacı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan iki başvuru mahkeme tarafından işleme alınmış ve öncelikli görüşülmesine karar verilmiştir” ifadesine yer verildi.

[Kronos.News] 10.3.2020

İşsiz sayısı 4 milyon 394’e çıktı

2019 Aralık ayı işsizlik rakamları açıklandı. Türkiye çapında 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2019 yılı Aralık döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 92 bin kişi artarak 4 milyon 394 bin kişi oldu

KRONOS -10 Mart 2020

Türkiye İstatistik Kurumu’nun Aralık 2019 dönemi iş gücü istatistiklerine göre, işsizlik oranı yüzde 13,7 olarak gerçekleşti. Rakam bir önceki ay olan kasım ayında yüzde 13,3; 2018 yılının aralık ayında ise yüzde 13,5 seviyelerindeydi.

Türkiye çapında 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2019 yılı Aralık döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 92 bin kişi artarak 4 milyon 394 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 0,2 puanlık artış ile yüzde 13,7 seviyesinde gerçekleşti. Tarım dışı işsizlik oranı 0,2 puanlık artış ile yüzde 15,8 oldu.

İSTİHDAM ORANI YÜZDE 44,7

İstihdam edilenlerin sayısı 2019 yılı Aralık döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 3 bin kişi artarak 27 milyon 658 bin kişi, istihdam oranı ise 0,7 puanlık azalış ile yüzde 44,7 oldu.

Aralık ayında, istihdam edilenlerin sayısı tarım sektöründe 225 bin, inşaat sektöründe 119 bin kişi azalırken, sanayi sektöründe 225 bin, hizmet sektöründe ise 122 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin yüzde 16,5’i tarım, yüzde 20,6’sı sanayi, yüzde 5,4’ü inşaat, yüzde 57,5’i ise hizmet sektöründe yer aldı.

[Kronos.News] 10.3.2020

Odatv yazarları tutuklandı, Soner Yalçın AKP’yi değil cemaati suçladı

Soner Yalçın, Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ve Haber Müdürü Barış Terkoğlu'nu 'kripto yandaşlar' diye nitelediği Gülencilerin tutuklattığını ve Odatv'yi de kapattıkların da onlar olduğunu iddia etti.

KRONOS -10 Mart 2020

İki yöneticisi ve bir muhabiri tutuklanan Odatv’nin mahkeme kararı ile erişime de engellendi. Site yöneticileri Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderildi.

Odatv İmtiyaz Sahibi ve yazarı Soner Yalçın gelişmeleri sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla değerlendirdi. Yalçın suçu Gülen cemaatine atarak, ”FETÖ dünyada, Türkiye’yi basın özgürlüğü olmayan ülke olarak gösteriyor. Dilinde sürekli “hapisteki gazeteciler” lafı var. Yaptıklarının üzerini böyle kapatıyor… İşte… Bu propagandaya katkı sunmak isteyen kripto yandaşlar, Barışları hapse attırıp, Oda TV’yi kapattırdı” dedi.

Sözcü gazetesi yazarı da olan Soner Yalçın, ‘kripto yandaşlar’ın Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ve Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu’nun tutuklattırıp Odatv’yi de erişime kapattıklarını iddia ederek şunları yazdı:

“Yalçın, “Gazetecilerin tutuklanması ve Odatv’nin kapatılmasının sebebi salt MİT şehidi haberini yapmak olamaz herhalde. Sosyal medyadaki vasat kafaların uyduruk tweetleri ile kimseyi ikna edemezsiniz. Sorumuz havada asılı duruyor: Bu adli operasyonun asıl sebebi ne? Odatv, FETÖ ile mücadelenin medya üssü oldu. Bedeller ödedi. Odatv, 7 Şubat MİT kumpası, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimi gibi tüm yapılanların arkasında FETÖ olduğunu yazdı… “FETÖ darbe yapacak” diye ısrarla iktidarı uyardı. Neler… Neler…” ifadesini kullandı.

Yalçın yazısında şunları kaydetti:

Her fırsatta Türkiye’yi savunan yurtsever Odatv, “kamu güvenliğini tehlikeye attı” gibi absürt gerekçeyle nasıl kapatılır?

Tek bulabildiğim “Odatv’nin kapatılmasının kime fayda sağlayacağı” sorunun yanıtıdır:

FETÖ dünyada, Türkiye’yi basın özgürlüğü olmayan ülke olarak gösteriyor. Dilinde sürekli “hapisteki gazeteciler” lafı var. Yaptıklarının üzerini böyle kapatıyor…

İşte… Bu propagandaya katkı sunmak isteyen kripto yandaşlar, Barışları hapse attırıp, Odatv’yi kapattırdı.

Başka açıklaması yok bunun…”

[Kronos.News] 10.3.2020

“Ödül de büyük, ceza da: Bu yüzden hâlâ Ak Parti’yi destekliyorlar” [Yavuz Genç]

AKP kurucularından siyaset bilimci Fatma Bostan Ünsal, tüm baskı, sansür, zulüm ve haksızlıklara rağmen iktidarı hâlâ destekleyenlerin ‘sırrını’ şöyle açıkladı: “Çünkü hem ödül hem de ceza büyük. Ödülden kaçamıyorlar, cezadan ise korkuyorlar.”

YAVUZ GENÇ -10 Mart 2020

ANKARA – Başörtüsü mücadelesinin sembol simlerinden Fatma Bostan Ünsal. Yıllarca yasağın kalkması için sivil toplum kuruluşlarında aktif olarak yer aldı. 2002’de AKP kurulurken kurucu üye olarak orada bulundu.

Partisiyle görüşleri çoğu zaman tam uyuşmadı, eleştirilerini partinin ilgili kurullarında sık sık dile getirdi. Başörtülü milletvekili adayı gösterilmesini ilk dile getiren ve ‘henüz zamanı değil’ denerek tüm tepkileri üzerine çeken isimdi. Doğu ve Güneydoğu’daki şehirlerde süren çatışmalı ortamı eleştiren barış akademisyenleri bildirisini imzaladığı için partisinden ihraç edildi. KHK ile Muş Alparslan Üniversitesi’ndeki görevinden de atıldı.

Fatma Bostan Ünsal hem AKP kurucusu olarak hem de dindar camiayı çok yakından tanıyan bir siyaset bilimci olarak sert eleştirilerde bulunuyor.

İnsanların neden hâlâ AKP’yi desteklediğini açıklarken dile getirdiği ‘ceza da büyük, ödül de’ tespiti tartışma yaratacak cinsten. Kronos’a konuşan Fatma Bostan Ünsal, hem AKP’den kopuş sürecini anlatıyor hem de bugünkü siyasal ortama dair cesur çıkışlarda bulunuyor…

AKP’nin kurucularındansınız. Nasıl oldu kopuşunuz?

Daha parti ilk kurulurken, partinin ana vitrininden ve söyleminden farklı bir düşüncedeydim. İlk farklılığım şuydu: Parti kurulurken belki de haklı olarak başörtüsü sorunundan, insan hakları konularından söz edilmiyordu. Bir parça haklılığı vardı belki. Çünkü bir önceki Fazilet Partisi irtica sebebiyle kapatılmıştı. Parti kurulurken bu ifadeleri kullanmamasını hem anlıyordum hem de yediremiyordum. Çünkü başörtülü kadınlar olarak biz eğitimden, çalışma ve siyaset hayatından dışlanmışız. Ben partiye de o yüzden geldim. En baştan itibaren bir farklılık vardı ve ben bunu her pozisyonda da dile getiriyordum.

Nasıl karşılanıyordu itirazlarınız?

Dışarıya yansımıyordu pek. Dile getirince daha çok geçiştiriliyordu. Basına yansıyan ilk şey herhalde Amerika’nın Irak’a müdahalesiyle ortaya çıktı. 2003 yılından bahsediyoruz, aktif olarak karşı olduğumu beyan ettim. O yüzden benim kopuşum şu zamanda gerçekleşti diyemiyorum, çünkü en başından beri partinin genel fikirlerinin tersini dile getiriyorum bazı noktalarda. Sosyal İşler Başkan Yardımcısıydım. İnsan Hakları birimi de onun altındaydı. Noam Chomsky’nin kitabını yayınlayan yayınevi yargılanıyordu. Mehmet Şevki Eygi yargılanıyordu DGM’de. Parti olarak biz davalara destek olalım, vagon değil de lokomotif olalım insan hakları mücadelesinde diye açıkça ifade ediyordum toplantılarımızda. Basına çok sonra yansıdı. Daha sonra eşim partiye girince o görevden alındım ki bu çok haklı ve doğru bir adımdı. Eşler aynı çatı altında ayrı pozisyonlarda görev almamalıdır. Alındım, sonra da Malezya’ya eğitime gittim, o yüzden araya mesafe girdi, uzaklaşmaya başladım.

HİLAL KAPLAN İSTİFA ETMESİNİ İSTEMEDİ: “İÇERİDE İTİRAZLARIMIZI DİLE GETİRİYORSUN”

Sizin de içinde olduğunuz ve AKP’yi hedef alan ‘Başörtülü aday yoksa oy da yok’ kampanyası epey tartışılmıştı.

Başörtüsü gibi, halkın yüzde 80’inin karşı olduğu bir yasak, kadınların da yüzde 60-65’inin başörtüsü taktığı bir ortamda eğitim, çalışma hayatında, siyaset hayatında uygulandı. Bunun karşısına çok net çıkamadılar. Çok iyi hatırlıyorum, Cumhurbaşkanı çıktı ATV’de ‘Ya hiç olmazsa özel üniversitelerde izin verilsin’ dedi. Ben o zaman düşündüm: Bizim talebimiz hiç bu kadar geride olmamıştı. Özel üniversite nedir, sadece zenginlerin eğitim hakkı olsun. Olabilir mi böyle bir şey. Belirlenmiş limitler arasında hareket etme eğilimi… Çok çeşitli bunun üstesinden gelme yolları denenebilirdi. Nitekim başörtülü milletvekili aday göstermemiz gerektiğini söyledim. 2010 yılıydı. O zaman için düşünülemez bir şeyi ifade etmiştim. Çıktık biz, özgür bir şekilde savunduk. Başörtüsü yasağını savunanlar, o dönemde neden olmasın ki artık demeye başlamışlardı. Merve Kavakçı’yı savunanlar ise yüzüme ‘zamanı değil’ dediler. ‘Başörtülü aday yoksa oy da yok’ diye bir kampanya başlattık. Bunu Tayyip Erdoğan hedef aldı. 200-250 kişi yok yani. Sivil itaatsizlik eylemleri de hedef alınınca ben de istifa mektubumu gönderdim. Ama pek çok arkadaşım engel oldu. Hatta Hilal Kaplan ‘Sen içeride itirazlarımızı dile getiriyorsun’ diyerek karşı çıkmıştı.

Bir fren mekanizması var mıydı o dönem parti içinde?

Vardı. En azından partinin ilgili kurullarında dile getirilebiliyordu. Bugün hain deniyor ama. Hesap verilebilirlik, şeffaflık bunlar çok önemli değerler. Cumhurbaşkanının kendisi de zaman zaman şikâyet ediyor, ‘benim ismimi kullanarak kimse bir şey yapmasın’ diyor. Siz kurumların kendisine yetki vermezseniz, sorumluluk çerçevesinde vermezseniz, güvencesiz bir ortamda ya hareketsizliği tercih edecektir ya da bazı açıkgözler durumdan faydalanıp aşırı bir şekilde kullanacaktır.

“SÖYLEM OLARAK BİLE YOLSUZLUĞA İTİRAZ EDİLMİYOR ARTIK”

O günkü AKP ile bugünkü arasında üç tane çok önemli fark olsaydı, neler sayardınız?

Halkın eğilimleri çerçevesinde politika üretmek, bizim temel hedefimizdi. Halkın karşı çıktığı ya da sevmediği bir politika olduğunda onun sebebini düşünüyorduk. Şimdi o yok. O dönemde gerek Fazilet Partisi gerekse de Kürt meselesi örneğinde, halkın eğilimlerine yönelik politikalar yapmaktansa o eğilimleri cezalandırma, yanlış bulma düşüncesi egemendi. Bir konuda eğilimini gösterdiği zaman, ‘ya ne oluyor bir bakalım’ demek yerine ‘o kandırılmıştır, haindir’ deniliyor. En önemli fark bence bu. Yolsuzluk çok önemliydi. Bugün çok ilginç bir şekilde söylem olarak bile çok itiraz edilmediğini görüyoruz. İşte Hayrettin Karaman, birkaç yıl önce yolsuzluğun hırsızlık olmadığını falan söyledi. Hangi hal üzereyseniz, diskurunuz da o yönde gelişir. O bulunduğunuz hale dikkat edin ki bulunduğunuz hal sizin, diskurunuz olmasın. İnsan hakları alanında gelinen durum da o günkünden çok farklı. Süleyman Soylu, çok korkunç bir şekilde dile getirebildi. Kültürel terörizm diye ifade etti. İnsan haklarını bu şekilde terörle irtibatlandırmak insan haklarıyla uğraşanların ne kadar incinebilir olduğunu da gösteriyor. İnsan hakları temeldir, yapılacak şey bunu söylemek ama o kadar pervasızca dile getiriyor ki… Bizim politikamız ‘3Y’ ile mücadele şeklindeydi. Yolsuzluk, yasaklar ve yoksulluk. Yolsuzluğu anlattık, yasaklar insan hakları çerçevesindeydi. Yoksulluğun çok bariz şekilde arttığını düşünüyorum. Mutlak yoksulluk yok belki ama göreli yoksulluk had safhada. 15-20 sene önce durumu daha iyi olmasına rağmen. İntiharları da bu çerçevede okumak lazım.

Bu tarz yoksulluk tezleri dile getirildiğinde iktidardan ‘kullandıkları telefon şu kadar para’ şeklinde bir itiraz geliyor.

Çok çok yanlış bir şey. Mutlak yoksulluk anlamına gelmiyor. Yazıyorlar zaten, şu kadar borcum var, geçinemiyorum, bazıları açım da diyor. O artık mutlak yoksulluk yani. Eşitsizlik arttığı için gayrisafi milli hasıla artsa bile zenginlere yarıyor, yoksula bir şey düşmüyor. Zengin daha zengin, yoksul ya yerinde sayıyor ya da daha aşağı gidiyor.

ZENGİNLİĞE HAZIRLIKSIZ YAKALANAN ELİTLER…

AKP’nin ihaleler dağıtmak suretiyle kendine yakın bir elit zengin sınıfı oluşturduğu yönünde tespitler yapılıyor.

Tabii. Aslında azaltmamız gerekiyor devletin ekonomiye müdahalesini. Devletin ekonomiye müdahalesi her dönemde zenginler üretmiştir. En son Anap döneminde, sonrasında Doğruyol Partisi döneminde gördük. Her dönem için bunun böyle olduğunu gördük. Fakat bunun böyle devam etmemesi gerekiyor. Maalesef devam etti, hatta daha kötü bir şekilde. İhale yasası kaç kez değiştirildi, belirli firmalara verebilmek içim. Bu aslında o kesime de fayda vermiyor. Çünkü hazırlıksız bir şekilde yakalanıyor. Birçok açıdan donanımı olmadan, çok yüksek ihalelerin verilmesi birçok hata yapılmasının da önünü açıyor.

‘Hazırlıksız yakalandı’yı biraz açabilir misiniz?

Mesela 50 bin liralık bir firma milyonlarca liralık bir ihale alıyor. Tecrübe yok, eleman yok. Birden alıyor ve yanlış yapıyor. Yanlış yapmanın faturasını da bütün millet ödüyor. Hiçbir bilgisi, birikimi olmadan devasa paralara hükmetmeye başlıyor. Bu hatalar durmuyor, devam ediyor.

“İhalelerle zengin oldular, parayı buldular şimdi de şatafat içinde yüzüyorlar” şeklinde sağ ve sol cenahtan da eleştiriler yapılıyor.

Sindire sindire olmadığı için bu tarz yan etkileri oluyor tabii. Bu zamana kadar bir lokma bir hırka gibi politik doğrular vardı. Yoksullara şükret deniyor. Bu diskurlara uygun bir zengin sınıfı oluşmadı. Bu doğrularla uyuşmayan bir kesim ortaya çıktı. Bu açıdan da hazırlıksızdı ve çok kısa zamanda oldu. Hemen insanlar, parayı bulur bulmaz farklı çevrelere, farklı mahallelere taşındılar. Bunu Tayyip Erdoğan da eleştiriyor. Ama aslında sistem bu. Bireylerden ziyade bu eğilimin nedenini sormak lazım.

“DEJENERASYON ASLINDA SONUÇ”

Tüm bu sonradan elde edilen mülkün dindar camiayı bozduğuna, dejenere ettiğine dair bizzat o camiadakiler tarafından eleştiriler yapılıyor. Haklılık payı var mı?

Evet var bence. Aynı hazımsızlığın, zenginliğe hazırlıksız yakalanmanın ve dünyevileşmenin sonucu. Tam da Ak Parti destekçileri tarafından dile getiriliyor bunlar. En çok onlar tarafından dile getiriliyor. Dilipak bunu sürekli yapıyor, Yeni Şafak’ta yapılıyor. Aslında bu bir sonuç. Siyasetin hesap verebilir, şeffaf olmaması nedeniyle gerçekleşen süreçler. Bugün devletten dışlanan cemaat için de durum aynı. Kamuya alım süreçlerinin şeffaf olması demokrasinin de gereğidir. 15 Temmuz’dan sonra böyle bir şans doğdu ama değerlendirilemedi maalesef.

Neydi o şans?

Madem devlet içinde kümelenme var, bir birikim olmuş, onun nasıl olduğuyla ilgilenilmeliydi. Buna sistemin nasıl izin verdiği anlaşılmalıydı. Ama öyle yapmadı öğretmenidir, polisidir, haklısı haksızı kim varsa tutup attı. Durum eskisinden de kötü oldu. Eskiden hiç olmazsa KPSS vardı. KPSS ya tamamen kaldırıldı ya da mülakatlarla etkisizleştirildi. Daha da kötü oldu her şey. Şükredelim ki başka bir şey olmasın.

“ŞEFFAF OLMADIĞINIZ ZAMAN MAFYALAŞIRSINIZ”

15 Temmuz’a geldik, oradan devam edelim. Öncesi ve sonrasıyla, basının neredeyse tamamen susturulması, yüz binlerce mağdur, işsiz kalmış insan… Hepsine birden baktığınızda gördüğünüz ne?

Bir yanıyla 28 Şubat’a benziyor. Orada sadece başörtüsü yasağı yoktu. Andıçları hatırlayalım. Şimdi de benzer şekilde. Sadece cemaat diye söylemiyorum, sadece ona yapılmıyor, görünen o ama bunun yanısıra bütün bir siyasi Kürt hareketi bitirilmeye çalışılıyor çok açık bir şekilde. Seçiliyorsunuz görev tevdi edilmiyor. Hiçbir yerde olmayan bir şey. Yalova Belediyesi’nde ne oldu, başkanı aldılar görevden ama belediye meclisi yenisini seçti. Açıkça siz federasyon kurmuşsunuz sanki. Başka hukukun geçerli olduğu, üniter yapıya ters bir durum. Gittikçe bütün alanı kapsayan bir baskı ortamı var. Kadın hareketi bile payını alıyor. 8 Mart’ta çıkıp özgürce eylem dahi yapamıyor. Nasıl 28 Şubat’ta bütün yasaklar toplumu sindirmiş, Ak Parti’nin de kurulmasına yol açmıştı, irtica görünür kısmıydı, arkada her türlü baskı vardı. Bugün de cemaat deniyor ama bütün özgürlükler, liberal özgürlükler tehdit altında.

Bir de eklemek istiyorum: 28 Şubat’ın ekonomik yönü de vardı, bankalar batıyordu. Baskıcı yönetimler her zaman için kamuoyu desteği azaldığı zaman ortaya çıkıyor. Bunun üstesinden gelmek için başka alanlar kamuoyu denetimine kapalı oluyor. Kapalı olduğu zaman da yolsuzluk ve başka tür istismarlar alıp başını gidiyor. Kaç kere yaşıyoruz bunu? Siyaset biliminin temel kurallarına aykırı hareket ediyorlardı. Şeffaf olmadığınız zaman mafyalaşırsınız. O da ekonomik olarak iflası getirir. Boşu boşuna şeffaflık ve hesap verebilirlik bu kadar önemli hale gelmiyor sonuçta. İnsanlığın tecrübeleri birike birike bugünlere gelindi. O dönem hatırlarsanız bir Kardak krizi çıktı. Askeri başarı ihtiyacı doğuyor. Şu anda da öyle bir ihtiyaç olduğu için asker Libya’da, Suriye’de. Bankalara tasallut var, en son İş Bankası örneğinde gördük, benzer şeyleri yaşıyoruz. Tek tek insanlara yüklemiyorum bunu, sistemi ona göre dizayn etmek önemli.

Nasıl bir sistem?

Avrupa’da herkes çok mu dürüst? Değil. Yalanı cezalandıran, suiistimali cezalandıran bir sistem nihayetinde insanları dürüst olmaya, şeffaf olmaya yöneltiyor. Türkiye’de tam tersi. Yalan söylemediğiniz zaman, dürüst olduğunuz zaman neredeyse nesli tükenmekte olan kategorisine giriyorsunuz. Çok nadir görülüyorsunuz. İnsanlar hayatta kalmak için bu tür şeylere sevk oluyorlar.

“28 ŞUBAT’TA BİZ BUNLARA KARŞI ÇIKMADIK MI?”

Şöyle bir görüş var: 15 Temmuz öncesinde ve sonrasında sol, sosyalist kesimde cemaate yapılanlar ‘bir yere kadar’ tolere edildi, desteklendi. Küçük küçük itirazlar olsa da genelin ‘oh olsun size, hak ettiniz’ söylemleri de dikkat çekiyordu. Ancak meselenin sadece cemaat olmadığı, itiraz eden, muhalefet eden her kesimin hedef olduğu geç de olsa anlaşıldı. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Gerçekten de doğru. İlk günden itibaren yapılan şeyler yanlıştı. Bunlara karşı çıkmak gerekirdi. Gazetelerin televizyonların kapatılması yanlıştı. Daha sonra yaşanan tüm o felaketlere en başından karşı çıkmak önemliydi. Maalesef, bir gazeteye el konulduğunda, bu adımın onunla sınırlı kalmayacağı görülmedi. Geçmişten gelen dini görünümlülüklerle ilgili bir alerji de var bazı kesimlerde maalesef. 15 temmuzu da öncesini de iktidar gözüyle okumadır bu. Fişleme mesela. Bugün daha kötü bir şekilde, daha aleni, yaygınlaşarak devam ediyor. Kardeşler, anneler, babalar, akrabalar üzerinden açık açık yapılıyor fişlemeler. 28 Şubat’ta biz bunlara karşı çıkmadık mı?

2019 yılında 1 milyon 172 bin kişi güvenlik soruşturmasından geçmiş, Emniyet açıkladı.

 Avrupa’dan gelen biri söylemişti, ‘herkese bu kadar çok terörist diyorsanız, belki hiç terörist yoktur’ demişti. Böyle bir şey olabilir mi? Milyonlarca terörist mi var yani? İşte hep deniyor 5 bin civarında insanın dağda olduğu. Ve Türkiye 84’ten beri Bütün kaynaklarını seferber etmesine rağmen bu sözü edilen 5 bin kişiyle baş edemiyor. 1 milyon kişi ya da yüz binler teröristse nasıl baş edilecek?

Barış bildirisini imzalamanız ve sonraki süreç nasıl gelişti?

İkinci kırılmayı da sokağa çıkma yasakları zamanında yaşadım. Halkla daha fazla içiçe olan milletvekillerinin daha sağduyulu olmasını beklersiniz. Ama benim gördüklerim güvenlikçi politikalara ve dile teslim olmuşlardı. Neredeyse güvenlik mensuplarının işledikleri suçlarla ilgili bir sorumluluklarının olmayacağı gibi teklifleri görünce çok hayal kırıklığına uğradım. Yönetimi sağduyuya çağırır normalde milletvekilleri. Tekrar Muş’a döndüm. O ara Barış Akademisyenlerinin dilekçesi önüme düştü. Ya bir şey yapamıyorum, hiç olmazsa şuna bir imza atayım dedim. Sonrasında hayat değişti, cehenneme döndü.

“ŞU ANDA BENİM DURUMUM SİVİL ÖLÜM”

Hayal kırıklıklarınız var mı?

Tabİi çok büyük hayal kırıklıkları var. Bu zamana kadar yapılanları eleştirerek başka bir ülke olunabileceğini düşündük. Şeffaf, hesap verilebilir bir yönetim. Bundan daha da uzaklaşmak, hatta bundan şikâyet etmenin bile suç haline gelmesi. Hem söylem düzeyinde bizi şöyle etkiliyor: İçinde olduğumuz camia, bu söylemin kullanılması bizi kendi çevremize de yabancılaştırıyor. Kendi çevremizde de azınlık haline getirmiş oluyor, itibarsızlaştırıyor. Ama bu söylemde de kalmıyor. Çeşitli şekillerde karşılığı olduğu için de, sivil ölüm mesela. Şu anda benim durumum sivil ölüm. Benzer bir sivil ölümle başörtüsü yasakları sırasında da karşılaştığım için ben belki çok etkilenmiyorum. O dönemde neydi, pasaportum vardı, bir de daha rahat cezaevi kovuşturma endişesi taşımıyordum. Güven içinde itiraz edebilen bir grubumuz vardı. Artık itiraz ederken duyacağınız bir güven yok.

Bir yerde denk geldiğiniz, olan biteni onaylamayan, yanlış olduğunu ifade edenler oluyor mu partili çevrelerde?

Çok. Mustafa Yeneroğlu mesela. Çok doğru şeyler söylemişti.

“HEM ÖDÜL ÇOK YÜKSEK HEM DE CEZA”

Ne diyorlar mesela? Neyi savunuyorlar ya da niye hâlâ ordalar?

Hem ödül çok yüksek, hem de ceza. Sivil toplum kuruluşları için de böyle. 2013’e kadar hem muhafazakâr camia içinde olup hem de yönetime eleştirel davranılabiliyordu. Koalisyon gibiydi; liberaller vardı, farklı kesimler vardı, onları tasfiye edip dindar kitleyi konsolide etmesi nedeniyle sivil toplum kuruluşlarına yöneldi. Tereddütsüz sadakat bekliyor, ödülü çok büyük veriyorlar, tersi durumda cezası da aynı derecede büyük.

Sivil toplum kuruluşlarının tavrı ne oldu?

Destekledi (Gülüyor). Çünkü dediğim gibi ödül çok yüksek, ceza da çok yüksek. Onlara da biraz hak veriyorum. Ödülden vazgeçtik, ceza da olduğu için varlığı da tehdit altına giriyor. İşte Alparslan Kuytul ve Furkan Vakfı örneğinde gördük yaşananları. Yasal bağışlar, paraları kasada, makbuzlar da var ama kriminal hale getirdiler. Evleri kapattılar, öğrenciler dışarıda kaldı gece yarısı.

Bilim ve Sanat Vakfı’na (BİSAV) kayyum atanması sürecinde muhafazakâr camianın sivil toplum kuruluşlarından cılız da olsa sesler çıkmıştı.

Sıra kendilerine gelince ses çıktı tabii.

‘Bu yapılanlar başka şeylerin kapısını aralarsa, ya gelecekte birileri de bunu denerse’ anlamına gelebilecek bir korku sinmişti o açıklamalara. O nasıl bir korku? Sadece cezadan korkmak mı bu sizce?

Ben cezanın yüksekliğine bağlıyorum. Bir de aslında hiçbir zaman tam eşit olmamış bir ortamda birden imtiyazlı hale geliyorsunuz. Bu imtiyaz, hani Kur’an’da ‘Kendiniz ve ailenizin çıkarlarına aykırı bile olsa adaleti ayakta tutun’ diyor. Yani bu çok zor. O yüzden ilahi mesaj vurguluyor. Zordur, insanın kendisinin ve yakınlarının aleyhine de olsa adaletli olması. Bir de kendinizi doğru, Müslüman görüyorsunuz. Üstün görüyorsunuz. ‘Biz iyiyiz ya, dindarız ya biz hak ediyoruz’ düşüncesi bu. Görüyoruz işte İstanbul Büyükşehir Belediyesi el değiştirince bazı sivil toplum kuruluşlarına müthiş kaynaklar aktarılmış. Ne oluyor da bize bu kadar veriliyor? Bu kaynakları yeterince iyi kullanabiliyor muyuz? Bunları sorgulamadığı gibi tersine, almak, daha da fazla almak marifetmiş gibi isteniyor. Bunlar kamunun kaynakları. Tüyü bitmemiş yetimin de hakkı var. Ya herkese olacak ya da olmayacak. Şeffaf olacak. Öyle olmadığı zaman da kurumları ve insanları yoldan çıkaran bir etkisi var. İşte bu da Yeni Şafak yazarlarının Akit’te Dilipak’ın dile getirdikleri yozlaşmadır…

“YENİ PARTİLER ‘ALTERNATİF’ ARAYIŞINDAKİ SEÇMENE CEVAP OLABİLİR”

AKP içerisinden iki pati kuruldu. Bir üçüncüsünün de çıkabileceğine dair iddialar mevcut. Sizce yeni partiler başarılı olacak mı? Ciddi bir parti ihtiyacı var mı?

Var. Siyasette rasyonel bir müzakere söz konusudur. Bir kere bunu yapma imkanımız çok olmuyor. Tırnak içinde çok akıllıca bir şekilde bundan mahrum ediliyoruz. Millet ittifakı, karşısında zillet ittifakı, hainler. Sürekli bu söyleniyor. O yüzden rasyonel bir müzakere ortamından uzaklaşıyoruz. Buna rağmen özellikle yerel seçimlerde ekonomik kriz de kapıya geline birçok insan, hakikatten de durumumuz kötü demeye başladı. Ama hani alternatif nerde diyorlar. Yeni kurulan partiler bu ‘alternatif nerde’nin cevabı olabilir. Hem benim kişisel gözlemim hem de kamuoyu araştırmaları yüzde 20-25 arası bir kararsızlar grubundan bahsediyor. En çok Ak Parti seçmeninde olduğunu söylüyorlar. Bu partilerin bu yüzde 25’in taleplerini ne kadar yansıtabileceğini, ne kadar toplayabileceğini göreceğiz zamanla.

“SİYASET ŞU AN EN ÇOK AK PARTİ’DE ZOR, SABAH BAŞKANSIN AKŞAM BİR HİÇ”

Kopuşları hızlandırır mı bu partilerin kurulmuş olması?

Ak Parti’de siyaset yapmak siyasetçiler için çok zor hale gelmiştir. Özellikle İstanbul, Ankara, Balıkesir, Bursa’daki belediye başkanlarının bir anda görevlerini bırakmak zorunda kalmış olmaları AK Parti’de siyaset yapmanın hiçbir güvenli yanının olmadığını açık bir şekilde göstermiştir. İstanbul gibi bir şehirde bir gün belediye başkanısın, ertesi gün sıfırsın. Bir üyenin, bir delegenin bile bu kadar çabuk etkisizleştirilmesi beklenmez. Bu güvensiz ortamda, kim, hangi akıllı siyaset yapmak ister? Siyaset inisiyatif almak isteyen, öne çıkmak isteyen, yönetmek isteyenlerin işidir. Parti politikaları da günden güne çabucak değiştiği için inisiyatif alanlar da bunun bir bedelinin olacağını görüyorlar. Siyasi konjonktür son derece zıt uçlara kayabiliyor. Bu yüzden hem güvencesiz hem de inisiyatifin olmadığı bir ortamda nitelikli siyasetçinin çok fazla rağbet edeceği bir parti olmaktan çıkmış görünüyor Ak Parti.

“SÜLEYMAN SOYLU ÖZEL OLARAK SEÇİLMİŞ”

İnsan hakları bağlamında baktığınız zaman, hak ihlalleri bir yanda, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve onun sert söylemi bir yanda. Sizce Süleyman Soylu insan hakları mücadelesinin neresinde?

Türkiye’de kutuplaşmış bir yapı var, hak ve hukuksuzları besliyor. Hatta yönetimin daha önceki sorumluluğunu bile unutturuyor insanlara. İnsan hakları alanı bu tür kırılmaların üstesinden gelinebileceği bir alan. Bu yüzden diyorum özel olarak seçilmiş. İnsan hakları alanı farklı kesimlerin bir arada olabileceği ve sinerji oluşturarak etkin bir itirazın sesleneceği bir ortam olduğu için özel olarak seçilmiştir. Elbette ki hak vermiyorum ama hedef açısından akıllıca bir seçim. Çok ilginç bir şekilde 28 Şubat’ta Alman vakıfları hedefteydi. Şimdi de Süleyman Soylu’nun söylemiyle ‘kadın hakları, Avrupa, bizi bozmaya çalışıyorlar’ demesiyle benzer bir şey.

İnsan hakları ihlalleri bağlamında nasıl bir dönemden geçiyoruz?

Şu an çok kötü bir durumdayız. Hem ihlaller var hem de bu ihlalleri dile getirmenin de bir bedeli var. Cezai kovuşturmaya, sosyal olarak da yalnızlaştırmaya yol açacağı için iki kere kötü. İhlaller belki her zaman olabiliyordu ama bu ihlallere yönelik bir serbest mücadele ihlallerin azalmasını sağlayabilirdi. Özellikle basın şu anki durumda olmasa, ana akım medyada bu ihlaller dile getirildiği zaman çok tabii olarak hükümeti etkileyecek. Halkın haber alma özgürlüğü ciddi biçimde yara almış durumda. Bu da ihlaldir. İnsanların haber alma özgürlüğü vardır ve bu kısıtlanıyor. Basın özgürlüğü kısıtlanan kurumlar için değildir halkın farklı görüşleri öğrenme hakkı kısıtlanıyor. Bu yok. Günümüzün tek altın fırsatı sosyal medya. Onu kullanmak da serbest değil. Kullanan, ‘başıma ne gelecek acaba’ diye düşünüyor. Bu durum insan hakları ihlallerini besliyor.

Bütün bu baskıları, cezalandırmaları, sansürleri göz önüne aldığınızda Türkiye’yi nasıl tanımlıyorsunuz? Şu an bizim yönetim şeklimiz ya da modelimiz nedir?

Normal bir hukuk devletinde olmayacak uygulamalar. Neredeyse hukukun olmadığı bir ülke. Hukuka kendini bağlı hissetmeyen bir iktidar bir çetedir. Bu yüzden buna dikkat etmesi gerekir herkesin. Hem Türkiye’nin bazı hukuk kazanımları itibariyle yanlışlar olsa bile savunulmalıdır.

“BAŞÖRTÜLÜ KADINLAR BORÇLANDIRILDI, O YÜZDEN SESSİZ KALIYORLAR”

Türkiye’deki başörtüsü mücadelesinde sembol olmuş, öne çıkmış kadınlar var. Geçmişte inan hakları mücadelesi verirken sesleri çok çıkan bu kadınlar bugün çok daha ağır insan hakları ihlalleri yaşanırken ya susmayı tercih ediyor ya da canhıraş bir şekilde destekliyorlar. Ne oldu bu insanlara?

Destekliyorlar. Maalesef. Bir de iktidar hukuksuzlukları görmezden gelmenizi, ya da desteklemenizi istiyor. Bu böyledir. İdeolojilerden bağımsız olarak bu eğilimin geçerli olduğunu görmüş olduk. Daha önceki yasakçı uygulamaları destekleyenler varsa bu dönemde bu camiada olan biteni destekleyenler de mevcut.

Kişilere doğrudan başvuru var mı bilmiyorum. Kişilere doğrudan başvuru olmasa bile o havada, bizden bu isteniyor, diyerek gönüllü yapılır. Cumhuriyet elitlerine hakları verildi vs diye kadınlar borçlanmıştır. O durum ana akım kadınların başörtüsü yasaklarını görmesini engellemiştir. Kadın hareketinden gelip, insan hakları mücadelesinden gelip bugün susmak, hatta yapılanlara destek çıkmak, işte böyle bir durum da olabilir bugünkü insanların hali. Başörtülü kadınlar çok borçlandırıldı. Tümüyle dışlanmıştı, Ak Parti’yle belli kazanımları elde edince kendini partiye borçlu hissetti.

[Yavuz Genç] 10.3.2020 [Kronos.News]

‘Tarihe kadın düşmanı olarak geçtiniz, biz boyun eğmedik’

HDP Eş Genel Başkanı Buldan, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde Taksim'de yürümek isteyen kadınlara polis tarafından biber gazı ve plastik mermilerle saldırılmasına tepki gösterdi: "8 Mart’ta kadınlara yaptığınızın sığınmacılara gaz sıkan Yunan güvenlik güçlerinden bir farkı var mı?"

KRONOS -10 Mart 2020

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin kadın grubu toplantısında konuştu. “İdlib’de yaşanan savaş halkların tercihi değil, iktidarın ayakta kalma çabasıdır. Yol yakınken Suriye’den çekilmeliler”  diyen Buldan tutuklamalara ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne ilişkin değerlendirmelerde de bulundu:

‘AKP MAHKEMELERİNİN KARARLARINI TANIMIYORUZ’

“HDP olarak hukuk dışı tutuklamaları kınıyoruz. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Genel Başkanımız Mızrıklı’ya AKP mahkemelerinin kararını tanımıyoruz. Kadınlar için yaşam tüm dünyada zorlu bir dönemeçten geçmektedir. 18 yıllık AKP erkek iktidarın kadınların kazanımlarını ortadan kaldırmak için kadın karşıtı politikalara ağırlık vermektedir. Kadınlar her şeye rağmen tüm engellemelere rağmen feminist gece yürüyüşünü gerçekleştirdiler. İstanbul’da yürüyen kadınlara buradan selam olsun” dedi.

‘TARİHE KADIN DÜŞMANI OLARAK GEÇTİNİZ’ 

Buldan, “Yürüyüş sonrası plastik mermi ve gaz bombaları ile saldırdı. Kadınlar şiddet uygulanarak gözaltına alındı. 8 Mart’ta kadınlara işkence uyguladılar. 8 Mart’ta kadınlara yaptığınızın sığınmacılara gaz sıkan Yunan güvenlik güçlerinden bir farkı var mı? Siz kadın düşmanısınız, tarihe de böyle geçti. HDP aynı zamanda bir kadın partisidir. Hayata geçirdiğimiz eş başkanlık sistemi demokrasi açısından önemlidir. Bu yüzden bizleri sindirmeye çalışmaktalar. Bizler susmadık, boyun eğmedik. Eş başkanlar olduk kayyum düzenine boyun eğmedik” diye konuştu.

‘TÜRKİYE’NİN EN GÜÇLÜ MUHALEFETİ KADINLARDIR’

Buldan, “HDP, dünya kadın mücadelesini miras aldığı için umudun adresi olmuştur. Her kesimden kadın HDP’de bir araya gelmektedir. Türkiye’nin en güçlü demokratik muhalefeti kadınlardır. Savaşların en ağır bedelini kadınlar ve çocuklar ödemektedir. Beş binden fazla Ezidi kadın DAİŞ’in eline esir olarak düştü. Benzer bir olay Afrin’de yaşandı. Mülteciler bu kirli savaşın en ağır bedelini ödeyenlerdir. Mülteciler ırkçılık ve cinsiyetçilikle karşı karşıya kalmaktadır. Biz kadınlar barışı kurmaya kararlıyız. İktidarın savaş politikalarına karşı kadınlar bir araya gelme zamanıdır. İnanın ki bizim değiştirme gücümüz vardır. Bu düzen kadınlarla değişecektir. Kaybetmeye yüz tutmuş AKP-MHP iktidarını sürdürebilmek için savaş politikasını kullanmaktadır. İdlib’de yaşanan savaş halkların tercihi değil, iktidarın ayakta kalma çabasıdır” ifadesini kullandı. Buldan konuşmasını şöyle sürdürdü:

‘YOL YAKINDAN SURİYE’DEN DERHAL ÇIKMALISINIZ’

İdlib’de battıkça soluğu Moskova’da alıyorlar. Acı ve yıkım katlanarak devam etmektedir. Binlerce insan Suriye savaşında hayatını kaybetti. Elbette bu ölümlerin hesabını sormaya devam edeceğim. Geçen hafta 30 erkek kafa kafaya kararlar verdi. Ölüme yol açanlar yine erkekler.

Suriye’den İdlib’e size bir iktidar mücadelesi çıkmaz. Suriye’den ancak ve ancak siz çıkarsınız, oradan çıkmak zorundasınız. Yol yakınken Suriye’den derhal çıkmalısınız.”

[Kronos.News] 10.3.2020

Şair nasıl diktatör olur? [Başak Yüce]

Yazar soruyor: Nasıl öldürebildi komşu komşuyu? Diktatörün cevabı korku: "Korku bir politikacıyı destekçilerine bağlayan tek şeydir."

BAŞAK YÜCE -10 Mart 2020

Bosna celladı olarak bilinen Radovan Karadžić, “Sanıyorlar ki, Avrupa’da milliyetçilik dönemi bitti, oysa daha yeni alevleniyor” demişti. Bu, binlerce insanın ölümünden sorumlu bir diktatörün ağzından çıktığında soğuk ve ürkütücü bir kehanet. Ama Avrupa’daki özellikle son sosyo-politik eğilimlere bakıldığında doğru gibi görünüyor.

Karadžić bir soykırımın mimarı, kötülüğün ete kemiğe bürünmüş hali. Bu nedenle bu faşizan eğilimlerin ve kötülüğün doğasını anlamak için söylediklerini yorumlamaya çalışmakta fayda var. Karadžić’in kötülük üzerine düşünürken aklıma düşmesinin sebebi terörizm uzmanı Jessica Stern’in henüz yayımlanan kitabı My War Criminal: Personal Encounters with an Architect of Genocide (Benim Savaş Suçlum: Soykırımın Mimariyle Kişisel Karşılaşmalar). Stern hem akademinin hem gazeteciliğin yöntemlerini kullanarak Karadžić’in bir şairden cellada nasıl dönüşebildiğini anlamaya çalışıyor. Ama anlamanın başka bir yanı da var: Affetme korkusu.

Ben bunun tam tersini savunacağım. Bir soykırımın failini affetmek şüphesiz mümkün değil, ama onun motivasyonunu -ya da Rachel Dink’in dediği gibi söylersem “bir çocuktan katil yaratan karanlığı”- anlamaya çalışmak kötülükle mücadele ederken gerekli araçları bırakabilir elimize. Çünkü kötülük bugün çok kullandığımız (kendimizden uzaklaştırmaya çalışarak), hakkında çok ahkam kestiğimiz, çokça maruz kaldığımız ama tam olarak da anlayamadığımız bir kavram. Varlığı kimimizi Tanrı’ya yaklaştırıyor, kimimizi bir tanrının varlığı düşüncesinden uzaklaştırıyor.

Herkül Milas, geçtiğimiz yıl Kronos’a verdiği söyleşide, “Bence suçlu insan yok, kurbanlar var. Kimse kötülük yapmak için yaşamaz” diyordu. Charles Baudelaire’in de bunu söyleyen çok sevdiğim bir şiiri vardır: “L’Héautontimorouménos.” “Hem bıçağım hem yara / Hem celladım hem kurban” der Baudelaire iki dizesinde. İnsanın doğasını anlatan bu muhteşem şiiri benimsemek zordur. Karadžić’e kurban demek oldukça güç ama şüphesiz o kendisini öyle görüyor, zira Baudelaire’in şiiri de bir ben anlatıcının ağzından yazılmış. Karadžić kendini kurban görüyor ama kitaptaki söyleşiye bakılırsa ne kendine acıyor ne de yaptıklarından pişman.

Bunu anlamlandırmak için psikiyatrist bir şairden bir cellada giden yoluna tersten bakalım. Karadžić tutuklanmadan önce 12 yıl boyunca, yok ettiği insanların gömülü olduğu coğrafyada, bir tür şifacı olarak gizli bir yaşam sürebilmiş. Seçtiği meslek sembolik, bir şifacı olarak görüyor kendini. Onu tanıyanlar, politikaya atılmadan önce ve atıldıktan sonra iki farklı insan olduğunu düşünüyor. Siyasetin içine girdikçe gözlerinin önünde değişen bir insana, büyüyen bir kötülüğe şaşkınlıkla şahit olmuşlar.

Peki nasıl bunca kötülüğün kapağını açabildi Karadžić? Yazarın tespiti onun “konuşarak küçük bir yılanı bir kobraya çevirmiş” olduğu. Bosna’da olanları bir soykırım değil, bir iç savaş olarak tanımlayan Karadžić yaptıklarını şöyle bir gerekçeye dayandırıyor: “Bosnalılar bir şeriat devleti kuracaklardı ve Sırplar kendilerini tehdit altında hissediyorlardı. Halkımız ve kültürümüz büyük bir tehdit altındaydı.” Şüphesiz bir yalan bu, inandığı bir yalan da olabilir. Ancak bu sanrı dil ile beslenerek bir kobraya dönüşmüş. Stern soruyor: Nasıl öldürebildi komşu komşuyu? Diktatörün cevabı korku: “Korku bir politikacıyı destekçilerine bağlayan tek şeydir.” Sanırım Karadžić’in cevabı bugün dünyanın pek çok yerinde hortlayan milliyetçiliğin, komşuya düşmanlığın, mültecilere karşı öfkenin, ötekileştirmenin dinamiğini de açıklıyor.

Karadžić kutsal bir görevi olduğuna inanıyor. Bunda epik hikâyelerle büyümüş olmasının rolü var. Çocukluğu az gördüğü suçlu bir baba, ona epik şiirler okuyan bir anne ile otoriter bir aile ortamında geçmiş. Bir köylü olarak Saraybosna’da tıp okumuş ve hayatındaki en önemli şey edebiyatmış. ABD’de şiir konulu konuşmalar verdiğini, hatta Berkeley’de yaptığı bir konuşmada seyirciler arasında Czesław Miłosz’un da olduğunu gururla anlatıyor. Columbia Üniversitesi’nde bir yıl şiir okumuş. Ama iyi bir şair değil Karadžić, şiirleri şiddetten izlerle dolu. Stern’in yine onu tanıyanlarla yaptığı söyleşilere göre iyi bir doktor da değil.

Kitapta aktarılan Karadžić‘in arkadaşlarının şu sözleri tam da bu nedenle sorumun cevabını bir ölçüde açıklıyor: “Gün geçtikçe büyük bir lider olduğuna inandırdı kendini, Sırpların büyük tarihi lideri olduğuna. Belki önemli bir şair olamadı ama önemli bir savaş suçlusu oldu Karadžić.”

Şüphesiz bu, kötülüğün bahanesi olamaz, ama kötülüğe giden yolda, üzerine düşünmeye değer bir yaşam gerçeği olabilir. Başarısız bir ressam olan Hitler’inki gibi belki…

[Başak Yüce] 10.3.2020 [Kronos.News]

Sağlık Bakanı’ndan koronavirüs açıklaması: ‘Türkiye’de olma ihtimali çok yüksek’

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Avrupa ile yoğun bir ilişki içerisinde olduğumuzu hatırlattı. “Bu salgının şu anda Türkiye’de olma ihtimali çok yüksek” dedi

BOLD – Sağlık Bakanı Fahrettin Koca TBMM Sağlık Komisyonunda dünyayı kasıp kavuran koronavirüs konusunda değerlendirmelerde bulundu.

ALMANYA VE FRANSA DAHA BÜYÜK SORUNLAR YAŞAYACAK

Avrupa’nın önlem almakta gecikerek salgının büyümesinde önemli rol oynadığını belirten Koca, ”İtalya bir türlü önlem almadı. Avrupa da İtalya ile ilişkilerini kesmedi. Avrupa halen tedbir almakta geç kalıyor. Şu an evet İtalya büyük bir sorun yaşıyor ama Almanya ve Fransa önümüzdeki günlerde daha büyük sorun yaşayacak” diye konuştu.

TOPLUMU BİR ŞEYE ALIŞTIRMAK İÇİN SÖYLEMİYORUM

Avrupa ile yoğun bir ilişki içerisinde olduğumuzu hatırlatan Koca, Türkiye’de henüz tespit edilebilmiş vakıa olmadığını belirterek, ”Bu salgının şu anda Türkiye’de olma ihtimali çok yüksek. Ancak tespit edilebilmiş değil. Şu an tahlil yapılınca bile karşımıza çıkabilir. 3 saat sonra, 1 gün sonra karşımıza çıkabilir. Bunu toplumu bir şeye alıştırmak için söylemediğimi bilin isterim. Yurt dışına giden çok insanımız var. Oradan enfeksiyon almadığını kim söyleyebilir. Sorun küresel ama mücadelemiz ulusal. Görülebilir ama yayılımını önlememiz gerekiyor” ifadelerini kullandı.

[BoldMedya] 10.3.2020

İranlı milletvekilinden koronavirüs itirafı: Halka yalan söyledik!

İran Meclisi Tahran Milletvekili Gulamrıza Haydari, ülkede yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) yayılmasıyla ilgili Tahran yönetiminin halka yalan söylediğini belirtti.

İran Meclisi’nde milletvekillerine hitap eden Haydari, “Bazı olaylarda halka yalan söyledik. Yeni tip koronavirüsün yayılmasıyla ilgili gerçekler de geç açıklandı. Bu durum güvensizliği artırdı.” dedi.

HAYDARİ, KUM’DA GEREKLİ TEDBİRLERİN ALINMAMASINI ELEŞTİRDİ

Virüsün ilk görüldüğü Kum kentinde gerekli tedbirlerin alınmamasını da eleştiren Haydari, halkın sağlığını tehlikeye atacak adımların ülkede idam cezası gerektiren “yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak” suçuyla eşdeğer olduğunu söyleyerek, sorumluların yargı önüne çıkarılmasını istedi.

Tahran yönetiminin geçen ocak ayında 176 kişinin ölümüne neden olan Ukrayna uçağının Devrim Muhafızları Ordusu tarafından “yanlışlıkla” vurulduğunu 3 gün sonra açıklaması da ülkede tepkilere neden olmuştu.

İran’da Kovid -19 nedeniyle bugüne kadar hayatını kaybedenlerin sayısı 237’ye, vaka sayısı 7 bin 161’e yükseldi.

[TR724] 10.3.2020

Mustafa Yeneroğlu: İşkence iddiaları karşısındaki ‘kayıtsızlık’ kahredici

Eski AKP’li Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Ankara Emniyeti’nde üniversite öğrencilerine yapılan işkence iddiaları karşısında yaşanan ‘kayıtsızlığın’ kahredici olduğunu söyledi. Ali Babacan’ın ekibinde yer alacağı belirtilen Yeneroğlu, “Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde işkence yapıldığı iddiaları karşısında kayıtsızlık gerçekten kahredici. Baro İnsan Hakları Merkezi’ne yapılan ve somut verilere dayandırılan başvurular acil ve etkin biçimde soruşturulmalı,şüpheliler hemen açığa alınmalıdır. İşkence insanlık suçudur!” ifadelerini kullandı.

KIZ ÖĞRENCİLERE İŞKENCE

Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde 28 Şubat’tan bu yana aralarında kızların da bulunduğu çoğunluğu üniversite öğrencisi 40’a yakın kişi gözaltında tutuluyor. Müvekkillerinin işkence gördüğünü iddia eden avukatlar, Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’ne başvuruda bulunmuştu. HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da Mayıs 2019’dan bu yana Ankara Emniyeti’ndeki iddialara dair idari ve adli bir soruşturma yürütülmemesine tepki göstermişti.

[TR724] 10.3.2020

Ankara’da kız öğrencilere işkence ayyuka çıktı! Anne Melek Güneş: Dur diyecek kimse yok mu?

Ankara’da 28 Şubat’ta gözaltına alınan aralarında üniversite öğrencilerinde olduğu yaklaşık 60 kız öğrenci 12 gündür işkence görüyor. Kötü muamele, başa poşet geçirme, çıplak bırakma, tehdit, avukata hakaret kayıtlara geçti.

Ankara Barosu, Ankara Emniyeti’ndeki işkenceleri tutanakla kayıt altına alırken, doktorların işkenceyi rapor altına almamasını da belgeledi.

Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne götürülen 60 kız öğrenciye 12 gündür işkence ve kötü muamelede bulunulması, avukatlarıyla görüştürülmemesi öğrencilerin ailelerini perişan etti.

Kız öğrencilerden birinin annesi Melek Güneş, sosyal medya hesabından, “Kızım şu an Ankara TEM’de. Bugün 11. gün oldu hala ifadesi alınmadı. Avukatımızdan; tecrit edildiğine, psikolojik baskı yapıldığına dair ve gözaltında olmasına rağmen ters kelepçeyle ifadesinin alınmaya çalışıldığı bilgisini aldık. 18-25 yaşlarında 57 Üniversite öğrencisinin Ankara Emniyet’te 10 gündür gözaltında işkence gördüğünü Ankara Barosu tutanakla kayıt altına aldı. İşkenceye SIFIR tolerans diyenlerin ülkesinde 10 GÜNDÜR İŞKENCE İDDİALARI ! Dur diyecek kimse yok mu?” diye feryat etti.

Kızlarından haber almak için günlerce Ankara Emniyet’inin önünde bekleyen çaresiz aileler, Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nden gelen avukatların tuttuğu tutanakları sosyal medyadan paylaşarak çocuklarını işkenceden kurtarmak istiyor.
[TR724] 10.3.2020

Tek isteği ‘adil yargılama’ olan Mustafa Koçak: Beni yaşatın, ölmek istemiyorum!

Sadece bir tanık ifadesiyle ’anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme’ iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılan Mustafa Koçak adil yargılama isteğiyle başlattığı ölüm orucunda ölmek istemediğini söyledi.

Adil yargılanma” talebiyle başladığı ölüm orucunda 250 günü geride bırakan Mustafa Koçak’ın ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm olduğu dosyada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tebliğname hazırladı. Savcılık, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçundan verilen hapis cezasının onanmasını talep etti.

bianet’ten Ayça Söylemez’in haberine göre, tebliğnamede savcılık delillerin hukuka uygun elde edildiğini, usule uygun şekilde tartışılıp incelendiğini ve “vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığını” ileri sürdü.

KANIT: BANA KEBAPÇIDA SÖYLEMİŞTİ

Koçak, sadece tanık ifadesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi. Tanıklardan B.E. ifadesinde, “köftecide yemek yiyip sohbet ederken, örgütün eylemlerini ve stratejilerini konuştuğumuz esnada kendisi (Mustafa Koçak) silahı kendisinin temin ettiğini bizzat söyledi.” diyor. Ancak diğer tanık C.Y. ise tahliye olup yurt dışına çıktıktan sonra Mustafa Koçak hakkındaki ifadesinin doğru olmadığını, tehdit altında önüne konulan ifadeyi imzaladığını anlatmıştı. Ancak mahkeme bu itirafı dikkate almadı.

SAVCILIK: DELİLLER HUKUKA UYGUN

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı Erdoğan Bayrakdar imzalı tebliğnamede sadece bir paragraflık görüş yer alıyor, başka bir gerekçe sunulmuyor:

“Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımların kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı anlaşılmakla; sanıklar ve müdafilerinin temyiz dilekçelerinde ileri sürülen nedenler yerinde görülmediğinden CMK’nın 302/1. maddesi gereğince temyiz isteminin esastan reddiyle hükmün onanması talep olunur.”

KOÇAK: BENİ YAŞATIN, YAŞAMAK İSTİYORUM

Ailesiyle yaptığı telefon görüşmesinde çok zor konuşan Mustafa Koçak şunları söyledi: “250 günde çok şey öğrendim, direnişin zorluklarını da acılarını da biliyorum, sıkıntılarını da biliyorum. Ama direnişin onurunu yaşamayı da biliyorum. Yaşamak çok güzel, ölmek istemiyorum… Belki haftaya gelip telefon dahi açamayacağım, çünkü yarın ne olur bilmiyorum. Beni yaşatın, yaşamak istiyorum. Her mektubu, her telefonu hoşçakalın diye bitiriyorum, belki bir daha fırsatım olmayabilir. Beni unutmayın, hepinizi çok seviyorum. Bu adaletsizliğin bir an önce ortadan kalmasını istiyorum, biz ölmek istemiyoruz, yaşatın bizi.”

Kardeşi Mine Koçak açık görüşte bir araya geldikleri Mustafa’nın 33 kiloya düştüğünü, yürüyemediği için tekerlekli sandalyede olduğunu, tuvalete kendi başına gidemediğini anlattı: “Biri olmadan tek başına hiçbir ihtiyacını karşılayamıyor arkadaşları kucaklayıp aşağı indirip tuvalet ihtiyacını gideriyorlar. Yatak yaraları da oluştu. Ayaklardan kasıklara kadar şişme uyuşma ve morarma var. Sol kulakta tamamen işitme kaybı var, sağ kulaktan da hafif duyuyor. Genel olarak sol tarafında his kaybı var, bacak, kol, gövdesinde. Her iki elde deri yırtılmaları ve kanamalar oluyor. Ayrıca şiddetli ağrıları, kas krampları var. Ağrıdan uyuyamıyor…”

[TR724] 10.3.2020

Suç duyurusunda bulundu; Alevi olduğum için milli takıma alınmadım

Alevi olduğu için Wushu Federasyonu Başkanvekili Abdurrahman Akyüz tarafından milli takıma alınmadığını söyleyen Wushu sporcusu Sadık Pehlivan, Akyüz hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Pehlivan, Akyüz’ün kendisine, “Kafirsin, Arkadaşlarını da kendine benzeteceksin.” diyerek hakaret ettiğini söyledi.

Milliyet’ten Çiğdem Yılmaz’ın haberine göre, Wushu Sanda kategorisinde 6 kez Türkiye Şampiyonu olan Sadık Pehlivan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. 2013’ten beri lisanslı wushu sporcusu olduğunu anlatan Pehlivan, “2014 yılında milli takıma girdim. 2015’te Türkiye Şampiyonu olmama rağmen Dünya Şampiyonası’na ben değil, yendiğim kişi götürüldü. 2018 ve 2019’da aynı şekilde Dünya Şampiyonası’na gitmeye hak kazandığım halde götürülmedim. Çünkü Akyüz, Alevi olduğum için sürekli beni dışlıyordu. Alevi olduğum halde milli takım kamplarında 5 vakit namaz kılmak zorunda kaldım. Bir kez sabah namazına geç kaldım diye Akyüz’ün, ‘Kâfirsin. Arkadaşlarını da kendine benzeteceksin’ şeklindeki hakaretine uğradım. İnancım yüzünden bana sürekli hakaret ediyordu.” ifadelerini kullandı.

‘YAPILAN BİR İNSANLIK SUÇU’

Alevi Dernekler Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat ise tepkisini, “Sadık Pehlivan’ın iddiaları doğruysa, çok çirkin. Kimse inancına göre değerlendirilmemeli. Dikkate alınması gereken, sporcunun yeteneği olmalıydı. Diğer türlü ötekileştirmekten başka bir şey değil. Bu iddiaların üzerine bir de Abdurrahman Akyüz’ün oğlu bir video paylaştı. Videoda da açıkçası Alevilerle dalga geçilmiş. Yapılan saygısızlık ve etik değil. Bu yapılanı sadece Alevilerin değil, herkesin kınaması gerekiyor, yapılan bir insanlık suçu. Bir de bu çocuğu bu noktaya getiren mantığı sorgulamak lazım.” sözleriyle dile getirdi.

[TR724] 10.3.2020

Milyonlarca öğrenci ve veli diken üstünde: Okullar tatil edilecek mi?

Dünyayı kasıp kavuran ve binlerce insanın ölümüne neden olan koronavirüs salgını yüzünden aileler ve öğrenciler adeta diken üstünde.

Salgının önlenmesi için tedbir amacıyla birçok ülkede okulların tatil edilirken Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, olası bir koronavirüs salgınında okulların tatil edilip edilmemesiyle ilgili Milli Eğitim Bakanı ile önümüzdeki günlerde görüşeceklerini duyurdu.

Bakan Koca, ayrıca kamu personelinin zorunla olmadıkça yurtdışına çıkmaması için Cumhurbaşkanlığı’nın genelge yayınlayacağını belirtti.

MEB’DEN ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLERE KORONAVİRÜS UYARISI

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle, öğrenci, öğretmen ve Bakanlığa bağlı personelden zorunlu olmadıkça proje, uluslararası toplantı ve benzeri etkinlikler kapsamında yurt dışına seyahat etmemeleri istendi.

[TR724] 10.3.2020

40 kişiyi 30 milyon TL dolandırdı, 4 ay sonra serbest bırakıldı

Aydın’da kendisini ‘ekonomist-broker’ olarak tanıtıp farklı meslek gruplarından 40 kişiyi 600 bitcoin karşılığı yaklaşık 30 milyon TL dolandırdığı iddiasıyla Bursa’da geçen Kasım ayında yakalanıp, tutuklanan tutuklanan Safiye Gökçe Y. serbest bırakıldı. Gökçe Y. yurt dışına çıkış yasağı konularak elektronik kelepçe takılmasına hükmedildi.

Adana’da yaşayan Safiye Gökçe Yüce, yaklaşık 2,5 yıl önce eşi Okan Y.’nin bir jeotermal enerji santralinde elektrik mühendisi olarak göreve başlaması üzerine Aydın’a taşındı. Burada eşiyle birlikte taşeron şirket kuran Safiye Gökçe Y., JES şirketlerine işçi bulmaya başladı. Bu sırada Aydın Devlet Hastanesi’ne sağlık kontrolüne giden Safiye Gökçe Y., iddiaya göre tanıştığı bir doktora kendisini, ‘ekonomist-broker’ olarak tanıttı. Doktora yatırımını kripto para birimi bitcoin’e yapmasını söyledi. İkna olan doktordan adına bitcoin almak üzere para aldı. Bir süre sonra kar payı verdiği doktora, kendisine yeni müşteriler bulmasını, bunun üzerinden de kar payı ödeyeceğini vadetti

Böylelikle saadet zinciri benzeri bir yapı oluşturan Safiye Gökçe Y., kısa sürede hemşireden, polise kadar çok sayıda meslek grubundan 40 kişiye ulaştı. Bitcoin almak için para topladığı bu kişilere 2 yıl boyunca kar payı ödedi. Para aldığı kişilere, kurdukları şirketin arkasında JES firması bulunduğunu, yeğeninin ise Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) görevli olduğunu söyleyen Safiye Gökçe Y., 2 ay önce ortadan kayboldu.

Safiye Gökçe Y.’nin Aydın’da 40 kişiyi 600 bitcoin karşılığı yaklaşık 30 milyon lira dolandırdığı belirlendi. ‘Nitelikli dolandırıcılık’ suçundan hakkında yakalama kararı çıkarılan Safiye Gökçen Y.’nin polis ve mağdurlar peşindeyken alkollü restoranda eğlendiğini gösteren görüntüler ortaya çıktı. Hangi restoranda çekildiği bilinmeyen görüntülerde, Safiye Gökçe Y.’nin tanınmamak için başörtüsü taktığı, arkadaşlarıyla birlikte alkol alıp kemanla çalınan ‘Ada sahillerinde bekliyorum’ şarkısına eşlik edip, eğlendiği görüldü.

CNN Türk’ün haberine göre,  ‘Bitcoin Safiye’ her yerde aranırken bir ihbar, Bursa polisini harekete geçirdi. İhbar üzerine Bursa İl Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, Gebze-Orhangazi-İzmir Karayolu Bursa gişelerinde önlem aldı. Geçen 8 Kasım günü Saat 03.00 sıralarında araçla giriş yapan Safiye Gökçe Y., polis ekiplerince durdurulup gözaltına alındı. Bursa İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Safiye Gökçe Y., işlemlerinin ardından Aydın İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından teslim alındı. Aydın’a getirilen Safiye Gökçe Y., Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kontrolünün ardından işlemleri için Aydın İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Burada yapılan işlemlerinin ardından çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklandı.

8 Kasım 2019 günü Bursa’da yakalandıktan sonra Aydın’da tutuklanan Safiye Gökçe Y., 4 aydır cezaevinde kalıyordu. Hakkında henüz iddianame hazırlanmayan ve dava görülmeyen Safiye Gökçe, bugün yurt dışına çıkış yasağı konularak elektronik kelepçeyle serbest bırakıldı.

‘Bitcoin Safiye’nin serbest kaldığını duyan mağdurlar avukatlarını arayarak itirazda bulunmalarını istedi. Konuyla ilgili itirazda bulunacaklarını belirten Avukat Savaş Akçöltekin, “Ayağına elektronik kelepçe takıldı ve yurt dışına çıkış yasağı konularak serbest bırakıldı. Savcılık makamının talebi üzerine, sanıkların 30 günde bir tutukluluk durumu gözden geçirilir. Savcılık, sanığın tutukluluğunun devamı konusunda talepte bulunmuş. Ancak Aydın 2’nci Sulh Ceza Hakimliği de adli kontrol şartının yeterli olduğu kanısına vararak elektronik kelepçeyle serbest bırakmış. Henüz bu konuda dava da açılmadı. Serbest bırakılması ile ilgili perşembe günü mağdurların avukatlarından birisi olarak itirazda bulunacağız” dedi.

[TR724] 10.3.2020

Bir hamile kadın daha tutuklandı: 7 gün gözaltında tuttular

Bir haftadır Manisa Emniyet Müdürlüğünde gözaltında tutulan iki aylık hamile Sümeyye Çınar ve eşi İlker Çınar dün akşam tutuklandı.

BOLD – 3 Mart 2020’de Manisa’da gözaltına alınan 2 aylık hamile Sümeyye Çınar (30), dün akşam tutuklanarak cezaevine gönderildi. Manisa Emniyet Müdürlüğünde tutulan Sümeyye Çınar’ın eşi de tutuklandı. İkisi de işletme mezunu olan Çınar çiftinin 4 yaşındaki kızları Sümeyra yalnız kaldı. Böylece bir çocuğun daha anne ve babası hapse gönderilmiş oldu.

Manisa ve İzmir’de geçen hafta yapılan Cemaat operasyonlarında 74 kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltında tutulanlar arasında iki hamile kadın olduğu ortaya çıkmıştı. Hamilelerden Sümeyra Yılmaz, 4 Mart 2020’de İzmir’de serbest bırakılmıştı.

[BoldMedya] 10.3.2020

Yargıtay tutuklu AYM üyesi Tercan’ın eşiyle helalleşmesine bile izin vermedi

Tutuklu AYM eski Üyesi Prof. Dr. Erdal Tercan’ın eşi avukat Süheyla Tercan, kanser rahatsızlığı sebebiyle bugün hayatını kaybetti. Erdal Tercan’ın son günlerinde eşiyle bir gün görüşmek için yaptığı izin hakkının Yargıtay tarafından kullandırılmadığı öne sürüldü.

BOLD – Süheyla Tercan, uzun süredir kanser tedavisi görüyordu. Tercan’ın kanseri yendiği, ancak eşi Erdal Tercan’ın 15 Temmuz sonrası tutuklanmasının ardından hastalığın yeniden nüksettiği belirtildi. Son 3 aydır Tercan’ın durumunun ağırlaştığı, cezaevinde tutuklu eşi Erdal Tercan’ın eşiyle son kez helalleşmek için bir günlük izin hakkı talep ettiği, dosyasının bulunduğu Yargıtayın ise başvuruyu karara bağlamayarak halen beklettiği kaydedildi.

Tutuklu AYM üyesi Alparslan Altan’ın eşi Necla Altan, Tercan’ın vefatıyla ilgili “Bugün acımıza yeni bir acı daha eklendi. Değerli hocamız, kaderdaşımız Erdal Tercan‘ in kıymetli eşi, sevgili arkadaşım Süheyla Tercan Hakk’ın rahmetine kavuştu. Son günleri olduğu bilindiği halde eşine izin verilmedi, Ankara’ ya getirilmedi. Allah yardımcımız olsun” mesajı paylaştı.

[BoldMedya] 10.3.2020

Hasta tutuklu ev kadını Demet Şahin’e cezaevinde tedavi işkencesi [Sevinç Özarslan]

Çocukken geçirdiği trafik kazası nedeniyle ayağı ve koluna platin takılan ev kadını Demet Şahin, cezaevinde sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Haziran 2017’den bu yana İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu bulunan Demet Şahin (41), birçok sağlık sorunuyla mücadele ediyor. 5. sınıfa giderken İzmir Karabağlar’da belediye otobüsü çarpması sonucu yaralanan ve sağ ayağı aksamaya başlayan Şahin, yıllardır ayağında ve kolunda platin ile yaşıyor, düzenli doktor kontrolüne gidiyordu. Aynı zamanda bel ve boyun fıtığı tedavisi görüyordu.

MAHKEME RAPORLARI DİKKATE ALMADI

Cezaevinde sağlık hizmetlerinden yararlanamayan Şahin, fıtık tedavileri tutukluluk nedeniyle yarım kaldı. Ağrıları artan Şahin’in kaza raporları yargılandığı mahkemeye sunulmasına rağmen dikkate alınmadı.

Bold Medya’ya konuşan Demet Şahin’in kız kardeşi, “Ablam fıtık için çok fazla dilekçe yazdı ama götürmediler. Bir kere götürmüşler. Doktor olmadığı için muayene olmamış. Bir daha da gidemedi. Sıra gelmiyor. 22 kişilik koğuşta şu anda 18 kişi kalıyor. Annem ve babam Şakran’a git gel yollarda çöktüler” dedi.

45 KİLOYA DÜŞTÜ, DİŞLERİ SALLANMAYA BAŞLADI

Ablasının 59 kilodan 45 kiloya düştüğünü söyleyen kız kardeşi, “Ablam ayrıca çene tedavisi görüyordu, aşırı kilo verdiği için dişlerinde sallanma var. İzmir Konak Eğitim Diş Hastanesindeki doktor iki dişinde kemik erimesi olduğunu söylemiş ve hiçbir tedavi uygulanmamış. Benim alanım değil demiş, göndermiş” ifadelerini kullandı.

5 AYLIK EVLİYKEN TUTUKLANDI

5 aylık evliyken Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Demet Şahin, İzmir 16. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan Demet Şahin’in dosyası Yargıtayda bulunuyor.

[Sevinç Özarslan] 10.3.2020 [BoldMedya]

Kenya’nın varoşlarından dünyanın en iyi üniversitesine: “IFLC’ye katılmasaydım MIT’ye kabul alamazdım” [Cevheri Güven]

Edwin, dünyanın en iyi üniversitesi MIT’ye  kabul aldı. Başarısını IFLC’ye borçlu olduğunu söylüyor ve Gülen Cemaati’ne de bir mesajı var.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD – Hizmet Hareketi okullarını kapatmak için Erdoğan Rejimi son birkaç yıldır hemen her yolu deniyor. Türkiye’deki tüm okullar kapatıldı, dünyanın farklı ülkelerindeki okullar için ise çeşitli vaatler ve baskıyla kapatma çalışmaları sürüyor.

Erdoğan’ın dünyaya terör merkezi olarak anlatmaya çalıştığı okullar ise kendi mecralarında yollarına devam ediyor. Edwin Ouko, Kenya’da Hizmet Okulunda eğitim gören çocuklardan biri…

Dünyanın en iyi üniversitesi olarak nitelenen Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) tam burslu kabul aldı. Edwin, seçmeler için girdiği mülakatta her şeyin,Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin (IFLC) dans grubunda yer aldığını anlatmasıyla değiştiğini söylüyor.

MIT’ye başvuran öğrencilerin tamamının çok iyi okul dereceleri var. Edwin’i öne çıkaran ise okul dışında yaptığı bu etkinlik olmuş. MIT mülakat heyetinin Edwin’e söylediği cümle: “Uluslararası bir programa katılman çok önemli, akademik başarı dışında aradığımız şey buydu.” şeklinde.

Son yıllarda Gülen Cemaati büyük baskı altında ve bu ortamda IFLC gibi bir etkinliğe gerek olmadığını söyleyenler de var. Ancak IFLC ile başarıya ulaşan Edwin farklı düşünüyor: “IFLC yürüdüğü bu güzel yolda devam etmeli.”

7 ÇOCUKLU BİR AİLENİN EN KÜÇÜĞÜ
Edwin Ouko Toleno, Kenya’nın Kisumu kentinin eteklerinde kırsal bir okula devam ediyordu. Hayatını değiştiren an, Kenya’nın başkenti Nairobi’deki Light Academy seçmelerine girmesi oldu.

O günlerde babasının işsiz olduğunu söyleyen Edwin Ouko, yerel bir ortaokulda kardeşiyle eğitim mücadelesi verirken, Light Academy’ye tam burslu olarak kabul edildi.

Yedi kişilik ailenin en küçüğü olan Edwin, Light Academy’i “Harika bir öğrenme deneyimiydi. İlk defa başkent Nairobi’ye gelmiştim. Nairobi’deki tesislerine hayran kaldım. Kenya’daki devlet okullarıyla karşılaştırınca kendimi kutsanmış hissediyordum.” diye anlatıyor.

Edwin derslerinin yanında Light Academy’nin sunduğu diğer fırsatlardan da yararlandı ve Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ne katıldı.

Light Academy’i kazandığında yaşadığı küçük köyden çıkıp ilk kez başkent Nairobi’yi gören Edwin, onlarca ülkenin katıldığı bu festival sayesinde farklı kıtalara seyahat şansı buldu. Almanya, Belçika, Romanya ve Moldova’da festivalin farklı bölümlerinde dans gösterisi yaptı. Kenyalı bir çocuğun dünyasını köklü olarak değiştiren bir durumdu bu.

ÜLKE ÜÇÜNCÜSÜ OLDU

Edwin IFLC’ye hazırlanırken, okuldaki tam burs fırsatına derslerine çok çalışarak karşılık verdiğini söylüyor. Sonucunda da ülkedeki üniversite giriş sınavları KCSE’de ülke üçüncüsü oldu. Edwin’in bu başarısı çok önemli çünkü Kenya’da 100 yıllık köklü İngiliz okulları bulunuyor.

Sınavdaki başarısının ardından öğretmenleri için artık Edwin’in üniversite geleceğini planlama zamanı gelmişti ve MIT’ye başvurması yönünde tavsiyede bulundular.

Edwin karar sürecini anlatıyor:

“MIT, Quacquarelli Symonds (QS) Dünya Üniversite Sıralamasına göre dünyanın en iyi üniversitesiydi. Birkaç arkadaşım, çok zor olduğunu daha kolay bir üniversite tercih etmem gerektiğini söylediler. Ama okulumdaki kariyer ve danışmanlık bölümü, hayallerimi gerçekleştirebileceğim yönünde tavsiyede bulundular.”

IFLC OLMASAYDI MIT’YE KABUL ALAMAZDIM

MIT mülakatına giren tüm öğrenciler gibi Edwin de ders notları açısından en iyi noktadaydı. Ancak rakiplerini geçmesini sağlayan şey dans ekibiyle katıldığı IFLC oldu:

“Light Academy’de müfredat dışı bir etkinlik olan Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ne katıldığımı, orta öğrenimim boyunca dört ülkeyi ziyaret ettiğimi söylediğimde çok etkilendiler. Aradıkları şey akademik başarı yanında müfredat dışı başarıydı.”

Edwin ve arkadaşları IFLC’nin Romanya ayağında gösteri sırasında.

Edwin artık MIT’de Biyomedikal Mühendisliği alanında tam burslu bir öğrenci ve “IFLC olmasaydı MIT’ye girebileceğimi düşünmüyorum. Bence IFLC yürüdüğü bu güzel yola devam etmeli. Onlar olmasa bu ülkelere gidemezdim ve farklı ülkelerden insanları tanıma fırsatı bulamazdım.

Birçok insanın okuldaki ders dışı aktivitelere zaman kaybı olarak baktığını, ancak genel öğrenme deneyimi için gerçekten önemli olduğunu söylüyor. Bir dans ekibine katılmak performansınızı düşürecek bir şey değil. Bu doğru değil. Dans ekibine katılarak, akademik başarınıza da devam edebilirsiniz. Bu bir taşla iki kuş vurmak gibi. İkisi de çok yararlı.

“Birinin benim için para ödediğini biliyorum ve bu iyiliği Light Academy’ye geri ödemek için sabırsızlanıyorum.”


[Cevheri Güven] 10.3.2020 [BoldMedya]

“20 Temmuz’dan sonra bir sivil darbe süreci içindeyiz”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Odatv tutuklamalarıyla ilgili konuştu. “20 Temmuz’dan sonra bir sivil darbe süreci içindeyiz. Ülkede ne Anayasa ne de yasalar geçerli” dedi.

BOLD – Partisinin grup toplantısında konuşan Kılıçdaroğlu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, “Telefon görüşmemizde ifade ettiğim gibi hiç kimse Suriye askeri de dahil olmak üzere orada Türk askerlerinin olduğunu bilmiyordu” sözlerini hatırlattı. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın bu esnada tepki göstermemesini eleştirerek, “Erdoğan bu telefon görüşülmesinde Putin’e ne söyledi, ben merak ediyorum” dedi.

Kılıçdaroğlu, CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç’un Mecliste yaptığı konuşmanın ardından saldırıya uğramasıyla ilgili, “Erdoğan’ın bana yönelik olan, burada söylenmesi mümkün olmayan belli cümleleri kullanarak bana hakaret etmesini asla kabul etmiyorum! Kendisine de hiçbir cevap vermedim. Grup Başkan Vekilimiz aynı cümleleri kullanarak cevap verdi. Siz halkın oyuyla bir makama geldiyseniz o makamın ön gördüğü koşullar içerisinde konuşmalısınız, makamın itibarını korumak zorundasınız. Kızıyorlar neden bu kelimeleri kullandın diye. Aynısını sen söyledin. Biz parlamentoda kavga istemiyoruz” dedi.

Kılıçdaroğlu, görüşme öncesi Rusya medyası tarafından yayınlanan videoya da, “Ve bir görüntü var içimi acıtıyor. Kapıda beklerken. Hepsi sıkkın yapılan muameleyi görüyorlar zaten. Haksızlık var, yanlış evet. İnsanlar aşağılanıyor. Hak ediyorlar mı? Hayır. Bunu asla kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

DAKİKA BİR GOL BİR

“Gitti oraya Sayın Erdoğan, sonra Putin ile Erdoğan televizyonların önüne çıktılar. İlk konuşmayı Sayın Putin yaptı; görüşmemize başlarken Suriye’de hayatını yitiren askerler için taziyelerimi iletmek istiyorum. Telefon görüşmemizde ifade ettiğim gibi hiç kimse Suriye askeri de dahil olmak üzere orada Türk askerlerinin olduğunu bilmiyordu. Dakika bir gol bir. ‘Bir dakika demeliydi, biz size koordinatları bildirdik, siz vurdunuz sizden gereğini yapmanızı istiyoruz’ demeliydi. Hiç ses yok. Telefon görüşmemizde ifade ettiğim gibi diyor. Ben sana dedim ki, ‘O alanda askerlerin vurulduğu yerde biz sizin askerlerinizin olduğunu bilmiyorduk’ diyor. Erdoğan bu telefon görüşülmesinde Putin’e ne söyledi, ben merak ediyorum. ‘Kabulünüz nedeniyle teşekkür ederim diye’ başlıyor. Yöneticiye bakın Allah aşkına ya, nasıl üzülmezsiniz. Sonunda bir anlaşmayı imzaladılar. Sonuçları ne? Birinci sonucu şu; ortada bir ateşkes yok arkadaşlar. 34 askerimizin şehit edildiği saldırıdan sonra Erdoğan Putin’le telefonda ne konuştu?

BİZİM İÇİN HERHANGİ BİR TAAHHÜT YOK

Askeri faaliyetler durdurulacak. Böylece sorun bir anlamda biraz daha ileriye atılmış oluyor. İkinci konu Türkiye bu anlaşma ile Suriye rejimini resmen tanıyor. Suriye Arap Cumhuriyeti diye geçiyor sözleşmede. Bizzat Dışişleri Bakanı Suriye Arap Cumhuriyeti diye ifade ediyor. Üçüncü sonuç Türkiye, Suriye toprak bütünlüğünü kabul ediyor. Dördüncü sonuç; terörle mücadeleyi Türkiye de kabul ediyor ama terörizmin tüm tezahürleriyle ifadesi önemli. Buradaki soru şu; ÖSO ne olacak? Çünkü Suriye rejimi ÖSO’yu terör örgütü olarak görüyor, Türkiye ve Rusya terör örgütü olarak görmüyor. BM tamam ama tüm tezahürlere ÖSO giriyor mu girmiyor mu? Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Altıncı sonuç; karayolları. M4 6 km kuzey güney ekseninde bir güvenli alan sağlanacak ve Suriye rejimi burayı kullanacak. M4’ün altında kalan terör örgütleri ne olacak? Yedi; Suriye hava sahasının açılmasını ancak Suriye kabul ederse mümkün olacak. Bizim için herhangi bir taahhüt yok.”

ERDOĞAN DÖNÜP, ‘ESAD İLE KONUŞULDU MU?’ DİYE SORDU

Sormak lazım sen neden oradaki terör örgütlerine destek verdin, neden onların hamiliğine soyundun. Onlar yarın Türkiye’ye gelirse bizim başımıza bela olmayacak mı? Dokuzuncu sonuç, Suriye gözlem noktalarının gerisine çekilmeyecek. Anlaşmada Esad’ın da görüşü alındı. Erdoğan dönüp Çavuşoğlu’na, Esad ile konuşuldu mu diye sordu. Onuncu sonuç, özlem noktalarındaki kuşatma kalkmıyor. On birinci sonuç, Suriye’den geçen halk için bir tampon bölge oluşturulması da söz konusu değil. Bakanlar orada ama iki kişi daha var orada. AK Parti Genel Sözcüsü ile Mahir Ünal. İşte parti devleti dediğimiz odur. Ne işleri var onların orada? Ağırıma giden Putin’in el işareti ile bizimkileri çağırması. Her biriyle tek tek tokalaşması. Ağırıma gidiyor. Dışişleri Bakanı’nı görüyorsunuz, ter basmış elindeki dosyayı yelpaze gibi kullanıyor. Ve bir görüntü var içimi acıtıyor. Kapıda beklerken. Hepsi sıkkın yapılan muameleyi görüyorlar zaten. Haksızlık var, yanlış evet. İnsanlar aşağılanıyor. Hal ediyorlar mı? Hayır. Bunu asla kabul etmiyoruz. Bu sözleşme az önce size söylediğim 5 önerinin 4’ünün yerine gelmesini sağladı. Biz söyledik yapmadılar Putin önlerine koydu öyle yaptılar.

ODATV TUTUKLAMALARI: SİVİL DARBE SÜRECİ İÇİNDEYİZ

Bir sivil darbe süreci içerisindeyiz. 20 Temmuz’dan sonra bir sivil darbe süreci içindeyiz. Medya üzerinde olağanüstü bir baskı var. Kendileri için çalışan özel bir medya kurumu da var. Bunlar sadece devletten aldıkları para ile beslenirler. Kamu kurumları bunlara büyük para aktarır. Bunların tek bir görevi vardır, siyasi iktidar ne yaparsa yapsın övmektir. Bunu nasıl susturacağız, milleti nasıl Odatv’nin haberlerini izlemeyecek hale getireceğiz.’ 26 Şubat’ta Erdoğan düğmeye basıyor Odatv ile ilgili. Beyaz TV’den biri sözde gazeteci bir soru soruyor. Osman Kavala şöyledir diye başlıyor. Odatv gezi sürecinde önemli ayaklardan biriydi. Darbe girişimine destek veren Odatv katil devlet diye manşet attı ama iddianamede bunların hiçbiri yok diyor. Bu konularla ilgili ne dersiniz diyor. Kullandığı şu cümle çok önemli. Ben bunun suç duyurusunu şu anda yapıyorum. 26 Şubat 2020’de. Arkasından da düğmeye basılıyor.

ŞİFAİ TALİMAT VAR

Libya’da üç tane şehidimiz var cümlesini kuran Erdoğan’dır. Bunu eleştiren de bendim, şehide tane diyemezsiniz. Defnedildiği zaman sosyal medyada yer aldı, fotoğraflar yer aldı vs. Bir gazeteci arkadaşımız Hülya Kılınç bunu haber yaptı. Odatv’de de yayımlandı bu. Arkasından haber Müdürü Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Aydın Keser, Murat Ağırel. Şimdi hepsi cezaevindeler. Gizli hiçbir şey yok. Evleri sabaha karşı basılıyor. Ben size sivil darbe dönemini yaşıyoruz derken bunu kastediyordum. Gözaltına alınıyorlar, ortada yazılı hiçbir şey yok ama şifai talimat var. Sayın Ağırel’in serbest bırakıyorlar, bir süre sonra nasıl serbest bırakırsınız diye telefonlar geliyor. Yeniden gözaltına alınıyor.

ÜLKEDE NE ANAYASA NE DE YASALAR GEÇERLİ

Buradan o gazeteci arkadaşlarıma, Terkoğlu’na Pehlivan’a Ağırel’e Çelik ve Keser’e CHP’den sesleniyorum sizler bu ülkenin onurusunuz. Gazeteciliğin hakkını veriyorsunuz. Bunun için bir sivil darbe döneminde size bedel ödetiyorlar ama ödenen bedel Türkiye’nin aydınlığa çıkma bedelidir. Savcı arkadaşlarıma sesleniyorum; talimat aldığınızı biliyorum ama yüreğinizin bir yerinde en ufak bir vicdan kırıntısı kalmışsa süratle iddianameleri hazırlayın ve gönderin. Neyi tutukluyorsunuz siz? Tutuklanma nedeni yok. Ülkede ne Anayasa ne de yasalar geçerli değil. Üstünlerin hukukunun yaşandığı bir süreçteyiz. Yargıyı bu hale getiren bazı hâkimler ve savcılardır. Talimatla karar veren, talimatla iddianame hazırlayanlardır. Onlar sarayın kalemşörleridir.”

[BoldMedya] 10.3.2020

‘Mucizevi uyku’nun sırları [Betül Gül]

Kış uykusu sürecine giren hayvanlar olağanüstü değişimler geçiriyor. Vücut sıcaklıkları düşüyor, kalp atışları yavaşlıyor, damarlarındaki kan akışı azalıyor. Mesela, 13 çizgili yer sincapları olarak bilinen Ictidomys tridecemlineatus türü sincapların kalp atışları dakikada 300-400’den dakikada 3-10’a, oksijen tüketimleri normalin yüzde 2’sine düşüyor. Uyanmalarıyla vücut sıcaklıkları iki üç saat içinde 5 dereceden 37 dereceye çıkabiliyor. Aslında bu bir uyku süreci de değil. Bu hayvanların ölüme yakın durumda nasıl yaşadıkları ve vücutlarındaki değişimlerin nasıl tetiklendiği yıllardır bilim insanlarının merak konusu.

Amerika’nın Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Doç. Dr. Elena Gracheva ve meslektaşlarının, sonuçları Current Biology adlı akademik dergide yayımlanan yeni araştırmaları ilginç bir gerçeği ortaya çıkardı. Aylarca hiç bir şey yiyip içmeyen yer sincapları kış uykusundayken susuzluk hissetmiyor, su içme ihtiyacıyla uyanmıyor. Öyle ki, Gracheva ve ekibinin kış uykusundan uyandırdıkları yer sincapları bir yudum su bile içmedi.

Üstelik kamera kayıtlarına göre, kış uykusuna hazırlanan sincaplar normalden de az su içiyordu. Araştırma ekibinin yaptığı testler, sodyum gibi elektrolitlerin ve glikoz, üre gibi kimyasalların kanlarında değil de, vücutlarının başka bir yerinde (muhtemelen idrar kesesinde) depolandığını, böylece kandaki serum konsantrasyonunun düşük tutulduğunu gösterdi. Kış uykusundan uyandıralan yer sincapları, ancak serum konsantrasyonu yapay olarak artırıldığında su içti.

İnsanın beynine giden kan azalırsa felç olabilir; kalp kası oksijensiz kalırsa kalp krizi geçirebilir. Oysa, kış uykusuna yatan hayvanlar damarlarındaki kan akışının azalmasından dolayı zarar görmüyor. Minnesota Üniversitesi’nden Prof. Matthew T. Andrews, “felç, ya da kalp krizi geçiren bir insanın dokularındaki, organlarındaki en büyük hasar kan akışının azalmasıyla değil, akışın normale dönmesiyle meydana gelir” diyor ve bu hayvanların akışın eski haline dönmesinden dolayı da zarar görmediklerini söylüyor. Ocak ayında Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden yapılan açıklamada, yer sincaplarının uyanmalarıyla vücut sıcaklıklarının normale dönme sürecinin kalp krizine benzediği, kalp atışlarının hızla arttığı, fakat sincapların bundan zarar görmedikleri belirtildi. Ayrıca yer sincaplarının felçten, kemik ve kas kaybından, metabolik hastalıklardan da korundukları ifade edildi. Şunu da belirtelim, Wisconsin Üniversitesi’nden Veterinerlik Fakültesi’nden Dr. Hannah Carey, kış uykusundaki yer sincaplarının çok fazla kan kaybetseler bile normalde olduğundan daha uzun süre yaşadıklarını ve kış uykusundayken çıkarılan kalp ve karaciğerlerinin çok daha uzun süre vücut dışında canlı kaldığını tespit etti.

Birçok araştırmacı ayıların kış uykusunu inceliyor. Ayılar yemeden içmeden, çok az hareket ederek aylarca yatıyor ve her gün yaklaşık dört bin kalorilik yağ kaybediyorlar. Ancak kalp sorunları, pıhtılaşma sorunları olmuyor; kaslarında büyük bir kayıp görülmüyor; kemikleri hızla erimiyor. Bilim insanları, benzer bir süreyi yatakta geçirecek bir insanın yardımsız ayağa kalkamayacağını söylüyor. Kış uykularının başında ve sonunda kara ayılara testler yapan Wyoming Üniversitesi’nden Prof. Henry Harlow ve ekibi, yaklaşık dört ay beslenmeden inlerinde kalan ayıların kas güçlerinin yalnızca yüzde 29’unu kaybettiğini tespit etmişti. Araştırmacılar, üç ay boyunca yatağa bağlı kalan insanların, dengeli beslendikleri halde güçlerinin yüzde 54’ünü kaybettiğini belirtiyor. Barcelona Üniversitesi’nden Prof. Josep M. Argilés başkanlığında yapılan araştırmaya göre, ayı kanındaki bir madde protein parçalanmasını önlüyor. Ayılar aylarca idrar çıkarmıyor. Tehlikeli bir madde olan ve normalde idrarla atılan üre vücutlarında ayrıştırılıyor, açığa çıkan azot yeni proteinlerin yapımında kullanılıyor. Bilim insanları bu şaşırtıcı sürecin sırlarını araştırmaya devam ediyor.

“Haşirde bütün ruh sahiplerinin diriltilmesi, Cenab-ı Hakkın kudreti için, kış mevsiminde ölüme benzer bir uykuya yatmış bir sineğe baharda yeniden hayat ve vücut verilmesinden daha zor olamaz. Zira ezeli kudret zatidir, kendindendir; değişmez, ona acz karışamaz, engeller müdahale edemez… Onda mertebeler olamaz… Her şey ona nispeten birdir.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Mektubat, Hakikat Çekirdekleri)

[Betül Gül] 10.3.2020 [TR724]

İdlib krizi, Erdoğan’ın sonunu getirir mi? [Cumali Önal]

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; rakibi siyasi partilerin zaaflarını, geçmişteki yanlış icraatlarını çok iyi kullanarak oya tahvil eden bir siyaset dehası, uluslararası çarpık ilişkileri, boşlukları, ikiyüzlülükleri avantaja çeviren bir diplomasi canbazı, halkın eğilimlerini, ahlaki değerlerini ve nasıl yönlendirileceklerini iyi hesaplayan bir toplum mühendisi…

Bundandır ki, bunca yolsuzlukları, haksızlıkları, kirli çıkar ilişkileri ortaya çıkmasına, uluslararası arenada en sevilmeyen figürlerden biri olmasına ve hatta dünyanın süper iki gücüyle zaman zaman karşı karşıya gelmesine rağmen hala dimdik ayakta durabiliyor. Yapılan tüm kamuoyu yoklamalarında -ki ne kadar sağlıklı oldukları da tartışmalı- cumhurbaşkanlığına destek en az yüzde 48 ve AKP’nin oy oranı da yüzde 40 civarında.

Halbuki onun yerinde başkası olsaydı, 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonları veya 2015’teki Rusya ile yaşanan uçak krizi ya da ABD ile yaşanan Rahip Brunson restleşmesinden sonra koltuğunun çok ciddi bir şekilde sallanması, hatta devrilmesi bekleniyordu.

Fakat o tam tersine her krizi fırsata çevirdi; şehit cenazelerini dahi oya devşirdi, ekonomik krizi yabancılara mal etti, ABD ve Rusya ile yaşanan restleşmelerde Putin ve Trump gibi burnundan kıl aldırmayan iki liderle çok yakın ilişkiler kurdu.

Ama onun da gücü bir yere kadar. Çıkarına olabilecek her fırsatı kullandı, verilecek her tavizi harcadı. Siyaset kurnazlığının da, uluslararası arenada kurtlarla dansın da sonuna geldi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Hem gerçek, hem mecazi anlamda İdlib gibi küçücük bir köşeye sıkıştı kaldı. Haritada İdlib, Hatay’ın yanıbaşında, rejim güçlerinin şu ana kadar üçte birini ele geçirdiği, son Moskova Anlaşması ile de neredeyse diğer üçte birini kaybedecek, üzerinde kıyametin koptuğu Suriye’nin ufacık bir köşesi. Dokuz yıl önce Şam’daki Emevi Camii’nde Cuma Namazı kılmaktan bahsederken İdlib’e sıkışması, onun siyasi kariyerinin bir özeti gibi.

Erdoğan hiçbir zaman kazanamayacağı bir savaş yürütüyor Suriye’de. İç politikada sıkıştıkça oyunu artıracak ya da dikkatleri dağıtacak mega projeleri kalmadığı için dış politikada kahramanlık hikayelerine ihtiyacı vardı ve Suriye bu iş için biçilmiş bir kaftandı. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve son olarak Bahar Kalkanı, Suriye halkının çıkarına, bölge barışına ya da Türkiye’nin refahına ve güvenliğine katkı sağlayacak operasyonlar değildi. Hepsi ayrı ayrı Erdoğan’ın koltuğu için tasarlanmış birer savaş senaryosuydu.

Rusya ve İran destekli Suriye rejim güçlerini soykırım ve etnik temizlikle itham ederken, -ki bu doğru, kendisi de kontrol altına aldığı Suriye’nin kuzeyindeki bölgelerde en az yarım milyon insanın yerlerinden edilmesine sebebiyet verdi. Erdoğan’dan maaş alan çoğu eski El Kaide ya da IŞİD bağlantılı militanlar bölge insanına her türlü insan hakları ihlallerini reva gördü, evlerine, araçlarına, tarlalarına el koydular, karşı çıkanları işkence yapmaktan, hatta öldürmekten çekinmediler.

Nasıl ki şehitler onun için bir sayı ise, aynı şekilde mülteciler de onun için Batı’ya karşı kullanılacak birer şantaj aleti. Onbinlerce insanın otobüslere bindirilerek sınıra götürülmesi ve karadan geçemeyenlerin Meriç’e, hatta Ege Denizi’ne sürülmeleri Erdoğan’ın koltuğunu nasıl kutsadığını gösteriyor. Yoksa her AKP toplantısında Suriye’ye gözü yaşlı çocuklar ve anneler için girdiğini öne süren biri, bebek, çocuk, kadın, yaşlı onbinlerce insanı kışın ortasında botlara bindirerek denize salar mı?

Nasıl ki iç politikada CHP, zor anlarında kendisini kurtaran, kritik konularda yanında duran ve Türkiye’nin kronik sorunlarına çözüm üretemeyen bir parti olarak kendisi için biçilmiş bir kaftan ise dış politikada da Putin ve Trump her daim kendisine ab-ı hayat sundu. Fakat Trump da, Putin de, CHP de, Erdoğan’ın kendilerini kullandığını, sıkıştığı an kendilerini satabileceğini, koltuğu için her durumu mübah gördüğünü çok iyi anlamış olmalılar. Bundan dolayıdır ki son Moskova Zirvesi öncesi görüldüğü gibi Putin artık Erdoğan’ın istediği an telefonlarına çıkmıyor. Erdoğan Moskova Zirvesi’ni kotarabilmek için günlerce uğraştı.

Trump da Erdoğan’ın ‘nolur bir yudum su‘ çığlıklarını artık duymazdan geliyor. Sadece bir iki kez su kovasını uzaktan gösterdi, o kadar…

CHP ise Meclis’teki son yumruk yumruğa kavgadan sonra umarım ‘bırakalım cemaat ve Erdoğan birbirini yesin‘ stratejisinin sonuna gelmiştir. Sorunun cemaat değil, koltuk olduğunu, ölene kadar o koltukta kalmak istediğin, yerine de damadı ya da Bilal’i hazırladığını anlamış olmaları gerekiyor. Sorunun düzenlenen ihalelerle milyarlarca doların Erdoğan’ın kasasına aktarılma sorunu olduğunu görmüş olmaları gerekiyor. Konunun ayda birkaç kez gizli ya da aşikar bir şekilde Türkiye’ye gelen Katar Emiri ile döndürülen alengirli işler olduğunu farketmiş olmaları gerekiyor. Evet konunun bir beka sorunu, ancak Türkiye’nin değil, kendisinin, MHP’nin, Ergenekon’un, işkencecilerin, rantçıların beka sorunu olduğunu idrak etmiş olmaları gerekiyor.

İdlib’de çarkı daha ne kadar döndürebilir, bunu kestirmek zor. Çünkü Erdoğan mültecilere bir çözüm bulabilse İdlib’i dünden Suriye rejimine vermeye razı. Ancak sınırı geçecek birkaç bin mültecinin dahi halkta oluşan tepkiyi köpürtmesinden çekiniyor.

Rakiplerinin en küçük zaaflarını dahi affetmeyen Erdoğan, Putin için ne kadar gerekli olduğunu farketmiş olacak ki, Rus liderin sabrını sonuna kadar test etmekte kararlı görünüyor.

Bundan dolayı bölgeye sürekli olarak asker sevketmeyi sürdürüyor. Bu sevkiyatı Rusya ve Suriye ile muhtemel bir savaş için mi yapıyor, yoksa Putin’le başka planlar mı geliştirdiler bilmiyoruz. Bunu ancak sahadaki gelişmelere bakarak anlayabiliriz. Çünkü iki lider iki buçuk saatten fazla bir süre başbaşa görüştüler. Belki de ikinci bir Dolmabahçe senaryosuna imza attılar. Bilinmez.

[Cumali Önal] 10.3.2020 [TR724]

Türk teknik adamların gurbet serüveni [Hasan Cücük]

Engin Fırat, Fuat Usta, Ümit Özat ve Cenk Özcan… Bu isimler yurt dışında takım çalıştıran Türk teknik adamlar. Engin Fırat Moldova Milli Takımı’nı, Fuat Usta Hollanda 2. Lig takımlarından MVV Maastricht’i, Ümit Özat Bosna- Hersek Ligi’nden NK Çelik Zenica’yı ve Cenk Özcan Estonya Premier Lig takımlarından JK Trans Narva’yı çalıştırıyor. Bu isimlere Gana’nın Ashanti Gold takımını çalıştıran Kasım Gökyıldız ve Nijerya’nın FC Heartland takımının teknik patronluğunu yapan Mehmet Tayfun Türkmen’i eklemek mümkün. İsterseniz tarihi bir yolculuğa çıkıp Türk teknik adamların yurt dışı serüvenine yakından bakalım.

Yurtdışında takım çalıştıran Türk teknik direktör deyince akla ilk gelen isimlerden biri hiç kuşkusuz Mustafa Denizli. Tecrübeli teknik adam Almanya ve Azerbaycan’da birer, İran’da ise üç takım çalıştırdı. 1988-89 sezonunda G.Saray’a Avrupa’da yarı final oynatan Denizli’nin bir sonraki takımı Alman 2. Ligi’ndeki Alemannia Aachen’dı. Ligde 10 haftadır galip gelemeyen Aachen’ın başında ilk maçına 30 Eylül 1989’da çıkan Denizli, ilk dört maçını kazandı. Ancak daha sonra büyük bir düşüşe geçti, taraftarın protestosuna maruz kalan Denizli, Aachen ile sezonu tamamlayamadan yollarını ayırdı. Mustafa Denizli, Aachen’dayken 7 galibiyet, 2 beraberlik ve 8 mağlubiyet gördü.

Denizli’nin ikinci ülkesi İran oldu. 2004-05 sezonunun ikinci yarısında Pas ile sözleşme imzalayan Denizli, ligde 11. sırada yer alan takımını sezon sonunda 6. sıraya kadar taşıdı. 2005-06 sezonunun tamamlanmasına 5 hafta kala yönetimle anlaşamadığını belirtip görevi bıraktığını açıkladı. Ancak daha sonra tekrar aynı takıma geri döndü. Ligin son haftasına liderin bir puan gerisinde giren Pas, şampiyonluk yarışındaki rakibi İstiklal’in son maçını kazanmasıyla ligi ikinci bitirdi. Denizli, Ağustos 2006’da bir başka İran takımı Persepolis’le anlaştı. Tecrübeli teknik adam, Persepolis’i lig üçüncüsü yaptıktan sonra tekrar Türkiye’ye döndü. Denizli, 2011’de 3. İran seferine çıktı. Persepolis’le 24 Aralık 2011’de 1,5 yıllık sözleşme imzaladı. Takımı ligi 12. bitirdi. Persepolis, Asya Şampiyonlar Ligi’nden de elenince Denizli, 21 Haziran 2012’de görevinden istifa etti.

Almanya ve İran’dan sonra Azerbaycan’a açılan Mustafa Denizli, 2 Aralık 2013’te Hazar Lenkeran takımını çakıştırmaya başladı. 18 maç görevde kalan Denizli sezonla birlikte görevinden ayrıldı. Son görev yaptığı yer ise İran’ın Tractor takımı oldu. Temmuz 2019’da başlayan bu macerası sadece 6 ay sürdü. Görevi bırakma gerekçesi ülkede çıkan iç huzursuzluklar oldu. Mustafa Denizli’den önce Tractor takımını çalıştıran bir başka Türk teknik adam Ertuğrul Sağlam oldu. Bursaspor’u şampiyon yaparak dikkatleri üzerine çeken Sağlam, Ocak 2018 – Nisan 2018 arasında görev yaptığı Tractor’un başında 16 karşılaşmaya çıktı. Sadece 3 galibiyet alan Sağlam, 6 beraberlik ve 7 yenilgi gördü.

Azerbaycan’da sadece Mustafa Denizli takım çalıştırmadı. Rasim Kara, Azerbaycan’da 2005’te Hazar Lenkeran’ı çalıştırdı. Takımı ligde ikinci oldu. 2006’da Karabağ’ın başına geçti. Ardından tekrar Lenkeran’a döndü. Kara’nın ilk yurtdışı deneyimi ise Kanada’nın Ottowa Wizards takımıydı. 2001’de bu takıma Kanada şampiyonluğu yaşatmıştı. G.Saray’ın efsane oyuncularından Bülent Korkmaz ise 2009-2010 sezonunda Azerbaycan’ın FK Bakü takımını çalıştırdı. Korkmaz, Bakü’nün başında 21 maça çıktıktan sonra görevinden ayrıldı. Güvenç Kurtar, Revan Bakü’yi bir yıl görev yaptı. . Kurtar’ın bu takımın başına geçmesi de oldukça ilginç olmuş. TRT 3’te yayımlanan bir programda söyledikleri Azeri yetkililerin ilgisini çekmiş. Ve sonrasında da hocayla temasa geçilerek anlaşma imzalanmıştı.

Yurtdışında en fazla çalışan hocalardan biri de hiç kuşkusuz Muhsin Ertuğral. Onun tercih ettiği kıta Afrika oldu. Futbolu bıraktıktan sonra Almanya’da yaşayan Ertuğral, burada teknik direktörlük kursuna gitti. Marcello Lippi’nin gözlemciliğini yaptı. 1995’te o zamanki adıyla Zaire olan Demokratik Kongo’nun başına getirildi. 1999’da Güney Afrika takımlarından Kaizer Chiefs’in başına geçti. Özellikle 2000-01 sezonu Kaiser Chiefs tarihinin en başarılı sezonu oldu. 4 ay içinde 4 büyük kupa kazandı. Bu kupalardan biri Afrika Kupa Galipleri Kupası’ydı. Bu performansı ile 2001’de “En İyi Afrika Takımı” seçildi. 2003’te Güney Afrika’da Santos Football Club’a geçti. 2003-04 sezonunda ise Tunus’a geçip Club Africain’i çalıştırdı, ancak başarılı olamadı. 2005’te ise Mısır takımı Ismaily’nin başındaydı. 2006-07 sezonunda Ajax Cape Town’un hocasıydı. Sonraki sezon ise Kaiser Chiefs’in. 2009’da yeniden Ajax Cape Town’a döndü. 2009-10 sezonunda Türkiye’ye dönüp Sivasspor’u çalıştıran Muhsin Ertuğrul yeniden Afrika’ya açılıp 2011-19 arasında Güney Afrika takımlarından Golden Arrows, Ajax Cape Town, Black Aces, Orlando Pirates, Ajax Cape Town ve Maritzburg United takımlarını çalıştırdı. Ertuğral, yurt dışında en fazla kulüp çalıştıran Türk teknik adam oldu.

Şüphesiz yabancı diyarlara açılan Türk teknik direktörler içerisinde en dikkat çeken isim Fatih Terim. 2000 yılında G.Saray ile UEFA Kupası’nı kazanan Terim, sezon biter bitmez İtalya’nın yolunu tuttu. İtalya’da ilk Türk teknik direktör olmayı başaran Terim’in takımı Fiorentina’ydı. Terim bu takımı İtalya Kupası’nda finale çıkarttı. Milan’ı 4-0 mağlup etti. Bir ara takımı ligde 3. sıraya kadar çıkarttı. 23 maçta 10 galibiyet 9 beraberliği vardı. Sezon sonuna doğru yönetimle anlaşamadığı için kendi isteği ile istifa etti. Ama onun bu başarısı İtalya’da büyük yankı uyandırdı. Sezon sonu Milan’ın teklifini kabul ederek bu takımın başına geçti. Milan ile ligde 9 maça çıktı. 4 galibiyet, 3 beraberlik, 2 yenilgi sonrasında kulüp 4 Kasım 2001’de görevine son verdi. Milan tarihinde görevine en erken son verilen teknik direktör oldu.

Yurtdışı deneyimi yaşayan başarılı teknik direktörlerimizden biri de Şenol Güneş. Türkiye’ye 2002’de dünya üçüncülüğü yaşatan Güneş, şampiyonanın düzenlendiği Güney Kore’nin kendisine gösterdiği sevgiyi karşılıksız bırakmadı. 2007’de bu ülkenin FC Seul takımıyla anlaştı. Güneş, Seul’e ligde final oynattı. Finalde Suwon’a 2-1 ve 1-1’lik skorlarla kaybetti. Takımının başında toplam 110 maça çıkan Güneş, FC Seul’u 2009’da ise Asya Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkartma başarısı gösterdi.

Bir zamanlar Galatasaray ve Fenerbahçe’de top koşturan Semih Yuvakuran, 2012-13 sezonunda Türkmenistan Ligi takımlarından Balkan’ı çalıştırdı ve takımı şampiyonluğa taşıdı. Yuvakuran bu ülkede takım çalıştıran ilk yabancıydı. Şimdilerde Denizlispor’u çalıştıran Bülent Uygun’un yurt dışı tercihi ise Katar oldu. Uygun, Aralık 2013’te başladığı Katar seferinde ilk takımı Umm Salal oldu. 3 yıl görevde kalan Uygun, aynı ülkeden Al Gharafa’yı 2017’de ve Al Rayyan’ı 2018’de çalıştırdı.

En fazla Türk’ün yaşadığı Almanya’da ilk Türk teknik adam ise Özcan Alkoç oldu.  Alkoç, 8 sezon Hamburg forması giydi. 1977-78 sezonunda Hamburg teknik direktörlüğüne getirilen Arkoç; Beşiktaş, Fenerbahçe, Austria Wien ve Hamburg’da kalecilik yaptı. Futbolu bıraktıktan sonra yine Hamburg’da antrenör yardımcılığına başladı. 1977’de Avrupa Kupa Galipleri Kupası şampiyonu oldular. 1978’de Hamburg’un hocasıydı. Burada 10 ay görevde kalan 38 yaşındaki Arkoç’un talebeleri arasında Kevin Keegan, Manfred Kaltz, Felix Magath gibi oyuncular vardı. Alkoç’tan sonra Bundesliga’da görev yapan ikinci isim ise Tayfun Korkut oldu. Şimdilerde adı Fenerbahçe ile anılan Korkut’un Bundesliga teknik adamlık serüveni Hannover 96 ile Ocak 2014’te başladı. Nisan 2015’te görevinden ayrılan Korkut, FC Kaiserslautern, Bayer Leverkusen (geçici) ve Stuttgart’ta teknik adamlık yaptı.

[Hasan Cücük] 10.3.2020 [TR724]

Diktatörün filozofları! [M.Nedim Hazar]

Herhangi bir faşist diktatörlük incelendiğinde sadece tepedeki ismin karizması, gücü ve tutkuları değil, çevresine toplayabildiği isimlerin gücü de ele alınıp incelenmelidir. Zira kötülük tek başına hiçbir zaman muvaffak olamamış, her daim belli bir sinerjiyi toplamayı başararak halkı etkilemiştir. Hitler dönemine baktığımız zaman öjenik ve aşırı milliyetçi olan Baeumler, Krieck, Schmitt ve Heidegger gibi filozoflar Nazi propagandasının yayılmasına katkıda bulunmalarının yanı sıra, bu kârlı işbirliğinin meyvelerini toplayarak Almanya’nın önde gelen üniversitelerinde prestijli makamlara gelmişlerdir.

Tıp fakültesinde başarılı bir öğrenci olan Yvonne Sherratt, üniversiteye başladığı yılın ilk derslerinden birinde, hocasının sorduğu şu soru üzerine ikileme düşer: İnsan vücuduna dair hayat kurtarabilecek ama Nazi Almanya’sında Yahudiler üzerinde yapılan deneylerden elde edilmiş bilgiler öğretilmeli midir?

Soru, yıllarca aklını kurcalamaya devam eder, sonra da hayatını tamamen değiştirir. Tıp fakültesinden ayrılır ve ders programlarında etik ikilemlere yer veren felsefe bölümüne kaydolur. Felsefe bölümünde hayatın büyük bilmecelerini ele alan önemli kişilerin çalışmalarını öğrenirken, özellikle Alman felsefe geleneğinin çok zengin ve heyecan verici olduğunu keşfeder. Keşfettiği bir diğer şey ise, bu felsefecilerden bazılarının hırslı Naziler olduğu, bazılarının da Nazi felsefesinin temelini oluştururken verdikleri katkıdır. Oluşturulacak olan devasa ateşe odun taşıyan bu isimleri bilmeden bir dönemi tanımlamak mümkün değildir..

Pek çok bilim insanına göre felsefe Alman kültürünün simgelerinden biridir. Bu nedenledir ki, Felsefecilerin Almanya’da toplumsal itibarları oldukça yüksektir. Öne sürdükleri düşünceler, yaptıkları ve davranışları Almanların fikir dünyası üzerinde inanılmaz bir etkiye sahiptirler. Bu düşüncenin altında felsefecilerin soyut düşüncelere gömülerek fildişi kulelerinde yaşadıkları, bencil ve sıradan sorunların ötesine geçtikleri inancı yatmaktadır.

Peki nedir bu zehirli yolun temel motivasyonu. Bu kişilerin her zaman çıkarcı dürtülerinin önüne geçtikleri söylenebilir mi?

Sherratt bu sorunun cevabını aramak üzere yazdığı Hitler’in Filozofları’nda soykırım öncesinde, sırasında ve sonrasında Hitler’in çevresinde yer alan düşünürlerin yaklaşımlarını inceler.

Üç ana küme tespit eder…

Yaptıkları etkinin farkında olmayanlar vardır, işbirlikçiler vardır, Hitler’e muhalif kişiler vardır. Bu kişilerin tümü Alman kültürüne son derece yerleşik bir gelenekten gelmektedir. Kant’tan Nietzsche’ye, Alfred Baeumler’den Martin Heidegger’e, Hannah Arendt’ten Walter Benjamin’e varana kadar bütün filozoflar bu düşünceleri tartışmışlardır. Bunlardan birçoğunun hayatı iç içe geçmiştir; birbirlerinin öğrencileri, hocaları, iş arkadaşları, dostları, hatta sevgilileri olmuşlardır.

Şüphesiz her diktatör gibi Hitler’in dünyayı yönetmek gibi bir hayali vardı ve bunu yalnızca silah zoruyla değil, aynı zamanda zihinsel baskı kurarak başarmak istiyordu. Kendini bir “filozof-lider” olarak gören Hitler, şaşırtıcı biçimde, döneminin birçok aydınının desteğini de almıştı.

Yvonne Sherratt, Hitler’in Filozofları isimli kitabında, Hitler’in filozoflarla olan ilişkilerini irdeleyerek, Almanya’nın fikir âleminin kalbindeki zulmü, hırsı, şiddeti ve ihaneti su yüzüne çıkarmayı başarıyor. Uluslararası arşivleri tarayan Sherratt, 1920’li yıllarda bile Hitler’in, aralarında Kant, Nietzsche ve Darwin gibi isimlerin de bulunduğu geçmişin asil düşünürlerini nasıl bayağılaştırdığına dair kanıtları gözler önüne seriyor.

1930’lu yıllara damgasını vurmuş Martin Heidegger, Carl Schmitt ve daha birçok filozofun Nazi rejimine saygınlık kazandırmak adına nasıl canla başla çalışıp katliamlara göz yumduğunu, Theodor Adorno, Hannah Arendt gibi diğer filozofların ise anavatanlarından kaçarak başka ülkelerde göçmen olarak yaşamak zorunda kaldığını anlatan Sherratt, Yahudi-Alman kültürünün tarihi mabedi yok edilirken dünyanın dört bir yanına dağılan bu isimlerin kaderlerine de yer veriyor.

Hitler’in Filozofları’nda ilk bölüm Hitler’in kendisine ayrılmış. Sherratt’a göre Hitler felsefeyi kendine bir hak gibi görmüş ve konuya dair egoist yaklaşımı, kendisinin de büyük bir düşünür olduğu sanrısına kapılmasına yol açmış, fikirlerini dile getirdiği Kavgam adlı kitabını bu bağlamda yazmıştır. Hitler Kavgam’da kaba bir üslupla da olsa, Kant ve Schopenhauer gibi Alman geleneğinin fikir babalarından alıntılar yapmıştır. Nietzsche’ye duyduğu hayranlıktan sık sık bahsetmiştir. Darwin’in eserlerine de oldukça düşkün olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Alman felsefesinde Yahudi düşmanlığına dair akımlar bulmuş ve projesini meşru kılmak için ırk, güç ve savaşa dair fikirlerinden yararlanmıştır.

Kitabın ikinci bölümü Hitler’i etkilediği tahmin edilen Kant, Nietzsche ve Darwin’in hayatlarına ayrılmış. Fikir dünyaları son derece zengin, kendileri de birer deha olan bu insanları Hitler için çekici kılan nedir?

Almanya’nın geçmişinde yer alan filozofların, Hitler onların mirasını kullanırken yapabilecekleri bir şey yoktur ama aynı şeyi Nazi Almanya’sında yaşamış kişiler için söylemek mümkün değildir.

Dolayısıyla Sherratt üçüncü bölümü, işbirlikçi olarak adlandırdığı, Nazilere saygınlık kazandırma yarışına giren bu hırslı kişilere ayırmıştır. Hıristiyan, öjenik ve aşırı milliyetçi olan Baeumler, Krieck, Schmitt ve Heidegger gibi filozoflar Nazi propagandasının yayılmasına katkıda bulunmalarının yanı sıra, bu kârlı işbirliğinin meyvelerini toplayarak Almanya’nın önde gelen üniversitelerinde prestijli makamlara gelmişlerdir. Bu kişiler aslında kimdir, geçmişleri, hayat hikâyeleri nasıldır ve neden ırkçılık ve savaş yandaşlığı yapmışlardır? Nazi anayasasını hazırlayan ve Hitler’in kanun yapıcısı olarak ün ve servet kazanan Carl Schmitt’in hayatını dördüncü bölümde; Hitler tarzı ulusalcılığı doğrulayan, otoriteye duyduğu hayranlıkla Nazi iktidarı arasında bir ayrım yapmayan Heidegger’i beşinci bölümde irdeliyor Sherratt.

Ve hazin bir son bölüm…

Hepsi kariyerlerini kaybetmiş, toplama kampına alınmış, sürgüne gönderilmiş veya öldürülmüş Yahudi kurbanlar ve muhalif düşünürler kitabın altıncı bölümünde yer alıyor. Bunlardan biri, hayatı trajik biçimde sonlanan Walter Benjamin için özel bir bölüm oluşturulmuş. Hayatının büyük bir bölümünü mülteci olarak geçiren Adorno’nun bu politikalardan nasıl etkilendiğinin, Hitler iktidarındaki toplumda bir Yahudi olmanın çalışmalarını nasıl şekillendirdiğin peşine düşmüş.

Sherratt, kitabı yazmasına vesile olan ikilemin hâlâ karşısında durduğunu, soykırımı asla kınamamış Heidegger gibi filozofların hâlâ var olduğunu, sözlerinin içeriğine bakmadan bu filozofların kitaplarının ve öğretilerinin yeni nesillere aktarılmasının ne derece doğru olduğunu, ancak bu kişilerin de birer insan olduklarını, art niyetlilerin tuzaklarına her an düşebileceklerini hatırlatıyor kitabında…

Osman Can, Atilla Yayla, Etyen Mahçupyan gibi isimleri her okuduğumda bu mesele nedense aklıma gelir durur.

[M.Nedim Hazar] 10.3.2020 [TR724]

Faili meçhul kördüğüm ve Erdoğan… [Erhan Başyurt]

Türkiye’de sular bir türlü durulmuyor.

İnsan hakları ihlalleri ve hukuk eliyle intikam operasyonları artık rutin hale geldi.

Kim yapıyor? Kim yaptırıyor? Kimsenin gerçeği bildiği ya da söylemeye cesareti yok!

***

Son dönemin en kitlesel mağduru Cemaat’e göre, Erdoğan ve ‘derin devlet’ yapıyor.

Bir diğer kitlesel mağdur Kürtler’e göre de, Erdoğan ve ‘derin devlet’ yapıyor…

***

Kemalist ve sol kesimlerin okuması ise çok başka…

Onlara göre, ‘kripto fetöcüler’ yapıyor.

Birinci Silivri operasyonlarını da onlar yapmıştı!

Dilleri bir türlü ‘Erdoğan’ demeye varmıyor.

***

Son dalgada tutuklanan OdaTV’nin avukatları ise, yeni bir menfez açtı.

Onlara göre, “yeni nesil fetöcüler ters manyel yapıyor”…

Yine fail için ‘Erdoğan’ demeye dilleri varmıyor.

***

Bir başka yorum ise, son dönem insan hakları kıyımlarının arkasında ‘Pelikan’ın olduğu şeklinde.

‘Pelikan’, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan istifasına neden olan bildiriyi yazdıkları kabul edilen, Erdoğan tarafından açıktan desteklenen, Boğaz’da kendilerine tahsis edilmiş bir yalıda ‘psikolojik harp’ yapan ‘vekil kontra-gerilla’  giyebileceğimiz bir genç ve sivil bir ekip…

***

Bu yorumların maalesef her olayı ‘üst akla’, Soros’a, CIA’ye, Evangelistler’e, Siyonistler’e, ABD’ye, AB’ye, İsrail’e bağlayan yandaşlardan bir farkı yok gibi…

Peki kim yapıyor? Kimin eli kimin cebinde?

Bin tilki dolanıyor ama hiçbirinin kuyruğu birbirine dolanmıyor mu?… Bu nasıl mümkün oluyor?

***

İşin gerçeği şu…

Ergenekon, Balyoz ve KCK operasyonları yapılırken de, bugün Cemaat’e, Kürtler’e, sol ve Kemalistler’e operasyonlar yapılıyorken de tek yetkili isim Erdoğan…

Erdoğan, Ergenekon, Balyoz ve KCK operasyonlarına tek tek izin veriyor, talimatını dinlemeyen savcıları da görevden alıyordu…

O gün iddia edildiği gibi ‘Cemaat’ mensuplarını kullanmış olması, o operasyonların karar mekanizmasının Erdoğan olduğu gerçeğini değiştirmez.

Bugün de, diğer dini gruplara (hassaten İskender Paşa ve Menzil grubu), ülkücülere ve ‘derin yapılar’a yakın isimleri, Cemaat, Kürtler, sol ve Kemalist muhaliflerine karşı kullanıyor olması, failin Erdoğan olduğu gerçeğinin üzerine örtemez.

Tüm bu dönemler boyunca, Erdoğan Emniyet istihbarat ve MİT’i kullandı.

Her ikisi de, kendisine bağlı ve atadığı isimler…

Tüm bu dönemler boyunca Erdoğan, HSK ve yargıyı kullandı.

Her ikisine de hakim ve tek söz sahibi…

***

Kimleri kullandığı veya kimlerin kendisini direksiyonda sandığı önemli değil.

Tek karar verici ve rota belirliyici olan Erdoğan…

Yaptığı en usta iş, zamana ve zemine göre ‘gayrı resmi koalisyon ortakları’nı değiştirmek.

Suyu geçince ‘at değiştirmek’ gibi…

Kazanan her zaman Erdoğan… Kaybeden de hep ‘gayrı resmi koalisyon ortakları’ oldu.

Dün Cemaat olduğu gibi, bugün de ‘derin yapılar’ olacak gibi…

***

Cemaat o gün, kendisini yok etmeye çalışan bir yapının elinden kurtulmak ve demokrasiyi inşa etmek için tuzağa düştü.

Bugün de ‘derin yapılar’, kendilerini aklamak, Cemaat’ten intikam almak, Kürt sorununa barışçıl çözümü önlemek ve Erdoğan’ı devirmek için aynı tuzağa çekilmiş durumda.

***

Milletvekili Ahmet Şık’ın ısrarla kullandığı ‘PETÖ’ yani ‘Pelikan terör örgütü’ denen şey de, bizatihi Erdoğan’ın ekibi.

Erdoğan ve yandaşları, “fetönün siyasi ayağı ortaya çıkarılsın” hamlesini, kendilerini yok etme hamlesi olarak gördüler.

Gayrı resmi koaliyon ortaklarına, tazminat davaları açıp, onlara yakın olduğunu düşündükleri medya organları ve mensuplarına operasyon yaptılar.

“Güç bizde” ve “yagı da bizde” diyerek gövde gösterisinde bulunuyorlar.

***

Sonuçta, dün de bugün de yaşanan insan hakları kıyımları ve yargı eliyle intikam operasyonlarının tek yetkilisi Erdoğan’dır.

Ağacın kökü de gövdesi de dalları da Erdoğan ve yandaşlarıdır.

Fetö, petö, derin yapılar, sadece geçici amaçlar için istismar ya da istimal edilen ‘araçlardır’, ağacın dalları bile değiller…

Tüm bu süreçler boyunca, hedefine şaşmadan ilerleyen tek güç Erdoğan ve yandaşlarıdır.

***

Tüm bu yapılanlara farklı sorumlular aramak, başkalarını suçlamak, Erdoğan’ı suçlama cesareti gösterememekten değilse, Erdoğan’ı güçlendiren ve tüm bu kıyımların sorumlusunu faili meçhul bırakan bir gaflettir.

Basit ve yalın bir gerçeği, kördüğüme dönüştürmekten başka bir işe de yaramıyor.

Kördüğümün tek çözümü, amili ve faili somutlaştırıp ifşa etmek, mağdurları da ortak evrensel değerler paydasında birleştirmektir.

[Erhan Başyurt] 10.3.2020 [TR724]