Merkezi yönetim bütçesi 2019 yılında 123,7 milyar TL, faiz dışı denge 23,75 milyar TL açık verdi.
KRONOS -15 Ocak 2020
Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Merkezi yönetim bütçesi 2019’da 123,7 milyar TL açık verdi. Aralık ayında ise bütçe dengesi 30,8 milyar TL açık verirken, 26,6 milyar TL faiz dışı açık verildi.
Bakanlık’tan yapılan açıklamada şöyle denildi:
“2018 yılı Aralık ayında 18,3 milyar TL açık veren bütçe, 2019 yılı Aralık ayında 30,8 milyar TL açık vermiştir. 2018 yılı Aralık ayında 16,2 milyar TL faiz dışı açık verilmiş iken 2019 yılı Aralık ayında 26,6 milyar TL faiz dışı açık verilmiştir. 2019 yılı Aralık ayında bütçe gelirleri bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9,1 oranında artarak 73,3 milyar TL olmuştur. Bütçe giderleri ise yüzde 21,8 oranında artarak 104,1 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.
019 yılı Aralık ayında vergi gelirleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 31,3 oranında artarak 60,1 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Faiz hariç bütçe giderleri ise yüzde 19,8 oranında artarak 99,9 milyar TL olmuştur.
2018 yılı Ocak-Aralık döneminde 72,8 milyar TL açık veren bütçe, 2019 yılı Ocak-Aralık döneminde 123,7 milyar TL açık vermiştir.
2018 yılı Ocak-Aralık döneminde 1,1 milyar TL faiz dışı fazla verilmiş iken 2019 yılı OcakAralık döneminde 23,8 milyar TL faiz dışı açık verilmiştir.
2019 yılı Ocak-Aralık döneminde bütçe gelirleri bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 15,5 oranında artarak 875,8 milyar TL olmuştur. Bütçe giderleri ise yüzde 20,3 oranında artarak 999,5 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.
2019 yılı Ocak-Aralık döneminde vergi gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 8,3 oranında artarak 673,3 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Faiz hariç bütçe giderleri ise yüzde 18,9 oranında artarak 899,5 milyar TL olmuştur.”
[Kronos.News] 15.1.2020
2019’da elektrik fiyatları yüzde 32 zamlandı
2019 yılında hem evler hem de iş yerleri için yüzde 32 elektrik zammı yapıldı.
KRONOS -15 Ocak 2020
ANKARA – 2019 yılı elektrik sektörü açısından oldukça hareketli geçti. Yıllık toplam 290.447 GWh elektrik tüketildi. En çok elektrik tüketimi 1 Ağustos’ta yapılırken ay bazında bakıldığında Temmuz öne çıktı. En az elektrik tüketimi ise gün olarak 4 Haziran’da, ay olarak ise Nisan’da gerçekleşti. 2019 yılında hem evler hem de iş yerleri için yüzde 32 elektrik zammı yapıldı.
2019 yılında elektrik kullanımı ile ilgili verileri derleyen elektrik tarifeleri karşılaştırma sitesi EnCazip.com, ilginç detaylar aktardı. Sitenin verdiği bilgilere göre, yıllık toplam elektrik tüketimi 290.447 GWh ile 2018 yılındaki 292.171 GWh’lık tüketime göre hafifçe düştü. 2019 yılında en az elektrik tüketilen gün 4 Haziran, ay bazında incelendiğinde ise en az elektrik tüketilen ay Nisan ayı oldu. En çok elektrik tüketiminin yapıldığı gün 1 Ağustos olurken ay bazında incelendiğinde Temmuz ayının olduğu görüldü.
Serbest tüketici sayılarına bakıldığında ise 1 Ocak 2019’da serbest tüketici sayaç adedi 131.998 iken, 1 Ocak 2020’de 2,82 kat artarak 373.320 olmuş. Bu artış da serbest piyasanın dinamiklerinin yeniden işlemeye başladığının çok önemli bir göstergesi olarak dikkat çekti.
EVLERE DE İŞ YERLERİNE DE YÜZDE 32 ZAM YAPILDI
Yapılan zamlar incelendiğinde ise 2019 yılında hem ev hem de iş yerleri için toplamda yüzde 32 zam yapıldığı görüldü. Evlerde 2018 yılı ortalama elektrik birim fiyatı 0,5026 TL’ydi, 2019’da bu rakam 0,6008 TL olmuş, buna göre ise yıl ortalamasına göre mesken elektrik fiyatları yüzde 19,5 zamlanmış. Ticarethane tüketicileri ise 2018 yılında ortalama 0,5405 TL’den elektrik kullanırken bu ortalama 2019’da 0,799029 olmuş. Yıl ortalamasına bakıldığında ticarethane tüketicileri geçen seneye göre yüzde 48 daha yüksek elektrik faturası ödemiş.
[Kronos.News] 15.1.2020
KRONOS -15 Ocak 2020
ANKARA – 2019 yılı elektrik sektörü açısından oldukça hareketli geçti. Yıllık toplam 290.447 GWh elektrik tüketildi. En çok elektrik tüketimi 1 Ağustos’ta yapılırken ay bazında bakıldığında Temmuz öne çıktı. En az elektrik tüketimi ise gün olarak 4 Haziran’da, ay olarak ise Nisan’da gerçekleşti. 2019 yılında hem evler hem de iş yerleri için yüzde 32 elektrik zammı yapıldı.
2019 yılında elektrik kullanımı ile ilgili verileri derleyen elektrik tarifeleri karşılaştırma sitesi EnCazip.com, ilginç detaylar aktardı. Sitenin verdiği bilgilere göre, yıllık toplam elektrik tüketimi 290.447 GWh ile 2018 yılındaki 292.171 GWh’lık tüketime göre hafifçe düştü. 2019 yılında en az elektrik tüketilen gün 4 Haziran, ay bazında incelendiğinde ise en az elektrik tüketilen ay Nisan ayı oldu. En çok elektrik tüketiminin yapıldığı gün 1 Ağustos olurken ay bazında incelendiğinde Temmuz ayının olduğu görüldü.
Serbest tüketici sayılarına bakıldığında ise 1 Ocak 2019’da serbest tüketici sayaç adedi 131.998 iken, 1 Ocak 2020’de 2,82 kat artarak 373.320 olmuş. Bu artış da serbest piyasanın dinamiklerinin yeniden işlemeye başladığının çok önemli bir göstergesi olarak dikkat çekti.
EVLERE DE İŞ YERLERİNE DE YÜZDE 32 ZAM YAPILDI
Yapılan zamlar incelendiğinde ise 2019 yılında hem ev hem de iş yerleri için toplamda yüzde 32 zam yapıldığı görüldü. Evlerde 2018 yılı ortalama elektrik birim fiyatı 0,5026 TL’ydi, 2019’da bu rakam 0,6008 TL olmuş, buna göre ise yıl ortalamasına göre mesken elektrik fiyatları yüzde 19,5 zamlanmış. Ticarethane tüketicileri ise 2018 yılında ortalama 0,5405 TL’den elektrik kullanırken bu ortalama 2019’da 0,799029 olmuş. Yıl ortalamasına bakıldığında ticarethane tüketicileri geçen seneye göre yüzde 48 daha yüksek elektrik faturası ödemiş.
[Kronos.News] 15.1.2020
Çalışan emekli sayısı son 5 yılda 2’ye katlandı
Son beş yılda emekli aylığı alıp aynı zamanda çalışan kişi sayısı ikiye, emekli aylığı kesilip çalışan kişi sayısı ise beşe katlandı.
KRONOS -15 Ocak 2020
CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, çalışan emeklilerin durumunu TBMM’ye taşıdı. Emir’in Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesine Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’den (CİMER) yanıt geldi.
Buna göre son beş yılda emekli aylığı alıp aynı zamanda çalışan kişi sayısı ikiye katlandı, emekli aylığı kesilip çalışan kişi sayısı ise son beş yılda 323’ten 1656’ya çıktı. Sigortasız çalışan emekli sayısı ise belirtilmedi.
EMEKLİLERİN BİR KISMI DA KAYIT DIŞI ÇALIŞIYOR
Emeklilerin bir kısmı Sosyal Güvenlik Destek Primi (SGDP) ödeyerek çalışmaya devam ederken, bir kısmı da kayıt dışı çalışıyor.
Malulen ya da engelli indirimi halinde emekli olan kişinin tekrar çalışmaya başlaması durumunda ise maaşı tamamen kesiliyor.
Kendi iş yerini açmış vergi mükellefi, limited veya anonim şirket ortağı ve yönetim kurulu üyesi emeklinin ise Bağ-Kur’dan aldığı aylığından ortalama yüzde 10-13 oranında kesinti yapılıyor.
[Kronos.News] 15.1.2020
KRONOS -15 Ocak 2020
CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, çalışan emeklilerin durumunu TBMM’ye taşıdı. Emir’in Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesine Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’den (CİMER) yanıt geldi.
Buna göre son beş yılda emekli aylığı alıp aynı zamanda çalışan kişi sayısı ikiye katlandı, emekli aylığı kesilip çalışan kişi sayısı ise son beş yılda 323’ten 1656’ya çıktı. Sigortasız çalışan emekli sayısı ise belirtilmedi.
EMEKLİLERİN BİR KISMI DA KAYIT DIŞI ÇALIŞIYOR
Emeklilerin bir kısmı Sosyal Güvenlik Destek Primi (SGDP) ödeyerek çalışmaya devam ederken, bir kısmı da kayıt dışı çalışıyor.
Malulen ya da engelli indirimi halinde emekli olan kişinin tekrar çalışmaya başlaması durumunda ise maaşı tamamen kesiliyor.
Kendi iş yerini açmış vergi mükellefi, limited veya anonim şirket ortağı ve yönetim kurulu üyesi emeklinin ise Bağ-Kur’dan aldığı aylığından ortalama yüzde 10-13 oranında kesinti yapılıyor.
[Kronos.News] 15.1.2020
‘AKP döneminde 700 bin aile çiftçiliği terk etti’
Türkiye’de tarım sektörünün sorunları ve çözümleri üzerine çalışan yazar Abdullah Aysu, AKP’nin iktidar olduğu son 17 yılda 700 bin ailenin çiftçiliği terk ettiğini belirtti.
KRONOS -15 Ocak 2020
Çiftçilerin kurduğu Ziraat Bankası’nın çiftçiden ziyade şirketleri kurtarma kaldıracı haline getirildiğini söyleyen yazar Abdullah Aysu, tarım girdi maliyetlerinin yüzde 35 ila yüzde 120 oranında arttığını belirtti.
Duvar’da Tarım Gündemi programına konuşan Aysu, İrfan Aktan’la beraber 2019’daki tarım bilançosunu masaya yatırırken, Tarımda Milli Birlik Projesi ve Yeni Hal Yasası’nın rafa kaldırılmasının ‘felaketi kısmen azalttığını’ söyledi.
CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK BUĞDAY İTHALATI
Devletin “stratejik ürün” olan buğdayı yerden yere vurduğunu ve cumhuriyet tarihinin en büyük buğday ithalatını yaptığını anlatan Aysu, 2019’da kuru soğan fiyatının yüzde 185 arttığını aktardı.
Aysu’nun verdiği bilgiye göre 2019’da toplam 3,4 milyon hektar tarım arazisi ekilemezken, AKP döneminde 700 bin aile çiftçiliği terk etmek zorunda kaldı.
Aysu, “2002-2019 arasında çiftçiliği terk edenlere (toprağı terk edenler ayrı) baktığımızda 700 bin aile çiftçiliği terk etmiş AKP döneminde” dedi.
[Kronos.News] 15.1.2020
KRONOS -15 Ocak 2020
Çiftçilerin kurduğu Ziraat Bankası’nın çiftçiden ziyade şirketleri kurtarma kaldıracı haline getirildiğini söyleyen yazar Abdullah Aysu, tarım girdi maliyetlerinin yüzde 35 ila yüzde 120 oranında arttığını belirtti.
Duvar’da Tarım Gündemi programına konuşan Aysu, İrfan Aktan’la beraber 2019’daki tarım bilançosunu masaya yatırırken, Tarımda Milli Birlik Projesi ve Yeni Hal Yasası’nın rafa kaldırılmasının ‘felaketi kısmen azalttığını’ söyledi.
CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK BUĞDAY İTHALATI
Devletin “stratejik ürün” olan buğdayı yerden yere vurduğunu ve cumhuriyet tarihinin en büyük buğday ithalatını yaptığını anlatan Aysu, 2019’da kuru soğan fiyatının yüzde 185 arttığını aktardı.
Aysu’nun verdiği bilgiye göre 2019’da toplam 3,4 milyon hektar tarım arazisi ekilemezken, AKP döneminde 700 bin aile çiftçiliği terk etmek zorunda kaldı.
Aysu, “2002-2019 arasında çiftçiliği terk edenlere (toprağı terk edenler ayrı) baktığımızda 700 bin aile çiftçiliği terk etmiş AKP döneminde” dedi.
[Kronos.News] 15.1.2020
BOLD ÖZEL“İnsaf edin hakim bey; kızımın, torunlarımın ne suçu var?” [Sevinç Özarslan]
Anne-baba tutukluluklar devam ediyor. Kızı, damadı ve 7 aylık torunu hapse giren, bir torununa da kendisi bakmak zorunda kalan Zahide Şen isyan etti.
BOLD ÖZEL – Artvin’de özel bir okulda sınıf öğretmeni olarak çalışan Ayşegül Atalay ve eşi Mehmet Atalay 5 Aralık 2019’da tutuklandı. İki çocuk sahibi Ayşegül Atalay İzmir Şakran Cezaevine, eşi ise Artvin Cezaevine gönderildi.
Anne ve babanın birlikte tutuklanması geride kalan çocukları ve aile büyüklerini perişan etti. 7 aylık kızı Kardelen Betül’ü ile birlikte hapse gönderilen Ayşegül Atalay, 5 yaşındaki oğlu Mustafa Burak’ı annesine bırakmak zorunda kaldı.
Mustafa Burak ile tek başlarına kalan anneanne Zahide Şen (56), “Benim okumam yazmam yok. Samsun’daki evimi bırakıp İzmir’e geldim. Toruna yalnız bakıyorum. Kimim var başka. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bazen komşular yardımcı oluyor. Mustafa Burak okula gidiyor. Dava Artvin’den açıldığı için damadımı Artvin’e götürdüler. Kızımı bebek var diye burada bıraktılar. Damada daha hiç gidemedim” dedi.
“ANNEM BABAM GELECEK YİNE AİLE OLACAĞIZ DEĞİL Mİ?”
Mustafa Burak’ın sürekli anne ve babasını sorduğunu ifade eden anneanne, “Ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Eriyorum olduğum yerde. Annem, babam, kardeşim gelecek ve biz yine aile olacağız değil mi diyor. Çocuğumun hiçbir suçu yok, melek gibi kızım. Çok zor geldi bu bana. Çok ağır bir imtihandayız. Mustafa Burak artık durmuyor. Annesini istiyor. Geçen hafta bir haftalığına yanına verdik. Annesi ikisine birden bakamadı, ancak bir hafta kalabildi, geri gönderdi. Bayağı zorlu süreçten geçiyoruz. İnsafa gelin hakim bey, evlatlarım, torunlarım perişan. Onların ne suçu var?” diye konuştu.
BEBEKLİ ANNELERİ BİR KOĞUŞA TOPLADILAR
Cezaevi şartları ve ortamının bebekli anneler için uygun olmadığı sürekli dile getiriliyor fakat bugüne kadar bu konuyla ilgili yasal bir düzenleme yapılmadı. Zahide Şen, Şakran Cezaevinde pilot bir uygulama başlatılarak bebekli annelerin aynı koğuşa toplandığını belirtti ve Kardelen Betül’ün 6 haftadır cezaevinde yaşadıklarını anlattı:
“Kardelen Betül orada iki diş çıkarttı. Cezaevi şartları zor. Banyo yaptırmakta zorlanıyorlar. Çocuk hiç uyumuyormuş, kızım saat 3-4 uyuyorum diyor. İnsanlar ne de sorun yapmasa bile rahatsız oluyorlar. Bir de yeni bir uygulama varmış. Bebekli bütün anneleri aynı koğuşa toplamışlar. Herkesin çocuğu olduğu için kimse birbirine yardımcı da olamıyor. Biri ağlayınca öbürü uyanıyor. Artık curcuna.”
KARAR MAHKEMESİ 22 OCAK’TA
Hakkari ve Artvin’de olmak üzere toplamda 3 yıl öğretmenlik yapan Ayşegül Atalay ve eşi Mehmet Atalay, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandılar. 22 Ocak 2020’de Artvin’de karar mahkemeleri olacak. Zahide Teyze, “Kızım mahkemede hiçbir suçum yok, ekmek parası için çalıştım, dedi. 7 aylık kızı da kucağındaydı. Avukat ev hapsi vermelerini talep etti ama hakim ByLock var, yapacak bir şey yok dedi. Tutukladı. Avukat 3 haftalık süre istemişti. 22 Ocak’ta kızımı bırakmalarını istiyorum” ifadelerini kullandı.
[Sevinç Özarslan] 15.1.2020 [BodMedya]
BOLD ÖZEL – Artvin’de özel bir okulda sınıf öğretmeni olarak çalışan Ayşegül Atalay ve eşi Mehmet Atalay 5 Aralık 2019’da tutuklandı. İki çocuk sahibi Ayşegül Atalay İzmir Şakran Cezaevine, eşi ise Artvin Cezaevine gönderildi.
Anne ve babanın birlikte tutuklanması geride kalan çocukları ve aile büyüklerini perişan etti. 7 aylık kızı Kardelen Betül’ü ile birlikte hapse gönderilen Ayşegül Atalay, 5 yaşındaki oğlu Mustafa Burak’ı annesine bırakmak zorunda kaldı.
Mustafa Burak ile tek başlarına kalan anneanne Zahide Şen (56), “Benim okumam yazmam yok. Samsun’daki evimi bırakıp İzmir’e geldim. Toruna yalnız bakıyorum. Kimim var başka. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bazen komşular yardımcı oluyor. Mustafa Burak okula gidiyor. Dava Artvin’den açıldığı için damadımı Artvin’e götürdüler. Kızımı bebek var diye burada bıraktılar. Damada daha hiç gidemedim” dedi.
“ANNEM BABAM GELECEK YİNE AİLE OLACAĞIZ DEĞİL Mİ?”
Mustafa Burak’ın sürekli anne ve babasını sorduğunu ifade eden anneanne, “Ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Eriyorum olduğum yerde. Annem, babam, kardeşim gelecek ve biz yine aile olacağız değil mi diyor. Çocuğumun hiçbir suçu yok, melek gibi kızım. Çok zor geldi bu bana. Çok ağır bir imtihandayız. Mustafa Burak artık durmuyor. Annesini istiyor. Geçen hafta bir haftalığına yanına verdik. Annesi ikisine birden bakamadı, ancak bir hafta kalabildi, geri gönderdi. Bayağı zorlu süreçten geçiyoruz. İnsafa gelin hakim bey, evlatlarım, torunlarım perişan. Onların ne suçu var?” diye konuştu.
BEBEKLİ ANNELERİ BİR KOĞUŞA TOPLADILAR
Cezaevi şartları ve ortamının bebekli anneler için uygun olmadığı sürekli dile getiriliyor fakat bugüne kadar bu konuyla ilgili yasal bir düzenleme yapılmadı. Zahide Şen, Şakran Cezaevinde pilot bir uygulama başlatılarak bebekli annelerin aynı koğuşa toplandığını belirtti ve Kardelen Betül’ün 6 haftadır cezaevinde yaşadıklarını anlattı:
“Kardelen Betül orada iki diş çıkarttı. Cezaevi şartları zor. Banyo yaptırmakta zorlanıyorlar. Çocuk hiç uyumuyormuş, kızım saat 3-4 uyuyorum diyor. İnsanlar ne de sorun yapmasa bile rahatsız oluyorlar. Bir de yeni bir uygulama varmış. Bebekli bütün anneleri aynı koğuşa toplamışlar. Herkesin çocuğu olduğu için kimse birbirine yardımcı da olamıyor. Biri ağlayınca öbürü uyanıyor. Artık curcuna.”
KARAR MAHKEMESİ 22 OCAK’TA
Hakkari ve Artvin’de olmak üzere toplamda 3 yıl öğretmenlik yapan Ayşegül Atalay ve eşi Mehmet Atalay, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandılar. 22 Ocak 2020’de Artvin’de karar mahkemeleri olacak. Zahide Teyze, “Kızım mahkemede hiçbir suçum yok, ekmek parası için çalıştım, dedi. 7 aylık kızı da kucağındaydı. Avukat ev hapsi vermelerini talep etti ama hakim ByLock var, yapacak bir şey yok dedi. Tutukladı. Avukat 3 haftalık süre istemişti. 22 Ocak’ta kızımı bırakmalarını istiyorum” ifadelerini kullandı.
[Sevinç Özarslan] 15.1.2020 [BodMedya]
Bir dostluk hikâyesi; 15 Temmuz’dan sonra her şeyini kaybetti, şimdi SpaceX’ye parça üretiyor!
15 Temmuz’dan sonra tüm mallarına el konulan ve her şeyini kaybeden bir iş adamının ‘dostluk hikâyesi’ ve ardından gelen ticari başarıları “Alanda veren de O’dur” dedirtecek bir nitelik taşıyor.
BOLD-ABD’de faaliyet yürüten Advocates of Silenced Turkey, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan bir işadamının sıfırdan kurduğu ticari ilişkileri ve geldiği noktayı kaleme aldı. Güvenlik endişesiyle ismini açıklamamayı tercih eden iş adamı, sıfır sermaye ile ABD’nin en önemli firmalarına nasıl yedek parça üreten bir duruma geldiğini anlattı.
HERŞEYİNİ BİR GECEDE KAYBETTİ
15 Temmuz öncesi yurt içi ve yurt dışında çok sayıda fabrikası bulunan iş adamının hayatı yaşanan darbeyle alt üst oldu. Önce Türkiye’deki fabrikalarını kaybetti, ardından Türkiye hükümetinin baskıları sonucu yurt dışındaki işletmelerinin kapısına kilit vuruldu. Neyi var neyi yoksa kaybeden iş adamı “Babam her zaman, gittiğiniz yerde konaklarınız olsun, derdi. Ben bu nasihatinin önemini şimdi anladım” sözleriyle kurduğu dostluklara vurgu yaptı.
KURDUĞU DOSTLUKLAR YOLUNU AYDINLATTI
İş dolayısıyla gittiği ülkelerde güzel dostluklar kuran iş adamının sıkıntılarla adımladığı, sabırla ilerlediği başarı yolculuğu Amerika’da başladı. Kendisine tam da babasının söylediği gibi eski bir dostu kucak açtı. Gece gündüz işiyle ilgili araştırmalar yapan iş adamı, küçücük bir atölye buldu. Sermayesi, makinesi yoktu. Önce mal sahibini ortaklığa ikna etti, ardından eski dostlarından parasını kazandıkça ödemek şartıyla makineler satın aldı.
“TEK BAŞIMA KAH AĞLAYARAK, KAH GÜLEREK MAKİNELERİ KURDUM”
15 Temmuz’un tüm şokunu hala üzerinden atamayan ve zaman zaman geçmişiyle yüzleşen işadamı, “Amerika’ya geldikten 1,5 ay sonra rüyamda görsem inanamayacağım bir durumdaydım. Son yüzyılın zalimlerinden biri, evimi, işimi ve paramı almıştı. Ailemin yurt dışına çıkışına izin vermiyordu, yalnızdım. Ama elimden dostlarımı alamamıştı.” Sözleriyle asıl sermayenin dostluk olduğunu ifade etti.
BOEING VE SPACEX İÇİN YEDEK PARÇA ÜRETİYOR
ABD’de kurduğu atölye ile iki yıl gibi kısa bir süre içerisinde Boeing ve SpaceX gibi dünyanın birçok markasına yedek parça üretiyor. Hayata dostlarının uzattığı eli sıkıca tutarak başlayan işadamı, “En büyük zenginlik elinizi uzattığınızda sizi tutup kaldıracak dostlarmış. Siz de etrafınıza bir daha bakın ve göremediğiniz size uzanan dost elini sıkıca kavrayıp ayağa kalkın” tavsiyesinde bulunuyor.
[BoldMedya] 15.1.2020
BOLD-ABD’de faaliyet yürüten Advocates of Silenced Turkey, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan bir işadamının sıfırdan kurduğu ticari ilişkileri ve geldiği noktayı kaleme aldı. Güvenlik endişesiyle ismini açıklamamayı tercih eden iş adamı, sıfır sermaye ile ABD’nin en önemli firmalarına nasıl yedek parça üreten bir duruma geldiğini anlattı.
HERŞEYİNİ BİR GECEDE KAYBETTİ
15 Temmuz öncesi yurt içi ve yurt dışında çok sayıda fabrikası bulunan iş adamının hayatı yaşanan darbeyle alt üst oldu. Önce Türkiye’deki fabrikalarını kaybetti, ardından Türkiye hükümetinin baskıları sonucu yurt dışındaki işletmelerinin kapısına kilit vuruldu. Neyi var neyi yoksa kaybeden iş adamı “Babam her zaman, gittiğiniz yerde konaklarınız olsun, derdi. Ben bu nasihatinin önemini şimdi anladım” sözleriyle kurduğu dostluklara vurgu yaptı.
KURDUĞU DOSTLUKLAR YOLUNU AYDINLATTI
İş dolayısıyla gittiği ülkelerde güzel dostluklar kuran iş adamının sıkıntılarla adımladığı, sabırla ilerlediği başarı yolculuğu Amerika’da başladı. Kendisine tam da babasının söylediği gibi eski bir dostu kucak açtı. Gece gündüz işiyle ilgili araştırmalar yapan iş adamı, küçücük bir atölye buldu. Sermayesi, makinesi yoktu. Önce mal sahibini ortaklığa ikna etti, ardından eski dostlarından parasını kazandıkça ödemek şartıyla makineler satın aldı.
“TEK BAŞIMA KAH AĞLAYARAK, KAH GÜLEREK MAKİNELERİ KURDUM”
15 Temmuz’un tüm şokunu hala üzerinden atamayan ve zaman zaman geçmişiyle yüzleşen işadamı, “Amerika’ya geldikten 1,5 ay sonra rüyamda görsem inanamayacağım bir durumdaydım. Son yüzyılın zalimlerinden biri, evimi, işimi ve paramı almıştı. Ailemin yurt dışına çıkışına izin vermiyordu, yalnızdım. Ama elimden dostlarımı alamamıştı.” Sözleriyle asıl sermayenin dostluk olduğunu ifade etti.
BOEING VE SPACEX İÇİN YEDEK PARÇA ÜRETİYOR
ABD’de kurduğu atölye ile iki yıl gibi kısa bir süre içerisinde Boeing ve SpaceX gibi dünyanın birçok markasına yedek parça üretiyor. Hayata dostlarının uzattığı eli sıkıca tutarak başlayan işadamı, “En büyük zenginlik elinizi uzattığınızda sizi tutup kaldıracak dostlarmış. Siz de etrafınıza bir daha bakın ve göremediğiniz size uzanan dost elini sıkıca kavrayıp ayağa kalkın” tavsiyesinde bulunuyor.
[BoldMedya] 15.1.2020
SONAR Başkanı: AKP'deki oy kaybı büyük, düşüş artık engellenemez
Yerel seçimlerdeki hezimetin ardından AKP cephesindeki oy kaybı anketlere yansıyor. Halkın iktidara verdiği kredinin dolduğunu belirten SONAR Araştırma Başkanı Bayrakçı, yurttaşın önceliğinin dış müdahaleler ya da ‘mega projeler’ değil, geçim derdi olduğunu vurguluyor
SONAR Araştırma Başkanı Hakan Bayrakçı Birgün Gazetesi'nden Mehmet Emin Kurnaz'a verdiği röportajda ne dış politikada yaşanan gelişmelerin ne de içerideki ‘mega projelerin’ AKP’nin yitirdiği hegemonyasını yeniden inşa etmeye yettiğini belirtti. Bayrakçı, bugün yurttaşların önceliğinin yaşanan ekonomik kriz olduğunu ifade etti.
-AKP, 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimlerinden kan kaybederek çıktı. AKP’deki bu düşüş devam ediyor mu?
-Evet, bizim gözlemlerimize de yansıyor, devam eden bir düşüş var. İşin ilginç yanı bu kez hiçbir şey bu düşüşü engelleyemez. Seçmende 17 senenin bıkkınlığı var. Hatta bu psikoloji iki üç sene önce de yaşanabilirdi. Ancak iktidarın şansı iyi gitti. Her seçim öncesi bir olay oluyor ve AKP o seçimi bir şekilde kurtarıyordu. Mesela MHP ile ittifak kurulmamış olsaydı AKP için durum vahim olurdu, erken seçime gidilecek sonuçlar ortaya çıkardı. Ama bir kutuplaşma oluştu, MHP seçmeni ya da AKP’nin AKP’ye oy vermek istemeyen seçmeni, karşısındaki bloku görünce gene bu iktidara oy verdi. Bu onların son şansıydı.
-İktidar kendisini zaten kutuplaşma siyaseti üzerinden var etmeye çalışmadı mı?
-Aynen öyle ama bir vesile olması da onların şansı, her seferinde kendileri yaratmıyor bunu. Bundan sonraki ilk seçimde bu tür bir şey olsa da tekrar toparlanması çok zor, o anlamda söylüyorum.
BU SAATTEN SONRA DOKTOR İLAÇ VERMEZ
-Dış politikada yaşanan gelişmeler, özellikle Barış Pınarı Harekatı, Libya meselesi gibi gündemlerin seçmen nezdinde bir karşılığı yok mu?
-Var ama bunu şöyle bir angajmanla söylemek isterim, toplumların kendi dinamikleri var. Mesela Fransızlar savaşmayı çok severdi. Napolyon ile bir sürü savaşa girdiler. Fakat öyle bir dönem geldi ki Fransa’ya, ressamlar, müzisyenler, yazarların da etkisiyle ‘her şey Fransa için’ söylemini bıraktılar. Ekonomiye, sanata verdiler kendilerini. Türkiye de yüzyıllardır hep savaşla iç içe geçmiş bir toplum. Bu ülkede yaşayanlar için de benzer bir durum var bana göre. Türk toplumu da artık bizim gözlemlerimize göre vatan, millet, Sakarya, bayrak, savaş, söylemlerini aşmış görünüyor. Tam olarak değil tabii ki, bu gelişmeler hâlâ toplumu etkiliyor, onların psikolojilerini de etkiliyor ama onun önünde gelen temel şeyler var. Bunlar da geçim derdi, para, ekonomik sorunlar. Yurttaş için artık çocuğunun okul parasını ödeyebilecek mi?’ sorusu her şeyden önemli hale geliyor Türkiye’de. Hal böyle olunca hadi diyelim bir yıl şöyle bir bahane bulundu, başka bir yıl da başka bahaneler gelişti, dış güçler, iç mihraklar vs. dendi. Bunların sonucunda bir müddet sonra hükümet yıpranmaya başlar. Bu yüzden doktor ilaç vermez bu saatten sonra, diyorum.
-Burada ekonomik krizin belirleyici olduğunu söylüyorsunuz. 31 Mart öncesi ve sonrası, meydanlara kurulan tanzim satış noktalarıyla da erimeyi önleyemediler. Peki, Kanal İstanbul, ‘yerli otomobil’ gibi “dev proje”lerin seçmende bir karşılığı var mı?
-Bundan üç beş yıl önce olsaydı belki karşılığı olurdu. Ancak şu an, bu şartlarda bir karşılığının olması mümkün görünmüyor. Üç beş yıl önce olurdu, hatta seçmen iktidara kredi bile verebilirdi, “bak şunu da yaptılar” diyebilirdi. Kesin konuşmak her zaman zor olsa da siyasette, birtakım tecrübelerimizden dem vurarak konuşuyorum.
İKTİDARA VERİLEN KREDİ DOLDU
-Türkiye’de seçmen kitlesinin kaygan bir zeminde bulunduğunu düşünüyor musunuz? Seçmenin tercihi bir takım gelişmelerle hızlı şekilde değişebiliyor mu?
-Kesinlikle, bunu daha önceki seçimlerde de gösterdi bu toplum. Mesela Turgut Özal yüzde 40’ların üzerinde oyla iktidara gelmişti. 89 yerel seçimlerinde yüzde 22 aldı. Burada da ekonomi çok önemli dedik. Büyük sıkıntılar var diyoruz, bu durumun seçmende, bilhassa AKP’ye oy veren kesimlerde etkisi daha yüksek. Çünkü, CHP’ye oy veren zaten muhalif. Ancak Türkiye’de yüzde 12’leri bulan ve seçimlerin kaderini etkileyen bir kararsız ya da kaygan zeminde bulunan seçmen kitlesi var. Bu kesim, parti bağnazlığı olmayan, gidişata göre, kendi dünyasına göre hangi parti çıkarına yakınsa ona göre hareket ediyor. Burada çok büyük bir şans yakalayamazsa AKP, kendi kitlesini yeniden toparlayamaz. Mesela Erdoğan ABD’ye laf söyleyince farklı çevrelerde ekstra prim kazanıyor. Bunun hâlâ belli bir karşılığı var ancak bu eskisi gibi yüzde 51’leri bulduracak bir potansiyele sahip değil. Çünkü en iyi zamanında bile yüzde 51 buçuk oy aldılar. Bu ortamda, özellikle iç politikadaki duruma bakarak bu krediyi tekrar kullanmaları mümkün görünmüyor.
-AKP’de erimeden bahsediyoruz, özellikle Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın partilerinin AKP tabanında karşılığı var mı?
-İktidarın içinden çıkan hareketler, bu söylediğinize çokça prim bırakmaz. Seçmen, ‘sen onca sene beraber değil miydin?’ ya da ‘siz işlerin bozulduğunu anladınız ne diye bu kadar zaman beklediniz?’ gibi sorularla gelir, geliyor. Zaten Erdoğan’a yakınlık duyanlar bu yeni partilere kızıyorlar. Bakın, MHP, AKP limanına yanaştığından beri, AKP’den MHP’ye çokça oy geçişi oldu. Barajın altına geçmiş bir MHP tekrar yükseldi. Bu Babacan ve Davutoğlu için daha zor görünüyor. Biz belediye anketlerinde sormasak da kendimiz soru ekleyerek genel durumu değerlendiriyoruz. Seçmene ‘kime oy vereceksiniz’ diye sorunca yeni partiler diyen de var ama en fazla iki buçuk üç bandında çıkıyor Türkiye ortalamasında.
-50 artı 1’e dayanan bu sistem AKP’yi MHP’ye bağımlı kıldı. AKP’de bu ittifaktan memnuniyetsizlik var mı?
-Seçmen bazında rahatsızlık olduğunu düşünmüyorum. Anadolu’daki eski merkez sağ AKP’ye yönelmişti, şehirlerdeki eski merkez sağ ise CHP’ye yöneliyor. MHP ile yapılan işbirliğine bakarsak bu hesapları onlar da yapıyordur. MHP olmasa şu an AKP iktidarı kaybeder, bunu biliyorlar. “İslam Aydınları” grubu vardı. AKP’ye katıksız destek veriyordu, diğer taraftan liberal bir görüşe de sahiptiler. Bu kitle bile MHP’ye olan mecburiyeti biliyor. Basına yansıtmıyorlar, ama parti içindeki tartışmalara tabii yansıyordur. Bu liberal kesim özellikle referandum sürecinde ortaya çıkmıştı. Açılım sürecinde de yine bunu destekleyen İslamcı-liberal bir kesim vardı. Bu kesim rahatsız olsa da adres bulamadığı için hâlâ orada.
-Yeni partiler onlar için adres olamaz mı?
-Olur tabii, biraz önce bahsettiğimiz yüzde 2 buçuk, 3’lerde gezen seçmen kitlesi buna tekabül ediyor. AKP içinden gelen kesim bu. CHP’ye, MHP’ye oy veren seçmen bu yeni partilere oy vermez. AKP ile iş yapan araştırmacılar anketlere yansımıyor dese de yeni partilerin oylarının yüzde 90’ı AKP’den geliyor sonuçta.
Röportajın tamamı için tıklayınız
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
SONAR Araştırma Başkanı Hakan Bayrakçı Birgün Gazetesi'nden Mehmet Emin Kurnaz'a verdiği röportajda ne dış politikada yaşanan gelişmelerin ne de içerideki ‘mega projelerin’ AKP’nin yitirdiği hegemonyasını yeniden inşa etmeye yettiğini belirtti. Bayrakçı, bugün yurttaşların önceliğinin yaşanan ekonomik kriz olduğunu ifade etti.
-AKP, 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimlerinden kan kaybederek çıktı. AKP’deki bu düşüş devam ediyor mu?
-Evet, bizim gözlemlerimize de yansıyor, devam eden bir düşüş var. İşin ilginç yanı bu kez hiçbir şey bu düşüşü engelleyemez. Seçmende 17 senenin bıkkınlığı var. Hatta bu psikoloji iki üç sene önce de yaşanabilirdi. Ancak iktidarın şansı iyi gitti. Her seçim öncesi bir olay oluyor ve AKP o seçimi bir şekilde kurtarıyordu. Mesela MHP ile ittifak kurulmamış olsaydı AKP için durum vahim olurdu, erken seçime gidilecek sonuçlar ortaya çıkardı. Ama bir kutuplaşma oluştu, MHP seçmeni ya da AKP’nin AKP’ye oy vermek istemeyen seçmeni, karşısındaki bloku görünce gene bu iktidara oy verdi. Bu onların son şansıydı.
-İktidar kendisini zaten kutuplaşma siyaseti üzerinden var etmeye çalışmadı mı?
-Aynen öyle ama bir vesile olması da onların şansı, her seferinde kendileri yaratmıyor bunu. Bundan sonraki ilk seçimde bu tür bir şey olsa da tekrar toparlanması çok zor, o anlamda söylüyorum.
BU SAATTEN SONRA DOKTOR İLAÇ VERMEZ
-Dış politikada yaşanan gelişmeler, özellikle Barış Pınarı Harekatı, Libya meselesi gibi gündemlerin seçmen nezdinde bir karşılığı yok mu?
-Var ama bunu şöyle bir angajmanla söylemek isterim, toplumların kendi dinamikleri var. Mesela Fransızlar savaşmayı çok severdi. Napolyon ile bir sürü savaşa girdiler. Fakat öyle bir dönem geldi ki Fransa’ya, ressamlar, müzisyenler, yazarların da etkisiyle ‘her şey Fransa için’ söylemini bıraktılar. Ekonomiye, sanata verdiler kendilerini. Türkiye de yüzyıllardır hep savaşla iç içe geçmiş bir toplum. Bu ülkede yaşayanlar için de benzer bir durum var bana göre. Türk toplumu da artık bizim gözlemlerimize göre vatan, millet, Sakarya, bayrak, savaş, söylemlerini aşmış görünüyor. Tam olarak değil tabii ki, bu gelişmeler hâlâ toplumu etkiliyor, onların psikolojilerini de etkiliyor ama onun önünde gelen temel şeyler var. Bunlar da geçim derdi, para, ekonomik sorunlar. Yurttaş için artık çocuğunun okul parasını ödeyebilecek mi?’ sorusu her şeyden önemli hale geliyor Türkiye’de. Hal böyle olunca hadi diyelim bir yıl şöyle bir bahane bulundu, başka bir yıl da başka bahaneler gelişti, dış güçler, iç mihraklar vs. dendi. Bunların sonucunda bir müddet sonra hükümet yıpranmaya başlar. Bu yüzden doktor ilaç vermez bu saatten sonra, diyorum.
-Burada ekonomik krizin belirleyici olduğunu söylüyorsunuz. 31 Mart öncesi ve sonrası, meydanlara kurulan tanzim satış noktalarıyla da erimeyi önleyemediler. Peki, Kanal İstanbul, ‘yerli otomobil’ gibi “dev proje”lerin seçmende bir karşılığı var mı?
-Bundan üç beş yıl önce olsaydı belki karşılığı olurdu. Ancak şu an, bu şartlarda bir karşılığının olması mümkün görünmüyor. Üç beş yıl önce olurdu, hatta seçmen iktidara kredi bile verebilirdi, “bak şunu da yaptılar” diyebilirdi. Kesin konuşmak her zaman zor olsa da siyasette, birtakım tecrübelerimizden dem vurarak konuşuyorum.
İKTİDARA VERİLEN KREDİ DOLDU
-Türkiye’de seçmen kitlesinin kaygan bir zeminde bulunduğunu düşünüyor musunuz? Seçmenin tercihi bir takım gelişmelerle hızlı şekilde değişebiliyor mu?
-Kesinlikle, bunu daha önceki seçimlerde de gösterdi bu toplum. Mesela Turgut Özal yüzde 40’ların üzerinde oyla iktidara gelmişti. 89 yerel seçimlerinde yüzde 22 aldı. Burada da ekonomi çok önemli dedik. Büyük sıkıntılar var diyoruz, bu durumun seçmende, bilhassa AKP’ye oy veren kesimlerde etkisi daha yüksek. Çünkü, CHP’ye oy veren zaten muhalif. Ancak Türkiye’de yüzde 12’leri bulan ve seçimlerin kaderini etkileyen bir kararsız ya da kaygan zeminde bulunan seçmen kitlesi var. Bu kesim, parti bağnazlığı olmayan, gidişata göre, kendi dünyasına göre hangi parti çıkarına yakınsa ona göre hareket ediyor. Burada çok büyük bir şans yakalayamazsa AKP, kendi kitlesini yeniden toparlayamaz. Mesela Erdoğan ABD’ye laf söyleyince farklı çevrelerde ekstra prim kazanıyor. Bunun hâlâ belli bir karşılığı var ancak bu eskisi gibi yüzde 51’leri bulduracak bir potansiyele sahip değil. Çünkü en iyi zamanında bile yüzde 51 buçuk oy aldılar. Bu ortamda, özellikle iç politikadaki duruma bakarak bu krediyi tekrar kullanmaları mümkün görünmüyor.
-AKP’de erimeden bahsediyoruz, özellikle Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın partilerinin AKP tabanında karşılığı var mı?
-İktidarın içinden çıkan hareketler, bu söylediğinize çokça prim bırakmaz. Seçmen, ‘sen onca sene beraber değil miydin?’ ya da ‘siz işlerin bozulduğunu anladınız ne diye bu kadar zaman beklediniz?’ gibi sorularla gelir, geliyor. Zaten Erdoğan’a yakınlık duyanlar bu yeni partilere kızıyorlar. Bakın, MHP, AKP limanına yanaştığından beri, AKP’den MHP’ye çokça oy geçişi oldu. Barajın altına geçmiş bir MHP tekrar yükseldi. Bu Babacan ve Davutoğlu için daha zor görünüyor. Biz belediye anketlerinde sormasak da kendimiz soru ekleyerek genel durumu değerlendiriyoruz. Seçmene ‘kime oy vereceksiniz’ diye sorunca yeni partiler diyen de var ama en fazla iki buçuk üç bandında çıkıyor Türkiye ortalamasında.
-50 artı 1’e dayanan bu sistem AKP’yi MHP’ye bağımlı kıldı. AKP’de bu ittifaktan memnuniyetsizlik var mı?
-Seçmen bazında rahatsızlık olduğunu düşünmüyorum. Anadolu’daki eski merkez sağ AKP’ye yönelmişti, şehirlerdeki eski merkez sağ ise CHP’ye yöneliyor. MHP ile yapılan işbirliğine bakarsak bu hesapları onlar da yapıyordur. MHP olmasa şu an AKP iktidarı kaybeder, bunu biliyorlar. “İslam Aydınları” grubu vardı. AKP’ye katıksız destek veriyordu, diğer taraftan liberal bir görüşe de sahiptiler. Bu kitle bile MHP’ye olan mecburiyeti biliyor. Basına yansıtmıyorlar, ama parti içindeki tartışmalara tabii yansıyordur. Bu liberal kesim özellikle referandum sürecinde ortaya çıkmıştı. Açılım sürecinde de yine bunu destekleyen İslamcı-liberal bir kesim vardı. Bu kesim rahatsız olsa da adres bulamadığı için hâlâ orada.
-Yeni partiler onlar için adres olamaz mı?
-Olur tabii, biraz önce bahsettiğimiz yüzde 2 buçuk, 3’lerde gezen seçmen kitlesi buna tekabül ediyor. AKP içinden gelen kesim bu. CHP’ye, MHP’ye oy veren seçmen bu yeni partilere oy vermez. AKP ile iş yapan araştırmacılar anketlere yansımıyor dese de yeni partilerin oylarının yüzde 90’ı AKP’den geliyor sonuçta.
Röportajın tamamı için tıklayınız
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
"Yerli" diye Pininfarina'nın garajından bir araba seçtiler!
Habertürk yazarı Fatih Altaylı, İtalya'dan gemi ile Türkiyeye getirdiği iki modeli "yerli otomobil" diye tanıtan Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu'nun genel müdürü Gürcan Karakaş'ı yerden yere vurdu.
Habertürk yazarı Fatih Altaylı, İtalya'dan getirilen modellerin "yerli otomobil" diye tanıtılmasına tepki gösterdi.
Bugün Habertürk'te yayımlanan makalesinde çarpıcı tespitlerde bulunan Altaylı, Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu'nun (TOGG) genel müdürü Gürcan Karakaş'ın elektrikli olacağı açıklanan aracın piline gereken önemi vermediğini belirtti.
Altaylı, Karakaş'ın şu ana kadar yaptığı tek şeyin İtalyan endüstriyel tasarım şirketi Pininfarina'nın garajından bir araç seçmek olduğunu söyledi.
ELEKTRİKLİ OTOMOBİLİN KALBİ PİL VE BİZ ORADA YOKUZ!
"Bizim Almanya kökenli CEO’muza göre pil önemsiz ve 'Bir yerden alırız' diyor ya. İşte pilin önemsizliği burada." ifadesini kullanan Altaylı, "Elektrikli otomobil demek pil demek ve biz orada yokuz. Yani elektrikli otomobil konusunda da bugün patlamalı motorlarda ne ise öyle kalmamızı istiyor Bosch’tan gelen CEO." değerlendirmesinde bulundu.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın "yerli otoyu yapacak babayiğitler" dediği BMC, Turkcell, Anadolu, Zorlu gruplarının yanı sıra Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin ortaklaşa kurduğu TOGG'nin genel müdürlük koltuğunda Gürcan Karakaş oturuyor.
Altaylı şöyle devam etti: "Pili başkasından alalım istiyor. Niye? diye merak ediyor insan. Pili de TOGG yapsın demiyorum, fakat en azından önemsizleştirmesinler bunu. Israrla vurgulasınlar önemini."
BU BİLE SANA GÜVENMEMEM İÇİN YETERLİ
"Bak Gürcan Karakaş Beyefendi." diyerek TOGG Genel Müdürü Karakaş'a hitap eden Altaylı, "Şimdiye kadar yaptığın tek şey Pininfarina’nın garajından bir araç seçmek oldu. Onu da büyük bir marifet yapmış gibi videolarla falan anlatıyorsun. Bu bile sana güvenmemem için yeterli. Çünkü kandırmanın küçüğü büyüğü olmaz." dedi.
İtalya'dan gemi ile getirilen biri sedan diğeri SUV model taşıtları Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 27 Aralık 2019'da "yerli otomobil" diye tanıtmıştı.
Gösterişli tören sosyal medyada "yerli İtalyana muhteşem karşılama" şeklinde yorumlanmıştı.
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
Habertürk yazarı Fatih Altaylı, İtalya'dan getirilen modellerin "yerli otomobil" diye tanıtılmasına tepki gösterdi.
Bugün Habertürk'te yayımlanan makalesinde çarpıcı tespitlerde bulunan Altaylı, Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu'nun (TOGG) genel müdürü Gürcan Karakaş'ın elektrikli olacağı açıklanan aracın piline gereken önemi vermediğini belirtti.
Altaylı, Karakaş'ın şu ana kadar yaptığı tek şeyin İtalyan endüstriyel tasarım şirketi Pininfarina'nın garajından bir araç seçmek olduğunu söyledi.
ELEKTRİKLİ OTOMOBİLİN KALBİ PİL VE BİZ ORADA YOKUZ!
"Bizim Almanya kökenli CEO’muza göre pil önemsiz ve 'Bir yerden alırız' diyor ya. İşte pilin önemsizliği burada." ifadesini kullanan Altaylı, "Elektrikli otomobil demek pil demek ve biz orada yokuz. Yani elektrikli otomobil konusunda da bugün patlamalı motorlarda ne ise öyle kalmamızı istiyor Bosch’tan gelen CEO." değerlendirmesinde bulundu.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın "yerli otoyu yapacak babayiğitler" dediği BMC, Turkcell, Anadolu, Zorlu gruplarının yanı sıra Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin ortaklaşa kurduğu TOGG'nin genel müdürlük koltuğunda Gürcan Karakaş oturuyor.
Altaylı şöyle devam etti: "Pili başkasından alalım istiyor. Niye? diye merak ediyor insan. Pili de TOGG yapsın demiyorum, fakat en azından önemsizleştirmesinler bunu. Israrla vurgulasınlar önemini."
BU BİLE SANA GÜVENMEMEM İÇİN YETERLİ
"Bak Gürcan Karakaş Beyefendi." diyerek TOGG Genel Müdürü Karakaş'a hitap eden Altaylı, "Şimdiye kadar yaptığın tek şey Pininfarina’nın garajından bir araç seçmek oldu. Onu da büyük bir marifet yapmış gibi videolarla falan anlatıyorsun. Bu bile sana güvenmemem için yeterli. Çünkü kandırmanın küçüğü büyüğü olmaz." dedi.
İtalya'dan gemi ile getirilen biri sedan diğeri SUV model taşıtları Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 27 Aralık 2019'da "yerli otomobil" diye tanıtmıştı.
Gösterişli tören sosyal medyada "yerli İtalyana muhteşem karşılama" şeklinde yorumlanmıştı.
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
Kefen parasına rağmen rekor!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın damadı Berat Albayrak, Hazine Bakanlığı koltuğundaki 2'nci yılında da bütçe açığında rekor kırdı. 80,5 milyar TL tahminine karşılık bütçe 2019 yılında 123 milyar 693 milyon TL açık verdi. Merkez Bankası'ndan aktarılan kefen parası (ihtiyat akçesi) ve temettüye (kâr payı) rağmen açıkta 100 milyar TL eşiği de geçildi. Bütçe 2018 yılında 72,8 milyar TL ile Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırmıştı.
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti bütçe açığında kendi rekorunu kırmaya devam ediyor.
Merkezi idare bütçesi 2019 yılı aralık ayında 30,8 milyar TL, 2019'un tamamında ise 123 milyar 693 milyon TL açık verdi.
CUMHURİYET TARİHİNİN AÇIK REKORU: 123,7 MİLYAR TL
Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2019 yılının aralık ve ocak-aralık dönemi bütçe uygulama sonuçlarını açıkladı. Bütçe 2019’da 123,7 milyar TL açık verdi.
2019 yılı aralık ayında bütçe gelirleri bir önceki yıla kıyasla yüzde 9,1 artarak 73,3 milyar liraya yükseldi. Bütçe giderleri yüzde 21,8 artışla 104,1 milyar liraya çıktı.
Bütçe açığı 2019 yılında 2018'e kıyasla yüzde 69,9 artarak 123,7 milyar liraya çıktı.
Bütçe gelirleri 2019'da bir önceki yıla kıyasla yüzde 15,5 artarak 875,8 milyar lira, bütçe giderleri de yüzde 20,3 yükselerek 999,5 milyar lira oldu.
2018 yılı ocak-aralık döneminde 72,8 milyar TL açık veren bütçe, 2019 yılı ocak-aralık döneminde 123,7 milyar TL açık verdi.
ANA PARA ÖDEMESİ YAPILAMAYACAK, BORÇ BORÇLA ÖDENECEK!
2018 yılı ocak-aralık döneminde 1,1 milyar TL faiz dışı fazla verilmiş iken 2019 yılı ocak-aralık döneminde 23,8 milyar TL faiz dışı açık verildi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile 2001 krizinden sonra imzalanan anlaşmaya göre faiz ödemleri haricindeki bütçe kalemlerinden yapılacak tasarruflar faiz dışı fazla kaleminde biriktiriliyor.
Böylece borç ana para ödemesi mümkün olabiliyor.
Ancak AKP bütçe disiplinini ortadan kaldırdığı için hem açık büyüyor hem de faiz dışı fazla kaleminde ilave kaynak tesis edilemiyor. Bu yüzden borçlar faiz ödeme pahasına borçla çevriliyor.
MERKEZ BANKASI'NIN 85 MİLYAR TL TAKVİYESİ DE YETMEDİ!
2019'da faiz ödemesi 120 milyar TL'ye yaklaştı. 2020'de ise 144 milyar TL faiz ödemesi için tahsis edildi.
Hükümet "kefen parası" diye bilinen ve Merkez Bankası'nda muhafaza edelin 47 milyar TL ihtiyat akçesini de harcadı.
Kefen parası ile sınırlı değil bütçeye aktarılan para. 38 milyar TL temettü (kâr payı) takviyesi de ilave edildiğinde damat Albayrak'ın bütçe fiyaskosunun büyüklüğü gözler önüne seriyor.
Bir başka ifadeyle AKP hükümetinin 2019 yılı bütçe açığı gerçekte 200 milyar TL'den fazla.
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti bütçe açığında kendi rekorunu kırmaya devam ediyor.
Merkezi idare bütçesi 2019 yılı aralık ayında 30,8 milyar TL, 2019'un tamamında ise 123 milyar 693 milyon TL açık verdi.
CUMHURİYET TARİHİNİN AÇIK REKORU: 123,7 MİLYAR TL
Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2019 yılının aralık ve ocak-aralık dönemi bütçe uygulama sonuçlarını açıkladı. Bütçe 2019’da 123,7 milyar TL açık verdi.
2019 yılı aralık ayında bütçe gelirleri bir önceki yıla kıyasla yüzde 9,1 artarak 73,3 milyar liraya yükseldi. Bütçe giderleri yüzde 21,8 artışla 104,1 milyar liraya çıktı.
Bütçe açığı 2019 yılında 2018'e kıyasla yüzde 69,9 artarak 123,7 milyar liraya çıktı.
Bütçe gelirleri 2019'da bir önceki yıla kıyasla yüzde 15,5 artarak 875,8 milyar lira, bütçe giderleri de yüzde 20,3 yükselerek 999,5 milyar lira oldu.
2018 yılı ocak-aralık döneminde 72,8 milyar TL açık veren bütçe, 2019 yılı ocak-aralık döneminde 123,7 milyar TL açık verdi.
ANA PARA ÖDEMESİ YAPILAMAYACAK, BORÇ BORÇLA ÖDENECEK!
2018 yılı ocak-aralık döneminde 1,1 milyar TL faiz dışı fazla verilmiş iken 2019 yılı ocak-aralık döneminde 23,8 milyar TL faiz dışı açık verildi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile 2001 krizinden sonra imzalanan anlaşmaya göre faiz ödemleri haricindeki bütçe kalemlerinden yapılacak tasarruflar faiz dışı fazla kaleminde biriktiriliyor.
Böylece borç ana para ödemesi mümkün olabiliyor.
Ancak AKP bütçe disiplinini ortadan kaldırdığı için hem açık büyüyor hem de faiz dışı fazla kaleminde ilave kaynak tesis edilemiyor. Bu yüzden borçlar faiz ödeme pahasına borçla çevriliyor.
MERKEZ BANKASI'NIN 85 MİLYAR TL TAKVİYESİ DE YETMEDİ!
2019'da faiz ödemesi 120 milyar TL'ye yaklaştı. 2020'de ise 144 milyar TL faiz ödemesi için tahsis edildi.
Hükümet "kefen parası" diye bilinen ve Merkez Bankası'nda muhafaza edelin 47 milyar TL ihtiyat akçesini de harcadı.
Kefen parası ile sınırlı değil bütçeye aktarılan para. 38 milyar TL temettü (kâr payı) takviyesi de ilave edildiğinde damat Albayrak'ın bütçe fiyaskosunun büyüklüğü gözler önüne seriyor.
Bir başka ifadeyle AKP hükümetinin 2019 yılı bütçe açığı gerçekte 200 milyar TL'den fazla.
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
Hasta tutuklular tedavi edilmiyor, bebeğe mama verilmiyor
Diyarbakır T Tipi Cezaevi’nden tahliye olan DBB Meclis Üyesi Şehriban Zuğurli, cezaevinde yaşanan hak ihlallerine değinerek, bağırsakları dışarıda olan bir tutuklunun tedavisinin engellendiğini, annesiyle birlikte kalan bir bebeğe ise mama verilmediğini söyledi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır İl Örgütü’nün kayyumlara karşı yapmak istediği açıklamanın engellenmesiyle çıkan arbedede, “polise mukavemet etmek” iddiasıyla 14 Kasım’da tutuklanan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi (DBB) Meclis Üyesi Şehriban Zuğurli, "Görevi yaptırmamak için direnmek" ve "Örgüt üyesi olmak" suçlamasıyla açılan davanın 27 Aralık’ta görülen ilk duruşmasında tahliye edildi.
Diyarbakır T Tipi Cezaevi’nden tahliye olan Zuğurli, partisinin yapmak istediği basın açıklaması sırasında polisin müdahalesi sonrası gözaltına alınıp tutuklandığını belirterek, cezaevi kapısında çıplak arama dayatılarak işkencenin başladığını ve bu işkencenin her görüş gününde devam ettiğini kaydetti.
Cezaevlerinde özellikle siyasi tutukluların birçok hak ihlaline uğradığını ve kadın tutukluların daha çok mağdur edildiğini belirten Zuğurli, “Çıplak arama insanlık onurunu zedeleyen bir dayatmadır. Ben cezaevinde bir buçuk ay kaldım. Koğuştan çıkışlarımızda çok ince aramalara tabi tutuluyorduk. Bu ince aramalar o kadar çok sıklaştı ki, aile görüşü, avukat görüşü ya da telefon görüşmelerinde kadın arkadaşlar, taciz boyutuna gelen aramalar karşısında zor anlar yaşıyordu. Aramayı kadın gardiyanlar yapıyordu. Ancak tacizin erkeği kadını olmaz. İnce aramalara izin vermediğin zaman sana hücre cezası olarak geri dönüyor. Bu konuda cezaevi yönetimi ile görüşme sağlamak istedik. Ancak bu girişimlerimiz de sonuçsuz kaldı” dedi.
Kadınların ortak kullandığı alanların kamera sistemi ile izlendiğini, bunun da şiddetin bir başka çeşidi olduğunu ifade eden Zuğurli, “Ortak alanların tanımadığınız kişiler tarafından 7-24 izlenmesi psikolojik şiddettir. Ellerinden geldiğince kargoya çıkartmıyorlardı. Bize dışarıdan gelen kargoları hafta da bir kere almak hakkımızdı. Fakat kargoya çıkartmakta bile zorluk çıkartıyorlardı. Gelen eşyaları uyduruk gerekçelerden dolayı kabul etmiyorlardı. Yeni Yaşam Gazetesi’ne izin verilmiyordu. Sadece havuz medyasının gazeteleri elimize ulaşıyordu. Kitap sınırlamamız vardı. Kişi başı 10 kitap alabiliyorduk” diye belirtti.
Banyo ve tuvaletlerin bulunduğu alanın da kamera ile izlendiğini, bu nedenle kadınların zor anlar yaşadığını dile getiren Zuğurli, haftada sadece bir kez, bir saatliğine sıcak su verildiğini, 13 kişinin bir saat içinde yıkanmasının mümkün olmadığını söyledi.
Ağır hasta tutukluların, cezaevi şartları altında durumlarının daha da kötüleştiğini dile getiren Zuğurli, “Sağlığı gerçekten yerinde olmayan arkadaşlarımız vardı. Açık kalp ameliyatı olan Guli Kara arkadaşımızın çok şiddetli ağrıları oluyordu. Sürekli tedavi olması gerekiyordu. Kasıklarında kist vardı. Sürekli kadın doğum uzmanlarına görünmesi gerekiyordu. O hasta haliyle bile ince arama dayatılıyordu. Arkadaşımız bunu kabul etmediği için hastaneye götürülmedi. Sabaha kadar sancılarla kıvrandı. Sağlık hakkımız engelleniyor. Revir sadece sana ilaç yazabiliyor. Sevk istediğimizde de engelleniyordu. Yine bağırsakları dışarıda olan Sozda arkadaş vardı. 20 yıldır cezaevinde. Ağır hasta olmasına rağmen tedavi edilmiyor” diyerek, hasta tutukluların bir an önce tahliye edilmeleri ve tedavilerinin daha sağlıklı ortamlarda gerçekleştirmeleri gerektiğini belirtti.
13 kişilik koğuşta annesi ile birlikte cezaevinde kalan dört yaşındaki bir bebeğin de olduğuna dikkat çeken Zuğurli, bebeklerin mama süt gibi besinlerle beslenmesi gerektiğini, ancak bu besinlerin koğuşa verilmediğini, yetişkinlerin tükettiği besinlerin bebeğe verilmesi durumunda sağlık sorunları yaşadığını söyleyerek, kamuoyuna cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine karşı duyarlılık çağrısında bulundu.
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır İl Örgütü’nün kayyumlara karşı yapmak istediği açıklamanın engellenmesiyle çıkan arbedede, “polise mukavemet etmek” iddiasıyla 14 Kasım’da tutuklanan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi (DBB) Meclis Üyesi Şehriban Zuğurli, "Görevi yaptırmamak için direnmek" ve "Örgüt üyesi olmak" suçlamasıyla açılan davanın 27 Aralık’ta görülen ilk duruşmasında tahliye edildi.
Diyarbakır T Tipi Cezaevi’nden tahliye olan Zuğurli, partisinin yapmak istediği basın açıklaması sırasında polisin müdahalesi sonrası gözaltına alınıp tutuklandığını belirterek, cezaevi kapısında çıplak arama dayatılarak işkencenin başladığını ve bu işkencenin her görüş gününde devam ettiğini kaydetti.
Cezaevlerinde özellikle siyasi tutukluların birçok hak ihlaline uğradığını ve kadın tutukluların daha çok mağdur edildiğini belirten Zuğurli, “Çıplak arama insanlık onurunu zedeleyen bir dayatmadır. Ben cezaevinde bir buçuk ay kaldım. Koğuştan çıkışlarımızda çok ince aramalara tabi tutuluyorduk. Bu ince aramalar o kadar çok sıklaştı ki, aile görüşü, avukat görüşü ya da telefon görüşmelerinde kadın arkadaşlar, taciz boyutuna gelen aramalar karşısında zor anlar yaşıyordu. Aramayı kadın gardiyanlar yapıyordu. Ancak tacizin erkeği kadını olmaz. İnce aramalara izin vermediğin zaman sana hücre cezası olarak geri dönüyor. Bu konuda cezaevi yönetimi ile görüşme sağlamak istedik. Ancak bu girişimlerimiz de sonuçsuz kaldı” dedi.
Kadınların ortak kullandığı alanların kamera sistemi ile izlendiğini, bunun da şiddetin bir başka çeşidi olduğunu ifade eden Zuğurli, “Ortak alanların tanımadığınız kişiler tarafından 7-24 izlenmesi psikolojik şiddettir. Ellerinden geldiğince kargoya çıkartmıyorlardı. Bize dışarıdan gelen kargoları hafta da bir kere almak hakkımızdı. Fakat kargoya çıkartmakta bile zorluk çıkartıyorlardı. Gelen eşyaları uyduruk gerekçelerden dolayı kabul etmiyorlardı. Yeni Yaşam Gazetesi’ne izin verilmiyordu. Sadece havuz medyasının gazeteleri elimize ulaşıyordu. Kitap sınırlamamız vardı. Kişi başı 10 kitap alabiliyorduk” diye belirtti.
Banyo ve tuvaletlerin bulunduğu alanın da kamera ile izlendiğini, bu nedenle kadınların zor anlar yaşadığını dile getiren Zuğurli, haftada sadece bir kez, bir saatliğine sıcak su verildiğini, 13 kişinin bir saat içinde yıkanmasının mümkün olmadığını söyledi.
Ağır hasta tutukluların, cezaevi şartları altında durumlarının daha da kötüleştiğini dile getiren Zuğurli, “Sağlığı gerçekten yerinde olmayan arkadaşlarımız vardı. Açık kalp ameliyatı olan Guli Kara arkadaşımızın çok şiddetli ağrıları oluyordu. Sürekli tedavi olması gerekiyordu. Kasıklarında kist vardı. Sürekli kadın doğum uzmanlarına görünmesi gerekiyordu. O hasta haliyle bile ince arama dayatılıyordu. Arkadaşımız bunu kabul etmediği için hastaneye götürülmedi. Sabaha kadar sancılarla kıvrandı. Sağlık hakkımız engelleniyor. Revir sadece sana ilaç yazabiliyor. Sevk istediğimizde de engelleniyordu. Yine bağırsakları dışarıda olan Sozda arkadaş vardı. 20 yıldır cezaevinde. Ağır hasta olmasına rağmen tedavi edilmiyor” diyerek, hasta tutukluların bir an önce tahliye edilmeleri ve tedavilerinin daha sağlıklı ortamlarda gerçekleştirmeleri gerektiğini belirtti.
13 kişilik koğuşta annesi ile birlikte cezaevinde kalan dört yaşındaki bir bebeğin de olduğuna dikkat çeken Zuğurli, bebeklerin mama süt gibi besinlerle beslenmesi gerektiğini, ancak bu besinlerin koğuşa verilmediğini, yetişkinlerin tükettiği besinlerin bebeğe verilmesi durumunda sağlık sorunları yaşadığını söyleyerek, kamuoyuna cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine karşı duyarlılık çağrısında bulundu.
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
Karakolda işkencenin peşini bırakmıyor
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, İstanbul'da Gazi Mahallesi Karakolu'nda işkence yapan polislerin peşini bırakmıyor.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu karakolda işkence iddialarını Adalet Bakanlığı'na sordu.
Bildiri dağıtırken gözaltına alınan Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi Deniz Aydın ile Taylan Gültekin'in İstanbul Gazi Mahallesi karakolunda işkenceye uğradıkları iddia edilmişti.
"ARTIK BEYAZ TRANSİTLER VAR, BİZİ GÖRDÜĞÜNÜZDE KAÇIN" DEDİLER
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül'in cevaplaması talebiyle soru önergesi veren Kerestecioğlu, "Emniyet mensupları tarafından sarf edildiği iddia edilen 'Beyaz torosların devri bitti, artık beyaz transitler var, bizi gördüğünüzde kaçın' ifadeleri hakkında bir açıklama yapacak mısınız?" diye sordu.
Kerestecioğlu ayrıca işkence ve kötü muamele şüphelileri olabileceği düşünülen Emniyet mensupları hakkında herhangi bir soruşturma başlatılıp başlatılmadığını sorusunu da yöneltti.
4 SAAT BOYUNCA İŞKENCEYE MARUZ BIRAKILDILAR
Kerestecioğlu, Aydın ile Gültekin'in avukatlarının, 'sokakta yazılama yapmak, sticker yapıştırmak' gibi gerekçelerle gözaltına alınan müvekkillerinin karakolda kaldıkları 4 saat boyunca işkenceye uğradıklarını ifade ettiklerini aktardı.
Kerestecioğlu işkenceye uğradığını anlatan Aydın ve Gültekin'in ifadelerini de soru önergesine ekledi.
Deniz Aydın: "Gazi Mahallesinde karga tulumba gözaltına alındık. Karakola götürülürken araçta erkek bir polis üzerimden hiç inmedi.
Araçta sürükleyerek indirildik. 3 kat merdivenlerde sürükleyerek karakolda bizi özel bir bölüme çıkardılar.
Çelik kapısı ve zili olan ama kameranın olmadığı bir bölümde bir grup, bizi yüzüstü, ellerimiz arkadan kelepçeliyken yere atar atmaz tekme tokat üzerimize saldırdı.
10'dan fazla polis vardı, yüzlerini görmedik. Biri 'Ben bugün spor yapamamıştım sizin üzerinizde sporumu yaptım' dedi.
"BİRİ YORULUNCA DİĞERİ VURMAYA BAŞLIYORDU"
O yorulunca başka polis geldi, böbreklerime vuruyordu, inanılmaz acı veren bir hareketti. 'Aslında yapmam, fakat çok güzel bağırıyorlar' diyordu.
Kalıcı hasar verme amacıyla özellikle baldırlara ve omurgalara vuruyorlardı. Silahla tehdit ettiler. Copu da dik bir şekilde omurga kısmına vuruyorlardı.
Birbirlerine 'Ben yoruldum, biraz sen geç' diyorlardı. Emniyete götürülmeden önce, 'Beyaz torosların devri bitti, artık beyaz transitler var, bizi gördüğünüzde kaçın' dediler. 80'lerin işkencesini geri getirmek istiyorlar."
"Gazi KARAKOLU PİLOT BİR İŞKENCEHANE HÂLİNE GETİRİLDİ"
Kerestecioğlu, Aydın ve Gültekin'in avukatlarının bu durumun tekil bir olayla sınırlı olmadığını, birçok müvekkillerine aylardır sistematik şekilde işkence yapıldığını, hakaret ve küfre maruz kaldıklarını ve tehdit edildiklerini belirterek durum hakkındaki açıklamalarını şöyle aktardı:
KERESTECİOĞLU'NUN ADALET BAKANI ABDÜLHAMİT GÜL'E YÖNELTTİĞİ SORULAR:
*Avukatlar, Gazi karakolunda çok sayıda müvekkillerinin sistematik işkence gördüklerini belirtmektedirler. İşkence ve kötü muamelenin şüphelileri olabilecekleri düşünülen emniyet mensupları hakkında herhangi bir soruşturma başlatılmış mıdır?
*Deniz Aydın (24) ile Taylan Gültekin (30)'in fotoğraflarla da izleri belgelenen işkenceye ilişkin beyanları sonucunda bu suçu işleyen kişilerin tespiti için soruşturma başlatılmış mıdır?
*Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve faillerin tespiti açısından etkin ve yeterli bir adli soruşturma yürütülmesi için herhangi bir girişiminiz bulunmakta mıdır?
*Son 5 yıl içerisinde işkence nedeniyle kaç yurttaş şikayette bulunmuş, kaç dava açılmış, faillerin kaçı yargılanmış, kaçı ceza almıştır?
*Avukatlar, defalarca işkence iddialarıyla ilgili suç duyurusunda bulunduklarını, fakat herhangi bir sonuç alamadıklarını ifade etmektedirler. İşkence beyanları karşısında hiçbir işlem tesis etmeyen ilgili Sulh Ceza hâkimleri ve savcılar tespit edilerek gerekli yasal işlemler başlatılacak mıdır?
*Emniyet mensupları tarafından sarf edildiği iddia edilen “Beyaz torosların devri bitti, artık beyaz transitler var, bizi gördüğünüzde kaçın" ifadeleri hakkında bir açıklama yapacak mısınız?
*İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Ceza Önleme Alt Komitesi ve BM işkence özel raportörünün Türkiye'deki işkence ve kötü muameleye ilişkin eleştiri ve tespitleriyle ilgili herhangi bir adım attınız mı?
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu karakolda işkence iddialarını Adalet Bakanlığı'na sordu.
Bildiri dağıtırken gözaltına alınan Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi Deniz Aydın ile Taylan Gültekin'in İstanbul Gazi Mahallesi karakolunda işkenceye uğradıkları iddia edilmişti.
"ARTIK BEYAZ TRANSİTLER VAR, BİZİ GÖRDÜĞÜNÜZDE KAÇIN" DEDİLER
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül'in cevaplaması talebiyle soru önergesi veren Kerestecioğlu, "Emniyet mensupları tarafından sarf edildiği iddia edilen 'Beyaz torosların devri bitti, artık beyaz transitler var, bizi gördüğünüzde kaçın' ifadeleri hakkında bir açıklama yapacak mısınız?" diye sordu.
Kerestecioğlu ayrıca işkence ve kötü muamele şüphelileri olabileceği düşünülen Emniyet mensupları hakkında herhangi bir soruşturma başlatılıp başlatılmadığını sorusunu da yöneltti.
4 SAAT BOYUNCA İŞKENCEYE MARUZ BIRAKILDILAR
Kerestecioğlu, Aydın ile Gültekin'in avukatlarının, 'sokakta yazılama yapmak, sticker yapıştırmak' gibi gerekçelerle gözaltına alınan müvekkillerinin karakolda kaldıkları 4 saat boyunca işkenceye uğradıklarını ifade ettiklerini aktardı.
Kerestecioğlu işkenceye uğradığını anlatan Aydın ve Gültekin'in ifadelerini de soru önergesine ekledi.
Deniz Aydın: "Gazi Mahallesinde karga tulumba gözaltına alındık. Karakola götürülürken araçta erkek bir polis üzerimden hiç inmedi.
Araçta sürükleyerek indirildik. 3 kat merdivenlerde sürükleyerek karakolda bizi özel bir bölüme çıkardılar.
Çelik kapısı ve zili olan ama kameranın olmadığı bir bölümde bir grup, bizi yüzüstü, ellerimiz arkadan kelepçeliyken yere atar atmaz tekme tokat üzerimize saldırdı.
10'dan fazla polis vardı, yüzlerini görmedik. Biri 'Ben bugün spor yapamamıştım sizin üzerinizde sporumu yaptım' dedi.
"BİRİ YORULUNCA DİĞERİ VURMAYA BAŞLIYORDU"
O yorulunca başka polis geldi, böbreklerime vuruyordu, inanılmaz acı veren bir hareketti. 'Aslında yapmam, fakat çok güzel bağırıyorlar' diyordu.
Kalıcı hasar verme amacıyla özellikle baldırlara ve omurgalara vuruyorlardı. Silahla tehdit ettiler. Copu da dik bir şekilde omurga kısmına vuruyorlardı.
Birbirlerine 'Ben yoruldum, biraz sen geç' diyorlardı. Emniyete götürülmeden önce, 'Beyaz torosların devri bitti, artık beyaz transitler var, bizi gördüğünüzde kaçın' dediler. 80'lerin işkencesini geri getirmek istiyorlar."
"Gazi KARAKOLU PİLOT BİR İŞKENCEHANE HÂLİNE GETİRİLDİ"
Kerestecioğlu, Aydın ve Gültekin'in avukatlarının bu durumun tekil bir olayla sınırlı olmadığını, birçok müvekkillerine aylardır sistematik şekilde işkence yapıldığını, hakaret ve küfre maruz kaldıklarını ve tehdit edildiklerini belirterek durum hakkındaki açıklamalarını şöyle aktardı:
KERESTECİOĞLU'NUN ADALET BAKANI ABDÜLHAMİT GÜL'E YÖNELTTİĞİ SORULAR:
*Avukatlar, Gazi karakolunda çok sayıda müvekkillerinin sistematik işkence gördüklerini belirtmektedirler. İşkence ve kötü muamelenin şüphelileri olabilecekleri düşünülen emniyet mensupları hakkında herhangi bir soruşturma başlatılmış mıdır?
*Deniz Aydın (24) ile Taylan Gültekin (30)'in fotoğraflarla da izleri belgelenen işkenceye ilişkin beyanları sonucunda bu suçu işleyen kişilerin tespiti için soruşturma başlatılmış mıdır?
*Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve faillerin tespiti açısından etkin ve yeterli bir adli soruşturma yürütülmesi için herhangi bir girişiminiz bulunmakta mıdır?
*Son 5 yıl içerisinde işkence nedeniyle kaç yurttaş şikayette bulunmuş, kaç dava açılmış, faillerin kaçı yargılanmış, kaçı ceza almıştır?
*Avukatlar, defalarca işkence iddialarıyla ilgili suç duyurusunda bulunduklarını, fakat herhangi bir sonuç alamadıklarını ifade etmektedirler. İşkence beyanları karşısında hiçbir işlem tesis etmeyen ilgili Sulh Ceza hâkimleri ve savcılar tespit edilerek gerekli yasal işlemler başlatılacak mıdır?
*Emniyet mensupları tarafından sarf edildiği iddia edilen “Beyaz torosların devri bitti, artık beyaz transitler var, bizi gördüğünüzde kaçın" ifadeleri hakkında bir açıklama yapacak mısınız?
*İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Ceza Önleme Alt Komitesi ve BM işkence özel raportörünün Türkiye'deki işkence ve kötü muameleye ilişkin eleştiri ve tespitleriyle ilgili herhangi bir adım attınız mı?
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
Hakan Şükür'den Türk futbolu yorumu
Futbol yorumcusu Hakan Şükür, Türkiye futbolunun içinde bulunduğu krizi yorumladı ve, "Türk futbolu battı, menajerler köşe" yorumunu yaptı.
YouTube hesabından paylaştığı videoda Şükür, "Menajerler, yöneticiler ve Devletin arkasına saklanan illegaliteleri, Türk futbolunun denetimsizliğini anlattım. Bu arada gazete basma iddiası, Sergen Yalçın'ın ayrılığı, Ahmet Nur Çebi açıklamaları bize neler anlatıyor" paylaşımında bulundu.
Şükür'ün açıklamalarının satır başları şöyle:
"Galatasaray içinde yaşanan sıkıntıların söylenildiğinde gündemin de başka yerlere kaydırıldığını görüyoruz. Türkiye'nin genelinde ekonomik anlamda büyük büyük bir sıkıntı var. Üretmeyen, daha da kötüye gidecek bir yapı. Bunu neden yapıyorlar? Bir an önce şampiyon olup düzlüğe çıkmak ve sonraki süreci de bir şekilde idare etmek için.
Herkesin üretmediği, sığındığı bir yer var. Yani devlete sığınmak. Devleti yönetenlerin üzerinden herkes devletin arkasına saklanıyor. O kutsallığın arkasına saklanarak, bütün pisliklerini, 'devlet, vatan, bayrak, millet'in arkasına saklıyorlar. Ortada bir sürü pislik var.
İşte 'devleti yıkmaya çalışan bir örgütün (sözüyle) hareket edemeyiz' deniyor. Sen ne yaptın? Sen git Avrupa'ya aldığın cezanın karşılığını iste. İçeride insanları kandırmak kolay. Bugün mahkemeden çıkarken Ali Koç'un söylediği bu. Bir örgütü savunmak mıdır bu? Hayır. Örgütten kim ne yaptıysa Allah belasını versin ve cezasını görsün. Bunlar yapıldıysa en yüksek yerlerde en ağır şekilde cezalandırılsın. Her şey gözünüzün önünde.
Türk futbolunun 'kime ve neye göre davranırsan, ona göre iş, para bulursun' mantığından bir an önce uzaklaşıp üretime geçmesi ve topyekün çalıştayların yapılma biçimleri değiştirilmeli. Amaç bir yerlerden para tırtıklama şeklinde olmamalı. Hiçbir kulüp devlete yük olmamalı. Denetlenebilir ve şeffaf olmalı. Bugünkü yapıda şeffaflık mümkün değil. Olmadık yalanları söylüyorlar."
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
YouTube hesabından paylaştığı videoda Şükür, "Menajerler, yöneticiler ve Devletin arkasına saklanan illegaliteleri, Türk futbolunun denetimsizliğini anlattım. Bu arada gazete basma iddiası, Sergen Yalçın'ın ayrılığı, Ahmet Nur Çebi açıklamaları bize neler anlatıyor" paylaşımında bulundu.
Şükür'ün açıklamalarının satır başları şöyle:
"Galatasaray içinde yaşanan sıkıntıların söylenildiğinde gündemin de başka yerlere kaydırıldığını görüyoruz. Türkiye'nin genelinde ekonomik anlamda büyük büyük bir sıkıntı var. Üretmeyen, daha da kötüye gidecek bir yapı. Bunu neden yapıyorlar? Bir an önce şampiyon olup düzlüğe çıkmak ve sonraki süreci de bir şekilde idare etmek için.
Herkesin üretmediği, sığındığı bir yer var. Yani devlete sığınmak. Devleti yönetenlerin üzerinden herkes devletin arkasına saklanıyor. O kutsallığın arkasına saklanarak, bütün pisliklerini, 'devlet, vatan, bayrak, millet'in arkasına saklıyorlar. Ortada bir sürü pislik var.
İşte 'devleti yıkmaya çalışan bir örgütün (sözüyle) hareket edemeyiz' deniyor. Sen ne yaptın? Sen git Avrupa'ya aldığın cezanın karşılığını iste. İçeride insanları kandırmak kolay. Bugün mahkemeden çıkarken Ali Koç'un söylediği bu. Bir örgütü savunmak mıdır bu? Hayır. Örgütten kim ne yaptıysa Allah belasını versin ve cezasını görsün. Bunlar yapıldıysa en yüksek yerlerde en ağır şekilde cezalandırılsın. Her şey gözünüzün önünde.
Türk futbolunun 'kime ve neye göre davranırsan, ona göre iş, para bulursun' mantığından bir an önce uzaklaşıp üretime geçmesi ve topyekün çalıştayların yapılma biçimleri değiştirilmeli. Amaç bir yerlerden para tırtıklama şeklinde olmamalı. Hiçbir kulüp devlete yük olmamalı. Denetlenebilir ve şeffaf olmalı. Bugünkü yapıda şeffaflık mümkün değil. Olmadık yalanları söylüyorlar."
[Samanyolu Haber] 15.1.2020
Sanki bu günleri anlatıyor [Safvet Senih]
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi, çocuklara Okuma-Yazma öğretme hususunda şu tesbitlerde bulunuyor:
“Okuma-yazma konusunda, Kur’an’ın birinci sırayı tuttuğu herkesçe kabul edilip teslim edilen bir gerçektir. Ancak, İlahî maksatları öğrenmeye kapalı HAFIZA HAMALLIĞINI tasvip etmediğimizi de burada vurgulamalıyız. Çocuğun elinden tutulup Kur’an onun ruhuna içirilmeli ve onda bir Kur’an merakı uyarılmalıdır ki, Allah’ın istediklerini anlamaya yönelsin. Maalesef değişik ilcaatla günümüzde çocuğa sadece bir BİSMİLLAH dedirttiğimiz zaman her meselenin hallolduğu vehmine kapılmaktayız. Vâkıa, BİSMİLLAH çok önemlidir ve çok meseleyi halledebilir. Ne var ki, onun ötesinde icmâli (özet) mânâda da olsa da İlâhî maksatların öğrenilmesi gibi hususlar vardır ki, âcizane kanaatıma göre, asıl öğrenilip öğretilmesi gereken de işte odur.”
Birkaç sene önceydi, bir ziyaretimde M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ziyaretine dört zat gelmişti. Birisi bir üniversitede profesör birisi işadamları derneklerini başkanı, birisi Diyanet İşleri Başkanı yardımcısı, biri de diyalog bir gazeteci… Dediler ki: “Efendim biz sizinle Arapça mı, İngilizce mi konuşalım? Biz Medine üniversitesinden mezunuz. Hadis, Tefsir, Kelam, Fıkıh… bütün İslamî ilimleri okuduk ama bugün âyet ve hadis bize ne diyor, ne anlamalıyız, sizin talebeleriniz bize geldi, sizin eserleri onlar vesilesiyle tanıdık ve okuduk. Şimdi ve ne yapacağımızı biliyoruz. Bizim Müslümanlar olarak ülkemizde nüfusumuz % 20… Yüzde seksen gayr-i Müslim ve siyasî iktidar onların elinde. Ama biz sizin tavsiyelerimizle hareket ettiğimiz için hükümet bize ‘Üniversitelerde sizin eserlerinizi okutmamızı, çünkü terör ve anarşinin panzehiri onlar olduğunu’ söylüyorlar.” Bunları konuşurken ağlaşıyorlardı. Gazeteci olanı ağlamaktan konuşamıyordu bile… “Sizinle dünyada görüşmek gibi bir lütfa mazhar olduğumuz için Allah’a hamdederiz” diyorlardı. Ayrılıp merdivenlerden inerlerken bile ağlaştıkları için arkadaşlar, bizlere “Bu misafirlere neler oluyor ki, ağlıyorlar?” diye soruyorlardı. Bir arkadaşımız “Arkadaşlar! Biz de yakın körlüğü var!.. Şu dört zâtın anladığı kadar biz büyüğümüzü tanımıyoruz!” dedi…
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu konuya devamla şöyle diyor: “Tarihimizde şanlı ve parlak dönemlerimiz çoktur. Ama bir dönem vardır ki, bu dönemde bütün İslam âlemindeki devletlerin, ilmî, idarî ve adlî makamlarında Kur’an hâfızı idareciler, hâkimler ve kadılar olmuştur. Ama, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bu kimseler okudukları ilimlerin özünü kavrayamadıklarından hem tekvînî emirlerde hem de teşrii konularda mukallit durumunda idiler; istinbat ve ihtira (yeni bir şeyler ortaya koyma, âyet ve hadislerin bu çağa bakan orijinal mânalarını bulup ifade etme) güçleri yoktu. Yarım-yamalak bildiklerinde bağnaz bu insanlar, gün geldi –maalesef- dinin cevaz verip kabul etmediği usûl ve esaslar karşısında sessiz kalarak günahlarını devam ettirdiler… ve tabiî İslâmın kendilerine yüklemiş olduğu şeref ve haysiyeti de koruyamadılar. Vicdanlarımızda belki ürperti hâsıl edecek ama, üzülerek ifade etmeliyim ki, bunlar önceleri de sonraları da milletin haysiyetle, şerefiyle, diniyle oynadılar. Bunların edindikleri ilim, vicdanlarına (iz’an ve derin tasdik, yaşama ve itaat etme duygusu halinde yerleşmemiş ve gönüllerinde iz’an haline gelmemişti. raf Suresinin 178. âyetindeki, ‘Kimleri de saptırırsa, işte asıl hüsrana uğrayanlar onlardır.” âyetiyle alâkalı Hafız Ebu Ya’lâ’nın Huzeyfe bin el- Yemân (r.a.) dan rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Allah Rasulü şöyle buyurur: ‘Sizin korktuğum şeylerden biri de şudur ki; bir kişi Kur’an-ı Kerim’i o kadar okur ki, artık Kur’an’ın o göz kamaştırıcılığı onun bütün tavırlarına yansır. İslam, onun için bir elbise olur. Allah’ın (c.c.) dilediği süreye kadar o elbiseye bürünür, sonra birdenbire o elbiseden –Allah korusun- sıyrılır ve onu elinin tersiyle âdeta bir kenara iter. Kardeşinin üzerine elinde kılıçla yürür ve onu şirk ile itham eder.” Hz. Huzeyfe (r.a.) “Ey Allah’ın Rasulü, ŞİRK İLE İTHAM edilen mi, yoksa İTHAM EDEN mi şirke daha yakındır, diye sorduğunda Allah Rasulü (S.A.S.) “İTHAM EDEN” buyurmuştur. (İbn-i Kesir)
Seneler önce M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu tesbitleri yapmış ama biz bugünlerde bu süreçte hakkalyakîn bunları müşahede ediyoruz.
Bir dönem AD LET-İ MAHZ deyip kardeş katline fetvâlar vermeler… İnsanların mallarına ve mülklerine çökmeler… Ve bunları bazılarının fetva vermesi ama “Masum bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir” (Mâide Suresi, 5/32) âyeti varken ve İslamiyetin malı, canı koruma altına alması söz konusu iken o zâlim fetvalar nasıl verilebilmiştir? İşte bu gün bazıları mal-makam-mansıp arzusuyla aynı zalimliklere tevessül ediyorlar. Burada Hocaefendi sanki günümüzün zâlim ve gaddarlarından bahsediyor. Bunun bir sebebi var… İlmin İZ’AN ve İTİKAD haline gelmemiş olması… Yani, 1-Tahayyül, 2-Tasavvur, 3-Teakkul, 4-Tasdik, 5-İz’an, 6-İltizam, 7-İtikad… Onlar taakkul’de en fazla tasdikte kalmışlar. Evet ilmin mertebeleri yedidir…
[Safvet Senih] 15.1.2020 [Samanyolu Haber]
“Okuma-yazma konusunda, Kur’an’ın birinci sırayı tuttuğu herkesçe kabul edilip teslim edilen bir gerçektir. Ancak, İlahî maksatları öğrenmeye kapalı HAFIZA HAMALLIĞINI tasvip etmediğimizi de burada vurgulamalıyız. Çocuğun elinden tutulup Kur’an onun ruhuna içirilmeli ve onda bir Kur’an merakı uyarılmalıdır ki, Allah’ın istediklerini anlamaya yönelsin. Maalesef değişik ilcaatla günümüzde çocuğa sadece bir BİSMİLLAH dedirttiğimiz zaman her meselenin hallolduğu vehmine kapılmaktayız. Vâkıa, BİSMİLLAH çok önemlidir ve çok meseleyi halledebilir. Ne var ki, onun ötesinde icmâli (özet) mânâda da olsa da İlâhî maksatların öğrenilmesi gibi hususlar vardır ki, âcizane kanaatıma göre, asıl öğrenilip öğretilmesi gereken de işte odur.”
Merhum Ziya Nur Aksun, “Siyasî ve Sosyal Açıdan Mezhebler Tarikatlar” isimli kitabında diyor ki: “(Mevlana Celâleddin Rumî Hazretleri) Hicrî 628-Miladî 1231) de pederi Bahâü’d-din-i Veled Hazretlerinin vefatı üzerine müderris olarak ders takdirine başladı. Bu sıralarda Şems-i Tebrîzî ile karşılaştı. Şems’in Mevlânâ üzerindeki tesiri, kâl ile kaplanmış bir ateşi görünmeye, setredilmiş harika bir güzelliği izhara, gizlenmiş bir cevheri teşhire sevk etmekten ibarettir. Şems’in nasıl bir HAKİKAT İKAZCISI olduğunu şu menkıbe gayet güzel anlatır: ‘Bir gün vezir Nâsıreddin hankâhında büyük bir merâsim vardı. Bir zâta ŞEYHLİK RÜTBESİ vereceklerdi. Bütün ulemâ, meşâyih, ürefâ, fuzelâ, ümerâ orada hazır idiler. Herbir muhtelif ilim ve fenlerle sözler söylüyor ve tatlı muhâsebelerde bulunuyorlardı. Bir köşede murakabeye dalmış olan ŞEMS-İ TEBRÎZÎ birdenbire ayağa kalktı ve onlara: ‘Ne zamana kadar şundan bundan rivayet edip; öğünecek ve ATSIZ EĞERE BİNİP erlerin meydanında kalacaksınız? İçinizde, ‘Kalbim bana Rabbbimden şunları söylüyor (şu haberi veriyor).’ diyecek yok mu? Ne zamana kadar başkalarının asâsı ile ayakta yürüyeceksiniz?’ dedi. Sonra da ‘Hadisten, tefsirden, hikmetten, v.s. den NAKLEN söylediğiniz sözler, o zamanda yaşayan ve herbiri kendi akrânı arasında ERLİK MAKAMINDA oturan ERLERİN SÖZLERİDİR. Onlar kendilerine gelen Haberlerden (İlhamlardan, sünûhatlardan, istihraçlardan, istimbatlardan, tefeyyüzlerden) anlatırlardı. Mâdem ki, BU ASRIN ERLERİ SİZLERSİNİZ, o halde sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede?’ (Menâkıbü’l-ARİFİN, Eflak Dede)…
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu konuya devamla şöyle diyor: “Tarihimizde şanlı ve parlak dönemlerimiz çoktur. Ama bir dönem vardır ki, bu dönemde bütün İslam âlemindeki devletlerin, ilmî, idarî ve adlî makamlarında Kur’an hâfızı idareciler, hâkimler ve kadılar olmuştur. Ama, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bu kimseler okudukları ilimlerin özünü kavrayamadıklarından hem tekvînî emirlerde hem de teşrii konularda mukallit durumunda idiler; istinbat ve ihtira (yeni bir şeyler ortaya koyma, âyet ve hadislerin bu çağa bakan orijinal mânalarını bulup ifade etme) güçleri yoktu. Yarım-yamalak bildiklerinde bağnaz bu insanlar, gün geldi –maalesef- dinin cevaz verip kabul etmediği usûl ve esaslar karşısında sessiz kalarak günahlarını devam ettirdiler… ve tabiî İslâmın kendilerine yüklemiş olduğu şeref ve haysiyeti de koruyamadılar. Vicdanlarımızda belki ürperti hâsıl edecek ama, üzülerek ifade etmeliyim ki, bunlar önceleri de sonraları da milletin haysiyetle, şerefiyle, diniyle oynadılar. Bunların edindikleri ilim, vicdanlarına (iz’an ve derin tasdik, yaşama ve itaat etme duygusu halinde yerleşmemiş ve gönüllerinde iz’an haline gelmemişti. raf Suresinin 178. âyetindeki, ‘Kimleri de saptırırsa, işte asıl hüsrana uğrayanlar onlardır.” âyetiyle alâkalı Hafız Ebu Ya’lâ’nın Huzeyfe bin el- Yemân (r.a.) dan rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Allah Rasulü şöyle buyurur: ‘Sizin korktuğum şeylerden biri de şudur ki; bir kişi Kur’an-ı Kerim’i o kadar okur ki, artık Kur’an’ın o göz kamaştırıcılığı onun bütün tavırlarına yansır. İslam, onun için bir elbise olur. Allah’ın (c.c.) dilediği süreye kadar o elbiseye bürünür, sonra birdenbire o elbiseden –Allah korusun- sıyrılır ve onu elinin tersiyle âdeta bir kenara iter. Kardeşinin üzerine elinde kılıçla yürür ve onu şirk ile itham eder.” Hz. Huzeyfe (r.a.) “Ey Allah’ın Rasulü, ŞİRK İLE İTHAM edilen mi, yoksa İTHAM EDEN mi şirke daha yakındır, diye sorduğunda Allah Rasulü (S.A.S.) “İTHAM EDEN” buyurmuştur. (İbn-i Kesir)
Seneler önce M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu tesbitleri yapmış ama biz bugünlerde bu süreçte hakkalyakîn bunları müşahede ediyoruz.
Bir dönem AD LET-İ MAHZ deyip kardeş katline fetvâlar vermeler… İnsanların mallarına ve mülklerine çökmeler… Ve bunları bazılarının fetva vermesi ama “Masum bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir” (Mâide Suresi, 5/32) âyeti varken ve İslamiyetin malı, canı koruma altına alması söz konusu iken o zâlim fetvalar nasıl verilebilmiştir? İşte bu gün bazıları mal-makam-mansıp arzusuyla aynı zalimliklere tevessül ediyorlar. Burada Hocaefendi sanki günümüzün zâlim ve gaddarlarından bahsediyor. Bunun bir sebebi var… İlmin İZ’AN ve İTİKAD haline gelmemiş olması… Yani, 1-Tahayyül, 2-Tasavvur, 3-Teakkul, 4-Tasdik, 5-İz’an, 6-İltizam, 7-İtikad… Onlar taakkul’de en fazla tasdikte kalmışlar. Evet ilmin mertebeleri yedidir…
[Safvet Senih] 15.1.2020 [Samanyolu Haber]
Guardian: Türkiye Libya’ya 2 bin Suriyeli savaşçı gönderiyor
İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesi, 2 bin Suriyeli savaşçının savaşmak üzere Türkiye üzerinden Libya’ya gittiğini veya gitmekte olduğunu yazdı. Guardian’a konuşan Suriye Ulusal Ordusu kaynakları, Suriye’de 450-550 TL maaş verilen militanların Libya’da 11 bin 800 TL kazanacağını, savaşçıların altı aylık iş sözleşmesini Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle imzaladıklarını söyledi. İddiaya göre Türkiye de tüm savaşçılara Türk vatandaşlığı vadetti.
Gazeteye konuşan Uluslararası Kriz Grubu Kıdemli Libya Analisti Claudia Gazzini, Ankara’nın müdahalesi nedeniyle Libya’da Türk karşıtı duyguların güçlü olduğunu ve Suriyeli savaşçıların gönderilmesiyle de bunun artabileceğini, bu durumun Hafter’e yarayacağını söyledi: “Ankara Suriyeli vekil savaşçıları kullanarak Rus paralı askerleriyle karşı karşıya gelmekten kaçınabilir. Ama buradaki esas soru, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin buna yeşil ışık yakmaya devam edecek mi? Yoksa Rusya ve Türkiye başka stratejik çıkarları üzerinden pazarlık yürütürken Libya arka planda mı kalacak?”
Gazete geçen ay da 3 bin Sudanlı ve 600 Rus paralı askerin Hafter lehine savaşmak için ülkeye gönderildiğini yazmıştı.
[TR724] 15.1.2020
Gazeteye konuşan Uluslararası Kriz Grubu Kıdemli Libya Analisti Claudia Gazzini, Ankara’nın müdahalesi nedeniyle Libya’da Türk karşıtı duyguların güçlü olduğunu ve Suriyeli savaşçıların gönderilmesiyle de bunun artabileceğini, bu durumun Hafter’e yarayacağını söyledi: “Ankara Suriyeli vekil savaşçıları kullanarak Rus paralı askerleriyle karşı karşıya gelmekten kaçınabilir. Ama buradaki esas soru, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin buna yeşil ışık yakmaya devam edecek mi? Yoksa Rusya ve Türkiye başka stratejik çıkarları üzerinden pazarlık yürütürken Libya arka planda mı kalacak?”
Gazete geçen ay da 3 bin Sudanlı ve 600 Rus paralı askerin Hafter lehine savaşmak için ülkeye gönderildiğini yazmıştı.
[TR724] 15.1.2020
HRW’nin Türkiye raporu: Kürtler, solcular ve Hizmet Hareketi hedefte; gözaltında işkence yapılıyor
İnsan Hakları İzleme örgütünün (HRW) 2020 Dünya Raporu’nda “Son dört yılda Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve demokrasinin zedelenmesi ile giderek derin bir insan hakları krizi” yaşandığı vurgulandı.
HRW’nin New York’ta açıkladığı 652 sayfalık raporunda, 100’e yakın ülkede insan haklarına ilişkin uygulamalar incelendi. Türkiye ile ilgili kısımda ise “keyfi tutuklamalar” ve kayyum atamaları “muhalefetin susturulması” olarak ifade edildi.
Raporda, “Gazetecilerin, insan hakları savunucularının ve siyasetçilerin uzun süreli ve keyfi tutukluluklarının Türkiye’nin insan hakları ve hukukun üstünlüğüne saygı gösterildiği iddialarına gölge düşürdüğü” belirtildi.
Rapora göre, 2018 yılı Temmuz ayında sona eren olağanüstü hal, Türkiye’nin insan hakları sicilini geriletti. Terör suçları suistimali, darbe girişimi sonrasındaki üçüncü yılda da devam etti. Raporda, “Adalet Bakanlığı verilerine göre 2019 yılı Temmuz ayı itibarıyla Gülen hareketiyle ilişkili oldukları gerekçesiyle haklarında dava açılanların sayısı 69 bin 259, kriminal soruşturma altında olanların sayısıysa 155 bin 560,” denildi.
“Kürtler, solcular ve Hizmet Hareketi üyelerine gözaltında işkence ve kötü muamele”
Rapor, “gözaltına alınanların ve hapishanelerdeki mahkumların kötü muamele ve işkenceye maruz kalmasıyla” ilgili iddiaların Türkiye’nin bu alanda kaydettiği kazanımları geri çevirdiğini yazıyor. Rapor bu tür muamelelere en çok maruz kalanların “Kürtler, solcular ve Hizmet hareketi üyeleri olduğunu belirtiyor.
Rapor, 2018 yılı Temmuz ayında valilere güvenlik ve kamu düzenini gözetme gerekçesiyle daha fazla yetki tanınmasıyla birlikte toplanma hakkına ciddi kısıtlamalar getirildiğini, uygulamanın Güneydoğu’daki Kürt nüfusu ve ülke genelindeki LGBT toplumunu orantısız ölçüde hedef aldığını kaydediyor.
Türkiye’de 31 Mart 2019 tarihinde yapılan yerel seçimlerde CHP’li Ekrem İmamoğlu’nun Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanmasına ve hükümetin adayının İstanbul’da seçimi kaybetmesine rağmen, “yetkililerin sonucu değiştirme çabalarının başarısız” olduğu kaydedildi. Güneydoğu Anadolu bölgesinde HDP’li 32 belediye başkanının görevden alındığı ve 23’ünün “terörizm” suçlamalarıyla tutuklandığı kaydedildi ve bu belediye başkanlarının “görevden alınması ve tutuklanmalarıyla seçim sonuçlarının” yok sayıldığı belirtildi.
Raporda, “insan hakları savunucusu Osman Kavala, yazar Ahmet Altan, Diyarbakır’ın seçilmiş belediye başkanı Adnan Selçuk Mızraklı, HDP’nin eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi hükümeti eleştiren muhalif isimlerin uzun süredir ve keyfi olarak tutuklu bulunduğu” belirtildi.
“Bazı mülteciler şiddet ve sözlü tehdide maruz kalıyor”
Türkiye’nin dünyada en büyük mülteci nüfusa ev sahipliği yaptığına dikkat çeken rapor, Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteci sayısını 3 milyon 700 bin olarak veriyor, Türkiye’de Afganistan, Irak ve diğer ülkelerden de çok sayıda mülteci bulunduğunu kaydediyor.
Türk yetkililerin İstanbul ve diğer bazı kentlerdeki Suriyeli mültecileri sınır dışı ederek hukuksuz şekilde Suriye’ye gönderdiği, hatta bazı mültecilere karşı şiddet ve sözlü tehdit kullandığı iddiaları da raporun ayrıntıları arasında.
Rapor ayrıca Suriye sınırının yeni sığınmacılara kapalı olduğu hatırlatması yapıyor.
İnsan Hakları İzleme örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, Türkiye’deki bu gelişmeleri, “Hükümeti eleştirenlerin hapsedilmesi ve muhalefet partilerinin kazandığı yerel seçimlerin sonuçlarının iptal edilmesi Erdoğan yönetiminin Türkiye’de insan hakları ve demokrasiyi zedeleme yönünde ne kadar ileriye gidebileceğini gösteriyor” sözleriyle değerlendirdi. Williamson, “Türkiye muhalefeti susturdu, Kürt seçmenleri yine seçtikleri temsilcilerden mahrum bıraktı” dedi.
[TR724] 15.1.2020
HRW’nin New York’ta açıkladığı 652 sayfalık raporunda, 100’e yakın ülkede insan haklarına ilişkin uygulamalar incelendi. Türkiye ile ilgili kısımda ise “keyfi tutuklamalar” ve kayyum atamaları “muhalefetin susturulması” olarak ifade edildi.
Raporda, “Gazetecilerin, insan hakları savunucularının ve siyasetçilerin uzun süreli ve keyfi tutukluluklarının Türkiye’nin insan hakları ve hukukun üstünlüğüne saygı gösterildiği iddialarına gölge düşürdüğü” belirtildi.
Rapora göre, 2018 yılı Temmuz ayında sona eren olağanüstü hal, Türkiye’nin insan hakları sicilini geriletti. Terör suçları suistimali, darbe girişimi sonrasındaki üçüncü yılda da devam etti. Raporda, “Adalet Bakanlığı verilerine göre 2019 yılı Temmuz ayı itibarıyla Gülen hareketiyle ilişkili oldukları gerekçesiyle haklarında dava açılanların sayısı 69 bin 259, kriminal soruşturma altında olanların sayısıysa 155 bin 560,” denildi.
“Kürtler, solcular ve Hizmet Hareketi üyelerine gözaltında işkence ve kötü muamele”
Rapor, “gözaltına alınanların ve hapishanelerdeki mahkumların kötü muamele ve işkenceye maruz kalmasıyla” ilgili iddiaların Türkiye’nin bu alanda kaydettiği kazanımları geri çevirdiğini yazıyor. Rapor bu tür muamelelere en çok maruz kalanların “Kürtler, solcular ve Hizmet hareketi üyeleri olduğunu belirtiyor.
Rapor, 2018 yılı Temmuz ayında valilere güvenlik ve kamu düzenini gözetme gerekçesiyle daha fazla yetki tanınmasıyla birlikte toplanma hakkına ciddi kısıtlamalar getirildiğini, uygulamanın Güneydoğu’daki Kürt nüfusu ve ülke genelindeki LGBT toplumunu orantısız ölçüde hedef aldığını kaydediyor.
Türkiye’de 31 Mart 2019 tarihinde yapılan yerel seçimlerde CHP’li Ekrem İmamoğlu’nun Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanmasına ve hükümetin adayının İstanbul’da seçimi kaybetmesine rağmen, “yetkililerin sonucu değiştirme çabalarının başarısız” olduğu kaydedildi. Güneydoğu Anadolu bölgesinde HDP’li 32 belediye başkanının görevden alındığı ve 23’ünün “terörizm” suçlamalarıyla tutuklandığı kaydedildi ve bu belediye başkanlarının “görevden alınması ve tutuklanmalarıyla seçim sonuçlarının” yok sayıldığı belirtildi.
Raporda, “insan hakları savunucusu Osman Kavala, yazar Ahmet Altan, Diyarbakır’ın seçilmiş belediye başkanı Adnan Selçuk Mızraklı, HDP’nin eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi hükümeti eleştiren muhalif isimlerin uzun süredir ve keyfi olarak tutuklu bulunduğu” belirtildi.
“Bazı mülteciler şiddet ve sözlü tehdide maruz kalıyor”
Türkiye’nin dünyada en büyük mülteci nüfusa ev sahipliği yaptığına dikkat çeken rapor, Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteci sayısını 3 milyon 700 bin olarak veriyor, Türkiye’de Afganistan, Irak ve diğer ülkelerden de çok sayıda mülteci bulunduğunu kaydediyor.
Türk yetkililerin İstanbul ve diğer bazı kentlerdeki Suriyeli mültecileri sınır dışı ederek hukuksuz şekilde Suriye’ye gönderdiği, hatta bazı mültecilere karşı şiddet ve sözlü tehdit kullandığı iddiaları da raporun ayrıntıları arasında.
Rapor ayrıca Suriye sınırının yeni sığınmacılara kapalı olduğu hatırlatması yapıyor.
İnsan Hakları İzleme örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, Türkiye’deki bu gelişmeleri, “Hükümeti eleştirenlerin hapsedilmesi ve muhalefet partilerinin kazandığı yerel seçimlerin sonuçlarının iptal edilmesi Erdoğan yönetiminin Türkiye’de insan hakları ve demokrasiyi zedeleme yönünde ne kadar ileriye gidebileceğini gösteriyor” sözleriyle değerlendirdi. Williamson, “Türkiye muhalefeti susturdu, Kürt seçmenleri yine seçtikleri temsilcilerden mahrum bıraktı” dedi.
[TR724] 15.1.2020
Moldova Cumhurbaşkanı’ndan Erdoğan’a Maarif cevabı: O işe girmeyiz [Necdet Çelik]
Moldova cumhurbaşkanı İgor Dodon, ülkedeki Orizont okullarının devrine yönelik Erdoğan’ın yaptığı çağrıya, ”O okullar özel, biz devlet olarak böyle bir işe asla girmeyiz.” sözleriyle kapıyı kapattı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 30 Aralık’ta Moldova Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un Ankara ziyaretinde yapılan ortak basın toplantısında, ”Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devrini bekliyoruz.” demişti. Erdoğan’ın bu sözlerine o an suskun kalan Moldova Cumhurbaşkanı, iki hafta sonra sessizliğini bozdu. İlk kez basının karşısına partisinin grup toplantısı sonrasında çıkan Dodon, devlet olarak Orizont okullarının devri, satışı gibi işlemlere asla karışmayacaklarını duyurdu.
NE DEVLET, HE HÜKÜMET, BU İŞE KARIŞMAZ
Kısa konuşmasında Dodon, ”İlk olarak Orizont liseleleri özel girişimdir. Devletin, hükümetin satış, satın alma ya da devir konusuna karışması asla söz konusu değildir. Bildiğim kadarıyla zaten bu okullar, Romanya’dan bir şirkete satılmış. Devlet bu işe karışmaz. Hükümet de bu sürece müdahil olamaz.” ifadelerini kullandı.
Erdoğan’ın açıklamaları, Moldova basınında geniş yankı bulmuş, Dodon’un suskunluğu eleştirilmişti. Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devri konusuna Moldova Eğitim Bakanlığı, yazılı bir açıklamayla olumsuz yaklaşmıştı. Okulların yabancı hissedarların işlettiği özel girişim olduğuna vurgu yapan Bakanlık, ”Biz böyle bir şey için baskı yapamayız.” demişti.
Orizont okullarından 7 öğretmen ve idareci, 6 Eylül 2018’de zor kullanılarak ülkeden çıkartılmışlardı. Tamamı halen cezaevinde bulunan öğretmenler nedeniyle AİHM, Moldova’yı mahkum etmişti.
[Necdet Çelik] 15.1.2020 [TR724]
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 30 Aralık’ta Moldova Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un Ankara ziyaretinde yapılan ortak basın toplantısında, ”Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devrini bekliyoruz.” demişti. Erdoğan’ın bu sözlerine o an suskun kalan Moldova Cumhurbaşkanı, iki hafta sonra sessizliğini bozdu. İlk kez basının karşısına partisinin grup toplantısı sonrasında çıkan Dodon, devlet olarak Orizont okullarının devri, satışı gibi işlemlere asla karışmayacaklarını duyurdu.
NE DEVLET, HE HÜKÜMET, BU İŞE KARIŞMAZ
Kısa konuşmasında Dodon, ”İlk olarak Orizont liseleleri özel girişimdir. Devletin, hükümetin satış, satın alma ya da devir konusuna karışması asla söz konusu değildir. Bildiğim kadarıyla zaten bu okullar, Romanya’dan bir şirkete satılmış. Devlet bu işe karışmaz. Hükümet de bu sürece müdahil olamaz.” ifadelerini kullandı.
Erdoğan’ın açıklamaları, Moldova basınında geniş yankı bulmuş, Dodon’un suskunluğu eleştirilmişti. Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devri konusuna Moldova Eğitim Bakanlığı, yazılı bir açıklamayla olumsuz yaklaşmıştı. Okulların yabancı hissedarların işlettiği özel girişim olduğuna vurgu yapan Bakanlık, ”Biz böyle bir şey için baskı yapamayız.” demişti.
Orizont okullarından 7 öğretmen ve idareci, 6 Eylül 2018’de zor kullanılarak ülkeden çıkartılmışlardı. Tamamı halen cezaevinde bulunan öğretmenler nedeniyle AİHM, Moldova’yı mahkum etmişti.
[Necdet Çelik] 15.1.2020 [TR724]
Libya, Türkiye’yi neden istemiyor?
Hafter Moskova’da masadan niçin kalktı?
Moskova’da masadan kalkan Hafter’in öncelikli şartı, Türkiye’nin Libya’yı terk etmesi ve gönderdiği cihatçıları geri çağırması. Abdülhamit Bilici, Cumali Önal ve Metin Yıkar ARTI-EKSi’de Libya konusunu detaylarıyla ele aldı.
Programı buradan izleyebilirsiniz:
[TR724] 15.1.2020
Moskova’da masadan kalkan Hafter’in öncelikli şartı, Türkiye’nin Libya’yı terk etmesi ve gönderdiği cihatçıları geri çağırması. Abdülhamit Bilici, Cumali Önal ve Metin Yıkar ARTI-EKSi’de Libya konusunu detaylarıyla ele aldı.
Programı buradan izleyebilirsiniz:
[TR724] 15.1.2020
Kılıçdaroğlu’ndan özeleştiri: Başörtüsünü sorun haline getirdik, yanlış yaptık!
CHP Grup Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisine yönelik özeleştirilerde bulundu. Eski siyaset anlayışından vazgeçmeleri gerektiğini anlatan Kılıçdaroğlu, “Eski siyaseti bir tarafa bırakmamız lazım. ‘CHP olarak biz her zaman doğruları yaptık’ demiyorum. Bizim de yanlışlarımız oldu. Hata vatandaşın ayağına gitmeyen siyasetçide. Kadının başörtüsü sorununu getirdik. Türkiye’nin bir numaralı sorunu haline getirdik. Yanlışa her zaman yanlış diyeceğiz.” diye konuştu.
Kemal Kılıçdaroğlu, Aksaray Muhtarlar Buluşması’nda konuştu. Gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından satır başları şöyle;
“Demokrasi olmazsa bir ülkede gelişme olmaz. Demokrasi bir anarşi değildir. Seçmen oyunu kullanır baktı ki çalışmıyor başka bir partiye verir. Takım tutar gibi parti tutulmaz. Bir toplumda farklı düşünceler olmazsa o toplum gelişmez. Ama ‘sen neden bunu dedin?’ diye eleştiremeyiz. Demokrasi seçimle gelenlerin gücü elinde tutan rejimin adıdır. Seçimle gelmişlerdir.”
673 LİRAYLA 1 AY GEÇİNİLİR Mİ?
“Kişi başına aylık geliri 673 liranın altında olan kişi sayısı 8 milyon 600 bin kişi. Bir düşünün bu parayla geçinilir mi? Açlık sınırının altında emekli aylığı alanlar var. 2019’un ilk 9 ayında elektrik borcunu ödeyemediği için elektriği kesilen hane sayısı; 3 milyon 365 bin 784. Doğalgazı kesilen abone sayısı; 710 bin 364 hane. Kişi başına gelir 10 bin dolar oldu diyorlar. 10 bin doları geçelim, bu saydıklarımın kişi başına geliri 1000 dolar bile değil.”
TARIM POLİTİKASI ÇÖKTÜ
“5 yıl önce gelip ‘Türkiye yakında saman ithal edecek’ deseydim hepiniz bana gülerdiniz. Şimdi saman, hayvan, buğday ithal ediyoruz. Şunu soracağız. Toprağımız mı yok?, suyumuz mu yok, çalışmak isteyen gencimiz mi yok? Hepsi fazlasıyla var. E neden yapamıyoruz. Sorun devleti yönetenlerde. Hollanda şunun için kazanıyor. Hepsini planlamış. 1 yıl sonra kaça alacağımızı da biliyorsunuz. Biz de planlama yok. Eskiden bir Devlet Planlama Teşkilatı vardı. Kapattılar. Kim plan yapacak. Elin oğlu 50 yıl sonrasını düşünüyor biz yarını bile düşünemiyoruz.”
SURİYE’DE BİZİM NE ÇIKARIMIZ OLDU?
“Suriye’ye karşı çıktığımda en ağır eleştirilere maruz kaldım. Bizim ne çıkarımız oldu? Biri bana açıklasın.. 40 milyar dolar para harcadık. Ve yenileri geliyor. Kendi ülkelerine göndermemiz gerektiğimizi de söyledim. Yine eleştirildim.”
DIŞ POLİTİKAMIZI PUTİN BELİRLİYOR
“Şimdi Libya’da kavga ediyorlar. Barış gücü olsun dedim. ‘Hafter tarafını BM tanımıyor’muş. Gelsin konuşalım Müslüman kanı akmasın. Bizim dış politikamızı kim belirliyor? Putin belirliyor. Suriye’yi de Putin mi belirliyor? Evet. Ya böyle miydi Türkiye? Bunu dediğim için her türlü hakaret geliyor. Ama emin olun ben doğruyu söylüyorum.”
LİBYA’DAN DA GÖÇ GELEBİLİR
“Suriye’de yangın bize sıçradı. Bakana sordum çatışmaların önüne geçilmezse Libya’da göç gelir mi diye. Evet dedi. Suriye’den sonra Libya başlıyor.”
4 AŞAMALI STRATEJİYLE HEPSİ ÇÖZÜLÜR
“4 aşamalı bir stratejiyle bu sorunların hepsi çözülür; İlk kuralımız din vicdan özgürlüğünün olması… ikinci kuralımız üretmektir. Üçüncü kuralımız güçlü bir sosyal devlettir. Dördüncü kuralımız bunun sürdürülebilirliğidir. Hiç kimse ‘her şeyi ben bilirim’ diyemez. Derse o memleketin sonu felakettir.”
[TR724] 15.1.2020
Kemal Kılıçdaroğlu, Aksaray Muhtarlar Buluşması’nda konuştu. Gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından satır başları şöyle;
“Demokrasi olmazsa bir ülkede gelişme olmaz. Demokrasi bir anarşi değildir. Seçmen oyunu kullanır baktı ki çalışmıyor başka bir partiye verir. Takım tutar gibi parti tutulmaz. Bir toplumda farklı düşünceler olmazsa o toplum gelişmez. Ama ‘sen neden bunu dedin?’ diye eleştiremeyiz. Demokrasi seçimle gelenlerin gücü elinde tutan rejimin adıdır. Seçimle gelmişlerdir.”
673 LİRAYLA 1 AY GEÇİNİLİR Mİ?
“Kişi başına aylık geliri 673 liranın altında olan kişi sayısı 8 milyon 600 bin kişi. Bir düşünün bu parayla geçinilir mi? Açlık sınırının altında emekli aylığı alanlar var. 2019’un ilk 9 ayında elektrik borcunu ödeyemediği için elektriği kesilen hane sayısı; 3 milyon 365 bin 784. Doğalgazı kesilen abone sayısı; 710 bin 364 hane. Kişi başına gelir 10 bin dolar oldu diyorlar. 10 bin doları geçelim, bu saydıklarımın kişi başına geliri 1000 dolar bile değil.”
TARIM POLİTİKASI ÇÖKTÜ
“5 yıl önce gelip ‘Türkiye yakında saman ithal edecek’ deseydim hepiniz bana gülerdiniz. Şimdi saman, hayvan, buğday ithal ediyoruz. Şunu soracağız. Toprağımız mı yok?, suyumuz mu yok, çalışmak isteyen gencimiz mi yok? Hepsi fazlasıyla var. E neden yapamıyoruz. Sorun devleti yönetenlerde. Hollanda şunun için kazanıyor. Hepsini planlamış. 1 yıl sonra kaça alacağımızı da biliyorsunuz. Biz de planlama yok. Eskiden bir Devlet Planlama Teşkilatı vardı. Kapattılar. Kim plan yapacak. Elin oğlu 50 yıl sonrasını düşünüyor biz yarını bile düşünemiyoruz.”
SURİYE’DE BİZİM NE ÇIKARIMIZ OLDU?
“Suriye’ye karşı çıktığımda en ağır eleştirilere maruz kaldım. Bizim ne çıkarımız oldu? Biri bana açıklasın.. 40 milyar dolar para harcadık. Ve yenileri geliyor. Kendi ülkelerine göndermemiz gerektiğimizi de söyledim. Yine eleştirildim.”
DIŞ POLİTİKAMIZI PUTİN BELİRLİYOR
“Şimdi Libya’da kavga ediyorlar. Barış gücü olsun dedim. ‘Hafter tarafını BM tanımıyor’muş. Gelsin konuşalım Müslüman kanı akmasın. Bizim dış politikamızı kim belirliyor? Putin belirliyor. Suriye’yi de Putin mi belirliyor? Evet. Ya böyle miydi Türkiye? Bunu dediğim için her türlü hakaret geliyor. Ama emin olun ben doğruyu söylüyorum.”
LİBYA’DAN DA GÖÇ GELEBİLİR
“Suriye’de yangın bize sıçradı. Bakana sordum çatışmaların önüne geçilmezse Libya’da göç gelir mi diye. Evet dedi. Suriye’den sonra Libya başlıyor.”
4 AŞAMALI STRATEJİYLE HEPSİ ÇÖZÜLÜR
“4 aşamalı bir stratejiyle bu sorunların hepsi çözülür; İlk kuralımız din vicdan özgürlüğünün olması… ikinci kuralımız üretmektir. Üçüncü kuralımız güçlü bir sosyal devlettir. Dördüncü kuralımız bunun sürdürülebilirliğidir. Hiç kimse ‘her şeyi ben bilirim’ diyemez. Derse o memleketin sonu felakettir.”
[TR724] 15.1.2020
CHP’li Abdüllatif Şener: AKP kadroları da farkında, Erdoğan bitmiştir
CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı Kanal İstanbul projesi üzerinden eleştirdi. “Erdoğan Türkiye’yi pazarlıyor.” diyen Şener, “15 asırlık İslam tarihinin en günahkar iktidarı Erdoğan’ın, seçimli iktidar dönemi bitmiştir. Bundan sonra gireceği her seçimde kaybedecektir. Bu girdaptan çıkabilmek maksadıyla da her gün farklı şeyleri test etmektedir.” ifadelerini kullandı.
AKP’nin kurucularından ve eski bakanlarından CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener, Libya meselesi, Kanal İstanbul Projesi ile yeni kurulan partiler olmak üzere Türkiye’nin iç ve dış siyasette yürüttüğü politikaları Yeniçağ gazetesine değerlendirdi.
Erdoğan’ın yürüttüğü politikalardan AKP içinde de huzursuzluklara neden olduğunu dile getiren Şener, “İslam dünyası, Erdoğan’dan çektiğini hiç kimseden çekmemiştir. 15 asırlık İslam tarihinin en günahkar iktidarı Erdoğan. Erdoğan’ın seçimli iktidar dönemi bitmiştir. Bundan sonra gireceği her seçimde kaybedecektir. Bu girdaptan çıkabilmek maksadıyla da her gün farklı şeyleri test etmektedir. Özellikle son 3-4 yılda Erdoğan’ın doğru düzgün yaptığı hiç bir şey yoktur. En basit konudan en temel ana konulara varıncaya kadar Erdoğan hükümetinin yaptığı her şey yanlıştır ve ülkeyi felakete götürmektedir. Türkiye’de korkunç bir yağma düzeni var. Bu yağma düzeni devam ederken, ne ekonomi ne iç ne de dış politika iyi olur.” diye konuştu.
‘AKP KADROLARI DA FARKINDA’
Abdullatif Şener, Erdoğan’ın iktidara geldiği günden beri hukuk kurallarını ihlal ettiğini ve kamu kaynaklarını kadrolarıyla birlikte “talan” ettiğini kaydetti. Bu durumun Erdoğan’ı kendisini sürekli iktidarda kalmak zorunda hissettiğini ve arayış içinde olduğunu belirten Şener, AKP kadrolarının da bu kötü gidişatın farkında olduğunu söyledi. Yeni parti ve oluşumlarının meşruiyet alanları oluşturma çabası olduğunu sözlerine ekleyen Şener, “Yeni parti oluşumları AKP tabanından oy alacaklar. Zaten şunda AKP tabanından herkes oy alıyor. MHP, İYİ Parti, HDP, CHP de alıyor. AKP tabanı arayışta ve her tarafa dağılıyor. En son anketlerde de görüyoruz; CHP’ye AKP ve MHP’nin oylarının yüzde 7’si gidiyor.” dedi.
‘ERDOĞAN TÜRKİYE’Yİ PAZARLIYOR’
Abdullatif Şener, Kanal İstanbul Projesi’ne dair ise şu yorumlarda bulundu: “Sözlü ısrarların gerçek ısrar olduğunu her zaman söylemeyiz. Sayın Erdoğan’ın huyudur, bazen hiç yapmayacağı işlere o kadar asılır o kadar sert demeçler verir ki bir süre sonra bir bakarız o konu buharlaşmış. Bazen de kamuoyuna duyurmadan aşağıdan malı götürmüş. Kanal İstanbul ısrarında ciddi mi değil mi ben tam emin değilim. Ama bunu yapmaya kalkarlarsa bu büyük bir soygun ve doğa tahribatı demektir. Hem Montrö Antlaşması’nı aşındırdığı için ABD’nin filo bulunduramadığı tek deniz olan Karadeniz’i Amerikan askeri filosuna yeni bir karargah edinmesine açık hale getirmesi anlamına geliyor. Projenin kamusal anlamda Türkiye’ye hiçbir faydası yok. Çıkar hırslarının altında o bölgeyi yağmalamak, imar rantları ve ABD’nin kendisi ve ailesinin mal varlığının araştırılması yönündeki şantajlarına karşın Erdoğan’ın elini güçlendirir. Erdoğan Türkiye’ye pazarlıyor.”
[TR724] 15.1.2020
AKP’nin kurucularından ve eski bakanlarından CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener, Libya meselesi, Kanal İstanbul Projesi ile yeni kurulan partiler olmak üzere Türkiye’nin iç ve dış siyasette yürüttüğü politikaları Yeniçağ gazetesine değerlendirdi.
Erdoğan’ın yürüttüğü politikalardan AKP içinde de huzursuzluklara neden olduğunu dile getiren Şener, “İslam dünyası, Erdoğan’dan çektiğini hiç kimseden çekmemiştir. 15 asırlık İslam tarihinin en günahkar iktidarı Erdoğan. Erdoğan’ın seçimli iktidar dönemi bitmiştir. Bundan sonra gireceği her seçimde kaybedecektir. Bu girdaptan çıkabilmek maksadıyla da her gün farklı şeyleri test etmektedir. Özellikle son 3-4 yılda Erdoğan’ın doğru düzgün yaptığı hiç bir şey yoktur. En basit konudan en temel ana konulara varıncaya kadar Erdoğan hükümetinin yaptığı her şey yanlıştır ve ülkeyi felakete götürmektedir. Türkiye’de korkunç bir yağma düzeni var. Bu yağma düzeni devam ederken, ne ekonomi ne iç ne de dış politika iyi olur.” diye konuştu.
‘AKP KADROLARI DA FARKINDA’
Abdullatif Şener, Erdoğan’ın iktidara geldiği günden beri hukuk kurallarını ihlal ettiğini ve kamu kaynaklarını kadrolarıyla birlikte “talan” ettiğini kaydetti. Bu durumun Erdoğan’ı kendisini sürekli iktidarda kalmak zorunda hissettiğini ve arayış içinde olduğunu belirten Şener, AKP kadrolarının da bu kötü gidişatın farkında olduğunu söyledi. Yeni parti ve oluşumlarının meşruiyet alanları oluşturma çabası olduğunu sözlerine ekleyen Şener, “Yeni parti oluşumları AKP tabanından oy alacaklar. Zaten şunda AKP tabanından herkes oy alıyor. MHP, İYİ Parti, HDP, CHP de alıyor. AKP tabanı arayışta ve her tarafa dağılıyor. En son anketlerde de görüyoruz; CHP’ye AKP ve MHP’nin oylarının yüzde 7’si gidiyor.” dedi.
‘ERDOĞAN TÜRKİYE’Yİ PAZARLIYOR’
Abdullatif Şener, Kanal İstanbul Projesi’ne dair ise şu yorumlarda bulundu: “Sözlü ısrarların gerçek ısrar olduğunu her zaman söylemeyiz. Sayın Erdoğan’ın huyudur, bazen hiç yapmayacağı işlere o kadar asılır o kadar sert demeçler verir ki bir süre sonra bir bakarız o konu buharlaşmış. Bazen de kamuoyuna duyurmadan aşağıdan malı götürmüş. Kanal İstanbul ısrarında ciddi mi değil mi ben tam emin değilim. Ama bunu yapmaya kalkarlarsa bu büyük bir soygun ve doğa tahribatı demektir. Hem Montrö Antlaşması’nı aşındırdığı için ABD’nin filo bulunduramadığı tek deniz olan Karadeniz’i Amerikan askeri filosuna yeni bir karargah edinmesine açık hale getirmesi anlamına geliyor. Projenin kamusal anlamda Türkiye’ye hiçbir faydası yok. Çıkar hırslarının altında o bölgeyi yağmalamak, imar rantları ve ABD’nin kendisi ve ailesinin mal varlığının araştırılması yönündeki şantajlarına karşın Erdoğan’ın elini güçlendirir. Erdoğan Türkiye’ye pazarlıyor.”
[TR724] 15.1.2020
Arnavut gazeteci, Türkiye’ye iade edilen Harun Çelik’ten özür diledi [Necdet Çelik]
Arnavutluk’un ünlü televizyon programcısı, gazeteci Mustafa Nano, 1 Ocak’ta hukuksuzca Türkiye’ye iade edilen Harun Çelik’ten, canlı yayında özür diledi.
ABC News TV’de yayınlanan ‘Provokacija’ adlı tartışmaprogramını sunan ünlü gazeteci Mustafa Nano, cuma akşam ki yayının başında, sözü Harun Çelik’in iadesine getirdi.
Çelik’in ülkeden uzaklaştırılması sürecini, ‘maskaralık’ olarak nitelendiren Nano, ”İtirazlarına rağmen Türk vatandaşı Çelik, Türk makamlarına zorla ve kelepçeli olarak teslim edildi. Gülenci olduğunu ve ülkesinde hayati tehlikesi olduğunu seslendirdiği halde ona kimse kulak asmadı. Onu kararlılıkla derdest edip gönderdiler.” tespitinde bulundu.
Yaşananları, Arnavut Başbakan’ın, Erdoğan’a karşı irade gösterememesine bağlayan Nano, Rama’nın söyleyemediklerini ekrandan şu sözlerle dile getirdi: “Sevgili Recep, canımsın ama, bunu benden isteme. Çünkü, bir kere bu iş kanunlara aykırıdır. İkinci olarak, en büyük müttefikimiz ABD’ye karşı gelemem. Türkiyede çok önemli bir müttefikimiz, ancak Amerikalılar kadar değil.”
GETİRİN TERÖRİSTLERİ DİYENE KİMSE TESLİM EDİLMEZ
Gülen hareketini ve davasını tam bilmediğini belirten gazeteci-yazar Mustafa Nano, temel insani haklara vurgu yaptı. ”Getirin teröristleri” diyen birinin eline kimsenin bırakmaması gerektiğini vurgulayan Nano, ”Tam tersine böyle insanları koruma altına almak gerekir. Öğretmen Harun’dan herkes adına bir kez daha özür diliyorum.” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
İLTİCA, İLTİCA! DİYE BAĞIRDI
Harun Çelik, 5,5 aylık tutukluluğunun sona erdiği gün, resmi tatil günü 1 Ocak’ta cezaevinden polis aracıyla çıkarılarak, Yabancılar Şubesi’ne götürülmüş, ardından Rinas havaalanından Air Albania uçağına bindirilerek Türkiye’ye gönderilmişti. Öğretmen Harun Çelik’in zor kullanılarak araca bindirildiği ve ‘azil, azil-iltica!’ diyebağırdığı video kayıtlarına yansımıştı.
İstanbul’a getirildikten iki gün sonra tutuklanan Harun Çelik, halen Metris cezaevinde bulunuyor.
[Necdet Çelik] 15.1.2020 [TR724]
ABC News TV’de yayınlanan ‘Provokacija’ adlı tartışmaprogramını sunan ünlü gazeteci Mustafa Nano, cuma akşam ki yayının başında, sözü Harun Çelik’in iadesine getirdi.
Çelik’in ülkeden uzaklaştırılması sürecini, ‘maskaralık’ olarak nitelendiren Nano, ”İtirazlarına rağmen Türk vatandaşı Çelik, Türk makamlarına zorla ve kelepçeli olarak teslim edildi. Gülenci olduğunu ve ülkesinde hayati tehlikesi olduğunu seslendirdiği halde ona kimse kulak asmadı. Onu kararlılıkla derdest edip gönderdiler.” tespitinde bulundu.
SEVGİLİ RECEP, CANIMSIN AMA…Arnavut gazeteci, Türkiye’ye iade edilen Harun Çelik’ten özür diledi https://t.co/S3AaT9m104 pic.twitter.com/GlnnEw5uOC— Tr724 (@Tr724) January 15, 2020
Yaşananları, Arnavut Başbakan’ın, Erdoğan’a karşı irade gösterememesine bağlayan Nano, Rama’nın söyleyemediklerini ekrandan şu sözlerle dile getirdi: “Sevgili Recep, canımsın ama, bunu benden isteme. Çünkü, bir kere bu iş kanunlara aykırıdır. İkinci olarak, en büyük müttefikimiz ABD’ye karşı gelemem. Türkiyede çok önemli bir müttefikimiz, ancak Amerikalılar kadar değil.”
GETİRİN TERÖRİSTLERİ DİYENE KİMSE TESLİM EDİLMEZ
Gülen hareketini ve davasını tam bilmediğini belirten gazeteci-yazar Mustafa Nano, temel insani haklara vurgu yaptı. ”Getirin teröristleri” diyen birinin eline kimsenin bırakmaması gerektiğini vurgulayan Nano, ”Tam tersine böyle insanları koruma altına almak gerekir. Öğretmen Harun’dan herkes adına bir kez daha özür diliyorum.” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
İLTİCA, İLTİCA! DİYE BAĞIRDI
Harun Çelik, 5,5 aylık tutukluluğunun sona erdiği gün, resmi tatil günü 1 Ocak’ta cezaevinden polis aracıyla çıkarılarak, Yabancılar Şubesi’ne götürülmüş, ardından Rinas havaalanından Air Albania uçağına bindirilerek Türkiye’ye gönderilmişti. Öğretmen Harun Çelik’in zor kullanılarak araca bindirildiği ve ‘azil, azil-iltica!’ diyebağırdığı video kayıtlarına yansımıştı.
İstanbul’a getirildikten iki gün sonra tutuklanan Harun Çelik, halen Metris cezaevinde bulunuyor.
[Necdet Çelik] 15.1.2020 [TR724]
Barça başarı kriteri; şampiyonluk değil Şampiyonlar Ligi! [Hasan Cücük]
Barcelona’nın teknik patron Ernesto Valverde ile yollarını ayırması sürpriz olmadı. Çalıştığı son iki yılda üst üste Barcelona’yı şampiyonluğa taşıyan Valverde, bu sezon da ligde liderlik koltuğunda oturan bir takımın başındaydı. Valverde’nin biletini kesen gelişme Süper Kupa yarı finalinde öne geçmesine rağmen Atletico Madrid’e yenilmesi oldu. Ancak bu sadece son damlaydı. Asıl neden iki yıl üst üste Şampiyonlar Ligi’nde yaşanan hüsrandı.
Barcelona, 2008’de başlayan Pep Guardiola dönemiyle birlikte La Liga’nın tek hakimi oldu. Geride kalan 12 yılda Real Madrid iki, Atletico Madrid ise bir kez şampiyon oldu. Diğer yıllarda zirvenin sahibi Barcelona oldu. Pep Guardiola ile geçen 4 yılda kazanılmadık kupa bırakılmadı. Guardiola sonrası koltuğun sahibi olan Tito Vilanova dönemi sadece bir sezon sürdü. Genç teknik adamın kansere yenik düşmesi uzun vadeli planı alt üst etti. Valverde sonrası gelen Gerardo Martino beklentilerin çok altında kaldı. Sadece bir yıl koltukta kalan Martimo’dan sonra Barcelona takımı eski oyuncusu Luis Enrique’ye emanet etti. La Liga ve Şampiyonlar Ligi kupasını kazanan Enrique’nin 30 Haziran 2017’de bitecek sözleşmesini uzatmayacağını açıklaması şaşkınlıkla karşılanmıştı. Önce alt yapı sonra A takımı çalıştıran Enrique’nin bu kararında, kızının kansere yakalanması ve kulüpte rahat çalışamaması gösterilmişti. Enrique’den sonra koltuğun sahibi Mayıs 2017’den sonra Ernesto Valverde oldu.
Barcelona tarihi başarılara kendi bünyesinden çıkardığı teknik adamlarla ulaşan bir kulüp. Hollandalı Johan Cruyff’tan sonra Pep Guardiola unutulmaz başarılara imza attı. Cruyff dönemi Rüya Takımı olarak tanımlandı. Pep Guardiola dönemi ise Rüya Takımı II olarak tarihe geçti. Kulüp yapısını iyi bilen bünyeden çıkan teknik adamlarla başarıya ulaşmak kolay oluyordu. Ancak Barcelona için başarı sadece La Liga demek değildi. Özellikle ezeli rakibi Real Madrid’in 3 yıl üst üste Zidane ile Şampiyonlar Ligi’ni kazanması Barcelona için kabul edilir bir durum değildi.
Ernesto Valverde ilk iki sezonunda takımı şampiyonluğa taşıdı. Ancak ölümcül hatasını Şampiyonlar Ligi’nde yaptı. Hem de Nou Camp’ta farklı kazandığı maçları deplasmanda kaybedip elenerek. 2017-18 sezonunda Roma facisı, 2018-19 sezonunda ise Liverpool hezimeti geldi. Şampiyonlar Ligi 2017-18 sezonunda çeyrek finalin ilk maçında Roma’yı Nou Camp’ta 4-1 yenen Barcelona’nın adını yarı finale yazanların sayısı ezici çoğunluktaydı. Ancak rövanşta sahada hiçbir varlık gösteremeyen bir Barcelona vardı. Roma 3-0 kazanıp adını yarı finale yazdırırken, Barcelona’da Valverde’nin üzerine ilk çizik atılıyordu.
Geçen sezon ise yarı finalde Liverpool’u sahasında 3-0 yenen Barcelona’nın adını finale yazdırdığını düşünenler yine çoğunluktaydı. Ancak İngiltere’de sahada esen Liverpool fırtınası 4-0’lık tarihi bir hezimeti getirdi. İki yıl üst üste hem de ilk maçı farklı kazanmasına rağmen Şampiyonlar Ligi’nde yaşanan hüsran Valverde’nin kredisini tamamen tüketti. Beklenti sezon sonunda kovulmasıydı. Barcelona yönetimi sürpriz yapıp yoluna Valverde ile devam etti. Bu sezon ligde lider konumda ama istikrarsız sonuçlar aldı. Şampiyonlar Ligi’nde gruptan rahat çıkması bir başarı kriteri olamazdı. Süper Kupa yarı finalinde Atletico Madrid karşısında 2-1 öne geçtiği maçı 3-2 kaybetmesi Valverde’nin valizini hazırlatan gelişme oldu.
Son haftalarda Barcelona yönetiminin Valverde’nin biletini hazırladığı herkesin bildiği bir sırdı. Düşünülen iki isim vardı; Ronald Koemann ve Xavi. Her ikisi de eski oyuncularıydı. Kafadaki asıl isim efsane kaptan Xavi idi. Beklenti ikinci bir Guardiola olmasıydı. Barcelona’nın ünlü alt yapısı La Masia’dan yetişen Xavi, kariyerinin son yıllarını Katar’ın Al-Sadd ekibinde tamamladıktan sonra geçen yıl futbola veda etmişti. Kramponlarını çıkarıp, eşofmanlarını giyen Xavi, Al-Sadd’ı çalıştırmaya başlamıştı. 39 yaşındaki çiçeği burnundaki teknik adamın nihai durağının Barcelona olacağı konusunda herkes hemfikirdi. Hem Xavi hem de Koemann’ın sezon ortasında görev kabul etmeyeceğini açıklamasıyla Barcelona yönetimi takımı Haziran 2022’ye kadar Quique Setien’e teslim etti.
2017’nin Mayıs ayında Luis Enrique’den görevi devralan Valverde, Barcelona’nın başında 153 maça çıktı. Katalan ekibi bu maçlarda 100 galibiyet, 34 beraberlik ve 19 yenilgi aldı. Barcelona, 55 yaşındaki teknik adamın önderliğinde 2 La Liga, 1 İspanya Kral Kupası ve 1 de İspanya Süper Kupası şampiyonlukları yaşadı. Valverde, La Liga tarihinde çalıştırdığı takım liderken görevden alınan 4. teknik direktör oldu. Şimdiye kadar Athletic Bilbao’da Jose Maria Olabarria (1935-1936), Real Madrid’de Enrique Fernandez (1954-1955) ve Radomir Antic (1991-1992) takımları liderken görevden alınmıştı.
Valverde’nin yerine takımın emanet edildiği tam ismi Enrique Setién Solar olan teknik adam, 27 Eylül 1958’de İspanya’nın Santander şehrinde dünyaya geldi. Futbolculuk döneminde orta sahada görev yapan Setien, alt yaş gruplarında Casablanca ve Perines kadrolarında yer alırken ilk La Liga deneyimini 1977’de Racing Santander ile yaşadı. Kariyerinde ayrıca Atletico Madrid, Logrones ve Levante formalarını terletti.
Setien, teknik direktörlük kariyerine ise 2001 yılında formasını da giydiği Racing Santander ile başladı. Sonrasında Poli Ejideo ve Ekvator Ginesi’nde kısa süreli görevler yapan Setien, 2007’de bir başka eski takımı Logrones’in başına geçti. Fakat buradaki macerası da çok uzun sürmedi ve sezon ortasında görevine son verildi.
2009 yılında Lugo’nun başına geçen İspanyol teknik direktör, üçüncü yılında takımını 2. lige yükseltti. 19 Ekim 2015 – 18 Mart 2017 tarihleri aralarında ise Las Palmas’ı çalıştırdı. Son olarak Real Betis’i çalıştıran Setien, ilk sezonunda takımı 6. sıraya taşıdı ve daha sonra da kulübün UEFA Avrupa Ligi gruplarına kalmasını sağladı. Haziran 2019’da görevinden istifa eden Setien, 6 aydır hiçbir kulübü çalıştırmıyordu. Barcelona’yı Nou Camp’ta yenen son teknik adam olan Setien oldu. Real Betis’le 11 Kasım 2018’de güçlü rakibini evinde 2-1 yenmişti. Kendisini ‘Cruyff hayranı’ olarak tanımlayan Setien, Barcelona oyun sistemine uyum sağlamakta zorlanmayacağını ifade ediyor.
Setien’in sözleşmesi Haziran 2022’ye kadar. Ancak ‘2015’ten beri Şampiyonlar Ligi’ni kazanamayan Barcelona’ cümlesi bu sezon sonunda da kullanılmaya devam ederse, kulüpte ömrü sözleşme tarihinden önce son bulur.
[Hasan Cücük] 15.1.2020 [TR724]
Barcelona, 2008’de başlayan Pep Guardiola dönemiyle birlikte La Liga’nın tek hakimi oldu. Geride kalan 12 yılda Real Madrid iki, Atletico Madrid ise bir kez şampiyon oldu. Diğer yıllarda zirvenin sahibi Barcelona oldu. Pep Guardiola ile geçen 4 yılda kazanılmadık kupa bırakılmadı. Guardiola sonrası koltuğun sahibi olan Tito Vilanova dönemi sadece bir sezon sürdü. Genç teknik adamın kansere yenik düşmesi uzun vadeli planı alt üst etti. Valverde sonrası gelen Gerardo Martino beklentilerin çok altında kaldı. Sadece bir yıl koltukta kalan Martimo’dan sonra Barcelona takımı eski oyuncusu Luis Enrique’ye emanet etti. La Liga ve Şampiyonlar Ligi kupasını kazanan Enrique’nin 30 Haziran 2017’de bitecek sözleşmesini uzatmayacağını açıklaması şaşkınlıkla karşılanmıştı. Önce alt yapı sonra A takımı çalıştıran Enrique’nin bu kararında, kızının kansere yakalanması ve kulüpte rahat çalışamaması gösterilmişti. Enrique’den sonra koltuğun sahibi Mayıs 2017’den sonra Ernesto Valverde oldu.
Barcelona tarihi başarılara kendi bünyesinden çıkardığı teknik adamlarla ulaşan bir kulüp. Hollandalı Johan Cruyff’tan sonra Pep Guardiola unutulmaz başarılara imza attı. Cruyff dönemi Rüya Takımı olarak tanımlandı. Pep Guardiola dönemi ise Rüya Takımı II olarak tarihe geçti. Kulüp yapısını iyi bilen bünyeden çıkan teknik adamlarla başarıya ulaşmak kolay oluyordu. Ancak Barcelona için başarı sadece La Liga demek değildi. Özellikle ezeli rakibi Real Madrid’in 3 yıl üst üste Zidane ile Şampiyonlar Ligi’ni kazanması Barcelona için kabul edilir bir durum değildi.
Ernesto Valverde ilk iki sezonunda takımı şampiyonluğa taşıdı. Ancak ölümcül hatasını Şampiyonlar Ligi’nde yaptı. Hem de Nou Camp’ta farklı kazandığı maçları deplasmanda kaybedip elenerek. 2017-18 sezonunda Roma facisı, 2018-19 sezonunda ise Liverpool hezimeti geldi. Şampiyonlar Ligi 2017-18 sezonunda çeyrek finalin ilk maçında Roma’yı Nou Camp’ta 4-1 yenen Barcelona’nın adını yarı finale yazanların sayısı ezici çoğunluktaydı. Ancak rövanşta sahada hiçbir varlık gösteremeyen bir Barcelona vardı. Roma 3-0 kazanıp adını yarı finale yazdırırken, Barcelona’da Valverde’nin üzerine ilk çizik atılıyordu.
Geçen sezon ise yarı finalde Liverpool’u sahasında 3-0 yenen Barcelona’nın adını finale yazdırdığını düşünenler yine çoğunluktaydı. Ancak İngiltere’de sahada esen Liverpool fırtınası 4-0’lık tarihi bir hezimeti getirdi. İki yıl üst üste hem de ilk maçı farklı kazanmasına rağmen Şampiyonlar Ligi’nde yaşanan hüsran Valverde’nin kredisini tamamen tüketti. Beklenti sezon sonunda kovulmasıydı. Barcelona yönetimi sürpriz yapıp yoluna Valverde ile devam etti. Bu sezon ligde lider konumda ama istikrarsız sonuçlar aldı. Şampiyonlar Ligi’nde gruptan rahat çıkması bir başarı kriteri olamazdı. Süper Kupa yarı finalinde Atletico Madrid karşısında 2-1 öne geçtiği maçı 3-2 kaybetmesi Valverde’nin valizini hazırlatan gelişme oldu.
Son haftalarda Barcelona yönetiminin Valverde’nin biletini hazırladığı herkesin bildiği bir sırdı. Düşünülen iki isim vardı; Ronald Koemann ve Xavi. Her ikisi de eski oyuncularıydı. Kafadaki asıl isim efsane kaptan Xavi idi. Beklenti ikinci bir Guardiola olmasıydı. Barcelona’nın ünlü alt yapısı La Masia’dan yetişen Xavi, kariyerinin son yıllarını Katar’ın Al-Sadd ekibinde tamamladıktan sonra geçen yıl futbola veda etmişti. Kramponlarını çıkarıp, eşofmanlarını giyen Xavi, Al-Sadd’ı çalıştırmaya başlamıştı. 39 yaşındaki çiçeği burnundaki teknik adamın nihai durağının Barcelona olacağı konusunda herkes hemfikirdi. Hem Xavi hem de Koemann’ın sezon ortasında görev kabul etmeyeceğini açıklamasıyla Barcelona yönetimi takımı Haziran 2022’ye kadar Quique Setien’e teslim etti.
2017’nin Mayıs ayında Luis Enrique’den görevi devralan Valverde, Barcelona’nın başında 153 maça çıktı. Katalan ekibi bu maçlarda 100 galibiyet, 34 beraberlik ve 19 yenilgi aldı. Barcelona, 55 yaşındaki teknik adamın önderliğinde 2 La Liga, 1 İspanya Kral Kupası ve 1 de İspanya Süper Kupası şampiyonlukları yaşadı. Valverde, La Liga tarihinde çalıştırdığı takım liderken görevden alınan 4. teknik direktör oldu. Şimdiye kadar Athletic Bilbao’da Jose Maria Olabarria (1935-1936), Real Madrid’de Enrique Fernandez (1954-1955) ve Radomir Antic (1991-1992) takımları liderken görevden alınmıştı.
Valverde’nin yerine takımın emanet edildiği tam ismi Enrique Setién Solar olan teknik adam, 27 Eylül 1958’de İspanya’nın Santander şehrinde dünyaya geldi. Futbolculuk döneminde orta sahada görev yapan Setien, alt yaş gruplarında Casablanca ve Perines kadrolarında yer alırken ilk La Liga deneyimini 1977’de Racing Santander ile yaşadı. Kariyerinde ayrıca Atletico Madrid, Logrones ve Levante formalarını terletti.
Setien, teknik direktörlük kariyerine ise 2001 yılında formasını da giydiği Racing Santander ile başladı. Sonrasında Poli Ejideo ve Ekvator Ginesi’nde kısa süreli görevler yapan Setien, 2007’de bir başka eski takımı Logrones’in başına geçti. Fakat buradaki macerası da çok uzun sürmedi ve sezon ortasında görevine son verildi.
2009 yılında Lugo’nun başına geçen İspanyol teknik direktör, üçüncü yılında takımını 2. lige yükseltti. 19 Ekim 2015 – 18 Mart 2017 tarihleri aralarında ise Las Palmas’ı çalıştırdı. Son olarak Real Betis’i çalıştıran Setien, ilk sezonunda takımı 6. sıraya taşıdı ve daha sonra da kulübün UEFA Avrupa Ligi gruplarına kalmasını sağladı. Haziran 2019’da görevinden istifa eden Setien, 6 aydır hiçbir kulübü çalıştırmıyordu. Barcelona’yı Nou Camp’ta yenen son teknik adam olan Setien oldu. Real Betis’le 11 Kasım 2018’de güçlü rakibini evinde 2-1 yenmişti. Kendisini ‘Cruyff hayranı’ olarak tanımlayan Setien, Barcelona oyun sistemine uyum sağlamakta zorlanmayacağını ifade ediyor.
Setien’in sözleşmesi Haziran 2022’ye kadar. Ancak ‘2015’ten beri Şampiyonlar Ligi’ni kazanamayan Barcelona’ cümlesi bu sezon sonunda da kullanılmaya devam ederse, kulüpte ömrü sözleşme tarihinden önce son bulur.
[Hasan Cücük] 15.1.2020 [TR724]
El koymalara karşı tazminat davası ne zaman açılmalı? [Ramazan Faruk Güzel]
KHK’larla “sosyal bir soykırım”a tabi tutulan yüzbinlerce insan hayatta kalma mücadelesi veriyor. İsmi fişleme listelerine geçenler, devlet tarafından “sakıncalı” ilan edildi. Bu sebeple insanlar en temel haklarını bile kullanamıyor.
Geçtiğimiz hafta bu dönemin en çok mağdur edilen ailelerinden İpek Koza Grubu’nun mallarına el konuldu. Melek İpek’e, ‘terör örgütüne üyelik’ ve ‘Sermaye Piyasası Kanunu’a muhalefet’ iddiasıyla 12 yıl 8 ay, Cafer Tekin İpek’e ise 79 yıl 8 ay hapis cezası verilmişti. Bunun böyle olacağını da 5 gün öncesinden Anadolu Ajansı (AA) haber vermişti. Bu da yargılamaların birer formaliteden, tiyatrodan ibaret olduğunu göstermişti…
…
AKP’nin yargının tamamen rayından çıkardığı Türkiye’de artık herkes “de facto” durumlarla karşı karşıya… Bu noktada akıllara takılan çokça soru var: “Haksız el koyma kararlarına karşı TAZMİNAT DAVASI açılabilir mi? Hesaplarına tedbir konulduğu için borçlarını ödeyemeyen, borçları faize giren, işletmesi kapanan… bir şekilde zarara uğramak isteyen kimseler neler yapabilir? Bu konuda süreler var mı? Yasalar ve İçtihatlar ne diyor?”
Hemen baştan söyleyelim: Hukuk tekrar geldiğinde bütün bu haksız el koymalarla ilgili devlet ve ilgili bürokratlar ağır tazminatlar ödeyecektir. Ama şimdilik acil yapılacakları bu yazımızda ele alalım.
YASALAR NE DİYOR?
– “Haksız tutuklama/gözaltı/elkoymalara karşı maddi-manevi tazminat” ile ilgili CMK 141-144. maddelerde düzenlenmeler yapılmıştır.
– Yine CMK’nın 141. maddesine göre “haksız tutuklama/gözaltı/elkoyma, makul sürede mahkemeye çıkarılmama, ölçüsüz aramaya maruz kalma” gibi (11 bent olarak sayılan hallerde) maddi-manevi tazminat istenebileceği ifade edilmektedir.
– CMK m.141/1-j’de eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine; koşulları oluşmadığı halde el konulması;
Veya (yasal koşullara uygun olarak el konulsa bile); eşyasının korunması için gerekli tedbirler alınmaması, elkonulan eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılması, zamanında geri verilmemesi durumunda,
Her türlü maddi ve manevi zararın tazmini için devlete dava açılabileceği düzenlenmektedir…
SÜRELER NEDİR..?
– Devlete karşı açılacak tazminat davaları için de bir süre sınırlaması getirilmiş olup bu da 3 aydır.
– Bu süre; karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren başlar ve her halde kesinleşme tarihini izleyen 1 yıl içinde dava açılması gerekmektedir (Bkz CMK. m.142/1).
– Bu süre hak düşürücü bir süredir ve de bu dava süresinde açılmamış ise red kararı verilir.
– Bu sürenin başlangıç tarihi ise;
Tazminata dayanak olan işlemin yapıldığı soruşturma veya kovuşturma sonunda verilen karar veya hükümlerin (takipsizlik, beraat, mahkûmiyet …) kesinleştiği tarihtir.
– Kesinleşme tarihinden itibaren 1 yıllık süre başlar.
– Kesinleşme tebliğ edildiğinde ise 1 yıllık süreyi aşmamak üzere 3 aylık süre başlayacaktır. (Uygulamada, yoklukta verilen kararlar tebliğ edilmektedir, ancak kararın kesinleştiği tebliğ edilmemektedir.)
– Sanığın veya müdafiinin yüzüne karşı verilen beraat kararları istinaf/temyiz süresinin geçmesi ile kesinleşmekte, ayrıca kesinleşme tebligatı yapılmamaktadır.
(Yargıtay’ın onama kararları da tebliğ edilmemektedir ki onama tarihi kesinleşme tarihidir.)
O yüzden de sürelere çok dikkat etmeli ve iyi takip etmeli… Nitekim bu davalarda “eski hale getirme” yoktur.
YARGITAY İÇTİHADINDA SÜRE…
Evet, CMK 142/1’de 3 aylık ve 1 yıllık sürelerden söz edilmektedir.
Yargıtay kararlarında da bir nüans vardır. Nitekim 12. Ceza Dairesi’nin bir kararına göre “bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için esas davanın kesinleşmesini beklemeye gerek yoktur.” (Buna göre, beraat kararlarının kesinleşme şerhi ile birlikte tebliği zorunludur.)
Yargıtay Ceza Genel Kurulu da; 26.02.2013 tarih, E. 2012/9-1384, K.2013/68 Tazminat istemine ilişkin davanın kanuni süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkin uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesinde; “Kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat verilmesine” hükmeder.
Ceza Genel Kurulu’nun 23.03.2010 gün ve 256-57 sayılı kararında da, “sanığın gerek yokluğunda gerekse yüzüne karşı hükmolunan beraat kararının kesinleşme şerhi ile birlikte ilgiliye tebliği zorunlu olduğu” belirtilir.
466 sayılı Kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresi, 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır.
Nitekim bir kişi hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği zorunlu olduğundan, temyiz edilmeksizin kesinleşen beraat kararının tebliğ edilmediği sabit ise, davacıya kesinleşmeyi öğrenmek gibi bir mükellefiyet yüklenemeyeceğinden, kesinleşmiş beraat kararının dava tarihinden önce öğrenilmiş olabileceği varsayımından hareketle hüküm kurulması mümkün olmayacaktır.
Elkonulma bahsi noktasında içtihadı değerlendirecek olursak;
Elkonulan malvarlığı değerinin müsaderesi gibi bir talep yoksa, asıl davanın sonucu beklenmeden tedbirin ölçüsüz uygulandığı gerekçesiyle tazminat davası açılabilecektir.
671 s. KHK m.31’deki hüküm gereği elkonulma kararı kendiliğinden kalkmış olmasına rağmen;
– Eşya zamanında geri verilmemiş ise
– Gerektiği gibi korunmamışsa,
– Ya da amaç dışı kullanıldığı için zarar görmüş ise,
*Tazminat için asıl davayı beklemeye gerek yoktur.
TAZMİNAT DAVASINA DAİR DİĞER DETAYLAR
TAZMİNAT TALEP EDEBİLECEK KİŞİLER:
– Elkoyma nedeniyle doğrudan zarar gören kişiler,
– Zarara uğrayan eşyanın sahibi ya da zilyedi olan kişidir,
– Haksız yakalama/tutuklama veya orantısız aramaya maruz kalan kişiler.
TALEP USULÜ: Tazminat talebi bir dilekçe ile yapılmalıdır… CMK 142/3 m’ye göre de dilekçede şunlar olmalıdır:
– Tazminat talebinde bulunan kişinin açık kimliği ve adresi,
– Zarara uğradığı işlemin ve zararın niteliği ve niceliği,
– Bunlara dair belgeler de eklenmelidir.
-Dilekçedeki bilgi ve belgeler yetersiz ise:
– “eksikliğin bir ay içinde giderilmesi”,
– “aksi hâlde davanın reddedileceği” mahkemece ilgiliye duyurulur.
Ve CMK 142/4 m.’a göre; Süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece -itiraz yolu açık olmak üzere- reddolunur.
GÖREVLİ- YETKİLİ MAHKEME: Tazminata konu asıl işlem;
– Zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesince yapılmış ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi varsa dava o dairede çözülecektir.
– O yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa davaya en yakın yer ACM (Ağır Ceza Mahkemesi) bakacaktır.
Yargılama, duruşmalı olarak yapılır.
Davacı veya davalı açıklamalı çağrı kâğıdı gönderilir.
Tebliğine rağmen taraflar gelmezlerse, yokluklarında karar verilebilir.
Karara karşı davacı, C. Savcısı veya davalı temsilcisi, istinaf yoluna başvurabilir. (Bkz. CMK 142/7-8).
SON OLARAK
Mallarına el konulan, tedbir konulan insanların rızkını arama yolları da engelleniyor. Haklarını aramak için OHAL Komisyonlarına yönelenler ise bir sinir harbine maruz kalıyor… Zira, AİHM ve AB tarafından Hükümet’e el altından tavsiye edilen OHAL Komisyonu aslında “Oyalama Komisyonu” ve de tam da kuruluş amacına uygun hareket ediyor. Bütün bu kısıtlamalara ve hak ihlallerine rağmen mücadeleden vazgeçmemeli, en azından deliller ve belgeler -ileride hesap sorabilme adına- saklanmalıdır.
[Ramazan Faruk Güzel] 15.1.2020 [TR724]
Geçtiğimiz hafta bu dönemin en çok mağdur edilen ailelerinden İpek Koza Grubu’nun mallarına el konuldu. Melek İpek’e, ‘terör örgütüne üyelik’ ve ‘Sermaye Piyasası Kanunu’a muhalefet’ iddiasıyla 12 yıl 8 ay, Cafer Tekin İpek’e ise 79 yıl 8 ay hapis cezası verilmişti. Bunun böyle olacağını da 5 gün öncesinden Anadolu Ajansı (AA) haber vermişti. Bu da yargılamaların birer formaliteden, tiyatrodan ibaret olduğunu göstermişti…
…
AKP’nin yargının tamamen rayından çıkardığı Türkiye’de artık herkes “de facto” durumlarla karşı karşıya… Bu noktada akıllara takılan çokça soru var: “Haksız el koyma kararlarına karşı TAZMİNAT DAVASI açılabilir mi? Hesaplarına tedbir konulduğu için borçlarını ödeyemeyen, borçları faize giren, işletmesi kapanan… bir şekilde zarara uğramak isteyen kimseler neler yapabilir? Bu konuda süreler var mı? Yasalar ve İçtihatlar ne diyor?”
Hemen baştan söyleyelim: Hukuk tekrar geldiğinde bütün bu haksız el koymalarla ilgili devlet ve ilgili bürokratlar ağır tazminatlar ödeyecektir. Ama şimdilik acil yapılacakları bu yazımızda ele alalım.
YASALAR NE DİYOR?
– “Haksız tutuklama/gözaltı/elkoymalara karşı maddi-manevi tazminat” ile ilgili CMK 141-144. maddelerde düzenlenmeler yapılmıştır.
– Yine CMK’nın 141. maddesine göre “haksız tutuklama/gözaltı/elkoyma, makul sürede mahkemeye çıkarılmama, ölçüsüz aramaya maruz kalma” gibi (11 bent olarak sayılan hallerde) maddi-manevi tazminat istenebileceği ifade edilmektedir.
– CMK m.141/1-j’de eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine; koşulları oluşmadığı halde el konulması;
Veya (yasal koşullara uygun olarak el konulsa bile); eşyasının korunması için gerekli tedbirler alınmaması, elkonulan eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılması, zamanında geri verilmemesi durumunda,
Her türlü maddi ve manevi zararın tazmini için devlete dava açılabileceği düzenlenmektedir…
SÜRELER NEDİR..?
– Devlete karşı açılacak tazminat davaları için de bir süre sınırlaması getirilmiş olup bu da 3 aydır.
– Bu süre; karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren başlar ve her halde kesinleşme tarihini izleyen 1 yıl içinde dava açılması gerekmektedir (Bkz CMK. m.142/1).
– Bu süre hak düşürücü bir süredir ve de bu dava süresinde açılmamış ise red kararı verilir.
– Bu sürenin başlangıç tarihi ise;
Tazminata dayanak olan işlemin yapıldığı soruşturma veya kovuşturma sonunda verilen karar veya hükümlerin (takipsizlik, beraat, mahkûmiyet …) kesinleştiği tarihtir.
– Kesinleşme tarihinden itibaren 1 yıllık süre başlar.
– Kesinleşme tebliğ edildiğinde ise 1 yıllık süreyi aşmamak üzere 3 aylık süre başlayacaktır. (Uygulamada, yoklukta verilen kararlar tebliğ edilmektedir, ancak kararın kesinleştiği tebliğ edilmemektedir.)
– Sanığın veya müdafiinin yüzüne karşı verilen beraat kararları istinaf/temyiz süresinin geçmesi ile kesinleşmekte, ayrıca kesinleşme tebligatı yapılmamaktadır.
(Yargıtay’ın onama kararları da tebliğ edilmemektedir ki onama tarihi kesinleşme tarihidir.)
O yüzden de sürelere çok dikkat etmeli ve iyi takip etmeli… Nitekim bu davalarda “eski hale getirme” yoktur.
YARGITAY İÇTİHADINDA SÜRE…
Evet, CMK 142/1’de 3 aylık ve 1 yıllık sürelerden söz edilmektedir.
Yargıtay kararlarında da bir nüans vardır. Nitekim 12. Ceza Dairesi’nin bir kararına göre “bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için esas davanın kesinleşmesini beklemeye gerek yoktur.” (Buna göre, beraat kararlarının kesinleşme şerhi ile birlikte tebliği zorunludur.)
Yargıtay Ceza Genel Kurulu da; 26.02.2013 tarih, E. 2012/9-1384, K.2013/68 Tazminat istemine ilişkin davanın kanuni süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkin uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesinde; “Kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat verilmesine” hükmeder.
Ceza Genel Kurulu’nun 23.03.2010 gün ve 256-57 sayılı kararında da, “sanığın gerek yokluğunda gerekse yüzüne karşı hükmolunan beraat kararının kesinleşme şerhi ile birlikte ilgiliye tebliği zorunlu olduğu” belirtilir.
466 sayılı Kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresi, 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır.
Nitekim bir kişi hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği zorunlu olduğundan, temyiz edilmeksizin kesinleşen beraat kararının tebliğ edilmediği sabit ise, davacıya kesinleşmeyi öğrenmek gibi bir mükellefiyet yüklenemeyeceğinden, kesinleşmiş beraat kararının dava tarihinden önce öğrenilmiş olabileceği varsayımından hareketle hüküm kurulması mümkün olmayacaktır.
Elkonulma bahsi noktasında içtihadı değerlendirecek olursak;
Elkonulan malvarlığı değerinin müsaderesi gibi bir talep yoksa, asıl davanın sonucu beklenmeden tedbirin ölçüsüz uygulandığı gerekçesiyle tazminat davası açılabilecektir.
671 s. KHK m.31’deki hüküm gereği elkonulma kararı kendiliğinden kalkmış olmasına rağmen;
– Eşya zamanında geri verilmemiş ise
– Gerektiği gibi korunmamışsa,
– Ya da amaç dışı kullanıldığı için zarar görmüş ise,
*Tazminat için asıl davayı beklemeye gerek yoktur.
TAZMİNAT DAVASINA DAİR DİĞER DETAYLAR
TAZMİNAT TALEP EDEBİLECEK KİŞİLER:
– Elkoyma nedeniyle doğrudan zarar gören kişiler,
– Zarara uğrayan eşyanın sahibi ya da zilyedi olan kişidir,
– Haksız yakalama/tutuklama veya orantısız aramaya maruz kalan kişiler.
TALEP USULÜ: Tazminat talebi bir dilekçe ile yapılmalıdır… CMK 142/3 m’ye göre de dilekçede şunlar olmalıdır:
– Tazminat talebinde bulunan kişinin açık kimliği ve adresi,
– Zarara uğradığı işlemin ve zararın niteliği ve niceliği,
– Bunlara dair belgeler de eklenmelidir.
-Dilekçedeki bilgi ve belgeler yetersiz ise:
– “eksikliğin bir ay içinde giderilmesi”,
– “aksi hâlde davanın reddedileceği” mahkemece ilgiliye duyurulur.
Ve CMK 142/4 m.’a göre; Süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece -itiraz yolu açık olmak üzere- reddolunur.
GÖREVLİ- YETKİLİ MAHKEME: Tazminata konu asıl işlem;
– Zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesince yapılmış ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi varsa dava o dairede çözülecektir.
– O yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa davaya en yakın yer ACM (Ağır Ceza Mahkemesi) bakacaktır.
Yargılama, duruşmalı olarak yapılır.
Davacı veya davalı açıklamalı çağrı kâğıdı gönderilir.
Tebliğine rağmen taraflar gelmezlerse, yokluklarında karar verilebilir.
Karara karşı davacı, C. Savcısı veya davalı temsilcisi, istinaf yoluna başvurabilir. (Bkz. CMK 142/7-8).
SON OLARAK
Mallarına el konulan, tedbir konulan insanların rızkını arama yolları da engelleniyor. Haklarını aramak için OHAL Komisyonlarına yönelenler ise bir sinir harbine maruz kalıyor… Zira, AİHM ve AB tarafından Hükümet’e el altından tavsiye edilen OHAL Komisyonu aslında “Oyalama Komisyonu” ve de tam da kuruluş amacına uygun hareket ediyor. Bütün bu kısıtlamalara ve hak ihlallerine rağmen mücadeleden vazgeçmemeli, en azından deliller ve belgeler -ileride hesap sorabilme adına- saklanmalıdır.
[Ramazan Faruk Güzel] 15.1.2020 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Osmanlıların kanal projeleri neden gerçekleşmedi? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Türkiye’nin gündeminde bir süredir yine “İstanbul Kanalı” projesi var. Eğer proje gerçekleşirse geçmişi Bizans dönemine kadar giden bir hayal gerçeğe dönüşecek.
Böylesine önemli bir projenin amaçları, finans kaynağı, avantaj ve dezavantajlarının kamuoyuyla ayrıntılı bir şekilde paylaşılması gerekirken sadece İstanbul’u daha değerli hale getirecek bir gelişme olarak takdim edilmesi, büyük bir problem oluşturuyor. Bu nedenle pek çok soru soruluyor, cevap bekleniyor. Ancak “ben yaptım oldu zihniyeti” ile hareket eden AKP iktidarı ise her zamanki gibi bu proje üzerinden de toplumu kutuplaştırıyor.
Peki projenin ilk sahibi kim? Araştırmalar projenin ilk defa Bizans döneminde daha sonra da 16. Yüzyılda Osmanlı Devleti tarafından ortaya atıldığını gösteriyor.
Cumhuriyet devrinde ise ilk defa Bilim ve Teknik Dergisi’nin 1990 Ağustos sayısında dönemin Enerji Bakanlığı Müşaviri Yüksel Önem’in “İstanbul Boğazı’nı Düşünüyorum” adlı makalesinde gündeme getirdiği, 1994’de de DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in seçim broşürlerinde “Boğaz ve DSP’nin Kanal Projesi” başlığıyla yer verdiği görülüyor.
İdealler ve Realite
Yavuz Sultan Selim’in sekiz yıl süren hükümdarlığı sonrasında tahta çıkan oğlu Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı Devleti’ni tam bir dünya gücü haline getirmiş ve 16. yüzyıl Osmanlı Devleti’nin en görkemli çağı olmuştu.
Osmanlılar farklı projelerle uluslararası güçlerini devam ettirmeye çalıştılar. Fakat farklı gerekçelere dayanan ve fikir planında çok mantıklı olan bu projelerin hiçbirinden sonuç alınamadı.
Bu projelerden Marmara-Karadeniz projesi bugüne kadar gerçekleştirilemedi. Süveyş Kanalı projesini 19. Yüzyılda Fransızlar, Don-Volga Kanalı projesini de 20. Yüzyılda Sovyetler gerçekleştirerek çok önemli değişimlere zemin hazırladılar.
Don-Volga Projesi
Don-Volga Projesi birçok gerekçesi olan bir projeydi. Osmanlı Devleti 1501’de Şah İsmail tarafından İran topraklarında kurulan ve Şiiliği siyasi bir ideoloji olarak kullanan Safevilerle büyük bir mücadeleye girişmişti. 1514’de Çaldıran’da Safevilere büyük bir darbe vurulsa da Kanuni devrinde sonuç alınamayan muharebelere girilmiş özellikle İranlıların her harekâtta iç kısımlara çekilmeleri mutlak bir zaferi engellediğinden 1555’de Amasya Antlaşması yapılarak savaşlara son verilmişti.
Türkistan devletlerinden “Sünni” Şeybaniler de İran’dan şikâyette bulunmakta ve Osmanlıların desteğiyle Safevi tehlikesinden kurtulmayı amaçlamaktaydılar. Don-Volga projesiyle savaşlarda donanmadan yararlanılarak İran tehdidine son verilecekti. Ayrıca İstanbul’a Türkistanlı hacıların Hicaz yolculuğunun Safeviler tarafından engellendiğine dair mektuplar gelmekteydi.
Projenin diğer gerekçesi 1552’de Kazan ve 1556’da Astrahan’ı (Ejderhan) alarak bölgeye hâkim olan ve Osmanlı Devleti’nin Türkistan hanlıklarıyla bağlantısını kesen Rusya tehlikesini ortadan kaldırmaktı. Rus yayılmasıyla Kazaklar, Nogaylar ve Çerkezlerin büyük kısmı Rus egemenliğine girmiş, Volga bir Rus nehri olmuştu. Ayrıca Ruslar Kafkaslara inme planları yapmaya başlamışlardı.
Aynı dönemde Rusların Kazaklarla birlikte Azak’ı kuşatmaları da İstanbul’u iyice endişeye sevk etmişti. Rus genişlemesiyle ticaret yollarını kaybeden Türkistan hanlıkları ve Türkistanlı tüccarlar da Osmanlı hükümdarından yardım istemekteydiler.
Kanal, “Hayal” Oldu
Bu nedenlerle Astrahan (Ejderhan) seferine karar verilerek Rusların eline düşen Astrahan’ın geri alınması ve Don ve Volga’nın birleştirilmesi projesi uygulamaya konuldu.
Projeye göre Karadeniz’e dökülen Don nehriyle Hazar’a dökülen Volga nehri arasında bir kanal açılarak Karadeniz-Hazar bağlantısı kurulacak, böylece hem ticarette hem de savaşlarda gemilerden yararlanılabilecekti.
Projenin ilk gündeme geldiği andan itibaren en büyük muhaliflerden birisi, Kırım Hanı Devlet Giray oldu. Kırım Hanı özerk bir şekilde varlığını sürdürdüğünden bu proje gerçekleştiği taktirde serbestliğini kaybedeceği endişesini taşıyordu.
Kanuni zamanında gerçekleşmeyen proje, II. Selim zamanında Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa tarafından yeniden gündeme getirildi ve sefere karar verildi. Devlet Giray Padişah’a, burası alınsa bile Rusların geri alacağını, bu nedenle böyle bir sefere girişilmemesini tavsiye ediyordu. Bir iddiaya göre de Han, seferden Rus çarını da haberdar etmişti.
İstanbul ise sefer hazırlıklarına başlamış, Anadolu ve Rumeli’den sefere katılacak askerler belirlenerek nevruzda Kefe Beylerbeyi’nin emrinde hazır olmaları emredilmişti. Rus kaynaklarına göre bu şekilde toplanan 17.000 asker Kefe’ye gelmiş, Kırım Hanlığının 50.000 askeriyle birlikte Kefe Beylerbeyi Kasım Bey kumandasında toplanmıştı.
1569 yılı Temmuz’unda Don nehrinde harekât başladıysa da suların çekilmesinden dolayı gemiler yoluna devam edemediğinden yükler karadan taşınmaya çalışıldı. Bu girişim başarısız olunca bu kez de Astrahan’a karadan harekâta karar verildi. Bu sefer de yeterince top, mühimmat ve erzak götürülemedi.
1569 Ağustos’unda Don nehri kenarında kanal kazılmaya başlandı. Üç ay boyunca işçiler kazıyla uğraşırken askerin de Rusların yeni yaptıkları Astrahan kalesini geri alması planlansa da kışın yaklaşması ve topların eksikliği nedeniyle hafif bir muhasara yapılabildi.
Padişah II. Selim kış nedeniyle eski Astrahan’da konaklanmasını emrettiyse de Kasım Bey Azak’a çekilmeye karar verdi. Hatta hafriyat levazımı yerinde bırakıldı. Bu kararda askerin alışık olmadığı bu bölgede kış şartlarından korkmasının ve Kırım askerinin günlerin kısa olmasından dolayı namaz kılmanın mümkün olmadığı, kışın çok sert geçeceği gibi propagandalarının da etkili olduğu anlaşılmaktadır.
Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesi de çok kötü şartlarda gerçekleşti. Astrahan-Azak arasındaki 700 kilometrelik yol, asker için bir eziyete dönüştüğü gibi Karadeniz’e açılan gemiler de fırtınaya yakalandılar. Büyük masraflar ve emeklere rağmen sonuç tam bir hüsrandı ve ancak 2.000-3000 asker İstanbul’a dönebildi.
Tarihçilere göre projenin başarısızlığında; kanalın açılacağı yerde esaslı incelemeler yapılmaması, böylesine büyük bir projenin kısa bir zaman diliminde ve sınırlı kaynaklarla gerçekleştirilmek istenmesi ve iklim şartlarının dikkate alınmaması etkili olmuştu.
Proje daha sonra Rus Çarı I. Petro (Büyük-Deli) tarafından uygulanmak istediyse de yine gerçekleşmedi. Don-Volga Kanalı’nı açarak Karadeniz’i Hazar Denizi’ne bağlayan ise SSCB döneminde Stalin oldu.
Marmara-Karadeniz Projesi
16. Yüzyılın önemli projelerinden birisi de bugünkü Kanal İstanbul’a benzer şekilde Karadeniz ve Marmara Denizi’ni bir kanalla birleştirmekti. İznik ve Sapanca Gölüyle Sakarya nehri bir kanalla Marmara ve Karadeniz’e bağlanacak, böylece tersane için gereken kereste ve İstanbul’un yakacak ihtiyacı olan odun gemilerle taşınacaktı.
Bu projeye önce Mimar Sinan ve Grez Nikola adlı Rum kalfası görevlendirilerek tesviye işlerine başlanmış ancak proje yarım kalmıştı. İkinci defa 1591’de proje yeniden gündeme gelmiş ve bölgenin kadılarına yazılan hükümlerde; Kiraz suyunun Sapanca gölüne, Sapanca gölünün de İzmit Körfezi’ne akıtılması ve Sakarya nehrinden Sapanca Gölü’ne, oradan da İzmit Körfezi’ne kadar olan mesafenin ölçülmesi için uzmanlar gönderildiği belirtilmişti.
Kanal için 30.000 amele temin edilmiş, çevredeki köy ve çiftliklerin nakli için çalışmalar başlamış hatta Sadrazam Koca Sinan Paşa da Sapanca’ya kadar gitmişti. Ancak Paşa’nın muhaliflerinin telkinleriyle Padişah III. Murat “… Din ve devlete lâzım olur iş değildir… Bu zamana kadar odun nice ola geldi ise yine öyle tedarik olunur” diyerek projeden vazgeçmiştir.
Karadeniz’le Marmara’yı birbirine bağlayacak benzer projeler bundan sonra hemen her yüzyılda yeniden gündeme gelecek ama hep bir tasavvurdan ibaret kalacak ve icraata dönüşmeyecektir.
Süveyş Kanalı Projesi
Osmanlı’nın muhteşem yüzyılının projelerinden birisi de Akdeniz’in açılacak bir kanalla Kızıldeniz vasıtasıyla Hint Okyanusu’na bağlanmasıydı.
Coğrafya Keşifleriyle Portekizlilerin Hint Okyanusu’nda hâkim olmalarıyla birlikte bölgenin Müslüman hükümdarları Osmanlı Devleti’nden yardım talep etmişlerdi. Akdeniz’de büyük bir üstünlük kuran Osmanlı donanması Aden, Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nda Portekizliler karşısında yetersiz kalmaktaydı. Nitekim Osmanlılar Hint deniz seferlerinde başarılı olamamışlardı.
Kanuni’nin vefatından sonra Sumatra (Açe) hükümdarı Sultan Alâeddin, İstanbul’a elçi göndererek asker, top ve mühimmat talep etti. Diğer yandan Hindistan taraflarından hac ve ticaret amacıyla gelenleri korumak gerekiyordu. Ayrıca Yemen, Hicaz ve Habeş eyaletleri için de güçlü bir donanmaya ihtiyaç vardı. İşte bu nedenlerle Akdeniz’deki Osmanlı donanmasının doğrudan Hint Okyanusu’na geçebilmesi için Akdeniz’le Kızıldeniz arasında bir kanal açılması planlandı.
Dönemin hükümdarı II. Selim, Sadrazam da Sokollu idi. 1568’de Mısır Beylerbeyliğine bir hüküm gönderilerek Süveyş’ten Akdeniz’e bir kanal açmanın mümkün olup olmadığının araştırılması, genişliği ve kaç geminin kullanabileceğinin bildirilmesi emredildi. Belirlenen güzergâh da önceki dönemlerin aksine bugünkü kanalın inşa edildiği şekildeydi.
Dünya ticaret ve ekonomik hayatında önemli bir dönüm noktası olacak Süveyş projesi bu aşamadan ibaret kalmış, başka bir teşebbüs olmamıştır. Projenin bu aşamada kalmasının nedeni bilinmese de Sokollu’nun Don-Volga projesine öncelik vermek istemesinin etkili olduğu tahmin edilebilir.
Süveyş projesi üç yüz yıl sonra Fransızlar tarafından 1869’da gerçekleştirildi ve kanalın açılması, dünya ticaretinde çok önemli değişikliklere zemin hazırladı.
Osmanlı Düşündü Ama
Osmanlılar 16. Yüzyılda çok önemli projeleri gündeme getirdiler hatta planlayıp uygulamaya çalıştılar. Ancak çeşitli nedenlerle bu üç büyük proje de gerçekleştirilemedi. Özellikle Süveyş Kanalı’nın dünya ticaretindeki etkisi dikkate alındığında bu projelerin ne kadar gerçekçi olduğu açıkça görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nin en güçlü olduğu dönemde bu projeleri gerçekleştiremediği düşünüldüğünde “İstanbul Kanalı” projesinin gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini bugünden söylemek zor gözüküyor. Ancak geçmişten farklı olarak ABD ve Rusya’nın desteği alındığı takdirde bu projenin hedeflenen sürede gerçekleşeceği düşünülebilir. Çünkü Kanal İstanbul’un asıl kazananının gerek askerî gerekse ekonomik yönden öncelikle bu iki devletin olacağını tahmin etmek zor değil.
Seçilmiş Kaynakça: H. İnalcık, Osmanlı Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı Projesi”, Belleten, S. 46, 1949; M. Işık, “Ejderhan Seferi ve Don-Volga Kanal Projesi”, Vakanüvis, Yıl: 3, S. 3; İ. H., Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.3, 1. Kısım, Ankara, TTK, 2003; “Marmara ve Karadeniz’in Birleştirilmesi Hakkında Vesikalar ve Teknik Raporlar”, Belleten, S. 14-15, 1940, D. Bediz, “Süveyş Kanalı’nın Önemi”, DTCF Dergisi, IX/3, 1951; A. N. Kurat, Rusya Tarihi, Ankara, TTK, 1987.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 15.1.2020 [TR724]
Böylesine önemli bir projenin amaçları, finans kaynağı, avantaj ve dezavantajlarının kamuoyuyla ayrıntılı bir şekilde paylaşılması gerekirken sadece İstanbul’u daha değerli hale getirecek bir gelişme olarak takdim edilmesi, büyük bir problem oluşturuyor. Bu nedenle pek çok soru soruluyor, cevap bekleniyor. Ancak “ben yaptım oldu zihniyeti” ile hareket eden AKP iktidarı ise her zamanki gibi bu proje üzerinden de toplumu kutuplaştırıyor.
Peki projenin ilk sahibi kim? Araştırmalar projenin ilk defa Bizans döneminde daha sonra da 16. Yüzyılda Osmanlı Devleti tarafından ortaya atıldığını gösteriyor.
Cumhuriyet devrinde ise ilk defa Bilim ve Teknik Dergisi’nin 1990 Ağustos sayısında dönemin Enerji Bakanlığı Müşaviri Yüksel Önem’in “İstanbul Boğazı’nı Düşünüyorum” adlı makalesinde gündeme getirdiği, 1994’de de DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in seçim broşürlerinde “Boğaz ve DSP’nin Kanal Projesi” başlığıyla yer verdiği görülüyor.
İdealler ve Realite
Yavuz Sultan Selim’in sekiz yıl süren hükümdarlığı sonrasında tahta çıkan oğlu Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı Devleti’ni tam bir dünya gücü haline getirmiş ve 16. yüzyıl Osmanlı Devleti’nin en görkemli çağı olmuştu.
Osmanlılar farklı projelerle uluslararası güçlerini devam ettirmeye çalıştılar. Fakat farklı gerekçelere dayanan ve fikir planında çok mantıklı olan bu projelerin hiçbirinden sonuç alınamadı.
Bu projelerden Marmara-Karadeniz projesi bugüne kadar gerçekleştirilemedi. Süveyş Kanalı projesini 19. Yüzyılda Fransızlar, Don-Volga Kanalı projesini de 20. Yüzyılda Sovyetler gerçekleştirerek çok önemli değişimlere zemin hazırladılar.
Don-Volga Projesi
Don-Volga Projesi birçok gerekçesi olan bir projeydi. Osmanlı Devleti 1501’de Şah İsmail tarafından İran topraklarında kurulan ve Şiiliği siyasi bir ideoloji olarak kullanan Safevilerle büyük bir mücadeleye girişmişti. 1514’de Çaldıran’da Safevilere büyük bir darbe vurulsa da Kanuni devrinde sonuç alınamayan muharebelere girilmiş özellikle İranlıların her harekâtta iç kısımlara çekilmeleri mutlak bir zaferi engellediğinden 1555’de Amasya Antlaşması yapılarak savaşlara son verilmişti.
Türkistan devletlerinden “Sünni” Şeybaniler de İran’dan şikâyette bulunmakta ve Osmanlıların desteğiyle Safevi tehlikesinden kurtulmayı amaçlamaktaydılar. Don-Volga projesiyle savaşlarda donanmadan yararlanılarak İran tehdidine son verilecekti. Ayrıca İstanbul’a Türkistanlı hacıların Hicaz yolculuğunun Safeviler tarafından engellendiğine dair mektuplar gelmekteydi.
Projenin diğer gerekçesi 1552’de Kazan ve 1556’da Astrahan’ı (Ejderhan) alarak bölgeye hâkim olan ve Osmanlı Devleti’nin Türkistan hanlıklarıyla bağlantısını kesen Rusya tehlikesini ortadan kaldırmaktı. Rus yayılmasıyla Kazaklar, Nogaylar ve Çerkezlerin büyük kısmı Rus egemenliğine girmiş, Volga bir Rus nehri olmuştu. Ayrıca Ruslar Kafkaslara inme planları yapmaya başlamışlardı.
Aynı dönemde Rusların Kazaklarla birlikte Azak’ı kuşatmaları da İstanbul’u iyice endişeye sevk etmişti. Rus genişlemesiyle ticaret yollarını kaybeden Türkistan hanlıkları ve Türkistanlı tüccarlar da Osmanlı hükümdarından yardım istemekteydiler.
Kanal, “Hayal” Oldu
Bu nedenlerle Astrahan (Ejderhan) seferine karar verilerek Rusların eline düşen Astrahan’ın geri alınması ve Don ve Volga’nın birleştirilmesi projesi uygulamaya konuldu.
Projeye göre Karadeniz’e dökülen Don nehriyle Hazar’a dökülen Volga nehri arasında bir kanal açılarak Karadeniz-Hazar bağlantısı kurulacak, böylece hem ticarette hem de savaşlarda gemilerden yararlanılabilecekti.
Projenin ilk gündeme geldiği andan itibaren en büyük muhaliflerden birisi, Kırım Hanı Devlet Giray oldu. Kırım Hanı özerk bir şekilde varlığını sürdürdüğünden bu proje gerçekleştiği taktirde serbestliğini kaybedeceği endişesini taşıyordu.
Kanuni zamanında gerçekleşmeyen proje, II. Selim zamanında Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa tarafından yeniden gündeme getirildi ve sefere karar verildi. Devlet Giray Padişah’a, burası alınsa bile Rusların geri alacağını, bu nedenle böyle bir sefere girişilmemesini tavsiye ediyordu. Bir iddiaya göre de Han, seferden Rus çarını da haberdar etmişti.
İstanbul ise sefer hazırlıklarına başlamış, Anadolu ve Rumeli’den sefere katılacak askerler belirlenerek nevruzda Kefe Beylerbeyi’nin emrinde hazır olmaları emredilmişti. Rus kaynaklarına göre bu şekilde toplanan 17.000 asker Kefe’ye gelmiş, Kırım Hanlığının 50.000 askeriyle birlikte Kefe Beylerbeyi Kasım Bey kumandasında toplanmıştı.
1569 yılı Temmuz’unda Don nehrinde harekât başladıysa da suların çekilmesinden dolayı gemiler yoluna devam edemediğinden yükler karadan taşınmaya çalışıldı. Bu girişim başarısız olunca bu kez de Astrahan’a karadan harekâta karar verildi. Bu sefer de yeterince top, mühimmat ve erzak götürülemedi.
1569 Ağustos’unda Don nehri kenarında kanal kazılmaya başlandı. Üç ay boyunca işçiler kazıyla uğraşırken askerin de Rusların yeni yaptıkları Astrahan kalesini geri alması planlansa da kışın yaklaşması ve topların eksikliği nedeniyle hafif bir muhasara yapılabildi.
Padişah II. Selim kış nedeniyle eski Astrahan’da konaklanmasını emrettiyse de Kasım Bey Azak’a çekilmeye karar verdi. Hatta hafriyat levazımı yerinde bırakıldı. Bu kararda askerin alışık olmadığı bu bölgede kış şartlarından korkmasının ve Kırım askerinin günlerin kısa olmasından dolayı namaz kılmanın mümkün olmadığı, kışın çok sert geçeceği gibi propagandalarının da etkili olduğu anlaşılmaktadır.
Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesi de çok kötü şartlarda gerçekleşti. Astrahan-Azak arasındaki 700 kilometrelik yol, asker için bir eziyete dönüştüğü gibi Karadeniz’e açılan gemiler de fırtınaya yakalandılar. Büyük masraflar ve emeklere rağmen sonuç tam bir hüsrandı ve ancak 2.000-3000 asker İstanbul’a dönebildi.
Tarihçilere göre projenin başarısızlığında; kanalın açılacağı yerde esaslı incelemeler yapılmaması, böylesine büyük bir projenin kısa bir zaman diliminde ve sınırlı kaynaklarla gerçekleştirilmek istenmesi ve iklim şartlarının dikkate alınmaması etkili olmuştu.
Proje daha sonra Rus Çarı I. Petro (Büyük-Deli) tarafından uygulanmak istediyse de yine gerçekleşmedi. Don-Volga Kanalı’nı açarak Karadeniz’i Hazar Denizi’ne bağlayan ise SSCB döneminde Stalin oldu.
Marmara-Karadeniz Projesi
16. Yüzyılın önemli projelerinden birisi de bugünkü Kanal İstanbul’a benzer şekilde Karadeniz ve Marmara Denizi’ni bir kanalla birleştirmekti. İznik ve Sapanca Gölüyle Sakarya nehri bir kanalla Marmara ve Karadeniz’e bağlanacak, böylece tersane için gereken kereste ve İstanbul’un yakacak ihtiyacı olan odun gemilerle taşınacaktı.
Bu projeye önce Mimar Sinan ve Grez Nikola adlı Rum kalfası görevlendirilerek tesviye işlerine başlanmış ancak proje yarım kalmıştı. İkinci defa 1591’de proje yeniden gündeme gelmiş ve bölgenin kadılarına yazılan hükümlerde; Kiraz suyunun Sapanca gölüne, Sapanca gölünün de İzmit Körfezi’ne akıtılması ve Sakarya nehrinden Sapanca Gölü’ne, oradan da İzmit Körfezi’ne kadar olan mesafenin ölçülmesi için uzmanlar gönderildiği belirtilmişti.
Kanal için 30.000 amele temin edilmiş, çevredeki köy ve çiftliklerin nakli için çalışmalar başlamış hatta Sadrazam Koca Sinan Paşa da Sapanca’ya kadar gitmişti. Ancak Paşa’nın muhaliflerinin telkinleriyle Padişah III. Murat “… Din ve devlete lâzım olur iş değildir… Bu zamana kadar odun nice ola geldi ise yine öyle tedarik olunur” diyerek projeden vazgeçmiştir.
Karadeniz’le Marmara’yı birbirine bağlayacak benzer projeler bundan sonra hemen her yüzyılda yeniden gündeme gelecek ama hep bir tasavvurdan ibaret kalacak ve icraata dönüşmeyecektir.
Süveyş Kanalı Projesi
Osmanlı’nın muhteşem yüzyılının projelerinden birisi de Akdeniz’in açılacak bir kanalla Kızıldeniz vasıtasıyla Hint Okyanusu’na bağlanmasıydı.
Coğrafya Keşifleriyle Portekizlilerin Hint Okyanusu’nda hâkim olmalarıyla birlikte bölgenin Müslüman hükümdarları Osmanlı Devleti’nden yardım talep etmişlerdi. Akdeniz’de büyük bir üstünlük kuran Osmanlı donanması Aden, Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nda Portekizliler karşısında yetersiz kalmaktaydı. Nitekim Osmanlılar Hint deniz seferlerinde başarılı olamamışlardı.
Kanuni’nin vefatından sonra Sumatra (Açe) hükümdarı Sultan Alâeddin, İstanbul’a elçi göndererek asker, top ve mühimmat talep etti. Diğer yandan Hindistan taraflarından hac ve ticaret amacıyla gelenleri korumak gerekiyordu. Ayrıca Yemen, Hicaz ve Habeş eyaletleri için de güçlü bir donanmaya ihtiyaç vardı. İşte bu nedenlerle Akdeniz’deki Osmanlı donanmasının doğrudan Hint Okyanusu’na geçebilmesi için Akdeniz’le Kızıldeniz arasında bir kanal açılması planlandı.
Dönemin hükümdarı II. Selim, Sadrazam da Sokollu idi. 1568’de Mısır Beylerbeyliğine bir hüküm gönderilerek Süveyş’ten Akdeniz’e bir kanal açmanın mümkün olup olmadığının araştırılması, genişliği ve kaç geminin kullanabileceğinin bildirilmesi emredildi. Belirlenen güzergâh da önceki dönemlerin aksine bugünkü kanalın inşa edildiği şekildeydi.
Dünya ticaret ve ekonomik hayatında önemli bir dönüm noktası olacak Süveyş projesi bu aşamadan ibaret kalmış, başka bir teşebbüs olmamıştır. Projenin bu aşamada kalmasının nedeni bilinmese de Sokollu’nun Don-Volga projesine öncelik vermek istemesinin etkili olduğu tahmin edilebilir.
Süveyş projesi üç yüz yıl sonra Fransızlar tarafından 1869’da gerçekleştirildi ve kanalın açılması, dünya ticaretinde çok önemli değişikliklere zemin hazırladı.
Osmanlı Düşündü Ama
Osmanlılar 16. Yüzyılda çok önemli projeleri gündeme getirdiler hatta planlayıp uygulamaya çalıştılar. Ancak çeşitli nedenlerle bu üç büyük proje de gerçekleştirilemedi. Özellikle Süveyş Kanalı’nın dünya ticaretindeki etkisi dikkate alındığında bu projelerin ne kadar gerçekçi olduğu açıkça görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nin en güçlü olduğu dönemde bu projeleri gerçekleştiremediği düşünüldüğünde “İstanbul Kanalı” projesinin gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini bugünden söylemek zor gözüküyor. Ancak geçmişten farklı olarak ABD ve Rusya’nın desteği alındığı takdirde bu projenin hedeflenen sürede gerçekleşeceği düşünülebilir. Çünkü Kanal İstanbul’un asıl kazananının gerek askerî gerekse ekonomik yönden öncelikle bu iki devletin olacağını tahmin etmek zor değil.
Seçilmiş Kaynakça: H. İnalcık, Osmanlı Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı Projesi”, Belleten, S. 46, 1949; M. Işık, “Ejderhan Seferi ve Don-Volga Kanal Projesi”, Vakanüvis, Yıl: 3, S. 3; İ. H., Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.3, 1. Kısım, Ankara, TTK, 2003; “Marmara ve Karadeniz’in Birleştirilmesi Hakkında Vesikalar ve Teknik Raporlar”, Belleten, S. 14-15, 1940, D. Bediz, “Süveyş Kanalı’nın Önemi”, DTCF Dergisi, IX/3, 1951; A. N. Kurat, Rusya Tarihi, Ankara, TTK, 1987.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 15.1.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Ya Türkiye çoktan İran olmuş ise! [Ekrem Dumanlı]
Diyanet İran’la bir anlaşma imzalıyor. 18 maddelik anlaşma gereğince dini kitaplar tercüme edilecek, İlahiyat Fakültelerinde İranlı uzmanlar fıkıh dersi verecekmiş. Son yıllarda dini kitapların cayır cayır yakılmasına göz yuman ve cemaatler hakkında saçma sapan raporlar hazırlayan Diyanet’in bu hamlesi ne ile izah edilebilir? Her farklı düşünceye, sopa göstererek sus işareti yapmayı kendine vazife edinen YÖK bu anlaşmanın neresinde acaba?
Kritik bir noktada Türkiye.
Anadolu topraklarının yüzlerce yıldan beri İran yayılmacılığına karşı verdiği mücadele, çoktan delik deşik edildi. İran nüfuzuna karşı (şöyle ya da böyle) tedbirler alan Türkiye devlet aklı, çoktan askıya alındı.
Meselenin dini boyutu bir yana; devlet geleneği açısından bakıldığında bile karşımızda şöyle bir durum var: Tarih boyunca gizli- açık rekabet içinde olduğunuz bir ülke, hiç bu kadar içinize girmemişti.
Örnek mi istiyorsunuz? Buyurun size çarpıcı bir örnek: İktidarın hoşuna gitmeyen pek çok televizyon kanalı faşist yöntemlerle ya kapatıldı ya da devlet kontrolündeki TÜRKSAT uydusundan atıldı. Aynı TÜRKSAT’tan yayın yapan bir başka televizyon kanalı ise her gün İran propagandası yapıyor. Ve o kanalın yayın yönetmeni olan bir şahıs, geçenlerde öldürülen İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani’nin 15 Temmuz’da oynadığı rolü bangır bangır bağırarak anlatıyor. Bunu en çok Erdoğan’ın bildiğini söylüyor.
Nedense Erdoğan’ın bildiğini Türkiye kamuoyu bilmiyor.
İranlı bir generalin 15 Temmuz darbesinde nasıl bir rol üstlendiği nedense kimse soramıyor; sorsa bile cevap alınamıyor.
Ne zamandan beri İranlı generallerin Türk siyasetinde etkin rol oynadığına dair Türkiye cenahından resmî ya da gayr-i resmî bir ses yükselmiyor!
SEN MİSİN BU SORUYU SORAN!
Neyse, biz dönelim Türkiye eksenine.
Bugünlere bir anda gelmedik.
Vaktiyle yandaş medya, telefonu dinlenen “Selam Tevhid Örgütü” sanıklarının listesini yayınlamıştı. “Bakın kimleri dinlemişler” diyerek yayınlanan listelerde nedense bazı kişilerin soyadları gizlenmişti.
Ben de o günlerde “Listedeki herkesin adı ve soyadı açıkça yazıldığı halde niçin bazı soy isimler kapatıldı?” diye bir soru yöneltmiştim. Yandaş medya bu basit soruya bir tek kelimeyle bile cevap veremedi. Ama savcılık harekete geçip sonradan “Selam Tevhid” davasında beni de sanık listesine yazıverdi.
Aslında o savcının bu trajikomik hassasiyeti (!) bir çeşit tepki ölçümüydü. Adam gerçekten Cumhuriyet’in savcısı olsa, yandaş medya tarafından soy isimleri gizlenen kişileri merak etmesi ve oradan bulacağı ipuçları ile soruşturmayı derinleştirmesi gerekiyordu. Öyle yapmadı. Benim de aralarında olduğum bu konuyu sorgulayan gazetecilere dava açtı. Neden?
Aslında acı gerçek ortadaydı. Selam Tevhid davasında telefonu dinlenen 200 civarındaki kişinin aralarında İranlı generaller, komutanlar ve istihbarat elemanları vardı. Soy isimler yayınlandığında bu kişilerin gerçek kimlikleri ve faaliyetleri deşifre edilecekti.
Mesele mezhepçilik de değildi ayrımcılık da. Resmen bir devlet Türkiye sınırları içinde ajanlık faaliyeti yapıyordu. Bu ajanlar sadece Anadolu’nun bazı illerinde değil, İstanbul’da, özellikle Caferî mezhebine mensup vatandaşların yaşadığı bölgelerde çok sıkı faaliyet yürütüyor ve nüfuz alanlarını genişletiyordu. Bu konuyu araştıran herkes (polis, savcı, hâkim) şimdi hapishanelerde çürütülüyor.
Bu konuyu derinlemesine araştıran ve yazanlardan biri olan Gültekin Avcı’nın suçu neydi ki yıllardır hapishanede? Nasıl bir intikam duygusudur ki tahliye olduktan hemen sonra uydurma bir bahane ile tekrar hapishaneye gönderiliyor? Selam Tevhit dosyası ile ilgili yazdıklarının karşılığı hapishanelerde çürütülmek değil; varsa bir yanlışı, karşıt yazılarla Avcı’nın fikirlerini çürütmek olmalı değil miydi? Türkiye’de onlarca kalemşorları var; çıkar cevap verirlerdi. Öyle olmadı maalesef. Sırf bu konuyu yazdığı için intikam alındı ve alınıyor Gültekin Avcı’dan.
Bir dönem İran tehlikesini dile getirenler çok ağır ithamlarla karşılaşıyordu. Hala da öyledir. Ama gerçeklerden kaçmak çözüm değil ki…
Topyekûn İran düşmanlığı ne insani ne İslamidir; ancak İran’ın yayılmacı politikalarının bölge ve Türkiye’deki yansımalarını görmezden gelmek de vebali olan bir tutumdur. “Türkiye İran olmayacak” diyen bir kısım çevreler ise olayın çok dışında ve sathi değerlendirmeler yapıyor.
Aradan geçen bunca zamandan sonra İran’ın Türkiye içinde ne kadar mesafe aldığını görmek gerekiyor. “Sizi 15 Temmuz’da biz kurtardık” sözleri rastgele sarf edilmiş sözler değil.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK YAPISIYLA NEDEN OYNADILAR?
Türkiye’yi yönetenler, 17/25 Aralık’ta patlayan yolsuzluk skandalı sonrası, Türkiye’nin mevcut demografik yapısıyla kendilerine tas tamam teslim olmayacağını düşündüler. Bu yapıyı değiştirmeye, yeni oluşacak nüfusun kendileri lehine bir koruyucu mekanizma haline gelmesine karar verdiler.
Suriyeli göçmenlere bu kadar geniş kucak açmanın altında yatan sebeplerden biri de budur.
Ortadoğu ülkelerine kolayca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesinin altında yatan sebeplerden biri de budur.
Yüzlerce yıldan beri açık ya da gizli bir şekilde rekabet halinde bulunduğunuz İran’a bütün kapıların ardına kadar açılmasının bir sebebi de budur…
Türkiye’nin Ortadoğululaştırmasının karşısında en büyük sosyal engel, çoğunluk itibarıyla Sünni olan tarikatlar ve cemaatlerdi. Dolayısıyla İran’a ve siyasal amaç taşıyan Şii yayılmacılığına temelden karşıydılar.
17 Aralık’ta suçüstü yakalanan ve bu yüzden kendisine hesap sorulacağını düşünen Erdoğan, tarikat ve cemaatlere iki seçenek sundu: Ya tamamen Erdoğan’a teslim olacak, onun emrine gireceklerdi; ya da yok edileceklerdi. Nitekim öyle oldu. Teslim olanlar âbâd edildi. Teslim olmayan yüzbinlerce masum da Erdoğan zulmünün altında inim inim inliyor.
Erdoğan’ın baskıcı rejimine boyun eğmediği için bedelini hapishanede yatmakla ödeyen bir cemaat lideri Alparslan Kuytul bir açıklama yaptı. Türkiye’de bütün cemaatlerin yok edilmeye çalışıldığını ifade etti. Doğru söylüyordu.
Eksik olan ve yeterince konuşulmayan şey şu ki Türkiye’de bütün cemaatler yok edilirken boşalan alana birileri dolduruyor.
İzmir’de bulunan Özel Yamanlar Koleji, bir cemaatin elinden faşist yöntemlerle alındı ve yobaz bir kitleye teslim edildi. Geçenlerde orada düzenlenen bir toplantıda yapılan konuşmalar bazılarını rahatsız etmiş. Neye itiraz ediyorlar ki. Olacağı buydu. Bir cemaati 15 Temmuz tuzağıyla devre dışı bıraktıklarında boşalan alanı kim dolduracaktı ki! Bir zamanlar “Türkiye İran olamaz” diye sloganlar atanlar, şimdilerde yobazların insafına kalmış durumda. Sendeki bu nemelazımcılık olduğu müddetçe (Allah korusun) Türkiye İran da olur, Suriye de…
Görün artık şu gerçeği: Radikal İslam Türkiye’de devlet imkanlarıyla beslenip büyütülüyor. Mesele sadece İran değil. Türkiye artık kendilerine “Radikal İslamcı” denilen eli silahlı militanlar için cazip bir ülke. Ellerini kollarını sallayarak Türkiye giriyor, propagandasını yapıyor eleman devşiriyor, militan yetiştiriyorlar.
İşte bu boşalan alanların acımasız bir şekilde doldurulmasıdır. Acımasız diyorum; çünkü tarikat ve cemaatlerde “sevgi, saygı, hoşgörü ve diyalog” kavramları geçerli iken bu yeni devşirilen nesilde “savaşmak, öldürmek, ölmek, tekfir etmek, nefret etmek” kavramları el üstünde tutuluyor.
[Ekrem Dumanlı] 15.1.2020 [TR724]
Kritik bir noktada Türkiye.
Anadolu topraklarının yüzlerce yıldan beri İran yayılmacılığına karşı verdiği mücadele, çoktan delik deşik edildi. İran nüfuzuna karşı (şöyle ya da böyle) tedbirler alan Türkiye devlet aklı, çoktan askıya alındı.
Meselenin dini boyutu bir yana; devlet geleneği açısından bakıldığında bile karşımızda şöyle bir durum var: Tarih boyunca gizli- açık rekabet içinde olduğunuz bir ülke, hiç bu kadar içinize girmemişti.
Örnek mi istiyorsunuz? Buyurun size çarpıcı bir örnek: İktidarın hoşuna gitmeyen pek çok televizyon kanalı faşist yöntemlerle ya kapatıldı ya da devlet kontrolündeki TÜRKSAT uydusundan atıldı. Aynı TÜRKSAT’tan yayın yapan bir başka televizyon kanalı ise her gün İran propagandası yapıyor. Ve o kanalın yayın yönetmeni olan bir şahıs, geçenlerde öldürülen İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani’nin 15 Temmuz’da oynadığı rolü bangır bangır bağırarak anlatıyor. Bunu en çok Erdoğan’ın bildiğini söylüyor.
Nedense Erdoğan’ın bildiğini Türkiye kamuoyu bilmiyor.
İranlı bir generalin 15 Temmuz darbesinde nasıl bir rol üstlendiği nedense kimse soramıyor; sorsa bile cevap alınamıyor.
Ne zamandan beri İranlı generallerin Türk siyasetinde etkin rol oynadığına dair Türkiye cenahından resmî ya da gayr-i resmî bir ses yükselmiyor!
Bazılarının hemen taarruza geçip ‘Bırakın bu İran düşmanlığını’ dediğini duyar gibiyim. Haklı oldukları bir nokta var: Hiçbir ülkeye topyekûn düşmanlık yapılamaz; yapılmamalı da. Bu ırkçılık olur, ayrımcılık olur. Ne var ki İran devletinin binlerce senelik yayılmacı geleneğini görmezden gelmek de siyaset biliminden ve tarih bilgisinden nasipsizlik demektir. Ayrıca konu sadece Türkiye ile sınırlı da değildir. Esaslı siyaset bilimcilerin yayılmacı devlet politikalarını hesaba katmadan Ortadoğu ve Körfez analizi yapmadığı da aşikârdır…Kudüs Tv Yayın Yönetmeni Nureddin Şirin, İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin 15 Temmuz’daki rolünü anlattı pic.twitter.com/uwXHAXvCYG— Tr724 (@Tr724) January 8, 2020
SEN MİSİN BU SORUYU SORAN!
Neyse, biz dönelim Türkiye eksenine.
Bugünlere bir anda gelmedik.
Vaktiyle yandaş medya, telefonu dinlenen “Selam Tevhid Örgütü” sanıklarının listesini yayınlamıştı. “Bakın kimleri dinlemişler” diyerek yayınlanan listelerde nedense bazı kişilerin soyadları gizlenmişti.
Ben de o günlerde “Listedeki herkesin adı ve soyadı açıkça yazıldığı halde niçin bazı soy isimler kapatıldı?” diye bir soru yöneltmiştim. Yandaş medya bu basit soruya bir tek kelimeyle bile cevap veremedi. Ama savcılık harekete geçip sonradan “Selam Tevhid” davasında beni de sanık listesine yazıverdi.
Aslında o savcının bu trajikomik hassasiyeti (!) bir çeşit tepki ölçümüydü. Adam gerçekten Cumhuriyet’in savcısı olsa, yandaş medya tarafından soy isimleri gizlenen kişileri merak etmesi ve oradan bulacağı ipuçları ile soruşturmayı derinleştirmesi gerekiyordu. Öyle yapmadı. Benim de aralarında olduğum bu konuyu sorgulayan gazetecilere dava açtı. Neden?
Aslında acı gerçek ortadaydı. Selam Tevhid davasında telefonu dinlenen 200 civarındaki kişinin aralarında İranlı generaller, komutanlar ve istihbarat elemanları vardı. Soy isimler yayınlandığında bu kişilerin gerçek kimlikleri ve faaliyetleri deşifre edilecekti.
Mesele mezhepçilik de değildi ayrımcılık da. Resmen bir devlet Türkiye sınırları içinde ajanlık faaliyeti yapıyordu. Bu ajanlar sadece Anadolu’nun bazı illerinde değil, İstanbul’da, özellikle Caferî mezhebine mensup vatandaşların yaşadığı bölgelerde çok sıkı faaliyet yürütüyor ve nüfuz alanlarını genişletiyordu. Bu konuyu araştıran herkes (polis, savcı, hâkim) şimdi hapishanelerde çürütülüyor.
Bu konuyu derinlemesine araştıran ve yazanlardan biri olan Gültekin Avcı’nın suçu neydi ki yıllardır hapishanede? Nasıl bir intikam duygusudur ki tahliye olduktan hemen sonra uydurma bir bahane ile tekrar hapishaneye gönderiliyor? Selam Tevhit dosyası ile ilgili yazdıklarının karşılığı hapishanelerde çürütülmek değil; varsa bir yanlışı, karşıt yazılarla Avcı’nın fikirlerini çürütmek olmalı değil miydi? Türkiye’de onlarca kalemşorları var; çıkar cevap verirlerdi. Öyle olmadı maalesef. Sırf bu konuyu yazdığı için intikam alındı ve alınıyor Gültekin Avcı’dan.
Bir dönem İran tehlikesini dile getirenler çok ağır ithamlarla karşılaşıyordu. Hala da öyledir. Ama gerçeklerden kaçmak çözüm değil ki…
Topyekûn İran düşmanlığı ne insani ne İslamidir; ancak İran’ın yayılmacı politikalarının bölge ve Türkiye’deki yansımalarını görmezden gelmek de vebali olan bir tutumdur. “Türkiye İran olmayacak” diyen bir kısım çevreler ise olayın çok dışında ve sathi değerlendirmeler yapıyor.
Aradan geçen bunca zamandan sonra İran’ın Türkiye içinde ne kadar mesafe aldığını görmek gerekiyor. “Sizi 15 Temmuz’da biz kurtardık” sözleri rastgele sarf edilmiş sözler değil.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK YAPISIYLA NEDEN OYNADILAR?
Türkiye’yi yönetenler, 17/25 Aralık’ta patlayan yolsuzluk skandalı sonrası, Türkiye’nin mevcut demografik yapısıyla kendilerine tas tamam teslim olmayacağını düşündüler. Bu yapıyı değiştirmeye, yeni oluşacak nüfusun kendileri lehine bir koruyucu mekanizma haline gelmesine karar verdiler.
Suriyeli göçmenlere bu kadar geniş kucak açmanın altında yatan sebeplerden biri de budur.
Ortadoğu ülkelerine kolayca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesinin altında yatan sebeplerden biri de budur.
Yüzlerce yıldan beri açık ya da gizli bir şekilde rekabet halinde bulunduğunuz İran’a bütün kapıların ardına kadar açılmasının bir sebebi de budur…
Türkiye’nin Ortadoğululaştırmasının karşısında en büyük sosyal engel, çoğunluk itibarıyla Sünni olan tarikatlar ve cemaatlerdi. Dolayısıyla İran’a ve siyasal amaç taşıyan Şii yayılmacılığına temelden karşıydılar.
17 Aralık’ta suçüstü yakalanan ve bu yüzden kendisine hesap sorulacağını düşünen Erdoğan, tarikat ve cemaatlere iki seçenek sundu: Ya tamamen Erdoğan’a teslim olacak, onun emrine gireceklerdi; ya da yok edileceklerdi. Nitekim öyle oldu. Teslim olanlar âbâd edildi. Teslim olmayan yüzbinlerce masum da Erdoğan zulmünün altında inim inim inliyor.
Erdoğan’ın baskıcı rejimine boyun eğmediği için bedelini hapishanede yatmakla ödeyen bir cemaat lideri Alparslan Kuytul bir açıklama yaptı. Türkiye’de bütün cemaatlerin yok edilmeye çalışıldığını ifade etti. Doğru söylüyordu.
Eksik olan ve yeterince konuşulmayan şey şu ki Türkiye’de bütün cemaatler yok edilirken boşalan alana birileri dolduruyor.
İzmir’de bulunan Özel Yamanlar Koleji, bir cemaatin elinden faşist yöntemlerle alındı ve yobaz bir kitleye teslim edildi. Geçenlerde orada düzenlenen bir toplantıda yapılan konuşmalar bazılarını rahatsız etmiş. Neye itiraz ediyorlar ki. Olacağı buydu. Bir cemaati 15 Temmuz tuzağıyla devre dışı bıraktıklarında boşalan alanı kim dolduracaktı ki! Bir zamanlar “Türkiye İran olamaz” diye sloganlar atanlar, şimdilerde yobazların insafına kalmış durumda. Sendeki bu nemelazımcılık olduğu müddetçe (Allah korusun) Türkiye İran da olur, Suriye de…
Görün artık şu gerçeği: Radikal İslam Türkiye’de devlet imkanlarıyla beslenip büyütülüyor. Mesele sadece İran değil. Türkiye artık kendilerine “Radikal İslamcı” denilen eli silahlı militanlar için cazip bir ülke. Ellerini kollarını sallayarak Türkiye giriyor, propagandasını yapıyor eleman devşiriyor, militan yetiştiriyorlar.
İşte bu boşalan alanların acımasız bir şekilde doldurulmasıdır. Acımasız diyorum; çünkü tarikat ve cemaatlerde “sevgi, saygı, hoşgörü ve diyalog” kavramları geçerli iken bu yeni devşirilen nesilde “savaşmak, öldürmek, ölmek, tekfir etmek, nefret etmek” kavramları el üstünde tutuluyor.
[Ekrem Dumanlı] 15.1.2020 [TR724]
Bu sivilleri kim vurdu? [Adem Yavuz Arslan]
Daha önce bu köşede yazdığım “15 Temmuz’da TSK envanterinde olmayan mühimmat kullanılmış” başlıklı yazımda darbe girişimine dair söylemleri temelden sarsabilecek bazı detaylara yer vermiştim.
Veriler çok önemli olduğu için kısaca hatırlatayım:
15 Temmuz akşamı öldürülen bazı sivillerin cesedinden TSK envanterinde olmayan zırh delici çelik başlıklı mermiler çıktı. Mahkeme dosyalarında yer alan otopsi raporlarına göre şehitler Mustafa Avcu, Yakup Başıbüyük ve Ömer Takdemir’in vücutlarında zırh delici çelik mermiler var. TSK envanterinde bu tür mermi yoksa bu sivilleri kim vurdu?
Bir başka soru işareti ise şu; Şehitler Ümit Çoban, Medet Ekizceli ve Rüstem Resul Perçin’in vücudundan çıkan mermilerin faillerini bulmak için yapılan çalışmanın raporuna göre (ANK-BLS-19-09077) bu mermiler sanıkların silahlarından çıkmamış. Tüm silahlar toplanmış ve balistik incelemesi yapılmış. Ancak maktüllerden çıkan mermiler bu silahlara ait değil. O zaman bu insanları kim şehit etti?
Çok önemli bir başka soru: 15 Temmuz’un sembol olaylarından Emniyet Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan’ın yaralanması, koruması Hasan Gülhan’ın şehit edilmesinde kullanıldığı iddia edilen 11CO1248 seri numaralı MP-5 tabanca ortadan kaybolmuş. Artık silahın kaydı yok. Delil mahiyeti taşıyan önemli bir silahın kaydı siliniyor ve mahkeme sanıkların talebine rağmen silahın akıbetini araştırmıyor.
Olay yerinden 5.56 mm çapında 377 kovan toplanmış. Bu kovanların da 44 ayrı silahtan atıldığı kriminal raporla sabit. Ancak 26 rütbeli sanık var ve bu sanıkların dışında 18 silahın sahibinin olması gerekiyor. Ancak mahkeme bu 18 silahı araştırmıyor.
Kumpası delillendiren çok önemli bir detay: 18 Temmuz 2016. Yani darbe girişiminden 3 gün sonrası. O tarihe kadar binlerce kişi gözaltına alınmış, darbeci olmakla suçlanan askerler çoktan toplanmış, işkence görmekteler. Saat 11:45’te Cumhurbaşkanlığı Külliyesi 3 nolu giriş kapısının yanındaki demir korkuluklara askeri mühimmat atıldığı bilgisi alınıyor. Mühimmatın etkisiyle demir korkuluklarda eğilme oluyor. Kriminal rapora göre “sevk motor yakıtının ABD yapımı, ana patlayıcı maddesi olarak TNT olan M41 serisi yerden havaya omuzdan atılan RDY füzesi mühimmatının gövde kısmına ait olabileceği…” Bu roketi kimin attığı hala muamma. Sanıklardan Necip Erkul “RDY roketi Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterinden 15 yıl önce çıktı ve bu ekipman MİT’te devredildi” iddiasında bulunuyor. Saray’ın bombalanması, bombalanma şekli zaten şüpheliydi, bu veri doğruysa ortada büyük bir komplo var demektir. Bu kadar korumanın, polisin, kameranın ve vatandaşın arasında darbecilerin gelip oraya roketle saldırması, hem de 3 gün sonra pek akla yatkın değil.
15 Temmuz mahkemeleri sembolik yargılama yapıyor. Sanıkların en temel taleplerine bile cevap verilmediği gibi olayı aydınlatacak konularda araştırma yapmıyor. Mesela 15 Temmuz günü Jandarma Genel Komutanlığı önünde yaşanan olaya dair sanıklardan Tarık Kaya, yargılamaya müşteki olarak katılan Mehmet Akif Arslan’a şu soruyu yöneltiyor “Din görevlisi olduğunuzu söylediniz. 15 Temmuz akşamı tahta saplı kaleşnikofla ateş ediyordunuz. O silahı nereden aldınız?” Mahkeme bu konuyu da araştırmadan geçiyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
PEKİ BU SİVİLLERİ KİM VURDU?
Bu bölümde yine mahkeme dosyaları arasında kaybolmuş, sanıkların tüm taleplerine rağmen mahkeme heyetinin dikkatini çekmemiş çok önemli bilgilere, belgelere bakacağız.
Bilindiği gibi Akıncı Hava Üssü darbe girişiminin merkezi olarak kabul ediliyor ve o gece Akıncı Üssü nizamiyesinde meydana gelen olaylarda 8 kişi hayatını kaybetti, 87 kişi de yaralandı.
İddianameye ve savcının mütalaasına olay şu şekilde yansıdı: “Kahramankazan halkından 8 kişinin öldürülüp 87 kişinin uzun namlulu silahlar ve tabanca ile kısa mesafeden ateş edilip taranarak yaralanması, nizamiye önünde bulunan vatandaşlara doğru, çok yakın mesafeden uzun namlulu silahlarla, etkili mesafeden ateş etmeleri sonucunda 8 kişinin öldüğü…” (mütalaa, sayfa 292)
İddianame ve mütalaaya göre nizamiyede şehit edilen siviller askerler tarafından yakın mesafeden uzun namlulu silahlarla taranarak öldürüldü.
Sanık askerler ise sivillere ateş etmediklerini savunuyor.
Otopsi raporlarına göre şehitlerden Ömer Takdemir, Samet Cantürk, Hasan Yılmaz, Emrah Sapa, Ali Anar enselerinden (kafanın arka kısmından) Yasin Yılmaz ise sağ kulak bölgesinden giren kurşunlarla hayatını kaybetmiş.
Olay yerini hatırlayalım. Askerler nizamiyede tek sıra halinde duruyorlar. Sivil vatandaşlar ise nizamiyenin kapısında askerle yüz yüze. Aradaki mesafe 5 metreden az. Hatta askerle sivil vatandaşlar arasında sözlü münakaşa da var.
Peki yüz yüze bakan bu insanlar nasıl oldu da ensesinden vuruldu?
İlk akla gelen yaşanan kargaşa sırasında sivillerin kaçmaya başladığı, askerinde hedef gözeterek ateş etmesi ihtimali. Ancak otopsi raporlarında yer alan mermi giriş açıları rastgele atışı işaret etmiyor. Yani savcının iddianame ve mütalaasında iddia ettiği gibi yakın mesafeden tarama olsaydı şehitlerin vücutlarında gelişi güzel mermi girişleri olmalıydı. Ancak şehitlerin biri hariç hepsi ensesinden ve kafasının arkasından vurulmuş.
Sanıklar kendilerinin havaya ateş ettiğini, hedef gözeterek atış yapmadıklarını, ancak sivillerin askerle karşı karşıya getirilip provokasyon amaçlı başkalarınca öldürüldüğünü iddia ediyor. Görgü tanıkları da ‘eğer grup dağılmazsa önce havaya sonra da ayaklarına ateş edilmesi’ yönünde anons edildiğini teyit ediyor.
Hatta sanıklar mahkemeye olay yeri kayıtlarındaki sniper sesini de dinlettiler ancak mahkeme heyeti sanıkların “Sniper sesi incelensin, uzaktan yapılan bu atışı kim yaptı?” taleplerini geri çevirdi.
Özetle fazlasıyla şüpheli bir durum. Eğer şehitlerin vücutlarında gelişigüzel mermi girişleri olsa karmaşa esnasında vuruldukları düşünülebilirdi. Ancak 8 şehitten 6’sı ense ve civarından vurulmuş.
Mahkemenin tüm şüpheleri giderecek şekilde titizlikle iddiaların üzerine gitmesi gerekirken tam tersini yapıyor.
AKSAKALLI’NIN TEKMELERİ
15 Temmuz’un en karanlık isimlerinden birisi şüphesiz dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’dır. Hem 15 Temmuz öncesi hem de darbe girişimi sırasında yaptığı hamlelerle TSK’nın tuzağa çekilmesinde önemli bir rol oynadı.
Buna karşı mahkemelerden kaçırıldı, o geceye ait temel soruları cevaplamadı. Eldeki tek veri müşteki olarak savcıya verdiği ifade. Orada da 15 Temmuz akşamını kendi perspektifinden anlatıyor ama kritik konuların yanından bile geçmiyor.
Mesela Aksakallı’nın anlatımına göre Gazi Orduevi’ndeki düğünden erken ayrılıyor ve özel kuvvetler mensubu iki asker kendisini kaçırmaya çalışıyor. Aksakallı bir tekmeyle iki askeri etkisiz hale getirip izini kaybettiriyor ve ertesi gün saat 10’a kadar ortalarda gözükmüyor. Dönemin Van Asayiş Kolordu Komutanı İsmail Metin Temel’in savcılık ifadesine göre Aksakallı Temel’i arayıp “Karargah işgal edildi ben evdeyim” diyor. Metin Temel “Karargaha dön” deyince Aksakallı “Karımı teskin ediyorum” cevabını veriyor.
Oysa ki Aksakallı 15 Temmuz akşamı bir telefonla darbe girişimini sonlandırabilir, askeri sokaktan çekebilirdi ama tam tersini yapıp hem Semih Terzi’nin Silopi’den Ankara’ya gelmesini sağladı hem de sivilleri sokağa çekti. Aksakallı o akşam kimsenin bilmediği bir yerde saklanıp MİT’le telefon trafiği yönetti, televizyonlara bağlandı, astsubay Ömer Halisdemir’i defalarca arayıp Semih Terzi’nin ölüm emrini verdi.
Aksakallı’ya dair sorulacak tonla soru var ve meslektaşım Ahmet Dönmez’in TR724’te yayınlanan ‘Zekai Aksakallı bu sorularla yüzleşemedi’ başlıklı iki yazısında bunları detayıyla anlatıyor. Bu iki yazıyı okumanızı hararetle tavsiye ediyorum.
Bugün bu konuya yeniden dönmemin nedeni şu; geçtiğimiz günlerde bir dava dosyasında Zekai Aksakallı’nın video görüntülerine rastladım. Video Özel Kuvvetler Komutanlığı Ziyaretçi Girişindeki güvenlik kameralarına ait. Videoda Zekai Aksakallı, gözleri ve elleri bağlı, kanlar içerisinde yerde baygın halde yatan silah arkadaşlarına tekme atıyor, kafalarına basıyor.
Bu video Aksakallı’ya dair işkence iddialarını destekliyor çünkü yargılamalar esnasında çok sayıda sanık Aksakallı’nın bizzat kendilerine işkence yaptığını anlattı.
İşte bu noktada dönüp ÖKK Ziyaretçi nizamiyesindeki güvenlik kameraları kayıtlarına bakalım.
Bir grup asker elleri ve gözleri bağlanmış halde. Sürüklenerek odaya getiriliyor, yere yatırılıyor. Bir sonraki görüntüde elinde tabanca olan birisi sırasıyla tabancanın kabzasıyla elleri ve gözleri bağlı askerlere vuruyor. Darbenin etkisiyle askerler yere düşüyorlar. Muhtemelen bayılıyorlar çünkü videonun devam eden bölümlerinde kıpırdamadan yatıyorlar ve kafalarının yanında yerde kan birikmiş.
Üçüncü video da aynı yerden.
Bu kez Zekai Aksakallı (Sarı tşörtlü-şapkalı) etrafında bir grup sivil giyimli askerle geliyor. Aksakallı yerde yüzüstü yatan, elleri arkadan kelepçelenmiş askerlerden bazılarını tekmeliyor, birinin başına ayağıyla basıp bir şeyler söylüyor.
Kayıtta ses yok ancak Aksakallı’nın tekmeleri net olarak gözüküyor. İzlediğiniz videolar gizli kapaklı değil. ÖKK nizamiyesinde. Orada kamera olduğunu Zekai Aksakallı’da biliyor, tabancasının kabzasıyla elleri gözleri bağlı askerlerin kafasına vuran kişi de.
Ancak kameraların altında bile kötü muamele yapmaktan çekinmiyorlar. Nitekim mahkemelerde bu konu sıklıkla gündeme geldi.
Mesela kamuoyunun MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Genelkurmay Karargahı’ndan ayrılma görüntüsünden tanıdığı Genelkurmay Protokol subayı Üsteğmen Kübra Yavuz’un işkence gördüğü iddiası.
Yavuz mahkeme ifadesinde Aksakallı’nın yetkisi olmadığı halde Genelkurmay Karargahı’nda bir sorgu odası kurduğunu ve kendisine işkence yaptığını anlattı. Üsteğmen Yavuz ölüm tehditleri aldığını, küfre maruz kaldıklarını, elleri, gözleri bağlı vaziyette elektrik verilerek, dövülerek, 2 gün aç bırakılarak ifade verdiğini, önüne konan ifadeyi zorla imzaladığını anlattı. Kendisine işkence yapan kişinin Zekai Aksakallı ve İrfan Özsert olduğunu söyledi.
Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam da mahkemede, “Zekai Aksakallı ve Alay Komutanı Ümit Tatan’ın emri ile iki gün bize işkence yapıldı.” iddiasında bulunmuştu.
Astsubay Turgay Uslanmaz, gözaltına alındıktan sonra yaşadıklarıyla ilgili de şu iddialarda bulundu: “Erdinç Komutan, ÖKK’nın en sevilmeyen kurmay başkanıydı. Ama böyle biri işkenceye engel olmak istedi, ‘kötü muamele yok’ dedi. Bu uyarı üzerine önce durdular. Zekai Paşa geldi, Ümit Bak’a küfretti, Semih Terzi’nin öldüğünü söyledi. Bana ilk işkenceye başlayan Zekai Paşa’dır. Beni eşim ve kızlarımın namusuyla tehdit ettiler, eden Zekai Aksakallı’dır.”
Görüldüğü gibi çok sayıda sanık bizzat Aksakallı’dan işkence gördüğünü, işkence talimatını onun verdiğini söylüyor. Şimdi ortaya çıkan video da bunu doğruluyor. Kameraların altında, elleri ve gözleri bağlı silah arkadaşlarına tekme atan, kafasına basan biri gözden uzakta neler yapabilir?
Peki bu iddialar karşısında mahkeme ne yapmış olabilir?
Mahkeme ‘davamızın konusu değil, ayrıca suç duyurusunda bulunabilirsiniz’ deyip konuyu kapattı. Maalesef 15 Temmuz yargılamaları adaletin yerine bulmasına değil, Erdoğan tarafından verilen direktiflerin yerine getirilmesine hizmet ediyor.
[Adem Yavuz Arslan] 15.1.2020 [TR724]
Veriler çok önemli olduğu için kısaca hatırlatayım:
15 Temmuz akşamı öldürülen bazı sivillerin cesedinden TSK envanterinde olmayan zırh delici çelik başlıklı mermiler çıktı. Mahkeme dosyalarında yer alan otopsi raporlarına göre şehitler Mustafa Avcu, Yakup Başıbüyük ve Ömer Takdemir’in vücutlarında zırh delici çelik mermiler var. TSK envanterinde bu tür mermi yoksa bu sivilleri kim vurdu?
Bir başka soru işareti ise şu; Şehitler Ümit Çoban, Medet Ekizceli ve Rüstem Resul Perçin’in vücudundan çıkan mermilerin faillerini bulmak için yapılan çalışmanın raporuna göre (ANK-BLS-19-09077) bu mermiler sanıkların silahlarından çıkmamış. Tüm silahlar toplanmış ve balistik incelemesi yapılmış. Ancak maktüllerden çıkan mermiler bu silahlara ait değil. O zaman bu insanları kim şehit etti?
Çok önemli bir başka soru: 15 Temmuz’un sembol olaylarından Emniyet Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan’ın yaralanması, koruması Hasan Gülhan’ın şehit edilmesinde kullanıldığı iddia edilen 11CO1248 seri numaralı MP-5 tabanca ortadan kaybolmuş. Artık silahın kaydı yok. Delil mahiyeti taşıyan önemli bir silahın kaydı siliniyor ve mahkeme sanıkların talebine rağmen silahın akıbetini araştırmıyor.
Olay yerinden 5.56 mm çapında 377 kovan toplanmış. Bu kovanların da 44 ayrı silahtan atıldığı kriminal raporla sabit. Ancak 26 rütbeli sanık var ve bu sanıkların dışında 18 silahın sahibinin olması gerekiyor. Ancak mahkeme bu 18 silahı araştırmıyor.
Kumpası delillendiren çok önemli bir detay: 18 Temmuz 2016. Yani darbe girişiminden 3 gün sonrası. O tarihe kadar binlerce kişi gözaltına alınmış, darbeci olmakla suçlanan askerler çoktan toplanmış, işkence görmekteler. Saat 11:45’te Cumhurbaşkanlığı Külliyesi 3 nolu giriş kapısının yanındaki demir korkuluklara askeri mühimmat atıldığı bilgisi alınıyor. Mühimmatın etkisiyle demir korkuluklarda eğilme oluyor. Kriminal rapora göre “sevk motor yakıtının ABD yapımı, ana patlayıcı maddesi olarak TNT olan M41 serisi yerden havaya omuzdan atılan RDY füzesi mühimmatının gövde kısmına ait olabileceği…” Bu roketi kimin attığı hala muamma. Sanıklardan Necip Erkul “RDY roketi Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterinden 15 yıl önce çıktı ve bu ekipman MİT’te devredildi” iddiasında bulunuyor. Saray’ın bombalanması, bombalanma şekli zaten şüpheliydi, bu veri doğruysa ortada büyük bir komplo var demektir. Bu kadar korumanın, polisin, kameranın ve vatandaşın arasında darbecilerin gelip oraya roketle saldırması, hem de 3 gün sonra pek akla yatkın değil.
15 Temmuz mahkemeleri sembolik yargılama yapıyor. Sanıkların en temel taleplerine bile cevap verilmediği gibi olayı aydınlatacak konularda araştırma yapmıyor. Mesela 15 Temmuz günü Jandarma Genel Komutanlığı önünde yaşanan olaya dair sanıklardan Tarık Kaya, yargılamaya müşteki olarak katılan Mehmet Akif Arslan’a şu soruyu yöneltiyor “Din görevlisi olduğunuzu söylediniz. 15 Temmuz akşamı tahta saplı kaleşnikofla ateş ediyordunuz. O silahı nereden aldınız?” Mahkeme bu konuyu da araştırmadan geçiyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
PEKİ BU SİVİLLERİ KİM VURDU?
Bu bölümde yine mahkeme dosyaları arasında kaybolmuş, sanıkların tüm taleplerine rağmen mahkeme heyetinin dikkatini çekmemiş çok önemli bilgilere, belgelere bakacağız.
Bilindiği gibi Akıncı Hava Üssü darbe girişiminin merkezi olarak kabul ediliyor ve o gece Akıncı Üssü nizamiyesinde meydana gelen olaylarda 8 kişi hayatını kaybetti, 87 kişi de yaralandı.
İddianameye ve savcının mütalaasına olay şu şekilde yansıdı: “Kahramankazan halkından 8 kişinin öldürülüp 87 kişinin uzun namlulu silahlar ve tabanca ile kısa mesafeden ateş edilip taranarak yaralanması, nizamiye önünde bulunan vatandaşlara doğru, çok yakın mesafeden uzun namlulu silahlarla, etkili mesafeden ateş etmeleri sonucunda 8 kişinin öldüğü…” (mütalaa, sayfa 292)
İddianame ve mütalaaya göre nizamiyede şehit edilen siviller askerler tarafından yakın mesafeden uzun namlulu silahlarla taranarak öldürüldü.
Sanık askerler ise sivillere ateş etmediklerini savunuyor.
Otopsi raporlarına göre şehitlerden Ömer Takdemir, Samet Cantürk, Hasan Yılmaz, Emrah Sapa, Ali Anar enselerinden (kafanın arka kısmından) Yasin Yılmaz ise sağ kulak bölgesinden giren kurşunlarla hayatını kaybetmiş.
Olay yerini hatırlayalım. Askerler nizamiyede tek sıra halinde duruyorlar. Sivil vatandaşlar ise nizamiyenin kapısında askerle yüz yüze. Aradaki mesafe 5 metreden az. Hatta askerle sivil vatandaşlar arasında sözlü münakaşa da var.
Peki yüz yüze bakan bu insanlar nasıl oldu da ensesinden vuruldu?
İlk akla gelen yaşanan kargaşa sırasında sivillerin kaçmaya başladığı, askerinde hedef gözeterek ateş etmesi ihtimali. Ancak otopsi raporlarında yer alan mermi giriş açıları rastgele atışı işaret etmiyor. Yani savcının iddianame ve mütalaasında iddia ettiği gibi yakın mesafeden tarama olsaydı şehitlerin vücutlarında gelişi güzel mermi girişleri olmalıydı. Ancak şehitlerin biri hariç hepsi ensesinden ve kafasının arkasından vurulmuş.
Sanıklar kendilerinin havaya ateş ettiğini, hedef gözeterek atış yapmadıklarını, ancak sivillerin askerle karşı karşıya getirilip provokasyon amaçlı başkalarınca öldürüldüğünü iddia ediyor. Görgü tanıkları da ‘eğer grup dağılmazsa önce havaya sonra da ayaklarına ateş edilmesi’ yönünde anons edildiğini teyit ediyor.
Hatta sanıklar mahkemeye olay yeri kayıtlarındaki sniper sesini de dinlettiler ancak mahkeme heyeti sanıkların “Sniper sesi incelensin, uzaktan yapılan bu atışı kim yaptı?” taleplerini geri çevirdi.
Özetle fazlasıyla şüpheli bir durum. Eğer şehitlerin vücutlarında gelişigüzel mermi girişleri olsa karmaşa esnasında vuruldukları düşünülebilirdi. Ancak 8 şehitten 6’sı ense ve civarından vurulmuş.
Mahkemenin tüm şüpheleri giderecek şekilde titizlikle iddiaların üzerine gitmesi gerekirken tam tersini yapıyor.
AKSAKALLI’NIN TEKMELERİ
15 Temmuz’un en karanlık isimlerinden birisi şüphesiz dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’dır. Hem 15 Temmuz öncesi hem de darbe girişimi sırasında yaptığı hamlelerle TSK’nın tuzağa çekilmesinde önemli bir rol oynadı.
Buna karşı mahkemelerden kaçırıldı, o geceye ait temel soruları cevaplamadı. Eldeki tek veri müşteki olarak savcıya verdiği ifade. Orada da 15 Temmuz akşamını kendi perspektifinden anlatıyor ama kritik konuların yanından bile geçmiyor.
Mesela Aksakallı’nın anlatımına göre Gazi Orduevi’ndeki düğünden erken ayrılıyor ve özel kuvvetler mensubu iki asker kendisini kaçırmaya çalışıyor. Aksakallı bir tekmeyle iki askeri etkisiz hale getirip izini kaybettiriyor ve ertesi gün saat 10’a kadar ortalarda gözükmüyor. Dönemin Van Asayiş Kolordu Komutanı İsmail Metin Temel’in savcılık ifadesine göre Aksakallı Temel’i arayıp “Karargah işgal edildi ben evdeyim” diyor. Metin Temel “Karargaha dön” deyince Aksakallı “Karımı teskin ediyorum” cevabını veriyor.
Oysa ki Aksakallı 15 Temmuz akşamı bir telefonla darbe girişimini sonlandırabilir, askeri sokaktan çekebilirdi ama tam tersini yapıp hem Semih Terzi’nin Silopi’den Ankara’ya gelmesini sağladı hem de sivilleri sokağa çekti. Aksakallı o akşam kimsenin bilmediği bir yerde saklanıp MİT’le telefon trafiği yönetti, televizyonlara bağlandı, astsubay Ömer Halisdemir’i defalarca arayıp Semih Terzi’nin ölüm emrini verdi.
Aksakallı’ya dair sorulacak tonla soru var ve meslektaşım Ahmet Dönmez’in TR724’te yayınlanan ‘Zekai Aksakallı bu sorularla yüzleşemedi’ başlıklı iki yazısında bunları detayıyla anlatıyor. Bu iki yazıyı okumanızı hararetle tavsiye ediyorum.
Bugün bu konuya yeniden dönmemin nedeni şu; geçtiğimiz günlerde bir dava dosyasında Zekai Aksakallı’nın video görüntülerine rastladım. Video Özel Kuvvetler Komutanlığı Ziyaretçi Girişindeki güvenlik kameralarına ait. Videoda Zekai Aksakallı, gözleri ve elleri bağlı, kanlar içerisinde yerde baygın halde yatan silah arkadaşlarına tekme atıyor, kafalarına basıyor.
Bu video Aksakallı’ya dair işkence iddialarını destekliyor çünkü yargılamalar esnasında çok sayıda sanık Aksakallı’nın bizzat kendilerine işkence yaptığını anlattı.
İşte bu noktada dönüp ÖKK Ziyaretçi nizamiyesindeki güvenlik kameraları kayıtlarına bakalım.
Bir grup asker elleri ve gözleri bağlanmış halde. Sürüklenerek odaya getiriliyor, yere yatırılıyor. Bir sonraki görüntüde elinde tabanca olan birisi sırasıyla tabancanın kabzasıyla elleri ve gözleri bağlı askerlere vuruyor. Darbenin etkisiyle askerler yere düşüyorlar. Muhtemelen bayılıyorlar çünkü videonun devam eden bölümlerinde kıpırdamadan yatıyorlar ve kafalarının yanında yerde kan birikmiş.
Üçüncü video da aynı yerden.
Bu kez Zekai Aksakallı (Sarı tşörtlü-şapkalı) etrafında bir grup sivil giyimli askerle geliyor. Aksakallı yerde yüzüstü yatan, elleri arkadan kelepçelenmiş askerlerden bazılarını tekmeliyor, birinin başına ayağıyla basıp bir şeyler söylüyor.
Kayıtta ses yok ancak Aksakallı’nın tekmeleri net olarak gözüküyor. İzlediğiniz videolar gizli kapaklı değil. ÖKK nizamiyesinde. Orada kamera olduğunu Zekai Aksakallı’da biliyor, tabancasının kabzasıyla elleri gözleri bağlı askerlerin kafasına vuran kişi de.
Ancak kameraların altında bile kötü muamele yapmaktan çekinmiyorlar. Nitekim mahkemelerde bu konu sıklıkla gündeme geldi.
Mesela kamuoyunun MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Genelkurmay Karargahı’ndan ayrılma görüntüsünden tanıdığı Genelkurmay Protokol subayı Üsteğmen Kübra Yavuz’un işkence gördüğü iddiası.
Yavuz mahkeme ifadesinde Aksakallı’nın yetkisi olmadığı halde Genelkurmay Karargahı’nda bir sorgu odası kurduğunu ve kendisine işkence yaptığını anlattı. Üsteğmen Yavuz ölüm tehditleri aldığını, küfre maruz kaldıklarını, elleri, gözleri bağlı vaziyette elektrik verilerek, dövülerek, 2 gün aç bırakılarak ifade verdiğini, önüne konan ifadeyi zorla imzaladığını anlattı. Kendisine işkence yapan kişinin Zekai Aksakallı ve İrfan Özsert olduğunu söyledi.
Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam da mahkemede, “Zekai Aksakallı ve Alay Komutanı Ümit Tatan’ın emri ile iki gün bize işkence yapıldı.” iddiasında bulunmuştu.
Astsubay Turgay Uslanmaz, gözaltına alındıktan sonra yaşadıklarıyla ilgili de şu iddialarda bulundu: “Erdinç Komutan, ÖKK’nın en sevilmeyen kurmay başkanıydı. Ama böyle biri işkenceye engel olmak istedi, ‘kötü muamele yok’ dedi. Bu uyarı üzerine önce durdular. Zekai Paşa geldi, Ümit Bak’a küfretti, Semih Terzi’nin öldüğünü söyledi. Bana ilk işkenceye başlayan Zekai Paşa’dır. Beni eşim ve kızlarımın namusuyla tehdit ettiler, eden Zekai Aksakallı’dır.”
Görüldüğü gibi çok sayıda sanık bizzat Aksakallı’dan işkence gördüğünü, işkence talimatını onun verdiğini söylüyor. Şimdi ortaya çıkan video da bunu doğruluyor. Kameraların altında, elleri ve gözleri bağlı silah arkadaşlarına tekme atan, kafasına basan biri gözden uzakta neler yapabilir?
Peki bu iddialar karşısında mahkeme ne yapmış olabilir?
Mahkeme ‘davamızın konusu değil, ayrıca suç duyurusunda bulunabilirsiniz’ deyip konuyu kapattı. Maalesef 15 Temmuz yargılamaları adaletin yerine bulmasına değil, Erdoğan tarafından verilen direktiflerin yerine getirilmesine hizmet ediyor.
[Adem Yavuz Arslan] 15.1.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)