Halit abi, kendisini görmeden kanımın ısındığı bir şahsiyet; uzunca bir zamandır… Kendisiyle bir dönem aynı platformda, RotaHaber.com, yazdık ama tanışmak nasip olmadı. Cemaat içinde bilinen, sayılan, Hareket’in tarihinde yeri olan bir isimdir. “Bir hizmet vardır hizmetin içinde” dedirtenlerden…
Nev-i şahsına mahsus bu hizmet adamı, hem feleğin cemberinden geçmiş hem de defalarca damdan düşmüş biri. Mülakatta da görülecegi gibi ‘yekpare bir tecrübe’…
“Yaşlanıyoruz” demişti Mahmut Akpınar, TR7/24’teki yazısında…
Evet, benim de zaman zaman vurguladığım, “Hizmet, bugün artık orta yaşlı bir harekettir” yargısıyla aynı düşünceyi ifade ediyordu bu yazı. Ve şu “mahut” süreç; pek çok genci yordu, yaşlandırdı; hatta nicelerinin de hayatına mal oldu. Bununla birlikte, süreç, kimi ahyar’da da ayrı bir ‘ruhsal helecan’a, aşka şevke vesile oldu, onları gençleştirdi adeta. Nitekim, Halit abi’yi tanıyanlardan biri de “gençleştikce gençleşiyor” dedi onun için.
1955 Kirklareli doğumlu Halit Esendir’in, Hizmet Hareketi’nin pek çok ilkinde katkısı, hissesi olmuş. Eğitimcilikten tut da gazeteciliğe, ordan da televizyonculuğa kadar, o kaht-ı rical döneminde elini taşın altına sokmuş, yapılması gereken işleri görmüş. Son tahlilde, Hareket’in kadr u kiymeti bilinmesi gerekenlerinden.
Bir zamaların o kabına sığmayan Halit Esendir’i, şimdilerde kendi tabiriyle “inziva”da…
Bu “girizgah”i kaleme almak için kendisi hakkında bilgi sorduğum kişilerden üçü de, Halit abiye dair müspet anlamda “deli” tabirini kullanmazlar mı! Bereket, ilk sarfedildiğinde “nahoş” bile görülebilecek bu sıfatla, onların “doğru bildiği konularda hak-şinas olması ve gözünü budaktan sakınmamasını” kasdettikleri de aşikardı!…
Unutmadan ekleyeyim ki, “keskin zeka”, “aşırı süratli konuşur”, “hakkaniyetli”, “hasbi” ve “cevval” gibi tavsifler de kendisi hakkında sarfedilen diğer nitelemeler arasındaydı…
Benim sosyal medya’dan izleyebildiğim kadarıyla, kendisi “yeniliklere açık”, kolaylıkla da ‘comfort zone’unun dışına çıkabilecek esnek biri… Soran, sorgulayan, farklı telakkileri anlamaya çalışan… hem eskilere hem yenilere söyleyebilecek sözü olan biri.
Halit Esendir “15 yıldır ABD vizem olmadığı için Hocaefendi’nin yanına gidemedim” diyor. Bu kendisi için büyük bir hicran olmalı!…
Dolayısıyla, “Süreç öncesi ve sonrası hiçbir yazılı veya sözlü düşüncelerimizi ulaştıramadım kendisine…” diye de ekliyor hemen. Bunu önemli buluyorum. Kendisi, Gülen ile “doğrudan irtibatı” kesilen “büyük abi”lerin ne ilki ne sonuncusu…
Bu meyanda, aslında, Hizmet Hareketi’nin ilklerinden olan ve bir dönem de Gülen’in yakın dairesinde bulunmasına rağmen, ‘Amerika vizesi engeli’nden dolayı kendisiyle yıllar be yıllar görüşemeyen kişilerle de mülakatlar yapmak, onlarla bu “kendilerinin ayrı ve irtibatsız kalış deneyimleri” üzerinde konuşabilmeyi çok istediğimi söylemeliyim! Bunu, Kemalettin Özdemir de ısrarla söylemişti: “ Yıllardır Gülen’le görüşemiyorum” gibi bir şey. Hem de “Afrika imamıyken” veya Balkanlarda bir üniversitenin “mütevelli heyeti başkanı”yken…
Neyse…
Gani gönüllü Halit abi’ye dönelim:
“Sürç-i lisan ettiysek, başta Hocaefendi olmak üzere herkesten özür diliyorum” diyor.
The Circle’a bu mülakatı verme sebebini de şöyle açıklıyor:
“Maksadım bağcıyı dövmek değil üzüm yemektir. Hizmet’in gelecekte alacağı yeni konumun acilen belirlenmesi gerekmektedir, diye düsünüyorum.”.
Maksatlarımız, meramlarımız aynıdır Halit abi… Parlak gelecek, yeni ile eski arasında bir yerlerde… ama nerede! Ara ki bulasın!
Halit Esendir kimdir ?
Edremit Lisesi ve Ege Üniversitesi Kimya Fakültesi, Kimya Bölümü mezunuyum. Kimya öğretmeniyim. 1970 yılından bu yana Hizmet’te bulunan biriyim. 1977 yılında AKYAZILI Orta Yüksek Eğitim (OYEV)Vakfina ait, AKYAZILI OYEV DERSANELERININ kurucu temsilcisi idim. Yamanlar Kolejinde kurucu temsilciliği yaptım, orada da kimya öğretmenliğine devam ettim. 1984 yılında Hizmet’te ilk defa, 5 öğretmen arkadaşla birlikte, Fethullah Gülen Hocaefendi nin onayı ile ortak olarak açılan Antalya Elvan dersanelerinin kurucusuyum. 1988 yılından 2002 yılına kadar Zaman Gazetesi’nde Genel Müdürlük hariç, GYY liği dahil tüm üst düzey görevlerde bulundum. Aynı zamanda 1997 ile 2003 yılları arasında Pakistan Zaman Gazetesi Temsilcisi ve PAKTURK OKULLARI VAKFI (PTICEF) Kurucusu olarak görev yaptım. 1988–2001 yıllarında Hizmet’in ilk uluslararası NGO su olan okulların sahibi AFGAN-TURK NGO sunun kuruluşunu yaptım. (O yıl bir ilke imza atıp broşüre okulların bütçesini yazmış ve bayağı tepki çekmiştim. Şeffaf olmanın önemine inanırım)
15 Temmuz girişimi sonrası, KHK ile kapatılana kadar 9 yıl faaliyetlerine devam eden, MEDYA ETİK KONSEYİ Kurucu başkanı olarak görev yaptım. Ayrıca, Başkanlığını gazeteci Oktay Ekşi’nin yaptığı, BASIN KONSEYİ vakfının 38 kurucusundan birisiyim. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi ve Sarı Basın Kartı sahibiyim.
Ne kadar renkli ve yoğun bir hayat! Birbirinden farkli sahalarda faaliyetiniz, girişimcilikleriniz olmuş…
Evet ama birbiri ile ilintili konular genelde. Mesela gazeteci iseniz yayım ve kitapların da içinde oluyorsunuz. 1996-97 yıllarında STV’de yayınlanan Babıali Programında gazetecilerin hayat hikayesinin anlatıldığı BABIALİNİN MEŞHURLARI kitabının, TİMAŞ yayınlarında basılan TERÖR KISKACINDA TÜRKİYE (Oligarşi mi?-Demokrasi mi?) kitaplarının yazarıyım. Şunu da belirtmeden gecemeyeceğim;bu kitabimdaki sorunun cevabını, malesef yolsuzluklara bulaşan Erdoğan, AKPli bakan ve yöneticiler “oligarşi” olarak vermiş oldu ve netice itibariyle bugun artik oligarşik bir ülke olduk. Bu arada Hocaefendi’nin incelediği ama bazı yanlış anlamalara sebebiyet verebilme ihtimaline binaen biraz beklemeye aldığımız, “TÜRK OKULLARININ KURULUŞ DESTANI” isimli yayınlanmayı bekleyen bir kitabım daha var.
Oldukça iddialı bir başlık.
Evet, yine bu yayin faaliyetlerimize ek olarak 2007–2015 yıllarında, İslami cemaat, grup veya birçok yayınevinin çıkardığı dini, kültür ve edebiyat dergilerinden 130 adetini NT mağazalarına, 145 adetini D&R mağazalarına ve Türkiye geneli 70 adet kitabevine aylık dağıtımını yapan KULTUR DERGI DAGITIM –KDD Ltd. şirketinin sahibiydim.
Bazı zamanlarda da İslam’ın özünde bulunan nasihat müessesesinin devamlılığı adına arkadaşların ricası ile nasihlik vazifesini icra etmeye çalışıyordum.
Sorunuzu cevaplarken kendimi övmüş gibi oldu isem değerli okuyuculardan ve sizlerden özür dilerim.
Bu kadar yoğun bir hayattan sonra şu an neredesiniz ve neler yapıyorsunuz . Meşguliyetleriniz nedir?
17/25 Aralık sürecinin sonrasında 22 Temmuz 2014 te polis şeflerine yapılan operasyondan sonra, Hizmet’te önde görünen kişilerin de alınma ihtimali ortaya çıktığı için, Ağustos 2014 yılında yurtdışına çıktım ve yaklaşık 2 yıl Arnavutluk’ta kaldım. Hakkımda, Ankara 4. Ağır Ceza Mah. Hocaefendi de dahil 72 kişinin yargılandığı Çatı Davası açılması sebebiyle kırmızı bülten ve yakalama kararı çıkarılınca, Ekim 2016 da Avrupa’ya geldim.
Pasoportumun iptali sebebiyle, önce Duldung oturumu aldım. Duldung süreci iptal olunca ve Türkiye’deki mahkeme iademi talep edince, mecburen iltica başvurusu yaptım. Daha sonra yoğun şekilde yabancı dil çalıştım. Şubat 2018 itibariyle entegrasyon dil kurslarına gidiyorum. İnziva hayatı yaşıyorum. Sadece sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorum. Dil öğrenip bulunduğum ülke insanları ile koordineli hizmet yapmayı istiyor; gettolaşmadan, yerel insanlarla beraber diyaloğa geçilerek hizmet yapmamız gerektiğini düşünüyorum.
“Süreç”le ilgili ne hissediyorsunuz, neler düşünüyorsunuz diye sorsak?
Türkiye’de yaşadığımız talihsiz süreç, benim için ciddi bir ders çıkarmaya vesile oldu. Serçeye kartalın hücumu serçeyi seri ve hızlı yaptığı gibi, bu süreç bana, meşveret ve istişare ile cok hızlı karar verme ve uygulamanın ne kadar onemli olduğunu öğretmiş oldu. En kotü ihtimali göz önüne alarak tedbirler almanın önemini gösterdi.
Bulunduğunuz yerden bugünkü Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?
Ülkemiz maalesef 17/25 Aralık 2013 ten sonra AB yolundan çıktı, demokrasi askıya alınmaya basladı. Erdoğan, “Cemaat bana darbe yapıyor” iddiasını desteklemek için, psikolojik harp taktiğini iyi bilen derin devletle işbirliği yaparak, 4 yılda ülkeyi diktatörlükle yönetmeye başladı. Özellikle 15 Temmuz darbe senaryosu ile ülke rayından çıkmış tren gibi, nereye gittiği belli olmayan bir sona doğru ilerliyor.
Peki sizce işin gerçeği nedir, bütün bu olup bitenlerin, Süreç’in, 15 Temmuz’un?
İşin gerçeği, İranlı REZA ZARRAF, Erdoğan Ailesini, çevresi ile Bakanları dahil olmak üzere genelde evlatları üzerinden Iran SAVAMA destekli olarak elde etmiş. Cemaat’in darbe falan yaptığı yok. Sadece Hizmet Medyasının yaptığı haberler ile Ergenekon ve Balyoz darbe planlarını yanında, 17/25 aralık sürecinde olanları biraz fazla sahiplenmesi, suç olarak görüldü. Sanki cemaat bütün bunları yapmış gibi çok iyi bir algı yapıldı. Psikolojik harb unsurları kullanıldı. Ulusalcı Perinçek’in sözcülüğünü yaptığı din düşmanı rusya yanlısı bir darbeci zihniyetin, serbest kalması karşılığı, Erdoğan ve bakanların yolsuzluk ve hırsızlıkların üstü kapatıldı.
AKP tabanı aldatıldı. Ülke insanı özellikle sol kesimde Ergenekon ve Balyoz davalarından, Cemaat Medyasını mesul tuttuğu icin, bu yapılan haksızlıklara ses çıkarmadı. Erdoğan Diktatörlüğü’nde 4 yıl sonuna geldik. 17/25 Aralık 2013 REZA OLAYI yine 17 ARALIK 2017 ABD REZA ZARAF ITIRAFLARI OLAYI 4 yılda gerçekler olarak ortaya cıktı. Ancak başta ERDOĞAN, AKP vekilleri, parti yöneticileri ile Muhalefet, Medya özellikle YANDAŞ ve Doğan medyası ile Hizmet hareketi ile dindar cemaatlerin az veya çok vebali olduğunu düşünüyorum. Herkes çok ciddi bir ÖZELESTİRİ YAPMAK DURUMUNDADIR. Vesselam.
Peki bu Süreç’te ya da genel anlamda, Cemaat’i tenkid endazesine koyduğunuzda?
Hizmet Hareketi’nin, genel olarak Hocaefendi ile yapılan meşveret ve istişareli yaptığı işlerde bir hatası olduğunu kabul etmiyorum. Ancak uygulamada ve sahada kişilerin anlayış ve kapasitelerinden meydana gelen hatalar olmustur ve her zaman da olacaktır.
İş yapılan yerde hata, her zaman olur. Hiçbir iş yapmassanız hata da olmaz ama hizmetler aksar ve işler yürümez. Aslında en büyük hata budur. Hizmet Hareketi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin rehberliğinde 50 yıldır, yeni yeni uygulamaları amatör bir ruhla, buna inanmış samimi insanlarla, Türkiye’de ve Dünya’da ortaya koydu. 1980 öncesi çok az sayıda insanın destek verdiği dönemde bile Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ortaya attığı ve uygulamasını bizzat yapmaya çalıstığı icraatlar vardı. Hatta NUR cemaatinin, Üstad Hz.’lerinin varisi olan ağabeylerin de içinde bulunduğu, Türkiye geneli NUR istişaresi heyetinin bile kabul etmediği ve Hocaefendi’yi dışladığı dönemlerde; bu kadar yalnız kalınmasına rağmen Allah ın izni ile yapılan işlere de mi hata denilecek! Hocaefendi’nin 13 kişilik Esnaf Mütevellisi ve 12 kişilik üniversite mezunu abiler mütevellisi ile 1980 öncesi hayata geçirilen işlerine insafla bakılmasını, hata yapıldı, denilirken düşünülmesini tavsiye ediyorum.
Konuyu biraz daha örneklendirebilir misiniz?
Tabiki, insafla baktığınız zaman; 1968 ile 1977 yılları arasında lise, İmam Hatip ve Üniversite oğrencilerin katıldığı 3 ay yazları yapılan Kuran ve risale kampları hata mıydı?
(Cumhuriyet Gazetesi. Hikmet Cetinkaya kamp baskın haberleri) 12 mart 1971 muhtırasından sonra Nefi ve Zehra Akyazılı’nın verdiği arsa ve binalarla kurulan, AKYAZILI OYEV VAKFI’NIN genç nesillere burs vermesi mi hataydı?
Ücretsiz Üniversiteye hazırlık kursları açması mı hataydı?
1977 de AKYAZILI OYEV dersanelerini resmi olarak kurumsallaşmasını sağladığı için mi hata yapmıştı diyeceksiniz ?
Yine aynı dönemde inançlı ve ahlaklı bir nesil yetiştirmek için, öğrenci yurtları ve ışık evler açması mı hataydı?
İzmir’de, Edremit’te, Manisa’da ve Bornova’da yaklasık 15 yıl cami kürsülerinde Peygamber Efendimiz(asm) ve Sahabe(ra) hayatından örneklerle yeni bir altın nesil yetişmesi icin, gözü yaşlı verdiği vaazlar mı hataydı?
Yine aynı dönemde Ülke genelinde DARWINİZM, KURAN ve İLİM ile ALTIN NESİL seri konferanslar vererek islami camiaya moral ve motivasyon sunması mı hataydı?
1976 ve 1977 yıllarında Milli Görüş tarafından yapılan davetler üzerine 2 yaz gelerek Avrupa’daki camilerde vaazlar sonrası müslümanlar arasındaki aşırı ihtilafları görünce, 1978 Mart ayında Necdet Başaran, -Rahmetli- Diyarbakır’da yanarak vefat eden Şehit Mehmet Özyurt Hoca ve beni Almanya Hamburg’a, -Rahmetli- samimi müslüman, Ahmet Başaran Hocanın yanına göndererek yurt dışı hizmetlerini başlatması mı hataydı?
Şubat 1978 yılında Lise ve Üniversite gençliğine hitap eden, Allah’ın (cc) varlığını ilmi olarak anlatmaya çalışan, SIZINTI dergisinin çıkarılması mı hataydı?
Öncelikle Ege olmak üzere Türkiye genelinde, şehirlerde vakıf ve dernekler kurularak yukarıdaki faaliyetlerin resmi bir yapı içersinde yapılması hata mıydı ?
12 Eylül 1980 sonrası 6 yıl boyunca, Hocaefendi arandı teslim olmadı. Türkiye geneli çok zor şartlarda gezerek cemaate moral ve motivasyon vermesi mi hataydı? Özellikle askerde olan yüzlerce arkadaşımızı kışlalarda ziyaret etmesi mi hataydı?
12 Eylül darbesi sonrasında Darbecilerin Dersaneleri kapatmak istemesi üzerine, özel Akyazılı (YAMANLAR ) Kolejinin açılması mı hataydı?
Hocaefendi’nin “…İmam Hatip ve Yüksek İslam Ens. leri insan yetiştirmek için iyi bir fırsattı fakat 1980 oncesi siyasi zemine çekildiler. Darbecilerde bunların önünü kesecekler biz başka bir yolda hizmetimize devam edelim, Kolej açalım…” tavsiyesi mi hataydı? Bu kolejlerde; “…Yabancı dil bilen, fen eğitimi almıs, teknolojiyi kavrayabilecek ve Dünya ile anlasabilecek AHLAKLI bir nesil yetistirelim…” 4 Eylul 1981 tarihinde Ankara’da gizlendiği bir evde ilk gaybubetleri yaparken, Türkiye’nin buna ihtiyacı var tesbiti ve hayal etmesi mi hataydı ?
1986 yılından itibaren kız kolejleri ve kız yurtları açarak Üniversitede okuyan kızlara imkan sunması mı hataydı? 1986 3 Kasımda İrancı bir ekibin kuruluşunda ortak olduğu Zaman Gazetesini, 1987 yılında H Kemal Ağabey’in gayretleri ile Alaaddin Kaya ve Fehmi Korunun desteği ile alması ve İslami kesimleri Zaman ve STV gibi medyada savunarak, kemalist ve merkez medyanın iftiralarına karşı yeni bir nefes aldırması mı hataydı?
1990 sonrasında Rusya’nın dağılmaya başladığı dönemde, Orta Asya Turk Cumhuriyetlerine vefa borcumuz icin Okullar açılmasını teşvik ettiği icin mi hata yapmıştı? Orta Asya Cumhuriyetleri’nde gazeteler çıkartarak ülkeler arası irtibat ve haberleşmeleri sağladığı için mi hizmet hata yapmıştı? 1994 te Gazeteciler Yazarlar Vakfı kurularak, Hocaefendi Kamuoyu önüne çıkarak hizmeti tanıtma adına yola çıktığı için mi hata yapılmıştı?
Bunları tefekkür mukaddimesi olsun diye tek tek ifade etme durumundayım. İnsaflı düşünmek zorundayız.
Evet, güzel sorular…
Yine 90 sonrası Anadolu insanına işadamları dernekleri kurdurarak, (TUSKON) dünyaya açılmasını sağladığı için mi hata yapmıştı? Yine yardım dernekleri kurdurarak KIMSE YOK MU diyerek, fakir insanlara yardımlar yaptığı için mi hata yapmıştı ? Hizmete sahip çıkan işadamlarını teşvik ederek 1995 yılında %100 yerli sermaye ile BANKASYA’nın kurulması mı hataydı? Başta Güneydoğu Anadolu olmak üzere, okuma salonları ve etüt merkezleri açarak, fakir fukara evlatlarının tahsillerine destek olduğu için mi yanlış yapmıştı?
Yüzlerce eğitim ve kültür dernekleri kurarak ve daha sonra eğitim ve iş dünyasında farklı sendikalar kurulması mı hataydı! Asla!
Birbiri ardına bir çırpıda sayıverdiğiniz bu faaliyetler, Hizmet Hareketi’nin geniş kitlelerce de takdir ve teşvik gören hayırlı girişimleri ve çoğunda başarılı da olundu nitekim. Bu faaliyetlerdeki “insan unsuru” hakkındaki görüşleriniz?
Beşer şaşar. Pek çok hata da olmuştur, yapılmıştır. İcraat yaparken olan hatalar da zaman içerisinde düzeltilerek bu günlere kadar gelinmistir.
Bu süreçte hizmetin önünde görünenler dahil hepimizin değişik hataları oldu. Karşımızda da derinlerin kontrolündeki devlet ve maalesef onlarla isbirligi yapan yolsuzluklara bulaşmış, İslamcı görünen ERDOĞAN ve AKP ihaneti vardı.
Hocaefendi ifadesiyle geçmişin hatalarını, bu süreçte kamuoyu önünde açıkca tartışmak ve eleştirmek doğru değildir.“…geçmisten ders cıkartarak geleceğimizde aynı hataları yapmadan, dünyadaki hizmet hedeflerimize yürümek gerekiyor.”
Tam da bu noktada, peki “kamuoyu önünde” bir eleştiri sadedinde değil de, size göre bundan sonra yapılması gerekenler nelerdir desek?
Şahsi düşüncem, hiç kimseyi tenkit etmeden, Hizmet’in geleceği için, geçmişten alınacak derslerden bazılarını özet olarak sıralarsam;
Öncelikle Hizmet Hareketi’ni FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ temsil etmektedir, sözcüsü veya ikinci adam falan yoktur ve olmayacaktır. Bu süreçte her türlü menfi şartlara rağmen, Hocaefendi tek başına bütün dünyaya hizmeti tanıttı ve duyurdu. Bizlere düşen, Hocaefendi’nin haftalık sohbetlerinde verdiği yerelleşme, yerel dili öğrenme, asimile olmadan entegrasyona çalışma ve ülke insanları ile ciddi dostluklar kurarak hizmet etmeliyiz. Haftalık anlatılan hedeflere çok ciddi ve hayat boyu gayret göstermeliyiz. Yani başkasından talimat beklemeden, tebliğ ve temsilde kendimizden motorlu hale gelmeliyiz.
Her seviyede meşveret ve istişareler çok ciddi, resmiyete uygun, demokratik olması gerekmektedir. Yetkili ve sorumlu aynı kişi olmalıdır. (Davul birinde tokmak başkasında olmamalıdır.) Her kurum ve yetkili kişiler mutlaka en az 3 kişi tarafından her yıl hizmet içi denetime tabi tutulmalıdır. Görev değişiminde devir teslim yapmadan gidenlere, yeni vazifeler verilmemelidir. İl, bölge, eyalet ve ülke bazında, Gazete, TV, Okullar, Dersaneler Konfederasyon ve Kimse Yok mu gibi büyük kurumların, icra yapanların üzerinde icraya direkt karışmayan en az 3 ayda bir toplanan, hatta dışarıdan uzman kişilerin de olduğu danışma veya istişare heyetleri mutlaka olmalıdır. (1990-2000 yıllarında Gazete ve TV de N.Yalçıntaş, S.Zaim, A.Çoşkun. H.İsmail .F.Koru. A.Kaya Y.Tunagur Hoca. M.Bayram Hoca ve bazı tanınmış kişiler vardı. Çok faydalı olmustu.)
Her ülkenin hizmet faaliyetleri, ülkeye katkı sağlayan, faydalı işler olmalı ve resmiyete azami uygun yapılmalıdır. Kurum yetkilileri yerel dili çok iyi bilen kişiler olmalıdır. Türkiye’deki süreçte icrada bulunan, her seviyedeki arkadaşlar ve abiler Hocaefendi’nin nezaketini zorlamadan icradan aflarını istemeleri gerekirdi. Ama 4 yıldır yapılmadı. Hocaefendi vefası gereği bu süreçte hiç kimseye birşey demek istemiyor. Hocaefendi’nin bu nezaketini istismar etmemeliyiz. Hepimiz icraya asla karışmayan, nasih abiler olarak, yeni hicret ettiğimiz ülkelerde faydalı olmaya devam etmeliyiz. Bu anlamda yurtdışı ülkeler seviyesinde nasih abilerin de katılacağı, geniş kapsamlı istişare yapılarak, yol haritası çıkarılması gerekiyor. Sürec’in getirdiği sorunların çözümüne yoğunlaşıldığı bahanesiyle, hala yapılmamış olması ciddi bir problemdir. İnşaallah yakın zamanda bu da yapılacaktır. Hiç kimse ümitsizliğe kapılmasın. (Bu madde Hocaefendi’ye sorulsa şahsi kanaatim her ülke icin ayrı ayrı yapılsın ve yol haritası cıkarılsın diyecektir. Ancak ısrarla sorulmak istenmiyor. Cünkü icrada hala gorev yapan abiler bunu arzu etmiyorlar. )
Bu son cümleniz ilginç! Süreç’te Hizmet’in üst karar alma mekanizmalarının performansını nasıl değerlendiriyorsunuz genel olarak?
Yukarıda saydığım, bundan sonra yapılması gereken hususlara dair, geçmişte eksiklerimiz vardı. Hizmet hareketi genelde her şeyini meşveret içerisinde yapıyor ve ciddi büyük hizmetlere Allah ın izni ile vesile oluyordu. Hizmet hareketi mensupları, ERDOĞAN ve AKP nin bu kadar büyük ve İRAN bağlantılı yolsuzluklara bulaştığını 17/ 25 Aralık sabahı öğrendi. İRANLI bir Sahtekara teslim olmaları, büyük bir ihanetti. Camianın medya yayınları, Dersaneleri kapatma meselesi yüzünden ve özellikle Hocaefendi ye yapılan hakaretlerden dolayı, zaten Erdoğan’a karşı çok tepkiliydi fakat süreçte haklı ama aşırı tepki verdi. Aşırı sahiplenmenin etkisiyle, toplumda sanki her menfi işi Hizmet Camiası yapmış gibi algılandı. AKP’li milletvekilleri ve Bakanlar, hükümet yıkılacak herşey altüst olacak endişesiyle yolsuzlukları bilmelerine rağmen, Erdoğan’ın arkasında durdu ve bugünlere kadar hizmet insanı mağdur edilmeye devam edildi. 15 Temmuz çakma darbesi ile de idamına karar verildi. Yani günah keçisi yapıldı.
Bir de Hizmet geleneğinde yetişip de son zamanlarda Cemaat’i, hassaten de lider kesiminin Surec’teki genel tutumunu eleştirenler var; bu elestirel yaklaşımlar, Cemaat içinde şlgşnç, bana sorarsanız da verimli tartışmalara vesile oluyor. Bu durum, kimilerince olumlu karşılanırken, bazı kesimler de bunu “ihanet, fitne, fesat” gibi kavramlara izah etme yoluna gidiyor. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz ?
Hizmet içerisinde zaten yıllardır meşveret ve istişare ortamında, her konu tartışılır, kritiği yapılır, farklı fikirler gündeme gelir ve sonunda bir karar verilerek uygulanırdı. Bu süreç döneminde ise maalesef bazı istişareler yapılamadı. Özellikle Hizmet Medyamızda istişare heyetleri de olmadığı için şahsi kararlar da alındığı oldu. Erdoğan ve derinlerin Hizmete ve Hocaefendi’ye hakaret ve iftiraları Camiada ve medyamızda saglıklı tutum ve tavır sergilemeye mani oldu. Bu süreçteki siyasi ve metot yönünden, dar katılımlı istişarelerde, tam doğru kararlar belki verilemedi. 17/25 ARALIK ta Erdoğan, AKP li bakan ve yöneticilerin yolsuzlukları ortaya çıkınca, Cemaat’i suçladılar. Hem suçlu hem de güçlü oldular.
Hukuk ve demokrasiyi askıya alındı, Hizmet insanı zulme maruz kaldı ve yüzbinler mağdur edildi. (Hapishanelerdeki kardeşlerimize Allah’tan yardım niyaz ediyor, eza ve cefa içinde hapishane de veya dışarıda vefat edenlere Allah’tan rahmet diliyorum) Dersanelere, okullara, derneklere, vakıflara el konuldu ve isadamlarının malları gasp edildi. Böyle bir süreç yaşanırken akademisyen bazı arkadaşlar, gereksiz bir şekilde açıktan eleştiri yapmaya başladılar. Yazılarına da ilmi havası vererek, başta Üstad Hz ve Hocaefendi olmak üzere, Cemaat’in Türkiye’de icrasında bulunan abileri hedefe koydular. Yapılan hataları da topyekun bu icracı abi ve arkadaşlara yıkmaya calıştılar. Halbuki önce kendileri iyi bir özeleştiri yapmaları gerekirdi, ama yapmadılar. Önde görünen abilerin özeleştiri yapmasını beklediler. Her iki kesim de özeleştiriye yanaşmadı. Sosyal medya üzerinden karşılıklı uygunsuz tepkiler verilmesi doğru olmadı. Benim tahminim Hocaefendi bu süreç geçtikten sonra Türkiye’de icra yapan abi ve arkadaşların icra görevlerini devam ettirmeyecektir. Bizler gibi birçokları, 2005’ten beri icradan ayrılıp nasıl nasih oldu ise, Türkiye’deki süreçte icra yapan abiler de aynı kaderi paylasacaklardır. Olması gereken de zaten budur diye düşünüyorum.
(Nitekim kader-i İlahi Türkiye’den cebri hicretle önde görünen herkesi görevden aldı. Bunu anlayıp kenara çekilerek Hocaefendi ye hareket alanı bırakmak gerekir. Hocaefendi’nin nezaketini suistimal etmek bizlere yakışmaz).
Siz de bir takım eleştiriler sunuyorsunuz? “Kamuoyunun önünde”:))
Tamam, ama bu kadarının da söylenmesi gerek. Dedigim, her iki tarafin bu tavırları netice itibariyle Hizmet’e zarar veriyor. Hocaefendi her hafta Bamteli’nde hepimize çok net mesajlar vermiyor mu? Herkese. O sohbetlerde, Cemaat’in tüm fertlerinin ne yapması gerektiğini çok net anlatiyor. Yani Cemaat’in tüm fertleri yeni dönemde, kendinden motorlu bir lokomotif gibi Hocaefendi’nin haftalık sohbetlerine göre, tüm dünyada hizmet etmeye devam edeceklerdir. Bunu herkes anladığı halde, ne acıdır ki en fazla anlaması gereken en önde görünen bazıları, en az anlıyor gibi gözüküyor. Halk tabiri ile MUM dibine ışık vermiyor. Akademisyenlerde de önde görünenlerde ayni durumun tezahür ettiğini düşünüyorum.
Şunu müsaadenizle söyleyeyim: Özellikle Akademisyen arkadaslarımızın Üstad Hz leri ve Hocaefendi ile ilgili yazdıkları yazılar cok sathi ilmi düzeyi de çok zayıftı. Bu sahada uzman olmadığını yazısında belirten Emre Uslu’nun getirdiği eleştirileri okuyunca, bana hak vereceksiniz. Sadece öndeki abileri eleştireceğim derken düştükleri durum hiç de hoş değildir.
Yukarıda kısmen yanıtladınız gerçi ama, benzer soruyu ucunu biraz daha açarak yineleyeyim: Hizmet nasıl çıkar düzlüğe?
Türkiye sürecine baktığımızda; Erdoğan’ın 2019 seçimleri sonrasında dünyadaki durumunun kötüleşmesiyle iç ve dış dengeler ciddi bozulacak gibi gözüküyor. Allah korusun kaos ve iç kargaşalar meydana gelmesi halinde belki ülkeyi terketmesinden sonra bir iyileşme başlayabilir. Yeni yönetimin KHK ları iptal etmesi ve ülkedeki demokratik durumun 17/25 Aralık 2013 öncesine dönmesi halinde, Hizmet hareketi Türkiye’de kaybettiği herşeyi hukuka uygun olarak zaman içerisinde geri almaya başlayacaktır. Yüzbinlerce çile çekmiş mağdur insanlar, geçmişten dersler çıkartarak Hizmet hareketine Hocaefendi’nin haftalık sohbetlerde verdiği hedefleri gerçekleştireceklerdir. Eski dönemdeki icrada ve önde görünen hiç kimse, Türkiye’ye dönmeyecek veya dönse bile Türkiye’deki icraatlara asla karışamayacaktır. Bu süreçte çile çekenler, hizmete sahip çıkacaklardır. Hocaefendi (50 yıldır çok ciddi, şuurlu dava adamları yetişmesine vesile oldu. Bu süreçte içimizdeki suni büyümelerden gelenler de ayrıldılar özellikle AKP li islamcı geçinen tipler ilk sarsıntıda gitmişlerdi.)
Dünyadaki hizmetin durumunda ise yaklaşık 25 yılda Dünya’nın 170 ülkesine yayılan ve yüzbinlerce genç nesli eğiten hizmet hareketi, cebri hicretle gelenlerin 2 sene sonra başlayacak olan ciddi katkısı ile dünyada, büyüyen bir trend izleyecektir inşallah. Erdoğan’ın yaptığı devlet destekli baskılar bile, 10-15 ülkede biraz etkili olabildi. ABD de ortaya cıkan REZA nın rüşvet itirafları, ERDOĞAN için geri sayım kabul edilebilir. Daha Fly’in ve diğer açılacak davalar, 2-3 yıl içinde Erdoğan’ın ülkeyi terketmesine sebeb olabilir.
Bu süreçte Hocaefendi’nin haftalık sohbetlerinde anlattığı cebri hicret eden, yetişmiş, tahsilli yeni gelenler, dünyadaki hizmetlere çok ciddi maddi ve manevi katkı sağlayacaktır. Hocaefendi’nin tavsiye ettiği gibi, yerelleşme yerel dili öğrenme, asimile olmadan entegrasyon ve gettolasmadan yeni geldiğimiz toplumun içinde yer alarak, Hizmeti temsil edeceklerdir. 1-2 sene icinde yerel dili iyi seviyede öğrenip, mesleğini yapmaya baslayınca hizmet hareketi adına çok ciddi yeni açılımlar dünyada meydana gelmeye baslayacaktir. Ümitsizliğe hiç gerek yoktur.
Peki, herkesin el yordamı ile bir şekilde dünya’ya dağıldığı, birşeyler yapmaya çalıştığı şu dönemde, Yurtdışına çıkanlara neler tavsiye edersiniz?
Hocaefendi’nin haftalık sohbetlerinden özetler çıkartarak yeni yol haritalari belirlemeliyiz. Cebri hicret ile dünyaya dağılan yüz binlere tavsiye edeceğim seyler özetle:
Başta yerel dili iyi öğrenmedir. Mesleğinizi bulunduğu toplumun fertleri icinde yapmalisiniz ki, temsil görevinizi tam yapabilesiniz. Avrupa’da 25 yıldır Türk toplumuna değişik hizmetler verdik, bu süreçte yüzde 70’i gitti. Cebri hicret ile gelenler, Türk Gettosu içine girmeden, avrupa insanına hizmeti tanıtmalıdır.
“Hizmet, Türkiye’de tekrar aktif olacak” dediniz. Bunu açsanız kısaca?
Elbette. Türkiye’de Erdoğan sonrası dönemden başlayarak yeniden yapılanma sağlanmaya başlayacaktır. Tabiki süreçte yapılan hatalardan ders alınarak fazla büyük görünmeden topluma faydalı hizmetler yapılmaya devam edilecektir. Hizmet olarak ticari faaliyetlere girmeden hizmet insanın eğitim dahil her sahada şahsi faaliyetler yaparak topluma yararlı işler yapılmaya devam edilecektir.
Resmiyet ve bürokrasiye asla karışıyor algısı ve iması verilecek durumlardan vazgecilerek hizmet büyüyerek devam edecektir. Bu sürecin tam olarak normale dönmesi en az 5-6 yıl sürecektir tahmin ediyorum. (2023 sonrası gibi)
Siz, Türkiyeye ne zaman dönersiniz ?
Türkiye’ye dönmeyi asla düşünmüyorum. Zaten 1997 yılında Pakistan’a Zaman Gazetesi temsilcisi olarak giderken, Türkiye’ye dönmemek üzere hicret niyetiyle, ailecek gitmiştik. 2003-2005 yıllarında Avrupa’da Baltık Ülkeleri’nde eğitim dernekleri ile hizmete başlamıştım. Ancak 2008 yılında Ergenekon davasında Silivri’de yatarken, Kalp krizi ile öldüğü soylenen, bir bilgiye göre meşhur YESİL namıyle bilinen,(Mahmut Yildirim) gibi değisik kimlikle yaşayan, KAŞİF KOZİNOĞLU nun da orada bulunduğu zamanlarda, Afganistandaki AFGAN-TURK NGO Okullarını Taliban döneminde bile devam ettirdik. 1998 de aleyhimizde yazdığı bir rapor yüzünden, Hocaefendi’nin ABD deki oturumunu 2004 yılında engellemek için, benim adımı kullanması sebebiyle mecburen Türkiye’ye dönmüştüm. Bu vaka 2005 yılında ABD vizemin de iptaline sebeb oldu. 15 yıldan bu yana da Hocaefendi’yi görmek için ABD vizesi alamıyorum.
Bu süreçte yeniden cebri de olsa, ailecek 4 ayrı ülkeye hicret etmek nasip oldu. Dönmeyi hiç düşünmüyorum. Allah hakkımızda hayırlı olanı nasip etsin diye dua ediyorum.
Kırgınlıklarınız var mı?
Allah rızası için yola çıkmıssanız kırılmaya darılmaya gücenmeye hakkımız olduğunu düşünmüyorum. Bu yol çilelidir, yokuşu çoktur. Çesit çesit imtihanlara katlanmak gerekir. Mevlanaların Hacı Bektaşi Veli’lerin Hacı Bayram’ların Üstad Bediüzzaman Hz.lerinin ve Hocaefendi’nin yanında olmak bizim için büyük şereftir. Allah, bu yolda İslam için hizmet ederken imanla canımızı alsın duasına devam ediyorum.
Okuyor musunuz? Bir kaç kitap tavsiyesi alsak?
Okumaya devam ediyorum. Süreç icinde Kuran-ı Kerim Meali, Buhari Hz. Hadis Kitabı, Hocaefendi’nin son çıkan “Yolun Kaderi” kitabı, Ahmet Altan’ın bir kitabı, Nazan Bekiroğlu’nun bir eseri, Hacı Bektaşi Veli Hz lerinin hayatı ve Bediüzzaman’ın İşaratül İcaz eserini okuyorum. Özellikle de yabancı dil öğrenmeye çok yoğunlaştım. Tabiki sosyal medya ile meşgul oluyorum. Her kesimi takip etmeye calışıyorum.
Hizmet’in tekrar bir medyasi, gazetesi olur mu?
Bundan sonra hizmet olarak gazete çıkarılacağını sanmıyorum. Özellikle Türkiye’de, ancak Hizmet’te yetişmiş gazetecilerin işadamları ile ortaklık yaparak, gazeteler çıkaracağını tahmin ediyorum. ( Akın İpek Bey’in yaptığı gibi ) Abone kampanyası ile değil, bayiden gazetecilik yaparak, satacaklarını tahmin ediyorum. Tabiri caizse, Hizmet olarak Türkiye’de sütten ağzımız yandı, bundan sonra yoğurdu üfleyerek faaliyet yapılacaktır. Hatta eğitim kurumları bile özel ve şahsi olarak açılacaktır diye düşünüyorum.
(1984 te Hocaefendi ile istişare ederek, 5 arkadaş ortak o ELVAN Dersanesi actik. Abiler bizim istişaremizde karar verilmedi diye karsı geldiler. 1990 lı yıllarda özellikle İstanbul’da arkadasların şahsi dersaneler kurmasına karşı gelindi, abiler tarafından ciddi tepkiler verildi. 15 yıl sonra ilk olarak Pi Analatik dersaneleri açılması ile kabul gördü.)
Sizin de bir dönem çalıştığınız Hizmet Medyası’nın süreçteki genel durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Süreç öncesinde de hizmet olarak, darbeye karsı olmamız sebebiyle başarısız darbe planları olan Ergenekon ve Balyoz davalarındaki aşırı sahiplenme dahil, Ahmet Şık’ın yayınlanmayan kitabını, savcıların onu tutuklama sebebini doğru bulmamız gibi bazı hatalı hususlar da oldu.
17/25 Aralık süreci öncesinde, Dersaneler krizinde ERDOĞAN ve derinler, Cemaat’i germek ve hissiyat ile hareketini sağlamak icin, Hocaefendi aleyhinde sözler sarfederek, cemaat medyasını ciddi tahrik etti. Demokrasi içerisinde kalındığı takdirde bir sey yapamazlar mantığı ile cemaat medyası, hakkını savunurken tamamen dersaneler krizini çözümünü üzerine aldı. Bu aşırı sahiplenme toplumda ve akp tabanında tepki çekti. Halbuki 4000 civarındaki dersanelerden en fazla 1000 kadarı cemaate yakındı. Kalan 3000 dersanenin 1000 kadarı sağ ve milliyetçi kesime aitti. 2000 civarı dersane ise sol ve liberal kesime aitti. Bu krizde hiç kimse olaya sahip cıkmadı, nasıl olsa cemaat medyası savunuyor olayı çözerler, diye baktı. Hatta Ekim 2013 te Hocaefendi kardeşi Hasbi Ağabey’in vefatı sebebiyle taziyede bulunan siyasilere Zaman Gazetesi’nde bir sayfa, Başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan olmak üzere, siyasilere, diğer sayfada sivil toplum kişilerine teşekkür mesajı yayınlamıstı. Bu, Dersane krizinin biteceği ümidine sebeb oldu. Hocaefendi 2013 Ekim Ayında -Hasbi Abinin vefatı sonrası olabilir- Bir Bamteli sohbetinde hatırladığım kadarıyla mealen “ ….Dersanelerin kapatılması durumunda hizmete devam ederiz, ilkokul acarız, yurt acarız, eğitim merkezi ve evler açar yolumuza devam ederiz….” demişti. Bunun anlamı bu işi asırı sahiplenmeye gerek yok mesajı vermisti. Sanıyorum bir hafta sonra, Erdoğan ve AKP Hükümet bu yumuşamayı kasten bozmak için, bir torba yasa tasarısı içinde dersanelerin kapatılması maddesini koyunca, kızılca kıyamet koptu. Zaman gazetesi 9 sütuna “EĞİTİME BÜYÜK DARBE” manşetiyle kamuoyuna acıkladı. Erdoğan bunu fırsat bilerek, başta Hocaefendi olmak üzere, cemaat ve medyaya açıktan saldırmaya başlayınca, Cemaat’in de surecte mantıklı davranması mümkün olmadı.
17/25 aralık yolsuzluk olayları da ortaya cıkınca, Cemaat Medyası çok açık şekilde haklı gerekçelerle Erdoğan ve AKP aleyhinde yayınlara başladı. Arabulucuk icin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talebi ve Başbakan Erdoğan’ın bilgisi dahilinde Fehmi Koru ve Alaeddin Kaya’nın Pensilvanya’ya gitmesi ve Hocaefendi’den Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan’a mektup getirmesi de problemi çözmedi. Çünkü Erdoğan ve derinler cemaati bitirmek için anlaşmıslardı. Cemaat Medyası’nın haklı gerekçelere rağmen aşırı savunması, algı yapılarak toplumda ders tepti ve cemaat yalnızlaşmaya başladı.
Halk, Türkiye’de neden Hizmet’i yalnız bıraktı?
Bunun birçok sebebleri var. Öncelikle halk ülkeyi yöneten güce göre kendisine çeki düzen verir. Cemaatin siyasi güç yönü yoktur. Siyasi iktidar, cemaate tavır alınca, halkın yapabileceği birşey yoktur. Sessizce olayı izlemekle yetinir. Demokrasinin kalktığı, hukuk ve adaletin olmadığı ve diktatörlüğün olduğu durumda, Zalim’e karşı bu süreçte halktan birşey beklemek ve kızmak yanlıştır. Ancak Zalim’e destek veren, Hizmet’e, basta Hocaefendi ve hizmet insanına hakaret eden, ihbar eden ve iftira atanlar, haksız yere zulüm edenler mesuldür, zamanı geldiğinde adalete hesap vereceklerdir. Bunun yanında süreçte aleyhteki yayınlara inanan halk ister istemez cemaate sahip çıkamaz.
Diğer cemaat ve oluşumlar?
Hizmet’in süreçten önce güçlü durumunu hasetlenen kıskanan grub ve cemaatler de bu süreçte sessiz kalmışlardır. Okuyucu NUR talebelerinin sadeleştirme meselesinden aleyhte olmaları gibi, farklı nedenlerden aleyhte olanlar da olabilir. Resmi yerlerde makam ve mevkilerde yer bulamayanlar Erdoğan’in yanında yer alarak Cemaat’in aleyhine pozisyon aldilar.
Yapılan algı opersyonları ile “Cemaat, paralel bir yapı kurarak iktidara karışıyor” denmesine inandırıldığı için, muhafazakar ve dindar halk sahip cıkamadı. Cemaat medyasından 17/25 Aralık 2013 sonrasında AKP aleyhine ciddi tepkiler konulmaya başlayınca halkta “müslüman bir iktidarı Cemaat yıkmak istiyor” algısı olusturuldu. Bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan da bu algıda çok etkili oldu.
30 Mart 2013 Yerel Secimlerinde Hocaefendi nin net tavrı, aklımda kaldığı kadarıyla 6 mart 2014 tarihinde Zaman gazetesinde yayınladı. Bu beyanat özetle: “….Bu bir yerel seçimdir. Adaya oy veriliyor partiye değil, biz şu an itibariyle her partiye eşit mesafedeyiz. Herkes dilediği aday’a verir. Hatta mideniz kaldırıyorsa bize hakaret edenlerin adayına da destek verebilirsiniz…..” şeklinde spotta açıklanmıstı. Ancak AKP ve Erdoğan’ın Hocaefendi ve Cemaat’e iftira ve hakaretleri, Cemaat’te yapılan dar kapsamlı toplantıda, bazı illerde, Ankara, İstanbul gibi büyük şehirde maalaesef CHP adayına verılsın denmesi ve Erdoğan’ın bunu bütün Türkiye’de CHP ye oy veriyorlar şeklinde iddia ederek algı olusturmasi, AKP tabanlı muhafazakar kitle olan halkın nezdinde, Cemaat’e çok ciddi itibar kaybettirdi. Ergenekon ve Balyoz davalarında yapılan bazı maddi beleger ve şahısların uzun tutukluluğu gibi meseleler sol kesimde cibilli dine soğuk tavrını Cemaat’e karşı daha da arttırdı. Hz Musa’nın kavmi “…Ya Musa biliyoruz, sen haklısın ama karnımızı Firavun doyuruyor demesi….” gibi halk Cemaat’i maalesef şimdilik yalnız bıraktı, güce ve Erdoğan’a karşı cıkamadı.
Sonsöz yerine?
Şahsım adına bir özeleştiri yapacak olursam. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ’nin açtığı ufku yakalamakta en az 10 ila 20 yıl geriden geldigimi kabul ediyorum. 1995’lerde Hocaefendi “1 milyon kişi hicret etsin, dedi; maksadını niyetini anlamadık. Türkiye’de fazla okul acmayın ve işadamlarına yatırımlarınızın bir kısmını yurtdışına aktarın” dedi. Anlamadık. Bugünler gelince, şimdi bundan sonra herkes Hocaefendi’nin haftalık sohbetlerindeki tavsiyelerine harfiyyen uyacağına inanıyorum. Her konuda topluma yararlı faaliyetler, yetişmiş hizmet insanları tarafından yapılmaya devam edecektir. Kısacası Devlet’e KİT’ler, Belediyelerde BİT’ler süreç öncesi Hizmet’te HİT’ler oluşmuştu. Yeni dönemde bu olmamalıdır ve olmayacaktır diye tahmin ediyorum. Eskilerin ifadesini biraz değiştirerek ifade edeyim; “Eski hal muhal, ya yeni hal, ya yeni hal”
Hocaefendi başımızda olduğu sürece Hizmet’te asla “izmihlal” olmayacaktır. İnşallah.
[Engin Sezen] 14.3.2018 [http://thecrcl.ca]
Kırk Ambar - 3 [Safvet Senih]
*“Söz, söyleyenin neresinden çıkarsa (ağzından mı, yoksa kalbinden mi) dinleyenin de orasına ulaşır.” denilir.
*“Efendimiz (S.A.S.) ‘Din, kolaylıktır’ buyuruyor. Evet kolaylıktır ama kolaycılık değildir.”
*“Her insan ruhu orijinaldir. Yani kopya yok.”
*Nazlı Ilıcak demişti ki: “Aklanma yeri sandık sananların er-geç acı hakikatla karşı karşıya kalacağı günler gelecektir. ‘Sular yükselince, BALIKLAR, karıncaları yer; sular çekilince de KARINCALAR balıkları yer.’ Kimse bu günkü gücüne güvenmemelidir. Çünkü kimin kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir.”
*Bir Rusya ziyaretinde aynı zamanda diplomat olan bir bilim adamı, arkadaşımıza dedi ki: “Bugün artık dünyanın dümeninde Rusya ve Amerika var!..” Arkadaşımız da ona “Rusya çok soğuk, madem dümendesiniz; dümeni biraz sıcağa kırsanız da soğuktan kurtulsanız olmaz mı?” deyince, arkadaşın kastını anlayan Rus, “İşte o bizim elimizde değil. Biz O’na karışamayız” diyor.
*“Yıldırımlar, gök gürültüsünden önce hedeflerine varırlar”
“Âhir zamanda dünya çapında tamir; ADL ve HAKEM isimlerinin tecellileriyle olacak.” Yani adalet, mizan, intizam, âhenk-düzen ve hikmetle olacak.
*Bir adamın arabasının bir tekeri patlamış. Bütün bijonlar logar çukuruna düşmüş. Adam düşünmüş, düşünmüş işin içinden çıkamayıp şaşkın bir vaziyete düşmüş. Bunu tımarhaneden gören deliler, kendisine “Birader ne düşünüp duruyorsun. Diğer üç tekerden birer bijon alır buna takar böylece tamirhaneye kadar gidersin. Sonra tamir ettirip yoluna devam edersin. Biz deliyiz ama salak değiliz” demişler.
*Hayata hırslı 80’lik bir ihtiyar, 40 yaşındaki berberine demiş ki: “Acaba, sen ölünce beni kim traş edecek?”
*Umudunu kaybeden, mücadeleyi baştan kaybetmiş demektir.
*Dünya gölge, âhiret asıl. Âhireti kazanan zaten dünyayı da elde etmiş olur.
*İyilik bu!... Bumerang gibi geri döner.
*Emek olmadan yemek olmaz.
*Tarlada izi olanın harmanda yüzü olur.
*Şefkat, gönül dilidir. Gönül dili konuşunca herşey susar. Şefkat en paslı kilitleri bile açacak iksirli bir anahtardır.
*Hz. Mevlana Celaleddin Rumî’nin bir planı yoktu. Ama onu bütün dünya tanıyor.
*Temiz niyet ve dürüstlük esas olmalıdır: Yoksa dünyevî, malî, ticarî ve siyasî bir şey düşünme buna engel olur. Bizi istihdam eden Cenab-ı Hak, bizim başka maddî şeylere gönül vermemize râzı olmaz.
*İblis, Hz. Âdem’in ilk kalıbını görünce kalıbının içinde bazı boşluklar fark etti. Bunlar, hırs, şehvet, gazap gibi giriş yolları idi. İblis ve aveneleri diğer şeytanlar bunlardan çok faydalanıp insanlığı yere serdiler…
*Mevlevî semazenler gibi, dönüp dursalar bile, başları dönmeyecek, bakışları bulanmayacak adanmış ruhlar lâzım.
*Kardan adamın saltanatı, güneş doğuncaya kadardır.
*Izıdırap, ilham kaynağıdır.
*Izdırap ve dertlenme duygu ve düşünceleri doğurgan yapar.
*Duyuşları deyiş haline getirip yaşayışa geçirmek gerekir.
*Kur’an Müslümanlığı değil; Kur’an derinliğinde Müslümanlık.
*Ehl-i Beyte siyaset görevi değil; iç onarım görevi verildi.
*Dansın en uygun olduğu yer, nefsin üzerine çıkıp dans ederek tepinebildiğin kadar tepinmektir.
*Bir AKÎDE TASHÎHİ OFİSİ lâzım, çünkü inanç problemi var.
*İnsan eğer himmetini ihlas ile ve samimiyetle âli tutar, hedefini belirler, hedefine ulaşmak için gayret ederse, Allahü Taâla da gerçekleştirir.
*Namaz aradan çıkartılacak bir şey değildir; bilakis namaz yörüngeli bir hayat yaşamak gerekir.
*Durmak yok. Durmadan mesafe alan pişman olmaz. Yürüyen askerlerin omuzlarındaki bayraklar daha muhteşem görünür. Eskişehir, Denizli ve Afyon hapishanelerinin zor şartlarında bile Risale-i Nurlar yazılmıştır.
*Medine demiryolunu bombalayanlar gibi DİYALOG KÖPRÜLERİNİ tahrip ettiler. Onlar o trenin nereye varacağını bildikleri gibi, bunlar da diyaloğun sulh-i umumîde ne mânâya geldiğini çok iyi biliyorlar… Onun için biz yolumuza devam edelim. Biz Cenab-ı Hakkın büyük plan ve hikmetini bilemeyebiliriz. İşi O’na bırakalım.
*Fakat hak, onların heva ve heveslerine tâbi olsaydı, göklerin de arzın da, oralarda yaşayanların da düzenleri bozulur fesada uğrardı.” (Müminun Suresi, 23/71) âyetine göre, kainat düzeni bizim keyfimize bağlı değil… Cenab-ı Hak, ne yapacağını bilir…
*“Her nimetin mekir veya istidraç olarak nikmet olması da mümkündür. Şeytan bizi aldatmasın… Onun için her zaman insan kendisini üstü başı kirlenmiş gibi arınmak için, muhasebe ve durum muhakemesi yapmak lâzım. Üstad Hazretlerinin dediği gibi, kendimizi recül-i fâcir bilmeliyiz ve her zaman sıfırlamalıyız.”
*“İslamiyette ihya-i mevât (işlenmemiş, sahipsiz boş arazilere sahiplenip ekip biçme) var. Ama sabanını başkasının tarlasına sokmak doğru değildir.” Sokakta her yerde ilgilenilecek bir çok insan var. Onlar dururken, bir yerlere intisap etmiş insanları çalmaya çalışmamak lazım…”
*“Oynamasını bilen, yerim veya yenim dar demez. Böyle bir mazerete ve darlığa sığınmaz. Üstad Hazretlerinin yeri ve imkanı geniş miydi? Hapis, sürgün, takip ve işkenceler içinde, Risaleleri yazma ve yaymadan hiç geri durmadı. Eserlerini bütün dünya neşretmeye çalıştı.”
*Yaşamak isteyen, yaşatmaya bakacaktır. Yaşatmazsanız, yaşayamazsınız, zaten yaşatmazlar da…
*Tanışmakta acele edelim. Tanışmakta sınır olmamalı; yaş, konum engel olmamalı… Hizmette sınır ve sinir olmaması lâzım geldiği gibi…
*Keyfiyet çok mühim… Sıkıştırılmış pestil ve şeker gibi olalım. Bu konsantra olmuş şeyleri sulandırıp sulandırıp kullanmak mümkün olsun. Keyfiyet kemiyete hizmet etmeli…
*Kur’an tefsirlerini ve İslamî eserleri okumayanlar, beslenemezler ve kurumaya mahkûmdurlar.
*“Bütün fitne ve fesatlar, çilesiz ve ham ruhlardan çıkmıştır. Bunlar kibrini, benliğini aşamamış zavallılardır.”
İnşaallah biz de bu sözlerden hissemizi alırız.
[Safvet Senih] 14.3.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
*“Efendimiz (S.A.S.) ‘Din, kolaylıktır’ buyuruyor. Evet kolaylıktır ama kolaycılık değildir.”
*“Her insan ruhu orijinaldir. Yani kopya yok.”
*Nazlı Ilıcak demişti ki: “Aklanma yeri sandık sananların er-geç acı hakikatla karşı karşıya kalacağı günler gelecektir. ‘Sular yükselince, BALIKLAR, karıncaları yer; sular çekilince de KARINCALAR balıkları yer.’ Kimse bu günkü gücüne güvenmemelidir. Çünkü kimin kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir.”
*Bir Rusya ziyaretinde aynı zamanda diplomat olan bir bilim adamı, arkadaşımıza dedi ki: “Bugün artık dünyanın dümeninde Rusya ve Amerika var!..” Arkadaşımız da ona “Rusya çok soğuk, madem dümendesiniz; dümeni biraz sıcağa kırsanız da soğuktan kurtulsanız olmaz mı?” deyince, arkadaşın kastını anlayan Rus, “İşte o bizim elimizde değil. Biz O’na karışamayız” diyor.
*“Yıldırımlar, gök gürültüsünden önce hedeflerine varırlar”
“Âhir zamanda dünya çapında tamir; ADL ve HAKEM isimlerinin tecellileriyle olacak.” Yani adalet, mizan, intizam, âhenk-düzen ve hikmetle olacak.
*Bir adamın arabasının bir tekeri patlamış. Bütün bijonlar logar çukuruna düşmüş. Adam düşünmüş, düşünmüş işin içinden çıkamayıp şaşkın bir vaziyete düşmüş. Bunu tımarhaneden gören deliler, kendisine “Birader ne düşünüp duruyorsun. Diğer üç tekerden birer bijon alır buna takar böylece tamirhaneye kadar gidersin. Sonra tamir ettirip yoluna devam edersin. Biz deliyiz ama salak değiliz” demişler.
*Hayata hırslı 80’lik bir ihtiyar, 40 yaşındaki berberine demiş ki: “Acaba, sen ölünce beni kim traş edecek?”
*Umudunu kaybeden, mücadeleyi baştan kaybetmiş demektir.
*Dünya gölge, âhiret asıl. Âhireti kazanan zaten dünyayı da elde etmiş olur.
*İyilik bu!... Bumerang gibi geri döner.
*Emek olmadan yemek olmaz.
*Tarlada izi olanın harmanda yüzü olur.
*Şefkat, gönül dilidir. Gönül dili konuşunca herşey susar. Şefkat en paslı kilitleri bile açacak iksirli bir anahtardır.
*Hz. Mevlana Celaleddin Rumî’nin bir planı yoktu. Ama onu bütün dünya tanıyor.
*Temiz niyet ve dürüstlük esas olmalıdır: Yoksa dünyevî, malî, ticarî ve siyasî bir şey düşünme buna engel olur. Bizi istihdam eden Cenab-ı Hak, bizim başka maddî şeylere gönül vermemize râzı olmaz.
*İblis, Hz. Âdem’in ilk kalıbını görünce kalıbının içinde bazı boşluklar fark etti. Bunlar, hırs, şehvet, gazap gibi giriş yolları idi. İblis ve aveneleri diğer şeytanlar bunlardan çok faydalanıp insanlığı yere serdiler…
*Mevlevî semazenler gibi, dönüp dursalar bile, başları dönmeyecek, bakışları bulanmayacak adanmış ruhlar lâzım.
*Kardan adamın saltanatı, güneş doğuncaya kadardır.
*Izıdırap, ilham kaynağıdır.
*Izdırap ve dertlenme duygu ve düşünceleri doğurgan yapar.
*Duyuşları deyiş haline getirip yaşayışa geçirmek gerekir.
*Kur’an Müslümanlığı değil; Kur’an derinliğinde Müslümanlık.
*Ehl-i Beyte siyaset görevi değil; iç onarım görevi verildi.
*Dansın en uygun olduğu yer, nefsin üzerine çıkıp dans ederek tepinebildiğin kadar tepinmektir.
*Bir AKÎDE TASHÎHİ OFİSİ lâzım, çünkü inanç problemi var.
*İnsan eğer himmetini ihlas ile ve samimiyetle âli tutar, hedefini belirler, hedefine ulaşmak için gayret ederse, Allahü Taâla da gerçekleştirir.
*Namaz aradan çıkartılacak bir şey değildir; bilakis namaz yörüngeli bir hayat yaşamak gerekir.
*Durmak yok. Durmadan mesafe alan pişman olmaz. Yürüyen askerlerin omuzlarındaki bayraklar daha muhteşem görünür. Eskişehir, Denizli ve Afyon hapishanelerinin zor şartlarında bile Risale-i Nurlar yazılmıştır.
*Medine demiryolunu bombalayanlar gibi DİYALOG KÖPRÜLERİNİ tahrip ettiler. Onlar o trenin nereye varacağını bildikleri gibi, bunlar da diyaloğun sulh-i umumîde ne mânâya geldiğini çok iyi biliyorlar… Onun için biz yolumuza devam edelim. Biz Cenab-ı Hakkın büyük plan ve hikmetini bilemeyebiliriz. İşi O’na bırakalım.
*Fakat hak, onların heva ve heveslerine tâbi olsaydı, göklerin de arzın da, oralarda yaşayanların da düzenleri bozulur fesada uğrardı.” (Müminun Suresi, 23/71) âyetine göre, kainat düzeni bizim keyfimize bağlı değil… Cenab-ı Hak, ne yapacağını bilir…
*“Her nimetin mekir veya istidraç olarak nikmet olması da mümkündür. Şeytan bizi aldatmasın… Onun için her zaman insan kendisini üstü başı kirlenmiş gibi arınmak için, muhasebe ve durum muhakemesi yapmak lâzım. Üstad Hazretlerinin dediği gibi, kendimizi recül-i fâcir bilmeliyiz ve her zaman sıfırlamalıyız.”
*“İslamiyette ihya-i mevât (işlenmemiş, sahipsiz boş arazilere sahiplenip ekip biçme) var. Ama sabanını başkasının tarlasına sokmak doğru değildir.” Sokakta her yerde ilgilenilecek bir çok insan var. Onlar dururken, bir yerlere intisap etmiş insanları çalmaya çalışmamak lazım…”
*“Oynamasını bilen, yerim veya yenim dar demez. Böyle bir mazerete ve darlığa sığınmaz. Üstad Hazretlerinin yeri ve imkanı geniş miydi? Hapis, sürgün, takip ve işkenceler içinde, Risaleleri yazma ve yaymadan hiç geri durmadı. Eserlerini bütün dünya neşretmeye çalıştı.”
*Yaşamak isteyen, yaşatmaya bakacaktır. Yaşatmazsanız, yaşayamazsınız, zaten yaşatmazlar da…
*Tanışmakta acele edelim. Tanışmakta sınır olmamalı; yaş, konum engel olmamalı… Hizmette sınır ve sinir olmaması lâzım geldiği gibi…
*Keyfiyet çok mühim… Sıkıştırılmış pestil ve şeker gibi olalım. Bu konsantra olmuş şeyleri sulandırıp sulandırıp kullanmak mümkün olsun. Keyfiyet kemiyete hizmet etmeli…
*Kur’an tefsirlerini ve İslamî eserleri okumayanlar, beslenemezler ve kurumaya mahkûmdurlar.
*“Bütün fitne ve fesatlar, çilesiz ve ham ruhlardan çıkmıştır. Bunlar kibrini, benliğini aşamamış zavallılardır.”
İnşaallah biz de bu sözlerden hissemizi alırız.
[Safvet Senih] 14.3.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Dolandırılmaya doyamayanlar [Kemal Ay]
Çiftlik Bank balonu sonunda patladı. Daha önce ‘Jet Fadıl’ diye anılan Fadıl Akgündüz’e defalarca dolandırılmayı başaran Türkiye insanı, bu kez de 25 yaşındaki genç bir ‘girişimcinin’ vaatlerine aldandı. Dün şirket yöneticilerine ulaşamayan vatandaşlar, merkez binaya vardıklarında, buranın sessiz sedasız boşaltıldığına şahit oldu. Yöneticilerin bir bölümünün yurt dışına kaçtığı ortaya çıktı. Şirketin genel müdürü bile ‘kandırıldım’ deyince, şirkete para yatıran insanlar, ülkenin çeşitli yerlerindeki çiftliklere giderek hayvanları götürmeye karar verdi.
Buna dünyada Ponzi Dümeni deniyor. Diyelim birisine gidip ‘Bana 100 lira ver, bir ay içinde sana 120 lira olarak geri vereyim’ dediniz. Sonra başkalarını da bu havuza dâhil ettiniz. Bu arada para aldığınız insanlara, ‘Sen de birilerini getir, sen de aynı şekilde komisyon al’ dediniz. Bir noktadan sonra insanlara paralarını geri ödemek yerine, ‘Biraz daha dursun, daha fazla kazan’ gibi ahlaksız teklifler yapmaya başlıyorsunuz.
Yattığı yerden para kazanmak tatlı geldiği için, insanlar paralarını burada tutmaya devam ediyorlar. Hatta yeni insanlar da getiriyorlar ki daha fazla para kazanılsın. Bu arada cidden para kazananlar, geri ödeme alanlar da oluyor. Gelgelelim, bu işi başlatan dolandırıcılar, bir noktadan sonra mevcut birikimi toplayıp kaçmayı başarıyor. Türkiye’de daha önce Titan Saadet Zinciri ile örneğini gördüğümüz bir sistemdi bu. Ancak Çiftlik Bank biraz farklı.
CAZİP BİR PROJE GÖRÜNTÜSÜ
Şöyle ki: Ülkenin çeşitli yerlerinde çiftlikler açan şirket, mobil bir oyun arayüzü yaparak insanlara bilgisayar başından çiftlik yönetmeyi vaat ediyordu. Para verip çiftlikte ürün veren hayvanlardan satın alıyorsunuz ve bu ürünlerin parasını siz kazanıyorsunuz. Aslında kârlı olabilecek bir yatırım. Oyun modülünde olması, insanların meseleyi anlamasını ve inanmasını kolaylaştırıyor. Bu arada çiftlikte üretilen ürünler, yine Çiftlik Bank adını taşıyan şarküterilerde satılıyor. Sahipleri de bu işten hayli para kazanıyor.
Gelgelelim, Türkiye çapında yaklaşık 77 bin kişiye ulaşan bu organizasyon, 500 milyon lira civarında bir gelir elde ettikten sonra kayıplara karıştı. Kurumun Facebook sayfası da kapatılınca insanlar dolandırıcılığın farkına vardı ancak iş işten geçmişti. Tıpkı insanlara ev, devremülk, hatta Maldivlerde ada vaat eden Fadıl Akgündüz gibi, Çiftlik Bank’ın sahibi Mehmet Aydın da, insanları somut bir projeyle dolandırmış oldu.
DOLANDIRICININ DA İNSAFLISI
Herkes bu kadar insaflı değil elbette. ‘Ben Allah’ım’ diyerek bir esnafı eski parayla 2,5 trilyon (şimdi 2,5 milyon) lira dolandıran şebeke vardı hatırlarsanız. Sadece o da değil, dolandırıcılıkta bir zirve olarak gösterilen Selçuk Parsadan’ın dönemin Başbakanı Tansu Çiller’i arayarak örtülü ödenekten para temin ettiği de görüldü. Parsadan, tabiri yerindeyse VIP dolandırıcıydı, sadece Çiller’i değil, Demirel’i, valileri, vali eşlerini dolandırmıştı.
Dolandırıcılık demişken Sülün Osman’ı anmamak olmaz. Rivayete göre Sülün Osman, arkadaşlarıyla Dolmabahçe’ye gider, orada arkadaşlarına saatlerini ayarlatır ve karşılığında para alırmış. Bunu gören saf vatandaşlar, ‘Ne kadar kazanıyorsun böyle’ diyerek dümene dâhil olurmuş. Sülün Osman’ın ‘Ben, beni dolandırdığını düşünen vatandaşı dolandırıyorum’ dediği söylenir. Yani aslında muhatabına baya kârlı ama ahlaksız bir teklifte bulunur, kabul görür ve böylece yemlemiş olur.
DARISI 77 MİLYONUN BAŞINA…
Bütün bu tuzakların arkasında aynı şey var. İnsanların, ‘kolay’ olana karşı zaafı, ‘yattığı yerden para kazanma’ sevdası. Sadece Türkiye insanına has bir durum değil üstelik. Dünyanın çeşitli yerlerinde bu tarz dolandırıcılar mevcut. E-posta kutularınıza çok sık kendini bilmem nerenin prensi, prensesi olarak tanıtıp size para vermeyi teklif eden mektuplar düşüyordur. Bütün dünyada yaygın bir dolandırıcılık yöntemi. Çoğu kez güveninizi istismar ederek, zaaflarınızdan faydalanarak yaklaşıyor ve sizi beş parasız bırakabiliyorlar. Nihayet duruma uyanıp çare aradığınızda ise, her şeyi kendi iradenizle yaptığınız için, size kimse el uzatamıyor.
Gelgelelim, bu manipülasyon ve kandırma işini sadece maddi dolandırıcılar yapmıyor. Bilimsel gerçeklerle bağdaşmayan şeyler söyleyen ‘diyetisyen’ tiplemeleri, yarı-bilimsel konuşmalar yapıp kişisel gelişim uzmanı gibi kitaplar yazanlar, oy almak için bin dereden su getiren siyasetçiler, hiçbir birikimi olmadığı hâlde televizyonlara çıkıp bol keseden sallayan gazeteciler, dinden bahsettiğini zanneden ancak sadece kendi çıkarını gözeten hakiki şarlatanlar… Liste uzayıp gidiyor. Sonuç değişmiyor.
Çiftlik Bank’a para yatıran 77 bin kişi dün itibariyle uyandı. Darısı saçma sapan masallarla uyutulan 77 milyon Türkiye halkına…
[Kemal Ay] 14.3.2018 [TR724]
Buna dünyada Ponzi Dümeni deniyor. Diyelim birisine gidip ‘Bana 100 lira ver, bir ay içinde sana 120 lira olarak geri vereyim’ dediniz. Sonra başkalarını da bu havuza dâhil ettiniz. Bu arada para aldığınız insanlara, ‘Sen de birilerini getir, sen de aynı şekilde komisyon al’ dediniz. Bir noktadan sonra insanlara paralarını geri ödemek yerine, ‘Biraz daha dursun, daha fazla kazan’ gibi ahlaksız teklifler yapmaya başlıyorsunuz.
Yattığı yerden para kazanmak tatlı geldiği için, insanlar paralarını burada tutmaya devam ediyorlar. Hatta yeni insanlar da getiriyorlar ki daha fazla para kazanılsın. Bu arada cidden para kazananlar, geri ödeme alanlar da oluyor. Gelgelelim, bu işi başlatan dolandırıcılar, bir noktadan sonra mevcut birikimi toplayıp kaçmayı başarıyor. Türkiye’de daha önce Titan Saadet Zinciri ile örneğini gördüğümüz bir sistemdi bu. Ancak Çiftlik Bank biraz farklı.
CAZİP BİR PROJE GÖRÜNTÜSÜ
Şöyle ki: Ülkenin çeşitli yerlerinde çiftlikler açan şirket, mobil bir oyun arayüzü yaparak insanlara bilgisayar başından çiftlik yönetmeyi vaat ediyordu. Para verip çiftlikte ürün veren hayvanlardan satın alıyorsunuz ve bu ürünlerin parasını siz kazanıyorsunuz. Aslında kârlı olabilecek bir yatırım. Oyun modülünde olması, insanların meseleyi anlamasını ve inanmasını kolaylaştırıyor. Bu arada çiftlikte üretilen ürünler, yine Çiftlik Bank adını taşıyan şarküterilerde satılıyor. Sahipleri de bu işten hayli para kazanıyor.
Gelgelelim, Türkiye çapında yaklaşık 77 bin kişiye ulaşan bu organizasyon, 500 milyon lira civarında bir gelir elde ettikten sonra kayıplara karıştı. Kurumun Facebook sayfası da kapatılınca insanlar dolandırıcılığın farkına vardı ancak iş işten geçmişti. Tıpkı insanlara ev, devremülk, hatta Maldivlerde ada vaat eden Fadıl Akgündüz gibi, Çiftlik Bank’ın sahibi Mehmet Aydın da, insanları somut bir projeyle dolandırmış oldu.
DOLANDIRICININ DA İNSAFLISI
Herkes bu kadar insaflı değil elbette. ‘Ben Allah’ım’ diyerek bir esnafı eski parayla 2,5 trilyon (şimdi 2,5 milyon) lira dolandıran şebeke vardı hatırlarsanız. Sadece o da değil, dolandırıcılıkta bir zirve olarak gösterilen Selçuk Parsadan’ın dönemin Başbakanı Tansu Çiller’i arayarak örtülü ödenekten para temin ettiği de görüldü. Parsadan, tabiri yerindeyse VIP dolandırıcıydı, sadece Çiller’i değil, Demirel’i, valileri, vali eşlerini dolandırmıştı.
Dolandırıcılık demişken Sülün Osman’ı anmamak olmaz. Rivayete göre Sülün Osman, arkadaşlarıyla Dolmabahçe’ye gider, orada arkadaşlarına saatlerini ayarlatır ve karşılığında para alırmış. Bunu gören saf vatandaşlar, ‘Ne kadar kazanıyorsun böyle’ diyerek dümene dâhil olurmuş. Sülün Osman’ın ‘Ben, beni dolandırdığını düşünen vatandaşı dolandırıyorum’ dediği söylenir. Yani aslında muhatabına baya kârlı ama ahlaksız bir teklifte bulunur, kabul görür ve böylece yemlemiş olur.
DARISI 77 MİLYONUN BAŞINA…
Bütün bu tuzakların arkasında aynı şey var. İnsanların, ‘kolay’ olana karşı zaafı, ‘yattığı yerden para kazanma’ sevdası. Sadece Türkiye insanına has bir durum değil üstelik. Dünyanın çeşitli yerlerinde bu tarz dolandırıcılar mevcut. E-posta kutularınıza çok sık kendini bilmem nerenin prensi, prensesi olarak tanıtıp size para vermeyi teklif eden mektuplar düşüyordur. Bütün dünyada yaygın bir dolandırıcılık yöntemi. Çoğu kez güveninizi istismar ederek, zaaflarınızdan faydalanarak yaklaşıyor ve sizi beş parasız bırakabiliyorlar. Nihayet duruma uyanıp çare aradığınızda ise, her şeyi kendi iradenizle yaptığınız için, size kimse el uzatamıyor.
Gelgelelim, bu manipülasyon ve kandırma işini sadece maddi dolandırıcılar yapmıyor. Bilimsel gerçeklerle bağdaşmayan şeyler söyleyen ‘diyetisyen’ tiplemeleri, yarı-bilimsel konuşmalar yapıp kişisel gelişim uzmanı gibi kitaplar yazanlar, oy almak için bin dereden su getiren siyasetçiler, hiçbir birikimi olmadığı hâlde televizyonlara çıkıp bol keseden sallayan gazeteciler, dinden bahsettiğini zanneden ancak sadece kendi çıkarını gözeten hakiki şarlatanlar… Liste uzayıp gidiyor. Sonuç değişmiyor.
Çiftlik Bank’a para yatıran 77 bin kişi dün itibariyle uyandı. Darısı saçma sapan masallarla uyutulan 77 milyon Türkiye halkına…
[Kemal Ay] 14.3.2018 [TR724]
Trump’lı Amerika’da her şey mümkün! [Adem Yavuz Arslan]
Gazetecilikte ‘haberin elinde patlaması’ diye bir tabir vardır.
Öngörmeye çalıştığınız bir konu, yazı, ya da haber siz yayınlamadan gerçekleşir ve sizin çalışmanız elinizde kalır.
Benim için bu yazı da öyle oldu.
Aradaki zaman farkı nedeniyle yazımı Pazartesi gece yarısı yazıp gönderdim.
Özetle, Trump’lı Amerika’nın ne kadar öngörülemez olduğunu, ABD Başkanı’nın sınır tanımaz egosu ve ‘eşi benzeri olmayan çalışma tarzı’ nedeniyle en yakınındaki isimlerin bile teker teker Beyaz Saray’dan ayrıldığını, yakında Dışişleri Bakanı Tillerson ve ulusal güvenlik danışmanı McMaster’in de istifa furyasına katılabileceğini anlatmıştım.
Daha yazı yayınlanmadan Tillerson gitti.
Gerçi istifa etmesi bekleniyordu, fakat Trump erken davranıp onu görevden aldı. CIA Direktörü Mike Pompeo Dışişleri Bakanlığı’na getirilirken CIA Direktörlüğü koltuğuna ise Gina Haspel oturdu. Bu kadar kritik gelişmeler aynı sabah yaşandı ve iddiaya göre Tillerson dahil bir çok kişi olayları Twitter’dan takip etti.
Bu gelişmelerin yorumuna geçmeden önce biraz background vermekte fayda var.
‘KAOTİK BİR BEYAZ SARAY’
Amerikalı gazeteci Michael Wolff’un Donald Trumplı Beyaz Saray’ı anlattığı kitabı ‘Ateş ve Öfke: Trump’ın Beyaz Sarayı’nın İçinden’ piyasaya çıktığında büyük tartışma doğurmuştu.
Kitap, Trump ve yakın halkasına dair ‘birinci elden yakası açılmadık detaylar’ içeriyordu ve beklendiği gibi büyük ilgi gördü.
İlk günden yok sattı, üzerine sayısız yazı yazıldı ve program yapıldı.
Haliyle Trump’ın da tepkisini çekti. Hatta Başkan Trump kitap piyasaya çıkmadan toplatmaya bile kalkmıştı.
Her ne kadar kitabın ‘abartılı’ ve ‘sansasyonel yönlerinin’ olduğu yönünde geniş bir konsensus olsa da, Trump’ın ‘sıradışı bir başkan’ olduğunda herkes hemfikir.
Hatta BBC Kuzey Amerika Editörü Jon Sopel’in deyimiyle, kitabın içeriğinin yarısı bile doğruysa, ortaya ‘paranoyak bir başkan ve kaotik bir Beyaz Saray’ portresi çıkıyor.
‘SURVİVOR BEYAZ SARAY’
‘Beyaz Saray’da kaos’ artık ABD medyasının sabit gündemlerinden biri haline geldi. Gün geçmiyor ki bir istifa ve skandal haberi gelmesin.
Mesela geçenlerde Trump’ın ekonomi danışmanı Gary Cohn istifa etmişti.
Cohn’un istifası Trump’ın alüminyum ve çelik ithalatına yönelik ek gümrük vergisi getirme planlarına tepki olarak geldi.
Geçen hafta içerisinde de Başkan’ın en yakın danışmanlarından Beyaz Saray İletişim Direktörü Hope Hicks görevini bıraktı.
Hicks’in istifası birçok yönüyle diğer istifalardan farklı görülebilir. Çünkü Hicks, Trump’ın ‘sırdaşı’ olarak görülüyordu.
Böylece Hicks, Trump yönetiminde istifa eden dördüncü iletişim direktörü oldu.
Amerikan medyasına yansıyan yorumlara göre Hicks’in görevi bırakma nedeni “Trump’ın yakın çevresinde çalışmanın ve her gün, hatta bazen saat başı patlak veren krizleri çözme yükümlülüğünün beraberinde getirdiği aşırı yorgunluk ve stres”.
Böylece Trump’ın yakın çevresinden istifa eden üst düzey isim sayısı 10’u aşarken Beyaz Saray’dan istifa eden önemli isimlerin toplamı 40’ı geçti.
Hatırlanacağı gibi Beyaz Saray iletişim direktörlüğüne büyük bir şovla getirilen Anthony Scaramucci de sadece 10 gün görevde kalabilmişti.
Genel sekreter Reince Priebus, sözcü Sean Spicer, iletişim direktörlerinden Mike Dubke, kampanya müdürü Paul Manafort, Ulusal güvenlik danışmanı Mike Flynn gibi çok sayıda isim kısa sürüde ‘Beyaz Saray’dan ayrılanlar’ kervanına katıldı.
Radikal fikirleri ile bilinen Steve Bannon ise Trump ile kavgalı olarak ofisini terk etti.
İSTİFA FURYASINA KİMLER KATILACAK?
ABD medyasına yansıyan kulislere göre istifa kervanına katılacak önemli isimler var. Mesela Michael Flynn’den sonra Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na gelen H.R. McMaster’in bu görevden ayrılacağı konuşuluyor.
Yine ABD medyasına göre Trump, McMaster’in yerine John Bolton’u hazırlıyor. Bolton, neo-conların üssü American Enterprise Institute’de çalışıyor ve ‘ekonomiden göçmenliğe her sorunu savaşla çözme taraftarı’ olarak biliniyor.
Trump gibi sıradışı bir başkanın, Bolton gibi sıradışı bir güvenlik danışmanının olması ihtimali şimdiden liberal çevrelerde endişe kaynağı olmuş durumda.
‘Trump’a dayanamayıp istifa edecekler’ listesindeki bir diğer isim ise Adalet Bakanı Jeff Sessions.
Trump ile Sessions’un arasının ‘limoni’ olduğu herkesin malumu.
Hatta Trump, geçen yaz Sessions’u görevden almaya bile çalışmıştı. Trump’ın Sessions’u ‘sevmediği’ ve yakın çevresine ‘ihtiyar ve beceriksiz’ diye bahsettiği hatta çizgi film karakteri Mr. Magoo’ya benzettiği medyaya bile yansımıştı.
Adalet Bakanı’nın istifa etmeyip Trump ile ‘soğuk savaşı’ sürdürmeye kararlı olduğu söyleniyor.
Ama Trump’a ne kadar dayanacağı meçhul.
Peki ama ne oluyor? Beyaz Saray’daki bu yaprak dökümünün nedeni ne?
Trump’ın kişiliği ve çalışma usulü ABD medyasının popüler konularından. Hemen hemen her gün Beyaz Saray’da dönen dolaplara dair kulis, analiz ve uzman görüşleri yer alıyor.
Biz Türk gazetecilerin hayalinden bile geçmeyecek kadar ‘radikal yazılar’ ve analizler çıkıyor ABD medyasında.
Mesela Washington Post’tan George F. Will, Trump için ‘psikolojik olarak ağır hasta’ tanımlaması yaptı. Will’e göre Trump’ın en büyük sorunu ‘bir şeyi bilmenin ne olduğunu bile bilmemesi’.
Trump’ın kimseyi dinlemediği, birkaç sayfalık bilgi notlarını bile okumadığı artık herkesin malumu.
Vox.com’un uzman kalemlerinden Ezra Klein’in yazısında yer alan detaylar ise hayli ilginç.
Trump’la çalışan isimlerle konuşan Klein şöyle bir Trump portresi çiziyor: “Sadece müthiş bilgisiz bir insan değil, bilgilendirilmesi de muazzam düzeyde zor birisi. Sadece duymak istediklerini duyuyor, komplike konuşmaları, açıklamaları takip etmekte zorlanyor.”
Aynı yazıda Trump’ın ‘kendisine verilen bir brifingi anlamakta zorlandığını, az önce ifade edilen bir cümleyi bile doğru tekrarlayamadığı’ detayı yer alıyor.
Bu konuda, yazının girişinde bahsettiğim ‘Ateş ve Öfke’ kitabında çok sayıda örnek var. Trump bir sayfalık bilgi notlarını bile okumuyormuş.
Trump’ın ‘bilgisizliği’ ve ‘öğrenme isteksizliği’ konusunda ABD medyasında sayısız makale ve haber var.
Şahsen bu haberleri büyük bir ilgi ile izliyorum.
Düşünsenize, ABD medyası dünyanın en güçlü siyasetçisinin psikolojisini masaya yatırıyor, her cümlesini, her davranışını analiz ediyor ve uzmanlara yorumlatıyor.
Haberlerde kullanılan ifadeler hayli ağır. Trump için ‘ağır psikolojik hasta’ demek adiyattan.
Trump tabi ki bu haberlere kızıyor fakat yapabileceği çok fazla bir şey yok.
Gazeteciler tutuklanmıyor, gazetelere, televizyonlara el konmuyor.
Bir de Türkiye’yi düşünsenize.
Erdoğan’ın sarayında yaşananlar, açıklamaları, davranışları hakkında bir yorum ya da analiz yazan Türk gazetecinin başına neler gelebilir!
ABD’NİN NE YAPACAĞI KESTİRİLEMİYOR
Trump’a geri dönersek.
ABD kendi içinde enteresan bir süreci yaşıyor.
Beyaz Saray’da egosu zirvede, birçok konuda fikri bile olmayan, hiçbir danışmanını dinlemeyen, en yakınındaki insanları bile kısa sürede ‘kaçıran’ sıradışı bir başkan var.
Güne tweet atarak başlıyor ve ilerleyen saatlerde danışmanlarının bile ilk kez duyduğu açıklamalar yapabiliyor.
ABD’nin adeta kutsadığı ifade ve basın özgürlüğüne, yargı bağımsızlığına pervasızca savaş açabiliyor.
Dahası ‘ömür boyu başkanlık olsa fena olmaz’ gibi fikirleri rahatlıkla ifade edebiliyor.
Kısacası Beyaz Saray’da her şeyi herkesten iyi bildiğini düşünen birisi var ve ‘yarın ne yapacağı’ konusunda kimsenin fikri yok.
Beyaz Saray’ın Dışişleri ve Pentagon ile koordinasyonu da eksik.
O yüzden ABD ile ilgili analiz-projeksiyon yaparken temkinli olmakta fayda var. Trump’lı Amerika’da her şey mümkün.
BU DEĞİŞİKLİKLER NE ANLAMA GELİYOR?
Yazımın ilk versiyonunda Dışişleri Bakanı Tillerson’un istifasının beklendiğini anlatmıştım.
Dediğim gibi yazı daha yayınlanmadan Tillerson gitti. Yerine CIA direktörü Mike Pompeo geldi.
Bu gelişme Trump’ın ‘ne kadar öngörülemez’ olduğunu teyit etmiş oldu. Sonuçta Amerikan sistemi içinde Dışişleri Bakanlığı çok kritik bir konum ve o koltukta kimin oturduğu sadece ABD’nin meselesi değil.
Tillerson’un bu şekilde görevden alınması başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeyi yakından etkileyecek. Yarım kalan müzakereler bir yana, bu saatten sonra ABD’li muhatapları ile bir araya gelen her siyasetçi ‘Acaba bir sonraki görüşmede bu isim koltuğunda olacak mı?’ şüphesinden kendini alamayacak.
Özel sektörden gelen ve daha liberal fikirleri olan Tillerson’un yerine eski bir asker ve hayli ‘şahin’ görünümlü Mike Pompeo’nun gelmesi ise Trump’ın izleyeceği yeni dış politika hakkında fikir verebilir.
Pompeo başta İran olmak üzere birçok konuda radikal fikirlere sahip. Trump ile daha uyumlu çalışacağı kesin. Hele hele ulusal güvenlik danışmanlığına McMaster’in yerine John Bolton da gelirse çok agresif bir Beyaz Saray ile karşı karşıya kalacağız. Pompeo’nun Türkiye ile ilgili fikirleri de Erdoğan’ı pek memnun etmeyecek gibi. Çünkü Pompeo’ya göre Türkiye ‘totaliter bir İslamcı diktatörlük’.
Pompeo ‘hayati bilgiler elde edilecekse işkence yapılabilir’ demesiyle çok tartışılan bir isimdi. Yerine ise yine adı işkenceyle gündeme gelen Gina Haspel getirildi. Haspel uzun yıllardır CIA’de çalışan bir isim. Özellikle gizlice insan kaçırma ve sorgulama gibi ‘örtülü programların’ koordinatörü olarak biliniyor. Haspel, CIA’nin Tayland’da kurduğu ilk ‘deniz aşırı tutuklama merkezi’nin mimarı olarak gösteriliyor. Hatta Haspel hakkında buradaki işkence iddiaları nedeniyle bazı ülkelerde tutuklama kararı çıkarıldığı iddiaları bile mevcut.
Sonuç olarak daha radikal bir ABD dış politikası göreceğiz.
Bu durum Türkiye’nin de içinde olduğu bir dizi ülkeyi birinci dereceden etkileyecek.
Dahası bu kadar kritik bir süreçte Türk-Amerikan ilişkileri ‘hiç olmadığı kadar kötü’.
Üstelik Trump’lı Amerika’da her şey mümkün.
[Adem Yavuz Arslan] 14.3.2018 [TR724]
Öngörmeye çalıştığınız bir konu, yazı, ya da haber siz yayınlamadan gerçekleşir ve sizin çalışmanız elinizde kalır.
Benim için bu yazı da öyle oldu.
Aradaki zaman farkı nedeniyle yazımı Pazartesi gece yarısı yazıp gönderdim.
Özetle, Trump’lı Amerika’nın ne kadar öngörülemez olduğunu, ABD Başkanı’nın sınır tanımaz egosu ve ‘eşi benzeri olmayan çalışma tarzı’ nedeniyle en yakınındaki isimlerin bile teker teker Beyaz Saray’dan ayrıldığını, yakında Dışişleri Bakanı Tillerson ve ulusal güvenlik danışmanı McMaster’in de istifa furyasına katılabileceğini anlatmıştım.
Daha yazı yayınlanmadan Tillerson gitti.
Gerçi istifa etmesi bekleniyordu, fakat Trump erken davranıp onu görevden aldı. CIA Direktörü Mike Pompeo Dışişleri Bakanlığı’na getirilirken CIA Direktörlüğü koltuğuna ise Gina Haspel oturdu. Bu kadar kritik gelişmeler aynı sabah yaşandı ve iddiaya göre Tillerson dahil bir çok kişi olayları Twitter’dan takip etti.
Bu gelişmelerin yorumuna geçmeden önce biraz background vermekte fayda var.
‘KAOTİK BİR BEYAZ SARAY’
Amerikalı gazeteci Michael Wolff’un Donald Trumplı Beyaz Saray’ı anlattığı kitabı ‘Ateş ve Öfke: Trump’ın Beyaz Sarayı’nın İçinden’ piyasaya çıktığında büyük tartışma doğurmuştu.
Kitap, Trump ve yakın halkasına dair ‘birinci elden yakası açılmadık detaylar’ içeriyordu ve beklendiği gibi büyük ilgi gördü.
İlk günden yok sattı, üzerine sayısız yazı yazıldı ve program yapıldı.
Haliyle Trump’ın da tepkisini çekti. Hatta Başkan Trump kitap piyasaya çıkmadan toplatmaya bile kalkmıştı.
Her ne kadar kitabın ‘abartılı’ ve ‘sansasyonel yönlerinin’ olduğu yönünde geniş bir konsensus olsa da, Trump’ın ‘sıradışı bir başkan’ olduğunda herkes hemfikir.
Hatta BBC Kuzey Amerika Editörü Jon Sopel’in deyimiyle, kitabın içeriğinin yarısı bile doğruysa, ortaya ‘paranoyak bir başkan ve kaotik bir Beyaz Saray’ portresi çıkıyor.
‘SURVİVOR BEYAZ SARAY’
‘Beyaz Saray’da kaos’ artık ABD medyasının sabit gündemlerinden biri haline geldi. Gün geçmiyor ki bir istifa ve skandal haberi gelmesin.
Mesela geçenlerde Trump’ın ekonomi danışmanı Gary Cohn istifa etmişti.
Cohn’un istifası Trump’ın alüminyum ve çelik ithalatına yönelik ek gümrük vergisi getirme planlarına tepki olarak geldi.
Geçen hafta içerisinde de Başkan’ın en yakın danışmanlarından Beyaz Saray İletişim Direktörü Hope Hicks görevini bıraktı.
Hicks’in istifası birçok yönüyle diğer istifalardan farklı görülebilir. Çünkü Hicks, Trump’ın ‘sırdaşı’ olarak görülüyordu.
Böylece Hicks, Trump yönetiminde istifa eden dördüncü iletişim direktörü oldu.
Amerikan medyasına yansıyan yorumlara göre Hicks’in görevi bırakma nedeni “Trump’ın yakın çevresinde çalışmanın ve her gün, hatta bazen saat başı patlak veren krizleri çözme yükümlülüğünün beraberinde getirdiği aşırı yorgunluk ve stres”.
Böylece Trump’ın yakın çevresinden istifa eden üst düzey isim sayısı 10’u aşarken Beyaz Saray’dan istifa eden önemli isimlerin toplamı 40’ı geçti.
Hatırlanacağı gibi Beyaz Saray iletişim direktörlüğüne büyük bir şovla getirilen Anthony Scaramucci de sadece 10 gün görevde kalabilmişti.
Genel sekreter Reince Priebus, sözcü Sean Spicer, iletişim direktörlerinden Mike Dubke, kampanya müdürü Paul Manafort, Ulusal güvenlik danışmanı Mike Flynn gibi çok sayıda isim kısa sürüde ‘Beyaz Saray’dan ayrılanlar’ kervanına katıldı.
Radikal fikirleri ile bilinen Steve Bannon ise Trump ile kavgalı olarak ofisini terk etti.
İSTİFA FURYASINA KİMLER KATILACAK?
ABD medyasına yansıyan kulislere göre istifa kervanına katılacak önemli isimler var. Mesela Michael Flynn’den sonra Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na gelen H.R. McMaster’in bu görevden ayrılacağı konuşuluyor.
Yine ABD medyasına göre Trump, McMaster’in yerine John Bolton’u hazırlıyor. Bolton, neo-conların üssü American Enterprise Institute’de çalışıyor ve ‘ekonomiden göçmenliğe her sorunu savaşla çözme taraftarı’ olarak biliniyor.
Trump gibi sıradışı bir başkanın, Bolton gibi sıradışı bir güvenlik danışmanının olması ihtimali şimdiden liberal çevrelerde endişe kaynağı olmuş durumda.
‘Trump’a dayanamayıp istifa edecekler’ listesindeki bir diğer isim ise Adalet Bakanı Jeff Sessions.
Trump ile Sessions’un arasının ‘limoni’ olduğu herkesin malumu.
Hatta Trump, geçen yaz Sessions’u görevden almaya bile çalışmıştı. Trump’ın Sessions’u ‘sevmediği’ ve yakın çevresine ‘ihtiyar ve beceriksiz’ diye bahsettiği hatta çizgi film karakteri Mr. Magoo’ya benzettiği medyaya bile yansımıştı.
Adalet Bakanı’nın istifa etmeyip Trump ile ‘soğuk savaşı’ sürdürmeye kararlı olduğu söyleniyor.
Ama Trump’a ne kadar dayanacağı meçhul.
Peki ama ne oluyor? Beyaz Saray’daki bu yaprak dökümünün nedeni ne?
Trump’ın kişiliği ve çalışma usulü ABD medyasının popüler konularından. Hemen hemen her gün Beyaz Saray’da dönen dolaplara dair kulis, analiz ve uzman görüşleri yer alıyor.
Biz Türk gazetecilerin hayalinden bile geçmeyecek kadar ‘radikal yazılar’ ve analizler çıkıyor ABD medyasında.
Mesela Washington Post’tan George F. Will, Trump için ‘psikolojik olarak ağır hasta’ tanımlaması yaptı. Will’e göre Trump’ın en büyük sorunu ‘bir şeyi bilmenin ne olduğunu bile bilmemesi’.
Trump’ın kimseyi dinlemediği, birkaç sayfalık bilgi notlarını bile okumadığı artık herkesin malumu.
Vox.com’un uzman kalemlerinden Ezra Klein’in yazısında yer alan detaylar ise hayli ilginç.
Trump’la çalışan isimlerle konuşan Klein şöyle bir Trump portresi çiziyor: “Sadece müthiş bilgisiz bir insan değil, bilgilendirilmesi de muazzam düzeyde zor birisi. Sadece duymak istediklerini duyuyor, komplike konuşmaları, açıklamaları takip etmekte zorlanyor.”
Aynı yazıda Trump’ın ‘kendisine verilen bir brifingi anlamakta zorlandığını, az önce ifade edilen bir cümleyi bile doğru tekrarlayamadığı’ detayı yer alıyor.
Bu konuda, yazının girişinde bahsettiğim ‘Ateş ve Öfke’ kitabında çok sayıda örnek var. Trump bir sayfalık bilgi notlarını bile okumuyormuş.
Trump’ın ‘bilgisizliği’ ve ‘öğrenme isteksizliği’ konusunda ABD medyasında sayısız makale ve haber var.
Şahsen bu haberleri büyük bir ilgi ile izliyorum.
Düşünsenize, ABD medyası dünyanın en güçlü siyasetçisinin psikolojisini masaya yatırıyor, her cümlesini, her davranışını analiz ediyor ve uzmanlara yorumlatıyor.
Haberlerde kullanılan ifadeler hayli ağır. Trump için ‘ağır psikolojik hasta’ demek adiyattan.
Trump tabi ki bu haberlere kızıyor fakat yapabileceği çok fazla bir şey yok.
Gazeteciler tutuklanmıyor, gazetelere, televizyonlara el konmuyor.
Bir de Türkiye’yi düşünsenize.
Erdoğan’ın sarayında yaşananlar, açıklamaları, davranışları hakkında bir yorum ya da analiz yazan Türk gazetecinin başına neler gelebilir!
ABD’NİN NE YAPACAĞI KESTİRİLEMİYOR
Trump’a geri dönersek.
ABD kendi içinde enteresan bir süreci yaşıyor.
Beyaz Saray’da egosu zirvede, birçok konuda fikri bile olmayan, hiçbir danışmanını dinlemeyen, en yakınındaki insanları bile kısa sürede ‘kaçıran’ sıradışı bir başkan var.
Güne tweet atarak başlıyor ve ilerleyen saatlerde danışmanlarının bile ilk kez duyduğu açıklamalar yapabiliyor.
ABD’nin adeta kutsadığı ifade ve basın özgürlüğüne, yargı bağımsızlığına pervasızca savaş açabiliyor.
Dahası ‘ömür boyu başkanlık olsa fena olmaz’ gibi fikirleri rahatlıkla ifade edebiliyor.
Kısacası Beyaz Saray’da her şeyi herkesten iyi bildiğini düşünen birisi var ve ‘yarın ne yapacağı’ konusunda kimsenin fikri yok.
Beyaz Saray’ın Dışişleri ve Pentagon ile koordinasyonu da eksik.
O yüzden ABD ile ilgili analiz-projeksiyon yaparken temkinli olmakta fayda var. Trump’lı Amerika’da her şey mümkün.
BU DEĞİŞİKLİKLER NE ANLAMA GELİYOR?
Yazımın ilk versiyonunda Dışişleri Bakanı Tillerson’un istifasının beklendiğini anlatmıştım.
Dediğim gibi yazı daha yayınlanmadan Tillerson gitti. Yerine CIA direktörü Mike Pompeo geldi.
Bu gelişme Trump’ın ‘ne kadar öngörülemez’ olduğunu teyit etmiş oldu. Sonuçta Amerikan sistemi içinde Dışişleri Bakanlığı çok kritik bir konum ve o koltukta kimin oturduğu sadece ABD’nin meselesi değil.
Tillerson’un bu şekilde görevden alınması başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeyi yakından etkileyecek. Yarım kalan müzakereler bir yana, bu saatten sonra ABD’li muhatapları ile bir araya gelen her siyasetçi ‘Acaba bir sonraki görüşmede bu isim koltuğunda olacak mı?’ şüphesinden kendini alamayacak.
Özel sektörden gelen ve daha liberal fikirleri olan Tillerson’un yerine eski bir asker ve hayli ‘şahin’ görünümlü Mike Pompeo’nun gelmesi ise Trump’ın izleyeceği yeni dış politika hakkında fikir verebilir.
Pompeo başta İran olmak üzere birçok konuda radikal fikirlere sahip. Trump ile daha uyumlu çalışacağı kesin. Hele hele ulusal güvenlik danışmanlığına McMaster’in yerine John Bolton da gelirse çok agresif bir Beyaz Saray ile karşı karşıya kalacağız. Pompeo’nun Türkiye ile ilgili fikirleri de Erdoğan’ı pek memnun etmeyecek gibi. Çünkü Pompeo’ya göre Türkiye ‘totaliter bir İslamcı diktatörlük’.
Pompeo ‘hayati bilgiler elde edilecekse işkence yapılabilir’ demesiyle çok tartışılan bir isimdi. Yerine ise yine adı işkenceyle gündeme gelen Gina Haspel getirildi. Haspel uzun yıllardır CIA’de çalışan bir isim. Özellikle gizlice insan kaçırma ve sorgulama gibi ‘örtülü programların’ koordinatörü olarak biliniyor. Haspel, CIA’nin Tayland’da kurduğu ilk ‘deniz aşırı tutuklama merkezi’nin mimarı olarak gösteriliyor. Hatta Haspel hakkında buradaki işkence iddiaları nedeniyle bazı ülkelerde tutuklama kararı çıkarıldığı iddiaları bile mevcut.
Sonuç olarak daha radikal bir ABD dış politikası göreceğiz.
Bu durum Türkiye’nin de içinde olduğu bir dizi ülkeyi birinci dereceden etkileyecek.
Dahası bu kadar kritik bir süreçte Türk-Amerikan ilişkileri ‘hiç olmadığı kadar kötü’.
Üstelik Trump’lı Amerika’da her şey mümkün.
[Adem Yavuz Arslan] 14.3.2018 [TR724]
Avrupalı şirketlerin gündemi; sigara satışlarına yasak [Basri Doğan]
Dünyanın en eski hava yolu şirketlerinden KLM, 1 Temmuz 2018 tarihinden itibaren uçaklarında sigara satışını durduruyor. 130 uçak filosuna sahip KLM Havayolları yetkilisi Boet Kreiken, sosyal sorumluluk kapsamında sağlık ve spora daha büyük önem vereceklerini belirterek, uçaklarda sigara satışını yasaklayacaklarını açıkladı. KLM, doksanlı yıllarda uçaklarda sigara içilmesini de yasaklayan ilk şirket olmuştu.
KLM’in sigara satışı yasağının ardından, Avrupa’nın önde gelen şirketlerinden Kruidvat ve Trekpleister gibi perakende mağaza zincirleri de aynı kararı aldı. Eczaneler başta olmak üzere Hollanda ve Belçika’daki toplam 1.373 mağaza tütün ürünlerinin satışını durdurdu.
DÜNYANIN EN ÇOK SİGARA İÇİLEN ÜLKELERİ
OECD, üyeleri arasında en çok sigara içilen ülke olarak Yunanistan’ı gösteriyor. Ülkedeki erkeklerin yüzde 44’ü kadınların da yüzde 34’ü sigara kullanıyor. Listenin ikinci sırasında Endonezya var. Erkeklerin yüzde 72’si kadınların ise sadece yüzde 4’ü sigara içiyor. Endonezya’yı bu listeye ülkedeki erkekler taşımış durumda. Pek övünülmeyecek sıralamanın üçüncülük kürsüsü Letonya’nın. Ülkede, erkeklerin yüzde 52’si sigara içerken, kadınların yüzde 18’i bu alışkanlığa sahip. Letonya, kaçak sigara pazarında da hatırı sayılır yeri var.
Şili, Macaristan, Estonya, Çin, Rusya, Fransa ve Estonya’nın ardından en çok sigara içilen 11 ülke ise Türkiye. Sigara içen erkek ve kadınların oranı arasında büyük bir fark mevcut. Erkeklerin yüzde 38’i, kadınların yüzde 11’i tiryaki. Türkiye’de 2005 yılında iş yerleri ve kamuya açık alanlarda sigara içilmesi yasaklanmıştı.
Türkiye’nin ardından Polonya, Avusturya, Litvanya, Çekya, İtalya ve Almanya sıralanıyor. Almanya’da erkeklerin yüzde 25’I, kadınların yüzde 17’si sigara içiyor. Batı Avrupa’daki pek çok ülkede olduğu gibi, Almanya’da da gençler arasında sigara içmek popülerliğini yitiriyor. Hükümetin yaptığı bir araştırmaya göre, sigara içen 12-17 yaş arası bireylerin oranı yüzde 30’lardan yüzde 12’lere düşmüş durumda.
[Basri Doğan] 14.3.2018 [TR724]
KLM’in sigara satışı yasağının ardından, Avrupa’nın önde gelen şirketlerinden Kruidvat ve Trekpleister gibi perakende mağaza zincirleri de aynı kararı aldı. Eczaneler başta olmak üzere Hollanda ve Belçika’daki toplam 1.373 mağaza tütün ürünlerinin satışını durdurdu.
DÜNYANIN EN ÇOK SİGARA İÇİLEN ÜLKELERİ
OECD, üyeleri arasında en çok sigara içilen ülke olarak Yunanistan’ı gösteriyor. Ülkedeki erkeklerin yüzde 44’ü kadınların da yüzde 34’ü sigara kullanıyor. Listenin ikinci sırasında Endonezya var. Erkeklerin yüzde 72’si kadınların ise sadece yüzde 4’ü sigara içiyor. Endonezya’yı bu listeye ülkedeki erkekler taşımış durumda. Pek övünülmeyecek sıralamanın üçüncülük kürsüsü Letonya’nın. Ülkede, erkeklerin yüzde 52’si sigara içerken, kadınların yüzde 18’i bu alışkanlığa sahip. Letonya, kaçak sigara pazarında da hatırı sayılır yeri var.
Şili, Macaristan, Estonya, Çin, Rusya, Fransa ve Estonya’nın ardından en çok sigara içilen 11 ülke ise Türkiye. Sigara içen erkek ve kadınların oranı arasında büyük bir fark mevcut. Erkeklerin yüzde 38’i, kadınların yüzde 11’i tiryaki. Türkiye’de 2005 yılında iş yerleri ve kamuya açık alanlarda sigara içilmesi yasaklanmıştı.
Türkiye’nin ardından Polonya, Avusturya, Litvanya, Çekya, İtalya ve Almanya sıralanıyor. Almanya’da erkeklerin yüzde 25’I, kadınların yüzde 17’si sigara içiyor. Batı Avrupa’daki pek çok ülkede olduğu gibi, Almanya’da da gençler arasında sigara içmek popülerliğini yitiriyor. Hükümetin yaptığı bir araştırmaya göre, sigara içen 12-17 yaş arası bireylerin oranı yüzde 30’lardan yüzde 12’lere düşmüş durumda.
[Basri Doğan] 14.3.2018 [TR724]
Yine bir gün Hizmet’i kurtarıyorum… [Levent Kenez]
Bu yazıda kendimin de çok muzdarip olduğu bir hali sizinle paylaşmak ve aynı durumda olduğuna inandığım birçoğunuzla dertleşmek istiyorum. Aslında en sevmediğim yazılar bunlar ama demek ki bardak dolmuş. Ama bitirince okudum yine çok güzel yazmışım.
Siyaset, diktatör, hırsızlar yok bu kez. Her sabah kalkıp acaba bugün Hizmet’le ilgili ne yazsam okunur ne tweet atsam uçar gibi numaralar da yok.
Tadı tuzu yok hayatın. Zaten de olmamalı. On binlerce masum hapishanede çile çekerken bir şeyden keyif almak diye bir şey yok, olamaz. Onların dertlerini hissedememenin hüznü ve ayıbı var. Sadece camia için değil her kesimden zulüm gören insanların dertleri ile dertlenmekten bahsediyorum. Her birimizin illa ki arkadaşı, akrabası, yakını içeride, ya da işini kaybetmiş ya da gurbet ellere gitmiş sevdiklerinden uzak. Ne sevmeye ne de sövmeye değmeyecek beş para etmez adamlar yüzünden sadece Cemaat değil bütün ülke mutsuz ve umutsuz.
Hakkını savun diye meclise yolladığın adam tweet atıyor, selfie çekiyor. O kadarını ben de yapabiliyorum şeyini şey yaptığımın şeyi. Mecliste dekor olmaktan başka bir işe yaramayan adamlar daha da insanın içini karartıyor.
Cahilliğime verin, geçen gün telefonunun bir özelliğini keşfettim pilin ne kadarını hangi uygulamada harcandığını gösteriyor. Benim yüzde 50 hep Twitter gerisi Whatsapp, Safari falan. Riya olmasın ama bir de namaz programı da listeye girmiş, o da vaktin çıkmasına kaç dakika kalmış hesabından.
Oldum olası tweet yazmayı sevmedim. Yazacak bir şeyim varsa zaten gazetede ya da bir yerlerde yazıyorum, bir de üstüne özel kalem memuru gibi her olay için bir görüş bildirmek çok sıkıcı değil mi? Hem kime ne, kimden bana ne. Bir de Twitter ya da diğer sosyal medyada, hayatında yolda selam vermeyeceğin karşına alıp iki laf etmeyeceğin maganda tiplerin gelip seni bulmasını da hiç sevmedim. Hesabı gizliye alsan, hesabın olmasının bir anlamı yok.
Yalnız sık yazmasam da bir Twitter bağımlısıyım. Ne olmuş, ne gelişme yaşanmış, kim ne demiş, kim kime ne cevap vermiş hepsini takip ediyorum. Meslek gereği diye başlayan şey medyanın sansüre uğrayıp alternatif mecranın sadece sosyal medya olması ile bir nevi zirve yaptı. 5-10 dakikada bir telefonun ekranına dokunmadan duramıyorum. Bir sürü gereksiz bilgi, çöp önümden geçip gidiyor. Hele hele haber sitelerini ve gazeteleri takip ediyorsanız bir sürü saçmalıkla göz temasınız oluyor.
Her an ne oldu, kim ne yazmış, son dakika takıntısı. Yüzlerce kategoriye ayrılabilecek bilgi yığını ile kendini bağlama. Bilmiyorum kendimizi önemli bir insan olarak mı hissediyoruz böyle olunca? Neticede ülke tımarhane ve dakikada bir olay olduğu için dünyada başka hiçbir milletle kıyas kabul edeceğini sanmıyorum bu durumun. Ama bizimki çok abartı bunu da kabul etmek lazım.
Son tahlilde aynı insanlar aynı şeyleri söylüyor. Yani çok kaçıracak bir şey de yok ha.
TR724 yazarı Umut Vera Tuna’dan okumuş olmam lazım. İnsanın kendisini iyi hissettiği şeylere yönelmesi ve orada aldığı enerji ile diğer yapacakları için güç toplaması, bana son derece doğru bir yol olarak geliyor.
Kitaplara yeniden dönmemiz lazım. 1 sayfa okuyup sonra telefonu ele alıp sonra bir paragraf okuyup sıkılıp kapatmadan. Sosyal medya ve televizyonda kaybedilen vakti gerçekten verimli değerlendiren bir insanın haftada 2-3 kitap bitirmesi zor değil. Eğitimli camia diye hep övünürüz ama kitap okuma oranlarında son yıllarda epey irtifa kaybettik. Yaşananları düşününce elbette normal ancak toparlanmamız lazım. Bizi her şeyden koparabilirler ama kitaplardan asla. İnternette birçok güzel belgesel var. Gündemden kopmayayım diyorsanız çok emek verilen programlar var Youtube’da.
Dil öğrenmek, yeni hobiler bulmak, spor yapmak, daha önce hiç gidilmeyen bir yere gitmek, arkadaşlarla malum konular harici şeyler paylaşmak. Neler olacağı herkesin konumu, mekanı ve imkanları ile ilgili. Bu söylediklerimi elbette yakınları içeride olan veya şu an derdi maişet yüzünden kan ter içinde eve dönenlere saygısızlık olarak demiyorum. Herkes kendi derdi ve konumunda mutlaka kendisine iyi gelen yeni şeylerle uğraşmalı.
Bir de kimse kimseyi dinlemiyor aslında. “Nasılsın, iyiyim”de bitiyor her şey gerisi esas mevzu ne ise. Bunca yaşanandan sonra bile sevgi saçma sapan tenkitlere galebe çalamıyor. Bir de kendisini hayattan, insanlardan, hizmetten haşa Allah’tan alacaklı görenler var ki hem etraflarına hem de kendilerine hayatı zehir ediyor.
Aynı konular, aynı şeyler, aynı kişiler, aynı cümleler, aynı cevaplar… Ben yoruldum. Siz de yorulduysanız ben ne yapacağımı söyleyeyim belki size de uyar. Bu durumla ilgili sizin öneriniz varsa paylaşın bir başkasına da fikir verir. Ben elime bir kağıt kalem alıp yeni şeylerin planını yapacağım. Abartmadan. En makbulün az da olsa devamlı olan olduğu hikmetini bilerek. 1500 yıl sonra adını sürdürülebilirlik koyduğumuz şeye riayet ederek. Daha önce yüz kere yapmış olsam ve hiç başaramamış olsam da. Maddi manevi yeniden bir bismillah denemesi.
Allah bile ibadetleri farz, vacip, sünnet diye ayırmışken her şeye hak ettiği kadar zaman ve değer vermek lazım.
Her şeyden haberi olan ama aslında hiçbir şey hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmayan sabun köpüğü olmamak için köprü öncesi son çıkışlar…
[Levent Kenez] 14.3.2018 [TR724]
Siyaset, diktatör, hırsızlar yok bu kez. Her sabah kalkıp acaba bugün Hizmet’le ilgili ne yazsam okunur ne tweet atsam uçar gibi numaralar da yok.
Tadı tuzu yok hayatın. Zaten de olmamalı. On binlerce masum hapishanede çile çekerken bir şeyden keyif almak diye bir şey yok, olamaz. Onların dertlerini hissedememenin hüznü ve ayıbı var. Sadece camia için değil her kesimden zulüm gören insanların dertleri ile dertlenmekten bahsediyorum. Her birimizin illa ki arkadaşı, akrabası, yakını içeride, ya da işini kaybetmiş ya da gurbet ellere gitmiş sevdiklerinden uzak. Ne sevmeye ne de sövmeye değmeyecek beş para etmez adamlar yüzünden sadece Cemaat değil bütün ülke mutsuz ve umutsuz.
Hakkını savun diye meclise yolladığın adam tweet atıyor, selfie çekiyor. O kadarını ben de yapabiliyorum şeyini şey yaptığımın şeyi. Mecliste dekor olmaktan başka bir işe yaramayan adamlar daha da insanın içini karartıyor.
Cahilliğime verin, geçen gün telefonunun bir özelliğini keşfettim pilin ne kadarını hangi uygulamada harcandığını gösteriyor. Benim yüzde 50 hep Twitter gerisi Whatsapp, Safari falan. Riya olmasın ama bir de namaz programı da listeye girmiş, o da vaktin çıkmasına kaç dakika kalmış hesabından.
Oldum olası tweet yazmayı sevmedim. Yazacak bir şeyim varsa zaten gazetede ya da bir yerlerde yazıyorum, bir de üstüne özel kalem memuru gibi her olay için bir görüş bildirmek çok sıkıcı değil mi? Hem kime ne, kimden bana ne. Bir de Twitter ya da diğer sosyal medyada, hayatında yolda selam vermeyeceğin karşına alıp iki laf etmeyeceğin maganda tiplerin gelip seni bulmasını da hiç sevmedim. Hesabı gizliye alsan, hesabın olmasının bir anlamı yok.
Yalnız sık yazmasam da bir Twitter bağımlısıyım. Ne olmuş, ne gelişme yaşanmış, kim ne demiş, kim kime ne cevap vermiş hepsini takip ediyorum. Meslek gereği diye başlayan şey medyanın sansüre uğrayıp alternatif mecranın sadece sosyal medya olması ile bir nevi zirve yaptı. 5-10 dakikada bir telefonun ekranına dokunmadan duramıyorum. Bir sürü gereksiz bilgi, çöp önümden geçip gidiyor. Hele hele haber sitelerini ve gazeteleri takip ediyorsanız bir sürü saçmalıkla göz temasınız oluyor.
Her an ne oldu, kim ne yazmış, son dakika takıntısı. Yüzlerce kategoriye ayrılabilecek bilgi yığını ile kendini bağlama. Bilmiyorum kendimizi önemli bir insan olarak mı hissediyoruz böyle olunca? Neticede ülke tımarhane ve dakikada bir olay olduğu için dünyada başka hiçbir milletle kıyas kabul edeceğini sanmıyorum bu durumun. Ama bizimki çok abartı bunu da kabul etmek lazım.
Son tahlilde aynı insanlar aynı şeyleri söylüyor. Yani çok kaçıracak bir şey de yok ha.
TR724 yazarı Umut Vera Tuna’dan okumuş olmam lazım. İnsanın kendisini iyi hissettiği şeylere yönelmesi ve orada aldığı enerji ile diğer yapacakları için güç toplaması, bana son derece doğru bir yol olarak geliyor.
Kitaplara yeniden dönmemiz lazım. 1 sayfa okuyup sonra telefonu ele alıp sonra bir paragraf okuyup sıkılıp kapatmadan. Sosyal medya ve televizyonda kaybedilen vakti gerçekten verimli değerlendiren bir insanın haftada 2-3 kitap bitirmesi zor değil. Eğitimli camia diye hep övünürüz ama kitap okuma oranlarında son yıllarda epey irtifa kaybettik. Yaşananları düşününce elbette normal ancak toparlanmamız lazım. Bizi her şeyden koparabilirler ama kitaplardan asla. İnternette birçok güzel belgesel var. Gündemden kopmayayım diyorsanız çok emek verilen programlar var Youtube’da.
Dil öğrenmek, yeni hobiler bulmak, spor yapmak, daha önce hiç gidilmeyen bir yere gitmek, arkadaşlarla malum konular harici şeyler paylaşmak. Neler olacağı herkesin konumu, mekanı ve imkanları ile ilgili. Bu söylediklerimi elbette yakınları içeride olan veya şu an derdi maişet yüzünden kan ter içinde eve dönenlere saygısızlık olarak demiyorum. Herkes kendi derdi ve konumunda mutlaka kendisine iyi gelen yeni şeylerle uğraşmalı.
Bir de kimse kimseyi dinlemiyor aslında. “Nasılsın, iyiyim”de bitiyor her şey gerisi esas mevzu ne ise. Bunca yaşanandan sonra bile sevgi saçma sapan tenkitlere galebe çalamıyor. Bir de kendisini hayattan, insanlardan, hizmetten haşa Allah’tan alacaklı görenler var ki hem etraflarına hem de kendilerine hayatı zehir ediyor.
Aynı konular, aynı şeyler, aynı kişiler, aynı cümleler, aynı cevaplar… Ben yoruldum. Siz de yorulduysanız ben ne yapacağımı söyleyeyim belki size de uyar. Bu durumla ilgili sizin öneriniz varsa paylaşın bir başkasına da fikir verir. Ben elime bir kağıt kalem alıp yeni şeylerin planını yapacağım. Abartmadan. En makbulün az da olsa devamlı olan olduğu hikmetini bilerek. 1500 yıl sonra adını sürdürülebilirlik koyduğumuz şeye riayet ederek. Daha önce yüz kere yapmış olsam ve hiç başaramamış olsam da. Maddi manevi yeniden bir bismillah denemesi.
Allah bile ibadetleri farz, vacip, sünnet diye ayırmışken her şeye hak ettiği kadar zaman ve değer vermek lazım.
Her şeyden haberi olan ama aslında hiçbir şey hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmayan sabun köpüğü olmamak için köprü öncesi son çıkışlar…
[Levent Kenez] 14.3.2018 [TR724]
‘FETÖ’ istismarı tamgaz! [Sefer Can]
Siyasal İslamcıların en büyük hayallerinden biri Koç Ailesini elleri kelepçeli görmek. Bunu gizlemiyorlar, aksine arşivde bu minvalde pek çok yazı bulunabilir. AKP ile Akit arasında ince bir çizgi kaldı, o noktaya geldiklerinde ilk yapacakları iş bu olabilir. Olmaz demeyin! Ne hayalleri vardı, uçuk gibi görünüyordu; hepsi bir bir gerçek oldu. Türkiye’de binlerce insanı istihdam eden bir holdingin böyle muameleye uğramasını hiç istemem ama İslamcılar için bunun Kızılelma olduğunu göz ardı etmeyin.
Farz-ı muhal böyle bir şey olsa şunlar yaşanacak: Yapı Kredi Bankasında hesabı olanlar örgüt üyeliği ya da finansmanından mahkum olacak. Evinde Yapı Kredi Yayınları kitabı bulunanlar yakmak ya da gömmek için çaba sarf edecek. Başaramayanlar tutuklanacak. Arçelik bayileri yöneticilikten, müşterileri üyelikten işlem görecek. Cumhuriyet ve/ya Hürriyet gazetelerine kayyım atanacak. Abone listeleri kabarık olmadığı için sabah servisine çıkan kapıcılardan muhbirlik istenecek. Tutuklananlardan bazıları “ne Yapı Kredi’de hesabım var ne de Arçelik’ten alışverişim. Bunları yapanlar sokakta ben içerdeyim” diye isyan edecek.
Yapı Kredi yerine Bankasya, Arçelik yerine Sürat Kargo, Cumhuriyet yerine Zaman yazın ve çok da absürt bir senaryo olmadığını görün. Daha ileri örnekler de yaşanıyor. Öyle ki sinemada seyretsek yok artık derdik. Hürriyet iki gün önce ‘FETÖ oyunuyla boşanma’ sürmanşetiye çıktı. Habere göre Tekstilci Hayri Uğur, 29 yıllık eşinden boşanmak için “FETÖ’den tutuklanırsam mallarımıza el konulur. Formalite icabı boşanalım” demiş. Nafaka bile istemeden boşanan eşini bırakıp beş yıllık sevgilisiyle evlendi. Hürriyet haberi ‘değme film senaryolarına taş çıkartacak türden’ yorumuyla vermiş.
ÖFKEDEN SAKINMAK İÇİN…
‘FETÖ’ istismarı her alanda devam ediyor. En çok da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın öfkesinden kaçmanın yolu olarak suistimal ediliyor.
İran’da düşen Başaran Holding’e ait özel jetin ikinci pilotu Melike Kuvvet hakkındaki haberler bunun çarpıcı örneklerinden. Yüzbaşı rütbesiyle TSK’da görevliyken askerlikten ihraç edilmiş. Cumhuriyet gibi gazeteler adet olduğu üzre olayı ‘FETÖ’ye bağladı. Oysa konuyu bilenlerin sosyal medyada yazdıklarına göre “Melike Kuvvet’in Hava Kuvvetlerinden atıldığı dönemdeki Kuvvet Komutanı (Mehmet Erten), Personel Daire Başkanı, İstihbarat Daire Başkanının tutuklu olduğu iddiası doğru değil. Melike Kuvvet hakkında incelemeyi başlatan Personel Başkanı Mehmet Özlü ve İstihbarat Başkanı Cemal Kadıoğlu şu an Korgeneral rütbesi ile görevdeler.” Daha ilginci Rahmetli Kuvvet, 15 Temmuz’dan sonra da göreve dönememiş. Hem de 693 ve 694 sayılı KHK’larla 18 yıldan az hizmeti olan pilotların TSK’da görev alması zorunlu kılındığı hâlde. Çağrılan ya da görevlendirilen pilot ‘katılış’ yapmaz ise sivil pilot sertifikaları görev süresince yani 4 yıl boyunca iptal ediliyor. Yani sivilde de çalışamıyorlar. Pilotlara KHK ile ‘dön emri’ verilmesine rağmen Melike Kuvvet’i döndürmeyenlerin gerekçesi de ‘FETÖ’ iltisakı. 15 Temmuz’dan sonra kapatılan bir özel uçuş okulunda eğitim aldığı için dönüş hakkı vermemişler. Haberlerde dönüşü engelleyenler hakkında tek eleştiri yok. Ayrıca kimse şu mantıksızlığı sorgulamıyor: Bu nasıl bir örgüt, askerlikten attırdığı helikopter pilotunu jet kullanabilir hale getirmek üzere, yine kendi kurumunda eğitim veriyor.
ADALETİ HİÇBİRİMİZ GÖREMEYECEĞİZ
Benzer haberleri Cumhuriyet gibi ‘FETÖ’den yargılanan Sözcü gazetesi de sıkça yapıyor. İşte bir örnek haber: “Gazi’yi önce PKK sonra FETÖ vurdu.” Başlığın altındaki haber pes artık dedirtiyor. 15 yıl önce mayına basarak iki ayağını kaybeden gazinin iki çocuğu kapatılan hizmet okullarında ücretsiz okutulmuş. 15 Temmuz paranoyası sonrasında gazi H.İ. bu gerekçeyle işinden olmuş. Gazete “okul FETÖcü çıkınca devletteki işini kaybetti” diye yazmış. İki bacağını kaybeden gaziyi mağdur eden paranoyayı eleştireceğine, çocuklara bedava eğitim veren okula saldırmak yukarıda yazdığım absürtlüklerin hafif kaldığını göstermiyor mu?
‘FETÖ’ fırsatçıları eşini boşayan kurnaz kocayla sınırlı değil. Daha önce mahkum olmuş birçok uyanık yeniden yargılanma istiyor. Mesela Gezi protestoları sırasında ‘Kırmızılı Kadın’a gaz sıkan polis de FETÖ ‘mağduruymuş’. ‘Kırmızılı Kadın’ Ceyda Sungur’a gaz sıkan ve 20 ay hapis cezası alan polis memuru, FETÖ mağduru olduğunu belirterek yeniden yargılama istemiş. Gerekçesi ise “Davanın savcısı Adnan Çimen’in aranması ve ceza veren Hakim Muzaffer İren’in tutuklu bulunması.” Hem Gezi’yi provoke eden polislere hem de onları cezalandıran yargı mensuplarına aynı suçlamada bulunmak bize özgü bir saçmalık.
Bu mantık egemen olduğu sürece adaleti sadece Melike Kuvvet değil hiçbirimiz göremeyeceğiz.
[Sefer Can] 14.3.2018 [TR724]
Farz-ı muhal böyle bir şey olsa şunlar yaşanacak: Yapı Kredi Bankasında hesabı olanlar örgüt üyeliği ya da finansmanından mahkum olacak. Evinde Yapı Kredi Yayınları kitabı bulunanlar yakmak ya da gömmek için çaba sarf edecek. Başaramayanlar tutuklanacak. Arçelik bayileri yöneticilikten, müşterileri üyelikten işlem görecek. Cumhuriyet ve/ya Hürriyet gazetelerine kayyım atanacak. Abone listeleri kabarık olmadığı için sabah servisine çıkan kapıcılardan muhbirlik istenecek. Tutuklananlardan bazıları “ne Yapı Kredi’de hesabım var ne de Arçelik’ten alışverişim. Bunları yapanlar sokakta ben içerdeyim” diye isyan edecek.
Yapı Kredi yerine Bankasya, Arçelik yerine Sürat Kargo, Cumhuriyet yerine Zaman yazın ve çok da absürt bir senaryo olmadığını görün. Daha ileri örnekler de yaşanıyor. Öyle ki sinemada seyretsek yok artık derdik. Hürriyet iki gün önce ‘FETÖ oyunuyla boşanma’ sürmanşetiye çıktı. Habere göre Tekstilci Hayri Uğur, 29 yıllık eşinden boşanmak için “FETÖ’den tutuklanırsam mallarımıza el konulur. Formalite icabı boşanalım” demiş. Nafaka bile istemeden boşanan eşini bırakıp beş yıllık sevgilisiyle evlendi. Hürriyet haberi ‘değme film senaryolarına taş çıkartacak türden’ yorumuyla vermiş.
ÖFKEDEN SAKINMAK İÇİN…
‘FETÖ’ istismarı her alanda devam ediyor. En çok da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın öfkesinden kaçmanın yolu olarak suistimal ediliyor.
İran’da düşen Başaran Holding’e ait özel jetin ikinci pilotu Melike Kuvvet hakkındaki haberler bunun çarpıcı örneklerinden. Yüzbaşı rütbesiyle TSK’da görevliyken askerlikten ihraç edilmiş. Cumhuriyet gibi gazeteler adet olduğu üzre olayı ‘FETÖ’ye bağladı. Oysa konuyu bilenlerin sosyal medyada yazdıklarına göre “Melike Kuvvet’in Hava Kuvvetlerinden atıldığı dönemdeki Kuvvet Komutanı (Mehmet Erten), Personel Daire Başkanı, İstihbarat Daire Başkanının tutuklu olduğu iddiası doğru değil. Melike Kuvvet hakkında incelemeyi başlatan Personel Başkanı Mehmet Özlü ve İstihbarat Başkanı Cemal Kadıoğlu şu an Korgeneral rütbesi ile görevdeler.” Daha ilginci Rahmetli Kuvvet, 15 Temmuz’dan sonra da göreve dönememiş. Hem de 693 ve 694 sayılı KHK’larla 18 yıldan az hizmeti olan pilotların TSK’da görev alması zorunlu kılındığı hâlde. Çağrılan ya da görevlendirilen pilot ‘katılış’ yapmaz ise sivil pilot sertifikaları görev süresince yani 4 yıl boyunca iptal ediliyor. Yani sivilde de çalışamıyorlar. Pilotlara KHK ile ‘dön emri’ verilmesine rağmen Melike Kuvvet’i döndürmeyenlerin gerekçesi de ‘FETÖ’ iltisakı. 15 Temmuz’dan sonra kapatılan bir özel uçuş okulunda eğitim aldığı için dönüş hakkı vermemişler. Haberlerde dönüşü engelleyenler hakkında tek eleştiri yok. Ayrıca kimse şu mantıksızlığı sorgulamıyor: Bu nasıl bir örgüt, askerlikten attırdığı helikopter pilotunu jet kullanabilir hale getirmek üzere, yine kendi kurumunda eğitim veriyor.
ADALETİ HİÇBİRİMİZ GÖREMEYECEĞİZ
Benzer haberleri Cumhuriyet gibi ‘FETÖ’den yargılanan Sözcü gazetesi de sıkça yapıyor. İşte bir örnek haber: “Gazi’yi önce PKK sonra FETÖ vurdu.” Başlığın altındaki haber pes artık dedirtiyor. 15 yıl önce mayına basarak iki ayağını kaybeden gazinin iki çocuğu kapatılan hizmet okullarında ücretsiz okutulmuş. 15 Temmuz paranoyası sonrasında gazi H.İ. bu gerekçeyle işinden olmuş. Gazete “okul FETÖcü çıkınca devletteki işini kaybetti” diye yazmış. İki bacağını kaybeden gaziyi mağdur eden paranoyayı eleştireceğine, çocuklara bedava eğitim veren okula saldırmak yukarıda yazdığım absürtlüklerin hafif kaldığını göstermiyor mu?
‘FETÖ’ fırsatçıları eşini boşayan kurnaz kocayla sınırlı değil. Daha önce mahkum olmuş birçok uyanık yeniden yargılanma istiyor. Mesela Gezi protestoları sırasında ‘Kırmızılı Kadın’a gaz sıkan polis de FETÖ ‘mağduruymuş’. ‘Kırmızılı Kadın’ Ceyda Sungur’a gaz sıkan ve 20 ay hapis cezası alan polis memuru, FETÖ mağduru olduğunu belirterek yeniden yargılama istemiş. Gerekçesi ise “Davanın savcısı Adnan Çimen’in aranması ve ceza veren Hakim Muzaffer İren’in tutuklu bulunması.” Hem Gezi’yi provoke eden polislere hem de onları cezalandıran yargı mensuplarına aynı suçlamada bulunmak bize özgü bir saçmalık.
Bu mantık egemen olduğu sürece adaleti sadece Melike Kuvvet değil hiçbirimiz göremeyeceğiz.
[Sefer Can] 14.3.2018 [TR724]
17 milyon Euro’luk hata: Marco Reus [Hasan Cücük]
Alman futbolunun en talihsiz futbolcusu kim sorusunun cevabı açık ara Marco Reus olur. İleriye dönük orta saha pozisyonunda oynayan Reus, rakiplerinden çok sakatlıklarla mücadele ediyor. Oynayabildiğinde mevkiinin en iyisi olan Marco Reus, aynı zamanda Bayern Münih’in kadrosuna katmak için mücadele verip de başarısız olduğu nadir isimlerden. Sezona sakat olduğu için tribünde başlayan Reus, son 5 haftada yeniden takımdaki yerini aldı. Şimdi en büyük hayali sezonun geri kalan bölümünde sakatlanmadan Almanya’nın Dünya Kupası kadrosunda oynamak.
DORTMUND, BEĞENMEYİP GÖNDERMİŞTİ
Marco Reus, Borussia Dortmund kapısından adımını attığında henüz 6 yaşındaydı. Tekniği, oyunu okuması ve yeteneğiyle dikkat çeken Reus için Dortmund yıllarının kabus olması U17 takımı oyuncusu olmasıyla başladı. Dönemin U17 antrenörü Peter Wazinski, Reus’un fizik kapasitesinin takımda oynaması için yeterli olmadığını belirtti. Takım arkadaşlarına göre daha zayıf olan Reus için yıllarca top koşturduğu Borussia Dortmund’dan kopma zamanı geliyordu. 2007’de 3. Lig’de mücadele eden Rot Weiss Ahlen takımına transfer olan Reus, yeni takımında ilk sezonda gösterdiği başarıyla dikkatleri çekiyordu. Rot Weiss Ahlen, Bundesliga 2’ye yükselirken Reus, takımın değişmezi olmuştu. Bundesliga takımlarının merceğine giren Reus, 2009’da 1 milyon Euro bonservis ödeyen Mönchengladbach kadrosuna katıldı. Rot Weiss Ahlen 50 bin Euro’ya transfer ettiği Reus’u ödediği rakamın 20 katına satmış oldu.
TEK RAKİBİ SAKATLIKLAR
20 yaşında genç bir oyuncu olan Reus, Mönchengladbach kadrosunda daha ilk sezonundan itibaren yer buluyordu. Golleri kadar asistleri ve oyunu yönlendirmesiyle dikkat çekiyordu. Bundesliga’daki ilk golü, hafızalarda yer etti çünkü 3. haftada oynanan maçta rakip oyuncuları tek tek çalımlayarak kaleyi bulmuştu. Mönchengladbach formasıyla attığı 41 gol ve yaptığı 28 asist 2011’de Almanya Milli Takımı’nın kapılarını Marco Reus’a açıyordu. İlk kez milli formayı Euro 2012 grup eleme maçlarında Türkiye karşısında giyerken, maçın son dakikalarında oyuna girmişti.
Reus gösterdiği performansla artık büyük takımlara göz kırpıyordu. Listesine girdiği ilk takım yıllarını geçirdiği ancak 5 yıl önce ‘yetersiz’ bulunarak gönderildiği Borussia Dortmund oldu. Dortmund Spor Direktörü Michael Zorc, yıllar önce yuvadan uçan yıldızı yeniden takıma kazandırırken, ‘Reus tam istediğimiz ofansif bir oyuncuydu. Birçok takım arasından Dortmund’u seçmesinden dolayı mutluyuz’ diyordu. Reus’u takımdan gönderen U17 antrenörü Peter Wazinski’in hatasının bedeli Dortmund için kasadan çıkan 17 milyon Euro’ydu.
ALMANYA ONDAN ÇOK ŞEY BEKLİYORDU
Yeniden yuvaya dönen Marco Reus, 2012-13 sezonuna damgasını vurdu. Dortmund formasını sezon boyunca lig, kupa ve Avrupa’da 49 maçta giydi ve 19 golle skora katkı sağladı. 2013-14 sezonuna da mükemmel bir başlangıç yapan Reus, hem takımın hem de milli takımın değişmezi hâline gelmişti.
Almanya’nın 2014 Dünya Kupası kadrosunda kendine yer bulan Reus’un hayatını kabusa Ermenistan ile oynanan hazırlık maçı çevirecekti. Ayak bileğinden sakatlanan Marco Reus, dünya kupası kadrosundan çıkarıldı. Almanya, Arjantin’i yenip 2014 Dünya Kupası’nı kaldırırken, Reus bu başarıyı ekranlardan takip edebildi. Sakatlığından dolayı 2014 Dünya Kupası finallerini kaçıran Marco Reus, 2015-16 sezonunda sık sık sakatlanıyordu. Sezon boyunca 24 maçta forma giyen Reus’u Alman milli takımı teknik patronu Joachim Löw, tam olarak hazır olmadığı gerekçesiyle Euro 2016 finalleri kadrosuna almayacaktı. Reus, Dünya Kupası’ndan sonra Avrupa Şampiyonası finallerinde boy gösterememenin talihsizliğini yaşıyordu.
DÜNYA KUPASI HAYALİ
Almanya’da 2012 ve 2014’te yılın futbolcusu seçilen Marco Reus’un son iki sezonu sakatlıklarla geçti. Geçen sezon Dortmund formasını lig, kupa ve Avrupa’da 25 maçta giyen Reus, sakatlığından dolayı bu sezona tribünde başladı. Çapraz bağ yırtığından dolayı aylarca sahalardan uzak kalan Reus, yeşil sahalara 10 Şubat’ta oynanan Hamburg maçıyla döndü. Şimdilik 5 lig maçında oynayan Reus attığı 3 golle eski günlerine dönüş sinyali verdi. Rakiplerinden ziyade sakatlıktan korkan Reus’un sözleşmesini Dortmund geçtiğimiz günlerde 2023’e kadar uzatmıştı. Umarız Reus, sakatlanmadan Almanya’nın Dünya Kupası kadrosunda kendine yer bulabilir.
[Hasan Cücük] 14.3.2018 [TR724]
DORTMUND, BEĞENMEYİP GÖNDERMİŞTİ
Marco Reus, Borussia Dortmund kapısından adımını attığında henüz 6 yaşındaydı. Tekniği, oyunu okuması ve yeteneğiyle dikkat çeken Reus için Dortmund yıllarının kabus olması U17 takımı oyuncusu olmasıyla başladı. Dönemin U17 antrenörü Peter Wazinski, Reus’un fizik kapasitesinin takımda oynaması için yeterli olmadığını belirtti. Takım arkadaşlarına göre daha zayıf olan Reus için yıllarca top koşturduğu Borussia Dortmund’dan kopma zamanı geliyordu. 2007’de 3. Lig’de mücadele eden Rot Weiss Ahlen takımına transfer olan Reus, yeni takımında ilk sezonda gösterdiği başarıyla dikkatleri çekiyordu. Rot Weiss Ahlen, Bundesliga 2’ye yükselirken Reus, takımın değişmezi olmuştu. Bundesliga takımlarının merceğine giren Reus, 2009’da 1 milyon Euro bonservis ödeyen Mönchengladbach kadrosuna katıldı. Rot Weiss Ahlen 50 bin Euro’ya transfer ettiği Reus’u ödediği rakamın 20 katına satmış oldu.
TEK RAKİBİ SAKATLIKLAR
20 yaşında genç bir oyuncu olan Reus, Mönchengladbach kadrosunda daha ilk sezonundan itibaren yer buluyordu. Golleri kadar asistleri ve oyunu yönlendirmesiyle dikkat çekiyordu. Bundesliga’daki ilk golü, hafızalarda yer etti çünkü 3. haftada oynanan maçta rakip oyuncuları tek tek çalımlayarak kaleyi bulmuştu. Mönchengladbach formasıyla attığı 41 gol ve yaptığı 28 asist 2011’de Almanya Milli Takımı’nın kapılarını Marco Reus’a açıyordu. İlk kez milli formayı Euro 2012 grup eleme maçlarında Türkiye karşısında giyerken, maçın son dakikalarında oyuna girmişti.
Reus gösterdiği performansla artık büyük takımlara göz kırpıyordu. Listesine girdiği ilk takım yıllarını geçirdiği ancak 5 yıl önce ‘yetersiz’ bulunarak gönderildiği Borussia Dortmund oldu. Dortmund Spor Direktörü Michael Zorc, yıllar önce yuvadan uçan yıldızı yeniden takıma kazandırırken, ‘Reus tam istediğimiz ofansif bir oyuncuydu. Birçok takım arasından Dortmund’u seçmesinden dolayı mutluyuz’ diyordu. Reus’u takımdan gönderen U17 antrenörü Peter Wazinski’in hatasının bedeli Dortmund için kasadan çıkan 17 milyon Euro’ydu.
ALMANYA ONDAN ÇOK ŞEY BEKLİYORDU
Yeniden yuvaya dönen Marco Reus, 2012-13 sezonuna damgasını vurdu. Dortmund formasını sezon boyunca lig, kupa ve Avrupa’da 49 maçta giydi ve 19 golle skora katkı sağladı. 2013-14 sezonuna da mükemmel bir başlangıç yapan Reus, hem takımın hem de milli takımın değişmezi hâline gelmişti.
Almanya’nın 2014 Dünya Kupası kadrosunda kendine yer bulan Reus’un hayatını kabusa Ermenistan ile oynanan hazırlık maçı çevirecekti. Ayak bileğinden sakatlanan Marco Reus, dünya kupası kadrosundan çıkarıldı. Almanya, Arjantin’i yenip 2014 Dünya Kupası’nı kaldırırken, Reus bu başarıyı ekranlardan takip edebildi. Sakatlığından dolayı 2014 Dünya Kupası finallerini kaçıran Marco Reus, 2015-16 sezonunda sık sık sakatlanıyordu. Sezon boyunca 24 maçta forma giyen Reus’u Alman milli takımı teknik patronu Joachim Löw, tam olarak hazır olmadığı gerekçesiyle Euro 2016 finalleri kadrosuna almayacaktı. Reus, Dünya Kupası’ndan sonra Avrupa Şampiyonası finallerinde boy gösterememenin talihsizliğini yaşıyordu.
DÜNYA KUPASI HAYALİ
Almanya’da 2012 ve 2014’te yılın futbolcusu seçilen Marco Reus’un son iki sezonu sakatlıklarla geçti. Geçen sezon Dortmund formasını lig, kupa ve Avrupa’da 25 maçta giyen Reus, sakatlığından dolayı bu sezona tribünde başladı. Çapraz bağ yırtığından dolayı aylarca sahalardan uzak kalan Reus, yeşil sahalara 10 Şubat’ta oynanan Hamburg maçıyla döndü. Şimdilik 5 lig maçında oynayan Reus attığı 3 golle eski günlerine dönüş sinyali verdi. Rakiplerinden ziyade sakatlıktan korkan Reus’un sözleşmesini Dortmund geçtiğimiz günlerde 2023’e kadar uzatmıştı. Umarız Reus, sakatlanmadan Almanya’nın Dünya Kupası kadrosunda kendine yer bulabilir.
[Hasan Cücük] 14.3.2018 [TR724]
Çanakkale Zaferi’nin mimarı Almanlar mı? [Serdar Efeoğlu]
Osmanlı ordusunun Birinci Dünya Savaşı’nda en büyük başarısı “Çanakkale Muharebeleri” oldu. Bu durum, zaferi farklı kesimlerin sahiplenmesine ve kendi kahramanını öne çıkarmasına yol açtı.
Türk tarih yazıcılığı yıllarca Çanakkale’yi sadece M. Kemal Paşa’nın bir zaferi olarak yansıttı. Buna tepki olarak ortaya çıkan yaklaşımlarda ise M. Kemal’in rolü yok sayıldı. Bir başka kesim Çanakkale’yi, “çocuk askerler, buğday çorbası, üzüm hoşafı ve yırtık elbiselerle kazanılan bir zafer” olarak yansıtıp hurafeler üretti.
Ayrıca Türk tarihçiliği yıllarca Almanların savaştaki rolünü inkâr etmeyi, ya da yaşanan problemleri hep Almanlara yüklemeyi tercih etti. Alman komutan ve tarih yazarlarının bir kısmı da “zaferin mimarının sadece Almanlar olduğunu” iddia ettiler.
ALMANLAR VE ABDÜLHAMİT
19. yüzyılın reformcu padişahı 2. Mahmut, askeri alandaki yenilikler için Prusya’dan talepte bulundu. Böylece Moltke başkanlığında ilk Alman heyeti, Osmanlı ülkesine gelerek askerî reformlara girişti.
Alman işbirliğinin zirvesi, Abdülhamit devri oldu. Abdülhamit, Osmanlıları parçalamaya çalışan devletlere karşı Almanya ile siyasi, ekonomik ve askeri ilişkileri geliştirdi. İmparator 2. Wilhelm’in de sömürgecilikte geciken ülkesi için Osmanlı topraklarını ideal bir alan görmesiyle ilişkiler yoğunlaştı.
Abdülhamit’in talebiyle bir Alman askeri heyeti İstanbul’a geldi. Bu heyet içinde en çok bilinen subay Goltz Paşa idi. Görev yaptığı süre içinde pek çok Osmanlı subayına hocalık yapan Goltz, orduyu Alman sistemine göre yeniden düzenledi. Bu sistem 1950’lere kadar devam etti.
Diğer taraftan aralarında Esat Paşa, A. İzzet Paşa ve M. Şevket Paşa’nın bulunduğu pek çok subay, eğitim amacıyla Almanya’ya gönderildi. Ordunun ihtiyacı olan silahlar da genellikle Almanya’dan alındı.
ALMAN SUBAYLAR
Balkan Harbinde yaşanılan mağlubiyet sonrasında İttihatçılar çareyi Almanlardan yardım istemekte buldular. Böylece Almanya’dan gönderilen ve İstanbul’da bir üst rütbeden göreve başlayan Alman subaylar, reformlara giriştiler.
Bu subaylara “Alman Askerî Heyeti” deniliyor ve başlarında Liman Von Sanders yer alıyordu. Bu heyetin orduyu “harp eder” duruma getirme dışında diğer bir görevi de “subayları siyasetten uzak tutmaktı”.
1913’de göreve başlayan heyet, çok büyük yetkilerle donatılmıştı. Alman Askeri Heyeti beş yıl için görev yapacaktı. Başlangıçta Alman subayların sayısı 42 iken, Birinci Dünya Savaşı başlarında 71’e, 1914-1918 yılları arasında 800’e ulaştı.
Osmanlı ordusunda komutanı Türk olan birliklere Alman kurmay başkanı, komutanı Alman olan birliklere de Türk kurmay başkanı tayin edildi.
Almanlar savaş süresince Osmanlı Devleti’ne Goben ve Breslau gemileri dışında 100.000 vagon savaş malzemesiyle 3 milyar Mark para gönderdiler. Askeri yardımlar başlangıçta Almanya ile doğrudan bağlantı olmadığından çok sınırlı kaldı. Örneğin ilk Alman topçu cephanesi, Bulgaristan’ın savaşa girmesinden sonra Kasım ayında Çanakkale’ye ulaştırılabildi.
ÇANAKKALE’DE ALMANLAR
18 Mart Deniz Zaferi’nde Türk subay ve askerinin büyük rolü olsa da o sırada Boğaz’da görev yapan Alman subaylar da bulunuyordu. Saldırı öncesinde Amiral Von Usedom Boğazlar Genel Komutanı olarak görevlendirilmiş, tabya ve tahkimat işleri Korgeneral Merten tarafından üstlenilmiş, saldırı esnasında tabya ve seyyar bataryalarda Alman subaylar da yer almıştı. Nitekim 18 Mart Zaferi nedeniyle iki Alman subaya “Gümüş İmtiyaz Madalyası” verilmiştir.
18 Mart’ta Müstahkem Mevki komutanlığına vekâlet eden Selahattin Adil Bey’in de onayladığı gibi muharebe taktiği Usedom tarafından belirlenmiş ve Türk askeri tarafından başarıyla uygulanmıştı. Usedom’un tahkimatın tamamlanmasında da önemli bir rolü olmuştu.
Yine Selahattin Adil Bey’e göre Boğaza yeni mayınlar döşenmesini Merten teklif etmiş ve “Nusrat” bunu başarıyla gerçekleştirmişti. 18 Mart zaferinde Alman topçusunun da önemli gayretleri olmuş ve Almanlar yirmi kadar zayiat vermişlerdi.
İngilizlerin “Goliath” denizaltısının batırılması nedeniyle Muavenet-i Milliye muhribinde ve Sultanhisar torpidosunda görev yapan 157 personele çeşitli madalyalar takdim edilmiş, bunların 27’si Alman personele verilmişti. Çeşitli zamanlarda yardıma gelen ve İtilaf kuvvetlerinin korkulu rüyası olan Alman denizaltılarının da Çanakkale’de önemli katkıları oldu.
İtilaf devletlerinin karadan taarruz yapacağını hesaplayan Erkân-ı Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, 24 Mart’ta V. Ordu’yu oluşturdu ve başına Liman Von Sanders’i tayin etti. Sanders, 25 Nisan 1915 sabahı başlayan kara savaşlarının sonuna kadar Çanakkale’de “en üst seviyede yetkili komutan” olarak görev yaptı.
Dolayısıyla Çanakkale cephesinde planlama, strateji ve harekât tarzlarını belirleyen Liman Paşa oldu. Erkân-ı Harbiye Vekâleti’ne karşı, savaşın idaresinden birinci derecede sorumlu olan kişi de Sanders’di.
Sanders Müstahkem Mevki dışında cepheyi ikiye ayırmış ve Kuzey Grubu’nun başında Esat Paşa, Güney Grubu’nda da Temmuz ayına kadar Weber Paşa görev yapmış, Güney’deki Seddülbahir, Kirte, Kerevizdere ve Zığındere Muharebelerini grup komutanı olarak Weber yönetmiştir.
Güney Grubu’nda Kolordu komutanı olarak Trommer ve tümen komutanları Hovik ve Nicolai, Kuzey Grubu’nda da tümen komutanları arasında Kannengieser ve Willmer görülmektedir.
Alman subaylar ayrıca birliklerde kurmay başkanlığı, cephe topçu komutanlığı gibi görevler üstlendiler. Almanlar Osmanlı hava gücünü de takviye ettiler. Sağlık alanında da Prof. Mayer başta olmak üzere bazı Alman doktorlar görev yaptılar. Muharebeler boyunca burada görev yapan Almanların sayısı 500’ü buldu.
ALMANLARIN ROLÜ
Bazı Alman komutanların hatıralarında ve Alman askeri tarih yazarlarının eserlerinde Alman komutanların muharebelerdeki rolü mübalağa edilmiş ve “Çanakkale Zaferinin tamamen Alman subaylar sayesinde kazanıldığı” ileri sürülmüştür.
Savaşın seyri incelendiğinde yukarıda görüldüğü üzere Almanların katkılarının olduğu bir gerçektir. Buna karşılık Alman komutanlar pek çok hata da yapmışlar ve özellikle Sanders’in savaşın başında benimsediği “her yeni kuvvet geldiğinde düşmana taarruz etme” ve İtilaf kuvvetlerini sahil yerine içeride karşılama stratejisi, Türk kayıplarını artırmıştır. Sanders, düşmanın çıkarma yapacağı yerleri de doğru tahmin edememiştir.
Savaş boyunca Liman Paşa’nın “aşırı ihtiyatlı” davrandığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle sürekli yeni kuvvet talep etmiş, muharebenin “siper savaşlarına dönüştüğü Ekim ayında” Vehip Paşa’nın emrindeki 2. Ordu’nun yarımadadan tahliyesine karşı çıkmıştır. Sanders’in muharebelerdeki en büyük hatalarından birisi de İtilaf kuvvetlerinin cepheyi tahliyesine karşı bir önlem alamamasıdır.
Sanders ve diğer Alman subayların olumlu bir katkısı ise, özellikle Balkan Harbinde görülen Osmanlı subayları arasındaki çekişmelerin giderilmesi oldu. 1916’da Rusların Erzincan’a kadar ilerlemesinde önemli bir nedenin III. Ordu Komutanı Vehip Paşa ile II. Ordu Komutanı A. İzzet Paşa arasındaki “geçimsizlik” olduğu dikkate alınırsa Sanders’in rolü daha iyi anlaşılacaktır.
Sanders başarıyı ödüllendirmesini de bilmiş ve Esat Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen Anafartalar Grubu’nu oluşturarak başına M. Kemal’i tayin etmiştir.
ASKERİ ARŞİVLERİN ÖNEMİ
Çanakkale cephesinde temel hedef, İtilaf kuvvetlerinin Boğazlar ve İstanbul’u işgallerini engellemekti. Türk-Alman işbirliği sonucunda hedefe ulaşılmış ve İtilaf devletleri önemli miktardaki kuvvetlerini uzun bir süre Çanakkale’de tutmak zorunda kalmışlardır.
Bu başarıda Alman disiplini, teknik beceri ve organizasyon kabiliyetinin Türk kumandanların ileri görüşlülüğü ve askerinin fedakârlığı ile birleşmesinin önemli bir rolü olduğu anlaşılmaktadır. Türk ve Alman subaylar arasında zaman zaman problemler yaşansa da bunlar bir kangrene dönüşmemiştir.
Bütün bunlara rağmen Türk-Alman işbirliğinin muharebelerin seyrine etkisinin net bir şekilde ortaya konulabilmesi için iki tarafın askeri arşivlerine dayalı çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Bunun için Türk tarihçilerinin Çanakkale muharebelerinde Almanların rollerini görmezden gelmek yerine görüşlerini askeri arşivlerden hareketle ortaya koymaları şarttır. Bu çalışmalar Çanakkale Zaferi’ne gölge düşürmeyecek, aksine hamasetle yapılan yorumların yerini bilimsel yaklaşımlar alacaktır.
Kaynaklar: Y. Özgüldür, “Helmut Von Moltke’den Liman Von Sanders’e Alman Askerî Heyetleri”, OTAM, S. 4, 1993; A. Esenkaya, “Çanakkale Savaşında Türk-Alman Birlikteliği”, Çanakkale Araştırmaları, S. 6-7, 2008; İ. Görgülü, “Çanakkale Zaferi Üzerine Alman İddiaları”, ATAM, S. 28. 1994.
[Serdar Efeoğlu] 14.3.2018 [TR724]
Türk tarih yazıcılığı yıllarca Çanakkale’yi sadece M. Kemal Paşa’nın bir zaferi olarak yansıttı. Buna tepki olarak ortaya çıkan yaklaşımlarda ise M. Kemal’in rolü yok sayıldı. Bir başka kesim Çanakkale’yi, “çocuk askerler, buğday çorbası, üzüm hoşafı ve yırtık elbiselerle kazanılan bir zafer” olarak yansıtıp hurafeler üretti.
Ayrıca Türk tarihçiliği yıllarca Almanların savaştaki rolünü inkâr etmeyi, ya da yaşanan problemleri hep Almanlara yüklemeyi tercih etti. Alman komutan ve tarih yazarlarının bir kısmı da “zaferin mimarının sadece Almanlar olduğunu” iddia ettiler.
ALMANLAR VE ABDÜLHAMİT
19. yüzyılın reformcu padişahı 2. Mahmut, askeri alandaki yenilikler için Prusya’dan talepte bulundu. Böylece Moltke başkanlığında ilk Alman heyeti, Osmanlı ülkesine gelerek askerî reformlara girişti.
Alman işbirliğinin zirvesi, Abdülhamit devri oldu. Abdülhamit, Osmanlıları parçalamaya çalışan devletlere karşı Almanya ile siyasi, ekonomik ve askeri ilişkileri geliştirdi. İmparator 2. Wilhelm’in de sömürgecilikte geciken ülkesi için Osmanlı topraklarını ideal bir alan görmesiyle ilişkiler yoğunlaştı.
Abdülhamit’in talebiyle bir Alman askeri heyeti İstanbul’a geldi. Bu heyet içinde en çok bilinen subay Goltz Paşa idi. Görev yaptığı süre içinde pek çok Osmanlı subayına hocalık yapan Goltz, orduyu Alman sistemine göre yeniden düzenledi. Bu sistem 1950’lere kadar devam etti.
Diğer taraftan aralarında Esat Paşa, A. İzzet Paşa ve M. Şevket Paşa’nın bulunduğu pek çok subay, eğitim amacıyla Almanya’ya gönderildi. Ordunun ihtiyacı olan silahlar da genellikle Almanya’dan alındı.
ALMAN SUBAYLAR
Balkan Harbinde yaşanılan mağlubiyet sonrasında İttihatçılar çareyi Almanlardan yardım istemekte buldular. Böylece Almanya’dan gönderilen ve İstanbul’da bir üst rütbeden göreve başlayan Alman subaylar, reformlara giriştiler.
Bu subaylara “Alman Askerî Heyeti” deniliyor ve başlarında Liman Von Sanders yer alıyordu. Bu heyetin orduyu “harp eder” duruma getirme dışında diğer bir görevi de “subayları siyasetten uzak tutmaktı”.
1913’de göreve başlayan heyet, çok büyük yetkilerle donatılmıştı. Alman Askeri Heyeti beş yıl için görev yapacaktı. Başlangıçta Alman subayların sayısı 42 iken, Birinci Dünya Savaşı başlarında 71’e, 1914-1918 yılları arasında 800’e ulaştı.
Osmanlı ordusunda komutanı Türk olan birliklere Alman kurmay başkanı, komutanı Alman olan birliklere de Türk kurmay başkanı tayin edildi.
Almanlar savaş süresince Osmanlı Devleti’ne Goben ve Breslau gemileri dışında 100.000 vagon savaş malzemesiyle 3 milyar Mark para gönderdiler. Askeri yardımlar başlangıçta Almanya ile doğrudan bağlantı olmadığından çok sınırlı kaldı. Örneğin ilk Alman topçu cephanesi, Bulgaristan’ın savaşa girmesinden sonra Kasım ayında Çanakkale’ye ulaştırılabildi.
ÇANAKKALE’DE ALMANLAR
18 Mart Deniz Zaferi’nde Türk subay ve askerinin büyük rolü olsa da o sırada Boğaz’da görev yapan Alman subaylar da bulunuyordu. Saldırı öncesinde Amiral Von Usedom Boğazlar Genel Komutanı olarak görevlendirilmiş, tabya ve tahkimat işleri Korgeneral Merten tarafından üstlenilmiş, saldırı esnasında tabya ve seyyar bataryalarda Alman subaylar da yer almıştı. Nitekim 18 Mart Zaferi nedeniyle iki Alman subaya “Gümüş İmtiyaz Madalyası” verilmiştir.
18 Mart’ta Müstahkem Mevki komutanlığına vekâlet eden Selahattin Adil Bey’in de onayladığı gibi muharebe taktiği Usedom tarafından belirlenmiş ve Türk askeri tarafından başarıyla uygulanmıştı. Usedom’un tahkimatın tamamlanmasında da önemli bir rolü olmuştu.
Yine Selahattin Adil Bey’e göre Boğaza yeni mayınlar döşenmesini Merten teklif etmiş ve “Nusrat” bunu başarıyla gerçekleştirmişti. 18 Mart zaferinde Alman topçusunun da önemli gayretleri olmuş ve Almanlar yirmi kadar zayiat vermişlerdi.
İngilizlerin “Goliath” denizaltısının batırılması nedeniyle Muavenet-i Milliye muhribinde ve Sultanhisar torpidosunda görev yapan 157 personele çeşitli madalyalar takdim edilmiş, bunların 27’si Alman personele verilmişti. Çeşitli zamanlarda yardıma gelen ve İtilaf kuvvetlerinin korkulu rüyası olan Alman denizaltılarının da Çanakkale’de önemli katkıları oldu.
İtilaf devletlerinin karadan taarruz yapacağını hesaplayan Erkân-ı Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, 24 Mart’ta V. Ordu’yu oluşturdu ve başına Liman Von Sanders’i tayin etti. Sanders, 25 Nisan 1915 sabahı başlayan kara savaşlarının sonuna kadar Çanakkale’de “en üst seviyede yetkili komutan” olarak görev yaptı.
Dolayısıyla Çanakkale cephesinde planlama, strateji ve harekât tarzlarını belirleyen Liman Paşa oldu. Erkân-ı Harbiye Vekâleti’ne karşı, savaşın idaresinden birinci derecede sorumlu olan kişi de Sanders’di.
Sanders Müstahkem Mevki dışında cepheyi ikiye ayırmış ve Kuzey Grubu’nun başında Esat Paşa, Güney Grubu’nda da Temmuz ayına kadar Weber Paşa görev yapmış, Güney’deki Seddülbahir, Kirte, Kerevizdere ve Zığındere Muharebelerini grup komutanı olarak Weber yönetmiştir.
Güney Grubu’nda Kolordu komutanı olarak Trommer ve tümen komutanları Hovik ve Nicolai, Kuzey Grubu’nda da tümen komutanları arasında Kannengieser ve Willmer görülmektedir.
Alman subaylar ayrıca birliklerde kurmay başkanlığı, cephe topçu komutanlığı gibi görevler üstlendiler. Almanlar Osmanlı hava gücünü de takviye ettiler. Sağlık alanında da Prof. Mayer başta olmak üzere bazı Alman doktorlar görev yaptılar. Muharebeler boyunca burada görev yapan Almanların sayısı 500’ü buldu.
ALMANLARIN ROLÜ
Bazı Alman komutanların hatıralarında ve Alman askeri tarih yazarlarının eserlerinde Alman komutanların muharebelerdeki rolü mübalağa edilmiş ve “Çanakkale Zaferinin tamamen Alman subaylar sayesinde kazanıldığı” ileri sürülmüştür.
Savaşın seyri incelendiğinde yukarıda görüldüğü üzere Almanların katkılarının olduğu bir gerçektir. Buna karşılık Alman komutanlar pek çok hata da yapmışlar ve özellikle Sanders’in savaşın başında benimsediği “her yeni kuvvet geldiğinde düşmana taarruz etme” ve İtilaf kuvvetlerini sahil yerine içeride karşılama stratejisi, Türk kayıplarını artırmıştır. Sanders, düşmanın çıkarma yapacağı yerleri de doğru tahmin edememiştir.
Savaş boyunca Liman Paşa’nın “aşırı ihtiyatlı” davrandığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle sürekli yeni kuvvet talep etmiş, muharebenin “siper savaşlarına dönüştüğü Ekim ayında” Vehip Paşa’nın emrindeki 2. Ordu’nun yarımadadan tahliyesine karşı çıkmıştır. Sanders’in muharebelerdeki en büyük hatalarından birisi de İtilaf kuvvetlerinin cepheyi tahliyesine karşı bir önlem alamamasıdır.
Sanders ve diğer Alman subayların olumlu bir katkısı ise, özellikle Balkan Harbinde görülen Osmanlı subayları arasındaki çekişmelerin giderilmesi oldu. 1916’da Rusların Erzincan’a kadar ilerlemesinde önemli bir nedenin III. Ordu Komutanı Vehip Paşa ile II. Ordu Komutanı A. İzzet Paşa arasındaki “geçimsizlik” olduğu dikkate alınırsa Sanders’in rolü daha iyi anlaşılacaktır.
Sanders başarıyı ödüllendirmesini de bilmiş ve Esat Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen Anafartalar Grubu’nu oluşturarak başına M. Kemal’i tayin etmiştir.
ASKERİ ARŞİVLERİN ÖNEMİ
Çanakkale cephesinde temel hedef, İtilaf kuvvetlerinin Boğazlar ve İstanbul’u işgallerini engellemekti. Türk-Alman işbirliği sonucunda hedefe ulaşılmış ve İtilaf devletleri önemli miktardaki kuvvetlerini uzun bir süre Çanakkale’de tutmak zorunda kalmışlardır.
Bu başarıda Alman disiplini, teknik beceri ve organizasyon kabiliyetinin Türk kumandanların ileri görüşlülüğü ve askerinin fedakârlığı ile birleşmesinin önemli bir rolü olduğu anlaşılmaktadır. Türk ve Alman subaylar arasında zaman zaman problemler yaşansa da bunlar bir kangrene dönüşmemiştir.
Bütün bunlara rağmen Türk-Alman işbirliğinin muharebelerin seyrine etkisinin net bir şekilde ortaya konulabilmesi için iki tarafın askeri arşivlerine dayalı çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Bunun için Türk tarihçilerinin Çanakkale muharebelerinde Almanların rollerini görmezden gelmek yerine görüşlerini askeri arşivlerden hareketle ortaya koymaları şarttır. Bu çalışmalar Çanakkale Zaferi’ne gölge düşürmeyecek, aksine hamasetle yapılan yorumların yerini bilimsel yaklaşımlar alacaktır.
Kaynaklar: Y. Özgüldür, “Helmut Von Moltke’den Liman Von Sanders’e Alman Askerî Heyetleri”, OTAM, S. 4, 1993; A. Esenkaya, “Çanakkale Savaşında Türk-Alman Birlikteliği”, Çanakkale Araştırmaları, S. 6-7, 2008; İ. Görgülü, “Çanakkale Zaferi Üzerine Alman İddiaları”, ATAM, S. 28. 1994.
[Serdar Efeoğlu] 14.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)