Esma Hanımefendi ‘nin yaşanmış dramı başlı başına yaşanan bu zulüm yıllarının mini bir haritasıdır. Yüz binlerin yaşadıklarına tercümandır. Başka hiç bir zulüm olmasa kendisi ve ailesinin yaşadıkları buna sebep olan vicdansızlara günah ve ayıp olarak yeter.
Bir kadın düşünün; 3 çocuğu ile iki üniversite bitiriyor, memur oluyor, anne oluyor, öğrenciliği ise hiç bırakmıyor…
32 yaşındaki Esma Uludağ, 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü’nü bitiriyor. 2009’da bu kez Celal Bayar Üniversitesi’nde lisanüstü eğitimi görüyor. Bu arada evleniyor, memur oluyor. Son olarak Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nu kazanıyor. Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nu birincilikle tamamlıyor. Diplomasını da biri henüz 38 günlük 3 çocuğuyla birlikte alıyor, eğitim aşkı ve okuma azmiyle kanatlanıyor. Bir yandan da Karabağlar Kaymakamlığı’nda çalışıp eğitimini sürdürüyor.
Aşırı baskılarla korkulu günler başlıyor. İnsanca yaşama ve sevgiye adanmış bir ömre haince saldırılar oluyor. Rüyalarına girmeyen suçlarla itham edilip, hapse atılıyor. Çocuklarından ayrılık acısını iliklerine kadar yaşıyor. 3 ay sonra imza şartı ile serbest bırakılıyordu.
Eşi Mehmet Ali Bey’de bir süre önce Almanya’ya çıkmıştır. Olağanüstü Hal (OHAL) ile çıkarılan KHK’yla ihraç edilen Esma Hanım 3, 7, 10 yaşlarındaki dünyalar tatlısı çocukları ile Meriç’ten bin bir zorlukla geçerler. Saatlerce süren çileli bir yolculuktan sonra Yunanistan’a ulaşırlar. Eşi Mehmet Ali Bey aile birleştirme almıştır. Bu mutlu haberi ulaştırır. Hasret zirvededir, çocuklar heyecanla babalarına kavuşmayı beklemektedir. Esma Hanım ise hapis, ülkeden ve sevdiklerinden ayrılık, çileli bir yolculukla sınırdan geçiş, sığınmanın getirdiği ağır şartlar, hasret, stres derken çok ama çok yıpranmıştır. Eşine duyduğu özlem ve kavuşma heyecanı ile çileli bir bekleyiş içerisinde iken ve vuslata çok az bir zaman kalmışken bir sabah ansızın rahatsızlanır. Ambulans çağırırlar, çocuklarının endişeli bakışları ve gözyaşları ile hastaneye doğru Esma Hanım’ı alır götürürler. Dünyalar tatlısı çocuklarını ve çocuklarının da annelerini son görüşleridir. Ambulans’da önce felç geçirir sonra da kalp krizi ile ruhunun ufkuna yürür Esma Hanımefendi.
Mehmet Ali Bey Yunanistan hızlandırılmış seyahat izni ile gelmiştir ama sadece eşinin cansız bedenine yetişebilmiştir. Aslan babam , yiğit babam ! diyerek gözyaşları ile evlatları karşılamıştır babalarını..
.
Bir destandır sadece bu yaşananlar bile.. önceki dönemlerden fazlası vardır, eksiği yoktur. Mükafatı çok ulvi bir çilenin hikayesidir. Ümidim ve duam odur ki, buna sebep olanların ahirete kalmadan hesabının sorulmasıdır.
Ruhunun ufkuna masum olarak yürüyenlere “cennetin tadını çıkarınız, az daha sabrediniz, sevdiklerinizle ebedi mutluluğu yaşayacaksınız” demekten öte bir sözümüz ve temennimiz olamaz.
[Ertuğrul İncekul, The Circle] 16.9.2018 [thecrcl.ca]
Gündem’deki Gazeteci [Bahadır Polat]
Onun ismini ilk duyduğumda, Zaman Gazetesi’nde ‘Pazartesi Konuşmaları’nı hazırlıyordu. Söyleşilerini her hafta zevkle okurdum ama ilk dikkatimi çeken ismi olmuştu. Bu ad gerçek değil mi acaba diye düşündüğümü hayal meyal de olsa hatırlıyorum. Gazeteciliği tercih etmişsiniz ve soyadınız Gündem, ne isabetli bir meslek seçimi olmuştu öyle! Birkaç yıl sonra yollarımız İstanbul’da Zaman Gazetesi’nin Kalender Sokaktaki, o kalender binasında çakışmıştı. Tanıştık ve kısa sürede dostluğumuz gelişti. Neredeyse yirmi yıl hem iki meslektaş, hem iki dost olarak çok şey paylaştık. Ondan çok şey öğrendim. Gazeteci Mehmet Gündem halen Silivri’de çile doldururken, ben bu yazıda bir meslektaşımı ve bir dostumu anlatmaya çalışacağım.
Adı cemaatle anılan gazetecilerin hiçliğe mahkum edildiği böyle bir dönemde, Mehmet Gündem’i anlatmak elbette kolay değil. Çünkü Gündem salt gazetecidir. Fethullah Gülen’le söyleşi yaparken de de gazetecidir, İshak Alaton’un hayat hikayesini kaleme alırken de gazetecidir. Tanıdığım ve bildiğim Gündem’in her dönem, şartlar ne olursa olsun, hangi ortamda, hangi kurumda çalışırsa çalışsın mesleği adına yeni hedefleri ve yeni projeleri vardır. Eminim ki, Silivri’de üç kişilik koğuşunda, tahliye olacağı günü beklerken de Gündem’in mesleki projeleri birikmeye devam ediyor.
Mehmet Gündem sadece gazeteci sıfatıyla değil, insani yönüyle de benim hayatta tanıdığım en sakin, en soğukkanlı insanlardan biridir. Ne işyerinde, ne yaptığımız yolculuklarda, ne de birlikte katıldığımız organizasyonlarda, şartlar ne kadar ağır ve olumsuz olursa olsun onun sinirlendiğini, bağırıp çağırdığını hiç görmedim. Kolay sinirlenen ve kontrolünü çabuk kaybetmeye meyilli bir karaktere sahip olduğumdan, onun bu yönüne hep hayranlık duymuşumdur. Kafamdaki soru hep şu olmuştur, bu kadar sakin ve hayatı yavaşlatan bir gazeteci, nasıl bu kadar üretken olabiliyor?
Benim buna cevabım, karınca modelidir. Gündem, karınca modeliyle çalışan ve sürekli üreten bir gazetecidir. Süre dolduğunda onun heybesi hep doludur. Haber, söyleşi, portre, biyografi, nehir söyleşi ve kitap, bir gazetecinin meslek hayatında yapması gereken herşeyi her dönem yapmıştır. ‘Gündemdeki Altanlar’ en güzel çalışmalarından biridir mesela. Merhum Çetin Altan ile bu dönem Silivri’nin misafirleri Ahmet ve Mehmet Altan’ı bir araya getirip kaleme aldığı ‘Gündemdeki Altanlar’ kitabı, üçü de kendi alanlarının en iyisi olmayı başarmış baba oğul yazı adamlarının, kendi ağızlarından hikayesidir. İshak Alaton ile yapılan nehir söyleşilerle ortaya çıkan, Lüzumsuz Adam ve Lüzumlu Adam kitapları ise bana göre Gündem’in kalfalık dönemi eseridir.
Eserlerinden ve yaptıklarından bahsetmişken, onun onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e danışmanlık yaptığı ve Çankaya Köşk’ünde çalışırken yayınladığı eserlerine de değinmek gerekir elbette. Cumhurbaşkanı’na vatandaşlardan gelen mektupları kitaplaştırdığı, ‘Cumhurbaşkanım mektubunuz var’ isimli kitabı, alanında bir ilk olma özelliği taşıyor.
Mehmet Gündem’in, Çankaya Köşk’ünden Silivri’ye uzanan öyküsü aslında çocuklarına ve torunlarına bırakabileceği en onurlu mirası. Elbet bugünler geçecek ve insanlar sadece yaptıklarıyla hatırlanacak. Gündem’in payına da parlak ve dürüst bir gazetecilik mirası düşecek. Evet, Silivri durağına kadar Mehmet Gündem çıraklık ve kalfalık eserlerini vermiştir. Onun ustalık eserleri ise Silivri’den sonra göreceğiz. Bundan hiç kuşkum yok.
Mehmet Gündem’in nasıl bir kişilik olduğunu daha iyi anlayabilmek için, onun İshak Alaton’la nehir söyleşi sürecinde yaşadığı bir anekdotu paylaşmak isabet olacaktır diye düşünüyorum. Bu olayı bizzat kendisinden dinlemiştim. Bir gazetecinin başına gelebilecek en kötü olaylardan birini yaşamıştı Gündem. Söyleşilerin başlamasından yaklaşık üç ay sonrasıdır. Gündem ile Alaton, haftanın belirli günleri, Alarko Holding’in Ortaköy’deki merkezinde bir araya gelip, Alaton’un hayat hikayesini kayıtlara geçirmektedir. Gündem sorar, Alaton anlatır ve öyküde epey mesafe alınır.
Ertesi gün yine bir Alaton randevusu vardır. Gündem, randevudan bir gün önce hem randevuya hazırlanmak, hem de güzel bir bahar günü yaşayan İstanbul’un tadını çıkarmak için Boğaz’a doğru yola çıkar. Boğaz’daki bir kafede çayını yudumlarken, arşivlerini de gözden geçirecek, yeni aldığı hard diske yedekleme yapacaktır. Boğaziçi’ne geçmeden önce bir alışveriş merkezine uğrar. Arabasını otoparkta bırakarak, bir mağazaya uğrar. İşini bitirip tekrar aracına döndüğünde karşılaştığı manzara tam bir şoktur onun için. Aracının camları kırılmış ve arka koltukta bıraktığı çantası, içindeki diz üstü bilgisayarı ve diğer evraklarla birlikte çalınmıştır! Hemen güvenliğe gider, polise haber verir ancak olan olmuştur. İçinde İshak Alaton ile yaptığı üç aylık söyleşilerin kayıtları ve bant çözümleri bulunan bilgisayar elden gitmiştir. Sadece o mu! Bütün arşivi, yüzlerce ses kaydı, binlerce fotoğraf, yazılar, ikisi bitmiş, ikisi de sonuna gelmiş dört kitap, çocuklarının fotoğrafları ve aile albümü.
Bu hadiseyi ondan dinlediğimde ilk sözüm, kayıtların yedekleri yok mu diye sormak olmuştu. Çünkü ben hep önemli işleri yedekleyen, telefon rehberini bile yedekli tutan, tedbir delisi bir gazeteciydim; lakin dostum Gündem asla böyle ayrıntılarla uğraşmazdı. Öyle olduğunu bildiğim halde bu soruyu sormuştum. İşin tuhaf yanı, o gün arşivini yedeklemek için yanına almış olmasıydı ama yedekleme yapamadan herşey gitmişti işte! Daha da tuhafı, İshak Alaton söyleşilerinin üç yedeğini hazırlamış olmasıydı. Sorun, üç yedeğin de aynı çantada bulunmasıydı. Bilgisayarına virüs gireceği aklına gelmiş lakin çantasının çalınacağı aklına gelmemişti. İkinci sorumsa, neden bu kadar önemli bir bilgisayarın bagajda değil de arka koltukta bırakıldığı idi. Gündem yine o meşhur sakinliği ile kapalı otoparkta böyle bir hadise yaşayacağını tahmin etmediği için bilgisayarını bagaja koymadığını anlattı. Evet, o yine sakindi, soğukkanlıydı ama olay beni çok etkilemişti. Çünkü bilgisayar yerine konur, aracın camı yine taktırılır ancak onca emek, onca birikim ve tabi üç aylık söyleşi nasıl telafi edilirdi? Bir gazeteci için daha kötüsü ne olabilirdi?
Hadisenin devamı da tam bir Mehmet Gündem klasiğiydi. O sorunu nasıl çözdüğünü de, şöyle anlatmıştı bana. Sanırım burada sözü ona bırakmak daha yerinde olacak:
“O gece uzun bir muhasebeyle geçti. Sabah kalktığımda başka bir güne uyandım. Alaton’la randevum vardı. Holdinge gittim, İshak Bey yine odasında bilgisayarının başında. Bir bardak çay içtikten sonra, ‘haydi beyaz odaya gidip çalışalım’ dedi. Tabi ben renk vermiyorum.
-İshak Bey, bugün çalışmayalım size bir hikaye anlatacağım…
-Ne hikayesi, nereden çıktı hikaye? Peki, hadi anlat…
-Bir adam birgün evden çıkmış. Bilgisayarını ve yıllarca biriktirdiği dijital arşivini de yanına almış. Amacı bu kıymetli arşivi yedeklemekmiş. Sonra bir alışveriş merkezinin otoparkına gitmiş. Arabayı bırakmış ve mağazaya uğrayıp gelmiş. Arabanın yanına geldiğinde bir de ne görsün; arabanın camı kırılmış ve her şeyi çalınmış…
Beni dikkatle dinleyen Alaton, ‘her şeyi çalınmış’ cümlesini duyunca birden sordu.
-Yoksa o adam sen misin?
-Evet benim
-Yani her şey mi çalındı?
-Evet, herşey
-Bizim üç aydır yaptığımız çalışmalar da mı gitti?
-Evet, onlar da gitti…
Her zaman pozitif, dinç ve enerji dolu gördüğüm Alaton, adeta oturduğu koltuğa gömüldü. Morali öylesine bozuldu ki, sanki birden yaşlandı. Kısa bir sessizlik hakim oldu odaya. Sessizliği gidermek ve kara bulutları dağıtmak, üzerime düşen bir görevdi. Gözlerinin içine bakarak ve kararlı bir ses tonuyla dedim ki:
-İshak Bey, paniğe gerek yok. Sakin olalım. Hırsız ağır bir darbe vurdu. İkinci darbeyi de umudumuzu söndürerek kendimize indirmeyelim.
-Nasıl olacak ki?
-Bu konuşmaları biz yaptık ama kayboldu. Fakat siz ve ben ikimiz de buradayız. Hiç bir şey için geç sayılmaz. İstersek şimdi daha iyisini yaparız. Unutmayın, şimdi sizi daha iyi tanıyorum, hikayenizi daha iyi biliyorum. Daha iyi sorularla daha derinlere inebiliriz. Hırsız aklımızdakini çalamadı ki!
İshak Bey toparlandı, koltuğunda yine eskisi gibi oturmaya başladı ve dedi ki:
-Sen böyle düşünebiliyorsan, yarın erken başlayalım…
Ben de büyük mutlulukla ‘tamam’ dedim. O sırada İshak Bey bir soru sordu.
-Dün yaşadığın olayın üstesinden nasıl bu kadar çabuk gelebildin?
-Anlatayım, gerçeği kabullendim. Biliyorsunuz yaptığımız en güzel şeylerden biri de gerçeği kabullenmektir. Gerçeği ne kadar erken kabullenirsek o kadar iyi olur.”
Mehmet Gündem’in bana anlattığı bu çarpıcı anektod, daha sonra Lüzumsuz Adam kitabının giriş bölümünde yer aldı. Türk iş dünyasının gelmiş geçmiş en bilge şahsiyetlerinden birinin sıra dışı hayat öyküsü, onu kaleme alan gazetecinin başından geçen bu vahim ama bir o kadar da öğretici hikayeyle taçlanmış oldu.
Ben de şimdi bu satırları kaleme alırken, sesim ona ulaşmayacak olsa bile dostum Mehmet Gündem’e seslenmek istiyorum. İşte şimdi de birileri senin özgürlüğünü çaldı. Hayatının bir dönemini alıp götürdüler. Fakat eminim ki sen yine bu gerçeği kabullenmeyi başarmışsındır. Hatta koğuş arkadaşlarına bile o muhteşem suhuletinle ilham verdiğinden hiç şüphem yok. Bütün birikimlerin çalındığında yerine çok daha nitelikli ürünler koymayı başardığın gibi, ustalık eserlerini de özgürlüğün çalındıktan sonra vereceğine bütün kalbimle inanıyorum.
Biz dostların ve elbette okurların şimdi bu yeni kabulleniş döneminin sıra dışı ürünlerini bekliyoruz. Çıkacak ve yine yazacak, yine konuşacak, yine söyleşi yapacak, yine çok satan kitapların yazarı olacaksın.
Yazıma, son günlerde meslektaşlarımızdan sıkça duyduğum ama senin durumundaki gazetecilere layık görülmeyen bir sloganla son vermek istiyorum.
Mehmet Gündem çıkacak yine yazacak…
[Bahadır Polat] 17.9.2018 [Kronos.News]
Adı cemaatle anılan gazetecilerin hiçliğe mahkum edildiği böyle bir dönemde, Mehmet Gündem’i anlatmak elbette kolay değil. Çünkü Gündem salt gazetecidir. Fethullah Gülen’le söyleşi yaparken de de gazetecidir, İshak Alaton’un hayat hikayesini kaleme alırken de gazetecidir. Tanıdığım ve bildiğim Gündem’in her dönem, şartlar ne olursa olsun, hangi ortamda, hangi kurumda çalışırsa çalışsın mesleği adına yeni hedefleri ve yeni projeleri vardır. Eminim ki, Silivri’de üç kişilik koğuşunda, tahliye olacağı günü beklerken de Gündem’in mesleki projeleri birikmeye devam ediyor.
Mehmet Gündem sadece gazeteci sıfatıyla değil, insani yönüyle de benim hayatta tanıdığım en sakin, en soğukkanlı insanlardan biridir. Ne işyerinde, ne yaptığımız yolculuklarda, ne de birlikte katıldığımız organizasyonlarda, şartlar ne kadar ağır ve olumsuz olursa olsun onun sinirlendiğini, bağırıp çağırdığını hiç görmedim. Kolay sinirlenen ve kontrolünü çabuk kaybetmeye meyilli bir karaktere sahip olduğumdan, onun bu yönüne hep hayranlık duymuşumdur. Kafamdaki soru hep şu olmuştur, bu kadar sakin ve hayatı yavaşlatan bir gazeteci, nasıl bu kadar üretken olabiliyor?
Benim buna cevabım, karınca modelidir. Gündem, karınca modeliyle çalışan ve sürekli üreten bir gazetecidir. Süre dolduğunda onun heybesi hep doludur. Haber, söyleşi, portre, biyografi, nehir söyleşi ve kitap, bir gazetecinin meslek hayatında yapması gereken herşeyi her dönem yapmıştır. ‘Gündemdeki Altanlar’ en güzel çalışmalarından biridir mesela. Merhum Çetin Altan ile bu dönem Silivri’nin misafirleri Ahmet ve Mehmet Altan’ı bir araya getirip kaleme aldığı ‘Gündemdeki Altanlar’ kitabı, üçü de kendi alanlarının en iyisi olmayı başarmış baba oğul yazı adamlarının, kendi ağızlarından hikayesidir. İshak Alaton ile yapılan nehir söyleşilerle ortaya çıkan, Lüzumsuz Adam ve Lüzumlu Adam kitapları ise bana göre Gündem’in kalfalık dönemi eseridir.
Eserlerinden ve yaptıklarından bahsetmişken, onun onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e danışmanlık yaptığı ve Çankaya Köşk’ünde çalışırken yayınladığı eserlerine de değinmek gerekir elbette. Cumhurbaşkanı’na vatandaşlardan gelen mektupları kitaplaştırdığı, ‘Cumhurbaşkanım mektubunuz var’ isimli kitabı, alanında bir ilk olma özelliği taşıyor.
Mehmet Gündem’in, Çankaya Köşk’ünden Silivri’ye uzanan öyküsü aslında çocuklarına ve torunlarına bırakabileceği en onurlu mirası. Elbet bugünler geçecek ve insanlar sadece yaptıklarıyla hatırlanacak. Gündem’in payına da parlak ve dürüst bir gazetecilik mirası düşecek. Evet, Silivri durağına kadar Mehmet Gündem çıraklık ve kalfalık eserlerini vermiştir. Onun ustalık eserleri ise Silivri’den sonra göreceğiz. Bundan hiç kuşkum yok.
Mehmet Gündem’in nasıl bir kişilik olduğunu daha iyi anlayabilmek için, onun İshak Alaton’la nehir söyleşi sürecinde yaşadığı bir anekdotu paylaşmak isabet olacaktır diye düşünüyorum. Bu olayı bizzat kendisinden dinlemiştim. Bir gazetecinin başına gelebilecek en kötü olaylardan birini yaşamıştı Gündem. Söyleşilerin başlamasından yaklaşık üç ay sonrasıdır. Gündem ile Alaton, haftanın belirli günleri, Alarko Holding’in Ortaköy’deki merkezinde bir araya gelip, Alaton’un hayat hikayesini kayıtlara geçirmektedir. Gündem sorar, Alaton anlatır ve öyküde epey mesafe alınır.
Ertesi gün yine bir Alaton randevusu vardır. Gündem, randevudan bir gün önce hem randevuya hazırlanmak, hem de güzel bir bahar günü yaşayan İstanbul’un tadını çıkarmak için Boğaz’a doğru yola çıkar. Boğaz’daki bir kafede çayını yudumlarken, arşivlerini de gözden geçirecek, yeni aldığı hard diske yedekleme yapacaktır. Boğaziçi’ne geçmeden önce bir alışveriş merkezine uğrar. Arabasını otoparkta bırakarak, bir mağazaya uğrar. İşini bitirip tekrar aracına döndüğünde karşılaştığı manzara tam bir şoktur onun için. Aracının camları kırılmış ve arka koltukta bıraktığı çantası, içindeki diz üstü bilgisayarı ve diğer evraklarla birlikte çalınmıştır! Hemen güvenliğe gider, polise haber verir ancak olan olmuştur. İçinde İshak Alaton ile yaptığı üç aylık söyleşilerin kayıtları ve bant çözümleri bulunan bilgisayar elden gitmiştir. Sadece o mu! Bütün arşivi, yüzlerce ses kaydı, binlerce fotoğraf, yazılar, ikisi bitmiş, ikisi de sonuna gelmiş dört kitap, çocuklarının fotoğrafları ve aile albümü.
Bu hadiseyi ondan dinlediğimde ilk sözüm, kayıtların yedekleri yok mu diye sormak olmuştu. Çünkü ben hep önemli işleri yedekleyen, telefon rehberini bile yedekli tutan, tedbir delisi bir gazeteciydim; lakin dostum Gündem asla böyle ayrıntılarla uğraşmazdı. Öyle olduğunu bildiğim halde bu soruyu sormuştum. İşin tuhaf yanı, o gün arşivini yedeklemek için yanına almış olmasıydı ama yedekleme yapamadan herşey gitmişti işte! Daha da tuhafı, İshak Alaton söyleşilerinin üç yedeğini hazırlamış olmasıydı. Sorun, üç yedeğin de aynı çantada bulunmasıydı. Bilgisayarına virüs gireceği aklına gelmiş lakin çantasının çalınacağı aklına gelmemişti. İkinci sorumsa, neden bu kadar önemli bir bilgisayarın bagajda değil de arka koltukta bırakıldığı idi. Gündem yine o meşhur sakinliği ile kapalı otoparkta böyle bir hadise yaşayacağını tahmin etmediği için bilgisayarını bagaja koymadığını anlattı. Evet, o yine sakindi, soğukkanlıydı ama olay beni çok etkilemişti. Çünkü bilgisayar yerine konur, aracın camı yine taktırılır ancak onca emek, onca birikim ve tabi üç aylık söyleşi nasıl telafi edilirdi? Bir gazeteci için daha kötüsü ne olabilirdi?
Hadisenin devamı da tam bir Mehmet Gündem klasiğiydi. O sorunu nasıl çözdüğünü de, şöyle anlatmıştı bana. Sanırım burada sözü ona bırakmak daha yerinde olacak:
“O gece uzun bir muhasebeyle geçti. Sabah kalktığımda başka bir güne uyandım. Alaton’la randevum vardı. Holdinge gittim, İshak Bey yine odasında bilgisayarının başında. Bir bardak çay içtikten sonra, ‘haydi beyaz odaya gidip çalışalım’ dedi. Tabi ben renk vermiyorum.
-İshak Bey, bugün çalışmayalım size bir hikaye anlatacağım…
-Ne hikayesi, nereden çıktı hikaye? Peki, hadi anlat…
-Bir adam birgün evden çıkmış. Bilgisayarını ve yıllarca biriktirdiği dijital arşivini de yanına almış. Amacı bu kıymetli arşivi yedeklemekmiş. Sonra bir alışveriş merkezinin otoparkına gitmiş. Arabayı bırakmış ve mağazaya uğrayıp gelmiş. Arabanın yanına geldiğinde bir de ne görsün; arabanın camı kırılmış ve her şeyi çalınmış…
Beni dikkatle dinleyen Alaton, ‘her şeyi çalınmış’ cümlesini duyunca birden sordu.
-Yoksa o adam sen misin?
-Evet benim
-Yani her şey mi çalındı?
-Evet, herşey
-Bizim üç aydır yaptığımız çalışmalar da mı gitti?
-Evet, onlar da gitti…
Her zaman pozitif, dinç ve enerji dolu gördüğüm Alaton, adeta oturduğu koltuğa gömüldü. Morali öylesine bozuldu ki, sanki birden yaşlandı. Kısa bir sessizlik hakim oldu odaya. Sessizliği gidermek ve kara bulutları dağıtmak, üzerime düşen bir görevdi. Gözlerinin içine bakarak ve kararlı bir ses tonuyla dedim ki:
-İshak Bey, paniğe gerek yok. Sakin olalım. Hırsız ağır bir darbe vurdu. İkinci darbeyi de umudumuzu söndürerek kendimize indirmeyelim.
-Nasıl olacak ki?
-Bu konuşmaları biz yaptık ama kayboldu. Fakat siz ve ben ikimiz de buradayız. Hiç bir şey için geç sayılmaz. İstersek şimdi daha iyisini yaparız. Unutmayın, şimdi sizi daha iyi tanıyorum, hikayenizi daha iyi biliyorum. Daha iyi sorularla daha derinlere inebiliriz. Hırsız aklımızdakini çalamadı ki!
İshak Bey toparlandı, koltuğunda yine eskisi gibi oturmaya başladı ve dedi ki:
-Sen böyle düşünebiliyorsan, yarın erken başlayalım…
Ben de büyük mutlulukla ‘tamam’ dedim. O sırada İshak Bey bir soru sordu.
-Dün yaşadığın olayın üstesinden nasıl bu kadar çabuk gelebildin?
-Anlatayım, gerçeği kabullendim. Biliyorsunuz yaptığımız en güzel şeylerden biri de gerçeği kabullenmektir. Gerçeği ne kadar erken kabullenirsek o kadar iyi olur.”
Mehmet Gündem’in bana anlattığı bu çarpıcı anektod, daha sonra Lüzumsuz Adam kitabının giriş bölümünde yer aldı. Türk iş dünyasının gelmiş geçmiş en bilge şahsiyetlerinden birinin sıra dışı hayat öyküsü, onu kaleme alan gazetecinin başından geçen bu vahim ama bir o kadar da öğretici hikayeyle taçlanmış oldu.
Ben de şimdi bu satırları kaleme alırken, sesim ona ulaşmayacak olsa bile dostum Mehmet Gündem’e seslenmek istiyorum. İşte şimdi de birileri senin özgürlüğünü çaldı. Hayatının bir dönemini alıp götürdüler. Fakat eminim ki sen yine bu gerçeği kabullenmeyi başarmışsındır. Hatta koğuş arkadaşlarına bile o muhteşem suhuletinle ilham verdiğinden hiç şüphem yok. Bütün birikimlerin çalındığında yerine çok daha nitelikli ürünler koymayı başardığın gibi, ustalık eserlerini de özgürlüğün çalındıktan sonra vereceğine bütün kalbimle inanıyorum.
Biz dostların ve elbette okurların şimdi bu yeni kabulleniş döneminin sıra dışı ürünlerini bekliyoruz. Çıkacak ve yine yazacak, yine konuşacak, yine söyleşi yapacak, yine çok satan kitapların yazarı olacaksın.
Yazıma, son günlerde meslektaşlarımızdan sıkça duyduğum ama senin durumundaki gazetecilere layık görülmeyen bir sloganla son vermek istiyorum.
Mehmet Gündem çıkacak yine yazacak…
[Bahadır Polat] 17.9.2018 [Kronos.News]
Varlık Fonu CHP’yi isterse… [Harun Odabaşı]
AKP’nin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın CHP bünyesindeki yüzde 28’lik İş Bankası hisselerinin Hazine’ye devredilmesi ile ilgili ifadeleri kadim bir konunun yeniden hararetle tartışılmasına yol açtı. Saray’a 400 milyon dolarlık uçak alımının yarattığı sansasyondan sonra doğrusu gündem değiştirme ustası Erdoğan’dan böyle etkili bir çıkış bekleniyordu.
CHP’nin aslında bu konuda eli güçlü değil. Parti yönetimi savunmasında özetle şu görüşleri dile getiriyor: Bu Atatürk’ün mirası ve biz sahip çıkıyoruz. İş Bankası’ndan tek kuruş partimize akmıyor. Gelirler Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na aktarılıyor. Sadece 11 kişilik İş Bankası yönetim kuruluna 4 üye veriyoruz. Onlarında tek başına karar almaları mümkün değil.
Haksız değil CHP kendi penceresinden. Atatürk’ün CHP’den başka hiçbir partinin olmadığı 1938 yılında yazdığı vasiyette durum bu. CHP bu imtiyaz ile kendisini diğer partilere göre farklı bir yerde konumlandırmış oluyor. Diğer partilerin böyle bir durumu yok? Ayrıca 4 üye üzerinden yönetime etki edilemeyeceği de gerçekçi değil. Hele şu anda İş Bankası’na üye atanan Murat Karayalçın ve Müslüm Sarı’nın eski CHP milletvekili olduğu düşünülürse…
Ne olursa olsun sahip olduğu hisseden ve CHP’nin daha önce de dile getirilen taleplerden kendi isteği ile vazgeçmez.
Gelelim meselenin Erdoğan boyutuna. CHP hisselerinin Hazine’ye devredilmesi fikrini Varlık Fonu Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündeme getirmesi ne anlama geliyor? Tabiki konu herşeyden önce hukuki bir konu. Sadece Erdoğan’ın iradesi ile gerçekleşecek bir operasyon değil! Hukuki süreç başlarsa bir partinin banka sahibi olmasının kapatılma sebebi olacak derecede kanunla sınırlandırıldığı düşünüldüğünde sonucu tahmin etmek zor değil. Ki öyle olmasa da durum değişmeyecek. Varlık Fonu’nun başına kendisini atayan Erdoğan’ın yüzde 28’lik İş Bankası hisselerinin en iyi işletileceği yerin Varlık Fonu olduğunu söylemesinin önünde hiçbir engel yok. Hazine’ye aktarıldıktan sonra hisseler üzerindeki tasarruf yetkisi tamamen el değiştiriyor. İsterlerse o hisseleri özel bir şahsa satabilirler.
Yönetimin otoriterleştiği bir dönemde Erdoğan’ın Varlık Fonu’na başkan vekili olarak damadını ataması tek adam görüntüsünü pekiştirmişti. Ziraat ve Halk bankalarının nasıl AKP’nin arka bahçesine dönüştürüldüğü sadece kredi ilişkilerine bakınca bile görülebiliyor. Bu durumda CHP haklı değil ama bu Erdoğan haklı anlamına da gelmiyor.
Günün sonunda Türkiye’nin en büyük bankalarından İş Bankası’nın CHP’nin elinden alınmasının İş Bankası’na fayda mı yoksa zarar mı getireceği kestirilemiyor. Ama Saray’ı ekstra mutlu edeceği aşikar.
[Harun Odabaşı] 17.9.2018 [Kronos.News]
CHP’nin aslında bu konuda eli güçlü değil. Parti yönetimi savunmasında özetle şu görüşleri dile getiriyor: Bu Atatürk’ün mirası ve biz sahip çıkıyoruz. İş Bankası’ndan tek kuruş partimize akmıyor. Gelirler Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na aktarılıyor. Sadece 11 kişilik İş Bankası yönetim kuruluna 4 üye veriyoruz. Onlarında tek başına karar almaları mümkün değil.
Haksız değil CHP kendi penceresinden. Atatürk’ün CHP’den başka hiçbir partinin olmadığı 1938 yılında yazdığı vasiyette durum bu. CHP bu imtiyaz ile kendisini diğer partilere göre farklı bir yerde konumlandırmış oluyor. Diğer partilerin böyle bir durumu yok? Ayrıca 4 üye üzerinden yönetime etki edilemeyeceği de gerçekçi değil. Hele şu anda İş Bankası’na üye atanan Murat Karayalçın ve Müslüm Sarı’nın eski CHP milletvekili olduğu düşünülürse…
Ne olursa olsun sahip olduğu hisseden ve CHP’nin daha önce de dile getirilen taleplerden kendi isteği ile vazgeçmez.
Gelelim meselenin Erdoğan boyutuna. CHP hisselerinin Hazine’ye devredilmesi fikrini Varlık Fonu Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündeme getirmesi ne anlama geliyor? Tabiki konu herşeyden önce hukuki bir konu. Sadece Erdoğan’ın iradesi ile gerçekleşecek bir operasyon değil! Hukuki süreç başlarsa bir partinin banka sahibi olmasının kapatılma sebebi olacak derecede kanunla sınırlandırıldığı düşünüldüğünde sonucu tahmin etmek zor değil. Ki öyle olmasa da durum değişmeyecek. Varlık Fonu’nun başına kendisini atayan Erdoğan’ın yüzde 28’lik İş Bankası hisselerinin en iyi işletileceği yerin Varlık Fonu olduğunu söylemesinin önünde hiçbir engel yok. Hazine’ye aktarıldıktan sonra hisseler üzerindeki tasarruf yetkisi tamamen el değiştiriyor. İsterlerse o hisseleri özel bir şahsa satabilirler.
Yönetimin otoriterleştiği bir dönemde Erdoğan’ın Varlık Fonu’na başkan vekili olarak damadını ataması tek adam görüntüsünü pekiştirmişti. Ziraat ve Halk bankalarının nasıl AKP’nin arka bahçesine dönüştürüldüğü sadece kredi ilişkilerine bakınca bile görülebiliyor. Bu durumda CHP haklı değil ama bu Erdoğan haklı anlamına da gelmiyor.
Günün sonunda Türkiye’nin en büyük bankalarından İş Bankası’nın CHP’nin elinden alınmasının İş Bankası’na fayda mı yoksa zarar mı getireceği kestirilemiyor. Ama Saray’ı ekstra mutlu edeceği aşikar.
[Harun Odabaşı] 17.9.2018 [Kronos.News]
Zalim aynı zalim: Polatkan’ın idamı [Ali Emir Pakkan]
Maliye Bakanı Hasan Polatkan 25 Mayıs 1960’ta Eskişehir’e giderken Mutahhare Hanım eşini uyardı: “Darbe söylentileri var, Ankara’da kalsanız daha iyi olmaz mı?”
Polatkan, “Hanım, bu nasıl söz? Türk askeri böyle bir şey yapar mı?” diye cevap verdi. Mutahhare Hanım’ın eşi ile son konuşması bu oldu.
26 Mayıs’ta Eskişehir Şeker Fabrikası, Başbakan Adnan Menderes tarafından coşkuyla hizmete açıldı. Bir gün sonra (27 Mayıs) Mutahhare Hanım iki çocuğuyla evde yalnızdı. Gece silah sesleriyle uyandı. Pencereden baktığında askerleri gördü. Korktuğu başına gelmişti.
27 Mayıs 1960’ta Demokrat Parti (DP) iktidarını bir gece baskınıyla düşüren ordu içindeki cunta, 16 ay sonra da Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu idam etti. 16-17 Eylül 1961, Türk demokrasi tarihine kara harflerle geçti. Yıllar geçse de unutulmadı.
Hasan Polatkan nasıl idam edilmişti?
Kabinenin en genç bakanı Hasan Polatkan, 1915’te Eskişehir’de doğdu. Dedeleri Kırım’dan gelmişti. Babası, küçük bir bakkal dükkânını çalıştıran Abdulbahri Bey, annesi yine Kırım Türklerinden, Eskişehir’in tanınmış ailelerinden Seyyid Gazi’nin kızı Gülsüm Hanım’dı. Beş çocuklarından Hasan, ilk, orta ve liseyi pekiyi ile bitirdi. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü’nü kazandı (1933). Ziraat Bankası’nda müfettişken 1946 seçimlerinde DP’den Eskişehir milletvekili seçildi. Menderes hükümetinde Çalışma Bakanlığı yaptı. Daha sonra Maliye Bakanlığı’na getirildi.
Hasan Polatkan’la Mutahhare Hanım 1949’da evlendi. Sema ve Nilgün adlı iki kız çocukları oldu. Polatkan, kabinenin en genç ve en zeki bakanlarından biriydi. Gece geç saatlere kadar çalışıyordu. Muhalifleri bile onu takdir ediyordu. İsmet İnönü, Polatkan’ı görünce, “Bu genci neden CHP’ye getirmediniz?” diye çevresine sitem etmişti. 10 yıllık DP iktidarında ülke baştan başa bir şantiyeye dönmüştü. Özel sektör güçlenmiş, devlet yatırımları hızlanmıştı. Ekonominin başındaki Polatkan’ın bunda katkısı büyüktü. 9 buçuk yıl bakanlık yapan Polatkan, önce çalışma hayatını, sonra da maliyeyi düzene sokmuş, 93 milyarlık yatırıma imza atmıştı. Askerle sivil arasındaki maaş farkını korumak için gösterdiği çaba cuntacıları rahatsız etmişti. Ezanın Arapça aslına döndürülmesi için Menderes’e telkinlerde bulunan da Polatkan’dı.
1957’deki seçimlerden sonra darbenin ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Kadın hassasiyetiyle Mutahhare Hanım bazı şeyleri hissetmiş ve eşini uyarmıştı. Ancak Menderes gibi Polatkan da orduya güveniyordu. Nitekim Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun demokrat biriydi ve ordunun siyasete müdahalesine karşıydı; ancak 1950’den itibaren cuntalar faaliyetteydi ve epeyce mesafe almışlardı.
27 Mayıs sabahı Polatkan’ın evi askerlerce sarıldığında artık yapacak bir şey kalmamıştı. Ev didik didik aranırken Mutahhare Hanım, gözyaşları içinde, eşini ve hiçbir şeyden habersiz Nilgün (5) ve Sema’yı (10) düşünüyordu.
Eskişehir’de Menderes’le birlikte tutuklanan Polatkan ise, bir gün sonra Ankara Harbiye’ye getirilmişti. 11 gün sonra da İmralı’ya nakledildi. Mutahhare hanım tüm çabalarına rağmen eşine ulaşamadı.
Darbe gibi idamlara da önceden karar verilmişti. 20 Haziran 1960 tarihli Demokrat İzmir gazetesi: “Sabıkların cezası ölüm olacaktır” manşetini atmıştı.
Yassıada Mahkemesi, tam bir çadır tiyatrosuydu. Polatkan, gidişatı görmüştü, ilk günden ‘Bizi asacaklar’ diyordu. Türk adalet tarihinde unutulmaz yaralar bırakan yargılamada, bütün evrensel hukuk kuralları çiğnendi. Polatkan’ın savunma yapmasına izin verilmedi. Susturuldu. “Neden bu kadar fazla şeker fabrikası yaptınız?” diye sorular soruldu. 175 sayfalık savunma metinleri elinde kaldı.
Yassıada belgeleri arasında, Polatkan’ın iddianameden aldığı notlar da bulunuyordu: “Ben bir gün evinde ziyafet vermiş, davet yapmış, çay tertiplemiş insan değilim. Tek eğlencem sinema ve tiyatro. Türk milletinin büyük kısmı okuma yazma bilmiyordu amma ilme karşı büyük arzusu vardı. Türk köylüsü gerici de değildi.” diyordu.
Polatkanlar yaklaşık 15 ay boyunca sadece iki defa çok kısa ve askerlerin gözetimi altında görüşebildi. İlk buluşma darbeden 11 ay sonra gerçekleşti. Kocasını bitkin hâlde gören Mutahhare Hanım oldukça üzüldü. 83 kiloluk eşi 38 kiloya düşmüştü. Görüşme sırasında öğrendiği bir gerçek ise onda derin izler bıraktı. Polatkan’a işkence ediliyordu.
Yassıada’dan 15 idam kararı çıktı. İmralı’ya elleri arkadan kelepçeli, yüksek güvenlik tedbirleri altında botlarla sevk edildiler.
Millî Birlik Komitesi idamlardan üçünü onayladı. Bayar’la birlikte 12’sinin cezası müebbete çevrildi.
İlk idam edilen, 16 Eylül’de Hasan Polatkan oldu. Onu Fatin Rüştü Zorlu izledi. Bir gün sonra da Menderes’in boynuna ip geçirildi.
Görgü tanıklarının anlattıklarına göre; infazlar sırasında Polatkan çok üzgündü. İnfaz heyeti saat 04.30’a doğru Polatkan’ı bulunduğu odadan idam hazırlığı için alt kata indirdi. Başsavcı Altay Ömer Egesel, “Söylemek istediğiniz bir husus veya yazmak istediğiniz bir şey var mı?” diye sordu. “Karıma ve çocuklarıma söyleyin, suçsuzum. Allah’a ve vicdanıma güveniyorum. Aynı sözleri anneme ve kardeşlerime de söyleyin.” son sözleri oldu. Gardiyanlar kravatını söküp aldı, üzerine beyaz gömlek giydirdi, ellerini arkadan kelepçeledi ve cellatlara teslim etti. Sehpaya çıkarıldı. Direnemedi. İşkence görmüş vücudu bir sağa bir sola sallandı. Ruhu Rahmet-i Rahman’a uçup gitti.
Savunma yapsa da idam değişmezdi
16 Eylül 1961’de Türkiye, Yassıada’dan gelen idam haberleriyle sarsılmıştı. Polatkan’ın İstanbul’daki evindeki akrabaları, eşine nasıl söyleyeceklerini bilemiyordu. Nihayet acı haber, Mutahhare Polatkan’a verildi. Teskin iğneleri bile onu sakinleştirememişti.
Polatkan’ın eşine ve kızlarına yazdığı son mektuplar duygu doluydu.
Eşine:
Çok sevgili karıcığım, bugün karar günü. Allah nasıl takdir etmişse öyle olacak. Allah’a ve vicdanıma karşı fevkalade müsterihim. Sakin ve mütevekkilim. Biz buradan nakil edileceğiz. Gittiğimiz yerden yazarım. Yanımıza yolda ağır olmaması için ancak yedek bir gömlek, çamaşır alıyoruz. Diğer eşyalarımızı gönderdik. Ben hangi eşyaları bana göndereceğinizi yazarım. Annemin ellerinden öperim. Seni, Sema’yı, Nilgün’ü hasretle kucaklar, pek çok öperim. Ablalarımıza, kardeşlerimize çok selamlar. Nebiha ve Ayşe’ye selamlar. Kardeşine de söyle bir mektup yollamıştı.
Kızlarına:
Sevgili çocuklarım Sema ve Nilgün,
Semacığım, imtihanların yaklaşıyor. Allah kolaylık versin. Fakat sen merak etme.
Allah’ın yardımı ile muvaffak olursun.
İmtihanlarınız sözlü olduğuna göre, çekingen olma. Cıvıl cıvıl konuş.
Nilgüncüğüm, ben burada her gün ‘Fatoş ile Güngörmüş’ü okuyor, hem gülüyor hem de seni hatırlıyorum. İnşaallah, seni bir gün dizlerime oturtarak o hikâyeleri sana ben okurum.
İkinizi de hasretle kucaklar, gözlerinizden, yanaklarınızdan öperim sevgili çocuklarım.”
Zalim aynı zalim. Sıfatları ve isimleri değişse de zulüm yöntemleri değişmiyor.
[Ali Emir Pakkan] 17.9.2018 [Samanyolu Haber]
Polatkan, “Hanım, bu nasıl söz? Türk askeri böyle bir şey yapar mı?” diye cevap verdi. Mutahhare Hanım’ın eşi ile son konuşması bu oldu.
26 Mayıs’ta Eskişehir Şeker Fabrikası, Başbakan Adnan Menderes tarafından coşkuyla hizmete açıldı. Bir gün sonra (27 Mayıs) Mutahhare Hanım iki çocuğuyla evde yalnızdı. Gece silah sesleriyle uyandı. Pencereden baktığında askerleri gördü. Korktuğu başına gelmişti.
27 Mayıs 1960’ta Demokrat Parti (DP) iktidarını bir gece baskınıyla düşüren ordu içindeki cunta, 16 ay sonra da Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu idam etti. 16-17 Eylül 1961, Türk demokrasi tarihine kara harflerle geçti. Yıllar geçse de unutulmadı.
Hasan Polatkan nasıl idam edilmişti?
Kabinenin en genç bakanı Hasan Polatkan, 1915’te Eskişehir’de doğdu. Dedeleri Kırım’dan gelmişti. Babası, küçük bir bakkal dükkânını çalıştıran Abdulbahri Bey, annesi yine Kırım Türklerinden, Eskişehir’in tanınmış ailelerinden Seyyid Gazi’nin kızı Gülsüm Hanım’dı. Beş çocuklarından Hasan, ilk, orta ve liseyi pekiyi ile bitirdi. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü’nü kazandı (1933). Ziraat Bankası’nda müfettişken 1946 seçimlerinde DP’den Eskişehir milletvekili seçildi. Menderes hükümetinde Çalışma Bakanlığı yaptı. Daha sonra Maliye Bakanlığı’na getirildi.
Hasan Polatkan’la Mutahhare Hanım 1949’da evlendi. Sema ve Nilgün adlı iki kız çocukları oldu. Polatkan, kabinenin en genç ve en zeki bakanlarından biriydi. Gece geç saatlere kadar çalışıyordu. Muhalifleri bile onu takdir ediyordu. İsmet İnönü, Polatkan’ı görünce, “Bu genci neden CHP’ye getirmediniz?” diye çevresine sitem etmişti. 10 yıllık DP iktidarında ülke baştan başa bir şantiyeye dönmüştü. Özel sektör güçlenmiş, devlet yatırımları hızlanmıştı. Ekonominin başındaki Polatkan’ın bunda katkısı büyüktü. 9 buçuk yıl bakanlık yapan Polatkan, önce çalışma hayatını, sonra da maliyeyi düzene sokmuş, 93 milyarlık yatırıma imza atmıştı. Askerle sivil arasındaki maaş farkını korumak için gösterdiği çaba cuntacıları rahatsız etmişti. Ezanın Arapça aslına döndürülmesi için Menderes’e telkinlerde bulunan da Polatkan’dı.
1957’deki seçimlerden sonra darbenin ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Kadın hassasiyetiyle Mutahhare Hanım bazı şeyleri hissetmiş ve eşini uyarmıştı. Ancak Menderes gibi Polatkan da orduya güveniyordu. Nitekim Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun demokrat biriydi ve ordunun siyasete müdahalesine karşıydı; ancak 1950’den itibaren cuntalar faaliyetteydi ve epeyce mesafe almışlardı.
27 Mayıs sabahı Polatkan’ın evi askerlerce sarıldığında artık yapacak bir şey kalmamıştı. Ev didik didik aranırken Mutahhare Hanım, gözyaşları içinde, eşini ve hiçbir şeyden habersiz Nilgün (5) ve Sema’yı (10) düşünüyordu.
Eskişehir’de Menderes’le birlikte tutuklanan Polatkan ise, bir gün sonra Ankara Harbiye’ye getirilmişti. 11 gün sonra da İmralı’ya nakledildi. Mutahhare hanım tüm çabalarına rağmen eşine ulaşamadı.
Darbe gibi idamlara da önceden karar verilmişti. 20 Haziran 1960 tarihli Demokrat İzmir gazetesi: “Sabıkların cezası ölüm olacaktır” manşetini atmıştı.
Yassıada Mahkemesi, tam bir çadır tiyatrosuydu. Polatkan, gidişatı görmüştü, ilk günden ‘Bizi asacaklar’ diyordu. Türk adalet tarihinde unutulmaz yaralar bırakan yargılamada, bütün evrensel hukuk kuralları çiğnendi. Polatkan’ın savunma yapmasına izin verilmedi. Susturuldu. “Neden bu kadar fazla şeker fabrikası yaptınız?” diye sorular soruldu. 175 sayfalık savunma metinleri elinde kaldı.
Yassıada belgeleri arasında, Polatkan’ın iddianameden aldığı notlar da bulunuyordu: “Ben bir gün evinde ziyafet vermiş, davet yapmış, çay tertiplemiş insan değilim. Tek eğlencem sinema ve tiyatro. Türk milletinin büyük kısmı okuma yazma bilmiyordu amma ilme karşı büyük arzusu vardı. Türk köylüsü gerici de değildi.” diyordu.
Polatkanlar yaklaşık 15 ay boyunca sadece iki defa çok kısa ve askerlerin gözetimi altında görüşebildi. İlk buluşma darbeden 11 ay sonra gerçekleşti. Kocasını bitkin hâlde gören Mutahhare Hanım oldukça üzüldü. 83 kiloluk eşi 38 kiloya düşmüştü. Görüşme sırasında öğrendiği bir gerçek ise onda derin izler bıraktı. Polatkan’a işkence ediliyordu.
Yassıada’dan 15 idam kararı çıktı. İmralı’ya elleri arkadan kelepçeli, yüksek güvenlik tedbirleri altında botlarla sevk edildiler.
Millî Birlik Komitesi idamlardan üçünü onayladı. Bayar’la birlikte 12’sinin cezası müebbete çevrildi.
İlk idam edilen, 16 Eylül’de Hasan Polatkan oldu. Onu Fatin Rüştü Zorlu izledi. Bir gün sonra da Menderes’in boynuna ip geçirildi.
Görgü tanıklarının anlattıklarına göre; infazlar sırasında Polatkan çok üzgündü. İnfaz heyeti saat 04.30’a doğru Polatkan’ı bulunduğu odadan idam hazırlığı için alt kata indirdi. Başsavcı Altay Ömer Egesel, “Söylemek istediğiniz bir husus veya yazmak istediğiniz bir şey var mı?” diye sordu. “Karıma ve çocuklarıma söyleyin, suçsuzum. Allah’a ve vicdanıma güveniyorum. Aynı sözleri anneme ve kardeşlerime de söyleyin.” son sözleri oldu. Gardiyanlar kravatını söküp aldı, üzerine beyaz gömlek giydirdi, ellerini arkadan kelepçeledi ve cellatlara teslim etti. Sehpaya çıkarıldı. Direnemedi. İşkence görmüş vücudu bir sağa bir sola sallandı. Ruhu Rahmet-i Rahman’a uçup gitti.
Savunma yapsa da idam değişmezdi
16 Eylül 1961’de Türkiye, Yassıada’dan gelen idam haberleriyle sarsılmıştı. Polatkan’ın İstanbul’daki evindeki akrabaları, eşine nasıl söyleyeceklerini bilemiyordu. Nihayet acı haber, Mutahhare Polatkan’a verildi. Teskin iğneleri bile onu sakinleştirememişti.
Polatkan’ın eşine ve kızlarına yazdığı son mektuplar duygu doluydu.
Eşine:
Çok sevgili karıcığım, bugün karar günü. Allah nasıl takdir etmişse öyle olacak. Allah’a ve vicdanıma karşı fevkalade müsterihim. Sakin ve mütevekkilim. Biz buradan nakil edileceğiz. Gittiğimiz yerden yazarım. Yanımıza yolda ağır olmaması için ancak yedek bir gömlek, çamaşır alıyoruz. Diğer eşyalarımızı gönderdik. Ben hangi eşyaları bana göndereceğinizi yazarım. Annemin ellerinden öperim. Seni, Sema’yı, Nilgün’ü hasretle kucaklar, pek çok öperim. Ablalarımıza, kardeşlerimize çok selamlar. Nebiha ve Ayşe’ye selamlar. Kardeşine de söyle bir mektup yollamıştı.
Kızlarına:
Sevgili çocuklarım Sema ve Nilgün,
Semacığım, imtihanların yaklaşıyor. Allah kolaylık versin. Fakat sen merak etme.
Allah’ın yardımı ile muvaffak olursun.
İmtihanlarınız sözlü olduğuna göre, çekingen olma. Cıvıl cıvıl konuş.
Nilgüncüğüm, ben burada her gün ‘Fatoş ile Güngörmüş’ü okuyor, hem gülüyor hem de seni hatırlıyorum. İnşaallah, seni bir gün dizlerime oturtarak o hikâyeleri sana ben okurum.
İkinizi de hasretle kucaklar, gözlerinizden, yanaklarınızdan öperim sevgili çocuklarım.”
Zalim aynı zalim. Sıfatları ve isimleri değişse de zulüm yöntemleri değişmiyor.
[Ali Emir Pakkan] 17.9.2018 [Samanyolu Haber]
Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye [Abdullah Aymaz]
Dördüncü Şuâ’ Risalesinde Üstad Hazretleri “Allah yolunda öldürülenleri sakın ÖLÜ ZANNETME! Bilakis onlar HAYATTA OLUP, RAB’LERİNİN KATINDA YAŞARLAR, RIZIKLANIRLAR. Allah’ın lütfundan ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine kavuşamayan müstakbel şehitlere, ‘kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine’ dair de müjde vermek isterler. Onlar Allah’ın nimeti ve lütfu ile ve Allah’ın müminlere olan mükâfâtını zâyi etmeyeceği müjdesiyle de sevinirler. Hele o yara aldıktan sonra Allah’ın ve Resulünün çağrısına uyup gönül verenlere, hele onlar gibi ihsan ve takva sahiplerine pek büyük mükâfâtlar vardır. Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı orda hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’ME’L-VEKİL; ALLAH BİZE YETER. O NE GÜZEL VEKİLİDİR!’ demişlerdir.” (3/169-173) âyetlerinin bir nevi tefsiri olarak, çok derince üzerinde durarak, bilhassa meselenin özü olarak “Allah bize yeter. O ne güzel Vekil’dir.” âyetinin üzerinde derinleştikçe derinleşiyor, enginleştikçe enginleşiyor:
“Bendeki AŞK-I BEKÂ, bendeki bekâya değil; belki sebepsiz ve bizzat MAHBUB olan kemâl-i mutlak sahibi, Zât-ı Zülkemâl’in ve Zülcemâl’in bir isminin bir cilvesinin mâhiyetinde bir GÖLGESİ bulunduğundan, fıtratımda o KÂMİL-İ MUTLAK’ın varlığına, kemâline ve bekâsına müteveccih olan fıtrî muhabbet, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın bekâsına âşık olmuştu. ‘Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil’ geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakin zevk ettim ki; bekânın lezzet ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâlin bekâsına ve benim Rabb’im ve İlâh’ım olduğuna imanımda, iz’ânımda ve îkanımda vardır. Çünkü onun bekâsıyla benim için lâyemût bir hakikat tahakkuk eder. Zira benim mâhiyetim; hem bâkî, hem sermedi bir ismin gölgesi olur, daha ölmez diye imanî şuur ile takarrür eder.”
Üstad Hazretlerinin dediği gibi herkeste bir bekâ yani ebedîlik, yok olmama, daima var olma hissi, hatta aşk derecesinde var… Ama işte insan fanî, dünya fâni… O zaman bu his ve bu aşk yanlış bir noktada… İnsana fâniliği hatırlatan her olayda, insan fıtratını derinden derine yaralar. Halbuki “Allah bana yeter ve Allah ne güzel Vekildir” âyeti Hâkîkî Bâkî ve Mutlak Kemal Sahibini gösteriyor. Hem de Cenab-ı Hakkın BÂKÎ isminden bir tecelli ve gölgeyi kendinde hissettiğinden, o irtibat ve mensubiyetle bir nevi ölümsüzlük ve ebediliğe mazhar olmanın derin izanını ve harika şuurunu fark eder. Bundan daha büyük zevk ve lezzet olamaz. Onun için fanî hayatın başına gelenler ve fâni imkanların ve makam ve mansıpların bir anda elden çıkması insanı o kadar üzmez. “O verdi, O aldı. Allah var, gam yok!” der…
“Hem o imânî şuur ile MAHBÛB-I MUTLAK olan KÂMİL-İ MUTLAK’ın varlığını bilmekle, şehid ve fıtrî olan kendi zatına karşı olan muhabbet de tatmin edilir. Hem BÂKİ-İ SERMEDÎ’nin bekâsına ve varlığına ait o îmânî şuur ile kainatın ve insan nev’inin kemâlâtı bilinir ve bulunur ve KEMÂLÂTA KARŞI FITRÎ MEFTÛNİYET, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır.”
Celâlî isimlerden VEDÛD ism-i İlahisinin tecelli ve cilvesi olan muhabbet ve aşk, aslında bizlerde MAHBÛB-I MUTLAK olan Cenab-ı Haktan gelmektedir… Gerçek Mahbub, sevilmeye lâyık esas ve tek varlık ALLAH’tır. Ama O’na verilmesi gereken o muhabbet ve o aşk yolunu şaşırıp insanın kendisine yönelince sıkıntı başlar. Çünkü insan fâni… Onun için “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” âyeti bizi BÂKİ-İ HAKÎKÎ’ye KEMÂL-İ MUTLAKA götürür. Fâniliğin dar kalıplarından kurtulup o iman şuuru ile bekânın sonsuzluğuna kavuşuruz. Böylece kendi varlığımıza karşı olan fıtrî meftuniyet hissimiz de tatmin olur. Bu ilme’l-yakin bilgi, “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” âyetini Üstad Hazretleri gibi 500 defa belki 5000 defa tekrarlamakla tahkîkî bir zevk ve ruhî bir lezzet haline gelebilir…
“Hem o îmani şuur ile BÂKİ-İ SERMEDÎ’ye bir intisap ve o intisabın imanıyla umum mülküne bir münasebet peyda olur ve o intisabî münasebet ile –hadsiz bir nevi mâlikiyet gibi- iman gözüyle bakar, mânen istifade eder.”
LE HÜ’L-MÜLK yani umumen mülk Allah’ındır. Mülkün sahibi O’dur… İman şuuru ve derin izân ile BÂKİ-İ SERMEDÎ olan Cenab-ı HAKK’A intisap vesilesiyle insan O’nun mülkünden istifade edebilir ve sanki büyün mülk kendisininmiş gibi iftihar edip zevk alabilir, ruhanî lezzetler duyabilir. Özel ihsanlara mazhar olanlar geniş çapta o mülkte tasarrufta bulunabilirler. Nitekim Süleyman Aleyhisselam şöyle dua ediyor: “Yâ Rabbi af ve mağfiret et ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk, bir hâkimiyet lütfet. Çünkü Sen, lütufları son derece bol olan Vehhabsın.” (Sad Suresi, 38/35) Sonraki âyetlerde o imkanların Hz. Süleyman’a verildiği ifade buyuruluyor. Zülkarneyn Aleyhisselam hakkında da şöyle buyuruluyor: “Biz ona, dünyada geniş imkanlar verdik ve onun ihtiyaç duyduğu her konuda sebep ve vasıtalar ihsan ettik”. (Kehf Suresi, 18/ 84-85) Hz. Davut ve Hz. Süleyman hakkında “Biz Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar da ‘Bizi mümin kullarının çoğuna faziletli ve üstün kılan Allah’a hamdolsun’ dediler.” (Neml Suresi, 27/15)
“Hem şuur-i imanî ile intisap ve münasebet ile umum mevcudâta bir alâka, bir nevi ittisâl peyda olur. Ve o halde, ikinci derecede şahsî vücudundan başka hadsiz bir vücud, o imanî şuur, intisap, münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde –güya onun bir nevi varlığıdır gibi- var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin edilir.”
Bütün kainat bütün sistemleriyle zerreleriyle, hücreleri ve canlı varlıkları ile bir ağacın meyveleri gibi bu bağlılıktan bir bütün hissederler sanki… İnsan da kainatı Yaratan sanatkarın eseri görmekle her parçası ile bir kardeşlik bağı hisseder; çünkü aynı sanatkarın sanat eseridirler. “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil “ demekle Cenab-ı Hakla ve Onun yarattığı kainatla bir irtibat sağlanıyor. Varlığa karşı fıtrî aşk teskin ediliyor. Çünkü, öyle bir irtibat olmazsa, insan fani, dünya fanî ve herşey fani yani bir gün bütün bunlardan kopacak, herşeyi kaybedeceksin. Halbuki iman şuuru müthiş ve kopmaz bir bağ sağlıyor…
[Abdullah Aymaz] 17.9.2018 [Samanyolu Haber]
“Bendeki AŞK-I BEKÂ, bendeki bekâya değil; belki sebepsiz ve bizzat MAHBUB olan kemâl-i mutlak sahibi, Zât-ı Zülkemâl’in ve Zülcemâl’in bir isminin bir cilvesinin mâhiyetinde bir GÖLGESİ bulunduğundan, fıtratımda o KÂMİL-İ MUTLAK’ın varlığına, kemâline ve bekâsına müteveccih olan fıtrî muhabbet, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın bekâsına âşık olmuştu. ‘Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil’ geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakin zevk ettim ki; bekânın lezzet ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâlin bekâsına ve benim Rabb’im ve İlâh’ım olduğuna imanımda, iz’ânımda ve îkanımda vardır. Çünkü onun bekâsıyla benim için lâyemût bir hakikat tahakkuk eder. Zira benim mâhiyetim; hem bâkî, hem sermedi bir ismin gölgesi olur, daha ölmez diye imanî şuur ile takarrür eder.”
Üstad Hazretlerinin dediği gibi herkeste bir bekâ yani ebedîlik, yok olmama, daima var olma hissi, hatta aşk derecesinde var… Ama işte insan fanî, dünya fâni… O zaman bu his ve bu aşk yanlış bir noktada… İnsana fâniliği hatırlatan her olayda, insan fıtratını derinden derine yaralar. Halbuki “Allah bana yeter ve Allah ne güzel Vekildir” âyeti Hâkîkî Bâkî ve Mutlak Kemal Sahibini gösteriyor. Hem de Cenab-ı Hakkın BÂKÎ isminden bir tecelli ve gölgeyi kendinde hissettiğinden, o irtibat ve mensubiyetle bir nevi ölümsüzlük ve ebediliğe mazhar olmanın derin izanını ve harika şuurunu fark eder. Bundan daha büyük zevk ve lezzet olamaz. Onun için fanî hayatın başına gelenler ve fâni imkanların ve makam ve mansıpların bir anda elden çıkması insanı o kadar üzmez. “O verdi, O aldı. Allah var, gam yok!” der…
“Hem o imânî şuur ile MAHBÛB-I MUTLAK olan KÂMİL-İ MUTLAK’ın varlığını bilmekle, şehid ve fıtrî olan kendi zatına karşı olan muhabbet de tatmin edilir. Hem BÂKİ-İ SERMEDÎ’nin bekâsına ve varlığına ait o îmânî şuur ile kainatın ve insan nev’inin kemâlâtı bilinir ve bulunur ve KEMÂLÂTA KARŞI FITRÎ MEFTÛNİYET, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır.”
Celâlî isimlerden VEDÛD ism-i İlahisinin tecelli ve cilvesi olan muhabbet ve aşk, aslında bizlerde MAHBÛB-I MUTLAK olan Cenab-ı Haktan gelmektedir… Gerçek Mahbub, sevilmeye lâyık esas ve tek varlık ALLAH’tır. Ama O’na verilmesi gereken o muhabbet ve o aşk yolunu şaşırıp insanın kendisine yönelince sıkıntı başlar. Çünkü insan fâni… Onun için “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” âyeti bizi BÂKİ-İ HAKÎKÎ’ye KEMÂL-İ MUTLAKA götürür. Fâniliğin dar kalıplarından kurtulup o iman şuuru ile bekânın sonsuzluğuna kavuşuruz. Böylece kendi varlığımıza karşı olan fıtrî meftuniyet hissimiz de tatmin olur. Bu ilme’l-yakin bilgi, “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” âyetini Üstad Hazretleri gibi 500 defa belki 5000 defa tekrarlamakla tahkîkî bir zevk ve ruhî bir lezzet haline gelebilir…
“Hem o îmani şuur ile BÂKİ-İ SERMEDÎ’ye bir intisap ve o intisabın imanıyla umum mülküne bir münasebet peyda olur ve o intisabî münasebet ile –hadsiz bir nevi mâlikiyet gibi- iman gözüyle bakar, mânen istifade eder.”
LE HÜ’L-MÜLK yani umumen mülk Allah’ındır. Mülkün sahibi O’dur… İman şuuru ve derin izân ile BÂKİ-İ SERMEDÎ olan Cenab-ı HAKK’A intisap vesilesiyle insan O’nun mülkünden istifade edebilir ve sanki büyün mülk kendisininmiş gibi iftihar edip zevk alabilir, ruhanî lezzetler duyabilir. Özel ihsanlara mazhar olanlar geniş çapta o mülkte tasarrufta bulunabilirler. Nitekim Süleyman Aleyhisselam şöyle dua ediyor: “Yâ Rabbi af ve mağfiret et ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk, bir hâkimiyet lütfet. Çünkü Sen, lütufları son derece bol olan Vehhabsın.” (Sad Suresi, 38/35) Sonraki âyetlerde o imkanların Hz. Süleyman’a verildiği ifade buyuruluyor. Zülkarneyn Aleyhisselam hakkında da şöyle buyuruluyor: “Biz ona, dünyada geniş imkanlar verdik ve onun ihtiyaç duyduğu her konuda sebep ve vasıtalar ihsan ettik”. (Kehf Suresi, 18/ 84-85) Hz. Davut ve Hz. Süleyman hakkında “Biz Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar da ‘Bizi mümin kullarının çoğuna faziletli ve üstün kılan Allah’a hamdolsun’ dediler.” (Neml Suresi, 27/15)
“Hem şuur-i imanî ile intisap ve münasebet ile umum mevcudâta bir alâka, bir nevi ittisâl peyda olur. Ve o halde, ikinci derecede şahsî vücudundan başka hadsiz bir vücud, o imanî şuur, intisap, münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde –güya onun bir nevi varlığıdır gibi- var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin edilir.”
Bütün kainat bütün sistemleriyle zerreleriyle, hücreleri ve canlı varlıkları ile bir ağacın meyveleri gibi bu bağlılıktan bir bütün hissederler sanki… İnsan da kainatı Yaratan sanatkarın eseri görmekle her parçası ile bir kardeşlik bağı hisseder; çünkü aynı sanatkarın sanat eseridirler. “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil “ demekle Cenab-ı Hakla ve Onun yarattığı kainatla bir irtibat sağlanıyor. Varlığa karşı fıtrî aşk teskin ediliyor. Çünkü, öyle bir irtibat olmazsa, insan fani, dünya fanî ve herşey fani yani bir gün bütün bunlardan kopacak, herşeyi kaybedeceksin. Halbuki iman şuuru müthiş ve kopmaz bir bağ sağlıyor…
[Abdullah Aymaz] 17.9.2018 [Samanyolu Haber]
Şu iki Psikolojik Rahatsızlığı tespit, “Milli-Vatani bir görevdir!” [Kadir Gürcan]
Psikolojik rahatsızlıkların ismi konmamış bir çok çeşidi olduğu muhakkak. Sahaya yabancı olduğumuz için, kelimeleri seçerken dikkatli olmaya, cümle kurarken müşkülpesent ve cimri davranmaya dikkat ediyoruz. İsmi konmayanları merak ederken, sanki şu ana kadar tespit edilmişleri biliyor ya da hepsinden haberdar gibi davranmak pek iyi durmaz.
Hele bir de Freud'in ortalığı yalan-yanlış kasıp kavurduğu, yabancı film seyreden hemen herkesin, psikanaliz uzmanı olduğu bir asırda, nemize lazım! Hani şu, bütün psikolojik rahatsızlıkları çocukluk döneminde yaşanan hadiselere bağlayıp, “Çocuklukta başından geçenleri bir anlat bakalım...” klişeleri ile Hollywood'dan intihal edilen, uydurma teşhis budalalıklarını kastediyorum. Adını koymak istediğimiz iki psikolojik rahatsızlığın böyle derin teşrihe ihtiyacı yok.
Türkiye, 1920'li yıllardan bu güne kadar, askeri bir işgal ile karşı karşıya kalmadı. Türk Ordusu'nun uluslararası anlaşmalar gereği, asker göndererek katıldığı yurt dışı operasyonların ülkeye getirdiği maliyet altından kalkılabilir boyutlarda oldu. Zaten bu tür operasyonlar, maddi kayıpları telafi etmeyi de garantiliyor. Katılan ülkeler de, orada yaptıkları kahramanlıkları iç siyasette ballandıra ballandıra anlatıp, hükümet ve idareye vaziyet ediyorlar. Elli'li yıllarda Kore'ye giden gazilerimiz, “Koreli” lakabı ile anılmanın yanında, küçük bir ödeme ile de olsa taltif edilmişlerdi. Sözün kısası, Türkiye şu an için topraklarının işgal edileceği bir ülke durumunda değil. İsrail ile didişmeler, ABD'ye dayılanmalar, Ege Denizi'nde Yunanistan ile girilen it dalaşları iç siyasi malzeme. Dış tehdit değil.
Türkiye'deki siyasi ve ekonomik gidişat, meseleyi makul çerçevede düşünebilenler, her şeye rağmen zihni insicam ve fıtri insiyaklarını muhafaza edenler açısından gelecek vadetmiyor. Kulağı delik olanlar, yaklaşan ve sürekli fırtına biriktiren bulutların siyaset ve ekonomiyi yoğun bir bombardıman altına alacağı günlerin eşikte durduğunu biliyor ve bekliyorlar.
Bu temkin ve ihtiyatın, gelecek zor günleri en az zararla atlatmak için herkese lazım olduğunu anlatmak biraz zor. Kendisine işkence eden müstebit, sorgulama amirine “O kadar kıvırırsan kolumu kırarsın!” diyen tutuklu, bir kaç dakika sonra, kolu kırılınca, “Ben demiştim!” demekten başka bir şey yapamaz. Sözkonusu kırılmanın hasıl ettiği ağır ah u efgan, Saray ve Merkez Bankası koridorlarında yankılandığını tahmin edebiliyoruz. Boşa koysalar dolmuyor, doluya koysalar almıyor.
Dolar'ın (ABD Para Birimi, ülke ya da uluslararası müttefik Düvel-i Muazzama değil!) ardı ardına Türk Ekonomisine indirdiği darbelerden afallayan, ringe serilen, iktidar sahiplerinin ağzından çıkanlar, derli toplu akıl ürünleri değil. Akıllarına ilk gelen 1920'li yılların cankeş çığlıkları, “Kuşatma altındayız. Vatanını seven, milli seferbeliğe katılsın!” jargonu. Neye, kime ve hangi haklı sebeple milli mücadele? “Bütün dünya bizi kıskanıyor!” iddiaları, yeni bir Kurtuluş Savaşı başlatmak için makul sebepler mi? İsim teklifi beklediğimiz psikolojik kompleks ve takıntılardan birincisi bu? Nasıl oluyor da, bir asır öncesinde kalmış korku ve endişeler, hala dipdiri, suistimale açık zaaflar halinde nüks edebiliyor. Bu takıntı ve saplantının şimdiye kadar iyileşmesi gerekmiyor muydu?
Ekonomik ve siyasi iç piyasadaki çökme, çürüme ve dökülmelere karşı Saray Eşrafı'nın şu ana kadar teklif ve projelerine şahit olmadık. Kamera ve mikrofonlar önünde, takım elbiseli iktidar ve hükümet (Bu ayrım çok önemli. Şu an “Davul birisinin elinde tokmak diğerinin!”, siyasetine mahkumuz. Hükümet, hikmet-i vucudunu kaybetmiş durumda!) mensuplarının basın demeçleri sadece gücün kimin elinde olduğunu hatırlatmak amaçlı.
Damat Hazretleri de dahil, Saray Sakinleri, bilinen akli sınırlar içinde konuşma kabiliyetlerini yitirmiş durumdalar. Bir şey yapıyor görünmek zorunda oldukları için, öyle davranıyorlar. Bunun için, gözlerini Saray avlusuna atılacak ulufelere dikmiş, yazar takımına “ABD kötü durumda! Ha yıkıldı ha yıkılacak. Dolar'ın yükselmesi ABD'ye zarar veriyor. ABD'nin sonu yakın. Merkel, Trump'ı azarladı. AB, Amerika ile yollarını ayırdı. ABD'de fırtına ülkeyi alt üst etti...” gibi sade suya tirit asılsız haberleri servis ediyorlar. Yani, Türkiye'nin sahil-i selamete çıkışının tek yolu, ABD'nin yıkılış kehanetine kilitlenmiş durumda. Teşhisine isim beklediğimiz ikinci takıntı ve derin psikolojik rahatsızlık bu.
Psikolojinin geniş sahası, şahsi hastalıklara özel isim ve reçete belirlemesi mümkün ve yaygın. Trump'ın, 2015'de Obama hakkında uydurduğu ABD'de doğmadığı ve Doğum Sertifikası'nın olmadığı yolundaki boş iddiaları, Obama'nın da hazır bulunduğu, hatta bizzat Obama tarafından portakal renkli yüzüne çarpılınca, suratının morun bütün renkleriyle karardığını söylüyorlar. İşin garip tarafı, daha sonra yapılan istatistiklerde ABD halkının yüzde elliden fazlası bu yalana inanır hale gelmiş. ABD'li psikologlar, Trump'ın bu ruhi rahatsızlığını “Birthrism”, “Doğum'a bağlı üstünlük takıntısı!” olarak isimlendirmişler. Google'da araştırma yaptığınızda, Trump'ın “Narsist, microphobia, megolamania, aşırı-beyaz ırkçı, kadın düşmanı, düşük IQ...” gibi kaliteler (!) ile birlikte Birtherism de zikrediliyor.
Şahsa uygun psikolojik rahatsızlık için bir örnek de verdiğimize göre, sahası psikoloji olan uzmanlardan, Saray Çeşmesinden sulananların musallat olduğu rahatsızlıklara isim tespiti beklentimiz vatandaşlık haklarımızdan sayılır. Kore'de gazi olmadık ama, yolu-yordamına uygun vatani görevimizi yerine getirdik.
Başlıktaki özdeyişin (!) sahibini yazmadım. Dilediğinizi takdir edebilirsiniz. Dede Korkut da dahil herkes olabilir.
[Kadir Gürcan] 16.9.2018 [Samanyolu Haber]
Hele bir de Freud'in ortalığı yalan-yanlış kasıp kavurduğu, yabancı film seyreden hemen herkesin, psikanaliz uzmanı olduğu bir asırda, nemize lazım! Hani şu, bütün psikolojik rahatsızlıkları çocukluk döneminde yaşanan hadiselere bağlayıp, “Çocuklukta başından geçenleri bir anlat bakalım...” klişeleri ile Hollywood'dan intihal edilen, uydurma teşhis budalalıklarını kastediyorum. Adını koymak istediğimiz iki psikolojik rahatsızlığın böyle derin teşrihe ihtiyacı yok.
Türkiye, 1920'li yıllardan bu güne kadar, askeri bir işgal ile karşı karşıya kalmadı. Türk Ordusu'nun uluslararası anlaşmalar gereği, asker göndererek katıldığı yurt dışı operasyonların ülkeye getirdiği maliyet altından kalkılabilir boyutlarda oldu. Zaten bu tür operasyonlar, maddi kayıpları telafi etmeyi de garantiliyor. Katılan ülkeler de, orada yaptıkları kahramanlıkları iç siyasette ballandıra ballandıra anlatıp, hükümet ve idareye vaziyet ediyorlar. Elli'li yıllarda Kore'ye giden gazilerimiz, “Koreli” lakabı ile anılmanın yanında, küçük bir ödeme ile de olsa taltif edilmişlerdi. Sözün kısası, Türkiye şu an için topraklarının işgal edileceği bir ülke durumunda değil. İsrail ile didişmeler, ABD'ye dayılanmalar, Ege Denizi'nde Yunanistan ile girilen it dalaşları iç siyasi malzeme. Dış tehdit değil.
Türkiye'deki siyasi ve ekonomik gidişat, meseleyi makul çerçevede düşünebilenler, her şeye rağmen zihni insicam ve fıtri insiyaklarını muhafaza edenler açısından gelecek vadetmiyor. Kulağı delik olanlar, yaklaşan ve sürekli fırtına biriktiren bulutların siyaset ve ekonomiyi yoğun bir bombardıman altına alacağı günlerin eşikte durduğunu biliyor ve bekliyorlar.
Bu temkin ve ihtiyatın, gelecek zor günleri en az zararla atlatmak için herkese lazım olduğunu anlatmak biraz zor. Kendisine işkence eden müstebit, sorgulama amirine “O kadar kıvırırsan kolumu kırarsın!” diyen tutuklu, bir kaç dakika sonra, kolu kırılınca, “Ben demiştim!” demekten başka bir şey yapamaz. Sözkonusu kırılmanın hasıl ettiği ağır ah u efgan, Saray ve Merkez Bankası koridorlarında yankılandığını tahmin edebiliyoruz. Boşa koysalar dolmuyor, doluya koysalar almıyor.
Dolar'ın (ABD Para Birimi, ülke ya da uluslararası müttefik Düvel-i Muazzama değil!) ardı ardına Türk Ekonomisine indirdiği darbelerden afallayan, ringe serilen, iktidar sahiplerinin ağzından çıkanlar, derli toplu akıl ürünleri değil. Akıllarına ilk gelen 1920'li yılların cankeş çığlıkları, “Kuşatma altındayız. Vatanını seven, milli seferbeliğe katılsın!” jargonu. Neye, kime ve hangi haklı sebeple milli mücadele? “Bütün dünya bizi kıskanıyor!” iddiaları, yeni bir Kurtuluş Savaşı başlatmak için makul sebepler mi? İsim teklifi beklediğimiz psikolojik kompleks ve takıntılardan birincisi bu? Nasıl oluyor da, bir asır öncesinde kalmış korku ve endişeler, hala dipdiri, suistimale açık zaaflar halinde nüks edebiliyor. Bu takıntı ve saplantının şimdiye kadar iyileşmesi gerekmiyor muydu?
Ekonomik ve siyasi iç piyasadaki çökme, çürüme ve dökülmelere karşı Saray Eşrafı'nın şu ana kadar teklif ve projelerine şahit olmadık. Kamera ve mikrofonlar önünde, takım elbiseli iktidar ve hükümet (Bu ayrım çok önemli. Şu an “Davul birisinin elinde tokmak diğerinin!”, siyasetine mahkumuz. Hükümet, hikmet-i vucudunu kaybetmiş durumda!) mensuplarının basın demeçleri sadece gücün kimin elinde olduğunu hatırlatmak amaçlı.
Damat Hazretleri de dahil, Saray Sakinleri, bilinen akli sınırlar içinde konuşma kabiliyetlerini yitirmiş durumdalar. Bir şey yapıyor görünmek zorunda oldukları için, öyle davranıyorlar. Bunun için, gözlerini Saray avlusuna atılacak ulufelere dikmiş, yazar takımına “ABD kötü durumda! Ha yıkıldı ha yıkılacak. Dolar'ın yükselmesi ABD'ye zarar veriyor. ABD'nin sonu yakın. Merkel, Trump'ı azarladı. AB, Amerika ile yollarını ayırdı. ABD'de fırtına ülkeyi alt üst etti...” gibi sade suya tirit asılsız haberleri servis ediyorlar. Yani, Türkiye'nin sahil-i selamete çıkışının tek yolu, ABD'nin yıkılış kehanetine kilitlenmiş durumda. Teşhisine isim beklediğimiz ikinci takıntı ve derin psikolojik rahatsızlık bu.
Psikolojinin geniş sahası, şahsi hastalıklara özel isim ve reçete belirlemesi mümkün ve yaygın. Trump'ın, 2015'de Obama hakkında uydurduğu ABD'de doğmadığı ve Doğum Sertifikası'nın olmadığı yolundaki boş iddiaları, Obama'nın da hazır bulunduğu, hatta bizzat Obama tarafından portakal renkli yüzüne çarpılınca, suratının morun bütün renkleriyle karardığını söylüyorlar. İşin garip tarafı, daha sonra yapılan istatistiklerde ABD halkının yüzde elliden fazlası bu yalana inanır hale gelmiş. ABD'li psikologlar, Trump'ın bu ruhi rahatsızlığını “Birthrism”, “Doğum'a bağlı üstünlük takıntısı!” olarak isimlendirmişler. Google'da araştırma yaptığınızda, Trump'ın “Narsist, microphobia, megolamania, aşırı-beyaz ırkçı, kadın düşmanı, düşük IQ...” gibi kaliteler (!) ile birlikte Birtherism de zikrediliyor.
Şahsa uygun psikolojik rahatsızlık için bir örnek de verdiğimize göre, sahası psikoloji olan uzmanlardan, Saray Çeşmesinden sulananların musallat olduğu rahatsızlıklara isim tespiti beklentimiz vatandaşlık haklarımızdan sayılır. Kore'de gazi olmadık ama, yolu-yordamına uygun vatani görevimizi yerine getirdik.
Başlıktaki özdeyişin (!) sahibini yazmadım. Dilediğinizi takdir edebilirsiniz. Dede Korkut da dahil herkes olabilir.
[Kadir Gürcan] 16.9.2018 [Samanyolu Haber]
1 Numaraların sıradışı numara tercihleri! [Hasan Cücük]
Futbolda numaraların 1-11 arasında olduğu dönemde her numaranın ayrı bir anlamı vardı. Numarasına bakıp oyuncunun hangi mevkide oynadığını rahatlıkla söylemek mümkündü. Numaraların özel anlamı olunca, tartışmalar da eksik olmuyordu. Devamlı aynı numarayı giyen oyuncular transfer oldukları takımlarda problemlere yol açıyordu.
Unutulmaz numara savaşları yaşanıyordu. Türkiye’de ise en büyük mücadele Tanju-Oğuz arasında yaşanmıştı. Galatasaray’dan Fenerbahçe’ye gelen Tanju Çolak yeni takımında da 10 numaralı formayı giymek istedi. Ancak bu numaranın sahibi ‘İmparator’ Oğuz Çetin’di. İlk yıl Tanju isteğini kavuşamazken, Oğuz’un 5 numaralı formayı giymesiyle Tanju 10 numaraya kavuşmuş oldu. Numara savaşlarının yanı sıra maçlara kendi isteğiyle ilginç numaralarla çıkan oyuncularda vardı. Genelde takımın bir numaralı file bekçileri tercihlerini 1 numaradan yana kullanır. 1 numaralı forma ile görmeye alışık olduğumuz kalecilerin ilginç numara tercihlerine yakından bakalım.
Jorge Campos, Meksika’nın en renkli kalecilerinden biriydi. Bir kaleciye göre oldukça kısa boylu olan Campos, giydiği ışıl ışıl formalarla dikkat çekiyordu. Bir dönem Campos, sahaya 9 sırt numaralı formayla çıktı. Genelde santroforların giydiği 9 numarayı tercih etmesinin önemli nedeni ise, ikinci mevkiinin forvet olmasıydı.
Portekiz milli takımının kalesinden tanıdığımız Rui Patricio, 2006’dan beri formasını giydiği Sporting Lizbon’dan ayrılıp bu yıl İngiltere’nin Wolverhampton takımına transfer oldu. Ancak Patricio, 1 numaralı formayı giyemedi. Çünkü takımın eski kalecisi olan ve lösemi hastalığından dolayı futbolu bırakan Carl Ikeme için 1 numara emekli edilmişti. Rui Patricio için çözüm üretmek zor olmadı. Sahaya 11 numaralı forma ile çıkmaya başladı.
İtalyan kaleci Luca Bucci’de ilginç numara tercihi olan bir isim olarak hafızalara kazındı. Uzun kariyeri boyunca 1 numaralı formayı tercih eden Bucci, Parma kalesini korurken sahaya 5 numaralı formayla çıktı. Bucci’nin bu sıradışı tercihinin İtalya’da normal karşılanmasının sebebi 2002’de Chievo formasını giyen Cristiano Lupatelli’nin sahaya 10 numara ile çıkmasıydı. Yine Alman futbolunun unutulmaz kalecilerinden uzun süre Arsenal formasını giyen Jens Lehmann 2006 Dünya Kupası’nda 9 numaralı formayı giymişti.
Futbol tarihinde özel bir yeri olan kalecilerin başında Rogerio Ceni gelir. Brezilyalı kaleciyi mevkidaşlarından ayıran en büyük özelliği duran toplarda ustalığıydı. Kariyeri boyunca 65 gole imza atan Ceni, attığı goller kadar giydiği forma numarasıyla da gündem oldu. Ceni, 01 numaralı formayla sahaya çıkıyordu.
Manisaspor – Sakaryaspor maçında yaşanan olaylar nedeniyle 20 maç ceza alan Bülent Ataman’ı unutulmaz kılan sadece aldığı bu rekor ceza değildi. Bülent Ataman, Göztepe kalesini korurken sahaya 10 numaralı formayla çıkıyordu.
2004-05 sezonunda Kadıköy’de oynanan Fenerbahçe – Beşiktaş maçı tarihi bir skorla biterken, maç kadar unutulmaz ise kaleye Pancu’nun geçmesiydi. Beşiktaş’ın 4-3 kazandığı maçın 81. dakikasında Cordoba’nın kırmızı kart görmesiyle kaleye Romen forvet Pancu geçti. Kadıköy Panteri unvanını alan Pancu, 2005-06 sezonunda 1 numaralı formayı giydi. Hep kaleciler diğer oyuncuların forma numarasına göz dikecek değil ya, bu kez de Pancu kalecilerin gözde numarasını giymiş oldu.
Kaleci olmayıpta ilginç numara tercihi olan bir isimle yazıyı bitirelim. Genç yaşında hayatını kaybeden Faslı Hicham Zerouali, İskoçya’nın Aberdeen formasını giyerken 0 numarayı tercih etmesinin özel bir nedeni vardı. Soyadındaki ‘zero’nun İngilizce’de sıfır anlamına gelmesi özel nedeni anlatıyordu.
[Hasan Cücük] 17.9.2018 [TR724]
Unutulmaz numara savaşları yaşanıyordu. Türkiye’de ise en büyük mücadele Tanju-Oğuz arasında yaşanmıştı. Galatasaray’dan Fenerbahçe’ye gelen Tanju Çolak yeni takımında da 10 numaralı formayı giymek istedi. Ancak bu numaranın sahibi ‘İmparator’ Oğuz Çetin’di. İlk yıl Tanju isteğini kavuşamazken, Oğuz’un 5 numaralı formayı giymesiyle Tanju 10 numaraya kavuşmuş oldu. Numara savaşlarının yanı sıra maçlara kendi isteğiyle ilginç numaralarla çıkan oyuncularda vardı. Genelde takımın bir numaralı file bekçileri tercihlerini 1 numaradan yana kullanır. 1 numaralı forma ile görmeye alışık olduğumuz kalecilerin ilginç numara tercihlerine yakından bakalım.
Jorge Campos, Meksika’nın en renkli kalecilerinden biriydi. Bir kaleciye göre oldukça kısa boylu olan Campos, giydiği ışıl ışıl formalarla dikkat çekiyordu. Bir dönem Campos, sahaya 9 sırt numaralı formayla çıktı. Genelde santroforların giydiği 9 numarayı tercih etmesinin önemli nedeni ise, ikinci mevkiinin forvet olmasıydı.
Portekiz milli takımının kalesinden tanıdığımız Rui Patricio, 2006’dan beri formasını giydiği Sporting Lizbon’dan ayrılıp bu yıl İngiltere’nin Wolverhampton takımına transfer oldu. Ancak Patricio, 1 numaralı formayı giyemedi. Çünkü takımın eski kalecisi olan ve lösemi hastalığından dolayı futbolu bırakan Carl Ikeme için 1 numara emekli edilmişti. Rui Patricio için çözüm üretmek zor olmadı. Sahaya 11 numaralı forma ile çıkmaya başladı.
İtalyan kaleci Luca Bucci’de ilginç numara tercihi olan bir isim olarak hafızalara kazındı. Uzun kariyeri boyunca 1 numaralı formayı tercih eden Bucci, Parma kalesini korurken sahaya 5 numaralı formayla çıktı. Bucci’nin bu sıradışı tercihinin İtalya’da normal karşılanmasının sebebi 2002’de Chievo formasını giyen Cristiano Lupatelli’nin sahaya 10 numara ile çıkmasıydı. Yine Alman futbolunun unutulmaz kalecilerinden uzun süre Arsenal formasını giyen Jens Lehmann 2006 Dünya Kupası’nda 9 numaralı formayı giymişti.
Futbol tarihinde özel bir yeri olan kalecilerin başında Rogerio Ceni gelir. Brezilyalı kaleciyi mevkidaşlarından ayıran en büyük özelliği duran toplarda ustalığıydı. Kariyeri boyunca 65 gole imza atan Ceni, attığı goller kadar giydiği forma numarasıyla da gündem oldu. Ceni, 01 numaralı formayla sahaya çıkıyordu.
Manisaspor – Sakaryaspor maçında yaşanan olaylar nedeniyle 20 maç ceza alan Bülent Ataman’ı unutulmaz kılan sadece aldığı bu rekor ceza değildi. Bülent Ataman, Göztepe kalesini korurken sahaya 10 numaralı formayla çıkıyordu.
2004-05 sezonunda Kadıköy’de oynanan Fenerbahçe – Beşiktaş maçı tarihi bir skorla biterken, maç kadar unutulmaz ise kaleye Pancu’nun geçmesiydi. Beşiktaş’ın 4-3 kazandığı maçın 81. dakikasında Cordoba’nın kırmızı kart görmesiyle kaleye Romen forvet Pancu geçti. Kadıköy Panteri unvanını alan Pancu, 2005-06 sezonunda 1 numaralı formayı giydi. Hep kaleciler diğer oyuncuların forma numarasına göz dikecek değil ya, bu kez de Pancu kalecilerin gözde numarasını giymiş oldu.
Kaleci olmayıpta ilginç numara tercihi olan bir isimle yazıyı bitirelim. Genç yaşında hayatını kaybeden Faslı Hicham Zerouali, İskoçya’nın Aberdeen formasını giyerken 0 numarayı tercih etmesinin özel bir nedeni vardı. Soyadındaki ‘zero’nun İngilizce’de sıfır anlamına gelmesi özel nedeni anlatıyordu.
[Hasan Cücük] 17.9.2018 [TR724]
Öğretmenleri iade edilen öğrencilerden Moldova’ya 2 bronz madalya [Necdet Çelik]
Moldova kamuoyu 7 Türk öğretmenin hukuksuzca sınır dışı edilmesini tartışırken, Orizont öğrencileri Japonya’daki bilim olimpiyatlarından 2 bronz madalya ile ülkelerine döndü.
Tsukuba şehrinde bu yıl 30.’su yapılan uluslararası bilgisayar olimpiyatlarında, 86 ülkeden 335 öğrenci yarıştı. 2-7 Eylül tarihlerinde düzenlenen yarışmalarda, Moldova adına dört öğrenci madalya için ter döktü. Orizont okullarından Alexandru Rudi ve Gabriel Cojocaru, kazandıkları bronz madalyalarla, bir kez daha Moldova’nın gururu oldu.
ÖĞRETMENLERE TEŞEKKÜR
Japonya dönüşünde öğrenciler, sevinçlerini aile ve öğretmenleriyle paylaştı. Bu yıl son sınıfa geçen Gabriel Cojocaru, kendisini yetiştirenlere teşekkür etti. ‘’Öğretmenim, ailem ve okulumun yardımıyla bu kadar yükseklere ulaştım’’ diyen Cojocaru, farklı bir kıtada farklı kültürden insanlarla tanışmaktan çok keyif aldığını anlattı. Bir diğer son sınıf öğrencisi Alexandru Rudi ise, başarısında okulun payını, ‘’Yarışmaya odaklanmamı sağladı. Bana imkan sağladı, gerekli materyalleri temin etti.’’ sözleriyle dile getirdi.
Japonya’daki bilgisayar olimpiyatlarında Orizont öğrencileri Moldova’ya 2 bronz madalya kazandırdı.
GEÇEN YIL 33 MADALYA GETİRDİLER
Bu başarı her iki öğrenci için de ilk değil. Geçtiğimiz yıllarda katıldıkları Balkan ve Uluslararası Matematik olimpiyatlarından kazandıkları bronz madalyalarla, yurt dışında Moldova’nın adını duyurdular.
Moldovalı öğrenciler, 2017 yılında uluslararası arenada 43 madalya elde etti. Bunlardan 33’ünü, Orizont okullarının öğrencileri kazandı.
Ülkede 24 yıllık geçmişe sahip Orizont okullarının 5 şubesinde 1700 öğrenci okuyor. Mezunların yüzde 65’i yurt dışındaki prestijli üniversitelerde öğrenim görüyor.
[Necdet Çelik] 17.9.2018 [TR724]
Tsukuba şehrinde bu yıl 30.’su yapılan uluslararası bilgisayar olimpiyatlarında, 86 ülkeden 335 öğrenci yarıştı. 2-7 Eylül tarihlerinde düzenlenen yarışmalarda, Moldova adına dört öğrenci madalya için ter döktü. Orizont okullarından Alexandru Rudi ve Gabriel Cojocaru, kazandıkları bronz madalyalarla, bir kez daha Moldova’nın gururu oldu.
ÖĞRETMENLERE TEŞEKKÜR
Japonya dönüşünde öğrenciler, sevinçlerini aile ve öğretmenleriyle paylaştı. Bu yıl son sınıfa geçen Gabriel Cojocaru, kendisini yetiştirenlere teşekkür etti. ‘’Öğretmenim, ailem ve okulumun yardımıyla bu kadar yükseklere ulaştım’’ diyen Cojocaru, farklı bir kıtada farklı kültürden insanlarla tanışmaktan çok keyif aldığını anlattı. Bir diğer son sınıf öğrencisi Alexandru Rudi ise, başarısında okulun payını, ‘’Yarışmaya odaklanmamı sağladı. Bana imkan sağladı, gerekli materyalleri temin etti.’’ sözleriyle dile getirdi.
Japonya’daki bilgisayar olimpiyatlarında Orizont öğrencileri Moldova’ya 2 bronz madalya kazandırdı.
GEÇEN YIL 33 MADALYA GETİRDİLER
Bu başarı her iki öğrenci için de ilk değil. Geçtiğimiz yıllarda katıldıkları Balkan ve Uluslararası Matematik olimpiyatlarından kazandıkları bronz madalyalarla, yurt dışında Moldova’nın adını duyurdular.
Moldovalı öğrenciler, 2017 yılında uluslararası arenada 43 madalya elde etti. Bunlardan 33’ünü, Orizont okullarının öğrencileri kazandı.
Ülkede 24 yıllık geçmişe sahip Orizont okullarının 5 şubesinde 1700 öğrenci okuyor. Mezunların yüzde 65’i yurt dışındaki prestijli üniversitelerde öğrenim görüyor.
[Necdet Çelik] 17.9.2018 [TR724]
Selimiye ve Hizmet [Veysel Ayhan]
“Bir vakt-i şerif ve bir saat-i saîd-ü latifde ol camî-i münîfe temel vuruldu”
Mimar Sinan
Büyük eserlerin doğuşu sancılı ve çileli olur. Uzun fizibilite dönemi ve kaliteli mimarlar ister. Tüm malzemelerin özenle seçilmesi, acele etmeden sabırla işlenmesi gerekir.
Mimar Sinan tüm eserlerini böyle yapmıştı.
Selimiye’yi yaparken aylarca zemin etüdü yaptı. Sonra temeli attı.
Şantiyede 400 usta ve 14 bin işçi çalıştı.
Mimar Sinan, camide kullanacağı tüm ağırlığı önceden cami arazisine yığmış “zeminin oturmasını” beklemişti. Oluşacak tümsekler ve çöküntüler için tedbir almıştı.
İnşaatta büyük oranda kesme taş ve küfeki taşı kullanıldı. Her bir taş milimetrik olarak özenle tıraşlandı.
Kubbelerde ve tavanda kullanılacak tuğlalar, günlerce fırınlandı.
Kubbeler için uzak diyarlardan tonlarca kurşun getirildi. Eritildi, damıtıldı, hazırlandı.
Bir yandan da dev mermer sütunlar kırmadan dökmeden sabırla yontuluyor, diğer yandan abanoz ağaçları, en sert ve sağlam keresteler göz nuru dökülerek kapı ve pencereler için hazırlanıyordu.
Çalı taşları eziliyor, toz halinde sulandırılıp kuyularda bir yıl bekletiliyordu. İnce kum, keçi kılı, saman kıtırı ile karıştırılıp zamanla sertlikte taşı geçecek bir harç yapılıyordu.
En meşhur boya ustaları renklerin uzun ömürlü olması ter döküyor birbirinden nadide vitraylar hazırlıyordu.
Cami inşaat 6 yıldan fazla sürdü.
İlk 4 yıl geçtiğinde caminin yapıldığı yere gelenler gördüğü manzara sadece hafriyat çalışmaları ve malzemelerin üretilme tezgahlarıydı. Görenler hayal kırıklığına uğruyordu. Temelin yükseleceği alana bakanlar dev kaya ve mermerlerden başka bir şey göremiyordu. Oradan yüz yıllara meydan okuyacak eşsiz bir sanat eserinin, Selimiye Camisi’nin yükseleceğine dair belirti yoktu.
Sadece mimarlıktan anlayanlar büyük ve müthiş bir caminin yapılıyor olduğunu anlayabilirdi.
Mimarı tanıyorlardı.
Ustalar birbirinden mahirdi.
Ve 14 bin seçkin işçi durmaksızın çalışıyordu.
TÜM BUNLARI NİYE YAZDIM?
Futbol için kullanılan güzel bir tabir var: “Oyunu okumak”
Futboldan çok iyi anlayan bir insan kuşbakışı maçı seyrettiğinde teknik direktörün verdiği kararlarla, çıkardığı ve aldığı futbolcularla neyi planladığını “okur”, oyun planını çözer.
Bir çiçekteki sanatı görmek, bir kelebekteki muhteşem dizaynı fark etmek zor değildir. Ama Allah’ın takdirindeki hikmeti, kader örgüsündeki sanatı görebilmek “Rabbini bilmeye” bağlıdır.
Allah’ın sanatını görmek, -tabiri caizse- “oyununu okumak”, Marifetullah ister.
Arif olmak gerekir.
“OYUNU OKUMA” DENEMESİ
Süreç’in yaşattıklarını her insan irfanı nispetinde farklı okuyabilir. Herkes kendi gözlüğüyle hadiseleri sübjektif olarak değerlendirilebilir.
Yanlış veya doğru olduğuna ‘okur’ karar verebilir.
Sosyal hadiseler ve değişimler yavaş cereyan eder. Detayda boğulursanız, mahruti/kuşbakışı bakamazsanız oyunu okuyamazsınız.
Mevsimler nasıl değişiyorsa, sosyal hadiseler de öyle değişir. Mutlaka olur. Ama zamanlama dakik değildir. Değişimlerin takvimini ve zamanlamasını Allah’ın muradı, beşerin cüz-i iradesi tayin eder.
Kış mevsiminin şimşeği, sağanağı, fırtınası; karı, buz, seli, çamuru… hep aynı devam etmez.
Baharı önlemeye beşerin gücü yetmez.
Ama kışın ortasında bahardan bahsederseniz, sosyal hadiselerin döngüsünden habersizlere naif görünürsünüz.
“Her şey yerle bir, buz ve kardan başka bir şey yok. Sen ne baharından bahsediyorsun?” demeye hakları vardır.
O nedenle bu yazı -belki yanlış, belki doğru- sadece bir “oyun okuma” denemesi.
GELECEĞİN RUH HEYKELİ
Kaderin çarkları hummalı bir faaliyet içinde geleceğin ağlarını örüyor.
Yüzeysel bakınca görünen sadece zulüm, karmaşa ve kaos.
Geleceğin taşları, kilit taşları adım adım hedefine yürüyor.
İstikbalin “ruh heykeli” dikiliyor.
Kaosun sisleri dağıldığında herkes bunu görebilecek.
Duyulan sesler kırılma, yontulma ve düzlenme gürültüsü.
Dev hızarlar geleceğin köprülerini, kapılarını ve pencerelerini projeye göre şekillendiriyor.
Ama testerenin dişleri çok keskin. Sert ve ümit kırıcı.
Mermerler, devâsâ sütunlar iki büklüm budanıyor.
Mermer tozları gözleri yaşartıyor. Göz gözü görmüyor.
“Hizmet”in “sermayesi” ne taş ne de toprak. Ne bina, ne de okul; ne de mal-mülk.
Hizmet’in tek değeri: İnsan.
O nedenle geleceğin “projesi” için insan unsurunun “yeniden” ve “sıfırdan” inşası gerekiyordu.
YARALI COĞRAFYADAN ANCAK YARALI PROJE ÇIKAR
Yaralı bir coğrafyadan ancak yaralı bir eser çıkar.
Bu nedenle tek tek tüm Hizmet gönüllüleri Allah’ın Rububiyeti altında terbiye görüyor.
Yüz binlerce tertemiz insan dava şuuruyla bileniyor.
Yüz binlerce çilekeş insan, Hz. Yusuf (as) gibi kamp yapıyorcasına zindanlarda “okuyor”, “öğreniyor” “çile ve ıstırapla” tekâmül ediyor. İnsan-ı Kâmil olma yolunda mesafe alıyor.
Her biri; binlere, on binlere değişilmeyecek kıymete erişiyor.
Temelinde çile ıstırap ve göz yaşı olmayan hiçbir bina uzun ömürlü olmaz.
İstikbal bu temeller üstünde yükselecek.
Her biri iftihar vesilesi yüzleri aşkın şehit ve gazi, yüz binlerce hapiste yatan/yatmış kadın erkek ve çocuk, on binlerce muhacir. Bir o kadar ensar.
Hepsi hayatlarının “askerlik” dönemini yaşıyor. Herkesin çilesi boyuna göre. Allah’a yakınlığı nispetinde.
BOYUMUN YETMEDİĞİ ÇİLELER
Boyumun yetmediği çilelere bakıp hariçten ahkam kesmemeliyim.
Hz. Yusuf’un 5-6 yaşında kuyuya atılışına ağlayabilirim. Bu nadide insanın tarihin en ufunetli ve köhne zindanında 7 yıl hapis yatışı yüreğimi dağlayabilir.
Ama ötesinde Allah’ın Rahmet ve Rububiyetini sorgularsam komik duruma düşerim.
Sahabinin ardından semada birer burç halinde salınacak geleceğin “aylarının”, “yıldızlarının” parlatılış ve yükseliş öykülerini/mihnetlerini sorgularsam komik duruma düşerim.
Selimiye’nin temeli, Edirne Eski Saray’a atıldı. Hizmetin temeli ise bu insanlar.
Beş yıl öncesinin bir eli yağda bir eli balda insanlarına,
Beş yıl öncesinin elenmemiş kadrolarına,
Beş yıl öncesinin “imtihan edilmemiş” insanlarına büyük bir “proje” bina edilemezdi.
Hz. Yusuf, zindan hayatı yaşamasaydı Mısır hazinelerine belki yine adaletle hükmedebilirdi.
Ama Hizmet gönüllüleri yer alacakları büyük “projeyi” kaldırabilirler miydi bilmiyorum.
“Para ve makam” şeklinde önümüze çıkan imtihanları geçebilirler miydi bilmiyorum.
Geçemediklerimiz geçemeyeceklerimiz hakkında biraz fikir veriyor.
Bu nedenle Kader “proje” de istihdam buyuracağı herkesi elden geçiriyor.
Tuğlalar pişiyor,
Taşlar traşlanıyor,
Mermerler cilalanıyor,
Camlar, “Muhammedi” bir insibağa boyanıyor. (Sav)
Bu muhteşem “proje”nin harcı, kuyularda ve “kehf” lerde pişiyor.
“Güzel gören”, oyunu okuyabilen; Kader’in tüm hizmet gönüllülerini -hiçbirini unutmadan- avucuna aldığını, yoğurduğunu, şekillendirdiğini görür. Her gün yeni bir grubun “mihnet”in çarkları arasına alınıp ezildiğini, şekillendiğini fark eder.
“Güzel gören”, oyunu okuyabilen; dünyanın dört bir yanına birikim ve donanımlarıyla dağılan, gittikleri yere bir tohum gibi düşenlerin ve onların çocuklarının bir gün nelere tekabül edebileceği tahmin edebilir.
“GÜR BİR SAD” DERKEN…
Yanlış anlaşılmasın “proje” derken “güç” ve “iktidar”ı kast etmiyorum.
İyinin, güzelin; hakkın ve adaletin “gür bir sadâ” olarak temsilinden bahsediyorum.
Kutup yıldızı gibi aydınlık “birey”lerden söz ediyorum.
Her beldede güneş gibi doğacak “Mevlâna misal veli”lere işaret ediyorum.
Sözle, içi boş cedellerle, cedvellerle, excellerle değil pırıl pırıl zihinlerle, ilayı kelimetullahı hakkıyla temsil etmekten bahsediyorum.
Baskı ve zorbalıkla değil, mülayemetle dünyaya “gür bir sadâ” ulaştırmayı anlatıyorum.
Oyunu herkes kendine göre okuyabilir.
İsteyen Allah’ın “Gayret” ve “Kudret”inden ümidini kesip “her şey bitti” diye düşünebilir.
İsteyen “şunlar şunu yaptı… bunlar bunu yaptı…” der atfı cürümlerle dilini ve gönlünü kirletebilir.
Bunlar, dayanıklılık kazanan kiremitlere değil fırının ateşine takılanlar, metanet kazanmaya değil pişme müddetine sabredemeyen ve taşta, çekiçte ve kuyuda boğulanlardır.
Gecesi, duası ve sayi olmayanlar sarsılıyor, savruluyor.
Zor günlerdeyiz.
Proje kendine inanmayanları barındırmıyor, tasfiye ediyor.
Dileyen mesafe koyar, dileyen sadakat imtihanını aşar.
Sürecin bir maksadı da bu belirlemedir zaten.
“ÜMİT HER ŞEYDEN EVVEL BİR İNANÇ İŞİDİR”
Ümitlenip yanılmak ahiretimi karartmaz ama karamsarlık bir kara delik gibi her değerimi yutar ve daha kötüsü ahiretimi karartabilir.
Hicret edeceklerin gitmesi bittiğinde, gidenler gitmeleri gereken yere vardığında, dünyaya yayılan tohumlar o topraklarla bütünleştiğinde, oranın oksijeniyle mayalandığında ve kök saldığında her beldede bir Selimiye inşaatı yükselmeye başlayacaktır.
İnsana yakışan Allah’ın Rububiyetini “terbiye ediciliğini” sorgulamak değil, O’na teşekkür etmektir.
Mimar Sinan uzun yılların ardından “kadrosunu” yani taşını, tuğlasını, mermerini, kurşununu hazır ettiğinde camiyi bitirmesi sadece iki-üç ayını almıştı.
Allah’ın kudretine itimat edenler için “bahar”; “malzemesi” tekâmül ettiğinde kışın bitmesi kadar hızlı, nisan yağmurları gibi ani ve sürprizlerle gelecektir.
Söz ve Sadâ sahibiyle bitireyim:
“Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir… Ne yiğitçe ve çalımla yola çıkanlar vardır ki, iman ve ümit zaafından ötürü, yarı yolda kalmışlardır. Küçük bir zelzele, gelip geçici bir fırtına, akıp giden bir sel onların azim ve iradelerini de beraber alıp götürmüştür…
Bizim şuna-buna değil, dayanıp darılmayan, azmedip yılmayan ve hele ümitsizliğe asla kapılmayan yol göstericilere; hem de ekmek kadar, su kadar, hava kadar ihtiyacımız var. Hevesle yola çıkıp hevâlarına göre aradıklarını bulamayınca, ya ümitsizliğe düşmüş veya Yaradan’la cedelleşmeye girişmiş olanlara gelince; onlar bizden, biz de onlardan fersah fersah uzak bulunmaktayız…
Bin bir ümit tomurcuğunun tebessüm ettiği ve bin bir tohumun, toprağın altında kara düşecek cemreyi beklediği şu günlerde, ümitten mahrum gönüllere ümit dileklerimizle…” (Sızıntı, Başyazı)
[Veysel Ayhan] 17.9.2018 [TR724]
Haydi buyur bağımsızlık! [Semih Ardıç]
Merkez Bankası’nın 13 Eylül’de haftalık repo faizini yüzde 30’dan fazla artırarak yüzde 24’e nasıl çıkardığı şimdi daha iyi anlaşıldı.
23 Temmuz’da krize gözlerini yuman TCMB’den beklenmeyecek bir atiklik için “kanunun verdiği imtiyazı kullandı” sözü kifayet etmez.
ERDOĞAN’A RAĞMEN BÖYE BİR KARAR ALINABİLİR Mİ?
Malum, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan tek başına yayımladığı kararnamelerle dilediği tasarrufta bulunabiliyor.
Hatta profesörlükte üç seneyi doldurma şartını değiştirip eski Milli Eğitim Bakanı Müsteşarı Yusuf Tekin’i evvela profesörlüğe, akabinde rektörlüğe terfi ettirebiliyor.
Onun müsaade etmediği bir karara TCMB de olsa imza atamaz.
2001 krizinde Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) “Merkez Bankası’nın siyasetten bağımsız karar alması” şartıyla borç vermesi Erdoğan’ın meselesi değil.
Ne de olsa IMF’ye 5 milyar dolar veya euro borç verecek kadar zenginliğe gark oldu memleket!
TCMB’NİN BAĞIMSIZLIĞI ERDOĞAN’IN SABRI KADAR
Erdoğan, TCMB’nin faizi kuvvetli bir şekilde artırmasını “bağımsızlık” şeklinde tevil edenlerin hevesini kursaklarında bıraktı. Adeta, “Kendi kendinize gelin güvey olmayın.” mesajı verdi.
Faiz artışına dair, “Merkez Bankası faiz artırımını oldukça yüksek gerçekleştirildi. Haydi buyur bağımsızlık. Bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen sabır safhamdır.” ifadelerini kullandı.
Erdoğan bir söz sarfediyorsa akabinde atacağa adımın ne olacağını ilan eden bir siyasetçi. Sürprizlerden ziyade mikrofon diplomasisini tercih ediyor.
Stratejisini önden istim yükleme üzerine tesis ediyor.
BİRAZ BEKLEYECEK, EKONOMİ DÜZELDİ DÜZELDİ, YOKSA…
Yukarıda iktibas ettiğim cümleler tevile ihtiyaç duyulmayacak kadar berrak.
Erdoğan faiz artışına bir şekilde ikna edildi. Rivayet o ki borç para bulmak üzere Avrupa turuna çıkan damadı Berat Albayrak kendisini ikna etti.
Erdoğan tek şartla kabul etti. “Hadi bakalım. Senelerdir aynı nakaratı tekrar ediyorsunuz. Son defa sizin dediğiniz gibi olsun.” şerhi ile faizin artırılmasına razı oldu.
Beyanları ile taban tabana zıt bir karar alınmasının siyasi maliyeti de var elbette. Kendisine yakın işadamlarının (MÜSİAD) şaşkınlığını gidermek için fazla beklemedi.
İki gün evvel, “Buyur bağımızlık!” dedi. Yine herkese açık mesaj verdi.
Biraz bekleyecek, akabinde kendi bildiğini okuyacak.
TCMB’Yİ KENDİNE BAĞLARSA ŞAŞIRMAM
Erdoğan’ın ne kadar bekleyeceğini bir Allah bir de kendisi biliyor. Sabrının tükenme safhasını en yakınındakiler bile tahmin edemez.
Dolar ve euro mevcut seviyelerde kalırsa Erdoğan’ın sabır taşı günden güne çatlayacak. Nitekim mahalli idareler seçimleri var ufukta. Kurlardaki artış milletin canını yakıyor. Zam tsunamisi devam ediyor.
Oysa Erdoğan hep bol kepçe harcamalı. Paraya boğmalı müteahhitleri. Mamafih kömür bile dağıtamayabilir bu seçimden evvel. Kasa bomboş.
Delikleri tıkamak için alınan kararların zerre kadar tesiri olmuyor. İflas dalgası kıyılarımıza daha fazla işsiz bırakıyor.
DÖVİZ MUKAVELESİ YASAKLANDI DA NE OLDU?
Dövizle kira mukavelesi yasaklandı, Hazine garantili köprü-otoyol ve havalimanları hariç!Döviz borcu olan mülk sahipleri, işletmeciler mecburen günlük kur üzerinden tahsilata geçti.
Ekonomi öyle bardakta durduğu gibi durmaz. Civa gibidir.
Kâğıt üzerindeki yasak listesinin pratikte ne gibi yan tesirleri olacağını da hesaba katmak mecburiyetindesiniz.
Siz misiniz dövizi yasaklayan? Bazı alışveriş merkezleri 12 aylık kontratları 9 euro üzerinden TL’ye çevirdi. Bazı mukaveleler 3 ayda bir değiştirilecek.
Mevcut kur üzerinden kira bedelleri TL’ye çevrildi çevrilmesine de kiracılara, “Yıl sonunda Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) oranları üzerinden yeniden fiyat güncellemesi yapılacaktır.” bilgisi verildi.
YATIRIMCI, TÜRKİYE EKONOMİSİNE İTİMAT ETMİYOR
Yatırım dahisi Mark Mobius, Türkiye için, “Arjantin’de faiz artırdı. Yatırımcının güvenini geri kazanmadan tek başına faiz artışı etkili olmuyor.” ikazında bulundu.
Mobius yatırımcı derken yerli-yabancı farkı gözetmedi.
Yatırımcının itimadını kazanmanın yolu belli. Nasıl kaybedildi ise aynı yoldan rücu ederek geri kazanılacak itimat. Mevcut şartlarda mümkün mü? Maalesef mümkün değil.
Hukuk devleti ikame edildiğinde Türkiye’yi aile şirketi gibi idare etmek mümkün olabilir mi?
Muhalefet, medya ve diğer denetim mekanizmaları dimdik ayakta olsa krizin ortasında Katar’dan 500 milyon sterlin mukabili Boeing 747-8/“uçan saray” satın alınabilir mi?
Hasıl-ı kelam Erdoğan’ın tasavvur ettiği rejimde ne bağımsız Merkez Bankası ne de hesap verme mükellefiyeti var.
Yakında sabrın son safhasına gelecek. Onun için bugünler iyi günlerimiz…
[Semih Ardıç] 17.9.2018 [TR724]
23 Temmuz’da krize gözlerini yuman TCMB’den beklenmeyecek bir atiklik için “kanunun verdiği imtiyazı kullandı” sözü kifayet etmez.
ERDOĞAN’A RAĞMEN BÖYE BİR KARAR ALINABİLİR Mİ?
Malum, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan tek başına yayımladığı kararnamelerle dilediği tasarrufta bulunabiliyor.
Hatta profesörlükte üç seneyi doldurma şartını değiştirip eski Milli Eğitim Bakanı Müsteşarı Yusuf Tekin’i evvela profesörlüğe, akabinde rektörlüğe terfi ettirebiliyor.
Onun müsaade etmediği bir karara TCMB de olsa imza atamaz.
2001 krizinde Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) “Merkez Bankası’nın siyasetten bağımsız karar alması” şartıyla borç vermesi Erdoğan’ın meselesi değil.
Ne de olsa IMF’ye 5 milyar dolar veya euro borç verecek kadar zenginliğe gark oldu memleket!
TCMB’NİN BAĞIMSIZLIĞI ERDOĞAN’IN SABRI KADAR
Erdoğan, TCMB’nin faizi kuvvetli bir şekilde artırmasını “bağımsızlık” şeklinde tevil edenlerin hevesini kursaklarında bıraktı. Adeta, “Kendi kendinize gelin güvey olmayın.” mesajı verdi.
Faiz artışına dair, “Merkez Bankası faiz artırımını oldukça yüksek gerçekleştirildi. Haydi buyur bağımsızlık. Bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen sabır safhamdır.” ifadelerini kullandı.
Erdoğan bir söz sarfediyorsa akabinde atacağa adımın ne olacağını ilan eden bir siyasetçi. Sürprizlerden ziyade mikrofon diplomasisini tercih ediyor.
Stratejisini önden istim yükleme üzerine tesis ediyor.
BİRAZ BEKLEYECEK, EKONOMİ DÜZELDİ DÜZELDİ, YOKSA…
Yukarıda iktibas ettiğim cümleler tevile ihtiyaç duyulmayacak kadar berrak.
Erdoğan faiz artışına bir şekilde ikna edildi. Rivayet o ki borç para bulmak üzere Avrupa turuna çıkan damadı Berat Albayrak kendisini ikna etti.
Erdoğan tek şartla kabul etti. “Hadi bakalım. Senelerdir aynı nakaratı tekrar ediyorsunuz. Son defa sizin dediğiniz gibi olsun.” şerhi ile faizin artırılmasına razı oldu.
Beyanları ile taban tabana zıt bir karar alınmasının siyasi maliyeti de var elbette. Kendisine yakın işadamlarının (MÜSİAD) şaşkınlığını gidermek için fazla beklemedi.
İki gün evvel, “Buyur bağımızlık!” dedi. Yine herkese açık mesaj verdi.
Biraz bekleyecek, akabinde kendi bildiğini okuyacak.
TCMB’Yİ KENDİNE BAĞLARSA ŞAŞIRMAM
Erdoğan’ın ne kadar bekleyeceğini bir Allah bir de kendisi biliyor. Sabrının tükenme safhasını en yakınındakiler bile tahmin edemez.
Dolar ve euro mevcut seviyelerde kalırsa Erdoğan’ın sabır taşı günden güne çatlayacak. Nitekim mahalli idareler seçimleri var ufukta. Kurlardaki artış milletin canını yakıyor. Zam tsunamisi devam ediyor.
Oysa Erdoğan hep bol kepçe harcamalı. Paraya boğmalı müteahhitleri. Mamafih kömür bile dağıtamayabilir bu seçimden evvel. Kasa bomboş.
Delikleri tıkamak için alınan kararların zerre kadar tesiri olmuyor. İflas dalgası kıyılarımıza daha fazla işsiz bırakıyor.
DÖVİZ MUKAVELESİ YASAKLANDI DA NE OLDU?
Dövizle kira mukavelesi yasaklandı, Hazine garantili köprü-otoyol ve havalimanları hariç!Döviz borcu olan mülk sahipleri, işletmeciler mecburen günlük kur üzerinden tahsilata geçti.
Ekonomi öyle bardakta durduğu gibi durmaz. Civa gibidir.
Kâğıt üzerindeki yasak listesinin pratikte ne gibi yan tesirleri olacağını da hesaba katmak mecburiyetindesiniz.
Siz misiniz dövizi yasaklayan? Bazı alışveriş merkezleri 12 aylık kontratları 9 euro üzerinden TL’ye çevirdi. Bazı mukaveleler 3 ayda bir değiştirilecek.
Mevcut kur üzerinden kira bedelleri TL’ye çevrildi çevrilmesine de kiracılara, “Yıl sonunda Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) oranları üzerinden yeniden fiyat güncellemesi yapılacaktır.” bilgisi verildi.
YATIRIMCI, TÜRKİYE EKONOMİSİNE İTİMAT ETMİYOR
Yatırım dahisi Mark Mobius, Türkiye için, “Arjantin’de faiz artırdı. Yatırımcının güvenini geri kazanmadan tek başına faiz artışı etkili olmuyor.” ikazında bulundu.
Mobius yatırımcı derken yerli-yabancı farkı gözetmedi.
Yatırımcının itimadını kazanmanın yolu belli. Nasıl kaybedildi ise aynı yoldan rücu ederek geri kazanılacak itimat. Mevcut şartlarda mümkün mü? Maalesef mümkün değil.
Hukuk devleti ikame edildiğinde Türkiye’yi aile şirketi gibi idare etmek mümkün olabilir mi?
Muhalefet, medya ve diğer denetim mekanizmaları dimdik ayakta olsa krizin ortasında Katar’dan 500 milyon sterlin mukabili Boeing 747-8/“uçan saray” satın alınabilir mi?
Hasıl-ı kelam Erdoğan’ın tasavvur ettiği rejimde ne bağımsız Merkez Bankası ne de hesap verme mükellefiyeti var.
Yakında sabrın son safhasına gelecek. Onun için bugünler iyi günlerimiz…
[Semih Ardıç] 17.9.2018 [TR724]
Gidiyorum Katar’ın gittiği yere doğru! Çöh çöh çöh çöh… [Naci Karadağ]
Halife bin Hamad(1932), 1957 yılında Eğitim Bakanı olarak atandı. 24 Ekim 1960 tarihinde veliaht prens ilan edildi. Ayrıca 1960’larda Başbakan ve Maliye Bakanlığı görevinde de bulundu. Katar’ın bağımsızlığından beş ay sonra 22 Şubat 1972’de kuzeni Ahmed bin Ali es-Sani’den tahtı devraldı.
1995 yılında İsviçre’nin Cenevre şehrindeyken bizzat oğlu Hamad bin Halife tarafından kansız bir saray darbesiyle görevden uzaklaştırıldı. 2004 yılına kadar yurt dışında sürgünde yaşayan Halife bin Hamad, kendisine darbe yapan oğluna torununun darbe yapmasıyla üç kuşak barıştı ve tekrar Katar’a döndü.
Ancak hastaydı ve yaşlıydı.
Torunu Tamim bin Hamad es-Sani dedesine olan bağlılığının göstergesi olarak ona özel bir uçak satın almaya karar verdiğinde Hamad’ın ömrünün son demleriydi. Hasta olduğu için uçağı özel olarak modifiye ettirdi torunu. İçine bir sağlık tesisi bile koydurmuş, sağlık personeli 24 saat nöbet tutuyordu.
Boeing 30 Ocak 2012’de sipariş edilen özel B747-8’i Katar’a teslim etmek üzere ilk kez havalandırdı.
İki yıla yakın uçağın içinde bir takım değişiklikler yapıldı. Hastaneden, hobi odalarına kadar bir yaşam alanında ne gerekiyorsa hepsi monte edildi bu dev uçağa. Modifikasyon bittiğinde yıl 2014 olmuştu. Çok enteresan bir ayrıntı. Ünlü havacılık sitesi, havalanan bu uçağın sahibini “Kim bu VIP uçağın gizemli sahibi?” başlığıyla vermişti. Ancak alttaki yorumlara dikkatle bakacak olursanız, havacılık sektörünün bu uçağı neredeyse adım adım takip ettiği net şekilde görülmektedir. Uçak hangi limandan kalkıp nereye iniyorsa sektörün isimleri anında paylaşmışlar. Dolayısıyla böylesi pahalı bir oyuncağı, pelüş bebek gibi “hediyedir” diye çantanızın dibinde saklar gibi saklayamazsınız. (BKZ)
Ancak uçağa çok fazla binmeye şansı olmadı yaşlı şeyhin. Teslim aldıktan iki yıl sonra hayata gözlerini kapadı Halife Bin Hamad, 23 Ekim 2016’da Katar’ın başkenti Doha’da 84 yaşında hayatını kaybetti. Ölümü üzerine ülkesinde üç gün ulusal yas ilan edildi.
Uçağı ise boynu bükük şekilde Doha apronunda öylece kalmıştı.
İki yıl sürdü bu unutulmuş bekleyiş.
ve 2018 yılına gelinmişti.
Dünya ilan tarihinin en garip örneklerinden biri olabilir aşağıdaki ilan. Türk Hava Yolları arşivinden aldım. Nedense silmeyi akıl edememişlerdi. İlan şöyleydi:
Türkçesi şu:
Pilot arıyoruz… Filomuzda bulunmayan uçakları kullanabilecek pilota ihtiyacımız var.
Bir tuhaflık yok muydu sizce?
İlanın alt kısmında verilen listede ise THY filosunda olmayan pek çok uçak modelinin arasına bir tane de özenle sıkıştırılmıştı: B747-8…
Şimdi bu modeli ctrl+c ile kopyalayalım. İstikamet uçak aleminin borsası olan contorller.com…
Arama sekmesine kopyaladığımız uçağı yapıştıralım bakalım ne çıkıyor:
Şu metalden devasa kuş çıktı sevgili okurlarım.
Evet tam tahmin ettiğiniz gibi… Katar Prensi, dedesinin ölümünden sonra artık bir anlam ifade etmeyen özel uçağı satılığa çıkarmıştı. Ki VIP uçak bu, market arabası değil yani. Semt pazarında satacak hali yok, İngiltere merkezli ikinci el uçak borsasına bildirmiş satışı. Liste fiyatı da güzeldi: 370 milyon dolar… Biz dolar sevmediğimiz için yerli ve milli fiyatını söyleyelim: Yaklaşık 2,5 milyar TL’ye satılığa çıkarılmıştı bu VIP uçak… Kaç yastık altı eder bilmiyorum açıkçası…
Başta da söylediğim gibi, arzu edilen sahibine yar olmamıştı ama İçinde de yok yoktu hani… Yan yana iki damacana su koy çift kale minyatür maç yap, o kadar ferah yani.
Şu da yine uçak borsasındaki bir arkadaşın eş dostuna yolladığı hatıra fotosu. Olur ya zenginler aracı park eder garibanlar gider yanına kendisininmiş gibi hatıra çektirir ya.
Öyle bir şey…
Uçağın diğer özelliklerini anlatmayıp sitedeki görselleri koyayım şöyle diyeyim:
“Görüyorsunuz, anlatmaya gerek yok!”
Dolaylı olarak alındığı için de Katar envanterine kayıtlı değil bu uçan saray. Bu yönüyle bir tür hayali uçak diyebiliriz. Aslında bizim sahibinden.com’a benzeyen uçak sitesinde ilan olmasa kimsenin ruhu bile duymayacaktı bu uçağın alım-satım öyküsünü. Bir de tabii ikinci el uçak piyasasının sağlam bir takipçisi olduğunu şimdilerde öğrendiğimiz Recep Erdoğan olmasa…
Neyse…
Meselenin bu noktasından sonra bizim THY ilanıyla Katar Şeyhi’nin uçak satış ilanı bir noktada kesişiyor.
Uçağın kâğıt üzerinde sahibi gözüken şirket (planespotters’dan bulabilirsiniz), Bermuda’da tescilli ama o şirketin sahibi gözüken 2 şirket de İngiltere’de Guernsey Adasında (başka bir vergi cenneti burası) mukim ve bunlar da büyük ihtimal Katar’lıların paravan şirketleri olsa gerek…
Son tahlilde uçak, İsviçreli aracı şirket tarafından satışa çıkartıldı.
Sonrası biraz daha gizemli ve mahrem hal alıyor. Koca uçak kayboluyor. Kime satıldığı, ne zaman, nereye gittiği hakkında pek bir bilgi yok.
Tâ ki…
Fakat önce size HABOM’dan bahsetmem lazım.
HABOM nedir biliyor musunuz?
Açılımı şu: ‘Havacılık Bakım Onarım Merkezi’
2014 yılında Sabiha Gökçen Havaalanı’nın hemen yanında Tayyip Erdoğan ve kabine üyeleri 550 milyon dolara mal olan yeni HABOM merkezini açılışını yapmıştı.
Türkiye 12 Eylül’ün yıldönümünde darbeleri lanetlerken Sabiha Gökçen HABOM’una bir uçak indi. Ve boya hangarına çekildi.
Artık yabancısı olmadığımız Katar Şeyhi’nin B747-8 uçağıydı bu.
Boya ve modifiye işlemleri için hangara çekilmişti.
Tayyip Erdoğan’ın B747-8’e olan zaafı gizli bir şey değildi. En son 2015 yılında Boeing firması ile görüşmeler yapılmış ancak tıkanmıştı. (BKZ)
Erdoğan’ın bu hayali 3 yıl gecikmeli olsa da gerçekleşiyordu nihayet. Havacılık ajansları bu mutlu haberi hemen o gün paylaştılar. (BKZ) (Ayrıca BKZ)
Bu arada THY’nin ilan girişimi maalesef olumsuz sonuçlanmıştı. Şirketin açtığı B747-8’i uçuracak pilot ilanına kimse başvurmamıştı.
Gayet normaldi zira böylesi devasa bir uçak her ülkede olmadığı gibi, her pilot kullanamazdı böyle dev yarasa bir makinayı.
Ancak THY, Başkan Erdoğan’ın gazabına uğramamak için kendince bir çözüm üretmekte zorlanmadı.
THY, elindeki kadrodan bu uçakta görev yapacak pilotları belirledi. Ekip benzer kokpite sahip olmaları nedeniyle 777 filosundan seçildi. İhtimal ki birkaç ay sonra alınacak uçaktan çok fazla haberdar olmadan eğitime gitmiş ve birkaç aylık simülatör ve yer eğitimlerini tamamlayarak yurda dönmüştü pilotlar. Şimdi yeni forsunun uçak gövdesine nakşedilmesini bekliyorlardı.
Katar’dan önce inceleme için Basel’deki AMAC Aerospace tesislerine getirilen uçak 12 Eylül akşamı İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’na indi. Eh artık Katar Emiri’nin yaşlı dedesine değil, dünya liderine hizmet edecekti uçak, Ergün Diler, hilal kaplan, ritim saz virtüözü Turgay taburede oturacak değillerdi her halde!
Uçağın hikâyesi gün yüzüne çıkmaya başlayınca Cumhurbaşkanlığı kendi hikayesini de piyasaya sürmekte gecikmedi. Denilene göre, Erdoğan ilandaki uçağı görmüş ve ilgi duymuştu.
Muhtemelen şöyle bir telefon görüşmesi geçmişti iki lider arasında:
-Ya Hacım bu arada geçen sitede senin uçağın ilanını gördüm, oluru nedir? Son fiyat mı bu?
-Uçak dediğin itin olur, lafı mı olur, yarın yolluyorum ufak bir iki kaporta çürüğü var yaptır kullan.
-Mahçup ettin kanka!
Yani tam olarak böyle bir içerik olmasa da yakın bir muhtevadan sonra 400 milyon dolarlık uçağı ona hediye etmişti Katar Şeyhi. Boeing şirketi de, salt bu uçak için Türkçe özel broşür bile bastırmıştı hatta…
Erdoğan her gün ikinci el uçak piyasasını mı takip ediyor?
400 milyon dolarlık uçağın hediyesi nasıl oluyor?
Pilotlar aylardır eğitimde olduğuna göre, bu uçağın alınacağı epey uzun süredir bilinmiyor muydu?
Ve benzeri soruları bir kenara bırakacak olursak…
Şöyle enteresan bir durumla karşı karşıyayız.
Hatırlarsınız “Hayırsever” işadamı Reza Zarrab, bir bakana epey pahalı (gerçi uçağın yanında adını anmaya bile değmez ama) saat hediye ettiği söylenmişti de bakan da Zarrab da bunu kesin bir dille reddetmiş, hatta belge olarak peçete üzerine yazılı bir teslimat belgesi sunmuşlardı kamuoyuna.
Şu belgeyi hatırlarsınız eminim:
Gerçi bu sefer tam tersi bir durum var.
Uçak için “Satın alınmadı, hediye edildi” deniliyor.
“Hediye almak ayıp değilse peçeteye ne gerek vardı, yok satın almak erdemse şimdi peçeteden belgeye ihtiyaç yok mu?” gibi bir soru da akla gelirse şayet…
Saray kaynaklarından benzer bir belge beklemek hakkımız sanırım.
Şöyle bir şey mesela:
Artık bu belgeden sonra da yok Meclis’e yazı önerge vermek, yok uçağın dedikodusunu yapmak filan, hainlik değil de ne olur yani…
Zengini uçağı züğürdün kalemini yoruyor işte n’aparsın!
Hadi biz Erdoğan’ın yeni oyuncağı hazırlanırken Erkin Baba’dan dinleyelim: “Gidiyorum Katar’ın gittiği yere doğru!” Çöh çöh çöh çöh…
[Naci Karadağ] 17.9.2018 [TR724]
1995 yılında İsviçre’nin Cenevre şehrindeyken bizzat oğlu Hamad bin Halife tarafından kansız bir saray darbesiyle görevden uzaklaştırıldı. 2004 yılına kadar yurt dışında sürgünde yaşayan Halife bin Hamad, kendisine darbe yapan oğluna torununun darbe yapmasıyla üç kuşak barıştı ve tekrar Katar’a döndü.
Ancak hastaydı ve yaşlıydı.
Torunu Tamim bin Hamad es-Sani dedesine olan bağlılığının göstergesi olarak ona özel bir uçak satın almaya karar verdiğinde Hamad’ın ömrünün son demleriydi. Hasta olduğu için uçağı özel olarak modifiye ettirdi torunu. İçine bir sağlık tesisi bile koydurmuş, sağlık personeli 24 saat nöbet tutuyordu.
Boeing 30 Ocak 2012’de sipariş edilen özel B747-8’i Katar’a teslim etmek üzere ilk kez havalandırdı.
İki yıla yakın uçağın içinde bir takım değişiklikler yapıldı. Hastaneden, hobi odalarına kadar bir yaşam alanında ne gerekiyorsa hepsi monte edildi bu dev uçağa. Modifikasyon bittiğinde yıl 2014 olmuştu. Çok enteresan bir ayrıntı. Ünlü havacılık sitesi, havalanan bu uçağın sahibini “Kim bu VIP uçağın gizemli sahibi?” başlığıyla vermişti. Ancak alttaki yorumlara dikkatle bakacak olursanız, havacılık sektörünün bu uçağı neredeyse adım adım takip ettiği net şekilde görülmektedir. Uçak hangi limandan kalkıp nereye iniyorsa sektörün isimleri anında paylaşmışlar. Dolayısıyla böylesi pahalı bir oyuncağı, pelüş bebek gibi “hediyedir” diye çantanızın dibinde saklar gibi saklayamazsınız. (BKZ)
Ancak uçağa çok fazla binmeye şansı olmadı yaşlı şeyhin. Teslim aldıktan iki yıl sonra hayata gözlerini kapadı Halife Bin Hamad, 23 Ekim 2016’da Katar’ın başkenti Doha’da 84 yaşında hayatını kaybetti. Ölümü üzerine ülkesinde üç gün ulusal yas ilan edildi.
Uçağı ise boynu bükük şekilde Doha apronunda öylece kalmıştı.
İki yıl sürdü bu unutulmuş bekleyiş.
ve 2018 yılına gelinmişti.
Dünya ilan tarihinin en garip örneklerinden biri olabilir aşağıdaki ilan. Türk Hava Yolları arşivinden aldım. Nedense silmeyi akıl edememişlerdi. İlan şöyleydi:
Türkçesi şu:
Pilot arıyoruz… Filomuzda bulunmayan uçakları kullanabilecek pilota ihtiyacımız var.
Bir tuhaflık yok muydu sizce?
İlanın alt kısmında verilen listede ise THY filosunda olmayan pek çok uçak modelinin arasına bir tane de özenle sıkıştırılmıştı: B747-8…
Şimdi bu modeli ctrl+c ile kopyalayalım. İstikamet uçak aleminin borsası olan contorller.com…
Arama sekmesine kopyaladığımız uçağı yapıştıralım bakalım ne çıkıyor:
Şu metalden devasa kuş çıktı sevgili okurlarım.
Evet tam tahmin ettiğiniz gibi… Katar Prensi, dedesinin ölümünden sonra artık bir anlam ifade etmeyen özel uçağı satılığa çıkarmıştı. Ki VIP uçak bu, market arabası değil yani. Semt pazarında satacak hali yok, İngiltere merkezli ikinci el uçak borsasına bildirmiş satışı. Liste fiyatı da güzeldi: 370 milyon dolar… Biz dolar sevmediğimiz için yerli ve milli fiyatını söyleyelim: Yaklaşık 2,5 milyar TL’ye satılığa çıkarılmıştı bu VIP uçak… Kaç yastık altı eder bilmiyorum açıkçası…
Başta da söylediğim gibi, arzu edilen sahibine yar olmamıştı ama İçinde de yok yoktu hani… Yan yana iki damacana su koy çift kale minyatür maç yap, o kadar ferah yani.
Şu da yine uçak borsasındaki bir arkadaşın eş dostuna yolladığı hatıra fotosu. Olur ya zenginler aracı park eder garibanlar gider yanına kendisininmiş gibi hatıra çektirir ya.
Öyle bir şey…
Uçağın diğer özelliklerini anlatmayıp sitedeki görselleri koyayım şöyle diyeyim:
“Görüyorsunuz, anlatmaya gerek yok!”
Dolaylı olarak alındığı için de Katar envanterine kayıtlı değil bu uçan saray. Bu yönüyle bir tür hayali uçak diyebiliriz. Aslında bizim sahibinden.com’a benzeyen uçak sitesinde ilan olmasa kimsenin ruhu bile duymayacaktı bu uçağın alım-satım öyküsünü. Bir de tabii ikinci el uçak piyasasının sağlam bir takipçisi olduğunu şimdilerde öğrendiğimiz Recep Erdoğan olmasa…
Neyse…
Meselenin bu noktasından sonra bizim THY ilanıyla Katar Şeyhi’nin uçak satış ilanı bir noktada kesişiyor.
Uçağın kâğıt üzerinde sahibi gözüken şirket (planespotters’dan bulabilirsiniz), Bermuda’da tescilli ama o şirketin sahibi gözüken 2 şirket de İngiltere’de Guernsey Adasında (başka bir vergi cenneti burası) mukim ve bunlar da büyük ihtimal Katar’lıların paravan şirketleri olsa gerek…
Son tahlilde uçak, İsviçreli aracı şirket tarafından satışa çıkartıldı.
Sonrası biraz daha gizemli ve mahrem hal alıyor. Koca uçak kayboluyor. Kime satıldığı, ne zaman, nereye gittiği hakkında pek bir bilgi yok.
Tâ ki…
Fakat önce size HABOM’dan bahsetmem lazım.
HABOM nedir biliyor musunuz?
Açılımı şu: ‘Havacılık Bakım Onarım Merkezi’
2014 yılında Sabiha Gökçen Havaalanı’nın hemen yanında Tayyip Erdoğan ve kabine üyeleri 550 milyon dolara mal olan yeni HABOM merkezini açılışını yapmıştı.
Türkiye 12 Eylül’ün yıldönümünde darbeleri lanetlerken Sabiha Gökçen HABOM’una bir uçak indi. Ve boya hangarına çekildi.
Artık yabancısı olmadığımız Katar Şeyhi’nin B747-8 uçağıydı bu.
Boya ve modifiye işlemleri için hangara çekilmişti.
Tayyip Erdoğan’ın B747-8’e olan zaafı gizli bir şey değildi. En son 2015 yılında Boeing firması ile görüşmeler yapılmış ancak tıkanmıştı. (BKZ)
Erdoğan’ın bu hayali 3 yıl gecikmeli olsa da gerçekleşiyordu nihayet. Havacılık ajansları bu mutlu haberi hemen o gün paylaştılar. (BKZ) (Ayrıca BKZ)
Bu arada THY’nin ilan girişimi maalesef olumsuz sonuçlanmıştı. Şirketin açtığı B747-8’i uçuracak pilot ilanına kimse başvurmamıştı.
Gayet normaldi zira böylesi devasa bir uçak her ülkede olmadığı gibi, her pilot kullanamazdı böyle dev yarasa bir makinayı.
Ancak THY, Başkan Erdoğan’ın gazabına uğramamak için kendince bir çözüm üretmekte zorlanmadı.
THY, elindeki kadrodan bu uçakta görev yapacak pilotları belirledi. Ekip benzer kokpite sahip olmaları nedeniyle 777 filosundan seçildi. İhtimal ki birkaç ay sonra alınacak uçaktan çok fazla haberdar olmadan eğitime gitmiş ve birkaç aylık simülatör ve yer eğitimlerini tamamlayarak yurda dönmüştü pilotlar. Şimdi yeni forsunun uçak gövdesine nakşedilmesini bekliyorlardı.
Katar’dan önce inceleme için Basel’deki AMAC Aerospace tesislerine getirilen uçak 12 Eylül akşamı İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’na indi. Eh artık Katar Emiri’nin yaşlı dedesine değil, dünya liderine hizmet edecekti uçak, Ergün Diler, hilal kaplan, ritim saz virtüözü Turgay taburede oturacak değillerdi her halde!
Uçağın hikâyesi gün yüzüne çıkmaya başlayınca Cumhurbaşkanlığı kendi hikayesini de piyasaya sürmekte gecikmedi. Denilene göre, Erdoğan ilandaki uçağı görmüş ve ilgi duymuştu.
Muhtemelen şöyle bir telefon görüşmesi geçmişti iki lider arasında:
-Ya Hacım bu arada geçen sitede senin uçağın ilanını gördüm, oluru nedir? Son fiyat mı bu?
-Uçak dediğin itin olur, lafı mı olur, yarın yolluyorum ufak bir iki kaporta çürüğü var yaptır kullan.
-Mahçup ettin kanka!
Yani tam olarak böyle bir içerik olmasa da yakın bir muhtevadan sonra 400 milyon dolarlık uçağı ona hediye etmişti Katar Şeyhi. Boeing şirketi de, salt bu uçak için Türkçe özel broşür bile bastırmıştı hatta…
Erdoğan her gün ikinci el uçak piyasasını mı takip ediyor?
400 milyon dolarlık uçağın hediyesi nasıl oluyor?
Pilotlar aylardır eğitimde olduğuna göre, bu uçağın alınacağı epey uzun süredir bilinmiyor muydu?
Ve benzeri soruları bir kenara bırakacak olursak…
Şöyle enteresan bir durumla karşı karşıyayız.
Hatırlarsınız “Hayırsever” işadamı Reza Zarrab, bir bakana epey pahalı (gerçi uçağın yanında adını anmaya bile değmez ama) saat hediye ettiği söylenmişti de bakan da Zarrab da bunu kesin bir dille reddetmiş, hatta belge olarak peçete üzerine yazılı bir teslimat belgesi sunmuşlardı kamuoyuna.
Şu belgeyi hatırlarsınız eminim:
Gerçi bu sefer tam tersi bir durum var.
Uçak için “Satın alınmadı, hediye edildi” deniliyor.
“Hediye almak ayıp değilse peçeteye ne gerek vardı, yok satın almak erdemse şimdi peçeteden belgeye ihtiyaç yok mu?” gibi bir soru da akla gelirse şayet…
Saray kaynaklarından benzer bir belge beklemek hakkımız sanırım.
Şöyle bir şey mesela:
Artık bu belgeden sonra da yok Meclis’e yazı önerge vermek, yok uçağın dedikodusunu yapmak filan, hainlik değil de ne olur yani…
Zengini uçağı züğürdün kalemini yoruyor işte n’aparsın!
Hadi biz Erdoğan’ın yeni oyuncağı hazırlanırken Erkin Baba’dan dinleyelim: “Gidiyorum Katar’ın gittiği yere doğru!” Çöh çöh çöh çöh…
[Naci Karadağ] 17.9.2018 [TR724]
Dine bakteri bulaştırmak [Hakan Zafer]
Uzayda yaşam emareleri arasın diye gönderilen araçlar, diğer gezegenlerin kirlenmesini önlemek için bakteri vs. gibi biyolojik organizmalardan arındırılıp gönderiliyor.
Tersi, yani dünyadaki bakterileri yok edip uzaya araç gönderme fikri imkânsız olduğu için dünyadan steril araçları uzaya gönderme, hadi başaramadık diyelim uzaydan elde ettiğimiz bulgulara dünyadan taşınmış olma şüphesiyle yaklaşmaktır doğru olan.
Bunun için de dünyadaki bakteri türlerinin, uzayda bulunanla kıyaslanması için tanınıyor olması gerekir.
Uzayda yaşam izleri arama çabası henüz sonuçlanış değil ama en kötü ihtimalle dünyadaki türlerin uzayda olmadığı gibi bir bilgiye ulaş olmakla yetinilecek.
Mesela, 2014 yılında Curiosity uzay aracı, Mars’ta küçük boyutlarda bakterilerin yaşadığına delil olabilecek metan gazı kabarcığı izleri tespit etmişti.
Bulguların üzerine gitmeden “uzayda yalnız değiliz!” diye hoplayıp zıplayamayız. Çünkü dünyada bulunan metan gazının %95’i bakterilerden kaynaklanıyor.
Daha öncekiler de dâhil, uzay misyonunun parçası araçların da dünyadan gönderildiğini düşünürsek, dünyadan mikro organizma taşıma riskini akılda tutmak zorundayız.
Aslında dini anlatım için de benzer durum söz konusu.
El değmesin (tahrif, bidat) diye korunan dini kaynaklara insanın bakteri taşıması da bu neviden.
Din anlatan veya dışardan dini temsil ettiği zannedilen kimselerin, kendi alışkanlıklarını ve yatkınlıklarını dinden anlatması ya da din anlatırken kendi kasıntı hallerini, zevksizliklerini bir boya gibi üzerine çalmalarına; hırs, şehvet, kıskançlık, zulüm gibi insan hamurundan parçalara rastlarız.
Son dönemlerde ivmelenmiş huri, erken yaş evlilik vs. gibi konularda köşede pusuya yatıp yer yer çıkanları gördükçe inandığım dinin gurbetinin, anlatılma biçimleriyle arttığını düşünüyorum.
Kimsenin eski hallerini hatırlatıp -ettiyse eğer- şahidi olamayacağımız tövbelerini yok saymak değil maksadım ama sorunlu dindar temsili kimselerin kulağını kestirdiği meselelerde dünyanın en temizi kendi kalmış gibi konuşması insana ağır geliyor.
Bildiğim bir şey var; tövbe, pişkinliği, arsızlığı kaldırmayacak tabiata sahiptir.
Telaştan arınmış bir zihin için, kimin kendinden ne kattığını ayrıştırmak kolaydır.
Ayrıştırma kabiliyetine ulaşan bireyin, neyin dinden neyin o dinin müntesiplerinden olduğunu fark etmesi, sorunun hiç olmaması kadar önemlidir.
Sen ben söylemiş gibi değil, sözü Allah’tan alınca ibadet, kuldan alınca eziyet olur.
Allah zorluk yüklemez (Hac 78), ya kul güç kaybeder ya da kendine kul arayanların ağızlarından Allah’a kulluğu dinleyince zorlanır.
Çünkü insan aşırı gitmekten, su katıp çoğaltmaktan hoşlanır.
Din ise sorumluluktur, kaynağı bellidir ve iş bitiminde kontrol cetvelinde o kaynağın haricinde sual gelmez.
[Hakan Zafer] 17.9.2018 [TR724]
Tersi, yani dünyadaki bakterileri yok edip uzaya araç gönderme fikri imkânsız olduğu için dünyadan steril araçları uzaya gönderme, hadi başaramadık diyelim uzaydan elde ettiğimiz bulgulara dünyadan taşınmış olma şüphesiyle yaklaşmaktır doğru olan.
Bunun için de dünyadaki bakteri türlerinin, uzayda bulunanla kıyaslanması için tanınıyor olması gerekir.
Uzayda yaşam izleri arama çabası henüz sonuçlanış değil ama en kötü ihtimalle dünyadaki türlerin uzayda olmadığı gibi bir bilgiye ulaş olmakla yetinilecek.
Mesela, 2014 yılında Curiosity uzay aracı, Mars’ta küçük boyutlarda bakterilerin yaşadığına delil olabilecek metan gazı kabarcığı izleri tespit etmişti.
Bulguların üzerine gitmeden “uzayda yalnız değiliz!” diye hoplayıp zıplayamayız. Çünkü dünyada bulunan metan gazının %95’i bakterilerden kaynaklanıyor.
Daha öncekiler de dâhil, uzay misyonunun parçası araçların da dünyadan gönderildiğini düşünürsek, dünyadan mikro organizma taşıma riskini akılda tutmak zorundayız.
Aslında dini anlatım için de benzer durum söz konusu.
El değmesin (tahrif, bidat) diye korunan dini kaynaklara insanın bakteri taşıması da bu neviden.
Din anlatan veya dışardan dini temsil ettiği zannedilen kimselerin, kendi alışkanlıklarını ve yatkınlıklarını dinden anlatması ya da din anlatırken kendi kasıntı hallerini, zevksizliklerini bir boya gibi üzerine çalmalarına; hırs, şehvet, kıskançlık, zulüm gibi insan hamurundan parçalara rastlarız.
Son dönemlerde ivmelenmiş huri, erken yaş evlilik vs. gibi konularda köşede pusuya yatıp yer yer çıkanları gördükçe inandığım dinin gurbetinin, anlatılma biçimleriyle arttığını düşünüyorum.
Kimsenin eski hallerini hatırlatıp -ettiyse eğer- şahidi olamayacağımız tövbelerini yok saymak değil maksadım ama sorunlu dindar temsili kimselerin kulağını kestirdiği meselelerde dünyanın en temizi kendi kalmış gibi konuşması insana ağır geliyor.
Bildiğim bir şey var; tövbe, pişkinliği, arsızlığı kaldırmayacak tabiata sahiptir.
Telaştan arınmış bir zihin için, kimin kendinden ne kattığını ayrıştırmak kolaydır.
Ayrıştırma kabiliyetine ulaşan bireyin, neyin dinden neyin o dinin müntesiplerinden olduğunu fark etmesi, sorunun hiç olmaması kadar önemlidir.
Sen ben söylemiş gibi değil, sözü Allah’tan alınca ibadet, kuldan alınca eziyet olur.
Allah zorluk yüklemez (Hac 78), ya kul güç kaybeder ya da kendine kul arayanların ağızlarından Allah’a kulluğu dinleyince zorlanır.
Çünkü insan aşırı gitmekten, su katıp çoğaltmaktan hoşlanır.
Din ise sorumluluktur, kaynağı bellidir ve iş bitiminde kontrol cetvelinde o kaynağın haricinde sual gelmez.
[Hakan Zafer] 17.9.2018 [TR724]
Erdoğan yine reform yapacak… Çocukları sığınaklara indirin! [Bülent Korucu]
Reform manyağı haline getirilmiş eğitim sistemine müjdeyi yine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan verdi. Savulun yeni eğitim reformu geliyor! Eğitim-öğretim yılının açılışı için konuşan Erdoğan “Türkiye’nin yeni bir yönetim sistemiyle birlikte, her alanda yeni bir döneme girdiği günlerden geçiyoruz. Eğitim-öğretim konusunda da, tarihi nitelikte değişimlere hazırlanıyoruz. Gereken reformları milletimizle birlikte gerçekleştireceğimize inanıyorum.” dedi. Açıklamanın kodları ‘yeni dönem, tarihi nitelikteki değişimler ve reform’ sözcüklerinde gizli.
Reform manyağı nitelemesi ve sığınaklara inin tavsiyesinin abartı olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Erdoğan canı sıkıldıkça eğitim reformu yapıyor. İnanmıyorsanız, orta ve yüksek öğretime geçiş sistemlerinde neredeyse her yıl gerçekleşen değişiklikleri izleyin. Sekizinci sınıfta uygulanan ‘OKS’ ile başlayın, her yıl yapılan ‘SBS’ye, oradan kaldırıldı denilen sınavın yılda beş kere tekrarlandığı günlere ve TEOG denen ucubeye kadar gelin. Müfredat değişiklikleri, düz liselerin bir gecede Anadolu Lisesi haline getirilmesi, sonra hepsinin birden imam hatip okuluna dönüşmesi süreçlerini listeye ekleyin. Çocukları okula başlatma yaşının bile kısa aralıklarla değiştiği başka bir ülke yoktur. Milli eğitim bakanlarının o yıl uygulanacak sistemi son anda öğrendiğine şahit olduk. Üniversite kapısında bekleyen gençlerin dramı farklı değil. Sınava ramak kala değişen katsayılar, sınav içeriklerinin rüzgarın önündeki yaprak gibi savrulması, yanlış yerleştirmeler… eskiden hiç olmazsa tarihi kesin diyorduk, geçen sene apar topar seçim için onu da değiştirdiler.
Eğitimin kalitesizliği, rutine binen sistem değişiklikleri ve ideolojinin pedagojiyi kovması yüzünden her parametrede alarm zilleri çalıyor. Ancak Erdoğan’ın bunu anlaması da ve çevresindekilerin de ona söylemesi mümkün görünmüyor. Her alanda pompalanan içi boş hamasetten eğitim de fazlasıyla pay alıyor. Oysa ayırılan bütçe ve öğrenci başına düşen eğitmen gibi nicelik kalemlerinde uluslararası standartlardan uzağız. Daha önemlisi eğitimin niteliği yerlerde sürünüyor. Eğitim kalitesinin bilinen en önemli göstergelerinden Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı PISA sıralamasında Türkiye 72 ülke içinde 50’nci sırada yer alıyor. PISA sonuçlarını beğenmeyen, Milli Eğitim Bakanlığı kendi değerlendirme sistemini olan ‘yerli ve milli’ ABİDE’yi kurdu. Ancak, ABİDE 8. sınıflar raporunda sonuçlar değişmedi, PISA ve TIMSS ile örtüştü. Öğrencilerin yüzde 26.4’ü ‘temelaltı yeterlilik’ düzeyinde bulunuyor.
Eğitimdeki kalite ve irtifa kaybının öncelikli sebebi, Erdoğan’ın toplum mühendisliği ajandası. Kişisel diktatoryasını inşa etmek için 15 Temmuz kontrollü darbe girişimini ‘lütuf’ olarak kullanan Erdoğan’ın en önemli araçlarından biri eğitim. Bu ideolojik mühendislik çalışması bütçelere de yansıdı. Milli Eğitim Bakanlığı, 2017-2019 yatırım dönemi bütçesinde İmam Hatip okullarına 1 milyar 723 milyon lira ayırırken fen liselerine sadece 109 milyon 666 bin lira düştü. AKP, 2002’de iktidara geldiğinde 71 bin olan imam hatip öğrencisi sayısı, 2017 sonu itibariyle 1 milyon 297 bin 272’ye yükseldi. AKP’nin ‘arka bahçesi’ imam-hatip liselerinin önü açılırken veliler de adeta bu okullara mecbur hale getirildi. ‘Okul kaydı İHL’ye yapılan Hahambaşı torunu’ türü haberler adiyattan oldu.
12 Eylül 1980 darbesinin rakamlarıyla kıyaslandığında Erdoğan’ın 15 Temmuz darbesinin sonuçlarının vahameti ortaya çıkıyor. Bütün dernek ve sendikalar kapatılmış olmasına rağmen işten atılanların sayısı, bugünkü rakamlarla kıyaslandığında sembolik kalmış. 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesinin görevine 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanununa dayanılarak son verilmişti. Toplam 4891 kamu personelinin işten atıldığı kayıtlara geçmişti.
15 Temmuz Darbesinde ise 32 kanun hükmünde kararname ile 134 binden fazla kişi ihraç edildi. Bunların 35 bin kadarı öğretmen, 5 bir 719’u akademisyen. Açığa alınan 24 bin 490 öğretmenden görev iade edilmeyen 8 bin kişi, özel eğitim kuruluşlarında görev yaptığı için öğretmenlik lisansını kaybeden 22 bin 474 kişi var. Kapatılan 15 özel üniversite, 2 binden fazla dershane ve etüd eğitim merkezlerinde çalışanlar da toplandığında 100 binden fazla eğitimcinin işini kaybettiği ortaya çıkıyor. Yurt dışındaki çok iyi konumlarını terk edip ülkeye dönen akademisyenlerin onlarcasının cezaevinde olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Aslında bu kadar uzun yazmaya gerek yoktu, güncel bir örnekle her şeyi anlatabilirdim. Bu enkazın sorumlularından olan Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin bir ay önce profesör yapıldı. Sonra kanun gerektiren bir mesele olmasına rağmen cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle rektör olmak için üç yıl profesörlük yapma şartı kaldırıldı. Tekin bir üniversiteye rektör olarak atandı. İki ay önce de yine bu kural bir kararnameyle geçici olarak askıya alınmış ve damat Berat Albayrak’ın arkadaşı Cerrahpaşa’ya rektör atanmıştı. Bir yıllık Profesör olan Nuri Aydın, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Rektörlüğü’ne atandıktan sonra kural tekrar normale çevrilmişti. Eğitim kurumlarının eş dost arpalığına dönüştüğü, hukuk devletinin Artema gibi açkapa sistemine bağlandığı ve ‘her Türk imam hatipli doğar’ mantığının hakim olduğu bir ortamdayız. Ve Erdoğan reformdan söz ediyor. Sığınaklara inme konusunda hâlâ ikna olmadıysanız, siz bilirsiniz, benden günah gitti.
(Bu yazıyı yazmak için yararlandığım Stockholm Center for Freedom’un “Free Thought under Siege in Turkey: the Crackdown on Education” başlıklı raporuna şu adresten ulaşabilirsiniz. https://stockholmcf.org/free-thought-under-siege-in-turkey-the-crackdown-on-education/ )
[Bülent Korucu] 17.9.2018 [TR724]
Reform manyağı nitelemesi ve sığınaklara inin tavsiyesinin abartı olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Erdoğan canı sıkıldıkça eğitim reformu yapıyor. İnanmıyorsanız, orta ve yüksek öğretime geçiş sistemlerinde neredeyse her yıl gerçekleşen değişiklikleri izleyin. Sekizinci sınıfta uygulanan ‘OKS’ ile başlayın, her yıl yapılan ‘SBS’ye, oradan kaldırıldı denilen sınavın yılda beş kere tekrarlandığı günlere ve TEOG denen ucubeye kadar gelin. Müfredat değişiklikleri, düz liselerin bir gecede Anadolu Lisesi haline getirilmesi, sonra hepsinin birden imam hatip okuluna dönüşmesi süreçlerini listeye ekleyin. Çocukları okula başlatma yaşının bile kısa aralıklarla değiştiği başka bir ülke yoktur. Milli eğitim bakanlarının o yıl uygulanacak sistemi son anda öğrendiğine şahit olduk. Üniversite kapısında bekleyen gençlerin dramı farklı değil. Sınava ramak kala değişen katsayılar, sınav içeriklerinin rüzgarın önündeki yaprak gibi savrulması, yanlış yerleştirmeler… eskiden hiç olmazsa tarihi kesin diyorduk, geçen sene apar topar seçim için onu da değiştirdiler.
Eğitimin kalitesizliği, rutine binen sistem değişiklikleri ve ideolojinin pedagojiyi kovması yüzünden her parametrede alarm zilleri çalıyor. Ancak Erdoğan’ın bunu anlaması da ve çevresindekilerin de ona söylemesi mümkün görünmüyor. Her alanda pompalanan içi boş hamasetten eğitim de fazlasıyla pay alıyor. Oysa ayırılan bütçe ve öğrenci başına düşen eğitmen gibi nicelik kalemlerinde uluslararası standartlardan uzağız. Daha önemlisi eğitimin niteliği yerlerde sürünüyor. Eğitim kalitesinin bilinen en önemli göstergelerinden Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı PISA sıralamasında Türkiye 72 ülke içinde 50’nci sırada yer alıyor. PISA sonuçlarını beğenmeyen, Milli Eğitim Bakanlığı kendi değerlendirme sistemini olan ‘yerli ve milli’ ABİDE’yi kurdu. Ancak, ABİDE 8. sınıflar raporunda sonuçlar değişmedi, PISA ve TIMSS ile örtüştü. Öğrencilerin yüzde 26.4’ü ‘temelaltı yeterlilik’ düzeyinde bulunuyor.
Eğitimdeki kalite ve irtifa kaybının öncelikli sebebi, Erdoğan’ın toplum mühendisliği ajandası. Kişisel diktatoryasını inşa etmek için 15 Temmuz kontrollü darbe girişimini ‘lütuf’ olarak kullanan Erdoğan’ın en önemli araçlarından biri eğitim. Bu ideolojik mühendislik çalışması bütçelere de yansıdı. Milli Eğitim Bakanlığı, 2017-2019 yatırım dönemi bütçesinde İmam Hatip okullarına 1 milyar 723 milyon lira ayırırken fen liselerine sadece 109 milyon 666 bin lira düştü. AKP, 2002’de iktidara geldiğinde 71 bin olan imam hatip öğrencisi sayısı, 2017 sonu itibariyle 1 milyon 297 bin 272’ye yükseldi. AKP’nin ‘arka bahçesi’ imam-hatip liselerinin önü açılırken veliler de adeta bu okullara mecbur hale getirildi. ‘Okul kaydı İHL’ye yapılan Hahambaşı torunu’ türü haberler adiyattan oldu.
12 Eylül 1980 darbesinin rakamlarıyla kıyaslandığında Erdoğan’ın 15 Temmuz darbesinin sonuçlarının vahameti ortaya çıkıyor. Bütün dernek ve sendikalar kapatılmış olmasına rağmen işten atılanların sayısı, bugünkü rakamlarla kıyaslandığında sembolik kalmış. 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesinin görevine 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanununa dayanılarak son verilmişti. Toplam 4891 kamu personelinin işten atıldığı kayıtlara geçmişti.
15 Temmuz Darbesinde ise 32 kanun hükmünde kararname ile 134 binden fazla kişi ihraç edildi. Bunların 35 bin kadarı öğretmen, 5 bir 719’u akademisyen. Açığa alınan 24 bin 490 öğretmenden görev iade edilmeyen 8 bin kişi, özel eğitim kuruluşlarında görev yaptığı için öğretmenlik lisansını kaybeden 22 bin 474 kişi var. Kapatılan 15 özel üniversite, 2 binden fazla dershane ve etüd eğitim merkezlerinde çalışanlar da toplandığında 100 binden fazla eğitimcinin işini kaybettiği ortaya çıkıyor. Yurt dışındaki çok iyi konumlarını terk edip ülkeye dönen akademisyenlerin onlarcasının cezaevinde olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Aslında bu kadar uzun yazmaya gerek yoktu, güncel bir örnekle her şeyi anlatabilirdim. Bu enkazın sorumlularından olan Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin bir ay önce profesör yapıldı. Sonra kanun gerektiren bir mesele olmasına rağmen cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle rektör olmak için üç yıl profesörlük yapma şartı kaldırıldı. Tekin bir üniversiteye rektör olarak atandı. İki ay önce de yine bu kural bir kararnameyle geçici olarak askıya alınmış ve damat Berat Albayrak’ın arkadaşı Cerrahpaşa’ya rektör atanmıştı. Bir yıllık Profesör olan Nuri Aydın, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Rektörlüğü’ne atandıktan sonra kural tekrar normale çevrilmişti. Eğitim kurumlarının eş dost arpalığına dönüştüğü, hukuk devletinin Artema gibi açkapa sistemine bağlandığı ve ‘her Türk imam hatipli doğar’ mantığının hakim olduğu bir ortamdayız. Ve Erdoğan reformdan söz ediyor. Sığınaklara inme konusunda hâlâ ikna olmadıysanız, siz bilirsiniz, benden günah gitti.
(Bu yazıyı yazmak için yararlandığım Stockholm Center for Freedom’un “Free Thought under Siege in Turkey: the Crackdown on Education” başlıklı raporuna şu adresten ulaşabilirsiniz. https://stockholmcf.org/free-thought-under-siege-in-turkey-the-crackdown-on-education/ )
[Bülent Korucu] 17.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





