Elektrik 1 yılda 5 kez zamlandı: Çiftçi tarlasını sulayamıyor

Tarımsal üretimin önündeki en büyük engelin yüksek girdi maliyetleri olduğunu belirten üreticiler, son bir yılda beş kez zamlanan elektrik fiyatları nedeniyle tarlalarını sulayamaz duruma geldiklerini söylüyor.

KRONOS -9 Mart 2020

Ocak 2018 ve Ocak 2020 döneminde elektrik fiyat artışları yüzde 108,2’ye ulaştı. Mesken abone grubuna göre yüzde 14 daha pahalı elektrik kullanan üreticiler, tarımsal sulama abone grubuna sağlanan fiyat avantajının ortadan kaldırılmasından şikayetçi.

YÜKSEK GİRDİ MALİYETLERİNİN BAŞINDA ELEKTRİK GELİYOR

Sözcü Gazetesi’nden İsmail Akın’ın haberine göre, çiftçiler tarımda sürdürülebilirlik bakımından, tarımda kullanılan elektrik birim fiyatlarının düşürülmesini istedi. Tarımsal üretimi tehdit eden en yüksek girdi maliyetlerinin başında enerji fiyatı geliyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre; 2019’un Ocak ayında tüketicilerin 100 liralık elektrik faturası 2020 yılının Ocak ayında 132 liraya yükseldi.

‘ÇİFTÇİ TARLASINI SULAYAMAYACAK HALE GETİRİLDİ’

Girdi maliyetlerinin tarımsal üretimi bitirme noktasına getirdiğini belirten Burdur Ziraat Odası Başkanı Kemal Kubilay, şöyle konuştu:

“Elektrik fiyatlarının bu derece artışı çiftçiyi perişan etti. Tüm girdi fiyatları hızla artarken çiftçi tarlada ürettiğini değerine satamıyor. Çitçi bir yerde elektriğe bağımlı. Çünkü elektrik olmazsa sulama yapılamaz. Böyle giderse çiftçi tarlasına su çekip sulama yapamayacak. Çiftçiye elektrik fiyatlarında kolaylık getirilmeli. Zaten pamuk ipliğine bağlı olan tarımsal üretim tamamen kopacaktır”

‘SERALAR TARIMSAL ABONE DURUMUNA GETİRİLMELİ’

Tarımsal abonelerin normal kullanıcı fiyatlarından düşük olması gerektiğini savunan Antalya’nın Kaş ilçesinin Ziraat Odası Başkanı Ramazan Süer ise, seraların ticari statüden çıkartılıp tarımsal üretim statüsüne getirilmesi gerektiğini söyledi.

“Şu anda bazı çiftçilerin tarımsal abonelikten yararlanırken, bazıları yararlanamıyor” diyen Süer, “Elektrik de diğer girdiler gibi çiftçinin olmazsa olmazıdır. Seralar ticari bir işletme gibi göründüğü için elektrik fiyatları da bu şekilde değerlendiriliyor. Özellikle seralar bir an önce ticari olmaktan çıkartılıp, tarımsal abone durumuna getirilmeli.

‘ÜRETİM YAPACAKSAK GİRDİ MALİYETLERİ DÜŞÜRÜLMELİ’

Bir sera ile bir ev arasındaki elektrik fiyatının en az yüzde 50 olması gerekiyor. Tarımsal üretim girdilerine her geçen gün zam geliyor. Artık biz de takip edemiyoruz. Eğer üretim yapacaksak, girdi maliyetlerinin düşürülmesi gerekiyor. Bu da elektrik, gübre, mazot, fiyatlarından geçiyor. Girdi maliyetleri düşürülürse, ürün fiyatları da düşecektir” diye konuştu.

‘ÜRETİCİLER BÜYÜK SIKINTI İÇİNDE’

Ziraat Mühendisleri Odası Gaziantep Şube Başkanı ve aynı zaman da üretici olan Abdülkadir Deniz, tüm girdilerde olduğu gibi elektrik girdilerinin de haddinden fazla yüksek durumda olduğuna dikkat çekti. Ürün fiyatlarının yerinde durduğunu, fakat girdi fiyatlarının fahiş bir şekilde arttığından yakınan Deniz, şöyle konuştu;

“Üretici olarak çok büyük sıkıntı içerisindeyiz. Çiftçi, elektrik parasını ödeyemez duruma düştü. Bir an önce elektrik fiyatlarının devlet tarafından sübvanse edilmesi gerekiyor. Bazı bölgelerde Urfa’da elektrik fiyatları yüzde 30 sübvanse ediliyordu. Onların da kaldırıldığını duyduk. Ben Nizip’in Belkız Sulama Birliği’nden su kullanıyorum. Bizim su fiyatlarımız da fahiş arttı.

‘TARIMIN DURUMU İÇLER ACISI’

Yani elektrik fiyatlarının haricinde barajdan gelen sularımız da yüksek oranda arttı. Bunun ya yenilenebilir elektrik enerjisi kaynağı ile desteklenmesi lazım ya da devletin sübvanse yapması lazım. Bunun yanında tüm girdi fiyatları, ürün fiyatlarından orantısız bir şekilde artıyor. 10-15 yıl önce 1 kilo arpa ile aldığım bir şeyi, 35 kilo arpa ile alamıyorum. Yani önceden yüz gram buğdaya 1 kilovat elektrik alıyorsam, şimdi 1 kiloya alıyorum. Tarımın durumu içler acısı.”

[Kronos.News] 9.3.2020

‘Gazetecileri talimatla tutukladılar, bilsinler ki yıldıramazlar’

Yeni Yaşam Gazetesi, gazetecilere dönük tutuklamalara karşı açıklama yaptı. İHD'de düzenlenen basın toplantısına gazete çalışanları, basın meslek örgütleri ile HDP Milletvekilleri Ahmet Şık ve Züleyha Gülüm katıldı. Açıklamada “Üç gündür Çağlayan'da tuhaf şeylerin olduğunu biliyoruz" dendi.

KRONOS -9 Mart 2020

Yeni Yaşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Çelik ile Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser’in yanı sıra Yeniçağ yazarı Murat Ağırel, serbest bırakıldıkları dosyada yeniden gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı.

GAZETECİLERE YÖNELİK GÖZALTI VE TUTUKLAMALAR

Türkiye’nin Libya’da yürüttüğü operasyonlar sırasında MİT mensubunun hayatını kaybettiğine dair bilgileri haberleştiren Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu ve muhabir Hülya Kılınç’ın tutuklanmasının ardından gazetecilere yönelik gözaltı ve tutuklamalar devam etmişti.

Geçtiğimiz hafta cuma günü İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifadeye çağrılan Oda Tv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan çıkarıldığı 8. Sulh Ceza Hakimliği’nce tutuklanmış, Yeni Yaşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Çelik ile Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser ve Yeniçağ yazarı Murat Ağırel serbest bırakılmış ancak daha sonra çıkarılan gözaltı kararlarından sonra üç isim de tutuklanmıştı.

TUTUKLAMALARA KARŞI YENİ YAŞAM’DAN BASIN TOPLANTISI

Yeni Yaşam Gazetesi gazetecilere dönük tutuklamalara karşı bir açıklama yaptı. İnsan Hakları Derneği’nin İstanbul Şubesi’nde düzenlenen basın toplantısına gazete çalışanları, Yeni Yaşam Gazetesi yazarı Ender Öndeş, Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Gökhan Durmuş, Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat, sendika.org yazarı ve DİSK Basın İş Sendika yöneticisi Ali Ergin Demirhan’ın yanı sıra HDP Milletvekilleri Ahmet Şık ve Züleyha Gülüm katıldı.

‘ARKADAŞLARIMIZ TUTUKLANDI’

Açıklamayı gazete adına Zana Kaya okudu. Kaya, serbest bırakılmalarına rağmen gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ferhat Çelik ve Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser’in “savcılık itirazı” gerekçesiyle 8 Mart 2020 Pazar sabahı evleri basılarak yeniden gözaltına alınmak istendiğini belirterek “Aydın Keser evinden gözaltına alınırken, Ferhat Çelik, adliyeye ifade vermeye gitti ve bu kez, aynı dosyadan, aynı ifadeler verildiği halde, arkadaşlarımız tutuklandı” dedi.

‘TUTUKLAMA GEREKÇESİ OLAN HABER GİZLİ BİLGİ DEĞİL’

Tutuklama gerekçesi olan MİT mensubu haberinin gizli bir bilgi olmadığına dikkat çeken Kaya,

“Haber gazetemizden önce TBMM ve bir dizi medya organında açıklanıp işlenmiş, artık kamuoyuna mal olmuş bir bilgiydi. Dolayısıyla bir devlet sırrının açıklanması da söz konusu değildi. Kaldı ki, gazetemizin haberinde söz konusu kişinin bir MİT mensubu olduğu ibaresi bile yer almıyordu. Dahası, gazeteci arkadaşlarımız 5 Mart 2020 Cuma günü adli kontrolle bırakılırken mahkemenin serbest bırakma gerekçelerinden biri, “Haberde ‘MİT üyesi’ konusunda açık bir bilginin yer almaması olarak belirtiliyordu.

‘MİT ÜYELERİNİ AÇIKLAMA’ BAHANESİ

Ancak bütün bunlara rağmen, nöbetçi mahkeme dün “MİT üyelerini açıklama” bahanesiyle arkadaşlarımızı tutukladı” ifadelerini kullandı.

‘HAKİM KARAR DEĞİŞTİRMEYE ZORLANDI’

“Üç gündür Çağlayan’da tuhaf şeylerin olduğunu biliyoruz. Önce ilk serbest bırakma kararını veren hakimin ‘karar değiştirmeye’ zorlandığını, daha sonra ikinci bir hakimin aranıp bulunduğunu ve onun da bu vazifeyi reddettiğini, ancak üçüncü bulunan hakim eliyle bu tutuklamaların çıkartıldığını biliyoruz” diyen Kaya şöyle devam etti:

‘KARARLARIN YUKARIDAN VE ÖNCEDEN VERİLDİĞİNİN KANITIDIR’

“Aynı sebepten, aynı kapsamda 2 gün önce bırakılıp pazar günü yeniden alınan Yeniçağ yazarı Murat Ağırel’in dosyası ise durumun ne kadar vahim olduğunun göstergesidir. Ağırel’in tutuklama karar metninin bir yerinde, ‘serbest bırakılmasına’, bir başka yerinde ‘tutuklanmasına’ ibarelerinin yer alması, kararların önceden matbu yazılarak yukarıdan telefon beklendiğinin açık kanıtıdır. Biz bütün bunların özgür basının sesini kısmak, gerçeklerin duyulmasını önlemek için yapıldığını biliyoruz. Ama uzun yıllara dayanan tarihimiz boyunca bizim hiçbir koşulda gerçeği yazmaktan imtina etmediğimiz de biliniyor. Ferhat arkadaşımızın da dediği gibi, biz elimizde Musa Anter’in meşalesini taşıyoruz ve onu asla yere düşürmeyeceğiz.”

‘BİLSİNLER Kİ GAZETECİLER SUSMAYACAK’

Gazetecilerin bu baskılar karşısında susmayacağının altı çizen Kaya “Gazetemizin çeşitli kademelerinde görev alan arkadaşlarımızı cezaevlerine atarak, onları sindirmeye çalışanlar bilsinler ki, ne onları girdikleri yoldan döndürmek mümkündür ne de onların yerlerini dolduracak olan arkadaşlarımızın gözünü korkutmak mümkündür. Yeni Yaşam gazetesi olarak yolumuza dimdik devam ediyoruz, edeceğiz. Bu tutuklama kararı, bizim değil, onların alnında bir leke olarak kalacaktır” dedi.

YENİ YAŞAM GAZETESİ’NDEN DAYANIŞMA ÇAĞRISI

Kaya okurlarına gazetelerine sahip çıkma çağrısının yanı sıra bütün basın meslek örgütlerini ve sendikaları, mesleğini dürüstçe yapmakta kararlı bütün gazetecileri de dayanışmaya çağırdı.

Basın açıklamasının ardından söz alan HDP’den Züleyha Gülüm, Ahmet Şık, HDK’nin Eşsözcüsü İdil Uğurlu, Evrensel gazetesinden Fatih Polat, TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş ve DİSK Basın İş’ten Ali Ergin Demirhan, yaşanan hukuksuzluğa dikkat çekerek, dayanışma çağrısında bulundu.

[Kronos.News] 9.3.2020

Ağırel Silivri Cezaevi’nden mesaj yolladı: Susmadım, susmayacağım

KRONOS -9 Mart 2020

Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel’in Twitter hesabından “Değerli dostlarım, ben cumhuriyet devrimlerini yaşam biçimi haline getirmiş kemalist Türk genciyim. Devrimleri savunmanın elbette bir bedeli olduğunu biliyorum. Bizler bunu seve seve ödedik, ödüyoruz, ödeyeceğiz. Yoksulun parasını yağmalayan hırsızlara, din bezirganlarına, çetelere karşı asla susmayın. Ben bugüne kadar susmadım, bundan sonra da susmayacağım. Bizi unutmayın” paylaşımında bulunuldu.

MURAT AĞIREL DÜN TUTUKLANMIŞTI

Ağırel, Libya’da şehit olan MİT mensubuna ilişkin yaptığı sosyal medya paylaşımı gerekçe gösterilerek dün tutuklanmıştı.

Ağırel’in avukatı Gizay Dulkadir “Biraz önce Sevgili Murat Ağırel ve açlık grevindeki üstadımız Selçuk Kozağaçlıyı ziyaret ettim. Her ikisi de gayet iyi ve moralleri yüksek. Murat özellikle, kendisine destek verenlere çok selamlarını iletti” dedi.

[Kronos.News] 9.3.2020

Selçuk Mızraklı’ya 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası

Görevden alınarak yerine kayyım atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı'ya serbest bırakılan itirafçı Hicran Berna Ayverdi’nin verdiği ifade doğrultusunda 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası verildi.

KRONOS -9 Mart 2020

Serbest bırakılan itirafçı Hicran Berna Ayverdi’nin verdiği ifade doğrultusunda 140 gündür tutuklu bulunan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi (DBB) Eşbaşkanı Selçuk Mızraklı hakkında ‘örgüt üyesi olmak’ iddiasıyla açılan davanın karar duruşması yapıldı. Mahkeme, Selçuk Mızraklı’ya örgüt üyeliği suçlamasıyla 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası verildi.

MIZRAKLI, DURUŞMAYA KATILMADI

Diyarbakır 9’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya, hakkında 7 yıl 6 ay ile 15 yıl arasında hapis cezası istenilen Mızraklı katılmadı. Mızraklı’nın avukatları Zülal Erdoğan, Mehmet Emin Aktar, Cihan Aydın ve Muhsin Bilal duruşmada hazır bulundu.

DURUŞMA ULUSLARARASI DÜZEYDE DE TAKİP EDİLDİ

Duruşmayı, Mızraklı’nın eşi Zeynep Mızraklı, Aşağı Saksonya Mülteci Kurulu üyesi Doktor Gisela Penteker, Almaya Sol Parti Ortenau Kenti Yerel Meclis üyesi Lukas Maria Ossewald, Almanya Sosyal Demokrat Parti Milletvekili ve BM Mülteci Komisyonu Başkanı Bernhad Von Grünberg, Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Mehmet Şerif Demir, HDP milletvekilleri Musa Farisoğulları, Semra Güzel, Necdet İpekyüz, görevden alınan Nusaybin Belediyesi Eşbaşkanı Semire Nergiz ile çok sayıda kişi takip etti.

[Kronos.News] 9.3.2020

Hakim: Örgütün kasası mısın? Pekmezci: Ben bir örgüt görmedim

Gülen cemaatinin önde gelen isimlerinden olduğu iddiasıyla 'darbe' suçlamasıyla hakkında ağır müebbet istenen 81 yaşındaki Yusuf Pekmezci, mahkeme başkanının ‘örgütün kasası mısın’ sorusuna “Ben herhangi bir örgütle karşılaşmadım” karşılığını verdi.

KRONOS -9 Mart 2020

İzmir’de ‘Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılandığı davada ilk kez hakim karşısına çıkan ve Fethullah Gülen’e yakın isimlerden olduğu iddia edilen Yusuf Bekmezci, hakkındaki iddiaları reddetti.

ABC Gazetesi’nde yer alan habere göre İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada züccaciye işiyle uğraştığını anlatan Bekmezci, hayatında hiç terör örgütüne bulaşmadığını savundu.

Askerden geldikten sonra İzmir’deki Kestane Pazarı Camii’ne gittiğini ve burada Fethullah Gülen ile tanıştığını anlatan Bekmezci, “Ankara’dan Diyanet mensubu bir zatı muhterem geldi. Adının Fethullah Gülen olduğunu öğrendim. Kendisi ile burada tanıştık.” şeklinde konuştu.

Mahkeme başkanının ‘örgütün kasası’ olduğu iddiasına “Ben herhangi bir örgütle karşılaşmadım” diye cevap veren Bekmezci, ‘imamlara’ vaaz verdiği iddiasına ilişkin de, “İnsanın gülmesi geliyor. Ben ilkokul mezunuyum. Benim O insanlara akıl verecek kadar aklım yok. Büyük oluşumları yönetecek karakterde bir insan değilim” diye konuştu.

Mahkeme başkanının, Fethullah Gülen ile en son ne zaman görüştüğünü sorması üzerine, “Bundan 7-8 yıl önce” diye cevap veren Bekmezci, “Amerika’da eğitim gören torunlarımı görmek için gittiğimde Fetullah Gülen’den de randevu aldım ve görüştüm. Onun haricinde başka görüşmem olmadı. Daha sonra torunum evlendiği için 1-2 kez daha Amerika’ya gittim” dedi.

’81 YAŞINDAYIM KENDİ İHTİYACIMI BİLE GİDEREMİYORUM’
15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimine karşı bir bilgisi olmadığını söyleyen Yusuf Bekmezci, “Darbe girişimi ile ilgili bir şey duysam öyle ahlaksızlık yapan insanlara karşı olurdum. O ahlaksızların içinde yer almadım. Yapılanlardan haberim varsa Allah şahsımın belasını versin. 81 yaşındayım, kendi ihtiyacımı bile gideremiyorum” diye konuştu.

Darbe girişimi sırasında İzmir’deki evinde olduğunu ve olaylardan haberi olmadığını yineleyen Bekmezci, “Yanımda darbe konuşan birisi olsaydı onun ağzına ilk ben vururdum” dedi. Bekmezci, Bylock’tan da haberdar olmadığını söyledi.

Mahkemede gizli tanık olarak dinlenen ‘Zaman’ kod adlı ‘itirafçı’ ise Bekmezci’nin, ilk günden beri Fethullah Gülen’in yanında olduğunu söyledi.

İtirafçı gizli tanık’, “Yusuf Bekmezci bu toplantılardan birinde kendi göğsüne vurarak ‘Kimse yoksa ben varım’ dedi. Kendisi Kazakistan’da ilk yapısını kuran insandır. Fethullah Gülen onun için ‘Onu üzen, beni üzmüş sayılır’ ifadesini kullanmıştır. Cemaat içinde kararları Yusuf Bekmezci verirdi” dedi.

Bekmezci’nin İzmir’de büyük iş adamlarıyla bir toplantı gerçekleştirdiğini çne süren ‘itirafçı’, “Bekmezci kendilerinden bağış isteyerek, ‘Bu para toplanmadan bu odanın kapısı açılmayacak’ dedi. O toplantıda 2 milyon liraya yakın para toplandı. Fetullah Gülen ile randevusuz görüşebilen ender kişilerdendir. Yusuf Bekmezci, Fetullah Gülen tarafından övgülerle anılan birisidir” diye konuştu.

İtirafçı, ‘Zaman’, “Erdoğan’ın attan düştüğü gün, o ata çeşitli ilaçlar verdiler. Amaçları Erdoğan’ı attan düşürüp boynunun kırılmasıydı. Erdoğan için sıralı zehir kullandıklarını da biliyorum” şeklinde konuştu.

[Kronos.News] 9.3.2020

AYM’nin ‘iltisak’ kararı hukuki mi? [Selami Er]

Taha Akyol, Anayasa Mahkemesi'nin “OHAL’in dışına taşarak genel düzenleme niteliği” kazandırılan kanunların iptal edilebileceğine karar vermesinin önemli bir gelişme olduğunu ve Türkiye'yi OHAL düzenlemelerinden kurtarabileceğini yazdı. Peki gerçekten öyle mi?

SELAMİ ER -9 Mart 2020

Anayasa Mahkemesi 14/11/2019 tarihli ve E.2018/90 sayılı kararı ile 7071 sayılı Kanun’un (daha önce KHK ile yapılan düzenlemeleri onaylayan Kanun) bazı hüküm ve ibarelerinin iptaline karar verdi.

Taha Akyol, Karar’daki köşe yazısında bunu önemli bir gelişme olarak zikretti ve ‘Anayasa Mahkemesi Türkiye’nin OHAL düzenlemelerinden tamamen kurtulabilmesi açısından çok önemli bir karar verdi’ diye yazdı.

Peki gerçekten öyle mi?

Kararı iki başlık altında incelemek gerekiyor.

Öncelikle ilk aşamada OHAL döneminde çıkarılmış KHK’ların onay Kanunu sonrasında denetimi ile ilgili AYM, yeni görüşünü ortaya koyuyor.

OHAL İLE İLGİSİ OLMAYAN KONULAR KHK İLE DÜZENLENEMEZ

Konuyu biraz geriye giderek açıklayacak olursak:

Anayasanın 148. maddesine göre olağanüstü hal dönemlerinde çıkarılan KHK’ların şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne dava açılamaz. Burada dava ile kasdedilen iptal ve itiraz davalarıdır. Ancak bir hükumet OHAL döneminde OHAL ile ilgili olmayan konuları da Meclise getirmeksizin KHK ile düzenleyebilir mi?

Bu konuda AYM, 10/1/1991 tarihli ve E. 1990/25 kararı ile: Olağanüstühal KHK’larının Olağanüstü Hal Yasası ile saptanan sistem içerisinde “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” uygulamaya yönelik olarak çıkartılabileceğini, bu KHK’lar ile yalnızca olağanüstü hal ilânını gerektiren nedenler gözetilerek bu nedenlerin ortadan kaldırılması için o duruma özgü kimi önlemler alınabileceğini, aksi halde, yani olağanüstü halin gerekleri ile ilgili olmayan konularda OHAL döneminde çıkarılmış KHK’ları denetleyebileceğine karar vermiş ve bazılarını buna dayanarak devam eden süreçte iptal etmişti.

REKTÖR SEÇİLME ŞARTLARINA DAİR BİLE KHK ÇIKARILDI 

Anayasa hukuku ve temel hak ve özgürlükleri koruma adına geliştirilen bu genişletici yorum, maalesef bir çok kötülüğün anası kabul edilebilecek 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL döneminde AYM tarafından 12/10/2016 tarihli ve E.2016/166 sayılı ve devam eden kararlarla tersine çevrildi. Mevcut iktidar da rektör seçilebilme şartları dahil OHAL ile hiçbir ilgisi olmayan ve OHAL süresini aşan bir çok konuyu KHK ile düzenledi. Dahası kişilerin kalan tüm hayatlarını etkileyecek toplu meslekten çıkarma kararları, KHK’lar eliyle tüm denetim mekanizmalarından kaçırılarak gerçekleştirildi.

AYM bahsedilen kararlarında OHAL döneminde çıkarılan KHK’ların konusuna bakılmaksızın denetimini yapmayacağını ilan etti. Böylelikle çok sayıda KHK ile işlenen hak ihlallerine bireysel başvuru ile önüne gelene kadar kulağını tıkamış oldu. Bireysel başvuru yoluyla gelen başvurularda da bu tutumunu devam ettirdiğinden KHK mağdurları için AYM süreci büyük ölçüde hüsran ile sonuçlandı.

SÖYLEMEYE GEREK YOK; AYM’İN İPTAL KARARI HAK VE ÖZGÜRLÜKLER DEĞİL İKTİDAR LEHİNE

Makaleye konu yeni kararında ise AYM, OHAL KHK’larının onama süreci sonrasında nasıl denetleneceğine ilişkin yeni yaklaşımını ortaya koyuyor. Buna göre OHAL döneminde çıkarılan bir KHK olağanüstü hâlin ilanına sebep olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik ve olağanüstü hâl süresiyle sınırlı ise onay sonrasında Anayasanın 15. maddesine göre denetlenecektir. Anayasanın 15. maddesi OHAL dönemlerinde temel hak ve özgürlüklerin normal döneme göre daha fazla sınırlandırılabileceğini kabul ediyor ve yürütmeye bu konuda daha geniş alan bırakıyor. Eğer bir KHK bahsedilen şartları taşımıyor ise onay sonrasında normal kanunlar gibi denetlenecektir.

Bir diğer ifade ile AYM, OHAL dönemi KHK’larını KHK olarak kaldıkları sürece niteliklerine bakmaksızın denetlemem, yasalaştıklarında ise OHAL ile ilgili ve sınırlı iseler daha az denetleyebilirim, değillerse normal kanunlar gibi denetlerim diyor. Bu yorumun hak ve özgürlükler lehine değil, iktidar lehine olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

‘İLTİSAK’ İHALEYE ENGEL DEĞİL AMA NOTER OLMAYA ENGEL

İkinci olarak AYM E.2018/90 sayılı kararı ile: ‘Terör örgütlerine iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından bildirilen gerçek ve tüzel kişiler ile bu kapsamda olduğu Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı tarafından bildirilen yurt dışı bağlantılı gerçek ve tüzel kişiler’in kamu ihalelerine katılamayacağını hüküm altına alan fıkrayı iptal etti. İptalin gerekçesinde: Değerlendirmeye esas alınan olay ve olguların istihbarî nitelikte olması kuvvetle muhtemel olduğu, ceza soruşturmasına esas alınabilecek nitelikte bilgi ve belgelere dayanma zorunluluğu olmayan güvenlik kurumlarınca yapılacak değerlendirmenin otomatik sonuç doğurduğu, idarelere ve idari işlemi denetleyecek mahkemelere gerçek ve tüzel kişilerin terör örgütleriyle iltisakı yahut irtibatı bulunup bulunmadığı hususunda değerlendirme yapma yetkisinin verilmediği ve söz konusu bildirimlerin doğruluğunu denetleme ve gerçek duruma göre idari işlem tesis etme imkânını önemli ölçüde sınırlandırdığı ifade ediliyor ve çalışma ve sözleşme hürriyetine aykırı bulunuyor.

Bahsedilen güvenlik güçlerine kimin bir ihaleye katılıp katılamayacağını belirleme yetkisi veren düzenlemenin Anayasaya aykırı olduğu ve iptalinin haklılığı oldukça açık.

İşin enteresan yanı aynı gün verilen E.2018/89 sayılı kararında AYM, 31/1/2018 tarihli ve 7069 sayılı 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 7. maddesinin ikinci fıkrası ile terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı bulunanlar’ın noterlik stajına kabul edilmeyeceklerine ait hükmü Anayasaya uygun buldu.

AYM’YE GÖRE İLTİSAK VE İRTİBAT BELİRSİZ KAVRAMLAR DEĞİL

Kararın gerekçesinde öncelikle anılan kavramların (irtibat ve iltisak) genel kavram niteliğinde olmakla birlikte bunların belirsiz ve öngörülemez nitelikte olduğu söylenemeyeceği, bu kavramların hukuki niteliği ve objektif anlamının yargı içtihatlarıyla belirlenebileceği ifade edildi. Devamında ise OHAL döneminde hukuksuzluklara kapıyı açık tutacak şekilde terör örgütleriyle iltisak veya irtibatın tespiti bakımından terör örgütleriyle üyeler arasındaki bağın varlığı konusunda yapılacak değerlendirmenin olağanüstü dönemlerde olağan dönemde yapılacak değerlendirmeye göre farklı olabileceğinin kabul edilmesi gerekir denmektedir.

Kararda AYM, ‘Bu kapsamdaki değerlendirme ise noterliğe atama konusunda yetkili olan Bakanlık tarafından yapılacak olup söz konusu değerlendirme sırasında Bakanlık, kendisine yapılan bildirimlerle bağlı olmaksızın her türlü olay, olgu, bilgi ve bulguyu serbestçe gözetecektir.’ demektedir.

TÜM AKP’LİLER İÇİN ‘İLTİSAK’ SUÇLAMASIYLA İŞLEM YAPILABİLİR

İki kararı karşılaştırdığımızda kamu ihalelerine girmeye engel olan güvenlik güçlerinin terör örgütü ile irtibat veya iltisaka dair bildirim yetkisi Anayasaya aykırı bulunurken, noter olmaya engel olacak şekilde aynı değerlendirmeyi Adalet Bakanlığı yaptığında ise bu durumun anayasayı ihlal etmediği kabul edilmiştir.

Oysa iki kurum da idari birer organdır ve yargısal bir karar vermemektedir. İrtibat ve iltisak kavramları ise kararda zorlama bir yorumla belirsiz ve öngörülemez olmadıkları ifade edilse de, aksine tamamen belirsiz ve öngörülemez ifadelerdir. Bugüne kadar bu kavramların içini doldurabilmiş bir yargı kararı bulunmamaktadır. İrtibat ve iltisaklı olmayı gösteren kriterler nelerdir, ifade edilebilmiş değildir. Bu ifadeleri sözlük anlamı ile anlarsak, hemen hemen tüm AKP’li siyasetçilerin de cemaatle ilişkileri göz önünde tutulduğunda, örgütle irtibat ve iltisaktan haklarında örgüt üyeliğinden işlem yapılması gerekmektedir.

AYM MİSYONUNA UYGUN BİR ŞEY SÖYLEYEBİLMİŞ DEĞİL

Ayrıca bugüne kadar irtibat ve iltisak kavramları kullanılarak birçok kişi örgüt üyesi kabul edilip meslekten çıkarıldı, mallarına el konu ve hapsedildi, birçok kurum kapatıldı. Yani bu kavramlara dayanılarak ceza hukuku işletildi. Bu durumda yeni çıkarılmış bir hüküm kişilerin geçmiş eylemlerini yargılamada kullanıldığından kanunların geriye yürümezliği, suç ve cezaların kanuniliği ve masumiyet karinesi gibi bir çok anayasal ilke de çiğnendi. Ne yazık ki AYM bu konuda halen misyonuna uygun bir şey söyleyebilmiş değil.

Kararı okurken karşılaştığım bazı ifadeler, filmlerde çok işlenen hafızasını tamamen kaybettikten sonra karşılaştığı bazı olaylar sonucu gözünün önüne geçmişine ait sahneler gelen bir kişi misali AYM’nin de bazen asli fonksiyonunu hatırladığı izlenimi verse de karara bir bütün olarak bakıldığında hastanın genel durumunda ciddi bir değişme yok dedirtiyor.

Selami Er. Anayasa Mahkemesi Eski Raportörü

[Selami Er] 9.3.2020 [Kronos.News]

Tutuklu Emniyet Amiri Ömer Köse Tekirdağ Cezaevinde darbedildi

Ömer Köse’nin tek başına tutulduğu hücreye 5-6 gardiyanın girdiği ve Köse’yi darbettikleri öğrenildi. Köse’nin sağlık durumu ve saldırıyla ilgili detaylar haberimizde..

BOLD – Eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Ömer Köse, Ağustos 2014’ten beri tutuklu. Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Kapılı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan Köse’nin 4 Mart günü tek başına tutulduğu koğuşta gardiyanlar tarafından saldırıya uğradığı öğrenildi.

Ömer Köse’nin geçtiğimiz pazartesi günü telefon araması sonrası bir gardiyan tarafından “Seninle görüşeceğiz” denilerek tehdit edildiği, Köse’nin de bu durumu dilekçeyle Cezaevi yönetimine “Personeliniz tarafından tehdit ediliyorum” şeklinde ilettiği ifade ediliyor.

ÇARŞAMBA GÜNÜ SAYIMDA DARP

Köse’nin dilekçesine cevap verilmezken Çarşamba akşamı sayım sırasında darp gerçekleşti. Köse’nin aktardığına göre olay şöyle gerçekleşti:

“Tek kişi tutulduğum için sayıma normalde bir gardiyan gelip birkaç saniyede bitiriyordu. Ama Çarşamba günü koğuşa 5-6 gardiyan girdi. Gardiyanlardan biri aniden karın boşluğum ve sırtıma vurmaya başladı. Ben de kendimi savunmak için tepki gösterince diğer gardiyanlar tarafından kollarım tutuldu ve bana ilk vuran gardiyan tarafından vücudumdan yumruklandım.”

SÜREKLİ SORUN ÇIKARTAN GARDİYAN

Aynı gardiyanın daha önce de Ömer Köse’yle tartıştığı ve cezaevindeki haklarını sürekli engellemeye dönük çaba sarf ettiği belirtiliyor.

CEZAEVİ PSİKOLOĞU HAREKETE GEÇMEDİ
Köse’nin darbedildikten sonra panik butonuna bastığı, ancak cezaevi psikoloğuyla birlikte kendisini darbeden gardiyanın da geldiği belirtiliyor. Köse önce tehdit edilip ardından darbedilişini tüm detaylarıyla psikoloğa anlatıp, cezaevi yönetimine dilekçe vermesine rağmen hiçbir işlem yapılmadığı öğrenildi.

Köse’nin sağlık durumunun iyi olduğu ifade ediliyor.

HAK İHLALLERİYLE GÜNDEME GELMİŞTİ

Tekirdağ Cezaevi’nde Ömer Köse’ye yönelik baskı daha önce de gündeme geldi.

Köse’ye uygulanan tecridin oldukça ağır boyutta olduğu ifade ediliyor. Görüş günleri tüm tutuklular aileleriyle beraberce aynı salonda görüşürken; Köse’ye özel bir odada tek başına açık ve kapalı görüşleri yaptırılıyor. Böylece hücresine gelen gardiyanlardan başka hiç kimseyi görmemesi sağlanıyor. Sohbet ve spor hakkı da Tekirdağ 2 Nolu F Tipinde Ömer Köse’ye özel olarak kullandırtılmıyor.

Köse’nin karşılaştığı en önemli sorun ise verdiği dilekçelerin işleme konulmaması. Köse’nin cezaevi yönetiminin uygulamaları hakkında savcılığa yaptığı suç duyuruları gardiyanlar tarafından alınmıyor.

ÖMER KÖSE VE ÇOK SAYIDA POLİS TUTUKLU

17 Aralık 2013’te Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan ve dört bakanı hedef alan yolsuzluk operasyonundan sonra Erdoğan, çok sayıda polis, savcı ve hakimi görevden aldı ve tutuklattı. Erdoğan yolsuzluk operasyonlarını darbe olarak niteledi. Ömer Köse de bu dönemde tutuklanan polislerden biriydi.

[BoldMedya] 9.3.2020

En yakınındaki isim de Erdoğan’ı terk edip, Babacan’ın partisine geçti

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen Rize eski Milletvekili Hasan Karal’ın, Ali Babacan’ın yeni kurduğu DEVA Partisi’nin Kurucular Kurulunda yer alması dikkat çekti.

BOLD – Kuruluş dilekçesi bugün İçişleri Bakanlığı’na verilen Demokrasi ve Atılım Partisi’nin (DEVA) 90 kişilik kurucular kurulu listesinde Rize Eski Milletvekili Hasan Karal da yer alıyor. 23.24 ve 26. dönemde AKP Rize Milletvekili seçilen Karal, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla biliniyor.

Karar gazetesinin haberine göre Karal, 12 Ekim 2001’de 28 yaşında AKP kurucu Rize il başkanı olarak atanmıştı. AKP’nin kuruluşundan bu yana Erdoğan’la birlikte hareket eden Karal’ın, Babacan’ın kurduğu DEVA Partisi’nin Kurucular Kurulu’nda yer alması sürpriz olarak yorumlandı.

[BoldMedya] 9.3.2020

Operasyon öncesi Beyaz TV’de ilginç Oda TV sohbeti: ‘Savcılar henüz harekete geçmedi ama…’

Oda TV yöneticisi Barış Tekoğlu’nun gözaltına alınmasından saatler önce, Osman Gökçek’in, sahibi olduğu Beyaz TV’de, haber sitesi ve çalışanlarını hedef gösterdiği ortaya çıktı.

BOLD- Libya’da şehit olan MİT mensubu haberinin ardından bir dizi operasyona maruz kalan Oda TV’nin iki yöneticisi Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ile muhabir Hülya Kılıç ve Yeniçağ yazarı Murat Ağırel tutuklandı. Haberin yayınlandığı Oda TV haber sitesi hakkında da mahkeme kararı ile erişim engeli kararı verildi.

YARGIDA HAZIRLIK VAR

Sosyal medyaya yansıyan bir görüntü ise Beyaz TV’nin, Oda TV operasyonundan haberdar olduğu yorumlarına neden oldu. Türker Akıncı ile Osman Gökçek’in birlikte yaptığı Sürmanşet adlı programda, operasyon öncesi  Oda TV’nin tartışıldığı ve yargının operasyon hazırlığında olduğu belirtildi. Programda  Osman Gökçek’in Oda TV’nin yaptığı yanına kalacak iddialarına Türker Akıncı, ”Savcılar henüz harekete geçmedi ama ben yargıda böyle bir hazırlığın olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.

PROGRAMDAN 4 SAAT SONRA OPERASYON BAŞLADI

Beyaz TV’de 3 Mart akşamı yayınlanan Sürmanşet programından yaklaşık 4 saat sonra Oda TV yöneticisi ve Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu gözaltına alarak Oda TV operasyonlarına start verilmişti.

[BoldMedya] 9.3.2020

ABD’nin ürettiği silahlarının yarısı Ortadoğu’ya satılıyor

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) küresel silah ticareti raporuna göre dünya üzerindeki her üç silahtan biri ABD tarafından üretiliyor ve bunların yarısı Ortadoğu’ya satılıyor. Rapora göre, Türkiye’nin silah ithalatı da son yıllarda düştü.

BOLD – Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) 2015-19 yılları arasında küresel silah ticaretine ilişkin raporunu yayınladı. Rapora göre küresel silah ticaret hacmi, 2010-14 dönemine oranla yüzde 5 artış kaydetti.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) silah ihracatında yüzde 36’lık payla birinci sırada yer alırken, ABD’yi yüzde 21 ile Rusya, yüzde 7,9 ile Fransa ve 5,8 ile Almanya takip etti.

Birinci sırada bulanan ABD’nin silah ihracatı 2015-19 yılları arasında, bir önceki döneme oranla yüzde 23 artış gösterdi. ABD’nin satışlarının yarısı Ortadoğu ülkelerine yapıldı.

Fransa da silah ihracatını yüzde 72 arttı.

RUSYA’NIN SATIŞLARI YÜZDE 18 GERİLEDİ

Küresel silah ihracatının beşte birini elinde tutan Rusya’nın satışlarında ise son 10 yılda yüzde 18 gerileme görüldü. Gerilemenin ardında Rusya’nın Hindistan’a ve Venezuela’ya yönelik ihracatında yaşanan düşüş yatıyor.

Rusya’nın payı da böylece payı 27’den 21’e düştü.

TÜRKİYE’NİN SİLAH İTHALATI DÜŞTÜ

Rapora göre Türkiye’nin silah alımı 2015-19 döneminde, 2010-14 yıllarına oranla yüzde 48 oranında geriledi. Araştırmaya göre Ankara’nın Suriye’ye ve Libya’ya yönelik askeri operasyonlarına rağmen yaşanan bu düşüşün arkasında Almanya’dan satın alınan denizaltıların tesliminin gecikmesi yatıyor. Buna ek olarak raporda ayrıca Türkiye’nin ulusal silah sanayindeki üretimini artırmasının da düşüş üzerinde etkili olduğu belirtiliyor.

2019’da ABD ile yaşanan S-400 krizi ve Ankara’nın Suriye politikası nedeniyle kimi Avrupa Birliği ülkelerince uygulanan kısıtlamalar nedeniyle Türkiye’nin silah ithalatı rakamlarının önümüzdeki dört yıllık dönem için de düşeceği tahmin ediliyor.

Türkiye, savunma sanayi ihracatını 2015-2019 döneminde 2010-2014 dönemine göre yüzde 86 arttırdı. Türkiye’in küresel silah ticaretindeki payı da yüzde 0,5’ten yüzde 0,8’e yükseldi.

ABD’NİN EN BÜYÜK ALICISI RİYAD

Rapora göre ABD’nin silah ihracatının yarısı Ortadoğu ülkelerine yapılıyor. ABD’nin en büyük alıcısı ise bölgeye ihrac edilen silahların yarısını satın alan Suudi Arabistan oldu. 2015 yılında Yemen’de başlayan savaşın tarafları arasında bulunan Suudi Arabistan’ın silah ithalatı 2010-14 oranla yüzde 130 artış kaydetti.

Ortadoğu ülkelerinin toplam silah ithalatı ise bir önceki döneme oranla yüzde 61 oranında arttı.

En fazla silah satın alan ülkeler sıralamasında Suudi Arabistan’ın ardında Hindistan, Mısır, Avusturalya ve Çin geliyor.

Almanya’nın silah ihracatı son beş yılda önceki beş yıllık döneme göre yüzde 17 artarken, Çin de dünyanın beşinci en büyük silah ihracatçısı oldu.

SIPRI, kurulduğu 1966’dan bugüne çatışma, silahlanma, silah kontrolü ve silahsızlanma gibi alanlarda araştırma, rapor ve analizler hazırlıyor.

[BoldMedya] 9.3.2020

Taksim’de onlarca erkek polis bir kadını darp etti

8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Taksim’de yürümek isteyen kadınlara polis müdahale etti. Gözaltına alınan bir kadın arasından geçtiği onlarca polisin şiddetine maruz kaldı.

BOLD – İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ‘Kadınlar 8 Martta her yerde yürüyüş yapabilir Taksim hariç’ açıklamasının ardından İstanbul Valiliği, yürüyüşün yasaklandığı Taksim ve çevresinde geniş güvenlik önlemi aldı. Sabahın erken saatlerinden itibaren Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi’ne çıkan bütün yollar polisler tarafından kapatıldı. Ancak İstanbul’un çeşitli ilçelerinden hareket eden kadınlar, pankartlar ve sloganlar eşliğiyle Taksim’e hareket etti. İstanbul’da kadınlar Feminist Gece Yürüyüşü için İstanbul Valiliğinin yasak kararına ve polis ablukasına rağmen İstiklal Caddesinde toplandı. Basın açıklamasının yapılacağı Fransız Kültür Merkezi önüne doğru yürüyen kadınların önüne polis barikatı kuruldu.

‘SUSMUYORUZ İTAAT ETMİYORUZ’

Yürüyüşün düzenleme komitesi ile polisler arasında görüşmeler devam ederken, kadınlar “Göçmen kadınlarla mücadelemiz ortak”, “Gülistan Doku nerede?”, “İşsizlik, yoksulluk faturalar suçum değil”, “Çocuk haklarını aklayan bir ülke istemiyoruz”, “Yaşasın feminist mücadelemiz” dövizleri taşıyarak “Susmuyoruz, korkmuyoruz itaat etmiyoruz”, “Erkekler evlere ütü yapmaya”, “Kadın cinayetleri politiktir” sloganlarını attı.

POLİSTEN KADINLARA SERT MÜDAHALE: 34 GÖZALTI

Kadınlar yürümede ısrar edince polis kalabalığa müdahale etti. Çıkan arbedede 32 kadın ve 2 gazeteci gözaltına alındı. Polisin sert müdahalesine maruz kalan Polis Merkezine götürüldü.

BU POLİSLER HAKKINDA İŞLEM YAPILACAK MI?

Bu arada sosyal medyaya yansıyan bir görüntü polisin uyguladığı orantısız gücü gözler önüne serdi. Bir kadın eylemci polis aracına bindirilirken, arasından geçtiği onlarca polisten dayak yedi. Polislerin sıra dayağından geçirilen kadın eylemcinin gözaltına alındığı öğrenildi. Görüntüleri paylaşan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, İçişleri Bakanlığını etiketlediği paylaşımında, ”Dün akşam Taksim’de çekilen bu görüntülerde kimlikleri açıkça tespit edilebilecek ve kadına şiddet uygulayan görevlilerle ilgili bir işlem başlatacak mısınız?” diye sordu.

[BoldMedya] 9.3.2020

Bağırsaklarından kan gelen hasta tutuklu sevk edildiği hastaneye götürülmüyor [Sevinç Özarslan]

Sınıf öğretmeni Emre Turan, cezaevinde ölüme terk edildi. Bağırsaklarından kan gelmesine rağmen sevk edildiği hastaneye götürülmüyor. Yemekleri yağlarını yıkayarak yiyebiliyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL- İki aydır Denizli Kocabaş T Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan ülseratif kolit hastası Emre Turan’ın (33) hastalığı 3. devreye geldi. Cezaevine girdikten sonra Denizli Devlet Hastanesine kaldırılan Turan, buradan Pamukkale Üniversitesi Araştırma Hastanesine sevk edildi. Fakat iki aydır ne bu hastaneye götürüldü, ne de tahliyesi yapıldı.

Bold Medya’ya konuşan Emre Turan’ın aile yakınları, “Emre bey, içeri girdikten 15-20 gün sonra Denizli Devlet Hastanesine götürüldü. Doktor, hastalığınız çok ilerlemiş. Tedavi için gerekli ilacı ben veremiyorum, o ilaca hemen başlanması gerekiyor dedi. Denizli Araştırma Hastanesine sevk etti. Ama 2 aydır götürmediler. Cezaevinde ilaçlar zaten çok geç veriliyor. Hastaneye götürmeleri bir süreç, ilaçlarının verilmesi bir süreç. Sıra için bekletiyorlar.” dedi.

BAĞIRSAKLARINDAN SÜREKLİ KANIYOR

Turan’ın bağırsaklarından 15 gün boyunca sürekli kan geldiği ifade eden aile yakını, “Son görüşmemizde kortizon kullandığım için şimdi biraz azaldı dedi ama bu haliyle cezaevi koşullarında kalması riskli. Ülseratif kolit, ucu kansere dayana bir hastalık. Büyük bağırsak kanseri olma riski var. Hastalığı 3. evreye geldi. İyi bir tedavi edilmezse kanser olma ihtimali yüksek.” diye konuştu.

UCU KANSERE DAYANIYOR

İki ay içinde 7 kilo veren Emre Turan 26 kişilik koğuşta kalıyor. Koğuşta sadece iki tuvaletin bulunduğunu belirten aile yakını, “Bu hastalıkta sürekli tuvalet ihtiyacı oluyor. O şartlarda sadece 2 tuvalet var.” ifadelerini kullandı.

Emre Turan’a 8 yıl önce teşhis konulmuştu, tedavisi tutuklandığı için yarım kaldı. İki ay içinde sağlığı birdenbire kötüleşti.

YAĞLI YEMEKLERİ SUDA YIKAYIP YİYOR

Hasta tutukluların cezaevinde beslenmesi de büyük bir sorun. Yağlı yemekleri yiyemiyor, yemekler yetersiz verildiği için beslenemiyorlar. Emre Turan’ın beslenebilmek için yemekleri suyun altında yıkadığını anlatan aile yakını şöyle devam etti: “Yemekleri alıp suyun altında yıkıyor. Sonra tekrar ısıtıyor. Böyle bir hastanın iyi beslenmesi gerekiyor.”

Cemaat soruşturmaları kapsamında 10 Ocak 2020’de tutuklanan Emre Turan’ın ilk duruşması 31 Mart 2020’de Denizli 3. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek.

EŞİ DE 42 AYDIR TUTUKLU

Emre Turan’ın eşi Buket Turan da 42 aydır aynı cezaevinde tutuklu bulunuyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Buket Turan (32), Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 6 yıl 10 ay hapis cezasına çaptırıldı. Dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

3 YIL SONRA ANNE VE BABASINI BİRLİKTE GÖRDÜ

Anne ve babası tutuklu bulunan 6,5 yaşındaki Hamza Etka Turan’ın ise psikolojisi iyice bozulmuş durumda. Psikolojik tedavi gören Hamza Etka’nın sağlık ve eğitim durumu hakkında aile yakını şöyle konuştu:

“Bu süreçte çocuklar çok mağdur. Büyükler bir şekilde katlanıyor ama küçücük çocukların yüreklerinde, kalplerinde yaralar açtılar. Gelecekleri ne olacak bu çocukların? 5-6 yaşındaki çocukların kendi aralarında konuştuklarını duysanız dayanamazsınız. Hamza Etka’nın sınıfında 4 çocuğun annesi ya da babası tutuklu. Birbirlerine ‘Siz kaç tane engelden geçtiniz. Sizde de ayakkabı çıkarılıyor mu, göz okuma yeri kaç tane, görüş gününüz ne gün’ bunları konuşuyorlar. Hamza Etka’ya bir çocuk, senin durumun çok kötü, hem annen hem baban tutuklu demiş. Geldi evde bize söylüyor çocuk bunları. Ben şansızım diyor. Ve çocuk büyüyünce kendisinin de cezaevine götürüleceğini düşünüyor. Ben büyüyünce belki orası yıkılır diyor. Bu çocukları biz kandırdığımızı sanıyoruz. Orayı işyeri olarak biliyorlar. Ama kesinlikle gerçeği biliyorlar. Her şeyin farkındalar. Annemi götürmüşlerdi, bari babamı götürmeselerdi diyor. Hamza Etka, çok zeki bir çocuk, okumayı erkenden söktü, cezaevine giderken bütün levhaları okuyor. Annesi içeri girdiğinde daha 3 yaşını doldurmamıştı. Annesi hiçbir özel gününü göremedi. Ve o günden beri çocuk 42 ay sonra anne-babayı ilk kez bir masanın etrafında, cezaevinde, görüş gününde gördü. O çocuğun gözündeki mutluluğu tarif edemem. O anın fotoğrafını çekmek isterdim.”

Buket-Emre Turan çifti ve oğulları Hamza Etka. Denizli Kocabaş Cezaevi, Şubat 2020.

EMRE TURAN CEZAEVİNE GİRMEDEN ÖNCE

10 Ocak 2020’de tutuklanan Emre Turan, cezaevine girmeden önceki hali. Turan 2 ayda 7 kilo kaybetti.

[Sevinç Özarslan] 9.3.2020 [BoldMedya]

Tutuklu polis müdürü Ömer Köse'ye cezaevinde darp

Eski İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürü Ömer Köse, tutulduğu Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Kapılı Ceza İnfaz Kurumu’ndaki tek başına tutulduğu koğuşta gardiyanlar tarafından saldırıya uğradı.

Ömer Köse’nin geçtiğimiz pazartesi günü telefon araması sonrası bir gardiyan tarafından “Seninle görüşeceğiz” denilerek tehdit edildiği, Köse’nin de bu durumu dilekçeyle Cezaevi yönetimine “Personeliniz tarafından tehdit ediliyorum” şeklinde ilettiği ifade ediliyor.

ÇARŞAMBA GÜNÜ SAYIMDA DARP

Köse’nin dilekçesine cevap verilmezken Çarşamba akşamı sayım sırasında darp gerçekleşti. Bold medyada yer alan ve Köse’nin avukatına aktardığı olay, tutuklu polis müdürünün ağzından şöyle gerçekleşti:

“Tek kişi tutulduğum için sayıma normalde bir gardiyan gelip birkaç saniyede bitiriyordu. Ama Çarşamba günü koğuşa 5-6 gardiyan girdi. Gardiyanlardan biri aniden karın boşluğum ve sırtıma vurmaya başladı. Ben de kendimi savunmak için tepki gösterince diğer gardiyanlar tarafından kollarım tutuldu ve bana ilk vuran gardiyan tarafından vücudumdan yumruklandım.”

SÜREKLİ SORUN ÇIKARTAN GARDİYAN

Aynı gardiyanın daha önce de Ömer Köse’yle tartıştığı ve cezaevindeki haklarını sürekli engellemeye dönük çaba sarf ettiği belirtiliyor.

CEZAEVİ PSİKOLOĞU HAREKETE GEÇMEDİ

Köse’nin darp edildikten sonra panik butonuna bastığı, ancak cezaevi psikoloğuyla birlikte kendisini darbeden gardiyanın da geldiği belirtiliyor. Köse önce tehdit edilip ardından darbedilişini tüm detaylarıyla psikoloğa anlatıp, cezaevi yönetimine dilekçe vermesine rağmen hiçbir işlem yapılmadığı öğrenildi.

Köse’nin sağlık durumunun iyi olduğu ifade ediliyor.

HAK İHLALLERİYLE GÜNDEME GELMİŞTİ

Tekirdağ Cezaevi’nde Ömer Köse’ye yönelik baskı daha önce de gündeme geldi.

Köse’ye uygulanan tecridin oldukça ağır boyutta olduğu ifade ediliyor. Görüş günleri tüm tutuklular aileleriyle beraberce aynı salonda görüşürken; Köse’ye özel bir odada tek başına açık ve kapalı görüşleri yaptırılıyor. Böylece hücresine gelen gardiyanlardan başka hiç kimseyi görmemesi sağlanıyor. Sohbet ve spor hakkı da Tekirdağ 2 Nolu F Tipinde Ömer Köse’ye özel olarak kullandırtılmıyor.

Köse’nin karşılaştığı en önemli sorun ise verdiği dilekçelerin işleme konulmaması. Köse’nin cezaevi yönetiminin uygulamaları hakkında savcılığa yaptığı suç duyuruları gardiyanlar tarafından alınmıyor.

17 Aralık 2013’te Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan ve dört bakanın karıştığı yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra görevden alınan, 22 Temmuz 2014'te de gözaltına alınıp tutuklanan Köse o günden bu yana tutuklu.

[Samanyolu Haber] 9.3.2020

Avrupa’nın 35 şehrinde Türkiye’deki kadınların sesi oldular

Peaceful Actions Platform adı altında organize olan dernek, platform ve inisiyatifler; 8 Mart Kadınlar Günü’nde, Avrupa’nın 35 şehrinde Türk kadınlarını, hapishaneleri, yapılan hak ihlallerini anlattı.
Avrupa’nın 35 şehrinde Türkiye’deki kadınların sesi oldular

 Broşürler dağıtıldı, sergiler, panellerle Türk kadının yaşadığı zorluklar anlatıldı. Binlerce kişi haksızlıklara karşı yürüyüşlere katılarak pankartlar açtı.

Cezaevindeki  gazeteci Ayşenur Parıldak, Meriç’i geçtikten sonra Yunanistan’da hayatını kaybeden Esma Uludağ, KHK mağduru eğitimci Acun Karadağ, Harbiyeli asker annesi Melek Çetinkaya, cezaevinde hayatını kaybeden Halime Gülsu başta olmak üzere mağdur birçok kadının yaşadıkları gündeme getirildi.

Programlara katılanlar Peaceful Actions Platform tarafından hazırlanan bileklik ve selfie card'larla fotoğraf çektirdi.

KİLİSEDE AĞLATAN KURABİYE

Etkinliklerde en ilginç olay İsveç’te yaşandı. Gönüllüler, İsveç’te Råneå’daki marketlerde ve Råneå kilisesinde; özel yapılmış kurabiyeler yaptı ve paketlerine Türkiye’de yaşanan mağduriyetleri anlatan notlar yazdılar. Kliseden çıkan İsveçli bir kadın, işkence gören kadınları duyunca göz yaşlarını tutamadı ve onlar için dua edeceğini söyledi.

HOLLANDALI TÜRK VEKİL: YÜREĞİMİZ ACIYOR

Hollanda Amsterdam’da tarihi Dam Meydanı’nda düzenlenen etkinliklere katılan Yeşil Sol (Groen Links) Partisi milletvekili Nevin Özütok, 11 bin kadın ve 780 bebeğin Türkiye’de hapiste olması ve her gün bunlara yenilerinin eklenmesi karşısında yüreğinin acıdığını söyledi. Özütok, “Hollanda meclisi olarak bizi çok meşgul eden bir konu. Her gün Türkiye’de hapse atılan kadınların sayılarını duyduğumuzda yüreğimiz acıyor. Mümkün olduğu kadar hem politik destek veriyoruz. Ayağa kalkan emekçi kadınlara ve gruplara yanlarında olduğumuzu belirtmek için destek veriyoruz.” dedi.

LONDRA’DA YÜRÜYEN HAPİSHANE

İngiltere’de daha önce yapılan etkinliklerde; sembolik bir hapishane hücresi yapılmış ve insanların bunun içine girerek empati yapılması istenmişti. 8 Mart Kadınlar Günü’ne özel yapılan eylem de ise; yapılan hapishanenin altına tekerlekler yerleştirildi ve yürüyüş boyunca kadınlar bunun içerinden durarak Türkiye’de yaşanılan gerçekleri gözler önüne serdi. Türkiye’de tutuklanmış kadınların, anneleriyle birlikte hapishanede büyüyen çocukların ve hapishanede bulunan hamile ve yeni doğurmuş kadınların hikayesi tekerlekler üzerinde yürütülen bir hapishane hücresi ile anlatıldı. Yürüyüş ve gösteri boyunca, Hanım Büşra Erdal, Ayşenur Parıldak ve Figen Yüksekdağ gibi görüşlerinden veya aidiyetlerinden dolayı hapsedilen kadınların salıverilmesi için sloganlar attı. Trafalgar Meydanı’ndaki konuşmada da Harbiyeli Annesi Melek Çetinkaya’dan kanser hastası Ahmet Ataç’ın annesi Zekiye Ataç’a kadar bir dizi anne ve kadının hikayesine değinildi.

“ESAT REJİMİ GİBİ!”

Almanya’da ise başta Berlin, Köln olmak üzere büyük küçük bir çok şehirde eylem yapıldı. Leipzig kentinin ünlü Wilhelm Leuschner Meydanı’nda açılan resim sergisini ziyaret eden Suriye kökenli bir ziyaretçi; şahit olduğu insanlık dramları karşısında uzun süre ağlayarak, yaşananların Esat rejiminin katlettiği yakınlarını anımsattığını ifade etti. Essen şehir merkezinde bir stant açılarak Türkiye’de şiddet gören, öldürülen, hapiste çocuklarıyla kalmak zorunda olan kadınların mağduriyetinin anlatıldığı programda kadınlara gül ve lale dağıtıldı.

SOĞUK ENGEL OLMADI

Berlin’in ünlü meydanı Alexsanderplazt  Meydanı’nda soğuğa rağmen binlerce kişi toplandı. Ellerinde pankartlar ile güllerle Türkiye’de şiddete ve baskıya maruz kalanların durumuna dikkat çektiler. Katılımcılar, Türkiye zindanlarında, soğuk beton duvarlar arasında haksız yere tutulan kadınların durumunu anlatabilmek için temsili bir cezaevi kurdular.

BELEDİYE BAŞKANI ZİYARET ETTİ

Almanya’nın Hagen şehrinde kurulan standı ise, Hagen Belediye Başkanı Erik O. Schulz  ziyaret etti. Schulz duygularını “Bugün burada olamanız çok güzel, birlikte yaşam adına iyi bir örneksiniz.” diyerek ifade etti.

TREN GARINDA “SİZİN YANINIZDAYIZ” NOTLARI

Zürich Ana Tren İstasyon’unda gönüllü aktivistlerin organize ettiği programda, yüzlerce gül ile birlikte yaşanan hak ihlallerini anlatan küçük broşürler dağıtıldı. Katılımcıların bir kısmı, Türkiye’deki kadın hakları ihlalleriyle ilgili olarak renkli küçük kağıtlara 300’e yakın destek notları bıraktı.

OSLO’DA YÜRÜYÜŞ İSVEÇ’DE BASIN AÇIKLAMASI

Oslo’da bir grup kadın ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ nedeniyle Türkiye’de tutuklu bulunan kadınlar için Norveç Kraliyet Sarayı’nın önünden başlayarak, Oslo Meclis Binası’nın önüne kadar yürüyüş düzenledi. İsveç’in Lund şehrinde Türkiye’de yaşanan zulümleri anlatan resim sergisi açıldı. Gül dağıtıldı. Serginin açılış sırasında yapılan basın açıklamasında, “Savaşta bile, kadın ve çocuklara dokunulmaz! Siz de, o; kirli, acımasız ve zalim ellerinizi; kadın ve çocukların üzerinden çekin!” denildi.

[Samanyolu Haber] 9.3.2020

Korkunç tablo: 1,2 milyon kişiye fişleme sorgusu, 9 milyon üst araması

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2019 Yılı Faaliyet Raporu’na göre 1 milyon 171 bin 188 kişi hakkında güvenlik soruşturması ve arşiv taraması yapıldı. 8 milyon 944 bin 100 kişinin de üstü arandı. 390 eylem ve etkinlikte 4 bin 116 kişi hakkında idari işlem yapıldı.

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde devreye konan ‘güvenlik soruşturması’ ve ‘arşiv taraması’ uygulaması milyonlarca insanın hayatını etkilemeye devam ediyor.

Özellikle devlette çalışmak isteyenler için bir kâbusa dönüşen güvenlik soruşturmaları Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği düzenleme, daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) uygulamaya koyduğu farklı yöntemlerle hâlâ kullanılmaya devam ediyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü 2019 Yılı Faaliyet Raporu’na göre geçen yıl 1 milyon 171 bin 188 kişi hakkında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapıldı ve ilgili kurumlara gönderildi.

2018 yılında kurulan Takviye Hazır Kuvvet Müdürlüğü tarafından 8 milyon 944 bin 100 kişinin üst araması ve kontrolü gerçekleştirildi. Aramalarda toplantı alanlarına sokulmasına izin verilmeyen 102 adet ruhsatlı silah, 435 adet fişek, 10 bin 207 adet kesici-delici materyale el konuldu.

EYLEMLERDE 4 BİN 116 KİŞİ HAKKINDA İŞLEM YAPILDI

Rapora göre 2015 yılında ülke genelindeki eylemlere ve etkinliklere müdahale oranı yüzde 3,2’ken, oranı 2019 yılında yüzde 0,7’e düştü. 2019 yılında 51 bin 525 eylem ve etkinlikten 846’sı kanuna aykırı bulundu ve 339’una müdahale edildi; 390 eylem ve etkinlikte 4 bin 116 kişi hakkında idari işlem yapıldı.

İNTERNETTE 16 BİN 67 ÇOCUK İSTİSMARI VAK'ASI YAŞANDI

2019 yılında 10 bin 260 bilişim suçundan 541 şüpheli, 21 bin 978 ödeme sistemleri suçundan 3 bin 590 şüpheli, bin 546 yasadışı bahis suçundan bin 926 şüpheli yakalandı. İnternette çocuklara yönelik 16 bin 67 istismar vakası yaşandı ve 6 bin 388 şüpheli hakkında işlem yapıldı.

MALİ SUÇLARDA OPERASYON SAYISI AZALDI

Mali suçlarla mücadele kapsamında düzenlenen operasyon sayısı yüzde 7 oranında azalırken, yakalanan şüpheli sayısı yüzde 17 oranında arttı. 2018 yılında 7 bin 446 olan operasyon sayısı 2019’da 6 bin 950’ye düşerken, yakalanan şüpheli sayısı 19 bin 749’dan 22 bin 422’ye çıktı

ORGANİZE SUÇLARDA YÜZDE 35 ARTIŞ

2019 yılında kapkaç, oto hırsızlığı, otodan hırsızlık, kasten öldürme, işyerinden hırsızlık, evden hırsızlık, yankesicilik, gasp ve aile fertlerine kötü muamele olaylarının toplamında yüzde 19 oranında azalış meydana geldi. 2018 yılında 202 bin 897 olan sayı, 2019’da 164 bin 740’a düştü.

Organize suçlar, silah-mühimmat kaçakçılığı ile mücadele operasyonu yüzde 35 oranında arttı ve 2018’de 417 olan operasyon sayısı 2019’da 563’e; 3 bin 835 olan yakalanan şüpheli sayısı da 3 bin 987’ye yükseldi.

[Samanyolu Haber] 9.3.2020

Hava taksi veya Uçan araba pazarı kalkışa hazır

Günümüzde elektrikli hava taksisi olarak bilinen uçan arabalar hayallerimizde uzun süredir var. Çoğu kimse için bu bir Bilim Kurgu filmi gibi gelebilir ancak bu bir hayal olmaktan çıkıyor

Şimdilerde  Toyota , Hyundai gibi otomobil firmaları ile   Airbus ve Boeing gibi büyük uçak firmaları uçan taksi konusunda çalışıyor. Ayrıca UBER gibi markalar , uçan taksiler söz verdiğine göre, rüya gerçeğe yaklaşıyor. Amaç, trafiği  artan şehir merkezlerini banliyölere bağlamak. Hava taksileri ilk olarak yaklaşık 1000 ft ila 2.000 ft arasındaki yüksekliklerde 180 mil hızda seyredebilecek. Hatta NASA 5.000 ft’e kadar bir irtifada da  gidebileceklerini bildirdi.
Hava Taksileri pazarının önümüzdeki  on yılda olgunlaşmaya başlaması ve küresel olarak patlaması  bekleniyor .

Morgan Stanley Research araştırmasına göre, otonom kentsel uçak pazarı 2040 yılına kadar 1,5 trilyon dolar değerinde olabilir . Frost & Sullivan tarafından yapılan bir başka kentsel hava hareketliliği (UAM) çalışması , 2022'de Dubai’de başlayan ve 2040 yılına kadar faaliyette olan yıllık yaklaşık% 46 ila 430.000'den fazla bileşik büyüme oranıyla genişleyen hava taksilerini görüyor.
Girişim destekli start-up’lardan ve Uber’den büyük otomobil ve havacılık şirketlerine kadar olan şirketlerin, bu yeni pazarda bir yer kapmak için acele etmeleri şaşırtıcı değil.

Elektrikli hava taksileri çeşitli şekil ve boyutlarda çoğu geleneksel sabit kanatlı uçaklardan oldukça farklı.  Elektrikli motorlar, jet motorları gibi uzun pistlere ihtiyaç duymamak için tasarlanmış dikey kalkış ve iniş (VTOL) uçaklarının yerini  alacak. Bazı zamanlarda dönen kanatlara ve bazı durumlarda pervanelerin yerine rotorlar alacak . Aslında sadece birkaç şirket şimdilik kanatlı arabalara benzeyen araçlar yapıyor.

TOYOTA DÜĞMEYE BASTI

Ocak ayında Toyota, pilotluk amaçlı tamamen elektrikli bir dikey kalkış ve iniş (eVTOL) hava taksisi geliştiren Silikon Vadisi merkezli Joby Aviation’a 394 milyon dolar yatırım yaptığını açıklamıştı. 590 milyon dolarlık finansman turunun bir parçası olan bu hareket, Joby’nin 2023 yılına kadar elektrikli hava taksi hizmeti başlatmasına yardımcı olacak ve şirketin Toyota’nın üretim, kalite ve maliyet kontrolü konusundaki ustalığına erişmesini sağlayacak. Başlangıç, nihayetinde kara taşımacılığının maliyetine yaklaşması ve bir milyar insanın her gün işe gidiş saatinde bir saatten fazla tasarruf etmesine yardımcı olması gerektiğini söyleyen bir prototip inşa ediyor.

Bir başka Asya-Amerikan ortaklığında,  Güney Koreli otomobil üreticisi Hyundai ve Uber  , Las Vegas’taki Tüketici Elektroniği Fuarı’nda büyük bir uçan taksi maketi gösterdi . Elektrikle çalışan PAV veya “kişisel hava aracı”, 180 km / s’ye ulaşan hızlarda 60 kilometreye kadar seyahatlerde dört yolcu taşıma kapasitesine sahip olacak . 2000 fit yüksekliğe kadar seyredebilecekler. Hyundai, tüm elektrikli araçların dakikalar içinde şarj edilebileceğini, ancak bunun nasıl yapılacağını açıklayamadığını söyledi.

Uber, 2020'de dikey kalkış ve iniş araçlarını test etmeye başlamak ve üç yıl sonra Dallas, Los Angeles ve Melbourne’da hizmet vermek üzere ilk resmi yolculuğunu başlatmak istediğini söyledi. Uçan taksileri binek araçlara sahip olmaktan daha ucuz hale getirmeyi amaçlıyor. Uber Elevate bu yıl gösteri uçuşlarına başlamayı planlıyor.

Uber Elevate başkanı Eric Allison, serbest bırakmak. “Hyundai’nin üretim kasını Uber’in teknoloji platformuyla birleştirmek, önümüzdeki yıllarda canlı bir hava taksi ağı başlatmak için ileriye doğru büyük bir sıçramayı temsil ediyor.”

Toyota, Joby, Uber ve Hyundai zaten yarışmacılarla dolu bir alanda çalışıyor. Uber Elevate programında başka bir ortak olan Boeing, prototip hava taksisinin uçuş testlerine başladı. Alman şirketi Lilium Aviation geçen yıl ilk uçuşunda uzaktan kumandalı, jetle çalışan bir eVTOL prototipi gönderdi ve daha sonra testin ilk aşamasını tamamladı . Intel, Daimler ve Geely tarafından desteklenen Stuttgart merkezli Volocopter, görünüşe göre 1000'den fazla test uçuşu yaptı ve beş ila 10 yıl içinde tamamen özerk ticari uçuşları hedefliyor .

Ama bu büyüme potasiyeli engellerle karşı karşıya. Basketbol efsanesi Kobe Bryant’ın bir helikopter kazasında ölmesi gibi olaylar , uçan taksilerin güvenlik endişelerini vurguladı. İlk uçan taksi hizmetleri, daha sonra uzaktan kumandalı veya yapay zeka destekli otonom araçlarla değiştirilen insan pilotlarına sahip olsa da, dünyanın dört bir yanındaki düzenleyiciler, geliştiricilerin deney yapabileceği standartlar ve sanal kum havuzları oluşturarak ticarileştirme acelesinin önüne geçmeye çalışıyorlar. Yolculara ve yerdeki insanlara yönelik risklerin yanı sıra, hava taksileri diğer uçaklar için tehlike oluşturabilir.

Ayrıca bilgisayar korsanları için de hedef olabilirler. Geliştirmedeki düzenlemeler araç güvenliği, uçuşa elverişlilik ve trafik kontrolünden gürültü kirliliğine, operatör sertifikasyonu ve yazılım güvenliğine kadar her şeyi kapsayacaktır. 
Güvenlik sağlansa bile, maliyet bir başka büyük engel. Morgan Stanley analisti Rajeev Lalwani, piyasanın “bugünkü helikopterlerin işleyişine benzer şekilde mevcut ulaşım altyapısına ultra niş eklentisi” olarak başlayabileceğini tahmin etti. Kişisel helikopter seyahati uzun zamandır var ama zengin yolcuların ötesine genişlemedi

[Samanyolu Haber] 9.3.2020

İroni [Kadir Gürcan]

Siz siz olun, başkalarını eğlendireyim derken, gülünç duruma düşmeyin. Fıkra, espri ve ironinin en kötüsü anlatanı asfalta yapıştıranıdır. Oradan kazımaya da kimsenin gücü yetmez. En iyisi mi, dikkatli olalım. Daha şehit cenazeleri kalkmadan akli melekeleri iyice zayıflayan devlet yetkililerinin trajedi karşısındaki seviyesizliklerini “İroni” ile örtmeye çalışmaları tepe üstü çakılmanın sıradan bir örneği olarak hatırlanacak.

Suriye'de devam eden çatışmaların yerli mimarları için işler her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Yüzlerine düşen memnuniyetsizlik, işlerin iyi gitmediğinin en büyük göstergesi. Ortadoğu'yu arka bahçesi zannedip, ütopik saltanat hayalleri kuranlar için Suriye, derin bir kara delik haline geldi; hem insan hem de para yutmaya devam ediyor. Saray ve iktidar, “Vururuz, yakarız, yaşatmayız...” pervasızlıklarını onlarca şehit ile ödediler. İktidar şu hali ile kendi oyunu ile tuş olan acemi pehlivanlar gibi şaşkınlıktan kurtulmaya çalışıyor.

Ortadoğu'da oyun kurucu rollerinden, çizgi aştığı için ağır bir şekilde cezalandırılan kürek mahkumları muamelesi ile karşı karşıyayız. Gün ortasında koskoca taburu cehenneme çeviren Rusya'nın mazereti gayet kısa oldu; “Çizginin dışına taştınız.” Çizgiyi oyun kurucu belirlemiyorsa, bahşedilmiş ve lütfedilmiş zafer sevinçleriniz kursağınızda kalabilir. Suriye üzerinde çok ciddi yatırımları olan Rusya'nın, Türkiye'nin bölgedeki hareket sınırlarını hatırlatması için verdiği uyarı gerçekten çok ağır oldu.

Bilmem sizin de dikkatinizi çekti mi, artık kimse Ortadoğu eksenli yeni bir dünya savaşından bahsetmiyor. Oysa ki, 2020 senesi kehanetleri için hala geç sayılmaz. Suriye sorununun başladığı yıllarda, Nato'daki üst düzey bir komutan “Müslümanlar için savaşmayız!” diyerek kırmızı çizgilerini belirlemişti. Eğer bu eski hikaye diyorsanız, ABD Başkanları içinde IQ'su en düşüklerden biri sayılan Başkan Trump'ın ironisini mutlaka duymalısınız; “Biz sınırı neden koruyoruz ki? Türkiye ve Suriye orada ne güzel savaşıyorlar!”

Türkiye'nin bölgedeki özgül ağırlığı hiç değişmemiş. Başkan Clinton zamanında, dönemin hükümeti Kardak Krizi diye dünyayı ayağa kaldırmıştı. Başkan Clinton hadiseyi, “'Bir toplantı esnasında, danışmanım, kulağıma eğilip Türkiye ve Yunanistan Kardak yüzünden birbirlerine girmişler!' deyince, 'Bir düzine keçinin yaşadığı ufacık bir ada yüzünden mi?' deyip gülmekten kendimi alamadım.” diye hatırlar. Başkan Trump, Clinton kadar akıllı değil ama, Türkiye'nin zaman zaman nükseden devlet-i aliye dellenmelerine, klasik Amerikan refleksini göstermesi dikkat çekici.

Türkiye'de İç piyasanın maliyet hesaplarını tutan yok. Dış siyaset belirleyicisi kendileri olmadığı için o konuda ellerinden bir şey gelmiyor. Manzaranın hiç kimse için iyi olmadığını, Saray'ın kullandığı dilden de anlayabilirsiniz. Ana muhalefetin kapı paspası haline gelen lideri için yapacak bir şey yok da, Avrupa'yı insan ticareti üzerinden tehdit etmenin bugün olmazsa yarın ağır bir bedeli olabilir.

Uluslararası suçların en ağırlarından kabul edilen insan ticaretinin borsalarda piyasa karşılığı yok. Kapıları açtıktan sonra sebep olduğunuz insani dramın da faturası size kesildiğinde, söyleyecek fazla bir şeyiniz olmayacak. Suriye sınırında ölenler için “Savaş Hali” deyip kulağınız üzerine yatmanıza müsaade ederler mi bilinmez de, Yunanistan sınırındakiler için daha iyi mazeretler bulmanız gerekecek.

Büyük operasyonlar, büyük maddi harcamalar demek. Harcamaları paylaştırabileceğiniz ekonomik bir işleyiş devam etmiyorsa, operasyonlarınız kısa metrajlı film kalitesinin ötesine geçmez. Kaç defa yazdım hatırlamıyorum ama bir kez daha kaydetmeye üşenmeyeyim; Ortadoğu yeni bir dünya savaşı başlatacak potansiyel ehemmiyete sahip değil. Suriye meselesinde de herkes, Türk yetkililerin, sahaya yapışan üçüncü lig takımları gibi, hakeme “Hoca, Allah'ını seversen artık bitir!” diyerek yalvararak baktığını biliyor.

Bizim maaşlı medya camiasının Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) deyip, yeri göğü inlettikleri günler geride kaldı gibi. Suriye sınırındaki son gelişmeler, kafalarını altüst etti. Türkiye'de muhafazakar kesimin yumuşak karnı olan Amerikan düşmanlığı için kullanılan BOP, bu kez medyada hiç gündem olmadı. Dile getirmekten korksalar da Türkiye'nin Ortadoğu'da, taşeron işler için kullanıldığı gerçeğini çok iyi görüyor olmalılar. Şehitleri kutsamaktan onlar da bıktı. Daha dün, onlardan biri uyku sersemliği ile “Şehit vermeden ateşkes yapamaz mıydık?” diye soruyor. Ne yani Şehitler Tepesi boş kalsın mı demeye getiriyorsun? Saray'ın ironisini bu budala da anlamamış.

Avrupa istikametindeki sınır kapılarını açtıktan sonra daha bir efeleşen Saray, Yunan Başbakanı için “Onun olduğu hiç bir yere gelmem!” diye dikleşiyor. Suriye'de zafer kazandığını düşünen Türkiye tarafı Rusya'dan güç bela görüşme randevusu koparabildiği için soluğu Kremlin Sarayında aldı. Ne olur ne olmaz, Putin Mart'ın beşinde yapılması gereken toplantıyı bir kez iptal etmişti, kızıp bir daha iptal etmesin. Öyle değil mi?

Saray ve iktidar, Rusya ve Suriye'nin bölgedeki savaş konusunda kendileri kadar laubali ve espriye açık olmadıklarını anlamış olmalılar. Zira otuz üç tane anakuzusuna mal olan uyarının tekrar etmeyeceğini kimse garanti edemez.

[Kadir Gürcan] 9.3.2020 [Samanyolu Haber]

Bu daha başlangıç! [Turhan Bozkurt]

12 Aralık 2019’da Çin’in Vuhan şehrinde ilk Koronavirüs (Covid-19) vak’ası tespit edildiğinde başka hekimler ve siyasetçiler olmak üzere, “Telaşa lüzum yok. Gelip geçici bir salgın.” demişti.

Aradan geçen üç ay geçti. Ne salgın geçti ne de ekonomi üzerindeki belirsizlikler azaldı. Kontrol altına alınması bir tarafa salgın Türkiye hariç bütün dünyaya yayıldı.

SARSINTI ARTIK AVRUPA’DA HİSSEDİLİYOR

Çin’den on milyonlarca kişi hâlâ tecritte, evlerinden dahi çıkamıyor. Virüsün insanlara nasıl bulaştığı dahi tespit edilemedi. Çin Komünist Partisi’nin idare ettiği ülkede haber alma imkânları demokratik ülkelere kıyasla son derece az. 

Çin’in ve İran’ın akabinde İtalya en fazla can kaybının yaşandığı 3’üncü ülke. İtalyan hükûmeti de 14 şehirde “karantina” kararı aldı.

İtalya, 2,2 trilyon dolar milli geliri ile Almanya, İngiltere ve Fransa’dan sonra Avrupa’nın en büyük 4’üncü ekonomisi. Turizm ülkesinde 14 şehre giriş ve çıkışların yasaklanması tüketim harcamalarını azaltacak.

Havacılıktan otel ve restoranlara varıncaya kadar hemen hemen bütün hizmet sektörleri düşüşten payına düşeni alacak. Almanya’da otomotiv sektörü Çin’e olan bağımlılığının bedelini ödüyor. Satış ve imalat rakamları sil baştan yazılıyor.

2008 KRİZİNDEN DAHA BETER

Koronavirüs’ün etkileri tamamen ortadan kalksa bile dünya ekonomisi 2008 krizinden bu yana en düşük büyümeye (yüzde 2,4) razı olacak.

Koronavirüs depremi Çin’de meydana gelse de batı ülkelerinin kıyılarında tsunamiye dönüşüyor.

9 Mart 2020 Pazartesi günü en doğuda Japonya ve Avustralya’dan en batıda Avrupa ve Amerika’ya kadar bütün borsalar tek kelime ile çöktü.

Piyasalar şokta. Alman Borsası (DAX) yüzde 7,2 değer kaybetti.

Japonya yüzde 5, Güney Afrika yüzde 7,4, İngiltere yüzde 8,3, Fransa yüzde 7,5, Almanya yüzde 7,2, Hollanda yüzde 7, İspanya yüzde 6,3 ve Türkiye yüzde 3,5 kayıpla haftaya başladı.

PETROL SAVAŞININ ARTILARI EKSİLERİ

Pazartesi depreminin sebebi olarak Rusya ile Suudi Arabistan’ın günlük petrol üretimini kısmakta mutabakata varamaması gösteriliyor. Ancak petrol savaşının fitilini de Koronavirüs ateşledi.

Çin’de imalat sanayi çakıldı. Ocak ve şubat aylarında Çin’in ihracatı yüzde 17 geriledi. Aylık ortalama ihracatı 210 milyar dolar olan Çin sadece bu kalemde ocak-şubatta 70 milyar dolardan fazla kaybetti.

Salgının sebep olduğu üretim kayıpları, tahsilatı aksayan on milyarlarca dolarlık kredi, şirketlerin zararları, salgına karşı merkezi bütçeden harcanan paralar, en önemlisi de temel ihtiyaç ve gıda maddeleri haricinde talebin durma noktasına gelmesi…

Henüz bunların sebep olduğu maliyet tam olarak hesaplanamadı.

ÇİN HAPŞIRIRSA DÜNYA ZATÜRRE OLUR

Tam bir felaket sarmalı bu. Çin tüketim cenahında da dünyanın en büyük pazarı. Salgın yüzünden otomobil ve elektronik cihaz satışları yüzde 90 azaldı.

Çin, dünyanın imalathanesi. Dünya ekonomisinin yüzde 16,3'ü Çin sırtlıyor. (ABD yüzde 24,7, Japonya yüzde 6. 2,6 trilyon dolarlık ihracatıyla 221 ülke arasında birinci, 2,5 triyon dolarlık ithalatıyla ithalatta ise 221 ülke arasında ikinci sırada yer alıyor.

Böylesine büyük bir ekonomi nezle olsa diğer ülkeler zatürreye yakalanır. Nitekim öyle oldu. Arz ve talep şokunun ilk olarak petrol fiyatlarını vurdu. Üretim yoksa petrole de talep yok.

Petrol fiyatı 30 doların altına indi. Düşüş "1991'den bu yana en sert günlük düşüş" olarak kayıtlara geçti.

Bu sabah itibarıyla Brent tipi petrolün fiyatı 28 dolara kadar indi ki günlük düşüş yüzde 30!  Bir varil (159,5 litre) petrolü Rusya 44 dolara, Suudi Arabistan ise 17 dolara mâl ediyor.

GÜVENLİ İKİ LİMAN KALDI: ALTIN VE AMERİKAN TAHVİLLERİ

Arabistan bir müddet daha bu seviyelere direnebilir, ancak Rusya’nın buna cevabı sert olabilir. Borsalar çökerken, petrol savaşı başlamışken, Koronavirüs Avrupa ve Amerika kıtalarında yayılırken altın ve Amerikan tahvilleri haricinde güvenli liman neredeyse hiç kalmadı.

Altının ons (33,3 gram) fiyatı 1.700 doların üzerine çıktı. Halihazırda 1.650 dolar civarında seyrediyor.

“Dünyanın en derin ve güvenli limanı” diye nitelenen Amerikan Hazine tahvilleri son üç haftada havada kapışılıyor.

Tahvilde talep ile faiz, talep ile fiyat arasında zıt bir ilişki vardır. Amerika sözü “Benim kâğıtlarımdan istiyorsanız bu faize razı olun.” demeye getiriyor. Tahvildeki bu hücum Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) politika faizini yüzde 0’a kadar indirebileceği anlamına da gelir.

PETROL DÜŞSE DE ENFLASYON DÜŞMEYEBİLİR

Rakamlar gün geçtikçe daha berrak hâle gelecek. Amma velâkin bugün piyasalara panik havası hâkim oldu.

New York Borsası’nın en büyük endeksi Standard & Poor's 500 (S&P 500) vadeli kontratları yüzde 5 düştü ve devre kesici devreye girdi. Yerel saatle borsa açıldığında kopacak kızılca kıyamet!

Koronavirüs’ün küresel tedarik zinciri ve tüketici harcamalarına darbe indirmesi dünyada hesapları altüst etti.

Petrol savaşı ile düşen petrol fiyatları enflasyonun gerilemesine yol açabilir. Ancak arz (üretim) şoku kronik bir hâl alırsa ucuz petrol bile dünyayı hiper enflasyondan kurtaramaz.

Fed ve diğer büyük merkez bankalarının barutu da bir yere kadar. 2008 krizinde ilk düşen taş mortgage (ipotetli konut) kredileri olmuştu. Bu sefer ilk düşen taş Çin oldu ki bu ağır taşın diğer taşları nasıl devirmeye başladığını son iki-üç haftada herkes iliklerine kadar hissediyor.

Dünya  eksi faiz, eksi büyüme, eksi enflasyon (deflasyon) ya da hiper enflasyon (stagflasyon) ile baş edebilecek mi?

DAMAT BERAT’IN FORMÜLLERİ İŞE YARAMAZ

Türkiye böyle bir tsunamide en kırılgan ekonomilerin başında geliyor. Toplam dış borç 457 milyar dolar. Bütçe açığı 130 milyar lira. Sadece faiz ödemeleri 150 milyar lira. Resmi işsizlik yüzde 13’ü aştı.

TL, dolar ve euro karşısında değer kaybetmeye devam ederken, Borsa İstanbul’u Varlık Fonu marifeti ile 100 bin puanın üzerinde tutmak mümkün değil.

Damat Berat Albayrak’ın Saray’dan tescilli masa başı formülleri ile Türkiye’nin bu ağır krizi atlatacağına inanan varsa emniyet kemerlerini çözebilir. 

Dolar bugün 6,20 TL'yi, euro 7,09 TL'yi gördü. Geri çekilmelere rağmen dolar 6,10 TL'nin üzerinde, euro 6,99 TL'de.

Damat Berat Albayrak’ın Saray’dan tescilli masa başı formülleri ile Türkiye’nin bu ağır krizi atlatacağına inanan varsa emniyet kemerlerini çözebilir. 

Üstelik bu daha başlangıç! En kötüsü henüz gelmedi.

[Turhan Bozkurt] 9.3.2020 [Samanyolu Haber]

Bir Uzun Temennî [Abdullah Aymaz]

2020 Mart Çağlayan dergisinin başyazısının başlığı: “Tarihi Tekerrürler Devr-i Dâimi Aralığına Bağlı BİR UZUN TEMENNİ” dir.

 Bu yazı hepimiz için hem bir zihin tazeleme hem de ümit ve şevk meselesi...

Çünkü EYYAMULLAH olarak ifade edilen Cenab-ı Hakkın takdiriyle insan grupları üzerinde dolaştırılan zaman parçalarının hikmetleri ele alınarak, fıtrat konuşturularak ilahi kanunların açılımı yapılmaktadır.

 Bu asrın ilk çeyreğinden sonraki müjdelenen güzel ve ihtişamlı günlere dair bir tadımlık gibi gelse de çok ince mesajlar veriliyor: “Ne var ki, hepimiz, gamın da tasanın da tutunamayacağını çok iyi biliyoruz. Hele bir de bu ölçüde olsun ufuklar aydınlanıp AK-KARA birbirinden ayrılsın, gayri yol boyu çekilen sıkıntılar hemen hafifleyiverecek. Mesafeler cehd-ü gayrete güler yüz göstermeye başlayacak. Tepeler dümdüz ve düzlükler de pürüzsüz hale gelecek; derken mefkure ile yolculuk iç ice giriverecek ve gaye ufkunun göz kamaştırıcılığı karşısında meşakkatin zerresi dahi hissedilmeyecek...

Şimdilerde az dahi olsa, eller gönül ipine uzanmış gibi ve her yanda ruhun solukları duyuluyor. Akıl kalble omuz omuza. Düşünce, o baş döndüren enginlikleriyle ilhamla sarmaş-dolaş. Mantık, vahyin önünde bir çömez gibi iki büklüm. İlim dine dellallık yapıyor; bilgi marifetin dümen suyunda; laboratuvar mabede çırak yetiştiriyor; iradeler, imanın sunduğu ab-ı hayatla dipdiri ve çelik gibi; gözler basiretin dolaştığı aynı ufuklarda dolaşıyor ve her yanda fiziğe rağmen metafizik baharlar tülleniyor. Öyle anlaşılıyor ki artık, kar-buz ne kadar şiddetli de olsa ruhlarda tutuşturulmuş bulunan sonsuzun harareti karşısındada çok fazla tutunamayacak ve fırtınalar ne kadar sertçe de esse, beşerî fıtratların tabiî temayüller fanusu içinde parıldayan meşaleleri -Hak müsaade etmezse- asla söndüremeyecektir. Gerçi, pek çoğumuz itibarıyla hala bazen kan kırmızı bir renge bürünerek değişik endişelerle tir tir titrediğimiz, bazen de şiddetli rüzgarlar karşısında telaşa kapıldığımız da oluyor; ama buna mukabil, filizinden dışarı fırlayan güller gibi her tarafa sımsıcak gülücükler saldığımız ve daldan dala sıçrayan bülbüller gibi bahar türküleriyle coştuğumuz da bir gerçek. Gönüllerimizde ümitlerin, emellerin harekete geçtiği, önümüzde Hızır çeşmesinin çağlayanlarının duyulduğu ve tepemizde "yed-i'beyza"nın dolaştığı apaçık. Bu mülahazalara oldukça erken uyanmış ruhlar, kendi gönüllerinin serhaddine dayanmış gibi oldukça emin ve uzaktan uzağa olsa da Cennet kokularını hissetmenin heyecanıyla pürneş'eler...

Evet, bugün olup-biten hadiseleri, kalb ve ruh rasathanelerinden temaşa edebilenler adeta bir nevruz sevinci yaşıyormuşçasına gönüllerinde sürekli bir toy-düğün neşvesi, yüzlerinde nevbahar çisentisi, ufuklarında farklı bir edayla pırıl pırıl güneş ve ayaklarının dibinde de her tonuyla yemyeşil bir zemin. Himmet ve gayret çağlayanları, ilahî lütuflar mecrasında ve ummana doğru gürül gürül çağıldamakta, hem de hiçbir engebeye takılmadan; karşılarına çıkan mâniaların bazılarının üstünden aşarak, bazılarının da kenarından-köşesinden dolaşarak arkalarında bıraktıkları en güzel hendesî çizgilerle kaderî Programların kendilerine yüklediği misyonu bütün teferruatıyla temsile çalışmaktalar. Onlar yürüyor, yollar onlara selam duruyor. Yürüdükleri her yerde aşılmaz gibi görülen engeller onların karşısında secdeye kapanıp dümdüz kesiliyor; kesiliyor ve adeta bu kutluların ayaklarına yüz sürüyor.

Aslında bu durum, kıvamındaki ruhların her zamanki hali: Bunlar sürekli bir buhurdanlık gibi tüter ve çevrelerine kokular saçarlar. Bir "öd" ağacı gibi yanar, iniltileriyle herkese yanmadaki zevki duyururlar. Yerinde aslanlar gibi kükrer, karakterlerinin gereğini sergilerler; yerinde bülbüller gibi şakır, ruhlara neş'e ve inşirah salarlar. Onların alınlarına, aziz ve mütevazı olma damgası iç içe vurulmuştur; ne ezilmenin zilletini bilirler ne de ezme ceberutu gösterirler. Hele bunların Rabbileri karşısında tevazu kanatlarını yerlere kadar indirip bir mahviyet sergilemeleri vardır ki, doğrusu görmeye değer. Hasılı bunlar, aslan tavrıyla güvercin töresini iç içe yaşamaya muvaffak olmuş öyle yiğitlerdir ki, onları iç derinlikleriyle tanıma bahtiyarlığına erenler bir daha da onlardan ayrılmak istemezler.”

Onun için bize düşen, geleceğe ümitle bakmak... İnsanlık kalesinin bin senelik tahribinden sonra bize düşen tamir vazifesinin şuurunda olarak yapmamız gerekenleri, üzerinde meşveretle kafa yorarak ortaya koyup onların gerçekleşmesi için ciddi gayret göstermektir.

[Abdullah Aymaz] 9.3.2020 [Samanyolu Haber]

İnsanlara Çok Şey Kazandıran :MEHÂFETULLAH- 1 [Mehmet Ali Şengül]

Bilindiği gibi Mehâfetullah, Allah korkusu demektir. İnsanda sevgi gibi bir de korku duygusu vardır. Allah bu korku hissini, insana dünyâda emânet ettiği hayâtı korumak için vermiştir. Esas ve gerçek  korku ise, o hissi yaratana karşı olmalıdır. İnsan, gerçek mânâda Allah’dan korkmalıdır. Allah korkusu, Allah sevgisi kadar önemlidir.
         
İnsanda Allah korkusu, Allah’ı bilmeye ve O’na yakın olmaya bağlıdır. Bir insan Allah’ı ne kadar biliyor, tanıyorsa; o ölçüde -Allah’ı sever- Allah’dan korkar. Efendimiz (sav); ‘Sizin içinizde Allah’tan en çok korkan da, onu en iyi bilen de benim!’ (Buhari) buyurmuşlardır. Fâtır sûresi 28.âyette Cenâb-ı Hakk; “...Allah’dan kulları içinde en çok       âlimler, Allah’ı lâzım geldiği tarzda tâzim ederler...” ifâde buyurmaktadır.
         
Tıpkı annenin yavrusunu bir itabla sînesine şefkatle celbetmesi gibi, Allah korkusu da her ne kadar ürpertici gibi görünse de, netice itibâriyle inşirah ve huzur verici olduğunda şüphe yoktur. Çünkü korku bir kamçıdır, kulu Allah’ın rahmetine celbeder.
           
Cenâb-ı Hak Bakara sûresi 40.âyette; “Sâdece ve sâdece Benden korkun.” buyurarak,  hiçbir faydası olmayan fâni şeylerden korkmayı men etmektedir. “O mü’minler ki her an üzerlerinde nigehbân bulunan Rablerinden korkar ve emrolundukları şeyleri titizlikle yerine getirirler.” (Nahl sûresi, 50)
         
Allah’dan korkan bir mü’min; O’na karşı saygıda kusur etmemeli, O’nun rızâsını kaybetmemek, O’nun azâbına ve vereceği cezâya uğramamak için; O’nun emirlerine saygılı olmalı, nehiylerinden içtinâb etmelidir. Gerçek Allah korkusu da, bu demektir.
         
Allah korkusu, dünyâda mutlu ve huzurlu yaşamanın, müstakim olup âdil olmanın ve âhiret saâdetinin kaynağıdır. Bir kutsî hadiste yüce Rabbimiz; “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem..” (İbn-i Hibban, Beyhâki) buyurmuştur.
           
Cenâb-ı Hak, kalbi haşyet dolu mü’minlerin ayaklarını her zaman sağlam basmalarını hatırlatan Zümer sûresi 47.ayette, “ Hiç hesâba katmamış oldukları şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılıverdi.” buyurarak, kullarının tedbirli ve temkinli yaşamalarını emretmektedir.
     
Ayrıca ürperti hâsıl eden Kehf sûresi 103 ve 104.âyetlerde; “(Habibim) De ki; amellerin bütün bütün boşa gidenini size haber vereyim mi? Onların ameli ki, dünyâ hayâtında bütün çalışmaları boşa gittiği halde kendileri güzel iş yapıyor sanmaktadırlar” ve yine, “Eğer gerçek mü’minler iseniz benden korkun” (Âl-i imran sûresi, 175) buyurmaktadır.
     
Lücce sâhibi; ‘Cenâb’ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan, dinde sâbit kadem ol; zirâ ağaç, şiddetli rüzgârlara karşı ancak kökleriyle yere muhkem tutunur.’ ifâdeleriyle bir gerçeği hatırlatmaktadır.
       
Âl-i İmran sûresi 28.âyette; “...Allah size, kendisine karşı ürperti içinde bulunmanızı emreder...” Ve yine Mü’minun sûresi 60.âyette; “Rablerinin huzuruna döneceklerinden ötürü, yürekleri çarparak vereceklerini verirler.” buyrulmaktadır.
       
Âişe-i Sıddıka vâlidemiz (r.anha) şu rivâyette bulunmuştur: Bu âyet nâzil olunca, ‘Yâ Resûlallah! Bu âyette zikredilenler;  zinâ etme, hırsızlık yapma, içki içme gibi haramları irtikab edenler midir? Diye sordum. Efendimiz (sav); ‘Hayır Yâ Âişe! Namaz kılıp, oruç tutup, sadaka verdiği halde, kabul olup olmaması endişesiyle tir tir titreyenlerdir’ buyurdular. (Tirmizi)
 
Cenâb-ı Hak Fussilet sûresinde; “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da istikamet üzere, doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip: “Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vâd edilen cennetle sevinin!” derler.” (41/30)

“Dünyâ hayâtında da, âhirette de biz sizin dostunuzuz. Orada sizin canınızın çektiği her şey, Gafur ve Rahîm’den (affı, merhamet ve ihsanı bol olan Allah tarafından) bir ikram olarak sizindir. Hem orada siz, bütün istediklerinize kavuşacaksınız”(41/31,32) buyurmaktadır.
         
Bu dünyâda Allah’dan korkan, azâbından ve gadabından sakınan, harama helâle, ibâdetlerinde ihlâs, huşû ve hudûa dikkat eden, Allah’ın kelâmı Kur’an’a, Resûlüllah’ın Sünnetine, ahlâk-ı âliyeyi İslâmiyeye riâyet edenlere, âhirette -inşâallah- korku olmayacaktır.

[Mehmet Ali Şengül] 9.3.2020 [Samanyolu Haber]

İngiltere Parlamentosu önünde Türkiye’deki kadın hakkı ihlalleri protesto edildi

Human Rights Solidarity Kadın Komitesi üyeleri 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde İngiltere Parlamentosu önünde kadın hakları gösterisine katılarak Türkiye’de yaşanan kadın ve insan hakkı ihlallerini protesto etti.

Peaceful Actions Platform ve Human Rights Solidarity gönüllüsü erkek, kadın ve çocukların katıldığı gösteride Türkiye’de erkek ve devlet şiddetine kurban gitmiş, hapse atılmış, hakları elinden alınmış kadınların dramı anlatıldı. Londra’nın tarihi Trafalgar Meydanı’nı Parlamento Meydanı’na bağlayan Whitehall caddesi boyunca yapılan yürüyüşten sonra Parlamento Meydanı’nda toplanan kalabalık, bir taraftan iklim krizini, bir taraftan da kadın hakları ihlallerini protesto etti.

Dünya çapında yaşanan iklim krizinin en büyük mağdurları kadınlar olduğu bilinciyle düzenlenen yürüyüşün organizasyonu Care International tarafından yapılmıştı. Care International her yıl March4Women adı altında dünya çapında yürüyüşler düzenliyor.

Yürüyüş ve gösteri boyunca Human Rights Solidarity gönüllüleri Hanım Büşra Erdal, Ayşenur Parıldak ve Figen Yüksekdağ gibi görüşlerinden veya aidiyetlerinden dolayı hapsedilen kadınların salıverilmesi çağrısında bulunan pankartlar taşıdı.

Human Rights Solidarity Birleşik Krallık merkezli bir insan hakları platformu. Platform
“Önceliği gelecek kuşağın haklarına vermek” prensibiyle faaliyet gösteriyor. Care International Birleşik Krallığın dünyanın fakirlik ve adaletsizlik belalarına karşı mücadele veren uluslararası STK’sı. Care International her Mart ayında March4Women adında yürüyüş düzenleyerek gelir ve adalet dağılımındaki haksızlıkları gündeme taşımaya çalışıyor.

Bu yılki March4Women yürüyüşüne havanın yağmurlu ve korona-virüs korkusunun zirvede olmasına karşın on binin üzerinde Londra’lı katıldı.

İngiltere’nin Manchester kentinde Türkiye’deki kadın hakkı ihlalleri protesto edildi

Human Rights Solidarity gönüllüleri İngiltere’nin Manchester kentinin
tarihi Aziz Peter Meydanı’nda da Türkiye’de yaşanan kadın ve insan hakkı ihlallerini protesto
etti.

Manchester Merkezi Kütüphanesi’nin önünde gerçekleşen ve Human Rights Solidarity gönüllüsü erkek, kadın ve çocukların katıldığı gösteride Türkiye’de erkek ve devlet şiddetine kurban gitmiş, hapse atılmış, hakları elinden alınmış kadınların dramı anlatıldı.

Gösteri boyunca Human Rights Solidarity gönüllüleri Hanım Büşra Erdal, Ayşenur Parıldak ve Figen Yüksekdağ gibi görüşlerinden veya aidiyetlerinden dolayı hapsedilen kadınların salıverilmesi çağrısında bulunan pankartlar taşıdı. Manchesterlı kadın gönüllüler meraklı izleyicilere çiçek ve el ilanları dağıtarak Türkiye’de yaşanan insanlık dramına dikkatleri çekmeye çalıştı.

[TR724] 8.3.2020

Yaren bu sene eşiyle geldi! [İlker Doğan]

Bu haber, Yaren Leylek’le balıkçı dostu Adem amcanın hikayesi anlatıyor… İçinizi ısıtacak, dertlerinizi bir an olsun unutturacak, 9 yıldır kesintisiz süren bir dostluğun hikayesi… Yaren Leylek tam 9 yıldır Nisan ayının son haftalarında balıkçı Adem amcanın kayığına konuyor. Birlikte ava çıkıyorlar. Ancak bu yıl biraz geç kaldı. Adem amca, biraz korktuğunu anlatıyor: “6 Mart’ta geldi. Geç kalınca biraz korktum. Ama bu kez ilk defa eşiyle geldi. Şimdi yeni olacak yavrularını birlikte büyüteceğiz.”

Yaren Leylek’in ismini ilk kez önceki gün (7 Mart) duydum… Sosyal medyada gezinirken doğa fotoğrafçısı Alper Tüydeş’in bir paylaşımıyla karşılaştım. Tüydeş, “Sonunda Yaren de Geldi! Ve göçten gelir gelmez soluğu yine Adem amcanın kayığında aldı. Dile kolay 9 yıldır bu böyle. Önceki gelişine göre 1 hafta gecikince çok korkmuştuk lakin müjdeli haber dün gece geldi. Ve bu sabah kayıklarında o efsane pozu yeniden verdiler. Gözümüz aydın.” diyordu. Biraz merak, biraz gazetecilik refleksiyle araştırmaya başlayınca kendimi olağanüstü bir hikayenin tam ortasında buldum.

TÜRKİYE’NİN LEYLEK KÖYÜ

Hikaye Eskikaraağaç köyünde geçiyor… Bursa’nın Karacabey İlçesine bağlı bir köy burası. Uluabat Gölü’nün hemen dibinde… Bu şirin köy 2011 yılında Avrupa Tabiat Mirası Vakfı tarafından Avrupa Leylek Köyü seçilmiş. Avrupa’daki leylek köyleri ağının Türkiye’deki tek temsilcisi… Avrupa Leylek köyleri zincirine dâhil olan ve leylek köyü bulunduran diğer ülkeler ise şöyle; Macaristan, Slovakya, Polonya, Bulgaristan, İspanya, Slovenya, Hırvatistan, Yunanistan, Almanya, Makedonya, Sırbistan, Romanya, Avusturya ve İsviçre. Eskikaraağaç köyünde her yıl Haziran ayında ‘Uluslararası Leylek Festivali’ düzenleniyor.

LEYLEKLERE ÖZEL ALT YAPI ÇALIŞMALARI

Baharın müjdecisi leylekler her yıl nisan ayının sonlarında gelmeye başlıyorlar. Köy her yıl ortalama 30-40 leyleği misafir ediyor. Her yıl nisan ayında leyleklerin yuvaları belediye ekipleri tarafından onarılıyor, sağlam hale getiriliyor. Köyde ve Uluabat Gölü civarında yapılan çalışmalarla insan etkisine dayalı leylek ölümlerinin en aza indirilmesi hedefleniyor. Köye gelen tüm leylek aileleri ve sayıları gözlem evi içerisinde oluşturulan sistemde kayıt altında tutuluyor.

5 AY SÜREN MİSAFİRLİK

Bu yazının kahramanlarından biri olan Yaren leylek de tam 9 yıldır bu köyün misafirlerinden. Yaren leyleğin çoğunlukla nisan sonunda başlayan misafirliği yaklaşık 5 ay sürüyor. Nisan ayının sonunda gelen Yaren, yaklaşık 1-1,5 ay sonra anne oluyor. Ağustos sonu, eylül başı gibi yeni yavrularıyla Hatay üzerinden Güney’e doğru göç ediyor. Tıpkı diğer leylekler gibi…

GÖÇ YOLCULUĞU 4-5 HAFTA SÜRÜYOR

9 yıl önce köye ilk geldiğinde başlıyor Adem amcayla dostlukları. Ve o günden bu yana sürüyor. Balıkçı Adem amca, Yaren’i evladı gibi beklediğini anlatıyor. Bu yıl biraz geç kaldı Yaren. 6 Mart’ta tamamladı 4-5 hafta süren göçünü ve kanatlarının tozuyla Adem amcanın kayığındaki yerini aldı. Bir de sürprizi vardı; bu kez eşiyle geldi!

GEÇ KALINCA ENDİŞELENDİM

Adem amca, her yıl Yaren’i büyük bir heyecanla beklediğini anlatıyor. Bu yıl geç kalınca endişelendiğini söylüyor dün yayınlanan videosunda; “Her yıl Nisan ayının sonunda gelirdi. Ben de her göle açıldığımda gökyüzüne bakarım; ‘geliyor mu’ diye… Bu kez gelmedi. Korktum. ‘Acaba bir şey mi oldu’ dedim. Ama şükürler olsun ki geldi. Eşiyle gelmiş bu yıl. Çok sevindim. Şimdi onun yeni yavrularını birlikte büyüteceğiz. 5-6 ay onlara ben bakacağım, besleyeceğim.”

YAREN İÇİN BALIK TUTMAYA GİTTİ

Geçimini balıkçılıkla sağlayan Adem amca, 5 ay boyunca Yaren’le birlikte ava çıkıyor. Avladığı balıklardan küçük olanları Yaren’e atıyor. Yaren leylek atılan her balığı havada yakalıyor. Doğa fotoğrafçısı Alper Tüydeş, ikili arasındaki ilişkiyi şöyle anlatıyor: “Adem amcaya gidip Yaren’in geldiğini haber verdiğimde ağzı kulaklarına vardı. İlk önce yuvasında ziyaret ettik Yaren’i. Akşam üstü hemen ağlarını attı göle attı. Sırf Yaren için balık yakaladı.”

[İlker Doğan] 9.3.2020 [TR724]

Prof. Dr. Fincancı: ‘‘İşkenceyi gizleyen doktor TCK’ya göre suçun failleri arasına katılmaktadır’’

Türkiye’nin sayılı adli tıp uzmanlarından olan Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde işkenceye uğrayan yaklaşık 50 kız öğrenciye darp ve cebir bulgusu olmadığı yönünde rapor düzenleyen Ankara Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi’nde görevli doktor ve başhekimin işkenceye gizleyerek suç işlediğini kaydetti.

‘‘İSTANBUL PROTOKOLÜ’NE AYKIRI’’

Sosyal medya üzerinden bir açıklama yapan Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, gözaltında iken sağlık muayenesine götürülen kız öğrencilerin polis gözetiminde muayene edilmesinin İstanbul Protokolü’nün temel ilkelerine aykırı olduğunu kaydetti. Doktor tarafından verilen rapor örneğini paylaşan Prof. Dr. Fincancı, ‘‘Rapor örneğinde görüldüğü üzere “uygun ortam sağlandı” işaretlenmiş, ama “güvenlik görevlisi” de işaretli. Bu güvenlik görevlisinin muayene ortamında olduğunu gösteriyor. Oysa güvenlik görevlisinin muayene ortamında bulunması mahremiyet, dolayısıyla etik ilke ihlalidir. BM kılavuzu olan İstanbul Protokolü’nün (İP) temel ilkelerine de aykırıdır.’’ İfadelerini kullandı.

Doktorun kaşeleyip verdiği raporda sağlık muayenesine çıkarılan kız öğrencilerinin giysilerinin kısmen çıkarıldığının belirtildiğine dikkat çeken Fincancı şöyle devam etti: ‘‘Giysilerin kısmen çıkarıldığı belirtilmekte olup, tıbbi muayenenin uygun koşullarda yapılmadığının göstergesi ve gene İP ilkelerinin ihlalidir. Tıbbi öykü, kişinin yakınmaları yoktur. Bu eksiklikler de İP İlkelerine aykırıdır. Sonuçta “darp ve cebir bulgusu yoktur” yazılı kaşe ise en hafif tabiriyle özen eksikliğidir.’’

‘‘RAPOR DÜZENLEYEN HEKİM VE BAŞHEKİM DE İŞKENCE FAİLLERİ ARASINA KATILMAKTADIR’’

Hastanede böyle bir raporun düzenlenmesinden haberdar olup işlem yapmayan başhekim ve raporu düzenleyen doktorların işkencenin gizlenmesine neden olduğunu belirten Prof. Dr. Fincancı, ‘‘Etik ilkelere göre işkenceye katılım suçu işlemekte, işkenceye göz yumma davranışı düşünüldüğünde TCK’ya göre işkence suçunun failleri arasına katılmaktadırlar. Tıbbi belgelemenin yeterli olmaması işkencenin önlenmesini de sekteye uğratarak her gün yeni işkence iddialarıyla karşı karşıya kalmamıza yol açmaktadır. Kim ve ne suç işlemiş olursa olsun işkence uygulanamaz. İşkence mutlak yasaktır. İşkenceye göz yumma hatta destekleme yönünde görüş bildirenler bilmelidir ki, işkencenin sürdüğü koşullarda hiç kimse işkenceden bağışık olmaz.’’ diye konuştu.

[TR724] 9.3.2020

‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ davasında emsal karar: Tarafsızlığı ortadan kalktı!

Ankara 46. Asliye Ceza Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, ‘iblis’ diyen bir vatandaşa, Türk Ceza Yasası’nın 299. maddesinde düzenlenen ‘cumhurbaşkanına hakaret’ suçundan değil, 125. maddedeki ‘hakaret’ suçundan ceza verdi. “16 Nisan 2017’deki referandumdan sonra cumhurbaşkanının tarafsızlığının hukuken ortadan kalktığına” işaret eden mahkeme, kararın gerekçesinde, ‘sanığın Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı sıfatıyla yaptığı icraatlarından dolayı değil, siyasi bir kişilik, parti başkanı olarak gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle hakaret suçunu işlediğini’ kaydetti.

K.D. adlı bir yurttaş, 2018 yılında, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda, “Erdoğan’ın seçimleri usulsüz şekilde kazandığını ima ederek, “Atatürkçü en az yüzde 30’un, Erdoğan’ı ‘hırsızlıklarıyla’ anacağını” öne sürdü. K.D. paylaşımında, “Al, seçim senin olsun iblis” ifadesini kullandı. Savcılık K.D. hakkında “cumhurbaşkanına hakaret” suçundan dava açtı. Ankara’da başlayan davanın duruşmasında sanık avukatı Doğan Erkan, “Resmiyette dahi olsa partiler üstü cumhurbaşkanı için düzenlenmiş TCK 299 maddesi, 16 Nisan referandumundan sonraki Cumhurbaşkanlığı’nın yeni statüsü karşısında uygulanamaz” dedi. Mahkemenin kıdemli yargıcı, 25 Şubat’taki duruşma sonunda sanığın “iblis” sözüyle hakaret suçunu işlediğine karar verdi. Ancak sanığı, savcının istediği “cumhurbaşkanına hakaret” maddesinden cezalandırmayan yargıç, bunun yerine sanığa TCK’nin 125. maddesindeki normal kişilere uygulanan “hakaret” suçundan 5 ay hapis cezası verdi.

‘TARAFSIZLIK HUKUKEN YOK’

Kararın gerekçesinde, “Söz konusu suçun, katılanın Cumhurbaşkanlığı sıfatı ile ilgili değil, iktidar partisinin genel başkanı olması sıfatıyla, seçimde ‘hile’ yapıldığından söylendiğinden anayasa değişikliğinden sonra cumhurbaşkanının tarafsızlığı en azından hukuken ortadan kalktığından ve de cumhurbaşkanı aynı anda yürütmenin başı ve de iktidar partisinin lideri olduğundan, bu husus TCK 299. maddesinin kabul edildiği dönemde öngörülmediğinden, eylemine uyan TCK’nin 125. maddesinden 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildi” denildi.

‘MAHKEMEYİ İLGİLENDİRMEZ’

Sanığın “hırsızlıklar” sözünün ağır bir eleştiri olduğunu, bu nedenle ceza verilmeyeceğini belirten mahkeme, sanığın “Al, seçim senin olsun iblis” sözüne ilişkin de şu değerlendirmeyi yaptı: “Burada sanık, katılanın parti başkanı olarak seçime hile karıştırdığını düşünürek (doğru ya da yanlış mahkemeyi ilgilendirmez), ‘iblis’ demiştir. Katılanın Cumhurbaşkanlığı ya da yürütmenin başı olarak yaptığı icraatlerinden dolayı değil, siyasi bir kişilik olarak, parti başkanı sıfatıyla yapmış olduğunu düşündüğü haksız eylemlerinden dolayı hakaret etmiştir ve ‘iblis’ sözü ‘hırsızlık’ biçiminde dahi olsa, herhangi bir eylemi içermeyip doğrudan doğruya kişinin sıfatına ilişkin soyut bir nitelendirme olduğundan, ağır eleştiri sınırları dışındadır.”

[TR724] 9.3.2020

Petrol fiyatları çakıldı! Türkiye’de pompa fiyatlarında yine indirim yok

Petrolün varili 70 dolardan kısa sürede 31.43 dolara gerilemesine rağmen Türkiye’deki pompa fiyatlarına yansımaması tepkilere neden oluyor.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ve OPEC dışı bazı ham petrol üreticisi ülkelerin anlaşmaya varamamasının ardından Brent petrolün varil fiyatı yüzde 25 düşerek 31.43 dolar oldu. ABD West Texas Intermediate ise Brent petrol fiyatını yüzde 27 düşürerek 30 dolara indirdi. Petrol fiyatlarında 1. Körfez Savaşı’ndan bu yana en büyük düşüş görüldü.

Avusturya’nın başkenti Viyana’da düzenlenen ve yaklaşık 7 saat süren OPEC toplantısında ek üretim kesintisi kararında uzlaşılamamıştı.

OPEC Genel Sekreteri Muhammed Barkindo, “Bu toplantıyı sona erdirdik ancak istişareler devam edecek, birkaç oylama meselemiz var, herkesi bir araya getirmemiz gerekiyor, fikir birliği önemli.” demişti.

OPEC ve OPEC dışı ülkelerin toplantısında ek üretim kesintisi kararının çıkmaması küresel piyasada arz fazlasında artış riski oluştururken, Çin’de ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) dünya genelinde ham petrol talebini olumsuz etkiliyor. Her iki durum petrol fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturuyor.

[TR724] 9.3.2020

Turgay Tanülkü: Bu ödülü şuan cezaevinde bulunan 725 çocuk için aldım

Üsküdar Üniversitesi Senatosu tarafından 24 altın değeri yaşatmak amacıyla kamuoyu tarafından alanında örnek olan kişi ve kurumlara verilen Yüksek İnsani Değerler Ödülleri, beşinci kez sahiplerini buldu.

Devlet Tiyatroları Sanatçısı Turgay Tanülkü, törende ödül aldı. Duygu yüklü bir konuşmaya imza atan 66 yaşındaki oyuncu, bu ülkeye çok şey borçlu olduğunu söyledi.

Konuşmasında gözyaşlarını tutamayan Tanülkü, bu ödülü şuan cezaevinde bulunan 725 çocuk için aldığını belirtti, “Ben iyiliği kendime yapıyorum aslında. Özlem duyduklarımı çocuklarla paylaşıyorum” diye konuştu.

Tunaülkü şöyle konuştu: “Aslında iyiliği bu ülke öğretti bana. Ben yetimhaneydim. Babam erken yaşta ölmüştü. Anam üç gün aynı çorbayı koyunca burun kıvırırdık. Anam ‘Sokağa bakın’ derdi. Anlamıyordum. 16 yaşında öğrendim sokağa bakmayı. Sokakta bizden daha kötü olanlar vardı ve 17 yaşımda cezaevine girdim.”

“Bu ülkeye çok şey borçluyum. Yaratandan sonra bu ülkenin insanlarına borçluyum çünkü hep yatılı kaldım. Hep devlet baktı bana ve tanımadığım insanların vergileri, benim kursağımdan ve çocuklarımın kursağından geçiyor. Demek ki bu ülkenin insanlarına minnettarım.”

“İyilik yapmıyorum aslında, iyiliği ben kendime yapıyorum. Özlem duyduklarımı evlatlarımızla paylaşıyorum. Ne zaman cezaevindeki çocuk sokak çocuklarıyla, sokak çocukları senin evindeki çocukla aynı salıncakta hep birlikte sallanırlarsa işte o zaman ülkemde barışı yakalarsın.”

[TR724] 9.3.2020

Bir şantaj hikayesi: ‘Bana bakın ha….’

Türkiye’deki Suriyeli mülteciler siyasi rant unsuru olarak kullanılmaya devam ediyor.

Mağdur insanlar AKP rejiminin çıkarı için her kriz döneminde Avrupa’ya karşı şantaj malzemesi yapıldı yapılıyor. Erdoğan, ‘Para vermiyorsunuz, bana bakın ha… O kapılar açılır…’ tehdidini bu kez icraata dönüştürdü.

Her seferinde bu tehditlere boyun eğen Batılı ülkeler ise yine Erdoğan’ı parayla susturmak derdinde. Olan ise kadın, çocuk yerinden yurdundan edilen milyonlarca göçmene oluyor.


[TR724] 9.3.2020

Gönderenleri pişman ettiler [Hasan Cücük]

Guus Hiddink, Joachim Löw, Vicente Del Bosque, Mircea Lucescu, Arthur Zico… Bu isimler futbola biraz ilgi duyanların yabancısı değil. Hepsi bir dönem Türkiye’de çalıştı. Türkiye’ye geldiklerinde de kariyerleri oldukça başarılı olan bu isimler havaalanında taraftarlarca büyük bir coşkuyla karşılandı. Futbol kulüplerinin yöneticileri onları takımlarının başına getirebilmek için kimi zaman günlerce, kimi zaman ise aylarca çalışmak zorunda kalmıştı. Ancak bu çabalar ve seyircilerdeki coşku uzun soluklu olmamış ve en kibar ifadeyle bu hocaların ‘kulüple ilişkileri kesilmişti’. Türkiye’de eleştirilen bu isimler, gittikleri takımları zirveye çıkarmayı başardı.

Hollandalı teknik direktör Guus Hiddink 1990 yılında Fenerbahçe ile anlaştığında PSV Eindhoven’ı şampiyon yapmış bir hoca olarak Türkiye’ye gelmişti. Fenerbahçe ligin ilk maçında ikinci ligden çıkan Aydınspor’a 6-1 yenilince Hiddink’in Türkiye kariyeri başlamadan bitmişti. Geleceğe dair vaatleri nedeniyle adı ‘masalcı dede’ye çıkmış bir “Bıyıklı Hollanda Köylüsü’ olmuştu artık. Fenerbahçe Kulübü Başkanı Metin Aşık’ta bu eleştirileri ciddiye alınca Hiddink’e yol görünmüştü. Fenerbahçe’den sonra İspanyol devi Real Madrid ve Valencia takımlarını çalıştıran Hiddink, ardından Hollanda Milli Takımı’nın başına geçmiş ve ülkesine 1998 Dünya Kupasında yarı final oynatmıştı. 2000-2002 yılları arasında çalıştırdığı Güney Kore Milli Takımı’na da Dünya Kupasında yarı final oynatma başarısı gösterdi. Ardından Avustralya Milli Takımını çalıştırdı ve 32 yıl aradan sonra bu ülkeyi Dünya Kupası finallerine götürdü. 2006’da başına geçtiği Rusya Milli Takımı da Hiddink’in önderliğinde 2008 yılındaki Dünya Kupası’nda yarı final oynadı. Kovulduğu Türkiye’ye dönüşü A Milli Takım’la oldu ama ikinci gelişi de hüsran oldu. Hiddink, PSV ile 6 Hollanda şampiyonluğunun yanı sıra 1988’de o yıllarda adı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası olan şimdinin Şampiyonlar Ligi’ni kazandı.

Fenerbahçe 1998 yılında Alman antrenör Joachim Löw ile anlaşmıştı. Her şey iyi başlamış Fenerbahçe hem taraftarını mutlu eden bir oyun oynuyor hem de şampiyonluğun en güçlü adayı olarak dikkat çekiyordu. Ancak ligin ikinci yarısıyla birlikte Uche ve Metin Diyadin’in sakatlanmasıyla şansı dönmüş ve sarı lacivertli kulüp Löw’le yollarını ‘stajer’ olduğu gerekçesiyle ayırmıştı. Löw Fenerbahçe’den sonra Avusturya’nın en büyük kulüplerinden Austria Wien’i çalıştırdı. Ardından Almanya Milli Takımı’nda Jurgen Klinsmann’ın yardımcılığını yaptı ve Almanya 2006 yılında Dünya üçüncüsü oldu. Klinsman’ın ayrılmasıyla da Alman milli takımının başına geçti. Euro 2008’de Almanya’yı finale çıkaran Löw, 2014’de ise Almanya’yı dünya şampiyonluğa taşıdı. 14 yıldır Almanya’nın dümeninde oturmaya devam ediyor.

İspanyol teknik direktör Vicente Del Bosqeu 2004 yılında Beşiktaş’a geldiğinde Real Madrid takımında uzun yıllar yardımcı antrenör olarak çalışmış ve John Benjamin Toschak’ın ayrılmasının ardından takımın teknik patronu olmuştu. Real Madrid onun döneminde iki şampiyonlar ligi kupası, bir kıtalararası kupa, bir süper kupa ve iki de lig şampiyonluğu kazanmıştı. Beşiktaş’ta ancak yarım sezon çalışabilen İspanyol Hoca sözleşmesi tek taraflı feshedilerek gönderilmişti. Bir süre takım çalıştırmayan Del Bosqeu, 2008’de çalıştırmaya başladığı İspanya Milli Takımı’nı 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’de zirveye taşıdı.

Mircea Lucescu Türkiye’de hem Galatasaray’ı hem de Beşiktaş’ı birer kez şampiyon yapmıştı. Kılık kıyafeti ve görünümü nedeniyle “Romen köylüsü” adı takılan Lucescu Galatasaray’ın maddi krizle boğuştuğu dönemde takımı şampiyon yapmayı başarmış ancak Fatih Terim’i yeniden takımın başına getirmek isteyen Sarı Kırmızılı kulüp tarafından gönderilmişti. Ardından çalıştırdığı Beşiktaş’la da yollarını ayırmak zorunda kalan Lucescu Türkiye’den sonra gittiği Ukrayna’da Shakhtar Donetsk’le Dinamo Kiev hegomanyasını yıktı. 8 Ukrayna şampiyonluğu gören, Lucescu 2009’da ise UEFA Kupası’nı kaldırdı. Lucescu, istenilmediği Türkiye’ye dönüşü A Milli Takım’la oldu ancak finali oldukça kötü tamamladı.

Fenerbahçe’de iki sezon çalışan ve bir lig şampiyonluğu kazanan Arthur Zico, sarı- lacivertli kulübe Avrupa’daki en iyi başarısını kazandırmasına rağmen Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmıştı. Fenerbahçe’den sonra Özbekistan takımı Bunyodkor ile şampiyonluk yaşayan Brezilyalı teknik adam, CSKA Moskova, Olympiakos ve Flamengo takımlarında görev yaptı. Aradan yıllar geçmesine rağmen Fenerbahçe taraftarı Zico’nun gönderilmesinin haksızlık olduğunu dile getirmeye devam ediyor. En çokta ‘iyi insan, kötü antrenör’ söylemi Zico’yu yaralamıştı.

[Hasan Cücük] 9.3.2020 [TR724]

Yolsuzluk “Humus” adıyla meşrulaştırılabilir mi? (2) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Geçen yazımızda, Ehl-i Sünnet ulemasına göre devlet başkanının, elde edilen ganimetler üzerinde humus hakkının olup olmadığı üzerinde durduk. Şiîlerin dışında, ulemadan hiç kimsenin bunu tecviz etmediğini belirttik. Acaba devlet başkanının, “halife” veya “imam” vasfıyla devlet gelirleri üzerinde başka bir hakkı var mıdır?

Devlet Başkanının Maaşı

Hemen belirtmek gerekir ki devlet başkanı, devlet gelirleri ve kamu malları karşısında diğer vatandaşlardan farksızdır. Yapması gereken de vali, hakim veya komutan gibi diğer devlet memurlarında olduğu gibi geçimine yetecek ölçüde bir maaş almasıdır.

Allah Resûlü’nün (s.a.s) ve ondan sonra gelen dört halifenin uygulamaları, devlet anlayışının ve siyaset düşüncesinin şekillenmesi noktasında ayrı bir öneme haizdir. Devlet başkanının, beytülmal ile nasıl bir ilişkisinin olduğunu, devlet gelirlerinden ne ölçüde istifade edebileceğini anlamanın yolu da onların hayatlarına bakmaktır.

Daha önce de zikrettiğimiz üzere Kur’ân-ı Kerim, savaş yapılmaksızın sulh yoluyla kazanılan fey gelirleriyle, ganimet mallarının bir kısmının Hz. Peygamber’e ait olduğunu bildirmiştir. Ne var ki O, hiçbir zaman bu malları tamamıyla kendine mâl etmemiş; daima ihtiyaçlarından ve aile fertlerinin nafakalarından arta kalan miktarı beytülmale aktarmıştır. Yani harp için silah satın alma, fakirleri doyurma ve muhtaçlara yardım etme gibi kamusal hizmetlere harcamıştır.

Efendimiz’in (s.a.s) son derece sade ve mütevazi bir hayat yaşamış olması ve geride silahlarının, beyaz bir katırın ve az miktarda bir arazi parçasının dışında bir miras bırakmaması da bunu gösterir. Kaldı ki o, arazinin gelirinin ailesi için harcanmasını, kalan malların ise devlet hazinesine devredilmesini vasiyet etmiştir. Ulema da, “Biz peygamberler zümresi miras bırakmayız; bizim geride bıraktığımız her türlü servet sadakadır.” (Buhârî, Humus 1) hadisinden hareketle O’nun vefatını müteakip geride bıraktığı malların kamusal hizmetlere harcanacağını belirtmiştir.

Allah Resûlü’nün, vefatından kısa bir süre önce elinde kalan yedi dirhemin fakirlere dağıtılmasını istemesi ve bununla Allah’ın huzuruna çıkmaktan haya edeceğini belirtmesi de O’nun mal karşısındaki istiğnasını ve hassasiyetini anlama adına oldukça önemlidir. Vefat ettiği sırada zırhının, borcu karşılığında bir Yahudi’nin elinde rehin bulunduğunu da hatırlatmakta fayda var.

Hz. Ebu Bekir, halife olduktan sonra, beytülmalden bir şey almayı düşünmez; çalışarak ve ticaret yaparak geçimini sağlamaya devam eder. Ta ki Hz. Ömer’in yapacağı teklife kadar. Hz. Ömer, başka işlerle uğraşmasının onu devlet işleriyle ilgilenmekten alıkoyacağını düşünür. Bu sebeple de ona maaş bağlanmasını teklif eder. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’in bu teklifine kadar devlet mallarından şahsı için bir harcama yapmaz.

Onun şu sözleri kamu mallarına bakışını net olarak ortaya koyar: “Ben kendimi Allah’ın malı (kamu maları) ve Müslümanların fey gelirleri karşısında, yetimin mallarına bakmayı üstlenen vasi yerine koydum. Eğer vasi zenginse bakmakta olduğu yetimin mallarından bir şey alamaz. Fakirse bu durumda örfe uygun bir şekilde istifade eder.” (Tarihu’l-Yâ’kûbî, 2/25)

Hz. Ebû Bekir’in ölüm döşeğindeki sözleri ve vasiyeti, onun hayatı boyunca bu sözlerine bağlı kaldığını gösterir. Zira o,  vefatından önce kızı Hz. Aişe’ye, Müslümanların hazinesini zenginleştirmeye karşı büyük arzu duyduğunu ve beytülmalden maaş almak istemediğini belirttikten sonra, o zaman kadar hazineden aldığı toplam miktar karşılığında filan yerdeki tarlasının hazineye verilmesini ve kendisine tahsis edilen köle, deve ve elbisenin de öldüğü zaman Hz. Ömer’e teslim edilmesini vasiyet etmiştir. Ölümünden sonra onun bu vasiyeti yerine getirilmiştir. Dolayısıyla o, ihtiyacından arda kalan bütün malları yeniden beytülmale iade etmiştir. Onun bıraktığı malları ve vasiyetini öğrenen Hz. Ömer, “Kendinden sonra halife olacak kimseye çok zor bir görev bıraktın.” demiştir.

Hz. Ömer her ne kadar Hz. Ebu Bekir’e devlet hazinesinden maaş alması teklifini yapan kişi olsa da, ilk zamanlar o da maaş almaya yanaşmaz. Devlet işlerinden arda kalan vakitlerinde nafakasını karşılayabilmek için ticaretle meşgul olur. Fakat ikisini bir yürütmenin zorluğunu gördükten sonra, sahabenin önde gelenlerini toplar ve durumunu arz eder. Hz. Ali de kendisinin ve ailesinin nafakasına yetecek bir miktar maaş alabileceğini, bunun ötesinde bir şey almasının caiz olmayacağını belirtir. Geri kalan sahabeler de Hz. Ali’nin bu görüşüne iştirak eder.

Nitekim başka bir seferinde Hz. Ömer’e, “Allah’ın malından (beytümalden) senin için helâl olan nedir?” diye sorulduğunda o, Kureyş’ten orta halli bir ailenin yiyeceğiyle, birisi yazın birisi de kışın giyilmek üzere iki elbiseden ibaret olduğunu belirtir. Ardından da kendisinin de Müslümanlardan bir fert olduğunu, (divanlardan veya ganimet mallarından) onlara ne düşerse, kendisine de aynısının düşeceğini ekler. (Ebu Ubeyd, Kitâbü’l-emvâl, s. 268)

Hz. Ömer de tıpkı Hz. Ebu Bekir gibi devlet malı karşısındaki konumunu, yetimin mallarından mesul olan vasinin konumuna benzetmiştir. Şu sözler ona aittir: “Ben kendimi ve sizi bu devlet malı karşısında yetimin mallarını idare eden veli/vasi yerine koydum. Zira Allah Teala onlar için şöyle buyurur: “İhtiyacı olmayan veli, yetim malına tenezzül etmesin. Muhtaç olan ise meşru surette, ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yararlansın.” (en-Nisâ, 4/6; Ebu Yusuf, Kitabü’l-harac, s. 46)

Hz. Osman, zengin olduğu için devlet hazinesinden herhangi bir maaş almaz. (Serahsi, el-Mebsût, 3/19) Zira o, Müslüman olmadan önce de, Müslüman olduktan sonra da zengin bir tüccardır. O, gelirin yarısını almak üzere mudarebe ortaklıkları (sermaye bir taraftan, iş ve emek de diğer taraftan olmak üzere yapılan ortaklık) kurmuştur. (İbn Sad, et-Tabakatü’l-kübrâ, 3/44)

Hz. Ali’nin devlet malları karşısındaki tavrı da seleflerinden farklı olmamıştır. İmam Serahsi’nin verdiği bilgiye göre o şöyle demiştir: “Benim sizin malınızdaki hakkım, günde sadece iki tabak tirit yemeğidir.” (Serahsi, el-Mebsut, 3/19) Ebu Ubeyd ise Hz. Ali’nin hilafeti boyunca hazine malından sadece iki parça elbise aldığını belirtmiştir. (Ebu Ubeyd, Kitâbü’l-emvâl, s. 290)

Emeviler döneminde beytülmalin kullanımı konusunda suiistimaller yaşansa da, Raşit Halifeler’in izini takip eden Ömer b. Abdülaziz, bu konuda da kendine onları örnek alır. O, Emevi hanedanından kendisine intikal eden mallara gayrimeşru veya şüpheli nazarıyla baktığı için, halife olur olmaz bunların tamamını fakir ve yetimlere dağıtır. Arkasından defterdara bir işçinin günde kaç liraya çalıştırıldığını sorar, 4 dirhem olduğunu öğrenince, kendisi ve ailesinin geçimi için bu miktarda bir maaşın kendisine bağlanmasını talep eder. Dolayısıyla onun devletten aldığı maaş, bir işçinin aldığıyla eşit olur.

Esasında dört halife dönemi de, Ömer b. Abdülaziz dönemi de devletin yeni fetihler vasıtasıyla çok fazla ganimet ele geçirdiği yıllardır. Fakat onların hiçbirisi, “Bizim ganimet malı üzerinde humus hakkımız var” gerekçesiyle bundan pay almayı düşünmemiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Bizim bir işimizde çalışan kimsenin, hanımı yoksa evlensin, evi yoksa kendisine bir ev edinsin, bineği yoksa bir binek edinsin ve hizmetçisi yoksa bir hizmetçi tutsun. Kim bunlardan başka şeyler edinirse, o kimse kenz (mal stoklama) yapmıştır. Allah böyle bir kimseyi kıyamet gününe bir hain veya hırsız olarak getirir.” (Ebu Davud, Harac 9)

Ulema bu hadisten hareketle, devlette çalışan bir memurun zaruri ihtiyaçlarını giderecek ölçüde bir maaş alması gerektiği hükmünü çıkarır. Onlar bu genel hükümden devlet başkanını da istisna etmez. Mesela meşhur Hanefi fakihi İmam Serahsi, devlet başkanının zengin olması durumunda hazineden maaş almamasının daha uygun olacağını, muhtaç olduğunda ise ancak geçimini temin edebilecek ölçüde bir maaş alabileceğini belirtir. (İmam Serahsi, el-Mebsut, 3/19)

İslâm’da Devlet Bütçesi ismiyle hacimli bir çalışma yapan Prof. Dr. Celal Yeniçeri, konuyla ilgili delilleri naklettikten sonra şu çıkarımda bulunur: “Halifenin (devlet başkanının), devlet gelirleri üzerinde, herhangi bir Müslümandan daha fazla bir hakkı bulunmadığından, devlet gelirleri onun şahsi hazinesinin kaynaklarını oluşturamazlar.” (s. 139)

Netice

Peygamber Efendimiz (s.a.s) farklı hadislerinde, insanların farklı isimler altında haram irtikâp etmelerini ahirzaman alametlerinden birisi saymıştır. Konuyla ilgili hadislerden birisi şu şekildedir: “Bu ümmet, nebiz (meşrubat) adı altında içkiyi, alışveriş adı altında faizi, hediye adı altında rüşveti helâl saydığı ve bir de zekâtı ticarete konu yaptığı zaman (yani sevabı ahirette görülecek zekât ibadetini, dünyevî çıkarları istikametinde kullandıkları zaman), işte bu onların helaki olur. Çünkü bu takdirde onların günahları iyice artar.” (Kenzu’l-ummâl, 14/226)

Şia, müt’a adı altında zinayı, takiyye adı altında hile ve aldatmayı mubah saydığı gibi, humus adı altında da haksız yere milletin malını yemeyi mubah görmüştür. Ne var ki farklı tevil ve yorumlarla haram bir fiilin ismini ve suretini değiştirmek, onun haramlık sıfatını kaldırmaz ve onu helâl hale getirmez. Şayet isim ve şekillerin değiştirilmesiyle gerekçe ve hükümler de değişseydi ortada dinden eser kalmazdı. Hükümlerin şekil ve kalıplara değil, mana ve muhtevaya bağlı olması da fıkıhta temel kaidelerden birisidir.

İslâm’ın hırsızlık, rüşvet, gasp, kul hakkı yeme gibi haramlar karşısındaki tavrı nettir. Bunları yasaklayan çok sayıda ayet ve hadis varit olmuştur. İsmine; yardım, hediye, bağış, humus demek, hırsızlık ve yolsuzlukları haram olmaktan çıkarmaz. Bilakis eğer bir kişi bâtıl bir kısım tevillerle bu tür haramları helâl gibi göstermeye, gayrimeşru fiilleri meşrulaştırmaya çalışırsa, çok daha büyük günah işlemiş olur. “Parti müftülerinin” vermiş olduğu fetvalar da ahirette onu kurtarmaya yetmez.

Ulemanın ısrarla belirtiği üzere din, muamelattır, helal-haramdır. Dinin ve Müslüman kimliğinin korunması İslam’ın koymuş olduğu yasaklara riayet etmeye, kırmızı çizgileri aşmamaya bağlıdır. Dahası toplum hayatının dirlik ve düzeninin korunması da haramlardan uzak durmaya bağlıdır. Haramlardan uzak durmaksızın özellikle dinin, nefsin, neslin, aklın ve malın korunmasından ibaret olan zarurî maslahatların korunabilmesi mümkün değildir. Bu yasakların korunamadığı bir toplumda telafisi mümkün olmayan büyük zararlar ortaya çıkacak, insanların can ve mal güvenliği kalmayacaktır. Eğer günümüzde genel anlamda bir ahlâkî kriz yaşanıyor ve toplum ciddî bir dejenerasyona maruz kalıyorsa, hiç şüphesiz bunun en başta gelen sebeplerinden birisi helâl-haram hassasiyetinin kaybolmasıdır.

Son olarak anayasada kendisini “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” olarak tanımlayan bir rejimde; halifeden, itaatten, ganimetten ve humustan bahsetmenin, böyle bir rejimi elinde tutma çabasını “cihat” olarak görmenin nasıl bir çelişki ve garabet olduğuna da işaret etmeden geçemeyeceğiz. Aynı şekilde bu “cihadın” hırsızlık ve rüşvetten elde edilen haram mallarla finansa edilmesinin, havuzda toplanan kirli paralarla hayır kurumları ve vakıflar tesis etmenin de İslâm’ın ruhuyla ve Müslüman mantığıyla nasıl uzlaştırılabildiğini gerçekten merak ediyoruz. Fakat bunlar başka yazıların konuları.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 9.3.2020 [TR724]