19 Temmuz Pazar günü haksız mahkûmiyet yaşayan “Tutsak Masumlara Vefa” programı düzenlenecek.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetini Hizmet Hareketi mensuplarına reva gördüğü Tenkil'de 500’den fazla insan hayatını kaybetti. 20 Temmuz 2016 ila 20 Temmuz 2018 tarihleri arasında uygulanan Olağanüstü Hâl (OHâL) rejimi fiilen devam ediyor. Hizmet Hareketi mensupları başta olmak üzere muhalif bütün kesimler ağır bir baskı altında.
ON BİNLERCE MASUM MAHPUSA VEFA
Hukuksuz bir şekilde özgürlüğü elinden alınan 100 binler de hapishanelerde. Tutsak masumlara destek için merkezi Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) bulunan "Advocates of Silenced Turkey (AST)" isimli insan hakları derneği tarafından bir vefa programı düzenlendi.
PROGRAMI TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN
YouTube aracılığı ile gerçekleştirilecek programda mağdur yakınların yaşadıkları, mağdurlar için yazılmış mektup, şiir ve özel klipler yer alacak. Ayrıca bir çok özel bağlantı da gerçekleştirilecek.
[Samanyolu Haber] 18.7.2020
İnsanı Batıran İki Tehlike: Yalan ve İftira [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
İnsan ve özellikle de mü’min için, dünya ve âhiret hayatı adına tehlikeli ve son derece çirkin davranışlardan biri de hiç şüphesiz ki yalan ve iftiradır. Yalan, gerçekte var olan bir şeyin aksini iddia etmek ve başkasını aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen sözdür. Yalandan daha özel bir anlama gelen iftira ise, bir kimseye asılsız bir şekilde suç, günah veya kusur sayılabilecek herhangi bir söz, davranış veya özelliği isnat etmektir.
Yalan ve iftira, İslam’ın büyük günah olarak gördüğü ve inananları bundan kaçınmaya davet ettiği çirkin bir davranıştır. Zira ikisinde de, insanın şeref ve haysiyetiyle oynama, onu zedeleme ve toplumda mahcup bir konuma düşürme söz konusudur.
Yalanın, kezibin zıddı doğruluktur, sıdktır. En belirgin özelliklerinin başında SIDDIK ve SÂDIK nitelemesi olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de, yalanla mü’minin, aynı karede bulunmasına asla cevaz vermemiştir.
Nitekim ashaptan birinin; “Ya Resûlallah! Mü’min korkak olabilir mi?” sorusuna “Evet” olabilir. (Yani o da iyi bir davranış değildir ama insanlık halidir olabilir demektir.) “Cimri olabilir mi?” sorusuna “Evet” olabilir (Yani o da iyi bir davranış değildir ama insanlık halidir olabilir demektir.) demesine rağmen, “Peki yalancı olabilir mi?” sorusuna ise; “Hayır! Asla yalancı olamaz!” şeklinde cevap vermiştir. (Muvatta, Kelam 19).
Yalan üzerine kurulan sistemlerin uzun ömürlü oldukları zannedilse de, yalancının mumu yatsıya kadar ya yanar ya da yanmaz, ya dayanır ya dayanmaz, mutlaka bir gün kurucularının başlarına yıkılır; geriye sadece esefli birer rüya ve hasreti çekilen birer hayal olarak kalırlar. Bu gerçekten dolayıdır ki kendisi doğruluk timsali olan Sadık Peygamber (s.a.s.), ümmetine hep doğruluğu tavsiye etmiş ve yalandan sakındırmıştır.
“Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi iyiliğe, o da sizi cennete ulaştırır. Kişi doğru olur ve dâima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddıklardan yazılır. Yalandan sakının. Yalan in sanı günaha, o da cehenneme götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır.” (Buhari, Edeb 69), “Dâima doğruluğu araştırın! Doğrulukta helâkinizi görseniz bile, muhakkak onda sizin için kurtuluş vardır.” (Münavi, Feyzü’l-Kadir, 3/232), “Doğruluk, insanın içinde güven ve iç huzuru meydana getirir. Yalana gelince o, burkuntudur, bulantıdır.” (Tirmizi, Kıyame 60) sözleri, bunlardan sadece birkaçını teşkil etmektedir.
Yalan, insandaki güven ve doğruluk niteliklerini ortadan kaldıran son derece kötü bir niteliktir. Zira hayatında birkaç defa yalan söylemiş bir insan, daha sonra kendisinden meydana gelecek olan bütün doğrulara da gölge düşürmüş olur.
Yalan, aynı zamanda münafıkların en başta gelen özelliklerindendir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) “Münafığın temel özelliği üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde de hâinlik eder.” (Har vurup harman savurur!) (Buhari, İman 24) buyurmuş, diğer bir rivayette de: “Düşmanlık yaptığında aşırılığa gider.” (Düşmanlıkta hız kesmez, öfkesini bir türlü yenemez, akla hayale gelmedik her türlü zulüm ve melaneti çekinmeden işler) (Müslim, İman 106) ilavesiyle bizlere hatırlatmıştır.
İftira da yalan kadar, hatta yalandan daha büyük bir günahtır. Zira hem yalanda hem de iftirada, insan ana merkezdedir. İnsanın değer ve masuniyeti ise Yüce Allah tarafından her şeyden üstün kabul edilmiş, bir insanın hayata kavuşturulması bütün insanlığın hayata kavuşturulmasıyla, bir insanın hayatına kastedilmesi, bütün insanlığın hayatına kastedilmesiyle eş tutulmuştur. Nitekim İbn Ömer’in (r.a.) Ka’be ile ilgili söylediği: “Şanın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak mü’minin Allah katındaki değeri senden de yüce!” (Tirmizî, Birr 85) beyanı da, yine insanın özellikle de mü’minin, Allah katındaki değerini göstermesi açısından oldukça önemlidir.
Yukarıdaki sözde, bir mübalağa yoktur. Zira Ka’be, Allah’ın evi olsa da, onu inşa eden, netice itibarıyla bir beşerdir. Fakat insanı ve özellikle de “hiçbir yere sığmam, ancak mü’minin kalbine sığarım” buyurduğu mü’mini yaratan ise Yüce Mevla’dır. Elbette ki Mevla’nın yarattığı ile insanın inşa ettiği arasında büyük fark vardır.
Müminin mümine, insanın insana, canı, malı ve ırzı (şahsiyeti) haramdır. İftira edenler, aslında ırz ve nâmus düşmanlarıdır. Bunlar, büyük haram işlemekte ve yığınları saptırarak günahlarına da günah katmaktadırlar. Böylesine bir günah, bir toplumu helâke sürükleyecek kadar büyük bir haramdır. Zira insanın bizzat kendisi değerli olduğu gibi, şânı, şerefi, haysiyeti de değerli ve üstündür. Hangi şekilde olursa olsun, ona hakaret edilmesi, ayıplanması, iftiralar atılması, kusurlarının veya duyulmasını istemediği fiillerinin sağa sola taşınması da yasaklanmıştır.
Başkalarını ayıplamamanın, aleyhinde konuşmamanın ve insanların kendisinden emin olduğu bir konumda bulunmanın önemine vurgu yapan Allah Resûlü (s.a.s.), insanların Müslümanca en fazîletlisinin, insanların elinden ve dilinden kendisini güvende hissettiği kimse olduğunu, (Buhari, İman 4), iki çene ve apış arası konusunda söz verip sözünü yerine getirene, Cennet’te kefil olacağını (Buhari, Rikak 23) müjdelemiştir.
Müslüman’ın nazarında elle yapılan kötülükle, gıybet, iftira, hakâret, aşağılama gibi dille yapılan hakaret ve aşağılama arasında temelde bir fark yoktur. Zira biri maddî yönünü, diğeri de mânevî yönünü zedelemektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) Mi’raç yolculuğunda bir kavmin yanından geçerken, onların demirden tırnaklarla kendi yüzlerini ve göğüslerini tırmalayıp yara bere içerisinde bıraktıklarını görür. Cibril’e bunun sebebini sorunca, bunların, insanları çekiştiren, iftiralarla şahsiyetlerini zedeleyen ve insanların gizliliklerini ortaya çıkaran kimseler olduğunu bildirir. (Ebu Davud, Edeb 35).
Kur’ân, kendisine inananlara, herhangi bir söz duyduklarında ve kendilerine bir haber geldiğinde, kesin bir karar vermeden, çok iyi araştırma yapmalarını, faraziye ve ihtimallerle karar vermemelerini emretmektedir. Zira insanlar ve toplumlar arasındaki anlaşmazlık ve kavgaların en büyük sebeplerinden birisi, hiç şüphesiz ki inceleme ve araştırma yapmaksızın, zanna dayalı olarak verilen kararlardan kaynaklanmaktadır. Mü’mini, hem yalan hem de iftira atmaktan koruyan en güçlü faktör ise şüphesiz kâmil iman, öldükten sonra yaptığı her şeyden sorumlu olma bilinci ve insanın bütün organlarının, hesap gününde sorumlu olacağına güçlü inancıdır.
Yüce Kur’ân, “Bilmediğin şeyin peşine düşme! (Bilmediğin bir meseleyi kesin araştırmadan hakkında hüküm verme!) Çünkü kulak, göz ve kalp gibi organların hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsra 17/36) beyanıyla, kesin olarak bilmediğimiz bir konunun gerçek yüzünü kesin öğreninceye kadar, onun hakkında herhangi bir fikir beyanında bulunmamayı, başkalarına yaymamayı, görmediğimiz ve kesin duymadığımız halde, duydum, gördüm dememeyi emretmektedir. Mü’minlerin, her konuda örnek almaları gereken Hz. Peygamber de (s.a.s.); “Zan ile hüküm vermekten sakının! Zira sözlerin en yalanı zandır.” (Buhari, Vesaya 8) buyurarak, bu ilkeye ayrıca dikkatlerimizi çekmiştir.
Yazılanların, çizilenlerin ve konuşulanların arşivlenip kayıt altına alındığını ve bu arşivlerin hesap gününde mutlaka açılacağını haber veren Kur’ân, “İnsan hiçbir şey söylemez ki onun yanında yaptıklarını gözetleyen ve kaydeden hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf 50/18), “O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.” (Yasin 36/65), Kim bir hata (küçük günah) veya büyük günah işler, sonra onu masum olarak birinin üstüne atarsa, bir iftira ve pek kesin bir vebal yüklenmiş olur. (Nisa 4/112) uyarılarıyla, mü’minlere hayatlarında uymaları gerekli olan ölçüleri göstermektedir.
Yalan ve iftira, bir kişi hakkında yapıldığında, sadece bir kişinin hakkını ihlal söz konusu iken, böyle bir günah, bir topluluk hakkında olup, aynı zamanda medya yoluyla yapıldığında ise, günah katlanmış, haklarında yalan söylenip iftira edilenlerin ve bu haberleri duyanların sayıları nispetinde günah da artmış olur. Kendisine karşı işlenen günahları affedebileceğini beyan buyuran Yüce Mevla, insanlara ait hak ihlallerine karışmayacağını, kıyamet günü hesap anında, davalı olanların kendi aralarında hesaplaşacaklarını, şehitlik gibi yüce bir mertebeye ermiş olanların bile, kul hakkından sorumlu olacağını da yine Allah Resûlü mü’minlere haber vermiştir. (Müslim, İmaret 117, 119,120).
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 18.7.2020 [Samanyolu Haber]
Yalan ve iftira, İslam’ın büyük günah olarak gördüğü ve inananları bundan kaçınmaya davet ettiği çirkin bir davranıştır. Zira ikisinde de, insanın şeref ve haysiyetiyle oynama, onu zedeleme ve toplumda mahcup bir konuma düşürme söz konusudur.
Yalanın, kezibin zıddı doğruluktur, sıdktır. En belirgin özelliklerinin başında SIDDIK ve SÂDIK nitelemesi olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de, yalanla mü’minin, aynı karede bulunmasına asla cevaz vermemiştir.
Nitekim ashaptan birinin; “Ya Resûlallah! Mü’min korkak olabilir mi?” sorusuna “Evet” olabilir. (Yani o da iyi bir davranış değildir ama insanlık halidir olabilir demektir.) “Cimri olabilir mi?” sorusuna “Evet” olabilir (Yani o da iyi bir davranış değildir ama insanlık halidir olabilir demektir.) demesine rağmen, “Peki yalancı olabilir mi?” sorusuna ise; “Hayır! Asla yalancı olamaz!” şeklinde cevap vermiştir. (Muvatta, Kelam 19).
Yalan üzerine kurulan sistemlerin uzun ömürlü oldukları zannedilse de, yalancının mumu yatsıya kadar ya yanar ya da yanmaz, ya dayanır ya dayanmaz, mutlaka bir gün kurucularının başlarına yıkılır; geriye sadece esefli birer rüya ve hasreti çekilen birer hayal olarak kalırlar. Bu gerçekten dolayıdır ki kendisi doğruluk timsali olan Sadık Peygamber (s.a.s.), ümmetine hep doğruluğu tavsiye etmiş ve yalandan sakındırmıştır.
“Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi iyiliğe, o da sizi cennete ulaştırır. Kişi doğru olur ve dâima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddıklardan yazılır. Yalandan sakının. Yalan in sanı günaha, o da cehenneme götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır.” (Buhari, Edeb 69), “Dâima doğruluğu araştırın! Doğrulukta helâkinizi görseniz bile, muhakkak onda sizin için kurtuluş vardır.” (Münavi, Feyzü’l-Kadir, 3/232), “Doğruluk, insanın içinde güven ve iç huzuru meydana getirir. Yalana gelince o, burkuntudur, bulantıdır.” (Tirmizi, Kıyame 60) sözleri, bunlardan sadece birkaçını teşkil etmektedir.
Yalan, insandaki güven ve doğruluk niteliklerini ortadan kaldıran son derece kötü bir niteliktir. Zira hayatında birkaç defa yalan söylemiş bir insan, daha sonra kendisinden meydana gelecek olan bütün doğrulara da gölge düşürmüş olur.
Yalan, aynı zamanda münafıkların en başta gelen özelliklerindendir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) “Münafığın temel özelliği üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde de hâinlik eder.” (Har vurup harman savurur!) (Buhari, İman 24) buyurmuş, diğer bir rivayette de: “Düşmanlık yaptığında aşırılığa gider.” (Düşmanlıkta hız kesmez, öfkesini bir türlü yenemez, akla hayale gelmedik her türlü zulüm ve melaneti çekinmeden işler) (Müslim, İman 106) ilavesiyle bizlere hatırlatmıştır.
İftira da yalan kadar, hatta yalandan daha büyük bir günahtır. Zira hem yalanda hem de iftirada, insan ana merkezdedir. İnsanın değer ve masuniyeti ise Yüce Allah tarafından her şeyden üstün kabul edilmiş, bir insanın hayata kavuşturulması bütün insanlığın hayata kavuşturulmasıyla, bir insanın hayatına kastedilmesi, bütün insanlığın hayatına kastedilmesiyle eş tutulmuştur. Nitekim İbn Ömer’in (r.a.) Ka’be ile ilgili söylediği: “Şanın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak mü’minin Allah katındaki değeri senden de yüce!” (Tirmizî, Birr 85) beyanı da, yine insanın özellikle de mü’minin, Allah katındaki değerini göstermesi açısından oldukça önemlidir.
Yukarıdaki sözde, bir mübalağa yoktur. Zira Ka’be, Allah’ın evi olsa da, onu inşa eden, netice itibarıyla bir beşerdir. Fakat insanı ve özellikle de “hiçbir yere sığmam, ancak mü’minin kalbine sığarım” buyurduğu mü’mini yaratan ise Yüce Mevla’dır. Elbette ki Mevla’nın yarattığı ile insanın inşa ettiği arasında büyük fark vardır.
Müminin mümine, insanın insana, canı, malı ve ırzı (şahsiyeti) haramdır. İftira edenler, aslında ırz ve nâmus düşmanlarıdır. Bunlar, büyük haram işlemekte ve yığınları saptırarak günahlarına da günah katmaktadırlar. Böylesine bir günah, bir toplumu helâke sürükleyecek kadar büyük bir haramdır. Zira insanın bizzat kendisi değerli olduğu gibi, şânı, şerefi, haysiyeti de değerli ve üstündür. Hangi şekilde olursa olsun, ona hakaret edilmesi, ayıplanması, iftiralar atılması, kusurlarının veya duyulmasını istemediği fiillerinin sağa sola taşınması da yasaklanmıştır.
Başkalarını ayıplamamanın, aleyhinde konuşmamanın ve insanların kendisinden emin olduğu bir konumda bulunmanın önemine vurgu yapan Allah Resûlü (s.a.s.), insanların Müslümanca en fazîletlisinin, insanların elinden ve dilinden kendisini güvende hissettiği kimse olduğunu, (Buhari, İman 4), iki çene ve apış arası konusunda söz verip sözünü yerine getirene, Cennet’te kefil olacağını (Buhari, Rikak 23) müjdelemiştir.
Müslüman’ın nazarında elle yapılan kötülükle, gıybet, iftira, hakâret, aşağılama gibi dille yapılan hakaret ve aşağılama arasında temelde bir fark yoktur. Zira biri maddî yönünü, diğeri de mânevî yönünü zedelemektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) Mi’raç yolculuğunda bir kavmin yanından geçerken, onların demirden tırnaklarla kendi yüzlerini ve göğüslerini tırmalayıp yara bere içerisinde bıraktıklarını görür. Cibril’e bunun sebebini sorunca, bunların, insanları çekiştiren, iftiralarla şahsiyetlerini zedeleyen ve insanların gizliliklerini ortaya çıkaran kimseler olduğunu bildirir. (Ebu Davud, Edeb 35).
Kur’ân, kendisine inananlara, herhangi bir söz duyduklarında ve kendilerine bir haber geldiğinde, kesin bir karar vermeden, çok iyi araştırma yapmalarını, faraziye ve ihtimallerle karar vermemelerini emretmektedir. Zira insanlar ve toplumlar arasındaki anlaşmazlık ve kavgaların en büyük sebeplerinden birisi, hiç şüphesiz ki inceleme ve araştırma yapmaksızın, zanna dayalı olarak verilen kararlardan kaynaklanmaktadır. Mü’mini, hem yalan hem de iftira atmaktan koruyan en güçlü faktör ise şüphesiz kâmil iman, öldükten sonra yaptığı her şeyden sorumlu olma bilinci ve insanın bütün organlarının, hesap gününde sorumlu olacağına güçlü inancıdır.
Yüce Kur’ân, “Bilmediğin şeyin peşine düşme! (Bilmediğin bir meseleyi kesin araştırmadan hakkında hüküm verme!) Çünkü kulak, göz ve kalp gibi organların hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsra 17/36) beyanıyla, kesin olarak bilmediğimiz bir konunun gerçek yüzünü kesin öğreninceye kadar, onun hakkında herhangi bir fikir beyanında bulunmamayı, başkalarına yaymamayı, görmediğimiz ve kesin duymadığımız halde, duydum, gördüm dememeyi emretmektedir. Mü’minlerin, her konuda örnek almaları gereken Hz. Peygamber de (s.a.s.); “Zan ile hüküm vermekten sakının! Zira sözlerin en yalanı zandır.” (Buhari, Vesaya 8) buyurarak, bu ilkeye ayrıca dikkatlerimizi çekmiştir.
Yazılanların, çizilenlerin ve konuşulanların arşivlenip kayıt altına alındığını ve bu arşivlerin hesap gününde mutlaka açılacağını haber veren Kur’ân, “İnsan hiçbir şey söylemez ki onun yanında yaptıklarını gözetleyen ve kaydeden hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf 50/18), “O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.” (Yasin 36/65), Kim bir hata (küçük günah) veya büyük günah işler, sonra onu masum olarak birinin üstüne atarsa, bir iftira ve pek kesin bir vebal yüklenmiş olur. (Nisa 4/112) uyarılarıyla, mü’minlere hayatlarında uymaları gerekli olan ölçüleri göstermektedir.
Yalan ve iftira, bir kişi hakkında yapıldığında, sadece bir kişinin hakkını ihlal söz konusu iken, böyle bir günah, bir topluluk hakkında olup, aynı zamanda medya yoluyla yapıldığında ise, günah katlanmış, haklarında yalan söylenip iftira edilenlerin ve bu haberleri duyanların sayıları nispetinde günah da artmış olur. Kendisine karşı işlenen günahları affedebileceğini beyan buyuran Yüce Mevla, insanlara ait hak ihlallerine karışmayacağını, kıyamet günü hesap anında, davalı olanların kendi aralarında hesaplaşacaklarını, şehitlik gibi yüce bir mertebeye ermiş olanların bile, kul hakkından sorumlu olacağını da yine Allah Resûlü mü’minlere haber vermiştir. (Müslim, İmaret 117, 119,120).
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 18.7.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
15 Temmuz’un ‘kumpas’ olduğunu vatandaştan duyunca çıldırdı
Bir Youtube kanalında program yapan Mert Armağan isimli sunucu, sokaktaki vatandaşa ’15 Temmuz’da neler yaşadınız?’ diye sordu. Mikrofonun uzatıldığı vatandaşlar ise bunun gerçek bir darbe olmadığı, kurgulanmış bir darbe olduğunu belirtince sunucu vatandaşları suçlamaya başladı.
Vatandaşlar soru karşısında, “Yalan ya, böyle darbe mi olur. Darbe öyle olmaz. Kendi aramızda bir şey gibiydi. Biz darbeyi çocukluğumuzda gördük. Darbe sabahtan olurdu, geceden de herkesi alırlardı.” cevaplarını verdi.
Röportajın başında ‘vatandaşlarımıza soracağız’ diyen yandaş sunucu, istediği cevapları alamayınca hakarete başladı.
[TR724] 18.7.2020
Vatandaşlar soru karşısında, “Yalan ya, böyle darbe mi olur. Darbe öyle olmaz. Kendi aramızda bir şey gibiydi. Biz darbeyi çocukluğumuzda gördük. Darbe sabahtan olurdu, geceden de herkesi alırlardı.” cevaplarını verdi.
Röportajın başında ‘vatandaşlarımıza soracağız’ diyen yandaş sunucu, istediği cevapları alamayınca hakarete başladı.
“Bu açıklamaları kabul etmiyorum. Madem bu tiyatroydu o zaman bizim şehitlerimiz oyun bittikten sonra tekrar ayağa mı kalktı? Buna tiyatro diyenlerin zihniyetini de düşüncesini de gerçekten merak ediyorum. Bilim adamlarına sesleniyorum.” demesi dikkat çekti.15 Temmuz'un 'kumpas' olduğunu vatandaştan duyunca çıldırdı https://t.co/LzqVJzqzTR— Tr724 (@Tr724) July 17, 2020
VPNsiz https://t.co/xTEPJETLHj pic.twitter.com/lyN2kso3BG
[TR724] 18.7.2020
Kuytul: Akit TV Melek Çetinkaya’ya kumpas kurdu!
Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul, Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya’nın Akit TV’de kurulan kumpas sonucu tutuklandığını söyledi.
Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul sosyal medyadan yaptığı paylaşımda Melek Çetinkaya’nın tutuklanmasına tepki gösterdi. Melek Çetinkaya’nın tutuklanmasının zulüm olduğunu kaydeden Alparslan Kuytul, Akit TV’nin, ‘‘Melek Çetinkaya’nın tutuklanması zulümden ibarettir. Bu zulümde Akit TV’nin de payı var. Akit TV, gördüğüm kadarıyla muhalifleri ekrana çıkartıp onlara kumpas hazırlıyor. Programa çağırmıyorlar, aslında tuzağa çağırıyorlar. Beni de çağırmışlardı, gitmedim.’’ İfadelerini kullandı.
DİYARBAKIR ANNELERİ ANNE DE, BU KADIN ANNE DEĞİL Mİ?
Melek Çetinkaya’nın 15 Temmuz sonrası müebbet hapis cezası alan askeri öğrenci olan Taha Furkan Çetinkaya’nın derdine düşen bir anne olduğuna dikkat çeken Kuytul sosyal medyada sıralı tweetinde şunları dile getirdi: ‘‘Kadın kendi çocuğunun derdine düşmüş, çocuk daha askeri okul talebesi. Askeri okul talebeleri, komutanlarına itaat ederler ve kanuna göre suçlanamazlar. Buna rağmen çocuğa müebbet hapis vermişler. Bir anne, yüreği yanıyor ve her gün eylem yapıyordu. Bütün mesele bundan ibarettir. “Sen misin eylem yapan, sen misin her gün ‘Türkiye’de adalet yok’ diyen, sen misin Ankara polisini uğraştıran! O zaman biz de sana böyle yaparız.” diyorlar. İnşallah bu tuzağı hazırlayanların başlarına da bir gün aynısı gelir. Çok insanın canını yakıyorlar. Şimdi güç ellerinde, istedikleri gibi at koşturuyorlar. Nasılsa bu devran bir gün değişir. Ya bu dünyadaki mahkemelerde hesap verirler yahut ahirette Allah’ın mahkemesinde. Bu kadının kimseyi övdüğü falan yok. Bir ev kadını, çocuğunun derdine düşmüş bir anne. Diyarbakır anneleri anne de, bu kadın anne değil mi?”
15 Temmuz sonrası müebbet hapis cezaları alan Harbiyeli askeri öğrencilerin en büyük savunucularından olan Askeri öğrenci Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, Akit TV’den Fatin Dağıstanlı’nın ‘Pazar Manşeti’ programının konuğu olmuştu.
Melek Çetinkaya programda 15 Temmuz’un Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Başbakanı Binali Yıldırım örnekler verince sunucusu Fatin Dağıstanlı programı yarıda kesmişti.
[TR724] 18.7.2020
Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul sosyal medyadan yaptığı paylaşımda Melek Çetinkaya’nın tutuklanmasına tepki gösterdi. Melek Çetinkaya’nın tutuklanmasının zulüm olduğunu kaydeden Alparslan Kuytul, Akit TV’nin, ‘‘Melek Çetinkaya’nın tutuklanması zulümden ibarettir. Bu zulümde Akit TV’nin de payı var. Akit TV, gördüğüm kadarıyla muhalifleri ekrana çıkartıp onlara kumpas hazırlıyor. Programa çağırmıyorlar, aslında tuzağa çağırıyorlar. Beni de çağırmışlardı, gitmedim.’’ İfadelerini kullandı.
DİYARBAKIR ANNELERİ ANNE DE, BU KADIN ANNE DEĞİL Mİ?
Melek Çetinkaya’nın 15 Temmuz sonrası müebbet hapis cezası alan askeri öğrenci olan Taha Furkan Çetinkaya’nın derdine düşen bir anne olduğuna dikkat çeken Kuytul sosyal medyada sıralı tweetinde şunları dile getirdi: ‘‘Kadın kendi çocuğunun derdine düşmüş, çocuk daha askeri okul talebesi. Askeri okul talebeleri, komutanlarına itaat ederler ve kanuna göre suçlanamazlar. Buna rağmen çocuğa müebbet hapis vermişler. Bir anne, yüreği yanıyor ve her gün eylem yapıyordu. Bütün mesele bundan ibarettir. “Sen misin eylem yapan, sen misin her gün ‘Türkiye’de adalet yok’ diyen, sen misin Ankara polisini uğraştıran! O zaman biz de sana böyle yaparız.” diyorlar. İnşallah bu tuzağı hazırlayanların başlarına da bir gün aynısı gelir. Çok insanın canını yakıyorlar. Şimdi güç ellerinde, istedikleri gibi at koşturuyorlar. Nasılsa bu devran bir gün değişir. Ya bu dünyadaki mahkemelerde hesap verirler yahut ahirette Allah’ın mahkemesinde. Bu kadının kimseyi övdüğü falan yok. Bir ev kadını, çocuğunun derdine düşmüş bir anne. Diyarbakır anneleri anne de, bu kadın anne değil mi?”
15 Temmuz sonrası müebbet hapis cezaları alan Harbiyeli askeri öğrencilerin en büyük savunucularından olan Askeri öğrenci Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, Akit TV’den Fatin Dağıstanlı’nın ‘Pazar Manşeti’ programının konuğu olmuştu.
Melek Çetinkaya programda 15 Temmuz’un Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Başbakanı Binali Yıldırım örnekler verince sunucusu Fatin Dağıstanlı programı yarıda kesmişti.
[TR724] 18.7.2020
Dr. Yavuz Kalaycı’nın çocukları için yapılan bağış kampanyasına valilik engeli
Koronavirüs salgınında hayatını kaybeden Dr. Yavuz Kalaycı’nın çocuklarının eğitimi için İstanbul Tabip Odası tarafından başlatılan “Dr. Yavuz Kalaycı’nın Çocukları Bizlere Emanet” kampanyasının İstanbul Valiliği tarafından engellenmek istendiği belirtildi.
Oda tarafından yapılan açıklamada, kampanyanın duyurulmasından bir gün sonra, 17 Temmuz günü İstanbul Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’nden bir görevlinin kendilerini arayarak kampanyanın valilik tarafından durdurulduğunu sözlü olarak ilettiği anımsatılarak “İstanbul Valiliği tarafından tarafımıza yapılmış yazılı bir bildirim olmadığını, bağış kampanyamızın devam ettiğini, kampanyanın durdurulduğuna dair yazılı bir bildirim olması durumunda da gerekli hukuki süreci başlatacağımızı bildiriyoruz.” denildi.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu tarafından yapılan açıklamada, “Meslektaşımız, meslek örgütümüzün üyesi, Eyüp Nişanca Aile Sağlığı Merkezi’nde görevli aile hekimi Dr. Yavuz Kalaycı’yı 19 Nisan 2020 günü Kovid-19 nedeniyle kaybetmiştik. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 1988 yılı mezunlarından Dr. Yavuz Kalaycı evli ve iki küçük kız çocuğu babasıydı” denildi.
KÜÇÜK KIZLARIMA SAHİP ÇIKARSINIZ DEĞİL Mİ?
Dr. Kalaycı’nın hayatını kaybetmeden önceki son mesajının “Kızlarım küçük, sahip çıkarsınız, değil mi?” şeklinde olduğu anımsatılan açıklamada “İstanbul Tabip Odası olarak 22 Nisan tarihinde yaptığımız açıklamada ailenin de izni alınarak, bağış kampanyası açmak için gerekli müracaatın tarafımızdan yapılacağını açıklamıştık. İTO Yönetim Kurulu 28 Nisan 2020 tarihli toplantısında Dr. Yavuz Kalaycı’nın çocuklarının eğitim ve öğretim masrafları ile sağlık, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarının giderilmesine katkıda bulunmak üzere üç ay süreli bir bağış kampanyası açılmasına karar verildi. Kampanya için Dr. Yavuz Kalaycı’nın eşinden yazılı muvafakat alınıp diğer gerekli belgeler de hazırlanarak 7 Mayıs 2020 tarihinde İstanbul Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’ne başvuruda bulunuldu” ifadeleri kullanıldı.
İLK GÜNDEN BÜYÜK İLGİ
İlgili müdürlükten odaya gönderilen 9 Temmuz tarihli yazı ile kampanyaya İstanbul Valilik makamının izin verdiği kaydedilerek, şöyle devam edildi:
“08.07.2020 tarihli ve 60064 sayılı Olur’ları ile izin verildiği ve yardım toplama faaliyetinin denetimi amacıyla bir görevlinin denetçi olarak görevlendirildiği bildirildi. Bunun üzerine sadece ‘Dr. Yavuz Kalaycı’nın Çocukları Bizlere Emanet’ Bağış Kampanyasında kullanılmak üzere banka hesapları tarafımızdan açıldı ve 16 Temmuz günü web sitemizden duyuruldu. Kampanya hekimler ve vatandaşlar tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı daha ilk bir gün içinde 160.000 TL’nin üzerinde bağışta bulunuldu. Kampanyanın duyurulmasından bir gün sonra, 17 Temmuz 2020 günü ise hiç beklemediğimiz bir olay yaşandı. İstanbul Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’nden bir görevli arayarak “Dr. Yavuz Kalaycı’nın Çocukları Bizlere Emanet” Bağış Kampanyasının İstanbul Valiliği tarafından durdurulduğunu sözlü olarak tarafımıza iletti. Öncelikle İstanbul Valiliği tarafından tarafımıza yapılmış yazılı bir bildirim olmadığını, bağış kampanyamızın devam ettiğini, kampanyanın durdurulduğuna dair yazılı bir bildirim olması durumunda da gerekli hukuki süreci başlatacağımızı bildiriyoruz. İstanbul Valiliği’ne soruyoruz: Kovid-19 nedeniyle yaşamını kaybeden bir hekimin geride kalan çocuklarıyla ilgili, gerekli bütün belgelerin hazırlanıp, başvurusu yapılıp, gerekli izin alınarak başlatılan “Dr. Yavuz Kalaycı’nın Çocukları Bizlere Emanet” Bağış Kampanyasını niçin engellemeye çalışıyorsunuz? Bütün hekimlerin ve vatandaşların vicdanlarında büyük tepkiye yol açmaya mahkûm bu engelleme girişiminden derhal vazgeçiniz.”
[TR724] 18.7.2020
Oda tarafından yapılan açıklamada, kampanyanın duyurulmasından bir gün sonra, 17 Temmuz günü İstanbul Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’nden bir görevlinin kendilerini arayarak kampanyanın valilik tarafından durdurulduğunu sözlü olarak ilettiği anımsatılarak “İstanbul Valiliği tarafından tarafımıza yapılmış yazılı bir bildirim olmadığını, bağış kampanyamızın devam ettiğini, kampanyanın durdurulduğuna dair yazılı bir bildirim olması durumunda da gerekli hukuki süreci başlatacağımızı bildiriyoruz.” denildi.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu tarafından yapılan açıklamada, “Meslektaşımız, meslek örgütümüzün üyesi, Eyüp Nişanca Aile Sağlığı Merkezi’nde görevli aile hekimi Dr. Yavuz Kalaycı’yı 19 Nisan 2020 günü Kovid-19 nedeniyle kaybetmiştik. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 1988 yılı mezunlarından Dr. Yavuz Kalaycı evli ve iki küçük kız çocuğu babasıydı” denildi.
KÜÇÜK KIZLARIMA SAHİP ÇIKARSINIZ DEĞİL Mİ?
Dr. Kalaycı’nın hayatını kaybetmeden önceki son mesajının “Kızlarım küçük, sahip çıkarsınız, değil mi?” şeklinde olduğu anımsatılan açıklamada “İstanbul Tabip Odası olarak 22 Nisan tarihinde yaptığımız açıklamada ailenin de izni alınarak, bağış kampanyası açmak için gerekli müracaatın tarafımızdan yapılacağını açıklamıştık. İTO Yönetim Kurulu 28 Nisan 2020 tarihli toplantısında Dr. Yavuz Kalaycı’nın çocuklarının eğitim ve öğretim masrafları ile sağlık, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarının giderilmesine katkıda bulunmak üzere üç ay süreli bir bağış kampanyası açılmasına karar verildi. Kampanya için Dr. Yavuz Kalaycı’nın eşinden yazılı muvafakat alınıp diğer gerekli belgeler de hazırlanarak 7 Mayıs 2020 tarihinde İstanbul Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’ne başvuruda bulunuldu” ifadeleri kullanıldı.
İLK GÜNDEN BÜYÜK İLGİ
İlgili müdürlükten odaya gönderilen 9 Temmuz tarihli yazı ile kampanyaya İstanbul Valilik makamının izin verdiği kaydedilerek, şöyle devam edildi:
“08.07.2020 tarihli ve 60064 sayılı Olur’ları ile izin verildiği ve yardım toplama faaliyetinin denetimi amacıyla bir görevlinin denetçi olarak görevlendirildiği bildirildi. Bunun üzerine sadece ‘Dr. Yavuz Kalaycı’nın Çocukları Bizlere Emanet’ Bağış Kampanyasında kullanılmak üzere banka hesapları tarafımızdan açıldı ve 16 Temmuz günü web sitemizden duyuruldu. Kampanya hekimler ve vatandaşlar tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı daha ilk bir gün içinde 160.000 TL’nin üzerinde bağışta bulunuldu. Kampanyanın duyurulmasından bir gün sonra, 17 Temmuz 2020 günü ise hiç beklemediğimiz bir olay yaşandı. İstanbul Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’nden bir görevli arayarak “Dr. Yavuz Kalaycı’nın Çocukları Bizlere Emanet” Bağış Kampanyasının İstanbul Valiliği tarafından durdurulduğunu sözlü olarak tarafımıza iletti. Öncelikle İstanbul Valiliği tarafından tarafımıza yapılmış yazılı bir bildirim olmadığını, bağış kampanyamızın devam ettiğini, kampanyanın durdurulduğuna dair yazılı bir bildirim olması durumunda da gerekli hukuki süreci başlatacağımızı bildiriyoruz. İstanbul Valiliği’ne soruyoruz: Kovid-19 nedeniyle yaşamını kaybeden bir hekimin geride kalan çocuklarıyla ilgili, gerekli bütün belgelerin hazırlanıp, başvurusu yapılıp, gerekli izin alınarak başlatılan “Dr. Yavuz Kalaycı’nın Çocukları Bizlere Emanet” Bağış Kampanyasını niçin engellemeye çalışıyorsunuz? Bütün hekimlerin ve vatandaşların vicdanlarında büyük tepkiye yol açmaya mahkûm bu engelleme girişiminden derhal vazgeçiniz.”
[TR724] 18.7.2020
Prof. Dr. Görür: Depremin eli kulağında, çok korkuyorum!
Türkiye’nin en ünlü yer bilimcisi Prof. Dr. Naci Görür, Marmara depreminin eli kulağında olduğunu söyledi. Görür “Hepimiz insanız, çok korkuyorum” dedi.
Yaptığı bilimsel tespit ve yazdığı çalışmalarla Dünyanın En Etkil Bilim İnsanları Listesi’nde yer alan, Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Naci Görür 1971 İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi mezunu. Kazandığı bursla doktorasını İngiltere’de yaptı. Ülkesine döndü ve memleketine hizmet etmeyi seçti. Peki bugüne nasıl geldi? Jeolojiyi nasıl seçti?
İşte Prof. Naci Görür’ün Sözcü’ye anlattıkları:
Bizim zamanımızda teknik üniversiteye girmek hayaldi. Özellikle Elazığ’da herkes teknik üniversiteye girmek isterdi, o zaman yüksek mühendis olunuyordu. İnanılmaz prestiji vardı. İstanbul’a trenle 3 günde geldim tek başıma. Yolda ateşlendim, o şekilde girdim sınava. Maden Fakültesi’ne girdim. 2. sınıfın sonunda jeoloji mühendisliğini seçtim.
Selami Seyhun diye bir abimiz vardı. Keban Barajı projesinde çalışıyordu. Onunla çalışmak heyecan verici geldi. Lisede Fen bilimleri hocam rahmetli Fatma Sayın vardı. Bir gün bize taş toplama ödevi verdi. “Herkes Harput’tan değişik taşlar toplasın” dedi. Birkaç gün sonra “Taşları topladınız mı” diye sordu. Benden başka getiren olmamış. O zaman dedi ki “Naci jeolog olacak.” Allah söyletir ya.
PROF. NACİ GÖRÜR, ÖMRÜM KARA TUNÇBAŞ’IN SORULARINI CEVAPLADI
99 depremlerini yaşarken Etiler’de İTÜ lojmanındaydım. Deprem olduğunda uyandık. Çocuklarım küçük daha. Tabi korktular, bağırdılar. İlk yaptığım onları alıp evde hayat boşluğu olarak belirlediğim masanın kenarına götürmek oldu, çömeldik. İçinde bulunduğun binaya güvenmiyorsan ve bir de sevdiklerin varsa korkmamak mümkün değil, nihayetinde insansın. Herkes gibi ben de korkuyorum.
GÜVEN ÖNEMLİ
California’da yer bilimci arkadaşlarımız vardı. Bir arkadaşımızın hanımı sohbet esnasında “Deprem olduğu zaman korkmuyoruz. Biliyorum ki evden sağ çıkacağım, çocuklarım okuldan sağ gelecek” dedi. Bu güven duygusu çok önemli. Düşünün 7 büyüklüğünde depremler oluyor orada bir kişi tesadüfen yaşamını yitiriyor veya yitirmiyor. E biz 100 binleri konuşuyoruz. Hazırlıklı olmamışız. İnsanlarımızı eğitmemişiz. İşte bunlar insanı ürkütüyor. Marmara Depremi “Geliyorum” diye bağırıyor.
JAPONYA BAŞARDI BİZ BAŞARAMIYORUZ
“Deprem dünyanın doğasıdır, düzendir. Eğer depremler olmasaydı dünya yaşanmayan bir gezegen olurdu ay gibi. Dünyaya bilimle bakan toplumlar, depremi kavrar kavramaz önlem almışlar. Bugün Japonya, Hollanda gibi ülkelerden bahsediyorum. Önlem almak zor değil ama biz toplum olarak afete dönüştüyoruz her şeyi. Bağdat Caddesi’ni deprem adı altında en güvensiz yere dönüştürdük. 2-3 katlı bahçeli evler gitti, dar düdük binalar geldi. Cadde tünele döndü. Şimdi git gezemiyorsun, iki arabayla bi sokağından geçemiyosun.”
BANA KİTABI YAZDIRAN ASLINDA TWİTTER OLDU
‘Türkiye’de Deprem, Az Gittik Uz Gittik’ Naci Görür’ün ikinci kitabı. Pandemi döneminde yazdı. Depremle yaşamayı öğrenmesi gereken toplumumuza başucu kitabı niteliğinde. Görür kitabın hikayesini şöyle anlattı: Bu kitabı bana yazdıran aslında Twitter’daki takipçilerim.
Paylaşımlarımı hep öğrencilerime ders verir, ders anlatır gibi bilgilendirmek için yaptım. Baktım gençler tarafından hızlı bir şekilde takip edilmeye başladım. Birkaç sene öncesine kadar 300-500 takipçim vardı. Şu anda 400 bine yakın. Bu müthiş bir şey. Ne kadar insan aydınlatsam o kadar görevimi yapmış hissediyorum. Sonra baktım tweetlerimi basın inanılmaz takip ediyor. Hem ulusal hem uluslar arası (BBC, İran basını). Bir bilim insanı ne ister ki başka, söylediklerinin anlaşılması dışında?
[TR724] 18.7.2020
Yaptığı bilimsel tespit ve yazdığı çalışmalarla Dünyanın En Etkil Bilim İnsanları Listesi’nde yer alan, Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Naci Görür 1971 İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi mezunu. Kazandığı bursla doktorasını İngiltere’de yaptı. Ülkesine döndü ve memleketine hizmet etmeyi seçti. Peki bugüne nasıl geldi? Jeolojiyi nasıl seçti?
İşte Prof. Naci Görür’ün Sözcü’ye anlattıkları:
Bizim zamanımızda teknik üniversiteye girmek hayaldi. Özellikle Elazığ’da herkes teknik üniversiteye girmek isterdi, o zaman yüksek mühendis olunuyordu. İnanılmaz prestiji vardı. İstanbul’a trenle 3 günde geldim tek başıma. Yolda ateşlendim, o şekilde girdim sınava. Maden Fakültesi’ne girdim. 2. sınıfın sonunda jeoloji mühendisliğini seçtim.
Selami Seyhun diye bir abimiz vardı. Keban Barajı projesinde çalışıyordu. Onunla çalışmak heyecan verici geldi. Lisede Fen bilimleri hocam rahmetli Fatma Sayın vardı. Bir gün bize taş toplama ödevi verdi. “Herkes Harput’tan değişik taşlar toplasın” dedi. Birkaç gün sonra “Taşları topladınız mı” diye sordu. Benden başka getiren olmamış. O zaman dedi ki “Naci jeolog olacak.” Allah söyletir ya.
PROF. NACİ GÖRÜR, ÖMRÜM KARA TUNÇBAŞ’IN SORULARINI CEVAPLADI
99 depremlerini yaşarken Etiler’de İTÜ lojmanındaydım. Deprem olduğunda uyandık. Çocuklarım küçük daha. Tabi korktular, bağırdılar. İlk yaptığım onları alıp evde hayat boşluğu olarak belirlediğim masanın kenarına götürmek oldu, çömeldik. İçinde bulunduğun binaya güvenmiyorsan ve bir de sevdiklerin varsa korkmamak mümkün değil, nihayetinde insansın. Herkes gibi ben de korkuyorum.
GÜVEN ÖNEMLİ
California’da yer bilimci arkadaşlarımız vardı. Bir arkadaşımızın hanımı sohbet esnasında “Deprem olduğu zaman korkmuyoruz. Biliyorum ki evden sağ çıkacağım, çocuklarım okuldan sağ gelecek” dedi. Bu güven duygusu çok önemli. Düşünün 7 büyüklüğünde depremler oluyor orada bir kişi tesadüfen yaşamını yitiriyor veya yitirmiyor. E biz 100 binleri konuşuyoruz. Hazırlıklı olmamışız. İnsanlarımızı eğitmemişiz. İşte bunlar insanı ürkütüyor. Marmara Depremi “Geliyorum” diye bağırıyor.
JAPONYA BAŞARDI BİZ BAŞARAMIYORUZ
“Deprem dünyanın doğasıdır, düzendir. Eğer depremler olmasaydı dünya yaşanmayan bir gezegen olurdu ay gibi. Dünyaya bilimle bakan toplumlar, depremi kavrar kavramaz önlem almışlar. Bugün Japonya, Hollanda gibi ülkelerden bahsediyorum. Önlem almak zor değil ama biz toplum olarak afete dönüştüyoruz her şeyi. Bağdat Caddesi’ni deprem adı altında en güvensiz yere dönüştürdük. 2-3 katlı bahçeli evler gitti, dar düdük binalar geldi. Cadde tünele döndü. Şimdi git gezemiyorsun, iki arabayla bi sokağından geçemiyosun.”
BANA KİTABI YAZDIRAN ASLINDA TWİTTER OLDU
‘Türkiye’de Deprem, Az Gittik Uz Gittik’ Naci Görür’ün ikinci kitabı. Pandemi döneminde yazdı. Depremle yaşamayı öğrenmesi gereken toplumumuza başucu kitabı niteliğinde. Görür kitabın hikayesini şöyle anlattı: Bu kitabı bana yazdıran aslında Twitter’daki takipçilerim.
Paylaşımlarımı hep öğrencilerime ders verir, ders anlatır gibi bilgilendirmek için yaptım. Baktım gençler tarafından hızlı bir şekilde takip edilmeye başladım. Birkaç sene öncesine kadar 300-500 takipçim vardı. Şu anda 400 bine yakın. Bu müthiş bir şey. Ne kadar insan aydınlatsam o kadar görevimi yapmış hissediyorum. Sonra baktım tweetlerimi basın inanılmaz takip ediyor. Hem ulusal hem uluslar arası (BBC, İran basını). Bir bilim insanı ne ister ki başka, söylediklerinin anlaşılması dışında?
[TR724] 18.7.2020
Harbiyelilerin Melek annesine kumpas! [İlker Doğan]
HABER | İLKER DOĞAN
Darbeye teşebbüs iddiasıyla müebbet hapis cezasına çarptırılan oğlu Furkan Çetinkaya ve harbiyeli öğrenciler için ‘adalet’ isteyen Melek Çetinkaya tutuklandı. Önceki gün gözaltına alınan Çetinkaya’nın tutuklanmasına gerekçe olarak, geçtiğimiz hafta Akit TV’de katıldığı programda kullandığı ifadeler ve ‘kişilik özellikleri’ gösterildi. Çetinkaya söz konusu programda bir soru üzerine, kendilerine ‘fetö’cü’ denilen insanlardan bazılarıyla yıllarca komşuluk yaptığını söylemiş ve “Benim tanıdıklarım tertemiz insanlardı. Onlara terörist diyemem.” ifadelerini kullanmıştı.
Bir başka soru üzerine ise Çetinkaya, kendisinin yargı makamı olmadığına vurgu yaparak, “Ben Fethullah Gülen’i tanımadığım için teröristtir diyemem’’ karşılığını vermişti. Çetinkaya’ya, ‘basın yoluyla suç ve suçluyu övmek’ iddiasıyla gittiği mahkemede, ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçlaması yöneltildiği öğrenildi. Çetinkaya, tutuklandı.
Melek Anne’nin Akit TV’deki programdan hemen sonra apar topar tutuklanması, ‘kumpas’ iddialarını da gündeme getirdi. Natali Avazyan, Sezgin Tanrıkulu gibi çok sayıda aydın, Melek Çetinkaya hakkında programdan hemen sonra jet hızıyla soruşturma açıldığına dikkat çeken açıklamalar yaptı. Kamuoyu, “Melek Çetinkaya, tutuklayacak bir gerekçe uydurmak için mi programa çıkarıldı?” sorusuna cevap arıyor.
15 Temmuz’dan sonra müebbet hapis cezasına çarptırılan Harbiyeli oğlu Furkan Çetinkaya ve tüm tutuklu Harbiyeli öğrenciler için ‘Adalet’ eylemleriyle tanınan Melek Çetinkaya, en sonunda tutuklandı! Melek Anne, oğlu nezdinde tüm masumlar için verdiği ‘adalet’ mücadelesiyle’ adını demokrasi ve hukuk tarihine yazdıran isimlerden biri olarak gösteriliyor. Onlarca kez gözaltına alındı, para cezası kesildi, eşi tehdit edildi ama o ‘adelet’ istemekten hiç bıkmadı. Devlete emanet ettiği oğlunu, esir tutulduğu demir parmaklıkların arkasından alabilmek için çırpındı.
ADALET YÜRÜYÜŞÜ DE ENGELLENDİ
19 Ocak’ta Ankara’dan Silivri’ye başlatacağını duyurduğu ‘Adalet’ yürüyüşü engellendi. Darp edilerek gözaltına alındı. 1.5 saat ayakta yüzü duvara dönük bekletilen Çetinkaya, daha sonra sadece erkek polislerin bulunduğu alanda tutulmuş ve yerde yatmak zorunda bırakılmıştı. İki gün süren sorgunun ardından ‘adli kontrol’ şartıyla serbest bırakıldı. İlerleyen günlerde oğlu Furkan Çetinkaya’nın cezaevinde hücre cezasına çarptırıldığı ortaya çıktı.
POLİSLER EVİNDE TACİZ ETTİ
Geçtiğimiz ay sonunda ise polisler tarafından evi basılarak taciz edildi. İfade için hafta içinde karakola çağrılan Çetinkaya kendisini karakoldan telefonda arayan polis memuruna hangi gün ifadeye geleceği söylemesi ne rağmen sabah erken saatlerde ısrarla yumruklanan kapıyı açtı. Kapıyı kırarcasına yumruklayan kişi sivil polisti.
AKİT TV’DEN KUMPAS
Melek Çetinkaya, son olarak Akit TV’de Fatin Dağıstanlı’nın konuğu oldu. Oğlunun Recep Tayyip Erdoğan döneminde askeri okula girdiğini anlattı. Dağıstanlı’nın, “Siz bu f.töye nasıl bakıyorsunuz, terör örgütü diyebiliyor musunuz?” sorusu üzerine ise Çetinkaya, “Ben bundan ziyade oğlumun masumiyetini konuşmak için geldim. ‘Nasıl görüyorsunuz’ derken neyi kast ediyorsunuz ben anlamadım.” dedi. Fatih Dağıstanlı’nın, “Siz bu örgütü iyi biliyorsunuzdur zira her mahallede vardılar.” diyerek ısrarlı ve maksatlı soruları üzerine Çetinkaya, “Tabi ki vardılar. Benim üst komşum bir kurumun genel müdürüydü. Bunları nasıl görüyorsunuz derken, bu yargının kararı. Herkesin mahkemesi devam ediyor.” ifadelerini kullandı.
Ancak Fatin Dağıstanlı, ısrarla Cemaat hakkında ne düşündüğünü sordu. Dağıstanlı’nın “Ben ‘Fethullah Gülen bir teröristtir.’ diyebiliyorum. Siz diyebiliyor musunuz?” sözleri üzerine Melek Çetinkaya, “Ben Fethullah Gülen’i tanımadığım için ‘teröristtir’ diyemiyorum. Ama benim komşularım oldu cemaatten. Arkadaşlarım oldu. Ben bu insanların tertemiz insanlar olduklarını düşünüyorum. Üst komşum en küçük bir gürültü yapsa, ‘hakkınızı helal edin bugün misafir geldi fazla gürültü yaptık’ derlerdi. Hasta olsanız, evinize çorba yapar getirirdi. Cumhurbaşkanı da dedi ya ‘üstü ihanet, ortası ticaret, altı ibadet’. Biz ihanet tabakasını tanımadığımız için ben ‘terör örgütüdür’ diyemiyorum. Çünkü terör örgütü dediğim zaman ben tanıdığım bütün insanlara terörist demiş olurum.” ifadelerini kullandı.
DAĞISTANLI: ÇOCUĞUNUZU ONLARIN OKULUNA GÖNDERMEMİŞSİNİZ?
ÇETİNKAYA: GÖNDERMEDİM ÇÜNKÜ PARAM YOKTU!
Fatin Dağıstanlı’nın “Ama siz çocuğunuzu onların okuluna göndermemişsiniz!” sözlerine ise şöyle karşılık verdi: “Param yoktu çünkü! Param olsa o okulun eğitimi çok güzeldi. Gönderirdim. Ama paramız yoktu. Neden okumasın ki, zaten üzerinde Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olduğu yazmıyor mu? Berat Albayrak nerede okudu? Melih Gökçek’in oğlu nerede okudu? Bekir Bozdağ’ın çocukları nerede okudu? Onların çocukları orada okuyor suçlu olmuyor da Melek Çetinkaya’nın çocuğu orada okuyunca neden suçlu oluyor?”
TUTUKLANMA GEREKÇESİ: KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ!
Melek Çetinkaya’nın açıklamaları ardından Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı jet hızıyla harekete geçti. Melek Çetinkaya hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınması ardından çıkarıldığı Küçükçekmece Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’nce ‘Basın yoluyla suç ve suçluyu övmek’ ve ‘Terör örgütü propagandası yapmak’ suçlarından tutuklandı. AKP rejimi, bir anneyi daha tutuklamış oldu. Mahkemenin tutuklama kararının gerekçeleri arasındaki ‘şüphelinin dosyaya yansıyan kişilik özellikleri’ ifadesi dikkat çekiciydi.
[İlker Doğan] 18.7.2020 [TR724]
Darbeye teşebbüs iddiasıyla müebbet hapis cezasına çarptırılan oğlu Furkan Çetinkaya ve harbiyeli öğrenciler için ‘adalet’ isteyen Melek Çetinkaya tutuklandı. Önceki gün gözaltına alınan Çetinkaya’nın tutuklanmasına gerekçe olarak, geçtiğimiz hafta Akit TV’de katıldığı programda kullandığı ifadeler ve ‘kişilik özellikleri’ gösterildi. Çetinkaya söz konusu programda bir soru üzerine, kendilerine ‘fetö’cü’ denilen insanlardan bazılarıyla yıllarca komşuluk yaptığını söylemiş ve “Benim tanıdıklarım tertemiz insanlardı. Onlara terörist diyemem.” ifadelerini kullanmıştı.
Bir başka soru üzerine ise Çetinkaya, kendisinin yargı makamı olmadığına vurgu yaparak, “Ben Fethullah Gülen’i tanımadığım için teröristtir diyemem’’ karşılığını vermişti. Çetinkaya’ya, ‘basın yoluyla suç ve suçluyu övmek’ iddiasıyla gittiği mahkemede, ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçlaması yöneltildiği öğrenildi. Çetinkaya, tutuklandı.
Melek Anne’nin Akit TV’deki programdan hemen sonra apar topar tutuklanması, ‘kumpas’ iddialarını da gündeme getirdi. Natali Avazyan, Sezgin Tanrıkulu gibi çok sayıda aydın, Melek Çetinkaya hakkında programdan hemen sonra jet hızıyla soruşturma açıldığına dikkat çeken açıklamalar yaptı. Kamuoyu, “Melek Çetinkaya, tutuklayacak bir gerekçe uydurmak için mi programa çıkarıldı?” sorusuna cevap arıyor.
15 Temmuz’dan sonra müebbet hapis cezasına çarptırılan Harbiyeli oğlu Furkan Çetinkaya ve tüm tutuklu Harbiyeli öğrenciler için ‘Adalet’ eylemleriyle tanınan Melek Çetinkaya, en sonunda tutuklandı! Melek Anne, oğlu nezdinde tüm masumlar için verdiği ‘adalet’ mücadelesiyle’ adını demokrasi ve hukuk tarihine yazdıran isimlerden biri olarak gösteriliyor. Onlarca kez gözaltına alındı, para cezası kesildi, eşi tehdit edildi ama o ‘adelet’ istemekten hiç bıkmadı. Devlete emanet ettiği oğlunu, esir tutulduğu demir parmaklıkların arkasından alabilmek için çırpındı.
ADALET YÜRÜYÜŞÜ DE ENGELLENDİ
19 Ocak’ta Ankara’dan Silivri’ye başlatacağını duyurduğu ‘Adalet’ yürüyüşü engellendi. Darp edilerek gözaltına alındı. 1.5 saat ayakta yüzü duvara dönük bekletilen Çetinkaya, daha sonra sadece erkek polislerin bulunduğu alanda tutulmuş ve yerde yatmak zorunda bırakılmıştı. İki gün süren sorgunun ardından ‘adli kontrol’ şartıyla serbest bırakıldı. İlerleyen günlerde oğlu Furkan Çetinkaya’nın cezaevinde hücre cezasına çarptırıldığı ortaya çıktı.
POLİSLER EVİNDE TACİZ ETTİ
Geçtiğimiz ay sonunda ise polisler tarafından evi basılarak taciz edildi. İfade için hafta içinde karakola çağrılan Çetinkaya kendisini karakoldan telefonda arayan polis memuruna hangi gün ifadeye geleceği söylemesi ne rağmen sabah erken saatlerde ısrarla yumruklanan kapıyı açtı. Kapıyı kırarcasına yumruklayan kişi sivil polisti.
AKİT TV’DEN KUMPAS
Melek Çetinkaya, son olarak Akit TV’de Fatin Dağıstanlı’nın konuğu oldu. Oğlunun Recep Tayyip Erdoğan döneminde askeri okula girdiğini anlattı. Dağıstanlı’nın, “Siz bu f.töye nasıl bakıyorsunuz, terör örgütü diyebiliyor musunuz?” sorusu üzerine ise Çetinkaya, “Ben bundan ziyade oğlumun masumiyetini konuşmak için geldim. ‘Nasıl görüyorsunuz’ derken neyi kast ediyorsunuz ben anlamadım.” dedi. Fatih Dağıstanlı’nın, “Siz bu örgütü iyi biliyorsunuzdur zira her mahallede vardılar.” diyerek ısrarlı ve maksatlı soruları üzerine Çetinkaya, “Tabi ki vardılar. Benim üst komşum bir kurumun genel müdürüydü. Bunları nasıl görüyorsunuz derken, bu yargının kararı. Herkesin mahkemesi devam ediyor.” ifadelerini kullandı.
Ancak Fatin Dağıstanlı, ısrarla Cemaat hakkında ne düşündüğünü sordu. Dağıstanlı’nın “Ben ‘Fethullah Gülen bir teröristtir.’ diyebiliyorum. Siz diyebiliyor musunuz?” sözleri üzerine Melek Çetinkaya, “Ben Fethullah Gülen’i tanımadığım için ‘teröristtir’ diyemiyorum. Ama benim komşularım oldu cemaatten. Arkadaşlarım oldu. Ben bu insanların tertemiz insanlar olduklarını düşünüyorum. Üst komşum en küçük bir gürültü yapsa, ‘hakkınızı helal edin bugün misafir geldi fazla gürültü yaptık’ derlerdi. Hasta olsanız, evinize çorba yapar getirirdi. Cumhurbaşkanı da dedi ya ‘üstü ihanet, ortası ticaret, altı ibadet’. Biz ihanet tabakasını tanımadığımız için ben ‘terör örgütüdür’ diyemiyorum. Çünkü terör örgütü dediğim zaman ben tanıdığım bütün insanlara terörist demiş olurum.” ifadelerini kullandı.
DAĞISTANLI: ÇOCUĞUNUZU ONLARIN OKULUNA GÖNDERMEMİŞSİNİZ?
ÇETİNKAYA: GÖNDERMEDİM ÇÜNKÜ PARAM YOKTU!
Fatin Dağıstanlı’nın “Ama siz çocuğunuzu onların okuluna göndermemişsiniz!” sözlerine ise şöyle karşılık verdi: “Param yoktu çünkü! Param olsa o okulun eğitimi çok güzeldi. Gönderirdim. Ama paramız yoktu. Neden okumasın ki, zaten üzerinde Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olduğu yazmıyor mu? Berat Albayrak nerede okudu? Melih Gökçek’in oğlu nerede okudu? Bekir Bozdağ’ın çocukları nerede okudu? Onların çocukları orada okuyor suçlu olmuyor da Melek Çetinkaya’nın çocuğu orada okuyunca neden suçlu oluyor?”
TUTUKLANMA GEREKÇESİ: KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ!
Melek Çetinkaya’nın açıklamaları ardından Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı jet hızıyla harekete geçti. Melek Çetinkaya hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınması ardından çıkarıldığı Küçükçekmece Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’nce ‘Basın yoluyla suç ve suçluyu övmek’ ve ‘Terör örgütü propagandası yapmak’ suçlarından tutuklandı. AKP rejimi, bir anneyi daha tutuklamış oldu. Mahkemenin tutuklama kararının gerekçeleri arasındaki ‘şüphelinin dosyaya yansıyan kişilik özellikleri’ ifadesi dikkat çekiciydi.
[İlker Doğan] 18.7.2020 [TR724]
Dolmanın coğrafyası [Yusuf Ziya Ünal]
KONUK YAZAR | YUSUF ZİYA ÜNAL @Emmoglu_35
Yunan ev sahibemizin ağabeyi yan dairede oturuyordu. Bir sabah bir mesele için bize uğradı. Portakallı kek ve Türk çayı ikram ettik, pek beğendi. Ayrılırken anlamadığım bir şeyler söyledi, bir türlü anlaşamadık. Sonunda evinden alıp geldiği defterden okudu. “Gü-nay-diin” diyormuş, daha doğrusu demeye çalışıyormuş. Başka Türkçe kelimeler de yazmıştı oraya, öğreniyordu. Kız kardeşi de aynı gayretin içerisindeydi, her seferinde yeni kelimelerle geliyordu. Güle güle, hoş geldin, iyi akşamlar, nasılsın, teşekkür ederim, geçmiş olsun, inşallah…
Bu duruma Batı’da sık rastlıyoruz. Kendi dillerinde merhaba dediğimiz insanlar bizim dilimizle karşılık vermek istiyor. Dünyada açık görüşlü, centilmen ve medeni çok insan var. Bu insanlarla yeni bir dünya kurulabileceği umudu hoşuma gidiyor.
Geçenlerde Mesut’la telefonda görüştük. Hem yoldaşım hem dil kursundan arkadaşım. Sınıfımızda Juan var, Kolombiya’lı. Onun da durumu bizim gibi, mülteci. Kurs çıkışı Mesut’tan arabayla kendisini evine bırakıp bırakamayacağını sormuş, üç dakikalık mesafe. Bırakınca adam taksi ücreti ödemek istemiş. Kabul ettiremeyince “O zaman Noel’de bize yemeğe gel.” demiş. Bizimki, “Yemek olmaz ama kahveye gelirim.” demiş. Juan, “Helal yemek pişiririz, hassasiyetlerinizi biliyorum.” demiş. Mesut üç saat oturmuş evlerinde, iki çocuğu ve eşiyle tanışmış. Kolombiya kahvelerine bayılmış, Türk kahvesinin yapılışını anlatmış.
Bizim için böyle artık; komşumuz, arkadaşımız, müşterimiz, patronumuz, ev sahibimiz, doktorumuz, eczacımız, fırıncımız yetmiş iki milletten. Katılıp karışıyoruz çorba gibi. Meksika salatası, Özbek pilavı yiyip, Türk ekmeği ikram ediyoruz.
Bunun bizi nereye götüreceğini merakla izliyorum. Ama sanırım gideceği yer belli, başladığı noktaya dönecek.
O noktanın neresi olduğuyla ilgili Tr724’te Alper Ender Fırat imzalı bir yazı okudum. Şöyle başlıyor: “70’li yıllarda bir Anadolu kentinde geçen çocukluğumdan hiç unutmadığım bir fotoğraf karesi var gözümün önünde. Annem, annemin kuzenleri, Ermeni Elmas Teyze ve birkaç komşu daha avluda yemek yapıyorlar. Evimizin geniş sayılabilecek avlusunda, asmanın altında, yaz ayları için oluşturulmuş geçici mutfakta kadınlar haftanın belirli günlerinde bir araya gelir yemek yapar ya da kışlıklar hazırlardı.”
Varacağımız nokta burası gibi görünüyor bana, farklı milletlerden insanlar bir ateşin başında oturup kalbe giden yolları döşeyecekler. Tarih tekerleği çemberini tamamlayacak, başladığımız yere döneceğiz.
Ender Fırat sözü o fotoğraf karesinden alıp çayın, çorbanın, baklavanın, kahvenin, dolmanın, sarmanın hangi millete ait olduğu kavgasına getiriyor: “Bugün nerede, ‘dolma Ermeni yemeği, cacık Rum yemeği, musakka Türk yemeği’ gibi laflar duysam o fotoğraf gözümün önüne gelir ve istemsiz gülme tutar beni.” diyerek, “Dolmanın ırkı yoktur!” hükmünün altını beslemeye çalışıyor. Tabii mesele dolmayla sınırlı değil, aynı durum pişirildiği her coğrafyada farklı adlarla anılan kahve için de geçerlidir. Baklava, sarma, börek, döner, kebap, musakka, salata, cacık için de. Ona göre, “… bu yemeklerin kesinlikle bir ırkları yoktur! Bunlar bu coğrafyada yaşamış herkesin bir araya gelip ortaklaşa ürettikleri yemeklerdir.”
Fırat’ın yemekler üzerinden milliyetçilik hatta ırkçılık üretilmesine duyduğu tepkiyi anlıyor ve paylaşıyorum. Aynı durum mimari yapılar, şekiller, semboller ve şarkılar için de söz konusu. Nasrettin Hoca, Hacivat’la Karagöz, Ashab-ı Kehf ve kimi dini ve tarihi şahsiyetlerin doğum ve ölüm yerleri için de. Tarihi müsait olan her millet sahipleniyor bunları. Ama ben bütün bunların sonradan üretildiği, üstelik milliyetçi saiklerle üretildiği savına kılçıksız iştirak edemeyeceğim.
Yemeklerin ve içeceklerin bazı ulusların adlarıyla anılması, bana kalırsa, milliyetçiliği vurgulamaktan çok aralarındaki ince farklara, nüanslara değinmeye yöneliktir. Yunanistan’da pişirilen musakka ile bizdeki arasında ya baharatı ya sosu başka bir şeyi bakımından farkı illaki vardır. Arap döneri olarak bilinen şavarmanın bizim dönerden ne kadar farklı olduğunu biliyorum. Türk kahvesinin Grek kahvesinden farkını da. Bizim köyde iki komşu evde pişen dolmaların bile lezzetleri değişiktir ve kimi yemekler pişirenlerin adıyla anılır. Güllü Cennet’in topalağı, Septirmelerin Hatçe’nin sebzeli pilavı, Ayşe Kadının fasulyesi, Fidan Halanın kömbesi gibi.
Ermenilerin, Yunanların, Bulgarların veya Boşnakların sarması, baklavası tıpkı Özbeklerin, Taciklerin, Uygurların, Afganların pilavları gibi hep değişik tatlardır ve bunların bu adlarla kullanımı bizim sandığımızdan daha eski olmalıdır. Sanırım burada mesele biraz değişik. Eskiden insanların ırkları bir ayrıştırma, övünme veya bölünme mevzusu değilmiş. Çerkez Hasan, Kürt Bahtiyar, Arap Şükrü, Arnavut Halil, Bulgar Ali, Boşnak Hacı demek nasıl normal idiyse Yunan baklavası, Boşnak böreği, Arap aşı, Çerkez tavuğu, Brezilya kahvesi, Rus salatası, Kürt böreği, Hollanda peyniri.. demek o kadar normal olması lazım. Bunlar ya coğrafi bir ayrıma ya aynı gıdadaki lezzet farklarına işaret eder.
Konuyu bağlamından saptırmak pahasına diyeceğim; yemeklerin ırkı yoktur demek tek tipleşmeyi savunmaya, her yeri McDonald’laştırmaya kadar götürür bizi. Hadi az yumuşatayım, yemeklerin ırkı yoksa bile coğrafyası vardır ve ben bu adlandırmaların korunmasının lezzet zenginliği açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Yeryüzünde tek çeşit börek olduğunu düşünsenize, tek çeşit pilav!
Her isim ve her coğrafya bir zenginlik bir çeşni katar yemeğe. İsimler damak tadından, ırkçılıksa cehalet ve kibirden gelir. İsimler özgür bırakılsın. Mücadele zihinlerle yapılırsa güzeldir. Hem bırakalım rekabet etsinler efendim, biz ağzımızın tadına bakalım.
[Yusuf Ziya Ünal] 18.7.2020 [TR724]
Yunan ev sahibemizin ağabeyi yan dairede oturuyordu. Bir sabah bir mesele için bize uğradı. Portakallı kek ve Türk çayı ikram ettik, pek beğendi. Ayrılırken anlamadığım bir şeyler söyledi, bir türlü anlaşamadık. Sonunda evinden alıp geldiği defterden okudu. “Gü-nay-diin” diyormuş, daha doğrusu demeye çalışıyormuş. Başka Türkçe kelimeler de yazmıştı oraya, öğreniyordu. Kız kardeşi de aynı gayretin içerisindeydi, her seferinde yeni kelimelerle geliyordu. Güle güle, hoş geldin, iyi akşamlar, nasılsın, teşekkür ederim, geçmiş olsun, inşallah…
Bu duruma Batı’da sık rastlıyoruz. Kendi dillerinde merhaba dediğimiz insanlar bizim dilimizle karşılık vermek istiyor. Dünyada açık görüşlü, centilmen ve medeni çok insan var. Bu insanlarla yeni bir dünya kurulabileceği umudu hoşuma gidiyor.
Geçenlerde Mesut’la telefonda görüştük. Hem yoldaşım hem dil kursundan arkadaşım. Sınıfımızda Juan var, Kolombiya’lı. Onun da durumu bizim gibi, mülteci. Kurs çıkışı Mesut’tan arabayla kendisini evine bırakıp bırakamayacağını sormuş, üç dakikalık mesafe. Bırakınca adam taksi ücreti ödemek istemiş. Kabul ettiremeyince “O zaman Noel’de bize yemeğe gel.” demiş. Bizimki, “Yemek olmaz ama kahveye gelirim.” demiş. Juan, “Helal yemek pişiririz, hassasiyetlerinizi biliyorum.” demiş. Mesut üç saat oturmuş evlerinde, iki çocuğu ve eşiyle tanışmış. Kolombiya kahvelerine bayılmış, Türk kahvesinin yapılışını anlatmış.
Bizim için böyle artık; komşumuz, arkadaşımız, müşterimiz, patronumuz, ev sahibimiz, doktorumuz, eczacımız, fırıncımız yetmiş iki milletten. Katılıp karışıyoruz çorba gibi. Meksika salatası, Özbek pilavı yiyip, Türk ekmeği ikram ediyoruz.
Bunun bizi nereye götüreceğini merakla izliyorum. Ama sanırım gideceği yer belli, başladığı noktaya dönecek.
O noktanın neresi olduğuyla ilgili Tr724’te Alper Ender Fırat imzalı bir yazı okudum. Şöyle başlıyor: “70’li yıllarda bir Anadolu kentinde geçen çocukluğumdan hiç unutmadığım bir fotoğraf karesi var gözümün önünde. Annem, annemin kuzenleri, Ermeni Elmas Teyze ve birkaç komşu daha avluda yemek yapıyorlar. Evimizin geniş sayılabilecek avlusunda, asmanın altında, yaz ayları için oluşturulmuş geçici mutfakta kadınlar haftanın belirli günlerinde bir araya gelir yemek yapar ya da kışlıklar hazırlardı.”
Varacağımız nokta burası gibi görünüyor bana, farklı milletlerden insanlar bir ateşin başında oturup kalbe giden yolları döşeyecekler. Tarih tekerleği çemberini tamamlayacak, başladığımız yere döneceğiz.
Ender Fırat sözü o fotoğraf karesinden alıp çayın, çorbanın, baklavanın, kahvenin, dolmanın, sarmanın hangi millete ait olduğu kavgasına getiriyor: “Bugün nerede, ‘dolma Ermeni yemeği, cacık Rum yemeği, musakka Türk yemeği’ gibi laflar duysam o fotoğraf gözümün önüne gelir ve istemsiz gülme tutar beni.” diyerek, “Dolmanın ırkı yoktur!” hükmünün altını beslemeye çalışıyor. Tabii mesele dolmayla sınırlı değil, aynı durum pişirildiği her coğrafyada farklı adlarla anılan kahve için de geçerlidir. Baklava, sarma, börek, döner, kebap, musakka, salata, cacık için de. Ona göre, “… bu yemeklerin kesinlikle bir ırkları yoktur! Bunlar bu coğrafyada yaşamış herkesin bir araya gelip ortaklaşa ürettikleri yemeklerdir.”
Fırat’ın yemekler üzerinden milliyetçilik hatta ırkçılık üretilmesine duyduğu tepkiyi anlıyor ve paylaşıyorum. Aynı durum mimari yapılar, şekiller, semboller ve şarkılar için de söz konusu. Nasrettin Hoca, Hacivat’la Karagöz, Ashab-ı Kehf ve kimi dini ve tarihi şahsiyetlerin doğum ve ölüm yerleri için de. Tarihi müsait olan her millet sahipleniyor bunları. Ama ben bütün bunların sonradan üretildiği, üstelik milliyetçi saiklerle üretildiği savına kılçıksız iştirak edemeyeceğim.
Yemeklerin ve içeceklerin bazı ulusların adlarıyla anılması, bana kalırsa, milliyetçiliği vurgulamaktan çok aralarındaki ince farklara, nüanslara değinmeye yöneliktir. Yunanistan’da pişirilen musakka ile bizdeki arasında ya baharatı ya sosu başka bir şeyi bakımından farkı illaki vardır. Arap döneri olarak bilinen şavarmanın bizim dönerden ne kadar farklı olduğunu biliyorum. Türk kahvesinin Grek kahvesinden farkını da. Bizim köyde iki komşu evde pişen dolmaların bile lezzetleri değişiktir ve kimi yemekler pişirenlerin adıyla anılır. Güllü Cennet’in topalağı, Septirmelerin Hatçe’nin sebzeli pilavı, Ayşe Kadının fasulyesi, Fidan Halanın kömbesi gibi.
Ermenilerin, Yunanların, Bulgarların veya Boşnakların sarması, baklavası tıpkı Özbeklerin, Taciklerin, Uygurların, Afganların pilavları gibi hep değişik tatlardır ve bunların bu adlarla kullanımı bizim sandığımızdan daha eski olmalıdır. Sanırım burada mesele biraz değişik. Eskiden insanların ırkları bir ayrıştırma, övünme veya bölünme mevzusu değilmiş. Çerkez Hasan, Kürt Bahtiyar, Arap Şükrü, Arnavut Halil, Bulgar Ali, Boşnak Hacı demek nasıl normal idiyse Yunan baklavası, Boşnak böreği, Arap aşı, Çerkez tavuğu, Brezilya kahvesi, Rus salatası, Kürt böreği, Hollanda peyniri.. demek o kadar normal olması lazım. Bunlar ya coğrafi bir ayrıma ya aynı gıdadaki lezzet farklarına işaret eder.
Konuyu bağlamından saptırmak pahasına diyeceğim; yemeklerin ırkı yoktur demek tek tipleşmeyi savunmaya, her yeri McDonald’laştırmaya kadar götürür bizi. Hadi az yumuşatayım, yemeklerin ırkı yoksa bile coğrafyası vardır ve ben bu adlandırmaların korunmasının lezzet zenginliği açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Yeryüzünde tek çeşit börek olduğunu düşünsenize, tek çeşit pilav!
Her isim ve her coğrafya bir zenginlik bir çeşni katar yemeğe. İsimler damak tadından, ırkçılıksa cehalet ve kibirden gelir. İsimler özgür bırakılsın. Mücadele zihinlerle yapılırsa güzeldir. Hem bırakalım rekabet etsinler efendim, biz ağzımızın tadına bakalım.
[Yusuf Ziya Ünal] 18.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Yusuf Ziya Ünal
E-ticaretin kolay yolu: ETSY [Ali Deniz]
YORUM |ALİ DENİZ @alidenizeu alidenizeu@gmail.com
90’larda ofislerin, evlerin en güzel köşelerinde sergilenen yarım dokunmuş kilimler vardı, hediyelik olarak küçük tezgâhı ile birlikte satılırdı; mini dokuma tezgâhı. Şimdi yeni nesil bilmez, eskiler de hatırlamak için uğraşacaklardır…
2005 yılında New York’ta kurulan internet ticaret portalı Etsy’den bahsedeceğiz.
Etsy’deki ‘OakeandAshe’ hesabı ayda ortalama 100 adet bu mini dokuma tezgâhlarından satıyor. Tezgâhların fiyatları 19-250 sterlin arasında. Elin Amerikalısına ‘dokuma tezgâhı satmak, satabilmek fikri’ size bu kat-i bilgileri vermesem heralde en hafifi ile ‘aptalca’ gelecekti. ‘OakeandAshe’ hesabını sizde Etsy’den inceleyebilirsiniz.
Nedir Etsy, kimdir, para kazanırken kaybeder miyiz, bizi yutar mı, hesabım kapanır, parama el koyar mı?
İnternette ticaret yapmaktan korkmayın. Daha önceki yazılarda çokça bahsettim; internette ticaretten özellikle Amazon’dan bahsederken sürekli kötü tecrübeler anlatanlardan uzak durun. Amazon ile sorun yaşayanların yüzde 90’ından fazlası Amazon’u (sonuç itibariyle dolandırmaya çalışmış) kibar ifadesi ile basit hileler yapmaya kalkmışlardır.
Amazon veya diğer hiçbir e-ticaret mecrası kimseye kötülük yapmak için kurulmuş sistemler değil. Mühendisler, sisteme olan güvenin, sistemin sağlığının devam etmesi her zaman en yüksek seviyede kalması için sürekli çalışıyorlar, kurallar getiriyorlar. Bu internetteki her ciddi platform için geçerli bir savunma mekanizmasıdır. Herkes dükkanını temiz tutmak, müşteriye en güzel hizmeti vermek, tedarikçilere en uygun koşullarda servis sağlamak için uğraşıyor.
Birtakım ‘kurnazların’ sistemde kural dışı ticaret yapmalarına göz yummalarını beklemeyin.
Etsy, Instagram kadar kolay.
Şimdi konumuz, Etsy nasıl yapılır değil, bu uzun bir konu…
Eğer sermayeniz çok kısıtlı hatta yoksa bu yazı ile Etsy’nin sizin için ideal bir e-ticaret portalı olduğunu anlatmak istiyorum. Yani size Etsy’ye davet ediyorum.
Etsy’de iş yapıpta zarar ettim diyeni hiç duymadım. Bu cümleyi çok kişiden daha duyacaksınız.
Etsy diğerleri kadar komplike bir platform değil. Kuralsız sanmayın, tam tersi kendine has çok önemli kuralları var. Instagram gibi kolay dediysekte ayağınız alışsın istedik.
Etsy’de kişiye özel ürünler, el yapımı ürünler, eski eşyalar, antikalar ve sanat ürünleri satabilirsiniz. Fabrikasyon, seri üretim mamulleri, mağazalarda herkesin bulabileceği ürünleri üzerlerinde bir takım değişiklikler yapmadan satamazsınız.
Bu tanım size korkutmasın.
Etsy satıcılara sevdikleri işi yapmaları, alıcılara da sevdiklerini satınalma olanağı sunar.
Bir tişört satın alıp üzerine herhangi bir baskı yaptığınızda o artık sizin üretiminiz olmuş oluyor. Bu kadar basit!
Etsy’de birşeyler satmak için usta, zanaatkar olmanıza gerek yok.
En kolayından giriş mahiyetinde bir örnek verecek olursak; 90’li yıllarda herkesin evinde ütü ile tshirtlere yaptığı baskıyı artık teknolojiyi de kullanarak yapabiliyorsaniz Etsy’de dükkan açabilirsiniz.
Çok düşük sermaye ile yer alabilirsiniz. Listelediğiniz her ürün için sadece 0,20-USD ödüyorsunuz, satış olursa da %5! Paranız hemen size ulaşıyor, Etsy paranızı bekletmiyor.
Etsy’i hiç bilmeyip tamamen el yordamı ve kendi çabaları ile öğrenerek başlayan başarı hikayesi yazmış kişiler var, sadece tişörtler üzerine gene Etsy’de satılan desenleri basarak ayda ortalama 4-5 bin USD kazanabilirsiniz. tişörtlerin üzerine basacağınız tasarımları çizmekle uğraşmanıza bile gerek yok. 4-5 USD’ye Etsy’den satın aldığınız tasarımları tişörtlerin üzerine istediğiniz kadar basıp satabiliyorsunuz.
Etsy’de ‘el yapımı’ ürünler satabiliyorsunuz ama bunu illa sizin yapmış olmanız gerekmiyor, tasarımının size ait olması da yeterli! Sadece bu durumu ürünün kaydederken söylemeniz gerekli, hepsi bu kadar.
Etsy günümüz çılgın tüketim toplumuna hitap ediyor. Mağazalarda ‘orijinal’, ‘tasarım harikası’ ürünler arayanlar için ideal bir pazaryeri. Harcama meraklıları, AVM’lerden tatmin olmayanlar kişiselleştirilmiş, kendine özel kıyafetler, tüketim malzemeleri ve eşyaları arıyor.
Gelir seviyesi ne olursa olsun ‘tasarımı veya özellikleri’ beğenilirse müşterinin didinip, ne yapıp edip satın almaya çalıştığı ve aldığı bir çağda yaşıyoruz. Yeter ki insanların hoşuna gidecek bir şeyler bulun, üretin veya bir araya getirin! Normalde mağazalarda 5-USD’ye satılan bir tişört üzerine yazdığınız bir yazı, logo vs müşteri tarafından beğenilirse 20 ile 50 USD arası fiyata satılıyor hatta bunu alan müşteriler kargo ücretine 20-25 dolar vermeyi bile kabul ediyorlar.
Önemli olan gündemi, hedef kitleyi iyi takip etmek!
Sadece Etsy için değil hangi e-ticaret platformu olursa olsun bu işi yapmak isteyenler öncelikle hedefledikleri platformda en az iki ay müşteri gibi dolaşmalı alışveriş yapmalıdır.
Etsy’de ürün seçimini yaptıktan sonra tedariği ve sunumu üzerinde çalışın. Satmak istediğiniz ürünün benzerlerini satan birkaç siteden o ürünleri satın alın. Rakiplerinizin müşteri ilişkilerini mutlaka çözmelisiniz.
Etsy’de araştırdıkça dünyanın çok farklı coğrafyalarından yüksek satış rakamlarını yakalamış satıcılar göreceksiniz.
Buna iki örnek vereyim:
Tasarımında birtakım değişiklikler yaparak Türkiye’de herhangi bir marangoza yaptırabileceğimiz çok çeşitli, yüksek satış oranına sahip ahşap ürünler Etsy’de bulabilirsiniz.
Etsy’de Türkiye’den, Çin’den hatta yaşadığınız ülkeden tedarik edip üzerine 1.000-1.500-USD’lik bir lazer makinesi ile isim yazabileceğiniz, tasarımlar çizebileceğiniz dolayısıyla aldığınız mali kisisellestirebileceginiz takılar göreceksiniz. Laser makinesi ile yazdığınız yazılardan dolayı bunların kârlılıklarının çok arttığını görebilirsiniz.
Etsy’de klasik manada kıran kırana aynı ürünü satma rekabeti yok.
Az önce bahsettiğimiz tişörtleri bulunduğunuz ülkelerdeki herhangi bir mağazada alabilir ve üzerine çeşitli tasarımlar uygulayarak satabilirsiniz. Etsy’de bunu yapan binlerce dükkan var. Ancak unutmayın, hepsi tshirt tasarlıyor ama hiç biri başkalarını birebir taklit etmiyor, edemiyor.
47.7 milyon aktif müşterisi olan Etsy’nin 2.8 milyon’da satıcısı var ve su an 66 milyon ürün var.
66 milyon ürün sergilenmesinden korkmayın. 47 milyon her an para harcamaya hazır ‘aktif musteri’ olduğunu her zaman göz önünde bulundurun.
Etsy müşterilerinin %88’i Etsy’de başka hiçbir yerde bulamayacakları ürünler olduğunu söylüyor. Müşteri kitlesi Etsy’ye inanıyor, sadık.
Hedef pazar olan ABD’deki tüketicilerin %40’ının profili Etsy’ye uyuyor. Etsy’de sırası ile Amerika, Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa’ya odaklanmalısınız.
Hangi e-ticaret platformunda iş yaparsanız yapın hedefinizi uzun vadeli koyun. Kimi youtube videolarından bahsedilen ‘uyurken para kazanin’ saçmalıklarına asla aldırış etmeyin. Odaklandığınız üründe mantıklı bir şekilde ısrarcı olun. Farkında olmadan uygulamada yaptığınız hatalar yüzünden emek verdiğiniz mecralardan hemen çıkma kararı almayın, çok dinleyin, araştırın ve bakış açınızı değiştirin.
E-ticaret klasik ticarete göre çok daha hızlı dönüşü olan bir mecradır ama 3-5 ayda büyük beklentilere girmeyin. Uzun vadede tecrübeleriniz size doğru yolu bulduracaktır.
Disiplinli bir şekilde ısrarcı olun, uzun vadeli düşünün, Etsy size diğer mecralara göre daha kolay bir kazanç kapısı olacaktır.
[Ali Deniz] 18.7.2020 [TR724]
90’larda ofislerin, evlerin en güzel köşelerinde sergilenen yarım dokunmuş kilimler vardı, hediyelik olarak küçük tezgâhı ile birlikte satılırdı; mini dokuma tezgâhı. Şimdi yeni nesil bilmez, eskiler de hatırlamak için uğraşacaklardır…
2005 yılında New York’ta kurulan internet ticaret portalı Etsy’den bahsedeceğiz.
Etsy’deki ‘OakeandAshe’ hesabı ayda ortalama 100 adet bu mini dokuma tezgâhlarından satıyor. Tezgâhların fiyatları 19-250 sterlin arasında. Elin Amerikalısına ‘dokuma tezgâhı satmak, satabilmek fikri’ size bu kat-i bilgileri vermesem heralde en hafifi ile ‘aptalca’ gelecekti. ‘OakeandAshe’ hesabını sizde Etsy’den inceleyebilirsiniz.
Nedir Etsy, kimdir, para kazanırken kaybeder miyiz, bizi yutar mı, hesabım kapanır, parama el koyar mı?
İnternette ticaret yapmaktan korkmayın. Daha önceki yazılarda çokça bahsettim; internette ticaretten özellikle Amazon’dan bahsederken sürekli kötü tecrübeler anlatanlardan uzak durun. Amazon ile sorun yaşayanların yüzde 90’ından fazlası Amazon’u (sonuç itibariyle dolandırmaya çalışmış) kibar ifadesi ile basit hileler yapmaya kalkmışlardır.
Amazon veya diğer hiçbir e-ticaret mecrası kimseye kötülük yapmak için kurulmuş sistemler değil. Mühendisler, sisteme olan güvenin, sistemin sağlığının devam etmesi her zaman en yüksek seviyede kalması için sürekli çalışıyorlar, kurallar getiriyorlar. Bu internetteki her ciddi platform için geçerli bir savunma mekanizmasıdır. Herkes dükkanını temiz tutmak, müşteriye en güzel hizmeti vermek, tedarikçilere en uygun koşullarda servis sağlamak için uğraşıyor.
Birtakım ‘kurnazların’ sistemde kural dışı ticaret yapmalarına göz yummalarını beklemeyin.
Etsy, Instagram kadar kolay.
Şimdi konumuz, Etsy nasıl yapılır değil, bu uzun bir konu…
Eğer sermayeniz çok kısıtlı hatta yoksa bu yazı ile Etsy’nin sizin için ideal bir e-ticaret portalı olduğunu anlatmak istiyorum. Yani size Etsy’ye davet ediyorum.
Etsy’de iş yapıpta zarar ettim diyeni hiç duymadım. Bu cümleyi çok kişiden daha duyacaksınız.
Etsy diğerleri kadar komplike bir platform değil. Kuralsız sanmayın, tam tersi kendine has çok önemli kuralları var. Instagram gibi kolay dediysekte ayağınız alışsın istedik.
Etsy’de kişiye özel ürünler, el yapımı ürünler, eski eşyalar, antikalar ve sanat ürünleri satabilirsiniz. Fabrikasyon, seri üretim mamulleri, mağazalarda herkesin bulabileceği ürünleri üzerlerinde bir takım değişiklikler yapmadan satamazsınız.
Bu tanım size korkutmasın.
Etsy satıcılara sevdikleri işi yapmaları, alıcılara da sevdiklerini satınalma olanağı sunar.
Bir tişört satın alıp üzerine herhangi bir baskı yaptığınızda o artık sizin üretiminiz olmuş oluyor. Bu kadar basit!
Etsy’de birşeyler satmak için usta, zanaatkar olmanıza gerek yok.
En kolayından giriş mahiyetinde bir örnek verecek olursak; 90’li yıllarda herkesin evinde ütü ile tshirtlere yaptığı baskıyı artık teknolojiyi de kullanarak yapabiliyorsaniz Etsy’de dükkan açabilirsiniz.
Çok düşük sermaye ile yer alabilirsiniz. Listelediğiniz her ürün için sadece 0,20-USD ödüyorsunuz, satış olursa da %5! Paranız hemen size ulaşıyor, Etsy paranızı bekletmiyor.
Etsy’i hiç bilmeyip tamamen el yordamı ve kendi çabaları ile öğrenerek başlayan başarı hikayesi yazmış kişiler var, sadece tişörtler üzerine gene Etsy’de satılan desenleri basarak ayda ortalama 4-5 bin USD kazanabilirsiniz. tişörtlerin üzerine basacağınız tasarımları çizmekle uğraşmanıza bile gerek yok. 4-5 USD’ye Etsy’den satın aldığınız tasarımları tişörtlerin üzerine istediğiniz kadar basıp satabiliyorsunuz.
Etsy’de ‘el yapımı’ ürünler satabiliyorsunuz ama bunu illa sizin yapmış olmanız gerekmiyor, tasarımının size ait olması da yeterli! Sadece bu durumu ürünün kaydederken söylemeniz gerekli, hepsi bu kadar.
Etsy günümüz çılgın tüketim toplumuna hitap ediyor. Mağazalarda ‘orijinal’, ‘tasarım harikası’ ürünler arayanlar için ideal bir pazaryeri. Harcama meraklıları, AVM’lerden tatmin olmayanlar kişiselleştirilmiş, kendine özel kıyafetler, tüketim malzemeleri ve eşyaları arıyor.
Gelir seviyesi ne olursa olsun ‘tasarımı veya özellikleri’ beğenilirse müşterinin didinip, ne yapıp edip satın almaya çalıştığı ve aldığı bir çağda yaşıyoruz. Yeter ki insanların hoşuna gidecek bir şeyler bulun, üretin veya bir araya getirin! Normalde mağazalarda 5-USD’ye satılan bir tişört üzerine yazdığınız bir yazı, logo vs müşteri tarafından beğenilirse 20 ile 50 USD arası fiyata satılıyor hatta bunu alan müşteriler kargo ücretine 20-25 dolar vermeyi bile kabul ediyorlar.
Önemli olan gündemi, hedef kitleyi iyi takip etmek!
Sadece Etsy için değil hangi e-ticaret platformu olursa olsun bu işi yapmak isteyenler öncelikle hedefledikleri platformda en az iki ay müşteri gibi dolaşmalı alışveriş yapmalıdır.
Etsy’de ürün seçimini yaptıktan sonra tedariği ve sunumu üzerinde çalışın. Satmak istediğiniz ürünün benzerlerini satan birkaç siteden o ürünleri satın alın. Rakiplerinizin müşteri ilişkilerini mutlaka çözmelisiniz.
Etsy’de araştırdıkça dünyanın çok farklı coğrafyalarından yüksek satış rakamlarını yakalamış satıcılar göreceksiniz.
Buna iki örnek vereyim:
Tasarımında birtakım değişiklikler yaparak Türkiye’de herhangi bir marangoza yaptırabileceğimiz çok çeşitli, yüksek satış oranına sahip ahşap ürünler Etsy’de bulabilirsiniz.
Etsy’de Türkiye’den, Çin’den hatta yaşadığınız ülkeden tedarik edip üzerine 1.000-1.500-USD’lik bir lazer makinesi ile isim yazabileceğiniz, tasarımlar çizebileceğiniz dolayısıyla aldığınız mali kisisellestirebileceginiz takılar göreceksiniz. Laser makinesi ile yazdığınız yazılardan dolayı bunların kârlılıklarının çok arttığını görebilirsiniz.
Etsy’de klasik manada kıran kırana aynı ürünü satma rekabeti yok.
Az önce bahsettiğimiz tişörtleri bulunduğunuz ülkelerdeki herhangi bir mağazada alabilir ve üzerine çeşitli tasarımlar uygulayarak satabilirsiniz. Etsy’de bunu yapan binlerce dükkan var. Ancak unutmayın, hepsi tshirt tasarlıyor ama hiç biri başkalarını birebir taklit etmiyor, edemiyor.
47.7 milyon aktif müşterisi olan Etsy’nin 2.8 milyon’da satıcısı var ve su an 66 milyon ürün var.
66 milyon ürün sergilenmesinden korkmayın. 47 milyon her an para harcamaya hazır ‘aktif musteri’ olduğunu her zaman göz önünde bulundurun.
Etsy müşterilerinin %88’i Etsy’de başka hiçbir yerde bulamayacakları ürünler olduğunu söylüyor. Müşteri kitlesi Etsy’ye inanıyor, sadık.
Hedef pazar olan ABD’deki tüketicilerin %40’ının profili Etsy’ye uyuyor. Etsy’de sırası ile Amerika, Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa’ya odaklanmalısınız.
Hangi e-ticaret platformunda iş yaparsanız yapın hedefinizi uzun vadeli koyun. Kimi youtube videolarından bahsedilen ‘uyurken para kazanin’ saçmalıklarına asla aldırış etmeyin. Odaklandığınız üründe mantıklı bir şekilde ısrarcı olun. Farkında olmadan uygulamada yaptığınız hatalar yüzünden emek verdiğiniz mecralardan hemen çıkma kararı almayın, çok dinleyin, araştırın ve bakış açınızı değiştirin.
E-ticaret klasik ticarete göre çok daha hızlı dönüşü olan bir mecradır ama 3-5 ayda büyük beklentilere girmeyin. Uzun vadede tecrübeleriniz size doğru yolu bulduracaktır.
Disiplinli bir şekilde ısrarcı olun, uzun vadeli düşünün, Etsy size diğer mecralara göre daha kolay bir kazanç kapısı olacaktır.
[Ali Deniz] 18.7.2020 [TR724]
Ezan düşmanlığından Beytullah müezzinliğine [Dr. Reşit Haylamaz]
Henüz Müslüman olmadığı halde fetih sonrasında Huneyn’e giden yaklaşık iki bin Mekkeli vardı. Niyetleri muhtelifti; kimisi Huneyn’in neticesine göre bir karar vereceğini söylüyor, kimisi ganimeti çantada keklik gördüğü için sefere çıkıyor, kimisi de intikam için fırsat kolluyordu.
Ebû Mahzûre de onlardan birisiydi.
Hazım problemi yaşıyordu; dışarıdan gelen bir gücün şehirlerini kuşattığını düşünüyor ve eski şen-şakrak günlerinin ellerinden kayıp gittiğini vehmediyordu!
Ne var ki karşı koyacak gücü de yoktu. Üstelik, karşı koymak isteyenlerin ne hale düştüklerini de çok iyi biliyordu!
Nefret dolu gözlerle seyretmekten başka çaresi yoktu!
Huneyn bâdiresi söz konusu olduğunda, kendisi gibi gelişmelerden rahatsızlık duyan on arkadaşıyla birlikte o da sefere katıldı; suyun akışına bakacak ve ona göre bir karar vereceklerdi.
Başlangıçta yaşanan sarsıntıya sevinseler de ordu toparlanmış ve Mekke fethinden sonra Huneyn de bir zaferle sonuçlanmıştı.
Arada Tâif kuşatması, esirlerin serbest bırakılması ve ganimetin şefkat olup gönüllere işlemesi (müellefe-i kulûb) gibi birçok hâdise yaşandı ve artık vakit, Mekke’ye dönme vaktiydi.
Namaz vakti girmiş ve müezzinlerin pîri Hazreti Bilâl (radıyallahu anh), Ci’râne’de ezan okuyordu.
Namaza davetin alemi beyanları duyan Ebû Mahzûre ve arkadaşları, Hazreti Bilâl’in sözlerini tekrarlayıp alay etmeye başladılar; duyduklarını yüksek sesle tekrarlıyor ve birbirlerine bakıp istihzâî tavırlarla katıla katıla gülüyorlardı! Onlar arasında sesi en gür çıkan ve biraz da işi organize eden, Ebû Mahzûre idi.
Ellerin kabzalara gittiği, müsaade için gözlerin Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kilitlendiği demlerdi; azıcık bir işaret, küçük bir îmâ yeterdi ve on bir gence Ci’râne, o gün mezar olurdu!
Olmadı.
Onların bu haline Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) muttali olmuş, sesleri O’nun da (sallallahu aleyhi ve sellem) kulağına gelmişti.
Ezan biter bitmez Ashâb’ına döndü ve “Bu gençleri bana getirin!” buyurdu.
Koşar adım gitti Ashâb-ı Kirâm hazretleri ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) davetini ilettikten sonra Ebû Mahzûre ve arkadaşlarıyla birlikte huzura geldiler.
Merak ve endişe arasında gidip geliyorlardı; suçüstü olmanın mahcubiyetiyle huzurdalardı! Aralarında pişmanlık duyanlar, ‘Bunca bâdireden sonra buna ne gerek vardı?’ diyerek Ebû Mahzûre’yi dişleyenler de vardı.
Ama olan olmuştu!
Acaba ne yapacaktı? Üst üste zaferler kazanan bir kumandana karşı yapılan bu hareketin cezası ne olacaktı? Bir bedel ödeyecek, bir hesap vereceklerdi ama bunun mahiyeti ne idi?
Bu arada, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri de onları süzüyordu! Bir farkla ki bu süzüşte şefkat hâkimdi; bugüne kadar çamur içinde kalmış ve kömürleşmeye yüz tutmuş gençleri merhametle kucaklayan bir bakıştı bu ve “Az önce aranızda sesini en çok yükselten hanginizdi?” diye sordu.
Şüphesiz, gözlerin yoğunlaştığı isim, Ebû Mahzûre idi. Zaten o da bunu gizlemedi; yaptığını kabullenir bir tavırla kendini belli etti ve bir adım öne attı.
Finale yaklaşmışlardı!
‘İşte, yaptığımızın bedelini şimdi ödeyeceğiz!’ diye beklerken hiç beklemedikleri ve akıllarının ucundan geçmeyen bir çıkışla karşılaştılar; Şefkat Güneşi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Haydi, siz de ezan okuyunuz!” buyurdu!
Şaşırmışlardı! Az önce alay ettikleri ezanı şimdi onlar okuyacaktı. Talebin gerçek olup olmadığında bir süreliğine tereddüt yaşasalar da ciddi ciddi ezan okumaları isteniyordu!
Ortam yumuşamaya başlamıştı; ne bir hakaret ne de bir ceza söz konusuydu! Sadece ezan okuyacaklardı!
Okudular; yardımlarına koşan Ashâb’ın sözlerini tekrarlıyor ve az önce alay ettikleri Hazreti Bilâl’in ritmini yakalamaya çalışıyorlardı!
Bu arada, Ebû Mahzûre’yi yanında tutmuştu, Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem). Heyecandan kuş kalbi gibi atıp duran yüreğini, nazarlarındaki sıcaklıkla ısıtıp sarmalamış, başını sıvazladıktan sonra da ona, “İşitmiş olduğum ses ne güzeldi; kalk ve namaz için ezan oku!” demişti!
Bu arada ona, tane tane ezanı öğretiyor, insanları namaza çağırırken ne yapacağını talim ediyordu; “Allahu Ekber” ve “Lâ İlâhe İllallâh” derken sesini yükseltmesini, ancak “Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullâh” derken hafifçe kısmasını söylüyordu.
Ezanını bitirince Ebû Mahzûre’yi bir daha yanına çağırdı; mübarek elini alnına koydu ve diğer eliyle de başını okşayıp sırtını sıvazladı!
Bu arada, “Allah sana, hayırla muamele etsin ve seni de mübarek kılsın!” diye dua etmiş ve avucuna da bir miktar gümüş koymuştu.
Böylesi bir şefkate hangi kin ve nefret dayanabilirdi ki? Eskiye ait ne varsa eriyip gitmiş ve Ebû Mahzûre de bambaşka birisi oluvermişti! Gelişi geriye kalmış birçok Mekkeli gibi Kelime-i Tevhid’i söylerken o da kalbi dışarı fırlayacakmış gibi bir heyecan duyuyordu!
Niyet ve nazar değişince eşyanın rengi de değişivermişti! Sesinin güzelliğini tescil eden Fahr-i Âlem’e (sallallahu aleyhi ve sellem) utanarak baktı ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Mekke’de benim müezzinlik yapmamı emretsen!”
Anlamıştı!
Anlayan da anlamıştı!
“Seni Mekke’nin müezzini yapıyorum; Mekkelilerin ezanını sen oku!” buyurdu. Sonra da henüz çiçeği burnundaki genç valiyi kastederek ilave etti:
“Attâb İbn-i Esîd’e git ve ona, ‘Resûlullah bana, Mekkelilerin ezanını okumamı emretti!’ diye söyle!”
Bu nasıl bir mualeceydi ki dünün ezan düşmanını sarıp sarmalamış ve Beytullah’ın müezzi haline getirmişti!
Denilenler sözde kalmadı ve o günden sonra Mekke’nin müezzini Ebû Mahzûre oldu; Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) orada kaldığı günlerde de sonrasında da ezan okumaya devam etti ve bu, vefat edeceği âna kadar tam 51 yıl sürdü.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tayin ettiği müezzine olan saygı, başta Tâbiîn cemaati olmak üzere arkadan gelen asırlarda da bozulmadı ve Mekke’nin müezzinliğini önce oğulları, ardından da torunları ve nesiller boyu torunlarının torunları yaptı.
İşin güzel tarafı, Mekke’deki bu gelenek hâlâ devam etmektedir.
Bu arada, başka bir ayrıntı: Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) okşadığı saçlarını hiç kestirmedi Ebû Mahzûre (radıyallahu anh) ve hicretin 59. yılında, Peygamber eli değmiş bu saçlarıyla Mekke’den yürüdü, Âhiret’e.
Gelelim hissemize.
Nispeti farklı olsa da herkesin etrafında dili sivri, dişi de keskin birileri vardır; habbeleri kubbe yapar ve kubbelerin altında bile ısıracak bir sebep bulup her hayra orijinal bir kulup takarlar! Fitnenin kuyruk kaldırıp reftâre yürüdüğü yerde sabırları zorlayacak nice el ense ve nice saltoyla karşılaşabilirsiniz. Ancak, tehevvürle üzerine gitmek değil maharet, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bir teenni ve şefkatle kömürü elmasa, çamuru da altına dönüştürebilmektir hüner!
[Dr. Reşit Haylamaz] 18.7.2020 [TR724]
Ebû Mahzûre de onlardan birisiydi.
Hazım problemi yaşıyordu; dışarıdan gelen bir gücün şehirlerini kuşattığını düşünüyor ve eski şen-şakrak günlerinin ellerinden kayıp gittiğini vehmediyordu!
Ne var ki karşı koyacak gücü de yoktu. Üstelik, karşı koymak isteyenlerin ne hale düştüklerini de çok iyi biliyordu!
Nefret dolu gözlerle seyretmekten başka çaresi yoktu!
Huneyn bâdiresi söz konusu olduğunda, kendisi gibi gelişmelerden rahatsızlık duyan on arkadaşıyla birlikte o da sefere katıldı; suyun akışına bakacak ve ona göre bir karar vereceklerdi.
Başlangıçta yaşanan sarsıntıya sevinseler de ordu toparlanmış ve Mekke fethinden sonra Huneyn de bir zaferle sonuçlanmıştı.
Arada Tâif kuşatması, esirlerin serbest bırakılması ve ganimetin şefkat olup gönüllere işlemesi (müellefe-i kulûb) gibi birçok hâdise yaşandı ve artık vakit, Mekke’ye dönme vaktiydi.
Namaz vakti girmiş ve müezzinlerin pîri Hazreti Bilâl (radıyallahu anh), Ci’râne’de ezan okuyordu.
Namaza davetin alemi beyanları duyan Ebû Mahzûre ve arkadaşları, Hazreti Bilâl’in sözlerini tekrarlayıp alay etmeye başladılar; duyduklarını yüksek sesle tekrarlıyor ve birbirlerine bakıp istihzâî tavırlarla katıla katıla gülüyorlardı! Onlar arasında sesi en gür çıkan ve biraz da işi organize eden, Ebû Mahzûre idi.
Ellerin kabzalara gittiği, müsaade için gözlerin Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kilitlendiği demlerdi; azıcık bir işaret, küçük bir îmâ yeterdi ve on bir gence Ci’râne, o gün mezar olurdu!
Olmadı.
Onların bu haline Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) muttali olmuş, sesleri O’nun da (sallallahu aleyhi ve sellem) kulağına gelmişti.
Ezan biter bitmez Ashâb’ına döndü ve “Bu gençleri bana getirin!” buyurdu.
Koşar adım gitti Ashâb-ı Kirâm hazretleri ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) davetini ilettikten sonra Ebû Mahzûre ve arkadaşlarıyla birlikte huzura geldiler.
Merak ve endişe arasında gidip geliyorlardı; suçüstü olmanın mahcubiyetiyle huzurdalardı! Aralarında pişmanlık duyanlar, ‘Bunca bâdireden sonra buna ne gerek vardı?’ diyerek Ebû Mahzûre’yi dişleyenler de vardı.
Ama olan olmuştu!
Acaba ne yapacaktı? Üst üste zaferler kazanan bir kumandana karşı yapılan bu hareketin cezası ne olacaktı? Bir bedel ödeyecek, bir hesap vereceklerdi ama bunun mahiyeti ne idi?
Bu arada, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri de onları süzüyordu! Bir farkla ki bu süzüşte şefkat hâkimdi; bugüne kadar çamur içinde kalmış ve kömürleşmeye yüz tutmuş gençleri merhametle kucaklayan bir bakıştı bu ve “Az önce aranızda sesini en çok yükselten hanginizdi?” diye sordu.
Şüphesiz, gözlerin yoğunlaştığı isim, Ebû Mahzûre idi. Zaten o da bunu gizlemedi; yaptığını kabullenir bir tavırla kendini belli etti ve bir adım öne attı.
Finale yaklaşmışlardı!
‘İşte, yaptığımızın bedelini şimdi ödeyeceğiz!’ diye beklerken hiç beklemedikleri ve akıllarının ucundan geçmeyen bir çıkışla karşılaştılar; Şefkat Güneşi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Haydi, siz de ezan okuyunuz!” buyurdu!
Şaşırmışlardı! Az önce alay ettikleri ezanı şimdi onlar okuyacaktı. Talebin gerçek olup olmadığında bir süreliğine tereddüt yaşasalar da ciddi ciddi ezan okumaları isteniyordu!
Ortam yumuşamaya başlamıştı; ne bir hakaret ne de bir ceza söz konusuydu! Sadece ezan okuyacaklardı!
Okudular; yardımlarına koşan Ashâb’ın sözlerini tekrarlıyor ve az önce alay ettikleri Hazreti Bilâl’in ritmini yakalamaya çalışıyorlardı!
Bu arada, Ebû Mahzûre’yi yanında tutmuştu, Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem). Heyecandan kuş kalbi gibi atıp duran yüreğini, nazarlarındaki sıcaklıkla ısıtıp sarmalamış, başını sıvazladıktan sonra da ona, “İşitmiş olduğum ses ne güzeldi; kalk ve namaz için ezan oku!” demişti!
Bu arada ona, tane tane ezanı öğretiyor, insanları namaza çağırırken ne yapacağını talim ediyordu; “Allahu Ekber” ve “Lâ İlâhe İllallâh” derken sesini yükseltmesini, ancak “Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullâh” derken hafifçe kısmasını söylüyordu.
Ezanını bitirince Ebû Mahzûre’yi bir daha yanına çağırdı; mübarek elini alnına koydu ve diğer eliyle de başını okşayıp sırtını sıvazladı!
Bu arada, “Allah sana, hayırla muamele etsin ve seni de mübarek kılsın!” diye dua etmiş ve avucuna da bir miktar gümüş koymuştu.
Böylesi bir şefkate hangi kin ve nefret dayanabilirdi ki? Eskiye ait ne varsa eriyip gitmiş ve Ebû Mahzûre de bambaşka birisi oluvermişti! Gelişi geriye kalmış birçok Mekkeli gibi Kelime-i Tevhid’i söylerken o da kalbi dışarı fırlayacakmış gibi bir heyecan duyuyordu!
Niyet ve nazar değişince eşyanın rengi de değişivermişti! Sesinin güzelliğini tescil eden Fahr-i Âlem’e (sallallahu aleyhi ve sellem) utanarak baktı ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Mekke’de benim müezzinlik yapmamı emretsen!”
Anlamıştı!
Anlayan da anlamıştı!
“Seni Mekke’nin müezzini yapıyorum; Mekkelilerin ezanını sen oku!” buyurdu. Sonra da henüz çiçeği burnundaki genç valiyi kastederek ilave etti:
“Attâb İbn-i Esîd’e git ve ona, ‘Resûlullah bana, Mekkelilerin ezanını okumamı emretti!’ diye söyle!”
Bu nasıl bir mualeceydi ki dünün ezan düşmanını sarıp sarmalamış ve Beytullah’ın müezzi haline getirmişti!
Denilenler sözde kalmadı ve o günden sonra Mekke’nin müezzini Ebû Mahzûre oldu; Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) orada kaldığı günlerde de sonrasında da ezan okumaya devam etti ve bu, vefat edeceği âna kadar tam 51 yıl sürdü.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tayin ettiği müezzine olan saygı, başta Tâbiîn cemaati olmak üzere arkadan gelen asırlarda da bozulmadı ve Mekke’nin müezzinliğini önce oğulları, ardından da torunları ve nesiller boyu torunlarının torunları yaptı.
İşin güzel tarafı, Mekke’deki bu gelenek hâlâ devam etmektedir.
Bu arada, başka bir ayrıntı: Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) okşadığı saçlarını hiç kestirmedi Ebû Mahzûre (radıyallahu anh) ve hicretin 59. yılında, Peygamber eli değmiş bu saçlarıyla Mekke’den yürüdü, Âhiret’e.
Gelelim hissemize.
Nispeti farklı olsa da herkesin etrafında dili sivri, dişi de keskin birileri vardır; habbeleri kubbe yapar ve kubbelerin altında bile ısıracak bir sebep bulup her hayra orijinal bir kulup takarlar! Fitnenin kuyruk kaldırıp reftâre yürüdüğü yerde sabırları zorlayacak nice el ense ve nice saltoyla karşılaşabilirsiniz. Ancak, tehevvürle üzerine gitmek değil maharet, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bir teenni ve şefkatle kömürü elmasa, çamuru da altına dönüştürebilmektir hüner!
[Dr. Reşit Haylamaz] 18.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Zidane farkı [Hasan Cücük]
La Liga’da bitime bir hafta kala Real Madrid şampiyonluğunu ilan edip, 34. kez mutlu sona ulaştı. Pandemi öncesine Barcelona’nın iki puan gerisinde giren Real Madrid, yeniden start alan ligde üst üste 10 maçını kazandı. Bu başarıda aslan payı teknik patron Zinedine Zidane ait. Yıldız isimlerin bekleneni veremediği kadroda ise iki isim öne çıktı. Kerim Benzema attıklarıyla, Sergio Ramos ise hem attığı hem de savunma performansıyla şampiyonlukta başrol oynadı.
Zinedine Zidane, ‘yıldız futbolcudan iyi teknik adam olmaz’ anlayışını yıkan isim olarak öne çıktı. Sadece bir yıllık teknik adamlık geçmişiyle kriz yaşayan Real Madrid’in başına geçtiğinde herkes nasıl bir performans göstereceğini merak ediyordu. 2,5 yıla sığdırdığı 3 Şampiyonlar Ligi ve bir La Liga şampiyonluğunun yanında UEFA Süper Kupa, Kral Kupası, İspanya Süper Kupası ve FİFA Dünya Kulüpler Kupası vardı. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok kupa kazanan ilk Real Madrid teknik direktörü oldu.
Haziran 2018’de sürpriz bir şekilde istifa ettiğinde üzülenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Zidane istifasına Cristiano Ronaldo’nun ayrılması eklenince Real Madrid ciddi güç kaybı yaşadı. Ronaldo’suz bir Real Madrid nasıl olacaktı? Ya Zidane’sız! Bu sorunun cevabını almak için fazla beklemedik. 2018-19 sezonuna Lopetegui yönetiminde başlayan Real Madrid, daha sezon başında olumlu sinyaller vermiyordu. İlerleyen haftalarda Lopetegui’nun bileti kesilirken, takım Solari’ye emanet edildi. Solari’nin başlangıcı muhteşem, sonu facia oldu. Sezon bitmeden iki teknik adam eskiten Real Madrid’e anahtar yeniden Zidane teslim edildi.
2018-19 sezonu Real Madrid için kayıp sezondu. Zidane için asıl sınav 2019-20 sezonunda olacaktı. Lige pekte Zidanevâri bir başlangıç yapamadı. Valladolid, Villarreal, Real Betis beraberliklerine Mallorca mağlubiyeti de eklenmişti. Zidane’nin şansı en güçlü rakibi Valverde yönetimindeki Barcelona’nın deplasman kabusu oldu. Ocak ayında formatı değiştirilen İspanya Süper Kupası’nı kazanması, Ronaldo’suz Real’in ilk kupası oldu. Zidane, Hazard, Bale, James Rodriguez gibi yıldızların sınıfta kaldığı sezonda elindeki kadroyu maksimum kullanıyordu.
Şampiyonlar Ligi’nde grupta PSG’nin ardından ikinci çıkan Real Madrid, son 16 turunda eşleştiği Manchester City’ye, Santiago Bernabeu’da 2-1 mağlup olarak tur şansını zora soktu. Ancak daha rövanş maçı var. Taraftarın beklentisi Şampiyonlar Ligi’nden ziyade La Liga’ydı. Zirâ, son 19 yılda ezeli rakip Barcelona 11, Real Madrid 6 şampiyonluk görmüştü. Tıpkı Liverpool gibi Real Madrid için de lig şampiyonluğu ilk öncelik olmuştu.
Pandemi öncesine Barcelona’nın iki puan gerisinde giren Real Madrid, pandemi sonrasında müthiş bir performans ortaya koydu. Oynadığı 10 maçın tamamını kazandı. Skor olarak rakiplerini ezemedi ama bir golle de olsa kazanmayı bildi. Forvette Karim Benzema, defansta Sergio Ramos bu yıl Zidane’nin yüzünü güldüren isimler oldu. Benzema 21 gol atarken, Sergio Ramos hem gol attı, hem de rakip forvetleri durduran isim oldu.
Zidane, Hazard’ın sakatlığı, Bale ve Rodrıguez’in formsuzluğu, Luka Jovic’in kalitesiz çıktığı bir yılda takımını şampiyonluğa taşıyarak kalitesini ortaya koydu. Bu yıl gelen başarı bu yüzden şampiyonluktan çok öte anlam taşıyor. Önümüzdeki yıl kadroda temizlik yapıp, yeni isimleri transfer ederse Real Madrid çok daha başarılı olacaktır.
NOT: Dün yazdığım ‘Dört yapraklı yonca, Okan Buruk’u bekliyor’ başlıklı yazıda hata yaptığımı farkettim. Türkiye’de hem oyuncu hem de teknik adam olarak şampiyonluk gören isimleri yazarken Ertuğrul Sağlam adını unuttum. Ertuğrul Sağlam, futbolcuyken 1995’de Beşiktaş ile şampiyonluk yaşadı. Teknik adam olarak ise Bursaspor’u 2009-10 sezonunda şampiyonluğa taşıdı. Hata için okuyucularımızdan özür dilerim.
[Hasan Cücük] 18.7.2020 [TR724]
Zinedine Zidane, ‘yıldız futbolcudan iyi teknik adam olmaz’ anlayışını yıkan isim olarak öne çıktı. Sadece bir yıllık teknik adamlık geçmişiyle kriz yaşayan Real Madrid’in başına geçtiğinde herkes nasıl bir performans göstereceğini merak ediyordu. 2,5 yıla sığdırdığı 3 Şampiyonlar Ligi ve bir La Liga şampiyonluğunun yanında UEFA Süper Kupa, Kral Kupası, İspanya Süper Kupası ve FİFA Dünya Kulüpler Kupası vardı. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok kupa kazanan ilk Real Madrid teknik direktörü oldu.
Haziran 2018’de sürpriz bir şekilde istifa ettiğinde üzülenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Zidane istifasına Cristiano Ronaldo’nun ayrılması eklenince Real Madrid ciddi güç kaybı yaşadı. Ronaldo’suz bir Real Madrid nasıl olacaktı? Ya Zidane’sız! Bu sorunun cevabını almak için fazla beklemedik. 2018-19 sezonuna Lopetegui yönetiminde başlayan Real Madrid, daha sezon başında olumlu sinyaller vermiyordu. İlerleyen haftalarda Lopetegui’nun bileti kesilirken, takım Solari’ye emanet edildi. Solari’nin başlangıcı muhteşem, sonu facia oldu. Sezon bitmeden iki teknik adam eskiten Real Madrid’e anahtar yeniden Zidane teslim edildi.
2018-19 sezonu Real Madrid için kayıp sezondu. Zidane için asıl sınav 2019-20 sezonunda olacaktı. Lige pekte Zidanevâri bir başlangıç yapamadı. Valladolid, Villarreal, Real Betis beraberliklerine Mallorca mağlubiyeti de eklenmişti. Zidane’nin şansı en güçlü rakibi Valverde yönetimindeki Barcelona’nın deplasman kabusu oldu. Ocak ayında formatı değiştirilen İspanya Süper Kupası’nı kazanması, Ronaldo’suz Real’in ilk kupası oldu. Zidane, Hazard, Bale, James Rodriguez gibi yıldızların sınıfta kaldığı sezonda elindeki kadroyu maksimum kullanıyordu.
Şampiyonlar Ligi’nde grupta PSG’nin ardından ikinci çıkan Real Madrid, son 16 turunda eşleştiği Manchester City’ye, Santiago Bernabeu’da 2-1 mağlup olarak tur şansını zora soktu. Ancak daha rövanş maçı var. Taraftarın beklentisi Şampiyonlar Ligi’nden ziyade La Liga’ydı. Zirâ, son 19 yılda ezeli rakip Barcelona 11, Real Madrid 6 şampiyonluk görmüştü. Tıpkı Liverpool gibi Real Madrid için de lig şampiyonluğu ilk öncelik olmuştu.
Pandemi öncesine Barcelona’nın iki puan gerisinde giren Real Madrid, pandemi sonrasında müthiş bir performans ortaya koydu. Oynadığı 10 maçın tamamını kazandı. Skor olarak rakiplerini ezemedi ama bir golle de olsa kazanmayı bildi. Forvette Karim Benzema, defansta Sergio Ramos bu yıl Zidane’nin yüzünü güldüren isimler oldu. Benzema 21 gol atarken, Sergio Ramos hem gol attı, hem de rakip forvetleri durduran isim oldu.
Zidane, Hazard’ın sakatlığı, Bale ve Rodrıguez’in formsuzluğu, Luka Jovic’in kalitesiz çıktığı bir yılda takımını şampiyonluğa taşıyarak kalitesini ortaya koydu. Bu yıl gelen başarı bu yüzden şampiyonluktan çok öte anlam taşıyor. Önümüzdeki yıl kadroda temizlik yapıp, yeni isimleri transfer ederse Real Madrid çok daha başarılı olacaktır.
NOT: Dün yazdığım ‘Dört yapraklı yonca, Okan Buruk’u bekliyor’ başlıklı yazıda hata yaptığımı farkettim. Türkiye’de hem oyuncu hem de teknik adam olarak şampiyonluk gören isimleri yazarken Ertuğrul Sağlam adını unuttum. Ertuğrul Sağlam, futbolcuyken 1995’de Beşiktaş ile şampiyonluk yaşadı. Teknik adam olarak ise Bursaspor’u 2009-10 sezonunda şampiyonluğa taşıdı. Hata için okuyucularımızdan özür dilerim.
[Hasan Cücük] 18.7.2020 [TR724]
Gerçeğin rahatsız edici şahidi: Jean Rouch [M.Nedim Hazar]
Sinemanın keşfi ile başlayan ilk sinema türü ‘belgesel sinema’dır. Her ne kadar mukallit George Melies’nin işin içine, panayır, sirk, sihirbazlık faktörünü ekleştirip, izleyici kitlesini genişletmeye yönelik hamleler yapılsa da, başta Lumiere Kardeşler olmak üzere, ilk sinemacıların çoğu, olanı perdeye yansıtmayı yeterli buldular. Sinemada kurgunun keşfi ve drama ile bütünleşmesi, Yedinci Sanat’ın seyrini epey farklı noktalara evriltti. Buna rağmen belgesel sinema kimi zaman dramayı da, arkasına alarak bu koşudan asla mahrum kalmadı. Kurgu ve dramanın etkisiyle bildik sinemanın temelleri atılmaya başlandığı anda kopan Birinci Cihan Harbi, henüz emekleme çağındaki bu yeni sanatın duraksamasına yol açmasa da, küçümsenmeyecek boyutta sekte vurdu. Ülkemiz de dahil, pek çok ülke sinemasında yetki ve otorite askerlerin eline geçince, belgesel sinema (gerçekliğin yerini alacak boyutta), tekrar altın günlerini yaşadı. Bu dönemde bir tür balayı yaşayan militarizm/sanat birlikteliği, propaganda sinemasını çok iptidaî boyutta kullandı.
Savaş sonrası, herkes kendi mevzisine çekilirken, patlayan İkinci Cihan Harbi, sinemaya neredeyse silah kadar önem veren asker sinemacıların tekrar peydahlanmasına da vesile olmuştu. Bu dönemde en büyük yapımcılar ve film üreticileri, ülke ordularıydı.
Sinemada sesin daha pratik ve meşakkatsiz kullanılır hale gelmesi, 16 mm’nin keşfi, belgesel sinemacılar için büyük bir sıçrama vesilesi oldu. Tam da bu dönemde Fransa’da başlayan bir akımdan bahsedebiliriz: Cinema Verite!
Kaba genelleme ile ‘gerçeklik sineması’ diyebileceğimiz bu kavramın iki büyük ismi vardı: Chris Maker ve Jean Rouch…
Cinema Verite’i, “Cinema Verite, gerçeğin filmi değil, filmin gerçeğidir.” diye tanımlayan ve bu yazıda bizim muhatabımız olan Jean Rouch, 1 Mayıs 1917’de Paris’te bahriyeli bir baba ve sanatçı bir annenin oğlu olarak doğuyor. Anne sanatçı olunca nasıl bir çocukluk geçirmiş olabileceğini tahmin etmek zor değil. Paris’in sanat ve sanatçıyla iç içe, kahve ve sigara dumanı sinmiş avangart ortamları. Hayatını değiştiren gelişme ise gençlik yıllarında babasının görevi nedeniyle yaşadığı gezgin hayattan dolayı oluyor. Fas, Cezayir ve Almanya’da Paris’te hiç görmediği ‘öteki’ni tanıyor Rouch ve çocuklukla gençliğinin ortak birikimini antropoloji ve sinemaya yönelerek dışa vuruyor adeta.
Çok ilginç bir adam aslında Rouch. Esasen bir antropolog olan bu Fransız, ‘etno-sinema’ kavramını bize hediye etmiştir. Aynı zamanda bir araştırmacı olan Rouch, başlarda kamerayı sadece araştırmaları için bir araç olarak görüyordu. Afrika’da yaptığı araştırmaları filme alırken, tıpkı kalemle bir kâğıda not etmek gibi kabul ediyordu.
Kendisinden önce, tam olarak etnografik sinema diye adlandırılmasa da, benzer gayeler ile film işi yapanlardan farkı ise bilinçli şekilde film edilen kişileri, kendi filmlerini çeken hissiyle projeye katmak oluyordu. Yani, insan hem oyuncusu, hem izleyicisi, hem de yönetmeni olduğu bir filmde, sadece oyuncu olduğu filmlere nazaran çok farklı olabiliyordu!
Şüphesiz bu durum Rouch’un tamamen kendi başlattığı bir şey değil, tabii bir gelişimin vardığı noktaydı. Mesela Rouch, Sovyet sinemacı Dziga Vertov’dan ciddi anlamda etkilenmişti. Vertov’un ‘Sinema- Göz/Kino-Glaz’ ve ‘Sinema-Gerçek/Kino-Pravda’ film deneylerini, alıcıyı sokağa çıkarmasını, bir başoyuncu yapmasını heyecan farklı ve etkileyici buluyordu.
Fakat bazı eksiklikleri vardı Vertov’un. Lakin bu, yeteneksizlik ya da başka şeyden değildi; ona göre Vertov’u kısıtlayan şey, dönemin kameralarının ağır ve hantal olması, diğer yandan sesli çekim olanağının henüz o vakit bilinmemesidir.
Rouch, bu açığı daha sonra 16 mm’lik kameralar ile kapatmakla kalmayacak, Vertov’un ‘sinema-göz’üne bir de ses, yani ‘sinema-kulak’ ekleyecekti. Bu teknik gelişme kamerayı da daha özgürleştirdi. Artık ufak bir gizleme numarası ile sokakta, metroda, tramvayda da çekim yapabiliyordu.
HAKİKAT İLE KURMACA ARASINDAKİ İLİŞKİ
Yaptığı işin tam olarak ne olduğu sorulduğunda, 1957 yılına kadar tamamladığı 13 film tecrübesi ile sinemayı öğrendiğini ifade eden Rouch, esas öğrendiği en önemli şeyin kamera ve filmin özne ile nesne, hakikat ile kurmaca arasındaki ilişkiyi dönüştürebilen benzersiz niteliği olduğunu söyler. Ona göre filmin yapısında, kültürel araştırmada epistemolojik olarak verili alınan ikili karşıtlıkları bulanıklaştırabilen, kendini yansıtan bir kapasite mevcuttur. Sinemasal ve etnografik hakikat; kamera, kameraman ve etnografik özneler arasındaki diyalogdan doğan ve bu ilişki öncesinde var olmayan karşılıklı bir yapılandırma sürecinin sonucunda ortaya çıkar.
Prodüksiyona başlamadan önce kesin olarak bilinen tek parametre, filmin, özneleriyle birlikte ortak bir doğaçlama süreci sonucunda oluşacağıdır. Bu doğaçlamaya ve oluş sürecine odaklanmak, filme en önemli malzemesini sağlar ve film mecrasının hakikati belgelemenin ötesindeki kapasitesini harekete geçirir. Etnografik filmin malzemesi, yaşam akışının sahneleme üzerinden kurgulandığını ve etnografik-sinemasal ilişkinin karşılıklı etkileşimin ürünü olduğunu kabul ettiğimiz ölçüde gerçektir. Rouch’a göre etnokurmacayı hayata geçirmenin birbiriyle organik olarak ilişkili iki önkoşulu vardır. Bunlardan ilki öznelerle yönetmen arasındaki uzun süreli etnografik ilişki üzerinden temellendirilmiş diyalog, ikincisiyse kamerayı katılımcı kılan estetik ve teknik seçimlerdir. Tripod yerine el kamerası, tele objektif ya da zoom yerine sabit lens kullanmak, kamerayı katılımcı kılan seçimlerden bazılarıdır. 1957 sonrası Rouch sinemasına baktığımızda kavramların ve pratiğin yerli yerine oturduğunu görürüz. Bunlar; kuramsal, pratik ve estetik değerlerin uzun süreli etnografik ilişki üzerinden birlikte örüldüğünü, filmin herhangi bir aşamasında etnografik öznelerin yönetmen kadar sorumluluk ve söz sahibi olmasıdır. Bu tarz bir diyaloğu harekete geçirmek ve film çekimi esnasında zengin bir kaynağa dönüştürmek Rouch dehasının en önemli özelliklerindendir. Keza Rouch, önemli bir zıtlıktan bahseder. Ona göre ekip ne kadar profesyonelse, ortaya çıkan iş etnografinin mantığına o kadar ters düşer. Çünkü, etnokurmacanın belkemiğini ekibin her üyesinin yerel dili akıcı bir şekilde konuşması oluşturur. Ses operatöründen kameramana, yapım amirinden araştırmacıya kadar tüm ekibin etkin bir şekilde yerel kültür ve dille iletişim halinde olması neredeyse mümkün olmadığından Rouch, profesyonel ekiple çalışmak yerine yerel özneleri prodüksiyonun çeşitli aşamalarında sorumlu olmak üzere eğitir. Bugün Afrika’nın Mustafa Allasane gibi önemli yönetmenleri, eğitimlerine Jean Rouch’un etnografik film setlerinde başlamışlardır. Film metnine filmin öznelerinin zihinsel ve teknik katkısı etnografik sinemada kemikleşmiş olan ‘ben’ ve ‘öteki’ ayrımını yalnızca kuramsal, etik ve estetik düzeyde eleştirmekle kalmaz; aynı zamanda, hiyerarşik olarak tahayyül edilen bu ilişkiyi bulanıklaştırır ve dönüştürür.
Biliyorum karışık biraz…
Sinemayla ilgili fikirleri çok değişiktir Rouch’un. Kamerayı bir tür ruhu özgürleştirme aracı olarak görür. Ve ona göre, perde kâğıttan çok daha derindir. Yazmak ile çekmek arasındaki farkı çektiği belgesellerle son derece sarih bir şekilde gösteren Jean Rouch, gerçekçi sinemanın, hem çekileni, hem de çekeni değiştirdiğini düşünür.
Rouch’a göre ‘gözlemlemek kadar, elde edilen belgeyi gözlenen kimselere göstermek ve davranışlarını onlarla birlikte görüntü üzerinde incelemek’ çok önemlidir.
Haklı mıdır ya da ne kadar haklıdır bilmem ama filmlerinde bir şekilde, hikâyeye müdahil olur ve çektiği konu ne ise, hem sonuçlarını hem de filme çekilen insanlardaki değişimi, başkalaşmayı yansıtır. Keza Rouch’a göre bu tür bir sinema, terapiye eşdeğerdir.
Aslında bir sinema adamı kaygısından ziyade, bilim adamı rikkatiyle kaydedilen bu gelişmeler, başta Fransız sineması olmak üzere, sinemayı derinden etkiledi zamanla. Enteresandır, bunun nedeni, kuramsal ya da bilimsel değil, aksine çok basit bir gerekçeydi: Filmi daha ucuza mal etmek.
Rouch, sistemini tamamlayıp, kendi sinema ürünlerini oluşturmaya başladığında ortaya çarpıcı neticeler çıktı.
1955 yılında çektiği ‘Les Maîtres Mous/ Çılgın Efendiler’, ilginç bir filmdir mesela. 1954 yılında, Accra’da yaşayan küçük bir grup Hausa Jean Rouch’u, yıllık dinî ritüellerini görüntülemek üzere Batı Afrika’ya davet etmişti. Bu ayin sırasında Hausalar, trans benzeri bir duruma geçiyor ve Batılı sömürgecileri temsil eden ruhların (mühendis, doktorun karısı, genel vali, zalim binbaşı, vb.) etkisi altına giriyorlardı.
Sadece 36 dakika sürse de Les Maîtres Fous (Çılgın Efendiler), son derece çarpıcıdır ve kimi bölümleri dehşet vericidir: Gözleri fırıl fırıl dönen, ağızlarından köpükler saçan, meşalelerle vücutlarını yakan, ruhları ele geçirilmiş insanlar…
Filmde yer alan görüntüler o kadar etkileyiciydi ki, Peter Brook, 1966 yapımı filmi Marat-Sade’da, Rouch’un kaydettiği bu teatral gösteriyi ve uydurma dili referans almıştı.
1961 yılında çektiği Bir Yaz Öyküsü’nde (Chronique D’un Ete); 1960 yazında Paris’te yapılan bir anketle yoldan geçenlere “Mutlu musunuz?” sorusu soruluyordu. Sonuçta ortaya çok ilginç ve etkileyici bir film çıkmıştı. Film Cannes’da ödül aldı. Netice, Rouch’un tezini destekler şekilde olmuştu. Film, insanları habersiz değil, aksine bir filmin içinde olduklarını uyararak çekiliyor ve yaptıklarının farkında olan insanlardaki değişimi veriyordu.
Sömürgeciliğin zirve yaptığı bir dönemde Kara Kıta’ya giderek birçok etnografik belgesele imza atan Rouch’un, aynı zamanda Nijerya sinemasının kurucusu sayıldığı gibi, pek çok Afrika ülkesinin de sinemayla buluşmasında baş ilham kaynağı olduğuna şaşırmamak lazım.
Hakikatle kurmaca arasındaki bu girift ilişkiye bir ömür harcayan belgeselin dâhi yönetmeni, 86 yaşında Nijer’de filmlerinin toplu gösterimine giderken hayata veda etti.
[M.Nedim Hazar] 18.7.2020 [TR724]
Savaş sonrası, herkes kendi mevzisine çekilirken, patlayan İkinci Cihan Harbi, sinemaya neredeyse silah kadar önem veren asker sinemacıların tekrar peydahlanmasına da vesile olmuştu. Bu dönemde en büyük yapımcılar ve film üreticileri, ülke ordularıydı.
Sinemada sesin daha pratik ve meşakkatsiz kullanılır hale gelmesi, 16 mm’nin keşfi, belgesel sinemacılar için büyük bir sıçrama vesilesi oldu. Tam da bu dönemde Fransa’da başlayan bir akımdan bahsedebiliriz: Cinema Verite!
Kaba genelleme ile ‘gerçeklik sineması’ diyebileceğimiz bu kavramın iki büyük ismi vardı: Chris Maker ve Jean Rouch…
Cinema Verite’i, “Cinema Verite, gerçeğin filmi değil, filmin gerçeğidir.” diye tanımlayan ve bu yazıda bizim muhatabımız olan Jean Rouch, 1 Mayıs 1917’de Paris’te bahriyeli bir baba ve sanatçı bir annenin oğlu olarak doğuyor. Anne sanatçı olunca nasıl bir çocukluk geçirmiş olabileceğini tahmin etmek zor değil. Paris’in sanat ve sanatçıyla iç içe, kahve ve sigara dumanı sinmiş avangart ortamları. Hayatını değiştiren gelişme ise gençlik yıllarında babasının görevi nedeniyle yaşadığı gezgin hayattan dolayı oluyor. Fas, Cezayir ve Almanya’da Paris’te hiç görmediği ‘öteki’ni tanıyor Rouch ve çocuklukla gençliğinin ortak birikimini antropoloji ve sinemaya yönelerek dışa vuruyor adeta.
Çok ilginç bir adam aslında Rouch. Esasen bir antropolog olan bu Fransız, ‘etno-sinema’ kavramını bize hediye etmiştir. Aynı zamanda bir araştırmacı olan Rouch, başlarda kamerayı sadece araştırmaları için bir araç olarak görüyordu. Afrika’da yaptığı araştırmaları filme alırken, tıpkı kalemle bir kâğıda not etmek gibi kabul ediyordu.
Kendisinden önce, tam olarak etnografik sinema diye adlandırılmasa da, benzer gayeler ile film işi yapanlardan farkı ise bilinçli şekilde film edilen kişileri, kendi filmlerini çeken hissiyle projeye katmak oluyordu. Yani, insan hem oyuncusu, hem izleyicisi, hem de yönetmeni olduğu bir filmde, sadece oyuncu olduğu filmlere nazaran çok farklı olabiliyordu!
Şüphesiz bu durum Rouch’un tamamen kendi başlattığı bir şey değil, tabii bir gelişimin vardığı noktaydı. Mesela Rouch, Sovyet sinemacı Dziga Vertov’dan ciddi anlamda etkilenmişti. Vertov’un ‘Sinema- Göz/Kino-Glaz’ ve ‘Sinema-Gerçek/Kino-Pravda’ film deneylerini, alıcıyı sokağa çıkarmasını, bir başoyuncu yapmasını heyecan farklı ve etkileyici buluyordu.
Fakat bazı eksiklikleri vardı Vertov’un. Lakin bu, yeteneksizlik ya da başka şeyden değildi; ona göre Vertov’u kısıtlayan şey, dönemin kameralarının ağır ve hantal olması, diğer yandan sesli çekim olanağının henüz o vakit bilinmemesidir.
Rouch, bu açığı daha sonra 16 mm’lik kameralar ile kapatmakla kalmayacak, Vertov’un ‘sinema-göz’üne bir de ses, yani ‘sinema-kulak’ ekleyecekti. Bu teknik gelişme kamerayı da daha özgürleştirdi. Artık ufak bir gizleme numarası ile sokakta, metroda, tramvayda da çekim yapabiliyordu.
HAKİKAT İLE KURMACA ARASINDAKİ İLİŞKİ
Yaptığı işin tam olarak ne olduğu sorulduğunda, 1957 yılına kadar tamamladığı 13 film tecrübesi ile sinemayı öğrendiğini ifade eden Rouch, esas öğrendiği en önemli şeyin kamera ve filmin özne ile nesne, hakikat ile kurmaca arasındaki ilişkiyi dönüştürebilen benzersiz niteliği olduğunu söyler. Ona göre filmin yapısında, kültürel araştırmada epistemolojik olarak verili alınan ikili karşıtlıkları bulanıklaştırabilen, kendini yansıtan bir kapasite mevcuttur. Sinemasal ve etnografik hakikat; kamera, kameraman ve etnografik özneler arasındaki diyalogdan doğan ve bu ilişki öncesinde var olmayan karşılıklı bir yapılandırma sürecinin sonucunda ortaya çıkar.
Prodüksiyona başlamadan önce kesin olarak bilinen tek parametre, filmin, özneleriyle birlikte ortak bir doğaçlama süreci sonucunda oluşacağıdır. Bu doğaçlamaya ve oluş sürecine odaklanmak, filme en önemli malzemesini sağlar ve film mecrasının hakikati belgelemenin ötesindeki kapasitesini harekete geçirir. Etnografik filmin malzemesi, yaşam akışının sahneleme üzerinden kurgulandığını ve etnografik-sinemasal ilişkinin karşılıklı etkileşimin ürünü olduğunu kabul ettiğimiz ölçüde gerçektir. Rouch’a göre etnokurmacayı hayata geçirmenin birbiriyle organik olarak ilişkili iki önkoşulu vardır. Bunlardan ilki öznelerle yönetmen arasındaki uzun süreli etnografik ilişki üzerinden temellendirilmiş diyalog, ikincisiyse kamerayı katılımcı kılan estetik ve teknik seçimlerdir. Tripod yerine el kamerası, tele objektif ya da zoom yerine sabit lens kullanmak, kamerayı katılımcı kılan seçimlerden bazılarıdır. 1957 sonrası Rouch sinemasına baktığımızda kavramların ve pratiğin yerli yerine oturduğunu görürüz. Bunlar; kuramsal, pratik ve estetik değerlerin uzun süreli etnografik ilişki üzerinden birlikte örüldüğünü, filmin herhangi bir aşamasında etnografik öznelerin yönetmen kadar sorumluluk ve söz sahibi olmasıdır. Bu tarz bir diyaloğu harekete geçirmek ve film çekimi esnasında zengin bir kaynağa dönüştürmek Rouch dehasının en önemli özelliklerindendir. Keza Rouch, önemli bir zıtlıktan bahseder. Ona göre ekip ne kadar profesyonelse, ortaya çıkan iş etnografinin mantığına o kadar ters düşer. Çünkü, etnokurmacanın belkemiğini ekibin her üyesinin yerel dili akıcı bir şekilde konuşması oluşturur. Ses operatöründen kameramana, yapım amirinden araştırmacıya kadar tüm ekibin etkin bir şekilde yerel kültür ve dille iletişim halinde olması neredeyse mümkün olmadığından Rouch, profesyonel ekiple çalışmak yerine yerel özneleri prodüksiyonun çeşitli aşamalarında sorumlu olmak üzere eğitir. Bugün Afrika’nın Mustafa Allasane gibi önemli yönetmenleri, eğitimlerine Jean Rouch’un etnografik film setlerinde başlamışlardır. Film metnine filmin öznelerinin zihinsel ve teknik katkısı etnografik sinemada kemikleşmiş olan ‘ben’ ve ‘öteki’ ayrımını yalnızca kuramsal, etik ve estetik düzeyde eleştirmekle kalmaz; aynı zamanda, hiyerarşik olarak tahayyül edilen bu ilişkiyi bulanıklaştırır ve dönüştürür.
Biliyorum karışık biraz…
Sinemayla ilgili fikirleri çok değişiktir Rouch’un. Kamerayı bir tür ruhu özgürleştirme aracı olarak görür. Ve ona göre, perde kâğıttan çok daha derindir. Yazmak ile çekmek arasındaki farkı çektiği belgesellerle son derece sarih bir şekilde gösteren Jean Rouch, gerçekçi sinemanın, hem çekileni, hem de çekeni değiştirdiğini düşünür.
Rouch’a göre ‘gözlemlemek kadar, elde edilen belgeyi gözlenen kimselere göstermek ve davranışlarını onlarla birlikte görüntü üzerinde incelemek’ çok önemlidir.
Haklı mıdır ya da ne kadar haklıdır bilmem ama filmlerinde bir şekilde, hikâyeye müdahil olur ve çektiği konu ne ise, hem sonuçlarını hem de filme çekilen insanlardaki değişimi, başkalaşmayı yansıtır. Keza Rouch’a göre bu tür bir sinema, terapiye eşdeğerdir.
Aslında bir sinema adamı kaygısından ziyade, bilim adamı rikkatiyle kaydedilen bu gelişmeler, başta Fransız sineması olmak üzere, sinemayı derinden etkiledi zamanla. Enteresandır, bunun nedeni, kuramsal ya da bilimsel değil, aksine çok basit bir gerekçeydi: Filmi daha ucuza mal etmek.
Rouch, sistemini tamamlayıp, kendi sinema ürünlerini oluşturmaya başladığında ortaya çarpıcı neticeler çıktı.
1955 yılında çektiği ‘Les Maîtres Mous/ Çılgın Efendiler’, ilginç bir filmdir mesela. 1954 yılında, Accra’da yaşayan küçük bir grup Hausa Jean Rouch’u, yıllık dinî ritüellerini görüntülemek üzere Batı Afrika’ya davet etmişti. Bu ayin sırasında Hausalar, trans benzeri bir duruma geçiyor ve Batılı sömürgecileri temsil eden ruhların (mühendis, doktorun karısı, genel vali, zalim binbaşı, vb.) etkisi altına giriyorlardı.
Sadece 36 dakika sürse de Les Maîtres Fous (Çılgın Efendiler), son derece çarpıcıdır ve kimi bölümleri dehşet vericidir: Gözleri fırıl fırıl dönen, ağızlarından köpükler saçan, meşalelerle vücutlarını yakan, ruhları ele geçirilmiş insanlar…
Filmde yer alan görüntüler o kadar etkileyiciydi ki, Peter Brook, 1966 yapımı filmi Marat-Sade’da, Rouch’un kaydettiği bu teatral gösteriyi ve uydurma dili referans almıştı.
1961 yılında çektiği Bir Yaz Öyküsü’nde (Chronique D’un Ete); 1960 yazında Paris’te yapılan bir anketle yoldan geçenlere “Mutlu musunuz?” sorusu soruluyordu. Sonuçta ortaya çok ilginç ve etkileyici bir film çıkmıştı. Film Cannes’da ödül aldı. Netice, Rouch’un tezini destekler şekilde olmuştu. Film, insanları habersiz değil, aksine bir filmin içinde olduklarını uyararak çekiliyor ve yaptıklarının farkında olan insanlardaki değişimi veriyordu.
Sömürgeciliğin zirve yaptığı bir dönemde Kara Kıta’ya giderek birçok etnografik belgesele imza atan Rouch’un, aynı zamanda Nijerya sinemasının kurucusu sayıldığı gibi, pek çok Afrika ülkesinin de sinemayla buluşmasında baş ilham kaynağı olduğuna şaşırmamak lazım.
Hakikatle kurmaca arasındaki bu girift ilişkiye bir ömür harcayan belgeselin dâhi yönetmeni, 86 yaşında Nijer’de filmlerinin toplu gösterimine giderken hayata veda etti.
[M.Nedim Hazar] 18.7.2020 [TR724]
Hakan Fidan’ın 15 Temmuz’daki rolü neydi? [Veysel Ayhan]
Türkiye’de yapılmış askeri darbelerin hemen hepsinde MİT, darbenin bir parçası olmuştur.
Siyasi iktidara asla haber vermemiştir.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bunu şöyle izah etmişti:
“MİT dönemin hükümetlerini 1960 darbesinden, 1971 muhtırasından ve 1980 müdahalesinden haberdar etmemiştir. MİT, Hükümet’e Angola’da olan bir harekâtı bildirir de Ankara’da olanı bilmez!”
MİT’in pozisyonu daha veciz ifade edilemezdi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Örnek verelim:
12 Eylül 1980 darbesini MİT hükümete haber vermiş miydi?
Hayır.
O günün MİT müsteşarı Bülent Türker’di.
Darbecilerle iş tuttuğu için görevine devam edebilmişti.
Peki tersinden soralım.
Mesela 12 Eylül darbesi başarılı olmasaydı neler olurdu?
Kenan Evren ve diğer komutanlar idamla yargılanırdı.
Öyle bir durumda Başbakan Demirel kendisine bunu haber vermeyen MİT müsteşarını ne yapardı?
Darbecilerle işbirliği yaptığı için hem emekli ettirir hem de yargılatırdı
Şimdi 15 Temmuz’a gelelim
Hazırlıksız bir darbe girişimi olmaz.
Aylar gerektiren bir hazırlık söz konusuysa ve Fidan bunu hükümete haber vermediyse -ki vermemiş- bu durum tam bir başarısızlık.
Fidan, istihbarat zafiyetinden dolayı derhal görevden alınmalıydı.
Ama alınmadı.
10 yıldır görevde.
Bu görev için o kadar kullanışlı ki Erdoğan milletvekili olmasına bile izin vermedi.
İstifasını geri aldırdı.
Binlerce çalışanı olan MİT’in aylarca hazırlık gerektiren 15 Temmuz girişimini bilmemesi mümkün mü?
Hayır.
Haber aldığı halde hükümetten gizlediyse o zaman bu, bir ihanet.
Hem görevden alınıp hem de yargılanması gerekirdi.
Denklem çok basit.
Erdoğan, ikisini de yapmıyor Fidan’ı el üstünde tutuyor.
O zaman bu denklemin tek bir sonucu var:
Hakan Fidan’ın ‘kontrollü darbe’nin mimarıdır.
Şimdi 15 Temmuz gününe gidelim.
Siz MİT müsteşarısınız.
Kurumunuza 14.45 bir subay geliyor.
Bir darbe faaliyeti olabileceği ve sizin askerler tarafından operasyon yapılarak gece kaçırılacağınıza dair ihbarda bulunuyor.
Ne yaparsınız?
Sizi kaçıracakları söylenenlerin kurumuna yani Genelkurmay’a mı gidersiniz?
Tam tersini düşünelim.
Bir general, MİT’in kendisini kaçıracağını öğrense MİT’e mi koşar?
Hayır.
Ama Hakan Fidan bunu yapıyor.
Hiç çekinmeden Genelkurmay’a gidiyor?
Fidan bunun bir darbe habercisi olduğunu anladıysa niye Genelkurmay’a koştu?
Erdoğan’a haber vermesi gerekmez miydi?
Başbakan’a bilgi vermesi gerekmez miydi?
Ayrıca Emniyet Genel Müdürlüğü’ne sığınması gerekmez miydi?
Ama bunları yapmıyor.
Ne malum Genelkurmay’ın emir komuta dahilinde bütünüyle bu işin içinde olmadığı?
Bütün hapse giren subay ve generaller darbe girişimini emir komuta içinde sanıyor ama bir tek Fidan bunun doğru olmadığını ve bir cunta harekâtı olduğunu biliyor ve korkusuzca Genelkurmay’a koşuyor.
Orgeneral Güler’in emir subay yardımcısına göre Fidan 18.00’den önce bir kez daha Genelkurmaya gelmiş.
Fidan’ın böyle rahat davranma sebebini önceki gecede bulabiliriz.
14 Temmuz gecesi Özel Kuvvetler ihtisas kursu mezuniyet töreni var.
İlk defa bu törene MİT Müsteşarı ve Genel Kurmay Başkanı katılmıştı. Tören 18.oo’de bitti.
Bu üç isim protokolü bırakıp tenha bir masada 3,5 saat özel bir görüşme yaptı.
Fidan o gece “darbeyi önleyen paşa” olarak anılacak Zekai Aksakallı ile de 1 saat özel bir görüşme yaptı.
Bu görüşmeler Fidan’ın 15 Temmuz’daki davranışlarına yeterince ışık tutuyor.
Hakan Fidan da tıpkı Erdoğan ve Hulusi Akar gibi Meclis Darbe Araştırma Komisyonu’na gidip ifade vermediği için o gece ile ilgili kendisine soru sorulamadı.
Çarpıklığı basitleştirelim:
Diyelim ki İstanbul’un en büyük bankasına soygun düzenleniyor. Her nasılsa bu soygun son anda engelleniyor ama çatışmada 10 güvenlikçi ölüyor.
Bir süre sonra anlaşılıyor ki bankanın güvenlik müdürü ile soyguncuların lideri bir önceki akşam bir araya gelmiş ve uzun uzun görüşmüş.
Ne düşünürsünüz?
Güvenlik müdürü soyguncuların iş birlikçisi demez misiniz?
15 Temmuz’da benzer bir durum var.
Erdoğan’ın 15 Temmuz beyanlarını doğru kabul edersek Fidan kendisine telefonla bilgi vermiyor.
Fidan, Erdoğan’ı aramıyor ama koruma müdürünü arıyor.
Başkan Yaşar Güler’in Komisyon ifadesinde şunu aktarıyor:
“Hakan Fidan (19.00 civarı) Cumhurbaşkanı koruma müdürü Muhsin Köse’yi aradı. ‘Peki Muhsin dışarıdan bir saldırı olsa yeterli gücün, silahın ve adamın var mı?’ diye sordu. Oradan bir cevap aldı, ancak cevabını bilmiyorum. Sonra tekrar bir daha ‘Muhsin sana dışarıdan bir saldırı olsa buna karşı koyacak kadar gücün, kuvvetin ve adamın var mı?’ diye bir daha sordu. Oradan da muhtemelen olumlu bir cevap almış olmalı ki ‘Kolay gelsin’ dedi ve telefonu kapattı.”
Demek ki Erdoğan’ın her şeyden haberi var.
Demek ki koruma müdürü hadiseyi biliyor.
Bu nedenle koruma müdürü “Hayrola sayın müsteşarım ne oldu?” diye sormuyor.
O gece Fidan’ın başka tuhaf görüşmeleri de var.
MİT Müsteşarı Fidan, darbe girişiminin iyice alevlendiği 21.00 – 22.30 civarı Diyanet İşleri Reisi Mehmet Görmez’le yemek yiyor.
Yani 9 şiddetinde deprem olurken!
Peki, Fidan ve Görmez bu kızıl kıyamette darbe girişimi hakkında konuşmuyorsa ne konuşuyorlardı?
En üst düzey din adamı, üst düzey istihbarat ajanıyla ne konuşur?
Bu garip görüşmede bir üçüncü kişi daha var ki izahı yok: Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu eski başkanı Muaz El Hatib.
Toplantı gündemi ne olabilir?
Sela ve ezan olmadığı açıklandı.
Peki bu görüşmenin içeriği ne?
Fidan’ın, Muaz El Hatib’le görüşmesi normal. Müsteşar binlerce Tır silah gönderdiği bir cephenin eski lideriyle görüşebilir. Ama bu isimle Mehmet Görmez’in nasıl bir yakınlığı var ki aynı masada yer alıyor?
Evet tam bir Susurluk gizemi!
Mit ajanı, din adamı ve muhaliflerin eski lideri…
Fidan’ın Suriye’ye savaş gerekçesi üretmekten bahsettiği, meşhur dışişleri konuşmasını hatırlayalım:
“Şimdi bakın komutanım, şimdi biz gerekçeyse gerekçe üretilir. Ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım.”
Fidan’ın o gün dediği kabul edilseydi füzeleri muhtemelen Muaz El Hatip’in adamlarına attıracaktı.
Kendi ülkesini bombalatmaktan kolayca bahsedebilen bir insan 15 Temmuz senaryosu için neler yapmaz ki?
15 Temmuz gecesi onlarca masum asker vahşice köprüde linç edildi.
Halk askeri sever.
Böylesine bir katliamı normal halkın yapması mümkün değil.
O sebeple 15 Temmuz gecesi için soğukkanlılıkla insan öldürebilenler büyük olasılıkla Suriyeli militanlardı.
Yazının başlığındaki soru şuydu: “Hakan Fidan 15 Temmuz’un neresinde?”
Bunun cevabı çok açık: Tam göbeğinde.
Peki Erdoğan, Fidan olmadan bu kontrollü darbeyi başarabilir miydi?
Mümkün değil.
İşte bu nedenle Erdoğan, Hakan Fidan’ı ısrarla MİT’in başında tuttu.
Ayrılmak istediğinde kıyamet kopardı.
Ne yaptı etti oradan ayırmadı.
Bir gün 15 Temmuz gerçekten yargılanırsa 2. sanık sandalyesinde hiç kuşkusuz Hakan Fidan olacak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
[Veysel Ayhan] 18.7.2020 [TR724]
Siyasi iktidara asla haber vermemiştir.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bunu şöyle izah etmişti:
“MİT dönemin hükümetlerini 1960 darbesinden, 1971 muhtırasından ve 1980 müdahalesinden haberdar etmemiştir. MİT, Hükümet’e Angola’da olan bir harekâtı bildirir de Ankara’da olanı bilmez!”
MİT’in pozisyonu daha veciz ifade edilemezdi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Örnek verelim:
12 Eylül 1980 darbesini MİT hükümete haber vermiş miydi?
Hayır.
O günün MİT müsteşarı Bülent Türker’di.
Darbecilerle iş tuttuğu için görevine devam edebilmişti.
Peki tersinden soralım.
Mesela 12 Eylül darbesi başarılı olmasaydı neler olurdu?
Kenan Evren ve diğer komutanlar idamla yargılanırdı.
Öyle bir durumda Başbakan Demirel kendisine bunu haber vermeyen MİT müsteşarını ne yapardı?
Darbecilerle işbirliği yaptığı için hem emekli ettirir hem de yargılatırdı
Şimdi 15 Temmuz’a gelelim
Hazırlıksız bir darbe girişimi olmaz.
Aylar gerektiren bir hazırlık söz konusuysa ve Fidan bunu hükümete haber vermediyse -ki vermemiş- bu durum tam bir başarısızlık.
Fidan, istihbarat zafiyetinden dolayı derhal görevden alınmalıydı.
Ama alınmadı.
10 yıldır görevde.
Bu görev için o kadar kullanışlı ki Erdoğan milletvekili olmasına bile izin vermedi.
İstifasını geri aldırdı.
Binlerce çalışanı olan MİT’in aylarca hazırlık gerektiren 15 Temmuz girişimini bilmemesi mümkün mü?
Hayır.
Haber aldığı halde hükümetten gizlediyse o zaman bu, bir ihanet.
Hem görevden alınıp hem de yargılanması gerekirdi.
Denklem çok basit.
Erdoğan, ikisini de yapmıyor Fidan’ı el üstünde tutuyor.
O zaman bu denklemin tek bir sonucu var:
Hakan Fidan’ın ‘kontrollü darbe’nin mimarıdır.
Şimdi 15 Temmuz gününe gidelim.
Siz MİT müsteşarısınız.
Kurumunuza 14.45 bir subay geliyor.
Bir darbe faaliyeti olabileceği ve sizin askerler tarafından operasyon yapılarak gece kaçırılacağınıza dair ihbarda bulunuyor.
Ne yaparsınız?
Sizi kaçıracakları söylenenlerin kurumuna yani Genelkurmay’a mı gidersiniz?
Tam tersini düşünelim.
Bir general, MİT’in kendisini kaçıracağını öğrense MİT’e mi koşar?
Hayır.
Ama Hakan Fidan bunu yapıyor.
Hiç çekinmeden Genelkurmay’a gidiyor?
Fidan bunun bir darbe habercisi olduğunu anladıysa niye Genelkurmay’a koştu?
Erdoğan’a haber vermesi gerekmez miydi?
Başbakan’a bilgi vermesi gerekmez miydi?
Ayrıca Emniyet Genel Müdürlüğü’ne sığınması gerekmez miydi?
Ama bunları yapmıyor.
Ne malum Genelkurmay’ın emir komuta dahilinde bütünüyle bu işin içinde olmadığı?
Bütün hapse giren subay ve generaller darbe girişimini emir komuta içinde sanıyor ama bir tek Fidan bunun doğru olmadığını ve bir cunta harekâtı olduğunu biliyor ve korkusuzca Genelkurmay’a koşuyor.
Orgeneral Güler’in emir subay yardımcısına göre Fidan 18.00’den önce bir kez daha Genelkurmaya gelmiş.
Fidan’ın böyle rahat davranma sebebini önceki gecede bulabiliriz.
14 Temmuz gecesi Özel Kuvvetler ihtisas kursu mezuniyet töreni var.
İlk defa bu törene MİT Müsteşarı ve Genel Kurmay Başkanı katılmıştı. Tören 18.oo’de bitti.
Bu üç isim protokolü bırakıp tenha bir masada 3,5 saat özel bir görüşme yaptı.
Fidan o gece “darbeyi önleyen paşa” olarak anılacak Zekai Aksakallı ile de 1 saat özel bir görüşme yaptı.
Bu görüşmeler Fidan’ın 15 Temmuz’daki davranışlarına yeterince ışık tutuyor.
Hakan Fidan da tıpkı Erdoğan ve Hulusi Akar gibi Meclis Darbe Araştırma Komisyonu’na gidip ifade vermediği için o gece ile ilgili kendisine soru sorulamadı.
Çarpıklığı basitleştirelim:
Diyelim ki İstanbul’un en büyük bankasına soygun düzenleniyor. Her nasılsa bu soygun son anda engelleniyor ama çatışmada 10 güvenlikçi ölüyor.
Bir süre sonra anlaşılıyor ki bankanın güvenlik müdürü ile soyguncuların lideri bir önceki akşam bir araya gelmiş ve uzun uzun görüşmüş.
Ne düşünürsünüz?
Güvenlik müdürü soyguncuların iş birlikçisi demez misiniz?
15 Temmuz’da benzer bir durum var.
Erdoğan’ın 15 Temmuz beyanlarını doğru kabul edersek Fidan kendisine telefonla bilgi vermiyor.
Fidan, Erdoğan’ı aramıyor ama koruma müdürünü arıyor.
Başkan Yaşar Güler’in Komisyon ifadesinde şunu aktarıyor:
“Hakan Fidan (19.00 civarı) Cumhurbaşkanı koruma müdürü Muhsin Köse’yi aradı. ‘Peki Muhsin dışarıdan bir saldırı olsa yeterli gücün, silahın ve adamın var mı?’ diye sordu. Oradan bir cevap aldı, ancak cevabını bilmiyorum. Sonra tekrar bir daha ‘Muhsin sana dışarıdan bir saldırı olsa buna karşı koyacak kadar gücün, kuvvetin ve adamın var mı?’ diye bir daha sordu. Oradan da muhtemelen olumlu bir cevap almış olmalı ki ‘Kolay gelsin’ dedi ve telefonu kapattı.”
Demek ki Erdoğan’ın her şeyden haberi var.
Demek ki koruma müdürü hadiseyi biliyor.
Bu nedenle koruma müdürü “Hayrola sayın müsteşarım ne oldu?” diye sormuyor.
O gece Fidan’ın başka tuhaf görüşmeleri de var.
MİT Müsteşarı Fidan, darbe girişiminin iyice alevlendiği 21.00 – 22.30 civarı Diyanet İşleri Reisi Mehmet Görmez’le yemek yiyor.
Yani 9 şiddetinde deprem olurken!
Peki, Fidan ve Görmez bu kızıl kıyamette darbe girişimi hakkında konuşmuyorsa ne konuşuyorlardı?
En üst düzey din adamı, üst düzey istihbarat ajanıyla ne konuşur?
Bu garip görüşmede bir üçüncü kişi daha var ki izahı yok: Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu eski başkanı Muaz El Hatib.
Toplantı gündemi ne olabilir?
Sela ve ezan olmadığı açıklandı.
Peki bu görüşmenin içeriği ne?
Fidan’ın, Muaz El Hatib’le görüşmesi normal. Müsteşar binlerce Tır silah gönderdiği bir cephenin eski lideriyle görüşebilir. Ama bu isimle Mehmet Görmez’in nasıl bir yakınlığı var ki aynı masada yer alıyor?
Evet tam bir Susurluk gizemi!
Mit ajanı, din adamı ve muhaliflerin eski lideri…
Fidan’ın Suriye’ye savaş gerekçesi üretmekten bahsettiği, meşhur dışişleri konuşmasını hatırlayalım:
“Şimdi bakın komutanım, şimdi biz gerekçeyse gerekçe üretilir. Ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım.”
Fidan’ın o gün dediği kabul edilseydi füzeleri muhtemelen Muaz El Hatip’in adamlarına attıracaktı.
Kendi ülkesini bombalatmaktan kolayca bahsedebilen bir insan 15 Temmuz senaryosu için neler yapmaz ki?
15 Temmuz gecesi onlarca masum asker vahşice köprüde linç edildi.
Halk askeri sever.
Böylesine bir katliamı normal halkın yapması mümkün değil.
O sebeple 15 Temmuz gecesi için soğukkanlılıkla insan öldürebilenler büyük olasılıkla Suriyeli militanlardı.
Yazının başlığındaki soru şuydu: “Hakan Fidan 15 Temmuz’un neresinde?”
Bunun cevabı çok açık: Tam göbeğinde.
Peki Erdoğan, Fidan olmadan bu kontrollü darbeyi başarabilir miydi?
Mümkün değil.
İşte bu nedenle Erdoğan, Hakan Fidan’ı ısrarla MİT’in başında tuttu.
Ayrılmak istediğinde kıyamet kopardı.
Ne yaptı etti oradan ayırmadı.
Bir gün 15 Temmuz gerçekten yargılanırsa 2. sanık sandalyesinde hiç kuşkusuz Hakan Fidan olacak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
[Veysel Ayhan] 18.7.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)