Taşgetiren Boş Götüren! [Mahmut Akpınar]

Aşağıdaki yazıyı hukuka, adalete insafa değil de güce, iktidara dayanmanın insanı ne hallere düşüreceğini göstermek için tekrar yayınlıyorum. Yazı 14 Nisan 2015 tarihinde A. Taşgetiren’in bir sataşması üzerine, kapatılan Millet Gazetesinde yayınlanmıştı. Maalesef kapanan gazatelerin arşivlerine dahi ulaşılamıyor bugün. Moğol istilasına benzer bütün arşivleri yakıp yıkan, kitapları yasaklayan, aydınları hapse atan yüzbinlerce öğretmeni, akademisyeni, gazeteciyi kodeslere tıkan tarihin kolay göremeyeceği derecede tahripkar bir iktidarla karşı karşıyayız.

Maalesef mütedeyyin, muhafazakar insanların saygı duyduğu, hürmet ettiği Ahmet Taşgetiren de bu süreçte Zalimin safında durmayı, mazluma kalem/kılıç sallamayı tercih etti. Oysa sukut etse, konuşmasa hatta çiçeklerden böceklerden penguenlerden bahseden yazılar yazsa bile sürecin şiddeti nedeniyle makul görülebilirdi. Ama O kalemini sattı, onurunu kiraya verdi, birktirdiği saygınlığı güce teslim etmeyi yeğledi. Şu günlerde ise dayandığı o güç tarafından itibarsızlaştırılıyor. Kendi ifadesiyle “iki soytarı ve onun bunun köpeği” dediği, başkalarına salya akıtırken kendisinin sukut ettiği hatta destek verdiği kişiler bu defa O’na saldırıyor.

Ne diyelim! İtin kopuğun olduğu mahallede ikamet etmeyi sen tercih ettin ve bu saldırıların sana da yöneleceğini görmeliydin AHMET ABİ!  Sen bunların çirkefliğini bilerek güçten yana tavır alma gereği duydun, müstehaksın!

Ama bunun bir de ahiret kısmı var unutma! Milyonlarca mağdur, mazlum, işkenceye, zulme, tehcire maruz kalan insan ötede yakana yapışacak! “Yaşın başın vardı, ilim irfan sahibi görülüyordun, dindarların sana hürmeti vardı. Okur yazardın. Zalime ve zulme dair neden iki laf etmedin?” diye sana sorulacak. Buradakileri bir şekilde savuşturursun. Ya ötedeki hesaplar adına neler diyeceksin? Dini iktidar adına eğip bükmenin, Sultan sofralarında yer kapmanın, mazluma vurarak caka satmanın hesabını nasıl vereceksin?

işte  o yazı!

[Mahmut Akpınar] 30.4.2017 


DEĞERMİYDİ AHMET ABİ!

17 Aralık 2013’ten bu tarafa ülke sıra dışı bir atmosfere büründü. Gerilim içindeyiz ve yüksek tansiyonla yaşıyoruz. Siyaset birleştirici olmaktan ve çözüm üretmekten çıktı; ayrıştırıcı ve problem üreten bir yola girdi. Erdoğan gerilimi yüksek tutuyor, her olaydan yeni bölünmeler çıkarıyor; herkesi kendi safında durmaya zorluyor. Karşısında olanları örtülü-açık tehdit etmekten çekinmiyor. “Ya benimlesin ya bana karşı” diyerek cepheleştiriyor. Bu tavır nedeniyle itidal, üslup çağrısı yapan çık-a-mıyor; kimse makulü dillendiremiyor. Zira “darbeci”, “işbirlikçi”, “hain” ilan ediliyor.

Makul olanı kim dillendirebilir? Hakem rolünü kim oynayabilir? Bunu tarafların saygı duyacağı, dikkate alacağı kişiler yapabilir. Gül, Cumhurbaşkanı iken bu imkâna sahipti. Ama O taraflı olmayı seçti, açıkça anayasaya aykırı yasaları dahi onayladı. Ülkenin birliği, gerilimin azaltılması adına yapabileceklerini yapmadı. Özellikle Hizmet Hareketi ile Erdoğan arasında (AK Parti değil, bu kişiselleştirilmiş bir mücadele) cereyan eden ve tahribatı giderek derinleşen gerilimde bazı muhafazakâr aydınlar/âlimler devreye girebilir, hasarı azaltabilirdi. Aksine bu evsaftaki insanlar hep taraf oldular; ailesini, grubunu, çıkarını, konumunu koruma saikıyla hareket ettiler. Bunda Erdoğan’ın dışlayıcı tavrı yanında mezkur kişilerdeki cesaret ve irade eksikliği etkili oldu. Benim makuliyetle hareket etmesini umduğum insanlar arasında bir fıkıh âlimi olan Hayrettin Karaman ve yine muhafazakâr kesimin itibar ettiği Ahmet Taşgetiren vardı. Ama onlar da herkes için hayırlı ve yararlı olanı aramak yerine kılıç kuşandılar, güç namına ok atanlar kafilesine katıldılar.

Taşgetiren İslami duyarlılığı olan, dengeli, yazdığı okunan, konuşması dinlenen, kaleminde ve sözünde endaze olan bir yazardı. En azından ben öyle düşünüyordum. Ama üzülerek görüyorum ki o da girdiği havuzun şeklini ve rengini almış, kalemi ve üslubu saldırganlaşmış. Linç ve imha ihtirasıyla yanan havuz okuyucularını memnun ve tatmin çabasına girişmiş.

Tartışma ile bir yere varılacağına inanmam, girmemeye çalışırım. Ama aleyhimde ve özensizce yazılan şeylere cevap verme mecburiyeti hissettim. Sayın Taşgetiren 3 Nisan 2015’te Zaman’da çıkan “Seçimle Gelen İktidar Seçimle Gider Mi?” başlıklı yazımız üzerinden Hizmet Hareketini ve şahsımı ölçüsüzce ve yazıyı muhtevasından kopararak eleştirmiş. Bu konuda kısaca cevap hakkımı kullanmak istiyorum.

Yazıda son dönemdeki otoriterleşme eğilimlerine dikkati çekmiş ve demokratik yollarla iktidara gelmiş ama “Bu anayasayı tanımıyorum”, “Anayasayı paramparça edeceğiz!” diyen ve yolsuzluklara boğulmuş bir yönetimin demokratik yollarla gitmek istemeyeceği tezini işlemiştik. Argümanlarımızı örneklerle ortaya koymuştuk. (Nitekim Erdoğan Haziran 2015 seçiminden sonra yeni hükümeti kurdurmadı ve bizi yalancı çıkarmadı!) Gidişatın hayır olmadığını belirterek, Irak ve Suriye benzeri kaosa sürüklenmemek için AKP’deki aklıselim insanları inisiyatif almaya çağırmıştık.

Taşgetiren 5 Nisan tarihli “Ne İdiniz Ne Oldunuz?” başlıklı yazısında şahsımı kastederek “Uzunca süre mut’a kampanyası yürüten bir yazarınız var” demiş. Bilimsel bir konferansta mut’anın ahlaki ve siyasi sonuçları üzerine bildiri sundum ve bu medyada alıntılandı. Bunun ötesinde mut’a konulu konuşmam, yazım yoktur. Sayın Taşgetiren “kampanya yürüttüğüm” bilgisine nereden ve nasıl varmış anlayamadım. Maalesef yazar fikri fikirle çürütmek yerine etiketlemeyi seçmiş. Ayrıca mut’a gibi ehlisünnet açısından haram ve şaibeli bir konunun mahsurlarının gündeme getirilmesi O’nu neden rahatsız eder ki?

Taşgetiren “iktidar seçimle gider mi?” sorusuna toplumdaki kaygıyı giderici cevap vermek yerine bizi “en fanatik İslam karşıtları” sınıfına sokmuş. Şu anda eskiden AKP’ye oy veren bazı mütedeyyin kesimlerin de içinde olduğu toplumun %60’ı iktidarın demokratik yollarla, kaosa sebep olmadan gideceğinden endişeli. “AKP iktidara geliş yolu olan demokrasiyi tahrip ederek, iktidar değişimini engelleyebilir mi?” diye soruyorlar. Buna “hayır” diyorsanız endişelerimizi izale edecek cevaplar bekliyoruz. Neden yığınla suçlama ve karalamayla konuyu bağlamından koparıyorsunuz?

Ahmet Taşgetiren çözüm sürecinde akil adam olmuştu, pekâlâ kendi mahallesinde çıkan bir problemde arabulucu, dengeleyici olabilirdi ama o otoritenin yanında yer almayı ve iktidarın kalesinden ateş etmeyi tercih etti. Taşgetiren’in yazdığı gazetelere de az bakmasını ve nasıl, ağır, mesnetsiz ve sürekli iftiralar attığını görmesini, iki laf da onlara etmesini beklerdik. Sakalı ağarmış, yaşını almış bu kişinin “Sahte peygamber”, “âlim müsveddesi”, “haşhaşi”, “sülük” gibi hakaretlere de bir şeyler demesini beklerdik. Hadi Cemaate yapılan hakaretler sizi rahatsız etmedi, açıkça şirk ifade eden “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan adam” lafına neden bir şey diyemediniz? “hoş geldin Allah’ın elçisi!”, “bakara makara” , “yolsuzluk hırsızlık değildir” sözleri sizi rahatsız etmedi mi? Bir cenaha bu kadar ağır eleştiriler getirirken en azından iktidara da “yolsuzlukların hesabını ver, dilini ve üslubunu koru” diyebilirdiniz.

Muhafazakâr, dindar kesimlerin yıllarca okuduğu, itibar ettiği Taşgetiren için bence hala geç değil. Bu tür dönemlerin kalıcı olmadığını, her güç ve iktidarın yıkılıp bir gün sorgulanacağını en iyi O bilir. Taşgetiren son dönemde güç hesabına üslubunu bozacak şekilde silahşörlük yapıyorsa da, eski kredisi son dönemin vebalini silecek kadar büyüktür. Taşgetiren için hala makul, dengeli bir çizgiye dönme fırsatı var. Eğer bir süre daha duracağı yeri belirleyemezse korkarım ki yaptığı onca hayırlı işe rağmen zorbalarla, zalimlerle anılacak!

Bu üslubu tasvip etmiyoruz, ama belki empatiye vesile olur diye, muhatabı değiştirerek Taşgetiren’in ifadeleriyle soralım: Size ne oldu? Bir aynaya bakın! Yazar mısınız yoksa gücün tetikçisi mi? Hayattaki misyonunuz nedir? Kendinize sorun asrın yolsuzluğunu yapanlara ne diyorsunuz? Anayasa, yasa dinlemeyip memleketin altını üstüne getirenlerle işiniz ne? Milleti Alevi, Sünni, partili diye bölenlerin yanında ne yapıyorsunuz?

Taşgetiren severek okuduğumuz bir yazardı şimdi bir kliğin, hem de hak hukuk tanımayan, buldozer gibi önüne geleni ezen bir kesimin tabela yazarı oldu. Artık tetikçi AKP trolleri gibi yazıyor; yazık!

Aklıselim bir münevverdi, ama artık bir yerleri memnun etme kaygısıyla yazan gazeteci. Bütün muhafazakârların saygı duyduğu dengeli bir yazardı, havuzun topçusu oldu. Taşgetiren İslamcı görüşleri ile önemsenen bir kalemdi, kendisini bir siyasal partinin partizanı haline getirdi.

Onca yıllık birikimi, itibarı, krediyi böylesine ucuzca heba etmeye değer miydi Ahmet abi? Zalime karşı olamıyorsan, zulme dur diyemiyorsan da en azından ortalarda bir yerde duramaz mıydın? Bir aynaya bak! Ne idin ne oldun?

Bu yazıyı hala Taşgetiren’i önemsediğim için yazdım! 14 Nisan 2015 [Mahmut Akpınar]


Mahzendeki müsteşar [Ercüment Perver]

Uzun zaman görev yaptığım Anadolu'nun güzel bir şehrine eski dostlara sürpriz yapıp çatkapı ziyaret ettim. Amacım uzun zamandan beri göremediğim, her ne kadar çoğu tutuklanmış ve mallarına el konulmuş olsa da Hizmet Hareketi'ne mensup, hasreti burnumda tüten; hasbi, diğergam, fedakar esnaf abileri tek tek ziyaret edip şu sıkıntılı süreçte hem onların duasını almak hem de dilim döndüğünce moral vermek istedim.

Şehre girdiğimde gün dönmüş, gölgeler uzamaya başlamış, esnafın tezgahı yavaş yavaş seyrelmiş, alış verişlerini tamamlamış müşteriler birer birer evlerinin yolunu tutmuştu.

Önce en delikanlı esnaftan başlamak istedim ziyaretlerime. Hizmet Hareketi'ni bilmeyenlere küçük bir bilgilendirme notu düşelim. “Hizmet Hareketinde en delikanlı denince akla; gün görmüş tecrübe sahibi yaşça en büyük olan anlaşılır”

Arabamı yakın bir otoparka çektikten sonra, adetim olduğu üzere her ziyaret ettiğim dosta, içinde bazen bir tesbih, bazen güzel bir kokudan ibaret küçük hediyelerin olduğu,  yanımdan ayırmadığım çantamı alıp, içerisinde tatlının envai çeşidinin satıldığı esnaf abinin dükkanına yavaşça süzüldüm.

İçeri girdiğimde benim; şehirdeki bölgenin medar-ı iftiharı olan kolejde görev yaptığım zaman lisede derslerine girdiğim esnaf abinin oğlu Erkam beni görür görmez ilgilendiği müşterisini unutup yanıma koştu. Elimi öpmek için hamle yapsa da fırsat vermedim. Hemen uyardım “Erkam baba! Sen müşterinle ilgilen sonra hasret gideririz. Daha burdayım. Vaktimiz var”

Bu şehirde görev yaparken bu abimizi her ziyaret ettiğimde adeta kendini ziyarete gelenlere ayrılmış bir masası vardı. Ben de yine aynı masaya geçip oturdum. Erkam da müşterisini gönderdikten sonra gelip yanıma oturdu.

- Hocam bu ne güzel sürpriz, hoş geldiniz. Hayırdır hangi rüzgar attı sizi taa İstanbul’dan buralara.
- Hayırdır hayır. Bizim şerle ne işimiz olur Erkam
- Estağfurullah hocam. Yani sebeb-i ziyaretinizi öğrenmek istedim
- Sadece ziyaret Erkam. Malum ölümlü dünya. Bir de şu süreçte ne ile karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Eski dostları ziyaret edip dualarını alıp helalleşmek istedim.
- İyi etmişsiniz hocam. Hoş geldiniz sefalar getirdiniz.
- Hoş bulduk Erkam Baba
- Haa hocam sormayı unuttum size ne ikram edelim? Eskiden “şobyet” severdiniz.
- O eskidendi Erkam Baba, eskiden derken şimdi tatlı namına bir şey yiyemiyorum Erkam.
- Yoksa siz de mi diyabet oldunuz hocam?
- Maalesef. Siz de mi derken ne demek istedin?
- Babam da aynı dertten muzdarip hocam.
- Yaa öyle mi. Sahi baban nerelerde göremedim. Yoksa sen işlerin başına geçince işleri boşladı mı?
- Yok hocam. Babam eskisinden daha enerjik. Hatta şu süreç başladı başlayalı adeta coştu. Durmak bilmiyor.
- Ee peki nerelerde şimdi. (Bu arada sesini biraz kısarak)
- Hocam uzun zamandan beri bir misafiri var da onunla ilgileniyor.
- Nerede şimdi?
- Evde hocam
- Eviniz hala eski yerde mi?
- Evet hocam
- O zaman haber verme de ben oraya gidip sürpriz yapayım.
- Eyvallah hocam
- Erkam Baba bana müsaade
- Ama hocam bir şey ikram edemedik.
- Evde hallederiz babanla. Bana müsaade.

Erkam’dan müsade alıp içinde esnaf ve öğrencilerimizle zaman zaman gerek kahvaltılarla gerek iftarlar ve farklı zamanlarda yaptığımız programlarla içinde onlarca hatıramızın olduğu, on iki yıl önce şehrin dışı sayılan şimdi ise etrafı yeni sitelerle çevrilmiş bir yerde oldukça büyük olan Sabri abinin evinin yolunu tuttum.

Oldukça büyük de bir bahçesi olan evin ziline on iki yıl evvelki gibi çok kısa aralıklarla arka arkaya üç defa bastım. Sabri abi teleşla kapıya geldi. “Kim o” diye seslendi içerden. İsmimi söylemeden “Benim abi benim” dedim. Aradan tam on iki yıl geçmesine rağmen hem sesimden hem de zile basma şeklimden tanımıştı. Ama emin olmak istiyordu. Ben de daha fazla telaşlandırmadan ismimi söyledim. Kapıyı heyecanla açıp “Vay canım hocam” deyip boynuma sarıldı. Ama Sabri abi oldukça şaşkındı.

- Hocam hayırdır sizi hangi rüzgar attı buralara?
- Sizi ziyarete geldim abi
- İyi etmişsin de hocam, yine de sadece ziyaret değildir her halde.
- Yok yok sadece ziyaret. Bunca zaman işlerin yoğunluğundan sizi ihmal ettik. Şimdi her şeyimiz elimizden alınınca bende hem sizin gibi eski dostların duasını almak, dertleşip moral vermek, morallenmek için çıktım yollara.
- Harikasın hocam iyi etmişsin gel içeri
- Abi rahatsız etmedim değil mi?
- İşte şimdi rahatsız oldum. Be mübarek hiç öyle şey olur mu?!
- Ne bileyim abi misafirin varmış belli mi olur?
- Misafirim olduğunu nereden öğrendin?
- Dükkana uğradım, Erkam söyledi
- Evet hocam misafirim var.
- Kim abi misafir?
- O da sizin gibi bir arkadaş.
- Ben tanıyor muyum?
- Sanmam ama belli olmaz çağırayım da tanışın.
- Nerede?
- Bizim mahzende bir yer ayarladım orada kalıyor
- Mahzende mi?
- Hocam öyle gerekiyordu. Normal zamanlarda bizimle beraber de böyle ani zile basmalar olunca mahzene iniyor
- Anladım.
Sabri abi beni salona aldıktan sonra gitti mahzendeki misafirini alıp getirdi. Gelen misafiri görünce içim burkuldu. Adam adeta çökmüştü. Sabri abiyi tanımasam veya bir başkası olsa Sabri abiye “Siz bu adama ne yapmışınız “ derdim. 
Sabri abi;
- Hocam işte size bahsettiğim misafir bu.
Tokalaşıp tanıştık. Tanıştıktan sonra şaka yollu Sabri abiye takıldım.
- Abi sen bu adama hiç yemek vermedin mi? Adam bir deri bir kemik kalmış.
- Hocam yemeyen adama yemek ne yapsın. Yediği iki lokma bir şey onu da stresle iki dakikada yakıyor.
(Misafire yönelerek;)
- Hayırdır hocam, kendinizi helak etmenize sebep olan stres ne ola ki?
-Sorma hocam hangisini anlatayım ki?
- Hepsini anlatın hocam, biz dert dinlemeye geldik. Gerçi bu süreçte çare olacak çok fazla bir şeyimiz yok ama siz yine de anlatın. Allah’tan ümit kesilmez her derdin bir çaresi elbette vardır. Arayıp bulacağız.
- Hocam bizim dertlere derman aramakla bulunacak gibi değil.
Ama dertlerin anlatılarak ulaşılması gereken bir dertli gönlün ızdırapla size dua etmesi meselesini yabana atmayın abi. Bir bakmışınız size dua eden birinin duası eşref saatine denk gelir kabul olur da her şey bir anda değişebilir.
Bu arada Sabri abi araya girdi.
-Bir dakika hocam önce karnınızı doyuralım. Sonra muhabbete devam ederiz.
-Tamamdır abi sen bir şeyler hazırlarken biz de abimizle dertleşmeye devam edebiliriz.
- Hocam o zaman bana müsaade ben mutfağa geçiyorum hanıma yardım edeyim ki yemekler tez gele.
- Eyvallah abim.
- Evet abi size gelecek olursak
-Hocam nereden başlayacağımı bilemiyorum.
- Şöyle yapalım önce siz kendinizi tanıtın. Benim soracağım sorularla muhabbeti şekillendiririz.
- Hocam ben Ankara’da önemli bir bakanlıkta müsteşardım. On beş temmuz darbe tiyatrosundan sonra açığa alındım. Benimle beraber açığa alınan arkadaşlardan bazıları bir hafta geçmeden gözaltına alındılar. Bir arkadaşın ailesinden öğrendiğimize göre çok ağır işkenceler etmişler. Tutuklandıktan sonraki ilk görüşmede bana haber göndermiş. “İsmail Bey hemen kaçsın” diye. Ben de bunu duyunca yapılacak işkencelere dayanamama ve Allah göstermesin onların istedikleri şekilde ifade verme riskine karşı hemen Ankara’yı terk ettim.
Ankara’yı terk ettikten sonra değişik yerde saklanmaya çalıştım en sonunda Allah razı olsun Sabri abi bana kapısını açtı. Şimdilik buradayız.
- Sabri abiyle nereden tanışıyorsunuz?
- Hocam Sabri abiyi tanımıyordum. Bir arkadaş ayarladı. Sabri abiye durumumu anlatmış “Bir arkadaşım var biraz misafir eder misin” demiş Allah razı olsun o da kabul etmiş.
Bu arada yemekten önce Sabri abi bize birer orta kahve yapmış getirdi. Hemen sordum Sabri abiye.
- Peki Sabri abi sen hiç sormadın mı “Kim bu adam kimi misafir edeceğim neyin nesi” diye?
- Yahu hocam niye sorayım? Bana bu teklifi yapan senin gibi Hizmet Hareketi'ne mensup bir arkadaş. Hem bu süreçte eğer bir adam davasından dolayı saklanmak zorunda bırakılıyorsa o çok sağlam adamdır. Gözü kapalı kabul ederim.
- Helal sana be abi
- Estağfurullah
- Peki İsmail Bey size dönecek olursak.
- Hocam yaklaşık iki aydır buradayım. Daha ne kadar kalırım bilmiyorum. Ama artık tahammülümü zorluyor bu süreç. Aylardır bir şaki gibi takip ediliyorum. Mahzenlerde vakit geçirmek çok ağrıma gidiyor. Her ne kadar bu süreci ibadet ü taâtle geçirmeye çalışsam da neticede insanız. Bazen çok daralıyorum. Daralmam, benim kaçak olarak yaşamam değil de daha çok ailemin gördüğü muamele beni kahrediyor.
- Haa İsmail bey aileniz ne durumda?
- Hocam ailemi hiç sormayın beni perişan eden de zaten aile meselesi. Beni arayıp bulamayınca aileme musallat oldular. Öğretmen olan eşimi saçma sapan bir bahane bulup tutukladılar. Bakıma muhtaç bir yaşındaki kızımla şimdi hapishanedeler. Diğer lise, ortaokul ve ilkokuldaki çocuklarıma da hizmetten arkadaşlarım sahip çıktılar.
- Eşiniz nerede tutuklu?
- Hocam, eşim Ankara’da görev yapıyordu. Tutuklamazdan evvel eşimin tayinini Silopi’ye çıkardılar. Kadın haliyle evi yükleyip Silopi’ye taşındı. Ev taşımanın ve yeni bir yere yerleşmenin ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Hadi buna katlandık da; bunların yaptığını şeytan gördükçe herhalde ağzı açık kalıyordur şaşkınlıktan “Bu insanoğlu dünyalık makam ve mansıp uğruna benim pabucumu dama attırır” diyordur.
- Aynen öyle abiciğim.
- Eşim binbir zahmetle evi yerleştiriyor göreve başladığının ikinci günü okulu polisler basıyor ve eşimi öğrencilerinin gözü önünde arkadan kelepçeleyerek götürüyorlar.
- Aman Allah’ım!
- Hocam şaşıracak ne var bunda?
Bundan beterlerini reva görmediler mi bu Hizmet Hareketine? Benim eşim sağlıklı idi. Başka bayan kardeşlerimize doğum yaptıktan üstelik sezeryanla doğum yaptıktan iki saat sonra ısrarla gözaltına almaya gelen polisleri gördük biz bu ülkede.
- Haklısınız üstad. Peki çocuklar nerede şimdi?
- Eşim tutuklanınca, mahkeme bir yaşındaki kızımın annesiyle kalmasına karar vermiş. Diğer çocuklarıma Hizmet Hareketinden arkadaşlar sahip çıktılar.
- Akrabalarınız yok muydu? Mesela babaanne, anneanneleri. Ne bileyim amca, dayı, hala, teyzeleri filan.
- Olmaz olur mu hocam? Biz gökten zembille inmedik ya bizim de annemiz, babamız ve akrabalarımız var. Ama bu süreçte akraba mı akrep mi olduklarını görmüş olduk. Mesela size bir örnek vereyim hocam: Ben bakanlıkta iken Anadolu'nun ücra bir köşesinde görev yapan sıradan bir memur kardeşim vardı. Gelip gidip yalvardı “Bakan Bey'e söylesen de benim yerimi değiştirip Ankara’ya şöyle maaşı yüksek bir kuruma atasa “ diye. İlk zamanlar layık olmadığı için bu isteğini hep bir bahaneyle savdım başımdan. Ama bu ısrarını öyle ileri götürdü ki annemi ve akrabaları bana karşı kışkırttı. Birgün dayanamadım söyledim bakan Bey'e. Sağolsun o da beni kırmadı bir sözle bu yüzsüz kardeşimin atamasını onayladı.

Sonra Ankara’ya gelince “Ne de olsa gardaş” dedik, bizim evin yakınından bir ev kiraladık. Sonra yengemiz ve çocukların hatrına, bunlara bir ev alalım dedik. Gittik benim adıma Bank Asya’dan ev kredisi çektik. O da bana peyderpey ödeyecekti. Süreç başlayınca beni tanımaz olmakla kalmadı, iktidara beni gammazladı karaktersiz. Ve bankaya olan borç da üstüme kaldı. Meğer parti müftüsünden fetva almış “Bizim mallarımız onlara ganimet sayılıyormuş” Senin anlayacağın düşmanı uzakta aramaya gerek yokmuş, düşmanı anam doğurmuş.

- Hocam bu nasıl bir fitne ki bu süreç başlamadan evvel hizmet hareketine mensup gençlere kızlarını verme yarışına girenler, bırak başlarındaki fitnenin beyni olan talihsizin “Haşhaşi” yaftasınını hak etmelerini; yurtlarında kalan öğrencilerin sigara içmeleri yurttan atılma sebebi sayılan, bundan dolayı da diğer gruplar tarafından çokça eleştirilen bu arkadaşlar, kaldırımda yürürken onca kalabalığın içinden bir delikanlı şakirdin dikkatini bir sebebten dolayı kaldırımda uçmaya çalışan bir “Kızılarısının” çırpındığını gördüğünde, ezilmesin diye onu alıp yol kenarındaki yeşil alana bırakmak isterken arı tarafından sokulup eli balon gibi şişen arkadaşlara terörist yaftası yapıştırıldı.

Bizler ki hayatı göz önünde olan, toplumun her ferdi tarafından dikkatle gözlenen insanlardık. İnsan tanımadıklarına belki zanla bakabilir ama çocukluğundan beri tanıyan insanların atılan iftiralara inanması beni kahrediyor hocam.

İsmail bey, gerek Kur’an’da geçen Peygamberlerin hayatlarının anlatıldığı ayetlerden gerekse Peygamber Efendimiz SAV’in hadis-i Şeriflerinden çıkardığımız manaya göre bizden evvelkilerinin yaşadıklarını yaşamadan bizim de cennete ehil, Cemalullahı görmeye layık hale gelmemiz mümkün değildir. Şu bir gerçek ki biz bu süreçte onlarca yıllık kazanca denk gelecek sevaplara nail oluyoruz.

Bizler şimdi iktidarın yanında olabilir bir elimiz yağda bir elimiz balda geçinip gidebilirdik. Ama biz cüz'i irademizle burayı tercih ettik Allah da lutfetti. O’na zerratımız adedince şükürler olsun ki şimdi buradayız. Cennet ucuz, cehennem de lüzumsuz değil…

[Ercüment Perver] 30.4.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

*Türkiye'de yaşanmış gerçek hikayenin anlatıldığı yukarıdaki yazıda ilgili diyaloglar hayali olarak canlandırılmıştır

Başkan’a gülebilmek ve Yorgun Çita [Kadir Gürcan]

Sürekli hata yapan liderlerin zaman zaman etrafındaki emir kullarını kendilerine kalkan edinmeleri adettendir. Görev tanımları veliyyü nimetlerini memnun etmek olarak tarif edilenler, kalifiyesiz numara eri oldukları için bozuk para gibi kolay harcanmalarını kimse de garipsemez.

Şamar oğlanları da böyledir, Yeniçerinin önüne atılan Saray Kethudaları da! Saray’dan alacakları kaldıysa, yiyip-içip, sefa sürdükleri günlere saysınlar.

“Kurb u Sultan, Ateş-i suzan’dır!” nüktesini, hayat boyu Sultan’ın kahrını çekme ve bunun lezzetini tatma olarak anlamak bir dereceye kadar doğru. Onun ötesinde, zamansız harcanmak ya da yok yere telef olmak her zaman ihtimal dahilinde. “Başkan’ın Adamları” arasında bulunmanın bir bedeli var.

Trump’ın seçim kampanyasında başarılı bir performans sergileyen Kellyanne Conway’ın Beyaz Saray’da hatırı sayılır bir pozisyona gelmesi sürpriz olmadı. “Başarılı her erkeğin arkasında bir bayan vardır!” modern deyişi, Trump için kullanılacaksa bu kadın hiç şüphesiz eşi Melania Trump değil, Conway. Kampanya boyunca First Lady her an patlayacak bir mayın olarak Trump muhaliflerinin hayaliydi ama, olmadı. Netameli bir geçmiş, olmadık bir zamanda ikbalin önünü kesen kabusa dönüşebilir.

Trump’un günlük tökezlemeler için kullandığı ilk isim Sean Spicer. Beyaz Saray Basın sözcülüğü yapan Spicer, ülkenin eğlence sektörü için tam bir altın damar. Hafta başında devirdiği çamları, kırdığı potları ve asılsız beyanatları telafiye haftanın günleri yetmiyor. Siyasilerden ziyade, aktüel tv programlarının dikkatini çeken Spicer için daha şimdiden, “Siyasetçi olarak utanç verici ama, eğlence piyasası için bulunmaz bir yüz!” deniyor. 

Amerikan siyasetçileri ne kadar tecrübeli ve gün görmüş olurlarsa olsunlar, basın camiasının görmüş-geçirmiş, basın etik ilkelerine sonuna kadar bağlı, Beyaz Saray’a çağrılmayı onur vesile saymayacak kadar mesleki onura sahip kalemlerle baş edemiyorlar. Trump zafer sarhoşluğu ile öyle bir yağdı gürledi, ülkenin önde gelen medya camiasına ambargo koydu ama, düşünce takibini iş edinmiş yazar-çizer takımından kendisini kurtaramadı. Artık pes ettiği için Beyaz Saray Basın sözcüsünü medyanın duayen yazarları önüne yuvarlamaktan çekinmiyor.

Kellyanna Conway da Trump’ın erken tükettiği yol arkadaşlarından. Seçim Kampanyası sonunda yorgunluk ve tükenmişliği yüzüne adeta makyaj gibi oturan Conway peş peşe yaptığı hatalarla Amerikan medyasının ‘şamar kızı’. 

En son çıktığı bir televizyon programında, medyanın Trump ve mesai arkadaşları hakkında doğru olmayan bilgilere yer verdiğini ima edince, farkında olmadan, kendisini derin bir ironinin içine salıverdi. Basın mensuplarının bir anda patlayan kahkahalarının sebebine intikalde zorlanan Conway, yorgun yüzüne geç inen tebessüm ile gayr-i ihtiyari yaptığı espriyi, toparlamayı beceremedi. Dinleyiciler, daha altıncı ayını dolduramayan Trump kabinesinin yalan ve gerçek dışı beyanatlarla rekora koştuğunu, Conway’ın şahsında Trump’a, dünyanın en kudretli adamına, gülerek ifade ediyorlardı. 

Trump, daha ilk aylardan itibaren etrafındakileri tüketmekten çekinmediğini gösterdi. Ancak bir kaç ay dayanabilen, Savunma Müsteşarı Flynn, geçtiğimiz haftalarda, katı bir şovanist olduğu malum Stephen Bannon ve daha niceleri. Conway’in de yüzüne karakter çizgileri olarak oturan yorgunluk ve memnuniyetsizlik, mesai arkadaşlarını erken yakalayan kötü akıbet olmasın?

Demokratik ülkelerde siyasetçilerin, istedikleri basın mensupları ile iş yapabilme hürriyetleri var. Ancak sevmedikleri, gülüşüne, oturuşuna, fikir ve düşüncelerine gıcık kaptıkları diğer medya camiasına memleketi dar etme lüksleri yok. Başkan olmak ve bu makamın kendilerine takdir ettiği güç, muhalif düşünceleri ezip, bertaraf etmeye hatta kendisine kahkaha ile mukabele edilmesine engel olamıyor.

“Ne üzerine vazife!” diyebilirsiniz de, Conway’ı ekranda görünce, nedense aklıma, belgesellerdeki o meşhur Çita’nın büyük bir ustalıkla avını yakaladığı ve sonrasında nefes nefese kaldığı sahne geldi. Uzmanlar, Çita’nın avlanmak için bütün enerjisini kullandıktan sonra, avını yiyebilecek kadar bile dermanının kalmadığını söylüyorlar. Bu durumda, herhangi bir yırtıcı gelip, Çita’nın avını kolayca elinden alabiliyormuş. Nedense, Conway’in yorgun yüzünü ekranda her görüşümde içim sızlıyor.

Referandum sandıklarından beklediği sonuçları alamayan Saray ve iktidarın, kullanım süreleri biten kabine mensuplarından bazılarını maaşlı medya mensuplarını önüne atması yakındır. Hem de kimilerini hain, bazılarını örgüt mensubu, bir kısmını da parti içi muhalifler olarak damgalayarak. Siyaset için yüzkarası olup, eğlence piyasası için değerlendirilebilecek olanlar iş bulmakta zorlanmazlar. 

[Kadir Gürcan] 30.4.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com