Artık şafak sayıyorum; az kaldı… [Sevinç Özarslan]

3 yıldan bu yana Sinop Cezaevinde tutuklu bulunan Nurhayat Yıldız son mektubunda diyor ki: “Hüküm alacağım çok büyük ihtimal, zaten cezanın çoğunu yattık. 1,5 yıl çok gelmiyor gözüme…”

BOLD ÖZEL – Ev hanımı Nurhayat Yıldız (29), Tenkil Süreci’nin en sembolik isimlerinden biri oldu. 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan ve cezaevinde bebeklerini kaybeden ilk anneydi. Doğum yapar yapmaz tekrar cezaevine gönderildi ve hala Sinop Cezaevinde bulunuyor.

Giresun Üniversitesinde iki yıl muhasebe okuyan Yıldız, mezun olduktan sonra Sinop’ta ailesinin yanına döndü ve burada özel bir kurumda çalışmaya başladı. Eşiyle bu kurumda tanıştı ve 1 Temmuz 2014’te evlendi.

15 Temmuz olduğunda 3 aylık hamile olan Yıldız, kullanmadığı Bylock programı nedeniyle 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hakim, telefonunun dökümleri bile incelenmeden 10 dakikada tutuklanmasına karar verdi.

Dosyası 1 yıldan bu yana Yargıtay’da bulunan Nurhayat Yıldız’a verilen 7 yıl 6 ay hapis cezası henüz kesinleşmedi. Fakat kendisinin de 31 Temmuz 2019 tarihli son mektubunda dediği gibi artık cezasının büyük bir kısmını hapiste geçirdi. Yıldız, “Hüküm alacağım çok büyük ihtimal, bunu da artık kabullendim, zaten cezanın çoğunu yattık. 1,5 yıl çok gelmiyor gözüme, hatta düşününce mutlu oluyorum az kaldı diye” diyor.

İŞTE NURHAYAT YILDIZ’IN SON MEKTUBUNDAN BİR BÖLÜM…

“Aleykümselam balımmm… Temmuzun son günü. İçimden dedim ki, bugün Pazartesi senden, dün Hüsna’dan mektup geldi. Allahım bugün arkadaşlarıma gelsin dedim. Sadece bana geldi. Hoş ben bu durumdan şikayetçi değilim, yani bana mektup gelmesinden. Onlar da bana takılıyor; ya Nurhayat hep sana mektup geliyor diye. Arkadaş diyor ki; ben çözümü buldum …. bize mektup arkadaşı bulsun diyor (tabi şakasına). Rabbim’e sonsuz şükürler olsun, hamdüsenalar olsun iyiyim. Sizler iyi olunca daha iyi oluyorum. Yazın tadını çıkarıyorum. Sabah kalkıyorum, yürüyüşümü yapıyorum, sonra avluda kitap okuyorum, bazen el işi yapıyorum. Artık şafak sayıyorum tabiri caizse 1,5 yıl kaldı yaa, Rabbimin izniyle yokuşu çıktık, şimdi yokuş aşağı iniyoruz, kolayladık yani.

Dün Güllüzar’ın 3 yılı bitti, bir ay sonra da benim 3 yıl bitecek nasipse inşallah. Zaman gerçekten ne kadar güzel ilaçmış. İlk bir yıl yalan olmasın neredeyse her uyandığımda sabahları cama bakıyordum, parmaklıklı cam, ben hala burada mıyım diyordum. İki yıl oldu daha çok alıştım, bazı şeyleri aşmaya başladım. Üçüncü yılımda artık her şey normalleşti. Eğer ruh halim iyiyse (ki bu aralar iyiyim, çok şükür) burayı seviyorum. Hüküm alacağım çok büyük ihtimal, bunu da artık kabullendim, zaten cezanın çoğunu yattık. 1,5 yıl çok gelmiyor gözüme, hatta düşününce mutlu oluyorum az kaldı diye.

Hayatın akışına bırakmak istiyorum artık kendimi. Akıntıya çok kürek çektim ve bu beni hep yordu. Eskiye nazaran daha çok teslim ediyorum kendimi Rabbim’e. Demek ki yaşanan her şeyin yaşanması gerekiyormuş. Geçmişe hayıflanmak yerine olanlara şükredip ileriyi düşünmek istiyorum artık. Birkaç aydır okuduğum kitaplar da bana çok iyi geldi. Rabbim bizi çok seviyor buna emin ol. Ben emimin çünkü lütufları sağanak sağanak yağıyor. Bir de insanların ne imtihanlar yaşadığını düşününce Rabbin’e hamd ediyorsun. Bitecek bu ayrılık er ya da geç diyorsun…”

[Sevinç Özarslan] 13.9.2019 [BoldMedya]

Boydak ismini ne hakla sileceksiniz! [Gölge Bankacı]

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) İstanbul Beyoğlu eski belediye meclis üyesi Muhiddin Gülal, 7 Temmuz 2017’de Tasarrufu Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) başına getirilmişti.

O tarihe kadar Şakir Ercan Gül’ün başkanlık ediyordu. Göreve getirilmesi sebepsiz değildi.

1.000’E YAKIN ŞİRKET GASP EDİLDİ

AKP hükümeti, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde TMSF’ye kanunda olmayan bir yetki vermişti. Hizmet Hareketi’ne yakın işadamlarına ait 1.000’e yakın şirket Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile gasp edilmişti.

TMSF’ye bu şirketleri idare etme, yönetim kurullarına kayyım tayin etme talimatı verildi Şakir Ercan Gül bürokrasiden gelen bir isim olduğu için AKP’nin hukuk dışı talimatlarına temkinli yaklaşıyordu.

Gül, fona devredilen şirketlerin satılması, müsadere edilmesi ya da tasfiyesi gibi kararların kesinleşmiş mahkeme kararlarını bekleyeceklerini ifade ediyordu.

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın ise o kadar uzun süre beklemeye tahammülü yoktu. “Allah’ın lütfu” dediği darbe teşebbüsü ile yakaladığı fırsatı kaçırmak istemiyordu.

AĞZI SALYALI YANDAŞ İŞADAMLARI

Boydak’tan Nakipoğlu’na, Koza İpek’ten Kaynak’a kadar sahasında parmakla gösteriler holding ya da şirketleri hortumlamak için mahkeme kararını beklemek kapıda salya akıtan yandaşların hevesini kursağında bıraktı.

Bu yüzden Şakir Ercan Gül azledildi, yerine AKP’li Muhiddin Gülal getirildi. Gülal geldiği günden beri kendisine emanet edilen şirketleri yandaşlara peşkeş çekiyor.

Gül’ün aksine mahkeme kararı vs. beklemeden Zaman gazetesi, Naksan gibi bazı şirketlerin mal varlıkları ihalesiz satıldı.

Ancak masa sandalye ya da matbaa da aç gözlü yandaşları doyurmaya yetmedi.

Yandaşlar şirketlerin tamamının kılçıksız kendileri verilmesini bekliyordu.

Baskılar karşısında telaşa kapılan TMSF Başkanı Muhiddin Gülal önceki gün bir "pes" dedirtecek bir beyanat verdi.     

AKP hükümeti, Boydak Holding'e adate çöktü. Yönetim kurulu başkan vekili Şükrü Boydak (önde solda), yönetim kurulu başkanı Hacı Boydak (önde, sağda), genel müdür (CEO) Memduh Boydak (arkada sağdan 2'nci) 3,5 yıldır hapiste. Boydak ailesini darbe ya da terörle irtibatlandıracak tek delil olmadığı halde şirketleri ellerinden alındı.

TMSF, “BOYDAK” İSMİNİ DEĞİŞTİRECEKMİŞ

Türkiye’nin mobilya devi Boydak Holding’in isminin değiştirileceğini söyledi. Neymiş efendim! Hizmet Hareketi ile çok özdeşleşmiş bir soy isimmiş. Böylesine sübjektif bir gerekçe ile 60 senelik bir markanın üzerine tek kalemde çizgi çekilebilir mi?

Ortada Kayseri 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği müsadere kararı haricinde bir karar yok. Bu karar hâlâ istinaf mahkemesinde temyiz safhasında.

Oradan çıkacak karar da muhtemelen Yargıtay’a gidecek.

Dolayısıyla kesinleşmemiş bir mahkeme kararına istinaden Boydak Holding üzerinde mülkiyet hakkına bakan bir değişiklik yapılamaz.

Alt mahkemenin bizzat AKP tarafından tanzim edilmiş bir mahkeme olduğunu sağır sultan duydu.

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ’NDEN DÖNECEK

Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin müsadere için tek bir delilin bile olmadığı bu dosyada Kayseri 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını iptal etmemesi sürpriz olur. Türkiye’de hukukun kırıntısı kalmışsa bu karar iptal edilecektir, edilmedilidir.

AKP talimatı ile onaylansa bile bu skandal karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) yüzde 100 dönecektir.

Gülal’ı tekrar uyarıyorum...

Ne hakla Boydak ismini değiştireceksiniz?

Boydak bir markadır. O marka değerini kâğıt gibi buruşturup çöpe atamazsınız.

Fikri ve sınai mülkiyet hakkı anayasa ile teminat altına alınmıştır.

Yarın Boydak ailesinin açtığı tazminat davasında bir numaralı sanık siz olacaksınız.

El koyduğunuz şirketlerin paraları ile ihya ettiğiniz Sabah-ATV, Akit, Yeni Şafak, Star medya grupları da sizi de kurtaramaz.

Size bugün hukuksuz talimatları veren Erdoğan o gün, “Bana mı sormuş?” diyecek ve sizin için iş işten geçmiş olacak.   

Esasında kimin haydut, kimin masum olduğunu görmek isteyenler TMSF zorbalığına mukabil Boydak ailesini sabır ve metanetine bakabilir.

Gülal’ın bu sözlerine ailenin cevabı ne olacak? diye merak ediyordum.

MUSTAFA BOYDAK: BUGÜN ADALETSİZLİK YAPANLAR FAZLASIYLA YAZILACAK

Ağabeyi Hacı Boydak, kardeşi Memduh Boydak neredeyse 3,5 senedir mahpus olan ve kendisi de 7 yıl 6 ay hapse mahkûm edilen Mustafa Boydak şahsi Twitter hesabından bir tweet paylaştı.

Boydak isim vermeden Gülal’a şöyle cevap verdi: “Güzel insanlarla akşam yemeği. Keyfimi bozdurmaya hiç niyetim yok. Bugün kardeşlerimi de ziyaret ettim. 12 Eylül nasıl yazılıyorsa, bugün adaletsizlik yapanlar ve alet olanlar fazlasıyla yazılacak. Bu yeter de artar bile. Gerisi hikâye. Rahat olun. Mal-mülk gelir.”

TMSF BAŞKANI MUHİDDİN GÜLAL KENDİSİ İLE ÇELİŞTİ

8 sektörde 34 şirketi bulunan Boydak Holding, sadece Kayseri’nin değil, Türkiye ekonomisinin medar-ı iftiharıdır.

Boydak, TMSF’ye emanettir. Hukuk geri geldiğinde asıl sahiplerine eksiksiz iade edilmelidir.

Gülal’ın şu sözlerinin altını çizdim: "Bu şirketlerin ülkeye ekonomik katkısı var. Tedarikçileri, çalışanları var. Boydak Holding grip olsa Kayseri zatürre olur. Uğur Soğutma hapşırsa Nazilli grip olur. Bu şirketler milletin malı. İrtifa kaybı olmadan istihdam ve üretime katkı sağlayacağız.”

Bu şirketler niye milletin malı oluyorlarmış?

Millet, Boydak ya da Uğur’un sahibi Takmaklı aileleri ile birlikte mi sermaye koydu?

Türkiye komünizme geçti de bizim mi haberimiz yok?

AKP, Maliye’ye 44 milyar lira vergi borcu olan 100 şirketi niye müsadere etmiyor?

Ya da 12 milyar dolar krediyi batırmış bir avuç enerji şirketine niye kayyım tayin edilmiyor?

İSİM VE TİCARİ UNVAN DEĞİŞİKLİĞİ GENEL KURUL ONAYINA TABİDİR

“Bu şirketlerin satışının olabilmesi için hukuki altyapı gerek. Boydak, Koza ve Aydınlı gibi durumu iyi olanları bu hukuki altyapıyla satamayız.” diyen Gülal diğer tarafta Boydak ismini değiştirmekten bahsedebiliyor.

Bu sözleri bile yarın mahkemede aleyhine delil olarak kullanılabilir. 

Nasıl satış için hukuki altyapı mevcut değilse, genel kurul, yani imtiyazlı hisse sahiplerinin, gerçek sermayedarın onayını gerektiren bir değişiklik de TMSF tasarrufunda değildir.

“Boydak” ismi ne silinebilir ne de değiştirilebilir. 

[Gölge Bankacı] 13.9.2019 [Samanyolu Haber]

“Allah beni yaratırken bana niçin sormadı?!” [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Hocam 15 yaşında bir oğlum var. Israrla şu soruyu soruyor bana. Açıkçası onu ikna edecek şekilde bir cevap veremiyorum. Diyor ki, bu dünyaya gelmeyi ben istemedim. Allah beni iradem dışında yarattı. Yaratırken benim fikrimi niçin sormadı?” (S.Y.)

Evet, son zamanlarda özellikle gençlerimiz tarafından bu tür sorular çokça sorulmaya başlandı. Her şeyden önce onların bu soruları ciddiye alınmalı, baştan savma şeklinde cevaplandırılmaya çalışılmamalı.

Şayet konu hakkında bilgimiz yeterli ise ikna edici şekilde örneklerle mesele anlatılmalı. Kendimizi yetersiz görüyorsak uzmanına danışıp mutlaka gerekli cevaplarla çocuklarımızın zihni dünyalarında bir şüphe bırakmamaya çalışmalı.

Şimdi isterseniz sorunuzun cevabına geçelim.

Soru şu: Allah beni yaratırken bana niye sormadı?

Şimdi düşünelim. Yaratılmadan önce biz nerdeydik? Yoktuk değil mi?

Evet yoktuk!

Peki yok olan kimseye böylesi bir soru nasıl sorulacak/sorulabilir?

Bedenimiz yok. Aklımız, irademiz zaten yok. O zaman böyle bir soru bize sorulmuş olsa bile nasıl cevap verebilecektik?

Buradan bu sorunun aslında ne kadar anlamsız ve hatta haksız olduğu ortaya çıkmıyor mu?

Bu cümleyi isterseniz bir temsille biraz açalım. Çocuğunuz daha iyi anlasın diye bilgisayar oyunu örneği verelim.

Bir oyun tasarlıyorsunuz. Diyelim bu oyun bir şehirde geçiyor. Siz oyunu tasarlayan birisi olarak binalar, ağaçlar, yollar, trafik lambaları, arabalar, kuşlar, kediler, köpekler vs. çiziyorsunuz.

Bir de oyunun kahramanı olarak konuşma kabiliyeti olan bir insan tasarlıyorsunuz. Bu kahraman konuşuyor, zıplıyor, koşuyor, sizin komutlarınızı harfiyen yerine getiriyor.

Şimdi farzı muhal çizmiş olduğunuz bu insan size şöyle dese,

- Ey tasarımcı! Beni niye insan olarak tasarladın. Bana, insan olmak ister misin, diye niye sormadın?

Bu durumda ne yapardınız. Mesela şöyle demez miydiniz?

- Senin dilin ne söylüyor öyle! Seni ortada hiç yokken tasarladım. Halbuki seni bir hayvan, kaldırım taşı veya bir trafik lambası olarak da çizebilirdim. Farkında isen seni tasarlamış olduğum şeylerin en kıymetlisi yaptım. Bana teşekkür etmen gerekirken bu itiraz da niye? Haddini aşıyor, nankörlük yapıyorsun!

Evet bu bir nankörlük değil midir?

Rabbimiz O’ndan istemediğimiz halde bize kâinattaki en büyük mertebeyi verdi. Bizi eşref-i mahlûkat olarak yarattı ve yeryüzündeki halifesi olarak şereflendirdi. Bütün kâinatı ve içindeki mahlûkatı insanın emrine ve hizmetine sundu.

Bizler O’nun ikram nimetleri yiyor, O’nun sunduğu havayı soluyor, O’nun bize bahşettiği beden sayesinde yaşıyor, O’nun verdiği akıl ile işlerimizi yaparak rızkımızı kazanıyoruz.

Küçücük bir virüse, mikroba veya bakteriye dahi karşı koyamayıp yataklara düşerken, yani bu kadar acizken, her şeyimizi var eden Allah’ın yaratmasını hangi hakla sorgulayabiliyoruz?!

Peki elimizi vicdanımıza koyarak cevaplayalım lütfen. Yaratılmadan önce bizlere şu sorular sorulsaydı:

1. Hiç yaratılmayıp yoklukta kalmayı mı arzu ederdin?

2. Cansız bir varlık (örneğin bir taş parçası) olarak mı, bitki veya hayvan olarak mı yaratılmayı tercih ederdin?

3. Yoksa düşünen, konuşan, irade sahibi bir insan olarak mı yaratılmayı tercih ederdin?

Bu şıklardan hangisini tercih ederdik?

Kaçımız, hiç var olmayıp yoklukta, karanlıkta kalmayı tercih ederdik?

Hangimiz cansız bir mahlûkat olarak bu dünyada var olmayı isterdik?

Kaçımız bir hayvan veya bitki olarak bu dünyaya gelmek isterdik?

Herhalde hep bir ağızdan “insan olmak isteriz” derdik.

Kaldı ki “Allah” demek, istediği işi yaparken kimseye sormadan iradesiyle hareket eden demektir.

Eğer Rabbimiz yaratmayı murat ettiğinde bunu daha yaratılmamış olan insana sormuş olsaydı -haşa- o zaman bu durum “Rab” olmanın vasfına uygun düşer miydi?

Başkasına soru sorup onların görüşünü bekleyen bir Rab elbette düşünülemezdi.

Nasıl ki bir ressam resim yaparken nasıl yapacağını kimseye sormuyor da özgür iradesi ile yapıyorsa işte Allah (c.c.) da kâinatı ve bütün canlıları yaratırken kimseye sormadan yaratmıştır.

Çünkü O’na yakışan da sonsuz iradesi ile hükmetmesidir...

[Dr. Ali Demirel] 13.9.2019 [Samanyolu Haber]

Babam, gözümün nuru, çilesi çok olan babam!

Zaman Gazetesi davasında yargılanan ve hakkında verilen müebbet hapis cezası Yargıtay tarafından bozulan gazetenin eski Pazarlama Müdürü Yakup Şimşek’in, aynı zamanda avukatı olan kızı Büşra Şimşek, babasına duygu dolu bir mektup yazdı.

Tr724’e ulaşan mektupta, ağır kanser hastası olan dedesinin durumunu anlatan Büşra Şimşek, babasına şöyle seslendi: “Babalar hiç ağlamazdı hani? Babalar kızlarının dağı.. En güçlü dayanağım.. Dünyada gördüğüm en sabırlı en mütevekkil insanı babam gözünden yaş akıtan zalimleri Allah kahretsin. Ben senin için ağlıyorum sen baban için.. Herkes babası için ağlarmış demek.. Dedem de senin dağındı değil mi?”

İşte o mektup…

Babam, gözümün nuru, çilesi çok olan babam

Yakup Peygamberin ismiyle aynı ismi paylaşmandan belki de bunca çilen..

Babalar hep güçlü değil midir?

Babalar hiç ağlamazdı hani?

Babalar kızlarının dağı..

En güçlü dayanağım..

Dünyada gördüğüm en sabırlı en mütevekkil insanı babam; gözünden yaş akıtan zalimleri Allah kahretsin.

Ben senin için ağlıyorum sen baban için..

Herkes babası için ağlarmış demek..

Dedem de senin dağındı değil mi?

Dedem benim.

Güçlü sabırlı Allah’a teslim olmuş Karadenizin en delikanlı adamı dedem.

Bir gün şafak vakti evine geldiklerinde nereden bilebilirdin oğlunu son görüşünün olduğunu, nereden bilebilirdin zulmün arşa değeceğini,

Ayrılığın bu kadar uzun süreceğini..

3,5 sene oldu neredeyse..

Sana hep güç vermeye çalıştım.

Dedem, babam gelecek sabret dedim.

Kendini bırakma dedim.

Allaha inanıyoruz biz Onun adaletine güveniyoruz dedim.

Bi gün gözünden yaş akmadı dedem ta ki bu dert, keder senin içini yiyip bitirene kadar

Mide kanseri olduğun midenin alınacağı söylendi

86 yaşındasın evet ama o kadar güçlüsün ki yattın bıçak altına.

Doktorlar filmlerde hiçbir şekilde görünmeyen kanserin karnındaki her yere yayıldığını gördüler.

Ve ömrüne 6 ay biçtiler dedem.

Biz sana diyemedik..

babamı bekleyebil diye..

amcamlar yengemler tüm ailemiz sana bebek gibi baktılar

Herkesin gözü yolda babamı bekledik.

Yakup Şimşek’in babası Temel Şimşek, ağır hasta. Tek dileği evladını görmek…

Babam..

seni bekledik babam..

dedemin gözü açık gitmesin diye bekledik dua dua yalvardık..

Dedeme söylemedik kanserinin yayıldığını, hatta kanser olduğunu bile.

Midesi alınınca iyileşeceğini sanıyordu. Her yanına gittiğimzde “sanki bu ameliyattan sonra toplayamadım” diyordu. Ameliyat olduğunu sanıyordu dedem. Ama hiçbir müdahalenin anlamı kalmamış her şey bitmişti. Allaha teslim olmaktan başka çaremiz kalmamıştı. Dedemi moralli tutmaktan başka, duadan başka.

Ah dedem..

Gözünden yaş akmadı  hep dik durdun ama bu ayrılık seni bu hale getirdi biliyoruz. Sizi ayıranları Allah kahretsin dedem, adaletiyle muamele etsin dedem. Doktorlar bile bu hızlı ilerleyişe şaşırdılar çünkü en son kontrollerini yaptıralı çok olmamıştı. Ah dedem içine ata ata tükenen dedem. Ölmeden inşallah görürüm Yakupumu derken ağladın ilk kez.

Babamla ilgili her bir şey anlatışımda yaşların süzülmeye durdu yanaklarından.

Acın artık içine sığmıyordu.

İçini bitirmiş, tüketmişti.

Sert, haşin, kızmasından korktuğumuz Karadeniz dedesi benim Temel dedem ağlıyordu.

Babam çocukken dedem gurbetteymiş.

Almanyada geçim derdinde

Senede bir iki kere gelirmiş

Babam babasına hasret büyümüş

Dedem oğluna, çocuklarına hasret.

Dedem ben ölünce babanız Yakup diyormuş diğer çocuklarına.

Evin büyüğü, dünyanın en kucaklayıcı en merhametli insanı çünkü babam

Kalbi yumuşacık

Niyeti tertemiz

Kötülük asla düşünmeyen

Kendi hakkındaki müebbetlik fermanlar veren hakimlere bile bedduada değil duada bulunan babam

Kalbinden öpülesi, başını sadece secdede eğen babam.

Çok acı çekiyorsun biliyorum babam çok acı çekiyoruz hepimiz…

Benim dimdik, dayanıklı, Allaha tam teslim olmuş babam seni ağlarken görünce çok acı çekiyorum

Çok şeyler yaşadık 3 senede

İlk ağladığın zamanı da unutmuyorum

Avukat yemini ettikten 3 gün sonra senin duruşmanda mahkemenin bana söz hakkı verdiği o an.

Kürsümden sana başımı çevirdim

Gözlerim doluydu

Gözlerin doluydu

Savcı beş dakika önce senin için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını talep ettiğini açıklamıştı.

Ben yumurtadan çıkmış bir civciv gibi hissediyordum.

Kendimi ne o ilk kez giydiğim cübbeyle bütünleştirebilmiştim ne o kürsüyle.

Sanık müdafii kürsüsü..

babasının müdafiisi..

masum babasının avukatı.. ah..

beni bu vatana hizmet için büyüten yetiştiren babam

Vatan haini nasıl dediler babam sana ah babam..

Biz baba kız senle o mahkeme salonunda duruşumuzla konuşmamızla sana vatan haini diyenlere en güzel cevabı vermiştik..

Daha çok var “acı” hatıramız..

Yaz yaz bitmez babam..

Gözlerindeki yaşlara kurban olduğum, kızım hayırlı olsun avukatlığın dedin ve gittin askerler seni kelepçeleyip mahkeme salonundan çıkarırken..

Ben sana hiç bahsetmedim neler yaşadığımdan o an.

Nasıl konuşabildiğimden,

Senin yaşlı gözlerine bakarken nasıl ayakta kalabildiğimden hiç bahsedemedim babam..

Belki hala daha da hazır değilim, üstünden 2 sene geçmesine rağmen..

bu mektubu neden bugün yazıyorum

Çünkü acılar artık sığmıyo üstünü kapatmış gibi yapamıyorum babam, yapamıyoruz. Sabrımız tükenmek üzere…

Dayanamıyorum senin ağlamana, dayanamıyorum ailemin perişanlığına..

Dedem ölüm döşeğinde artık

İki gündür çok kötü

Dün akşam yanına geldim ve sana çaresizce dedemin artık sona geldiğini her an gidebiliriz köye dedim

Avukatın olduğum için en zor şeyleri söylemek de her zaman bana düştü babam

Evin Büyük çocukları hep daha çok acı çeker demek..

Sen de evin büyük çocuğusun en acı çekeni.

Yüreğim parça parça oldu sen karşımda ağlarken

56 yaşında koca adam ağlar mıymış ağlarmış..

İnsan babası için her yaşta ağlarmış..

Gözyaşlarını silmek istedim ama elim erişmedi babam..

Sana ne desem de ağlamasan ne desem de iyi yapsam seni diye düşündüm durdum, kilitlendim.

Senin karşında çaresiz kaldım..

Senin ağlamaman için hiçbir şey yapamadım babam ben de seninle ağladım.

Soğuk görüş odasında ağladık, ağlaştık…

Tek bir şey söyleyebildik birbirimize “kader”

Ahirete kaldı belki de tutuklandığından beri hiç görmediğin dedemi görmek..

Allaha inanıyoruz dedin sadece..

Çaresizce, dudaklarını sıka sıka ağladın..

Bize yapılan zulümden yorulduk,

Allah hepsini ama hepsini kahretsin.

Gözünün yaşında boğulsunlar

Pamuk ellerini öpeyim babam

Güzel kokularını öpeyim babam

Yüzündeki o çaresizliği hiçbir zaman unutmayacağım

Bugün de telefon görüşünde dedem sana bir veda konuşması yapmış “ölüyorum ben oğlum” demiş, şimdi gene ağlıyorsundur telefonda da ağlamışsın ama yanında olamıyoruz ya en çok o mahvediyor kahrolası ayrılık.

Bize bunu reva görenleri asla affetmeyeceğim

Senin gönlün yücedir bilirim sen gene affedersin

Ben asla affetmeyeceğim

Hayatımda gördüğüm en dayanıklı en mert iki adamın gözyaşlarıyla, acılarıyla, bu ayrılıkla bizi tükettiler babam

Hepimizi, tüm ailemizi

Dedem seni sayıklaya sayıklaya gözlerini yumuyor şimdi..

4 halam 2 amcam başında duruyor sürekli

Tek arzusu bir kere görmekti seni.

Gidiyorum babam, senin yerine ona sarılmaya gidiyorum.

Gözlerini açarsa dedeme selamını söyleyeceğim

Babam neyseki dünya fani

Dünya sonlu

Dünya geçici

Geldik ve gitmekteyiz

Elhamdülillah İlahi Divan var babam

Sana Rabbim sabırlar versin

Babanla seni , bizi tüm ailemizi firdevs cennetlerinde kavuştursun

Sonsuz hayatta Allah beraber eylesin babam

Ağlama benim babam

Ağlama canım babam

Sana görüşten çıkarken dediğimi hiç unutma

Sen bizim kocaman ailemizin amcamların halamların annemin kardeşlerimin kuzenlerimin hepimizin babasısın

Bize senin sağlığın lazım babam

Seni seviyoruz

He dün gece dedin ya mahkemeye dilekçe yaz gene dedem artık son günlerinde müvekkilimi tahliye edin diye. Belki bırakırlar belli olmaz dedin ya ümidini sevdiğim koca adam. Yazdım dilekçeyi, sırf sen istedin diye yazdım zalim mahkemeye, zalim hakimlerine, bu zalim düzene, bir dilekçe daha havale ettim babam.

Güçleri garibana yeter onların babam. Ama biz daha güçlüyüz. Çünkü biz haklıyız. Davamızda, olduğumuz yerde, duruşumuzla, yaşantımızla biz her şeyimizle haklıyız dimdik ayaktayız ve hiçbir acı belimizi bükmeyecek babam. Allah yolundan şaşırtmasın, rızasına nail eylesin, tek derdimiz endişemiz budur. Seni Rabbime emanet ediyorum, 37 aydır yaşam sürdüğün betonarme hücrende….

[TR724] 13.9.2019

Cevabı çarpıtılan soru [Prof. Dr. Osman Şahin]

Bazıları ısrarla süreçte Hizmet hareketinin yaşamış olduğu mağduriyetleri ve mazlumiyetleri nazara vererek, Hizmet Hareketinin başarısız olduğunu iddia etmektedirler. Hatta daha da ileri giderek “Hâlbuki hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda gelen müsbet mehâsin ve şeref ve ganimet, o cemaate taksim edilir ve efradına verilir. Ve seyyiât ve tahribat ve zâyiat ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir” düsturuna dayanarak bu başarısızlığın faturasını Fethullah Gülen Hocaefendi’ye çıkarmak istemektedirler.

Bu insanların insafsız, yanlış ve zalimane iddialarındaki bazı tutarsızlıklara ve bazılarının kötü niyetlerine dikkat çekmek istiyorum.

Bir hareketi bitirmek için en etkili metod nedir?.. 

Tarih boyunca, bir hareketi yok etmek için en etkili yol olarak, o hareketin başındaki insanı yıpratarak bitirme yolu kullanılmıştır.

Şer güçlerin eskiden beri kullanageldikleri bu etkili metodları,  Üstad Bediüzzaman Hazretleri 13. Şua’da ele almaktadırlar: “Evet kardeşlerim, saklamaya lüzum yok. O zındıklar, Risale-i Nur’u ve şâkirtlerini tarîkata ve bilhassa Nakşî tarîkatine kıyas edip, o ehl-i tarîkatı mağlup ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.

Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû-i istimâlatını göstermek.

Ve sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibîninin kusuratlarını teşhir etmek.

Ve sâlisen: Maddiyyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedar sefâhet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsat etmek ile mâbeynlerinde tesânüdü kırmak.. ve üstadlarını ihânetlerle çürütmek.. ve mesleklerini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarlarından sukut ettirmektir ki; Nakşîlere ve ehl-i tarîkata karşı istimâl ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar.”

Aynı taktiklerin günümüzde Hizmet Hareketi’ni bitirmek adına da aynen kullanılmakta olduğunu görüyoruz.  Ürkütmek ve korkutmak adına sürekli yurt içinde ve yurt dışında yapılan operasyonlarla, Hizmet Hareketi mensuplarına isnat ettikleri su-i istimaller üzerinden sürekli bir gündem oluşturmakla kuvve-i maneviyelerini kırmak ve güveni zedelemek ilk kullandıkları taktiktir.

İkinci olarak, başta Hocaefendi olmak üzere Hizmet Hareketi içerisindeki erkanların kusurlarını ve hatalarını teşhir etmektir ki tarihte bu metodu kullanarak bir çok tarikati bitirme noktasına getirdikleri, Risale-i Nur hizmetini de bitirmek için aynı yola başvurulduğu  ama bunda muvaffak olamadıkları Üstad Hazretleri tarafından ifade edilmektedir.

Bu noktaya 14. Şua’da ayrıca şöyle temas edilmektedir: “Şimdi en ziyade bizi ve Nur’ları vurmak ve sarsmak için en fena plân, Nur talebelerini birbirinden soğutmak ve usandırmak ve meşrep ve fikir cihetinde birbirinden ayırmaktır.”

Üçüncü kullanılan taktik ise, bazı insanları dünyanın cazibedar güzellikleri ile (mal, makam, şehvet vs.) kandırarak davaya ihanet etmelerini sağlamak olduğu ifade edilmektedir.

Maalesef günümüzde, Hizmet Hareketi içerisindeki bazı insanlar, hadiselerin verdiği şokla bilmeyerek ve dışarıdaki bazı art niyetli insanlar da bilerek bu işe hizmet etmektedirler. Bu noktada yaptığımız işlerin böyle bir neticeye alet edilip edilmediğini sık sık kontrol etmek gerekmektedir. Cemaati bitirebilmenin en etkin yolu Hocaefendi’yi yıpratmaktan ve ona olan güveni sarsmaktan geçmektedir. Buna binaen, hücumların ekseriyeti bu amaca yönelik olarak yapılmaktadır. Buna muvaffak olamadıklarında ise, Üstad Hazretlerine de yapmaya çalıştıkları gibi O’nu yok etmenin yollarına tevessül etmektedirler.

Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür…

Bir diğer husus ise, meselelere böyle yaklaşan insanların Hizmet-i imaniye ve Kur’aniyenin mahiyetini gerçekte anlayamadıklarıdır.  Bunlar yanlış bir kıyasla, manevi ve uhrevi olan hizmeti maddi ve dünyevi oluşumlara benzetmektedirler. Öyle olunca da başarı ve başarısızlık kriterleri yanlış olmaktadır. Halbuki manevi hareketlerde girdi ve çıktılar maddi oluşumlardan farklı olduğu gibi amaçlar,  gayeler, başarı ve başarı kriterleri de çok farklıdırlar.

Mesela, Şua’larda ifade edilen böyle bir hedef ve gayeyi maddi oluşumlarda görmek mümkün değildir: “Evet, biz bir cemaatiz. Hedefimiz ve programımız; evvelâ kendimizi, sonra milletimizi idam-ı ebedîden ve dâimî, berzahî haps-i münferitten kurtarmak.. ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhafaza etmek.. ve iki hayatımızı imhâya vesile olan zındıkaya karşı Risale-i Nur’un çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhafazadır.”

Hizmet Hareketi’ni bir maddi şirkete benzetip, meydana gelen maddi kayıplara bakarak “Hizmet Hareketi başarısız olmuştur. Sorumlusu da başındaki zattır diyenler” Üstad Hazretleri’nin ifade buyurdukları “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.” hastalığıyla ma’lûl insanlardır. Bunlar, başında Hocaefendi’nin bulunduğu Hizmet Hareketi ile elde edilen güzellikleri, başarıları, milyonlarca insanın bu davayı benimseyip hak ve hakikat yoluna girdiğini ve Hizmetin bütün insanlık için bir umut haline geldiğini ne anlayabilirler, ne de görebilirler.

Yine bu insanlar elden giden maddi imkanlar ve kurumlara bakarak, Hizmet’in mağlup olduğu düşüncesine kapılırlar. Halbuki bunların sadece araçlar olduğu, bu imkanların kullanılarak milyonlara hizmet hareketinin ve dolayısıyla manevi değerlerin gittiğini ve insanların iman,  maneviyat ve ahlâk adına olan kazanımlarını idrak edemezler.

Meselelere bu çarpık ve maddeci bakış açısıyla bakanlara göre, peygamberler ve peygamber varisleri de ekseriyet itibarıyla başarısız olmuşlardır. Gerçek başarı ve başarısızlığın ne olduğunu bilemeyen bu zavallıların kriterlerine göre hareket edildiğinde, peygamberler ve varisleri de bu zahiren yaşadıkları başarısızlıklardan sorumlu tutulmalıdırlar.

Bunların sahip olduğu bu çarpık bakış açısı ile hareket edildiğinde maddi güç, kuvvet ve imkanları ellerinde bulunduran ve bunları hak cephesine karşı kullanan, mazlumları ezen zalimlerin, firavunların, tiranların ve nemrutların başarılı olduklarını kabul etmek gerekir. Bugün birilerinin buradan hareketle, bugün milyonlara zülmedenlerin haklı ve mazlumların haksız oldukları sonucunu çıkarmalarında olduğu gibi.

Uhud harbinden sonra Efendimiz’e (sav) “Ya Rasûlullah, siz bu işte başarısız oldunuz. Dolayısıyla peygamberlik vazifenizi bırakmanız gerekir” ya da Üstad Hazretleri neredeyse talebelerinin ekseriyetiyle beraber hapse atıldıklarında “Üstadım, siz bu işte başarısız oldunuz. İşin başında olduğunuza göre bu işin sorumlusu olarak sizin bu işi bırakmanız gerekir” denseydi ne kadar tuhaf ve anlamsız olurdu.

İnşaAllah sonraki yazılarda, yukarıda ifade edilen hususlar çerçevesinde, Hizmet Hareketi’nin yaşadığı süreci, başarılı mı yoksa başarısız mı olduğunu ve bu hususta risalelerde ve pırlantalarda bu meselenin ele alınış keyfiyetini detayları ile analiz etmeye çalışacağız.

Şimdilik, hadiseleri doğru yorumlamanın nasıl olacağını, sürecin nasıl okunması gerektiğini ve “yaşananlar bir başarı mıdır yoksa hezimet midir” sorusunu cevaplarken kullanılacak kriterlerin neler olması gerektiğini anlamamıza yardımcı olacak ve 14. Şua’da geçen bir parçayı örnek olarak buraya almakla iktifa edelim.

Bir süreç okuması örneği…

“Böyle bir nevi şekvâ kalbe geldi: “Neden bu tâzib oluyor, hizmetimize faydası nedir?”

Birden bu sabah kalbe ihtar edildi ki: Siz, bu şiddetli imtihana girmek.. ve inceden inceye sizi kaç defa “altın mı, bakır mı” diye mihenge vurmak.. ve her cihette sizi insafsızca tecrübe etmek.. ve “nefislerinizin hisseleri ve desiseleri var mı, yok mu” üç-dört eleklerle elenmek; hâlisâne, sırf hak ve hakikat nâmına olan hizmetinize pek çok lüzumu vardı ki, kader-i ilâhî ve inâyet-i rabbâniye müsaade ediyor. Çünkü böyle meydan-ı imtihanda inatçı ve bahaneci insafsız muârızların karşısında teşhir edilmesinden herkes anladı ki; hiçbir hile, hiçbir enaniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî, uhrevî ve şahsî menfaat karışmayarak, tam hâlis, hak ve hakikatten geliyor. Eğer perde altında kalsaydı, çok manalar verilebilirdi. Daha avâm-ı ehl-i iman itimat etmezdi. “Belki bizi kandırırlar” der ve havas kısmı dahi vesvese ederdi. Belki “bazı ehl-i makamat gibi kendilerini satmak, itimat kazanmak için böyle yapıyorlar” diye daha tam kanaat etmezlerdi. Şimdi imtihandan sonra, en muannit vesveseli dahi teslime mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, kârınız bindir inşaallah.”

[Prof. Dr. Osman Şahin] 13.9.2019 [TR724]

30 yılın ve son 4 yılın ardından… [Ramazan Faruk Güzel]

Bu satırları kaleme almaya başladığımda takvim 11 Eylül 2019’u gösteriyor.

Bundan tam 30 yıl önce -1989’da- (Ankara Ü.) Hukuk Fakültesi’ne başlamıştım.

Ve bu tarihten tam 4 yıl önce de odam basılıp kimliğime el konularak onursuzca ihraç edilmiştim.

Türkiye sınırları içerisinde hukukun, kanunların bir hükmünün kalmadığı, her şeyin “Big Brother”dan gelen talimatlara bağlı olduğu bir ülkenin Edirne’sinden öte de hukukunuzun, hukukçuluğunuzun bir hükmü kalmıyormuş. Evet, Meriç’i geçince hukuk nosyonlarınız hiçbir işe yaramıyor; 30 yıllık birikim, tecrübe vs hepsi çöp!

Şimdilerde el ürünlerimizle hayatta kalmaya çalışırken hukuk adına yapabildiğimiz sadece yaşananlara dair -Kemal Kılıçdaroğluvari- “Böyle bir şey olabilir mi yahu! Bunlar iç hukuka da uluslararası hukuka ve içtihatlara da aykırı” vs. diyebilmek…

Geriye dönüp bakıyorum da;

30 yıllık hukukçuluğumuz boyunca hukuk ve adalet üzerine yazılar kaleme almışız, radyo ve TV programları yapmışız, tezler hazırlamışız, kürsünün hem ön tarafında avukat olarak hem de gerisinde hâkim olarak görev yapmışız, bir nebze olsun adalete katkı sağlayabilme umudu ile. (Lise sonda üniversiteye hazırlanırken bir sabah rüyaya teşrif eden Hz. Ömer’e verilen “Onun gibi adil olmaya çalışma” sözünü sonuna kadar yerine getirme çabası ile belki de…)

Geldiğimiz nokta, her şeyin en başı ve en kötüsü.

İKRAMLAR VE DEJA VU!

Ahmet Altan, 10 Eylül 2016 sabahı “darbeye ilişkin subliminal mesaj vermek” suçlamasıyla gözaltına alınmıştı. Ve o 3 yıldır hala içeride. Özgürlüğünden edildiği günü büyüleyici ifadelerle ‘Bir Cümle‘ başlıklı yazısında betimlerken, “Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.” diyordu…

Bu ülke kuruldu kurulalı hep gazetecileri, aydınları hapsedip durmuştu ama hiç bu kadar olmamıştı. Bu kötülükte de dünya şampiyonular…

Aydına, gazeteciye hep olageldi de;

Hiç bu kadar çok yargı mensubu kürsüsünden sökülüp atılmamıştı! Bu da bu dönemin muktedirlerinin nişanesi…

Kendisini almaya gelenlere “Çay ister misiniz?” diye soran Ahmet Altan, ret cevabını alınca babasının kırk yıl önce dediği gibi demiş: “Rüşvet değildir, içebilirsiniz.”

O, “Yaşadığım “déjà vu” değildi. Aynı gerçeğin tekrarıydı.” diye hadiseyi özetlerken, bende bir “déjà vu” oldu açıkçası. Odamı bastıklarında sehpada bir tabak dolusu baklava vardı. Hemen her Cuma mahkememizin kalemine Levent Usta’dan baklava söylerdim, sağ olsunlar kalemdekiler bir tabağını da bize ayırmışlar. Onu, gelenlere ikram ettiğimde baskıncılar, “Estağfurullah hâkim bey, onu yiyecek kadar yüzsüz değiliz” demişlerdi. “Yok canım, ne demek. İşinizi yapan memurlarsınız neticede” demiştim. “O olmaz da bir suyunuzu içelim bari” demişlerdi.

O sıcak Diyarbakır akşamüzeri karşılıklı soğuk sularımızı içmiştik yaşanan saçmalığın üstüne.

“Buraya kadar gelmeseydiniz kardeşim! Kararlarımı beğenmedilerse o başınızdakiler, söyleselerdi istifayı basar giderdik, sizi niye yordular ki!” dediğimde boyunları bükmekle yetinmişlerdi.

RAKAMLAR BİLE SUSKUN

Benim gibi muhalif gördüklerini birer birer atmaktan yorulan iktidar buna bir ara vermiş ve işi toptan bitirmişti. Yani bu yaşadıklarımdan yaklaşık bir yıl sonra, kontrollü bir darbe ile 5 bin kadar yargı mensubunu ihraç etmişlerdi. Sonrasında da adaletsizliklerine sınırsızca ve kontrolsüzce devam etmişlerdi. (Zaten gerçek gazeteciler de ya hapiste ya da sürgünde idi. Bu kanunsuzlukları yazacak kimse de yoktu yani…)

CHP geçen yıl hükümete “Kaç hâkimi ihraç ettiniz, dava durumları ne?” diye sorulmuş, Bakanlığın verdiği yanıt: “Soru önergesine konu edilen hususlarda istenilen ayrıntıda bilgi bulunmadığı…”

Bir Adalet Bakanlığı düşünün ki kaç yargı mensubunun hayatını kararttığından bile haberi yok. Onun için istatistiki bir rakam bile değil.

Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu tutulan Josef Stalin: “Bir insanın ölümü trajiktir, on insanın ölümü dramatiktir, bir milyon insanın ölümü ise sadece bir istatistiktir.” Ama Erdoğan Rejiminin meclisi, bakanlığı bu işi o kadar ileriye götürmüş ki canların istatistiki bir ifadesi bile yok. Geçenlerde kürsülerde Erdoğan, “Biz hiç kimsenin ekmeği ile aşı ile oynamadık” diyordu ya… Talimatıyla 145 bin kamu görevlisi işten atıldığı ve bu insanların sosyal bir soykırıma tutulduğu yerde bunu diyebiliyorsa, tek bir sonuç çıkıyor yine: İstatistiki olarak bile bu o mağdurların insani bir değeri yok gözlerinde…

Halbuki seri katil bile infaz ettiklerinin çetelesini tutar. Bunlarda o bile yok.

Adalet aramak isterseniz adliyeye gideceksiniz bu sistemde de… Hangi binasına? Eskiden Zaman Gazetesi’nin genel merkezi iken gasp edilip “Adalet Sarayı” yapılan binaya mesela!

Ve o adliyenin her duruşma salonunda koca koca harflerle, “Adalet mülkün temelidir” yazacak. O duruşmalara gelenler de buna inanacak, güvenecek öyle mi?!

Tek olayda Erdoğan Rejiminin ve yargısının özeti: Gasp edilmiş muhalif gazete binasında adalet aramak… Geçmiş olsun.

VE AYM YÜKSEK YARGI OLDUĞUNU HATIRLAR…

Şimdilerde -o meşum darbe sonrası- içeri alınmış iki üyesine sahip çıkmaktan bile aciz Anayasa Mahkemesi olumlu bir karara imza attı: ‘haklarında tutuklama kararı uygulanan 3 savcıyla ilgili incelemesinde, suç işlendiği dair belirti bulunmamasına rağmen tutuklama kararı verilmemesiyle, başvurulara tazminat ödenmesine…’ (İsteyen bu linkten Resmî Gazete’deki o kararı bulabilir.)

Evet AYM, Mustafa Açay ve E.A adlı kişilerin bireysel başvurularında; Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi. AYM, “Başvurucular hakkında görevden uzaklaştırma ve/veya meslekten ihraç tedbirlerinin uygulanmasının -tek başına- suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti olarak kabulü mümkün değildir” dedi ki, tutuklanan yargı mensuplarının hepsi aynı durumda… Dolayısıyla da hepsine/ herkese uygulanacak bir emsal karar ve buna göre devlet yüklü miktarda tazminatlar ödeyecek.

BM’nin, “AYM’nin etkili bir iş hukuk yolu olmaktan çıktığına” dair kararından (Özçelik, Karaman kararı) sonra AYM’ye bir haller oldu. Ciddiye alınmak için bir atak içinde, güzel. Bundan önce yerel mahkemeler onu “Yalova kaymakamı” yerine koymuştu, bakalım şimdi ne yapacaklar…

Evet, bu AYM çıkışı ısmarlama bir karar olup, AİHM ve BM yolunu tıkamaya yönelik olabilir.

Ancak bu durum, mağdurların karardan yararlanmasını da engellememeli, dolayısıyla da mağdurlar bunu emsal gösterip tahliye talep etmeli. Bu durumda iki ihtimal var:

1) Eğer iyi niyetlilerse, normal olan ve beklenen, en azından benzer durumda olanların hemen tahliye olması.

2) İkinci ihtimal, (çekincemizdeki gibi) oyalama maksatlı bu karardan sonra yeni başvuruları reddetmeleri… Ki bu durumda da gecikmeksizin diğer başvurularda fayda var. Zira -bu vesile ile- AYM’nin hiç de iyi niyetli olmadığı, her şeyin bir oyalama ve göz boyamadan ibaret olduğu bir kez daha ortaya çıkmış ve BM gibi uluslararası kurumlar gerçeği tekrar tekrar öğrenmiş olurlar…Aynı dosyadan yargılanan, aynı televizyon programında konuştukları suç sayılan Altan kardeşlerden Mehmet olana ihlal ve verip Ahmet’ten esirgeyen AYM konusunda iyimser değilim ama çıkmamış candan umut kesilmez modundayım.

Kaldı ki eski AYM üyesi Alparslan Altan ile ilgili AİHM kararı da kesinleşmiş oldu. Bununla da:

AİHM hakimlere dair adil yargılama ve tutuklama başvurularında Hükümetin “suçüstü hali” iddiasını kesinlikle bir daha kabul edilemez olduğu, 15 Temmuz darbe girişimi bahanesi ile 3000 civarında hâkim ve savcının suçüstü hali olmadan, darbe girişimi bahane yapılarak hâkim ve savcıların tutuklanıp yargılandıkları kesin karara bağlanmış oldu.

KİMİMİZ DIŞARILARA, UZAKLARA, KİMİMİZ DE İÇERİLERE DÜŞTÜĞÜNDEN BERİ…

Evet, bugün 11 Eylül 2015. (Aynı zamanda bir başka Siyasal İslamcı teröristlerin maşalık yaptığı ve Amerika’da gerçekleştirdikleri korkunç saldırının 18. sene-i devriyesi. Ertesi gün de bir başka meşum müdahale olan 12 Eylül Darbesi’nin 39. Yılı.)

Ömrü hapislerde, sürgünlerde tükenen büyük şair Nazım Hikmet’in “Ben İçeri Düştüğümden Beri” şiirini bilmem kaç defa okudum bu dönemde ve kaç defa Genco Erkal’ın sesinden dinledim, kim bilir. Her seferinde içeri atılan 3 bine yakın yargı mensubu ve 500 binden fazla mağdur gözümde canlandı. Bugün de o şiiri, yaşadıklarıma uyarlayarak kapatıyorum bu bahsi:

İhracımdan beri güneşin etrafında dört kere döndü dünya

Ona sorarsanız: ‘Lafı bile edilemez, mikroskobik bi zaman’

Bana sorarsanız: ‘Bir ömür!’

Yüzbinlerce kararan hayatlar,

Kelimeler yaza yaza tükendi…

Ona sorarsanız: ‘Bütün bi hayat’

Bana sorarsanız: ‘Adam sende, dört yıl!’..

Katillikten yatanlar, dostlarım içeri düştüğümden beri,

Hemen dışarı salındı, dolaştılar dışarlarda bir vakit,

Sonra bir başka suçtan tekrar düştüler içeri, tekrar çıktılar

Ama mazlumlar hala ve ısrarla içeride!..

-Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman.-



Ben dışarı, dostlarım içeri düştüğünden beri güneşin etrafında 4 kere döndü dünya.
ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine,
ben içeri düştüğüm sene onlar için yazdığımı:
“onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, cahil, hâkim ve çocukturlar,
ve kahreden yaratan ki onlardır, şarkılarımda yalnız onların maceraları vardır.”

Ve gayrısı, mesela yaşadıklarımız, lâfü güzaf.

[Ramazan Faruk Güzel] 13.9.2019 [TR724]

JİTEM yoksa Ersever’i kim öldürdü? [Bülent Korucu]

Ahmet Cem Ersever, Türkiye’de devlet içindeki çeteleri, tanıklık ve itiraflarıyla deşifre eden ilk isimlerden biriydi. Jandarma Genel Komutanlığında binbaşı rütbesiyle görev yaparken 30 arkadaşıyla istifa etmiş ve daha sonra medya aracılığı ile konuşmaya başlamıştı.

İstifa gerekçesi de gizemini koruyan konulardan biri; dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis şaibeli bir uçak kazasında hayatını kaybetti. Devlet içindeki çetelerin hoşlanmadığı demokrat bir komutan olarak tanınan Bitlis’in ölümü üzerine Ersever, TSK’dan ayrıldı. JİTEM’in kurucularından biri olarak kanunsuz eylemleri anlatmak istiyordu.

Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele (JİTEM) onlarca tanık tarafından varlığı kabul edilen bir yapı. Ersever’in de aralarında bulunduğu bir kısmı da sanık olan tanıkların anlatımına göre, teröre karşı kontrgerilla yöntemleriyle mücadele etmek üzere kurulan bir yapıydı. Bu tür yapıların kaçınılmaz sonu ‘gırtlağına kadar pisliğe batmaktır’. Söz konusu cümleyi eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı’nın kitabından ödünç aldım.


Avcı’yla, Diyarbakır’da görev yaparken tanışıyorlar ve birbirlerine o kadar güveniyorlar ki Ersever başına bir iş gelirse ona haber verilmesini vasiyet ediyor. Avcı hem kendi gördükleri (aslında bir kısmına iştirak ettiği) eylemler hem de Binbaşı Ersever’in anlattıklarından hakeretle JİTEM’in varlığının şahitlerinden. Jandarma Albay Arif Doğan da JİTEM’in varlığını kitap yazarak ve Ergenekon Davasındaki ifadeleriyle doğrulamıştı. ‘Ben kurdum’ iddiasını bu konuda kitap yazan kişilerin çoğu da teyit ediyor.

Meclis’in nispeten Meclis gibi çalıştığı günlerde kurulan Susurluk ve Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma komisyonları da bu gerçeği tespit etmişti. Raporların çoğu görünmez ellerin devreye girmesi sonucu kadük kalıp soruşturmaya dönüşmese de o yapıların mevcudiyetini kayıtlara geçirmişti. Susurluk’u Başbakan Mesut Yılmaz’ın emriyle araştıran Kutlu Savaş’ın raporunu da aynı minvalde sayabiliriz.

JİTEM’in tekrar gündeme gelmesinin sebebi Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin öldürülmesi ve kaybedilmesine ilişkin davada verilen beraat ve zamanaşımı kararları. Mahkemeler arasında pinpon topu gibi dolaştırılan dosyada örgüt suçundan beraat, cinayetlerden ise zaman aşımı kararı verildi. Tıpkı Hakkari Yüksekova Çetesi davasında olduğu gibi.

Binbaşı Ahmet Cem Ersever, Aydınlık gazetesine anlattıkları hakkında mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993’te Ankara’ya gitti ve çok güvendiği bir devlet görevlisinin evinde enterne edildi. Kendisinden 11 gün boyunca haber alınamadıktan sonra önce sevgilisi Neval Boz’un, ertesi gün de itirafçı Murat Demir’in cesedi bulundu. 4 Kasım 1993’de Ersever’in infaz edilmiş bedeni Ankara Elmadağ’da jandarma tarafından bulundu. Ersever, JİTEM’e dair bildiklerini mahkemede anlatmak üzere geldiği Başkent’te herkesin gözü önünde infaz edildi. Aslında bundan daha güçlü bir tanıklık olamazdı. O sessiz beden yüzbinlerce ifadeden bile yüksek bir sesle çetelerin varlığını haykırıyor yıllardır. Kızıltepe ya da Yüksekova’da olduğu gibi bir asit kuyusunda yok edilebilirdi ve sır olarak kalırdı. Ama o çete kendisine öylesine güveniyordu ki üç cesedi Ankara’ya adeta serpiştirmişti. Aynı zamanda bundan sonra konuşacaklara ya da bu işlerin üzerine gideceklere gözdağı veriliyordu. Kürt işadamlarının Sapanca-Adapazarı-Hendek üçgenindeki infazını aynı elin yaptığını söylemeye gerek var mı?

O kirli yapı bir yandan eski dosyaları kapatırken diğer yandan tekere çomak sokmaya cesaret edenleri cezalandırmaya devam ediyor. Kendilerini epey güncellediler; artık başkentin ortasında kimsenin kafasına sıkmıyorlar. Onun yerine tek kişilik hücrelerde ölmesini ya da çıldırmasını bekliyorlar. Ergenekon Davasına bakan mahkeme başkanı Hasan Hüseyin Özese örneğinde olduğu gibi. 38 aydır hücrede tutulan Özese, çetelere ‘çete’ deme ve cezalandırma cesaretinin karşılığını 10 yıllık hapis cazasıyla aldı. Ergenekon’un aklandığı yerde Yüksekova ve Kızıltepe benzeri davalardan sonuç bekleyenlerin akıllarından veya samimiyetlerinden şüphe etmeliyiz.

Susurluk mağduru(!) Mehmet Ağar’ı gizli içişleri bakanı, oğlunu ise milletvekili yapan Tayyip Erdoğan, diğerlerine de devlet nişanı filan versin. E-muhtıra müellifi Yaşar Büyükanıt’a yaptı, neden olmasın?

[Bülent Korucu] 13.9.2019 [TR724]

Hicret, taşınma, ev kiralamak için üç muhteşem dua [Cemil Tokpınar]

İnsan başta iş, okul, yolculuk olmak üzere birçok vesileyle bulunduğu yeri değiştirmektedir. Her yolculuk ve taşınma başından sonuna kadar farklı problemler meydana getirmektedir.

Özellikle ev satın almak ve kiralamak isteyenler, ailenin ihtiyacına ve gelir durumuna uygun büyüklükte ulaşımı kolay bir evi istedikleri şehir ve semtte bulabilmek için çok büyük gayret göstermekte, bazen tam istedikleri gibi bir ev aylar, yıllar sonra nasip olmaktadır. Bir de kiralık ev az olduğu için aynı eve çok sayıda talipler olunca ev bulmak ve taşınmak adeta işkenceye dönüşmekte, buluncaya kadar huzuru ve sükunu yok etmektedir.

Bilhassa Türkiye’deki baskı ve zulümden dolayı yurt dışına hicret eden aileler için kiralık ev bulmak satın almaktan daha zor hale gelebilmekte, ailece huzur ve mutluluk duyacakları uygun bir ev bulamadıkları için yoğun bir stres yaşamaktadırlar.

Elbette ki, uygun bir ev bulabilmek için fiilî dua dediğimiz arama gayretleri en modern ve profesyonel bir şekilde yapılmalıdır. Bununla birlikte güzel bir ev ihsan etmesi için her şeyin sahibine dua dua yalvarmak, ailece kendimiz için küçük bir mülkü, mülkün sahibinden istemek çok önemli ve netice almak için çok etkilidir.

Bu yazımızda işin eylem yönünü size bırakarak, dua yönüyle ilgili uygulanmış ve sonuç alınmış tavsiyelerde bulunmak istiyoruz.

Tavsiye edeceğimiz üç dua bizzat Kur’an’dan alınmıştır ve doğrudan Rabbimizin öğrettiği dualardandır. Anlamları çok geniş ve kapsamlıdır. O kadar ki, ev veya başka bir mülkü kiralamak ve satın almak, hicret etmek, her türlü bir yere girmek ve çıkmak için okunabilecek dualardır. Uygulayanlardan çok güzel sonuçlar alan kimseler olmuş, hatta bazıları beklentisinin de ötesinde uygun evi kolaylıkla bulmuştur.

Vereceğimiz dualar tamamen ayetlerden alınmış, sadece başlarındaki “De ki” anlamına gelen “Gul” kelimesi kaldırılmıştır. Bizim Türkçe okunuşunu verdiğimiz ayetleri Kur’an’dan bularak Arapçasından okumanız daha isabetli olur.

Üç muhteşem dua

1.Duanın Türkçe okunuşu:

“Rabbi edhılnî müdhale sıdgın ve ehricnî muhrace sıdgın vec’allî min ledünke sültânen nesîran.”

Meali:

“Rabbim, gireceğim yere hak uğruna, samimî olarak, en iyi niyetle ve Sana sadakat içinde girmemi, oradan çıkacağım zaman da yine hak uğruna, samimî olarak, en iyi niyetle ve Sana sadakat içinde çıkmamı nasip buyur; ve Kendi katından bana sağlam bir destek, kuvvetli bir delil bahşet.” (İsra Suresi: 80)

2.Duanın Türkçe okunuşu:

“Rabbi enzilnî münzelen mübâraken ve ente hayru’l-münzilîn.”

Meali:

“Ya Rabbî, beni güvenli ve mübarek bir yere indir ve yerleştir. Çünkü sen misafir ağırlayanların en hayırlısı, en mükemmelisin.” (Müminûn Suresi: 29)

3.Duanın Türkçe okunuşu:

“Allahümme Mâlike’l-mülki tü’til mülke men teşâu ve tenziu’l mülke mimmen teşâ’, ve tüızzu men teşâu ve tüzillü men teşâ’, bi yedikel hayr, inneke alâ külli şey’in kadîr.”

“Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin kudret elindedir. Hiç şüphe yok ki sen her şeye kadirsin.” (Âli İmran: 26)

Ne zaman ve kaç kez okunmalı?

Verdiğimiz dualar, manaları düşünülerek, tam bir samimiyetle, bilhassa acz ve fakrımızı şefaatçi yaparak, ıztırar (çaresizlik) diliyle okunursa inşallah kabul olur.

Mümkünse bütün aile fertleri okuyabilirse duamız külliyet kazanacaktır.

Bu dualar başta beş vakit namazdan sonra yaptığımız duaların içinde olmak üzere her namazdan sonra okunabilir. Hatta nafile namazların secdesinde veya Tahiyyattan sonraki Rabbena dualarından sonra okunabilir.

Bu niyetle kılınan hacet namazlarının secdesinde ve sonrasındaki dualar içinde de okunması güzel olur.

Ayrıca namaz dışında da bütün aile fertleri bir hedef belirleyerek 100, 500 veya daha fazla paylaşarak okuyabilirler.

Dua samimi bir şekilde ne kadar çok okunursa o kadar güzel olur inşallah.

[Cemil Tokpınar] 13.9.2019 [TR724]

Saraydaki uzlaşma! [Alper Ender Fırat]

Önceki gün Saray’da Erdoğan Başkanlığında düzenlenen Belediyeler toplantısı CHP’nin mevcut sistemi legalleştirmesi ve ona tam anlamıyla entegre olması bakımından önemli bir toplantı olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan baktığımızda zekasına ve analizlerine çok itimat ettiğim Sevgili Levent Kenez’in konuyla ilgili dünkü analizine katılmadığımı belirtmek isterim.

Sevgili Kenez yazısında kısaca CHP’li belediyelerin saraydaki toplantıya kerhen katıldıklarını çok da önemli bir toplantı olmadığını dile getiriyordu.

CHP’nin bugünkü rejimin legal hale getirmekten başka hiçbir işe yaramadığını daha önce de defalarca yazmaya çalışmıştım. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu’nun Saray ile uyumlu çalışmak için çok özel gayret ettiğinin daha önce de bahsi geçmişti. Belediye şirketlerine yaptığı yönetici atamaları, Recep T. Erdoğan’ın damadıyla gizli gizli görüşmesi, her merasimde Saray sakinin en yakınında durmaya özel gayret etmesi de gündeme gelmişti.

Ankara, İzmir, Eskişehir gibi illerin belediye başkanları da koşa koşa gittikleri saraydaki toplantından sonra gergin havanın ortadan kaldırılmasını sağladığı için şükran duyduklarını dile getirmişler.

Anayasa askıya alınmış, yasalar uygulanmıyor, her şey tek adamın iki dudağından çıkacak şeye bakıyor bu duruma itiraz edip milleti bir gerilime sokması gereken CHP oyunun soğutmaya alınmasından, gerilimin düşmesinden bir hayli mutlu. Bu mevcut duruma razıyım demenin bir başka yolu.

Saraydaki toplantının başka önemli bir mesajı daha var. Özellikle daha önce AKP’de olup da CHP’ye geçen belediyeler konusunda bir uzlaşmaya vardıklarını bundan sonra CHP’ye geçen belediyelerin ‘çok da şey yapmayacaklarını’ düşünüyorum.

Recep T. Erdoğan al gülüm ver gülüm siyasetini devreye soktu. CHP, her tarafı kriminal işlerle dolu belediye dosyalarını kaldırmayacak, Saray’da belediyelerde kurulacak çarklara fazlaca çomak sokmayacak.

Zaten özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesinde her gün kaybolan dosyalar, bilgiler haberi okumamızın bir sebebi de İmamoğlu’nun beklentileri düşürme gayretinden başka bir şey değil. Yolsuzlukları, hırsızlıkları açıklayamıyoruz çünkü her şeyi alıp gitmişler diyecek yani.

Saray’ın olduğu kadar CHP’nin de bu uzlaşmaya ihtiyacı var. Türkiye’deki siyasi ahlaksızlık gereği CHP’nin de kendi tabanını beslemesi gerekiyor. Çünkü Türkiye’de siyaset böyle bir ahlaksızlık temel üzerine kurulmuş durumda. Her partinin il teşkilatları var ilçe teşkilatları var ve burada siyaset yapan herkesin ekonomik bir beklentisi var. Partinin iktidara gelebilmesi için bu teşkilatları besleyebilmeleri, besinini alan teşkilatların daha çok çalışmaları ancak bu yolla oluyor. Dünyanın hangi medeni ülkesinde siyaset böyle yapılıyor bilemiyorum. Türkiye’de kamu kaynakları herhangi bir partinin yandaşlarını besleme, semirtme, palazlama aracından başka bir şey değil. Bu siyasi yapıda AKP’nin gidip CHP’nin gelmesinin ülkedeki yolsuzluğa engel olma konusunda hiçbir faydası olmaz.

Bundan sonra İstanbul’u talan etme sırası CHP’de ama bunu AKP ile bölüşmeye rıza gösteriyorlar. Rıza göstermese Saray’dan taş konması kaçınılmaz olacaktır. Kayyım atamak yerine Saraya çağırıp uzlaşmayı seçti ve CHP’de resti gördüm dedi.

CHP bu sistemi legal hale getirmekten başka hiçbir işe yaramıyor demiştik, Muharrem İnce gelecek cumhurbaşkanlığı seçimi için kendini aday ilan ettikten sonra 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortadan kaybolduğu için pişman olduğunu söylüyor. Eeee sen en kritik zamanda koskocaman bir ülkeyi ve milyonlarca insanın can ve mal emniyetini bir diktatöre teslim edip ortadan kaybolmuşsun, bugün gelmiş pişmanım tekrar aday olacağım diye ortaya çıkıyorsun. Sana edilecek kötü söze bile yazık. Bunların ülkeye sevdaları işte bu kadar! Bu ülkede nelerin döndüğünü, nereye gittiğini zerre kadar idrak edemeyen bön kafa bunlar.

[Alper Ender Fırat] 13.9.2019 [TR724]

2023 cumhurbaşkanı adaylarını takdimimdir [Tarık Toros]

Ülkede siyasi tahminlerin tutmayışının nedeni:

Muhalefetin söylediğinin arkasında durmayan istikrarsız tutumu.

**

Seçimlere “şaibeli” diyorsan sonuçlarını tanımayacaksın.

Medyaya “havuz” diyorsan uzatılan mikrofona konuşmayacaksın.

Mahkemelere “saray yargısı” diyorsan çıkan kararlara saygı duymayacaksın.

**

İktidar muhalefet gibi pısırık değil.

Yukarıdaki kriterleri kendi için bihakkın uyguluyor.

Tanımıyor, saygı duymuyor, istemediğiyle yan yana gelmiyor.

**

Ana muhalefet lideri linç ediliyordu bu ülkede, Saray’daki zat telefon açıp “geçmiş olsun” demedi.

Aynı ana muhalefet, çağırılan her yere koşa koşa gidiyor.

İstanbul ve Ankara belediye başkanları seçildikleri günden beri kürsülerden lanetleniyor.

Sonra o da ne:

Bir zil sesiyle Saray’da tokalaşma sırasına giriyorlar.

**

24 Haziran 2018 seçim gecesi sırra kadem basan cumhurbaşkanı adayı, şimdilerde tekrar meydana çıktı.

“Neden kayboldunuz, neredeydiniz” diye sorulunca…

“Konuyu kapatalım, baydı artık” diyor.

Beyefendinin siyasi hayatı bitti, farkında değil.

Ya da bilmezden geliyor.

Ne yaparsa yapsın, 20 sene sonra da önüne konur bu.

“İmamın yellendiği sene doğan çocuk” fıkrasını okusun, durumu hazmetmeye çalışsın.

**

CHP sözcüsüne “erken seçim” soruluyor.

“Böyle bir talebimiz yok” diye yanıt veriyor.

Hem seçime “şaibeli” diyorsun, hem de “seçim peşinde değiliz” diye savuşturuyorsun!

Saray saltanatı işte bunun için yıkılmıyor.

Sanılmasın ki tek başına CHP’yi hedef tahtasına oturtuyorum.

İYİ Parti, Saadet, Babacan’ın kuracağı parti vs.

Alayı, protokolde kendilerine ayrılan yerlerde dizilmiş, saygı duruşundalar.

**

Bu koroya katılan herkesin ama herkesin:

-Bir yargı kararını alkışlarken beğenmediği başkasına “hukuk ölmüş” diye tepki vermeye,

-Bir yerde yazıp çizerken kapının önüne konulunca “gazetecilik değil holiganlık yapmamız istendi” demeye,

-Suriye, NATO, Kıbrıs konulara “milli ittifak” diye yaklaşıp sonra bıdırdanmaya,

-“Diktatör bozuntusu” dedikleri insan davet edince hazırola geçip sonra sızlanmaya HAKKI YOKTUR!

Ülkenin bugünkü halinin bir sorumlusu da bunlardır.

**

**

Mevcut iktidarın bir ömrü var.

Bitecek bu.

Ülke için en büyük bahtsızlık, alternatiflerin berbat olması.

2023 cumhurbaşkanı adaylarına bakar mısınız:

Muharrem İnce, Meral Akşener, Metin Feyzioğlu.

Belki yeniden Abdullah Gül, ihtimal Temel Karamollaoğlu, mutlaka Doğu Perinçek.

Fırsat kollayan Ahmet Davutoğlu, Gül olmazsa Ali Babacan.

Ha bir de Ekrem İmamoğlu.

Saray’da oturduğu iskemle kırılan başkan!

[Tarık Toros] 13.9.2019 [TR724]

12 Eylül askeri darbesi ve bugün yaşanan ‘sivil darbe’… [Erhan Başyurt]

12 Eylül’ün üzerinden 39 yıl geçti.

Darbe döneminde yaşanan insan hakları ihlalleri Türkiye için onarılmaz bir utanç vesilesi.

BBC, DW, EuroNews, yıldönümü nedeniyle bir çok belgesel yayınladı.

Özellikle BBC Türkçe’nin belgeselleri o dönemde çekilmiş. Bir fırsatını bulup, mutlaka izleyin. Sonuna kadar izlemeyi mideniz kaldırırsa tabii…

12 Eylül’ün Türkiye’de halen tam olarak bilindiği ve yaşanan insan hakları ihlallerine halkın tam olarak vakıf olduğunu düşünmüyorum.

Şayet bilinseydi, bugün iktidar eliyle uygulanan ‘sivil darbe’ye halkın tepkisi farklı olurdu diye umuyorum.

***

12 Eylül’de 650 bin kişi gözaltına alındı.

1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

Tüm sivil örgütler, sendikalar, partiler kapatıldı.

39 ton kitap ve dergi yakıldı.

927 film yasaklandı.

İşkence sistematik şekilde uygulandı. 171 kişi işkenceden hayatını kaybetti.

49 kişi idam edildi…

35 bin kişi kamu görevinden ihraç edildi.

120 akademisyen üniversiteden atıldı…

12 Eylül’de, insan hakları ihlalleri Devlet Güvenlik Mahkemeleri zulme hukuk kılıfı giydirildi.

***

Aradan 39 yıl geçmiş. Bugün de AKP iktidarı eliyle ‘sivil darbe’ icra ediliyor.

Kitlesel cezalandırma, bu kez atanmış Sulh Ceza Hakimleri eliyle icra ediliyor.

KHK ile 150 bin insan kamudan atıldı.

6 bin akademisyen üniversiteden uzaklaştırıldı.

700 bin insan ‘silahlı terör örgütü’ suçlamasıyla soruşturuluyor.

400 bin insan gözaltına alındı.

250 bin insan hapis yatırıldı.

500 bini aşkın insanın pasaportları askıya alındı.

2 bin 500’e yakın özel okul, üniversite, dernek ve hastaneye el konuldu.

Bini aşkın özel şirkete el konuldu. Gasp edildi.

200’ü aşkın medya kuruluşu KHK’lar ile kapatıldı.

300’ü aşkın medya çalışanı tutuklandı.

Binlerce kitap yasaklandı, tonlarca kitap yakıldı.

12 Eylül’den farksız, hatta daha büyük bir ‘beyin göçü’ yaşanıyor.

İşkence yine sistematik uygulanıyor. 100’ü aşkın insan cezaevinde kötü muamele ve tedavi hakkının elinden alınması nedeniyle hayatlarını kaybetti.

Loğusa anneleri, küvezdeki bebekleri haklarında kesinleşmiş bir ceza olmadığı halde, anayasaya aykırı olarak hapse attılar.

Adil yargılama yok, savunma hakkı verilmiyor…

***

12 Eylül askeri darbesine ‘devleti kutsayan’ halk destek vermişti.

Şimdi de, iktidarı kutsayan önemli bir halk kesimi siyasi aidiyet duygusuyla yaşanan sayısız insan hakları ihlallerine gönüllü destek veriyor. Kitlesel cezalandırmaları, evrensel insan hakları ihlallerini görmezden geliyor.

12 Eylül’de Evren’in sahip olduğu yetkilerden, bugün Erdoğan’ın sahip olduğu yetkiler farksız.

‘Askeri darbe’ ne kadar kötü ve hukuksuzsa, ‘sivil darbe’ de aynı şekilde hatta yer yer ondan daha fazla kötü ve hukuksuzca eylemlere imza atıyor.

İnsanlar, başkentin ortasında ‘siyah transporter’lar ile kaçırılıyor. Aylarca, ‘Çiftlik’te işkence görüyor. Sonra da bir şey olmamış gibi, ’’polise teslim oldular’’ denilip ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmeden tutuklanıyor.

KHK ile ihraç edilenler, mahkemelerden ‘beraat’ etmelerine ve ‘geri dönüş kararı’ aldırmalarına rağmen uygulanmıyor.

Yüzbinlerce kişi, eşleri hakkındaki soruşturma gerekçe gösterilerek, evrensel insan hakkı olan ‘seyahat özgürlüğü’nden mahrum bırakılıyor.

***

Devlet, adeta kodlarına işlemiş şekilde, 40 yıl önceki insan hakları kıyımcısı kimliğine dönüyor. Halk da 40 yıl önce olduğu gibi, yaşananları alkışlayıp, insan hakları ihlallerini görmezden geliyor.

12 Eylül askeri darbesi ne ise, bugün yaşanan sivil darbe de aynı şey.

Ne yazık! Yaşanan onca acıdan kalıcı bir şeyden ders çıkarmamışız.

İleri demokrasi deyip, iktidarın dönüp dolaşıp ülkeyi geriye götürüp durduğu istasyon yine 12 Eylül!

[Erhan Başyurt] 13.9.2019 [TR724]