'Erdoğan ve Gül, AKP kurulurken Pensilvanya'yı ziyaret etti'

Gülen'in konuşmalarının yayınlandığı Herkul.org sitesinin editörü Osman Şimşek, 2000’li yılların başında AKP’nin kuruluş aşamasında, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Pensilvanya’ya gelerek Fethullah Gülen'i ziyaret ettiğini söyledi. "Erdoğan yaşadığımız yeri görmüş; kahvemizi içmişti" diyen Şimşek, "Hatta o gün musluklarımız bozuktu; bizimle beraber bahçedeki hortumdan abdest almıştı. Yine aynı dönemde Abdullah Gül de teşrif etmiş; hâlâ bizi bağrına basan evimizde, yaşantımıza şahit olmuş ve bizimle aynı safta namaza durmuştu" ifadelerini kullandı.

Şimşek, 'Erdoğan'ın Pennsylvania Ziyareti ve 2006'daki Mektup' başlıklı yayımladığı yazısında, Gülen'in 2006 yılında Erdoğan'a ikaz niteliğinde bir mektup yazdığından bahsederek, mektupta Gülen'in Erdoğan'a, "Necip Fazıl’ın merhum Adnan Menderes’e ifadeleri çerçevesinde “Ya ol, ya öl; ama mutlaka itibarlı kal!” düşüncesi istikametinde -böyle bir istikametten sizi alıkoyan Çankaya, hatta dünya devlet başkanlığı bile olsa- kendiniz olarak kalmanızın hem Zât-ı âliniz hem de milletimiz için hayati önem taşıdığını söyleyebilirim” dediğini belirtti.

İşte Osman Şimşek'in yazısı ve bahsi geçen o mektup:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dost canlısı, diyalog aşığı, kapısı herkese açık ve tanışıp kaynaşmaya taraf bir insandır. Senelerdir her renk, her desen ve her meşrepten insan onu ziyaret eder; yemeğini yer, çayını içer. Hayatın her kesiminden çok çeşitli ziyaretçiler gibi herhangi bir partiye mensup kişiler de rahatlıkla onun kapısını çalıp misafiri olurlar. Kim hangi niyetle gelirse gelsin, Hocaefendi misafirlerini dinler, onların düşüncelerine değer verir; fırsatını bulursa, kendi mülahazalarını da seslendirir.

2000’li yılların başında AKP’nin kuruluş aşamasında, Recep Tayyip Erdoğan da Pennsylvania’ya gelmiş; yaşadığımız yeri görmüş; kahvemizi içmişti. Hatta o gün musluklarımız bozuktu; bizimle beraber bahçedeki hortumdan abdest almıştı.

Yine aynı dönemde Abdullah Gül de teşrif etmiş; hâlâ bizi bağrına basan evimizde, yaşantımıza şahit olmuş ve bizimle aynı safta namaza durmuştu. Dahası sayın Gül’ün geleceği gün muhterem Hocamız şöyle buyurmuştu: “Abdullah Bey dostumuzdur. Dosta karşı tekellüf saygısızlık olur. Anadolu insanı farklı muameleden rahatsızlık duyar. Yemeği ortak soframızda ikram edelim, sohbetimizi aynı salonda sürdürelim!”

Devlet, Servet ve Şehvet

Kıymetli Hocamız o zaman ve daha sonra imkan nisbetinde misafirlerimize yeni teşebbüslerinde muvaffak olabilmeleri için mutlaka birleştirici bir söylem ve aksiyona sarılmaları, halkın genelini kucaklamaları, merkezi tutan bir anlayışa bağlı kalmaları ve nefret ettirici değil hep sevdirici bir üslup takip etmeleri gerektiğini anlatmıştı. Ülkemizin ikbal ve istikbali için manevi buudlu demokrasi, içe kapanma yerine dünyaya açık olma, yüzünü Batı’ya dönmekle beraber müslümanların çoğunlukla yaşadıkları coğrafyalarla da sıkı münasebette bulunma; şeffaf ve hesap verebilir bir devlet anlayışı tutturma ve insan haklarına sonuna kadar saygılı bir anayasa yapma gibi hususların lüzumunu vurgulamıştı.

AKP, ilk seçimlere girerken, işaret edilen bu hususlara sahip çıkacağını vaad etmiş; özellikle yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele edeceği ve darbecilerden hesap soracağı sözünü vermişti. Seçim sonrasında alnı secdeli bildiğimiz onca insanı mecliste bir arada görünce inşiraha ermiş; verilen sözlerin yerine getirileceğine ve ülkemizin devletler muvazenesinde hak ettiği yere yürüyeceğine dair ümide kapılmıştık. Nitekim, AKP iktidarının ilk yıllarında söz konusu vaatlere uygun hareket edildiğini görmüş ve heyecanlanmıştık.

Ne var ki, çok geçmeden garip haberler dolaşmaya başlamıştı kulaktan kulağa:

Atmosferine uğrayan yiğitleri kılıbıklaştıran “devlet, servet ve şehvet” pek çok AKP’liyi de sarartıp soldurmuştu. Bu öldürücü hastalıklar, siyasete hizmet için girdiğini söyleyen nice mert görünümlü insanı da hazan yemiş yapraklar gibi döküp yere sermişti.

Güç ve iktidar adeta başları döndürmüş, bakışları bulandırmıştı. Güce mağlûbiyet veya kuvvetin cazibesi “bizimkiler”e de başka insanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme hislerini pompalamıştı. Zamanla siyasi iktidar artık toplumun başka kesimlerine karşı içine kapanmış ve dediğim dedik düşüncesiyle hareket eder olmuştu.

Servetlerine servet katma, yeni iş ihaleleri ve ticaret vesileleri yakalama hırsındaki kimseler bir hürriyet aşığı edasıyla en şeni’ zulümleri bile alkışlamaya durmuş ve birer goygoycu edasına bürünmüştü. Dahası, idarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılmış veya idareciler böylelerle kendilerini dar bir oligarşinin içine hapsetmiş ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilmişti. Böylece daha dün herkesin elini öpen kimseler, biraz güçlenince sadece “biz” der olmuş ve devlete hizmet aşkının yerine şahsi yatırım açgözlülüğü oturmuştu.

Üstad hazretleri, “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” der. Mefkûresiz insanların -hele bir de masa ve kasa sahibi olmuşlarsa- Kur’ânî tabirle, kadın, evlât, yığın yığın para, araba, eşya, mevki, makam, kazanç şehvetlerine esir düşmeleri kaçınılmazdır. Nitekim, “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice cihangirler, nice hanlar” gibi pek çok “ak” siyasî de aynı marazdan dolayı kararmıştı.

Hele bir de humus, takıyye ve muta ağları bir kısım yabancı güçler tarafından ülkemizin üzerine atılınca en sarsılmaz zannedilen kimseler bile avlanmış ve elleri kolları bağlanmıştı.

Camia’yı Bitirme Planı

İşte günümüze kadar katlanarak yaygınlaşan bu çürümenin ilk neticesi 2004-MGK’da “Türkiye’de Nurculuk ve Fethullah Gülen’i Bitirme Eylem Planı”nın imzalanması olmuştu.

Daha o günlerde Camia’yı bitirme planlarının devreye sokulduğu bir fısıltı halinde konuşuluyordu. Fakat biz her şeye rağmen hüsn-ü zannımızı korumuş; bunu hükümetin bir taktiği olarak kabul etmeye çalışmıştık; zira AKP’ye böyle kara bir lekeyi yakıştıramıyorduk.

Bir sene sonra Adalet Bakanlığı’nın aniden “bireysel terör” ve “silahsız terör örgütü” gibi maddeler içeren bir taslak çalışmasına başladığını duyunca şoke olmuştuk. Hazırlanan taslak büyük tuzaklar içeriyordu. Zaman Gazetesi 8 Eylül 2005 tarihinde “TMK taslağında yer alan tedbirler sıkıyönetim dönemini hatırlatıyor” manşetiyle çıkmıştı; birkaç gün boyunca, bu taslağa göre, terör tanımının genişletileceği, herhangi bir şiddet eylemine başvurmayanların bile potansiyel suçlu haline geleceği, düşüncenin tekrar suç kapsamına alınacağı, 141, 142 ve 163 gibi maddelerin hortlatılacağı vurgulanmıştı. Zaman’ın haberleri üzerine sivil toplum örgütleri harekete geçmişti; yoğun kamuoyu baskısı akabinde AKP iktidarı hem kendini hem tabanını hem de ülkeyi yakacak tasarıyı geri çekmişti. Geri çekmişti ama bu “operasyon” hüsn-ü zan duygularının üzerine bir balyoz daha indirmişti. (İşin ciddiyetini merak edenler o günkü gazeteleri ve o tarihlerde sitemizde yayınladığımız Kırık Testi’leri okuyabilirler.)

Aynı günlerde rüşvet, ihalede usulsüzlük ve her türlü yolsuzluk haberleri de fısıltı gazetesinde ilk sıralarda yer almaya başlamıştı ve bunları en evvel, hattâ daha 2003 temmuzunda gündeme getiren de Ahmet Taşgetiren olmuştu. Hortumların vanası bir aralık kısılmış gibi gözükmüş, fakat heyhat daha sonra o hortumların sadece yönlerinin değiştirildiği anlaşılmıştı. Öyle ki, merhum Muhsin Yazıcıoğlu 2007 senesindeki konuşmasında -ki sosyal medyada çok meşhur oldu, hatırlarsanız- ta o zaman AKP’li yöneticilere “Millet sizi haramzadelerden hesap sorun diye gönderdi. Şimdi sizin altınızdan pis kokular geliyor. Sütten çıkmış ak kaşık olduklarını iddia edenlerin temizlik edebiyatına artık kimse inanmıyor.” demişti. Yine şimdi AKP cenahında yer alan Numan Kurtulmuş, “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular.” derken, AK trollere her türlü yalan ve iftiralarında öncülük yapan Süleyman Soylu da AKP’nin bulaştığı kirleri en yüksek perdeden dile getiriyordu. Fehmi Koru ise, “Obama gibi geldiler, Bush gibi oldular” diyordu.

İşte, bir taraftan AKP’nin çizgi kaybı yaşaması bir taraftan da dindarları bitirmeye yönelik plan ve teşebbüslerin dilden dile dolaşmaya başlaması üzerine muhterem Hocaefendi bir gün “Acaba sayın Başbakan’a bir mektup yazsak, nasıl karşılar?” dedi. Bir iki gün böyle bir niyeti birkaç defa telaffuz etti; nihayet 2 Mayıs 2006 tarihinde gece yarısı mektubu yazdırdı, sabah namazında bir kere daha okuttu. Hocamızın o esnada iki büklüm oluşu, yanaklarından yaşların süzülüşü ve ellerini dua eder gibi açıp “Sen de biliyorsun Allah’ım! Sadece bir mü’min olarak ikaz vazifemi yapıyorum. Senin rızandan başka maksadım yoktur. Ahirette ‘Neden uyarmadın?’ sualiyle karşılaşmaktan korkuyorum!..” deyişi hâlâ gözlerimin önünde gibidir.

2006 Senesinde Erdoğan’a Yazılan Mektup

Hocaefendi, mektubunda yukarıda sözü edilen bir kanun ve eylem planına hükümetçe imza atılmasının sinelere zağlı hançer gibi saplandığını, o yetmezmiş gibi bir zamanlar Müslümanların başında Demokles’in kılıcı misillü duran ve onları tehdit eden 163. Madde’nin benzeri bir terör yasasının imzalanmak üzere olduğunu üzüntüyle karşıladığını dillendirmiş ve şöyle demişti:

“Esefle belirtmeliyim ki; belli bir eylem planına Hükümetçe imza atılması Müslümanların sinelerinde ciddi bir yara açmıştır. Bazı salim düşünceler, salim hissiyatlar ve salim gönüller, bunu sizin meziyetlerinize bağlayarak bir kor gibi sinelerine basıp bastırsalar da, sizi seven her kesim için aynı şeyin söz konusu olmadığı da bir gerçektir. Beni de isterseniz, tasvip edilmesi mümkün olmayan o işi zıpkın gibi sinesinde hissetse de belayı dertten âh eylemeyenler arasında düşünebilirsiniz. Şayet, bir zamanlar Müslümanların başında Demokles’in kılıcı gibi duran ve onları tehdit eden lastikli 163’ün benzeri terör yasası mevcut haliyle çıkarsa, onun da bu kronik yaraya elîm bir neşter vurma mesabesinde olacağı âşikardır.

Dahası, Türkiye’nin diğer derin bir yarası haline gelen başörtüsü meselesinde elinizin kolunuzun bağlanması ve İmam Hatiplerin kapısındaki zincirlerin hâlâ kırılamamış olması da bu problemleri çözeceğiniz hususunda size itimat edenleri inkisar-ı hayale uğratmaktadır. Bu konudaki ümitler de sönmek üzeredir; ihtimal, millet bunu büyük bir başarısızlık olarak görecek ve -hasımlarınızın da propagandasıyla- çözümsüzlüğü size fatura edecektir.”

Hocaefendi ayrıca iktidarın bazı derin çevrelerle mutabakata varıp dindarları ezme kararı aldığına dair şayianın dilden dile dolaştığını ve bunun kendi kredilerine ve itibarlarına dokunacağını anlattıktan sonra şu cümleleri eklemişti:

“Böyle bir durumdan sıyrılmanıza şartlar ve konjonktür müsaade eder mi bilemeyeceğim; ancak, sıyrılıp rahmetli Necip Fazıl’ın merhum Menderes’e ifadeleri çerçevesinde “Ya ol, ya öl; ama mutlaka itibarlı kal!” düşüncesi istikametinde -böyle bir istikametten sizi alıkoyan Çankaya, hatta dünya devlet başkanlığı bile olsa- kendiniz olarak kalmanızın hem Zât-ı âliniz hem de milletimiz için hayati önem taşıdığını söyleyebilirim.”

Kıymetli Hocamız, mektubunun sonunda bir ehl-i Hakk’ın yakaza çerçevesindeki bir müşahedesini de aktararak Başbakanın bu sözlerden gücenmemesini, yazılanları bir dost hasbihali olarak görmesini istirham ediyor ve diyordu ki:

“Yüksek bir binaya dünyaca büyük bazı insanlar giriyorlar. Onların hepsinin suratları insandan başka değişik suratlara benziyor. Siz de onların arkasından o binaya dâhil oluyorsunuz; fakat o esnada sizin simanız bildiğimiz sima ve çehreniz gayet gökçek. Bir müddet sonra herkes dışarı çıkıyor ve en arkadan da siz o siması değişmişlerin en başındakiyle el ele tutuşmuş olarak binadan ayrılıyorsunuz; maalesef simanız oldukça değişmiş ve önceki halinden çok farklı bir hal almış.

Tevil-i ehadise vakıf olduğumu söyleyemem, ancak böyle bir müşahedenin şirin görünmediği de muhakkak. Allah sizi kalbî ve ruhî hayatınız itibarıyla öyle bir su-i akıbetten muhafaza buyursun, sonra da doğru yolda muininiz olsun.

Üslup, İstiğna ve Ortak Akıl

Muhterem Hocaefendi, daha o günlerde şimdiki tenkil gayretlerinin ucunu görmüştü. Fakat, inkisarlarını ve hüzünlerini senelerce kimseye sezdirmedi; en yakınlarına dahi hükümet ve çevresiyle alakalı sözler ettirmedi. Vifak, ittifak ve uhuvveti korumaya gayret gösterdi. Bazen aracılar vasıtasıyla, kimi zaman mektup ve hediyelerle, çoğunlukla haftalık sohbetlerinde sürekli bazı mevzulara değindi, ikazlarda bulundu. (Lütfen, son üç beş senelik Bamteli ve Kırık Testi paylaşımlarını bu gözle bir kere daha inceleyin.)

Aziz Hocamız, Camia mevzubahis olunca, demokratik bir ülkede tanınması gereken haklar nelerse sadece onları dile getirdi; Hizmet şahs-ı manevîsi ya da hâdimleri için imtiyaz ifade eden hiçbir talepte bulunmadı. Her zaman ülkemizin ikbali ve milletimizin saadeti için lazım gelen hususları vurguladı. Özellikle “üslup, (kadın, mal, mevki gibi tuzaklar karşısında) istiğna ve ortak akıl” esaslarına dikkat çekti; “Ne olur, kırıcı ve bölücü bir dil kullanmayın; toplumun bazı kesimlerini hasım yerine koymayın; fertler arasına öfke ve ayrılık tohumları saçmayın!” dedi. “Allah aşkına, hizmetleriniz karşılığında maddî-manevî beklentiye girmeyin; kamu malına el uzatmayın, yolsuzluklara asla bulaşmayın, ihalelere fesat karıştırmayın; iffet ve istikâmetinizi muhafaza edin!” diye inledi. “Lütfen, dediğim dedik yanlışlığına düşmeyin; etrafınızdaki şakşakçıların sizi aldatmasına fırsat vermeyin; herkesin fikrine saygı gösterin, “istişare” müessesesini çok iyi işletin ve her zaman ortak akla önem verin!” ikazlarını serdetti.

Hemen her sohbetinde bir vesileyle bu hususlara değindiği gibi zaman zaman gönderdiği mektuplarda da aynı mevzuları nazara verdi. Maalesef, tekke adabını, ulemanın nazik üslubunu ve İslam edebini anlamadılar; “sıddık kardeşim” deniyorsa, bu ifadenin “Ben seni özü ve sözüyle doğru bir adam bildim; hüsn-ü zannımı kırma ve öyle ol!” manasına geldiğini kavrayamadılar; kavrayamadı ve güzel hitapları, hak ettikleri iltifatlar saydılar.

Allah şahittir; Hocaefendi bağırarak da anlattı sükutla da.. gece de söyledi gündüz de.. mülayemetle de dile getirdi sert bir üslupla da. Her yolu denedi. Heyhat… Bir kere devlet, servet ve şehvet ağlarına kaptırmışlardı kendilerini, onun pençelerinden kurtulamadılar.

Dünyanın Tayyip Ağabeyi Olmak Varken..

Son iki ayda müşahede ettiğimiz hadiseler ve ortaya saçılan fezlekeler/tapeler de gösteriyor ki o mektupta dikkat çekilen tehlikeler bir bir gerçekleşti. Maalesef, zaman gösterdi ki, Başbakan ne ‘ol’mayı başarabildi ne de milleti, ülküsü için ölmeden önce ölebilmeyi. Vâ esefâ.. olamadı ve soldu Başbakan. Simasındaki gökçekliği kaybetti. Belli ki şahsî hesapları ağır bastı ve maalesef kendisine güvenenlere büyük bir inkisar yaşattı.

Meydanlarda “kefenle dolaşıyorum” diyerek nutuklar atmak kolaydır. Hamaset tatlıdır. Yiğitlik kapının bu tarafında olduğu gibi arkasında da veya tribünün önünde de berisinde de aynı mertliği sergileyebilmektir.

Dik duramadı Erdoğan!

Duvarlar arkasında “Sizi cemaat hapse attırdı, hepinizi Camia bitirdi!” dedi. Fakat, kendi yandaşlarına “Hepsini nasıl da dize getirdik; karşımızda hazır ola geçirdik!” sözleriyle kahramanlık tablosu çizdi.

Kameralar karşısında “one minute” diye gürledi, bir anda cesur yürek kesildi; lakin hemen sonra “Benim sözüm moderatöreydi!” sokağına sapıp yan çizdi; dahası “gemicik”ler sürekli gitti geldi, gitti geldi.

Futbol takımlarını bile bizzat dizayn etmeye kalkıştı; sonra yine kapılar arkasında “Cemaat sizi ele geçirmek istiyor; başkanınızı içeri Camia tıktırdı!” iftirasını yaydı.

Zira, kendisini dünya lideri olarak takdim ediyorlardı; halife-yi ruy-i zemin olduğunu söylüyorlardı. Demek o da inanmıştı ki, kimseye boyun eğmemiş olan Cemaat’e de biat ettirmeyi en öncelikli işler arasına koymuştu. Sadece kendi hırsı mıydı, yoksa birilerine verilen söz mü vardı? Malum ve meşhud olan husus, Camia’ya “had bildirme” teşebbüsüydü.
Biat alamayınca, önce cemaati bölme gayretine girişmişti. Bir avuç gayr-i memnun arasından devşirdiği pişkin ve kesif insanları danışman olarak kullandı; denemediği yol kalmadı ama Camia menfaat etrafında toplanmış bir heyet değildi ve içinde satılık insan yoktu; bölüp parçalamayı beceremedi.

Daha sonra, haksız tayin, sürgün ve kıyım yoluna gitti. Nitekim, Hocaefendi, Cumhurbaşkanı’na yazdığı meşhur mektubun satır aralarında buna işarette bulunmuş; “Hizmet hareketinin önünü kesmeye matuf gayretlerin aşikar hale geldiğini; bu yakışıksız engelleme faaliyetlerinin hareketin büyümesi ve genişlemesiyle eş zamanlı olarak arttığını; hayatın değişik alanlarında yalnızca “falan yere müntesip, falancı.. filancı..” görüldüğünden dolayı mağduriyete uğramış pek çok insanın gelip gözyaşı döktüğüne şahit olduğunu; fakat bunları hiç dillendirmediği gibi o insanlara da sabır ve vifak tavsiye ettiğini” belirtmişti.

Akabinde, Başbakan dershaneleri kapatma meftunu oldu. Zamanla “eğitim reformu” sözünün sadece bir kılıf olduğu anlaşıldı. Bir konuşmasında belki de bilmeden telaffuz ettiği üzere, sırf bu gayeye matuf dört tane bakan değiştirdi.

Nihayet, Erdoğan bütün bütün tanınmaz hale geldi. Saldırılar, iftiralar, hakaretler… Meydanlardaki seviyesizliğe aynıyla karşılık verilmeyince iyice hırslandı. Hücumlarını her gün biraz daha şiddetlendirdi. Sonunda bir cinayete daha imza attı: Bir kısım Ergenekoncular haricinde bütün Türkiye vatandaşlarının ve aklıselim sahibi dünya insanlarının çok değerli bulduğu Türk okullarını kapattırmak için büyükelçilere talimat verdi, ülke liderlerine telefonlar etti ve hatta -son günlerde ortaya çıktığı üzere- Hocaefendi’yi Türkiye’ye davet ettiği esnada bile gammazlama evrakı hazırlattı; Pennsylvania’ya elçi gönderdiği aynı anda Obama’ya şikayet dosyası sundu.
Esefle bir kere daha ifade etmeliyim ki, Erdoğan, olmayı değil solmayı seçti ve müminlere inkisar yaşattı. Bütün mefkûre muhacirlerinin ve onların 160 ülkedeki çiçeklerinin “Tayyip Ağabey”i olmak, samimi dualarını almak ve hep hayırla anılmak varken ne yazık ki o ümitleri boşa çıkardı ve hafızalarda bir yitik olarak kaldı.

Halbuki, kimseye recasında inkisar yaşatmamak Müslüman ahlakıdır. Zira, İslam’da, değil yalnız insanların, hayvanların beklentilerini bile boşa çıkartmak faziletsizlik sayılmıştır. Rivayete göre; Ahmed b. Hanbel, Mâverâünnehir’de bir âlimin üç kuşakta Efendimiz’e (aleyhissalatü vesselam) ulaşan (sülâsiyyât) hadisler bildiğini duyar. Hazret, hemen o zâtın bulunduğu yere rıhlet eder; varır o âlimi bulur; hürmetle selam verir, iltifat bekler. Âlim zat o esnada bir köpeği doyurmakla meşguldür; Hazret’in selamını aceleyle alıp köpekle ilgilenmeye koyulur. Hayvanı doyurup işini bitiren âlim, Ahmed b. Hanbel’e döner ve şöyle der: “Sana iltifat etmeyip köpeği beslemeye yönelmem gücüne gitti, biraz alındın sanırım. Fakat, bana Ebu’z-Zinâd’dan, ona A’rec’den, ona da Ebu Hüreyre’den ulaştığına göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kim kendisine ümit bağlayanı inkisara uğratırsa, Allah kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır.” Bizim memlekette böyle kelbler yoktur; bu köpek bende yiyecek bulma beklentisiyle peşime takıldı. Onun beklentisini boşa çıkartırsam, ötede recası kesik olanlar arasında bulunurum diye korktum.” Bu söz üzerine İmam Ahmed b. Hanbel, “Bu hadis bana yeter!” der ve köyüne döner. Demem o ki, İlahî rahmetten recası bulunan mü’minlere, bari dostlarını inkisar-ı hayale uğratmamaları yaraşırdı.

Acı Gerçekle Yüzleşiyoruz!..

Heyhat, Erdoğan ve hükümeti öyle davranmadı. Dershane sürecinde ve özellikle “17 Aralık Operasyonu” sonrasında o güne kadar kısmen gizlediği yüzünü de açık etti.

Medyadan takip edebildiğim kadarıyla inancım odur ki, yolsuzluk operasyonu, bütünüyle kanunlar çerçevesinde ve tamamıyla devletin yargı-polis mensuplarının eşgüdümlü çalışmalarıyla gerçekleştirilmiştir. Fakat, AKP yıllardır emir verdiği ve her türlü işinde kullandığı polisin kendisine yönelik bir soruşturmada yer almasını hazmedememiş; bir de yolsuzlukların üzerini örtmek için muhayyel bir düşman ihtiyacı hissedince, operasyonu Cemaat ile ilişkilendirerek binlerce polisi, savcıyı, hâkimi kış ortasında haksız ve kanunsuz yere sürgün etmiş, hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama, zimmet, ihtikâr operasyonunu, 8 yıl önce yukarıda anlatılan rüya veya müşahedede görüldüğü gibi, bazı güçlerle el ele ve onlara verdiği sözü yerine getirme adına Cemaat’i “bitirmek” için bir fırsat olarak da kullanma yoluna sapmıştır. Kıyıma uğrayan o memurların çok büyük bölümünün Camia ile alakasının olduğunu da zannetmiyorum. Ülkücü veya sosyal demokrat ya da herhangi bir tarikate/meşrebe bağlı pek çok kimsenin de gadre uğratıldığını düşünüyorum. Bununla beraber inanıyorum ki, büyük bir cürüm işlemiş gibi yerlerinden edilen, karda buzda çoluk çocuklarıyla göçe zorlanan, taşınma telaşı yaşayan o insanlar mazlumdur ve başlarına gelecekleri bile bile hukukun yanında yer aldıkları için birer kahramandır.

Hâsılı, aslında bugün şahit olduğumuz hadiseler, ateşböceklerini yıldızlaştırdığımız, sinekleri kartallaştırdığımız ve bülbül yuvalarını saksağanlara teslim ettiğimiz acı gerçeğiyle yüzleşmemizden ibarettir.

***

Not: Erdoğan’ın mektuplar karşısında tuhaf bir duruşu var. Önce bazı gazetecilere, Hocaefendi’nin Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektubu kendisine gönderilmiş bir pazarlık metni gibi anlattı. Sonra meydanlarda “Daha düne kadar bana methiyeler dolu mektuplar gönderiyordunuz; 17 Aralık’ta birden bire ne oldu?” türünden sorularla kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. Hem meselenin dershane ve 17 Aralık’tan ibaret olmadığını hem de kendisine sadece methiyeler dizilmediğini anlatabilmek için 2006’daki o mektubun muhtevasını kamuoyuyla paylaşmayı yararlı buldum.

Osman Şimşek

[T24.com.tr] 15.3.2014

Erdoğan ‘değiştirin’ talimatı verdi: Değişen sistem kaos getirdi

Liseye geçiş sınavındaki aksaklıklara ve meydana gelen kaosa dikkat çeken Eğitim-Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan ‘öğrenciler ve veliler telaşlı’ uyarısında bulundu.

Liseye Geçiş Sınavı ile ilgili Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın “değiştirin” talimatıyla başlayan kaos, sınava kısa süre kala tercih ve yerleştirme kılavuzunun da yayımlanmayacağının ortaya çıkması ile daha da büyüdü. Binlerce öğrenci ve veli, kılavuzun sınavdan 23 gün sonra yayımlanacak olması dolayısıyla cevapsız sorularla sınav aşamasına geldi. Birçok ailenin ev değiştirmesine sebep olan adres esaslı yerleştirme yerine MEB’in mezun olunan ortaokulu esas alacağı kuşkuları öğrenci ve velilerde telâş meydana getirdi.

KAOS BİTMİYOR

Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, ortaöğretime geçiş sınavının telâfisi olmayan ve çocukların geleceklerini belirleyecek nitelikte bir sınav olmasına karşın MEB’in “Sınav sistemi değişecek!” açıklamasının oluşturduğu kaosun devam ettiğinin altını çizdi. Eğitim Sen’in yaptığı çalışmaya göre, kılavuz yayımlanmadığı için öğrenci ve velilerin cevaplarını aradıkları sorular ve muhtemel cevapları şöyle:

EV ADRESİ DEĞİL, OKUL ADRESİ Mİ?

Millî Eğitim Bakanlığı’nın ‘Merkezi ve Yerleştirme Öncesinde Okul Müdürlüklerinin, İlçe ve İl Millî Eğitim Müdürlüklerinin Öncelikle Yapması Gereken İş ve İşlemler’ açıkladığı takvim çerçevesinde “30 Nisan/11 Mayıs 2018 tarihleri arasında MEB okul öncesi eğitim ve ilköğretim kurumları yönetmeliğinin 10. maddesi hükümlerine göre yerleştirme komisyonlarınca okulların fizikî kapasite ve ulaşım imkânları dikkate alınarak belirlenen kayıt alanlarına ilişkin güncellemelerin yapılması ve kayıt altına alınması gerekmektedir” denilmektedir. Bu takvim doğrultusunda öğrencilerin sınavsız mahalli yerleştirmelerinde ev adresi değil öğrencilerin okuduğu ortaokulun adresi esas alınacaktır. Yerleştirme kılavuzu açıklanmadan il ve ilçe millî eğitim müdürlüklerinin okulları belirlemesi de işleyişe, hukuka aykırılık oluşturmaktadır.

9 OKUL TÜRÜ YOK

Yerleştirme kılavuzu açıklanmadığı için okul türlerinin belirlenmesi konusunda da belirsizlik sürmekte. MEB Müsteşarı Yusuf Tekin’in basına yaptığı açıklama, mahalli yerleştirmede 9 lisenin belirleneceği, bu okulların 3’ünün Anadolu lisesi, 3’ünün imam hatip lisesi, 3’ünün de meslek lisesi olacağı yönündeydi. Ülke genelinde ilçeler ve nüfusu az olan iller başta olmak üzere pek çok yerde 9 lise türü bulunmamaktadır. Yalnızca bu durum bile öğrencilerin istemediği okullara zorunlu bırakılacağı anlamına gelmektedir.

KAOSA KARŞI İMZA KAMPANYASI

Sendikanın kaosa başlattığı bir de imza kampanyası bulunuyor. Kampanya imza metninde sorunlara şu başlıklarla dikkat çekiliyor:

Çocuklarımızın ve Öğrencilerimizin İstedikleri Okula Gidebilmesi Sağlanmalıdır.

TEOG yerine getirilen “Ortaöğretime Geçiş Sistemi” nedeniyle kaygılıyım. Çünkü getirilen yeni sistemle birlikte çocuklarımızın, öğrencilerimizin tercihleri fiilen anlamsız kılınmakta, çok sayıda çocuk istemediği okul türlerine gitmeye zorlanmaktadır.

Hâlbuki her çocuk nitelikli eğitim hakkına sahip olmalıdır. Bu nedenle okulların “nitelikli” ve “niteliksiz” diye ikiye ayrılmasına, çocuklarımızın telafisi mümkün olmayacak politikalara mahkum edilmesine itiraz ediyorum.

Bu nedenle;

  • Çocuğumun ve öğrencilerin 9 okul arasından 5 okulu tercih etmeye zorlanmamasını,
  • Çocuğumun ve öğrencilerin gideceği okul türü tercihinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirleyici olmamasını,
  • Adına çember sistemi denilen ve çocuğumun, öğrencilerin istediği okula gidebilmesini engelleyen bu sistemden vazgeçilmesini,
  • Çocukların ve öğrencilerin geleceğinin bizler için her şeyden daha önemli olduğu gerçeğinin unutulmamasını,

talep ediyorum.

[Tr724] 30.5.2018

Abdüllatif Şener’den OHAL çıkışı: Kurumlar yok edildi, yetki tek kişiye verildi

AKP kurucularından ve CHP Konya Milletvekili adayı Abdüllatif Şener, OHAL ile ülkenin kurumlarının yok edildiğini ve yetkinin tek bir kişiye verildiğini söyledi. Şener, ”Mevcut iktidar, ülkeyi yönetebilmek için olağanüstü hale ihtiyaç duymaktadır. Olağanüstü Hal (OHAL) nedir? Erdal İnönü’nün yapmış olduğu meşhur tarifle; bütün hukuksuzlukların, kanunsuzlukların yasa hükmüne bağlandığı bir yönetim biçimidir” dedi.

Abdüllatif Şener, partisinin Karaman milletvekili adaylarını desteklemek için Karaman’da düzenlenen tanıtım toplantısına katıldı. Salona girerken partililer tarafından ayakta alkışlanan Şener, konuşmasında iktidarı eleştirdi. Partililerine, gece-gündüz seçim çalışması yapmalarını tavsiye eden Şener, şunları söyledi:

”Bizler bu seçimlerde ülkeyi yormuş, kendisi de yorulmuş ve posası çıkmış bir iktidardan, ülkeyi kurtarmak için el birliğiyle mücadele edeceğiz. Siyaset, hizmet için yapılır ve siyaset kişisel zenginleşme için yapılamaz. Kişisel hırs ve ihtirasları hakim kılmak için siyaset yapılmaz. Bir siyasetçi sürekli olarak hep kendisine çalışmaya başlamışsa orada felaket var demektir.”

KURUMLAR YOK, TEK KİŞİ VAR

İktidarı tek kişinin temsil ettiğini belirten Şener, ”16 yıllık bir iktidar döneminin ardından hep birlikte gördüğümüz tablo şudur; artık iktidarı temsil eden, ifade eden kurumlar yok. Artık iktidarı ifade eden tek bir kişi var. İstiyor ki hiç kimse, hiçbir kurum yetkili olmasın. Hep o yetkili olsun. hükümet onun olsun, bakanlar onun olsun, belediye başkanları onun olsun. Milyonlarca kişinin seçtiği belediye başkanı, hoşuna gitmiyorsa kulağından tutsun ve atsın dışarıya. İstiyor ki, tüm Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, kendi iradesinde olsun, kendisine teslim olsun ve emir eri gibi çalışsın. Tüm yargı, ülkedeki bütün hakim ve savcılar, onun kırbacına dönüşsün, kendisine muhalefet eden istediği işleri yapmayan ülkede kim varsa, hepsini yargı kırbacıyla sıradan geçirsin. 16 yılda öyle bir iktidar yapısı ortaya çıkmıştır ki, anayasaların yürürlükte olduğu, kanunların yürürlükte olduğu, olağan koşullarda ülke idare edilemez olmuştur. Mevcut iktidar, ülkeyi yönetebilmek için Olağanüstü Hal’e ihtiyaç duymaktadır. Olağanüstü Hal nedir? Erdal İnönü’nün yapmış olduğu meşhur tarifle; bütün hukuksuzlukların, kanunsuzlukların yasa hükmüne bağlandığı bir yönetim biçimidir” diye konuştu.

[TR724] 30.5.2018

Avukat Nurullah Albayrak (1): 15 Temmuz sonrasında yargı tam olarak iktidara bağlanmıştır.

The Circle’ın yargı mensupları ile yaptığı mülakatlar devam ediyor.

Bugün, Fethullah Gülen’in avukatı Nurullah Albayrak ile gerçekleştirdiğimiz mülakatın 1. Bölümünü yayınlıyoruz.

Kendinizden kısaca bahseder misiniz?

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Yaklaşık 20 yıldır Ankara’da avukatlık yapıyorum, yapıyordum da denilebilir. Şu an ise sadece online olarak tüm mağdurlara hukuk müşavirliği yapmaya çalışıyorum.

Çocukluğum, gençliğim ailem kısmı herkes gibi. Anadolu’nun sıradan insanlarıyız ve hikayelerimiz de benzer. Hizmet Hareketi ve Hizmet Hareketi mensubu olan ‘Hacı Mehmet Amca’ benim için ayrı bir anlam ifade etmektedir. Hizmet Hareketinin asıl misyonu olan eğitim faaliyetlerinin bir ürünü olduğumu düşünüyorum. İnanıyorum ki Hizmet Hareketi mensubu fedakâr, cefakar Mehmet Amca elimden tutmasa, avukat arkadaşlarıma ifade ettiğim şekliyle söylemem gerekirse, bugün avukat değil avukatların sorunlu ve başlarının belası bir müvekkili olurdum. Ankara’nın Yenidoğan-Çinçin semtinde doğdum ve lise sonlarına kadar da orada büyüdüm. Ankara’yı bilenler ne demek istediğimi anlayacaktır. Bu nedenle kendimi Hizmet Hareketi mensubu olarak ifade edebilirim ve bundan dolayı da şanslı olduğumu söyleyebilirim.

Dünya Adalet Projesi (WJP) tarafından hazırlanan ve ülkelerdeki hukuk sistemlerini değerlendiren “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi” verilerine göre Türkiye’nin 113 ülke arasında 101. sırada yer aldığı açıklandı. Türkiye’nin, 2014 tarihli aynı endeks sıralamasında ise 59. sırada bulunduğu açıklanmıştı. Öncelikle, kısa süre içinde bu büyük değişikliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre Türkiye’de ‘hukukun üstünlüğü’ hangi düzeyde? Yine buna bağlı olarak, sizce yargının bağımsız ve tarafsız olması ne anlama geliyor? Yargıdaki kadrolaşma iddialarını da göz önünde bulundurursak, “Akp Yargısı’’, “Cemaat Yargısı’’ gibi kavramlar ne anlama gelmektedir?

Türkiye’nin hukukun üstünlüğü endeksinde 113 ülke içinde 101. sırada olması, şu an Türkiye’nin yargı sistemini bilen, işleyişin nasıl olduğundan haberdar olan kişiler için şaşırtıcı olmamıştır. Süreci yakından takip eden birisi olarak beni de şaşırtmadığını üzülerek ifade etmeliyim.  Türkiye’de ne yazık ki yargı sistemimiz her zaman sorunlu olmuştur.  En çok sorunlu olduğu dönemler ise iktidara en yakın olduğu zamanlar olmuştur denilebilir. Şu an ülkede hukukun üstünlüğü yerine iktidarın üstünlüğünü korumak ve kollamak üzerine kurulu bir hukuk sistemimiz var. Bu sistemde kurallar iktidar tarafından belirlenmekte ve bu kurallar iktidar tarafından istenildiğinde değiştirilmekte hatta kurallara iktidar tarafından duruma göre farklı anlamlar yüklenebilmektedir. Bu şekilde işleyen bir yargı sisteminin olduğu ülkemizin hukukun üstünlüğü endeksinde üst sıralarda olmasını beklemek hayalen bile mümkün olmaz. Eğer bu gidişe dur denilmezse kısa süre içerisinde sıralama 113. olacaktır.

Hukukun üstünlüğünden bahsedilebilmesi için öncelikle yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Ülkemizde bırakın yargının bağımsız ve tarafsız olmasını iktidar ve iktidara yakın çevreler yargının iktidara bağımlı olması gerektiğini bile söylemektedirler.

Bir örnek üzerinden gidilirse ne demek istediğim ve yargının nasıl işlediği daha net anlaşılacaktır.
Şu an ülkemizde silahlı terör örgütü suçlamasına maruz kalan bir kesim var. Cemaat, Hizmet ya da Gülen hareketi denilen grubun terör örgütü ilan edilme sürecinin nasıl işlediği, yargının hangi refleksle hareket ettiğine bakıldığında hukukumuzun ne kadar üstün olduğu görülebilir!

İlk olarak Cumhurbaşkanı, Gülen Hareketini Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne (“MGSB” veya “Kırmızı Kitap”) “terör örgütü” olarak koyduracağını kamuoyuna açıklamıştır. Başkanlık ettiği birkaç Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra, Gülen Hareketinin artık Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne konduğunu ifade etmiştir. 12.5.2015 tarihinde Belçika dönüşünde, uçakta gazetecilere “Yargı bundan sonra Kırmızı Kitaba göre karar verecek” demiştir[1]. Bunun anlamı, mahkemeler bundan sonra, Anayasa, yasalar ve evrensel normlara göre değil, erişilebilir ve öngörülebilir olmayan, neleri içerdiği halk tarafından bilinmeyen, resmen gizli bir belge olan ve hukukun kaynakları arasında yer almayan Kırmızı Kitaba göre karar verecektir.

Bu talimatın üzerinden 38 gün geçtikten sonra, İstanbul 5. Sulh ceza hâkimi, tutuklamaya ilişkin 23.6.2015 tarihli kararının gerekçesinde şu ifadeye yer vermiştir: “Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde tavsiye olarak Paralel Devlet Yapılanması (PDY/Fetullahçı Terör Örgütü, Fetö) olarak kabul edilmiş, bu tavsiye üzerine Bakanlar Kurulu Kararıyla da terör örgütü olarak kabul ve ilan edilen terör örgütüne finansal destek sağladıkları …”. Benzer ifadeler, İstanbul Anadolu 9. Sulh ceza hâkiminin 7 Eylül 2015 tarih ve 2015/1291 değişik iş sayılı kararında da tekrarlanmıştır. Bu örnekleri artırmak mümkün olup, tüm bunlar, yürütmenin yargıya verdiği talimatın aynen uygulamaya geçirildiğinin somut kanıtlarıdır. Yürütmenin, “Yargı bundan sonra Kırmızı Kitap’a göre karar verecek” talimatının hâkimler tarafından derhal yerine getirildiği dikkate alındığında, yargı artık yürütmenin talimatlarını uygulayan bir organa dönüşmüştür.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ise yargı tam olarak iktidara bağlanmıştır. İktidara tabi olmayan ya da olmayacak yargı mensuplarına gözdağı verilmeye başlanmıştır.

15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında 4000’den fazla hâkim ve savcı, hiçbir âdil yargılama süreci işletilmeden, tek taraflı HSYK kararıyla, Anayasaya açık aykırı olarak meslekten ihraç edilmişlerdir. 2500’den fazla hâkim ve savcı, Anayasaya açıkça aykırı olarak gözaltına alınıp tutuklanmıştır. Meslekten ihraç edilen ve/veya gözaltına alınıp tutuklanan hâkimler arasında 2 AYM üyesi, 140 Yargıtay ve 48 Danıştay üyesi de vardır. Ağır cezalık suçüstü hali hariç yakalanmaları dahi yasak olan hâkimlerden bazıları, duruşma esnasında meslektaşlarının gözü önünde gözaltına alınıp polisler tarafından götürülmüşlerdir.[2] Bir meslektaşının gözleri önünde gözaltına alınıp götürüldüğünü gören bir hâkim, HSYK ve yürütmeden korkmadan, bağımsız şekilde karar veremez. Tutuklanma korkusuyla çalışan bir hâkim de bağımsız olamaz.

Mahkemelerin nasıl ve ne şekilde karar vermesi gerektiği ile ilgili herkesin gözleri önünde gerçekleşen şu hadise de Türkiye’deki yargının durumunu net olarak ortaya koymaktadır. 31 Mart 2017 tarihinde, İstanbul 25. Ağır ceza mahkemesi, sekiz aydır tutuklu olan ve çoğunluğu geçmişte Zaman Gazetesinde çalışmış 26 gazeteciden 21’inin tahliyesine karar vermiştir. Bu tahliye kararlarından hemen sonra, iktidar partisi AKP’ye yakın gazetecilerden Cem Küçük, @cemkucuk55 twitter adresinden, yargıyı tehdit eden şu tweetleri paylaşmıştır: “10-Eğer bu hainler yeniden tutuklanmazsa birileri çok ağır bedel ödeyecek. Bilerek söylüyorum bunu. Yıkılacak ortalık.” (6:39 PM – 31 Mar 2017), “13- Bekir Bozdağ (Adalet Bakanı) bu akşam HSYK’yı acil toplamalı ve bazı hâkimler ile ilgili işlem yapılmalı. Milletin talebi budur.” (6:50 PM – 31 Mar 2017). “14- Adı belli FETÖ’cüleri tahliye eden her savcı ve hâkim meslekten ihraç edilecek. DEVLET’in kesin kararı budur. Herkes bunu bilsin.” (7:08 PM – 31 Mar 2017). “15-Bu mahkemelerin ve devletin sahibi millettir. Millete rağmen hiçbir tahliye yapılamaz. Kimse milletin ve devletin sabrını zorlamasın.” (10:09 PM – 31 Mart 2017). “Adalet Bakanlığımız, HSYK harekete geçti. Hainler salınmayacak Allah’ın izniyle. (31/03/2017, 21:40)”.

İktidar yanlısı bir diğer gazeteci Ersoy Dede de @ersoydede isimli twitter hesabından şu paylaşımda bulunmuştur: “Bu yetmez @cemkucuk55 .. tahliye kararlarının altında imzası olan hâkimler tek tek toplanacak.” (@ersoydede, 31/03/2017, 21:46).

Yine iktidar yanlısı bir gazeteci olan Ömer Turan da, 31 Mart 2017 tarihi saat 23.50 civarında, @omerturantv isimli twitter hesabından şu tweeti paylaşmıştır: “HSYK bu gece acil toplanmalı, fetöcüleri serbest bırakan savcı ve hâkimleri hemen ihraç etmeli. Bu isimler sonra da fetöden tutuklanmalı.”.

Aynı gece, Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve HSYK 1. Dairesi üyesi Kenan İpek, @kenanipek53 isimli twitter hesabından şu açıklamayı yapmıştır: “FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne karşı TÜRK YARGISININ ve HSYK’nın yürüttüğü mücadele ilk günkü AZİM ve KARARLILIKLA sürdürülecektir.” (1/04/2017, 00:17). HSYK 1. Dairesi, hâkim ve savcıların atamalarının yapıldığı dairedir. O nedenle bu açıklama tablonun anlaşılması için önemlidir.

Tüm bu açıklamalardan sonra, akşam saatlerinde, tahliye edilen 21 gazeteciden 13’ü yeni suçlamalara dayalı olarak, 31 Mart 2017 tarihi gece saatlerinde yeniden gözaltına alınmıştır. Bu işlem cezaevinde yapıldığı için serbest bırakılmamışlardır. Diğer 8 gazetecinin tahliye kararına ise savcılık hemen itiraz etmiş ve itiraz konusundaki karar verilinceye kadar, 8 gazeteci serbest bırakılmadan tutulmuşlardır. 21 gazeteci hakkında verilen tahliye kararı uygulanmadan tüm gazeteciler tekrar nezarethane veya cezaevine konmuştur.

Bu tahliye olayından sonra, İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesinin başkanı İbrahim Lorasdağı ve üyeler Barış Cömert ve Necla Yeşilyurt Gülbicim, sadece 31 Mart 2017 tarihli tahliye kararı nedeniyle, 3 Nisan 2017 tarihinde haklarında soruşturma başlatılarak açığa alınmışlardır. 8 sanığın tahliyesi yönünde görüş bildiren duruşma savcısı da aynı gün açığa alınarak diğer yargı mensuplarına son derece ağır bir mesaj verilmiştir.

HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, açığa alma kararının gerekçesini 7 Nisan 2017 tarihinde şu şekilde açıklamıştır: “Delillerin henüz toplanmamış olması ve dosyanın tekemmül etmemiş olması, verilen tahliye kararının makul, mantıklı ve geçerli nedenlere dayanmadığı, tutarsız ve hukukilikten uzak olduğu … ölçülülük ilkesi gözetilmeden verilen tahliye kararının toplumda infial uyandırdığı ve kamuoyu vicdanını yaraladığı” gerekçesiyle HSYK dört yargı mensubunu görevden uzaklaştırmıştır (www.hukukihaber.net, 07 Nisan 2017). Böylece yargısal bir karar, idari bir organ olan HSYK tarafından hukuken denetlenmiş, yargısal karar veren hâkimler açığa alınmış ve yargı bağımsızlığı bitirilmiştir.

İstanbul 25. Ağır ceza mahkemesinin başkan ve üyelerinin sadece 21 gazetecinin tahliyesine dair verdikleri karar nedeniyle açığa alınıp haklarında disiplin soruşturması başlatılması üzerine, İnsan Hakları Hukuku uzmanı Prof. Dr. Yaman Akdeniz 3 Nisan 2017 tarihinde Twitter hesabından şu mesajı paylaşmıştır: “Türkiye’de artık herhangi bir gazetecinin veya herhangi birisinin FETÖ davalarında adil yargılanması mümkün değil.” (@cyberrights, 3/04/2017, 20.19).
Sadece bu olaya bakılarak Türkiye’de hukukun üstünlüğü değil iktidarın ve iktidarın tetikçiliğini yapan kişilerin üstünlüğünün egemen olduğu anlaşılmaktadır. Yargının bu şekilde işlediği bir ortamda hukuktan ya da hukukun üstünlüğünden bahsetmek beyhude olacaktır.

Bu örnekler de göstermektedir ki, yargının şu partinin, bu cemaatin, o grubun, tarikatın yargısı olması asla kabul edilemez. Evrensel hukuk ilkelerinin asıl olduğu bağımsız ve tarafsız bir yargı herkesin talebi olmalıdır. Yargı mensuplarının inancı, düşüncesi, kanaati tabi ki olacaktır ancak o makama geldiklerinde; siyasal, toplumsal, dinsel düşünce ve çatışmaların dışında, her türlü ön yargıdan uzak, sırf adalet çabası içinde, vicdanlı, ahlaklı, tutarlı, nezaketli, tarafsız, bağımsız, insan haklarına saygılı ve adil olmalıdırlar. Beklediğimiz ve özlediğimiz yargı mensubu profili budur. Bu profile sahip olan kişinin inancı, partisi, cemiyeti, cemaati o aşamadan sonra bizi ilgilendirmez.

Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, 15 Temmuz sonrası, 2300’ ü aşkın hâkim ve savcı, 700 civarında da avukat tutuklandı. Ayrıca, 2000’in üzerinde hâkim, savcı ve 1000’in üzerinde avukat hakkında da soruşturma yürütüldüğü bilinmektedir. Bunlar, resmi rakamlar. Türkiye yargısının geçmişi de göz önünde bulundurulduğunda hal-i hazırda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve yine buna bağlı olarak, darbeyi gerçekleştirdiği iddia edilen askerlerden önce hukukçulara operasyon yapılmasını nasıl açıklıyorsunuz? 15 Temmuz darbe girişimin hemen akabinde, on binlerce kamu personeli, öğretmen, doktor, hemşire, işçi, hâkim, savcı vs. –darbede yer aldıkları, darbeci oldukları- gerekçesiyle bir anda görevden alındılar, ihraç olundular, mallarına el kondu ve birçoğu da hapse atıldı. Hem ihraç hem de gözaltı işlemlerini dikkate aldığınızda bu insanlarla darbe arasında nasıl bir bağlantı kuruldu? Gerçekten bu insanlar darbeci miydi, darbenin neresinde yer almışlardı? Son olarak da sizin 15 Temmuz darbe girişimi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?

İfade ettiğiniz gibi henüz darbe girişimiyle ilgili olarak ne oldu, nasıl oldu, kimler vardı sorularının dahi cevabını almadan HSYK tarafından 15 Temmuz gecesi 2300 hâkim ve savcı hakkında tutuklama kararı verdi ve gece yarısı kaldıkları lojmanlarda gözaltına alındılar. Hafta içi de İstanbul, İzmir ve Ankara savcılıkları avukatlar hakkında gözaltı kararı verdi. Öncelikle hukukçuların hedef alınması yapılacak hukuksuzluklara itiraz edeceklerin bertaraf edilmesi amacıyladır. Eğer hukuksuzluk yapmak istiyorsanız hukuksuzluk yapılmasına ses çıkartan herkesi safdışı etmek istersiniz. İktidarın da tam olarak yaptığı budur.

15 Temmuz’un hemen ertesinde gerçekleşen tutuklama furyasında yaşanan örnekler de bunu net olarak göstermiştir. Örneğin Edirne’de tutuklama talebi üzerine Sulh Ceza Hâkimliğine gönderilen hâkim ve savcılardan bir kısmının tutuklanmasına bir kısmının ise serbest bırakılmasına karar veren Sulh ceza hâkimi aynı gün görevden alınıp yerine görevlendirilen Sulh ceza hâkimi serbest bırakılanların tutuklanmasına karar verdiği gibi serbet bırakan Sulh ceza hâkiminin de tutuklanmasına karar vermiştir.

Bu sürecin nasıl işletildiğini bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamalarla anlaşılmaktadır.    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Haziran 2017 tarihinde polis ve jandarma mensuplarına yönelik Gölbaşı’nda düzenlenen “İç Güvenlik Birimleri İftar Programı’nda’ şu açıklamayı yapmıştır: “Başdanışmanlarımın tamamıyla duruşmaları takip ediyorum. Yarısı Ankara, yarısı İstanbul olmak üzere duruşmaları takip ediyorlar. Günbegün raporlarını alıyorum; ne oluyor, ne bitiyor? Takip ediyorum. Bu eli kanlı katillerin hiçbiri de kendilerini bekleyen acı akıbetten kurtulamayacaklardır. Mahkemelerde yaptıkları ahlaksızlıkların (“savunmalar” kast edilmektedir.), açık net söylüyorum, cezaevlerinde çürürken onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Şayet cezalarını tamamlayıp dışarı çıkanlar olursa, zaten milletimiz sokakta her gördüğünde onlara gereken cezayı verecektir. Onların yüzlerine tükürecekler ve milletin tükürüklerinde boğulacaklardır. İhanetlerinin bedelini ödemeyen tek bir FETÖ’cü kalmayana kadar mücadelemiz sürecektir.”[3] Bu açıklamayla her türlü hukuksuzluğun yapılacağı ve insanlara savunma hakkı dahi verilmeyeceği ifade edildiği gibi, mahkûmiyet kararlarının yürütme tarafından çoktan verildiği ve yargılanan kişilerin cezaevlerinde çürüyecekleri deklare edilmiştir.

Bağımsız ve tarafsız olan hiçbir hukukçu, en temel hukuk ilkelerini yok eden bu açıklama doğrultusunda işlem yapmayacağı ve yapılmasına da mani olacağı için öncelikle hukukçuların hedef alınması gayet normaldir. En azından avukatlar bu süreçte yer alabilseydi bu şekilde bir hukuksuzluk yapılamayacağını söyleyebilirim. Ancak, itiraz edebilecekler tutuklandığı gibi şu an sistem, yapılan hukuksuzluklara kimsenin itiraz etmemesi üzerine kurulmuştur. Emniyet aşamasında bir avukat yapılan hukuksuzluklara müdahale etmek istese hakkında hemen işlem başlatılmaktadır. Bu koşullarda yapılana hukuki süreç değil hukuk tiyatrosu denilebilir.

Darbe girişimi sonrasında onbinlerce kamu personeli darbeyle irtibatlandırılarak örgütle iltisaklı olma iddiasıyla kamu görevinden ihraç edildi, büyük çoğunluğu itibariyle de gözaltına alınıp tutuklandılar. Aradan 2 yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen halen darbeyle ilgili cevabı verilmemiş ciddi sorular bulunmaktadır. Bu kadar karmaşık bir olay nedeniyle onbinlerce insanın ihraç edilip tutuklanması ciddi bir fişleme yapıldığını göstermektedir.

Öncelikle Gülen Hareketi mensubu olduğu ya da irtibatlı olduğu için insanlara terör örgütü üyesi denilebilir mi? Bunun cevabının verilmesi gerekir.

 “Gülen Hareketi” isimli oluşum, örgütlü bir yapı olduğuna göre bir sivil toplum örgütü olarak kabul edilir. Masumiyet karinesi, örgütlenme özgürlüğü, hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkesinin gerekleri dikkate alındığında, hukuken başka türlü bir sonuca ulaşmak mümkün gözükmemektedir. “Gülen Hareketi” isimli oluşuma geçmişte mensup olan ya da sempati duyan insanlar, bu oluşuma terör örgütü denildiği tarihe kadar, bir sivil toplum örgütünün faaliyetlerine katıldıklarını düşünerek hareket etmişlerdir. Dolayısıyla, bu oluşumun terör örgütü olduğu yönünde verilecek ilk mahkeme kararına kadar, iyi niyetle sivil toplum faaliyetlerine katılan veya destekleyen kişiler, “üyelik, mensubiyet, iltisak ya da irtibat” nedeniyle cezai alanda sorumlu tutulamazlar. Kişiler ancak bir oluşumun terör örgütü olduğunu bilerek ve isteyerek harekette bulunursa, bu suç nedeniyle sorumlu tutulabilir.

Hukuki güvenlik ilkesi gereği olarak herkes eylemlerinin sonuçlarını önceden öngörebilme hakkına sahip olup, işlendiği zaman yasal olan bir faaliyet nedeniyle, daha sonra kimse sorumlu tutulamaz. 2007 yılında Bank Asya’da hesap açmak yasal bir faaliyet ise (suç değilse), yasalar değişmediğine göre, 2014 yılında da yasal olup, suç olarak değerlendirilemez. Yasal faaliyetler, adı üstünde yasaların izin verdiği faaliyetlerdir; yasal faaliyetler suç olamaz. Çünkü suç, yasaların yasakladığı ve toplumun en temel değerlerine (yaşam hakkına, özel vücut bütünlüğüne, hayata saygı hakkına, mülkiyet hakkına vb.) aykırı olan hareketleri yaptırıma bağlar; yasal faaliyetleri değil.

İkinci olarak ise darbe girişimiyle hiçbir ilgisi olmayan insanların darbe girişiminden önceki yasal faaliyetleri gerekçe gösterilerek ihraç edilmeleri, tutuklanmaları, sivil ölüme terk edilmeleri hukuken de vicdanen de kabul edilemez. Darbe girişiminin içinde cemaate yakın birilerinin olması bu insanların masumiyetini ortadan kaldırmaz. Bu insanlara suçlu muamelesi yapılması sadece kinle, düşmanlıkla ifade edilebilir.

Hukukçu olarak varsayımlar üzerinde değerlendirme yapmayı doğru bulmuyorum. Herkes gibi benim de kafamda şüpheler, cevaplanması gereken sorular var ancak olayı tüm yönleriyle ve objektif kaynaklardan elde edilebilecek verilere göre tahlil etme imkanı bugün itibariyle olmadığı için yapılacak değerlendirmelerin sadece spekülasyondan ibaret olacağını düşünüyorum. Bu olayla ilgili tüm detaylar ortaya çıktığında teferruatlı olarak değerlendirme elbette yaparız. Bu aşamada sadece şunu ifade etmek isterim. Türkiye’de kamu görevlisi olan hâkim, savcı, polis, asker, yönetici ve diğerleri hangi cemaate ya da cemiyete mensup olursa olsun öncelikle kamu görevlisidir ve bulundukları görevin refleksleriyle hareket etmektedirler. Polisin yasalara aykırı olarak işlem yapması, soruşturma sürecinde herkesi suçlu olarak görmesi, hâkim savcının delilsiz tutuklama yapması ya da cezalandırması, askerin darbe yapma düşüncesinin olması gibi durumlar ne yazık ki kurumların işleyişinden kaynaklanan sorunlardır. Bu nedenle asıl tetikleyicinin yapısal sorunlar olduğunu düşünüyorum. Tam anlamıyla işleyen bir demokrasimiz ve hukukun üstünlüğünün esas kabul edildiği bir sistemimiz olsa, kamu görevlisinin kim olduğunun anlamı olmayacaktır.
ByLock konusu çok tartışılıyor. Bunu biraz açar mısınız? ByLock’un özellikle vurgulanmasının sebebi ne? ByLock kullanılması bir hata mıydı?

İnsanlar neden iletişim konusunda güvenli olacak bir sistem arayışına girer sorusunun cevabı Türkiye açısından önemlidir. Uzun yıllar ceza avukatlığı yapmış bir avukat olarak şunu net söyleyebilirim. Herhangi bir şekilde bir soruşturmaya dahil oldunuz ve telefonlarınız dinlemeye alındı ise yapılan dinleme sonucunda sizin söylediğiniz masum ifadelerin karşınıza suç olarak çıkartılacağını göreceksiniz. Konuşmada kullandığınız cümleye sizin verdiğiniz anlamla emniyet ve yargının verdiği anlam farklı olacaktır ve siz masum olduğunu bildiğiniz cümlenizin suç olmadığını anlatmaya çalışacaksınız. Belkide bunu tutukluyken yapacaksınız.

Yani sorun insanların kendisine güvenmemesi değil, yargı ve kolluk sisteminin işleyişine güvenmemesinden kaynaklanıyor. Türkiye’de bir dönem neredeyse herkes dinlendiğini iddia ediyordu. Emekli, sosyal bir faaliyeti olmayan evden camiye camiden eve giden hayatı bundan ibaret olan bir kişi dinlendiğini düşünüyor ve bundan endişe duyuyorsa sorun güvenli iletişim arayışına giren kişilerde değil sistemdedir. Öncelikle bunu belirtmek gerekir.

İkinci olarak ise güvenli iletişim aracı kullanmak suç değildir. Haberleşme özgürlüğü, doğal olarak iletişimin gizli olmasını gerektirir. Devletlerin ve üçüncü kişilerin (özellikle GSM operatörlerinin) bu hakka yönelik son derece kolay müdahale etme ve bu hakkı ihlal etme imkânlarının bulunduğu dikkate alındığında, kişilerin haberleşmelerine yönelik ihlalleri engellemek için daha güvenli iletişim araçlarına yönelmelerinden daha doğal bir durum olamaz. Haberleşmenin gizliliğinin esas olduğu ve bunun bir insan hakkı olduğu akıllardan uzak tutulmamalıdır.

Ancak, iktidar herşeyi çarpıttığı gibi bu konuyu da çarpıtarak cemaat mensuplarının suç işlemek için bir program oluşturduğu ve suç faaliyetlerinin buradan yapıldığı iddia edilmiştir. 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrası yapılan tutuklamaların birçoğuna, başta Bylock olmak üzere Kakao Talk, Eagle ve Cover Me gibi iletişim uygulamalarını kullanmaları gerekçe gösterilmiştir.

Öncelikle Bylock uygulaması 2016 yılının Şubat ayından sonra kullanılmamaktadır. Bu nedenle Bylock’un 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminde kullanıldığı, akıllı telefonunda Bylock uygulaması olanların darbe girişiminden haberdar oldukları ya da bu girişime katılanların darbe girişimi esnasında Bylock kullandığı iddiası ve bu yöndeki açıklamalar maddi bulgudan yoksun ve temelsizdir.

İkinci olarak, Bylock uygulamasının önceden “Gülen Hareketi” mensupları tarafından münhasıran (sadece) kullanıldığı iddiası da aynı şekilde maddi gerçekle uyuşmamaktadır. Bu uygulama Google Play ve Apple Store gibi marketlerde kamuya açık olarak yer almış ve özellikle İran ve Suudi Arabistan olmak üzere bazı Ortadoğu ülkelerinde yaşayan insanlar dâhil asgari 600 000 kişi tarafından cep telefonlarına indirilmiştir. Dolayısıyla Bylock’u münhasıran (sadece) bahse konu yapıya mensup kişilerin indirdiği ve kullandığı iddiası da dayanaksızdır.

Bir sivil toplum örgütünün kendi mensupları arasında haberleşmeye imkân vermek için Bylock türü bir iletişim uygulaması üretmesini yasaklayan herhangi bir yasa hükmü yoktur. Örneğin Kanarya Sevenler Derneği isimli bir dernek (STK), sadece kendi mensupları arasında haberleşmeye imkân sunmak için benzeri bir akıllı telefon uygulaması üretip internete yükleyebilir ve sadece kendi mensuplarının kullanımına da sunabilir. Haberleşme özgürlüğü temel haklar arasında olup, temel haklara sadece yasa ile müdahale edilebilir veya yasak getirilebilir. Temel hakların kapsamında olan bir faaliyet yasa ile yasaklanmadığı sürece tamamen söz konusu hakkın kapsamı ve koruması altındadır. Kanarya Sevenler Derneği, bir sivil toplum kuruluşu (yasal bir kuruluş, STK) olarak kaldığı ve suç örgütüne dönüşmediği sürece (ya da suç örgütü ilan edileceği tarihe kadar), kendilerinin ürettiği Bylock veya Whatsapp türü bir uygulama aracılığıyla üyelerinin iletişim kurmasında hukuken herhangi bir sorun yoktur. Yabancı bir şirket tarafından hazırlanan Whatsapp gibi güvenli iletişim programı kullanmak yasal oluyor da kendi programını yazmak mı suç oluyor?
İddialardan biri de Bylock uygulamasının “tamamen gizlilik amacıyla kullanıldığıdır”. Hiçbir birey diğer insanlarla yaptığı konuşmaların, onlara gönderdiği mektupların, mesajların üçüncü kişilerce bilinmesini istemez; kısaca gizlilik haberleşme özgürlüğünün doğasından kaynaklanır ve bu temel hakkın özünü oluşturur. Dolayısıyla insanların iletişimlerinin gizli kalmasını arzu etmelerinden bir suç unsuru çıkarmak eşyanın tabiatına aykırıdır.

Dolayısıyla, özel bir program yapamazsın, kullanamazsın sözünün hukuken bir anlamı yoktur. Elde edilen verilen yasal olmamasına rağmen, yine de bir suçlama yöneltilecekse içeriğe bakılmak suretiyle değerlendirme yapılması gerekir. Medyaya yansıyan ve bylock yazışma içeriği olduğu iddia edilen paylaşımlarda yer alan konuşmalar tamamen günlük konuşmadan ibaret. Bu konuşmalardan yola çıkılarak örgüt suçlaması yapılacak olursa iddia ediyorum. Türkiye’de ki herkesin telefon görüşme içerikleri getirilsin herkes aynı mantıkla suçlu ilan edilebilir.

[thecrcl.ca] 30.5.2018

‘Seçim ekonomisinin maliyeti vergi ve zam olarak topluma yüklenecek’

Halkoylamaları da dahil olmak üzere 12 kez seçime giren AKP iktidarı, hiçbir seçim öncesinde olmadığı kadar çok sayıda ve çeşitli kesimlere yönelik harcama kararı aldı.

Cumhurbaşkanı ve AKP Başkanı Tayyip Erdoğan’ın 18 Nisan’da erken seçim kararını açıklamasından sonra hükümet askeri personel ücretlerinden yaşlı aylıklarına, emekli ikramiyelerinden ÖTV indirimine kadar kamu harcamalarını artıran ekonomik paketleri peş peşe açıkladı.

İktidar, her iki bayramda emeklilere biner TL ikramiye verileceğini duyurdu; seçim sonuna kadar akaryakıt ürünlerini sabitlemek için bu ürünlerden alınan ÖTV’nin indirileceği açıklandı. Vergi ve prim borcunu ödeyemeyenlere yeniden af çıkarılırken, yurtdışındaki kaynaklarını getirenlere vergi affı geldi. Konut satışlarında, tapu işlemlerinde KDV indirilirken, 65 yaş üstü aylıkları 285 liradan 500 TL’ye çıkarıldı. 19 firmaya 135 milyar lira teşvik paketinin yanı sıra KOBİ’lere ve büyük işletmelere yeniden 34 milyar liralık kredi desteği sağlandı. Hükümet, askeri personele ilave ücret artışı verdi, seçimlerden sonra ise polis, imam ve öğretmenlere ilave ücret artışı vaat etti.

İŞ DÜNYASINDAN UYARI

Deutsche Welle Türkçe servisinden Aslı Işık’ın haberine göre hükümetin bu seçim paketlerine ekonomistler de iş dünyası da şüpheyle bakıyor.

TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Başkanı Tuncay Özilhan, bozulma eğiliminde olan bütçe açığının ve seçim öncesinde açıklanan paketle bütçeye gelen ilave 24 milyar TL’lik ek yükün mali disiplin konusunda şüphelere neden olduğunu belirterek “İç tasarruflar yeterli değilken kamu açığının artma eğiliminde olması kaynak ihtiyacını artırıyor. Ekonominin cari açık-bütçe açığı kapanına doğru sürüklendiği düşüncesi, TL üzerinde baskı yaratıyor” uyarısında bulundu.

Deutsche Welle Türkçe servisine konuşan bir hazine yetkilisi de “Verilen her kuruş ya borçla ya vergi artışı ile finanse edilecek” diyor ve ekonomik tabloyu şu sözlerle özetliyor:

“Türkiye, ekonomide faiz baskısı ve kurla uğraşmaya başlayacak. Yılbaşından bu yana şirketlerin borcu 50 milyar dolar arttı. Bunlar borçlarını ödeyemezse sıkıntı çekecek. Bugün aileler ve şirketler borçlu durumda. Bu borcu sadece özel sektör ödeyemez. Bu borç tüketiciler, devlet, bankalar ve belki de bir kısım patronlar tarafından paylaşılacak. Mesele bu paylaşımın nasıl yapılacağı ve borcu kimin üstleneceği…”

‘VERİLENLER FAZLASIYLA GERİ ALINACAK’

Ekonomi Profesörü Oğuz Oyan da “krize doğru adım atmış bir ülke olarak hükümetin bütçe harcamalarını kontrol altına alması gereken bir süreçte alışılmışın ötesinde seçim ekonomisi uyguladığına” dikkat çekiyor. Prof. Dr. Oyan, “Seçim ekonomisinin çok ciddi maliyetleri olacak. Verilen teşviklerin fazlasıyla geri alınacağı sınırlamalar gündeme gelebilir. TL değer kaybının enflasyona kuvvetli yansıması olacak. Bütün bu ekonomik bozulmalar yeni iflaslar getirecek. Şirketlerde önemli daralmalar işsizlik artışına yol açabilir. Böyle bir ortamda kamu, personel maaşlarında cömert olmaz” öngörüsünde bulunuyor.

Gelir dağılımının hızla bozulduğu bir sürecin sonunda maliyetin topluma yüklenebileceğini belirten Oyan, ortada seçim ekonomisini aşan, biriktirilen yapısal krizin getirdiği maliyetler olduğunu vurgulayarak, “Buna bir de 2019 yerel seçimlerine yönelik “seçim ekonomisi uygulayalım’ yaklaşımı eklenirse, ülkeyi zor günler bekliyor” diyor.

VERGİ YA DA ZAM

Eski Hazine Müsteşarı ve CHP milletvekili Faik Öztrak ise kaynakların İmar Affı örneğinde olduğu gibi bir kerelik, harcamaların ise sürekli olacağına dikkat çekiyor ve iktidarın seçim paketlerinin her yıl devam eden harcamalar içerdiği hatırlatıyor. İktidarın hiçbir seçim öncesi yapmadığı kadar geniş davrandığını belirten Öztrak, “Sağlam kaynakla finanse edilemeyen harcamalar var. Bu içeride ve dışarıda mali disiplinin bozulacağı algısını güçlendiriyor. Bu kadar çok harcama ve her kesime dağıtılan imkanlar yurt içinde ve yurt dışındaki yatırımcıların bütçe sağlamlığı ve mali disiplin konusunda kafalarını karıştırıyor” diye konuşuyor.

“Açılım ve saçılma ciddi boyutlarda olduğu için açığı kapatacak önlemler kaçınılmaz olacaktır” diyen Öztrak, “ÖTV ertelemeler seçim sonrası karşımıza fiyat ayarlamaları şeklinde çıkabilir. Bütçeyi dolaylı vergilerle götürmeyi düşünüyorlar. Önlem almak zorundalar. Bunlar vergi artışı ya da zam olarak önümüze gelecek. Ekonomide çok rahat bir tablo görünmüyor” öngörüsünde bulunuyor.

[Kronos Haber] 30.5.2018

Darbeyi ‘sivil imamlar’ mı, ‘sivil giyimli istihbaratçılar’ mı başlattı?

Beştepe Karargahı'ndaki güvenlik kamerası görüntülerine göre darbe girişimi, ' sivil giyimli istihbaratçıların karargaha gelmesiyle' başladı. İktidar medyası bu kişilerin 'sivil imamlar' olduğunu öne sürmüştü.

Jandarma Genel Komutanlığı Beştepe Karargahı’nda darbe girişimi gecesi yaşananlarla ilgili 243 sanığın yargılanmasına, Ankara 23’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Dava dosyasına, bilirkişilerce hazırlanan görüntü analiz değerlendirmesinin de yer aldığı rapor girdi.

DHA’nın haberine göre görüntülerde, sivillere yönelik helikopter ateşinin ardından yere düşenlere, karargahın nöbet kulübelerinden tabancalarla ateş ettiği görülüyor. Rapordaki bilirkişi tespitine göre, karargahtaki darbe girişimi, görev yerleri olmamasına rağmen, diğer birliklerden sivil giyimli istihbaratçıların karargaha gelmesiyle başlıyor. Cephanelikten silah ve mühimmat aldıktan sonra görev paylaşımı yapan darbeci askerler, olası polis direnişine karşı nöbet kulübelerine takviye yapıp, nizamiye kapılarına destek kuvvet gönderiyor. İlerleyen saatlerde Mamak 28’inci Mekanize Piyade Tugayı’ndan darbecilere destek için getirilen zırhlı araçlar ile karargahın etrafı kuşatılarak, dışarıdan yapılacak müdahaleye karşı koruma kalkanı oluşturuluyor. Daha sonra çok sayıda sivil, darbe girişimine karşı durmak için karargah önünde toplanıyor. Zırhlı araçların önünü kesen kişiler, Türk bayrağı sallıyor ve bu kişilere nizamiyeden ateş açılıyor. Bu sırada kamyonla darbecilerin önüne çıkan bir kişi vuruluyor ve saatlerce yerde kalıyor.

Jandarma Genel Komutanlığı Beştepe Karargahı’nda yaşanan olaylar sırasında Emin Güner, Erkan Er, Hasan Gülhan, Medet Ekizceli, Ömer Can Açıkgöz, Rüstem Resul Perçin, Sedat Kaplan, Sümer Deniz, Tevhit Akkan ve Ümit Çoban şehit olmuş, onlarca kişi de yaralanmıştı.

[Kronos Haber] 30.5.2018

Kırk Ambar- 15 [Safvet Senih]

*Sadeddin Bey anlatmıştı: “Bir seferinde rüyamda  Şeyh Yahya Efendi Dergahındayım. Namaz kılan sıraya giriyor. Ben de girdim. Cebrail Aleyhisselama herkes rüyasını anlatıp tabirini alarak gidiyor. Ben de birkaç gün önce rüya görmüştüm. O rüyanın tabirini sıram gelince Cebrail Aleyhisselama sordum. Bana, ‘İsteklerin olacak… Hayırlara mazhar olacaksın.’ meâlinde bir tabir söyledi. Seneler sonra Kadir Mısıroğlu ile Hocaefendi’nin yanına Sebîl Dergisi için gittim. Hocaefendi ile ilk karşılaşmamızdı. Bir baktım Şeyh Yahya Efendi Dergahında gördüğüm Cebrail Aleyhisselamın suretinde … Şaşırdım.”

Ben de ilk okul son sınıfta iken annemin teşvik ve takibi ile beş vakit namaza başlamıştım. Rüyamda köyümüzün camiinin  minaresinden “Câmimize Cebrail Aleyhisselam geldi!..” diye bir salâ  işittim. Gittim, camimizin içindeki Kur’an Kursunun önünde uzun boylu fesli birisi duruyordu. Herkes gibi ben de yanına kadar yaklaştım ve uyandım… Seneler sonra Hocaefendi Kestanepazarı Camiinin içindeki tahta kulübesinde kalırken bana resim dolu iki albüm vermişti. Onların içinde fesli bir fotoğrafını görünce, çocukluk rüyamı hatırladım. En doğrusunu Allah bilir. Ama, zannediyorum, günümüzde Kur’an bize ne diyor, âyetlerden ne anlamalıyız hususlarında, sanki Kur’an taze nâzil oluyor gibi yepyeni mânâları anlama ve anlatmayla ilgili temsilî bir gerçek; âlem-i mânâ ve âlem-i misal aynasında gösteriliyor olsa gerek. Allahü a’lem…

*Bir bedevî Mescide bevletmişti. Sahabe Efendilerimiz de bundan dolayı onu azarlamışlardı. Efendimiz (S.A.S.) hemen idrarın üzerine su atmalarını ama ona iyi davranmalarını söyledi. Bunun üzerine bedevî “Allah’ım, Muhammed’e rahmet et. Başka hiçbirine merhamet etme” dedi. Efendimiz (S.A.S.)  ona “Genişi daraltma!” buyurmuştur.

*Cehennem için “Kâfirler için hazırlandı” (Bakara Suresi, 2/24)  ve başka âyetler olduğu gibi Cennet hakkında da “Takva sahipleri için hazırladı.” (Âl-i İmran Suresi, 3/133) âyeti benzeri âyetler var. Bunlara göre, şu anda Cennet de var, Cehennem de var. Ama iyi veya kötü amellerle bir nevi peyzajı yapılır. “Henüz daha yaratılmamışlardır” demek âyetlere ters düşer. Çünkü âyetler geçmiş zaman kipi ile ifade ediliyor. Ama hadis-i şeriflere göre, son şekliyle var olduğunu söyleyemeyiz. Yapılan amellerle en son şekillerini alacaklardır.

*Ali İhsan Tola Ağabeyimiz, maddenin dört halinden bahsediyor. a)Katı, b)Erimiş, c)Buhar, d)Gaz, plazma, e)Bir de nur hali… Nur, ışıktan daha hızlıdır. Melekler nurdan yaratıldıkları için ışık hızından daha hızlıdırlar. Âyette: “Bir günü (size göre) elli bin sene olan  (bir günde) Melekler ve Ruh, O’nun arşına yükselirler.” (Meâric Suresi, 70/4) buyuruluyor. (Takyonlar=hızlılar teorisi, yani ışıktan bile hızlı olanlar,  üzerinde çalışmak gerekir.)

*Bir mürid şeyhine “Efendim, artık ben de şeyh oldum. Bana biraz mürid gönderir misin?” diyor. Şeyh Efendi de: “Evladım eğer şeyh lâzımsa, istediğin kadar göndereyim ama hiç mürit kalmadı. Çünkü müridlerin hepsi de senin gibi kendi kendilerine şeyhliklerini ilân etmişler!..” diyor.

*Bir zamanlar çok hızlı yürüsünler, mektupları erken ulaştırsınlar diye postacıların  diz kapaklarını çıkartmışlar. Gerçekten onlar da iki-üç kat hızlanmışlar ama iki sene sonra  hepsi de vefat etmiş…

*Hırsa kapılıp aç gözlülük için fıtrata müdahale etmemek gerekir. Yoksa fıtratın cevabı çok sert olur…

*Ankara’da spastik özürlü bir çocuk için  günlerce araba bekleyen anne, arabayı almak için gidiyor. Görevli “Vay siz paralelsiniz!.. V.s…” sözler söyleyerek anneyi kovuyor. O da evladının  ihtiyaç duyduğu arabayı alabilmek için hakkını aramak üzere savcıya baş vuruyor. Savcı  da bir sürü hakaret ettikten sonra, adliyeden kovuyor. Anne ağlaya ağlaya evine gidiyor. Bir hafta sonra görevli anneyi çağırıp “Al arabayı!” diyor. Meğer görevlinin çocuğu trafik kazasında ayakları kırılmış. Savcının çocuğunda  da birden bire kas erimeleri başlamış. Anneye “Sen bize beddua ettin de mi başımıza bunlar geldi?” diye sormuşlar.

Beddua etmesine gerek yok ki; Cenab-ı Hak görüp duruyor…

*Üst zekâlı 5 yaşındaki çocuğa test ederken “Haydi 10’dan geriye doğru say bakalım” diyorlar.  “Sayamam” deyince, hemen üstünü çiziyorlar. Çocuk bu sefer soruyu sorana “Sen de sayamazsın… Çünkü diyelim sıfıra geldin… Ondan sonra da sayılar… Hem de sonsuza kadar gidiyor… Haydi say bakalım!..” diyor. Adamlar şaşırıp kalıyorlar. Anlıyorlar ki, o üstü çizilecek bir çocuk değil…
Hizmetlerin de sonu yok… Esfel-i sâfilînin de … İsteyen istediğini seçer… Cenab-ı Hak bizleri âlâ-yı illiyyîn  tarafına sevk etsin…

[Safvet Senih] 30.5.2018 [Samanyolu Haber]

Müebbet alan Harp Okulu öğrencisinin annesi; Çocuklarımız kurban edildi, duruşmalarda bile dövüldü

Hava Harp Okulu öğrencilerinin 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili yargılandıkları dava karara bağlandı ve birçok öğrenci müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Evladının başına gelenleri anlatan anne G.K “Öğrenciler olayların içerisine atılıyor. Olayın aydınlanmasına yönelik bütün taleplerimiz reddedildi” diyerek feryat etti.

15 Temmuz darbe girişimi sırasında İstanbul’daki Tuzla Orhanlı Gişeleri’nde bulunan Hava Harp Okulu öğrencilerinin yargılandıkları dâvâda mahkeme kararını 19 Mayıs’ta açıkladı. 63 sanıktan dört öğrenciye ve iki komutana ağırlaştırılmış müebbet hapis verilirken, geri kalan öğrencilere müebbet hapis cezası verildi. Sultanbeyli ve Mehmetçik Vakfı mevkiinde meydana gelen olaylara ilişkin 119’u tutuklu 122 sanık hakkında açılan dâvâ ise 25 Mayıs’ta karara bağlandı. Mahkeme heyeti, “Anayasayı ihlâl” suçundan 3 sanığı ağırlaştırılmış müebbet, 116 öğrenciyi ise müebbet hapis cezasına çarptırdı. Müebbet hapis cezası alan öğrencilerden birinin annesi şartları daha da kötüleşmesin diye isminin saklı tutulmasını isteyerek, yaşadıkları süreci ve o geceyi Yeni Asya’ya  anlattı. Anne G.K şunları söyledi;

GENÇLİKLERİNİ YAŞAYAMADILAR

Oğlum 1994 doğumlu Hava Harp Okulu 3. sınıf öğrencisi(ydi) eşim memur ben ise ev hanımıyım. Oğlum ilk ve ortaokulu devlet okullarında tamamladı. Her zaman takdirle karne getiren başarılı bir öğrenciydi. Çocukluğunda bile asker oyunları oynardı. 8. sınıfta Sınav Dergisi Dershanesi’ne giderek çok çalıştı. 2008 senesinde lise sınavına aynı zamanda askerî lise sınavlarına girdi. İyi bir Anadolu Lisesi, Millî Eğitim Bursu ve ALES sınavında da emeğinin karşılığını aldı. Kendi isteği ile Askerî liseye geçmek istedi. Biz de üniformanın değeri karşısında destekledik ve 13 yaşında oğlum evden ayrıldı. Askerî lisede 5 yıl okudu. Lise bitiminde Hava Harp Okulu’na geçti. Okul dönemi sonunda Temmuz- Ağustos aylarında yaz kampına katılırdı. Oğlumuz lise ve harp okulunda iken yılda sadece bir ay kadar yanımızda kalıyordu. Evlâdımız ne çocukluğunu, ne de gençliğini yaşayabildi.

ABİDİN ÜNAL: ‘ÇOCUKLARI FAZLA YORMAYIN BUGÜN’

Okulda her sene eğitimin bitmesine 2 ay kala tüm öğrenciler yaz kampına eğitime giderlerdi. 10 Temmuz 2016 günü oğlum okula gitti. 13 Temmuz 2016 tarihinde gemi ile Yalova Hava Meydan Komutanlığı’na geçiş yaptılar. Kamp süresi boyunca ancak komutanları izin verdiği sürelerde televizyon izleyip ailelerini arayabiliyorlardı. 15 Temmuz günü gündüz vakitlerinde Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, kamp alanına gelip çocuklara, itaatin öneminden bahsediyor ve çocukları fazla yormayın bugün diye söylüyor. Normal şartlara gelişinden önce tören hazırlığı yapılır, ama o gün aniden yanında birkaç generalle birlikte kampa geliyor.

‘GÜVENLİ YERE GÖTÜRECEĞİZ’

Saat 22.00’da yat içtimasından kısa bir süre sonra scramble (en kısa zamanda tam teçhizatlı hazırlanma) alarmı veriliyor. İçtima alanında toplanan öğrencileri tatbikat yapacağız diye otobüslere bindiriyorlar, yeterli otobüs olmayınca Yalova’da her sene tahsisini istedikleri servis firmasından araç istiyorlar. Geriye kalan öğrencileri de sabah saatlerine kadar hazır bekletiyorlar. Saat ondan sonra ancak çadırlarına dönmelerine izin veriliyor. Otobüse bindirdikleri çocuklara da ülke genelinde terör eylemleri var, sizi güvenli olan Harp okuluna götüreceğiz diyerek yola çıkıyorlar. Çadırlarına yakın olanlar telefonlarını alabilirler diye sesleniyor başlarındaki binbaşı. Çocukların bir kısmı da alıyor, ama emir vermeden telefonların açılmasını yasaklıyor.

ÖĞRENCİLER OLAYLARIN İÇERİSİNE ATILIYOR

Kamp alanından yaklaşık 350 öğrenci araçlara bindirilip İstanbul’un değişik yerlerinde 5 bölgede (Boğaziçi Köprüsü, Digitürk, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Sultanbeyli ve Orhanlı gişeleri) olayların içine atılıyor. Oğlumun da içlerinde olduğu 2 otobüs dolusu 60 öğrenciyle saat 00.05’te kamp alanından çıkarılıyorlar. Osmangazi Köprüsü’nden ücret vererek geçiş yapıyorlar. Hava Harp Okulu’na gidildiğini sanan sözleşmeli ere (şoföre) Sabiha Gökçen çıkışını geçer geçmez bağıran binbaşı aracı geri geri getirterek havaalanı istikametine çıkış yaptırıyor.

POLİSE SIĞINMIŞLAR

Orhanlı gişelerinde yol kapalı olduğu için araçtan in emri veriliyor. İndikten kısa bir süre sonra üzerlerine ateş açılıyor. Çocuklar kendilerini korumak için önce yerlere sonra da çimlik alanlara, araçların aralarına dağılıp saklanıyorlar. Üzerlerine öfkeli kalabalığın (grup taşlı, sopalı ve ellerinde silâhları) geldiğini görünce, kendilerine kaçış koridoru oluşturmak için ve uyarı maksadıyla havaya 1-2 el ateş açıyorlar. Saklandıkları yerde tüfeklerini emniyete alıp çatışmanın bitmesini bekliyorlar. Bazı çocuklar kaçmak için her hamle yaptığında ateşin hedefi olduklarını fark etmişler. Bunun için ortamın sakinleşmesini ve polislerin gelmesini beklemişler. Sabah saatlerinde resmî polislerin gelmesiyle onlara sığınıyorlar.

3 GÜN TERS KELEPÇE VE İŞKENCE

Polisler, teslim olduklarında ifadeleri alınıp bırakılacaklarını söylüyor. Darbe kalkışması olduğunu oğlum gibi birçok arkadaşı karakolda öğreniyor. Nezarethaneye götürülürken polisler, çocuklarımızı dövmeye başlamışlar, alt kata inerlerken merdivenden düşen her çocuğun yüzü başı vücudu kanlar içindeymiş. 8 kişilik alanda 30 kişi eller ters kelepçe, susuz, aç bir şekilde 3 gün kalıyorlar. Bu süre içinde polislerin gidip gelip onları, olay yerindeki keskin nişancılar sizler miydiniz? diye dövdüğünü, yüzlerine tükürdüğünü ve ailelerine sövdüklerini anlattılar. Bazı çocuklarında istismara uğradığını maalesef biz de mahkemede öğrendik. Yine de bize tamamını anlatmıyorlar. 3 gün sonra mahkemeye 10’ar kişilik gruplar halinde çıkarılıyorlar. Başkan tahliye veriyor, ama önüne konan kâğıtla birlikte ayağa kalkıyor “Benim görevim burada bitti, çocuklara sahip çıkın ‘’deyip kürsüden iniyor.

10 GÜN SONRA GÖREBİLDİK

18 Temmuz’dan beri 263 öğrencimiz halen Silivri Kapalı Cezaevi’nde suçsuz yere yatmakta. Tutuklandıktan sonra bir Cuma günü cezaevini aradığımda mesai bitimine kadar sadece kıyafet verebileceğimi söylediler. Acilen bir şeyler aldım ve mesai bitimine az bir zaman kala kıyafetlerini teslim ettim ve oğlumu göremeden dönmek zorunda kaldım. İlk görüşümüzü 10 gün sonra yapabildik o da 15 dakika.O kadar korkmuş ve heyecanlıydı ki o 15 dk da bana yaşadıkları her şeyi anlatmaya çalıştı tabi ki o kadar olay kısacık süreye yeter mi hiç? Yetmedi tabiî ki ve gardiyanlar ışıkları söndürdüler çocuklarımızı götürdüler.

BÜTÜN TALEPLER REDDEDİLDİ

İlk zamanlarda hepimizin görüş günü aynı gündü, bizlerde çocuklarımızın masumiyeti duyulsun diye kendi aramızda organize olup etkinlikler yapmaya başladık, çünkü öğrencilerle ilgili hiçbir haber yapılmıyordu. Sağ olsun CHP bize destek oldu birçok defa topluca Meclise girebildik. Yine topluca Hava Kuvvetleri Komutanlığı önüne gittik. Abidin Ünal’la görüşmek istedik, her defasında bize kendisinin yerinde olmadığı söylendi, ama daha sonra yan kapıdan aracıyla çıkarken gördük. Hava Harp Okulu önüne gittik, bakanlarla, milletvekilleriyle görüştük bize hep dilekçe yazın ilgileneceğiz dediler. Sonraları komisyon kuruldu oraya da dilekçe verin dendi, onu da yaptık. Sonuç yok. Süreç hızlansın diye kaç defa Çağlayan Adliyesi’nde savcıyla görüşmeye gittik, onunla da görüşemedik. Dosyamızda olay yerinde 2 kişi öldüğü yazılıydı 14 ay sonra iddianame çıktı 6 ölü. Olay yeri inceleme, otopsi, tanıkların dinlenmesi gibi olayın aydınlanmasına yönelik bütün taleplerimiz reddedildi. 4. duruşmada Askerî Öğrencilere (TCK 309 maddeden) darbe yapmaktan, TBMM’yi ve anayasal düzeni bozmaktan müebbet, 4 öğrencimize de ağırlaştırılmış müebbet verildi.

HEPİMİZİN PSİKOLOJİSİ ÇÖKTÜ

Mahkeme esnasında her bir çocuğumuz olayları yaşadıkları gibi anlattılar. Her ne kadar Başbakan’ın avukatı ikna olmasa da müşteki ve mağdurlarında ifadeleri çocukları doğrular nitelikteydi. İddianamede el swabların temiz olduğu yazılmışken mütalâada hepsinde barut izine rastlanmıştır denilmiş. Çocuklarımızın “Vicdanım rahat ben bir şey yapmadım’’ demesi bile karşı tarafa rahatsızlık verdi. Boğaziçi mahkemesi tam bir kaos, müşteki mağdurlar, olayın aydınlanmasına katkıda bulunacak bilgileri paylaşmıyorlar, öfkelerini kinlerini kusuyorlar ve ailelere çocuklara sözlü ve fiilî saldırıyorlar buna da mahkeme başkanı izin veriyor. Ara sıra ikaz ediyor gibi yapıyor, ama yine de izin veriyor. Oradaki çocukların ve ailelerin psikolojisi tamamen çökmüş durumda.

ÇOCUKLARI DURUŞMALARDA DA DÖVDÜRMÜŞLER

Hatta bir keresinde oturuma ara verildiği sırada ayağı uyuşan çocuk ayaya kalkıp tekrar yerine özür dileyerek oturmasına rağmen başkan salon düzenini bozmasından ikaz ettiği sırada yanındaki arkadaşı da onu desteklemek için dikkat edin gözü ameliyatlı dediği için, ikisi de aşağıya indiriliyorlar ve jandarma komutanı 15 tane ere çocukları dövdürüyor. Cezaevi çocukların halini görünce darp raporu alınmadan koğuşlarına geçirmiyor.

AKP’Lİ SİYASİLER MAHKEMELERE GELİP FOTOĞRAF ÇEKİP GİDİYORLAR

Çocuklarımızın mahkemelerine AKP’li siyasiler geliyor. Birkaç saat mahkemede kalıyorlar. Mahkemenin karşısında kurulu yandaş kameralarına beyanatlarını veriyorlar. Selfilerini çektikten sonra görevlerini yapmanın huzuruyla gidiyorlar. Belediyelerin tahsis ettikleri araçlarla duruşmalara izleyici taşıyorlar. Bir defasında bizden bir baba, duruşma salonundan hava almaya çıktığı sırada biri yanına bir dosyayla geliyor, adını ve soyadını vermesini ve kâğıda imza atmasını söylüyor. Bunun neden yapıldığını sorması üzerine, duruşmaya katıldığına dair çıkışta paranı alman için deyince tabiî tartışma başlıyor. Jandarmalar müdahele ediyorlar. Aynı şahıslar bize şantaj yaptı diye şikâyette bulunuyorlar. İhtarı yine öğrenci velisi aldı.

MÜEBBETLER PEYNİR EKMEK GİBİ DAĞITILDI

18 Mayıs’ta karar duruşması yapıldı. 60 öğrenciden 4’üne ağırlaştırılmış, 56’sına müebbet cezaları verildi. Müebbetler peynir ekmek gibi dağıtıldı. Çocuklarımız her zaman bu haksızlık karşısında dimdik durdular ve hep öyle olmaya devam ediyorlar, en azından bize öyle görünüyorlar… Sultanbeyli duruşması 25 Mayıs’ta Silivri’de görülecek. Ardından Boğaziçi Köprüsü dâvâsı. Yine ömürler müebbet olup dağıtılacak.

[TR724] 30.5.2018

Dolar ve faiz artışlarının sonu: Kredi faizi yüzde 30’u geçti

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın faiz söylemleri ve piyasanın ‘faiz artır’ baskısı altında geçen Mayıs ayında dolar kuru 4.92’ye kadar çıkarken, şimdi Merkez Bankası’nın gecikmiş de olsa aldığı önlemlerin yan etkileri çıkmaya başladı. Dolardaki dalgalanma ve ardından gelen faiz artımından sonra kredi faizleri yüzde 30’ları geçti.

Dolar son bir haftada faizlerde art arda atılan adımlarla 4.50 TL’nin üzerinde sakinleşirken, Merkez Bankası’nın piyasaya yön veren faizlerinin üst limitini yüzde 18, hatta gerektiğinde yüzde 19.5’e kadar yükselteceğini açıklaması kredi piyasası yoluyla ekonomi üzerinde önemli bir baskıya yol açtı. Bankalar kredi verirken Merkez Bankası’nın tavan faizlerini baz alıyor ve oranlar politika faizindeki artıştan daha fazla yükseldi. Kredi faizleri yüzde 30’ları geçti.

Konuyu dile getiren Dünya’dan Atılım Murat, önümüzdeki hafta Merkez Bankası’nın yeni bir faiz artırım toplantısı yapacağını hatırlatarak piyasalardaki beklentilere karşın ‘Merkez’den sert bir faiz artırımı daha gelir mi, emin değilim’ diyor. Murat, faiz artırımlarıyla kur artışları dizginlenirken ekonomide başka tarafın bozulduğun kaydetti.

Murat şunları söyledi:

‘Kredibilitesi yüksek olan şirketlerin orta vadeli finansman maliyetleri yüzde 25’e yükseldi. Bilançolarında borç taşımayan şirketlerden bahsediyorum. Firmaların mal ve hizmet satışlarından doğan yurt içi ve yurt dışı alacaklarının takibini ve tahsilini yapan faktoring piyasasında faizler yüzde 30’un üzerine çıktı. Bu faiz oranlarıyla iş yapılamaz. Hepimiz bu maliyetlere katlanacağız. Önümüzde böyle bir realite var. …24 Haziran seçiminden sonra her şeyin bir anda düzeleceğini düşünmek aşırı iyimserlik olur.’

[TR724] 30.5.2018

MB Eski Başkanı Yılmaz: Ekonomi savruluyor, 30 milyon insanın kredi borcu var, 4.5 milyonu takipte

Merkez Bankası Eski Başkanı Durmuş Yılmaz, Türkiye’de 30 milyon insanın kredi borcu olduğunu belirterek, “4 buçuk milyon insanın borcu takibe düşmüş durumda” dedi.

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, ekonomide bir koordinasyon olmadığını söyledi.T24’te yer alan habere göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu koordinasyonu tek başına sağlamaya çalıştığını ifade eden Yılmaz, “Cumhurbaşkanının hem müktesebatı, hem zamanı, hem de enerjisi buna yetmiyor. Türkiye ekonomisi şu anda bir savrulma içinde, cildi bozulmuş, şirazesinden çıkmış bir durumda” dedi. Türkiye’de 30 milyon insanın kredi borcu bulunduğu, 4 buçuk milyon insanın borcunun ya takibe düşmüş ya sicile işlenmiş ya varlık şirketlerine satılmış olduğunu belirten Yımaz, “25 milyonun üzerinde icra dosyası var. Üstelik bu insanlar sadece kredi borçlarını değil, elektrik, su, doğalgaz faturalarını, kiralarını da ödeyemez haldeler” diye konuştu. Bu durumun içinden çıkılmaz bir hal aldığını da söyleyen Yılmaz, “Zaten bu çark birbirini besliyor” diyerek borç kapatmak için kredi çekildiğinden bahsetti.

‘’Bütçe var denetim yok”

Finansal okur yazarlığı olmayan yoksul bir kesim olduğunu belirten Yılmaz, “Bu ülkede kabul edin ya da etmeyin, hiçbir finansal okur yazarlığı olmayan, eğitimsiz, istihdamın dışında, yoksul bir kesimi var. Toplumun en alt kesimi. Bu insanlar bankalarla imzaladıkları sözleşmelerde eşit koşullarda değiller… Faizden, cezai faizden haberleri yok. Bunun toplam maliyeti 8 milyar TL. 2018 bütçesinin yüzde 1’i, finanse edilebilir. Elbette gökten bıldırcın helvası yağmayacak, kamudan elde edilen gelirlerle yapılacak bu. Ne kazanırsak onu yeriz, ne üretirsek onu paylaşırız. Eğer bunu piyasadan borçlanırsak ya da vergiyi artırarak yaparsak, kaşıkla verip kepçeyle almaktır bu. Meselâ Maliye Bakanlığı’nın 30 milyar TL’lik bir “danışmanlık bütçesi” var, şahıslara ödenen paralar bunlar, denetimi de yok. Bakın tek bir kalemle ne kadar kaynak çıktı ortaya…” diye konuştu

[TR724] 30.5.2018

Yetenekli Bay Erdoğan’ı takdimimdir! [Naci Karadağ]

Hayır, hemen aklınıza gelen ilk Erdoğan değil bu. Hatta muhtemelen en sonuncu olarak bile gelmez birazdan bahsini edeceğim Bay Erdoğan…

Bay Erdoğan’ın son derece kısa sergüzeşti hayatından bahisle Türkiye’nin son 15 yılında neler olup bittiğini rahmetli Turgay Şeren repliğiyle söyleyecek olursak; “Yok artık Ali Sami!” vaziyetlerindeyiz.

Biliyorsunuz milletvekilleri aday listeleri YSK’ya teslim edildi.

Sanki çok anlamı varmış gibi, pek çok medya mensubu adaylar üzerinde fikir beyan etmeye başladı.

Bilmem kim niye gösterilmemiş, falanca bu sırayı hak ediyor mu, filancanın kesik yemesi anlamlı vesaire…

Bizim Bay Erdoğan da bu listelerde yer alıyor.

Bursa’dan AKP listelerinden aday gösterildi.

Aslında gerçek soy ismi Erdoğan da değil.

El Şahuni…

Tahmin ettiğiniz gibi Arap kökenli; yani Suriyeli… Fakat kendisi “Ben Türkmenim” de diyor.

Son dönemde Bursa’da lüks villaların müteahhidi olarak bilinen Muhammed Al Şahuni, soy ismini mahkeme kararıyla değiştirdikten hemen sonra iktidar medyasında kendine yer bulmaya başladı.

Önce Anadolu Ajansı’ndan bir habere göz atmamız lazım.

Habere göre El Şahuni doğuştan Esed muhalifi.

Çok zulüm görüyor, hatta zindana atılıyor.

İki ay kalıyor ama olsun.

“Suriye’de yaklaşık 50 yıldır, Baas rejimini bir veba gibi çekiyoruz. Gösteriler başladıktan sonra 19 Şubat 2011’de tutuklandım. Arabamı elimden aldılar, evimi alt üst ettiler, her şeyimi yağmaladılar. 2 ay boyunca, günde 1 zeytin, 3 günde bir 1 bardak su veriyorlardı. Üstelik su çok pis. Kış günü olmasına rağmen üzerimde yalnızca iç çamaşırlarım vardı. Bu zalim rejim yüzünden 85 kilo girdiğim hücreden 50 kilo çıktım. Beni ‘dış siyaset’ yapmakla itham ettiler. Ben kiminle siyaset yapabilirim- Biz dış siyaset yapmıyorduk, sadece Beşşar Esed’i protesto etmek için yürüyüşler yapıyorduk. Biz rejime karşıyız, diktatörlüğe karşıyız.”

Her şey tamam da…

‘1 zeytin’ nedir kardeşim?

Hani aç bıraktılar, hiçbir şey vermediler, dese alıcısı çıkar da, ‘1 zeytin’ nedir?

Günde 1 zeytin, 3 günde bir bardak su…

Tamam, ‘inandık’, diyelim ve devam edelim.

Israr ediyor çünkü 1 zeytin iddiasında…

“Her gün bir zeytin veriyorlardı. Düşünün, bir insan kardeşine bunu nasıl yapar- Her gün bir zeytin ve hücre 70 santimetreye 70 santim…” diye konuştu.

Şu ebattaki bir hücrede (ki kutu demek lazım) 85 kilo olduğunu söyleyen bir insan bırakınız iki ayı nasıl sığdığını da zihnimde bir yere koyamadım şahsen… Fakat kendisi Şam Üniversitesi’nde mimarlık eğitimi aldığını söylediği için inşaata yapancı değil bir şekilde sığdı diyelim…

Devam ediyoruz…

Sonra bir anda suçsuz bulunup serbest bırakılıyor. Ki çok fedakâr biri olduğu “Bu 2 ay, aileme ve Suriye halkına feda olsun.” diyor.

Beş parasız, üstünde başında bile bir şey olmadan kaçtığını söylüyor. Önce Ürdün’e gitmiş. Oradaki “mübarek kardeşleri” (Tabir ona ait) kimse, ona uçak bileti alıp Türkiye’ye, önce İstanbul, ardından Bursa’ya yollamışlar…

Şu kısım önemli:

“Suriye’den sadece ceketimi alıp çıkmıştım. 4 aydır buradayım. Önce kendim geldim. Ardından eşim ve çocuklarımı getirttim. Türkiye beni kucakladı, bu yüzden Türk hükümetine ve halkına çok teşekkür ediyorum. Bize kucak açan tek devlet Türkiye. Bize kapılarını kapatmadılar, her ihtiyacımızı karşıladılar. ‘Siz de bizdensiniz’ dediler. Suriye’de eskiden ticaretle uğraştığım ofisimde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın resmi asılıydı. Dünyada onun kadar başarılı bir lider yok.”

İlginç..

İki aydır ülkemize gelen bir mültecinin hayatı bu röportajdan sonra inanılmaz değişiyor.

Tabiri caizse Allah El Şahuni’ye ‘yürü ya kulum’ diyor.

İlk iş soy ismini değiştiriyor. El Şahuni yok artık Muhammed Erdoğan var. Recep Tayyip Bey aşkı onun soy ismini almaya itiyor. Ardından AKP’ye üye oluyor.

Yetmiyor tabi. Eşi Emire Hanım da ismini Sümeyye olarak değiştiriyor.

Emire Turizm ve İnşaat isimli bir şirketleri var aslında.

Enteresandır bu şirketin kuruluşu 2003 yılı… Bunu nereden biliyoruz, yine bizzat Muhammed Erdoğan Bey’in kendi ifadelerinden. Yani Bay Şahuni’nin bu röportajı verdiği tarihten yaklaşık 9 yıl önce birisi gelip onun eşi adına inşaat şirketi kurmuş. Allah’ın işine bakın ki 10 yıl sonra şirketin başına geçiyor kahramanımız!

Kafanız karıştı değil mi?

Filmi biraz ileri saralım.

Tarih 8 Aralık 2016… Bir açılıştayız. Bursa’da… Kıyamet gibi kalabalık var. Milletvekilleri, medya, belediye başkanları. Lüks villalar açılıyor.

İsmi Emire Villaları…

Bursa’nın farklı yerlerinde yaptıkları konforlu, lüks inşaatlarıyla Bursa’ya büyük yatırımlar ve projeler ile isim yapmış olan Emire inşaat 7 projesinden biri olan Emire Villalarının anahtar teslim törenini muhteşem bir organizasyonla gerçekleşiyor. Konuklara verilen bilgiler ilginç:

“Emire İnşaat kurucusu ve yönetim Kurulu Başkanı Muhammet ElŞahuni aslen Suriyeli olup, 10 yıldır Türkiye’de yaşamakta ve Türk Vatandaşı olarak yatırımlarını Bursa başta olmak üzere bütün Arap Ülkelerinde yapmaktadır.”

Bir dakika…

4 yıl önce daha yeni Türkiye’ye geldiğini söylememiş miydi bu arkadaş?

Hatırlayalım AA röportajını: “Suriye’den sadece ceketimi alıp çıkmıştım. 4 aydır buradayım.”

Nasıl oluyor da 2006 ‘dan beri Bursa’da yaşıyor?

Daha ilgincini duymadınız henüz.

Sıkı durun. El Şahuni yaptığı konuşmada bir şeyi ağzından kaçırıveriyor:

“Sayın Milletvekillerim, Başkanlarım, değerli misafirler, kıymetli arkadaşlarım, sevgili basın mensupları, hanımefendiler, beyefendiler Emire Villaları anahtar teslim törenimize hoş geldiniz. Emire Grup 2003 tarihinde kurulduğundan beri ticari, turizm, taşımacılık, ithalat ve ihracat alanların da göstermiş olduğu örnek girişimler ve canlı örneklerle kendine seçkin ve prestijli bir yer edinmiştir.”

Hoppala!

Şimdi de 2003 yılına gittik iyi mi?

Aynı konuşmada kendisini İnşaat mühendisi olarak tanıtıyor.

Hani mimardın sen arkadaşım?

Belki çift anabilim dalı yapmıştır, deyip geçelim…

Bakın bizzat El Şahuni, açılışını yaptığı villaları nasıl tanıtıyor:

“Müşteri memnuniyeti ve güveni ile söz ve taahhütlerimizi yerine getirmenin gururunu yaşıyoruz. Şuan açılışını yaptığımız 8 villadan oluşan, deniz manzaralı, yarı olimpik yüzme havuzlu, 450metre kare kullanım alanı ve 4 katlı süper lüks Emire Villalarımızı beğeninize sunuyoruz. Bu görmüş olduğunuz Emire villalarımızın yanı sıra,  Özlüce’de daha büyük, daha modern, daha şık 600 metre kare kullanım alanı olan 8 villa inşaatımızın da yakında açılışını yapacağız. Ayrıca 500 metre ileride Emire Golden City (A) (B) (C) etaplarından oluşan 120 dairelik toplamda 360 lüks dairelerimizin de kısım kısım inşaatına başladık. Bursa’nın merkezinde bulunan Emire Üçevler projesi 2 bloktan oluşan 3+1 ve dubleks katları ile tercih edilen bir yaşam merkezi de aynı konfor da tamamlandı yakında açılışını yapacağız.”

Bursa, İstanbul, İzmir, Antakya, Antalya, Yalova gibi sayısız şehirde projeleri var Emire Group’un! Milyar dolarlık yatırımlar bunlar… Bizzat kendi sayfalarında 20 yıldan fazladır sektörde deneyimli olduklarını ve faaliyet içinde bulunduklarını söylüyorlar. 34 yaşındaki bir adam 20 yıldır inşaat sektöründe çalışıyor, Türkiye’ye 6 yıl önce gelmiş, aslında 15 yıl önce kurulan şirketi 12 yıl önce açmış!

Sosyal medya hesapları ise Ocak 2017’de açılıyor ama öyle pek aktif değil.

Kafanız karışmasın da ne olsun!

Hadi biraz daha karıştırayım.

Emire Group muazzam. Hele bir yönetim kurulunu tanıyalım diyerek tıklıyoruz internet sitelerine karşımıza çıkıyor yönetici kadro.

İlginç olan şu, hiç birinin iletişim mailinde şirket uzantısı yok. Hatta kendi isimleri bile yok. Mesela Muhammed Erdoğan Bey’e mail atmak isterseniz, Michael isimli WS Presidence isimli bir Amerikan nokta  inşaat pazarlama şirketine elektronik posta yollamak zorundasınız. Bu devasa aracı şirket ise kendi sitesinde kurumsal mail kullanmıyor. Oradaki mail daha ilginç: sales@gmail.com İletişim numarası ise kiralık bir Call Center’a çıkıyor: 1-847-555-5555. Gerçek mi diye aramadım, bir de buna para harcayacak lüksüm yok çünkü. Merak eden arasın.

WS Presidence’i incelediğimizde ise aslında Emire Group’un internet sitesini olduğu gibi bu şirketten indirdiğini görüyoruz. Site tasarımı aynı.

Belki bambaşka şeyler de çıkar ama bu kadar kafi sanırım…

Röportajın yapıldığı 2012’den, konuşmanın yapıldığı 2016’ya kadar geçen 4 yıl içinde muazzam bir başarı hikayesine imza atıyor El Şahuni.

70×70 santimlik yer altındaki hücreden yarı olimpik havuzlu 4 katlı süper lüks villalara…

Duygulanmamak, hayran kalmamak elde değil…

Ve aday listeleri açıklanıyor.

Bursa 1. Bölge 9. sırada ilginç bir isim: Muhammed Erdoğan.

Fotoğraftan Arap kökenli olduğu belli. Zaten kendisi de inkar etmiyor ve AKP’nin bir mülteci Meclis’te olmalı düşüncesinin pratiği olarak ifade ediyor. (BKZ)

Alman medyasından Deutsche Welle Türkçe onun da olduğu bir grup mülteci ile ilgili haber yayınlıyor.

Haberde çok iddialı konuşuyor vekil adayımız:

“Suriye, kelimesinin kullanmayın rahatsız oluyorum. Biz Osmanlı’dan geldik, Osmanlı torunuyuz” diyor.

Zaten ofisinde arkasını süsleyen kocaman Osmanlı arması her şeyi anlatıyor.

İşte Yetenekli Bay Erdoğan’ın hikayesi özetle böyle…

Sanırım önümüzdeki dönemde çok ilginç profiller ve olaylarla karşılaşmaya hazırlıklı olmalıyız.

 [Naci Karadağ] 30.5.2018 [Tr724]

Erdoğan rejimi çökerken… [Adem Yavuz Arslan]

Peşinen söyleyeyim, Erdoğan rejiminin yakın zamanda çökeceğini düşünenlerden değilim.

Çökeceğinden eminim ama bunun akşamdan sabaha olmayacağını, en azından 24 Haziran seçimleri ile ‘tek kalemde’ gerçekleşmeyeceğini görebiliyorum.

Buradaki amacım Erdoğan rejiminin ‘ne zaman ve nasıl çökeceğine’ dair kehanette bulunmak değil.

Dikkat çekmek istediğim başka bir konu var.

Daha önce lafın etrafından dolaştım, ima ettim, uyarmaya çalıştım ama galiba anlatamadım.

O yüzden bu yazıda doğrudan ‘kitabın ortasından’ söyleyeceğim; Bu tip rejimler yıkılırken çok can yakar, çok faili meçhul olur, kan gövdeyi götürür.

İŞKENCELER, İNFAZLAR, LİNÇLER…

Tüm Türk medyası Erdoğan rejiminin kontrolünde olduğu için halkın büyük bir kısmı olayların farkında değil.

Fakat mafya sokakları teslim aldı. Şiddet her yerde.

Sadece son bir kaç günde yaşananlara bakın. AKP rejiminin jet hızıyla atadığı ‘hakim’lerden birisi, adliye koridorunda Ankara Baro Başkanı’na saldırdı.

Muhalefet partisine mensup adaylar, iktidar yandaşlarınca hastanelik edildi fakat ‘iktidarın polisi’ yaralıyı taşıyan ambulansa ‘talimat gelmediği’ için geçiş izni vermedi.

Yine iktidarın apar topar hakim yaptığı iki kişi, trafikte bir vatandaşı sıkıştırdı, hakimlerin koruması ateş etti.

AKP’li vekilin elini sıkmayan esnafa meydan dayağı atıldı.

Eskiden ‘Beyaz Toroslar’ vardı şimdi ‘siyah transporter’lar var. Memleketin muhtelif yerlerinde insanlar kaçırılıyor, aylarca haber alınamıyor. Kaçırılan kişilerin hayatta olup olmadığı bile bilinmiyor.

Hapishaneler kadınlar, bebekler, akademisyenler ve gazetecilerle dolu. İşkence artık rutin bir durum.

Erdoğan rejiminin karakteristiğini yansıtan sayısız örnek sıralayabilirim. Bu örnekler ‘yaşayacaklarımızın’ küçük birer demosu.

Erdoğan rejimi, 24 Haziran seçimlerini kazanıp, ‘yeni sistemi’ kurumsallaştırdığı zaman ‘Esad Suriye’si yada ‘Saddam Irak’ından farkımız kalmayacak.

ERDOĞAN’IN KİNİ ERGENEKON’UN AKLI

CHP Milletvekili Barış Yarkadaş’ın bugünlerde sosyal medyada hayli popüler olan bir videosu var.

Aralık 2014’te bir televizyon yayınına katılan Yarkadaş (Bu arada yeni dönemde parlamentoda olmaması büyük eksiklik olacak. Özellikle biz medya mensupları için) Erdoğan’ın Ergenekon ile anlaşarak ‘FETÖ adı altında tüm muhaliflere operasyon yapacağını’ anlatıyor.

Video oynatıcı
00:0002:15
Aradan geçen sürede yaşananlar Yarkadaş’ın tespitlerinin ne kadar doğru olduğunu teyit etti.

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası kendini kurtarmak için Ergenekon’a teslim olan Erdoğan, başta Gülen Cemaati olmak üzere ‘iktidara teslim olmayan herkese’ kan kusturuyor.

Kaldı ki Ergenekon’un sözcüleri ekranlara çıkıp ‘operasyonlara dair fişlemeleri, tasfiye listelerini’ kendilerinin verdiğini böbürlenerek anlatıyorlar. Hatta bir başka emekli general televizyon ekranlarından “ABD istihbaratından devşirilecek ‘çürük elmalar’ ile yurt dışında operasyon yapmaktan” bahsetiyor.

Özetle, Erdoğan’ın kendine biat etmeyen herkese olan kini, ‘Ergenekonun aklı ve kadroları’ ile birleşince bugünkü mevcut duruma geldik.

TURPUN BÜYÜĞÜ HEYBEDE

Fakat ‘turpun büyüğü’ heybede.

Tarihi örnekleri gösterdi ki, bu tip otoriter rejimler yıkılırken çok kan dökerler. Erdoğan baskı ve zulümle bugüne kadar iktidarını sağlam tutmayı başardı fakat üzerinde yürüdüğü buz kırılmaya başladığı anda işin rengi değişecek.

Bir başka ifadeyle şiddetin boyutu artacak.

Polisin ve askerin geldiği durum ortada. Artık hukukun yada yasaların polisi, savcısı yada askeri değil, doğrudan rejimin muhafızı oldular.

Erdoğan rejimi altındaki halının kaydığını görmeye başladığı anda başka bir gücü devreye sokacak; mayfatik yapılar.

Malum olduğu üzere polisler, savcılar ve hakimler hapse atılırken aynı zamanda mafya serbest bırakıldı.

Takip eden süreçte ise iktidar tarafından desteklendiler. Üstelik bizzat Erdoğan tarafından sırtları sıvazlandı.

Hatta, mafyanın en parlak dönemini yaşadığını söylemek abartı olmaz.

Peki iktidarın mayfa ile, sokak çeteleri ile ne işi olabilir ?

‘LÜMPEN GENÇLİĞİN ORGANİZESİ’

Burada yine devreye Erdoğan rejiminin ‘stratejik aklı’ olan Ergenekon devreye giriyor.

Hatırlanacağı gibi (Bu arada Ergenekon yok, “bütün bunlar Cemaatçi savcıların uydurması” diyenlere son 4 yılda yaşadıklarımız esaslı bir kapak olmuştur) Ergenekon dokümanlarında ‘Lümpen gençliğin organizesi’ başlıklı bir bölüm vardı.

Söz konusu dökümana göre ‘ayrılıkçı’ ve ‘muhalif hareketlenmelere’ karşı en etkili yöntem ‘lümpen gençliğin organize edilmesi’ olacaktır.

Şu ifadeler söz konusu dökamandan;“Ayrılıkçı hareketler, radikal fundementalist gelişmeler, lümpen gençlik kitlelerinin Kemalist örgütlenme çatısı altında harekete geçmesi dinamik ulusal enerjinin korunmasında başarıya ulaşacak en sağlıklı yöntemdir. Lümpen gençliğin her mahallede örgütlenmesi yukarıda ifade edilen gelişmelerin engellenmesinde başvurulabilecek tek realist çözümdür”

Yani, ‘ayak takımını’ organize edip ‘istenmeyen kesimlere’ karşı kullanma stratejisi.

‘İstenmeyen kesimler’ kısmı joker.

Döneme ve o anki ‘düşmana’ göre değişebilir. Fakat kendini ‘rejimin sahibi’ gören güçler, organize ettikleri, el altından destekledikleri, zımmi dokulunmazlık verdikleri bu suç örgütlerini bir nevi milis güç olarak kullandılar, kullanmaya devam edecekler.

Nitekim bazı mafya liderlerinin son dönemdeki icraatları bu projeyi teyit ediyor.

Önümüzdeki dönemde olacak olan şu; Erdoğan rejimi bütün baskı ve zulümlerine rağmen iktidarını koruyamadığını gördüğü anda devreye bu para militer güçleri sokacaktır.

Bir bakacaksınız bilinen gazeteciler, muhalif siyasiler, akademisyenler yada iktidarın canını sıkan kişiler ‘mangada kurşunu’na yada ‘trafik canavarına’ kurban gitmeye başlayacaklar.

Batılı tasvir etmeye gerek yok.

Filmlerden gördüğünüz, gazetelerden okuduğunuz adi cinayetlerin hepsi artamaya başlayacak.

Nasıl olsa onların peşine düşüp hapse atacak polis-savcı da yok.

Sonuç itibariyle; Erdoğan rejimi nasıl yıkılır, ne zaman yıkılır zaman vermek zor. Fakat bugüne kadar yaptığı zulümlerin, işkencelerin, infazların daha fazlasını ‘yıkılma’ döneminde yapacaklar.

İktidarı bırakmamak için oy çalmak, seçimi maniple etmek gibi seçenekler işe yaramazsa bu kez devreye suç örgütleri sokulacak.

Uzmanları Ergenekon’un bu konudaki maharetini bilir.

‘Sivil’ görünen fakat gerçekte ‘siyah kuvvet’ olan uzantılar ustaca kamufle edilmiş cinayetleri, sabotajları ve provokasyonları yaparlar.

İktidar kontrolündeki medya ve güvenlik bürokrasisi de olayı ‘adi cinayet’ yada ‘maganda kurşunu’ olarak lanse eder.

Yada etnik çatışmayı körüklemek için seçilmiş mahallelerde provokasyon yaptırırlar.

Yoksa siz mafyanın ‘Suriye’ye arazi aracı desteği versin’ ya da ‘Afrin’e giden polise çelik yelek dağıtsın’ diye beslenip büyütüldüğünü mü düşünüyorsunuz ?

[Adem Yavuz Arslan] 30.5.2018 [TR724]

Ankara’daki kavganın anlattıkları [Levent Kenez]

Geçtiğimiz hafta üzeri örtülen kanlı bir olay yaşandı.

Saadet partililerle MHP’liler arasında çıkan kavgada Saadet Partisi milletvekili adayı Mehmet Fethi Öztürk’ün de aralarında bulunduğu beş kişi feci bir şekilde dayak yedi. Kanlı görüntülerin sosyal medyaya yansıdığı hadisede polisin, ağır yaralı Öztürk’ün içinde olduğu ambulansı durdurup hastaneye gitmesine mani olması da epey tartışıldı. Bir diğer polisin “ambülansla işimiz yok, bırak gitsin” demesine rağmen ambulansın içindeki  yaralıyı gözaltı yapmak isteyen polis yeni nesil acemi memurlar hakkında epey fikir veriyor.

Her seçim dönemi bu tür örneklerini gördüğümüz, “maalesef bizde demokrasi kültürü bu kadar” deyip geçmek mümkün iken daha sonra yaşananlar 24 Haziran akşamı yaşanabilecekler için uyarı mahiyetinde.

Sonra ne mi oldu? Ankara Valiliği gelen tepkiler üzerine bir açıklama yaptı. Her zaman duymaya alıştığımız klasik, yatıştırıcı bir devlet açıklaması beklenirken metin Ülkü Ocakları’nda yazılsa adeta bu kadar taraf tutabilirdi. Saadet ve MHP’lilerin eylemleri ayrı ayrı anlatılıyor ve dayak atan MHP’lilerin tek yaptığı işin olaya müdahale etmek olduğu yazılıyor. “Neyşınıl’ı satın aldım” diyen aslan karikatürü gibi “Zavallı aslan hiçbir şey yapmadığı halde Zebra sürüsünün saldırısına uğruyor ve öldürülmeye çalışılıyor”. Neden sadece Saadetliler yaralandı, nasıl yaralandılar bunlar yok. Kısa bir süre gözaltına alınan  MHP’liler de hemen serbest bırakılıyor.


Ankara Valiliği’nin bu tarafgir açıklamasının nedeni basit, seçim ittfakı yapıldığı için küçük ortağı üzmek veya sinirlendirmek istemiyorlar. Saadetlilerin yediği dayakla kalmasında bir sakınca yok ne de olsa muhalefet. Kısa bir süre önce yine MHP’liler İYİ Partililere saldırmıştı. MHP teşkilatının gündeme gelen tek seçim çalışması muhaliflere saldırmak, onları nasıl dövdüklerini ballandıra ballandıra anlatmak. Ama bu kahramanları nedense pek Güneydoğu’da görmüyoruz, en az onlar kadar destekledikleri parti dışında diğer partilere mütecaviz ve azgın PKK’lıların yoğun olduğu yerlerde nedense sivil MHP’lilerin sesi soluğu çıkmıyor. Kimin gücü kime nerede yeterse. Tam bir Türkiye örneği. Türküyle, Kürdüyle…

Saadetlilerin dayak yediği hadisenin kriminal bir vak’a dışında zaten bildiğimiz ama bir kez daha teyit edilen mesajları var, ısrarla dile getirilen bu tür şeylere karşı acaba muhalefetin bunlara karşı ne yapılacağı hakkında hiç ortak bir mesaisi olmuş mu? Bir kaç zayıf girişim dışında ortada kesinleşmiş bir şey yok. 16 Nisan gecesi yaptıkları gibi hilenin ve oy hırsızlığının göstere göstere yapıldığı bir durumda yine “İyi geceler arkadaşlar, ülkemize hayırlı olsun” diyecekler mi?

Ankara hadisesi bir kez daha:

-Devlet görevlilerinin sandıkta yaşanacak herhangi bir sıkıntılı durumda nasıl tavır alacaklarını gösterdi. Valiler parti temsilcisi gibi davranacak. Hem de yeni düzenleme ile valilere geniş yetkiler tanındı. Şu an bile sandık taşıma ile kullanmaya başladıkları yetkililer parti komiseri gibi sandığa müdahaleyi mümkün kılıyor.

-Polis sandık başında muhalifleri korumayacağı gibi muhaliflerin iş yapmasına engel olacağı belli oldu. Belki de sandıkların denetimi için görev alan müşahit dışı kişiler sayım esnasında sandıklara bile yanaşamayacak. Seçim akşamı bir gerilim yaşanırsa polisin kendisinden, mafyavari ülkücülerden ve  AKP’nin Sadatvari milislerinden muhalifleri kim koruyacak belli değil. Millet İttifakı’nın Cumhur İttifakı’na göre çok daha dağınık, gevşek ve şiddetten uzak olduğunu düşünürsek seçim akşamı haklarını yeterince korumak noktasında soru işaretleri uyandırıyor. Saadetlilerin havaya ateş açtığı ve buna rağmen dayak yedikler son olay gösteriyor ki silaha davranmak an meselesi.

-Hiç söylemeye gerek yok sandıkta oy çalmak işin sadece bir kısmı. En bilinen ve amatör kısmı. Sandığa gelene kadar yapılanlarla ilgili her şey konuşuluyor ancak sonucu değiştirecek bir şey ortaya konmuyor. Aynı apartmanda yaşayanların kimlerin oy kullandığını göremeyecek olmaları bile en basitinden bir organizasyonun olduğuna işaret. Ve muhalefet bunu konuşup duracağına somut bir direniş ortaya koyamıyor.

son olarak, Saadetlilerin yediği dayak Milli Görüş-AKP mahallesinde sanılandan büyük tesiri oldu. Eski dostların dayak yemesine sessiz kalınmasına tepki gösteren milli görüş damarlı AKP’liler var. Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa “Solcu Muarrem” ile “Abdestli Erdoğan” kapışmasında Saadetlilerin imana geleceğini düşünen partilinin önde gelenleri Saadetlileri pek taciz etmiyor ama MHP dengesinden dolayı da pek üzüntülerini dile getiremediler. Medyalarında Temel Reis üzerinde yapılan saldırılar devam ediyor, hepsi din soslu. Saadet’in din düşmanları ile beraber iş tuttuğu üzerine kurulu. AKP’de sessiz muhalif veya son düzlükte maması kesilenler yine de içeride gözükmek isteyenler Saadetlilerin başına gelenlerden duyar kasıp dikkat çekmek peşinde. Bunların başında atanamamış ya da görevden alınmış troller, listeye alınmamış aday adaycıkları ve Karar gazetesinde sözde muhalifçilik oynayan ikiyüzlü tipler geliyor.

[Levent Kenez] 30.5.2018 [TR724]