Düşük faizin bir gelişmişlik göstergesi olduğu genel kabul gören bir ekonomi anlayışıdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın düşük faiz istemesinden daha doğal bir şey olamaz. Sonuna kadar bu talebinde haklıdır. Dolayısı ile Erdoğan’ın faiz karşıtlığına ne iş dünyasından ne de tamamen kontrol altına aldığı medyasından aleyhte hiç ses çıkmıyor. İslam da riba anlamındaki faize hiç sıcak bakmıyor. Muhafazakar bir tabanınız ve dindar bir söyleminiz de varsa bu topraklarda faiz düşmanlığının bir karşılığı da var. Buraya kadar her şey doğru. Ancak birileri Erdoğan’a faizin bir sebep değil bir sonuç olduğunu ve siyasi iktidarın yaptıklarının ve yapamadıklarının bir neticesi olduğunu anlatmak zorunda.
Dövizdeki tırmanışın önemli sebeplerinden birini Erdoğan’ın söylemleri oluşturuyor. Daha dün yine dövizin ateşini yükselten söylemine devam etti. İngiltere’de Bloomberg TV’ye verdiği röportajda spikerin ‘faizi seçimden sonra indireceğiz diyorsunuz neden şimdi indirmiyorsunuz?’ sorusuna “Seçimden sonra tam başkanlık yetkisi ile bunuyapabiliriz” cevabını verdi ve Dolar 4,39’a Euro 5,23’e fırladı.
Erdoğan’ın diplomatik üslup içermeyen söylemleri maalesef reel ekonomi zemini ile uyuşmuyor. Söylemden kastım şu. Örneğin mezkur soruya şöyle bir cevap verseydi: “Ben prensip olarak faizlerin düşük olmasından yanayım, ancak faiz piyasa şartlarında belirlenir. Merkez Bankası’nın kararlarına saygılıyım.” Zannediyorum piyasalar bunu anlayışla karşılardı. İktidarın MB ile bir problemi varsa bunu piyasa duymak istemiyor, kapalı kapılar ardında ne yaparlarsa yapsınlar. Ancak Erdoğan MB’nı yok sayacak bir şekilde konuşunca zaten kırılgan bir ekonomide çarşı dünkü gibi karışıyor.
Erdoğan’ın Merkez Bankası ile arası faizler aşağı değil yukarı gitmeye başladığı dönemden itibaren hiç iyi olmadı. Hatta “yüksek faiz vatan hainliğidir” diyerek dönemin Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’ya yüklendiği olmuştu. Mevcut MB yönetimini yine ‘arkamdan iş çeviriyorlar’ diyerek suçlamıştı.
Merkez Bankası ile Saray arasında faiz oranları sebebi ile tam bir ‘maskeli balo’ durumu var. Faizleri artırdığını bile söyleyemiyor. Repo faizi ile uygulanan faiz arasındaki makas yüzde 5 civarında. İronik bir dille söyleyecek olursak ekselansları faizleri yüzde 8 zannediyor ama gerçek faiz 13,5. Bu ikircikli yapı Merkez Bankası’nın özerkliğine gölge düşürdüğü gibi kurumun piyasalar üzerinde de inandırıcılığına büyük zarar veriyor. Geçenlerde MB eski Başkanı Durmuş Yılmaz’ın bu konuda çok önemli uyarıları olmuştu.
Kötü gidişat için günah keçisi arayan Erdoğan kitlesine şöyle bir imaj veriyor. Sanki MB’nın elinde faizleri düşürecek her türlü imkan var ama bunu yapmıyor.
Acaba öyle mi?
Merkez Bankası neticede Türk parasının değerini korumakla görevli bir kamu kurumu. Bu sebeple faizleri artırmakta isteksiz davranması anlaşılabilir. Zira Faizleri artırarak enflasyonun da dövizinde artışının önünü açtığı gibi bu görünüme meşruiyet vermiş oluyor. Ancak yukarıda söylediğimiz gibi faiz oranları bir sonuç. Eğer Türkiye para çıkışını önlemek ve taze sıcak para girişini sağlamak istiyorsa bu kısır döngü içinde reel faizi cazip kılması lazım. Önceki bütün faiz artışlarındaki temel dinamik bu idi. Faiz cazip olmazsa para kaçar ve kaçıyor. Faizlerin düşmesi ilkesel olarak iyidir ama her durumda iyi değildir.
Faizlerin ve enflasyonun yüksek seyretmesi iç ekonomide yavaşlamaya sebep olur. AKP iktidarı bunu göze alamıyor. Ekonomi soğursa bu sefer reel sektördeki kriz patlayacak. Ancak durdurulamayan döviz diğer ekonomi faktörlerinin önüne geçti. Tam bir aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık durumu.
[Harun Odabaşı] 15.5.2018 [Kronos Haber]
Zindandan Sultanlığa [Abdullah Aymaz]
Bir önceki yazımızda Yusuf Suresinin Yusuf Aleyhisselam'dan bahseden güzel kıssası üzerinde duruyorduk. Malûm kıssa, hisse içindir. Devam edelim:
“Derken (Yusuf ile kadın) ikisi de kapıya doğru koşuştular. Kadın, Yusuf’un gömleğini arkadan yırttı. (Tam bu sırada) kapıda kadının kocasıyla karşılaştılar! Kadın hemen ‘Senin ailene kötü maksatla yaklaşanın cezası, zindana atılmaktan veya gayet acı bir azaptan başka ne olabilir?’ dedi.
Bediüzzaman Hazretleri, Rahman ve Rahim isimlerinin Besmeleye giriş hikmetini Sekizinci Mektup’ta anlatırken şefkatin aşktan üstün olduğunu söylüyor: “Kur’an-ı Hakim’in parlak bir mucizelikle, parlak bir surette gösterdiği ve Rahîm ismine ulaşmaya vesile Yakup Aleyhisselamın hissiyatı, yüksek bir şefkat derecesidir. Vedûd ismine ulaşmaya vesile olan aşk ise, Züleyha’nın Yusuf Aleyhisselama karşı olan muhabbet meselesindedir. Demek mucizeli beyan Kur’an, Hz. Yakup Aleyhisselamın hissiyatını, ne derece Züleyha’nın hissiyatından yüksek göstermişse; şefkat de o derece aşktan daha yüksek görünüyor.”
Yusuf Aleyhisselam günaha zorlanınca “Ya Rabbi! Zindan bana, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir.” (12/33) diye dua etti. Duası kabul edilip hapse atıldı...
“Hapisaneye onunla beraber iki genç de girmişti. Onlardan biri: ‘Ben rüyamda, kendimi şarap yapmak için üzüm sıkarken görüyorum.’ dedi. Öbürü de ‘Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını görüyorum.’ Ne olur, bu rüyamızın tabirini bildir. Biz seni iyi insanlardan bir olarak görüyoruz.’ dediler.” (12/36)
Yusuf Aleyhisselam meseleye hemen rüya tabiriyle giriş yapmadı. Çünkü onun en büyük gayesi Cenab-ı Hakkın varlığını, birliğini tanıtmak, O’nu sevdirmek olduğu için söze şöyle girdi: “Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Ama önce biraz beni dinleyin: Ben, Allah’a iman etmeyen, âhireti de inkâr eden bir halkın dinini bir tarafa atıp, atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine tâbî oldum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmak bizim için asla doğru olmaz. Bu tevhid inancı, Allah’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsanıdır. Ama ne yazık ki, insanların çoğu bu nimete şükretmezler. Ey hapisane arkadaşlarım, bir düşünün, sizin için müteaddit rablere ibadet etmek mi, yoksa tek mutlak hakîm olan Allah’a ibadet etmek mi iyidir? Sizin Allah’tan başka ibadet ettiğiniz tanrılar, sizin ve atalarınızın uydurduğu bir takım boş isimlerden ibarettir. Allah onların tanrı olduklarına dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yetkisi yalnız Allah’ındır. O ise, başkasına değil, yalnız Kendisine ibadet etmemizi emir buyurmuştur. İşte dosdoğru din! Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (12/37-40)
Ana mesele bu… Sonra tabiri de yapıyor.
“Günün birinde, hükümdar gördüğü bir rüyayı anlatıp dedi ki: ‘Ben yedi semiz inek gördüm, bu besilileri yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey efendiler! Siz rüya tabir ediyorsanız, benim bu rüyamı da halledin!’ (12/43)
Kâhinler halledemeyince, hapisaneden Yusuf’u rüya tabir ettirip kurtulan hizmetçi Hükümdara Yusuf’tan bahsetti. Yusuf Aleyhisselam makul şekilde rüyayı tabir edince Hükümdar onu yanına çağırdı. Fakat Yusuf Aleyhisselam şâibeli durumda kalmasın diye kendisine atılan iftiradan beraat etmesi için önce araştırılmasını istedi. Neticede, suçsuzluğu herkes tarafından anlaşıldı. Hükümdar Yusuf Aleyhisselamı zindandan çıkarıp kendisine müsteşar yaptı. Sonra da Mısır’ın hazine işlerine bakan en üst seviyede zât olarak görevlendirdi…
Bu hususta da Cenab-ı Hak, bunların tesadüfen gelişi güzel olmadığını hepsinin İlahî İrade ile cereyan ettiğini şöyle anlatıyor: “Böylece Biz Yusuf’a Mısır’da iktidar verdik. Dilediği yerde konaklayabilir, orayı dilediği şekilde yönetirdi. Biz lütfumuzu dilediğimiz kimselere eriştirir ve güzel hareket edenlerin ücretlerini asla zâyi etmeyiz. Âhiretteki ücret ve ödül, iman edip haramlardan sakınanlar için elbette daha hayırlıdır.” (12/ 56/57)
Hz. İbrahim’in, Hz. İshak’ın torunu ve Hz. Yakub’un oğlu Peygamber oğlu, Peygamberin torunun oğlu bir peygamber olmasına rağmen Mısır’da Mâliye Bakanlığı yapıyor. Niçin? O günlerde bir medeniyet merkezi olan Mısır’a tevhid hakikatını yerleştirmek için… Yedi sene bir kıtlığın nasıl atlatılıp idare edileceği hangi tedbirlerin alınacağı hususu çok mühim. Böyle bir krizi çözmek, riskleri rızıklara çevirmek Mısır toplumunun unutamayacağı ve büyük bir minnet duyacağı bir mesele, bu güzel ve hayırlı hizmetiyle Yusuf Aleyhisselamı gönüllerinde taht kurdu ve tevhid-i imanı onlara tanıttı. Ondan asırlar sonra Mısır’a gelen Musa Aleyhisselama karşı Firavun zâlimce davranınca, “Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini gizleyen biri kalkıp şöyle dedi: ‘Ne o, bir insanı siz, Rabbim Allah’tır, dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbiniz tarafından açık belgeler ve mucizeler getirdi. (…) Daha önce Yusuf da size açık açık delillerle gelmiş, siz onun getirdiği gerçek hakkında da şüphe edip durmuştunuz.” (12/ 28 ve 34. Âyetler) buyuruluyor. Yani Yusuf Aleyhisselamın sesi soluğu seneler sonra Mısır Saraylarında çınlıyordu…
Neticede Cenab-ı Hak, kuyudan, zindandan çıkarıp Mısır’ın en mühim bir makamına yükselttiği Hz. Yusuf Aleyhisselamı babası ve kardeşleriyle buluşturdu. Kardeşlerini affetti.
“Yakup ailesi Mısır’a gelip Yusuf’un yanına girdiklerinde Yusuf, annesi ile babasını kucakladı ve ‘Allah’ın izniyle Mısır’a güven ve huzur içinde girin!’ dedi. Annesi ile babasını tahta oturttu. Hepsi onun önünde eğildiler. Yusuf: ‘Babacığım! dedi, işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı gerçekleştirdi. (…) (Yusuf Aleyhisselamın son duası:) Yâ Rabbî! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin. Mukaddes metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, âhirette de mevlâm yardımcın Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak ruhumu al ve beni sâlih kulların içine dahil eyle!” (Yusuf Suresi, 12/99-100-101 âyetleri)
Görüldüğü gibi, dünya saltanatı, aile saadeti bile bir yere kadar. Asıl saadet, âhirette… Hayatın buna göre planlanması gerekiyor. Yusuf Aleyhisselamın kıssasından çok hisseler var. Ben oradan buradan bir şey alıp aksettirmeye çalıştım. Bu Mübarek Sûre, nasıl Peygamber Efendimiz (S.A.S.) için bir teselli… Bizler için de öyle… Bilhassa bu süreci bu kıssa üzerinden iyice bir okumamız ve affedici olmaya kendimizi hazırlamamız lâzım… Unutmayalım, dünya hayatı sonsuz sayfalık bir romanın sadece birinci sayfası…
[Abdullah Aymaz] 15.5.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Derken (Yusuf ile kadın) ikisi de kapıya doğru koşuştular. Kadın, Yusuf’un gömleğini arkadan yırttı. (Tam bu sırada) kapıda kadının kocasıyla karşılaştılar! Kadın hemen ‘Senin ailene kötü maksatla yaklaşanın cezası, zindana atılmaktan veya gayet acı bir azaptan başka ne olabilir?’ dedi.
Bediüzzaman Hazretleri, Rahman ve Rahim isimlerinin Besmeleye giriş hikmetini Sekizinci Mektup’ta anlatırken şefkatin aşktan üstün olduğunu söylüyor: “Kur’an-ı Hakim’in parlak bir mucizelikle, parlak bir surette gösterdiği ve Rahîm ismine ulaşmaya vesile Yakup Aleyhisselamın hissiyatı, yüksek bir şefkat derecesidir. Vedûd ismine ulaşmaya vesile olan aşk ise, Züleyha’nın Yusuf Aleyhisselama karşı olan muhabbet meselesindedir. Demek mucizeli beyan Kur’an, Hz. Yakup Aleyhisselamın hissiyatını, ne derece Züleyha’nın hissiyatından yüksek göstermişse; şefkat de o derece aşktan daha yüksek görünüyor.”
Yusuf Aleyhisselam günaha zorlanınca “Ya Rabbi! Zindan bana, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir.” (12/33) diye dua etti. Duası kabul edilip hapse atıldı...
“Hapisaneye onunla beraber iki genç de girmişti. Onlardan biri: ‘Ben rüyamda, kendimi şarap yapmak için üzüm sıkarken görüyorum.’ dedi. Öbürü de ‘Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını görüyorum.’ Ne olur, bu rüyamızın tabirini bildir. Biz seni iyi insanlardan bir olarak görüyoruz.’ dediler.” (12/36)
Yusuf Aleyhisselam meseleye hemen rüya tabiriyle giriş yapmadı. Çünkü onun en büyük gayesi Cenab-ı Hakkın varlığını, birliğini tanıtmak, O’nu sevdirmek olduğu için söze şöyle girdi: “Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Ama önce biraz beni dinleyin: Ben, Allah’a iman etmeyen, âhireti de inkâr eden bir halkın dinini bir tarafa atıp, atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine tâbî oldum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmak bizim için asla doğru olmaz. Bu tevhid inancı, Allah’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsanıdır. Ama ne yazık ki, insanların çoğu bu nimete şükretmezler. Ey hapisane arkadaşlarım, bir düşünün, sizin için müteaddit rablere ibadet etmek mi, yoksa tek mutlak hakîm olan Allah’a ibadet etmek mi iyidir? Sizin Allah’tan başka ibadet ettiğiniz tanrılar, sizin ve atalarınızın uydurduğu bir takım boş isimlerden ibarettir. Allah onların tanrı olduklarına dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yetkisi yalnız Allah’ındır. O ise, başkasına değil, yalnız Kendisine ibadet etmemizi emir buyurmuştur. İşte dosdoğru din! Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (12/37-40)
Ana mesele bu… Sonra tabiri de yapıyor.
“Günün birinde, hükümdar gördüğü bir rüyayı anlatıp dedi ki: ‘Ben yedi semiz inek gördüm, bu besilileri yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey efendiler! Siz rüya tabir ediyorsanız, benim bu rüyamı da halledin!’ (12/43)
Kâhinler halledemeyince, hapisaneden Yusuf’u rüya tabir ettirip kurtulan hizmetçi Hükümdara Yusuf’tan bahsetti. Yusuf Aleyhisselam makul şekilde rüyayı tabir edince Hükümdar onu yanına çağırdı. Fakat Yusuf Aleyhisselam şâibeli durumda kalmasın diye kendisine atılan iftiradan beraat etmesi için önce araştırılmasını istedi. Neticede, suçsuzluğu herkes tarafından anlaşıldı. Hükümdar Yusuf Aleyhisselamı zindandan çıkarıp kendisine müsteşar yaptı. Sonra da Mısır’ın hazine işlerine bakan en üst seviyede zât olarak görevlendirdi…
Bu hususta da Cenab-ı Hak, bunların tesadüfen gelişi güzel olmadığını hepsinin İlahî İrade ile cereyan ettiğini şöyle anlatıyor: “Böylece Biz Yusuf’a Mısır’da iktidar verdik. Dilediği yerde konaklayabilir, orayı dilediği şekilde yönetirdi. Biz lütfumuzu dilediğimiz kimselere eriştirir ve güzel hareket edenlerin ücretlerini asla zâyi etmeyiz. Âhiretteki ücret ve ödül, iman edip haramlardan sakınanlar için elbette daha hayırlıdır.” (12/ 56/57)
Hz. İbrahim’in, Hz. İshak’ın torunu ve Hz. Yakub’un oğlu Peygamber oğlu, Peygamberin torunun oğlu bir peygamber olmasına rağmen Mısır’da Mâliye Bakanlığı yapıyor. Niçin? O günlerde bir medeniyet merkezi olan Mısır’a tevhid hakikatını yerleştirmek için… Yedi sene bir kıtlığın nasıl atlatılıp idare edileceği hangi tedbirlerin alınacağı hususu çok mühim. Böyle bir krizi çözmek, riskleri rızıklara çevirmek Mısır toplumunun unutamayacağı ve büyük bir minnet duyacağı bir mesele, bu güzel ve hayırlı hizmetiyle Yusuf Aleyhisselamı gönüllerinde taht kurdu ve tevhid-i imanı onlara tanıttı. Ondan asırlar sonra Mısır’a gelen Musa Aleyhisselama karşı Firavun zâlimce davranınca, “Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini gizleyen biri kalkıp şöyle dedi: ‘Ne o, bir insanı siz, Rabbim Allah’tır, dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbiniz tarafından açık belgeler ve mucizeler getirdi. (…) Daha önce Yusuf da size açık açık delillerle gelmiş, siz onun getirdiği gerçek hakkında da şüphe edip durmuştunuz.” (12/ 28 ve 34. Âyetler) buyuruluyor. Yani Yusuf Aleyhisselamın sesi soluğu seneler sonra Mısır Saraylarında çınlıyordu…
Neticede Cenab-ı Hak, kuyudan, zindandan çıkarıp Mısır’ın en mühim bir makamına yükselttiği Hz. Yusuf Aleyhisselamı babası ve kardeşleriyle buluşturdu. Kardeşlerini affetti.
“Yakup ailesi Mısır’a gelip Yusuf’un yanına girdiklerinde Yusuf, annesi ile babasını kucakladı ve ‘Allah’ın izniyle Mısır’a güven ve huzur içinde girin!’ dedi. Annesi ile babasını tahta oturttu. Hepsi onun önünde eğildiler. Yusuf: ‘Babacığım! dedi, işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı gerçekleştirdi. (…) (Yusuf Aleyhisselamın son duası:) Yâ Rabbî! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin. Mukaddes metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, âhirette de mevlâm yardımcın Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak ruhumu al ve beni sâlih kulların içine dahil eyle!” (Yusuf Suresi, 12/99-100-101 âyetleri)
Görüldüğü gibi, dünya saltanatı, aile saadeti bile bir yere kadar. Asıl saadet, âhirette… Hayatın buna göre planlanması gerekiyor. Yusuf Aleyhisselamın kıssasından çok hisseler var. Ben oradan buradan bir şey alıp aksettirmeye çalıştım. Bu Mübarek Sûre, nasıl Peygamber Efendimiz (S.A.S.) için bir teselli… Bizler için de öyle… Bilhassa bu süreci bu kıssa üzerinden iyice bir okumamız ve affedici olmaya kendimizi hazırlamamız lâzım… Unutmayalım, dünya hayatı sonsuz sayfalık bir romanın sadece birinci sayfası…
[Abdullah Aymaz] 15.5.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Erdoğan’ın tatlı dili! [Bülent Korusu]
Türk-İngiliz Tatlıdil Forumu’nun kapanış programına katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üç günlük İngiltere gezisinin zamanlaması kadar içeriği de manidar. Siyasal İslamcılar, Müslümanların yaşadığı coğrafyadaki bütün kötülüklerin anası olarak ‘Kraliçe’yi anar. Türkiye’de de ne zaman bir dış düşmana ihtiyaç duysalar akıllarına ilk gelen ülkelerden olur, İngiltere. Erdoğan’ın en yakın adamlarını sahip olarak atadığı Star Gazetesi’nin ‘Büyükada’da İngiliz parmağı’ manşetini hatırlayın. İkinci 15 Temmuz için hazırlık yapıyorlarmış! 15 Temmuz gecesi Türkiye’yi işgal için Kıbrıs’taki 10 bin askerini hazır bekletenler de onlarmış.
Erdoğan tam seçim arifesinde İngiltere’de. Gerekçesi Türk-İngiliz Tatlıdil Forumu’na katılmak. Tatlı dil filan nedir Allah aşkına! Bari şöyle ‘kodum mu oturturum’ başlıklı bir toplantı ayarlasaydınız. Pardon, ben de karıştırdım: Eyy diye başlayan Kasımpaşa dolaylarından derlenmiş parçalardan oluşan türküler içeride söyleniyordu.
Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Michael Roth, Ankara’da İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i ziyaret ettiğinde AKP medyası demediğini bırakmadı. Abdullah Gül’ün adaylık ihtimali belirdiğinde Kraliçe ile çekilmiş fotoğrafları tozlu raflardan indirildi. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun maruz kaldığı alçakça linç hepsini geride bıraktı. 53 yıllık eşinin İngiliz asıllı olmasını dillerine doladılar. Sudan bir bahaneyle İngiltere’ye kadar gidip hem Kraliçe Elizabeth hem de Başbakan May ile görüşen Erdoğan olunca iş değişiyor. AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Erdoğan, yetmemiş gibi bir de düşünce kuruluşu Chatham House’da konuştu. Aynı yerde konuşma yapan Abdullah Gül ve Kemal Kılıçdaroğlu’na demediğini bırakmayan kalemşörler şimdi tam tersini yazıyor.
Hayatı komplo teorileri pespayeliğinde ele alanların düşeceği komik durum bu. Ama bizim örneğimiz daha çok trajedi. Çünkü ne kalemşörler ne de rakiplerini böyle linç ettiren efendileri içine düştükleri vaziyeti umursuyor. Onlar için tek değer yargısı var: seçmeni ütmek, gemiyi yürütmek.
Ziyaretin şekli ve Erdoğan’ın konuşmalarını da başka birisi yapsa ağız dolusu eleştiri alırdı. ‘Kürtaj(!) yaparken’ laf atanları ‘vatan hainleri ararın 155’ diye tehdit eden yaşlı AKP’li, 15 Temmuz’da İngilizlerin Türkiyeyi işgal edeceğini sanmaya devam edecek. Ama Erdoğan, İngiltere’ye bu konudaki minnetlerini bildiriyor. Sokaktaki vatandaş, yeni Haçlı saldırısının ekonomi ve finans silahıyla gerçekleştiğine inanadursun Erdoğan, İngiltere’de neredeyse kapitülasyon önerdi. İngiliz İmparatorluğu’nun Osmanlı’da 1583’ten itibaren görevlendirdiği büyükelçilerin, uzunca bir süre Levant şirketinin temsilciliğini yaptıklarını ballandıra ballandıra anlattı.
“Türkiye 81 milyonluk iç pazara sahiptir. Genç, dinamik, yetişmiş iş gücümüzle, güçlü alt yapımızla deneyimli özel sektörümüzle bu pazarı daha sizler için cazip hale getirmeye gayret ediyoruz. Ülkemizin konumu sizlere 3-4 saatlik uçuşla bir buçuk milyonluk nüfuslu dev bir pazara ulaşma imkanı sağlıyor. Önümüzdeki dönemde iddialı ve kapsamlı teşvik programlarını yürürlüğe koyduk, yenilerini açıklamak için de hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. Türkiye’nin operasyonel imkanları Birleşik Krallık’ın finans gücü bir araya geldiğinde ortaya çıkacak sinerji iki taraf için de büyük kazanç sağlayacaktır.” Erdoğan yukarıdaki paragrafta kısaca ‘Finansı siz sağlayın biz hamaliyesine gönüllüyüz.” diyor. Rahmetli Necmettin Erbakan’ın tabiriyle emekli imam sakallı Hüsnü ise, küresel güç Türkiye’nin batıyı titrettiği rüyalarını görmeyi sürdürecek.
Rusya ile Şangay flörtünü sürdüren bunları unutmuşçasına Erdoğan “Türkiye olarak Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliğine önem veriyoruz. Terör ve düzensiz göçün sebepleriyle kaynağında mücadele edilmesi konusunda biz kararlıyız.” mesajları da vermiş. Özel kalem müdürü gibi yanından ayırmadığı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın programdaki varlığının sebebi bu cümle olsa gerek.
Önceki Cumhurbaşkanı Gül resmî ziyaret yapmış ve üst düzey protokolle ağırlanmıştı, Erdoğan çaya randevu alıp yemeğe kalan misafir gibiydi. İngiliz medyası ve parlamenterlerin Başbakan May’i hedef alan açıklamaları, ‘tatlı dil forumu’ bahanesinin gerekçesini özetliyor. İngiltere bir yandan su akarken testisini doldurmaya bakıyor, diğer yandan Erdoğan’a kefil durumuna düşmek istemiyor.
Erdoğan için önemli olan o fotoğrafı çektirmek. Altına masal döşenecek medya tetikte bekliyor. Bir de faiz lobisini ‘eyyy’ çekti mi, tertemiz olur, geriye hiç bir leke kalmaz.
[Bülent Korusu] 15.5.2018 [TR724]
Erdoğan tam seçim arifesinde İngiltere’de. Gerekçesi Türk-İngiliz Tatlıdil Forumu’na katılmak. Tatlı dil filan nedir Allah aşkına! Bari şöyle ‘kodum mu oturturum’ başlıklı bir toplantı ayarlasaydınız. Pardon, ben de karıştırdım: Eyy diye başlayan Kasımpaşa dolaylarından derlenmiş parçalardan oluşan türküler içeride söyleniyordu.
Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Michael Roth, Ankara’da İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i ziyaret ettiğinde AKP medyası demediğini bırakmadı. Abdullah Gül’ün adaylık ihtimali belirdiğinde Kraliçe ile çekilmiş fotoğrafları tozlu raflardan indirildi. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun maruz kaldığı alçakça linç hepsini geride bıraktı. 53 yıllık eşinin İngiliz asıllı olmasını dillerine doladılar. Sudan bir bahaneyle İngiltere’ye kadar gidip hem Kraliçe Elizabeth hem de Başbakan May ile görüşen Erdoğan olunca iş değişiyor. AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Erdoğan, yetmemiş gibi bir de düşünce kuruluşu Chatham House’da konuştu. Aynı yerde konuşma yapan Abdullah Gül ve Kemal Kılıçdaroğlu’na demediğini bırakmayan kalemşörler şimdi tam tersini yazıyor.
Hayatı komplo teorileri pespayeliğinde ele alanların düşeceği komik durum bu. Ama bizim örneğimiz daha çok trajedi. Çünkü ne kalemşörler ne de rakiplerini böyle linç ettiren efendileri içine düştükleri vaziyeti umursuyor. Onlar için tek değer yargısı var: seçmeni ütmek, gemiyi yürütmek.
Ziyaretin şekli ve Erdoğan’ın konuşmalarını da başka birisi yapsa ağız dolusu eleştiri alırdı. ‘Kürtaj(!) yaparken’ laf atanları ‘vatan hainleri ararın 155’ diye tehdit eden yaşlı AKP’li, 15 Temmuz’da İngilizlerin Türkiyeyi işgal edeceğini sanmaya devam edecek. Ama Erdoğan, İngiltere’ye bu konudaki minnetlerini bildiriyor. Sokaktaki vatandaş, yeni Haçlı saldırısının ekonomi ve finans silahıyla gerçekleştiğine inanadursun Erdoğan, İngiltere’de neredeyse kapitülasyon önerdi. İngiliz İmparatorluğu’nun Osmanlı’da 1583’ten itibaren görevlendirdiği büyükelçilerin, uzunca bir süre Levant şirketinin temsilciliğini yaptıklarını ballandıra ballandıra anlattı.
“Türkiye 81 milyonluk iç pazara sahiptir. Genç, dinamik, yetişmiş iş gücümüzle, güçlü alt yapımızla deneyimli özel sektörümüzle bu pazarı daha sizler için cazip hale getirmeye gayret ediyoruz. Ülkemizin konumu sizlere 3-4 saatlik uçuşla bir buçuk milyonluk nüfuslu dev bir pazara ulaşma imkanı sağlıyor. Önümüzdeki dönemde iddialı ve kapsamlı teşvik programlarını yürürlüğe koyduk, yenilerini açıklamak için de hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. Türkiye’nin operasyonel imkanları Birleşik Krallık’ın finans gücü bir araya geldiğinde ortaya çıkacak sinerji iki taraf için de büyük kazanç sağlayacaktır.” Erdoğan yukarıdaki paragrafta kısaca ‘Finansı siz sağlayın biz hamaliyesine gönüllüyüz.” diyor. Rahmetli Necmettin Erbakan’ın tabiriyle emekli imam sakallı Hüsnü ise, küresel güç Türkiye’nin batıyı titrettiği rüyalarını görmeyi sürdürecek.
Rusya ile Şangay flörtünü sürdüren bunları unutmuşçasına Erdoğan “Türkiye olarak Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliğine önem veriyoruz. Terör ve düzensiz göçün sebepleriyle kaynağında mücadele edilmesi konusunda biz kararlıyız.” mesajları da vermiş. Özel kalem müdürü gibi yanından ayırmadığı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın programdaki varlığının sebebi bu cümle olsa gerek.
Önceki Cumhurbaşkanı Gül resmî ziyaret yapmış ve üst düzey protokolle ağırlanmıştı, Erdoğan çaya randevu alıp yemeğe kalan misafir gibiydi. İngiliz medyası ve parlamenterlerin Başbakan May’i hedef alan açıklamaları, ‘tatlı dil forumu’ bahanesinin gerekçesini özetliyor. İngiltere bir yandan su akarken testisini doldurmaya bakıyor, diğer yandan Erdoğan’a kefil durumuna düşmek istemiyor.
Erdoğan için önemli olan o fotoğrafı çektirmek. Altına masal döşenecek medya tetikte bekliyor. Bir de faiz lobisini ‘eyyy’ çekti mi, tertemiz olur, geriye hiç bir leke kalmaz.
[Bülent Korusu] 15.5.2018 [TR724]
Esrarengiz paralar da yetmedi [Semih Ardıç]
Cari açık, diğer bir ifadeyle bir memleketin döviz gelirleri ile döviz mükellefiyeti (ödemeleri) arasındaki fark kapatılamıyor. Bilakis cari açık Mart ayında yeni bir rekor kırdı ve aylık 4,8 milyar dolar olarak gerçekleşti.
2018 senesi Mart ayı itibarıyla Türkiye’nin 12 aylık cari açık tutarı 55,4 milyar dolara tırmandı. Millî gelirin (GSYH) yüzde 6,5’ine tekabül eden bir açığın finanse edilmesinin yegane şartı sermaye girişinin her ne şekilde olursa olsun devam etmesidir.
ASIL REKOR İTHALATTA
Oysa Türkiye ne kendi imkânları ile döviz gelirlerini artırabilecek bir kalkınma modeline geçebildi ne de yabancı sermayeyi cezbedecek bir ‘emniyetli liman’ haline gelebildi.
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ihracat rakamlarını açıklarken ithalata hiç temas etmediği için Türkiye’nin döviz fazlası verdiği zannedilebilir. Oysa mart verileri tam aksine asıl rekorların ithalatta kırıldığını gösteriyor.
Dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı ayına göre 1 milyar 692 milyon dolar arttı. Mart’ta sattığımız mala mukabil 4 milyar 608 milyon dolar daha fazla ithalat yapıldı. Bir ayda 5 milyar dolara yakın dış ticaret açığı.
MART’TA 1,2 MİLYAR DOLAR YERLİ SERMAYE DIŞARI KAÇTI
Cari açık hem aylık hem de senelik tırmanıyor. 2016 senesinin mart ayında 29 milyar dolar iken bu sene 55,4 milyar dolara yükseldi. Aradaki fark 26 milyar dolar.
Buna mukabil yatırım geliri kaleminde açık büyüyor. Mart’ta geçen senenin aynı ayına göre 218 milyon dolar artışla 1 milyar 238 milyon dolar doğrudan yatırım yurt dışına çıktı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) 14 Mayıs’ta ilan ettiği rakamlar her veçheden endişe verici:
*Geçen seneye kıyasla yılın ilk üç ayında cari açık 21,9 milyar dolar arttı. Yüzde 65’lik artış felaketin habercisi.
*Portföy yatırımları, nam-ı diğer sıcak para cenahında 2,5 milyar dolar net çıkış oldu.
*Bankaların uzun vadeli net borçlanması ‘eksi’ye döndü.
*Yatırımları gösteren reel sektörün uzun vadeli borçlanmasının zayıf kaldı.
*Diğer yatırımlarda ise 1,6 milyar dolar çıkış dikkati çekmekte.
*Krediler kısmında yükümlülükler artıyor. Krediler hesabından 1,9 milyar dolar bankaların net ödemeleri için harcanmış.
*Şubat ayındaki ‘açık’ 4.15 milyar dolardan 4.52 milyar dolara revize edildi.
Hasıl-ı kelam mart ayında döviz harcamaları artarken gelirler azaldı. Açığı kapatmak için 2,9 milyar dolar esrarengiz para kullanıldı.
TÜRKİYE’YE ÜÇ AYDA 3,7 MİLYAR DOLAR ESRARENGİZ PARA GİRDİ
Hayli yüksek tutardaki kaynağı belirsiz para girişi (net hata ve noksan kalemi) açığı kapatmaya kâfi gelmeyince TCMB rezervlerinden kullanıldı.
Resmi rezervler mart ayında 4,8 milyar dolar azaldı. Esrarengiz para girişi yılın ilk üç ayında 3,7 milyar doları buldu.
İhracat, turizm, doğrudan yatırım ya da sıcak para kalemlerinde görünmeyen ancak bir şekilde piyasaya girdiği anlaşılan para tutarının 4 milyar dolara yaklaştığı bir dönemde rezervlerin azalması döviz talebinin ne denli yüksek olduğunun emaresidir.
TÜRK LİRASI ÜZERİNDEKİ BASKI ARTACAK
Hem cari dengedeki bozulmanın devam etmesi hem de ‘küresel normalleşme’ denilen ve Türkiye gibi döviz açığı veren piyasalardan sermaye çıkışlarını hızlandıran yeni temayül Türk Lirası (TL) üzerindeki baskıyı artıracak.
Merkez Bankası düne kadar faiz artışı ile döviz piyasasındaki tansiyonu bir nebze düşürebilirdi.
Mamafih cari açığın (muhtemelen 53-55 milyar dolar arasında) millî gelire oranının yüzde 6,5’i aşacağı 2018 senesinde faizde radikal artış olmadan sıcak parayı ikna etmek kolay olmayacak.
ARJANTİN YÜZDE 40 FAİZLE BİLE SICAK PARAYI TUTAMADI
Hatta gelişmekte olan piyasalardan para çıkışı hızlanırsa yüksek oranlı faiz artışı bile netice vermeyebilir.
Arjantin yüzde 40’a yükselttiği halde IMF’den 30 milyar dolar talep etmek mecburiyetinde kaldı.
‘Portföy yatırımları’ diye bilinen sıcak para azalıyorsa, eurobond ihraçlarında geçen yılki ivme yakalanamıyorsa cari açık önümüzdeki aylarda nasıl finanse edilecek?
Hükûmet şu ana kadar bu suâle cevap niteliğinde herhangi bir adım atmadığı gibi bütçe açığını artıracak seçim ekonomisinde karar kıldı.
İhmal edilen iktisadî meselelerin faturası 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçimi müteakip 81 milyondan katbekat çıkacak.
[Semih Ardıç] 15.5.2018 [TR724]
2018 senesi Mart ayı itibarıyla Türkiye’nin 12 aylık cari açık tutarı 55,4 milyar dolara tırmandı. Millî gelirin (GSYH) yüzde 6,5’ine tekabül eden bir açığın finanse edilmesinin yegane şartı sermaye girişinin her ne şekilde olursa olsun devam etmesidir.
ASIL REKOR İTHALATTA
Oysa Türkiye ne kendi imkânları ile döviz gelirlerini artırabilecek bir kalkınma modeline geçebildi ne de yabancı sermayeyi cezbedecek bir ‘emniyetli liman’ haline gelebildi.
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ihracat rakamlarını açıklarken ithalata hiç temas etmediği için Türkiye’nin döviz fazlası verdiği zannedilebilir. Oysa mart verileri tam aksine asıl rekorların ithalatta kırıldığını gösteriyor.
Dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı ayına göre 1 milyar 692 milyon dolar arttı. Mart’ta sattığımız mala mukabil 4 milyar 608 milyon dolar daha fazla ithalat yapıldı. Bir ayda 5 milyar dolara yakın dış ticaret açığı.
MART’TA 1,2 MİLYAR DOLAR YERLİ SERMAYE DIŞARI KAÇTI
Cari açık hem aylık hem de senelik tırmanıyor. 2016 senesinin mart ayında 29 milyar dolar iken bu sene 55,4 milyar dolara yükseldi. Aradaki fark 26 milyar dolar.
Buna mukabil yatırım geliri kaleminde açık büyüyor. Mart’ta geçen senenin aynı ayına göre 218 milyon dolar artışla 1 milyar 238 milyon dolar doğrudan yatırım yurt dışına çıktı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) 14 Mayıs’ta ilan ettiği rakamlar her veçheden endişe verici:
*Geçen seneye kıyasla yılın ilk üç ayında cari açık 21,9 milyar dolar arttı. Yüzde 65’lik artış felaketin habercisi.
*Portföy yatırımları, nam-ı diğer sıcak para cenahında 2,5 milyar dolar net çıkış oldu.
*Bankaların uzun vadeli net borçlanması ‘eksi’ye döndü.
*Yatırımları gösteren reel sektörün uzun vadeli borçlanmasının zayıf kaldı.
*Diğer yatırımlarda ise 1,6 milyar dolar çıkış dikkati çekmekte.
*Krediler kısmında yükümlülükler artıyor. Krediler hesabından 1,9 milyar dolar bankaların net ödemeleri için harcanmış.
*Şubat ayındaki ‘açık’ 4.15 milyar dolardan 4.52 milyar dolara revize edildi.
Hasıl-ı kelam mart ayında döviz harcamaları artarken gelirler azaldı. Açığı kapatmak için 2,9 milyar dolar esrarengiz para kullanıldı.
TÜRKİYE’YE ÜÇ AYDA 3,7 MİLYAR DOLAR ESRARENGİZ PARA GİRDİ
Hayli yüksek tutardaki kaynağı belirsiz para girişi (net hata ve noksan kalemi) açığı kapatmaya kâfi gelmeyince TCMB rezervlerinden kullanıldı.
Resmi rezervler mart ayında 4,8 milyar dolar azaldı. Esrarengiz para girişi yılın ilk üç ayında 3,7 milyar doları buldu.
İhracat, turizm, doğrudan yatırım ya da sıcak para kalemlerinde görünmeyen ancak bir şekilde piyasaya girdiği anlaşılan para tutarının 4 milyar dolara yaklaştığı bir dönemde rezervlerin azalması döviz talebinin ne denli yüksek olduğunun emaresidir.
TÜRK LİRASI ÜZERİNDEKİ BASKI ARTACAK
Hem cari dengedeki bozulmanın devam etmesi hem de ‘küresel normalleşme’ denilen ve Türkiye gibi döviz açığı veren piyasalardan sermaye çıkışlarını hızlandıran yeni temayül Türk Lirası (TL) üzerindeki baskıyı artıracak.
Merkez Bankası düne kadar faiz artışı ile döviz piyasasındaki tansiyonu bir nebze düşürebilirdi.
Mamafih cari açığın (muhtemelen 53-55 milyar dolar arasında) millî gelire oranının yüzde 6,5’i aşacağı 2018 senesinde faizde radikal artış olmadan sıcak parayı ikna etmek kolay olmayacak.
ARJANTİN YÜZDE 40 FAİZLE BİLE SICAK PARAYI TUTAMADI
Hatta gelişmekte olan piyasalardan para çıkışı hızlanırsa yüksek oranlı faiz artışı bile netice vermeyebilir.
Arjantin yüzde 40’a yükselttiği halde IMF’den 30 milyar dolar talep etmek mecburiyetinde kaldı.
‘Portföy yatırımları’ diye bilinen sıcak para azalıyorsa, eurobond ihraçlarında geçen yılki ivme yakalanamıyorsa cari açık önümüzdeki aylarda nasıl finanse edilecek?
Hükûmet şu ana kadar bu suâle cevap niteliğinde herhangi bir adım atmadığı gibi bütçe açığını artıracak seçim ekonomisinde karar kıldı.
İhmal edilen iktisadî meselelerin faturası 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçimi müteakip 81 milyondan katbekat çıkacak.
[Semih Ardıç] 15.5.2018 [TR724]
Akşener ve İnce, Erdoğan’dan ne kadar farklı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Kafadaki kasket kadar, takke veya sarkık bıyık olayını da anlamamışımdır. Veya çember sakalla, badem bıyıkla, başörtüsünü üniformalaştırarak verilmeye çalışılan siyasal mesajları. Siyasi içeriklerin böylesine yüzeysel sembolleştirmelerle kitlelere nakledilmesine gerek duyulmasının sebebi nedir? Muharrem İnce’nin seçim kampanyalarında taktığı kasket, bunları düşünmemin nedeni. İşten eve geri döner dönmez pazen çizgili pijamalarını çekenlerin veya fotoğraf çektirirken takım elbise giyenlerin kültüründe doğal mı karşılamalı yoksa bunu? Elde şakır-şukur tespih akrobasisi yapan bıyığı yeni terlemiş delikanlıların “dayı” olduklarını vurgulamak ve belki de içlerindeki korkuyu bastırmak için bunu yaptıklarını düşünmem nedense yüreğime su serpmiyor. Belki de işkillenmek doğamda vardır, bilmiyorum. Fakat tıpkı yerleşik pro-faşist davranış kalıpları gibi, bu tür semboller üzerinden yürütülen Ortadoğu türevi sembolleştirmeler de rejimin yerleşmesine – hatta esasında var olmasına! – neden oluyor kanısındayım.
Bir diğer önemli nokta, semboller üzerinden konuşmak. Ya da daha ileri giderek, süperlatifler – abartılı ifadeler, mübalağalar – temeline oturan bir işletişim dilini benimsemek. Mesela İnce’nin tekmeci AKP militanından hesap sorma konusundaki kararlılığını ifade ederken “…hesap sormazsam namerdim…” demesi gibi. Oysa basitçe, tekme atma örneğine değinerek, bu gibi vandallıkların yasalar önünde hesap vermesi doğrultusunda gayret edeceğini ifade edebilirdi. Sanırım böyle yalın bir ifadenin seçmene yeterli gelmeyeceğini hissetmiş olmalı. Tıpkı, yıllardır kasket takmadığı halde, cumhurbaşkanı adayı olur olmaz, Karaoğlan misali kasketli bir tür “halk adamı” imajı yaratmaya karar vermesi gibi, ifadelerde de mübalağa yapmaya başlamak, seçim stratejisinden olsa gerek.
Akşener de İnce gibi sembollere fazla değer atfediyor
Belki de birileri “bu halka ulaşmak için doğru şifreleri girmek lazım” diye fısıldıyordur kulağına, bilemem. Dış görünüşün ve dilin siyasette önemsiz olmadığı malum. Toplumsal düzey yükseldikçe, temsilci adaylarının kendilerini olduğu gibi halka sunması oranı yükseliyor. Giyim, üslup, retorik, kişisel tercihler, dine yönelik tutum gibi öğelerin olduğu şekilden saparak seçimle alakalı bir stratejik öğeye dönüşmesi, siyasetin toplumsal beklentilere kanalize olmasından daha çok, toplumu manipüle etmeye yöneliktir. Bu bağlamda avam üsluba kayan ve kıyafetlerini kostümleştiren İnce, esasında kendisini karikatürize etmekte, Erdoğan ve Demirtaş’a göre daha yapay kalmakta, bariz olarak sırıtmakta. Akşener de İnce gibi sembollere daha fazla değer atfediyor, mesela ay-yıldızlı kına gibi, mesela Çillerleşme belirtileri sabit olan “abla” rolü gibi. Yani erkek egemen siyasette, bir erkek gibi hareket ederek cinsiyetsel rolleri alaşağı etmek – ve aslında kadınları özgürleştirici bir söyleme başvurmayı seçmek – yerine, ne yapıyor? Erkek egemen kültürün bir kadın siyasetçiye biçtiği rolden dışarı çıkmıyor. Asena da mitolojide aslında cinsel rolünün dışına çıkmaz: anaç, emziren, bebeğe bakan, lideri yetiştiren dişi kurt. Dişinin ikinci planda, edilgen, pasif, korunmaya muhtaç, görece zayıf olması, Türk mitolojisine de, partisine Kayı izlenimi vermek için İYİ adını veren kafa yapısında da aynı. Yani aradaki binlerce yılda, kadın-erkek ilişkilerinde başladığımız noktaya dönüşü kutsayan bir “muhalif siyasetimiz” var.
Kaç Hakkâri mitingi olması lazım acaba…
Semboller bize bilinçaltı tasavvur ve tahayyüllerini, sosyal “kodları” ve bunlardan hareketle, siyasetin bizi götürebileceği yerleri göstermesi bakımından önemli. Mesela İnce’nin – ve CHP’nin – Selahattin Demirtaş’ı hapishanede ziyaret etmeyi akıllarına getirmeleri için cumhurbaşkanlığı seçimlerini beklemeleri, böyle bir şey. Dahası, içerideki onlarca Kürt milletvekili ve yüze yakın belediye başkanını henüz akıllarına getirmemiş olmaları da bu bağlamda dikkate alınması gereken göstergelerden. Kaç Hakkâri mitingi olması lazım acaba, bu “milli irade” faciasının akıllara gelmesi için, merakımdan soruyorum!
İrrasyonel vaat yarışında da İnce ve Akşener, rol-modelleri Erdoğan’dan geride sayılmaz. İnce’nin üzümün kilosunu 2 doların altına indirmemeye söz vermesi, sanırım Anayasa’nın rafta olmasından da, veya mesela Anayasa Mahkemesi kararlarına riayet edilmemesinden de daha önemli olmalı bugünün Türkiye’sinde. Çiftçiye mazotu 3-3,5 lira arasında vermeyi vaat etmesiyle, içeride keyfi olarak tutulan yüzlercesi gazeteci, binlercesi akademisyen veya öğretmen, on binlerce mahpus düşünce suçlusunun durumları hakkındaki icraat vaatlerini dillendirmemesi arasındaki ince çizgiyi, rejimin yerleşikliğinin artmasıyla (konsolide olmasıyla) alakalı bir nokrada mı okumalıyız? Aklım karıştı! Biz hangi ülkede seçimlere gidiyoruz?
Akşener ve İnce’nin rejimle bir sorunu var mı?
Hangi ülke. Bu önemli bir soru. Zira anayasa yok ortada. OHAL denilen bir fiili rejimde, anayasal devlet tasarımının hiç öngörmediği uygulamaların gün be gün yapıldığı bir ortamda, yargının yürütmenin kucağında olduğu bir atmosferde, YSK’nın bir önceki referandum oy sayım işleminde hile yaptığı bir diyarda gerçekleşecek seçimler. Bu bağlamda belki de üzümün kilogram fiyatı ile mazot taban fiyatı tespiti gibi konular birileri için daha önemli görünebilir, bilemem. Ama bildiğim şu ki, adaylar – sanallıkları bir tarafa bırakılacak bile olsa – baştaki şahıstan ne kadar farklı, bunun irdelenmesi lazım. Sembollerin kullanılması (kasket, kına vs.) ile dil (“FETO” söylemi ve hukuk devletinin sıfırlanması üzerinde durmama gibi) meseleler, en basit siyasi analize bile dâhil edilmesi gereken noktalar.
Ancak Akşener ve İnce gibi adayların cidden rejimle bir sorunu var mıdır? Bu meşru bir sorudur ve sıklıkla, bıkmadan-sıkılmadan sorulmalıdır. Akşener ve İnce, Erdoğan gitse bile mevcut siyaseti çıktığı anayasal yörüngeye oturtamayacak, oturtmayacaktır. Mesela Akşener, bırakın Kürt sorunu hakkında makul siyasi müzakerelere dönmeyi, daha HDP ile ittifak konusuna bile hazır değil. Zaten Türkçülük (Türk faşizmi) üzerine “çadır kurmuş” (alınmasınlar, Asena döneminde de uluyan kurt mitolojilerinde de Türkler göçebe, yani şehir öncesi kültürünü temsil eden bir kavimdir) ideolojisinde de Akşener ve “iyi” partisi, öyle çok da demokrasiyle araları olan bir tablo çizmiyorlar ne yazık ki. Hangimiz daha anti “FETÖCÜ” yarışması yapılsa, Erdoğan, Akşener ve İnce arasında en zayıf Erdoğan kalır. Liberal demokrasiye bağlılık konusunda en kötü notu alma yarışmasında üçü de kafa kafaya gider. Ötekileştirme konusunda her biri kendi mahallesinin en hararetli savunucusu olma yanında, bu mahalleye eleştirel bakan herkesi düşman ilan etme ve şeytanlaştırma konusunda da kıyasıya çekişir. Erdoğan “münafıkları ve dinsizleri”, Akşener “bölücüleri”, yani kültürel özerklik ve anayasal hak davasında olan Kürtleri, İnce ise – tüm kasketli halk adamı, kamyon şoförü Hacı ustanın oğlu kamuflajına karşın – kentli, seküler ve ulusalcı kesimleri, yani beyaz Türkleri temsil ederken, bunun tersi görünümde olan “röportaja kürtaj diyen” ve “göbeğini kaşıyan” kesimi ötekileştirir.
Alternatifimiz nedir o zaman?
Demirtaş’ın kendi mahallesindeki radikalleri normalleştirerek Türkiyeli bir lider olması yönünde işinin kolay olmadığı göz önüne alındığında, karamsarlık artar. 100 bin imzayı bulan Perinçek, sandıkta değil ama devletin derin çekirdeğinde oldukça etkin. Şahsi olmasa da, ideolojisi bakımından. Elbette Maocu-komünist Perinçek değil esas olan. Kemalist-Ulusalcı ve Avrasyacı bir derin yapının sözcülerinden biri olmasından bahsediyorum. Selahattin Demirtaş ikinci turda seçilemez. İkinci tura ikinci olarak kalması da olasılık dışı gibi. Kürtlerin oyu YSK’ya gelmeden berhava olur bu durumda. İkinci Turda da İnce’yi kasketi de kurtarmaz. Kürtlerin katılımı ikinci turda düşer ve bu Erdoğan’a yarar. Kürtler Akşener’e oy verecek değil ya. Partisinin logosu bile faşist etnik bir sembol olan Akşener, “Asena” olarak hangi Kürt’ün iç dünyasının yansımasıdır? Yani seçimde seçmenin önemli bir bölümü, YSK abrakadabrasından önce elimine olur.
Geriye birbirinden farkı olmayan, ceberut devlerin emrine girmekte tereddüt etmeyecek üç aday kalır. Perinçek ve Temel reis, siz bunları geçiniz. Fiili güç yansımasında Perinçek zaten iktidar ortağıdır. Tercihi Erdoğan, ikinci tercihi Akşener’dir. E İnce de Akşener’in yardımcısı olabileceğini söyledi zaten. Yani Erdoğan alternatifi olur. Ama sistemin alternatifi yoktur. Türkiye çıkmaz sokakta. YSK zaten nasılsa oyları “sayacak” (siz anladınız nasıl sayacak!). Tut ki sayım “işi” tutmadı (ki ihtimal çok az), gelecek yeni bir isim – olası olan Akşener – Erdoğan döneminden daha farklı bir Türkiye oluşturamaz. Türkiye’de sorun yapısal. Yüzeysel önlemlerle bu işin içinden çıkmak mümkün değil!
Bu nedenle, kasket, badem bıyık, ay yıldızlı kına, sarkık bıyık, envai çeşit Üçüncü Dünya vaadi, namus üzerine, şeref üzerine edilen yeminler, elde tespih, ağızda mahalle jargonu – tüm bunlar semboller dünyasında hangi yolda olunduğunun açık göstergeleri. Bence sokak ortasında “kürtaj” yapılan amca bile gayet net biliyor bunları.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.5.2018 [TR724]
Bir diğer önemli nokta, semboller üzerinden konuşmak. Ya da daha ileri giderek, süperlatifler – abartılı ifadeler, mübalağalar – temeline oturan bir işletişim dilini benimsemek. Mesela İnce’nin tekmeci AKP militanından hesap sorma konusundaki kararlılığını ifade ederken “…hesap sormazsam namerdim…” demesi gibi. Oysa basitçe, tekme atma örneğine değinerek, bu gibi vandallıkların yasalar önünde hesap vermesi doğrultusunda gayret edeceğini ifade edebilirdi. Sanırım böyle yalın bir ifadenin seçmene yeterli gelmeyeceğini hissetmiş olmalı. Tıpkı, yıllardır kasket takmadığı halde, cumhurbaşkanı adayı olur olmaz, Karaoğlan misali kasketli bir tür “halk adamı” imajı yaratmaya karar vermesi gibi, ifadelerde de mübalağa yapmaya başlamak, seçim stratejisinden olsa gerek.
Akşener de İnce gibi sembollere fazla değer atfediyor
Belki de birileri “bu halka ulaşmak için doğru şifreleri girmek lazım” diye fısıldıyordur kulağına, bilemem. Dış görünüşün ve dilin siyasette önemsiz olmadığı malum. Toplumsal düzey yükseldikçe, temsilci adaylarının kendilerini olduğu gibi halka sunması oranı yükseliyor. Giyim, üslup, retorik, kişisel tercihler, dine yönelik tutum gibi öğelerin olduğu şekilden saparak seçimle alakalı bir stratejik öğeye dönüşmesi, siyasetin toplumsal beklentilere kanalize olmasından daha çok, toplumu manipüle etmeye yöneliktir. Bu bağlamda avam üsluba kayan ve kıyafetlerini kostümleştiren İnce, esasında kendisini karikatürize etmekte, Erdoğan ve Demirtaş’a göre daha yapay kalmakta, bariz olarak sırıtmakta. Akşener de İnce gibi sembollere daha fazla değer atfediyor, mesela ay-yıldızlı kına gibi, mesela Çillerleşme belirtileri sabit olan “abla” rolü gibi. Yani erkek egemen siyasette, bir erkek gibi hareket ederek cinsiyetsel rolleri alaşağı etmek – ve aslında kadınları özgürleştirici bir söyleme başvurmayı seçmek – yerine, ne yapıyor? Erkek egemen kültürün bir kadın siyasetçiye biçtiği rolden dışarı çıkmıyor. Asena da mitolojide aslında cinsel rolünün dışına çıkmaz: anaç, emziren, bebeğe bakan, lideri yetiştiren dişi kurt. Dişinin ikinci planda, edilgen, pasif, korunmaya muhtaç, görece zayıf olması, Türk mitolojisine de, partisine Kayı izlenimi vermek için İYİ adını veren kafa yapısında da aynı. Yani aradaki binlerce yılda, kadın-erkek ilişkilerinde başladığımız noktaya dönüşü kutsayan bir “muhalif siyasetimiz” var.
Kaç Hakkâri mitingi olması lazım acaba…
Semboller bize bilinçaltı tasavvur ve tahayyüllerini, sosyal “kodları” ve bunlardan hareketle, siyasetin bizi götürebileceği yerleri göstermesi bakımından önemli. Mesela İnce’nin – ve CHP’nin – Selahattin Demirtaş’ı hapishanede ziyaret etmeyi akıllarına getirmeleri için cumhurbaşkanlığı seçimlerini beklemeleri, böyle bir şey. Dahası, içerideki onlarca Kürt milletvekili ve yüze yakın belediye başkanını henüz akıllarına getirmemiş olmaları da bu bağlamda dikkate alınması gereken göstergelerden. Kaç Hakkâri mitingi olması lazım acaba, bu “milli irade” faciasının akıllara gelmesi için, merakımdan soruyorum!
İrrasyonel vaat yarışında da İnce ve Akşener, rol-modelleri Erdoğan’dan geride sayılmaz. İnce’nin üzümün kilosunu 2 doların altına indirmemeye söz vermesi, sanırım Anayasa’nın rafta olmasından da, veya mesela Anayasa Mahkemesi kararlarına riayet edilmemesinden de daha önemli olmalı bugünün Türkiye’sinde. Çiftçiye mazotu 3-3,5 lira arasında vermeyi vaat etmesiyle, içeride keyfi olarak tutulan yüzlercesi gazeteci, binlercesi akademisyen veya öğretmen, on binlerce mahpus düşünce suçlusunun durumları hakkındaki icraat vaatlerini dillendirmemesi arasındaki ince çizgiyi, rejimin yerleşikliğinin artmasıyla (konsolide olmasıyla) alakalı bir nokrada mı okumalıyız? Aklım karıştı! Biz hangi ülkede seçimlere gidiyoruz?
Akşener ve İnce’nin rejimle bir sorunu var mı?
Hangi ülke. Bu önemli bir soru. Zira anayasa yok ortada. OHAL denilen bir fiili rejimde, anayasal devlet tasarımının hiç öngörmediği uygulamaların gün be gün yapıldığı bir ortamda, yargının yürütmenin kucağında olduğu bir atmosferde, YSK’nın bir önceki referandum oy sayım işleminde hile yaptığı bir diyarda gerçekleşecek seçimler. Bu bağlamda belki de üzümün kilogram fiyatı ile mazot taban fiyatı tespiti gibi konular birileri için daha önemli görünebilir, bilemem. Ama bildiğim şu ki, adaylar – sanallıkları bir tarafa bırakılacak bile olsa – baştaki şahıstan ne kadar farklı, bunun irdelenmesi lazım. Sembollerin kullanılması (kasket, kına vs.) ile dil (“FETO” söylemi ve hukuk devletinin sıfırlanması üzerinde durmama gibi) meseleler, en basit siyasi analize bile dâhil edilmesi gereken noktalar.
Ancak Akşener ve İnce gibi adayların cidden rejimle bir sorunu var mıdır? Bu meşru bir sorudur ve sıklıkla, bıkmadan-sıkılmadan sorulmalıdır. Akşener ve İnce, Erdoğan gitse bile mevcut siyaseti çıktığı anayasal yörüngeye oturtamayacak, oturtmayacaktır. Mesela Akşener, bırakın Kürt sorunu hakkında makul siyasi müzakerelere dönmeyi, daha HDP ile ittifak konusuna bile hazır değil. Zaten Türkçülük (Türk faşizmi) üzerine “çadır kurmuş” (alınmasınlar, Asena döneminde de uluyan kurt mitolojilerinde de Türkler göçebe, yani şehir öncesi kültürünü temsil eden bir kavimdir) ideolojisinde de Akşener ve “iyi” partisi, öyle çok da demokrasiyle araları olan bir tablo çizmiyorlar ne yazık ki. Hangimiz daha anti “FETÖCÜ” yarışması yapılsa, Erdoğan, Akşener ve İnce arasında en zayıf Erdoğan kalır. Liberal demokrasiye bağlılık konusunda en kötü notu alma yarışmasında üçü de kafa kafaya gider. Ötekileştirme konusunda her biri kendi mahallesinin en hararetli savunucusu olma yanında, bu mahalleye eleştirel bakan herkesi düşman ilan etme ve şeytanlaştırma konusunda da kıyasıya çekişir. Erdoğan “münafıkları ve dinsizleri”, Akşener “bölücüleri”, yani kültürel özerklik ve anayasal hak davasında olan Kürtleri, İnce ise – tüm kasketli halk adamı, kamyon şoförü Hacı ustanın oğlu kamuflajına karşın – kentli, seküler ve ulusalcı kesimleri, yani beyaz Türkleri temsil ederken, bunun tersi görünümde olan “röportaja kürtaj diyen” ve “göbeğini kaşıyan” kesimi ötekileştirir.
Alternatifimiz nedir o zaman?
Demirtaş’ın kendi mahallesindeki radikalleri normalleştirerek Türkiyeli bir lider olması yönünde işinin kolay olmadığı göz önüne alındığında, karamsarlık artar. 100 bin imzayı bulan Perinçek, sandıkta değil ama devletin derin çekirdeğinde oldukça etkin. Şahsi olmasa da, ideolojisi bakımından. Elbette Maocu-komünist Perinçek değil esas olan. Kemalist-Ulusalcı ve Avrasyacı bir derin yapının sözcülerinden biri olmasından bahsediyorum. Selahattin Demirtaş ikinci turda seçilemez. İkinci tura ikinci olarak kalması da olasılık dışı gibi. Kürtlerin oyu YSK’ya gelmeden berhava olur bu durumda. İkinci Turda da İnce’yi kasketi de kurtarmaz. Kürtlerin katılımı ikinci turda düşer ve bu Erdoğan’a yarar. Kürtler Akşener’e oy verecek değil ya. Partisinin logosu bile faşist etnik bir sembol olan Akşener, “Asena” olarak hangi Kürt’ün iç dünyasının yansımasıdır? Yani seçimde seçmenin önemli bir bölümü, YSK abrakadabrasından önce elimine olur.
Geriye birbirinden farkı olmayan, ceberut devlerin emrine girmekte tereddüt etmeyecek üç aday kalır. Perinçek ve Temel reis, siz bunları geçiniz. Fiili güç yansımasında Perinçek zaten iktidar ortağıdır. Tercihi Erdoğan, ikinci tercihi Akşener’dir. E İnce de Akşener’in yardımcısı olabileceğini söyledi zaten. Yani Erdoğan alternatifi olur. Ama sistemin alternatifi yoktur. Türkiye çıkmaz sokakta. YSK zaten nasılsa oyları “sayacak” (siz anladınız nasıl sayacak!). Tut ki sayım “işi” tutmadı (ki ihtimal çok az), gelecek yeni bir isim – olası olan Akşener – Erdoğan döneminden daha farklı bir Türkiye oluşturamaz. Türkiye’de sorun yapısal. Yüzeysel önlemlerle bu işin içinden çıkmak mümkün değil!
Bu nedenle, kasket, badem bıyık, ay yıldızlı kına, sarkık bıyık, envai çeşit Üçüncü Dünya vaadi, namus üzerine, şeref üzerine edilen yeminler, elde tespih, ağızda mahalle jargonu – tüm bunlar semboller dünyasında hangi yolda olunduğunun açık göstergeleri. Bence sokak ortasında “kürtaj” yapılan amca bile gayet net biliyor bunları.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.5.2018 [TR724]
Yolun sonu… [Bülent Keneş]
Yolun sonu çoğunlukla tutulan yolun kaderiyle mütenasiptir. Su testisi su yolunda kırıldığı gibi kılıçla yaşayan da kılıça ölür. Haramı/haramiliği, zulmü/zalimliği karakterleri haline getirenlerin akıbeti genelde müstahaklarıyla mütenasiptir. Hitler’in, Çavuşesku’nun, Markos’un, Saddam Hüseyin’in, Kaddafi’nin ve daha nice zalimlerin sonu ibretlik olmuştur. Niyeti hayır olmayanların akibetlerinin rezillik olduğu defalarca görülmüştür. Her ne kadar her film bir mutlu sonla bitmese de tarih zulüm ve haramilikle abad olanların ahirlerinin berbat olduğunun sayısız örnekleriyle doludur.
Bu kervana son olarak Malezya’nın önceki Başbakanı da katıldı. 1981-2003 yılları arasında 22 yıl başbakanlık yaptıktan sonra muhalefet saflarında yeniden siyasete dönen 92 yaşındaki Mahattir Muhammed’in seçimlerle alaşağı ettiği siyasetteki eski talebesi sadece seçimleri ve makamını kaybetmekle kalmadı. Halktan çaldıklarıyla yeniden dünyanın diline düştü. İktidardan düşer düşmez hakkında hemen yurtdışı yasağı getirilen sakıt başbakan, şimdi nasıl yaşadıysa öyle bir sonun arifesinde bulunuyor.
Bu sakıt başbakanın adı bizim ülkenin baş haramisi gibi üç kelimeden oluşmuyor. Ülke geleneklerine uygun olarak isminin önüne gelen türlü ünvanlarla birlikte “Dato Siri Hac Muhammad Necib bin Tun Hac Abdul Razak” diye anılıyor. Yazı boyunca biz kendisinden hep kısaca “Necib” diye bahsedeceğiz. Necib’in bizim meşhur harami gibi yokluktan bolluğa, görmemişlikten görgüsüzlüğe evrilen bir hayatı yok. Üstelik hayatının hiçbir döneminde sistem tarafından dışlanmamış. Bu dışlanmışlığın yol açtığı türlü komplekslerden muzdarip olmamış. Tam tersine, hep sistemin göbeğinde yer almış bir aileden geliyor. Ne yokluk görmüş, ne de aşağılık kompleksleriyle görgüsüzlüğün harmanlandığı bir eziklik.
GÖRMÜŞ GEÇİRMİŞ, ÇALMIŞ ÇIRPMIŞ NECİB İÇİN SONUN BAŞLANGICI
Malezya’nın 2. Başbakanı Abdul Razak Hüseyin’in en büyük oğlu. Ülkenin 3. Başbakanı Hüseyin Onn’un yeğeni. Belli ki ailesi sayesinde şahsi ikbali de çok erken bir yaşta bulmuş. 1976’de 23 yaşındayken milletvekili olmuş. 1982-1986 yılları arasında Pahang eyaletinde başbakanlık yapmış. 1986’da Mahattir Muhammed’in federal hükümetinde Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı konumuna getirilmiş. 1980’ler ve 1990’lar boyunca da, aralarında savunma ve eğitim bakanlıklarının da bulunduğu, kabinede çeşitli görevler üstlenmiş. Mahattir Muhammed ve bugüne kadar ki tüm diğer iktidarlar gibi Birleşik Malay Ulusal Örgütü (UMNO) sayesinde iktidara gelen Abdullah Ahmed Bedevi hükümetinde başbakan yardımcılığı yapmış. UMNO’yu da kapsayan Barisan Nasional’in başına geçip 2009’da ülkenin 6. başbakanı olarak iktidara oturmuş.
Bugün kendisini alaşağı eden Mahattir Muhammed, Necib’in yolsuzluklarının ayyuka çıktığı 2013’e kadar kendisine sadece destek vermekle kalmamış danışmanlığını da yapmış. Desteğini çekince de bununla yetinmemiş Mahattir Muhammed, ilerleyen yaşına hiç aldırmadan muhalefetteki Pakatan Harapan’a (Umut İttifakı) katılarak bir zamanlar liderliğini yaptığı yenilgi yüzü görmemiş UMNO’yla birlikte yolsuzluk skandalları ve bu skandalların üzerini örtmek için giriştiği hukuksuzluklarla anılan eski talebisi Necib’i 92 yaşında alaşağı etmeyi başardı.
Şüphesiz Mahattir Muhammed’in bu başarısında 5 muhalefet partisi ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin biraraya gelerek 2005 yılında oluşturduğu Bersih (Malayca’da “temiz” anlamına geliyor) adı verilen taban hareketinin katkısı büyük. Temiz ve adil seçimler için faaliyet gösteren Bersih’in belki de en önemli başarısı, 60 yıldır ülkeyi yöneten UMNO’ya dayanmasına rağmen, Necib’i devirmek oldu. Şüphesiz ki partiler üstü bu hareketten Türkiye’deki bin parçalı muhalefetin çıkarması gereken ciddi dersler var.
Mahattir Muhammed’in ahir ömründe tekrar oturduğu başbakanlık koltuğundaki ilk icraatı ise, Necib ve ailesine ülkeden çıkma yasağı koymak oldu. Necib’in iktidarı döneminde adının karıştığı yolsuzluk iddialarının üzerine gitmek ise belli ki yeni hükümetin ilk işi olacak. Mahattir Muhammed, bunu da hırsızlık ve yolsuzluklarının üzerine gittikleri için Necib’in, tıpkı kankası Erdoğan gibi, görevden aldığı savcıları ve polisleri kullanarak yapacak gibi. Mahattir Muhammed, daha şimdiden önceki döneme ait hiçbir belgenin yok edilmemesi talimatını verdi bile.
2013: HARAMİLİK TARİHİNİN CİDDİ BİR CİLVESİ OLSA GEREK
Necib’i iktidardan eden yolsuzluk iddialarına temel oluşturan skandalın önemli dönüm noktalarından birinin 2013 yılına denk gelmesi haramilik tarihinin ciddi bir cilvesi olsa gerek. Hikaye yeni değil. Necib, 2009’da iktidara gelir gelmez resmi bir devlet kurumu niteliğindeki Malezya Yatırım Firması 1MDB’yi kurmuş ve başkanlığını da şahsen üstlenmişti. Necib, ilerleyen yıllarda Malezya ekonomisinin görünümünü de bozan borçlanma yoluyla oluşturduğu 42 milyar ringitlik (11,1 milyar dolar) 1MDB fonundan 2,672 milyar (700 milyon dolar) ringiti doğrudan kendi hesabına aktarmakla suçlanıyor. Her ne kadar Erdoğan Türkiyesi kadar olmasa da Malezya medyası da yeterince özgür olmadığından olsa gerek, Necib’in yolsuzluklarına dair haberler hep uluslararası medyada yer aldı. Skandal ilk olarak, 2 Temmuz 2015 tarihinde Amerikan Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin bir haberiyle patlak verdi. Bu haberi Necib’e yönelik yaygın istifa talepleri takip etti.
17/25 Aralık 2013 örneğinde de görüldüğü gibi, Necib’in bu skandal karşısındaki tavrı kendi halkını soyan benzer bütün haramilerin tavrı gibi oldu. Yolsuzluk iddialarını yalanladı ve WSJ’ye bu haberinden dolayı dava açacağını duyurdu. Ama her nedense (!) Necib, WSJ’ye bu davayı hiçbir zaman aç(a)madı. Necib’in hırsızlığına dair iddiaların Malezya ekonomisine bedeli ise ağır oldu. Ringit dolar karşısında ciddi değer kaybetti.
WSJ, fikri takiple, 6 Temmuz 2015 günü ilk haberini destekleyen yeni bir haber yaparak 1MDB fonlarından Necib’in şahsi hesabına aktarılan 700 milyon dolarlık meblağa dair bazı belgeler yayınladı. Bu dökümanların Mart 2013, Aralık 2014 ve Şubat 2015 tarihlerine ait olduğu görüldü.
WSJ’nin iddialarını araştıran bir komisyon, 10 Temmuz 2015’te Necib’in AmBank Islamic’teki hesaplarını gazetenin haberinden önce kapattığını duyurdu. Ancak bu yolla, yüklü para transferleri yapıldığı söylenen Necib’e ait iki hesabı doğrulamış oldu. Komisyon, kime ait olduğu bilinmeyen aynı bankadaki 6 hesabın daha aynı tarihlerde dondurulduğunu duyurdu.
NECİP TÜRK MİLLETİNDE GÖRÜLMEYENİ NECİB’İN MALEZYA’SINDA GÖRDÜK
Bunun üzerine Erdoğan’ın yaygın hırsızlık ve yolsuzlukları karşısında necip Türk milleti arasında rastlanılmayan bir durum Necib’in soyduğu Malezya’da yaşandı. Bazı kabine üyeleri Necib’in yolsuzluk skandalını ele alış tarzından rahatsız oldu. Bunlar arasında Başbakan Yardımcısı Muhyiddin Yasin’in yanısıra Necib’e danışmanlık yapan Mahattir Muhammed de vardı. Necib, Yasin’i ve ayyuka çıkan yolsuzluklarından dolayı kendisini eleştiren bazı diğer bakanları derhal görevden uzaklaştırdı.
Bununla da yetinmedi. Belki yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlıkta suç üştü yakalanmış Erdoğan kadar cüretkar ve hızlı olmasa da, yolsuzluk iddialarını araştıracak birimleri hızla görevden aldı. Kendi çizgisinde oluşturulan Malezya Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu, 3 Ağustos 2015’te yaptığı açıklamada Necib’in hesaplarındaki 2,6 milyar ringitlik meblağı doğruladı. Ancak, bu paranın 1MDB’den değil, bağışçılardan geldiğini duyurdu. Sözkonusu açıklamanın neden bu kadar geç yapıldığı ve bu bağışçıların kimler olduğunun hala açıklamamış olması Necib hakkındaki şüpheleri daha da artırdı.
Necib’e yakın isimlerden biri, bu paranın IŞİD’e karşı verdiği mücadeleye bir teşekkür olarak Suudi Arabistan tarafından gönderildiğini söyledi. Hikayeye göre, Suudi Arabistan UMNO’ya ya da hükümete değil doğrudan kendisine bağışlandığı için Necib’in şahsi banka hesabına gönderilmişti. Erdoğan’ın Rahmi Koç’un ifadesiyle daha 2001 yılındayken bile 1 milyar doları bulan şahsi servetini ve gemiciklerini dayandırdığı sünnet takılarını çağrıştıran bu aptalca izahata tabii ki kimse itibar etmedi.
Hiçbir AKP’liye nasip olmayan bir şahsiyet sergileyen Necib’in kendi partisinden Anina Saaduddin isimli bir kadın milletvekili, görevini kötüye kullandığı, bağışlanan fonların(!) belgelerini ve bu bağışı nasıl kullandığını açıklamamak suretiyle parti üyelerini aldattığı gerekçesiyle hem Necib hem de parti sekreteri hakkında dava açtı. Böylece kendisine “AK” diyen bizim ülkedeki yoz iktidar partisinde esamisine rastlanmayan ahlaki bir tavır sergiledi.
NECİB DE HARAMİLERİN ŞAHIYLA AYNI TAKTİKLERİ UYGULAMIŞ
Saaduddin, yaptığı suç duyurusunda, tıpkı bizim harami gibi, Necib’in de hırsızlığının hesabını vermekten kaçınmak için bu konuyu sorun eden UMNO üyelerini ve kamu görevlilerini tasfiyeyle tehdit ettiğini de dile getiriyordu. Türkiye’de benzerine rastlanmayan bir milletvekilliği sergileyen Saaduddin, ayrıca bir Singapur bankasında Necib’in sahsi hesabında bulunan 650 milyon dolara el konulmasını ve sebep olduğu zararların tazmin edilmesini de talep ediyordu.
Necib’in 1MDB merkezli yolsuzluk skandalı kısa süre içerisinde pek çok ülkenin konuyla alakalı soruşturmalar açmasına yol açtı. Bu ülkeler arasında ABD, İsviçre, Singapur, Hong Kong, Birleşik Arap Emirlikleri, Şeyseller ve Lüksemburg da yer aldı. 21 Eylül 2015 günü New York Times gazetesinde çıkan bir haberde, ABD’nin Necib ve yakın adamları hakkında bir soruşturma başlattığını duyurdu. Soruşturmanın 681 milyon dolarlık banka hesabının yanı sıra özellikle Necib’in üvey evladı Rıza Aziz ya da başka yakınları üzerinden kurduğu tabela şirketleri aracılığıyla ABD’de satın aldığı mülkler üzerinde yoğunlaştığı kaydedildi.
Tüm bunlara karşılık Necib’in cevabı, tıpkı haramilerin şahı Erdoğan’ın yaptığı gibi, kendi elleriyle özel olarak göreve getirdiği bir başsavcı üzerinden kendisini aklamak(!) oldu. Necib, 2015 yılında Yolsuzluk Komisyonu’na başkanlık ederken “hiçbir usulsüzlüğe rastlanmamıştır” diyerek kendisini aklayan Muhammed Apandi Ali’yi, 2015 Ağustos’unda alelacele görevden el çektirdiği Başsavcı Abdul Gani Patail’in yerine Başsavcı atadı. Muhammed Apandi Ali de gereğini yaptı ve 26 Ocak 2016’da Necib’in banka hesabına yatırılan paraya ilişkin soruşturmayı kapattı.
Bu yeni başsavcı da, sanki çok normal bir şeymiş gibi, (Malezya’da “o paralar imam-hatip içindi” palavrası tutmayacağı için) paraların Suudi Kraliyet Ailesi’nin bağışı olduğu iddiasını tekrarlıyordu. Ancak, bu tuhaf iddia bile Suudi dışişleri ve maliye bakanlıkları tarafından yalanlandı. Bu arada, 61 milyon doları hariç olmak üzre, yani sözkonusu paranın 620 milyon dolarlık kısmının Necib tarafından Suudilere iade edildiği iddiası da dolaşıma sokulmuştu. Necib ise, tamamen manüple ettiği şikeli soruşturmanın çakma sonuçlarını alkışlayarak hakkındaki yolsuzluk iddialarını yalanlayan bir propaganda yürütmeye başladı.
EMİNE HANIM’IN KULAKLARI ÇINLASIN!..
Yolsuzluk iddiaları, 28 Mart 2016 tarihinde bir Avustralya televizyonunun belgesel programı ile yeniden alevlendi. Bunu WSJ, Time ve diğer bazı etkili yayın organlarının haberleri takip etti. Bu haberlerin odağında Necib ve güzide eşi Rosmah Mansor’un (Emine Hanım’ın kulakları çınlasın) yurtdışı seyahatleri sırasında yaptıkları 15 milyon dolarlık lüks harcamalar yer alıyordu. Mansor’un 25 Aralık 2014’te Hawaii, Honolulu’daki bir Channel mağazasında tek seferde yaptığı 130,625 dolarlık alışveriş de bu harcamalardan biriydi. Bunlar yetmezmiş gibi Necib’in oğlu Mohd Nazifuddin Necib’in ismine bir de Panama Papers’ta rastlanmasın mı?..
2016 Temmuz ayında ABD Adalet Bakanlığı, 1MDB fonlarının istismar edilerek ABD’de alınan 1 milyar dolar değerindeki varlıklara el konulması için bir dava açtı. 1MDB’yi kontrol ettiği söylenen ve “1 numaralı Malezya Yetkilisi” şeklinde kodlanan davanın baş şüphelisinin ismi dava dosyasında bu şekilde 30 kere tekrarlandı. Dava dosyasına göre 1MDB’nın 681 milyon doları 21 ve 25 Mart 2013’te Singapur’daki Falcon Bank aracılığıyla hortumlanmıştı. “1 numaralı Malezya Yetkilisi”nin Necib olduğu ilerleyen günlerde yine kendi hükümetinin yetkilileri tarafından ifade edilecekti.
ABD Adalet Bakanlığı, 2016 Temmuz’unda açılan davanın devamı olarak 1MDB’nin çalınan paralarının aklanması yoluyla ABD; İngiltere ve İsviçre’de elde edilen mal varlıklarına el konulmasına yönelik bir süreç başlattı. Bu kapsamda 1MDB yolsuzluğu ile ilintili olduğu gerekçesiyle lüks bir yata Bali açıklarında FBI adına el konuldu. Ayrıca 7 Mart 2018 günü Kaliforniya mahkemeleri, 1MDB’den hortumlanan parayla finanse edilen “Wall Street Kurdu” isimli filmin uzlaşı arayışındaki yapımcısıyla 60 milyon dolar ödemesi kaydıyla anlaştı.
Mahattir Muhammed, geçmişte aralıksız 22 yıl yaptığı başbakanlık görevine, bu pazartesi günü yeniden resmen başladı. Mahattir Muhammed’in göreve başlaması Necib için sonun başlangıcı oldu. Türkiye’de ise arsız, hırsız, harami yolsuzların hayasız yolculukları halen sürüyor. Öyle görünüyor ki, ardına görülmedik kepazelikler bıraktığı rezilliklerle dolu bir yolda arsız hayasız yolculuğunun devam etmesi için İslamofaşist Erdoğan rejiminin yapmayacağı hiçbir şey bulunmuyor. Şimdilerde, yaşananlardan İllalah etmiş toplumun önemli bir kesimi umutlarını 24 Haziran’daki seçimlere bağlamış durumda. Oysa ne adil, ne açık, ne de özgür olma ihtimali bulunan bu seçimlerden Erdoğan için yolun sonunu getirecek herhangi bir sonuç çıkma ihtimali yok. Olmaz ama olur da böyle bir sonuç çıksa bile, Erdoğan’ın Necib’in gösterdiği kadar dahi medeni bir tavır gösterme şansı bulunmuyor.
ERDOĞAN’IN HAK ETTİĞİ MUKADDER SON, YOLUYLA MÜTENASİP OLACAK
Muhtemeldir ki, 17/25 Aralık 2013’te patlak veren yolsuzluk ve rüşvet skandalından hemen sonra, önceden planlanmamış olduğu halde alelacele bir uzak doğu gezisine çıkan ve bu kapsamında Malezya’ya da uğrayan Erdoğan’ın çaldığı paraların da Necib’in nesebi gayrı sahih paralarının hikayesi ile bir ilintisi bulunuyor. Tıpkı o kirli paralarla Malezyalı kılığına girmiş bazı şirketlerin Türkiye’de yaptığı büyük satın almaların alakasının bulunduğu gibi.
Bütün yaşananlara ve uğruna ahlakı, hukuku, demokrasiyi, ülkeyi, devleti sıfırlamasına rağmen etkilerini bir türlü sıfırlamayı beceremediği 17/25 Aralık rezaleti, yolun sonuna geldiğinde Erdoğan’ın utanç hikayesinin yine en önemli parçası olacak. Evet, bu rezalet Erdoğan’ın ibretlik hikayesinde 15 Temmuz’dan bile hayati bir yere sahip. Niye mi? Çünkü, neticede 15 Temmuz da o büyük rezaletin üstünü örtmek için kurgulanan kanlı bir komplodan ibaret de ondan…
Erdoğan için 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalının ne kadar ölümcül olduğunu 15 Temmuz çakma darbesi ile ilişkilendirilen kim varsa hepsini her gün mahkemelere çıkartmasına rağmen 17/25 Aralık soruşturmasında yer alanları kasti bir sessizliğe mahkum etmesinden de anlamak mümkün. Kendisine dünya tarihinin gelmiş geçmiş en yavuz hırsızı unvanını kazandıracak şekilde devleti ve yargıyı tarumar ederek iktidara yapışan Erdoğan’ın, 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını gerçekleştiren savcı, hakim ve polislerin mahkemeye çıkarılmasında ve yargılanmalarında bu kadar yavaş hareket etmesi de, asıl korkusunu ele veriyor.
17/25 Aralık’ın üzerinden on yıllar bile geçse, faili olduğu belgeli, kanıtlı kepazeliklerin kolay kolay sıfırlanamayacağını o da çok iyi biliyor. Ne demek istediğim, Yakup Saygılı başta olmak üzere o skandalın ortaya çıkarılmasında rol alan polislerin, savcıların ve hakimlerin mahkeme salonlarında yapacakları ifşaatları düşünülecek olursa sanırım daha iyi anlaşılabilir.
Necib, belki de bizim baş haramiye özenerek yaptığı hırsızlıkların üzerinden daha birkaç yıl geçmeden hak ettiği sonun eşiğine geldi çattı. Çalıp çırpıp, rüşvet almakla kalmayıp elini yüzünü kana da bulayan Erdoğan’ın haydutlukları elbette ki Necib’inkilerle mukayese edilemez. Bu yüzden Erdoğan’ın yolun sonuna gelmesi de kendi yolunun doğasına uygun olacak. Erişilmesi daha fazla zaman alacak olsa da Erdoğan’ın hak ettiği sonun haramilik ve zulümlerdeki kalibresiyle mütenasip olacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın.
[Bülent Keneş] 15.5.2018 [TR724]
Bu kervana son olarak Malezya’nın önceki Başbakanı da katıldı. 1981-2003 yılları arasında 22 yıl başbakanlık yaptıktan sonra muhalefet saflarında yeniden siyasete dönen 92 yaşındaki Mahattir Muhammed’in seçimlerle alaşağı ettiği siyasetteki eski talebesi sadece seçimleri ve makamını kaybetmekle kalmadı. Halktan çaldıklarıyla yeniden dünyanın diline düştü. İktidardan düşer düşmez hakkında hemen yurtdışı yasağı getirilen sakıt başbakan, şimdi nasıl yaşadıysa öyle bir sonun arifesinde bulunuyor.
Bu sakıt başbakanın adı bizim ülkenin baş haramisi gibi üç kelimeden oluşmuyor. Ülke geleneklerine uygun olarak isminin önüne gelen türlü ünvanlarla birlikte “Dato Siri Hac Muhammad Necib bin Tun Hac Abdul Razak” diye anılıyor. Yazı boyunca biz kendisinden hep kısaca “Necib” diye bahsedeceğiz. Necib’in bizim meşhur harami gibi yokluktan bolluğa, görmemişlikten görgüsüzlüğe evrilen bir hayatı yok. Üstelik hayatının hiçbir döneminde sistem tarafından dışlanmamış. Bu dışlanmışlığın yol açtığı türlü komplekslerden muzdarip olmamış. Tam tersine, hep sistemin göbeğinde yer almış bir aileden geliyor. Ne yokluk görmüş, ne de aşağılık kompleksleriyle görgüsüzlüğün harmanlandığı bir eziklik.
GÖRMÜŞ GEÇİRMİŞ, ÇALMIŞ ÇIRPMIŞ NECİB İÇİN SONUN BAŞLANGICI
Malezya’nın 2. Başbakanı Abdul Razak Hüseyin’in en büyük oğlu. Ülkenin 3. Başbakanı Hüseyin Onn’un yeğeni. Belli ki ailesi sayesinde şahsi ikbali de çok erken bir yaşta bulmuş. 1976’de 23 yaşındayken milletvekili olmuş. 1982-1986 yılları arasında Pahang eyaletinde başbakanlık yapmış. 1986’da Mahattir Muhammed’in federal hükümetinde Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı konumuna getirilmiş. 1980’ler ve 1990’lar boyunca da, aralarında savunma ve eğitim bakanlıklarının da bulunduğu, kabinede çeşitli görevler üstlenmiş. Mahattir Muhammed ve bugüne kadar ki tüm diğer iktidarlar gibi Birleşik Malay Ulusal Örgütü (UMNO) sayesinde iktidara gelen Abdullah Ahmed Bedevi hükümetinde başbakan yardımcılığı yapmış. UMNO’yu da kapsayan Barisan Nasional’in başına geçip 2009’da ülkenin 6. başbakanı olarak iktidara oturmuş.
Bugün kendisini alaşağı eden Mahattir Muhammed, Necib’in yolsuzluklarının ayyuka çıktığı 2013’e kadar kendisine sadece destek vermekle kalmamış danışmanlığını da yapmış. Desteğini çekince de bununla yetinmemiş Mahattir Muhammed, ilerleyen yaşına hiç aldırmadan muhalefetteki Pakatan Harapan’a (Umut İttifakı) katılarak bir zamanlar liderliğini yaptığı yenilgi yüzü görmemiş UMNO’yla birlikte yolsuzluk skandalları ve bu skandalların üzerini örtmek için giriştiği hukuksuzluklarla anılan eski talebisi Necib’i 92 yaşında alaşağı etmeyi başardı.
Şüphesiz Mahattir Muhammed’in bu başarısında 5 muhalefet partisi ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin biraraya gelerek 2005 yılında oluşturduğu Bersih (Malayca’da “temiz” anlamına geliyor) adı verilen taban hareketinin katkısı büyük. Temiz ve adil seçimler için faaliyet gösteren Bersih’in belki de en önemli başarısı, 60 yıldır ülkeyi yöneten UMNO’ya dayanmasına rağmen, Necib’i devirmek oldu. Şüphesiz ki partiler üstü bu hareketten Türkiye’deki bin parçalı muhalefetin çıkarması gereken ciddi dersler var.
Mahattir Muhammed’in ahir ömründe tekrar oturduğu başbakanlık koltuğundaki ilk icraatı ise, Necib ve ailesine ülkeden çıkma yasağı koymak oldu. Necib’in iktidarı döneminde adının karıştığı yolsuzluk iddialarının üzerine gitmek ise belli ki yeni hükümetin ilk işi olacak. Mahattir Muhammed, bunu da hırsızlık ve yolsuzluklarının üzerine gittikleri için Necib’in, tıpkı kankası Erdoğan gibi, görevden aldığı savcıları ve polisleri kullanarak yapacak gibi. Mahattir Muhammed, daha şimdiden önceki döneme ait hiçbir belgenin yok edilmemesi talimatını verdi bile.
2013: HARAMİLİK TARİHİNİN CİDDİ BİR CİLVESİ OLSA GEREK
Necib’i iktidardan eden yolsuzluk iddialarına temel oluşturan skandalın önemli dönüm noktalarından birinin 2013 yılına denk gelmesi haramilik tarihinin ciddi bir cilvesi olsa gerek. Hikaye yeni değil. Necib, 2009’da iktidara gelir gelmez resmi bir devlet kurumu niteliğindeki Malezya Yatırım Firması 1MDB’yi kurmuş ve başkanlığını da şahsen üstlenmişti. Necib, ilerleyen yıllarda Malezya ekonomisinin görünümünü de bozan borçlanma yoluyla oluşturduğu 42 milyar ringitlik (11,1 milyar dolar) 1MDB fonundan 2,672 milyar (700 milyon dolar) ringiti doğrudan kendi hesabına aktarmakla suçlanıyor. Her ne kadar Erdoğan Türkiyesi kadar olmasa da Malezya medyası da yeterince özgür olmadığından olsa gerek, Necib’in yolsuzluklarına dair haberler hep uluslararası medyada yer aldı. Skandal ilk olarak, 2 Temmuz 2015 tarihinde Amerikan Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin bir haberiyle patlak verdi. Bu haberi Necib’e yönelik yaygın istifa talepleri takip etti.
17/25 Aralık 2013 örneğinde de görüldüğü gibi, Necib’in bu skandal karşısındaki tavrı kendi halkını soyan benzer bütün haramilerin tavrı gibi oldu. Yolsuzluk iddialarını yalanladı ve WSJ’ye bu haberinden dolayı dava açacağını duyurdu. Ama her nedense (!) Necib, WSJ’ye bu davayı hiçbir zaman aç(a)madı. Necib’in hırsızlığına dair iddiaların Malezya ekonomisine bedeli ise ağır oldu. Ringit dolar karşısında ciddi değer kaybetti.
WSJ, fikri takiple, 6 Temmuz 2015 günü ilk haberini destekleyen yeni bir haber yaparak 1MDB fonlarından Necib’in şahsi hesabına aktarılan 700 milyon dolarlık meblağa dair bazı belgeler yayınladı. Bu dökümanların Mart 2013, Aralık 2014 ve Şubat 2015 tarihlerine ait olduğu görüldü.
WSJ’nin iddialarını araştıran bir komisyon, 10 Temmuz 2015’te Necib’in AmBank Islamic’teki hesaplarını gazetenin haberinden önce kapattığını duyurdu. Ancak bu yolla, yüklü para transferleri yapıldığı söylenen Necib’e ait iki hesabı doğrulamış oldu. Komisyon, kime ait olduğu bilinmeyen aynı bankadaki 6 hesabın daha aynı tarihlerde dondurulduğunu duyurdu.
NECİP TÜRK MİLLETİNDE GÖRÜLMEYENİ NECİB’İN MALEZYA’SINDA GÖRDÜK
Bunun üzerine Erdoğan’ın yaygın hırsızlık ve yolsuzlukları karşısında necip Türk milleti arasında rastlanılmayan bir durum Necib’in soyduğu Malezya’da yaşandı. Bazı kabine üyeleri Necib’in yolsuzluk skandalını ele alış tarzından rahatsız oldu. Bunlar arasında Başbakan Yardımcısı Muhyiddin Yasin’in yanısıra Necib’e danışmanlık yapan Mahattir Muhammed de vardı. Necib, Yasin’i ve ayyuka çıkan yolsuzluklarından dolayı kendisini eleştiren bazı diğer bakanları derhal görevden uzaklaştırdı.
Bununla da yetinmedi. Belki yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlıkta suç üştü yakalanmış Erdoğan kadar cüretkar ve hızlı olmasa da, yolsuzluk iddialarını araştıracak birimleri hızla görevden aldı. Kendi çizgisinde oluşturulan Malezya Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu, 3 Ağustos 2015’te yaptığı açıklamada Necib’in hesaplarındaki 2,6 milyar ringitlik meblağı doğruladı. Ancak, bu paranın 1MDB’den değil, bağışçılardan geldiğini duyurdu. Sözkonusu açıklamanın neden bu kadar geç yapıldığı ve bu bağışçıların kimler olduğunun hala açıklamamış olması Necib hakkındaki şüpheleri daha da artırdı.
Necib’e yakın isimlerden biri, bu paranın IŞİD’e karşı verdiği mücadeleye bir teşekkür olarak Suudi Arabistan tarafından gönderildiğini söyledi. Hikayeye göre, Suudi Arabistan UMNO’ya ya da hükümete değil doğrudan kendisine bağışlandığı için Necib’in şahsi banka hesabına gönderilmişti. Erdoğan’ın Rahmi Koç’un ifadesiyle daha 2001 yılındayken bile 1 milyar doları bulan şahsi servetini ve gemiciklerini dayandırdığı sünnet takılarını çağrıştıran bu aptalca izahata tabii ki kimse itibar etmedi.
Hiçbir AKP’liye nasip olmayan bir şahsiyet sergileyen Necib’in kendi partisinden Anina Saaduddin isimli bir kadın milletvekili, görevini kötüye kullandığı, bağışlanan fonların(!) belgelerini ve bu bağışı nasıl kullandığını açıklamamak suretiyle parti üyelerini aldattığı gerekçesiyle hem Necib hem de parti sekreteri hakkında dava açtı. Böylece kendisine “AK” diyen bizim ülkedeki yoz iktidar partisinde esamisine rastlanmayan ahlaki bir tavır sergiledi.
NECİB DE HARAMİLERİN ŞAHIYLA AYNI TAKTİKLERİ UYGULAMIŞ
Saaduddin, yaptığı suç duyurusunda, tıpkı bizim harami gibi, Necib’in de hırsızlığının hesabını vermekten kaçınmak için bu konuyu sorun eden UMNO üyelerini ve kamu görevlilerini tasfiyeyle tehdit ettiğini de dile getiriyordu. Türkiye’de benzerine rastlanmayan bir milletvekilliği sergileyen Saaduddin, ayrıca bir Singapur bankasında Necib’in sahsi hesabında bulunan 650 milyon dolara el konulmasını ve sebep olduğu zararların tazmin edilmesini de talep ediyordu.
Necib’in 1MDB merkezli yolsuzluk skandalı kısa süre içerisinde pek çok ülkenin konuyla alakalı soruşturmalar açmasına yol açtı. Bu ülkeler arasında ABD, İsviçre, Singapur, Hong Kong, Birleşik Arap Emirlikleri, Şeyseller ve Lüksemburg da yer aldı. 21 Eylül 2015 günü New York Times gazetesinde çıkan bir haberde, ABD’nin Necib ve yakın adamları hakkında bir soruşturma başlattığını duyurdu. Soruşturmanın 681 milyon dolarlık banka hesabının yanı sıra özellikle Necib’in üvey evladı Rıza Aziz ya da başka yakınları üzerinden kurduğu tabela şirketleri aracılığıyla ABD’de satın aldığı mülkler üzerinde yoğunlaştığı kaydedildi.
Tüm bunlara karşılık Necib’in cevabı, tıpkı haramilerin şahı Erdoğan’ın yaptığı gibi, kendi elleriyle özel olarak göreve getirdiği bir başsavcı üzerinden kendisini aklamak(!) oldu. Necib, 2015 yılında Yolsuzluk Komisyonu’na başkanlık ederken “hiçbir usulsüzlüğe rastlanmamıştır” diyerek kendisini aklayan Muhammed Apandi Ali’yi, 2015 Ağustos’unda alelacele görevden el çektirdiği Başsavcı Abdul Gani Patail’in yerine Başsavcı atadı. Muhammed Apandi Ali de gereğini yaptı ve 26 Ocak 2016’da Necib’in banka hesabına yatırılan paraya ilişkin soruşturmayı kapattı.
Bu yeni başsavcı da, sanki çok normal bir şeymiş gibi, (Malezya’da “o paralar imam-hatip içindi” palavrası tutmayacağı için) paraların Suudi Kraliyet Ailesi’nin bağışı olduğu iddiasını tekrarlıyordu. Ancak, bu tuhaf iddia bile Suudi dışişleri ve maliye bakanlıkları tarafından yalanlandı. Bu arada, 61 milyon doları hariç olmak üzre, yani sözkonusu paranın 620 milyon dolarlık kısmının Necib tarafından Suudilere iade edildiği iddiası da dolaşıma sokulmuştu. Necib ise, tamamen manüple ettiği şikeli soruşturmanın çakma sonuçlarını alkışlayarak hakkındaki yolsuzluk iddialarını yalanlayan bir propaganda yürütmeye başladı.
EMİNE HANIM’IN KULAKLARI ÇINLASIN!..
Yolsuzluk iddiaları, 28 Mart 2016 tarihinde bir Avustralya televizyonunun belgesel programı ile yeniden alevlendi. Bunu WSJ, Time ve diğer bazı etkili yayın organlarının haberleri takip etti. Bu haberlerin odağında Necib ve güzide eşi Rosmah Mansor’un (Emine Hanım’ın kulakları çınlasın) yurtdışı seyahatleri sırasında yaptıkları 15 milyon dolarlık lüks harcamalar yer alıyordu. Mansor’un 25 Aralık 2014’te Hawaii, Honolulu’daki bir Channel mağazasında tek seferde yaptığı 130,625 dolarlık alışveriş de bu harcamalardan biriydi. Bunlar yetmezmiş gibi Necib’in oğlu Mohd Nazifuddin Necib’in ismine bir de Panama Papers’ta rastlanmasın mı?..
2016 Temmuz ayında ABD Adalet Bakanlığı, 1MDB fonlarının istismar edilerek ABD’de alınan 1 milyar dolar değerindeki varlıklara el konulması için bir dava açtı. 1MDB’yi kontrol ettiği söylenen ve “1 numaralı Malezya Yetkilisi” şeklinde kodlanan davanın baş şüphelisinin ismi dava dosyasında bu şekilde 30 kere tekrarlandı. Dava dosyasına göre 1MDB’nın 681 milyon doları 21 ve 25 Mart 2013’te Singapur’daki Falcon Bank aracılığıyla hortumlanmıştı. “1 numaralı Malezya Yetkilisi”nin Necib olduğu ilerleyen günlerde yine kendi hükümetinin yetkilileri tarafından ifade edilecekti.
ABD Adalet Bakanlığı, 2016 Temmuz’unda açılan davanın devamı olarak 1MDB’nin çalınan paralarının aklanması yoluyla ABD; İngiltere ve İsviçre’de elde edilen mal varlıklarına el konulmasına yönelik bir süreç başlattı. Bu kapsamda 1MDB yolsuzluğu ile ilintili olduğu gerekçesiyle lüks bir yata Bali açıklarında FBI adına el konuldu. Ayrıca 7 Mart 2018 günü Kaliforniya mahkemeleri, 1MDB’den hortumlanan parayla finanse edilen “Wall Street Kurdu” isimli filmin uzlaşı arayışındaki yapımcısıyla 60 milyon dolar ödemesi kaydıyla anlaştı.
Mahattir Muhammed, geçmişte aralıksız 22 yıl yaptığı başbakanlık görevine, bu pazartesi günü yeniden resmen başladı. Mahattir Muhammed’in göreve başlaması Necib için sonun başlangıcı oldu. Türkiye’de ise arsız, hırsız, harami yolsuzların hayasız yolculukları halen sürüyor. Öyle görünüyor ki, ardına görülmedik kepazelikler bıraktığı rezilliklerle dolu bir yolda arsız hayasız yolculuğunun devam etmesi için İslamofaşist Erdoğan rejiminin yapmayacağı hiçbir şey bulunmuyor. Şimdilerde, yaşananlardan İllalah etmiş toplumun önemli bir kesimi umutlarını 24 Haziran’daki seçimlere bağlamış durumda. Oysa ne adil, ne açık, ne de özgür olma ihtimali bulunan bu seçimlerden Erdoğan için yolun sonunu getirecek herhangi bir sonuç çıkma ihtimali yok. Olmaz ama olur da böyle bir sonuç çıksa bile, Erdoğan’ın Necib’in gösterdiği kadar dahi medeni bir tavır gösterme şansı bulunmuyor.
ERDOĞAN’IN HAK ETTİĞİ MUKADDER SON, YOLUYLA MÜTENASİP OLACAK
Muhtemeldir ki, 17/25 Aralık 2013’te patlak veren yolsuzluk ve rüşvet skandalından hemen sonra, önceden planlanmamış olduğu halde alelacele bir uzak doğu gezisine çıkan ve bu kapsamında Malezya’ya da uğrayan Erdoğan’ın çaldığı paraların da Necib’in nesebi gayrı sahih paralarının hikayesi ile bir ilintisi bulunuyor. Tıpkı o kirli paralarla Malezyalı kılığına girmiş bazı şirketlerin Türkiye’de yaptığı büyük satın almaların alakasının bulunduğu gibi.
Bütün yaşananlara ve uğruna ahlakı, hukuku, demokrasiyi, ülkeyi, devleti sıfırlamasına rağmen etkilerini bir türlü sıfırlamayı beceremediği 17/25 Aralık rezaleti, yolun sonuna geldiğinde Erdoğan’ın utanç hikayesinin yine en önemli parçası olacak. Evet, bu rezalet Erdoğan’ın ibretlik hikayesinde 15 Temmuz’dan bile hayati bir yere sahip. Niye mi? Çünkü, neticede 15 Temmuz da o büyük rezaletin üstünü örtmek için kurgulanan kanlı bir komplodan ibaret de ondan…
Erdoğan için 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalının ne kadar ölümcül olduğunu 15 Temmuz çakma darbesi ile ilişkilendirilen kim varsa hepsini her gün mahkemelere çıkartmasına rağmen 17/25 Aralık soruşturmasında yer alanları kasti bir sessizliğe mahkum etmesinden de anlamak mümkün. Kendisine dünya tarihinin gelmiş geçmiş en yavuz hırsızı unvanını kazandıracak şekilde devleti ve yargıyı tarumar ederek iktidara yapışan Erdoğan’ın, 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını gerçekleştiren savcı, hakim ve polislerin mahkemeye çıkarılmasında ve yargılanmalarında bu kadar yavaş hareket etmesi de, asıl korkusunu ele veriyor.
17/25 Aralık’ın üzerinden on yıllar bile geçse, faili olduğu belgeli, kanıtlı kepazeliklerin kolay kolay sıfırlanamayacağını o da çok iyi biliyor. Ne demek istediğim, Yakup Saygılı başta olmak üzere o skandalın ortaya çıkarılmasında rol alan polislerin, savcıların ve hakimlerin mahkeme salonlarında yapacakları ifşaatları düşünülecek olursa sanırım daha iyi anlaşılabilir.
Necib, belki de bizim baş haramiye özenerek yaptığı hırsızlıkların üzerinden daha birkaç yıl geçmeden hak ettiği sonun eşiğine geldi çattı. Çalıp çırpıp, rüşvet almakla kalmayıp elini yüzünü kana da bulayan Erdoğan’ın haydutlukları elbette ki Necib’inkilerle mukayese edilemez. Bu yüzden Erdoğan’ın yolun sonuna gelmesi de kendi yolunun doğasına uygun olacak. Erişilmesi daha fazla zaman alacak olsa da Erdoğan’ın hak ettiği sonun haramilik ve zulümlerdeki kalibresiyle mütenasip olacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın.
[Bülent Keneş] 15.5.2018 [TR724]
‘Seni torunlarımıza anlatacağız büyük kaptan’ [Hasan Cücük]
Bursaspor, 60 yıllık lig tarihimizde şampiyonluk gören 5. takım oldu. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’dan sonra ligimiz uzun yıllar yeni bir şampiyon görmedi. 2009-2010 sezonunda bir tarih yazılırken Bursaspor, Ertuğrul Sağlam yönetiminde şampiyon olmuştu. İşte o kadronun en önemli isimlerinden biri belki de birinci Pablo Batalla’ydı. Uzun yıllar yeşil-beyazlılar formasını giyen Batalla, Trabzonspor maçıyla son kez taraftarının huzuruna çıkıyordu.
Sedat 3’ün unutulmaz kariyeri
Bursaspor’un futbolumuza kazandırdığı efsanelerin sayı oldukça fazladır. Bu isimlerin başında Sedat Özden nam-ı diğer Sedat 3 gelir. Soy isimlerin çok kullanılmadığı bir dönemde top koşturan Sedat 3, takımda diğer iki Sedat büyük ve küçük olarak çağrılınca mecburen Sedat 3 olarak anılmıştı. Futbola Bursaspor’un genç takımında başlayan Sedat 3, 1973-86 arasında A takım formasını giydi. Kariyerine Bursaspor’da başlayıp, Bursaspor’da bırakan Sedat 3, 335 maçta sahaya çıkıp 53 gole imza attı. Yine A Milli Takım formasını 34 maçta giyerken, 7 gol kaydetti. Geride unutulmaz bir başarı ve kariyer bıraktı.
İmparator Nejat Biyediç
Bursaspor’un diğer efsanelerinden biri de Nejat Biyediç’tir. Futbola Mostar takımında başlayan Boşnak futbolcu, 1986-91 arasında 5 yıl Bursaspor formasını giydi. ’İmparator’ olarak tanımlanan Beyediç 125 maçta 41 gol attı. Futbolu bıraktıktan sonra 3 kez Bursaspor’un teknik patronluğunu yapan Biyediç, 2011’de 51 yaşında kansere yenik düşmüştü.
…Ve Elvir Baliç
Sedat 3 ve Nejat Biyediç gibi efsanelerin yanına Elvir Baliç, ünlü gol sevinci timsah yürüşünün mucidi Magid Musisi, Süper Lig’de 2 kez gol krallığı yaşayan Okan Yılmaz’ı da yazmak gerekiyor. Bir de Pablo Batalla için ayrı bir parantez açmak…
Batalla’da adını unutulmaz arasına yazdırdı
16 Ocak 1984 doğumlu Batalla futbol kariyerine Valez Sarsfield takımında başladı. 2003’te profesyonel imzayı atan Batalla 2005’e kadar burada top koşturdu. Sonra kiralık olarak adeta takım takım dolaştı. 2005-09 arasında tam 4 değişik takım için kiralık olarak ter döktü. Temmuz 2009’da Bursaspor’la kontrat imzalayarak ilk kez yurt dışına çıkan Batalla, Ertuğrul Sağlam tarafından lig ve kupada 21’i ilk 11 olmak üzere 32 maçta sahaya sürüldü. Şampiyonluğun geldiği sezon 8 gol kaydeden Batalla, orta sahada üstün top tekniği, adrese teslim pasları ve oyunu yönlendirmesiyle dikkat çekti.
İkinci sezonuyla birlikte artık Bursaspor’un değişmezi olmuştu. Frikikleri, golleri asistleriyle Süper Lig’in yükselen yıldızı oluyordu. Bursaspor taraftarı Batalla’ya, Arjantinli oyuncu ise Bursa’ya alışmıştı. 5 sezon Bursaspor formasını giyen Batalla’nın ayrılık vakti 2014’te geliyordu. Çin liginin BJ Guoan takımına 3,5 milyon Euro bedelle satılan Arjantinli oyuncu, Bursaspor başarını uzakdoğu ülkesine taşıyordu. 2 yıl Çin’de kaldıktan sonra ocak 2016’da yeniden Bursaspor’a dönüyordu.
Dönüyordu ama eski Bursaspor yoktu artık. Ertuğrul Sağlam döneminin muhteşem yılları geride kalmıştı. Değişen sadece Bursaspor değildi. Batalla’da eski günlerinden uzaktı. Yaşı 32 olmuştu. Ama futbol kumaşındaki kalitesine diyecek yoktu. Her şeye rağmen takımın en istikrarlı oyuncusu yine Batalla oluyordu.
Pablo Batalla, Bursaspor’da silinmez iz bıraktı
Bu sezonla birlikte Batalla’nın 8 sezonluk Bursaspor yılları da bitiyordu. Yeşil- beyazlı taraftarın önüne son kez Trabzonspor maçıyla çıkıyordu. Bursaspor, rakibine sahasında 3-1 yeniliyordu ama bu skor taraftarın Batalla’ya muhteşem vedasına engel olmuyordu. Maçın sonlarına doğru tribünler hep birlikte Arjanti yıldız lehine tezahüratlar yapıyordu.
Bursaspor’un Batalla’ya vedası ısınmak için sahaya çıktığında başlıyordu. Taraftarın fotoğraf çektirme isteğini yerine getiriyordu. Stadta bulunan iki skorborda Batalla’nın yeşil-beyazlı forma altında attığı gollerin görüntüleri yansıyordu. Bursaspor Kulübü Başkanı Ali Ay da sahaya inerek katkılarından dolayı Batalla’ya plaket ve çerçeveletilmiş formasını hediye ediyordu. Bursaspor formasıyla 249. maçına çıkan Batalla için tribünde açılan İspanyolca “Seni torunlarımıza anlatacağız büyük kaptan” pankartı Arjantinli yıldızı duygulandırıyordu. Maçtan sonra Batalla “Kariyerimin yarısını geçirdiğim kulübe böyle veda etmek güzel oldu.Duygularımı anlatmakta güçlük çekiyorum. Kendimi hala futbolcu olarak görüyorum. 1 yıl daha ülkemde oynamayı düşünüyorum. Geçen seneden beri maçlardan sonra artık zorlanıyordum.’ diyerek yeşil-beyazlı taraftarlara veda ediyordu.
Bursaspor’dan bir Pablo Batalla geçti. Adını kulübün efsanelerin arasında yazdırdı. Oynadığı futbol ve golleriyle hafızalara kazındı.
[Hasan Cücük] 15.5.2018 [TR724]
Sedat 3’ün unutulmaz kariyeri
Bursaspor’un futbolumuza kazandırdığı efsanelerin sayı oldukça fazladır. Bu isimlerin başında Sedat Özden nam-ı diğer Sedat 3 gelir. Soy isimlerin çok kullanılmadığı bir dönemde top koşturan Sedat 3, takımda diğer iki Sedat büyük ve küçük olarak çağrılınca mecburen Sedat 3 olarak anılmıştı. Futbola Bursaspor’un genç takımında başlayan Sedat 3, 1973-86 arasında A takım formasını giydi. Kariyerine Bursaspor’da başlayıp, Bursaspor’da bırakan Sedat 3, 335 maçta sahaya çıkıp 53 gole imza attı. Yine A Milli Takım formasını 34 maçta giyerken, 7 gol kaydetti. Geride unutulmaz bir başarı ve kariyer bıraktı.
İmparator Nejat Biyediç
Bursaspor’un diğer efsanelerinden biri de Nejat Biyediç’tir. Futbola Mostar takımında başlayan Boşnak futbolcu, 1986-91 arasında 5 yıl Bursaspor formasını giydi. ’İmparator’ olarak tanımlanan Beyediç 125 maçta 41 gol attı. Futbolu bıraktıktan sonra 3 kez Bursaspor’un teknik patronluğunu yapan Biyediç, 2011’de 51 yaşında kansere yenik düşmüştü.
…Ve Elvir Baliç
Sedat 3 ve Nejat Biyediç gibi efsanelerin yanına Elvir Baliç, ünlü gol sevinci timsah yürüşünün mucidi Magid Musisi, Süper Lig’de 2 kez gol krallığı yaşayan Okan Yılmaz’ı da yazmak gerekiyor. Bir de Pablo Batalla için ayrı bir parantez açmak…
Batalla’da adını unutulmaz arasına yazdırdı
16 Ocak 1984 doğumlu Batalla futbol kariyerine Valez Sarsfield takımında başladı. 2003’te profesyonel imzayı atan Batalla 2005’e kadar burada top koşturdu. Sonra kiralık olarak adeta takım takım dolaştı. 2005-09 arasında tam 4 değişik takım için kiralık olarak ter döktü. Temmuz 2009’da Bursaspor’la kontrat imzalayarak ilk kez yurt dışına çıkan Batalla, Ertuğrul Sağlam tarafından lig ve kupada 21’i ilk 11 olmak üzere 32 maçta sahaya sürüldü. Şampiyonluğun geldiği sezon 8 gol kaydeden Batalla, orta sahada üstün top tekniği, adrese teslim pasları ve oyunu yönlendirmesiyle dikkat çekti.
İkinci sezonuyla birlikte artık Bursaspor’un değişmezi olmuştu. Frikikleri, golleri asistleriyle Süper Lig’in yükselen yıldızı oluyordu. Bursaspor taraftarı Batalla’ya, Arjantinli oyuncu ise Bursa’ya alışmıştı. 5 sezon Bursaspor formasını giyen Batalla’nın ayrılık vakti 2014’te geliyordu. Çin liginin BJ Guoan takımına 3,5 milyon Euro bedelle satılan Arjantinli oyuncu, Bursaspor başarını uzakdoğu ülkesine taşıyordu. 2 yıl Çin’de kaldıktan sonra ocak 2016’da yeniden Bursaspor’a dönüyordu.
Dönüyordu ama eski Bursaspor yoktu artık. Ertuğrul Sağlam döneminin muhteşem yılları geride kalmıştı. Değişen sadece Bursaspor değildi. Batalla’da eski günlerinden uzaktı. Yaşı 32 olmuştu. Ama futbol kumaşındaki kalitesine diyecek yoktu. Her şeye rağmen takımın en istikrarlı oyuncusu yine Batalla oluyordu.
Pablo Batalla, Bursaspor’da silinmez iz bıraktı
Bu sezonla birlikte Batalla’nın 8 sezonluk Bursaspor yılları da bitiyordu. Yeşil- beyazlı taraftarın önüne son kez Trabzonspor maçıyla çıkıyordu. Bursaspor, rakibine sahasında 3-1 yeniliyordu ama bu skor taraftarın Batalla’ya muhteşem vedasına engel olmuyordu. Maçın sonlarına doğru tribünler hep birlikte Arjanti yıldız lehine tezahüratlar yapıyordu.
Bursaspor’un Batalla’ya vedası ısınmak için sahaya çıktığında başlıyordu. Taraftarın fotoğraf çektirme isteğini yerine getiriyordu. Stadta bulunan iki skorborda Batalla’nın yeşil-beyazlı forma altında attığı gollerin görüntüleri yansıyordu. Bursaspor Kulübü Başkanı Ali Ay da sahaya inerek katkılarından dolayı Batalla’ya plaket ve çerçeveletilmiş formasını hediye ediyordu. Bursaspor formasıyla 249. maçına çıkan Batalla için tribünde açılan İspanyolca “Seni torunlarımıza anlatacağız büyük kaptan” pankartı Arjantinli yıldızı duygulandırıyordu. Maçtan sonra Batalla “Kariyerimin yarısını geçirdiğim kulübe böyle veda etmek güzel oldu.Duygularımı anlatmakta güçlük çekiyorum. Kendimi hala futbolcu olarak görüyorum. 1 yıl daha ülkemde oynamayı düşünüyorum. Geçen seneden beri maçlardan sonra artık zorlanıyordum.’ diyerek yeşil-beyazlı taraftarlara veda ediyordu.
Bursaspor’dan bir Pablo Batalla geçti. Adını kulübün efsanelerin arasında yazdırdı. Oynadığı futbol ve golleriyle hafızalara kazındı.
[Hasan Cücük] 15.5.2018 [TR724]
Erdoğan olmasa! [Naci Karadağ]
Birkaç gün önce “şaibe” başlıklı bir yazı kaleme aldım.
Şaşırtıcı olmayan bir yorum gördüm sonra yazımın altında.
Mehmet Çam isimli okuyucu, sitayişle bezeli şu cümleyi yazmış: “Erdoğan olmasa yazacak ne bulacaksınız acaba?”
Okuyucu haklı…
Medyada günlük makale yazarken, gündemden kaçamazsınız. Kaçtığınız anda okurlar hep birden haklı olarak abanırlar!
Misal; El âlemin oğlu Elon’un uzaya yolladığı arabayı yazacak olsanız, hemen yorumlar gelir;
“Memleket kan ağlarken, on binlerce insan hapiste inlerken, ülke zulüm altında inim inim kıvranırken, bu rahatlık nedir? Yazacak konu mu bulamadınız?”
Nasrettin Hoca’nın oğluyla pazara giderken eşeğe binme meselesi gibi.
Bütün şıkları aleyhimize olan bir durum bu aslında.
Dolayısıyla ülke gündemiyle ilgili yazdığınızda gelen tepkiler haklı olduğu gibi, börtü böcek kuş kelebekten bahsettiğiniz anda da gelen tepkilerde haklılık payı var.
Tam bir Nasrettin hoca türü “Sen de haklısın” durumu…
Sevgili Mehmet Çam, haklı olarak belki de artık bıktığını Erdoğan’ın yazılmasını istemediğini ima ediyor lakin acaba bu mümkün mü?
Bu ülkede yaşayıp Erdoğan’dan kaçmak mümkün olabiliyor mu?
Bırakınız havuz kanallarını ve iktidara yanaşmak isteyen merkez medyanın eli kolu bağlı zavallılarını, TRT Çocuk, Diyanet TV kanallarının bile her adımını canlı yayınladığı bir kişiden nasıl kaçacaksınız?
Sokaklarda afişler, internette troller, ekranlarda mitingler, gazetelerde güzellemelerle neredeyse 24 saatimizi işgal eden bir figürü yokmuş gibi sayarak yazı kaleme almak mümkün mü?
Sabah kalktığınız anda üzerinize hücum eden Erdoğan haberleri, yolda giderken trafiği durduran Erdoğan konvoyu, meydanlarda Dombra’lar, Çomar Dede’ler, her kanalın Erdoğan güzelleyicisi yorumcular, hayatını Erdoğan’a hava yastığı olmaya adamış medya neferleri, her adımda neredeyse salavat getirerek adını anan siyasiler…
Hadi bakalım siz kaçabiliyor musunuz ki Tayyip Erdoğan’dan, bizden ona değmeden yazı yazmamızı –haklı olarak- talep ediyorsunuz…
Televizyonları açın, bakalım yarım saat Erdoğan’ın sesi ya da görüntüsü olmadan bir yayına rastlayacak mısınız?
Gazeteleri sormayın zaten.
Önceki günkü Star gazetesinin magazin ilavesinde okçulukla ilgili haber manşetti.
Baba Erdoğan’ın ok atarken resmini bulamayınca veliaht Bilal’in (yazarken Bilal yerine Bilali yazmışım aslında güzel hata; Binali ile Bilal’i birleştirince çıkan siyasetçi modeli; Bilali!) resmini koymuştu havuz şeysinin editörleri. Aferini alıp, enselerini okşatmışlardır yine.
Üst başlık ya da başlık ile görselin uzaktan yakından alakası yoktu haberin. Dahi Bilal’in bilmediğimiz bir binicilik sertifikası mı vardı acaba?
Bir de subliminal gönderme var ki başlıkta evlere şenlik: “At binenin kılıç kuşananın”mış…
Şimdi kalkıp bu manşetten yola çıkarak Havuz şeysilerini gömsek, okuyucu yine haklı olarak “Mevzu mu kalmadı” diye sormayacak mı sanıyorsunuz?
Bakın olayı tamamen vülgarize edip TC’nin açılımının Tayyip Cumhuriyeti olduğunu filan ileri sürmüyorum.
“Yirmidört saat Tayyip’le yatıp kalkanlar olarak ne bekliyorsunuz” da demiyorum…
Lakin başka bir soru geliyor aklıma.
Elbette Tayyip Erdoğan olmasa da yazı yazabiliriz. O yokken de yazıyorduk zira.
Ancak “cemaat olmasa Erdoğan ve avanesi ne yapar?” sorusunun cevabını da merak etmiyor değilim!
[Naci Karadağ] 15.5.2018 [TR724]
Şaşırtıcı olmayan bir yorum gördüm sonra yazımın altında.
Mehmet Çam isimli okuyucu, sitayişle bezeli şu cümleyi yazmış: “Erdoğan olmasa yazacak ne bulacaksınız acaba?”
Okuyucu haklı…
Medyada günlük makale yazarken, gündemden kaçamazsınız. Kaçtığınız anda okurlar hep birden haklı olarak abanırlar!
Misal; El âlemin oğlu Elon’un uzaya yolladığı arabayı yazacak olsanız, hemen yorumlar gelir;
“Memleket kan ağlarken, on binlerce insan hapiste inlerken, ülke zulüm altında inim inim kıvranırken, bu rahatlık nedir? Yazacak konu mu bulamadınız?”
Nasrettin Hoca’nın oğluyla pazara giderken eşeğe binme meselesi gibi.
Bütün şıkları aleyhimize olan bir durum bu aslında.
Dolayısıyla ülke gündemiyle ilgili yazdığınızda gelen tepkiler haklı olduğu gibi, börtü böcek kuş kelebekten bahsettiğiniz anda da gelen tepkilerde haklılık payı var.
Tam bir Nasrettin hoca türü “Sen de haklısın” durumu…
Sevgili Mehmet Çam, haklı olarak belki de artık bıktığını Erdoğan’ın yazılmasını istemediğini ima ediyor lakin acaba bu mümkün mü?
Bu ülkede yaşayıp Erdoğan’dan kaçmak mümkün olabiliyor mu?
Bırakınız havuz kanallarını ve iktidara yanaşmak isteyen merkez medyanın eli kolu bağlı zavallılarını, TRT Çocuk, Diyanet TV kanallarının bile her adımını canlı yayınladığı bir kişiden nasıl kaçacaksınız?
Sokaklarda afişler, internette troller, ekranlarda mitingler, gazetelerde güzellemelerle neredeyse 24 saatimizi işgal eden bir figürü yokmuş gibi sayarak yazı kaleme almak mümkün mü?
Sabah kalktığınız anda üzerinize hücum eden Erdoğan haberleri, yolda giderken trafiği durduran Erdoğan konvoyu, meydanlarda Dombra’lar, Çomar Dede’ler, her kanalın Erdoğan güzelleyicisi yorumcular, hayatını Erdoğan’a hava yastığı olmaya adamış medya neferleri, her adımda neredeyse salavat getirerek adını anan siyasiler…
Hadi bakalım siz kaçabiliyor musunuz ki Tayyip Erdoğan’dan, bizden ona değmeden yazı yazmamızı –haklı olarak- talep ediyorsunuz…
Televizyonları açın, bakalım yarım saat Erdoğan’ın sesi ya da görüntüsü olmadan bir yayına rastlayacak mısınız?
Gazeteleri sormayın zaten.
Önceki günkü Star gazetesinin magazin ilavesinde okçulukla ilgili haber manşetti.
Baba Erdoğan’ın ok atarken resmini bulamayınca veliaht Bilal’in (yazarken Bilal yerine Bilali yazmışım aslında güzel hata; Binali ile Bilal’i birleştirince çıkan siyasetçi modeli; Bilali!) resmini koymuştu havuz şeysinin editörleri. Aferini alıp, enselerini okşatmışlardır yine.
Üst başlık ya da başlık ile görselin uzaktan yakından alakası yoktu haberin. Dahi Bilal’in bilmediğimiz bir binicilik sertifikası mı vardı acaba?
Bir de subliminal gönderme var ki başlıkta evlere şenlik: “At binenin kılıç kuşananın”mış…
Şimdi kalkıp bu manşetten yola çıkarak Havuz şeysilerini gömsek, okuyucu yine haklı olarak “Mevzu mu kalmadı” diye sormayacak mı sanıyorsunuz?
Bakın olayı tamamen vülgarize edip TC’nin açılımının Tayyip Cumhuriyeti olduğunu filan ileri sürmüyorum.
“Yirmidört saat Tayyip’le yatıp kalkanlar olarak ne bekliyorsunuz” da demiyorum…
Lakin başka bir soru geliyor aklıma.
Elbette Tayyip Erdoğan olmasa da yazı yazabiliriz. O yokken de yazıyorduk zira.
Ancak “cemaat olmasa Erdoğan ve avanesi ne yapar?” sorusunun cevabını da merak etmiyor değilim!
[Naci Karadağ] 15.5.2018 [TR724]
Hafif gıdalarla beslen, dinç kal!
Ramazan ayında günlük beslenmedeki değişim ve günlük öğün sayısındaki azalma metabolizmanın yavaşlamasına sebep oluyor. Bu yüzden oruçluyken sağlıklı kalmak için bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor.
Beslenme ve Diyet Uzmanı Merve Sarptaş Büyükince, Ramazan ayını sağlıklı geçirebilmek için ağır ve yağlı yiyeceklerin yerine, sindirim sistemini yormayan sebze ve meyve ağırlıklı besinlerin tercih edilmesini öneriyor. Sıvı ihtiyacını tamamlamak için iftar ile sahur arasında 2-2,5 litre su içilmesini tavsiye ediyor. Büyükince, ‘Vücudun sıvı ihtiyacını artıran çay ve kahve, Ramazan ayı boyunca daha az içilmelidir. Bu içeceklerin yerine, vücudun sıvı ihtiyacını karşılayacak ayran ve maden suyu tercih edilmelidir. Özellikle meyve suları ve gazlı içeceklerin tüketimi sınırlanmalı. Çünkü kilo problemi ve kan şekeri değerleri yüksek olanların Ramazan süresince meyve suyu tüketmemesi gerekir.’ diyor.
Tok kalmak için pratik sahur önerileri
Sahur yapmadan oruç tutmak ya da sadece su içip yatmak açlık süresini uzatır. Bunun sonucu olarak da açlık kan şekeri daha hızlı düşmekte, gün içinde halsizlik yaşanır. Sahurda süt, yoğurt ve peynir gibi besinlerden oluşan hafif bir kahvaltı yapılmalı ya da çorba, sebze ve zeytinyağlı yemeklerden oluşan bir öğün tercih edilmeli. Gün içerisinde aşırı acıkma problemi olanların midenin boşalma süresini uzatarak acıkmayı geciktiren kuru fasulye, nohut, mercimek, bulgur pilavı gibi yemekleri tüketebilir. Fakat aşırı yağlı, tuzlu ve ağır yemekler ile unlu gıdalardan uzak durulması gerekir.
Hem enerjinizi hem de midenizi koruyun
Orucun peynir, domates, zeytin ya da çorba gibi hafif yemeklerle açılması, 10-15 dakikalık bir aradan sonra az yağlı et yemeği, sebze yemeği ya da salatayla devam edilmesi önemli. Beyaz ekmek, pirinç pilavı gibi glisemik indeksi yüksek olan gıdalar yerine, enerji veren ancak kan şekerini dengeli bir biçimde yükselten bulgur pilavı, kepekli ekmek veya kepekli makarna gibi posalı besinler tercih edilmeli. Yenildikten sonra açlık hissini tetikleyen karbonhidratlı yiyeceklerden uzak durulmalı. Özellikle iftarda aşırı şerbetli ve yağlı tatlılar yerine, sütlü tatlılar ya da meyve tatlıları tüketilmeli.
Başka nelere dikkat etmeliyim diyorsanız, işte size uzmanından bazı tavsiyeler:
[TR724] 15.5.2018
Beslenme ve Diyet Uzmanı Merve Sarptaş Büyükince, Ramazan ayını sağlıklı geçirebilmek için ağır ve yağlı yiyeceklerin yerine, sindirim sistemini yormayan sebze ve meyve ağırlıklı besinlerin tercih edilmesini öneriyor. Sıvı ihtiyacını tamamlamak için iftar ile sahur arasında 2-2,5 litre su içilmesini tavsiye ediyor. Büyükince, ‘Vücudun sıvı ihtiyacını artıran çay ve kahve, Ramazan ayı boyunca daha az içilmelidir. Bu içeceklerin yerine, vücudun sıvı ihtiyacını karşılayacak ayran ve maden suyu tercih edilmelidir. Özellikle meyve suları ve gazlı içeceklerin tüketimi sınırlanmalı. Çünkü kilo problemi ve kan şekeri değerleri yüksek olanların Ramazan süresince meyve suyu tüketmemesi gerekir.’ diyor.
Tok kalmak için pratik sahur önerileri
Sahur yapmadan oruç tutmak ya da sadece su içip yatmak açlık süresini uzatır. Bunun sonucu olarak da açlık kan şekeri daha hızlı düşmekte, gün içinde halsizlik yaşanır. Sahurda süt, yoğurt ve peynir gibi besinlerden oluşan hafif bir kahvaltı yapılmalı ya da çorba, sebze ve zeytinyağlı yemeklerden oluşan bir öğün tercih edilmeli. Gün içerisinde aşırı acıkma problemi olanların midenin boşalma süresini uzatarak acıkmayı geciktiren kuru fasulye, nohut, mercimek, bulgur pilavı gibi yemekleri tüketebilir. Fakat aşırı yağlı, tuzlu ve ağır yemekler ile unlu gıdalardan uzak durulması gerekir.
Hem enerjinizi hem de midenizi koruyun
Orucun peynir, domates, zeytin ya da çorba gibi hafif yemeklerle açılması, 10-15 dakikalık bir aradan sonra az yağlı et yemeği, sebze yemeği ya da salatayla devam edilmesi önemli. Beyaz ekmek, pirinç pilavı gibi glisemik indeksi yüksek olan gıdalar yerine, enerji veren ancak kan şekerini dengeli bir biçimde yükselten bulgur pilavı, kepekli ekmek veya kepekli makarna gibi posalı besinler tercih edilmeli. Yenildikten sonra açlık hissini tetikleyen karbonhidratlı yiyeceklerden uzak durulmalı. Özellikle iftarda aşırı şerbetli ve yağlı tatlılar yerine, sütlü tatlılar ya da meyve tatlıları tüketilmeli.
Başka nelere dikkat etmeliyim diyorsanız, işte size uzmanından bazı tavsiyeler:
- İftardan ortalama 2 saat sonra 1 su bardağı süt veya yoğurt ile birlikte 2 porsiyon meyve tüketerek bir ara öğün yapın.
- Yemekleri hızlı yemekten kaçının, yavaş yavaş ve iyice çiğneyerek besinleri tüketin.
- Özellikle ızgara, haşlama ve fırında yapılan yemekler i yiyin. Kavrulmuş, tütsülenmiş ve kızartılmış besinlerden uzak durun.
- Kabızlık sorununu önlemek için lif oranı yüksek gıdalar olan kuru baklagiller, kepekli tahıllar, sebzelerden tüketin.
- İftardan hemen sonra televizyon veya bilgisayar karşısında vakit geçirmek yerine kısa mesafeli yürüyüşler yapın.
[TR724] 15.5.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)