[MoonStar TV] 8.4.2018
Prof. Dr. Elvan Aktaş: Türkiye ekonomik intihara gidiyor!
[MoonStar TV] 8.4.2018
Engin Sezen: “Aşk Gelince Bütün Dertler Bitecek” [Engin Sezen, The Circle]
Bugün biz, insanlığını yitirmiş, ‘değerleri’ iflas etmiş bir toplumun enkazı üstündeyiz!
Ne acı ki, bu enkazın üstünde vur patlasın çal oynasın tepinen kitlelerin sayısı hiç de az değil!
Ta ki, bela ve musibet ateşi gün gelip de kendi ocaklarına düşünceye kadar!…
Oysa, yeni bir dünya kurma mefkûresiyle ortaya çıkan bir nesil vardı bu topraklarda; örselendi, tırpanlandı. Ademe mahkum edildi. Asırlık inhidam ve inkisarlarla fersudeleşmiş bir topluma, ‘hizmet ahlakı’ verebilmeyi idealize eden bir nesildi; bu topraklardan neş’et etmiş, ‘mesuliyet duygusu’ ahlakını hedeflemiş bir nesildi bu…
Bugün, iyi bakın etrafınıza… ve ‘mesuliyet hissi’ ile hareket eden hasbi bir ruh arayın. Evde, sokakta, işyerinde, okulda, Meclis’te…
Göreceğiniz, istisnaları olmakla birlikte, hepbanacı insiyaklarla savrulan, bencil mi bencil bir insan, sözümona Müslüman prototipi!
Evet, göreceğiniz, eyyamcı, avantacı, su akarken testisini doldurma telaşındaki din ve diyanet taciri olacak…
İslamcısı ihale peşinde…
Liberali, İslamcısı tarafından iğfal edilmiş nazlı bir gelin.
Muhafazakarı, özenle ehlileştirilmiş.
Ülkücüsü, hamasetle hop oturup hop kalkan dünyadan bi-haber bir akl-ı evvel…
Solcusu, ara ki bulasın!
Medya mı? Mütelaşi bir borazan! Uçakta kendine bir köşe kapma derdine düşmüş ‘tamam efendim’ci bir güruh-ı bi-ruh. ‘Müslüman’ yazarımızda manipülasyon, yalan ve iftiranın bini bir para!
Adalet, tabelalarda.
Kalkınma? Deli Dumrul’un ruhu şad olsun!
Hukuk mu! Haraç mezat. Evlere şenlik!
Savcısı, şapkadan bir tavşan çıkarma işgüzarlığında.
Hz. Ömer’in vecizesi önünde poz veren Hakim Beyimiz ise, gelen ağam giden paşam aymazlığında.
Balığın sadece baştan değil, serapa kokuştuğu Yeni Türkiye toplumu, bu kokuyla yaşamaya alışmış bir halde.
Felaket tellallığı değil, manzarası bu 2018’in Türkiye’sinin!
Ne yazık ki,
Adalet, ahlak ve hukuk’u kendine mesele edinmiş mesuliyet sahibi bir insan tipi yaratılamadı. Bu tufeyli güruhun kah bu derin vurdumduymaz halleri, kah insanı çileden çıkaran eyyamcılığı kararttıkça karartıyor ufkumuzu. Halkın bu büyülenmiş zihniyeti, muktedirlerrdeki doyma bilmeyen zümre menfeatleri…
1950 ve 60’larda mukaddesatçı aydınların vurguladığı ‘Ruhi buhran’ cenderesinde sıkışmış bir toplum. Tadı tuzu yok. Merhametini yitirmiş bir toplum bu. ‘Öteki’nin acısı üstünde tepinen…o acıyı görmezden gelen…
Sadece aşkını, şefkatini değil, insaf ve insanlığını da yitirmiş bir toplum. İz’an ve müvazenesini yitirmiş, ahlaki ekseni kaymış… Değerleri tepetaklak. Kırk yıllık arkadaşını gammazlayan komşu, kendini iktidarın ‘terörist propagandası’na kaptırıp oğlunu kızını eve sokmayan anne baba! En iyisi diyebileceğimiz kişiler de, çileden çıkaran bir vurdum-duymazlık ve neme-lazımcılık illetiyle mefluç.
Dindarları arasında müthiş bir güvensizlik hüküm-ferma.
Yanlış anlamalar, niyet sorgulamalar, hatta tekfirle ve fitne ve fıskla itham etmeler…
İktidar her fırsatta maddi bir kalkınmadan söz ediyor, ajandasında manevi kalkınma projeleri de var mı! Bir ahlak davası, mesela!
Topyekün bir islah projesi ve ruh terbiyesi ameliyesi elzem, sil baştan…
‘Kin ile din birleşmez’ diyen bir Peygamber’in ümmeti bir teceddüt cehdiyle, topyekün bir tevbe-i nasuhla yüzleşebilecek mi kendisiyle!
Ahlak’ın yerini alan ruhsuz ve şekil-perest din anlayışı hak ile yeksan olmalı. Türkiye İslamı dedikleri telakki, tarihinde böylesine bir bağnazlık, dar görüşlük, şekilcilik görmedi!
Bu yobazlığa, nobranlığa hayat hakkı tanınmamalı!
Kuru-sıkı vatan millet Sakarya edebiyatının, şekilciliğin, sığlık ve hamlığın yerini ne zaman adalet ve hukuk alacak!
Öyle görünüyor ki, refah ve adalet iddiasıyla ortaya çıkan, ne ki zamanla ‘oy ütücülüğünü’ meslek haline getiren siyaset bezirganlarının biri gidip bir diğeri gelecek!
Siyasette herhangi bir yenilik emaresi görünmüyor!
Siyasetçi, asırlık yapısal sorunlara çözüm aramaktan uzak, kendi meşrebince bir yapboz peşinde, günü birlik hayal ve hülyaların esiri… Toplumu topyekün ıslah edici hamlelere gücü ve nefesi yetmiyor! Bir başka seçimle devrilip gidince kadar bölüyor, parçalıyor… ve arkasında bıraktığı enkazla hayalleri inkisara uğratıyor, umutları solduruyor.
Ve gözünü hırs bürümüş bu merhametsiz insanların siyasi ikballeri ve kahrolası zümresel menfeatleri için bugün kardeş kardeşe, anne kıza, baba oğula düşman…
Yarın belki, acı ve ıstırap altında inleyen zümre değişecek ama, bu toprakların bir köşesinden bu sefer bir başka zümrenin feryad ve figanı yükselecek.
Bugünkü bu keşmekeş ve krizler, yepyeni doğuşlara, başlangıçlara, bir ahlaki nizamın tesisine sebep olacaksa bir anlamı, değeri var! Değilse hep inkisar, hep inkisar!
Ne yazık ki, bu dini kendi ikbali için istimal eden bu siyasetçi hokkabazların tahripkar icraatleri gün gibi ortadayken, şu ‘necip milletimiz’ bir kere daha, hayır bir kere değil, bin kere daha aldanıyor, hitabet illizyonlarıyla aldatılıyor…ve öyle görülüyor ki aldatılmaya da devam edecek.
Günün sonunda, her şeye rağmen…
Düşüneceğiz, duyacağız, okuyacağız, yazacağız, çalışacağız, çabalayacağız her dem yola revan olacağız.
Eyyamcıya, kerameti kendinden menkul ecinnilere, hayal tacirlerine, rüya-perestlere, trollere pabuç bırakmayacağız. Ne merde, ne na-merde eyvallahımız olacak! Evet, zora talip olacağız. Günübirlik gel-geç gündemlerle oyalanmayacağız.
‘’Aşk gelince cümle dertler bitecek’’ diyeceğiz, aşk’ı kendimize rehber ve iktida edineceğiz.
Gözünü, ruhunu hırs u hasm bürümüş nadanlara bile, merhametle, insafla, sevgiyle muamelede bulunacağız…
Hatalar ve acılar da ‘büyüme’nin doğal bir parçasıdır diyerek acımızla, sancımızla büyüyeceğiz. Acı’yı bal eyleyeceğiz…
İnsanlık’tan ümidimizi kesmeyeceğiz. ‘Her dem yeniden doğacağız…’
İnanıyorsak… her dem ümid-var olacağız.
Okuduğumuz kitaplardan bunu öğrenmedik mi!…
[Engin Sezen, The Circle] 17.4.2018 [thecrcl.ca]
Ne acı ki, bu enkazın üstünde vur patlasın çal oynasın tepinen kitlelerin sayısı hiç de az değil!
Ta ki, bela ve musibet ateşi gün gelip de kendi ocaklarına düşünceye kadar!…
Oysa, yeni bir dünya kurma mefkûresiyle ortaya çıkan bir nesil vardı bu topraklarda; örselendi, tırpanlandı. Ademe mahkum edildi. Asırlık inhidam ve inkisarlarla fersudeleşmiş bir topluma, ‘hizmet ahlakı’ verebilmeyi idealize eden bir nesildi; bu topraklardan neş’et etmiş, ‘mesuliyet duygusu’ ahlakını hedeflemiş bir nesildi bu…
Bugün, iyi bakın etrafınıza… ve ‘mesuliyet hissi’ ile hareket eden hasbi bir ruh arayın. Evde, sokakta, işyerinde, okulda, Meclis’te…
Göreceğiniz, istisnaları olmakla birlikte, hepbanacı insiyaklarla savrulan, bencil mi bencil bir insan, sözümona Müslüman prototipi!
Evet, göreceğiniz, eyyamcı, avantacı, su akarken testisini doldurma telaşındaki din ve diyanet taciri olacak…
İslamcısı ihale peşinde…
Liberali, İslamcısı tarafından iğfal edilmiş nazlı bir gelin.
Muhafazakarı, özenle ehlileştirilmiş.
Ülkücüsü, hamasetle hop oturup hop kalkan dünyadan bi-haber bir akl-ı evvel…
Solcusu, ara ki bulasın!
Medya mı? Mütelaşi bir borazan! Uçakta kendine bir köşe kapma derdine düşmüş ‘tamam efendim’ci bir güruh-ı bi-ruh. ‘Müslüman’ yazarımızda manipülasyon, yalan ve iftiranın bini bir para!
Adalet, tabelalarda.
Kalkınma? Deli Dumrul’un ruhu şad olsun!
Hukuk mu! Haraç mezat. Evlere şenlik!
Savcısı, şapkadan bir tavşan çıkarma işgüzarlığında.
Hz. Ömer’in vecizesi önünde poz veren Hakim Beyimiz ise, gelen ağam giden paşam aymazlığında.
Balığın sadece baştan değil, serapa kokuştuğu Yeni Türkiye toplumu, bu kokuyla yaşamaya alışmış bir halde.
Felaket tellallığı değil, manzarası bu 2018’in Türkiye’sinin!
Ne yazık ki,
Adalet, ahlak ve hukuk’u kendine mesele edinmiş mesuliyet sahibi bir insan tipi yaratılamadı. Bu tufeyli güruhun kah bu derin vurdumduymaz halleri, kah insanı çileden çıkaran eyyamcılığı kararttıkça karartıyor ufkumuzu. Halkın bu büyülenmiş zihniyeti, muktedirlerrdeki doyma bilmeyen zümre menfeatleri…
1950 ve 60’larda mukaddesatçı aydınların vurguladığı ‘Ruhi buhran’ cenderesinde sıkışmış bir toplum. Tadı tuzu yok. Merhametini yitirmiş bir toplum bu. ‘Öteki’nin acısı üstünde tepinen…o acıyı görmezden gelen…
Sadece aşkını, şefkatini değil, insaf ve insanlığını da yitirmiş bir toplum. İz’an ve müvazenesini yitirmiş, ahlaki ekseni kaymış… Değerleri tepetaklak. Kırk yıllık arkadaşını gammazlayan komşu, kendini iktidarın ‘terörist propagandası’na kaptırıp oğlunu kızını eve sokmayan anne baba! En iyisi diyebileceğimiz kişiler de, çileden çıkaran bir vurdum-duymazlık ve neme-lazımcılık illetiyle mefluç.
Dindarları arasında müthiş bir güvensizlik hüküm-ferma.
Yanlış anlamalar, niyet sorgulamalar, hatta tekfirle ve fitne ve fıskla itham etmeler…
İktidar her fırsatta maddi bir kalkınmadan söz ediyor, ajandasında manevi kalkınma projeleri de var mı! Bir ahlak davası, mesela!
Topyekün bir islah projesi ve ruh terbiyesi ameliyesi elzem, sil baştan…
‘Kin ile din birleşmez’ diyen bir Peygamber’in ümmeti bir teceddüt cehdiyle, topyekün bir tevbe-i nasuhla yüzleşebilecek mi kendisiyle!
Ahlak’ın yerini alan ruhsuz ve şekil-perest din anlayışı hak ile yeksan olmalı. Türkiye İslamı dedikleri telakki, tarihinde böylesine bir bağnazlık, dar görüşlük, şekilcilik görmedi!
Bu yobazlığa, nobranlığa hayat hakkı tanınmamalı!
Kuru-sıkı vatan millet Sakarya edebiyatının, şekilciliğin, sığlık ve hamlığın yerini ne zaman adalet ve hukuk alacak!
Öyle görünüyor ki, refah ve adalet iddiasıyla ortaya çıkan, ne ki zamanla ‘oy ütücülüğünü’ meslek haline getiren siyaset bezirganlarının biri gidip bir diğeri gelecek!
Siyasette herhangi bir yenilik emaresi görünmüyor!
Siyasetçi, asırlık yapısal sorunlara çözüm aramaktan uzak, kendi meşrebince bir yapboz peşinde, günü birlik hayal ve hülyaların esiri… Toplumu topyekün ıslah edici hamlelere gücü ve nefesi yetmiyor! Bir başka seçimle devrilip gidince kadar bölüyor, parçalıyor… ve arkasında bıraktığı enkazla hayalleri inkisara uğratıyor, umutları solduruyor.
Ve gözünü hırs bürümüş bu merhametsiz insanların siyasi ikballeri ve kahrolası zümresel menfeatleri için bugün kardeş kardeşe, anne kıza, baba oğula düşman…
Yarın belki, acı ve ıstırap altında inleyen zümre değişecek ama, bu toprakların bir köşesinden bu sefer bir başka zümrenin feryad ve figanı yükselecek.
Bugünkü bu keşmekeş ve krizler, yepyeni doğuşlara, başlangıçlara, bir ahlaki nizamın tesisine sebep olacaksa bir anlamı, değeri var! Değilse hep inkisar, hep inkisar!
Ne yazık ki, bu dini kendi ikbali için istimal eden bu siyasetçi hokkabazların tahripkar icraatleri gün gibi ortadayken, şu ‘necip milletimiz’ bir kere daha, hayır bir kere değil, bin kere daha aldanıyor, hitabet illizyonlarıyla aldatılıyor…ve öyle görülüyor ki aldatılmaya da devam edecek.
Günün sonunda, her şeye rağmen…
Düşüneceğiz, duyacağız, okuyacağız, yazacağız, çalışacağız, çabalayacağız her dem yola revan olacağız.
Eyyamcıya, kerameti kendinden menkul ecinnilere, hayal tacirlerine, rüya-perestlere, trollere pabuç bırakmayacağız. Ne merde, ne na-merde eyvallahımız olacak! Evet, zora talip olacağız. Günübirlik gel-geç gündemlerle oyalanmayacağız.
‘’Aşk gelince cümle dertler bitecek’’ diyeceğiz, aşk’ı kendimize rehber ve iktida edineceğiz.
Gözünü, ruhunu hırs u hasm bürümüş nadanlara bile, merhametle, insafla, sevgiyle muamelede bulunacağız…
Hatalar ve acılar da ‘büyüme’nin doğal bir parçasıdır diyerek acımızla, sancımızla büyüyeceğiz. Acı’yı bal eyleyeceğiz…
İnsanlık’tan ümidimizi kesmeyeceğiz. ‘Her dem yeniden doğacağız…’
İnanıyorsak… her dem ümid-var olacağız.
Okuduğumuz kitaplardan bunu öğrenmedik mi!…
[Engin Sezen, The Circle] 17.4.2018 [thecrcl.ca]
Sıtkı Özcan: Gülen, çok fırtınalı bir gecede, çok dalgalı bir denizde Hizmet gemisini minimum hasarla yürüttü.
2012 olmalı. Zaman Amerika’da haftada bir yazmak üzere anlaşmıştık Sıtkı Özcan’la. Zaman Amerika’nın sorumlusuydu.
Telefondaki munis ve teşvik edici bir sesti. Türlü atılımlar, açılımlar yapmak isteyen genç ve yenilikçi bir ses. Heyecanlı bir ses.
Bir müddet yazılar gönderdim Zaman Amerika’ya. Ne yazık ki, Süreç’le Sıtkı Bey’in planları da birer birer akamete uğradı.
6 yıl sonra kendisiyle, bu kez çok daha farklı şartlarda mülakat yapmak nasip oldu.
Sıtkı Özcan, başından beri sosyal medyada yakinen izlediğim biri. Kimi zaman isyankar ve öfkeli, kimi zaman taşı gediğine koyan bir nüktedan, ama her dem kendince doğru bildiğini eğmeden bükmeden söyleyen biri…
Özgün paylaşımlarıyla makul bir perspektif sunmaya devam eden Özcan’ın Ben Türkiyedeyken adıyla yayınlanmış bir de kitabı var.
Sıtkı Bey, kavga’da kendisiyle “aynı cephe”de olmakla onur ve güven duyacağınız biri. Yamanlar mezunu bu Boğaziçili genç, Hizmet Hareketi’nin Amerika’daki en değerli asset’lerinden. The Circle’ın bu uzun mülakatında genç bir adamın Hizmet anatomisini de bulacaksınız.
Sıtkı Özcan kimdir?
Küçük bir Anadolu şehrinde doğdum. Herkesin birbirini tanıdığı, herkesin birbirinin çocukluğunu bildiği ufak, şirin bir mahallede büyüdüm. Babamın çocukluğu doğduğum evde geçmişti. Çocukluk arkadaşlarımın neredeyse tamamının babaları babamla çocukluk arkadaşıydı. Böyle bir ortamda büyüdüm. Sokak, mahalle, dostluk ve aile… ‘Çocukluk’ kavramının zihnimde çağrıştırdığı kavramlar bunlar.
Ülkenin Turgut Özal’la dünyaya yeni yeni açılmaya başladığı yıllardı. Bir kaç yıl öncesinin sokak kavgaları, kargaşaları, cinayetleri yeni sona ermişti belki ama, ya o yeni dönemle birlikte büyüklerimizin yaşanan tüm acıların üstüne bir sünger çekip ülkece yeni bir başlangıç yapma arzusundan, ya da daha çok kısa süre önce yaşanan o kargaşaların aslında bizim kendi küçük çevremizi, mahallemizi ya da daha geniş anlamda minik şehrimizi pek vurmamış olmasından, 80 öncesi travmalarının etkisiyle büyümedim. Mahallemizde, ailemizde, eş, dost, akraba arasında sokak kargaşalarında vurulup hayatını kaybeden, o kargaşalara herhangi bir şekilde karışmış olan ya da darbe sonrası tutuklanıp götürülen kimse yoktu. Daha gündelik yaşayan, iyi ya da kötü anlamda söylemiyorum bunu ama daha işinde gücünde insanlardık. Kendi şirin mahallemizde, kendi küçük dünyalarımızda yaşıyorduk.
Dedelerimden biri emekli zabıta müdürüydü ve bizim için bu çok büyük bir şeydi. Diğer dedem, ülkenin diğer ucundan bu şehre gelmişti ve bu çok büyük bir göçtü. Böyle kendi halinde küçük bir hayat yaşıyorduk.
Şimdi geri dönüp baktığımda o dönem aslında ufak, kendi halinde bir sera içinde yaşıyormuşuz. Tayinle şehre gelmiş bazı memur çocukları hariç sınıfımızdaki hemen herkes aynı şehirde doğmuş, aynı sokaklarda büyümüş, aynı arkadaşlarla oynamıştı. Hepimiz küçük farklarla birbirimizin aynıydık aslında. Bir anlamda güzeldi bu. Bir anlamda da çok kısır…
Ortaokul sonrası lise eğitimi için İzmir’e, Yamanlar Koleji’ne geçtiğimde gördüm bunu. Burada da tam tersi müthiş kozmopolit bir ortam vardı. Sınıfımdaki tek Kütahyalı bendim. Koca okuldaki hemşehrilerimin sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyordu. Herkes için aynıydı bu durum. Okuldaki Balıkesirli, Muğlalı, Edirneli, Diyarbakırlı sayısı da çok farklı değildi. Bambaşka şehirlerin, bambaşka kültürlerin, çok farklı geçmişlerin çocuklarıydık ama küçük bir okulun sınırları içinde, birbirimizle iç içe, birlikte yaşıyorduk. Bizim için gecesini gündüzüne katan öğretmenlerimizden, belletmenlerimizden öğrendiğimiz kadarını hatta belki daha fazlasını birbirimizden, farklılıklarımızdan öğreniyorduk. Yaşayarak öğreniyorduk. Bizim için devasa derslerdi bunlar.
İzmir’de 3 yıl geçirdim ama 30 yıla yetecek kadar çok şey öğrendim. Yamanlar Koleji evet belki Türkiye’nin akademik anlamda en iyi okullarından biriydi, ve evet uluslararası bilim olimpiyatlarında, üniversite sınavlarında, türlü yarışmalarda alınan madalyalar, dereceler havada uçuşuyordu ama Yamanlar’ın bana asıl verdikleri bunlardan çok farklıydı. Ödülle, dereceyle, madalyayla ölçülemeyecek değerlerle yoğruluyorduk biz orada. Orada geçirdiğim 3 yıl boyunca ne küçük bir tartışmaya, ne ufacık kavgaya, ne bir itişip kakışmaya şahit oldum. Biz, belki bambaşka dünyaların çocuklarıydık ama aynı idealin tohumlarıydık. Yeni Bir Dünya o okulun bahçesinde kurulmuştu çoktan. Sonraki yıllarda, dünyanın dört bir yanında bayraklaştırmaya çalışacağımız ‘birlikte yaşama’, ‘birbirini anlama’, ‘herkesi kendi konumunda kabul etme’nin hayata geçmiş küçük bir prototipi içinde büyüyorduk resmen. Paha biçilemez yıllardı benim için.
Ayrıca ufkumuz da başkalaşıyordu Yamanlar’da. Kütahya’dayken, yurt dışına, dış dünyaya dair tek bağımız mahalle muhtarının yazları ziyarete gelen ‘Alamancı’ akrabalarıyken şimdi daha liseli birer çocuk olarak dünyanın dört bir yanında birbiri ardına açılan Türk okullarından, başka başka ülkelere dair olaylardan, hedeflerden, hayallerden konuşuyorduk. Dünya küçük bir ülke haline gelmişti artık zihnimizde. Daha lisedeydik. Yatılı bir okuldaydık ve çoğumuz itibariyle henüz tek bir kez bile ülkeden dışarı çıkmamıştık, tek bir yabancı ülke bile görmemiştik ama bu zihni dönüşümü çoktan yaşamıştık kendi içimizde. Bunun, o çocukların geri kalan hayatları adına ne büyük bir dönüşüm olduğunu kelimelerle anlatamam.
Üniversite yıllarınız?
Yamanlar’ın o ağır eğitimi olmasa ve kendi kendime kalsam belki kapısından asla içeri giremeyeceğim bir okuldaydım: Boğaziçi Üniversitesi’nde.. Çok kültürlülük, farklılıklara saygı, dostluk, arkadaşlık, kendini tanıma, birey olduğunun farkına varma, okumayı, anlamayı anlama adına çok önemliydi Boğaziçi benim için. Öyle ya da böyle militarist bir ülkede büyümüştük hepimiz.
Ortaokulda, dönem ödevlerimizin sayfa sayısından, yazı tipine, kullanılacak kalem tipinden mürekkebin rengine kadar öğretmenin karar verdiği, hangi kitabın hangi sayfalarını hangi şekilde kağıda döküp getireceğinin dahi sana dikte edildiği bir eğitimden çıkıp, devam zorunluluğunun dahi olmadığı, derslerde her şeyi alabildiğine tartıştığın, sıcak havalarda bazı dersleri ya çimlerde ya kantinde yaptığın bir okul yapısı pek çoklarımız için devrim niteliğindeydi. Okulun üst düzey akademik eğitimi ve başarısı, derslerdeki, kampüsteki özgürlük havasının bize verdiği hayat dersinin yanında çok önemsiz kalıyordu. Herkesin birbirine saygı duyduğu, yazılı ya da yazısız tüm kuralları içselleştirip değer verdiği ve uyguladığı, Türkiye’den ayrı küçük, başlı başına bir ülke gibiydi adeta Boğaziçi. Ben öyle hissediyordum en azından. Güney Kapı’dan girip meşhur yokuştan aşağı inerken Türkiye’den ayrıldığımı, başka bir dünyaya girdiğimi hissediyordum. Okulun meşhur çimlerinde tek bir ‘çimlere basmayınız’ yazısı yoktu ve sabah, öğle, akşam o çimlerde ders çalışılıyor, yemek yeniyor, oyun oynanıyordu ama günün belli saatlerinde çimlerin dinlendirilmesi gerektiği zaman da bu alanın etrafına ince, basit bir plastik şerit çekilmesi yetiyordu. O anlarda, tek bir öğrencinin dahi o şeritlerin üstünden atlayıp çimlerde oturduğunu görmedim. Kural tanımazlığın, kural çiğnemenin, uyanıklığın marifet sayıldığı bir ülkede bu basit örneğin ne çok şey ifade ettiğini anlatabiliyor muyum? Boğaziçi buydu benim için.
Hizmet Hareketi’yle Yamanlar Koleji’nde mi tanıştınız?
Yok, hayır. Hizmet’le tanışmam Yamanlar öncesine dayanıyor. Orta birinci sınıfta, yaşadığım küçük şehre okumaya gelen bir kaç üniversite öğrencisi vasıtasıyla tanıştım. Biz o dönem bulabildiğimiz her kitabı okumaya çalışan bir kaç arkadaştık, onlar, insanlar okusun diyedir kitapçı dükkanında kitap satmaya çalışan bir kaç arkadaş. Böyle bulduk birbirimizi. Hizmet’le birebirde tanışmam ‘kitap’ üzerinden oldu yani.
Sonra o abiler üzerinden başka abilerle tanıştık. Biz başka arkadaşlarımızı onlarla tanıştırdık. Haftanın hemen her günü birbiriyle görüşen ortaokuldan üniversiteye farklı yaşlardan 15-20 kişilik büyük bir aile olduk. Hayatı paylaşıyorduk. Her şeyi konuşup tartışıyorduk. Birlikte kitap müzakereleri de yapıyorduk, evin arkasındaki toprak sahada top da oynuyorduk. O yaşlarda küçücük çocuklar için, hele ki henüz şehirde doğru düzgün üniversite öğrencisi yokken, olanları da bırak ortaokul öğrencilerini, liselilerle bile muhatap olmazken koca üniversite öğrencilerinin bizimle dost olması, arkadaş olması başka bir şeydi bizim için.
Bu arada İstanbul’da yaşayan ve hayatımda çok önemli bir yeri olan, ailece saygı duyduğumuz bir akrabamızın da üniversite yıllarından beri Hizmet’le irtibatı vardı. Bu nedenle genel manada geniş ailemizde cemaat, tarikat vs. mefhumlarına karşı belli bir ön yargı olsa da kendi çekirdek ailemizde Hizmet’e karşı bir ön yargı yoktu. Aksine, annemin bir gün o dönemde tanışıp görüştüğümüz abilerin kapısını çalıp, “Evladım, biliyorum ki oğlum buraya gelip gidiyor. Ben sizin kim olduğunuzu biliyorum. Bizim kendi çocuğumuza sizin sahip olduğunuz değerler adına verebileceğimiz çok bir şey yok. Sizden ricam ne olursa olsun onu bırakmayın.” dediğini çok uzun yıllar sonra öğrendim. Bilhassa annemin Hizmet’e her zaman çok büyük bir sevgisi vardı. Hala da var.
Üniversite yıllarında ‘dersane’de kaldınız. Bize Işık Evleri’nin o yıllardaki atmosferini anlatır mısınız?
Bizim Kütahya’da ‘dersane’ tabiri kullanılmazdı Hizmet evleri için. Belki biz o dönem işin talebelik tarafında durduğumuz için ‘Abiler’ denirdi. İstanbul’a gelince duydum ilk ‘dersane’yi, garip geldi, pek de ısınamadım. Ama sorduğunuz manada evet, üniversite yıllarında arkadaşlarımla birlikte tutup, imkanı olmayan fakir öğrencilere gönüllü dersler verdiğimiz bir Hizmet evinde kaldım.
Hizmet evi ortamımız fevkaladeydi. Ortaokulun ilk yıllarından o güne sayarsanız, yaklaşık 7-8 yıldır Hizmet’i tanıyordum, biliyordum, içindeydim. Fakat ben ‘Hizmet’i üniversite yıllarında öğrendim.
Üniversitenin ilk yılında bir kaç arkadaş, Ortaköy’de küçük bir ev tuttuk. Konu komşuya, civar esnafa ‘maddi durumu yetersiz, kabiliyetli öğrencilere ücretsiz ders verebileceğimizi’ söyledik. Onlarca öğrenci geldi. Ev arkadaşlarımla fizikten matematiğe, tarihten coğrafyaya ne biliyorsak anlatmaya çalıştık.
Arkadaş olduk o çocuklarla. Aileleri, ailelerimiz oldu. Aradık, sorduk, gittik, geldik. Hala görüşürüz bazılarıyla. Ailelerimiz görüşür. ‘Görüşürdü’ daha doğrusu. Ülkenin üzerine çöken meşum karanlıkta başlarına bir dert açmamak için şu an görüşmüyorum pek çoğuyla. Ama bir şekilde bu röportajı okurlarsa bilirler ki benim için öz kardeşimden farkları yoktur. Çok özel bir dönemin çok özel bir meyveleriydi onlar benim için. Gençliğin, gençlerin emek sarfedip işlersen ne kıymetli bir mücevhere, ihmal edip kendi haline terk edersen ne bozuk, çürük bir meyveye dönüşebileceğini o yıllarda gördüm.
Şimdi oturup düşününce, Hizmet’i bana hizmet edilirken değil, o çocuklara kendimce bir şeyler öğretmeye çalışırken anladığımı görüyorum. ‘Bana bütün fedakarlığıyla hayatını adayan insanları sevmenin’ hizmet olduğunu sanıyordum o güne kadar. Meğer, fedakarlıkların aynısını samimiyetle başkaları için yapmaya çalışmakmış Hizmet. Evimize gelip ders çalışan o çocuklar, farkında olmadan çok şey öğretiyordu bana. Ben kendimce onlara bir şeyler anlatıyordum belki ama hayat bana onlar üzerinden çok büyük dersler veriyordu.
Şu an beni bir zaman makinesine koysanız, kayıtsız-şartsız, sorgusuz-sualsiz döneceğim yıl belki Hizmet’i, ‘abiler’i yeni tanıdığım, o hazzı, heyecanı, samimiyeti hiçbir şeye değişilmez ilk yıl, ortaokulun ilk senesidir. Fakat Hizmet’in ne olduğunu, özelde benim için, genelde dünya için ne mana ifade ettiğini öğrendiğim yıllar, üniversite yıllarıdır. Ortaokulda ve lisede bana hizmet edilirken Hizmet’i hissettiysem, üniversite, başkalarına hizmet ederken Hizmet’i ‘öğrendim’.
Boğaziçi’nden sonar neler yaptınız?
Üniversiteden mezun olduktan sonra kısa bir süre özel sektörde çalıştım. Sonra lise yıllarından beri tanıdığım, saygı duyduğum, aynı üniversiteden mezun olduğumuz, aynı sitede oturduğumuz aile dostu bir büyüğüm Türkiye’den ayrılıp Amerika’ya yerleşti. O sıra akıllı telefonlar yoktu, ara sıra internet üzerinden, Türkiye’ye geldiği zamanlarda da yüz yüze görüşüyorduk. Benim özel sektörde çalışmamı istemiyordu, gereksiz buluyordu. Kısa bir süre sonra beni de yanına, başkanı olduğu kültürlerarası diyalog derneğinde birlikte çalışmak üzere Amerika’ya çağırdı. Kabul ettim. Hemen çalışma izni, vize vs. prosedürler için başvurduk. Bir iki aya çözülmesini beklediğimiz resmi işler uzadı da uzadı.
Bu arada Zaman Gazetesi’nde çalışan eski bir arkadaşım, Amerika vizesini beklerken gelip çalışmam için beni gazeteye davet etti. Gazeteye, gazeteciliğe her zaman ilgi duyduğumu biliyordu. Kendi halinde her gün yazılar yazıp yayınladığım bir blogum vardı. Hiçbir zaman yayınlamayacağım bazı kitaplar, senaryolar yazıp çiziyordum. Üniversitede tüm arkadaşlarım yaz aylarında büyük, uluslararası şirketlerde staj yapmak için uğraşırken, ben, staj için gazetelerin, televizyonların kapısını aşındırıyordum. Bunları bilen arkadaşım vize beklerken gazetede çalışmam için böyle bir teklifle gelince onu da kabul ettim. Amerika’daki çalışma izninin ve vizenin ne kadar sürede çıkacağını bilmiyorduk. Gazetede ne kadar çalışacağımı bilmeden başladım aslında gazeteye. Vize çıkınca ayrılıp gideceğim üzerine anlaşmıştık. Beklediğimizden uzun sürdü bu süreç. ABD’deki çalışma izni ve vizelerin hazır olması bir kaç yıl aldı. Bu süre zarfında Zaman Gazetesi’nde gazetecilik adına çok şey öğrendim. Zor ama keyifliydi. Çok kıymetli insanlarla tanıştım. Çok değerli tecrübeler edindim.
Bekleme sürecinin sonlarına doğru beklemediğim bir sıkıntı yaşadık gazeteyle. Onlar ayrılmamı istemiyordu, Amerika işini iptal etmemi söylüyorlardı. Bense Amerika’daki arkadaşıma söz verdiğim için gitmem gerektiğini söylüyordum. Israr ettiler. Kabul etmedim, edemedim. Arkadaşıma söz vermiştim. Orada çalışma izni, vize vs. için bir sürü uğraşmışlardı. Bu emeklerin zayi olup gitmesini istemiyordum. Biraz gidip geldi bu mesele. Sonra çözülemeyeceği anlaşılınca gazeteden kovuldum. Öyle kovulma gibi bir kovulma değildi ama neticede kovuldum. Kendince haklıydı gazete. Onca zaman gazetecilik öğrettikleri, üzerine emek sarf ettikleri birinin öyle ayrılıp gitmesini istemiyorlardı. Ben de kendimce haklıydım, çünkü arkadaşıma geleceğime dair söz vermiştim. Ayrıldık. Gazeteyle, gazetecilikle 3-5 yıl sonra, bu sefer Amerika’da tekrar buluşacağımı bilmiyordum tabii o zamanlar.
Bir süre dışarıda bekledim, vize işi çözülünce de Amerika’ya geldim.
Bu arada, Zaman Gazetesi’nde de bir Boğaziçili ekip vardı sanırım?
Tam öyle değil aslında. Benim gazeteye gelişim o ekibe göre biraz daha spontane oldu. Bir de yaklaşık bir 10-15 sene var aramızda. Çok o grubun parçasıyım diyemem yani kendime. O abilerin gazeteye gelişi benimkine göre çok daha sistemli, planlı bir yolla, gazeteciliğe ilgi duyma ihtimali olan Boğaziçili gençlere gazetede yazıp çizme imkanı veren Zaman Araştırma Grubu vesilesiyle olmuş o dönem. Çok da iyi olmuş. Bana göre zamanının çok ötesinde bir projeydi o. Neden akamete uğradı, nasıl sona erdi bilmiyorum ama keşke uzun yıllar devam edebilseydi. Sadece bir iki yılda bile gazeteye kazandırdığı isimleri göz önüne alınca, eğer bu çalışma 10-15 sene aralıksız devam edebilseydi, Zaman Gazetesi’nin de Türk medyasının da çehresini baştan aşağı değiştirebilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kısmet…
Hizmet Medyası denince, neler söylemek istersiniz bu konuda?
Zaman Gazetesi’ni içinde çalışmaya başladığım o ülke siyasetinin çok çalkantılı dönemlerinde ya da gelip Amerika’ya buradaki edisyonunun başına geçtiğimde tanımadım ben. Daha ortaokulun birinci sınıfında, onun da benim de hayatımın başlarında olduğumuz günlerde tanıdım. O da küçüktü, ben de. Gözümüzün önünde büyüdü gazete. Birlikte büyüdük. Ben büyürken bir sürü hata yaptım, bir sürü yanlışım oldu. Gazete de büyürken benim gibi bazı hatalar yaptı Bugün devam ediyor olsa yine yapacak. Yarın yeniden açılsa yine hatalar yapacak. Aksi mümkün değil çünkü. İnsanın tabiatına, eşyanın fıtratına, mesleğin doğasına aykırı. Fakat birlikte büyüdüğümüz o Zaman Gazetesi, benim, çocukluk yıllarından gençlik dönemine, gençlik yıllarından olgunluğa geçerken kendimi geliştirebildiğimden çok daha fazla geliştirdi kendini, ilerletti. Ülke gazeteciliğine de ülkenin bizzat kendisine de çok şeyler kattı. Medyanın, sadece belli çıkar grupları için rejime maşalık aracı, devletin yıllardır dayak atıp durduğu kitlelerin sırtındaki sopası olma işlevi gördüğü günlerde Zaman Gazetesi tüm bu itilip kakılan gruplara, aslında bir araya geldiğinde ülkenin neredeyse tamamını oluşturan insanlara açtı sayfalarını. Herkül Milas, Etyen Mahcupyan, Bejan Matur, Ali Bulaç ve Mümtaz’er Türköne aynı gazetede, bazen aynı sayfada yazıyordu. O dönemde bu insanları değil gazete sütunlarında, bir evin küçük bir odasında bir araya getirsen rejim ne der diye korkardı insanlar. Zaman korkmadı. Bu adımları tek tek attı. Toplumsal uzlaşı adına fark etseler de etmeseler de insanlar üzerinde ne büyük bir etkisi olduğunu görebiliyor musunuz bunun?
Hürriyet’in resmi gazeteden çok az bir farkla çıktığı, ısmarlama manşetlerle haşmetlilerin hoşlaşmadığı tüm aydınları, sanatçıları, gazeteci ve yazarları linç sırasına dizdiği dönemlerden bahsediyorum. Benim için çok büyük önemi vardır o günlerde Zaman’ın yaptıklarının. Şimdi bunları zaten normal kabul edip yorumlarımızı, analizlerimizi buna göre yapıyoruz ama o dönem normal değildi bunlar. O zamanın Türkiye’sinde değildi. Çok devrimsel işlerdi.
“Zaman’ın rakibi Hürriyet, Milliyet, Sabah değildi. Onları baz almamalı, dünya gazeteleriyle yarışmalıydı” diyebilirsiniz. Bazı açılardan doğru da bu, ama bilhassa sorduğunuz konu özelinde, AKP, Erdoğan, 17 Aralık vs. konusunda dünyanın en önemli gazeteleri hata yapmadı mı? Neler neler yaptılar. Geçenlerde önemli bir medya kurumunda çalışan Amerikalı bir gazeteci dostum sordu, “AKP’ye en baştan niye karşı durmadınız?”. Dedim ki “Senin gazetende o dönem Erdoğan’ın yapıp ettikleri, model bir ülke olarak Türkiye’deki demokratikleşme hamleleri, insan hakları ve özgürlük adımları o kadar güzel anlatılıyordu ki, herhalde ona aldandık”.
‘Zaman Gazetesi neden AKP’ye destek verdi’ dediğimiz dönemlerde dünyanın en büyük gazetelerinde her hafta yeni bir AKP övgüsü yayınlanıyordu. Avrupa Birliği, Türk hükümetine alabildiğine destek veriyor, her ay AB üyeliğiyle ilgili yeni bir olumlu açıklama yapılıyor, bayağı Avrupa Birliği’yle Türkiye el ele üyeliğe yürüyordu. ABD’nin önce stratejik ortağı, sonra model ortağıydı Türkiye. Zaman’ın da bu dünya gazetelerinin de AB’nin de ABD’nin de yaptığı hata değildi o dönem. Doğru işler yapıyordu çünkü o yıllarda Türk hükümeti. İnsan hakları, özgürlükler konusundaki atılımlar, demokratikleşme hamleleri, Avrupa Birliği reformları kim yapsa desteklenmesi gereken işlerdi. Bütün bu tarihi ve güzel gelişmelere imza atan adamların daha sonra keskin bir U dönüşüyle ülkeyi bir Orta Doğu diktatörlüğüne çevireceğini, götürüp bir bataklığın en dibine saplayacağını görmek kolay değildi. Tüm bu dünya gazeteleri, uluslararası kuruluşlar, AB ve ABD de göremedi zaten. Kimse göremedi. Şimdi dünyanın her ülkesinden, o ülkelerin siyasilerinden, medyalarından, ülke içinde türlü türlü kesimlerden gelen bu destekleri, olumlamaları, övgüleri unutarak Nasreddin Hoca’yla Timur’un hikayesinde olduğu gibi kenarı çekilip Zaman’ı ortada bir başına bırakmak doğru gelmiyor bana.
Sizin Zaman Amerika maceranız var?
Zaman Amerika küçük bir laboratuvar gibiydi bizim için. Dar bir kadroyla, çok kısıtlı imkanlarla çalışıyorduk. Bu kısıtlı imkanlar bizi çok geliştirdi. Her arkadaşımız gittiği bir haberde, haberi de fotoğrafı da görüntüyü de kendi alıyordu. Gazeteye döndüğünde haberini internet optimizasyonu kriterlerine göre düzenleyip siteye kendi yüklüyor, anahtar kelimelerle sağını solunu düzenleyip editör onayına hazır hale getiriyordu. Yeni medyayla ortaya çıkıp iyice bugünlerde iyice yaygınlaşan ‘backpack journalism’ (Sırt çantası gazeteciliği) kavramını, biz ta en başından beri zorunlu olarak kullanıyorduk. Bu zor şartlar, gazetedeki her arkadaşımızı bir taraftan belki biraz yıprattı, ama bir taraftan da çok geliştirdi.
Yeni dönemin şartlarına hazır hale getirdi bizi. Böyle de olması gerekiyordu kanımca. Türkiye’de gazete çok büyüktü, imkanları çok farklıydı evet, ama yurt dışı baskıların oradan sürekli, kesintisiz bir destekle büyümesi sağlıklı olmazdı. İnorganik olurdu, gelişemezdik. Kendi yağımızda kavrulmak, kendi metodlarımızla ilerlemek çok şey kattı bize. Sadece bizim için değil, dünyanın dört bir tarafındaki Zaman/Cihan temsilcilikleri için de böyle oldu sanıyorum. Fransa’da, İngiltere’de, bilhassa Rusya’da çok önemli işler, çok ciddi yenilikler yapılıyordu. Avustralya’da, Kore’de, Romanya’da, Güney Amerika’da, tüm Orta Asya baskılarında ne ciddi işler yapıldığını yakından biliyorum. Türkiye’deki gazetenin iki sayfalık dış haberler bölümünde kendine ayrılan yere haber sokmaya çalışan bir kaç muhabirden bahsetmiyorum, yirmiden fazla ülkede yerleşik, bizzat o ülkelerde, o ülkelere yayın yapan gazetelerden bahsediyorum. Muazzam bir şeydi bu aslında. Bunun ne manaya geldiğini, nasıl bir potansiyel taşıdığını gazetecilikten gerçekten anlayan adam bilir.
Ha, dünyanın dört bir yanındaki bu farklı tecrübeler bir araya gelip farklı bir sinerji oluşturabilir miydi? Bu sinerji Zaman Gazetesi’ni dünya çapında çok farklı bir yere taşıyabilir miydi? Tabii ki evet. Son dönemde bu yönde yoğun bir çaba da vardı zaten. Bir kaç ülke temsilcisi arkadaş, gazetenin de ön ayak olmasıyla internet ortamında sık sık bir araya gelip bu potansiyeli nasıl bir kinetik enerjiye çevirebiliriz onu konuşuyorduk. Gazete çok açıktı buna. Üst yönetim de ara ara bu fikir teatilerine bizzat katılıyordu. Ama kader… Neo-Moğollar bir gece vakti, kanlı mızrakları ve yırtıcı hayvanlarıyla geldi, ne varsa yaktı, yıktı, taş üstünde taş bırakmadan gitti.
Keşke Zaman Amerika, özellikle bugün daha da çok ihtiyaç duyulan bir dönemde kurumsallaşabilse, Türkçe ve ingilizce etkin yayınlar yapabilseydi. Şu anda ağır aksak giden bu platform ayağa kaldırılamaz mı?
Olabilir, tabii ki kaldırılabilir. Kendi aramızda da konuştuk bunu daha önce, konuşuyoruz da bazen. Ama olmalı mı olmamalı mı onu bilemiyorum. Belki yayın politikası, hedef kitlesi değiştirilerek olabilir, fakat üzerine çok ciddi düşünülmesi gereken bir mesele bu. Düşünce safhasında bile bize geri adım attıran bazı kaçınılmaz haller var. Türkiye’ye yönelik yayın yapsan, yasaklı. Yasakları aşsan, ezhan kapalı. Eskisi gibi yalnızca Amerika’ya dair Türkçe haberler yayınlasan böyle bir dönemde faydası sınırlı. Yukarıdaki alanların herhangi birinde bir fayda sağlayacağına kanaat getirip ‘haydi başlayalım madem’ desen, bu sefer elde defter geçmiş tüm hesaplarını, sorunlarını, sıkıntılarını Zaman Amerika üzerinden çözmeye kalkacak şikayetperver bir dolu insan. Açıkçası attığımız taş bu anlamda ürküttüğümüz kurbağaya değer mi bilmiyorum. Meşhur hikaye var ya, Nasreddin Hoca oğlunu eşeğe bindirmiş pazara gidiyormuş. Biriyle karşılaşmışlar. Adam demiş ki, “Şu hale bak. Küçücük çocuk utanmadan binmiş eşeğe. Yaşlı başlı adam sıcakta yürüyor.”. Çocuğu indirmiş kendi binmiş. Biraz ileride bir başkası, “Hoca yazık değil mi el kadar çocuğu yürütüyorsun, kendin binmişsin eşeğe”. Sonra ikisi birden binmiş başka bir şey. İnmiş ikisi de yürümüş bu sefer başka şey. Malum hikaye işte. Son iki yıldır bizzat bu hikayenin içinde yaşıyoruz biz. Her dönemeçte başka biri. O yüzden, hayatımı, ‘Benimle, bizimle aynı yolu yürüdüğü için hayatı cehenneme dönmüş insanlara en faydalı şekilde nasıl yaşarım? Onlar için zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanırım?’ diye düşünüp planlayarak geçirmeye çalıştığım şu günlerde tüm bunlarla uğraşmayı tercih eder miyim bilmiyorum.
Hazır bugünlerden söz açılmışken, neler okuyorsunuz bu aralar?
Herkesin bir sorusu, sorgusu var bu aralar. Herkes bir şeyleri anlamaya çalışıyor. Ben insanı anlamaya çabalıyorum, toplumu anlamlandırmaya uğraşıyorum. Sosyal psikoloji okumaları yapıyorum bu yüzden fırsat buldukça. Böyle çalkantılı dönemler ilk kez yaşanmıyor çünkü, ilk yaşayan da biz değiliz.
Bizim kafamızı bugünlerde sıkça kurcalayan ‘İnsan insana bunu nasıl yapar? Eşimiz, dostumuz, akrabamız bize bunu nasıl yaptı?’ sorusunu daha önce de farklı vesilelerle sormuş insanlar. Bilhassa Avrupa’daki soykırımdan kaçıp Amerika’ya gelen bilim adamları… Ya kendileri bir dönem toplama kamplarında esir düşmüş, ya ailelerini bu kamplarda kaybetmiş bu insanlar da bizim gibi merak etmiş: “Kapı komşumuz, eşimiz, dostumuz, yıllarca yediğimizin içtiğimizin ayrı gitmediği insanlar bize bunu nasıl yaptı? Yaşananlara nasıl göz yumdu?”. Daha önemlisi, bu olanlar herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde yeniden yaşanabilir mi? Bunu araştırıyorlar. İkinci Dünya Savaşı sonrası özellikle deneysel anlamda çok gelişiyor sosyal psikoloji. Stanley Milgram’ın, Solomon Asch’in, Philip Zimbardo’nun falan deneyleri şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde ortaya koyuyor ki gerekli çevresel şartlar oluştuğunda herkes, herkese, her yerde, her şeyi yapabilir. Çok net bu. Bu bilim adamlarından sonra da bu deneylerden bazıları on yıllar boyu, farklı farklı ülkelerde, birbirinden çok farklı sosyal gruplar üzerinde tekrarlanıyor. Sonuç hemen hiç değişmiyor. Çevresel şartların insan psikolojisi ve davranışları üzerinde muazzam bir etkisi var ve genelde de olumsuz bu etki. Ali’nin Veli’yle, Ahmet’in Mehmet’le cedelleştiği gündelik tartışmalardan ziyade bu insanı anlama çabasıyla vakit geçirmeye uğraşıyorum.
Zihnimin iyice yorulup artık işlevini yitirmeye başladığı anlarda da roman okuyorum. Ruhumu kemirip duran hafakanlardan az da olsa uzaklaşmayı sağlıyor. Bilhassa Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes külliyatını seviyorum. Bir iki kere bitirdim galiba bu süreçte. Bugünün karmaşasından ayrı, bambaşka bir alanda, kendi bulmacalarıyla zihni fazlasıyla meşgul ettiği için dinlendirici oluyor. Bir de meslektaş olmamızdan hareketle belki, Hemingway’e biraz ayrıcalık yapıyorum. Bir de düşünce dünyamın temel taşı saydığım eserler var tabii. Onların yeri de zamanı da bunlardan ayrı.
Hizmet Hareketi’yle çocuk yaşlarda tanıştınız. Hareket’in hayatınıza neler kattığını düşünüyorsunuz?
Çok şey. Önceki soruların satır aralarında biraz değindim aslında buna.
Küçük bir Anadolu şehrinde kendi küçük ufkumla yaşarken zihnimi dünyaya açtı Hizmet. Beni dünyaya açtı. Hedeflerimi, hayallerimi, sınırların çok ötesine taşıdı.
Attığım her adıma ‘temsil’ diye bir misyon yükledi, hayatıma büyük bir sorumluluk getirdi Hizmet. Tek bir kişi bile seni görüp hayatını güzelleştirse senin için ne büyük bir nimet, tek bir kişi bile sende gördüğü yanlıştan dolayı ‘iyi insan olmadan uzaklaşsa senin için ne büyük mesuliyet.. Bunu verdi. Müthiş bir denge bu. Sadece eşine, dostuna, arkadaşına karşı değil, hayatında sadece bir kere göreceğin bir insana karşı bile seni fevkalade dengeli bir zemine oturtan harika bir bakış açısı.
Sonra daha küçük bir çocuk olduğumuz yaşlarda ‘başkaları için yaşama’ gibi devasa bir konsept soktu hayatıma. Uzak meselelerdi bize bunlar. Kimseye kötülük yapmama, iyi bir insan olma, insanlara elinden geldiğince iyilik yapmaya çalışma ailemizde yerleşik değerlerdi, ebeveynlerimizden bunları öğreniyorduk. Ama ‘Başkaları için yaşama’.. Bu çok farklı bir ufuktu. Teorik olarak anlatıp da geçmedi Hizmet bunları. Bizzat yaşattı. Etrafımızda hep bizim için yaşayan insanlar oldu. Sonra biz başkaları için yaşamaya çalıştık.
Kafamızdaki ‘din’ portresini baştan aşağı değiştirdi en önemlisi. Ben Hizmet’i tanıdığım yıllarda, seksenlerin sonu, doksanların başında bize sunulan din, soğuk, insanı günelik hayattan koparan, onu dar, dışarıya kapalı, başkalarından uzak bir alana çeken bir kavramdı. Din tabii ki bu değil ama böyle bir alana hapsedilmişti. Bu alan bana, bize çok uzaktı. O ‘din’e ne ben, ne arkadaşlarım yaklaşmak istemezdi galiba. Uzağında kalırdık. Dini, diyaneti Hizmet’le tanıyıp seven yüzbinlerce genç için de durum farklı olmazdı herhalde. Gençleri, gençliği tamamen devre dışı bırakan bir anlayıştı o. Bu yanlışı baştan aşağı yıktı Hizmet. Dinin herkes için ne kadar yaşanabilir olduğunu gösterdi. Modern hayatla ne kadar iç içe olabileceğini gösterdi. Toplumun içinde, toplumla iç içe, eğitimle, diyalogla, sanatla, sporla, şiirle, edebiyatla barışık, dünyaya, diğer insanlara açık bir Müslüman nasıl olur onu gösterdi. Hizmet’in bugün yaşadığı saldırıların nedenini de biraz orada görüyorum ben. Bugünlerde Hizmet’i çiğ çiğ yemek için birbiriyle yarışan insanların Hizmet’le kavgası yeni değil. O kavga ta 60’larda, 70’lerde, Hocaefendi cami kürsülerinden Anadolu insanına, ’Tabii ki çocuklarınızı eğiteceksiniz. Onları en iyi okullarda okutacaksınız” dediğinde başladı.
Fethullah Gülen hakkındaki düşünceleriniz?
Çok büyük bir gaye-i hayali var Hocaefendi’nin. İnsana, insanlığa dair büyük, bitip tükenmez bir inancı var. Kendi adıma insanı ve insanlığı, iyiyi ve kötüyü, iyiliği ve kötülüğü en baştan sorguladığım bugünlerde açıkçası beni hayrete düşüren azimli bir inanç bu. Tüm insanlığın evrensel insani değerler etrafında buluştuğu, din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin birlikte, huzur içinde yaşadığı bir dünyayı özlüyor Fethullah Gülen. Eserlerindeki gelecek tahayyülünde sıklıkla görebiliyoruz bunu. Ortaya konmasına öncülük ettiği projelerde de görüyoruz. Zaten tam bu ikisinin kesişim noktasında duruyor bana göre. Teoriyle pratiğin fevkalade imtizacında görüyorum ben onu. Bu ikisinden birinin eksik kaldığı durumlarda ortaya çıkan sıkıntılı halleri bugünlerde daha net görüyoruz çünkü etrafımızda. Ya pratiğe dökülmeyen, hayatın dinamiklerine dokunmayan, sahada bir karşılığı olmayan teorilerin girdabında boğuluyoruz ya da teoriyi, işin fikri temellerini hiç bilmeden gündelik bir heyecanla koşturup, kıra döke ilerliyoruz. İkisi de yanlış, ikisi de eksik.
Fethullah Gülen’in bizzat yaşadığı hayatı bu yüzden çok önemsiyorum ben. Ne o, ne bu. Ne, tüm bilgi birikimiyle Kaf Dağı’nın ardında, insanlardan uzak kendi kapalı dünyasında yaşayan ulaşılmaz bir bilge, ne de fikre, ilme, düşünceye dayanmayan gündelik bir telaşla sağa sola çarpa çarpa ilerleyen bir koşuşturma yorgunu. Biz bu ikisi arasında savrulup dururken, Hocaefendi’nin teori ve pratiğin uyumlu birlikteliğiyle baktığını görüyorum hayata. Çok mühim bir denge bu bana göre. Ortaya koyduğu idealler ne kadar hayata geçirilebilir, bu idealler ne ölçüde yaşanır kılınabilir bilmiyorum. İnsan denen canavar ne kadar ehlileştirilebilir kestiremiyorum çünkü. Fakat bu ideallerin de, onlar adına ortaya konan çabanın da insanlığın ortak geleceği adına kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Süreç çok sancılı geçmekte. Hareket’in kurucu lideri Fethullah Gülen’in bu süreci nasıl yönettiğini düşünüyorsunuz?
Çok fırtınalı bir gecede, çok dalgalı bir denizde, dört bir yandan saldırı altında olan Hizmet gemisini minimum hasarla yürüttüğünü düşünüyorum.
Sanırım eleştirileri takip ediyorsunuz. Sizin Hareket’le ilgili eleştirileriniz var mı?
Var tabii olmaz mı? Münekkid bir akılla etrafına bakan insan, her şeyde ve herkeste eleştirilecek noktalar bulabilir. Her doğrunun içinde öyle ya da böyle bir yanlış var, bunu bulup çıkarabilir, doğruyu daha doğruya taşıyabilir. Sağlıklı olan da bu. Aksi, hatasızlık, kusursuzluk vs. eşyanın tabiatına aykırı. Fakat ben, bu son dönemde ortaya çıkan özeleştiri mevzuunu biraz yanlış anladığımdan olsa gerek, işe kendi özümden başladım. Kendimi yatırdım masaya. Hamaset olsun diye söylemiyorum, geçmiş dönemde yaptığım hataları, yapamadığım doğruları matematiksel bir şekilde tek tek irdeliyorum. Zihnimde tüm hayatımı, bilhassa da Hizmet hayatımı ileri geri sarıp izliyorum, kusurlarımı tespit etmeye çalışıyorum.
Zaman Amerika’da ben ve arkadaşlarım neleri daha iyi yapabilirdik, neleri yapsak çok daha fazla okura, çok daha kaliteli bir gazete sunabilirdik bunları düşünüyorum. Yapamadıklarımız faslına girince çok daha fazla çetrefilleniyor iş. Burada, Amerika’da yetişmiş gençleri gazeteye, gazeteciliğe kazandıramadık mesela. Çok büyük bir yaradır bu benim için. Yapamadık. Ben yapamadım bunu, başkası değil. Bundan dolayı da kendimi çok şiddetli eleştiriyorum. Zaman Amerika’da arkadaşlarla birlikte yapmaya çalıştığımız kendimizce doğru gazeteciliğin bugün için bir kıymeti olabilir. Ya yarın? Burada doğup büyümüş, buranın diliyle, kültürüyle yoğrulmuş gençler olmadan nasıl olacak o iş? Belki uğraştık ama başaramadık. Bunda da en önemli kabahat, belki tek kabahat benim.
Türkiye’deki Zaman Gazetesi’yle ortaklaşa planladığımız bir proje vardı mesela. Haber merkezindeki her muhabiri geçici olarak buraya getirip, dönemsel olarak Zaman Amerika’da çalıştırmayı hedefliyorduk. Hem tüm muhabirler öyle ya da böyle belli bir seviyede İngilizce öğrenecek, kısa süreli de olsa yurt dışında habercilik yapmış olacaktı, hem de biz burada onların gazetecilik tecrübesinden faydalanacak, gazetemizi geliştirecektik. Olmadı. Olamadı. Bugün, acaba bu projeyi hayata geçirebilsek, dünyanın dört bir tarafına dağılmış sürgün gazetecilere o ülkelerde kendi mesleklerini daha iyi yapabilme adına herhangi bir faydası olur muydu diye düşünmeden edemiyorum. Kendimi sorguluyorum.
Yine buradan bazı kurumlarla birlikte düşünce üretme, düşünceleri çarpıştırma adına bir paneller serisi projesine başlamıştık. Bir iki oturum yaptık ama sonra devam edemedik. Nefesimiz yetmedi. Şimdi geriye dönüp bunların tamamı için Ali öyle yapsaydı böyle olmazdı, Veli şöyle yapsaydı öyle olmazdı diyebilirim. Uzun yazılar da döşenebilirim bunun için. Ama vicdan rahatlatmaktan öte faydası olmaz bunun. Ben bunların tamamında kabahatin büyüğünün bende olduğunu biliyorum çünkü. Belki, gençlerin medya dünyasına kazandırılmasına her şeyden fazla vakit ayırmam gerekiyordu. Röportajın başlarında değindiğim Zaman Araştırma Grubu projesinin Türkiye’de 20 sene önce neden bittiğini sorgulayıp hırpalamak kolay. Sen bunu burada kendin yapabildin mi? Hayır. Bunu soruyorum şimdi kendime. Neden? Faydasına inandığım sorgulama modeli de bu. Biraz Adam Smith’çilik belki.. Herkes kendi özeleştirisini maksimize ederse, toplumun özeleştirisi maksimize olur. Belki de kendime Mutezile, başkalarına Cebriyeci olma durumu, bilmiyorum. Ortada kötü bir netice varsa, bunun başkalarına bakan yönüne Cebriyeci bir yaklaşımla, “O insan o hatayı yapmasa da bu yaşanacaktı” diye yaklaşmayı, iş kendime dönünce ise, “Ben bu yanlışı yapmasaydım bu kötü sonuç asla doğmayacaktı” diye düşünmeyi seçiyorum. Başkaları aksini tercih edebilir, ben bunun benim için daha faydalı olacağına inanıyorum.
Tahsilim itibariyle ekonomistim diyebilirim. Özde iktisatçı sayılırım yani. ’Sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları karşılama ilmi’ derler ekonomi için. Serlevhası budur. Benim de, özellikle şu süreçte, dört bir yanı sarıp kuşatan alevlerin arasında çok kısıtlı bir zaman kaynağım varsa, bu kaynağı, kendi hatalarımı, kusurlarımı, yanlışlarımı masaya yatırıp onlardan kurtulmak için kullanmayı tercih ediyorum. Geçmiş kusurlarım da herkesten biraz daha fazla olduğu için herhalde, iki senedir bir türlü kendimi bırakıp başkasına geçemedim. Bu yarışa bir türlü dahil olamadım yani..
Yapılan eleştirilere genel manada nasıl yaklaştığımı soruyorsanız, faydalı buluyorum. Zararlı bulmuyorum en azından. Okuyup anlamaya çalışıyorum. Şuna inanıyorum ki konuşmaktan zarar gelmez. Her konuşmadan fayda da gelmez. Ama konuşmamaktan gelir.. Biraz Adam Smith’çe bakarsak yine; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Düşünce pazarının fikir tezgahında her ürün rahatça sergilenebilmeli. Kimi düşüncenin talibi olur, büyür gelişir, kimi talip bulamaz, kaybolur gider. Zihin piyasası da böyle böyle dengesini bulur.
Zaten aksi de, hele ki bu telekomünikasyon çağında mümkün değil. ‘Konuşmasınlar’ın da ‘Ama bizi konuşturmuyorlar’ın da somut bir karşılığı yok. Sosyal medyada, online platformlarda bir kaç dakika içinde milyonlara ulaşmak mümkünken meselenin hala konuşuyorlar/konuşmasınlar, konuşturmuyorlar/konuştursunlar ekseninde ilerlemesini de biraz tuhaf buluyorum açıkçası. Geçelim artık o peşrev faslını. Konuşmak istiyorsan konuş, söylemek istediğin varsa söyle. Hala eleştiri tahşidatı, sorgulayan akıl güzellemesi yapma bana, bizzat sıkıntı gördüğün mevzu neyse somut olarak onu dillendir, sorgula, sorgulayalım, tartışalım. Oraya gelelim artık. Diğer taraftan sen de okumak istiyorsan oku, istemiyorsan da okuma ama ‘o yazmasın’, ‘bu çizmesin’, ‘bu konuşmasın’ın bir manası yok. Karşılığı da yok. İki tavrın da bir karşılığı yok bende.. Başkalarını bilmiyorum ama bende yok.
Öte yandan gazetecilik eksenli bakıştan olsa gerek, bu eleştirilerin somut veri, nedensellik ilişkisi ve bilgiye dayalı analiz içerenlerini çok kıymetli buluyorum. Bu düşüncelerini, belli bir emek sarf ederek fiilen de hayata geçirmeye çalışanlaraysa ekstra saygı duyuyorum. Fikir çilesinin hayata yanması, hayatlara dokunması, bizzat fayda üretmesi için verilen emeğe çok veriyorum. Diğer türlüsü, “Ben artık yokum, ama siz bunları bunları yapın”. Oldu.
Soyut genellemeleri, veriyle, datayla desteklenmeyen yüzeysel ithamlarıysa pek ciddiye alamıyorum. İstesem de alamıyorum. İnsanları hafife almak olarak görüyorum bunları. “Cemaat cehaleti terk edip, düşünmeye başlamalı” falan gibi şeyler okuyorum, gülüyorum. İçinden çıktığı, ya da hala içinde bulunduğu bir sosyal grubu bu kadar tanıyamaz insan. Senin kendini bir Rönesans aydını, bir Reform düşünürü görme arzunu anlayabilirim, fakat karşında Orta Çağ serfleri yok ki. Yarısı olimpiyat şampiyonu bir sosyal hareketten bahsediyoruz. Çoğu itibariyle okuyan, yazan, gezen tozan, dünyayı bilip tanıyan bir cemaatten bahsediyoruz. Tahsil her şey değil belki evet, ama neredeyse tamamı üniversite mezunu bir gruptan bahsediyoruz. 15-20 arkadaştık biz üniversitede. Çoğu dereceyle bölüme girmiş, kafası çalışan, konuşup tartışan, yazıp çizen adamlar. Zaman gelip okul hayatı sona erince kimi özel bir şirkete girip çalışmaya başladı bu arkadaşların, kimi yurt dışına çıktı, kimi kendi işini kurdu, kimi bir okulda öğretmen oldu, kimi de üniversitede kalıp akademik çalışmalarına devam etti. Şimdi bu kalıp devam eden arkadaşların, geri kalanımızı orta çağ karanlığından çekip çıkarma çabasına ister istemez gülüyorum ben. Ne ben o karanlıktayım çünkü ne sen Martin Luther’sin. Ben biliyorum bunu. Sen de biliyorsun. Yine sana daha iyi hissettirecekse yap, ama ben komik bulunca da bozulma.
Hasılı, bu tartışmalardan genel itibariyle çok istifade ediyorum, ama bu tip konumlandırmalara da ister istemez gülüyorum.
Süreç öncesi eleştirileriniz?
Süreç öncesine dair ‘keşke yapabilseydik’ dediğim en önemli şey yurt dışına çıkış meselesi. Sanki biraz geç kaldık. Daha önce, çok daha büyük ölçekte dünyaya açılabilseydik keşke. Bunu, bugünden geriye bakarak, karşılaştığımız neticeye göre bir değerlendirme yaparak söylemiyorum. Yaşananlardan bağımsız olarak, süreç öncesinden bugüne yakın çevrem başta olmak üzere, her şeyin güllük gülistanlık olduğu günden beri insanları yurt dışına çıkmaya ikna etmeye çabaladığım için söylüyorum. Hizmet’in ve savunduğu değerlerin insanlık için büyük bir hazine olduğuna inanıyorum ben. Herkes inanmayabilir, ben inanıyorum buna, ve bu hazineyi kendimize saklamanın büyük bir bencillik olduğunu düşünüyorum. Hizmet dünyayı daha yaşanabilir kılma adına büyük ve önemli bir vazifeyse eğer, Allah bu vazifeyi senin sırtına sadece doğup büyüdüğün topraklardaki insanlara ulaştır diye yüklemedi ki. Süreç öncesinde Türkiye’de belki Hizmet’e gönül vermiş – tahminen söylüyorum – bir milyon insan vardı. Dünyanın geri kalan 160 ülkesindeyse taş çatlasa yüz bin. Adalet mi bu şimdi? Gitmediğimiz her ülkenin, gitmediğimiz her bir şehrin, o şehirlerde yaşayan yüzbinlerce, belki milyonlarca insanın hesabını sormayacak mı Allah bize? Soracak. Hiçbir şeyin uzaktan göründüğü kadar kolay olmadığını biliyorum. Napolyon’a harita üzerinden ‘Orduyu şuradan şuraya kaydırsaydın, oradan da şu tarafa geçirseydin’ deyip, “O dediklerin harita üzerinde parmak oynatma kolaylığında olsaydı, emin ol yapardım” cevabıyla karşılaşan senatörün durumuna düşmek de istemem bunları söylerken. Her hayatın kendi koşulları var biliyorum ama keşke daha çok insanın koşulları, çok daha önceden, yurt dışına çıkmak için uygun olsaydı. Sadece bunu söylüyorum.
Cemaat bundan sonar şunu yapabilir, yapsa, yapmalı diyebileceğiniz şeyler var mı?
Yerelleşmeli. ‘Gittikleri yer’li olmalı insanlar. Türkiye’den, Türkiye’deki durumdan bağımsız olarak gittikleri yere kök salmalı. Bir gözü kapıya bakar oldukça, yola düşmeye hazır durdukça gittiği yerde hep misafir olarak kalır insan. Arafta kalır. Gittiği yerin parçası olamaz. Ama olmalı. Olmalıyız. Sürekli birbirimize Tarık bin Ziyad kıssası anlatıyorsak bunun bir sebebi var. Sürgünü vatan bellemeli artık. Dünya hayatını tümden sürgün bilmiyor muyuz zaten? Belki yarın, belki 500 sene sonra ama bir gün mutlaka gidip bir duvara başını vurup parça parça olacak bir dünyanın o köşesinde ya da bu köşesinde yaşıyor olmak o kadar da fark etmemeli artık bizim için. Doğduğumuz evde, doğduğumuz şehirde, doğduğumuz ülkede göçüp gitmemiz şart değil ki bu dünyadan. Kader bizi nereye sürükleyip getirdiyse orası bize ev olmalı artık. Yuva olmalı.
Bugünkü Türkiye’yi görebildiğiniz kadarıyla bize bir tasvir etseniz?
Edemem. Etmek istemem yani. Türkiye’nin kıyısına kadar gelip geri döndüğü hal, hem kendisi, hem bölge, hem de belki tüm dünya için çok büyük bir şanstı. Çok başka bir şey gösterebilirdi Türkiye dünyaya. Çok farklı bir örnek sunabilirdi. Barış, hoşgörü ve birlikte yaşamanın o zor coğrafyada bile bir ülkeyi nerelere taşıyabileceğini ispatlayabilirdi. Olmadı. Koca bir ülke hep birlikte bir Orta Doğu diktatörlüğüne dönüşmeyi tercih etti. Sağıyla, soluyla, orta yoluyla el ele bir sosyal grubu yok etme yarışına girdi. Bu arada hakkı, hukuku, aklı, mantığı yok etti. Adım adım gelen felaketi dizi izler gibi izliyor insanlar. Kendilerine de, ülkeye de, insana ve insanlığa, dine ve diyanete de çok yazık ediyorlar.
Havuz medyası?
Çamur deryası. Mide bulandırıcı yalanların havada uçuştuğu, rezilliğin, ahlaksızlığın her şeyden fazla kıymet bulduğu propaganda paçavraları.
15 Temmuz?
Erdoğan ve şürekasının son ferdine kadar bitirmeye yemin ettiği, bunu açıkça ilan ettiği bir sosyal grubu toplum nazarında nefret objesi haline getirip rahatça yok edebilmek için sahnelediği başarılı bir tiyatro. Güya esir alınmış Genelkurmay Başkanı’nın darbeyi önceden bildiğini ve ‘başarılı bir şekilde’ öne çekerek akamete uğrattığı’nı yazılı bir açıklamayla ilan ettiği, cumhurbaşkanının darbeyi saat kaçta öğrendiği gibi basit bir meseleye dair bile canlı yayında 4 farklı yalan söylediği bir tuhaf olay. Hala darbeyi saat kaçta öğrendiğini bilmiyoruz Erdoğan’ın. Hangi gün öğrendiğiniz bilmiyoruz hatta. Kimden nasıl öğrendiğini bilmiyoruz. Cumhurbaşkanı eniştesinden öğrenmiş, başbakan arkadaşından öğrenmiş, o esnada MİT’te yemek yemekte olan Diyanet İşleri Başkanı karısından öğrenmiş falan. Böyle komiklikler. Yüzlerce insanın kanı üzerinde oynadılar bu oyunu. Kendileri için canını ortaya koyan iki yüzden fazla insanı, bilerek ve isteyerek, gözlerini kırpmadan ateşin önüne attılar.
Ülkeye cehennemin kapılarını açan meşum bir geceydi 15 Temmuz. Daha askerler köprüye çıkıp şerit kapattığında belliydi ne yapılmak istendiği. Barizdi. Daha uçaklar havadayken tuhaf bir şekilde ‘suçlu’ tespit edildi. Daha sabah olmadan saldırılar, yağmalar, kovmalar başladı. Sonrası malum. Herkesin işine geldi bu durum. Kimi yüz yıllık hıncını alma, kimi on yıllardır bastırıp durduğu kıskançlığını dışa vurma fırsatı buldu. Toplumun her kesimi bu sosyal soykırımda kendine göre bir fayda gördü. Bir kaç aykırı ses, bir kaç cesur adam hariç de kimse ses çıkarmadı. Çok katilli bir cinayet bu. Herkes bir kurşun attı. Kimi direkt çıkardı silahını vurdu, kimi cinayeti destekleyerek vurdu, kimi de sessizliğiyle vurdu. Galiba en acısı da bu oldu.
Meriç?
Hüzün ırmağı…
Her zulmün bir sembolü var, Meriç de bu dönemin sembollerinden biri olarak anılacak ileride. Ege, minik Feridun’un gözleri, Meriç de küçük Enes’in kardeşine sarıldığı o fotoğraftaki içten gülümsemesi bende. Çok ağıtlar yakılacak üstüne, çok romanlar yazılacak. Çok ağlattı, çok ağlatacak.
Kırgınlıklarınız?
Var tabii, olmaz mı? Hayata dair pek çok şeye bakışımı değiştirdi bu süreç. Vatana, vatanlara, millete, milletlere bakışımı değiştirdi. Geçici, hissi bir his kaybı mıdır bu yaşadığım, yoksa zaten olması gereken yere biraz zor ve zahmetli bir yoldan mı ulaştım bilmiyorum. Ama hissetmiyorum artık işte bir şey. Olan bu.
Çocukluğumun geçtiği sokaklara, okul çıkışında top oynadığımız sahaya, Vazo’ya, Ilıca’ya dair bir şey hissetmiyorum. Ne Konak, ne Alsancak, ne Göztepe’nin sıcağı, ne Örnekköy’ün ayazı o eski hisleri vermiyor artık bana. Kuruçay yollarına gömülüp gitti sanki her şey. Bebek’in sahili, Emirgan’ın esintisi, Ortaköy’ün camisi silinip gitti zihnimin ufuklarından. Zihnimden silinmese de, hislerimden silindi. Kayboldu. Yok. Burnumdaki o eski sızı, içimdeki o eski kıpırtı yok artık.
Belki iki sene sonra dönüp bu röportajı okuyunca nasıl da anlık duyguların esiri olup böyle konuştuğuma hayret edeceğim, belki bundan 20 sene sonra hala aynı şeyleri hissetmeye devam edeceğim, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bunu, bunları umursamayı artık bıraktığım. Üstad’ın, ‘Kuvvetinin bir kısmını sağa, bir kısmını sola gönderip merkezi boş bırakan kumandan’ kıssasındaki hisseyi biraz geç aldım ben belki. Belki hem geç oldu, hem güç oldu. Ama galiba artık oldu..
[Engin Sezen, The Circle] 17.4.2018 [thecrcl.ca]
Telefondaki munis ve teşvik edici bir sesti. Türlü atılımlar, açılımlar yapmak isteyen genç ve yenilikçi bir ses. Heyecanlı bir ses.
Bir müddet yazılar gönderdim Zaman Amerika’ya. Ne yazık ki, Süreç’le Sıtkı Bey’in planları da birer birer akamete uğradı.
6 yıl sonra kendisiyle, bu kez çok daha farklı şartlarda mülakat yapmak nasip oldu.
Sıtkı Özcan, başından beri sosyal medyada yakinen izlediğim biri. Kimi zaman isyankar ve öfkeli, kimi zaman taşı gediğine koyan bir nüktedan, ama her dem kendince doğru bildiğini eğmeden bükmeden söyleyen biri…
Özgün paylaşımlarıyla makul bir perspektif sunmaya devam eden Özcan’ın Ben Türkiyedeyken adıyla yayınlanmış bir de kitabı var.
Sıtkı Bey, kavga’da kendisiyle “aynı cephe”de olmakla onur ve güven duyacağınız biri. Yamanlar mezunu bu Boğaziçili genç, Hizmet Hareketi’nin Amerika’daki en değerli asset’lerinden. The Circle’ın bu uzun mülakatında genç bir adamın Hizmet anatomisini de bulacaksınız.
Sıtkı Özcan kimdir?
Küçük bir Anadolu şehrinde doğdum. Herkesin birbirini tanıdığı, herkesin birbirinin çocukluğunu bildiği ufak, şirin bir mahallede büyüdüm. Babamın çocukluğu doğduğum evde geçmişti. Çocukluk arkadaşlarımın neredeyse tamamının babaları babamla çocukluk arkadaşıydı. Böyle bir ortamda büyüdüm. Sokak, mahalle, dostluk ve aile… ‘Çocukluk’ kavramının zihnimde çağrıştırdığı kavramlar bunlar.
Ülkenin Turgut Özal’la dünyaya yeni yeni açılmaya başladığı yıllardı. Bir kaç yıl öncesinin sokak kavgaları, kargaşaları, cinayetleri yeni sona ermişti belki ama, ya o yeni dönemle birlikte büyüklerimizin yaşanan tüm acıların üstüne bir sünger çekip ülkece yeni bir başlangıç yapma arzusundan, ya da daha çok kısa süre önce yaşanan o kargaşaların aslında bizim kendi küçük çevremizi, mahallemizi ya da daha geniş anlamda minik şehrimizi pek vurmamış olmasından, 80 öncesi travmalarının etkisiyle büyümedim. Mahallemizde, ailemizde, eş, dost, akraba arasında sokak kargaşalarında vurulup hayatını kaybeden, o kargaşalara herhangi bir şekilde karışmış olan ya da darbe sonrası tutuklanıp götürülen kimse yoktu. Daha gündelik yaşayan, iyi ya da kötü anlamda söylemiyorum bunu ama daha işinde gücünde insanlardık. Kendi şirin mahallemizde, kendi küçük dünyalarımızda yaşıyorduk.
Dedelerimden biri emekli zabıta müdürüydü ve bizim için bu çok büyük bir şeydi. Diğer dedem, ülkenin diğer ucundan bu şehre gelmişti ve bu çok büyük bir göçtü. Böyle kendi halinde küçük bir hayat yaşıyorduk.
Şimdi geri dönüp baktığımda o dönem aslında ufak, kendi halinde bir sera içinde yaşıyormuşuz. Tayinle şehre gelmiş bazı memur çocukları hariç sınıfımızdaki hemen herkes aynı şehirde doğmuş, aynı sokaklarda büyümüş, aynı arkadaşlarla oynamıştı. Hepimiz küçük farklarla birbirimizin aynıydık aslında. Bir anlamda güzeldi bu. Bir anlamda da çok kısır…
Ortaokul sonrası lise eğitimi için İzmir’e, Yamanlar Koleji’ne geçtiğimde gördüm bunu. Burada da tam tersi müthiş kozmopolit bir ortam vardı. Sınıfımdaki tek Kütahyalı bendim. Koca okuldaki hemşehrilerimin sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyordu. Herkes için aynıydı bu durum. Okuldaki Balıkesirli, Muğlalı, Edirneli, Diyarbakırlı sayısı da çok farklı değildi. Bambaşka şehirlerin, bambaşka kültürlerin, çok farklı geçmişlerin çocuklarıydık ama küçük bir okulun sınırları içinde, birbirimizle iç içe, birlikte yaşıyorduk. Bizim için gecesini gündüzüne katan öğretmenlerimizden, belletmenlerimizden öğrendiğimiz kadarını hatta belki daha fazlasını birbirimizden, farklılıklarımızdan öğreniyorduk. Yaşayarak öğreniyorduk. Bizim için devasa derslerdi bunlar.
İzmir’de 3 yıl geçirdim ama 30 yıla yetecek kadar çok şey öğrendim. Yamanlar Koleji evet belki Türkiye’nin akademik anlamda en iyi okullarından biriydi, ve evet uluslararası bilim olimpiyatlarında, üniversite sınavlarında, türlü yarışmalarda alınan madalyalar, dereceler havada uçuşuyordu ama Yamanlar’ın bana asıl verdikleri bunlardan çok farklıydı. Ödülle, dereceyle, madalyayla ölçülemeyecek değerlerle yoğruluyorduk biz orada. Orada geçirdiğim 3 yıl boyunca ne küçük bir tartışmaya, ne ufacık kavgaya, ne bir itişip kakışmaya şahit oldum. Biz, belki bambaşka dünyaların çocuklarıydık ama aynı idealin tohumlarıydık. Yeni Bir Dünya o okulun bahçesinde kurulmuştu çoktan. Sonraki yıllarda, dünyanın dört bir yanında bayraklaştırmaya çalışacağımız ‘birlikte yaşama’, ‘birbirini anlama’, ‘herkesi kendi konumunda kabul etme’nin hayata geçmiş küçük bir prototipi içinde büyüyorduk resmen. Paha biçilemez yıllardı benim için.
Ayrıca ufkumuz da başkalaşıyordu Yamanlar’da. Kütahya’dayken, yurt dışına, dış dünyaya dair tek bağımız mahalle muhtarının yazları ziyarete gelen ‘Alamancı’ akrabalarıyken şimdi daha liseli birer çocuk olarak dünyanın dört bir yanında birbiri ardına açılan Türk okullarından, başka başka ülkelere dair olaylardan, hedeflerden, hayallerden konuşuyorduk. Dünya küçük bir ülke haline gelmişti artık zihnimizde. Daha lisedeydik. Yatılı bir okuldaydık ve çoğumuz itibariyle henüz tek bir kez bile ülkeden dışarı çıkmamıştık, tek bir yabancı ülke bile görmemiştik ama bu zihni dönüşümü çoktan yaşamıştık kendi içimizde. Bunun, o çocukların geri kalan hayatları adına ne büyük bir dönüşüm olduğunu kelimelerle anlatamam.
Üniversite yıllarınız?
Yamanlar’ın o ağır eğitimi olmasa ve kendi kendime kalsam belki kapısından asla içeri giremeyeceğim bir okuldaydım: Boğaziçi Üniversitesi’nde.. Çok kültürlülük, farklılıklara saygı, dostluk, arkadaşlık, kendini tanıma, birey olduğunun farkına varma, okumayı, anlamayı anlama adına çok önemliydi Boğaziçi benim için. Öyle ya da böyle militarist bir ülkede büyümüştük hepimiz.
Ortaokulda, dönem ödevlerimizin sayfa sayısından, yazı tipine, kullanılacak kalem tipinden mürekkebin rengine kadar öğretmenin karar verdiği, hangi kitabın hangi sayfalarını hangi şekilde kağıda döküp getireceğinin dahi sana dikte edildiği bir eğitimden çıkıp, devam zorunluluğunun dahi olmadığı, derslerde her şeyi alabildiğine tartıştığın, sıcak havalarda bazı dersleri ya çimlerde ya kantinde yaptığın bir okul yapısı pek çoklarımız için devrim niteliğindeydi. Okulun üst düzey akademik eğitimi ve başarısı, derslerdeki, kampüsteki özgürlük havasının bize verdiği hayat dersinin yanında çok önemsiz kalıyordu. Herkesin birbirine saygı duyduğu, yazılı ya da yazısız tüm kuralları içselleştirip değer verdiği ve uyguladığı, Türkiye’den ayrı küçük, başlı başına bir ülke gibiydi adeta Boğaziçi. Ben öyle hissediyordum en azından. Güney Kapı’dan girip meşhur yokuştan aşağı inerken Türkiye’den ayrıldığımı, başka bir dünyaya girdiğimi hissediyordum. Okulun meşhur çimlerinde tek bir ‘çimlere basmayınız’ yazısı yoktu ve sabah, öğle, akşam o çimlerde ders çalışılıyor, yemek yeniyor, oyun oynanıyordu ama günün belli saatlerinde çimlerin dinlendirilmesi gerektiği zaman da bu alanın etrafına ince, basit bir plastik şerit çekilmesi yetiyordu. O anlarda, tek bir öğrencinin dahi o şeritlerin üstünden atlayıp çimlerde oturduğunu görmedim. Kural tanımazlığın, kural çiğnemenin, uyanıklığın marifet sayıldığı bir ülkede bu basit örneğin ne çok şey ifade ettiğini anlatabiliyor muyum? Boğaziçi buydu benim için.
Hizmet Hareketi’yle Yamanlar Koleji’nde mi tanıştınız?
Yok, hayır. Hizmet’le tanışmam Yamanlar öncesine dayanıyor. Orta birinci sınıfta, yaşadığım küçük şehre okumaya gelen bir kaç üniversite öğrencisi vasıtasıyla tanıştım. Biz o dönem bulabildiğimiz her kitabı okumaya çalışan bir kaç arkadaştık, onlar, insanlar okusun diyedir kitapçı dükkanında kitap satmaya çalışan bir kaç arkadaş. Böyle bulduk birbirimizi. Hizmet’le birebirde tanışmam ‘kitap’ üzerinden oldu yani.
Sonra o abiler üzerinden başka abilerle tanıştık. Biz başka arkadaşlarımızı onlarla tanıştırdık. Haftanın hemen her günü birbiriyle görüşen ortaokuldan üniversiteye farklı yaşlardan 15-20 kişilik büyük bir aile olduk. Hayatı paylaşıyorduk. Her şeyi konuşup tartışıyorduk. Birlikte kitap müzakereleri de yapıyorduk, evin arkasındaki toprak sahada top da oynuyorduk. O yaşlarda küçücük çocuklar için, hele ki henüz şehirde doğru düzgün üniversite öğrencisi yokken, olanları da bırak ortaokul öğrencilerini, liselilerle bile muhatap olmazken koca üniversite öğrencilerinin bizimle dost olması, arkadaş olması başka bir şeydi bizim için.
Bu arada İstanbul’da yaşayan ve hayatımda çok önemli bir yeri olan, ailece saygı duyduğumuz bir akrabamızın da üniversite yıllarından beri Hizmet’le irtibatı vardı. Bu nedenle genel manada geniş ailemizde cemaat, tarikat vs. mefhumlarına karşı belli bir ön yargı olsa da kendi çekirdek ailemizde Hizmet’e karşı bir ön yargı yoktu. Aksine, annemin bir gün o dönemde tanışıp görüştüğümüz abilerin kapısını çalıp, “Evladım, biliyorum ki oğlum buraya gelip gidiyor. Ben sizin kim olduğunuzu biliyorum. Bizim kendi çocuğumuza sizin sahip olduğunuz değerler adına verebileceğimiz çok bir şey yok. Sizden ricam ne olursa olsun onu bırakmayın.” dediğini çok uzun yıllar sonra öğrendim. Bilhassa annemin Hizmet’e her zaman çok büyük bir sevgisi vardı. Hala da var.
Üniversite yıllarında ‘dersane’de kaldınız. Bize Işık Evleri’nin o yıllardaki atmosferini anlatır mısınız?
Bizim Kütahya’da ‘dersane’ tabiri kullanılmazdı Hizmet evleri için. Belki biz o dönem işin talebelik tarafında durduğumuz için ‘Abiler’ denirdi. İstanbul’a gelince duydum ilk ‘dersane’yi, garip geldi, pek de ısınamadım. Ama sorduğunuz manada evet, üniversite yıllarında arkadaşlarımla birlikte tutup, imkanı olmayan fakir öğrencilere gönüllü dersler verdiğimiz bir Hizmet evinde kaldım.
Hizmet evi ortamımız fevkaladeydi. Ortaokulun ilk yıllarından o güne sayarsanız, yaklaşık 7-8 yıldır Hizmet’i tanıyordum, biliyordum, içindeydim. Fakat ben ‘Hizmet’i üniversite yıllarında öğrendim.
Üniversitenin ilk yılında bir kaç arkadaş, Ortaköy’de küçük bir ev tuttuk. Konu komşuya, civar esnafa ‘maddi durumu yetersiz, kabiliyetli öğrencilere ücretsiz ders verebileceğimizi’ söyledik. Onlarca öğrenci geldi. Ev arkadaşlarımla fizikten matematiğe, tarihten coğrafyaya ne biliyorsak anlatmaya çalıştık.
Arkadaş olduk o çocuklarla. Aileleri, ailelerimiz oldu. Aradık, sorduk, gittik, geldik. Hala görüşürüz bazılarıyla. Ailelerimiz görüşür. ‘Görüşürdü’ daha doğrusu. Ülkenin üzerine çöken meşum karanlıkta başlarına bir dert açmamak için şu an görüşmüyorum pek çoğuyla. Ama bir şekilde bu röportajı okurlarsa bilirler ki benim için öz kardeşimden farkları yoktur. Çok özel bir dönemin çok özel bir meyveleriydi onlar benim için. Gençliğin, gençlerin emek sarfedip işlersen ne kıymetli bir mücevhere, ihmal edip kendi haline terk edersen ne bozuk, çürük bir meyveye dönüşebileceğini o yıllarda gördüm.
Şimdi oturup düşününce, Hizmet’i bana hizmet edilirken değil, o çocuklara kendimce bir şeyler öğretmeye çalışırken anladığımı görüyorum. ‘Bana bütün fedakarlığıyla hayatını adayan insanları sevmenin’ hizmet olduğunu sanıyordum o güne kadar. Meğer, fedakarlıkların aynısını samimiyetle başkaları için yapmaya çalışmakmış Hizmet. Evimize gelip ders çalışan o çocuklar, farkında olmadan çok şey öğretiyordu bana. Ben kendimce onlara bir şeyler anlatıyordum belki ama hayat bana onlar üzerinden çok büyük dersler veriyordu.
Şu an beni bir zaman makinesine koysanız, kayıtsız-şartsız, sorgusuz-sualsiz döneceğim yıl belki Hizmet’i, ‘abiler’i yeni tanıdığım, o hazzı, heyecanı, samimiyeti hiçbir şeye değişilmez ilk yıl, ortaokulun ilk senesidir. Fakat Hizmet’in ne olduğunu, özelde benim için, genelde dünya için ne mana ifade ettiğini öğrendiğim yıllar, üniversite yıllarıdır. Ortaokulda ve lisede bana hizmet edilirken Hizmet’i hissettiysem, üniversite, başkalarına hizmet ederken Hizmet’i ‘öğrendim’.
Boğaziçi’nden sonar neler yaptınız?
Üniversiteden mezun olduktan sonra kısa bir süre özel sektörde çalıştım. Sonra lise yıllarından beri tanıdığım, saygı duyduğum, aynı üniversiteden mezun olduğumuz, aynı sitede oturduğumuz aile dostu bir büyüğüm Türkiye’den ayrılıp Amerika’ya yerleşti. O sıra akıllı telefonlar yoktu, ara sıra internet üzerinden, Türkiye’ye geldiği zamanlarda da yüz yüze görüşüyorduk. Benim özel sektörde çalışmamı istemiyordu, gereksiz buluyordu. Kısa bir süre sonra beni de yanına, başkanı olduğu kültürlerarası diyalog derneğinde birlikte çalışmak üzere Amerika’ya çağırdı. Kabul ettim. Hemen çalışma izni, vize vs. prosedürler için başvurduk. Bir iki aya çözülmesini beklediğimiz resmi işler uzadı da uzadı.
Bu arada Zaman Gazetesi’nde çalışan eski bir arkadaşım, Amerika vizesini beklerken gelip çalışmam için beni gazeteye davet etti. Gazeteye, gazeteciliğe her zaman ilgi duyduğumu biliyordu. Kendi halinde her gün yazılar yazıp yayınladığım bir blogum vardı. Hiçbir zaman yayınlamayacağım bazı kitaplar, senaryolar yazıp çiziyordum. Üniversitede tüm arkadaşlarım yaz aylarında büyük, uluslararası şirketlerde staj yapmak için uğraşırken, ben, staj için gazetelerin, televizyonların kapısını aşındırıyordum. Bunları bilen arkadaşım vize beklerken gazetede çalışmam için böyle bir teklifle gelince onu da kabul ettim. Amerika’daki çalışma izninin ve vizenin ne kadar sürede çıkacağını bilmiyorduk. Gazetede ne kadar çalışacağımı bilmeden başladım aslında gazeteye. Vize çıkınca ayrılıp gideceğim üzerine anlaşmıştık. Beklediğimizden uzun sürdü bu süreç. ABD’deki çalışma izni ve vizelerin hazır olması bir kaç yıl aldı. Bu süre zarfında Zaman Gazetesi’nde gazetecilik adına çok şey öğrendim. Zor ama keyifliydi. Çok kıymetli insanlarla tanıştım. Çok değerli tecrübeler edindim.
Bekleme sürecinin sonlarına doğru beklemediğim bir sıkıntı yaşadık gazeteyle. Onlar ayrılmamı istemiyordu, Amerika işini iptal etmemi söylüyorlardı. Bense Amerika’daki arkadaşıma söz verdiğim için gitmem gerektiğini söylüyordum. Israr ettiler. Kabul etmedim, edemedim. Arkadaşıma söz vermiştim. Orada çalışma izni, vize vs. için bir sürü uğraşmışlardı. Bu emeklerin zayi olup gitmesini istemiyordum. Biraz gidip geldi bu mesele. Sonra çözülemeyeceği anlaşılınca gazeteden kovuldum. Öyle kovulma gibi bir kovulma değildi ama neticede kovuldum. Kendince haklıydı gazete. Onca zaman gazetecilik öğrettikleri, üzerine emek sarf ettikleri birinin öyle ayrılıp gitmesini istemiyorlardı. Ben de kendimce haklıydım, çünkü arkadaşıma geleceğime dair söz vermiştim. Ayrıldık. Gazeteyle, gazetecilikle 3-5 yıl sonra, bu sefer Amerika’da tekrar buluşacağımı bilmiyordum tabii o zamanlar.
Bir süre dışarıda bekledim, vize işi çözülünce de Amerika’ya geldim.
Bu arada, Zaman Gazetesi’nde de bir Boğaziçili ekip vardı sanırım?
Tam öyle değil aslında. Benim gazeteye gelişim o ekibe göre biraz daha spontane oldu. Bir de yaklaşık bir 10-15 sene var aramızda. Çok o grubun parçasıyım diyemem yani kendime. O abilerin gazeteye gelişi benimkine göre çok daha sistemli, planlı bir yolla, gazeteciliğe ilgi duyma ihtimali olan Boğaziçili gençlere gazetede yazıp çizme imkanı veren Zaman Araştırma Grubu vesilesiyle olmuş o dönem. Çok da iyi olmuş. Bana göre zamanının çok ötesinde bir projeydi o. Neden akamete uğradı, nasıl sona erdi bilmiyorum ama keşke uzun yıllar devam edebilseydi. Sadece bir iki yılda bile gazeteye kazandırdığı isimleri göz önüne alınca, eğer bu çalışma 10-15 sene aralıksız devam edebilseydi, Zaman Gazetesi’nin de Türk medyasının da çehresini baştan aşağı değiştirebilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kısmet…
Hizmet Medyası denince, neler söylemek istersiniz bu konuda?
Zaman Gazetesi’ni içinde çalışmaya başladığım o ülke siyasetinin çok çalkantılı dönemlerinde ya da gelip Amerika’ya buradaki edisyonunun başına geçtiğimde tanımadım ben. Daha ortaokulun birinci sınıfında, onun da benim de hayatımın başlarında olduğumuz günlerde tanıdım. O da küçüktü, ben de. Gözümüzün önünde büyüdü gazete. Birlikte büyüdük. Ben büyürken bir sürü hata yaptım, bir sürü yanlışım oldu. Gazete de büyürken benim gibi bazı hatalar yaptı Bugün devam ediyor olsa yine yapacak. Yarın yeniden açılsa yine hatalar yapacak. Aksi mümkün değil çünkü. İnsanın tabiatına, eşyanın fıtratına, mesleğin doğasına aykırı. Fakat birlikte büyüdüğümüz o Zaman Gazetesi, benim, çocukluk yıllarından gençlik dönemine, gençlik yıllarından olgunluğa geçerken kendimi geliştirebildiğimden çok daha fazla geliştirdi kendini, ilerletti. Ülke gazeteciliğine de ülkenin bizzat kendisine de çok şeyler kattı. Medyanın, sadece belli çıkar grupları için rejime maşalık aracı, devletin yıllardır dayak atıp durduğu kitlelerin sırtındaki sopası olma işlevi gördüğü günlerde Zaman Gazetesi tüm bu itilip kakılan gruplara, aslında bir araya geldiğinde ülkenin neredeyse tamamını oluşturan insanlara açtı sayfalarını. Herkül Milas, Etyen Mahcupyan, Bejan Matur, Ali Bulaç ve Mümtaz’er Türköne aynı gazetede, bazen aynı sayfada yazıyordu. O dönemde bu insanları değil gazete sütunlarında, bir evin küçük bir odasında bir araya getirsen rejim ne der diye korkardı insanlar. Zaman korkmadı. Bu adımları tek tek attı. Toplumsal uzlaşı adına fark etseler de etmeseler de insanlar üzerinde ne büyük bir etkisi olduğunu görebiliyor musunuz bunun?
Hürriyet’in resmi gazeteden çok az bir farkla çıktığı, ısmarlama manşetlerle haşmetlilerin hoşlaşmadığı tüm aydınları, sanatçıları, gazeteci ve yazarları linç sırasına dizdiği dönemlerden bahsediyorum. Benim için çok büyük önemi vardır o günlerde Zaman’ın yaptıklarının. Şimdi bunları zaten normal kabul edip yorumlarımızı, analizlerimizi buna göre yapıyoruz ama o dönem normal değildi bunlar. O zamanın Türkiye’sinde değildi. Çok devrimsel işlerdi.
“Zaman’ın rakibi Hürriyet, Milliyet, Sabah değildi. Onları baz almamalı, dünya gazeteleriyle yarışmalıydı” diyebilirsiniz. Bazı açılardan doğru da bu, ama bilhassa sorduğunuz konu özelinde, AKP, Erdoğan, 17 Aralık vs. konusunda dünyanın en önemli gazeteleri hata yapmadı mı? Neler neler yaptılar. Geçenlerde önemli bir medya kurumunda çalışan Amerikalı bir gazeteci dostum sordu, “AKP’ye en baştan niye karşı durmadınız?”. Dedim ki “Senin gazetende o dönem Erdoğan’ın yapıp ettikleri, model bir ülke olarak Türkiye’deki demokratikleşme hamleleri, insan hakları ve özgürlük adımları o kadar güzel anlatılıyordu ki, herhalde ona aldandık”.
‘Zaman Gazetesi neden AKP’ye destek verdi’ dediğimiz dönemlerde dünyanın en büyük gazetelerinde her hafta yeni bir AKP övgüsü yayınlanıyordu. Avrupa Birliği, Türk hükümetine alabildiğine destek veriyor, her ay AB üyeliğiyle ilgili yeni bir olumlu açıklama yapılıyor, bayağı Avrupa Birliği’yle Türkiye el ele üyeliğe yürüyordu. ABD’nin önce stratejik ortağı, sonra model ortağıydı Türkiye. Zaman’ın da bu dünya gazetelerinin de AB’nin de ABD’nin de yaptığı hata değildi o dönem. Doğru işler yapıyordu çünkü o yıllarda Türk hükümeti. İnsan hakları, özgürlükler konusundaki atılımlar, demokratikleşme hamleleri, Avrupa Birliği reformları kim yapsa desteklenmesi gereken işlerdi. Bütün bu tarihi ve güzel gelişmelere imza atan adamların daha sonra keskin bir U dönüşüyle ülkeyi bir Orta Doğu diktatörlüğüne çevireceğini, götürüp bir bataklığın en dibine saplayacağını görmek kolay değildi. Tüm bu dünya gazeteleri, uluslararası kuruluşlar, AB ve ABD de göremedi zaten. Kimse göremedi. Şimdi dünyanın her ülkesinden, o ülkelerin siyasilerinden, medyalarından, ülke içinde türlü türlü kesimlerden gelen bu destekleri, olumlamaları, övgüleri unutarak Nasreddin Hoca’yla Timur’un hikayesinde olduğu gibi kenarı çekilip Zaman’ı ortada bir başına bırakmak doğru gelmiyor bana.
Sizin Zaman Amerika maceranız var?
Zaman Amerika küçük bir laboratuvar gibiydi bizim için. Dar bir kadroyla, çok kısıtlı imkanlarla çalışıyorduk. Bu kısıtlı imkanlar bizi çok geliştirdi. Her arkadaşımız gittiği bir haberde, haberi de fotoğrafı da görüntüyü de kendi alıyordu. Gazeteye döndüğünde haberini internet optimizasyonu kriterlerine göre düzenleyip siteye kendi yüklüyor, anahtar kelimelerle sağını solunu düzenleyip editör onayına hazır hale getiriyordu. Yeni medyayla ortaya çıkıp iyice bugünlerde iyice yaygınlaşan ‘backpack journalism’ (Sırt çantası gazeteciliği) kavramını, biz ta en başından beri zorunlu olarak kullanıyorduk. Bu zor şartlar, gazetedeki her arkadaşımızı bir taraftan belki biraz yıprattı, ama bir taraftan da çok geliştirdi.
Yeni dönemin şartlarına hazır hale getirdi bizi. Böyle de olması gerekiyordu kanımca. Türkiye’de gazete çok büyüktü, imkanları çok farklıydı evet, ama yurt dışı baskıların oradan sürekli, kesintisiz bir destekle büyümesi sağlıklı olmazdı. İnorganik olurdu, gelişemezdik. Kendi yağımızda kavrulmak, kendi metodlarımızla ilerlemek çok şey kattı bize. Sadece bizim için değil, dünyanın dört bir tarafındaki Zaman/Cihan temsilcilikleri için de böyle oldu sanıyorum. Fransa’da, İngiltere’de, bilhassa Rusya’da çok önemli işler, çok ciddi yenilikler yapılıyordu. Avustralya’da, Kore’de, Romanya’da, Güney Amerika’da, tüm Orta Asya baskılarında ne ciddi işler yapıldığını yakından biliyorum. Türkiye’deki gazetenin iki sayfalık dış haberler bölümünde kendine ayrılan yere haber sokmaya çalışan bir kaç muhabirden bahsetmiyorum, yirmiden fazla ülkede yerleşik, bizzat o ülkelerde, o ülkelere yayın yapan gazetelerden bahsediyorum. Muazzam bir şeydi bu aslında. Bunun ne manaya geldiğini, nasıl bir potansiyel taşıdığını gazetecilikten gerçekten anlayan adam bilir.
Ha, dünyanın dört bir yanındaki bu farklı tecrübeler bir araya gelip farklı bir sinerji oluşturabilir miydi? Bu sinerji Zaman Gazetesi’ni dünya çapında çok farklı bir yere taşıyabilir miydi? Tabii ki evet. Son dönemde bu yönde yoğun bir çaba da vardı zaten. Bir kaç ülke temsilcisi arkadaş, gazetenin de ön ayak olmasıyla internet ortamında sık sık bir araya gelip bu potansiyeli nasıl bir kinetik enerjiye çevirebiliriz onu konuşuyorduk. Gazete çok açıktı buna. Üst yönetim de ara ara bu fikir teatilerine bizzat katılıyordu. Ama kader… Neo-Moğollar bir gece vakti, kanlı mızrakları ve yırtıcı hayvanlarıyla geldi, ne varsa yaktı, yıktı, taş üstünde taş bırakmadan gitti.
Keşke Zaman Amerika, özellikle bugün daha da çok ihtiyaç duyulan bir dönemde kurumsallaşabilse, Türkçe ve ingilizce etkin yayınlar yapabilseydi. Şu anda ağır aksak giden bu platform ayağa kaldırılamaz mı?
Olabilir, tabii ki kaldırılabilir. Kendi aramızda da konuştuk bunu daha önce, konuşuyoruz da bazen. Ama olmalı mı olmamalı mı onu bilemiyorum. Belki yayın politikası, hedef kitlesi değiştirilerek olabilir, fakat üzerine çok ciddi düşünülmesi gereken bir mesele bu. Düşünce safhasında bile bize geri adım attıran bazı kaçınılmaz haller var. Türkiye’ye yönelik yayın yapsan, yasaklı. Yasakları aşsan, ezhan kapalı. Eskisi gibi yalnızca Amerika’ya dair Türkçe haberler yayınlasan böyle bir dönemde faydası sınırlı. Yukarıdaki alanların herhangi birinde bir fayda sağlayacağına kanaat getirip ‘haydi başlayalım madem’ desen, bu sefer elde defter geçmiş tüm hesaplarını, sorunlarını, sıkıntılarını Zaman Amerika üzerinden çözmeye kalkacak şikayetperver bir dolu insan. Açıkçası attığımız taş bu anlamda ürküttüğümüz kurbağaya değer mi bilmiyorum. Meşhur hikaye var ya, Nasreddin Hoca oğlunu eşeğe bindirmiş pazara gidiyormuş. Biriyle karşılaşmışlar. Adam demiş ki, “Şu hale bak. Küçücük çocuk utanmadan binmiş eşeğe. Yaşlı başlı adam sıcakta yürüyor.”. Çocuğu indirmiş kendi binmiş. Biraz ileride bir başkası, “Hoca yazık değil mi el kadar çocuğu yürütüyorsun, kendin binmişsin eşeğe”. Sonra ikisi birden binmiş başka bir şey. İnmiş ikisi de yürümüş bu sefer başka şey. Malum hikaye işte. Son iki yıldır bizzat bu hikayenin içinde yaşıyoruz biz. Her dönemeçte başka biri. O yüzden, hayatımı, ‘Benimle, bizimle aynı yolu yürüdüğü için hayatı cehenneme dönmüş insanlara en faydalı şekilde nasıl yaşarım? Onlar için zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanırım?’ diye düşünüp planlayarak geçirmeye çalıştığım şu günlerde tüm bunlarla uğraşmayı tercih eder miyim bilmiyorum.
Hazır bugünlerden söz açılmışken, neler okuyorsunuz bu aralar?
Herkesin bir sorusu, sorgusu var bu aralar. Herkes bir şeyleri anlamaya çalışıyor. Ben insanı anlamaya çabalıyorum, toplumu anlamlandırmaya uğraşıyorum. Sosyal psikoloji okumaları yapıyorum bu yüzden fırsat buldukça. Böyle çalkantılı dönemler ilk kez yaşanmıyor çünkü, ilk yaşayan da biz değiliz.
Bizim kafamızı bugünlerde sıkça kurcalayan ‘İnsan insana bunu nasıl yapar? Eşimiz, dostumuz, akrabamız bize bunu nasıl yaptı?’ sorusunu daha önce de farklı vesilelerle sormuş insanlar. Bilhassa Avrupa’daki soykırımdan kaçıp Amerika’ya gelen bilim adamları… Ya kendileri bir dönem toplama kamplarında esir düşmüş, ya ailelerini bu kamplarda kaybetmiş bu insanlar da bizim gibi merak etmiş: “Kapı komşumuz, eşimiz, dostumuz, yıllarca yediğimizin içtiğimizin ayrı gitmediği insanlar bize bunu nasıl yaptı? Yaşananlara nasıl göz yumdu?”. Daha önemlisi, bu olanlar herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde yeniden yaşanabilir mi? Bunu araştırıyorlar. İkinci Dünya Savaşı sonrası özellikle deneysel anlamda çok gelişiyor sosyal psikoloji. Stanley Milgram’ın, Solomon Asch’in, Philip Zimbardo’nun falan deneyleri şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde ortaya koyuyor ki gerekli çevresel şartlar oluştuğunda herkes, herkese, her yerde, her şeyi yapabilir. Çok net bu. Bu bilim adamlarından sonra da bu deneylerden bazıları on yıllar boyu, farklı farklı ülkelerde, birbirinden çok farklı sosyal gruplar üzerinde tekrarlanıyor. Sonuç hemen hiç değişmiyor. Çevresel şartların insan psikolojisi ve davranışları üzerinde muazzam bir etkisi var ve genelde de olumsuz bu etki. Ali’nin Veli’yle, Ahmet’in Mehmet’le cedelleştiği gündelik tartışmalardan ziyade bu insanı anlama çabasıyla vakit geçirmeye uğraşıyorum.
Zihnimin iyice yorulup artık işlevini yitirmeye başladığı anlarda da roman okuyorum. Ruhumu kemirip duran hafakanlardan az da olsa uzaklaşmayı sağlıyor. Bilhassa Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes külliyatını seviyorum. Bir iki kere bitirdim galiba bu süreçte. Bugünün karmaşasından ayrı, bambaşka bir alanda, kendi bulmacalarıyla zihni fazlasıyla meşgul ettiği için dinlendirici oluyor. Bir de meslektaş olmamızdan hareketle belki, Hemingway’e biraz ayrıcalık yapıyorum. Bir de düşünce dünyamın temel taşı saydığım eserler var tabii. Onların yeri de zamanı da bunlardan ayrı.
Hizmet Hareketi’yle çocuk yaşlarda tanıştınız. Hareket’in hayatınıza neler kattığını düşünüyorsunuz?
Çok şey. Önceki soruların satır aralarında biraz değindim aslında buna.
Küçük bir Anadolu şehrinde kendi küçük ufkumla yaşarken zihnimi dünyaya açtı Hizmet. Beni dünyaya açtı. Hedeflerimi, hayallerimi, sınırların çok ötesine taşıdı.
Attığım her adıma ‘temsil’ diye bir misyon yükledi, hayatıma büyük bir sorumluluk getirdi Hizmet. Tek bir kişi bile seni görüp hayatını güzelleştirse senin için ne büyük bir nimet, tek bir kişi bile sende gördüğü yanlıştan dolayı ‘iyi insan olmadan uzaklaşsa senin için ne büyük mesuliyet.. Bunu verdi. Müthiş bir denge bu. Sadece eşine, dostuna, arkadaşına karşı değil, hayatında sadece bir kere göreceğin bir insana karşı bile seni fevkalade dengeli bir zemine oturtan harika bir bakış açısı.
Sonra daha küçük bir çocuk olduğumuz yaşlarda ‘başkaları için yaşama’ gibi devasa bir konsept soktu hayatıma. Uzak meselelerdi bize bunlar. Kimseye kötülük yapmama, iyi bir insan olma, insanlara elinden geldiğince iyilik yapmaya çalışma ailemizde yerleşik değerlerdi, ebeveynlerimizden bunları öğreniyorduk. Ama ‘Başkaları için yaşama’.. Bu çok farklı bir ufuktu. Teorik olarak anlatıp da geçmedi Hizmet bunları. Bizzat yaşattı. Etrafımızda hep bizim için yaşayan insanlar oldu. Sonra biz başkaları için yaşamaya çalıştık.
Kafamızdaki ‘din’ portresini baştan aşağı değiştirdi en önemlisi. Ben Hizmet’i tanıdığım yıllarda, seksenlerin sonu, doksanların başında bize sunulan din, soğuk, insanı günelik hayattan koparan, onu dar, dışarıya kapalı, başkalarından uzak bir alana çeken bir kavramdı. Din tabii ki bu değil ama böyle bir alana hapsedilmişti. Bu alan bana, bize çok uzaktı. O ‘din’e ne ben, ne arkadaşlarım yaklaşmak istemezdi galiba. Uzağında kalırdık. Dini, diyaneti Hizmet’le tanıyıp seven yüzbinlerce genç için de durum farklı olmazdı herhalde. Gençleri, gençliği tamamen devre dışı bırakan bir anlayıştı o. Bu yanlışı baştan aşağı yıktı Hizmet. Dinin herkes için ne kadar yaşanabilir olduğunu gösterdi. Modern hayatla ne kadar iç içe olabileceğini gösterdi. Toplumun içinde, toplumla iç içe, eğitimle, diyalogla, sanatla, sporla, şiirle, edebiyatla barışık, dünyaya, diğer insanlara açık bir Müslüman nasıl olur onu gösterdi. Hizmet’in bugün yaşadığı saldırıların nedenini de biraz orada görüyorum ben. Bugünlerde Hizmet’i çiğ çiğ yemek için birbiriyle yarışan insanların Hizmet’le kavgası yeni değil. O kavga ta 60’larda, 70’lerde, Hocaefendi cami kürsülerinden Anadolu insanına, ’Tabii ki çocuklarınızı eğiteceksiniz. Onları en iyi okullarda okutacaksınız” dediğinde başladı.
Fethullah Gülen hakkındaki düşünceleriniz?
Çok büyük bir gaye-i hayali var Hocaefendi’nin. İnsana, insanlığa dair büyük, bitip tükenmez bir inancı var. Kendi adıma insanı ve insanlığı, iyiyi ve kötüyü, iyiliği ve kötülüğü en baştan sorguladığım bugünlerde açıkçası beni hayrete düşüren azimli bir inanç bu. Tüm insanlığın evrensel insani değerler etrafında buluştuğu, din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin birlikte, huzur içinde yaşadığı bir dünyayı özlüyor Fethullah Gülen. Eserlerindeki gelecek tahayyülünde sıklıkla görebiliyoruz bunu. Ortaya konmasına öncülük ettiği projelerde de görüyoruz. Zaten tam bu ikisinin kesişim noktasında duruyor bana göre. Teoriyle pratiğin fevkalade imtizacında görüyorum ben onu. Bu ikisinden birinin eksik kaldığı durumlarda ortaya çıkan sıkıntılı halleri bugünlerde daha net görüyoruz çünkü etrafımızda. Ya pratiğe dökülmeyen, hayatın dinamiklerine dokunmayan, sahada bir karşılığı olmayan teorilerin girdabında boğuluyoruz ya da teoriyi, işin fikri temellerini hiç bilmeden gündelik bir heyecanla koşturup, kıra döke ilerliyoruz. İkisi de yanlış, ikisi de eksik.
Fethullah Gülen’in bizzat yaşadığı hayatı bu yüzden çok önemsiyorum ben. Ne o, ne bu. Ne, tüm bilgi birikimiyle Kaf Dağı’nın ardında, insanlardan uzak kendi kapalı dünyasında yaşayan ulaşılmaz bir bilge, ne de fikre, ilme, düşünceye dayanmayan gündelik bir telaşla sağa sola çarpa çarpa ilerleyen bir koşuşturma yorgunu. Biz bu ikisi arasında savrulup dururken, Hocaefendi’nin teori ve pratiğin uyumlu birlikteliğiyle baktığını görüyorum hayata. Çok mühim bir denge bu bana göre. Ortaya koyduğu idealler ne kadar hayata geçirilebilir, bu idealler ne ölçüde yaşanır kılınabilir bilmiyorum. İnsan denen canavar ne kadar ehlileştirilebilir kestiremiyorum çünkü. Fakat bu ideallerin de, onlar adına ortaya konan çabanın da insanlığın ortak geleceği adına kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Süreç çok sancılı geçmekte. Hareket’in kurucu lideri Fethullah Gülen’in bu süreci nasıl yönettiğini düşünüyorsunuz?
Çok fırtınalı bir gecede, çok dalgalı bir denizde, dört bir yandan saldırı altında olan Hizmet gemisini minimum hasarla yürüttüğünü düşünüyorum.
Sanırım eleştirileri takip ediyorsunuz. Sizin Hareket’le ilgili eleştirileriniz var mı?
Var tabii olmaz mı? Münekkid bir akılla etrafına bakan insan, her şeyde ve herkeste eleştirilecek noktalar bulabilir. Her doğrunun içinde öyle ya da böyle bir yanlış var, bunu bulup çıkarabilir, doğruyu daha doğruya taşıyabilir. Sağlıklı olan da bu. Aksi, hatasızlık, kusursuzluk vs. eşyanın tabiatına aykırı. Fakat ben, bu son dönemde ortaya çıkan özeleştiri mevzuunu biraz yanlış anladığımdan olsa gerek, işe kendi özümden başladım. Kendimi yatırdım masaya. Hamaset olsun diye söylemiyorum, geçmiş dönemde yaptığım hataları, yapamadığım doğruları matematiksel bir şekilde tek tek irdeliyorum. Zihnimde tüm hayatımı, bilhassa da Hizmet hayatımı ileri geri sarıp izliyorum, kusurlarımı tespit etmeye çalışıyorum.
Zaman Amerika’da ben ve arkadaşlarım neleri daha iyi yapabilirdik, neleri yapsak çok daha fazla okura, çok daha kaliteli bir gazete sunabilirdik bunları düşünüyorum. Yapamadıklarımız faslına girince çok daha fazla çetrefilleniyor iş. Burada, Amerika’da yetişmiş gençleri gazeteye, gazeteciliğe kazandıramadık mesela. Çok büyük bir yaradır bu benim için. Yapamadık. Ben yapamadım bunu, başkası değil. Bundan dolayı da kendimi çok şiddetli eleştiriyorum. Zaman Amerika’da arkadaşlarla birlikte yapmaya çalıştığımız kendimizce doğru gazeteciliğin bugün için bir kıymeti olabilir. Ya yarın? Burada doğup büyümüş, buranın diliyle, kültürüyle yoğrulmuş gençler olmadan nasıl olacak o iş? Belki uğraştık ama başaramadık. Bunda da en önemli kabahat, belki tek kabahat benim.
Türkiye’deki Zaman Gazetesi’yle ortaklaşa planladığımız bir proje vardı mesela. Haber merkezindeki her muhabiri geçici olarak buraya getirip, dönemsel olarak Zaman Amerika’da çalıştırmayı hedefliyorduk. Hem tüm muhabirler öyle ya da böyle belli bir seviyede İngilizce öğrenecek, kısa süreli de olsa yurt dışında habercilik yapmış olacaktı, hem de biz burada onların gazetecilik tecrübesinden faydalanacak, gazetemizi geliştirecektik. Olmadı. Olamadı. Bugün, acaba bu projeyi hayata geçirebilsek, dünyanın dört bir tarafına dağılmış sürgün gazetecilere o ülkelerde kendi mesleklerini daha iyi yapabilme adına herhangi bir faydası olur muydu diye düşünmeden edemiyorum. Kendimi sorguluyorum.
Yine buradan bazı kurumlarla birlikte düşünce üretme, düşünceleri çarpıştırma adına bir paneller serisi projesine başlamıştık. Bir iki oturum yaptık ama sonra devam edemedik. Nefesimiz yetmedi. Şimdi geriye dönüp bunların tamamı için Ali öyle yapsaydı böyle olmazdı, Veli şöyle yapsaydı öyle olmazdı diyebilirim. Uzun yazılar da döşenebilirim bunun için. Ama vicdan rahatlatmaktan öte faydası olmaz bunun. Ben bunların tamamında kabahatin büyüğünün bende olduğunu biliyorum çünkü. Belki, gençlerin medya dünyasına kazandırılmasına her şeyden fazla vakit ayırmam gerekiyordu. Röportajın başlarında değindiğim Zaman Araştırma Grubu projesinin Türkiye’de 20 sene önce neden bittiğini sorgulayıp hırpalamak kolay. Sen bunu burada kendin yapabildin mi? Hayır. Bunu soruyorum şimdi kendime. Neden? Faydasına inandığım sorgulama modeli de bu. Biraz Adam Smith’çilik belki.. Herkes kendi özeleştirisini maksimize ederse, toplumun özeleştirisi maksimize olur. Belki de kendime Mutezile, başkalarına Cebriyeci olma durumu, bilmiyorum. Ortada kötü bir netice varsa, bunun başkalarına bakan yönüne Cebriyeci bir yaklaşımla, “O insan o hatayı yapmasa da bu yaşanacaktı” diye yaklaşmayı, iş kendime dönünce ise, “Ben bu yanlışı yapmasaydım bu kötü sonuç asla doğmayacaktı” diye düşünmeyi seçiyorum. Başkaları aksini tercih edebilir, ben bunun benim için daha faydalı olacağına inanıyorum.
Tahsilim itibariyle ekonomistim diyebilirim. Özde iktisatçı sayılırım yani. ’Sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları karşılama ilmi’ derler ekonomi için. Serlevhası budur. Benim de, özellikle şu süreçte, dört bir yanı sarıp kuşatan alevlerin arasında çok kısıtlı bir zaman kaynağım varsa, bu kaynağı, kendi hatalarımı, kusurlarımı, yanlışlarımı masaya yatırıp onlardan kurtulmak için kullanmayı tercih ediyorum. Geçmiş kusurlarım da herkesten biraz daha fazla olduğu için herhalde, iki senedir bir türlü kendimi bırakıp başkasına geçemedim. Bu yarışa bir türlü dahil olamadım yani..
Yapılan eleştirilere genel manada nasıl yaklaştığımı soruyorsanız, faydalı buluyorum. Zararlı bulmuyorum en azından. Okuyup anlamaya çalışıyorum. Şuna inanıyorum ki konuşmaktan zarar gelmez. Her konuşmadan fayda da gelmez. Ama konuşmamaktan gelir.. Biraz Adam Smith’çe bakarsak yine; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Düşünce pazarının fikir tezgahında her ürün rahatça sergilenebilmeli. Kimi düşüncenin talibi olur, büyür gelişir, kimi talip bulamaz, kaybolur gider. Zihin piyasası da böyle böyle dengesini bulur.
Zaten aksi de, hele ki bu telekomünikasyon çağında mümkün değil. ‘Konuşmasınlar’ın da ‘Ama bizi konuşturmuyorlar’ın da somut bir karşılığı yok. Sosyal medyada, online platformlarda bir kaç dakika içinde milyonlara ulaşmak mümkünken meselenin hala konuşuyorlar/konuşmasınlar, konuşturmuyorlar/konuştursunlar ekseninde ilerlemesini de biraz tuhaf buluyorum açıkçası. Geçelim artık o peşrev faslını. Konuşmak istiyorsan konuş, söylemek istediğin varsa söyle. Hala eleştiri tahşidatı, sorgulayan akıl güzellemesi yapma bana, bizzat sıkıntı gördüğün mevzu neyse somut olarak onu dillendir, sorgula, sorgulayalım, tartışalım. Oraya gelelim artık. Diğer taraftan sen de okumak istiyorsan oku, istemiyorsan da okuma ama ‘o yazmasın’, ‘bu çizmesin’, ‘bu konuşmasın’ın bir manası yok. Karşılığı da yok. İki tavrın da bir karşılığı yok bende.. Başkalarını bilmiyorum ama bende yok.
Öte yandan gazetecilik eksenli bakıştan olsa gerek, bu eleştirilerin somut veri, nedensellik ilişkisi ve bilgiye dayalı analiz içerenlerini çok kıymetli buluyorum. Bu düşüncelerini, belli bir emek sarf ederek fiilen de hayata geçirmeye çalışanlaraysa ekstra saygı duyuyorum. Fikir çilesinin hayata yanması, hayatlara dokunması, bizzat fayda üretmesi için verilen emeğe çok veriyorum. Diğer türlüsü, “Ben artık yokum, ama siz bunları bunları yapın”. Oldu.
Soyut genellemeleri, veriyle, datayla desteklenmeyen yüzeysel ithamlarıysa pek ciddiye alamıyorum. İstesem de alamıyorum. İnsanları hafife almak olarak görüyorum bunları. “Cemaat cehaleti terk edip, düşünmeye başlamalı” falan gibi şeyler okuyorum, gülüyorum. İçinden çıktığı, ya da hala içinde bulunduğu bir sosyal grubu bu kadar tanıyamaz insan. Senin kendini bir Rönesans aydını, bir Reform düşünürü görme arzunu anlayabilirim, fakat karşında Orta Çağ serfleri yok ki. Yarısı olimpiyat şampiyonu bir sosyal hareketten bahsediyoruz. Çoğu itibariyle okuyan, yazan, gezen tozan, dünyayı bilip tanıyan bir cemaatten bahsediyoruz. Tahsil her şey değil belki evet, ama neredeyse tamamı üniversite mezunu bir gruptan bahsediyoruz. 15-20 arkadaştık biz üniversitede. Çoğu dereceyle bölüme girmiş, kafası çalışan, konuşup tartışan, yazıp çizen adamlar. Zaman gelip okul hayatı sona erince kimi özel bir şirkete girip çalışmaya başladı bu arkadaşların, kimi yurt dışına çıktı, kimi kendi işini kurdu, kimi bir okulda öğretmen oldu, kimi de üniversitede kalıp akademik çalışmalarına devam etti. Şimdi bu kalıp devam eden arkadaşların, geri kalanımızı orta çağ karanlığından çekip çıkarma çabasına ister istemez gülüyorum ben. Ne ben o karanlıktayım çünkü ne sen Martin Luther’sin. Ben biliyorum bunu. Sen de biliyorsun. Yine sana daha iyi hissettirecekse yap, ama ben komik bulunca da bozulma.
Hasılı, bu tartışmalardan genel itibariyle çok istifade ediyorum, ama bu tip konumlandırmalara da ister istemez gülüyorum.
Süreç öncesi eleştirileriniz?
Süreç öncesine dair ‘keşke yapabilseydik’ dediğim en önemli şey yurt dışına çıkış meselesi. Sanki biraz geç kaldık. Daha önce, çok daha büyük ölçekte dünyaya açılabilseydik keşke. Bunu, bugünden geriye bakarak, karşılaştığımız neticeye göre bir değerlendirme yaparak söylemiyorum. Yaşananlardan bağımsız olarak, süreç öncesinden bugüne yakın çevrem başta olmak üzere, her şeyin güllük gülistanlık olduğu günden beri insanları yurt dışına çıkmaya ikna etmeye çabaladığım için söylüyorum. Hizmet’in ve savunduğu değerlerin insanlık için büyük bir hazine olduğuna inanıyorum ben. Herkes inanmayabilir, ben inanıyorum buna, ve bu hazineyi kendimize saklamanın büyük bir bencillik olduğunu düşünüyorum. Hizmet dünyayı daha yaşanabilir kılma adına büyük ve önemli bir vazifeyse eğer, Allah bu vazifeyi senin sırtına sadece doğup büyüdüğün topraklardaki insanlara ulaştır diye yüklemedi ki. Süreç öncesinde Türkiye’de belki Hizmet’e gönül vermiş – tahminen söylüyorum – bir milyon insan vardı. Dünyanın geri kalan 160 ülkesindeyse taş çatlasa yüz bin. Adalet mi bu şimdi? Gitmediğimiz her ülkenin, gitmediğimiz her bir şehrin, o şehirlerde yaşayan yüzbinlerce, belki milyonlarca insanın hesabını sormayacak mı Allah bize? Soracak. Hiçbir şeyin uzaktan göründüğü kadar kolay olmadığını biliyorum. Napolyon’a harita üzerinden ‘Orduyu şuradan şuraya kaydırsaydın, oradan da şu tarafa geçirseydin’ deyip, “O dediklerin harita üzerinde parmak oynatma kolaylığında olsaydı, emin ol yapardım” cevabıyla karşılaşan senatörün durumuna düşmek de istemem bunları söylerken. Her hayatın kendi koşulları var biliyorum ama keşke daha çok insanın koşulları, çok daha önceden, yurt dışına çıkmak için uygun olsaydı. Sadece bunu söylüyorum.
Cemaat bundan sonar şunu yapabilir, yapsa, yapmalı diyebileceğiniz şeyler var mı?
Yerelleşmeli. ‘Gittikleri yer’li olmalı insanlar. Türkiye’den, Türkiye’deki durumdan bağımsız olarak gittikleri yere kök salmalı. Bir gözü kapıya bakar oldukça, yola düşmeye hazır durdukça gittiği yerde hep misafir olarak kalır insan. Arafta kalır. Gittiği yerin parçası olamaz. Ama olmalı. Olmalıyız. Sürekli birbirimize Tarık bin Ziyad kıssası anlatıyorsak bunun bir sebebi var. Sürgünü vatan bellemeli artık. Dünya hayatını tümden sürgün bilmiyor muyuz zaten? Belki yarın, belki 500 sene sonra ama bir gün mutlaka gidip bir duvara başını vurup parça parça olacak bir dünyanın o köşesinde ya da bu köşesinde yaşıyor olmak o kadar da fark etmemeli artık bizim için. Doğduğumuz evde, doğduğumuz şehirde, doğduğumuz ülkede göçüp gitmemiz şart değil ki bu dünyadan. Kader bizi nereye sürükleyip getirdiyse orası bize ev olmalı artık. Yuva olmalı.
Bugünkü Türkiye’yi görebildiğiniz kadarıyla bize bir tasvir etseniz?
Edemem. Etmek istemem yani. Türkiye’nin kıyısına kadar gelip geri döndüğü hal, hem kendisi, hem bölge, hem de belki tüm dünya için çok büyük bir şanstı. Çok başka bir şey gösterebilirdi Türkiye dünyaya. Çok farklı bir örnek sunabilirdi. Barış, hoşgörü ve birlikte yaşamanın o zor coğrafyada bile bir ülkeyi nerelere taşıyabileceğini ispatlayabilirdi. Olmadı. Koca bir ülke hep birlikte bir Orta Doğu diktatörlüğüne dönüşmeyi tercih etti. Sağıyla, soluyla, orta yoluyla el ele bir sosyal grubu yok etme yarışına girdi. Bu arada hakkı, hukuku, aklı, mantığı yok etti. Adım adım gelen felaketi dizi izler gibi izliyor insanlar. Kendilerine de, ülkeye de, insana ve insanlığa, dine ve diyanete de çok yazık ediyorlar.
Havuz medyası?
Çamur deryası. Mide bulandırıcı yalanların havada uçuştuğu, rezilliğin, ahlaksızlığın her şeyden fazla kıymet bulduğu propaganda paçavraları.
15 Temmuz?
Erdoğan ve şürekasının son ferdine kadar bitirmeye yemin ettiği, bunu açıkça ilan ettiği bir sosyal grubu toplum nazarında nefret objesi haline getirip rahatça yok edebilmek için sahnelediği başarılı bir tiyatro. Güya esir alınmış Genelkurmay Başkanı’nın darbeyi önceden bildiğini ve ‘başarılı bir şekilde’ öne çekerek akamete uğrattığı’nı yazılı bir açıklamayla ilan ettiği, cumhurbaşkanının darbeyi saat kaçta öğrendiği gibi basit bir meseleye dair bile canlı yayında 4 farklı yalan söylediği bir tuhaf olay. Hala darbeyi saat kaçta öğrendiğini bilmiyoruz Erdoğan’ın. Hangi gün öğrendiğiniz bilmiyoruz hatta. Kimden nasıl öğrendiğini bilmiyoruz. Cumhurbaşkanı eniştesinden öğrenmiş, başbakan arkadaşından öğrenmiş, o esnada MİT’te yemek yemekte olan Diyanet İşleri Başkanı karısından öğrenmiş falan. Böyle komiklikler. Yüzlerce insanın kanı üzerinde oynadılar bu oyunu. Kendileri için canını ortaya koyan iki yüzden fazla insanı, bilerek ve isteyerek, gözlerini kırpmadan ateşin önüne attılar.
Ülkeye cehennemin kapılarını açan meşum bir geceydi 15 Temmuz. Daha askerler köprüye çıkıp şerit kapattığında belliydi ne yapılmak istendiği. Barizdi. Daha uçaklar havadayken tuhaf bir şekilde ‘suçlu’ tespit edildi. Daha sabah olmadan saldırılar, yağmalar, kovmalar başladı. Sonrası malum. Herkesin işine geldi bu durum. Kimi yüz yıllık hıncını alma, kimi on yıllardır bastırıp durduğu kıskançlığını dışa vurma fırsatı buldu. Toplumun her kesimi bu sosyal soykırımda kendine göre bir fayda gördü. Bir kaç aykırı ses, bir kaç cesur adam hariç de kimse ses çıkarmadı. Çok katilli bir cinayet bu. Herkes bir kurşun attı. Kimi direkt çıkardı silahını vurdu, kimi cinayeti destekleyerek vurdu, kimi de sessizliğiyle vurdu. Galiba en acısı da bu oldu.
Meriç?
Hüzün ırmağı…
Her zulmün bir sembolü var, Meriç de bu dönemin sembollerinden biri olarak anılacak ileride. Ege, minik Feridun’un gözleri, Meriç de küçük Enes’in kardeşine sarıldığı o fotoğraftaki içten gülümsemesi bende. Çok ağıtlar yakılacak üstüne, çok romanlar yazılacak. Çok ağlattı, çok ağlatacak.
Kırgınlıklarınız?
Var tabii, olmaz mı? Hayata dair pek çok şeye bakışımı değiştirdi bu süreç. Vatana, vatanlara, millete, milletlere bakışımı değiştirdi. Geçici, hissi bir his kaybı mıdır bu yaşadığım, yoksa zaten olması gereken yere biraz zor ve zahmetli bir yoldan mı ulaştım bilmiyorum. Ama hissetmiyorum artık işte bir şey. Olan bu.
Çocukluğumun geçtiği sokaklara, okul çıkışında top oynadığımız sahaya, Vazo’ya, Ilıca’ya dair bir şey hissetmiyorum. Ne Konak, ne Alsancak, ne Göztepe’nin sıcağı, ne Örnekköy’ün ayazı o eski hisleri vermiyor artık bana. Kuruçay yollarına gömülüp gitti sanki her şey. Bebek’in sahili, Emirgan’ın esintisi, Ortaköy’ün camisi silinip gitti zihnimin ufuklarından. Zihnimden silinmese de, hislerimden silindi. Kayboldu. Yok. Burnumdaki o eski sızı, içimdeki o eski kıpırtı yok artık.
Belki iki sene sonra dönüp bu röportajı okuyunca nasıl da anlık duyguların esiri olup böyle konuştuğuma hayret edeceğim, belki bundan 20 sene sonra hala aynı şeyleri hissetmeye devam edeceğim, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bunu, bunları umursamayı artık bıraktığım. Üstad’ın, ‘Kuvvetinin bir kısmını sağa, bir kısmını sola gönderip merkezi boş bırakan kumandan’ kıssasındaki hisseyi biraz geç aldım ben belki. Belki hem geç oldu, hem güç oldu. Ama galiba artık oldu..
[Engin Sezen, The Circle] 17.4.2018 [thecrcl.ca]
Suçlu Merkez Bankası mı? [Harun Odabaşı]
Türkiye ekonomisinin mazide kaldı dediğimiz bütün sorunları yeniden hortladı. Cari açığın ve dış borcun devasa boyutlara ulaşması, enflasyon ve faiz kıskacının yeniden reel ekonomiyi sıkıştırması ve döviz oynaklığının yukarı yönlü dönüşü. Belki en önemlisi yatırım yapması beklenen şirketler başta olmak üzere piyasa aktörlerinin ekonomiye güvenlerinin kalmaması. Güvensizlik öyle bulaşıcı bir psikolojidir ki musibeti ikileştirir, kötüye gideni daha kötü yapar. Oturan yürümeye yürüyen oturmaya korkar. Ürününü satmak zorunda olanlar duraklarsa düşecek, yatırım yapmak isteyen ise önünü göremediği bir sis ortamında neyi nasıl yapacak. Bakınız konut faizlerinde yükseliş ve uzun vadeli borç verme döneminin kapanması.
Erdoğan ise o eski alışık olduğu düzenle kendinden başka herkesi suçlu ilan ediyor. Kriz ortamının oluşmasında kahdöviz lobisini kah faiz lobisini suçluyor. Canı sıkılınca da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı ter atmak için kullanıyor. En son MB’nı arkamdan iş çeviriyorlar diye suçladı. İktidarların özerk bir yapısı olan Merkez Bankası ile öteden beri yıldızları barışmamıştır. Turgut Özal’dan bu yana Merkez Bankası ile siyasi iktidar arasında tatlı sert atışmalar hep olagelmiştir. Ancak Erdoğan’ın ekonominin diğer unsurları dört dörtlükmüş ve Merkez Bankası bunu sabote ediyormuş tarzı suçlamaları zannediyorum ilk defa oluyor. Suçlamaların bir adım sonrası İhanet-i Vataniye.
Peki Merkez Bankası Erdoğan’ın isteklerini harfiyen uygulasa ne olurdu? Bütün sorunlar çözülür, enflasyon ve dövizin ateşi düşer miydi? Kötü bir açmaz yaşıyoruz. Bir numaralı görevi TL’nin değerini korumak ve piyasa bileşenlerini dengede tutmak olan MB güçlü siyasi otoritenin baskılarından dolayı aldığı kararlarla iktidarı memnun edemediği gibi normalleşmeyi de sağlayamıyor. MB yönetimi adeta kendi yürüyüşünü unuttu. Saray ne der diyerek piyasadaki dengeler korunamaz. MB bir siyasi parti değil ki Erdoğan ile aşık atsın, doğal olarak susmayı tercih ediyor. Belki bir gün oralarda birileri anılarını yazar da bizde perde arkasında neler olup bittiğini öğreniriz.
Merkez Bankası’nın enstrümanları kısıtlı, elinde faiz ve dövizden başka bir silahı yok. Aktif döviz rezervinin erimesiyle dövize müdahalesi yetersiz kaldığını acı bir tecrübe ile gördük. Rezervdeki sığlık önümüzdeki günlerde başlarına daha kötü işler açabilir. Faiz ve döviz fiyatının bir sebep değil sonuç olduğunu düşündüğümüzde ekonominin genel görünümünden esas sorumlu siyasi iradedir. Tabiri diğerle MB bir açıdan hükümetin icraatları ve hedefleri üzerinden para politikası belirliyor. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in ‘mali disiplini kaybettik’ sözünden de anlaşılacağı üzere AKP’nin uzun yıllar süren iktidarındaki en büyük kozu olan ekonomik başarısı elinden kayıp gidiyor. Dış ve iç görünüm büyük bir felaketin yaklaştığını haber veriyor. 2018 yılında bulunması gereken 230 milyar dolar dış borç var. Böyle bir kara deliği kapatmak riskleri artmış bir Türkiye için imkansızolmasa çok maliyetli olacak. Yapılması gereken ise 2001 krizinden sonraki gibi bürokrasiyi teyakkuza geçirip sıkı para politikasına ve bütçe disiplinine dönüş. Büyümekten ziyade mevcudu geriletmemeye odaklanma. Fakat Saray’ın 2019’da seçimi kazanmak gibi bir hedefi var. İcraatlarıda popülist politikalara işaret ediyor.
Eğer o meşhur şeytan tüyüyle şöyle ya da böyle ekonomiyi rayından çıkarmadan seçimlere taşısalar bile sonrası için iyimser kalmak çok zor.
[Harun Odabaşı] 17.4.2018 [KronosHaber.com]
Erdoğan ise o eski alışık olduğu düzenle kendinden başka herkesi suçlu ilan ediyor. Kriz ortamının oluşmasında kahdöviz lobisini kah faiz lobisini suçluyor. Canı sıkılınca da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı ter atmak için kullanıyor. En son MB’nı arkamdan iş çeviriyorlar diye suçladı. İktidarların özerk bir yapısı olan Merkez Bankası ile öteden beri yıldızları barışmamıştır. Turgut Özal’dan bu yana Merkez Bankası ile siyasi iktidar arasında tatlı sert atışmalar hep olagelmiştir. Ancak Erdoğan’ın ekonominin diğer unsurları dört dörtlükmüş ve Merkez Bankası bunu sabote ediyormuş tarzı suçlamaları zannediyorum ilk defa oluyor. Suçlamaların bir adım sonrası İhanet-i Vataniye.
Peki Merkez Bankası Erdoğan’ın isteklerini harfiyen uygulasa ne olurdu? Bütün sorunlar çözülür, enflasyon ve dövizin ateşi düşer miydi? Kötü bir açmaz yaşıyoruz. Bir numaralı görevi TL’nin değerini korumak ve piyasa bileşenlerini dengede tutmak olan MB güçlü siyasi otoritenin baskılarından dolayı aldığı kararlarla iktidarı memnun edemediği gibi normalleşmeyi de sağlayamıyor. MB yönetimi adeta kendi yürüyüşünü unuttu. Saray ne der diyerek piyasadaki dengeler korunamaz. MB bir siyasi parti değil ki Erdoğan ile aşık atsın, doğal olarak susmayı tercih ediyor. Belki bir gün oralarda birileri anılarını yazar da bizde perde arkasında neler olup bittiğini öğreniriz.
Merkez Bankası’nın enstrümanları kısıtlı, elinde faiz ve dövizden başka bir silahı yok. Aktif döviz rezervinin erimesiyle dövize müdahalesi yetersiz kaldığını acı bir tecrübe ile gördük. Rezervdeki sığlık önümüzdeki günlerde başlarına daha kötü işler açabilir. Faiz ve döviz fiyatının bir sebep değil sonuç olduğunu düşündüğümüzde ekonominin genel görünümünden esas sorumlu siyasi iradedir. Tabiri diğerle MB bir açıdan hükümetin icraatları ve hedefleri üzerinden para politikası belirliyor. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in ‘mali disiplini kaybettik’ sözünden de anlaşılacağı üzere AKP’nin uzun yıllar süren iktidarındaki en büyük kozu olan ekonomik başarısı elinden kayıp gidiyor. Dış ve iç görünüm büyük bir felaketin yaklaştığını haber veriyor. 2018 yılında bulunması gereken 230 milyar dolar dış borç var. Böyle bir kara deliği kapatmak riskleri artmış bir Türkiye için imkansızolmasa çok maliyetli olacak. Yapılması gereken ise 2001 krizinden sonraki gibi bürokrasiyi teyakkuza geçirip sıkı para politikasına ve bütçe disiplinine dönüş. Büyümekten ziyade mevcudu geriletmemeye odaklanma. Fakat Saray’ın 2019’da seçimi kazanmak gibi bir hedefi var. İcraatlarıda popülist politikalara işaret ediyor.
Eğer o meşhur şeytan tüyüyle şöyle ya da böyle ekonomiyi rayından çıkarmadan seçimlere taşısalar bile sonrası için iyimser kalmak çok zor.
[Harun Odabaşı] 17.4.2018 [KronosHaber.com]
İnsan cevherlerine sahip çıkmalı [Mehmet Ali Şengül]
Konuşulan sözler, yazılan yazılar, tavır ve davranışlar, aynı zamanda insanların sâhip olduğu latîfeler, mânevî değerler, ibâdet, zikir ve fikirleri Allah’a yaklaştırmıyorsa, o zaman insanlar evvelâ nefis muhasebelerini yapıp, kendilerini kontrolden geçirmelidirler.
Yaratılan bütün varlıkların en kâmili, en şereflisi olması itibariyle insan, en büyük kazanç elde etme şansına sâhipken, en büyük kötülüğü kendisine yapmış olur.
Bakara sûresi 220.âyette; “…Allah kimin iyileştirme gâyesi güttüğünü, kimin de işi bozmayı düşündüğünü pek iyi bilir...” ikâzı vardır.
Bakara sûresi 186.âyette Cenâb-ı Hak; “ (Habibim) Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ edenin duâsına icâbet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icâbet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” Buyurmaktadır.
Bakara sûresi 222.âyette de, “…Allah, tövbe ile kendisine dönenleri sever, temizlenenleri de sever.” iltifatı vardır.
Meseleler sâdece dünyâ boyutu itibâriyle ele alınıp, âhirette zerresinden hesap verme unutuluyorsa, onun kimseye faydası yoktur, zararı ise pek çoktur.
Hayat, gençlik, paha biçilmez bir kıymettir, dünyâ ile ölçülmez bir değerdedir. Emâneten sâhip olunan bu değerlere ikinci defâ sâhip olmak mümkün değildir. Öyleyse; yolda bulunmayan, satın alınmayan bu değerler israf edilmemeli ve çok iyi değerlendirilmelidir.
Nice insanlar vardır ki, âzâlarını hastalık veya kaza ile kaybetmişlerdir. Fakat, birçoğu itibâriyle yerine koyma ve tedâvi ettirme imkânı bulamamışlardır.
Kimileri aklını, hâfızasını; kimileri göz, kulak, dil ve elini kaybetmiştir. Felç olmuş eli ayağı tutmamaktadır. Dili konuşamamakta, gözleri görmemekte, kulakları da duymamaktadır. Bu insanlara, Allah’ın ilk yarattığı gibi âzâlarına, -dünyâ karşılığında- tekrar sahip olma teklifi yapılsa kabul ederler mi, etmezler mi?
Tanıdığım hâfız bir Hocaefendi vardı. Yıllarca her namazını hatimle edâ ediyordu. Bir anda hastalanarak hâfızasını kaybetti. Fâtiha sûresini bile okuyamıyordu.
Nice insanlar da vardır ki beklenmedik bir anda, zâlimlerin tasallutuna mâruz kalmakta; servetlerini, ev araba, makam ve mevkîlerini, şan ve şöhretlerini, en önemlisi de hürriyetlerini kaybedip esâret altında ezilmekte veyâ hayatları sona ermektedir.
Görülüyor ki, insanın sâhip olduğu her şey, hayâtı dâhil emânettir. Hesap edilmedik bir anda yâni, gençliğin baharında bile, Azrâil (as) kapıların tokmağına dokunabilir.
Dünyâda her insanın planları, projeleri vardır. Allah murât etmemişse, hiç biri gerçekleşmez. Murâd-ı İlâhi izin vermişse o zaman, insanın zorlanabileceği bir takım sıkıntılar da başına gelebilir.
Zirâ Allah (cc), “bir şeyi yaratmayı murat ettiği zaman o şeye ol der, o da oluverir” (Yâsin suresi, 82) Lihikmetin Allah takdir etmişse, onun önüne geçmeye muktedir olunamaz ama, mes’ul olmamak için sebeplere riâyet etme zorunluluğu vardır.
Musîbetlerin bir kısım hikmetleri vardır. Bunlar:
Günahlara keffâret olmanın yanında, Allah sabırları ölçmek, derece ve rütbeleri artırmak için imtihan etmeyi murat etmiş olabilir. Bazı musibetler de vardır ki, ihtar içindir; gayrın tarlasına giren koyunları ikaz için çoban taş atar. Aynen onun gibi kul başına gelen bu sıkıntılarla aczini itirâf eder ve tevbe ederek Cenâb-ı Hakk’a duâ edip yalvarır.
Çocuklar gelince, dini hükümlerle mükellef değiller ama, onlar şeriat-ı fıtriyye ile mükelleftirler. Meselâ, bir çocuk kuşun yuvasını bozmuşsa, kuşun yavrusunu öldürmüşse; daha sonra başını taşa vurup yaralanmışsa, bu sıkıntı o günahına keffârettir.
Bir de zahirî musibet gibi görünen, ama neticesinde büyük hayırlar bulunan öyle üzücü hâdiseler de vardır ki; mü’minler bunları sabırla karşılar, Allah’a tevekkül ve teslîmiyetle karşılar, yapılması gereken vazîfelerini îfâ ederlerse, böylece Allah kullarından hoşnut ve râzı olmuş olur.
Mü’minler Allah’ın nasîp ettiği îmânla nasıl mutlu ve huzurlu olmuşlarsa, aynı şekilde Allah, yeryüzünde liyâkatı olan kullarına da imanı tattırıp duyurabilme adına -cebr-i lutfî ile- hicret ettirir, bu vesîleyle dünyâ barışına katkıda bulunabilmeleri için ‘Hizmet’i, dünyâya tanıtmayı murât etmiş olabilir.
Efendimiz (sav); ‘Düşmanla (musibetlerle) karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Allah’tan âfiyet dileyiniz. Fakat karşılaştığınız zaman da sabrediniz...’ buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim)
Hayırlı hizmetlerde, bilhassa yaratılış gayesi olan ‘îman ve Kur’an hizmetinde mü’minler hak bildikleri yolda diklenmeden dik durmalı, geriye adım atmamalıdırlar. Bu yolda bütün imkanlarıyla seferber olup âdetâ yarışmalıdırlar.
Allah insanı bu iş için yaratmış. Bu vesîleyle de insan bünyesine yerleştirdiği muhtelif latîfeler gibi kıskankançlık duygusunu da güzel, mükemmel, müsbet yolda kullanmak için insana emânet etmiştir.
Böyle bir imkâna sâhip olan insan, ölümsüz ebedî âlemi, Mevlâ’nın rızâsını kazanma şansına sâhipken, insanoğlu bir çok yönüyle kazanma kuşağında kaybetmektedir.
İnsanların büyük çoğunluğu böylesine kıymetli bu ve benzeri cevherleri, basit dünyâ meselelerinde kullanarak zâyi ve israf etmektedirler.
Hz.Üstad, ‘Evet, inadın gözü kördür. Meleği şeytan şeytanı da melek gösterir’ buyurmaktadır. Halbûki inadın sebeb-i hilkati, hakta sebat etmek içindir. Bunun için bu duyguları, başta Allah ve Resûlüllah’a, ana, baba, eş, çocuklar ve bütün insanlara karşı verdiği sözde durma adına ve bu istikâmette kullanmalıdır.
Dil de ilâhî bir nîmettir. Kul her şeyini olduğu gibi, onu hayırda kullanmak zorundadır. Dil kalpten vize alarak konuşursa hakîkatlerin anahtarı olur. Dilini kontrol altına alan insan esâretten, tahripkâr olmaktan, kalp ve gönül yıkmaktan kurtulur. Zirâ söz, yaydan fırlayan bir ok gibidir, geriye dönüşü yoktur.
Kurdun meyveyi içten çürüttüğü gibi, insan da bu mânevî latîfelerini yanlış yerde kullandığı takdirde, başta kendini, âile ortamını ve topyekün bir cemiyeti çürütür ve mahveder.
[Mehmet Ali Şengül] 17.4.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Yaratılan bütün varlıkların en kâmili, en şereflisi olması itibariyle insan, en büyük kazanç elde etme şansına sâhipken, en büyük kötülüğü kendisine yapmış olur.
Bakara sûresi 220.âyette; “…Allah kimin iyileştirme gâyesi güttüğünü, kimin de işi bozmayı düşündüğünü pek iyi bilir...” ikâzı vardır.
Bakara sûresi 186.âyette Cenâb-ı Hak; “ (Habibim) Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ edenin duâsına icâbet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icâbet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” Buyurmaktadır.
Bakara sûresi 222.âyette de, “…Allah, tövbe ile kendisine dönenleri sever, temizlenenleri de sever.” iltifatı vardır.
Meseleler sâdece dünyâ boyutu itibâriyle ele alınıp, âhirette zerresinden hesap verme unutuluyorsa, onun kimseye faydası yoktur, zararı ise pek çoktur.
Hayat, gençlik, paha biçilmez bir kıymettir, dünyâ ile ölçülmez bir değerdedir. Emâneten sâhip olunan bu değerlere ikinci defâ sâhip olmak mümkün değildir. Öyleyse; yolda bulunmayan, satın alınmayan bu değerler israf edilmemeli ve çok iyi değerlendirilmelidir.
Nice insanlar vardır ki, âzâlarını hastalık veya kaza ile kaybetmişlerdir. Fakat, birçoğu itibâriyle yerine koyma ve tedâvi ettirme imkânı bulamamışlardır.
Kimileri aklını, hâfızasını; kimileri göz, kulak, dil ve elini kaybetmiştir. Felç olmuş eli ayağı tutmamaktadır. Dili konuşamamakta, gözleri görmemekte, kulakları da duymamaktadır. Bu insanlara, Allah’ın ilk yarattığı gibi âzâlarına, -dünyâ karşılığında- tekrar sahip olma teklifi yapılsa kabul ederler mi, etmezler mi?
Tanıdığım hâfız bir Hocaefendi vardı. Yıllarca her namazını hatimle edâ ediyordu. Bir anda hastalanarak hâfızasını kaybetti. Fâtiha sûresini bile okuyamıyordu.
Nice insanlar da vardır ki beklenmedik bir anda, zâlimlerin tasallutuna mâruz kalmakta; servetlerini, ev araba, makam ve mevkîlerini, şan ve şöhretlerini, en önemlisi de hürriyetlerini kaybedip esâret altında ezilmekte veyâ hayatları sona ermektedir.
Görülüyor ki, insanın sâhip olduğu her şey, hayâtı dâhil emânettir. Hesap edilmedik bir anda yâni, gençliğin baharında bile, Azrâil (as) kapıların tokmağına dokunabilir.
Dünyâda her insanın planları, projeleri vardır. Allah murât etmemişse, hiç biri gerçekleşmez. Murâd-ı İlâhi izin vermişse o zaman, insanın zorlanabileceği bir takım sıkıntılar da başına gelebilir.
Zirâ Allah (cc), “bir şeyi yaratmayı murat ettiği zaman o şeye ol der, o da oluverir” (Yâsin suresi, 82) Lihikmetin Allah takdir etmişse, onun önüne geçmeye muktedir olunamaz ama, mes’ul olmamak için sebeplere riâyet etme zorunluluğu vardır.
Musîbetlerin bir kısım hikmetleri vardır. Bunlar:
Günahlara keffâret olmanın yanında, Allah sabırları ölçmek, derece ve rütbeleri artırmak için imtihan etmeyi murat etmiş olabilir. Bazı musibetler de vardır ki, ihtar içindir; gayrın tarlasına giren koyunları ikaz için çoban taş atar. Aynen onun gibi kul başına gelen bu sıkıntılarla aczini itirâf eder ve tevbe ederek Cenâb-ı Hakk’a duâ edip yalvarır.
Çocuklar gelince, dini hükümlerle mükellef değiller ama, onlar şeriat-ı fıtriyye ile mükelleftirler. Meselâ, bir çocuk kuşun yuvasını bozmuşsa, kuşun yavrusunu öldürmüşse; daha sonra başını taşa vurup yaralanmışsa, bu sıkıntı o günahına keffârettir.
Bir de zahirî musibet gibi görünen, ama neticesinde büyük hayırlar bulunan öyle üzücü hâdiseler de vardır ki; mü’minler bunları sabırla karşılar, Allah’a tevekkül ve teslîmiyetle karşılar, yapılması gereken vazîfelerini îfâ ederlerse, böylece Allah kullarından hoşnut ve râzı olmuş olur.
Mü’minler Allah’ın nasîp ettiği îmânla nasıl mutlu ve huzurlu olmuşlarsa, aynı şekilde Allah, yeryüzünde liyâkatı olan kullarına da imanı tattırıp duyurabilme adına -cebr-i lutfî ile- hicret ettirir, bu vesîleyle dünyâ barışına katkıda bulunabilmeleri için ‘Hizmet’i, dünyâya tanıtmayı murât etmiş olabilir.
Efendimiz (sav); ‘Düşmanla (musibetlerle) karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Allah’tan âfiyet dileyiniz. Fakat karşılaştığınız zaman da sabrediniz...’ buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim)
Hayırlı hizmetlerde, bilhassa yaratılış gayesi olan ‘îman ve Kur’an hizmetinde mü’minler hak bildikleri yolda diklenmeden dik durmalı, geriye adım atmamalıdırlar. Bu yolda bütün imkanlarıyla seferber olup âdetâ yarışmalıdırlar.
Allah insanı bu iş için yaratmış. Bu vesîleyle de insan bünyesine yerleştirdiği muhtelif latîfeler gibi kıskankançlık duygusunu da güzel, mükemmel, müsbet yolda kullanmak için insana emânet etmiştir.
Böyle bir imkâna sâhip olan insan, ölümsüz ebedî âlemi, Mevlâ’nın rızâsını kazanma şansına sâhipken, insanoğlu bir çok yönüyle kazanma kuşağında kaybetmektedir.
İnsanların büyük çoğunluğu böylesine kıymetli bu ve benzeri cevherleri, basit dünyâ meselelerinde kullanarak zâyi ve israf etmektedirler.
Hz.Üstad, ‘Evet, inadın gözü kördür. Meleği şeytan şeytanı da melek gösterir’ buyurmaktadır. Halbûki inadın sebeb-i hilkati, hakta sebat etmek içindir. Bunun için bu duyguları, başta Allah ve Resûlüllah’a, ana, baba, eş, çocuklar ve bütün insanlara karşı verdiği sözde durma adına ve bu istikâmette kullanmalıdır.
Dil de ilâhî bir nîmettir. Kul her şeyini olduğu gibi, onu hayırda kullanmak zorundadır. Dil kalpten vize alarak konuşursa hakîkatlerin anahtarı olur. Dilini kontrol altına alan insan esâretten, tahripkâr olmaktan, kalp ve gönül yıkmaktan kurtulur. Zirâ söz, yaydan fırlayan bir ok gibidir, geriye dönüşü yoktur.
Kurdun meyveyi içten çürüttüğü gibi, insan da bu mânevî latîfelerini yanlış yerde kullandığı takdirde, başta kendini, âile ortamını ve topyekün bir cemiyeti çürütür ve mahveder.
[Mehmet Ali Şengül] 17.4.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
17 sene önce söylediklerimiz [Abdullah Aymaz]
Hz. Ali (r.a.), Müslümanları “İslam kardeşlerimiz” ve diğer bütün insanları da “İnsan kardeşlerimiz” diyerek bizleri insanlık üst kimliğinde birleştirdiği gibi bizim de bütün dünyada insanlık mozaiği içinde kendimize has renk ve desenlerimizle çiçek açmamız gerekmektedir.
Ulaşım ve haberleşme vasıtalarının fevkalade gelişmesiyle bir köy, hatta bir apartmanın evleri haline gelen dünyada günümüzde milletler, ırklar, dinler, diller ve renkler artık iç içedir. Böyle bir atmosfer dikkat edeceğimiz çok hassas meseleler vardır. Hele hele biz başka bir ülkede bulunuyorsak bunun da bize yüklediği mükellefiyetler bulunacaktır.
Ocak 2001’de yani bundan 17 sene önce Hac ve Umre için mukaddes beldelere gidecek arkadaşlarımıza yardımcı olacak bilgileri ihtiva eden bir kitap hazırlayıp Zaman Gazetemizin okuyucularına hediye olarak vermiştik. İşte o kitabın takdim yazısında şöyle demiştik:
“Seneler önce ülkemizden ayrılıp Avrupa ülkelerine ve diğer memleketlere iş bulmak için insanlarımız gelmişler. Şimdi üçüncü nesil meydana gelmiş. Büyük ihtimalle bilhassa son nesiller artık tekrar geriye dönmeyeceklerdir. Buralarda doğup büyümüş olanların, hem bulundukları ülkelere ve içinde yaşadıkları toplumlara faydalı olmaları hem de kendi gelenek ve kültürlerinden olan güzellikleri korumaları için desteğe ihtiyaçları vardır.
“İçinde yaşadığımız toplum, bizlere kapılarını açmış, İŞ vermiş, AŞ vermiş, bazen da EŞ vermiş. Bizim bu topluma bir TEŞEKKÜR BORCUMUZ var. Bunun için gençlerimizi ve yeni doğan nesillerimizi ilerisi için eğitimli ve üretken yani bu topluma faydalı hale getirmek mecburiyetindeyiz. Yerli insanlar demeliler ki: “Ne iyi oldu bu Türklerin, bu Müslümanların ülkemizde gelmesi!.. Ne kadar iyi ve faydalı insanlar bunlar!...”
“Doğrusu teknik ve teknolojide ileri olan ve bizi aralarına kabul eden bu insanlara, biz de kendi toplumumuzun güzelliklerinden ve Anadolu’nun gülen yüzünden, bilhassa vicdanî kültürümüzden pek çok şeyi aktarmaya çalışmamız lâzım. Ama bunların gerçekleşmesi için çocuklarımızın, hem onların dillerini hem de dilimizi ve özümüze, kökümüze bağlı değerleri çok iyi bilmeleri ve bellemeleri gerekiyor. Başka türlü başarılı olamayız.
“Evet yaşadığımız toplum içindeki mozaikte kendi güzel ve uyumlu renk ve motiflerimizle yerimizi almamız için üzerimize düşen görevler var. En başta olanı, gençlerimizi eğitmek…”
Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, bilhassa Almanya’da, buraya dışarıdan gelen ülke insanları içinde eğitimde en başarılı olanlar İspanyollar. Onlar, hem aileler hem çocuklar için eğitim dernekleri ve vakıfları kurdular. Türkiye’den gelenler ise, siyasî derneklere önem verdiler. Eğitim konusunda netice ortada… Bizim de yapmamız gerekenler de belli. Hizmet hareketi her zaman dünyanın her yerinde olduğu gibi Avrupa’da da eğitim faaliyetlerini hep öne aldı. Açtığı kurslar ve okullarla sadece Türkiye’den gelenlere değil, her ırktan, her dinden ve milletten çocuklarla ilgilenmek için büyük gayret gösterdi ve şu yaşadığımız sürecin zor şartları altında da aynı gayretleri, imkânları zorlayarak gösteriyor.
İlk zamanlar ise Hizmet takviye ve destek kurslarıyla işe başladı. Çünkü maalesef bizim insanlarımız, İspanyolların eğitime sarf ettikleri emeği evlatları için büyük çoğunluk itibariyle sarf etmiyorlar. Kurslar ve Kültür merkezleriyle, evlatlarımızı aynı zamanda uyuşturucu belasından, çetelerden ve radikal görüş ve düşüncelerden de korumaya çalışıyor.
Aslında, bizim de bu toplumun bir parçası olarak, problem kaynağı değil, problemlerin çözüm mercii olmamız gerekiyor. Kendi kendimize “Biz, bu topluma ne veriyoruz? Ne faydamız var? Nasıl olmalıyız ve nasıl davranmalıyız ki faydalı olabilelim?” diye sormalıyız.
Diyalogların devam etmesi gerekiyor. Bilhassa “dini, din için sevenler” ile… Hepimizi birleştirecek nokta; “İnsanî evrensel değerler” dir. Bunlar zaten bütün semavî kitaplarda olan şeylerdir. Bu değerlere sahip çıkıp, kendi mukaddeslerimizle yoğurarak, onları samimi olarak yaşamalıyız; hem de “kâl” (söz) ile değil, “hâl” ile… Temsil çok mühimdir…
Bu süreçte Hizmet hareketine dair müthiş bir merak uyandı. Merak ilmin hocasıdır. Onun için bu “evrensel merakı” giderici faaliyetlerimiz de olmalıdır. Bunun için örgütlenmeye de ihtiyaç yoktur. Yapılan anketler, Almanya’da Alman halkının %49’unun Hizmet’ten haberdar olduğunu gösteriyor. “Tanışmakta acele edelim” bir slogan gibi bizi harekete geçirmelidir. Yeni göç etmiş ve B-1 seviyesinde Almancası olan pek çok arkadaşımız halk ile, belediye ile, eyalet milletvekilleri ile irtibat kurup derdini anlatmaya gayret ediyor ve gerçekten güzel neticeler de alınıyor. Hangi milletten olursa olsun Allah her insanı ahsen-i takvim potansiyelinde yaratmış, merhamet ve şefkatle donatmıştır. Siz samimi şekilde meselelerinizi anlattığınız zaman, pek çok insan dikkatle dinliyor hatta zulümlere karşı göz yaşları eşliğinde sizin hissiyatınıza ortak oluyorlar ve hemen üzerlerine düşeni yerine getirmeye gayret sarf ediyorlar…
[Abdullah Aymaz] 17.4.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Ulaşım ve haberleşme vasıtalarının fevkalade gelişmesiyle bir köy, hatta bir apartmanın evleri haline gelen dünyada günümüzde milletler, ırklar, dinler, diller ve renkler artık iç içedir. Böyle bir atmosfer dikkat edeceğimiz çok hassas meseleler vardır. Hele hele biz başka bir ülkede bulunuyorsak bunun da bize yüklediği mükellefiyetler bulunacaktır.
Ocak 2001’de yani bundan 17 sene önce Hac ve Umre için mukaddes beldelere gidecek arkadaşlarımıza yardımcı olacak bilgileri ihtiva eden bir kitap hazırlayıp Zaman Gazetemizin okuyucularına hediye olarak vermiştik. İşte o kitabın takdim yazısında şöyle demiştik:
“Seneler önce ülkemizden ayrılıp Avrupa ülkelerine ve diğer memleketlere iş bulmak için insanlarımız gelmişler. Şimdi üçüncü nesil meydana gelmiş. Büyük ihtimalle bilhassa son nesiller artık tekrar geriye dönmeyeceklerdir. Buralarda doğup büyümüş olanların, hem bulundukları ülkelere ve içinde yaşadıkları toplumlara faydalı olmaları hem de kendi gelenek ve kültürlerinden olan güzellikleri korumaları için desteğe ihtiyaçları vardır.
“İçinde yaşadığımız toplum, bizlere kapılarını açmış, İŞ vermiş, AŞ vermiş, bazen da EŞ vermiş. Bizim bu topluma bir TEŞEKKÜR BORCUMUZ var. Bunun için gençlerimizi ve yeni doğan nesillerimizi ilerisi için eğitimli ve üretken yani bu topluma faydalı hale getirmek mecburiyetindeyiz. Yerli insanlar demeliler ki: “Ne iyi oldu bu Türklerin, bu Müslümanların ülkemizde gelmesi!.. Ne kadar iyi ve faydalı insanlar bunlar!...”
“Doğrusu teknik ve teknolojide ileri olan ve bizi aralarına kabul eden bu insanlara, biz de kendi toplumumuzun güzelliklerinden ve Anadolu’nun gülen yüzünden, bilhassa vicdanî kültürümüzden pek çok şeyi aktarmaya çalışmamız lâzım. Ama bunların gerçekleşmesi için çocuklarımızın, hem onların dillerini hem de dilimizi ve özümüze, kökümüze bağlı değerleri çok iyi bilmeleri ve bellemeleri gerekiyor. Başka türlü başarılı olamayız.
“Evet yaşadığımız toplum içindeki mozaikte kendi güzel ve uyumlu renk ve motiflerimizle yerimizi almamız için üzerimize düşen görevler var. En başta olanı, gençlerimizi eğitmek…”
Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, bilhassa Almanya’da, buraya dışarıdan gelen ülke insanları içinde eğitimde en başarılı olanlar İspanyollar. Onlar, hem aileler hem çocuklar için eğitim dernekleri ve vakıfları kurdular. Türkiye’den gelenler ise, siyasî derneklere önem verdiler. Eğitim konusunda netice ortada… Bizim de yapmamız gerekenler de belli. Hizmet hareketi her zaman dünyanın her yerinde olduğu gibi Avrupa’da da eğitim faaliyetlerini hep öne aldı. Açtığı kurslar ve okullarla sadece Türkiye’den gelenlere değil, her ırktan, her dinden ve milletten çocuklarla ilgilenmek için büyük gayret gösterdi ve şu yaşadığımız sürecin zor şartları altında da aynı gayretleri, imkânları zorlayarak gösteriyor.
İlk zamanlar ise Hizmet takviye ve destek kurslarıyla işe başladı. Çünkü maalesef bizim insanlarımız, İspanyolların eğitime sarf ettikleri emeği evlatları için büyük çoğunluk itibariyle sarf etmiyorlar. Kurslar ve Kültür merkezleriyle, evlatlarımızı aynı zamanda uyuşturucu belasından, çetelerden ve radikal görüş ve düşüncelerden de korumaya çalışıyor.
Aslında, bizim de bu toplumun bir parçası olarak, problem kaynağı değil, problemlerin çözüm mercii olmamız gerekiyor. Kendi kendimize “Biz, bu topluma ne veriyoruz? Ne faydamız var? Nasıl olmalıyız ve nasıl davranmalıyız ki faydalı olabilelim?” diye sormalıyız.
Diyalogların devam etmesi gerekiyor. Bilhassa “dini, din için sevenler” ile… Hepimizi birleştirecek nokta; “İnsanî evrensel değerler” dir. Bunlar zaten bütün semavî kitaplarda olan şeylerdir. Bu değerlere sahip çıkıp, kendi mukaddeslerimizle yoğurarak, onları samimi olarak yaşamalıyız; hem de “kâl” (söz) ile değil, “hâl” ile… Temsil çok mühimdir…
Bu süreçte Hizmet hareketine dair müthiş bir merak uyandı. Merak ilmin hocasıdır. Onun için bu “evrensel merakı” giderici faaliyetlerimiz de olmalıdır. Bunun için örgütlenmeye de ihtiyaç yoktur. Yapılan anketler, Almanya’da Alman halkının %49’unun Hizmet’ten haberdar olduğunu gösteriyor. “Tanışmakta acele edelim” bir slogan gibi bizi harekete geçirmelidir. Yeni göç etmiş ve B-1 seviyesinde Almancası olan pek çok arkadaşımız halk ile, belediye ile, eyalet milletvekilleri ile irtibat kurup derdini anlatmaya gayret ediyor ve gerçekten güzel neticeler de alınıyor. Hangi milletten olursa olsun Allah her insanı ahsen-i takvim potansiyelinde yaratmış, merhamet ve şefkatle donatmıştır. Siz samimi şekilde meselelerinizi anlattığınız zaman, pek çok insan dikkatle dinliyor hatta zulümlere karşı göz yaşları eşliğinde sizin hissiyatınıza ortak oluyorlar ve hemen üzerlerine düşeni yerine getirmeye gayret sarf ediyorlar…
[Abdullah Aymaz] 17.4.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
6 yıl 3 ay hapis cezası verilen İhsan Eliaçık: 12 Eylül ve 28 Şubat’ta 35 ayrı davadan yargılandım, böyle bir ceza hiç almadım
İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık bir seminerdeki konuşması ile “Silahlı terör örgütü propagandası yapmak” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Eliaçık’ın cezasında indirim yapmayan İstanbul 26’ıncı Ağır Ceza Mahkemesi, yurt dışına ve İstanbul dışına çıkmama ve haftada iki gün imza adli kontrolü uygulanmasına karar verdi.
Mahkeme, Eliaçık’a, Demokratik İslam Kongresi tarafından düzenlenen konferansta yaptığı ve internet sitesinde yayınlanan konuşmasındaki sözleri nedeniyle “silahlı terör örgütü PKK/KCK’nın propagandasını” yapmak suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verdi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, sanık İhsan Eliaçık’ın bir internet sitesinde yer alan yazılarında silahlı terör örgütü PKK/KCK’nın propagandasını yaptığı savunularak, sanığın “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılması talep edilmişti.
ELİAÇIK: SAVUNMALARIMIZI DİKKATE ALMADILAR
Karar sosyal medya hesabı üzerinden tepki göteren İhsan Eliaçık, ”12 Eylül ve 28 Şubat’ta 35 ayrı davadan yargılandım. Böyle bir ceza hiç almadım. Avukatlarımın ve benim savunmalarımızı tek kelime dikkate almadılar.” dedi.
[TR724] 17.4.2018
Mahkeme, Eliaçık’a, Demokratik İslam Kongresi tarafından düzenlenen konferansta yaptığı ve internet sitesinde yayınlanan konuşmasındaki sözleri nedeniyle “silahlı terör örgütü PKK/KCK’nın propagandasını” yapmak suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verdi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, sanık İhsan Eliaçık’ın bir internet sitesinde yer alan yazılarında silahlı terör örgütü PKK/KCK’nın propagandasını yaptığı savunularak, sanığın “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılması talep edilmişti.
ELİAÇIK: SAVUNMALARIMIZI DİKKATE ALMADILAR
Karar sosyal medya hesabı üzerinden tepki göteren İhsan Eliaçık, ”12 Eylül ve 28 Şubat’ta 35 ayrı davadan yargılandım. Böyle bir ceza hiç almadım. Avukatlarımın ve benim savunmalarımızı tek kelime dikkate almadılar.” dedi.
[TR724] 17.4.2018
AB’den en sert İlerleme Raporu: Yeni fasıl yok… OHAL kaldırılmalı.. Fetö değil, Gülen Hareketi [Ramazan Güven]
AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Johannes Hahn, Türkiye İlerleme Raporu‘nu düzenlediği basın toplantısıyla açıkladı. Hahn, rapora yansıyan AB ve Türkiye ilişkilerini şöyle özetledi: “Korkarım ki Türkiye AB’den uzaklasmaya devam etmektedir, özellikle de hukukun üstünlüğü ve temel hak ve özgürlukler alanında. AB Komisyonu defaatle Türkiye’yi bu olumsuz gidişatı durdurması çağrısında bulunmuştu. Şunu da belirtmek gerekir ki Türkiye AB icin stratejik önemini korumaktadır.”
AB Disisleri temsilcisi Mogherini ise bugüne kadar ki en sert İlerleme Raporu olarak değerlendirilen rapor hakkında, “Türkiye ile yeni fasıllarını açılmasını öngörmüyoruz. Bugünlerde sorularınıza Ankara’nın cevaplarının ne olduğunu duymak çok ilginç olacaktır. Ortaklık ve üyelik süreci her zaman iki taraflıdır.” dedi.
YANDAŞ VE İLTİSAKLI MEDYANIN YALANI RAPORDA: FETÖ DEĞİL, GÜLEN HAREKETİ
15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) yürüklükte olmaya devam etmektedir, hükümet (OHAL ile) hem terör örgütü olarak ilan ettiği ve darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen Hareketi’ni dağıtmanın yanı sıra terörle mücadeleyi desteklemek ve Türkiye’de tekrarlanan (IŞİD) terör saldırılara karşı mücadele etmeyi amaçlamaktadır, genel olarak Türkiye’de travmatik bir dönem.
OHAL ACİLEN KALDIRILMALI, TÜRKİYE AB’DEN DEV ADIMLARLA UZAKLAŞTI
Darbeye teşebbüs edilen darbeyi derhal ve güçlü bir şekilde kınayan AB, ülkenin demokratik kurumlarına tam desteğini yinelemiş ve Türkiye’nin böylesine ciddi bir tehdit karşısında hızlı ve orantılı harekete geçme meşru ihtiyacını kabul etmişti. Ne var ki, Olağanüstü hal çerçevesinde darbe girişiminden bu yana alınan tedbirlerin orantısızlığı, geniş çaplı ve genelleme niteliginde görevden alınma, tutuklama ve gözaltına alınma gibi tedbirlerin orantısızlığı, ciddi kaygıları gündeme getirmeye devam etmektedir. Türkiye, acil hal durumunu gecikmeden kaldırmalıdır. Türkiye AB’den dev adımlarla uzaklaştı.
KHK’LAR İNSAN HAKLARINI AZALTTI
Olağanüstü hal kapsamında bugüne kadar alınan 31 kararnameyi (KHK) ciddi eksiklikler bulunmaktadır. Meclis tarafından gayretli ve etkili bir inceleme yapılmamıştır. Sonuç olarak, kararnameler uzun süredir yargı denetimine açık değildir ve hiçbiri Anayasa Mahkemesi tarafından henüz bir karara bağlanmamıştır. Bu KHK’larda ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ve usule ilişkin haklar da dahil olmak üzere, bazı sivil ve siyasi haklar önemli ölçüde azaltılmıştır. Ayrıca, OHAL kalktığında etkisi olmaya devam edecek olan kilit yasalar da değişiklikler olmuştur.
KAMUDA KIYIM
Olağanüstü hal ilanından bu yana, 150.000’den fazla insan gözaltına alındı, 78.000 kişi tutuklandı ve 110.000’den fazla memur görevden alındı. Yetkililere göre, 40.000’in üzerinde memur 3 600 mahkeme kararı ile yeniden görevlerine döndü.
HUKUK YOLU AÇILMALI
OHAL Temyiz Komisyonu faaliyete geçti ve 107.000 itiraz talebini tamamıyla kabul etti. Bu Komisyon sadece Aralık 2017’de karar almaya başladı ve şu ana kadar sadece birkaç başvuru sahibine tazminat sağlamıştır. Kararları yargı denetimine açıktır. Halen olağanüstü hal altındaki tedbirlerden haksız bir şekilde etkilenenler için etkili ve şeffaf bir hukuk yolu geliştirmesi gerekmektedir.
Avrupa Konseyi ve organlarının önemli tavsiyeleri henüz Türkiye tarafından ele alınmamıştır. Suçlama iddiaları şeffaf prosedürlerle ve bireysel olarak belirlenmelidir. Bireysel cezai sorumluluk sadece yetkilerin ayrılığı, yargının tam bağımsızlığı ve her bireyin adil yargılanma hakkına tam saygı ile kurulabilir.
[Ramazan Güven] 17.4.2018 [TR724]
AB Disisleri temsilcisi Mogherini ise bugüne kadar ki en sert İlerleme Raporu olarak değerlendirilen rapor hakkında, “Türkiye ile yeni fasıllarını açılmasını öngörmüyoruz. Bugünlerde sorularınıza Ankara’nın cevaplarının ne olduğunu duymak çok ilginç olacaktır. Ortaklık ve üyelik süreci her zaman iki taraflıdır.” dedi.
YANDAŞ VE İLTİSAKLI MEDYANIN YALANI RAPORDA: FETÖ DEĞİL, GÜLEN HAREKETİ
15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) yürüklükte olmaya devam etmektedir, hükümet (OHAL ile) hem terör örgütü olarak ilan ettiği ve darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen Hareketi’ni dağıtmanın yanı sıra terörle mücadeleyi desteklemek ve Türkiye’de tekrarlanan (IŞİD) terör saldırılara karşı mücadele etmeyi amaçlamaktadır, genel olarak Türkiye’de travmatik bir dönem.
OHAL ACİLEN KALDIRILMALI, TÜRKİYE AB’DEN DEV ADIMLARLA UZAKLAŞTI
Darbeye teşebbüs edilen darbeyi derhal ve güçlü bir şekilde kınayan AB, ülkenin demokratik kurumlarına tam desteğini yinelemiş ve Türkiye’nin böylesine ciddi bir tehdit karşısında hızlı ve orantılı harekete geçme meşru ihtiyacını kabul etmişti. Ne var ki, Olağanüstü hal çerçevesinde darbe girişiminden bu yana alınan tedbirlerin orantısızlığı, geniş çaplı ve genelleme niteliginde görevden alınma, tutuklama ve gözaltına alınma gibi tedbirlerin orantısızlığı, ciddi kaygıları gündeme getirmeye devam etmektedir. Türkiye, acil hal durumunu gecikmeden kaldırmalıdır. Türkiye AB’den dev adımlarla uzaklaştı.
KHK’LAR İNSAN HAKLARINI AZALTTI
Olağanüstü hal kapsamında bugüne kadar alınan 31 kararnameyi (KHK) ciddi eksiklikler bulunmaktadır. Meclis tarafından gayretli ve etkili bir inceleme yapılmamıştır. Sonuç olarak, kararnameler uzun süredir yargı denetimine açık değildir ve hiçbiri Anayasa Mahkemesi tarafından henüz bir karara bağlanmamıştır. Bu KHK’larda ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ve usule ilişkin haklar da dahil olmak üzere, bazı sivil ve siyasi haklar önemli ölçüde azaltılmıştır. Ayrıca, OHAL kalktığında etkisi olmaya devam edecek olan kilit yasalar da değişiklikler olmuştur.
KAMUDA KIYIM
Olağanüstü hal ilanından bu yana, 150.000’den fazla insan gözaltına alındı, 78.000 kişi tutuklandı ve 110.000’den fazla memur görevden alındı. Yetkililere göre, 40.000’in üzerinde memur 3 600 mahkeme kararı ile yeniden görevlerine döndü.
HUKUK YOLU AÇILMALI
OHAL Temyiz Komisyonu faaliyete geçti ve 107.000 itiraz talebini tamamıyla kabul etti. Bu Komisyon sadece Aralık 2017’de karar almaya başladı ve şu ana kadar sadece birkaç başvuru sahibine tazminat sağlamıştır. Kararları yargı denetimine açıktır. Halen olağanüstü hal altındaki tedbirlerden haksız bir şekilde etkilenenler için etkili ve şeffaf bir hukuk yolu geliştirmesi gerekmektedir.
Avrupa Konseyi ve organlarının önemli tavsiyeleri henüz Türkiye tarafından ele alınmamıştır. Suçlama iddiaları şeffaf prosedürlerle ve bireysel olarak belirlenmelidir. Bireysel cezai sorumluluk sadece yetkilerin ayrılığı, yargının tam bağımsızlığı ve her bireyin adil yargılanma hakkına tam saygı ile kurulabilir.
[Ramazan Güven] 17.4.2018 [TR724]
Terörist örgüt tartışmasına giriş [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Avrupa Birliği’nin 2017 İlerleme Raporu’nun bazı ana hatları geçtiğimiz günlerde basına sızdırıldı. Erdoğan kontrolündeki havuz medyası bu raporda AB’nin Gülen Cemaati’nden bahsederken ilk kez “FETÖ” kavramını kullandığını ve kendisini Hizmet Hareketi olarak adlandıran cemaatin AB tarafından “terörist örgüt” olarak nitelendirildiğini iddia etti.
AB ülkelerinin de AB’nin de böyle bir sınıflandırmaya gittiğini gösterecek bir bilgiyi ben görmedim. Bu satırları da rapor henüz yayınlanmadan önce yazıyorum. Bu nedenle, AB’nin bu konudaki tutumunda bir değişim olup olmadığını bilemem. AHVAL adlı haber kuruluşu adı verilmeyen bir AB yetkilisine dayandırdığı haberinde, AB’nin böyle bir değerlendirme yapmadığını, diğer bir ifadeyle Gülen Cemaati’ni terörist bir grup olarak sınıflandırmadığını ifade ediyor. Bu bilginin doğruluğunu teyit etme olanağım yok. Bu nedenle raporun yayınlanmasını beklemek gerekecek. Fakat AB’den ve bu tartışmalardan bağımsız olarak, terörist örgüt nedir, bir grubu veya bireyi terörist olarak nitelemek için hangi şartlar hereklidir, bunların tartışılmasının yararlı olacağı kanısındayım.
DEVLETİN İSİMLENDİRME BİÇİMİ
Öncelikli olarak isim verme (isimlendirme) eyleminin kimin tarafından yapılması gerektiği gibi teknik bir konuyla başlayalım. Yasal veya yasa dışı ayrımı yapmaksızın, sosyal gruplar gerekli gördüklerinde kendilerine isim veya unvan verirler. Diğer bir ifadeyle, kendilerini adlandırırlar. Adlarında bir takım sıfatlar kullanırlar ve biz bu sıfatlardan bu grupların işlevleri hakkında bilgi ediniriz. Örneğin PKK kendisini Kürdistan İşçi Partisi olarak adlandırır (Partiya Karkeren Kurdistane). Bunu yasadışı bir örgüt örneği olarak aldım. Yasal bir kuruluş olarak da TEMA’yı alalım. TEMA’nın açılımı da Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı. Her iki yapı da insanların bir araya gelmesinden oluşuyor; sosyal gruptur ikisi de. Ve kendilerini kendi kendilerine adlandırıyorlar. Örneğin PKK, kendisini Kürdistan İşçi Partisi olarak adlandırmasına karşın, yaptığı eylem ve faaliyetlerin şiddet içermesi nedeniyle terörist grup olarak gruplanıyor. PKK, bu nedenden dolayı bir siyasal parti olarak algılanmıyor ve kabul görmüyor. Buna karşın, Türkiye devleti örgütten bahsederken ona başka bir adlandırma yapmıyor. Çünkü esas olan isim değil, fiildir. Aklı başında hiçbir insan bunun aksini iddia edemez. Yasal olan (legal) gruplar zaten aşikâr.
Ama yasa dışı olan tüm gruplar için de bu kural genel-geçer bir durum. Örneğin DHKP-C, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi gibi. Örneğin Dev-Sol, Devrimci Sol gibi. Örneğin IŞİD, Irak ve Şam İslam Devleti gibi. Örneğin El Kaide gibi. Örnekler saymakla bitmez. Mesela Avrupa’dan da birkaç örnek olsun isterseniz. Birleşik Krallık’taki IRA, açılımı İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (Irish Republican Army). Ne İrlanda Cumhuriyeti ile alakası var, ne de düzenli bir orduyla. Kendisini böyle adlandırıyor. Mesela Almanya’da RAF, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (Rote Armee Fraktion). Dediğim gibi, tüm bu terörist örgütler kendi isimlerini kendileri koymuş, tüm dünyada da bu isimler altında sınıflandırılmışlardır. Sorun şu: neden bir devlet kendisini herhangi bir şekilde adlandıran bir gruba veya harekete başka bir isim koysun ve onu terörist olarak tasnif etsin? Türkiye’de Hizmet Hareketi örneğine baktığımızda, önce paralel devlet sıfatı kullanıldı. Devlet içinde yapılaşan bir grup dendi. Sonrasında bu sıfatı rejim bir isme dönüştürdü ve “Paralel Devlet Yapılanması (PDY)” terimi kavramsallaştırıldı. 15 Temmuz’un ardından Hizmet Hareketi’nin darbe girişiminin arkasındaki güç olduğu söylemi kamuoyuna propaganda edildi ve hareketin adı “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ” olarak anılır oldu. Yani devleti kontrolü altında tutan güç, Hizmet Hareketi’nin (veya Gülen Cemaati’nin) kendi kendisini adlandırdığı biçimsel ismin dışında, harekete başka bir isim verdi. Bu tespiti yapmış olalım ve analizi yazının sonuna bırakalım.
‘ÖRGÜTÜN’ SINIRLARI VE İÇERİĞİ
Diğer bir mesele, içerikle alakalı. Totolojik olacak ama; bir hareketin veya grubun terörist olarak nitelendirilmesi için terörist eylemlerde bulunması gerekir. Bu eylemin a) grupça üstlenilmesi, b) ya da üstlenilmese bile yargı tarafından net bir şekilde, kanıtlarıyla beraber bu grubun terör eylemleri yaptığının kanıtlanması, c) dahası yapılan eylemlerin bireysel suç değil örgütsel eylem olduğunun yine kanıtlarla ortaya konulması gerekmektedir. Yine PKK örneğinden yola çıkacak olursak, örneğin PKK örgütün kuruluşundan bu yana gerek deklarasyonları ile, gerekse de terörist saldırıları sonrası o eylemleri kabul etmesiyle, gerekse de örgütün hiyerarşik yapısı içinde eylem kararlarının alındığı ve uygulandığı gerçeğinin örgütçe kabul edilmesiyle, terör örgütü olarak tasnif edilmektedir. Üstüne üstlük, PKK yine bariz kanıtlar çerçevesinde, şiddet başta olmak üzere yasalara aykırı tüm eylemlerinin bağımsız yargı tarafından terörist örgüt olarak tasnif edilmiş, böylelikle ulusal ve uluslararası düzeyde de bir terör örgütü olarak kabul görmüştür. Aynı ölçütleri yukarıda adı geçen terörist örgütler için de uygulayabilirsiniz. Sonuç değişmez.
Neymiş: Birincisi terör örgütleri kendi isimleriyle anılıyormuş, ikincisi içeriksel bakımdan, yani yaptıkları eylemler ve başvurdukları metot bakımından da terör örgütü olarak sınıflandırılıyorlarmış. Yani TEMA için keyfe keder “Çevreci Terör Örgütü” (ÇTÖ) terimini kullanarak, örneğin doların artışında uluslararası finans çevreleriyle beraber hareket ettikleri gibi bir gerekçeyle kafadan bir terör örgütü yaratamayacağınız gibi, daha da ileri giderek uluslararası topluma bu “tehlikeli örgüt” (!) mensupları ile alakalı kırmızı bültenler, resmi iade talepleri vs. beklentilerle başvurursanız, sadece ülkenizi küçük duruma düşürmüş olursunuz. Veya “ÇTÖ’ nün” orduya sızdığı iddianızı, bazı general ve amirallerin veya daha alt seviyede subayların TEMA Vakfı’na yaptıkları bağışlar temeline oturtur ve “işte gördünüz mü, orduda yapılanmışlar!” derseniz, buna ancak kargalar güler. Başkaca da bir etkide bulunamazsınız.
TEMA’nın bir okulda verdiği herhangi bir konferansa, bir polis şefinin veya valinin olu ya da kızının katıldığı temelinden hareketle, veli olan o polis veya valiyi görevden KHK ile atarsanız ve hatta onları aynı “hukuki” (!) gerekçe temelinde hapse atarsanız, bunun ülkenizde hukuk olmadığını göstermek dışında bir işlevi olmaz. Yani TEMA’ya ÇTÖ diye çakma isim taktığınızda, yasalara uygun hareket eden bir sivil toplum kuruluşunu terörist örgüt yapmış olmuyorsunuz. Başkalarınca işlenen suçları TEMA’ya yamamaya kalktığınızda, her ne ölçüde kendi ülkenizde yargıyı kontrol edebilirseniz edin, kürsel ölçekte tüm hukuk devletleri sizden kanıt ve ispat isteyecektir. Bu nedenle de TEMA’cılar hakkında çıkardığınız kırmızı bültenlere ve iade taleplerine kimse uymayacak, TEMA üyelerine veya sempatizanlarına karşı yürütülen tutuklama ve takibat furyası, ülkenizi ancak özgür ülkeler liginde daha da derinlere gömecektir.
“Devletteki ÇTÖ yapılanması” diye piyasaya çıktığınızda, önce şu soruya cevap vermelisiniz ki o da teknik bir soru olacak: Her Türk vatandaşının başvurabildiği kamusal alandaki pozisyonlara TEMA’cıların girmiş olmasını hangi anayasa ve kanun maddeleri temelinde “suç teşkil eden yapılanma” olarak tasnif etmektesiniz? Öyle ya, yasada yer olmayan suç olmaz ilkesinden hareketle, böyle bir iddianın arkasının doldurulması mevcut mevzuata göre olanaklı değil. Pardon unuttum; siz zaten bunun önlemini alıp OHAL ilan etmiştiniz değil mi?
Kaldı ki, örneğin varsayalım TEMA ile ilintili bazı şahısların terörist faaliyetler veya gayrı-kanuni eylemleri saptandı ve bunlar mahkeme önünde delilleriyle ispatlandı. Yine de bu eylemlerin diğer TEMA üyeleri ile ve daha da ötesi TEMA karar alma hiyerarşisi içinde yapıldığını ispatla mükellefsiniz. Eğer bu bağlantıyı kanıtlayamazsanız, suçun şahsiliği ilkesi gereği, diğer TEMA ile ilintili bireylere dokunamaz, kurumsal olarak da TEMA’nın mal varlığına veya çalışanlarına karşı hukuki girişimde bulunamazsınız. Ah, unuttum yine; bu nedenden dolayı güçler birliğini gerçekleştirip, hukuk devletini ortadan kaldırmıştınız zaten değil mi?
RETORİK GÜÇ, GERÇEĞİ ÖRTEBİLİR Mİ?
Şimdi neden Hizmet Hareketi’nin ismini değiştirdiğiniz anlaşılıyor. Bir grubun üstüne TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı) olarak giderseniz, kamuoyuna yönelik algı çalışmasında başarısız olursunuz! Bu nedenle iyisi mi Çevreci Terör Örgütü (ÇTÖ) diyelim, değil mi?
Cemaat neyse ne, kendine verdiği bir ad var. Bu adla anılması, koşullar ne olursa olsun olması gerek durumdur. Devletler akıllarına estiği gibi terör örgütü adlandırması yapamaz. Olan bir adın değiştirilmesi ve legal bir yapının illegale dönüştürülmesi (şeytanlaştırılma suretiyle kamuoyu algısının değiştirilmesine yönelik strateji), ortalama hiçbir hukuk devletinde görülmüş bir şey değildir. Yani içerdeki gazeteci sayısından, yasaklı HDP’lilerden, içerdeki milletvekilleri, bebekler, papazlar ve tatlıcılardan önce, hakkında yakalama kararı olan eski futbolcu ve güncel NBA yıldızlarından evvel, kapatılan olular ve kaçırılan öğretmenlere daha gelmeden, bu temel şeyleri tartışmalı, anlamalı ve tutarsızlıkları anlatmalıyız. TEMA deyince neden daha çok kişi “o kadar da değil!” derken, mesele Cemaat olunca tereddüt ediyor, buna da ayrıca kafa yorulmalı. Ancak bunların hiç biri, ilkeler üzerinden yapılacak akıl yürütmeler kadar yararlı değil. Hukukun evrensel ilkeleri, Türkiye’nin anayasasının üzerinde konumlandırdığı uluslararası sorumluluk ve bağıtları, anayasanın sağladığı bireysel özgürlükler rejimi (her ne kadar tüm bunlar Türkiye’de uygulamada artık dikkate alınmasa da), uluslararası kamuoyunda ve dünyada hala önemli. İşte bu nedenle, AB’nin “FETÖ” kavramını kullanmayacağını düşünüyorum.
Günümüz bilgi çağında ve dijital iletişim olanaklarında hiçbir rejimin retorik gücünün, hukukun pür gerçekliğinin ve kriterlerinin üzerini örtmeye yetmeyeceğine inanıyorum. Israrla, bıkmadan ve usanmadan prensipler üzerinden rejimin bu stratejisini ifşa etmeye devam etmek gerekiyor. Bunu yaparken referans kaynakları dinsel değil, rasyonel olmalı. Hukukun ve mantığın sesi daha evrensel çünkü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.4.2018 [TR724]
AB ülkelerinin de AB’nin de böyle bir sınıflandırmaya gittiğini gösterecek bir bilgiyi ben görmedim. Bu satırları da rapor henüz yayınlanmadan önce yazıyorum. Bu nedenle, AB’nin bu konudaki tutumunda bir değişim olup olmadığını bilemem. AHVAL adlı haber kuruluşu adı verilmeyen bir AB yetkilisine dayandırdığı haberinde, AB’nin böyle bir değerlendirme yapmadığını, diğer bir ifadeyle Gülen Cemaati’ni terörist bir grup olarak sınıflandırmadığını ifade ediyor. Bu bilginin doğruluğunu teyit etme olanağım yok. Bu nedenle raporun yayınlanmasını beklemek gerekecek. Fakat AB’den ve bu tartışmalardan bağımsız olarak, terörist örgüt nedir, bir grubu veya bireyi terörist olarak nitelemek için hangi şartlar hereklidir, bunların tartışılmasının yararlı olacağı kanısındayım.
DEVLETİN İSİMLENDİRME BİÇİMİ
Öncelikli olarak isim verme (isimlendirme) eyleminin kimin tarafından yapılması gerektiği gibi teknik bir konuyla başlayalım. Yasal veya yasa dışı ayrımı yapmaksızın, sosyal gruplar gerekli gördüklerinde kendilerine isim veya unvan verirler. Diğer bir ifadeyle, kendilerini adlandırırlar. Adlarında bir takım sıfatlar kullanırlar ve biz bu sıfatlardan bu grupların işlevleri hakkında bilgi ediniriz. Örneğin PKK kendisini Kürdistan İşçi Partisi olarak adlandırır (Partiya Karkeren Kurdistane). Bunu yasadışı bir örgüt örneği olarak aldım. Yasal bir kuruluş olarak da TEMA’yı alalım. TEMA’nın açılımı da Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı. Her iki yapı da insanların bir araya gelmesinden oluşuyor; sosyal gruptur ikisi de. Ve kendilerini kendi kendilerine adlandırıyorlar. Örneğin PKK, kendisini Kürdistan İşçi Partisi olarak adlandırmasına karşın, yaptığı eylem ve faaliyetlerin şiddet içermesi nedeniyle terörist grup olarak gruplanıyor. PKK, bu nedenden dolayı bir siyasal parti olarak algılanmıyor ve kabul görmüyor. Buna karşın, Türkiye devleti örgütten bahsederken ona başka bir adlandırma yapmıyor. Çünkü esas olan isim değil, fiildir. Aklı başında hiçbir insan bunun aksini iddia edemez. Yasal olan (legal) gruplar zaten aşikâr.
Ama yasa dışı olan tüm gruplar için de bu kural genel-geçer bir durum. Örneğin DHKP-C, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi gibi. Örneğin Dev-Sol, Devrimci Sol gibi. Örneğin IŞİD, Irak ve Şam İslam Devleti gibi. Örneğin El Kaide gibi. Örnekler saymakla bitmez. Mesela Avrupa’dan da birkaç örnek olsun isterseniz. Birleşik Krallık’taki IRA, açılımı İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (Irish Republican Army). Ne İrlanda Cumhuriyeti ile alakası var, ne de düzenli bir orduyla. Kendisini böyle adlandırıyor. Mesela Almanya’da RAF, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (Rote Armee Fraktion). Dediğim gibi, tüm bu terörist örgütler kendi isimlerini kendileri koymuş, tüm dünyada da bu isimler altında sınıflandırılmışlardır. Sorun şu: neden bir devlet kendisini herhangi bir şekilde adlandıran bir gruba veya harekete başka bir isim koysun ve onu terörist olarak tasnif etsin? Türkiye’de Hizmet Hareketi örneğine baktığımızda, önce paralel devlet sıfatı kullanıldı. Devlet içinde yapılaşan bir grup dendi. Sonrasında bu sıfatı rejim bir isme dönüştürdü ve “Paralel Devlet Yapılanması (PDY)” terimi kavramsallaştırıldı. 15 Temmuz’un ardından Hizmet Hareketi’nin darbe girişiminin arkasındaki güç olduğu söylemi kamuoyuna propaganda edildi ve hareketin adı “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ” olarak anılır oldu. Yani devleti kontrolü altında tutan güç, Hizmet Hareketi’nin (veya Gülen Cemaati’nin) kendi kendisini adlandırdığı biçimsel ismin dışında, harekete başka bir isim verdi. Bu tespiti yapmış olalım ve analizi yazının sonuna bırakalım.
‘ÖRGÜTÜN’ SINIRLARI VE İÇERİĞİ
Diğer bir mesele, içerikle alakalı. Totolojik olacak ama; bir hareketin veya grubun terörist olarak nitelendirilmesi için terörist eylemlerde bulunması gerekir. Bu eylemin a) grupça üstlenilmesi, b) ya da üstlenilmese bile yargı tarafından net bir şekilde, kanıtlarıyla beraber bu grubun terör eylemleri yaptığının kanıtlanması, c) dahası yapılan eylemlerin bireysel suç değil örgütsel eylem olduğunun yine kanıtlarla ortaya konulması gerekmektedir. Yine PKK örneğinden yola çıkacak olursak, örneğin PKK örgütün kuruluşundan bu yana gerek deklarasyonları ile, gerekse de terörist saldırıları sonrası o eylemleri kabul etmesiyle, gerekse de örgütün hiyerarşik yapısı içinde eylem kararlarının alındığı ve uygulandığı gerçeğinin örgütçe kabul edilmesiyle, terör örgütü olarak tasnif edilmektedir. Üstüne üstlük, PKK yine bariz kanıtlar çerçevesinde, şiddet başta olmak üzere yasalara aykırı tüm eylemlerinin bağımsız yargı tarafından terörist örgüt olarak tasnif edilmiş, böylelikle ulusal ve uluslararası düzeyde de bir terör örgütü olarak kabul görmüştür. Aynı ölçütleri yukarıda adı geçen terörist örgütler için de uygulayabilirsiniz. Sonuç değişmez.
Neymiş: Birincisi terör örgütleri kendi isimleriyle anılıyormuş, ikincisi içeriksel bakımdan, yani yaptıkları eylemler ve başvurdukları metot bakımından da terör örgütü olarak sınıflandırılıyorlarmış. Yani TEMA için keyfe keder “Çevreci Terör Örgütü” (ÇTÖ) terimini kullanarak, örneğin doların artışında uluslararası finans çevreleriyle beraber hareket ettikleri gibi bir gerekçeyle kafadan bir terör örgütü yaratamayacağınız gibi, daha da ileri giderek uluslararası topluma bu “tehlikeli örgüt” (!) mensupları ile alakalı kırmızı bültenler, resmi iade talepleri vs. beklentilerle başvurursanız, sadece ülkenizi küçük duruma düşürmüş olursunuz. Veya “ÇTÖ’ nün” orduya sızdığı iddianızı, bazı general ve amirallerin veya daha alt seviyede subayların TEMA Vakfı’na yaptıkları bağışlar temeline oturtur ve “işte gördünüz mü, orduda yapılanmışlar!” derseniz, buna ancak kargalar güler. Başkaca da bir etkide bulunamazsınız.
TEMA’nın bir okulda verdiği herhangi bir konferansa, bir polis şefinin veya valinin olu ya da kızının katıldığı temelinden hareketle, veli olan o polis veya valiyi görevden KHK ile atarsanız ve hatta onları aynı “hukuki” (!) gerekçe temelinde hapse atarsanız, bunun ülkenizde hukuk olmadığını göstermek dışında bir işlevi olmaz. Yani TEMA’ya ÇTÖ diye çakma isim taktığınızda, yasalara uygun hareket eden bir sivil toplum kuruluşunu terörist örgüt yapmış olmuyorsunuz. Başkalarınca işlenen suçları TEMA’ya yamamaya kalktığınızda, her ne ölçüde kendi ülkenizde yargıyı kontrol edebilirseniz edin, kürsel ölçekte tüm hukuk devletleri sizden kanıt ve ispat isteyecektir. Bu nedenle de TEMA’cılar hakkında çıkardığınız kırmızı bültenlere ve iade taleplerine kimse uymayacak, TEMA üyelerine veya sempatizanlarına karşı yürütülen tutuklama ve takibat furyası, ülkenizi ancak özgür ülkeler liginde daha da derinlere gömecektir.
“Devletteki ÇTÖ yapılanması” diye piyasaya çıktığınızda, önce şu soruya cevap vermelisiniz ki o da teknik bir soru olacak: Her Türk vatandaşının başvurabildiği kamusal alandaki pozisyonlara TEMA’cıların girmiş olmasını hangi anayasa ve kanun maddeleri temelinde “suç teşkil eden yapılanma” olarak tasnif etmektesiniz? Öyle ya, yasada yer olmayan suç olmaz ilkesinden hareketle, böyle bir iddianın arkasının doldurulması mevcut mevzuata göre olanaklı değil. Pardon unuttum; siz zaten bunun önlemini alıp OHAL ilan etmiştiniz değil mi?
Kaldı ki, örneğin varsayalım TEMA ile ilintili bazı şahısların terörist faaliyetler veya gayrı-kanuni eylemleri saptandı ve bunlar mahkeme önünde delilleriyle ispatlandı. Yine de bu eylemlerin diğer TEMA üyeleri ile ve daha da ötesi TEMA karar alma hiyerarşisi içinde yapıldığını ispatla mükellefsiniz. Eğer bu bağlantıyı kanıtlayamazsanız, suçun şahsiliği ilkesi gereği, diğer TEMA ile ilintili bireylere dokunamaz, kurumsal olarak da TEMA’nın mal varlığına veya çalışanlarına karşı hukuki girişimde bulunamazsınız. Ah, unuttum yine; bu nedenden dolayı güçler birliğini gerçekleştirip, hukuk devletini ortadan kaldırmıştınız zaten değil mi?
RETORİK GÜÇ, GERÇEĞİ ÖRTEBİLİR Mİ?
Şimdi neden Hizmet Hareketi’nin ismini değiştirdiğiniz anlaşılıyor. Bir grubun üstüne TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı) olarak giderseniz, kamuoyuna yönelik algı çalışmasında başarısız olursunuz! Bu nedenle iyisi mi Çevreci Terör Örgütü (ÇTÖ) diyelim, değil mi?
Cemaat neyse ne, kendine verdiği bir ad var. Bu adla anılması, koşullar ne olursa olsun olması gerek durumdur. Devletler akıllarına estiği gibi terör örgütü adlandırması yapamaz. Olan bir adın değiştirilmesi ve legal bir yapının illegale dönüştürülmesi (şeytanlaştırılma suretiyle kamuoyu algısının değiştirilmesine yönelik strateji), ortalama hiçbir hukuk devletinde görülmüş bir şey değildir. Yani içerdeki gazeteci sayısından, yasaklı HDP’lilerden, içerdeki milletvekilleri, bebekler, papazlar ve tatlıcılardan önce, hakkında yakalama kararı olan eski futbolcu ve güncel NBA yıldızlarından evvel, kapatılan olular ve kaçırılan öğretmenlere daha gelmeden, bu temel şeyleri tartışmalı, anlamalı ve tutarsızlıkları anlatmalıyız. TEMA deyince neden daha çok kişi “o kadar da değil!” derken, mesele Cemaat olunca tereddüt ediyor, buna da ayrıca kafa yorulmalı. Ancak bunların hiç biri, ilkeler üzerinden yapılacak akıl yürütmeler kadar yararlı değil. Hukukun evrensel ilkeleri, Türkiye’nin anayasasının üzerinde konumlandırdığı uluslararası sorumluluk ve bağıtları, anayasanın sağladığı bireysel özgürlükler rejimi (her ne kadar tüm bunlar Türkiye’de uygulamada artık dikkate alınmasa da), uluslararası kamuoyunda ve dünyada hala önemli. İşte bu nedenle, AB’nin “FETÖ” kavramını kullanmayacağını düşünüyorum.
Günümüz bilgi çağında ve dijital iletişim olanaklarında hiçbir rejimin retorik gücünün, hukukun pür gerçekliğinin ve kriterlerinin üzerini örtmeye yetmeyeceğine inanıyorum. Israrla, bıkmadan ve usanmadan prensipler üzerinden rejimin bu stratejisini ifşa etmeye devam etmek gerekiyor. Bunu yaparken referans kaynakları dinsel değil, rasyonel olmalı. Hukukun ve mantığın sesi daha evrensel çünkü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.4.2018 [TR724]
Medya Davasında şimdi de mütalaa skandalı [Sefer Can]
Ağırlıklı olarak Zaman Gazetesi yazar ve çalışanlarıyla Feza Gazetecilik bünyesindeki diğer yayın organlarının mensuplarının yargılandığı davalarda skandallar bitmiyor. Suç unsuru içermeyen ve çoğu sanığın sadece isminin yazılı olduğu iddianamelerle ilk adım atılmıştı. Ortalama 400 gün sonra mahkeme karşısına çıkabilen gazeteciler, kovuşturma aşamasında eşine rastlanmamış uygulamalarla karşılaştı. Bazı sanıklara tahliye veren mahkeme heyetleri duruşma savcısıyla birlikte açığa alınarak haklarında soruşturma açıldı. Mahkemenin tahliye kararını uygulamamak için sanıklar hakkında aynı suçlamalarla yeni soruşturma başlatıldı. Bir yılı bile dolmayan duruşmalarda defalarca heyet değişikliği yaşandı. Bilhassa taşradaki davalarda henüz iddianamesi bile hazırlanmamış gazeteciler bulunuyor. Süreçteki diğer skandalları arşive havale edip bugün yazarların ağırlıkta olduğu davada savcının mütalaasını irdelemek istiyorum. Tek kelemiyle özetlemek gerekirse ‘böyle başa böyle tarak’ denilebilir. Duruşma savcısının ‘performansı’ süreçte görev yapan meslektaşlarını aratmıyor.
Savcı, ‘FETÖ’nün medya ayağını yazacağım derken en basit bilgileri bile hatalı vererek muhteşem bir giriş yapmış. Başlangıca Sızıntı Dergisini koymuş. Ancak Wikipedia’da bile 1979 yılında çıkmaya başladığı yazılıyken savcı tarihi 1986’ya taşımış. E haklı tabii Wikipedia’ya Türkiye’den girilemiyor. Adamcağız VPN ile girip suç işleyecek değil ya! Zaman Gazetesi konusunda tek rakam farkıyla amorti kazanmış: 1987 demiş. Bu cümleleri takip eden bölümde öyle büyük bir çam devrilmiş ki tarih hataları sevap gibi kalmış.
DEVAM EDEN DAVA KUMPASMIŞ!
Savcı Cem Üstündağ, bir bölümü Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’nde devam eden Ergenekon ve Balyoz davaları için ‘sözde darbe soruşturmaları’ ifadesini kullanmış. Zaman Gazetesi, Aksiyon Dergisi, Cihan Haber Ajansı, Cihan Radyo ve Irmak Televizyonu’nun “Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik Ergenekon, Balyoz gibi sözde darbe soruşturmalarını haklı göstermeye çalışan bir yayın politikası izlediği,” savı ileri sürülüyor. Oysa bahsi geçen davalar devam ediyor. Yargıtay’ın bozma kararından sonra yeniden yargılama yapan İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon davasında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve bağlantılı suçu işledikleri iddia edilen aralarında Dursun Çiçek, Nusret Taşdeler ve Hasan Iğsız’ın da olduğu 18 kişinin dosyasını ayırarak Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’ne gönderdi. Diğer sanıklar bakımından karar için 26 Nisan 2018 tarihine gün verildi.
Balyoz’da ise Çetin Doğan’ın aralarında bulunduğu yedi sanık hakkında verilen beraat kararının bozulması için Yargıtay’a temyiz başvurusu yapıldı. Yargıtay bu konuda son hükmü tesis etmiş değil. Yani savcı AYM, Yargıtay ve yerel mahkemenin kararını beklemeden hükmü vererek hem hukuku katlediyor hem de suç işliyor. Sanıklar hakkında suç uyduruyor. Savcı Üstündağ aynı hatayı Tahşiyeciler davasıyla ilgili de işliyor. Temyiz sürecini yok farz ederek kafasına göre hüküm veriyor. Tetikçi Cem (Küçük) ile Savcı Cem arasında bir fark arıyor insan…
BU BİR YOLSUZLUK SORUŞTURMASI…
ABD’deki Reza Zarrap Davasında Türk Hükümetinin tuttuğu avukatların bile rüşvet ve kara para aklama suçlamalarını kabul ettiği bir ortamda yolsuzluk hakkında haber ve yazı yazmanın suç olmasının hukukta karşılığı yok. Üç yıl önce kaleme alınmış metinlerin 15 Temmuz’la bağını kurmak ise savcıların hayal gücünü epeyce zorlamasına yol açıyor. Ülkenin önde gelen yazarlarından ‘Sanık’ Ahmet Turan Altan, “Yolsuzluğu eleştirmek nasıl oluyor da darbeye zemin hazırlamaktır. Bu durumda şedit bir dille yolsuzluğu eleştiren muhalefet liderleri benim dışımda sayısız yazar, şu anda hükumetin paralelinde yazanlarda dahil, gazeteciler, televizyoncular, milyonlarca halk kitlesi de mi darbeyi hazırladı, böyle şey olur mu sayın hakimler.” Şeklinde isyanının dile getirmişti.
Mümtazer Türköne de yargılamanın aslında 17-25 Aralık davasına dönüştüğünü ve bunun AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istemediği sonuçlar doğurduğunu dile getirdi. Yazarlar doğal olarak yolsuzluk eleştirisinin darbeyle ilgisi bulunmadığını izah etmeye çabalıyor. Ve bunlar kayıtlara geçiyor. Hem iddianame hem de mütalaadaki alıntılardan savcıların Erdoğan açısından ‘kötü niyetli’ olduğu bile öne sürülebilir. Mesela Ali Bulaç için: “Sanığın 27/12/2014 tarihinde zaman gazetesinde yayınlanan yazısında yolsuzluğun nedenlerini tartıştıktan sonra yazısını ‘bizim gibi gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış toplumlarda dindarlar nasıl kolaylıkla yolsuzluğa bulaşır’ şeklinde bir soruyla bitirdiği,” şeklinde alıntı yapmış. Başka bir alıntıda “Sanığın 29/12/2014 tarihinde aynı gazetede yayınlanan yazısında yine yolsuzluk konusunu işlediği,” deyip bırakmış. Mümtazer Türköne’nin dediği gibi bu aslında 17-25 Aralık yargılaması, o amaçla hazırlanan dosyaya 15 Temmuz sosu eklenmiş sadece.
‘DELİL’ BULMAK İÇİN ÇIRPINMALAR
Alkan’ın bir isyanı da araba alım satımı ya da diğer ticari işlemlerden darbe delili çıkarmaya oldu: “Böyle iddianame mi olur, kocaman adamlarız, yani şurada iki günlük uğraştığımız şeylere bakın yani, çıldırıyorum, yok araba alım satımı, yok efendim şu şirkete ortak oldun mu olmadın mı ve bizim halimiz. Üç müebbetlik ceza talepleri düğün şekeri gibi etrafa serpiştiriliyor,” İddianamedeki bu garabet mütalaada da devam ediyor. Savcı, yayın görevi olmayan sanıkları mahkum ettirebilmek için iddianamedeki absürtlüğü sürdürüyor. Normalde en fazla ticaret mahkemelerinin konusu olabilecek iddiaları darbe davasının delili olarak zikrediyor.
Savcılığın ‘yurt dışına kaçarken havaalanında yakalanan’ sanıklarla ilgili delilleri komik nitelemesini hak ediyor. Hakkında herhangi bir adli kontrol hükmü bulunmayan şüpheli olduğundan bile habersiz kişileri, ellerinde gidiş dönüş biletiyle havaalanında yakalamışlar. İbrahim Karayeğen ve Orhan Kemal Cengiz bu minvalde soruşturulan yüzlerce sanığın bu dosyadaki temsilcileri.
Bankasya’ya para yatırmak da bu süreçte öne sürülen hukuksuz gerekçelerden. Çalışılan şirket maaşları oradan ödediği için savcı biraz zorlanmış. Maaşını hemen çekmeyip bankada bekletenler diye bir suç uydurmuş, Ali Bulaç’ın ağır suçlarından(!) biri bu. Ali Bulaç demişken, savcı, 1971 yılında Yüksek İslam Enstitüsü sınavlarına hazırlanabilmek için cemaat evlerinde 6 ay süre ile kaldığını yakalamış! En ağır suçlarda dahi zaman aşımı 20 yıl, arada çıkan üç affın bütün suçları sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırdığı gibi hukuksal itirazların anlamı olur mu? Bilemiyorum.
MÜTALAA ZENGİN GÖRÜNSÜN DİYE
Savcılık, mütalaasını zengin göstermek için midir nedir; insanların çalıştığı gazetenin twitter hesabına giriş yapmış olmalarını da saymış.
Savcıların en fazla kızdığı ifadeler ‘yargılanacaksın, mahkemelerde hesabını vereceksin’ cümleleri. Oysa mahkeme hukuk içinde hesap sormayı önerir ve meşrudur. Hukuk içinde hesap sorma çabası darbenin alternatifidir. Beyin cidarlarını zorlayarak “Esasen yurtta sulh konseyinin 15 Temmuz gecesi TRT ekranlarından zorla okuttuğu bildirinin pek çok yerinde darbenin gerekçelerinden biri olarak yolsuzluğun gösterilmesi tesadüf olarak görülmemelidir.” bile denmiş. Söz konusu bildiride terörle etkin mücadele, insan hakları gibi kelimeler de kullanılıyor. O kelimeleri kullananları niye toplamamışlar? Bir dönem Meclis sitesinden bile indirilebilen 17-25 fezlekesini bilgisayarında bulundurmak da suç haberiniz olsun.
Şahin Alpay’a isnat edilen suçlardan biri Fethullah Gülen’in kardeşinin vefatı üzerine taziye mesajı göndermek. Hasbi Gülen’in cenazesine katılanlardan birkaçı şöyle: Binali Yıldırım, Hayati Yazıcı, Numan Kurtulmuş, Recep Akdağ. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Cemil Çiçek ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise taziyelerini bildirmiş. Ne güzel hukuk değil mi?
İRONİDEN ANLAMAYAN SAVCI NESLİ
Ahmet Turan Alkan’ın savunmasında dikkat çektiği bir husus Türk toplumunun ironi ile imtihanıydı. Savcıda hastalığın ileri derecede olduğu anlaşılıyor. Alkan’ın “ordunun meclis savunma komisyonuna bağlanacağı bir darbe girişiminin taraftarı olacağını söylediği,” yazı ne yazık ki suç delilleri arasında yer alıyor.
Zaman Gazetesi’nin Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki davalarını takip eden avukat Orhan Kemal Cengiz’in hakkında ise şu cümleler dikkat çekiyor: “Sanığın örgütün güdümündeki Gazeteci ve yazarlar Vakfının 2014 yılı Ocak ayında Abant ilçesinde yapmış olduğu bir toplantıda söz alarak “Arkadaşlar tamam, AKP bir sürü antidemokratik uygulamalar yapıyor ama herkes olan bitenin farkında, Cemaatin de hükümeti devirmeye çalıştığını biliyoruz, bari bize numara yapmayın. Ayıp oluyor” şeklinde sözler söylediği,”. Çok düşündüm, benim hayal gücüm savcının buradan nasıl bir suç ürettiğini çıkarmaya yetmedi.
Başka bir sanıkta “makrube (aslı maklube) isimli yemeğin hazırlanışı sırasında çekildiği tespit edilen video kayıtlarının bulunduğu, söz konusu yemeğin örgüt mensupları arasında alışkanlık halini almış bir etkinlik olduğu,” tespit edilmiş. Sanığın evinde F, D, L, K, G, C serilerinden olan 24 adet birer dolarlık banknotun ele geçirilmiş. Yurt dışında okuyan çocuğunun çantasındaki paralardan bir dolarları seçip almışlar. Tam 24 tane ve her seriden. Savcı sanığın Cemaatteki konumunu bir dolar serisine göre tespit etmeye kalktıysa devreleri yanmıştır. Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Faruk Akkan’ın oğlu ile yazışmaları da zehir hafiyenin gözünden kaçmamış: “Fatih’im Moskova isimli bir kişi ile yapmış olduğu görüşmede “Fatih’im abilerine ulaşınca haber ver” şeklinde sözler söylediği, benzer konuşmaların aynı kişiyle çok uzun bir süre devam ettiği…”
HİÇ YAKALANMAMIŞ SANIĞA CEZA TALEP EDİLİYOR
Absürtlüklerin yanında hukuk skandalları gölgede kalıyor gibi ama ihmal edilebilecek hatalar değil. Mesela hiç yakalanmamış ve ifadesine başvurulmamış bir şüpheli hakkında ceza talep ediliyor. Mahkeme salonunda hazır olduğunu sanıyor olabilirler.
“Fethullahçı yapının militanlarından Yurt ATAYÜN isimli eski polis müdürünün sosyal medya hesabı üzerinden “sizin en büyük hatanız Hoca Efendiyi sıradan bir hoca, cemaatini de cami cemaati sanmanız oldu. Geçmiş olsun” şeklinde paylaşımda bulunduğu…” Savcı bilhassa yazarların tamamı için bu cümleyi kurmuş. 30 Temmuz 2014’ten beri tutuklu bulunan Atayün’ün bu mesajı atması fiili olarak imkansız. Ayrıca harakiri yapması ve Erdoğan’ın 17-25 Aralık soruşturmalarıyla ilgili bütün tezlerini kabul etmesi anlamına geliyor. Gerçekten böyle bir mesaj olsa bizzat Erdoğan üstünde tepinirdi. Yurt Atayün ile hiç bir bağlantısı olmayan ‘Kahraman police’ diye açılmış ve şu an aktif olmayan bir hesaptan atılmış provokatif bir tweet, Şahin Alpay, Ali Bulaç dahil bütün yazarların suçlanmasına gerekçe yapılıyor.
Büyük skandallardan biri şu tespit: “Her ne kadar sanık hakkında ayrıca TCK 311 ve 312. maddelerinde yazılı suçlar nedeniyle kamu davası açılmış ise de; her iki maddenin gerekçesi incelendiğinde bu suçların TCK 309/1 maddesinde yazılı anayasayı ihlal suçuyla birlikte işlenmesine yasal olanak bulunmadığı anlaşıldığından, sanık hakkında müsnet suçlar nedeniyle açılan kamu davasında ceza verilmesine yer olmadığı,”
İddianameyi hazırlayan savcı, onaylayan başsavcı, kabul eden mahkeme, bitme aşamasındaki yargılamada kanunen mümkün olmayan bir talebi fark etmemiş. O kadar eleştirdiğimiz duruşma savcısı Cem Üstündağ’a bir alkış!
[Sefer Can] 17.4.2018 [TR724]
Savcı, ‘FETÖ’nün medya ayağını yazacağım derken en basit bilgileri bile hatalı vererek muhteşem bir giriş yapmış. Başlangıca Sızıntı Dergisini koymuş. Ancak Wikipedia’da bile 1979 yılında çıkmaya başladığı yazılıyken savcı tarihi 1986’ya taşımış. E haklı tabii Wikipedia’ya Türkiye’den girilemiyor. Adamcağız VPN ile girip suç işleyecek değil ya! Zaman Gazetesi konusunda tek rakam farkıyla amorti kazanmış: 1987 demiş. Bu cümleleri takip eden bölümde öyle büyük bir çam devrilmiş ki tarih hataları sevap gibi kalmış.
DEVAM EDEN DAVA KUMPASMIŞ!
Savcı Cem Üstündağ, bir bölümü Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’nde devam eden Ergenekon ve Balyoz davaları için ‘sözde darbe soruşturmaları’ ifadesini kullanmış. Zaman Gazetesi, Aksiyon Dergisi, Cihan Haber Ajansı, Cihan Radyo ve Irmak Televizyonu’nun “Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik Ergenekon, Balyoz gibi sözde darbe soruşturmalarını haklı göstermeye çalışan bir yayın politikası izlediği,” savı ileri sürülüyor. Oysa bahsi geçen davalar devam ediyor. Yargıtay’ın bozma kararından sonra yeniden yargılama yapan İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon davasında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve bağlantılı suçu işledikleri iddia edilen aralarında Dursun Çiçek, Nusret Taşdeler ve Hasan Iğsız’ın da olduğu 18 kişinin dosyasını ayırarak Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’ne gönderdi. Diğer sanıklar bakımından karar için 26 Nisan 2018 tarihine gün verildi.
Balyoz’da ise Çetin Doğan’ın aralarında bulunduğu yedi sanık hakkında verilen beraat kararının bozulması için Yargıtay’a temyiz başvurusu yapıldı. Yargıtay bu konuda son hükmü tesis etmiş değil. Yani savcı AYM, Yargıtay ve yerel mahkemenin kararını beklemeden hükmü vererek hem hukuku katlediyor hem de suç işliyor. Sanıklar hakkında suç uyduruyor. Savcı Üstündağ aynı hatayı Tahşiyeciler davasıyla ilgili de işliyor. Temyiz sürecini yok farz ederek kafasına göre hüküm veriyor. Tetikçi Cem (Küçük) ile Savcı Cem arasında bir fark arıyor insan…
BU BİR YOLSUZLUK SORUŞTURMASI…
ABD’deki Reza Zarrap Davasında Türk Hükümetinin tuttuğu avukatların bile rüşvet ve kara para aklama suçlamalarını kabul ettiği bir ortamda yolsuzluk hakkında haber ve yazı yazmanın suç olmasının hukukta karşılığı yok. Üç yıl önce kaleme alınmış metinlerin 15 Temmuz’la bağını kurmak ise savcıların hayal gücünü epeyce zorlamasına yol açıyor. Ülkenin önde gelen yazarlarından ‘Sanık’ Ahmet Turan Altan, “Yolsuzluğu eleştirmek nasıl oluyor da darbeye zemin hazırlamaktır. Bu durumda şedit bir dille yolsuzluğu eleştiren muhalefet liderleri benim dışımda sayısız yazar, şu anda hükumetin paralelinde yazanlarda dahil, gazeteciler, televizyoncular, milyonlarca halk kitlesi de mi darbeyi hazırladı, böyle şey olur mu sayın hakimler.” Şeklinde isyanının dile getirmişti.
Mümtazer Türköne de yargılamanın aslında 17-25 Aralık davasına dönüştüğünü ve bunun AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istemediği sonuçlar doğurduğunu dile getirdi. Yazarlar doğal olarak yolsuzluk eleştirisinin darbeyle ilgisi bulunmadığını izah etmeye çabalıyor. Ve bunlar kayıtlara geçiyor. Hem iddianame hem de mütalaadaki alıntılardan savcıların Erdoğan açısından ‘kötü niyetli’ olduğu bile öne sürülebilir. Mesela Ali Bulaç için: “Sanığın 27/12/2014 tarihinde zaman gazetesinde yayınlanan yazısında yolsuzluğun nedenlerini tartıştıktan sonra yazısını ‘bizim gibi gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış toplumlarda dindarlar nasıl kolaylıkla yolsuzluğa bulaşır’ şeklinde bir soruyla bitirdiği,” şeklinde alıntı yapmış. Başka bir alıntıda “Sanığın 29/12/2014 tarihinde aynı gazetede yayınlanan yazısında yine yolsuzluk konusunu işlediği,” deyip bırakmış. Mümtazer Türköne’nin dediği gibi bu aslında 17-25 Aralık yargılaması, o amaçla hazırlanan dosyaya 15 Temmuz sosu eklenmiş sadece.
‘DELİL’ BULMAK İÇİN ÇIRPINMALAR
Alkan’ın bir isyanı da araba alım satımı ya da diğer ticari işlemlerden darbe delili çıkarmaya oldu: “Böyle iddianame mi olur, kocaman adamlarız, yani şurada iki günlük uğraştığımız şeylere bakın yani, çıldırıyorum, yok araba alım satımı, yok efendim şu şirkete ortak oldun mu olmadın mı ve bizim halimiz. Üç müebbetlik ceza talepleri düğün şekeri gibi etrafa serpiştiriliyor,” İddianamedeki bu garabet mütalaada da devam ediyor. Savcı, yayın görevi olmayan sanıkları mahkum ettirebilmek için iddianamedeki absürtlüğü sürdürüyor. Normalde en fazla ticaret mahkemelerinin konusu olabilecek iddiaları darbe davasının delili olarak zikrediyor.
Savcılığın ‘yurt dışına kaçarken havaalanında yakalanan’ sanıklarla ilgili delilleri komik nitelemesini hak ediyor. Hakkında herhangi bir adli kontrol hükmü bulunmayan şüpheli olduğundan bile habersiz kişileri, ellerinde gidiş dönüş biletiyle havaalanında yakalamışlar. İbrahim Karayeğen ve Orhan Kemal Cengiz bu minvalde soruşturulan yüzlerce sanığın bu dosyadaki temsilcileri.
Bankasya’ya para yatırmak da bu süreçte öne sürülen hukuksuz gerekçelerden. Çalışılan şirket maaşları oradan ödediği için savcı biraz zorlanmış. Maaşını hemen çekmeyip bankada bekletenler diye bir suç uydurmuş, Ali Bulaç’ın ağır suçlarından(!) biri bu. Ali Bulaç demişken, savcı, 1971 yılında Yüksek İslam Enstitüsü sınavlarına hazırlanabilmek için cemaat evlerinde 6 ay süre ile kaldığını yakalamış! En ağır suçlarda dahi zaman aşımı 20 yıl, arada çıkan üç affın bütün suçları sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırdığı gibi hukuksal itirazların anlamı olur mu? Bilemiyorum.
MÜTALAA ZENGİN GÖRÜNSÜN DİYE
Savcılık, mütalaasını zengin göstermek için midir nedir; insanların çalıştığı gazetenin twitter hesabına giriş yapmış olmalarını da saymış.
Savcıların en fazla kızdığı ifadeler ‘yargılanacaksın, mahkemelerde hesabını vereceksin’ cümleleri. Oysa mahkeme hukuk içinde hesap sormayı önerir ve meşrudur. Hukuk içinde hesap sorma çabası darbenin alternatifidir. Beyin cidarlarını zorlayarak “Esasen yurtta sulh konseyinin 15 Temmuz gecesi TRT ekranlarından zorla okuttuğu bildirinin pek çok yerinde darbenin gerekçelerinden biri olarak yolsuzluğun gösterilmesi tesadüf olarak görülmemelidir.” bile denmiş. Söz konusu bildiride terörle etkin mücadele, insan hakları gibi kelimeler de kullanılıyor. O kelimeleri kullananları niye toplamamışlar? Bir dönem Meclis sitesinden bile indirilebilen 17-25 fezlekesini bilgisayarında bulundurmak da suç haberiniz olsun.
Şahin Alpay’a isnat edilen suçlardan biri Fethullah Gülen’in kardeşinin vefatı üzerine taziye mesajı göndermek. Hasbi Gülen’in cenazesine katılanlardan birkaçı şöyle: Binali Yıldırım, Hayati Yazıcı, Numan Kurtulmuş, Recep Akdağ. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Cemil Çiçek ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise taziyelerini bildirmiş. Ne güzel hukuk değil mi?
İRONİDEN ANLAMAYAN SAVCI NESLİ
Ahmet Turan Alkan’ın savunmasında dikkat çektiği bir husus Türk toplumunun ironi ile imtihanıydı. Savcıda hastalığın ileri derecede olduğu anlaşılıyor. Alkan’ın “ordunun meclis savunma komisyonuna bağlanacağı bir darbe girişiminin taraftarı olacağını söylediği,” yazı ne yazık ki suç delilleri arasında yer alıyor.
Zaman Gazetesi’nin Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki davalarını takip eden avukat Orhan Kemal Cengiz’in hakkında ise şu cümleler dikkat çekiyor: “Sanığın örgütün güdümündeki Gazeteci ve yazarlar Vakfının 2014 yılı Ocak ayında Abant ilçesinde yapmış olduğu bir toplantıda söz alarak “Arkadaşlar tamam, AKP bir sürü antidemokratik uygulamalar yapıyor ama herkes olan bitenin farkında, Cemaatin de hükümeti devirmeye çalıştığını biliyoruz, bari bize numara yapmayın. Ayıp oluyor” şeklinde sözler söylediği,”. Çok düşündüm, benim hayal gücüm savcının buradan nasıl bir suç ürettiğini çıkarmaya yetmedi.
Başka bir sanıkta “makrube (aslı maklube) isimli yemeğin hazırlanışı sırasında çekildiği tespit edilen video kayıtlarının bulunduğu, söz konusu yemeğin örgüt mensupları arasında alışkanlık halini almış bir etkinlik olduğu,” tespit edilmiş. Sanığın evinde F, D, L, K, G, C serilerinden olan 24 adet birer dolarlık banknotun ele geçirilmiş. Yurt dışında okuyan çocuğunun çantasındaki paralardan bir dolarları seçip almışlar. Tam 24 tane ve her seriden. Savcı sanığın Cemaatteki konumunu bir dolar serisine göre tespit etmeye kalktıysa devreleri yanmıştır. Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Faruk Akkan’ın oğlu ile yazışmaları da zehir hafiyenin gözünden kaçmamış: “Fatih’im Moskova isimli bir kişi ile yapmış olduğu görüşmede “Fatih’im abilerine ulaşınca haber ver” şeklinde sözler söylediği, benzer konuşmaların aynı kişiyle çok uzun bir süre devam ettiği…”
HİÇ YAKALANMAMIŞ SANIĞA CEZA TALEP EDİLİYOR
Absürtlüklerin yanında hukuk skandalları gölgede kalıyor gibi ama ihmal edilebilecek hatalar değil. Mesela hiç yakalanmamış ve ifadesine başvurulmamış bir şüpheli hakkında ceza talep ediliyor. Mahkeme salonunda hazır olduğunu sanıyor olabilirler.
“Fethullahçı yapının militanlarından Yurt ATAYÜN isimli eski polis müdürünün sosyal medya hesabı üzerinden “sizin en büyük hatanız Hoca Efendiyi sıradan bir hoca, cemaatini de cami cemaati sanmanız oldu. Geçmiş olsun” şeklinde paylaşımda bulunduğu…” Savcı bilhassa yazarların tamamı için bu cümleyi kurmuş. 30 Temmuz 2014’ten beri tutuklu bulunan Atayün’ün bu mesajı atması fiili olarak imkansız. Ayrıca harakiri yapması ve Erdoğan’ın 17-25 Aralık soruşturmalarıyla ilgili bütün tezlerini kabul etmesi anlamına geliyor. Gerçekten böyle bir mesaj olsa bizzat Erdoğan üstünde tepinirdi. Yurt Atayün ile hiç bir bağlantısı olmayan ‘Kahraman police’ diye açılmış ve şu an aktif olmayan bir hesaptan atılmış provokatif bir tweet, Şahin Alpay, Ali Bulaç dahil bütün yazarların suçlanmasına gerekçe yapılıyor.
Büyük skandallardan biri şu tespit: “Her ne kadar sanık hakkında ayrıca TCK 311 ve 312. maddelerinde yazılı suçlar nedeniyle kamu davası açılmış ise de; her iki maddenin gerekçesi incelendiğinde bu suçların TCK 309/1 maddesinde yazılı anayasayı ihlal suçuyla birlikte işlenmesine yasal olanak bulunmadığı anlaşıldığından, sanık hakkında müsnet suçlar nedeniyle açılan kamu davasında ceza verilmesine yer olmadığı,”
İddianameyi hazırlayan savcı, onaylayan başsavcı, kabul eden mahkeme, bitme aşamasındaki yargılamada kanunen mümkün olmayan bir talebi fark etmemiş. O kadar eleştirdiğimiz duruşma savcısı Cem Üstündağ’a bir alkış!
[Sefer Can] 17.4.2018 [TR724]
Altın vardı da biz mi borçlanmadık! [Semih Ardıç]
Doların 4.10 TL’yi Euro’nun 5.07 TL’yi aşması Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasî hesaplarını bozdu. Son kamuoyu yoklamalarında işsizlik ve geçim derdi ilk sırada çıkıyor.
Kamuoyu araştırma şirketi Metropoll’ün Türkiye genelinde 26 bölgeyi esas alan 28 ilde tabakalı örnekleme ve ağırlıklandırma yöntemi ile 9-21 Mart 2018 tarihleri arasında toplam 2 bin 36 kişi ile yapılan anket vatandaşın ekonominin seyrinden endişe ettiğini ortaya koydu.
HALKIN ÖNCELİKLİ MESELESİ EKONOMİ
Ankete göre vatandaşın en fazla ehemmiyet verdiği konu yüzde 22.5 ile ekonomi. İşsizlik yüzde 15.5 ile genel kapsamıyla terör bahsini takip ediyor.
Olağanüstü Hal’in ‘güvenlik ve darbe tehdidi var’ denilerek 7. defa uzatılmasına karar verildiği bir dönemde vatandaşın öncelikli meselesi ağırlıklı olarak ekonomi. İktidar böyle bir temayülü hafife almamalı.
Esasında Erdoğan anketlerin verdiği mesaja herkesten fazla iman eder. Döviz zamlarının halk nezdinde puan kaybettirdiğini bilecek kadar da usta bir siyasetçidir.
Erdoğan’ın dikkatleri dövizden uzak tutmaya, döviz talebini azaltmaya matuf tekliflerle gündemi değiştirme gayreti dikkatten kaçmıyor.
Sebepsiz değil son manevraları.
ERDOĞAN: IMF’YE ALTIN İLE BORÇLANALIM
İsim vermeden bankacıları ‘ekonomi terörist’ diye itham etti. O da kâfi gelmeyince beyanların tonu sertleşti: “Bizi kurla tehdit etmeyin. Yoksa bu ülkede size hayat hakkı tanımayız. Bu kadar açık söylüyorum.”
AKP lideri 16 Nisan Pazartesi günü dövize alternatif bir sistem teklif etti.
Global Girişimcilik Kongresi’nde, “Ben diyorum ki IMF’ye bu borçlanmalar dolarla değil de altınla olsun. Devletleri ve milletleri bizim bu kur baskısından kurtarmamız lazım. Altın hiçbir zaman bir baskı unsuru olmamıştır. Altınla bu adım atılsın.”
Erdoğan’ın 2016 senesinde benzer bir teklifi olmuştu. Altına dayalı para sistemi 1945-1971 seneleri arasında dünyada cari idi.
ABD 1971’DE DOLARA ALTIN KARŞILIĞI AYIRMAKTAN VAZGEÇTİ
Burada ABD gibi ‘banker’ statüsüne sahip bir garantör vardı ki o da sonunda pes etti ve döviz mukabili altın bulundurmaktan vazgeçmişti.
ABD Başkanı Richard Nixon 1971 senesinde Vietnam Savaşı’nın kamu harcamalarını artırmasının ortaya çıkardığı problemlerin üstesinden gelemiyordu. Artan petrol fiyatlarının finanse edilememesi sebebiyle altına bağlı bir para arzının devletin ekonomik problemleri çözmesini engellediğini görerek dolar ile altının irtibatına son vermişti.
Altın imalatı meşakkatli ve külfetlidir. Her memleketin kâfi derecede altın rezervi bulunmadığına göre altın stoğu artan para ihtiyacını nasıl karşılayacak?
Altın kambiyo sistemi, altına bağlı rezerv sistemlerinin sonuncusu olmuştur. ABD gibi dünyanın en büyük ekonomisi bile sistemin altından kalkamamıştır.
PARA PİYASALARINA TATBİKİ İMKÂNSIZ
İkinci Cihan Harbi’nin akabinde içtimai ve iktisadî şartlarda makes bulmuş bir sistemin 2018’de baş döndüren bir sürate ulaşan para piyasalarına tatbik edilmesi neredeyse imkânsızdır.
Para arzının sabit seyretmesi belki kısa vadede göze hoş görünecek ama uzun vadede iktisadi meseleleri çoğaltacak. Çünkü devlet, problem ortaya çıktığında maliye politikasını istediği gibi kullanamayacak.
Para basmak altına bağlılık sebebiyle kolayca mümkün olamayacağından hem para politikası hem de maliye politikası adeta işlemez hale gelecek.
ESKİ FED BAŞKANI BEN BERNANKE NE DEMİŞTİ?
ABD Merkez Bankası’nın (FED) eski başkanlarından Ben Bernanke, “Para arzını değerli metallerle sınırladığınızda devletin ekonomik problemleri çözmesini engellersiniz” demişti.
Altın standardı sisteminde yerel para birimleri sabit kur rejimine geri dönecek. Bir ülkedeki sıkıntı anında diğer ekonomilere sıçrayacak. Piyasaların kendi sigortaları devre dışı kalacak.
Bir nevi devletlerin bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklık sistemi felç olacak. Oysa serbest kur rejiminde her ülke kendi dinamikleri içinde para siyasetini tayin edebiliyor.
Altına dayalı para sistemi talep ve arz şoklarına cevap veremeyen işsizliği çok yüksek seviyeli bir ekonomiye götürür.
ALTININ BİRİM FİYATI NE OLACAK?
Kaldı ki altının birim fiyatı olmak mecburiyetinde. O fiyat da en yaygın para birimi olan dolar nevinden tespit ediliyor.
Altın ve petrolün birim fiyatının dolar haricinde bir para ile belirlenmesini Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi teklif etmişti. İkisi de koltuğu kaybetti. Saddam idam edildi Kaddafi ise kanalizasyondan çıkarıldı ve linç edilerek öldürüldü.
Erdoğan, IMF borçlanması ile altına dayalı para sisteminin ilk adımını atmak istiyor olabilir. Önümüzdeki günlerde böyle bir borçlanma ihtiyacı mı hasıl olacak?
Dolarla fiyatlandıran bir kıymetli madeni borçlanmanın ya da para sisteminin merkezi haline getirmek Türkiye ekonomisine zerre kadar fayda sağlamaz.
Her şeyden evvel Türkiye’nin altın rezervleri ve imalatı iktisadi faaliyete cevap verebilecek kapasiteden mahrumdur.
34 TON İMALAT, 302 TON İTHALAT
En fazla külçe altın imalatı 2013’te yapılmıştı. O da 34 tona yakındı. Oysa Türkiye aynı sene 302 ton altın ithal etti.
Merkez Bankası’nın (TCMB) kasasında 564,7 ton altın bulunuyor. Bu miktarın 202 tonunun mülkiyeti TCMB’ye ait. Diğerleri bankalara ait emanet altınlar.
Bir başka ifadeyle Türkiye’nin bir senelik altın açığını kapatabilecek kadar külçe altını var. Bankalardaki altın hesapları ve yastık altındaki altınlar ilave edildiğinde birkaç sene altın sıkıntısı yaşamayacağımızı farzedelim.
Daha sonra ne olacak? Dolar ile ithal ettiğimiz altınla sabit kur rejimini ayakta mı tutacağız?
Birileri altın madeni buldu da bizim mi haberimiz yok?
Sabit kur sisteminin Türkiye’yi ‘5 Nisan kararları’ diye bilinen 1994 krizine sürüklediği unutulmamalı.
Aynı hatalar devam ettiği için 2001’de daha büyük bir kriz yaşadık.
DUBAİ’DEN GELEN ALTINLARA KILIF ARAYIŞI
Türk Lirası’nın mum gibi eridiği günlerde yatırımcıların bakışını daha da bulandıracak, para sistemini derinden sarsacak beyanları yerli yersiz sarfetmek faydadan ziyade zarar getirir.
Böyle bir sistemi Dubai’den gelen altınlara (http://www.tr724.com/dubaiden-gelen-altinlar/) kılıf bulmak için tasavvur edenler varsa hata üstüne hata yapıyorlar.
Türkiye ekonomisinin büyüklüğü ile mukayese edildiğinde o altınlar da taşıma sudan öte bi kıymet ifade etmeyecektir.
Sadece sahiplerini ihya edecektir o kadar.
‘Seçime kadar işe yarasın da ötesi mühim değil’ deniliyorsa kendileri bilir.
Nasıl olsa denemesi bedava!
[Semih Ardıç] 17.4.2018 [TR724]
Kamuoyu araştırma şirketi Metropoll’ün Türkiye genelinde 26 bölgeyi esas alan 28 ilde tabakalı örnekleme ve ağırlıklandırma yöntemi ile 9-21 Mart 2018 tarihleri arasında toplam 2 bin 36 kişi ile yapılan anket vatandaşın ekonominin seyrinden endişe ettiğini ortaya koydu.
HALKIN ÖNCELİKLİ MESELESİ EKONOMİ
Ankete göre vatandaşın en fazla ehemmiyet verdiği konu yüzde 22.5 ile ekonomi. İşsizlik yüzde 15.5 ile genel kapsamıyla terör bahsini takip ediyor.
Olağanüstü Hal’in ‘güvenlik ve darbe tehdidi var’ denilerek 7. defa uzatılmasına karar verildiği bir dönemde vatandaşın öncelikli meselesi ağırlıklı olarak ekonomi. İktidar böyle bir temayülü hafife almamalı.
Esasında Erdoğan anketlerin verdiği mesaja herkesten fazla iman eder. Döviz zamlarının halk nezdinde puan kaybettirdiğini bilecek kadar da usta bir siyasetçidir.
Erdoğan’ın dikkatleri dövizden uzak tutmaya, döviz talebini azaltmaya matuf tekliflerle gündemi değiştirme gayreti dikkatten kaçmıyor.
Sebepsiz değil son manevraları.
ERDOĞAN: IMF’YE ALTIN İLE BORÇLANALIM
İsim vermeden bankacıları ‘ekonomi terörist’ diye itham etti. O da kâfi gelmeyince beyanların tonu sertleşti: “Bizi kurla tehdit etmeyin. Yoksa bu ülkede size hayat hakkı tanımayız. Bu kadar açık söylüyorum.”
AKP lideri 16 Nisan Pazartesi günü dövize alternatif bir sistem teklif etti.
Global Girişimcilik Kongresi’nde, “Ben diyorum ki IMF’ye bu borçlanmalar dolarla değil de altınla olsun. Devletleri ve milletleri bizim bu kur baskısından kurtarmamız lazım. Altın hiçbir zaman bir baskı unsuru olmamıştır. Altınla bu adım atılsın.”
Erdoğan’ın 2016 senesinde benzer bir teklifi olmuştu. Altına dayalı para sistemi 1945-1971 seneleri arasında dünyada cari idi.
ABD 1971’DE DOLARA ALTIN KARŞILIĞI AYIRMAKTAN VAZGEÇTİ
Burada ABD gibi ‘banker’ statüsüne sahip bir garantör vardı ki o da sonunda pes etti ve döviz mukabili altın bulundurmaktan vazgeçmişti.
ABD Başkanı Richard Nixon 1971 senesinde Vietnam Savaşı’nın kamu harcamalarını artırmasının ortaya çıkardığı problemlerin üstesinden gelemiyordu. Artan petrol fiyatlarının finanse edilememesi sebebiyle altına bağlı bir para arzının devletin ekonomik problemleri çözmesini engellediğini görerek dolar ile altının irtibatına son vermişti.
Altın imalatı meşakkatli ve külfetlidir. Her memleketin kâfi derecede altın rezervi bulunmadığına göre altın stoğu artan para ihtiyacını nasıl karşılayacak?
Altın kambiyo sistemi, altına bağlı rezerv sistemlerinin sonuncusu olmuştur. ABD gibi dünyanın en büyük ekonomisi bile sistemin altından kalkamamıştır.
PARA PİYASALARINA TATBİKİ İMKÂNSIZ
İkinci Cihan Harbi’nin akabinde içtimai ve iktisadî şartlarda makes bulmuş bir sistemin 2018’de baş döndüren bir sürate ulaşan para piyasalarına tatbik edilmesi neredeyse imkânsızdır.
Para arzının sabit seyretmesi belki kısa vadede göze hoş görünecek ama uzun vadede iktisadi meseleleri çoğaltacak. Çünkü devlet, problem ortaya çıktığında maliye politikasını istediği gibi kullanamayacak.
Para basmak altına bağlılık sebebiyle kolayca mümkün olamayacağından hem para politikası hem de maliye politikası adeta işlemez hale gelecek.
ESKİ FED BAŞKANI BEN BERNANKE NE DEMİŞTİ?
ABD Merkez Bankası’nın (FED) eski başkanlarından Ben Bernanke, “Para arzını değerli metallerle sınırladığınızda devletin ekonomik problemleri çözmesini engellersiniz” demişti.
Altın standardı sisteminde yerel para birimleri sabit kur rejimine geri dönecek. Bir ülkedeki sıkıntı anında diğer ekonomilere sıçrayacak. Piyasaların kendi sigortaları devre dışı kalacak.
Bir nevi devletlerin bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklık sistemi felç olacak. Oysa serbest kur rejiminde her ülke kendi dinamikleri içinde para siyasetini tayin edebiliyor.
Altına dayalı para sistemi talep ve arz şoklarına cevap veremeyen işsizliği çok yüksek seviyeli bir ekonomiye götürür.
ALTININ BİRİM FİYATI NE OLACAK?
Kaldı ki altının birim fiyatı olmak mecburiyetinde. O fiyat da en yaygın para birimi olan dolar nevinden tespit ediliyor.
Altın ve petrolün birim fiyatının dolar haricinde bir para ile belirlenmesini Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi teklif etmişti. İkisi de koltuğu kaybetti. Saddam idam edildi Kaddafi ise kanalizasyondan çıkarıldı ve linç edilerek öldürüldü.
Erdoğan, IMF borçlanması ile altına dayalı para sisteminin ilk adımını atmak istiyor olabilir. Önümüzdeki günlerde böyle bir borçlanma ihtiyacı mı hasıl olacak?
Dolarla fiyatlandıran bir kıymetli madeni borçlanmanın ya da para sisteminin merkezi haline getirmek Türkiye ekonomisine zerre kadar fayda sağlamaz.
Her şeyden evvel Türkiye’nin altın rezervleri ve imalatı iktisadi faaliyete cevap verebilecek kapasiteden mahrumdur.
34 TON İMALAT, 302 TON İTHALAT
En fazla külçe altın imalatı 2013’te yapılmıştı. O da 34 tona yakındı. Oysa Türkiye aynı sene 302 ton altın ithal etti.
Merkez Bankası’nın (TCMB) kasasında 564,7 ton altın bulunuyor. Bu miktarın 202 tonunun mülkiyeti TCMB’ye ait. Diğerleri bankalara ait emanet altınlar.
Bir başka ifadeyle Türkiye’nin bir senelik altın açığını kapatabilecek kadar külçe altını var. Bankalardaki altın hesapları ve yastık altındaki altınlar ilave edildiğinde birkaç sene altın sıkıntısı yaşamayacağımızı farzedelim.
Daha sonra ne olacak? Dolar ile ithal ettiğimiz altınla sabit kur rejimini ayakta mı tutacağız?
Birileri altın madeni buldu da bizim mi haberimiz yok?
Sabit kur sisteminin Türkiye’yi ‘5 Nisan kararları’ diye bilinen 1994 krizine sürüklediği unutulmamalı.
Aynı hatalar devam ettiği için 2001’de daha büyük bir kriz yaşadık.
DUBAİ’DEN GELEN ALTINLARA KILIF ARAYIŞI
Türk Lirası’nın mum gibi eridiği günlerde yatırımcıların bakışını daha da bulandıracak, para sistemini derinden sarsacak beyanları yerli yersiz sarfetmek faydadan ziyade zarar getirir.
Böyle bir sistemi Dubai’den gelen altınlara (http://www.tr724.com/dubaiden-gelen-altinlar/) kılıf bulmak için tasavvur edenler varsa hata üstüne hata yapıyorlar.
Türkiye ekonomisinin büyüklüğü ile mukayese edildiğinde o altınlar da taşıma sudan öte bi kıymet ifade etmeyecektir.
Sadece sahiplerini ihya edecektir o kadar.
‘Seçime kadar işe yarasın da ötesi mühim değil’ deniliyorsa kendileri bilir.
Nasıl olsa denemesi bedava!
[Semih Ardıç] 17.4.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)