En zor şartlarda en güzel hizmetler [Abdullah Aymaz]

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ilk ve değerli talebelerinden Hulûsî Yahyagil (V. 1986) ve Ahmed Feyzi Kul (V. 1972) Ağabeylerin İzmir’de Mustafa Birlik ağabeyin evinde yaptıkları bir sohbeti oğlu arkadaşımız Abdullah Birlik teybe kaydetmiş... Bu tarihi sohbetin bir hatıra olarak önemi büyük... Ahmed Feyzi Kul Ağabeyimiz, Üstad Hazretlerinin misyonu ve mânevî görevinin mâhiyeti hakkında Hulûsî Ağabeyi konuşturmak istiyor. O da mahrem sırların mevzubahis edilmesini pek istemiyor ve uygun bulmuyor. Israrlı zorlamalara rağmen Hulûsî Ağabey meseleyi kapatmaya çalışınca, Ahmed Feyzi  Ağabey, Ege şivesiyle “Eh gâri biz bu hakikatleri kabirde mi konuşacağız?” diyor…. Hizmetin bilhassa Üstad’ın mazhar olduğu İlahî inayetleri şöyle anlatıyor:

“Ben, altı eserin yazılmasına Denizli ve Afyon Hapisanelerinde şahit oldum…  Her iki hapishanede de o kadar engeller ve kayıtlar yani bir kelime bile yazılmaması için öyle şiddetli  baskılar vardı ki, âdeta hiçbir yazının içeri girmesine, dışarı çıkmasına, kuş uçmasına bile imkân yoktu… Bu şartlar altında altı eser yazıldı. Bilhassa Meyve Risalesi… Meyve Risalesi bir şaheserdir… Denizli’de hapishanede, başgardiyan elde edildi. Üstad ayrı, tek hücrede, biz de ayrı ayrı koğuşlardayız. Ispartalılar bir koğuşta; hep oraya gönderiyorlar. Kâğıt yok, bir şey yok, imkân yok… Mahkumlar tabiî sigara içiyor. Paketlerin kağıdını atıyorlar. O kağıtlar toplanıp alınıyor. Gardiyanlar, başgardiyan toplanan o kağıtları alıp ‘Hâfız Ali!...’ diye çağırıyor. Bu kağıtlara kibrit kutularının içinde Üstad’ın üç satır yazıp gönderdiği Meyve Risalesinin cümleleri yazılıyor. Yani bir gün üç satır, ertesi gün beş satır daha… Meyve Risalesi böyle tamamlanıyor. Bugün Meyve Risalesini okuduğunuz zaman, ondaki ifade azameti karşısında insan donakalır. Böyle yazıldı, bunu ben gördüm… Altı eser bu şekilde, bütün imkânsızlıklar, engeller ve yasaklamalar içerisinde yazıldı. (Yazıldı da bu sefer) Dışarıya çıkmasına imkân ve ihtimal bile yok… Ama her şeye rağmen bu eserlerin hepsi de dışarıya çıkıyor, dışarıda neşrediliyor. Biz buna şâhidiz. Hatta bir gün Afyon hapishanesinde bir tek pusula yakalanmış… Bu pusula için öyle dehşetli bir tahkikat yaptılar. O tahkikat yapılıyorken, o bizim büyük Afyon Müdafaası ve daha neler dışarı çıktı. Onlara bir şey olmadan da dışarıda intişar etti. Neşredilenlerden de bir nüsha temyiz (yargıtay) başsavcısına verildi. Öyle olduğu halde, hem de ağır ve şiddetli hücumu olan bir müdafaa olmasına rağmen, Baş Müdde-i Umumî (Baş Savcı) benim beraatimi talep etti! Bu harikadır, görülmemiş bir şeydir. 

“Ben Bediüzzaman Hazretlerinin yüzlerce kerametine şâhit olmuşumdur. Fakat en küçük bir keramet bile zuhur etse, hemen ‘Hizmetin kerametidir, Nur’un kerametidir, benimle alâkası yok’ derdi… Bir gün Emirdağ’a gittim. Beni hemen içeri aldı. Biraz sohbetten sonra ‘Kardaşım! Sen bugün mutlaka buradan git; zira buranın Kaymakamı çok münafık, bir hadise çıkarma ihtimali var’ dedi. Emri alınca hemen çıktık. Mehmet Çalışkan’ın dükkanına vardık. Onlar yemek hazırlamışlar. ‘Siz yemek hazırlamışsınız; ama ben emir aldım, vasıtaya bakıverin’ dedim. Onlar ‘Ooo… Vasıta bir defa geliyor buraya, o da gitti. Senin fazla paran varsa, hususî bir taksi tutalım, seni gönderelim’ dedim. Nerede Hacı Ahmet’te kav çakmak’..

“Bugün burada mecburî kalıyorsun’ dediler. ‘Aman!’ dedim, ‘Duyarsa ne hâle gelirim sonra?  Ona haber vermemek şartıyla…’ İkindi oldu, camiye sapa yerlerden gittik ve geldik. Büyük bir camileri vardı. Mehmet Çalışkan’ın evine kapandık. Orada misafir kalacağız, başka yolu yok. Ertesi gün gidilecek. Akşam Allah ne verdiyse yedik. Misafirler gelmeye başladı. Hâkim, doktor gibi hep yüksek tabakadan insanlar, hepsi de müdakkik… Bana kabir suali sormaya başladılar. Bir fütuhat geldi, gece yarısına kadar, hiç aklıma gelmeyen şeyleri orada inayet-i İlâhî ile onlara söyledim. ‘Artık bu gece tam doyduk, bütün müşküllerimiz halloldu’ dediler. Gece yarısı dağıldılar. Biz de yatsıyı kılıp yattık. 

“Sabah namazından sonra gitmeye hazırlanırken Zübeyir geldi ‘Kardeşim, Üstad Hazretleri sizi istiyor’ dedi. ‘Eyvah, yandık!’ dedim. Mehmet Çalışkan’a dönerek, ‘Kalk bakalım’ Suç senin, beni göndermeyen sensin…’ dedim. O da, ‘Sen korkma!’ dedi. Üstad’ın yanına gittik… Ben önünde diz çökerek oturdum; Mehmet Çalışkan ayakta, sonra o da oturdu. Bize, ‘Niçin kaldın, niye gitmedin?’ gibi bir şey demedi. ‘Kardaşım’ Bu gece kalmanız çok isabetli oldu,  çok isabetli oldu…’ dedi. Sanki mübarek, gece konuşulanları aynen dinlemişti. Yani o gece yapılan sohbet, Üstad tarafından aynen telkin edildi, tasarruf edildi. Daha başka neler söyledi, hatırlamıyorum. Biz buna benzer daha neler gördük kardeşim! Ne hâdiselere şâhidiz… Üstadın önünde gönlünden geçen bir şeyin cevabını, daha ağzını açmadan almamak mümkün değildi…”

Eserlerin yazılmasının zorluğuna, hizmeti anlatmanın büyük engellerine rağmen ihlas ve sadakatla çalışanlar,  Cenab-ı Hakkın inayet ve desteğiyle her zaman bir çıkış yolu ve çaresi bulmuşlardır. Şu anda, şu sürecin zalimliğine ve gaddarlığına rağmen elhamdülillah şimdi de aynı güzelliklere mazhariyetlere şâhit olunmaktadır… 

[Abdullah Aymaz] 16.5.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Artık Tanıyamadığım Ülke Türkiye [M.Fethullah Gülen]

Yaklaşık yirmi yıldır sakini olduğum ABD’nin başkanı ile memleketim Türkiye’nin cumhurbaşkanı bugün Beyaz Saray’da görüşecekler. ABD ile Türkiye’nin IŞİD ile mücadele, Suriye’nin geleceği ve mülteci krizi de dahil olmak üzere çok sayıda ortak meselesi var.

Ne var ki  bir zamanlar demokrasisini tekmil ve mutedil bir laiklik anlayışını oturtma yolunda ümit vadeden Türkiye, bütün gücü elinde toplamak ve muhaliflere boyun eğdirmek için elinden gelen her şeyi yapan bir cumhurbaşkanının elinde tanınmaz hale geldi.

Batı, Türkiye’nin demokrasi rotasına geri dönmesine yardım etmeli. Bugünkü görüşme ve önümüzdeki hafta yapılacak olan NATO Zirvesi bu maksada matuf bir fırsat olarak değerlendirilmeli.

Erdoğan, geçtiğimiz yıl 15 Temmuz’da gerçekleştirilen menfur askeri darbe girişimini müteakip masum insanlara karşı sistematik bir zulüm kampanyası başlattı. Kürtler, Aleviler, laikler, solcular, gazeteciler, akademisyenler ya da irtibatlı olduğum barışçı bir insani hareket olan Hizmet camiası katılımcıları dahil 300.000’den fazla Türkiye vatandaşının hayatı gözaltılar, tutuklamalar, işten çıkarmalar ve başka yollarla mahvedildi.

Darbe teşebbüsü ortaya çıktığında onu şiddetle kınadım ve bana isnat edilmesini net bir dille reddettim. Ayrıca, darbeye katılanların ideallerime ihanet etmiş olduklarını ifade ettim. Yine de delil olmaksızın, Erdoğan beni 5.000 mil uzaktan darbeyi planlamakla suçladı.

Ertesi gün hükümet, bir bankada hesap açmaları, bir okulda öğretmenlik yapmaları veya bir gazeteye haber yapmaları gibi sebeplerle Hizmet’le irtibatlandırdıkları binlerce kişinin listelerini hazırladı. Bu tür bir irtibat sanki suçmuş gibi muamele yaptılar ve bu insanların hayatlarını karartmaya başladılar. Listelerinde, aylarca evvel vefat etmiş isimler ve o sırada NATO’nun Avrupa’daki karargahında görev yapan isimler vardı. Uluslararası gözlemciler tarafından birçok kaçırma, gözaltında işkence ve ölüm vakaları rapor edildi. Erdoğan hükümeti, başka ülkelerde de masum insanları takibe aldı. Mesela, Malezya’ya aralarında 15 senedir orada görev yapan bir okul müdürü dahil olmak üzere üç Hizmet sempatizanını sınır dışı etmesi için baskı yaptılar ki bu kişilerin Türkiye’ye iade edildiğinde hapis ve muhtemelen işkenceyle karşılaşacaklarını söylemek kehanet olmayacaktır.

Nisan ayında cumhurbaşkanı, ciddi usulsüzlük iddialarının gündeme geldiği bir referandumu az farkla kazanarak devletin üç kolunu da kontrol etmesini sağlayan bir başkanlık sistemi kurdu. Aslında tasfiye ve yolsuzlukla bu güçleri zaten büyük ölçüde elinde tutuyordu. Otoriterlik girdabınının bu yeni aşamasında Türk halkı için ciddi endişeler taşıyorum.

Halbuki böyle başlamamışlardı. AKP 2002 yılında, Avrupa Birliği üyeliği hedefine matuf demokratik reformlar vaat ederek iktidara geldi. Fakat zaman geçtikçe Erdoğan giderek muhalif düşünceye karşı tahammülsüz hale gelmeye başladı. Birçok medya organının devletin denetleme kurumları vasıtasıyla kendi yandaşlarına intikalini sağladı. 2013 yazında Gezi parkı eylemlerini şiddetle bastırdı. Kabine üyelerinin adları Aralık ayında büyük çaplı bir rüşvet soruşturmasına karışınca, yargıyı ve medyayı boyunduruk altına alarak karşılık verdi. Geçen yıl 15 Temmuz’dan sonra ilan edilen “geçici” olağanüstü hal hala yürürlükte. Uluslararası Af Örgütü dünyada hapsedilen tüm gazetecilerin üçte birinin Türkiye hapislerinde olduğunu rapor etti.

Erdoğan’ın kendi halkına zulmetmesi artık sadece bir içişleri meselesi olmaktan çıkmıştır. Sivil toplum, gazeteci, akademisyen ve Kürt vatandaşlara karşı sürmekte olan zulüm ülkenin uzun vadede istikrarını tehdit eder hale gelmiştir. Toplumda hali hazırda AKP rejimi etrafında derin bir kutuplaşma meydana gelmiştir. Türkiye’nin şiddeti meşru gören radikallere kucak acarken Kürt vatandaşlarını ümitsizliğe sevk eden diktatöryel bir rejim haline gelmesi Orta Doğu güvenliği için bir kabus olacaktır.

Türkiye halkının demokrasilerini tekrar ayağa kaldırmak için Avrupalı müttefikleri ve ABD’nin desteklerine ihtiyaçları var. Türkiye 1950’de NATO’ya girebilmek için gerçek manada çok partili seçimleri başlattı. NATO, üyeliğinin gereği olarak Türkiye’nin ittifakın demokratik normlarına sadik kalmasını talep edebilir ve etmelidir.

Türkiye’nin demokrasi yolunda yaşadığı geriye gidişi tersine çevirmek için iki önemli konuda girişime ihtiyaç var.

Birincisi, toplumun tüm kesimlerinin katkısıyla, uluslararası hukuki ve insani normları gözetecek şekilde ve batının başarılı uzun vadeli demokrasilerinden alınan derslerden istifade edilen demokratik bir süreçle yeni bir sivil anayasa geliştirilmelidir.

İkincisi, demokratik ve çoğulcu değerleri tartışan ve kritik düşünmeyi teşvik eden bir eğitim müfredatı geliştirilmelidir. Her öğrenci, devlet gücünün bireysel haklarla dengelenmesinin, güçler ayrımının, bağımsız yargının, özgür basının önemini, aşırı milliyetçilik, dinin siyasallaştırılması ve devletin ya da herhangi bir liderinin kutsallaştırılmasının tehlikelerini öğrenmelidir.

Fakat, bunlar yapılmadan evvel Türk hükümetinin kendi halkına yönelik baskı ve hak ihlallerine son vermesi ve mağdur edilen vatandaşların haklarını telafi etmesi gerekiyor.

İhtimal, Türkiye’nin dünyada parmakla gösterilen bir demokrasi haline geldiğini görmeye ömrüm vefa etmeyecek ama niyazım odur ki şu an içinde bulunduğu otoriterlik girdabından çok geç olmadan kurtulsun.

[M.Fethullah Gülen] 15.5.2017 [Washington Post]

Erdoğan rejimi ve radikal İslamcı Komintern [Akif Umut Avaz]

Erdoğan’ın dikta yönetimi altındaki Türkiye, gün be gün daha da tehlikeli sulara doğru hızla yol alıyor. Erdoğan rejimi, içerideki siyasal İslamcı radikalleşmeye paralel olarak yeni yol arkadaşlarını da dünyadaki radikal İslamcı unsurlar arasından belirliyor. Öyle ki Erdoğan rejimi hakkında yakında, bir zamanlar İran rejimi için kullanılan, “radikal İslamcı örgütlerin Komintern’i” yakıştırması yapılırsa kimse şaşırmasın.

Son dönemde yaşananları gözünüzün önüne şöyle bir getirdiğinizde, şüphesiz ki meramımız daha iyi anlaşılacaktır. Erdoğan ve ailesinin, el-Kaide terör örgütünün finansörlerine dair BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) listesinde yer aldığı dönemde, Suudi işadamı Yasin el-Kadı ile gizliden ne kadar yakın ilişkiler içerisinde olduğu, 17/25 Aralık 2013 tarihinde patlak veren büyük rüşvet ve yolsuzluk skandalı sırasında tüm çıplaklığıyla ortaya saçılmıştı.

PARAVANLARI SÖZDE İNSANİ YARDIM ÖRGÜTLERİ

Yaşanan gelişmeler, Erdoğan’ın radikal İslamcı terör örgütleri ile olan doğrudan ya da dolaylı ilişkilerinin el-Kadı ile sınırlı olmadığını gösterir nitelikte. Erdoğan rejiminin, tıpkı bir zamanlar İran’ın radikal İslamcı örgütlere destek için düzinelerce sözde insanî yardım örgütünü kullanması gibi, faaliyetlerini perdeleme amaçlı olarak İHH gibi netameli radikal İslamcı yardım kuruluşlarını kullanan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) orkestrasyonunda Suriye ve Irak’taki radikal terör örgütlerine binlerce tır dolusu silah ve mühimmat taşıdığını dünyada artık bilmeyen yok. Belki de bundan olsa gerek, Erdoğan rejiminin uluslararası radikal İslamcı örgütlerle ilişkilerinde düne göre bugün daha farklı bir siyaset güttüğü görülüyor.

Siyasi karakteri tüm dünyada daha iyi anlaşıldıkça, Erdoğan dikta rejimi iki şeyi daha görünür şekilde yapma temayülü gösteriyor. Bir taraftan, Batı ve Batı merkezli uluslararası örgütlerle olan on yıllara dayalı ilişkiler sistematiğini bozuyor. Diğer taraftan ise radikal İslamcı örgütlerle olan alengirli ilişkilerini daha pervasız ve görünür hale getiriyor. Erdoğan rejiminin kendisine olan güveni arttıkça bu konudaki bugünkü pervasızlığının daha da artması beklenebilir.

TÜRKİYE’DE KARAMAN, ARAP DÜNYASINDA KARDAVİ

Güzelim İslam dinini Erdoğan’ın siyasal İslamcı yoz siyaseti uğruna istismar eden Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in, halen “El Kaide’yi Finanse Eden Kişiler”e dair BMGK’nın yaptırım listesinde yer alan Irak Müslüman Alimler Heyeti Genel Sekreteri Müsenna Haris ed-Dari ile açıktan görüşmesi de, mutlaka, bahsini ettiğimiz bu pervasızlıkla ilişkili. Tartışmalı kişiliğiyle bilinen Görmez, belli ki, el-Kaide ve Taliban’ın finansörleriyle açıktan görüşmek suretiyle, zaten zihniyet akrabalığı içerisinde bulunduğu bu radikal İslamcı gruplarla yakınlığını gizleme ihtiyacı bile duymuyor artık. Görmez’in ed-Dari’ye ‘sizi yeterince tanıyorum’ demesi, çalışma ve çabalarını ‘takdirle karşıladığını’ ve bu çabalara saygısını ifade etmesi de cabası.

El-Kaide’ye ve Taliban’a desteği, sonradan ortaya çıkan IŞİD’e ise ‘biat’ derecesinde bağlılığı ile bilinen Hizb-i İslami lideri Gülbeddin Hikmetyar’ın, 2003’ten bu yana bulunduğu BMGK’nin terör listesinden çıkarılır çıkarılmaz, Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye’deki terör listesinden çıkarılmasını da burada not etmeliyiz. Şiddet ve terörle uzaktan yakından alakası olmayan siyasi veya sosyal irili ufaklı muhaliflerini anında terör listesine alıp yüzbinlerce insanı işinden gücünden eden, mal varlıklarına el koyan, on binlercesini hukuksuz ve keyfi bir şekilde hapse tıkan harami bir terör rejimi için doğrusu göz yaşartıcı bir hassasiyet ve çabukluk…

EZİLMİŞLİK DUYGUSU, YOKSULLUK VE CEHALET ERDOĞAN’A YARIYOR

Tıpkı Humeyni’nin İslam dünyasının liderliği ve hamiliğine soyunma sevdası ve bu uğurda dünyanın dört bir bucağındaki radikal İslamcı hareketlere destek verip kucak açması gibi, hırsızlığına, rüşvetçiliğine, gaspçılığına, zalimliğine, yalancılığına ve müfteriliğine bakmaksızın benzer bir role soyunarak Halifelik rüyasının peşinde koşan Erdoğan da Humeyni rejimi ile benzer bir yolu izliyor. 1,5 milyarlık İslam dünyasında, o dönem ağırlıklı olarak, topu topu 100-120 milyonluk Şiiliğe hitap eden, tüm çabalarına rağmen mezhep bariyerini aşmakta güçlük çeken Humeyni’nin aksine Erdoğan’ın önünde daha güçlü bir potansiyel bulunuyor. İslam coğrafyasını kasıp kavuran ezilmişlik duygusu, yoksulluk ve cehaletin körüklediği fanatizm Erdoğan’ın şansını büyütüyor. Erdoğan da insafsız zulmünü ve tescilli hırsızlıklarını yüzüne vurmayacak böyle bir dünyaya liderlik için Türkiye’nin yüzlerce yıllık yönelim ve birikimlerini berheva etmekten çekinmiyor.

Erdoğan’a bu amaçla yurtiçinde ve yurtdışında yardıma koşan siyasal İslamcı figürlerin ise haddi hesabı bulunmuyor. Mesela, radikal fikirleri ile bilinen ve kıymeti kendinden menkul “Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı” unvanını kullanan Yusuf el-Kardavi, geniş Sünni Arap coğrafyasında, İslam dinini Erdoğan’ın yoz siyasal İslamcı ideolojisinin ahlaksızca istismar malzemesi yapan Hayrettin Karaman’ın Türkiye’de üslendiği tiksindirici rolü üstlenmiş bulunuyor. 10’dan fazla Arap ülkesinden gelmiş görüntüsü altında “İslam alimleri”nin katılımıyla İstanbul’da düzenlenen “Teşekkürler Türkiye” gibi programlarda sahne alan Kardavi gibi radikal İslamcı isimler, sürekli ve sistematik olarak, Erdoğan’a koşulsuz desteklerini ifade ediyorlar.

SİVİL TOPLUMA KIRMIZI, RADİKAL İSLAMCI ÖRGÜTLERE YEŞİL IŞIK

Geçtiğimiz Cumartesi sabahı, Erdoğanist gençlik örgütlerinden Anadolu Gençlik Derneği (AGD) ve Milli Gençlik Vakfı (MGV) tarafından Ayasofya’nın açılması talebiyle organize edilen sabah namazını Mescid-i Aksa İmamı diye duyurulan Mohammed Ali El Abbasi’nin kıldırması, duayı ise Suriyeli Alimler Birliği Başkanı Şeyh Usame Er Rifai’nin yapmasının da bu açıdan bir anlamı bulunuyor.

Dünyada eğitim, barış ve diyalog çabaları ile bilinen ve bugüne kadar tek bir şiddet hadisesine karışmamış Hizmet Hareketi’ne alçakça “terör örgütü” iftirası atarak, iplerini ele geçirdiği devletin tüm zorlayıcı unsurlarını Hizmet’in masum mensuplarına karşı soykırım boyutlarına ulaşan sistematik zulüm için seferber eden Erdoğan, adı terör ve şiddetle, sapkınlık ve suçla anılan radikal İslamcı gruplara ve isimlere ise, alabildiğine kucak açıyor.

En sivil sosyal faaliyetlere bile ‘güvenlik’ ve ‘OHAL’ gerekçesiyle izin vermeyen, faaliyette ısrar edenlerin üzerine yüzlerce polisi saldırtan Erdoğan rejimi, bugün hapisteki militanlarını tek tek saldığı, “domuz bağı” diye bilinen insanlık dışı işkence yöntemlerini ise polis merkezlerinde sistematik şekilde uygulamaya koyduğu radikal dinci terör örgütü Hizbullah’ın kılık değiştirmiş hali olan HüdaPar’ın on binlerce insanla mitingler yapmasına ise destek oluyor.

Öte yandan, her ne zaman ABD veya Rusya’ya gidecek olsa göstermelik operasyonlar düzenlettiği IŞİD ve el-Kaide militanlarını üç-beş gün sonra arka kapıdan salarken, bu örgütlere sahici operasyon yapan güvenlik görevlilerine ise “vatan haini” muamelesini layık görüyor. Aynı Erdoğan, Türkiye’de yüzlerce terör eylemine adı karışmış İBDA-C’nin ve el-Kaide uzantısı Tahşiye liderlerini serbest bırakmakla kalmayıp bağrına basıyor. Bu terör örgütlerine operasyonda yer almış adli ve kolluk mercilerinden ise, adeta intikam alıp, hepsini hapse tıkmış durumda.

BİR SAPIĞIN FİKİRLERİYLE ON BİNLERCE GENÇ ENDOKTRİNE EDİLİYOR

Bunları yapan Erdoğan, “6 yaşındaki kız çocuğuyla evlenilebilir” diye fetva veren bir sapık olan Nureddin Yıldız’la yakın ilişkiler geliştirmekten kaçınmıyor. Radikal fikirlerinden etkilenerek Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrei Karlov’u katleden militana mentörlük yapan Nureddin Yıldız gibi, tüm diğer radikal İslamcı isimler de el üstünde tutuluyor. Bu tür isimlere, AKP ve Erdoğan ailesi ile ilintili tüm örgüt ve kuruluşlarda konferans üzerine konferanslar verdiriliyor.

Pek çok uluslararası radikal İslamcı terör örgütü ile temas ve ilişkilerini İHH, İmkân-Der ve son zamanlarda sayıları pıtırcık gibi artan benzeri sivil görünümlü operatif örgütler üzerinden yürüten Erdoğan rejimi, bu tür örgütlerin bir kısmıyla ilişkilerini de demokrasi değerlerine karşı açıktan Cihad ilan eden Nurettin Yıldız üzerinden yürütüyor.

Erdoğan ailesinin el üstünde tuttuğu Nurettin Yıldız’ın, Hindistan, İngiltere ve Kanada’nın terör listesinde yer alan Hint asıllı radikal İslamcı Zakir Naik ve Ahrar el-Şam’ın öldürülen lideri Ebu Abdullah el-Hamavi ile gerçekleştirdiği görüşmelerin Erdoğan’dan bağımsız olduğu düşünülemez. Demokrasiyi “kâfir işi” gören, düşman olarak gördüğü Hizmet Hareketi mensuplarının asılmasını, ellerinin kesilmesini isteyen Nurettin Yıldız’ın bu görüşlerinin Erdoğan rejimi ve bizzat Erdoğan ailesi tarafından on binlerce gencin radikal İslamcı fikirlerle endoktrinasyonunda kullanılması anlatmaya çalıştığımız fotoğrafla tam bir bütünlük arz ediyor.

BATILI ŞEHİRLERİ VURAN TERÖR TESADÜF MÜ, SENKRONİZE Mİ?

Erdoğan rejimi altındaki Türkiye, maalesef bir zamanlar İran’ın olduğu gibi, hızla uluslararası radikal İslamcı örgütlerin ve uluslararası radikal İslamcı terörün koordine edildiği bir merkez haline geliyor. Erdoğan, her ne zaman Avrupa ülkelerine “Siz böyle davranmaya devam ederseniz, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, Batılı, güvenle, huzurla sokağa adım atamaz,” gibi sözler etse, hemen akabinde, Avrupa şehirlerinde bombaların patlaması, kanlı terör saldırıların gelmesi artık tesadüften öte bir senkronizasyon meselesi olarak görülüyor.

Brüksel, Stockholm ve St. Petersburg saldırılarına adı karışan radikal İslamcı teröristlerin hepsinin yolunun bir şekilde Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’den geçmiş olması, bu konudaki şüpheleri güçlendiriyor. Doğrusu, vakti zamanında Humeyni rejiminin milyarlarca dolar harcamak pahasına başaramadığını Erdoğan rejimi başarmış gibi gözüküyor.

Erdoğan rejimi, bir taraftan, muazzam kirli parasıyla bazı İslam ülkelerindeki yoz rejimlere adam kaçırma dahil, tüm kirli işlerini gördürebiliyor. Diğer taraftan ise, IŞİD’den el-Kaide’ye, Hamas’tan Hizbullah’a, Taliban ve Hizb-i İslami’den Özbek menşeli Katibat el-Tevhid’e varıncaya kadar pek çok radikal İslamcı örgüt üzerinden uluslararası kirli operasyonlar yapma kapasitesine ulaşmış görünüyor. Erdoğan rejiminin, kokusu ve korkusu hızla dünyaya yayılan devasa bir terör imparatorluğu üzerinde oturduğuna dair yaygın görüş, her geçen gün güç kazanıyor.

OL MAHİLER Kİ DERYA İÇREDİR DERYAYI BİLMEZLER

Türkiye halkı ise, “ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” hesabı neye alet edildiklerinin ve kendilerini yakında ne tür felaketlerin beklediğinin pek farkında olmasa da, dünya kamuoyu neyle karşı karşıya olduklarının son derece farkında. Çünkü, bu konuda hem el-Kaide’nin terör imparatorluğu, hem de 1979 Devrimi sonrası İran’ın nasıl hızla uluslararası radikal İslamcı terörün koordine ve komuta edildiği bir merkezi ve adeta radikal İslamcı örgütlerin bir Komintern’i haline geldiğine dair çok acı tecrübeleri bulunuyor.

Bir zamanların Sovyetler Birliği (SSCB), nasıl ki aldığı yıkıcı kararları Komintern üzerinden, bu oluşuma üye dünyanın her tarafındaki tüm Komunist örgütlere talimat olarak verebiliyor idiyse, devrim sonrası İran da benzerini Kum merkezli olarak radikal İslamcı örgütler üzerinden kısmen yapabilmişti. Belli ki Erdoğan rejimi de, İran’ın 1980-1990’lı yıllar boyunca yapmaya çalıştığını bugün çok daha kapsamlı ve çok daha sistematik bir şekilde yapma arayışı içerisinde.

İran’ın, aralarında eski başbakan ve bakanların da dahil olduğu onlarca rejim muhalifini yurtdışında suikastla ortadan kaldırmaktan, Filipinler’den Arjantin’e, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan terör saldırılarında mobilize edebildiği bir uluslararası terör networkünü Kum şehrinden kumanda ettiği söyleniyordu. Bu yapının Komintern’i çağrıştırdığı söyleyenler de vardı. İran’ın devrim ve rejimi yaymak amacıyla peşinde olduğu bu etkinin ana kaynağının radikal İslamcı örgütlere ve İslamcı muhalif gruplara yaptığı maddî yardım, tahrip edici teknikler konusunda verdiği eğitim ve ideolojik destek olduğu ileri sürülüyordu.

İran bu faaliyetlerini, resmi makamlardan ve resmi kanallardan ziyade, devletle ilintili ama devlet dışıymış gibi gözüken yapılar üzerinden sürdürüyordu. Bu açıdan Tahran, tıpkı bugün Erdoğan diktası altındaki Türkiye’de olduğu gibi, Mindanao’dan Bosna’ya, Tacikistan’dan Cezayir’e varıncaya kadar tüm dünyadaki radikal İslamcı örgütlerin temsilcilerinin sık sık uğradığı, destek ve talimat aldığı bir merkez haline gelmişti.

ERDOĞAN’IN RADİKAL İSLAMCI KOMİNTERN’İ

Tabii, bu faaliyetlerin farkında olan uluslararası güçler de bazı karşı önlemler almakta gecikmemişti. Bu tedbirlere rağmen, İran’ın izlediği bu yıkıcı politikanın etkisi Şii grupları aşacak bir boyuta ulaşmayı başarmıştı. O dönem İran’ın özellikle Sünni gruplarda bu etkiyi oluşturmasında, tıpkı Erdoğan’ın yıllardır yaptığı gibi, Filistin sorununun istismarının, hep retorik düzeyde bıraksa da, İsrail karşıtı sert söylemlerinin büyük katkısı olmuştu.

Muhammed Muhaddesin, İran’ın üzerine oturduğu uluslararası radikal İslamcı terör networkünü “Kalbi Tahran’da olan bir ahtapota’ benzetmişti. Dün Humeyni’nin ayetullahlarının, hüccetullahlarının uluslararası düzeyde yapmaya çalıştığını bugün Erdoğanist siyasal İslamcı gruplar Türkiye için yapıyor. Erdoğan’ın orkestrasyonunda uluslararası radikal İslamcı teröristlerin hamiliğine soyunan bu gruplar, temasa geçtikleri radikal İslamcı örgütlerin eğitim ve finansmanına yardımcı olarak radikal İslâmcı şiddet ve terör örgütlerinin Komintern’ini İstanbul’a taşımış gibi görünüyorlar.

İslam dünyasında geniş kitleleri din adına fanatizme iten ezilmişlik ve aşağılık kompleksi, yaygın yoksulluk ve kesif cehalet ise Erdoğan ve siyasal İslamcı yandaşlarının bu yöndeki çabalarını bir hayli kolaylaştırıyor.

[Akif Umut Avaz] 16.5.2017 [TR724]

Hayır: Blok değil platform [Celal Sakallıoğlu]

Başkanlık sistemi geldi. Artık kralları bile kıskandıracak yetkilere sahip bir Reis’imiz var ve bizi o yönetecek. Sistem, O bizi yönetirken kimse Onu rahatsız etmesin diye tasarlandı. Reis, vekilleri kendi elleriyle sıraya koyup seçtirecek ve Meclis’i, sadık adamlarıyla dolduracak. Yüksek yargının bir kısmını bizzat seçecek bir kısmını da Meclis’teki adamlarına seçtirerek daha uyumlu hale getirecek. Belki sonra çay toplama falan da gidecekler. Kabineyi Meclis dışından, teknokratlardan atayacak ve seçmene eyvallahı olmayan bu kişiler Reis’in sadık bürokratları olacak. Yine de rahatsız eden olursa Reis, anında ferman (bkz. KHK) çıkararak memleketin dirlik-düzenliğini sağlayacak. Meclis’in, (milli irade?) yanlış yollara saptığını görürse onu da evlatlıktan reddedecek ve yerine daha düzgün bir Meclis getirerek milli iradenin gerçekte kim olduğunu gösterecek.

İnanmakta zorlansak da, söylediklerim buz gibi gerçek.

O halde buraya kadar mı, bitti mi her şey?

Hayır. Zira siyaset en köşeli parantezleri bile açan bir oyundur. Gerçek, hep yapım aşamasındadır ve sürekli değişerek bizi şaşırtır. Kimsenin tebası olmadan onurlu vatandaşlar olarak yaşamak istiyorsak, bunun yolu farklı ve özgürlükçü bir gerçeklik inşa etmekten geçiyor. Bugün hayranlıkla baktığımız memleketler bunu elleriyle inşa ettiler, biz de öyle yapacağız. Zaten bilinen başka bir yolu da yok.

Evet, oyun hileli, saha da düz değil. Hele bu son değişiklikten sonra, muhalefet sürekli yokuş tırmanmak zorunda. Yüksek yargıdan kitle iletişim araçlarına, sivil toplumdan inanç ve ibadet alanlarına kadar seçimleri etkileyecek hemen her şey iktidarın kontrolünde. Ama! Oldukça moral bozucu görünen bu vaziyet -her kriz gibi- çıkış umudunu da içinde barındırıyor. Denetlenmeyen bir iktidar var; Janus yüzlü bir iktidar. Bir yandan engelsizce programını uygularken diğer yandan kaçınılmaz olarak yozlaşıyor. Artık bahane de yok; bundan sonra her şey, günahıyla sevabıyla iktidarın performans hanesine yazılacak.

MUHALEFETİN PERFORMANSI

Muhalefetin performansı da -en az- iktidar kadar belitleyici olacak. Bu, iktidar bloğunda olmayanların kendi içinde varacağı uzlaşmaya bağlı. Evet, anahtar kelime uzlaşma! Blok değil, beton değil, mozaikten bahsediyoruz! Ya da ebru. Adına ne dersek diyelim onurlu bir gelecek muhalif grupların bir takım siyasal değerler üzerinde uzlaşmasına bağlı. Zaman, ideolojik bağnazlıkları bir kenara bırakıp bu bataktan nasıl çıkacağımızı müzakere etme zamanı. Müzakerenin olmazsa olmazı ise gizli kapaklı taktiklerle, gölge oyunlarıyla değil, kamuya açık şeffaf bir şekilde yapılması. Kimsenin siyasi duruşundan vazgeçmediği ancak ortak bir çözüm arayışı için diyaloga geçtiğimiz böyle bir müzakerenin gündemi belirleme gücü ve pozitif enerjisi karşısında muhtemelen epey şaşıracağız.

Bir çeşit değerler koalisyonu aslında bahsettiğim; muhtevasını birlikte tayin edeceğimiz bir koalisyon. Partiler, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri, düşünürler vs. bir araya gelip böyle bir müzakereyi başlatabilirlerse hem seçim sürecinde kullanılacak bir platforma hem de iktidar olma durumunda ülkenin nasıl yönetileceğine dair bir klavuza sahip olacağız. Muhtemelen ilk aşmamız gereken şey korku duvarı. Başarabilirsek, demokrasimizi olgunlaştırmış ve müzakereci/katılımcı demokrasi ligine yükselmiş olacağız. Ve bunu başarmak zorundayız, zira mevcut durumdan tek çıkış, “sağ-muhafazakar-izolasyoncu” siyaseti dengeleyecek bir koalisyonla mümkün. Yeni bir siyasal kimlikten bahsetmiyorum; herkesin kendi kalarak ortak çözüm iradesi gösterdiği uzlaşmacı bir siyasal tavırdan ve bu tavırla işletilecek bir müzakere platformundan bahsediyorum.

CHP LİDERLİK EDEBİLİR Mİ?

Hali hazırda böyle bir platformun önderliğini ancak CHP yapabilir. CHP’nin destek vermediği bir platformun başarı şansı yoktur. Ancak bu durumda CHP’nin de başarı şansı olmayacaktır. CHP partizan kimliğini “az geriye çekerek” bir inisiyatif başlatır ve siyasi yelpazede durduğu yerin sağına ve soluna temas ederek şeffaf bir tartışma başlatırsa müzakerenin eşik enerjisi verilmiş olur. Müzakere masası hem amip gibi bölünüp duran ve iktidar ümidi kalmamış sol-seküler geleneğe hem de AKP’nin “din ü millet” istismarı karşısında yeni bir yol arayan milliyetçi/muhafazakar geleneğe açık olmalıdır. Bu masanın belki de tek ortak noktası özgürlük ve insan onuruna yapılan vurgu olacaktır. Olsun! Bizi kurtaracak olan da muhtemelen budur.

İhtimal ki bu müzakere, bir yandan bu toprakların manevi değerlerine soldan bir okuma getirerek sol yanı (vicdanı?) güçlü bir dindarlık modelinin oluşmasına ön ayak olacak, diğer yandan katı laikçi çevreler daha özgürlükçü bir sekülerizme doğru hareketleneceklerdir. Bunun hesap edilmiş bir öngörüden çok bir umut, bir temenni olduğunu teslim etmeliyim. Zaten umut yoksa neden yola çıkalım ki? Adına illa ki sol diyeceksek bu “yeni sol”, sosyalistlerden milliyetçilere, Atatürkçülerden Kürtlere, cami cemaatinden LGBT gruplarına uzanan geniş bir yelpazeye sahip olacak ve özgürlük arayan herkese kapısı ve müzakere masası açık olacaktır. Olsa ne güzel olur!

Bunun kolay bir şey olmadığının farkındayım. Tarihsel bagajlar, yıkılmaz önyargılar, çatışan yaşam tarzları vs. hepsi var ve hepsi gerçek. Ancak hemen her şeyimizi istismar ederek tüketen bir iktidardan kurtulmanın belki de tek yolu “bizi” yeniden düşünmek; yine laik, yine dindar, yine Alevi yine Kürt, yine sağcı, yine solcu ama hep “biz” olarak.

[Celal Sakallıoğlu] 16.5.2017 [TR724]

Dünün ‘günahları’ bugün mübah mı? [Kemal Ay]

Ergenekon ve Balyoz duruşmaları sırasında ‘Cemaat medyası’ olarak bilinen kurumlara yöneltilen eleştirileri şöyle bir sıralayalım:
  1. Savcı iddianamelerini, sanki hüküm verilmiş gibi yazıyorlar, konuşuyorlar.
  2. Henüz örgütle ilgili bir karar olmadığı hâlde ‘Ergenekon Terör Örgütü’ ifadesini kullanıyorlar.
  3. Gizli tanıkların veya güvenilmez kimselerin savcılık ifadelerini haberleştiriyorlar.
  4. Herkese ‘Ergenekoncu’ yaftası vurarak, sağlıklı tartışma zeminini bitiriyorlar.
  5. Bu davalar eliyle ülkenin kurumlarının (özellikle de TSK’nın) altını oyuyorlar.
  6. Sivillere, gazetecilere ‘terörist’ damgası yapıştırarak itibarsızlaştırıyorlar.
  7. Karşıt görüşe, zanlıların savunmalarına hiç yer vermiyorlar.
  8. Ergenekon adında bir çuval icat edip, hoşlarına gitmeyen kimseleri o çuvala atıyorlar.
  9. AKP’nin ekmeğine yağ sürüyorlar.
Belki daha fazla eleştiri vardır. Ancak bunları makul de bulduğum için buraya aldım. Bir gazetenin belirli bir hukukî soruşturmaya ‘sahip çıkması’ gazetecilik açısından ‘suç’ değil. Ancak ölçü kaçarsa, etik olup olmadığını tartışmak gerekebilir.

Peki, o gün ‘Cemaat medyası’nı eleştirenler, bugün neler yapıyor? Meşhur ‘FETÖ’ soruşturmaları medyada nasıl ele alınıyor?

Eleştiri maddelerinin karşılıklarına bir bakalım isterseniz.
  1. Gazetecilik yapanlar bilir, haberin uygun yerlerine ‘iddia edildi’, ‘iddiasına göre’ gibi ifadeler serpiştirerek ‘etik dersinden’ geçebilirsiniz. Ancak aslında gazeteciliğin, ortadaki bu ‘iddiaları’ soruşturup, boşluklarını, yanlışlarını, tutarsızlıklarını ortaya çıkarmak olduğunu es geçmiş olursunuz. Google’a girip ‘FETÖ’ haberlerini aratıp T24, Cumhuriyet, BirGün, Evrensel, Diken ve daha bir sürü mecrada çıkanları okusanız, ne dediğimi daha iyi anlarsınız. Madem ortada bir kabahat var, dün de kabahat, bugün de.
  2. Ergenekon davası sürerken, basın savcıları gazeteleri tek tek inceleyip Ergenekon’la ilgili haberlerin önemli bir kısmına dava açardı. Bendeniz de Ergenekon sürecinde haber yaptığım için ufak tefek birkaç davada yargılandım (Büşra Erdal mesela o dönemde Ağır Ceza’da yargılanmıştı). Bu davaların bazıları ‘Ergenekon Terör Örgütü’ ifadesinin ‘iddia edilen’ kalıbı olmaksızın kullanılmasıyla ilgiliydi. Zira ortada henüz Yargıtay’ca onanmış böyle bir örgüt yoktu. Haklı bir itirazdı. Oysa bugün ‘FETÖ’ deme konusunda pek kimsenin çekincesi kalmamış görünüyor. (Gerçi Türkiye şartlarını düşününce Yargıtay’ca onansa bile kimseye bir şey dememek lazım! Yargıtay dairesi dağılır, davalar kumpas olur, maazallah!)
  3. Daha dün Sözcü Gazetesi’nde hapisteki bir mafya babasına dayandırılarak yazılmış bir ‘haber’ vardı. Bu haberi sağına soluna bakmadan, ‘satar’ düşüncesiyle başka gazeteler de alıntıladı. Güya Cemaat 2005’te bu zat-ı muhtereme ‘Gel bizim mafyamız ol’ demiş. Hrant Dink’i de Cemaat öldürtmüş. O zaman ben de gidip savcılığa, ‘Sözcü Gazetesi’ni Adil Öksüz kurdu’ desem, onu da haber yapacak mısınız? Eğer olabiliyorsa, BİMER’e CİMER’e yazayım hemen.
  4. Herkese ‘FETÖ’cü demek hususunda, Allah var, yandaş medya kadar ‘yüzsüz’ değil muhalif medya. Gelgelelim, mesela Cumhuriyet Gazetesi kendi arkadaşlarını hapse attıranların ‘FETÖ’cü olduğu konusunda ısrarcı. Bir de durup durup ‘Şu zaten FETÖ’cüydü, efendim bunun FETÖ’cülüğü tescilli, biz FETÖ’yle mücadele ederken bunlar kol kolaydı’ diyenler var… ‘İktidar ‘FETÖ’ diyerek acayip güçlü olsun, herkesi yutsun ama bize dokunmasın!’ diyorsunuz ama bu muhakemeyle ormanda çok yaşayamazsınız, benden söylemesi…
  5. Ergenekon ve Balyoz davalarının TSK’nın itibarını yerle bir ettiğini yazmayana eskiden Doğan Medya’da (o zamanlar muhalifti) kız vermezlerdi. TSK’nın darbeciliği dillere destandır, tarihi ortada. Ancak gerçekten de Ergenekon ve Balyoz sürecinde hem TSK’nın hem de yargının saygınlığına dikkat edilebilir, bazı yasaların bazı meslekleri (mesela İlhan Cihaner meselesi) koruma altına alması konusunda uzlaşılabilirdi. Zira demokrasi, biraz da kurumların sağlıklı işlemesiyle ayakta kalan bir şey. Fakat bugün ‘FETÖ’ bahanesiyle devlet kurumları öyle bir iğdiş edildi ki, toparlayabilene aşk olsun! Dün eleştirenler, bugün aynını yapıyor.
  6. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların ‘terör örgütü’ gibi ciddi bir ithamda bulunurken, bilhassa siviller konusunda daha hassas davranması gerekliydi. Medyanın da bu konuda daha dikkatli olması lazımdı. Oysa bugün gelinen noktada, muhalifler iktidara şöyle sesleniyor: ‘Tayyip Babaaaa! Şunların teröristliğini iyice pekiştir! Aman gazeteci de olsalar salıverme sakın!’ İktidar ‘mahrem imamlar’ diye bir kavram icat ediyor, bu yafta altında binlerce kişiyi topluyor, muhalif medyada bir kişi de ‘Kardeşim nedir bu mahrem imam? Var mı gerçekten böyle bir şey?’ diye merak etmiyor.
  7. Ergenekon konusunda medyanın ‘kutuplaşması’ yanlıştı. Her görüşe açık olunmalıydı. Amenna. Allah var, ‘FETÖ’ konusunda karşıt görüşte çok insan var, yazıp çiziyorlar. Gene de ama ‘FETÖ’ diye bir terör örgütü olamayacağına inanan, bunu ifade eden insanların çoğu ya yurt dışında ya da şu anda hapiste. Geri kalansa, ‘Tamam bir FETÖ var ama herkes FETÖ değil’ diyerek ortada buluşmaya çalışıyor. Sanıkların savunmalarına yer veren, iddiaların boşluklarına yer veren ise çok çok az. Savcıların yazdıkları kurmaca metinler, hâlâ ‘itibar’ görüyor bazı mahfillerde.
  8. FETÖ’ çuvalına sığdırılamayacak insan yok muhtemelen. Cumhuriyet yazarı Hikmet Çetinkaya bile bir şekilde ‘FETÖ’ye destekten gözaltına alındı. İnsanların çıkıp ‘Ben FETÖ’yle mücadele ediyordum, nasıl beni bunla itham edersiniz?’ demeleri kâr etmiyor. Nasılsa savcılar bir tweet buluyor, herhangi bir eylemle onu bağdaştırıyor ve ‘subliminal mesaj’ deyip sizi içeri atabiliyor. Sevmediğiniz insanların Twitter adreslerini iyi takip edin, illa ki içeri attırabileceğiniz malzeme vardır!
  9. Yukarıda azıcık bahsettim, iktidar bürokrasiyi kendi lehine kırıp parçalarken de, gücüne güç katacak yasalar yaparken de, muhalefet üzerinde değnek kırarken de hep aynı bahaneyi kullanıyor: ‘FETÖ’. Siz, Cemaat’i sevmediğiniz için (ki sevmek zorunda değilsiniz, anlaşılır bir şey bu) buna itiraz etmiyorsunuz. ‘Sarı ineği versek n’olacak ki?’ deyip geçiştiriyorsunuz. Hatta bazen iktidardan bile daha ileri gidip Cemaat’e olan nefretinizi, kişileri hapiste tutmak için kusuyorsunuz (21 gazetecinin tahliye edilip tekrar tutuklandığı günü hatırlayın). Hâl böyle olunca iktidar bu oyuncağı sonuna kadar kullanıyor. Tıpkı Ergenekon ve Balyoz davalarını kendi lehine kullanıp sonra da peçete gibi buruşturup attığı gibi. Bir nevi, siz de AKP’nin ekmeğine yağ sürüyorsunuz yani, hatırlatmış olayım.
Gezi Parkı olaylarına kadar AKP’nin bütün bu ‘muhalifleri sindirme’ operasyonlarının arkasında ‘Cemaat’ olduğu yazıldı durdu. Aslında AKP masumdu, Cemaat onu kandırmıştı güya. Gelinen noktada, denklemde Cemaat yok ancak ‘muhalifleri sindirme’ mekanizması bin katına çıkmış zulümle işliyor. O gün belli ki Erdoğan’ın talepleri ‘yasaların müsaade ettiği ölçüde’ yerine getirilmiş, bugün Anayasa askıda, ülke KHK’larla yönetiliyor…

Medya eleştirilerinin Türkiye’de medyayı ‘düzelteceğine’ dair bir umudum yok. Türkiye medyasının çok daha büyük yapısal problemleri var. Merhamet ve vicdan gibi meselelerin de ‘sübjektif’ olduğunu düşünüyorum. Daha ‘objektif’ olan şey belli: Bu mesleğin evrensel ilkeleri var. Hakkaniyet dediğimiz bir ölçü var.

Herkes kendi evinin önünü süpürürse, sokağı temiz tutabiliriz belki.

[Kemal Ay] 16.5.2017 [TR724]

Açtırmasınlar kutuyu [Tarık Toros]

Bugün gazetesinde yazarken, 2010 senesiydi sanırım, “Yandaşı yazanlar yoldaşı niye atlıyor?” diye sorup, anlatmıştım. TRT’de iş yapan yoldaşları, candaşları, isim isim, şirket şirket ortaya koymuştum. Medya mahallesi böyledir. Yandaşlıkta tarih yazar, sonra bir şamar oğlanı bulur, sıkılmadan tüm suçu oraya yükler. Esasen bugün, egemenlerin ikiyüzlülüğünden daha mühim olan da budur. Çünkü, algıyı oluşturma olayı medyanın sırtındadır.

GAZETECİLİK BİTMİŞTİR

Misal, eski darbe soruşturmalarında “telefon dinleme delil değil” manşet atanlar, şimdi ByLock mesajlaşma programını örgütsel kanıt olarak pazarlıyor. Misal, Doğan Medya Grubu’nun Ankara temsilcileri tutuklu. Onu kurtarmak için dosyadaki hukuksal tutarsızlıkları çok detaylı olarak işliyorlar. Lakin aynı tutarsızlıklarla on binlerce başka tutukluyu linç ediyorlar. Üstelik bunu aynı gazete sayfalarında utanmadan yapıyorlar. Birileri siyaseti bitirdi, bunlarda gazeteciliği. Egemenler, devran döndüğünde yargılanacağını biliyor, bunlar da bir daha gazetecilik yapamayacaklarının farkında. Ya birlikte çıkacaklar, ya da birlikte batacaklar. Üçüncü yol kalmadı.

YILANLAR, SIRTLANLAR…

Egemenlerin medyadaki tetikçilerinden çekinecek bir şey yok. Onların zaten alnında böyle yazıyor. Yılanın işi sokmak. Tabiatının gereğini yapıyor. Asıl dikkat edilmesi gerekenler, gazeteci görünümlü sırtlanlar. Bu sırtlanlar, yılanlardan daha kinci ve tehlikeli. Gidişata engel gördükleri herkesin tutuklanmasını değil, ölmesini istiyorlar. “Öleceksin, ölmelisin” diyemedikleri için “infaz çağrısı” yapamıyorlar belki ama gayeleri, zindanları mezar yapmak! Ellerinden kaçırdıklarını ise itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar ki kendi foyaları ortaya çıkmasın. Bunların muhbirlikleri de yeni değil, tescilli sabıkalılar.

KARA LİSTEDE OLAN YANIYOR

Ülkede daha tuhaf şeyler de olmuyor değil. Mesela, kocası beyefendinin uçağında, karısı açlık grevi eyleminden canlı bildiriyor. Masum eleştirel bir tweet’ten birileri günlerce gözaltında tutuluyor, sonra tutuklanıyor, daha ağır konuşanlara elleşen olmuyor. Elbette kimseye dokunulmasın. Sadece bu durum, şunu daha iyi anlamamızı sağlıyor: Bir liste var, can sıkanlar için derhal bahane üretiliyor, listede olmayanlar işine bakmaya devam ediyor.

UMUT NÖBETİ BİTMEYECEKTİ

Ülkede zulüm ayyuka çıkmış, milletin genelinin pek umurunda değil. Umurunda olan da kendi mağdurundan başkasını görmüyor. Bu zihniyete göre, misal Cumhuriyetçiler çıkınca Türkiye’de tutuklu gazeteci kalmayacak. Tıpkı Can Dündar-Erdem Gül çıkınca Silivri’de umut nöbetinin bittiği gibi. Bitmeyecekti o. Ayrıca nöbet tutanların büyük bölümü, Mehmet Baransu, Gültekin Avcı, Hidayet Karaca’nın adını ağzına bile almadı.

‘NORMALLEŞMEYİ ÖZLEMİŞİZ’

Pazar, anneler günüydü. Güya huzur içinde bir anneler günü kutlanmış, 6 milyon takipçili bir gazeteci çıkmış “normalleşmeyi özlemişiz” diye mesaj atıyor. Yuh olsun. Yüz binlerce anne kan ağlıyor. Birinin mesajını aktarıp geçeyim: “Çocuklarıma ‘senin baban teröristmiş bizimle oynamaya gelme’ denilince çocuklarımın gözündeki mutsuzluğu gördüm, YETER ARTIK!”

İYİ Kİ DIŞARIDALAR

Yurt dışında ülkesi için bir şeyler yapmaya çalışan gazetecilere büyük bir hınç var. Kasıtlı olarak “Yüreğin yetiyorsa gel burada konuş” diyorlar. Hoş, oraya gidince bırakın pasaport kontrolünü, uçağın koltuğunda alıyorlar artık. Ayrıca bunlara şunu sormak gerekiyor: Yurt dışında konuşmak az cesaret mi istiyor? Kimsenin içinde bulunduğu koşulları bilemezsiniz. Dışarı çıkan gazeteciler çok önemli. İyi ki Can Dündar dışarıda, Hayko Bağdat dışarıda, Abdülhamit Bilici dışarıda, Yavuz Baydar dışarıda, Ergun Babahan dışarıda, Said Sefa dışarıda, Arzu Yıldız, Amberin Zaman, Adem Yavuz Arslan dışarıda. Ve emin olun, tek tek, içeridekilerin toplamından daha çok izleniyorlar 🙂

[Tarık Toros] 16.5.2017 [TR724]

‘Bu yeni dini size kim indirdi?’ [Alper Ender Fırat]

KHK ile işinden atılan öğretmen Nuriye Gülmen ve Semih Akça yeniden işe dönebilmek için aylardır açlık grevindeler. İstedikleri sadece haksız yere ellerinden alınan işlerini geri kazanmak, başka bir şey değil. İhale takipçiliği yapmıyorlar. Komisyonculuk ya da ballı yönetim kurulu üyelikleri de istemiyorlar. Kamu malını rahatça çalmak, yetim malını tıksırıncaya kadar yemek ve dokunulmaz olmak gibi talepleri de yok. Çalışmak, emek vermek için daha önceki işine geri dönmek ve asgari ücretten biraz fazla olan maaşlarını alıp, insan gibi yaşamak istiyorlar. Tamam anladık destek vermiyorsunuz ama bari saygı gösterin. İnsan olmanın asgari gerekliliği olan dilinizle saygı göstermiyorsunuz bari bu kadar aşağılara düşüp dalga geçmeyin. Ama ruhunu, vicdanını, insanlığını iktidar nimetlerinden faydalanmak uğruna bitirmiş AKP yandaşları bu durumla bile dalga geçiyor.

Hayatınız boyunca Endülüs’te kütüphanelerin nasıl yakıldığını, bilim adamlarının, alimlerin nasıl katledildiklerini anlatan hikayelerle büyüyün, sonra da tarihin en büyük ilim katliamlarına imza atan bu insanlık katillerine methiyeler düzün! Gırnataya, Toledo’ya, Kurtuba’ya, Bağdat’a ağıtlar yakın sonra da tarihte çok az zalime nasip olacak şekilde üniversiteleri, kütüphaneleri kapatıp bilim adamlarını açlığa mahkum eden iktidara râm olun! Eğer konjonktür müsait olsa açlığa terk etmekle kalmayacak, kılıçtan da geçirecekler. Ömrünüz Dar’un Nedve’nin zulümlerini anlatmak ve dinlemekle geçmiş olsun ama iktidar için onlardan daha iki yüzlü, onlardan daha zalim, onlardan daha kuralsız olun.

Bu nasıl çelişki, bu nasıl bir kaybediştir. Sizin hikayeniz Tîn Suresinde çok açık anlatılıyor: Allah sizi en güzel surette yarattı fakat siz gittiniz aşağıların en aşağına düştünüz.

Allah kimseyi Numan Kurtulmuş’un, Salih Tuna’nın, Hasan Öztürk’ün, Mustafa Çelik’in, Yusuf Kaplan’ın ve benzerlerinin düştüğü duruma düşürmesin. Kurban Bayram’ında domuzu yatırmış kurban ediyor ama övüne övüne besmeleyle kestiğini söylüyor. Besmele ile kesince domuzdan kurban olabileceğini düşünen zavallılarsınız siz!

Size bir şiir hatırlatmak istiyorum. Hani üniversite yıllarında çok sıklıkla okuduğunuz, İbrahim Sadri’nin sesinden döndürüp döndürüp dinlediğiniz ‘Siga Sözleri’ şiirini…

Uzak nedir bildin mi, Eritre mi, Patani mi? 
Eviniz Dar’üs-selam, arabanız Ford Granada
De bana cami kapıları niçin açık? 
Ara sıra tapınmak için mi? 
Siyah bir cübbeye sığar mı tanrı? 
Ya buyrukları? 
Bu yeni dini size kim indirdi?

Eviniz Dar’üs-selam, arabanız Ford Granada
Enflasyon azdı, dolar dalgalandı, dilen dostum
Secde yerin altınlarla kaplandı
De bana, müşrikler böyle ödüllendirilmedi mi? 
Eviniz Dar’üs-selam, arabanız Ford Granada.

Alkış çekersin, terazin hassas
Secde yerinde gözlerin oynaş, kalbin mutmain
Eğildikçe, eğildikçe, eğildikçe
Kaydımızı efendiler zimmetine geçirdi!

Yükseklerden başlamadı mı her alçalış? 
Onun indirdiği ile hükmetmeyen kimlerdir, bilmez misin? 
De bana kime secde edersin? 
Vatan yine sağ olsun!
Ama bu din hangi din?

Ekmek aziz, can aziz
Peki baki olan ne, rızkı veren kim? 
Ana saçı süpürge, kadın telli duvaklı
Dudaklarında devri kâdim
Başköşede sâdabâdı saltanat
Fetva ehli İbrahim sanatını susar
Peki eceli tayin eden kim?

Bakın, sizi anlatmış bu şiir hatırladınız mı? Ey din tüccarlarına dönen İslamcılar söyleyin bu din hangi din? Sizin taptığınız bu iktidar dinini kim indirdi? Kim size emeğinden başka bir şey istemeyenle ahlaksızca dalga geçme hakkını verdi? Mazlum sizin dininizde ne demek? Adalet, zalim, zulüm, kitap bu kelimeleri nereye bıraktınız?

[Alper Ender Fırat] 16.5.2017 [TR724]

Aysun öğretmen ve barbarların son seferi [Veysel Ayhan]

Barbarlığın en iyi tanımı şu: “Elinde hiçbir tahrik edici sebep bulunmamasına rağmen, sırf zarar verecek güce sahip olduğu için masumlara zulmeden topluluklara ‘barbar’ denir.”

Tarih boyunca barbar kelimesinin yan yana yazılamadığı tek bir kelime var: Kitap. Barbarlar kitap okumaz. Moğollar her gördükleri kütüphaneyi yaktı.

Ana karakter cehalettir. Cahil ise ilme ve âlime düşmandır. Barbar, ilmî araştırmaları sevmez. En büyük becerisi “yıkmak”tır. Çünkü yıkmak akıl gerektirmez.

Mesela barbar, dünya ile yarışan bir okul yapamaz. Dünya çapında başarı kazanan tek bir öğrenci yetiştiremez. Bu sebeple bunlara düşmandır.

Barbar için TÜBİTAK’ın bilim üretmesi değil, delil yok edebilme kapasitesi, tape sıfırlama yeteneği önemlidir. O sebeple papağan heceleteni veya iyi ayı besleyeni  TÜBİTAK’a müdür yaparlar.

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir ülkede Sanayi ve Teknoloji Bakanı için teknoloji gaye değildir. Teknoloji Bakanı sıfırlama tapelerini dinleyince, montaj olduğunu hissettiyse bilim amacına ulaşmış sayılır.

BENİ KISKANIYORLAR DİYEN BARBAR !

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir ülkede Ekonomi Bakanı için 4 lira elektrikle 160 km giden elektrikli araba üretmek maharet değildir. Maharet 11 milyona “ihtiyaç”tan Boğaz’da yalı almayı başarmaktır. Barbarlığın hüküm sürdüğü bir ülkede bakanlar parayı basanın önüne yatar, 700 bin liraya takla atar, 500 bin dolara amuda kalkar.

Japon Lexus firması nitrojen soğutmalı, süper iletkenlerle çalışan uçan kaykay yapar. Bu icat, barbar için ulaşılmazdır. O nedenle lüzumsuzdur. Onlar için 500 bin dolar istiflenmiş çikolata kutusuyla kaykaysız sörf yapmak tercih sebebidir.

Bilim dünyası, 450 milyon kilometre ötedeki kuyruklu yıldıza inmeyi başaran keşif aracı yapar. Barbar, ihalesine fesat karıştırdığı 45 kilometrelik duble yolu ilk yağmurda sele verir.

Barbarın savaşı okuladır. Barbarlığın hüküm sürdüğü ülkede Milli Eğitim Bakanlığı’nın, eğitim ve öğretim, kaliteli gençlik, fizik matematik gibi derdi olmaz. Başbarbar hedef gösterir, emreder, hempaları hortlamış neo-moğollar gibi saldırır. Bütün seçkin okulları yobaz üretim çiftliğine çevirir.

ŞEYTAN’DAN BAŞKA BU REZİLLİĞİ KİM SAVUNABİLİR?

Tarih boyunca barbarların tek şöhreti “yıkmak” üzerinedir. Bu sebeple de çekirge sürüleri gibi hareket ederler. Saldırırlar ve sonra biterler. Şimdi bitişlerini hissettikleri için delirmişçesine saldırıyorlar. Saldırdıkça bitiyorlar.

En son Aysun öğretmeni, hastanede gözaltı aldılar. Doğumhane kapısında nöbet tutan polis, kanaması durmayan Aysun Öğretmen için hastane kapısında günlerdir kamp kurmuştu. Yakınları sezaryenle doğum yaptığı için yürümekte güçlük çeken Aysun Aydemir’in hastanede gözaltına alınarak Zonguldak Emniyet’ine götürdüklerini söylüyor.

Herhangi bir vicdan sahibinin veya minimum bir ahlakı duyarlığı olan bir insanın bunu savunması mümkün mü?

Veya daha açık sorayım. Şeytan’dan başka bu rezillikleri kim savunabilir?

On binlerce gayri insanı koşullarda tutsak edilen yaşlı, genç; kadın, erkek, emzikli, engelli; çocuk, bebek… Cinayet kılıflı intiharlar, balkondan atmalar, işkenceler, tecavüzler… Bu zulümleri kim savunabilir?

EN KALBİ DUYGULARLA ZULÜM

Yeryüzünde kimse çıkmayabilir ama Türkiye’de “en kalbi duyguları”yla bunları isteyen ve savunan en azından 1 kişi var: Erdoğan.

Ona gözü kapalı oy veren yüzde elli, bakanlar ve milletvekilleri bu zulümlerden vebal altında olmadıklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar.

Hiçbir zulüm olmasa bile Aysun öğretmenin dünkü gözyaşları,

Hiçbir zulüm olmasa bile annesinden ayrılan yüzlerce çocuğun feryadı, hatta sadece birinin, bir damla gözyaşı aklı olan her insanın ödünü koparır. Vicdanını yaralar.

Ne rant amaçlı köprüler ne de komisyon mahsulü otobanlar o bir damla göz yaşına kefaret olamaz.

[Veysel Ayhan] 16.5.2017 [TR724]

Haziran fırtınası sert esecek [Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye’yi aile şirketi gibi idare etmenin keyfini süren Recep Tayyip Erdoğan, en hafif bir itirazı bile kendisine isyan bayrağı açılmış gibi telakki ediyor. Liderliğini perçinlemek istediğinde ya da muhalifleri ‘düşman’ ilan etmeye karar verdiğinde ‘mutlak itaat’, ‘sırat-ı müstakim’ ve ‘şerik koşmadan teslimiyet’ gibi kavramları bilerek telaffuz ediyor. Artık her şeyi avuçlarının içine aldığına o kadar emin ki anayasa ve kanun zaviyesinden hareket etmek gibi bir derdi hiç yok! Ekonomiyi serapa kendisine bağlamak için düğmeye bastı. Hazine payı olan kamu iktisadî teşekküllerinde (KİT) genel kurul takvimini durdurdu.

21 Mayıs’ta Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) olağanüstü kurultayında Reis-i cumhur seçildiği Ağustos 2014’ten evvelki gibi tam yetkili liderliğini perçinleyecek. Şeklen de olsa iktidarını ikinci bir isimle taksim etmeyecek. Anayasa 16 Nisan referandumunda istediği gibi değiştiğine göre elini hiç çekmediği AKP’de partili cumhurbaşkanlığını icraatı ile mücessem hale getirecek. 5 Mayıs 2016’da Ahmet Davutoğlu’nun altından çektiği koltuğa emaneten oturttuğu Binali Yıldırım ve kendisine yakın gördüğü bazı isimler hariç kalmak kaydı ile TBMM Grubu’nda, parti teşkilatında ve hatta bakanlar kurulunda ‘pasif’ bulduğu nice ismi tasfiye edecek.

ERDOĞAN’I MEMNUN ETMEYENLER YAZDAN EVVEL GİDECEK

Siyasetin AKP bahçesinde Haziran fırtınası esecek. Emareleri belirmeye başladı. İktidar partisinde genel başkan değişir de bürokrasi aynı kalabilir mi? Erdoğan, kafasındaki iktisadî modeli artık daha bariz biçimde teşekkül ettirecek. Hükümetin sesi gazetelerin ekonomi sayfalarında geçen, “Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank, Borsa İstanbul, THY ve Takasbank gibi kamunun hisse sahibi olduğu kurumlarda genel kurulların hepsi 8-9 Haziran’da yapılacak.” cümlesinin altını çizdim. Söz birliği etmişçesine 8-9 Haziran’da genel kurul toplantısı tertip ediyor ismi geçen müesseseler.

Hepsi Türk Ticaret Kanunu’na (TTK) göre Anonim Şirket olmasına rağmen kanunun emrettiği bir işlemi geciktirmekte ittifak ediyor. TTK’nın 409. Maddesi’nde, “Genel kurullar olağan ve olağanüstü toplanır. Olağan toplantı her faaliyet dönemi sonundan itibaren üç ay içinde yapılır. Bu toplantılarda, organların seçimine, finansal tablolara, yönetim kurulunun yıllık raporuna, kârın kullanım şekline, dağıtılacak kâr ve kazanç paylarının oranlarının belirlenmesine, yönetim kurulu üyelerinin ibraları ile faaliyet dönemini ilgilendiren ve gerekli görülen diğer konulara ilişkin müzakere yapılır, karar alınır.” deniliyor.

GENEL KURULLAR, SARAY’IN EMRİNE ÂMÂDE

Kanun gayet berrak. Bırakın haziran ayını, mayıs ayı bile genel kurul tarihi için çok geç sayılır. Teamül mart ve nisan ayları şeklindedir. Gerçi senelerdir genel kurul yapmadığı halde tek kuruş para cezası tahakkuk ettirilmeyen AŞ’lerin mevcudiyetinin yanında bir iki aylık gecikmenin sözü mü olur!

Burada calib-i dikkat husus şu: Genel kurullarını nisan veya mayıs aylarında toplayacağını ilan eden şirketleri bahse konu tarihten bir gün evvel ‘tehir’ kararı almaya sevk eden saikle son iki ayda Türkiye’de meydana gelen hadiselerin birbirinden bağımsız olmadığı aşikâr. Erdoğan referandumu kaybetseydi bu genel kurulların tamamı mayıs içinde toplanacaktı. Yüksek Seçim Kurulu’nun şaibeli hale getirdiği netice yüzde 51 ile Erdoğan’ın önünü açtı.

Hal böyle iken Erdoğan, parti ve kabineyle beraber ekonomi bürokrasisini altüst edecek. Uzaktan, Saray’dan tele konferansla bir yere kadar hükmedebiliyordu. İki ayrı liderlik makamı olunca Binali Yıldırım’a ‘reis böyle istedi’ diyenler Erdoğan’ın huzurunda ‘Binali Bey’i ikna edemedik’ mazeretine sığınabiliyordu. Bunları bulmak yakalamak vakit alıyordu. Şimdi elinin altında tuttuğu meşhur fişleme koleksiyonu vizyona girecek.

ALİ BABACAN AİLE ŞİRKETİNE İKNA OLACAK MI?

Haziran devrimi dediklerinde halk devriminden eser yok. Yine de ‘Haziran Devrimi’ sloganlarını yabana atmayın. Bu slogan, Erdoğan’ın parti içinde ‘sakıncalı’ bulduklarına karşı 21 Mayıs’tan itibaren başlatacağı tasfiyeleri haber veriyor. Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Bülent Arınç’a yakın kimse kalmayacak vitrinde. Ali Babacan’ı nereye koyacağına henüz karar veremedi. Babacan, aile şirketinde bir koltukta oturmaya razı gelirse Haziran fırtınasından bakanlık devşirecek. Kalan son itibar kırıntılarını çöpe atabilirse kendisine koltuk verilecek. Pazarlıklar sürüyor.

THY, Halkbank, Ziraat Bankası, Borsa İstanbul ve Takasbank’ı tek başına idare edebilmek için Varlık Fonu’nu kurduran Erdoğan, mevcut yönetim kurulları ile bu gayesine nail olamayacağını biliyor. Fona devretse de bu şirketler hakkında karar almak ya da icraat ancak yönetimin tensibi ile mümkün olabiliyor. Fonun Erdoğan’ın istediği kıvama gelmesi için bünyesindeki şirketlere baştan sona şekil verilmesi şart. Genel kurullar, Erdoğan’ın genel başkanlığından evvel tamamlansaydı yine arada kaynayıp gidenler olacaktı. Oysa gecikmeye tahammülü kalmadı.

YENİ YÖNETİM KURULU ÜYELERİNİN LİSTESİ SARAY’DA

Erdoğan, Başkanlık seçimine kadar lazım gelen parayı en kestirme yolla Varlık Fonu’ndaki şirketlerden temin edecek. TBMM ve Sayıştay’ı devre dışı bırakmak bile Erdoğan’ı tatmin etmedi. Ne diyorsa anında yapılacak. Yeni yönetim kurullarına girecek isimlerden (listelerin hazır olduğu söyleniyor) matbu evrak imzalamaktan başka bir vazife beklenmiyor. Buna mukabil bol sıfırlı huzur hakları ile mesut bahtiyar yaşayacaklar!

Genel Kurul, şirketlerin en üst karar ve teftiş merciidir. Buraya siyasetin müdahalesi kabul edilemez. Erdoğan, hem hakem hem kulüp başkanı hem teknik direktör hem de santrafor olacağı ana kadar maçı tatil etti. 21 Mayıs’ta düdüğü çaldığında maç kaldığı yerden devam edecek. Erdoğan’ın himayesinde senelik 5 milyar TL’lik geliri paylaşan sanal kumarbazlar (bahisçiler) muhtemelen bu maça da para yatıracaktır. Zira her mevkiinde Erdoğan’ın oynadığı ve idare ettiği bir oyun düzeni evvela sanal kumarbazların ihtisas sahasına girer. Hakikî iktisatçılar, hür hukukçular ve kalemini satmamış gazeteciler tribünde kaldıkları ve güneşi gördükleri her saniyenin kıymetini bilsin.

Haziran fırtınası arifesindeki sessizliği hayra yormuyorum. Erdoğan, Türkiye’yi aile şirketine çevirme yolunda son düzlüğe girdi. 16 Nisan’a kadar saçtığı milyarlarca doların zayi olmaması biraz da son düzlükte icra edeceği oyun düzenine bağlı.

Genel kurul deyip geçmeyin… Maç hâlâ tatil edilmiş vaziyette. En kötüsüne hazırlıklı olun…

[Semih Ardıç] 16.5.2017 [TR724]