Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Onursal Üyesi, Avukat Fikret İlkiz’e göre hukuk devletinin tanımı, Türkiye’deki mevcut uygulamayla örtüşmüyor. İlkiz, “Bir ülkede gazetecilerin susturulması yönünde, akademisyenlerin susturulması yönünde ceza davaları açılıyorsa o ülkede hukuk devleti olduğunu iddia etmek çok zordur” tanımını yapıyor.
“Türkiye’de yargıya güvenenlerin oranı yüzde 38”
Deutsche Welle Türkçe’den Pelin Ünker’in haberine göre, Sosyal Demokrasi Vakfı SODEV’in Haziran 2019’da sonuçlarını açıkladığı “Yargı Bağımsızlığı ve Yargıya Güven” anketine göre Türkiye’de yargıya güvenenlerin oranı yüzde 38’e kadar geriledi. Yargının bağımsız olmadığına inanların oranıysa yüzde 38.
Yargıya güvenin azaldığı hükümet tarafından da kabul edilirken, vatandaşın bu algısını değiştirmek için yeni bir strateji planı hazırlandı. Peki, bu noktaya nasıl gelindi?
1988 ile 2014 yılları arasında Cumhuriyet Savcılığı yapan Avukat Reşat Uğur Soysal’a göre, yargının bağımsızlığı konusunda esas kırılma noktası 2010 referandumu. Soysal, “2010 Referandumu’ndan sonra HSYK seçimleri de tüm hakim savcıların oylamasına dönüştü yani seçimle gelmeye başladı. Bu süreç de hakimlerin ve savcıların gruplaşmasına yol açtı” diyor.
Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle Hakimler Savcılar Kurulu’nun 6 üyesini atama yetkisi Cumhurbaşkanı’na, kalan 7 üyesini atama yetkisi ise Meclis’e verildi. Yürütme ve yasamanın yargıyı bir araç olarak kullandığı kaygısı öne çıktı.
Yargının siyasallaşması konusunda hukukçular arasında görüş ayrılıkları var. Avukat Fikret İlkiz’e göre, eleştirilerde esas kıstas kişisel hak ve özgürlüklerin korunması olmalıyken, Avukat Mehmet Sarı’ya göre yasama üzerindeki baskı örnekleri başka ülkelerde de görülüyor.
“Yargı kararları birbirleriyle yarışmaz”
Fikret İlkiz’e göre ise, “Yargı kararları birbirleriyle yarışmaz. Yargının esas işi yargılama yapmaktır.
Bu yüzden herhangi bir mahkeme kararı Türkiye’de şöyleydi, Kıta Avrupası’nda böyleydi, Amerika’da şöyle bir karar vardı gibi bir tartışma bana göre abesle iştigaldir. […] O yüzden asıl mesele temel hak ve özgürlükleri koruyan insan haklarını koruyan yargı kararların kabulü, içimize sinmesi ve uygulanmasıdır.”
30 Mayıs 2019 tarihli yargı reformu stratejisinde yargıya güven problemine paralel uzun tutukluluk haliyle ilgili düzenleme dikkat çekiyor. Örneğin Gezi davası nedeniyle tutuklu olan Osman Kavala, 614 gün boyunca hakim karşısına çıkarılmadı. Benzer süreci yaşayan çok sayıda gazeteci de var.
Avukat İlkiz bu konuda da, “Tutuklulukla ilgili olan düzenleme 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. O halde bu yasanın yani temel ceza kanunlarının çıkmasını sağlayan herhangi bir yürütme organı, […] tutuklama müessesesinin kendisinin yeniden düzenleneceğini […] söylüyorsa demek ki yargı, tutuklama müessesesini Türkiye’de kötü kullanmıştır” ifadesini kullanıyor.
Yargının bağımsızlığı konusunda en önemli tartışmalardan biri de Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurular konusunda verdiği çelişkili kararlar.
“Anayasa Mahkemesi’nin farklı kararlar vermesi normal”
Avukat Mehmet Sarı, Anayasa Mahkemesi’nin her gazeteci hakkında farklı kararlar vermesinin normal olduğu görüşünde.
Sarı, “Bu aslında şu, yani bizim beklentilerimize cevap verirse kabul makbul, bizim beklentilerimize cevap vermezse efendim bu kurum işlemiyor, siyasal. Yani bu çok ön yargılı bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum” diyor.
Tutuklu Avukatlar İnisiyatifi’nin açıkladığı son rakamlara göre, 15 Temmuz'dan sonra bin 546 avukat hakkında soruşturma veya kovuşturma açıldı:
2017: 390 avukat tutuklandı
2018: Tutuklu avukat sayısı 600’ü geçti
2019: Şu anda 100 avukat cezaevinde
Darbe girişimi sonrası 3 bin 908 hâkim ve savcı ihraç edildi.
[Samanyolu Haber] 10.7.2019
KHK’lı öğretmenin çığlığı
İki küçük kızını, babasını ve kayınvalidesini cezaevi ziyareti dönüşü meydana gelen kazada kaybeden ve eşi cezaevinde olan Hatice Civelek (33), kamuoyuna açık mektup yazdı. Eşi ile en son geçen hafta Perşembe günü görüşebildiğini ve sinir sisteminin tamamen çöktüğünü belirten Civelek, “Artık bir hastaneye alınıp tedavi edilmesini istiyorum” dedi. “Ben evlatlarını, babasını, işini, sağlığını kaybetmiş bir insan olarak sizden yardım istiyorum” sözleriyle Türkiye ve dünya kamuoyuna seslenen Hatice Civelek, “Hayattaki tek dayanağım olan (ki eşim için de aynısı söz konusu) eşime çok ihtiyacım var. Eşim ağır seyreden psikolojik rahatsızlıkları yüzünden aklını kaybetmek üzere. Ruhi problemlerin de zirveye çıkardığı fizyolojik problemleri de (şeker, kolesterol vb) eşimi çok zorluyor.” ifadelerini kullandı.
İşte Hatice Civelek’in o mektubu:
“Ben 1986 doğumlu Hatice Civelek. 15 Temmuz'dan sonra 672 sayılı KHK ile ihraç olmuş olan bir sınıf öğretmeniyim. Eşim Evren Civelek ise 5 Nisan 2017 tarihinde İstanbul’un Sultanbeyli ilçesinde bir devlet lisesinde din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği yaparken gözaltına alındı. 7 Nisan günü ise tutuklanarak Ankara Sincan T Tipi Ceza İnfaz Kurumu’na (CİK) gönderildi. Oradan yaklaşık 40 gün sonra biz ikametemiz olan Düzce’ye sevk istemiş olmamıza rağmen Keskin Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi. Burada yaklaşık 3 ay kaldıktan sonra mahkemesi oldu. Mahkemede öğrendik ki koğuş içinden de bir şikayet olmuş. Daha sonra bu şikayetten de bir mahkeme açıldı ve mevcut mahkeme ile birleştirildi.
Eşim ilk mahkemeden sonra tekli odaya alındı. Belli aralıklarla 6 duruşma görüldü. Hiçbir delil olmadan sadece itirafçıların ifadeleri ile mahkemeler ertelendi. Bu süreç boyunca da eşim sürekli Düzce’ye sevk istedi.
7 Aralık 2018 tarihinde ben, babam (Emin Balıkçı), kayınvalidem (Havva Civelek), kızların (Naime Berra ve Betül Civelek) Keskin’e eşimi görmeye açık görüşe gittik. Görüşten Düzce’ye dönerken Ankara Mamak’ta trafik kazası geçirdik. Kazada babam, kayınvalidem ve kızlarım hayatlarını kaybettiler. Ben ise çeşitli kırıklarla kurtuldum. Sırtımdaki omurga kırığından ameliyat olarak hastaneden taburcu oldum. İnsanlar anne babasını kaybetme, evladını kaybetme, sevdiklerinin yaralanması, işini kaybetme, özgürlüğünü kaybetme gibi olayların sadece birini yaşadığında bile ağır psikolojik sorunlar yaşarken eşim bunların hepsini aynı anda yaşadı. Bunun sonucu olarak hem psikolojik hem de fizyolojik çöküş kaçınılmaz oldu. Eşim zaten şeker hastası idi. Yaşadıklarından sonra bu hastalığı çok daha ağır seyretmeye başladı.
Kazadan yaklaşık bir buçuk ay sonra 28 Ocak 2019 tarihinde Ankara 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davasından 12 yıl ve 13 yıl 6 ay olmak üzere 25 yıl 6 ay ceza aldı. Gerekçeli karar okunduğunda tüm yargı mensuplarını hayrete düşüren bu karar yetmezmiş gibi 17 Ocak tarihinde birleştirilen ikinci dava ile aynı konu ve iddianameye sahip üçüncü bir dava Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi’nde açıldı. Bu mahkeme de hala devam etmekte.
Ben evlatlarını, babasını, işini, sağlığını kaybetmiş bir insan olarak sizden yardım istiyorum. Hayattaki tek dayanağım olan (ki eşim için de aynısı söz konusu) eşime çok ihtiyacım var. Eşim ağır seyreden psikolojik rahatsızlıkları yüzünden aklını kaybetmek üzere. Ruhi problemlerin de zirveye çıkardığı fizyolojik problemleri de (şeker, kolesterol vb) eşimi çok zorluyor.
Evlatlarının cenazelerinde bir arada olamayan, birbirine sarılıp ağlayamayan bizler gerçek manada zor günler geçiriyoruz. Eşimin cezaevinden çıkmasını ve bir an önce psikolojik tedavisinin olmasını istiyorum. Bu konuda yardımlarınızı bekliyorum.”
[Samanyolu Haber] 10.7.2019
İşte Hatice Civelek’in o mektubu:
“Ben 1986 doğumlu Hatice Civelek. 15 Temmuz'dan sonra 672 sayılı KHK ile ihraç olmuş olan bir sınıf öğretmeniyim. Eşim Evren Civelek ise 5 Nisan 2017 tarihinde İstanbul’un Sultanbeyli ilçesinde bir devlet lisesinde din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği yaparken gözaltına alındı. 7 Nisan günü ise tutuklanarak Ankara Sincan T Tipi Ceza İnfaz Kurumu’na (CİK) gönderildi. Oradan yaklaşık 40 gün sonra biz ikametemiz olan Düzce’ye sevk istemiş olmamıza rağmen Keskin Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi. Burada yaklaşık 3 ay kaldıktan sonra mahkemesi oldu. Mahkemede öğrendik ki koğuş içinden de bir şikayet olmuş. Daha sonra bu şikayetten de bir mahkeme açıldı ve mevcut mahkeme ile birleştirildi.
Eşim ilk mahkemeden sonra tekli odaya alındı. Belli aralıklarla 6 duruşma görüldü. Hiçbir delil olmadan sadece itirafçıların ifadeleri ile mahkemeler ertelendi. Bu süreç boyunca da eşim sürekli Düzce’ye sevk istedi.
7 Aralık 2018 tarihinde ben, babam (Emin Balıkçı), kayınvalidem (Havva Civelek), kızların (Naime Berra ve Betül Civelek) Keskin’e eşimi görmeye açık görüşe gittik. Görüşten Düzce’ye dönerken Ankara Mamak’ta trafik kazası geçirdik. Kazada babam, kayınvalidem ve kızlarım hayatlarını kaybettiler. Ben ise çeşitli kırıklarla kurtuldum. Sırtımdaki omurga kırığından ameliyat olarak hastaneden taburcu oldum. İnsanlar anne babasını kaybetme, evladını kaybetme, sevdiklerinin yaralanması, işini kaybetme, özgürlüğünü kaybetme gibi olayların sadece birini yaşadığında bile ağır psikolojik sorunlar yaşarken eşim bunların hepsini aynı anda yaşadı. Bunun sonucu olarak hem psikolojik hem de fizyolojik çöküş kaçınılmaz oldu. Eşim zaten şeker hastası idi. Yaşadıklarından sonra bu hastalığı çok daha ağır seyretmeye başladı.
Kazadan yaklaşık bir buçuk ay sonra 28 Ocak 2019 tarihinde Ankara 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davasından 12 yıl ve 13 yıl 6 ay olmak üzere 25 yıl 6 ay ceza aldı. Gerekçeli karar okunduğunda tüm yargı mensuplarını hayrete düşüren bu karar yetmezmiş gibi 17 Ocak tarihinde birleştirilen ikinci dava ile aynı konu ve iddianameye sahip üçüncü bir dava Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi’nde açıldı. Bu mahkeme de hala devam etmekte.
Ben evlatlarını, babasını, işini, sağlığını kaybetmiş bir insan olarak sizden yardım istiyorum. Hayattaki tek dayanağım olan (ki eşim için de aynısı söz konusu) eşime çok ihtiyacım var. Eşim ağır seyreden psikolojik rahatsızlıkları yüzünden aklını kaybetmek üzere. Ruhi problemlerin de zirveye çıkardığı fizyolojik problemleri de (şeker, kolesterol vb) eşimi çok zorluyor.
Evlatlarının cenazelerinde bir arada olamayan, birbirine sarılıp ağlayamayan bizler gerçek manada zor günler geçiriyoruz. Eşimin cezaevinden çıkmasını ve bir an önce psikolojik tedavisinin olmasını istiyorum. Bu konuda yardımlarınızı bekliyorum.”
[Samanyolu Haber] 10.7.2019
ABD Merkez Bankası Başkanı: Trump kovsa da ayrılmam
ABD Merkez Başkanı (Fed) Başkanı Jerome Powell, ABD Temsilciler Meclisi Mali Hizmetler Komisyonu’nda yaptığı konuşmada, ABD Başkanı Donald Trump talep etse bile görevinden ayrılmayacağını söyledi.
Türkiye’de Merkez Bankası (MB) Başkanı Murat Çetinkaya’nın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından görevden alınmasının ardından bir benzer tartışma ABD’de yaşanmaya başladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın sık sık eleştirdiği Fed Başkanı Powell kendisinin görevden alınsa bile görev süresini tamamlamadan koltuğunu bırakmayacağını açıkladı.
Powell, Facebook’un kripto parası Libra’dan dolayı endişeli olduklarını aktarırken, “Libra kara para aklama, finansal istikrar konucunda ciddi endişeleri gündeme getiriyor. Finansal istikrar gözetim konseyi Libra’yı değerlendiriyor” dedi.
Powell açıklamaların devamında, üyelerin enflasyonun yüzde 2’ye doğru yavaşça hareket ettiğini gördüğünü ifade etti. Belirsizliklere karşı uygun politika tepkisinin tartışıldığını da belirtti. Ayrıca düşük küresel büyümenin dünyada enflasyonu zayıf tutabileceğini ve Fed’in risklerin görünüm üzerindeki etkisini bekleyip görmek istediğini söyledi.
ABD ekonomisinde büyümeyi desteklemek için araçları kullanmaya hazır olduklarını, sabit iş yatırımlarının geliştirilmesinin gerektiğini de belirtti. Powell, ticaret gelişmelerinin algıda önemli bir etken olduğunu söyledi.
Erken hareket etmekten kaçınmaya çalışacaklarını ve bütün merkez bankalarının kendi hedeflerine odaklandığını da ifade etti. Olası faiz indiriminin ölçüsünü henüz tartışmadıklarını, faiz indiriminin gelen verilere ve risk görünümüne bağlı olacağını ekledi.
[Kronos.News] 10.7.2019
Türkiye’de Merkez Bankası (MB) Başkanı Murat Çetinkaya’nın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından görevden alınmasının ardından bir benzer tartışma ABD’de yaşanmaya başladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın sık sık eleştirdiği Fed Başkanı Powell kendisinin görevden alınsa bile görev süresini tamamlamadan koltuğunu bırakmayacağını açıkladı.
Powell, Facebook’un kripto parası Libra’dan dolayı endişeli olduklarını aktarırken, “Libra kara para aklama, finansal istikrar konucunda ciddi endişeleri gündeme getiriyor. Finansal istikrar gözetim konseyi Libra’yı değerlendiriyor” dedi.
Powell açıklamaların devamında, üyelerin enflasyonun yüzde 2’ye doğru yavaşça hareket ettiğini gördüğünü ifade etti. Belirsizliklere karşı uygun politika tepkisinin tartışıldığını da belirtti. Ayrıca düşük küresel büyümenin dünyada enflasyonu zayıf tutabileceğini ve Fed’in risklerin görünüm üzerindeki etkisini bekleyip görmek istediğini söyledi.
ABD ekonomisinde büyümeyi desteklemek için araçları kullanmaya hazır olduklarını, sabit iş yatırımlarının geliştirilmesinin gerektiğini de belirtti. Powell, ticaret gelişmelerinin algıda önemli bir etken olduğunu söyledi.
Erken hareket etmekten kaçınmaya çalışacaklarını ve bütün merkez bankalarının kendi hedeflerine odaklandığını da ifade etti. Olası faiz indiriminin ölçüsünü henüz tartışmadıklarını, faiz indiriminin gelen verilere ve risk görünümüne bağlı olacağını ekledi.
[Kronos.News] 10.7.2019
İngiliz Ashmore Grup Türkiye ekonomisini Venezuela’ya benzetti ve uyardı
İngiliz Ashmore Grup, ‘Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye ekonomisini Latin Amerika’daki popülist yönetimlerin yaşadığı gibi bir çöküşe sürüklemek yönünde risk aldığı’ yorumunda bulundu.
85 milyar dolarlık gelişmekte olan ülke varlığı yöneten Ashmore Grup’tan Jan Dehn, Venezuela’nın petrole bağımlı ekonomisinden daha çok çeşitliliğe sahip olsa da Türkiye’nin de çöküşe sebep olabilecek benzer politika yanlış adımları attığı değerlendirmesini yaptı.
Bloomberg’den Selçuk Gökoluk’un aktardığına göre çöküşün karakterini anlatırken “Ekonomideki manzara kötüleşirken, yatırımcılar ve şirketler zenginliklerini ve geçim kaynaklarını korumak için harekete geçmeye başlar. Bu da sermaye ülke dışına çıkması, yatırımların azalması ve diğer önlem stratejileriyle sonuçlanır. Hükümet kötü gidişattan özel sektörü sorumlu tutmaya başlar, herhangi bir önlem almaları engellemek yönünde harekete geçer. Sermaye kontrollerini devreye sokar, ulusallaştırma süreci başlar, sözleşmelerin konversiyonu zorlanır” diyen Dehn, sürecin en sonunda hükümetin elinde herhangi bir finansman kalmaması, büyümenin durması ve ‘ülkenin bir krizin içine çekilmesi’yle sonuçlanacağı yorumunda bulundu.
Dehn’in yorumlarının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı görevden almasının ardından, salı günü yayınlanan bir araştırma raporunda yer aldığı belirtildi.
Rus rublesinin Aralık 2014’te dibe vurmasını ilk yakalayanlardan olan ve Ekim 2015’te, -hücumun başlamasından 2 ay önce- gelişmekte olan piyasalara yöneldiği kaydedilen Dehn’in, “Problem şu ki, iyi politikalara geri dönmenin çok büyük siyasi bedelleri vardır. Bunu erteledikçe ödenecek bedel artacak. Ortodoks yaklaşımlardan uzaklaşan siyasiler tam da bu sebepten taktiklerini nadiren değiştirirler ve neredeyse her seferinde krizle birlikte kendilerini de bitirirler” yorumuna da yer verildi.
Bloomberg, Türk yetkililerin sermaye kontrolü uygulanması ya da serbest piyasa prensiplerinden uzaklaşılması yönünde herhangi bir girişim bulunduğunu defalarca reddettiğini hatırlatırken; Çetinkaya’yı piyasalarla iletişim kurmakta ve güven yaratmakta başarısız olmakla suçlayan Erdoğan’ın ise Merkez Bankası’nda ‘köklü bir değişim gerektiğini’ söylediği belirtilidi.
ÇÖKÜŞE GÖTÜREN SEBEPLER
Bloomberg’in haberine göre Dehn, ‘çöküş’ün adımlarını şöyle sıraladı:
-Kötü ekonomi politikaları siyasi bir bedel yaratmaya başlar.
-Altta yatan ekonomik problemin sebeplerini çözmek yerine hükümet, -enflasyon, büyümede yavaşlama, kurun zayıflığı ve yavaşlayan yatırımları gibi- problemin semptomlarına saldırmaya karar verir.
-Bu sırada asıl problemler gözardı edilir ve daha da kötüleşir. Bunların arasında kötü para politikaları, müdahaleciliğin artması, yerli finans piyasaları oluşturulmasında başarısızlık, düşük tasarruf oranı ve kötü dış politikalar gösterilebilir.
-Hükümetler ayrıca kendileri yerine öbür grupları suçlarlar çünkü bu siyasi açıdan işe yarar ancak öbür tarafta sadece yatırımcılar ve şirketlerin daha da endişelenmesine sebep olur. Çünkü ekonomi kötüye gittikçe Erdoğan daha çok günah keçisine ihtiyaç duyacaktır.
-Ekonomideki manzara kötüleşirken, yatırımcılar ve şirketler zenginliklerini ve geçim kaynaklarını korumak için harekete geçmeye başlar. Bu da sermaye ülke dışına çıkmasına, yatırımların azalmasına ve diğer önlem stratejileriyle sonuçlanır.
-Hükümet kötü gidişattan özel sektörü sorumlu tutmaya başlar, herhangi bir önlem almaları engellemek yönünde harekete geçer. Sermaye kontrollerini devreye sokar, ulusallaştırma süreci başlar, sözleşmelerin konversiyonu zorlanır.
-Eninde sonunda hükümetin elinde herhangi bir finansman kalmaz, büyüme durur ve ülke bir krizin içine çekilir, artık gelecek yoktur.
[Kronos.News] 10.7.2019
85 milyar dolarlık gelişmekte olan ülke varlığı yöneten Ashmore Grup’tan Jan Dehn, Venezuela’nın petrole bağımlı ekonomisinden daha çok çeşitliliğe sahip olsa da Türkiye’nin de çöküşe sebep olabilecek benzer politika yanlış adımları attığı değerlendirmesini yaptı.
Bloomberg’den Selçuk Gökoluk’un aktardığına göre çöküşün karakterini anlatırken “Ekonomideki manzara kötüleşirken, yatırımcılar ve şirketler zenginliklerini ve geçim kaynaklarını korumak için harekete geçmeye başlar. Bu da sermaye ülke dışına çıkması, yatırımların azalması ve diğer önlem stratejileriyle sonuçlanır. Hükümet kötü gidişattan özel sektörü sorumlu tutmaya başlar, herhangi bir önlem almaları engellemek yönünde harekete geçer. Sermaye kontrollerini devreye sokar, ulusallaştırma süreci başlar, sözleşmelerin konversiyonu zorlanır” diyen Dehn, sürecin en sonunda hükümetin elinde herhangi bir finansman kalmaması, büyümenin durması ve ‘ülkenin bir krizin içine çekilmesi’yle sonuçlanacağı yorumunda bulundu.
Dehn’in yorumlarının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı görevden almasının ardından, salı günü yayınlanan bir araştırma raporunda yer aldığı belirtildi.
Rus rublesinin Aralık 2014’te dibe vurmasını ilk yakalayanlardan olan ve Ekim 2015’te, -hücumun başlamasından 2 ay önce- gelişmekte olan piyasalara yöneldiği kaydedilen Dehn’in, “Problem şu ki, iyi politikalara geri dönmenin çok büyük siyasi bedelleri vardır. Bunu erteledikçe ödenecek bedel artacak. Ortodoks yaklaşımlardan uzaklaşan siyasiler tam da bu sebepten taktiklerini nadiren değiştirirler ve neredeyse her seferinde krizle birlikte kendilerini de bitirirler” yorumuna da yer verildi.
Bloomberg, Türk yetkililerin sermaye kontrolü uygulanması ya da serbest piyasa prensiplerinden uzaklaşılması yönünde herhangi bir girişim bulunduğunu defalarca reddettiğini hatırlatırken; Çetinkaya’yı piyasalarla iletişim kurmakta ve güven yaratmakta başarısız olmakla suçlayan Erdoğan’ın ise Merkez Bankası’nda ‘köklü bir değişim gerektiğini’ söylediği belirtilidi.
ÇÖKÜŞE GÖTÜREN SEBEPLER
Bloomberg’in haberine göre Dehn, ‘çöküş’ün adımlarını şöyle sıraladı:
-Kötü ekonomi politikaları siyasi bir bedel yaratmaya başlar.
-Altta yatan ekonomik problemin sebeplerini çözmek yerine hükümet, -enflasyon, büyümede yavaşlama, kurun zayıflığı ve yavaşlayan yatırımları gibi- problemin semptomlarına saldırmaya karar verir.
-Bu sırada asıl problemler gözardı edilir ve daha da kötüleşir. Bunların arasında kötü para politikaları, müdahaleciliğin artması, yerli finans piyasaları oluşturulmasında başarısızlık, düşük tasarruf oranı ve kötü dış politikalar gösterilebilir.
-Hükümetler ayrıca kendileri yerine öbür grupları suçlarlar çünkü bu siyasi açıdan işe yarar ancak öbür tarafta sadece yatırımcılar ve şirketlerin daha da endişelenmesine sebep olur. Çünkü ekonomi kötüye gittikçe Erdoğan daha çok günah keçisine ihtiyaç duyacaktır.
-Ekonomideki manzara kötüleşirken, yatırımcılar ve şirketler zenginliklerini ve geçim kaynaklarını korumak için harekete geçmeye başlar. Bu da sermaye ülke dışına çıkmasına, yatırımların azalmasına ve diğer önlem stratejileriyle sonuçlanır.
-Hükümet kötü gidişattan özel sektörü sorumlu tutmaya başlar, herhangi bir önlem almaları engellemek yönünde harekete geçer. Sermaye kontrollerini devreye sokar, ulusallaştırma süreci başlar, sözleşmelerin konversiyonu zorlanır.
-Eninde sonunda hükümetin elinde herhangi bir finansman kalmaz, büyüme durur ve ülke bir krizin içine çekilir, artık gelecek yoktur.
[Kronos.News] 10.7.2019
Nijerya Erdoğan’ın istediği 1000 kişiyi vermeyeceğini açıkladı
Nijerya hükümeti, Hizmet Hareketi ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle Ankara yönetiminin istediği 1000 kişiyi Türkiye’ye iade edeceği yönündeki haberlerle ilgili açıklama yaptı. İade talebini kabul etmediklerini söyledi.
BOLD – BBC’nin haberine göre Dışişleri Bakanı Geoffrey Onyeama’nın Sözcüsü Sarah Sanda, Türkiye’nin Nijerya’da sığınma hakkı almış şahıslar hakkında iade talebinde bulunduğunu doğruladı.
Açıklamada Bakan Onyeama’nın şu sözlerine yer verildi: “Nijerya’da yasal yollarla bulunan herkes, Nijerya ve uluslararası yasaların koruması altındadır.”
Türkiye’nin iade talebine yönelik haberler, Türkiye’yi ziyaret eden Nijerya Devlet Başkanı Muhammadu Buhari’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesinin ardından ortaya çıkmıştı. Bu görüşmede iade konusunda bir uzlaşmaya varıldığını iddia edilmişti.
“BÖYLE BİR ANLAŞMA YAPILMADI”
Açıklamada, “Kafa karışıklığını gidermek için, Nijerya Dışişleri Bakanlığı açıkça böyle bir anlaşmanın yapılmadığını belirtmek ister” ifadeleri dikkat çekti.
Nijerya Başkanı Buhari’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Hizmet Hareketi hakkında, Nijerya’nın Türkiye’yi istikrarsızlaştıracak bir üs olarak kullanılmasına asla izin vermeyeceği taahhüdünde bulunduğu da belirtildi.
[BoldMedya.Com] 10.7.2019
BOLD – BBC’nin haberine göre Dışişleri Bakanı Geoffrey Onyeama’nın Sözcüsü Sarah Sanda, Türkiye’nin Nijerya’da sığınma hakkı almış şahıslar hakkında iade talebinde bulunduğunu doğruladı.
Açıklamada Bakan Onyeama’nın şu sözlerine yer verildi: “Nijerya’da yasal yollarla bulunan herkes, Nijerya ve uluslararası yasaların koruması altındadır.”
Türkiye’nin iade talebine yönelik haberler, Türkiye’yi ziyaret eden Nijerya Devlet Başkanı Muhammadu Buhari’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesinin ardından ortaya çıkmıştı. Bu görüşmede iade konusunda bir uzlaşmaya varıldığını iddia edilmişti.
“BÖYLE BİR ANLAŞMA YAPILMADI”
Açıklamada, “Kafa karışıklığını gidermek için, Nijerya Dışişleri Bakanlığı açıkça böyle bir anlaşmanın yapılmadığını belirtmek ister” ifadeleri dikkat çekti.
Nijerya Başkanı Buhari’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Hizmet Hareketi hakkında, Nijerya’nın Türkiye’yi istikrarsızlaştıracak bir üs olarak kullanılmasına asla izin vermeyeceği taahhüdünde bulunduğu da belirtildi.
[BoldMedya.Com] 10.7.2019
Zenb - Zeneb = Günah - Kuyruk [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Zenb ve zeneb ikisi de aynı kökten gelir. Zenb, günah; zeneb ise kuyruk demektir. Buna göre ‘Günah işledim Rabbim’ diyen kul: ‘Ey Rabbim ben yine bir KUYRUK TAKTIM. Şu halimle Sen bana ister KUYRUKLU bir tilki; ister insanları sokan bir akrep, istersen de kuyruğu kendinden bir YILAN nazarıyla bak! İşte ben oyum.” diyor.
Hocaefendi “Günahlardan Çıkış Yolları” ile ilgili olarak sorulan “Günah ve bu günahlara karşı yaptığımız tevbelerde nelere dikkat etmeliyiz?” sorusuna, dikkat edilecek hususlara işaret ederek diyor ki:
“1-Günah karşısındaki tepki: (…) Evet tevbe, aslında, bir nedamet, pişmanlık ve iç yangınıdır. Bu itibarla da, önemli olan günahlarla beraber olmayı yılan ve çiyanlarla beraber olma kabul etmektedir.
“2-Günahın kısa ömürlü olması: (…) Günaha bir saniye bile ömür bağışlamak şahsın kendi aleyhinedir… Hiç vakit kaybetmeden kalkıp TEVBE ve İSTİĞFAR ile arınmalıdır.
“3-Günahı kerih görmek: Kerih görülemeyen bir günahtan, yılandan –çiyandan kaçar gibi kaçma azmi görülemez. (O zaman ondan kurtulunamaz.)
“4-Günah-tevbe dengesi: Her günah, kendi derinliği, çirkefliği, iğrençliği nisbetinde bir tevbe ister. Zira her günah ZİFT DOLU BİR KUYUYA düşmek gibidir. Böyle bir kuyuya düşmek çok kolaydır ama, çıkmak büyük bir gayret ister.
“5-Günahı günah bilmek: İçimizden, günahın hükmüne itiraz adına geçen her düşünce, en az o günahı irtikap etmek kadar günahtır. Mesela, zina yapan bir insanın zaman zaman içinden: ‘Allah bu zinayı niçin yasak etti?’ diye geçirmesi veyahut haram-helal demeden yemeye içmeye alışmış bir insanın, ‘Keşke kul hakkı diye bir şey olmasaydı ne güzel olurdu?’ Şeklinde düşünmesi günah irtikap etmekten daha büyük günahlardır.
“O halde günahlara karşı tavır almalı ve kendimizi şöyle şartlandırmalıyız: ‘Ey günah yorulma, kapılar sürmelidir; içeri giremezsin.’
Üstad Hazretleri bu hususta şöyle diyor: “Günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-i imânı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah İSTİĞFAR ile çabuk imhâ edilmezse, kurtçuk değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. (…) O bedbaht bilmiyor ki; İnkâr vasıtasıyla, gayet cüzi bir sıkıntı kulluk vazifesinden gelmeye bedel, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkezâ. Bu üç misâle kıyas edilsin ki: ‘İşledikleri günahlardan dolayı kalpleri paslandı.’ (Mütaffifîn Suresi, 83/14) âyetinin sırrı anlaşılsın.” (İkinci Lem’a)
Hocaefendi devamla diyor ki: “Günah hususunda Bediüzzaman Hazretlerinin şu tesbiti çok mânidardır: ‘Günahtan yılandan, çiyandan kaçar gibi kaçınız.’ Burada yılan ve çiyan tabirinin yerine arslan veya kaplan tabirlerinin kullanılmaması dikkat çekicidir. Zira, arslan ve kaplan yiğitçe ve mertçe saldırır. Daha gelmeden onu hisseder ve ona göre tedbirinizi alabilirsiniz. Fakat akrep, yılan ve çiyan öyle değildir. Onların ne zaman ve nereden saldıracakları belli olmaz. İşte günah da böyle akrep ve çiyan gibi kalleştir. Hasılı günahlara karşı daima teyakkuzda bulunmak müminin şiarı olmalıdır. Unutmayalım: GÜNAHLARA KARŞI TEYAKKUZ (alarm) ALLAH’A KARŞI VEFALI OLMAK DEMEKTİR.
“Günah işlediği halde onu sezemeyene gelince, o zaten ‘Onlar hayvanlar gibidir belki, daha da sapkındırlar’ (Araf Suresi, 7/74) tokadını yemiş ve hayvandan da aşağı bir dereceye düşmüştür. Nitekim geçmiş yıllarda Avrupa’da (bazı) gençler arasında yapılan bir anketin sonuçları bu hükme güzel bir misal teşkil eder ki, o anketin neticesinde Avrupa’(nın bazı) gençlerine ait tesbit edilen özellikler, serseri bir sokak köpeğinin özellikleriyle aynı çıkmıştı. Zira hakikatten başka her yol, hakikatte başka neticelere götürür.”
Bu tesbitleri yeniden iyice bir mütalaa ve müzakere etmemiz gerekiyor.
[Safvet Senih] 10.7.2019 [Samanyolu Haber]
Hocaefendi “Günahlardan Çıkış Yolları” ile ilgili olarak sorulan “Günah ve bu günahlara karşı yaptığımız tevbelerde nelere dikkat etmeliyiz?” sorusuna, dikkat edilecek hususlara işaret ederek diyor ki:
“1-Günah karşısındaki tepki: (…) Evet tevbe, aslında, bir nedamet, pişmanlık ve iç yangınıdır. Bu itibarla da, önemli olan günahlarla beraber olmayı yılan ve çiyanlarla beraber olma kabul etmektedir.
“2-Günahın kısa ömürlü olması: (…) Günaha bir saniye bile ömür bağışlamak şahsın kendi aleyhinedir… Hiç vakit kaybetmeden kalkıp TEVBE ve İSTİĞFAR ile arınmalıdır.
“3-Günahı kerih görmek: Kerih görülemeyen bir günahtan, yılandan –çiyandan kaçar gibi kaçma azmi görülemez. (O zaman ondan kurtulunamaz.)
“4-Günah-tevbe dengesi: Her günah, kendi derinliği, çirkefliği, iğrençliği nisbetinde bir tevbe ister. Zira her günah ZİFT DOLU BİR KUYUYA düşmek gibidir. Böyle bir kuyuya düşmek çok kolaydır ama, çıkmak büyük bir gayret ister.
“5-Günahı günah bilmek: İçimizden, günahın hükmüne itiraz adına geçen her düşünce, en az o günahı irtikap etmek kadar günahtır. Mesela, zina yapan bir insanın zaman zaman içinden: ‘Allah bu zinayı niçin yasak etti?’ diye geçirmesi veyahut haram-helal demeden yemeye içmeye alışmış bir insanın, ‘Keşke kul hakkı diye bir şey olmasaydı ne güzel olurdu?’ Şeklinde düşünmesi günah irtikap etmekten daha büyük günahlardır.
“O halde günahlara karşı tavır almalı ve kendimizi şöyle şartlandırmalıyız: ‘Ey günah yorulma, kapılar sürmelidir; içeri giremezsin.’
Üstad Hazretleri bu hususta şöyle diyor: “Günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-i imânı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah İSTİĞFAR ile çabuk imhâ edilmezse, kurtçuk değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. (…) O bedbaht bilmiyor ki; İnkâr vasıtasıyla, gayet cüzi bir sıkıntı kulluk vazifesinden gelmeye bedel, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkezâ. Bu üç misâle kıyas edilsin ki: ‘İşledikleri günahlardan dolayı kalpleri paslandı.’ (Mütaffifîn Suresi, 83/14) âyetinin sırrı anlaşılsın.” (İkinci Lem’a)
Hocaefendi devamla diyor ki: “Günah hususunda Bediüzzaman Hazretlerinin şu tesbiti çok mânidardır: ‘Günahtan yılandan, çiyandan kaçar gibi kaçınız.’ Burada yılan ve çiyan tabirinin yerine arslan veya kaplan tabirlerinin kullanılmaması dikkat çekicidir. Zira, arslan ve kaplan yiğitçe ve mertçe saldırır. Daha gelmeden onu hisseder ve ona göre tedbirinizi alabilirsiniz. Fakat akrep, yılan ve çiyan öyle değildir. Onların ne zaman ve nereden saldıracakları belli olmaz. İşte günah da böyle akrep ve çiyan gibi kalleştir. Hasılı günahlara karşı daima teyakkuzda bulunmak müminin şiarı olmalıdır. Unutmayalım: GÜNAHLARA KARŞI TEYAKKUZ (alarm) ALLAH’A KARŞI VEFALI OLMAK DEMEKTİR.
“Günah işlediği halde onu sezemeyene gelince, o zaten ‘Onlar hayvanlar gibidir belki, daha da sapkındırlar’ (Araf Suresi, 7/74) tokadını yemiş ve hayvandan da aşağı bir dereceye düşmüştür. Nitekim geçmiş yıllarda Avrupa’da (bazı) gençler arasında yapılan bir anketin sonuçları bu hükme güzel bir misal teşkil eder ki, o anketin neticesinde Avrupa’(nın bazı) gençlerine ait tesbit edilen özellikler, serseri bir sokak köpeğinin özellikleriyle aynı çıkmıştı. Zira hakikatten başka her yol, hakikatte başka neticelere götürür.”
Bu tesbitleri yeniden iyice bir mütalaa ve müzakere etmemiz gerekiyor.
[Safvet Senih] 10.7.2019 [Samanyolu Haber]
Öztürk: Tekrar hapse girebilirim ama yine de diyorum ki, cezaevinde bebekler var
Gazeteci Ece Sevim Öztürk, “Cezaevinde bebekler var.” dediği için ‘devleti zaafiyete uğrattığı’ gerekçesiyle hapis yattığını ve ceza aldığını söyledi.
Cezasının üst mahkemelerce onanması halinde 11 ay daha cezaevinde kalacağını ve kızından ayrı kalacağını belirten Öztürk, “Yine de diyorum ki bebekler orada.” ifadesini kullandı.
Ece Sevim Öztürk, gazeteci Çağlar Cilara’nın YouTube kanalında yaptığı programa konuk oldu. Cilara’nın cezaevinde bebeklerle ilgili şahit olduğu durumları sorması üzerine Öztürk, şu anda hapiste olan bebek sayısının bine ulaştığını belirtti.
Öztürk, bu konuyu 15 Temmuz öncesinde de gündeme getirdiği ifade ederek cezaevi şartlarının bir bebeğin yaşayamayacağı durumda olduğunu söyledi.
[TR724] 10.7.2019
Cezasının üst mahkemelerce onanması halinde 11 ay daha cezaevinde kalacağını ve kızından ayrı kalacağını belirten Öztürk, “Yine de diyorum ki bebekler orada.” ifadesini kullandı.
Ece Sevim Öztürk, gazeteci Çağlar Cilara’nın YouTube kanalında yaptığı programa konuk oldu. Cilara’nın cezaevinde bebeklerle ilgili şahit olduğu durumları sorması üzerine Öztürk, şu anda hapiste olan bebek sayısının bine ulaştığını belirtti.
Öztürk, bu konuyu 15 Temmuz öncesinde de gündeme getirdiği ifade ederek cezaevi şartlarının bir bebeğin yaşayamayacağı durumda olduğunu söyledi.
Ben cezaevinde çok bebek gördüm. Hem siyasi hem de adli koğuşlarda. Hücre cezasına gelen kadınların ranzadan düşen bebeklerini de gördüm. Duvardaki böcek kadar özgür olamayan, günahsız bebekler gördüm. Sosyal hizmetlere verilen, görüşe getirilmeyen bebeklerin annelerini gördüm. https://t.co/lgt66zU0sp— Ece Sevim (@ecesevimozturk) 6 Temmuz 2019
[TR724] 10.7.2019
Dünya çapında 21 gazetecilik örgütünden SETA’ya kınama
Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nın (SETA) ‘Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları’ başlıklı raporuna uluslararası gazetecilik örgütlerinden de tepki geliyor. Dünyanın en büyük 21 gazetecilik örgütü, İsmail Çağlar, Kevser Hülya Akdemir ve Seca Toker imzalı SETA’nın 196 sayfalık raporunu kınadı.
VOA Türkçe’nin haberine göre, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından yapılan ve 21 gazetecilik örgütünün imzası bulunan açıklamada, SETA’nın hükümete yakın bir kuruluş olduğu ve uluslararası medya kuruluşlarını hükümet aleyhinde yayın yapmakla suçladığı kaydedildi. Bu kurumlarda çalışan gazetecilerin de açıkça hedef gösterildiği belirtilen açıklamada, gazetecilere yönelik baskıda görülen bu “yeni ve tehlikeli tırmanıştan” duyulan endişe dile getirildi.
‘Vakıf, Erdoğan’ın danışmanı tarafından kuruldu’
SETA’nın ‘akademik çalışma’ görüntüsü altında sunduğu raporun ‘tam bir çılgınlık’ olduğu belirtilen raporda, söz konusu vakfın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanı İbrahim Kalın tarafından kurulduğu hatırlatılıyor. 7 uluslararası medya kuruluşunun Türkçe servislerinde yapılan yayınlar incelenmiş gibi yapılan raporda, Radio China International’ın dışarıda bırakıldığı belirtiliyor. Açıklamada, “İddianameye dönüşen çalışmada, tüm çalışanlar hükümete karşı önyargılı yayın yapmakla suçlanıyor” ifadesine de yer veriliyor.
Bu kurumlarda çalışan gazetecilerin, listelendiği, politik ilişki ve yönelimlerini ortaya çıkarmak için, mesleki ahlaklarını sorgulamak, hatta terör örgütleriyle bağlantı ortaya çıkarmak için mesleki kariyerlerinin ve sosyal medya paylaşımlarının izlendiği de vurgulanan açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
‘Tehlikeli bir cadı avı’
“Bu çerçevede, gazeteci davalarını kapsayan, RSF tweetlerini veya Cumhuriyet veya Evrensel gibi gazetelerin haberlerini paylaşan gazeteciler, ‘tutkulu bir hükümet karşıtı’ olarak tanımlanıyor. RSF ve diğer imzacı örgütler, hedeflenen gazetecileri korkutmak amacıyla, aceleci hazırlanan ve gazetecilerin fişlenmesini amaçlayan bu kötü niyetli siyasi tartışmaları kınıyor.
Bu çalışma, Türk toplumunu karakterize eden gerilim ve siyasi kutuplaşma bağlamında özellikle tehlikeli bir cadı avıdır. Bu raporda, çoğulculuğun imhasını hafifletmek için, uluslararası kuruluşların Türkiye’deki varlığını güçlendirdikleri bir dönemde uluslararası medyayı itibarsızlaştırma girişimini görmemek çok zor.”
Açıklama, “Türkiye, RSF’nin 2019 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 157’nci sırada yer alıyor. Ülke, tutuklu medya çalışanı sayısı açısından dünya rekorunu elinde tutuyor.” ifadelerine de yer verildi.
Açıklamaya imza atan gazetecilik örgütleri şunlar:
ARTICLE 19, ARTICOLO 21, Cartoonists Rights Network International (CRNI), Civic Space Studies Association, Committee to Protect Journalists (CPJ), English PEN, European Centre for Press and Media Freedom (ECPMF), Fédération Européenne des Journalistes (FEJ), Global Editors Network (GEN), Index on Censorship, International Press Institute (IPI), Osservatorio Balcani Caucaso Transeuropa (OBCT), P24, PEN America, PEN Danemark, PEN International, PEN Norvège, PEN Suède, Reporters sans frontières (RSF), SEEMO, WAN-IFRA
[TR724] 10.7.2019
VOA Türkçe’nin haberine göre, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından yapılan ve 21 gazetecilik örgütünün imzası bulunan açıklamada, SETA’nın hükümete yakın bir kuruluş olduğu ve uluslararası medya kuruluşlarını hükümet aleyhinde yayın yapmakla suçladığı kaydedildi. Bu kurumlarda çalışan gazetecilerin de açıkça hedef gösterildiği belirtilen açıklamada, gazetecilere yönelik baskıda görülen bu “yeni ve tehlikeli tırmanıştan” duyulan endişe dile getirildi.
‘Vakıf, Erdoğan’ın danışmanı tarafından kuruldu’
SETA’nın ‘akademik çalışma’ görüntüsü altında sunduğu raporun ‘tam bir çılgınlık’ olduğu belirtilen raporda, söz konusu vakfın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanı İbrahim Kalın tarafından kurulduğu hatırlatılıyor. 7 uluslararası medya kuruluşunun Türkçe servislerinde yapılan yayınlar incelenmiş gibi yapılan raporda, Radio China International’ın dışarıda bırakıldığı belirtiliyor. Açıklamada, “İddianameye dönüşen çalışmada, tüm çalışanlar hükümete karşı önyargılı yayın yapmakla suçlanıyor” ifadesine de yer veriliyor.
Bu kurumlarda çalışan gazetecilerin, listelendiği, politik ilişki ve yönelimlerini ortaya çıkarmak için, mesleki ahlaklarını sorgulamak, hatta terör örgütleriyle bağlantı ortaya çıkarmak için mesleki kariyerlerinin ve sosyal medya paylaşımlarının izlendiği de vurgulanan açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
‘Tehlikeli bir cadı avı’
“Bu çerçevede, gazeteci davalarını kapsayan, RSF tweetlerini veya Cumhuriyet veya Evrensel gibi gazetelerin haberlerini paylaşan gazeteciler, ‘tutkulu bir hükümet karşıtı’ olarak tanımlanıyor. RSF ve diğer imzacı örgütler, hedeflenen gazetecileri korkutmak amacıyla, aceleci hazırlanan ve gazetecilerin fişlenmesini amaçlayan bu kötü niyetli siyasi tartışmaları kınıyor.
Bu çalışma, Türk toplumunu karakterize eden gerilim ve siyasi kutuplaşma bağlamında özellikle tehlikeli bir cadı avıdır. Bu raporda, çoğulculuğun imhasını hafifletmek için, uluslararası kuruluşların Türkiye’deki varlığını güçlendirdikleri bir dönemde uluslararası medyayı itibarsızlaştırma girişimini görmemek çok zor.”
Açıklama, “Türkiye, RSF’nin 2019 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 157’nci sırada yer alıyor. Ülke, tutuklu medya çalışanı sayısı açısından dünya rekorunu elinde tutuyor.” ifadelerine de yer verildi.
Açıklamaya imza atan gazetecilik örgütleri şunlar:
ARTICLE 19, ARTICOLO 21, Cartoonists Rights Network International (CRNI), Civic Space Studies Association, Committee to Protect Journalists (CPJ), English PEN, European Centre for Press and Media Freedom (ECPMF), Fédération Européenne des Journalistes (FEJ), Global Editors Network (GEN), Index on Censorship, International Press Institute (IPI), Osservatorio Balcani Caucaso Transeuropa (OBCT), P24, PEN America, PEN Danemark, PEN International, PEN Norvège, PEN Suède, Reporters sans frontières (RSF), SEEMO, WAN-IFRA
[TR724] 10.7.2019
Listede Türkiye yok: ’22 ülkeden Çin’e Doğu Türkistan tepkisi’
Çoğunluğunu Batılı ülkelerinin oluşturduğu 22 ülke Çin’e ortak bir mektup göndererek, Doğu Türkistan’daki toplama kamplarında zorla tutulan Uygurların derhal serbest bırakılması için çağrı yaptı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nda yazılan mektup, bir ilk olma özelliği taşıyor. Diğer yandan Türkiye mektuba imza atan ülkeler arasında yer almadı.
Euronews’in haberine göre, Batılı diplomatlar aralarında Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Japonya, İngiltere, Fransa, Almanya, İsveç, Letonya, Litvanya, Estonya, Danimarka, Norveç, Kuzey İrlanda, Hollanda, İzlanda, Lüksemburg, İspanya, Avusturya, İrlanda, Belçika ve İsviçre’nin de bulunduğu toplam 22 ülke büyükelçisi tarafından imzalanan 8 Temmuz tarihli mektubun Doğu Türkistan ile ilgili ortak ve net bir tutum olduğunu belirtti.
Mektubu değerlendiren Avrupalı bir büyükelçi, “Bu resmi bir adım çünkü BM İnsan Hakları Konseyi’nin resmi bir belgesi olarak yayınlanacak.” değerlendirmesinde bulundu.
“Devasa toplama kampları ve yasa dışı gözaltılardan derin endişe duyuyoruz”
Mektupta devasa toplama kamplarındaki yasa dışı gözaltılardan ve diğer azınlıkların yanı sıra özellikle de Uygurları hedef alan yaygın izleme, gözetleme ve kısıtlamalardan derin endişe duyulduğu dile getirildi.
22 ülkenin ortak mektubunda şu ifadeler yer aldı:
“Çin’i, yasalara uymaya, uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmeye, Sincan (Doğu Türkistan) ve Çin genelinde din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı göstermeye çağırıyoruz.
Çin’i, Sincan’da (Doğu Türkistan) Uygur Türkleri ve diğer Müslüman topluluklara mensup azınlıkları keyfi gözaltılardan, serbest dolaşım haklarını ellerinden almaktan uzak durmaya davet ediyoruz”
Ayrıca Çin’e gönderilen mektupta imzası bulunan 22 devlet, Pekin yönetiminden, BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet’nin de aralarında bulunacağı uluslararası bağımsız uzmanlar heyetine Doğu Türkistan’a “tam erişim” izni vermesini istedi.
ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler, Çin’in kendi planladığı Doğu Türkistan ziyaretlerinin ‘propaganda ve göz boyama’ amaçlı ‘tiyatrodan ibaret’ olduğunu belirtiyor.
Toplama kampları
Çin’in dünyaya eğitim merkezi olarak lanse ettiği toplama kamplarında ABD Dışişleri Bakanlığı verilerine göre 3 milyon civarında Uygur Türkü zorla tutuluyor.
Diasporadaki Uygurlar, asimilasyon ve kültürel soykırım olarak tanımladıkları toplama kamplarına götürülen kişilerin çocuklarının ellerinden alındığını ve bir daha göremediklerini belirtiyor.
Binlerce Uygur çocuk, ailelerinden koparılmış durumda.
Toplama kamplarına götürülenlerin büyük bir kısmından bir daha haber alınamıyor.”
[TR724] 10.7.2019
Euronews’in haberine göre, Batılı diplomatlar aralarında Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Japonya, İngiltere, Fransa, Almanya, İsveç, Letonya, Litvanya, Estonya, Danimarka, Norveç, Kuzey İrlanda, Hollanda, İzlanda, Lüksemburg, İspanya, Avusturya, İrlanda, Belçika ve İsviçre’nin de bulunduğu toplam 22 ülke büyükelçisi tarafından imzalanan 8 Temmuz tarihli mektubun Doğu Türkistan ile ilgili ortak ve net bir tutum olduğunu belirtti.
Mektubu değerlendiren Avrupalı bir büyükelçi, “Bu resmi bir adım çünkü BM İnsan Hakları Konseyi’nin resmi bir belgesi olarak yayınlanacak.” değerlendirmesinde bulundu.
“Devasa toplama kampları ve yasa dışı gözaltılardan derin endişe duyuyoruz”
Mektupta devasa toplama kamplarındaki yasa dışı gözaltılardan ve diğer azınlıkların yanı sıra özellikle de Uygurları hedef alan yaygın izleme, gözetleme ve kısıtlamalardan derin endişe duyulduğu dile getirildi.
22 ülkenin ortak mektubunda şu ifadeler yer aldı:
“Çin’i, yasalara uymaya, uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmeye, Sincan (Doğu Türkistan) ve Çin genelinde din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı göstermeye çağırıyoruz.
Çin’i, Sincan’da (Doğu Türkistan) Uygur Türkleri ve diğer Müslüman topluluklara mensup azınlıkları keyfi gözaltılardan, serbest dolaşım haklarını ellerinden almaktan uzak durmaya davet ediyoruz”
Ayrıca Çin’e gönderilen mektupta imzası bulunan 22 devlet, Pekin yönetiminden, BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet’nin de aralarında bulunacağı uluslararası bağımsız uzmanlar heyetine Doğu Türkistan’a “tam erişim” izni vermesini istedi.
ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler, Çin’in kendi planladığı Doğu Türkistan ziyaretlerinin ‘propaganda ve göz boyama’ amaçlı ‘tiyatrodan ibaret’ olduğunu belirtiyor.
Toplama kampları
Çin’in dünyaya eğitim merkezi olarak lanse ettiği toplama kamplarında ABD Dışişleri Bakanlığı verilerine göre 3 milyon civarında Uygur Türkü zorla tutuluyor.
Diasporadaki Uygurlar, asimilasyon ve kültürel soykırım olarak tanımladıkları toplama kamplarına götürülen kişilerin çocuklarının ellerinden alındığını ve bir daha göremediklerini belirtiyor.
Binlerce Uygur çocuk, ailelerinden koparılmış durumda.
Toplama kamplarına götürülenlerin büyük bir kısmından bir daha haber alınamıyor.”
[TR724] 10.7.2019
Keşfet ve milyon dolarlara sat! [Hasan Cücük]
Uzun bir aradan sonra Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale kadar gelen Ajax, oynadığı futbol kadar genç yıldızlarının sıradışı başarısıyla da dikkat çekmişti. Henüz 20’li yaşların başında olan birçok isim Avrupa’nın dev kulüpleri tarafından mercek altına alındı. Ajax orta sahasının en önemli isimlerinden Frenkie de Jong’u Barcelona elini çabuk tutarak 75 milyon Euro bedelle kadrosuna kattı. Kadronun önemli isimlerinden Matthijs De Ligt için Juventus ve Barcelona arasında transfer yarışı devam ediyor. Ajax aslında bunu hep yaptı. Yıldızını parlattığı oyuncuları daha kariyerinin başında milyonlarca Euro bedelle Avrupa’nın önde gelen kulüplerine sattı.
Hollanda futbolunun tartışmasız bir numaralı kulübü olan Ajax’ı farklı kılan özelliklerinden biri de ünlü futbol akademisidir. Genç yetenekleri keşfetmede Ajax’ın üstüne yoktur. Barcelona için La Masia nasıl önemliyse, Ajax içinde akademesi öyledir. Aradaki fark; Ajax keşfedip, yıldızlaştırıp satıyor, Barcelona ise uzun yıllar takımı sırtlayacak oyuncular yetiştirip, bünyesinde tutuyor.
Ajax’ın satışından milyonlar kazandığı futbolcuların önemli bir oranı yabancı kökenlilerden oluşuyor. Günümüz futbolunun önemli isimlerinden Zlatan İbrahimovic, Christian Eriksen, Arkadiusz Milik, Thomas Vermaelen ve Jan Verthongen, Ajax tezgahından geçip adını duyuran oyuncular oldu.
Ajax’ın son 20 yılda satışından milyonlarca Euro kazandığı oyuncuların tamamına yakını 25 yaşın altında olan isimlerden oluşuyor. Bunun tek istisnası 27 yaşında iken 2016’da Barcelona’ya satılan kaleci Jasper Cillesen oldu. Cillesen’in kaleci olduğunu düşünürsek, 27 yaşında olmak oldukça genç sayılır. Zlatan İbrahimovic, Ajax’a veda edip Juventus yolunu tutarken 22 yaşındaydı. Keza Tottenham formasıyla ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın gözde isimlerinden biri olan Danimarkalı Christian Eriksen, 21 yaşında Ajax’tan ayrılıp Premier Lig yolunu 2013 yılında tuttu. Eriksen’in takım arkadaşı Kolombiyalı Davinson Sanchez’de 2017’de Ajax’tan ayrıldığında 21 yaşındaydı.
Biraz filmi gerilere sardırdığımızda bir zamanların en iyi defans oyuncuları arasında gösterilen Romen Cristian Chivu’nun da futbol dünyasına adını Ajax’ta duyurduğunu görüyoruz. Takvim yaprakları 2003’ü gösterirken Chivu 22 yaşında uzun yıllar formasını giyeceği Roma’nın yolunu tuttu. Yine 1999 yılında Nijeryalı Sunday Oliseh, 24 yaşındayken Juventus’a transfer oldu.
[Hasan Cücük] 10.7.2019 [TR724]
Hollanda futbolunun tartışmasız bir numaralı kulübü olan Ajax’ı farklı kılan özelliklerinden biri de ünlü futbol akademisidir. Genç yetenekleri keşfetmede Ajax’ın üstüne yoktur. Barcelona için La Masia nasıl önemliyse, Ajax içinde akademesi öyledir. Aradaki fark; Ajax keşfedip, yıldızlaştırıp satıyor, Barcelona ise uzun yıllar takımı sırtlayacak oyuncular yetiştirip, bünyesinde tutuyor.
Ajax’ın satışından milyonlar kazandığı futbolcuların önemli bir oranı yabancı kökenlilerden oluşuyor. Günümüz futbolunun önemli isimlerinden Zlatan İbrahimovic, Christian Eriksen, Arkadiusz Milik, Thomas Vermaelen ve Jan Verthongen, Ajax tezgahından geçip adını duyuran oyuncular oldu.
Ajax’ın son 20 yılda satışından milyonlarca Euro kazandığı oyuncuların tamamına yakını 25 yaşın altında olan isimlerden oluşuyor. Bunun tek istisnası 27 yaşında iken 2016’da Barcelona’ya satılan kaleci Jasper Cillesen oldu. Cillesen’in kaleci olduğunu düşünürsek, 27 yaşında olmak oldukça genç sayılır. Zlatan İbrahimovic, Ajax’a veda edip Juventus yolunu tutarken 22 yaşındaydı. Keza Tottenham formasıyla ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın gözde isimlerinden biri olan Danimarkalı Christian Eriksen, 21 yaşında Ajax’tan ayrılıp Premier Lig yolunu 2013 yılında tuttu. Eriksen’in takım arkadaşı Kolombiyalı Davinson Sanchez’de 2017’de Ajax’tan ayrıldığında 21 yaşındaydı.
Biraz filmi gerilere sardırdığımızda bir zamanların en iyi defans oyuncuları arasında gösterilen Romen Cristian Chivu’nun da futbol dünyasına adını Ajax’ta duyurduğunu görüyoruz. Takvim yaprakları 2003’ü gösterirken Chivu 22 yaşında uzun yıllar formasını giyeceği Roma’nın yolunu tuttu. Yine 1999 yılında Nijeryalı Sunday Oliseh, 24 yaşındayken Juventus’a transfer oldu.
[Hasan Cücük] 10.7.2019 [TR724]
Askerî Birlik Cerideleri 15 Temmuz’u aydınlatır mı? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Bugün itibarıyla 15 Temmuz darbe teşebbüsünün üzerinden üç yıl geçmesine rağmen pek çok karanlık nokta bulunuyor. TBMM Araştırma Komisyonu’nun faaliyetinin apar topar sona erdirilmesi, olayların merkezinde yer alan Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ın komisyon karşısına çıkmamaları ve sadece Akar’ın yasak savmak kabilinden bir cevap yazısı göndermesi gibi nedenler olayın meydana geliş şekliyle ilgili soru işaretlerini daha da artırıyor.
Kamuoyu, TBMM Araştırma Komisyonu’nun olayı aydınlatmada isteksiz davranmasından sonra, darbe davalarıyla pek çok soruya cevap verileceğini düşünmekteydi. Ancak iktidarın mahkeme safahatının çok az ve elbette sadece kendi işine gelen kısmını kamuoyu ile paylaşması, 15 Temmuz’a dair soru işaretlerinin daha da artmasına neden oldu.
Ergenekon davalarının aksine bu davalar basında çok az yer aldı ve kamuoyu darbeyle ilgili doğru bilgilerden mahrum bırakıldı. Hükümet kanadı yargılamaların darbeyi aydınlatması yerine “gözlerden ırak bir şekilde” bir an önce bitirilmesini tercih edince böyle bir sonuç ortaya çıktı. Kamuoyu pek çok bilgiyi kısa notlar şeklinde öğrenebildi.
Hâlbuki darbenin aydınlatılması için çok farklı kanıtlar kullanılabilir, örneğin askeri birliklerin neredeyse yüz kırk seneden bu yana tuttukları “cerideler” darbe sürecinin aydınlatılmasında önemli bir rol oynayabilirdi.
Cerideler
Arapça bir kelime olan “ceride” Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bir yandan “gazete” anlamında kullanılırken diğer yandan da “tutanak ve kayıt defteri” anlamına geliyordu.
Günümüzde askeri birliklerin ceride tutmaları bir zorunluluk olup olağanüstü hal ve sıkıyönetim dönemlerinde, tatbikatlarda, özel harekâtlarda ve savaş dönemlerinde tutulan ceridelere “harp ceridesi”, diğer zamanlarda tutulanlara da “barış ceridesi” denilmektedir. Bu cerideleri en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün askeri birlikler tutmakla yükümlüdür.
Ceridelere ait ilk örnekler Osmanlı döneminde seferlere ait kayıtların tutulduğu “ruznameler” olup örneğin Kanuni devrindeki Rodos seferine ait gün gün gelişmeleri anlatan ruzname tutulmuş ve bu ruzname günümüze kadar ulaşmıştır.
Osmanlı Arşivleri’nde savaş günlüğünün yanında ordunun her türlü gelir ve giderinin de kaydedildiği askeri ruznamçeler de bulunmaktadır.
Harp Cerideleri
Osmanlı Devleti’nin son döneminde ise ruznamelerin yerini “harp cerideleri” almış ve askeri birlikler günlük gelişmelerin kaydedildiği cerideler tutmaya başlamışlardır.
Osmanlı ordusunda harp ceridesi tutma geleneğinin Alman subayların danışmanlık yapmaya başlamaları sonrasında ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Nitekim ATASE’de yer alan en eski harp ceridesi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na aittir.
Son dönem savaşlarına ait harp cerideleri de yine ATASE Arşivi’nde bulunmaktadır. Bu cerideler özellikle Balkan Harbi ve Birinci Dünya Savaşı cephelerinin aydınlatılmasında en önemli kaynaklardır.
Harp ceridelerinin tutulması ve kayıtlarda dikkat edilmesi gereken hususların 1909, 1916 ve 1917’de talimatnamelerle açıklanması, İttihatçı subayların ceridelere büyük bir önem verdiklerini göstermektedir. Böylece ordu, kolordu, tümen, tugay, alay, tabur ve müstahkem mevkilerle umumi karargâh yani Genelkurmay ceride tutmakla yükümlü tutulmuştur.
Harp ceridelerinin tutulmasında iki gerekçenin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Birincisi yapılan hatalardan, verilen kararlardan, yanlış stratejilerden dersler çıkarmak ve ikinci olarak askeri tarihin doğru bir şekilde yazılması için gerekli kaynakları hazırlamak.
Balkan Harbi Örnekleri
Harp cerideleri zamanla geliştirilerek bir düzene kavuşmuştur. Bu ceridelerde tarih ve saat, birliğin bulunduğu yer ve askeri birlikte o gün yaşanan olaylar yer almakta olup bazen de o günkü hava durumu bile cerideye yazılmıştır.
Cerideyi tutmakla yükümlü olan kişi birliğin komutanı tarafından belirlenmekte ve genellikle birliğin kurmay başkanı ya da muktedir bir subay tercih edilmekteydi. İki nüsha olarak tutulan cerideler belli aralıklarla komutan tarafından imzalandıktan sonra Harp Tarihi Şubesi’ne gönderiliyordu.
Bütün birliklerin ceride tutmak zorunda olması savaşlara ait harekât planları, silah ve cephane durumu, firarlar, şehit ve yaralı sayıları hakkındaki bilgileri kontrol etme imkânı sağlamaktadır.
Örneğin doktora çalışmam sırasında hatıra eserlerde Yanya Müstahkem Mevki Kumandanı Vehip Bey’ın teslim olmadan önce harp ceridelerini yaktırdığı belirtilse de harp cerideleri sayesinde Yanya Muharebelerini gün gün takip etme imkânı olmuştu.
Yine ceridelerden hareketle Esat Paşa komutasındaki Yanya Kolordusunun günden güne eridiği, silah ve cephanenin tükendiği, erzakın hızla azaldığı, firarların sürekli arttığı, hastalık nedeniyle hastanelerde yüzlerce askerin tedavi altına alındığı ayrıntılı bir şekilde ortaya çıkmıştı. Nitekim ceridelerde Vehip Bey’in “beyaz bayrak çekilerek Yunanlılara teslim olunmasına dair” emri bile yer alıyordu.
Cerideler komutanların psikolojisinin hızla bozulduğunu da gösteriyordu. Özellikle firar eden Arnavut askerlere karşı büyük bir tepki görülüyor ve “tükenmişlik sendromu” ceridelere de yansıyordu.
Bunun etkisiyle Yunanlılar 1913 Ocak ayında ateşkes teklif ettiklerinde Esat Paşa ve kardeşi Vehip Bey daha fazla kayıp verilmemesi gerekçesiyle bu teklifin kabulü için Garp Ordusu’ndan onay istemişler ve onay verilmeyince muharebe iki ay daha devam etmişti. Hâlbuki hatıra eserlere inanılacak olursa Esat Paşa bu teklifi daha baştan şiddetle reddetmişti.
İlginç Bir Ceride
Yanya Muharebelerinde savaşan 23. Nizamiye Tümenine ait bir ceridede ise çok ilginç bir olay aktarılmaktadır.
Harp ceridesine göre bu tümen 23 Ekim 1912’de Yunanlılara karşı taarruz kararı almış ve karar sabahleyin komutanlara açıklanmıştı. Buna rağmen bazı komutanların vaktinde yerlerinde olmamaları nedeniyle taarruz gecikmiş ve gün batmak üzereyken başlatılan harekât büyük bir felaketle sonuçlanmıştı.
Gece karanlığında önden giden Osmanlı askerleri arkadan gelen ihtiyat birliklerini Yunan askeri zannederek sabaha kadar savaşmışlardı. Olay sonrasında ihtiyat birliklerinin büyük bir kısmı firar etmiş ve firar bir türlü durdurulamamıştı.
Harp ceridesinde bu acı olayın nedenleri komutan isimleri de verilerek açıklanmakta ve sonra da ilginç bir şekilde değerlendirmeler yapılmaktadır. Cerideye göre askerin talim ve terbiyeden yoksun olması, birliklerde emir komuta zincirinin işlememesi, komutanlar arasında uyum olmaması, subayların iyi örnek olmamaları, askerin sıkıntılarına küçük rütbeli subayların çözüm üretememeleri ve askerin moralinin bozulması böylesine bir tablonun ortaya çıkmasına neden olmuştu.
Dosyaları Köpürtmek
Bu örnekler harp ceridelerinin geçmişte yaşanmış savaşların aydınlatılmasında ne kadar önemli bir rol oynadıklarını ortaya koymaktadır. Cerideler sayesinde savaşlarda yapılan hatalar, komuta kademesinin uyumu, askerin durumu gibi bilgilere gün gün ulaşmak mümkün olduğundan askeri tarih çalışan tarihçiler bu kaynaklardan mutlaka yararlanmak zorundadır.
Şu da bir gerçektir ki, tarihçilerin bu vesikalara ulaşması uzun yıllar sonra olmakta ve sadece “bir ibret dersi” niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla yıllar sonra yapılan bu tespitlerin hukuki bir değeri olmayıp sadece karanlık noktaların aydınlatılmasına yaramaktadır.
Buna karşılık normal şartlarda “o kadar kargaşaya rağmen” yılların birikimine sahip Türk ordu birliklerinin 15 Temmuz gecesi adı “harp ya da barış ceridesi” olsa da ceride tutmuş olmaları hatta 16 Temmuz sabahı da cerideye bir değerlendirme yazısı yazmış olmaları gerekir.
En küçük birliklerden karargâhlara kadar her yerde ceride tutulduğu dikkate alındığında ceridelerden hareketle her kademedeki birlikte o gece neler yaşandığı net bir şekilde anlaşılacaktır.
Belki bazı kişiler kayıt tutulmadığını ya da ceridelerin imha edildiğini ileri süreceklerdir. Ancak her birliğin ceride tutmak zorunda olduğu dikkate alındığında bunun doğruyu yansıtmadığı açıktır.
15 Temmuz’un aydınlatılmasında Ahmet Dönmez’in Malatya’daki 15 Temmuz davası ile ilgili olarak ortaya koyduğu gerçekler, ceridelerin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Aksi takdirde darbe teşebbüsüyle ilgili soru işaretleri ve “kontrollü” olduğu yönündeki iddialar hiçbir zaman ortadan kalkmayacak, “dosyalar boş, köpürtmemiz lazım” şeklindeki iddialar doğrulanmış olacaktır.
Kaynaklar: M. Mercan, “Tarih Kaynağı Olarak Harp Cerideleri”, Tarih Dergisi, S. 46, 2009; Y. Nizamoğlu, Vehip Paşa’nın Hayatı ve Askeri Faaliyetleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 2010.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 10.7.2019 [TR724]
Kamuoyu, TBMM Araştırma Komisyonu’nun olayı aydınlatmada isteksiz davranmasından sonra, darbe davalarıyla pek çok soruya cevap verileceğini düşünmekteydi. Ancak iktidarın mahkeme safahatının çok az ve elbette sadece kendi işine gelen kısmını kamuoyu ile paylaşması, 15 Temmuz’a dair soru işaretlerinin daha da artmasına neden oldu.
Ergenekon davalarının aksine bu davalar basında çok az yer aldı ve kamuoyu darbeyle ilgili doğru bilgilerden mahrum bırakıldı. Hükümet kanadı yargılamaların darbeyi aydınlatması yerine “gözlerden ırak bir şekilde” bir an önce bitirilmesini tercih edince böyle bir sonuç ortaya çıktı. Kamuoyu pek çok bilgiyi kısa notlar şeklinde öğrenebildi.
Hâlbuki darbenin aydınlatılması için çok farklı kanıtlar kullanılabilir, örneğin askeri birliklerin neredeyse yüz kırk seneden bu yana tuttukları “cerideler” darbe sürecinin aydınlatılmasında önemli bir rol oynayabilirdi.
Cerideler
Arapça bir kelime olan “ceride” Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bir yandan “gazete” anlamında kullanılırken diğer yandan da “tutanak ve kayıt defteri” anlamına geliyordu.
Günümüzde askeri birliklerin ceride tutmaları bir zorunluluk olup olağanüstü hal ve sıkıyönetim dönemlerinde, tatbikatlarda, özel harekâtlarda ve savaş dönemlerinde tutulan ceridelere “harp ceridesi”, diğer zamanlarda tutulanlara da “barış ceridesi” denilmektedir. Bu cerideleri en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün askeri birlikler tutmakla yükümlüdür.
Ceridelere ait ilk örnekler Osmanlı döneminde seferlere ait kayıtların tutulduğu “ruznameler” olup örneğin Kanuni devrindeki Rodos seferine ait gün gün gelişmeleri anlatan ruzname tutulmuş ve bu ruzname günümüze kadar ulaşmıştır.
Osmanlı Arşivleri’nde savaş günlüğünün yanında ordunun her türlü gelir ve giderinin de kaydedildiği askeri ruznamçeler de bulunmaktadır.
Harp Cerideleri
Osmanlı Devleti’nin son döneminde ise ruznamelerin yerini “harp cerideleri” almış ve askeri birlikler günlük gelişmelerin kaydedildiği cerideler tutmaya başlamışlardır.
Osmanlı ordusunda harp ceridesi tutma geleneğinin Alman subayların danışmanlık yapmaya başlamaları sonrasında ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Nitekim ATASE’de yer alan en eski harp ceridesi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na aittir.
Son dönem savaşlarına ait harp cerideleri de yine ATASE Arşivi’nde bulunmaktadır. Bu cerideler özellikle Balkan Harbi ve Birinci Dünya Savaşı cephelerinin aydınlatılmasında en önemli kaynaklardır.
Harp ceridelerinin tutulması ve kayıtlarda dikkat edilmesi gereken hususların 1909, 1916 ve 1917’de talimatnamelerle açıklanması, İttihatçı subayların ceridelere büyük bir önem verdiklerini göstermektedir. Böylece ordu, kolordu, tümen, tugay, alay, tabur ve müstahkem mevkilerle umumi karargâh yani Genelkurmay ceride tutmakla yükümlü tutulmuştur.
Harp ceridelerinin tutulmasında iki gerekçenin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Birincisi yapılan hatalardan, verilen kararlardan, yanlış stratejilerden dersler çıkarmak ve ikinci olarak askeri tarihin doğru bir şekilde yazılması için gerekli kaynakları hazırlamak.
Balkan Harbi Örnekleri
Harp cerideleri zamanla geliştirilerek bir düzene kavuşmuştur. Bu ceridelerde tarih ve saat, birliğin bulunduğu yer ve askeri birlikte o gün yaşanan olaylar yer almakta olup bazen de o günkü hava durumu bile cerideye yazılmıştır.
Cerideyi tutmakla yükümlü olan kişi birliğin komutanı tarafından belirlenmekte ve genellikle birliğin kurmay başkanı ya da muktedir bir subay tercih edilmekteydi. İki nüsha olarak tutulan cerideler belli aralıklarla komutan tarafından imzalandıktan sonra Harp Tarihi Şubesi’ne gönderiliyordu.
Bütün birliklerin ceride tutmak zorunda olması savaşlara ait harekât planları, silah ve cephane durumu, firarlar, şehit ve yaralı sayıları hakkındaki bilgileri kontrol etme imkânı sağlamaktadır.
Örneğin doktora çalışmam sırasında hatıra eserlerde Yanya Müstahkem Mevki Kumandanı Vehip Bey’ın teslim olmadan önce harp ceridelerini yaktırdığı belirtilse de harp cerideleri sayesinde Yanya Muharebelerini gün gün takip etme imkânı olmuştu.
Yine ceridelerden hareketle Esat Paşa komutasındaki Yanya Kolordusunun günden güne eridiği, silah ve cephanenin tükendiği, erzakın hızla azaldığı, firarların sürekli arttığı, hastalık nedeniyle hastanelerde yüzlerce askerin tedavi altına alındığı ayrıntılı bir şekilde ortaya çıkmıştı. Nitekim ceridelerde Vehip Bey’in “beyaz bayrak çekilerek Yunanlılara teslim olunmasına dair” emri bile yer alıyordu.
Cerideler komutanların psikolojisinin hızla bozulduğunu da gösteriyordu. Özellikle firar eden Arnavut askerlere karşı büyük bir tepki görülüyor ve “tükenmişlik sendromu” ceridelere de yansıyordu.
Bunun etkisiyle Yunanlılar 1913 Ocak ayında ateşkes teklif ettiklerinde Esat Paşa ve kardeşi Vehip Bey daha fazla kayıp verilmemesi gerekçesiyle bu teklifin kabulü için Garp Ordusu’ndan onay istemişler ve onay verilmeyince muharebe iki ay daha devam etmişti. Hâlbuki hatıra eserlere inanılacak olursa Esat Paşa bu teklifi daha baştan şiddetle reddetmişti.
İlginç Bir Ceride
Yanya Muharebelerinde savaşan 23. Nizamiye Tümenine ait bir ceridede ise çok ilginç bir olay aktarılmaktadır.
Harp ceridesine göre bu tümen 23 Ekim 1912’de Yunanlılara karşı taarruz kararı almış ve karar sabahleyin komutanlara açıklanmıştı. Buna rağmen bazı komutanların vaktinde yerlerinde olmamaları nedeniyle taarruz gecikmiş ve gün batmak üzereyken başlatılan harekât büyük bir felaketle sonuçlanmıştı.
Gece karanlığında önden giden Osmanlı askerleri arkadan gelen ihtiyat birliklerini Yunan askeri zannederek sabaha kadar savaşmışlardı. Olay sonrasında ihtiyat birliklerinin büyük bir kısmı firar etmiş ve firar bir türlü durdurulamamıştı.
Harp ceridesinde bu acı olayın nedenleri komutan isimleri de verilerek açıklanmakta ve sonra da ilginç bir şekilde değerlendirmeler yapılmaktadır. Cerideye göre askerin talim ve terbiyeden yoksun olması, birliklerde emir komuta zincirinin işlememesi, komutanlar arasında uyum olmaması, subayların iyi örnek olmamaları, askerin sıkıntılarına küçük rütbeli subayların çözüm üretememeleri ve askerin moralinin bozulması böylesine bir tablonun ortaya çıkmasına neden olmuştu.
Dosyaları Köpürtmek
Bu örnekler harp ceridelerinin geçmişte yaşanmış savaşların aydınlatılmasında ne kadar önemli bir rol oynadıklarını ortaya koymaktadır. Cerideler sayesinde savaşlarda yapılan hatalar, komuta kademesinin uyumu, askerin durumu gibi bilgilere gün gün ulaşmak mümkün olduğundan askeri tarih çalışan tarihçiler bu kaynaklardan mutlaka yararlanmak zorundadır.
Şu da bir gerçektir ki, tarihçilerin bu vesikalara ulaşması uzun yıllar sonra olmakta ve sadece “bir ibret dersi” niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla yıllar sonra yapılan bu tespitlerin hukuki bir değeri olmayıp sadece karanlık noktaların aydınlatılmasına yaramaktadır.
Buna karşılık normal şartlarda “o kadar kargaşaya rağmen” yılların birikimine sahip Türk ordu birliklerinin 15 Temmuz gecesi adı “harp ya da barış ceridesi” olsa da ceride tutmuş olmaları hatta 16 Temmuz sabahı da cerideye bir değerlendirme yazısı yazmış olmaları gerekir.
En küçük birliklerden karargâhlara kadar her yerde ceride tutulduğu dikkate alındığında ceridelerden hareketle her kademedeki birlikte o gece neler yaşandığı net bir şekilde anlaşılacaktır.
Belki bazı kişiler kayıt tutulmadığını ya da ceridelerin imha edildiğini ileri süreceklerdir. Ancak her birliğin ceride tutmak zorunda olduğu dikkate alındığında bunun doğruyu yansıtmadığı açıktır.
15 Temmuz’un aydınlatılmasında Ahmet Dönmez’in Malatya’daki 15 Temmuz davası ile ilgili olarak ortaya koyduğu gerçekler, ceridelerin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Aksi takdirde darbe teşebbüsüyle ilgili soru işaretleri ve “kontrollü” olduğu yönündeki iddialar hiçbir zaman ortadan kalkmayacak, “dosyalar boş, köpürtmemiz lazım” şeklindeki iddialar doğrulanmış olacaktır.
Kaynaklar: M. Mercan, “Tarih Kaynağı Olarak Harp Cerideleri”, Tarih Dergisi, S. 46, 2009; Y. Nizamoğlu, Vehip Paşa’nın Hayatı ve Askeri Faaliyetleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 2010.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 10.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Yolculuk hazırlığı başladığına göre… [Semih Ardıç]
Rusya S-400 hava savunma sisteminde ilk bataryayı askerî kargo uçaklarına yükledi. Birkaç güne kalmaz Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kargoyu teslim aldığına dair fotoğraflar internete düşer.
Amerika Birleşik Devletleri ile Kuzey Atlantik Anlaşması Teşkilatı’nın (NATO) haricinde Avrupa Birliği S-400’ün teslim alınmasına şiddetle itiraz etmişti. Türkiye’ye müeyyide sopası dahi gösterilmişti.
İNANMAK İSTEMİYORLAR
Halihazırda Batı ittifakında sessizlik hâkim olsa da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “müeyyide” ihtarını kale almadığına hâlâ inanmak istemiyorlar.
Türkiye’nin yarım asırdan fazla süredir üyesi olduğu NATO’nun tavsiye ve telkinlerine rağmen Rusya’dan hava savunma sistemi satın alması her iki cenah namına kırılma noktası.
Saraybosna’ya hareketinden evvel beyanat veren Erdoğan’ın “Yolculuk hazırlığı başladı.” sözünün altını çizdim.
Herkes için yolculuğun başladığı bir döneme girildiği ancak bu kadar berrak hülâsa edilebilirdi.
Erdoğan, S-400’ün sevkiyatını kast etse de Türkiye’nin merkezinde yer aldığı devletler arası münasebetlerde kimin hancı kimin yolcu olduğunu yakında ibretle müşahede edeceğiz.
KEŞKE MESELE MEMLEKETİN MÜDAFAASI OLSA!
Mesele keşke Türkiye’nin havadan gelebilecek taarruza karşı kendini müdafaa etmesinden ibaret olsaydı.
Her vergi mükellefi böyle bir argümanın arkasına saklanan Erdoğan’a, “2002’den beri aklınız neredeydi?” deme hakkına sahip. Neticede hatalı kararların faturası ay bitmeden vatandaşın evine geliyor.
Geçen sene ağustos ayında pastör Andrew Brunson’ın tahliye edilip edilmemesi faslında Amerika ile didiştiğimiz için mevcut krizin fitili ateşlenmedi mi?
Kendi ifadeleri ile 18 senedir Türkiye’yi hava taarruzuna mukavemet edemeyecek şekilde tutan ve millî güvenliği hedef alan bir tehdit karşısında adım atmayan iktidar evvela ihanet değilse bile bu gafletinin hesabını vermeli.
KRİZ GİRDABINDA DEBELENİP DURURUZ
İlaveten S-400 krizinde Batı’dan herhangi bir müeyyide gelmese bile devletlerin tarife dışı engelleri ve mesafeli yaklaşımlarının seneler içinde sebep olacağı ağır maliyet ne olacak?
Mevcut iktisadî krizi bir şekilde atlattığımızı kabul edelim. Batıdan sermaye desteği almadan ne büyümeyi ne de istihdamı finanse edebiliriz. Mütemadiyen kriz girdabında debelenip dururuz.
Para muslukları kapanınca ne kadar çaresiz kaldığımızı yaşayarak öğretiyorlar.
Hâl böyle iken Erdoğan, Türkiye’yi başka bir eksene savuruyor. Financial Times gazetesinin işaret ettiği gibi “ateşle oynuyor”. Rusya’nın müttefikliği Doğu Akdeniz’e kadar…
Türkiye’nin müktesebatı, devletin DNA’sı ve halkın hissiyatı bir araya geldiğinde Rusya ile domates satıp doğalgaz ithal etmenin ötesinde mesafe kat edemeyeceğimizi anlıyoruz.
FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK
Mevcut sessizliği “Erdoğan’ın Amerika’ya mukabil kazandığı zafer” diye tevil edenler her halükârda “Evet efendim, sepet efendim!” diyenlerin ta kendileridir. Erdoğan nerede ise onlar orada.
Onların mevcudiyeti ile Erdoğan’ın lutfettiği iktidar nimetleri arasında birebir illiyet var. Erdoğan muslukları kıstığı anda ortada kalacak kadar kabiliyet ve tecrübeden mahrum asalakların 82 milyona yüklediği fatura er ya da geç hepsinden tahsil edilecek.
Çaya, şekere, benzine, motorine, elektriğe, temerrüt faizine derken yurt dışı çıkış harcına kadar zam zam üstüne zam yapan Erdoğan’ın çok da umurunda değiller. Bugünlerde derdi başından aşkın.
Erdoğan’ın kamuda sendikalı işçiye yüzde yüzde 5+yüzde 4 maaş zammı teklif etmesi tam bir aristokrat vurdumduymazlığıdır. Memur ve emeklinin maaşına da senelik yüzde 10 zam yapılmıştı.
SARAY’DA KRİZ YOK!
Enflasyonun törpülenmiş hali bile yüzde 16! Hükûmetin maaş zammı ise yüzde 10’da kaldı. Nalıncı keseri Erdoğan’ın elinde.
Kasayı boşaltırken “itibardan tasarruf olmaz” diyen Erdoğan ve damadı Berat, halktan almaya gelince aslan kesildi. Bu tablo krizin Saray’da ne kadar hissedildiğine dair hayli fikir veriyor.
Mevcut sessizlik sizi aldatmasın. Erdoğan, Ali Babacan’ın AKP’den istifa etmesi ile kayanın yerinden koptuğunun farkında.
Amerikan sisteminde Kongre’nin ayrı bir yetki alanı olduğunu bilenler S-400 krizinde Başkan Donald Trump’ın müeyyidelere karşı çıkma ihtimalinin olmadığının farkında.
Erdoğan’ın verdiği taviz ne kadar büyük olursa olsun Trump en fazla müeyyideleri birkaç hafta tehir ettirebilir, o kadar.
Aksine kendisini inandıranlar için filmin sonu maalesef hazin bitecek.
Senarist, yönetmen, yapımcı ve baş rollerdeki isimlere ile mahdut kalsa keşke o hazin son.
[Semih Ardıç] 10.7.2019 [TR724]
Amerika Birleşik Devletleri ile Kuzey Atlantik Anlaşması Teşkilatı’nın (NATO) haricinde Avrupa Birliği S-400’ün teslim alınmasına şiddetle itiraz etmişti. Türkiye’ye müeyyide sopası dahi gösterilmişti.
İNANMAK İSTEMİYORLAR
Halihazırda Batı ittifakında sessizlik hâkim olsa da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “müeyyide” ihtarını kale almadığına hâlâ inanmak istemiyorlar.
Türkiye’nin yarım asırdan fazla süredir üyesi olduğu NATO’nun tavsiye ve telkinlerine rağmen Rusya’dan hava savunma sistemi satın alması her iki cenah namına kırılma noktası.
Saraybosna’ya hareketinden evvel beyanat veren Erdoğan’ın “Yolculuk hazırlığı başladı.” sözünün altını çizdim.
Herkes için yolculuğun başladığı bir döneme girildiği ancak bu kadar berrak hülâsa edilebilirdi.
Erdoğan, S-400’ün sevkiyatını kast etse de Türkiye’nin merkezinde yer aldığı devletler arası münasebetlerde kimin hancı kimin yolcu olduğunu yakında ibretle müşahede edeceğiz.
KEŞKE MESELE MEMLEKETİN MÜDAFAASI OLSA!
Mesele keşke Türkiye’nin havadan gelebilecek taarruza karşı kendini müdafaa etmesinden ibaret olsaydı.
Her vergi mükellefi böyle bir argümanın arkasına saklanan Erdoğan’a, “2002’den beri aklınız neredeydi?” deme hakkına sahip. Neticede hatalı kararların faturası ay bitmeden vatandaşın evine geliyor.
Geçen sene ağustos ayında pastör Andrew Brunson’ın tahliye edilip edilmemesi faslında Amerika ile didiştiğimiz için mevcut krizin fitili ateşlenmedi mi?
Kendi ifadeleri ile 18 senedir Türkiye’yi hava taarruzuna mukavemet edemeyecek şekilde tutan ve millî güvenliği hedef alan bir tehdit karşısında adım atmayan iktidar evvela ihanet değilse bile bu gafletinin hesabını vermeli.
KRİZ GİRDABINDA DEBELENİP DURURUZ
İlaveten S-400 krizinde Batı’dan herhangi bir müeyyide gelmese bile devletlerin tarife dışı engelleri ve mesafeli yaklaşımlarının seneler içinde sebep olacağı ağır maliyet ne olacak?
Mevcut iktisadî krizi bir şekilde atlattığımızı kabul edelim. Batıdan sermaye desteği almadan ne büyümeyi ne de istihdamı finanse edebiliriz. Mütemadiyen kriz girdabında debelenip dururuz.
Para muslukları kapanınca ne kadar çaresiz kaldığımızı yaşayarak öğretiyorlar.
Hâl böyle iken Erdoğan, Türkiye’yi başka bir eksene savuruyor. Financial Times gazetesinin işaret ettiği gibi “ateşle oynuyor”. Rusya’nın müttefikliği Doğu Akdeniz’e kadar…
Türkiye’nin müktesebatı, devletin DNA’sı ve halkın hissiyatı bir araya geldiğinde Rusya ile domates satıp doğalgaz ithal etmenin ötesinde mesafe kat edemeyeceğimizi anlıyoruz.
FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK
Mevcut sessizliği “Erdoğan’ın Amerika’ya mukabil kazandığı zafer” diye tevil edenler her halükârda “Evet efendim, sepet efendim!” diyenlerin ta kendileridir. Erdoğan nerede ise onlar orada.
Onların mevcudiyeti ile Erdoğan’ın lutfettiği iktidar nimetleri arasında birebir illiyet var. Erdoğan muslukları kıstığı anda ortada kalacak kadar kabiliyet ve tecrübeden mahrum asalakların 82 milyona yüklediği fatura er ya da geç hepsinden tahsil edilecek.
Çaya, şekere, benzine, motorine, elektriğe, temerrüt faizine derken yurt dışı çıkış harcına kadar zam zam üstüne zam yapan Erdoğan’ın çok da umurunda değiller. Bugünlerde derdi başından aşkın.
Erdoğan’ın kamuda sendikalı işçiye yüzde yüzde 5+yüzde 4 maaş zammı teklif etmesi tam bir aristokrat vurdumduymazlığıdır. Memur ve emeklinin maaşına da senelik yüzde 10 zam yapılmıştı.
SARAY’DA KRİZ YOK!
Enflasyonun törpülenmiş hali bile yüzde 16! Hükûmetin maaş zammı ise yüzde 10’da kaldı. Nalıncı keseri Erdoğan’ın elinde.
Kasayı boşaltırken “itibardan tasarruf olmaz” diyen Erdoğan ve damadı Berat, halktan almaya gelince aslan kesildi. Bu tablo krizin Saray’da ne kadar hissedildiğine dair hayli fikir veriyor.
Mevcut sessizlik sizi aldatmasın. Erdoğan, Ali Babacan’ın AKP’den istifa etmesi ile kayanın yerinden koptuğunun farkında.
Amerikan sisteminde Kongre’nin ayrı bir yetki alanı olduğunu bilenler S-400 krizinde Başkan Donald Trump’ın müeyyidelere karşı çıkma ihtimalinin olmadığının farkında.
Erdoğan’ın verdiği taviz ne kadar büyük olursa olsun Trump en fazla müeyyideleri birkaç hafta tehir ettirebilir, o kadar.
Aksine kendisini inandıranlar için filmin sonu maalesef hazin bitecek.
Senarist, yönetmen, yapımcı ve baş rollerdeki isimlere ile mahdut kalsa keşke o hazin son.
[Semih Ardıç] 10.7.2019 [TR724]
Bugünler geçince geride kalacak şey [Levent Kenez]
Adalet bakanı “Bir hanımefendinin araç içerisinde yaşadığı bu vakayı hiçbir vicdan kabul edemez” demiş. Bahsettiği olay birkaç gün önce trafikte bir magandanın hamile bir kadının kullandığı aracı darp etmesi ve kadına saldırmaya çalışması. Bu nasıl bir vicdansa hamile kadınları cezaevine koyunca kabul ediyor. Bu nasıl bir vicdansa doğum yapmış bir kadını bir günlük bebeği ile birlikte gerisin geriye koğuşa gitmesine izin veriyor. Barışçıl bir gösteri yapan kadınlara tekme tokat dalınmasına cevaz veriyor. Abdülhamit Gül senin vicdanına tüküreyim deyip geçmek istiyor insan ama mağduriyetlere bir faydası yok.
Konu medyaya intikal edince toplumsal duyarlılık oluşunca ve bir de apolitik bir konuysa üzerinde şov yapmak, artistlik yapmak ne kadar güzel. Bu konfordan herkes olabildiğince faydalanıyor sadece vicdanına tükürdüğümün bakanı değil.
‘Hamile kadınlara bu yapılanları doğru bulmuyorum’ diyemedi bir tane iktidar mensubu Allah’ın kulu. Demişse bile önü arkası vardır. Talimatla gebe kalıyorlar diyecek kadar şerefsiz manşetleri attı gazeteler hem de en adi ByLock’lu muhabirlerinin kaleminden. Bırakın cemaat ile ilgili olmasını bir polis gözaltına alırken bir kadını bütün kameralar önünde taciz etti, AKP’nin kadın vekili çıktı polisi korudu. Hadi artık günümüzde söylenmemesi gereken ayrıntıyla söyleyeyim. Polis başörtülü bir kızı taciz ede ede aracın içine tıktı, AKP’nin başörtülü vekili sırıta sırıta polisi savundu.
İktidar cephesi malum. Peki muhalefet yaşananları bilmiyor mu ya kendisini iktidara muhalif olarak tanımlayanlar insanlar.
Yoksa sadece Can Dündar’ın eşinin mi pasaportunun iptal edildiğini sanıyorlar eş durumundan. Ya da sadece onun mu kaçak yollarla ülkeyi terk etmek zorunda kaldığını. Bu imkansız çünkü bizzat Dilek Dündar’ın kendisi defalarca aynı sebepten mağdur insanları dile getirdi.
Son İstanbul seçimleri ile beraber bir kez daha pekişti ki Türkiye’de haber alma kaynakları büyük oranda internete kaydı. Hala televizyonlar etkili ancak genç ve dinamik nüfus ve elbette siyasetçi, gazeteci, yönetici kesiminin elinde telefon hiç düşmüyor. Kimsenin duymamıştık hiç bilmiyorduk diyecek bir durumu yok. Dikkat edin Ergenekoncusundan iktidarın havuz gazetecisine konuşurlarken her şeyin nasıl da farkında olduklarını kendilerini ele verircesine anlatıyorlar.
Bugün Akşener meclis grup toplantısında kendisine yapılan kaset iftirası ile ilgili duygulu bir konuşma yaptı ve bütün kadınlardan destek gördüğünü söyledi. Partisini kurarken de kadın hareketi olarak tanımlamıştı. Siz Akşener’in bu kadar zulme uğrayan kadınlarla ilgili bir ki cümle de olsa laf ettiğini duydunuz mu?
Kadına koca şiddeti söz konusu olduğunda harekete geçen feministlerin veya buna duyarlı kesimlerin kadına şiddetin bir parçası olan ülkede yaşananlarla ilgili en ufak kıllarını kımıldattıklarına şahit oldunuz mu?
İslamcı kesimde vicdan yapan, duyar kasan edebiyatçı ablalar vardı. Zamanında bir şey sandığımız. Bunlar nerede? Hala İsrail mıy mıy. Hala Suriye’deki cezaevleri çok kötüymüş.
Sadece cemaat ve kamuoyundaki cemaat algısı ile açıklanamayacak bir durum bu. Aynı şey Güneydoğu’da yaşanan olaylar ya da Kürt kadınların başına gelenlerle de ilgili. HDP olduğu için daha kolay gündeme geliyor, ama onlar için de toplumun bir duyarlılık gösterdiğini söylemek mümkün değil.
Bu ülkeden kaçarken Meriç’te boğulanları haber yapamayacak, hayatını kaybedenlerle ilgili bir şeyler söyleyemeyecek kadar çukura düşmenin sebebi ne olabilir.
Bu mağdurlarla ile ilgili bir şeyler söylersem başıma bir iş gelir korkusu.
Kendi mahallemde garipsenirim hesabı.
Bu konuya girmesem ne kaybederim ki kim bana bir şey diyecek ki kolaycılığı…
Belli ki çok sebebi var… Son tahlilde cesaret ve insan kalitesine indirgeniyor bütün başlıklar.
Geçen cumartesi günü Cumartesi Anneleri buluşmasında uzun yıllardır yakınlarını arayan kayıp aileleri ile cemaat ile iltisaklı olduğu için MİT tarafından transporterlarla kaçırılan kişilerin aileleri bir araya geldi. Bu acılar yaşanmasa belki de bir araya gelmeyecek insanları ortak kader ortak bir acı bir araya getirdi.
Herkesin birbirini anlaması için herkesin aynı acıları, aynı çileleri çekmemesi lazım.
Yukarıdaki ikiyüzlülüğe takılmadan kim mağdursa hangi insan bir haksızlığa uğruyorsa onunla kalplerin empati kurmasını öğrenebilmek gibi büyük bir insanlık kazancı var önümüzde bence bu süreçten karlı çıkmanın bir göstergesi de bu olacak.
Yoksa Meriç’te hala insanlar boğuluyor. Afgan, Suriyeli, Bangladeşli. Hangimizin umrunda?
Geçmişte de sen sustun, peki ya sen 28 Şubat’ta nerdeydin, şu zamanda ne yaptın gibi geçmişe yönelik sorgulamalara takılırsak pek yol alacağımız yok.
[Levent Kenez] 10.7.2019 [TR724]
Konu medyaya intikal edince toplumsal duyarlılık oluşunca ve bir de apolitik bir konuysa üzerinde şov yapmak, artistlik yapmak ne kadar güzel. Bu konfordan herkes olabildiğince faydalanıyor sadece vicdanına tükürdüğümün bakanı değil.
‘Hamile kadınlara bu yapılanları doğru bulmuyorum’ diyemedi bir tane iktidar mensubu Allah’ın kulu. Demişse bile önü arkası vardır. Talimatla gebe kalıyorlar diyecek kadar şerefsiz manşetleri attı gazeteler hem de en adi ByLock’lu muhabirlerinin kaleminden. Bırakın cemaat ile ilgili olmasını bir polis gözaltına alırken bir kadını bütün kameralar önünde taciz etti, AKP’nin kadın vekili çıktı polisi korudu. Hadi artık günümüzde söylenmemesi gereken ayrıntıyla söyleyeyim. Polis başörtülü bir kızı taciz ede ede aracın içine tıktı, AKP’nin başörtülü vekili sırıta sırıta polisi savundu.
İktidar cephesi malum. Peki muhalefet yaşananları bilmiyor mu ya kendisini iktidara muhalif olarak tanımlayanlar insanlar.
Yoksa sadece Can Dündar’ın eşinin mi pasaportunun iptal edildiğini sanıyorlar eş durumundan. Ya da sadece onun mu kaçak yollarla ülkeyi terk etmek zorunda kaldığını. Bu imkansız çünkü bizzat Dilek Dündar’ın kendisi defalarca aynı sebepten mağdur insanları dile getirdi.
Son İstanbul seçimleri ile beraber bir kez daha pekişti ki Türkiye’de haber alma kaynakları büyük oranda internete kaydı. Hala televizyonlar etkili ancak genç ve dinamik nüfus ve elbette siyasetçi, gazeteci, yönetici kesiminin elinde telefon hiç düşmüyor. Kimsenin duymamıştık hiç bilmiyorduk diyecek bir durumu yok. Dikkat edin Ergenekoncusundan iktidarın havuz gazetecisine konuşurlarken her şeyin nasıl da farkında olduklarını kendilerini ele verircesine anlatıyorlar.
Bugün Akşener meclis grup toplantısında kendisine yapılan kaset iftirası ile ilgili duygulu bir konuşma yaptı ve bütün kadınlardan destek gördüğünü söyledi. Partisini kurarken de kadın hareketi olarak tanımlamıştı. Siz Akşener’in bu kadar zulme uğrayan kadınlarla ilgili bir ki cümle de olsa laf ettiğini duydunuz mu?
Kadına koca şiddeti söz konusu olduğunda harekete geçen feministlerin veya buna duyarlı kesimlerin kadına şiddetin bir parçası olan ülkede yaşananlarla ilgili en ufak kıllarını kımıldattıklarına şahit oldunuz mu?
İslamcı kesimde vicdan yapan, duyar kasan edebiyatçı ablalar vardı. Zamanında bir şey sandığımız. Bunlar nerede? Hala İsrail mıy mıy. Hala Suriye’deki cezaevleri çok kötüymüş.
Sadece cemaat ve kamuoyundaki cemaat algısı ile açıklanamayacak bir durum bu. Aynı şey Güneydoğu’da yaşanan olaylar ya da Kürt kadınların başına gelenlerle de ilgili. HDP olduğu için daha kolay gündeme geliyor, ama onlar için de toplumun bir duyarlılık gösterdiğini söylemek mümkün değil.
Bu ülkeden kaçarken Meriç’te boğulanları haber yapamayacak, hayatını kaybedenlerle ilgili bir şeyler söyleyemeyecek kadar çukura düşmenin sebebi ne olabilir.
Bu mağdurlarla ile ilgili bir şeyler söylersem başıma bir iş gelir korkusu.
Kendi mahallemde garipsenirim hesabı.
Bu konuya girmesem ne kaybederim ki kim bana bir şey diyecek ki kolaycılığı…
Belli ki çok sebebi var… Son tahlilde cesaret ve insan kalitesine indirgeniyor bütün başlıklar.
Geçen cumartesi günü Cumartesi Anneleri buluşmasında uzun yıllardır yakınlarını arayan kayıp aileleri ile cemaat ile iltisaklı olduğu için MİT tarafından transporterlarla kaçırılan kişilerin aileleri bir araya geldi. Bu acılar yaşanmasa belki de bir araya gelmeyecek insanları ortak kader ortak bir acı bir araya getirdi.
Herkesin birbirini anlaması için herkesin aynı acıları, aynı çileleri çekmemesi lazım.
Yukarıdaki ikiyüzlülüğe takılmadan kim mağdursa hangi insan bir haksızlığa uğruyorsa onunla kalplerin empati kurmasını öğrenebilmek gibi büyük bir insanlık kazancı var önümüzde bence bu süreçten karlı çıkmanın bir göstergesi de bu olacak.
Yoksa Meriç’te hala insanlar boğuluyor. Afgan, Suriyeli, Bangladeşli. Hangimizin umrunda?
Geçmişte de sen sustun, peki ya sen 28 Şubat’ta nerdeydin, şu zamanda ne yaptın gibi geçmişe yönelik sorgulamalara takılırsak pek yol alacağımız yok.
[Levent Kenez] 10.7.2019 [TR724]
Vicdan Hukuku’nun kitabını yazana bu ülkede 7 yıl 6 ay hapis cezası var! [Ramazan Faruk Güzel]
Bir zamanlar devletin ajansı, şimdilerde AK Parti Bülten Ajansı olan Anadolu Ajansı, gündemde kaybolup giden şöyle bir haber servis etti: “Eski Yargıtay üyesi Taşkın’a FETÖ’den hapis.”
Haberin içeriğinden de öğrendiğimiz gibi; Sözde darbe girişimi sonrası meslekten ihraç edilen ve tutuklanan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerinin yargılanmasının yapıldığı (İlk derece mahkemesi sıfatıyla) Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde, Yargıtay Genel Kurul Salonu’nda görülen duruşmada eski Yargıtay üyesi tutuksuz sanık Ahmet Taşkın’a (TCK 314/2. M. gereğince) önce arttırmışlar, sonra duruşmalardaki “iyi hali” nedeniyle (TCK’nin 62. maddesi uygulanarak) netice olarak 7 yıl 6 ay hapis cezası vermişler!
Yılların hakimi iken kendisini bir anda sanık sandalyesinde bulan Ahmet Taşkın’a isnat edilen suç: “silahlı terör örgütü FETÖ/PDY’ye üye olmak”.. Buna delil mi?
İki tane aslanlar gibi delil var buna:
1-Cep telefonunun, diğer mesai arkadaşları aynı yerde sinyaller vermesi. (Aynı yerde, aynı binada çalışıyor olmalarından olmasın zehir hafiyeler?!)
2-Kapatılmış olan Kimse Yok Mu Derneği’nden kendisine istemi dışında mesaj gelmiş olması. (Allah’tan idam kaldırıldı, yoksa bu suçtan dolayı hayatından olmuştu Sayın Taşkın!)
HAKİM AHMET TAŞKIN KİM?
1965 Trabzon doğumlu olan Sayın Taşkın, ilköğretimi, liseyi, üniversiteyi (İ.Ü. Hukuk Fakültesi) İstanbul’da okumuş ve yüksek lisansını da İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yapmış ve 1995 yılında Bolu Cumhuriyet Savcısı olarak göreve başlamış çalışkan bir yargı mensubu kendisi… Sırasıyla:
– 1998-1999 yılları arasında Pasinler Cumhuriyet Savcılığı,
– Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü Tetkik Hâkimliği,
– 2010 yılında Türkiye Adalet Akademisinde öğretim görevliliği ve Enformasyon Genel Koordinatörlüğü
– (Tutuklanıncaya kadar) Yargıtay üyeliği…
Bilgisayar programcılığı, network uzmanlığı (CISCO), grafik tasarımcılığı ve office uygulamaları konusunda eğitimi olan, Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Personeli Eğitim Merkezi ile Türkiye Adalet Akademisinde öğretim görevlisi olarak dersler vermiş olan, İngiltere, İspanya, Finlandiya ve Gürcistan’da hukuk, adalet ve eğitim konularında incelemelerde bulunmuş olan çok donanımlı bir hukuk adamı var karşımızda!
Onun bu yetkinliğini, bizim gibi Adalet Akademisinde okumuş hakim savcılar çok iyi bildiği gibi, ona cezalar yağdıran mahkeme heyeti de çok iyi bilir!
Onun yazdığı ciltler dolusu kitapları bilen hukuk insanları da çok vakıftır onun ilmine…
HAKİM AHMET TAŞKIN KİTAPLIĞI
Aklımda kalan kitaplarını hemen sıralayalım buraya.
A- Legal Kitabevi Yayınları’ndaki Kitapları:
– Vicdani Hukuk,
– İş Hukuku Açısından, İşyeri ve İşletmelerde Mobbing,
– Türk İş Hukukunda ve İşletme Yönetiminde Alt İşverenlik İlişkileri,
– İş Sözleşmesinin Performans Nedeniyle Feshi,
B- Kitapyurdu Yayınları’ndaki kitapları:
– Kamu Görevlileri Disiplin Hukuku,
– Türkiye’nin Cezaevi Gerçeği,
C- Seçkin Yayınları’ndaki kitapları:
– Basında Cezaevleri ve Gerçekler,
– Türkiye’de ve Dünyada Açlık Grevleri,
– Ceza Hukuku El Kitabı,
Ve Legal Kitabevi Yayınları’ndaki bütün kitaplarının yeni, genişletilmiş basımları Seçkin Yayınları’nda tekrar basıldı.
D) EDİTÖRLÜĞÜNÜ YAPTIĞI KİTAPLAR:
1) Adalet Bakanlığı Faaliyetleri, Ankara 2007.
2) 50. Yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye, Uluslararası Sempozyum (4 Aralık 2009, Ankara), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
3) Yargının Bağımsızlığı, Tarafsızlığı ve Etkililiği, Uluslararası Sempozyum, (10-11 Aralık 2009, Ankara), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
4) AİHM ve Türkiye-II, Uluslararası Sempozyum, (10 Aralık 2010, Ankara), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
…
Hukuk doktorası da olan Hakim Ahmet Taşkın’ın yayınlanmış onlarca bilimsel makalesi ve çevirileri var.
Ayrıca şu dergilerin editörlüğü de vardı:
1) Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, (Ulusal Hakemli Dergi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
2) Law and Justice Review, (Uluslararası Hakemli Dergi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
3) Human Rights Review, (Uluslararası Hakemli Dergi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
4) Küresel Bakış, (Çeviri Hukuk Dergisi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
5) A-Akademi, (Aktüel Hukuk Dergisi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
…
NASIL YAZILIYOR BU KADAR..?
Evet, Hakim Dr. Ahmet Taşkın böyle dolu dolu bir yargı adamı! Karşılığını da buldu:
Kurgu bir darbe sonrası onursuzca gözaltına alınma, uzun tutukluluk ve ardından da 7 yıl 6 ay hapis cezası!
Bu ülkede başarının ve kalitenin bir bedeli hep olmuştur zaten…
Peki bu kadar yoğun mesaisi arasında nasıl bu kadar nitelikli kitaplar yazabildi ki? Nasıl fırsat bulabildi?
Aklınıza gelmiştir… Bunun cevabını bir başka Yargıtay üyesinin anlattıklarında bulmuştum, sizinle paylaşayım:
“Ahmet Taşkın hakimin Yargıtay’daki odası yemekhanenin bulunduğu binada idi. Yemekhane zemin kattaydı, odası ise üçüncü katta… Nadiren yemeğe inerdi.
Arada çayını içmeye odasına giderdim. Hep bilgisayarında bir şeyler yazıp çizerken, çalışırken bulurdum. Bir keresinde sormuştum:
“Neden pek yemeğe inmiyorsun?” Cevabı ibretlikti:
“Ne kadar da hızlı davransam 12 dakikadan önce yemeğimi yiyip odama dönemiyorum, bu yüzden pek yemeğe gitmiyorum.”
Galiba odasında bir şeyler atıştırarak geçiştiriyordu.
Bunları konuşurken son yazdığı kitaptan bahsetmişti. Hatırladığım kadarıyla ‘12. Kitabım’ demişti: “Vicdani Hukuk.” Şimdi baktım, 2016 mayıs ayında yayımlanmış; 583 sayfa!”
(Vicdani Hukuk isimli kitabın belli başlı başlıklarını verelim, çok manidar:
Hak, hukuk, adalet, hakkaniyet, eşitlik, özgürlük kavramları;
Hak ile özgürlük arasındaki farklar;
Vicdan kavramı, psikolojik, sosyolojik ve hukuki açıdan vicdan;
Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının devletin egemenlik hakkı ile ilişkisi;
Dürüstlük kuralı;
Normlar hiyerarşisi;
Hukuk devleti kavramı;
Hukuk ve ahlak felsefesi;
Hukuk sosyolojisi;
Hukuk metodolojisi ve hukuk mantığı vs.)
O Yargıtay üyesine Ahmet TAŞKIN’ın teröristliğini (!) sorduğumda şöyle devam ediyordu sözlerine:
“Yargıtay’da teröristlikle suçlananların (!) arasında adı çok duyulan, öne çıkan isimlerden biri değildi…
Daha nicelerini biliyorum ki işine ve mesleğine kendini tam olarak adamıştı.
‘Bu haktır, burası adaletin dağıtıldığı son kademedir, hatalı bir karar aynı zamanda kul hakkının da ihlali anlamına gelir’ düşüncesi ve hassasiyetiyle sağlığını, aile saadetini bozacak kadar gayretliydiler. “
GERİYE KALANLAR…
Evet, ihraç edilen yargı mensuplarından birisinin profilinden diğerlerini de tahmin edebilirsiniz…
Ya şimdi geriye kalanlar?!
Şu son üç yıldır adalet dağıtanların hali ortada:
Şimdilerde ‘hâkim’ unvanıyla görev yapanlar ve adalet dağıtanlar “daha sağlam iş”(!) yapıyorlar ne de olsa! Çünkü onlar, kimi tahliye edeceklerine bakanlığın dağıttığı kitapçığa bakarak kolayca karar verebiliyorlar.
Yine de bilemezlerse HSK’ya sorabiliyorlar.
Ya da çalıştıkları mahkeme, o kadar iş yükünün arasında hakimler zorlanmasın ve de yanlış karar verilmesin diye, hazır şablonlar, tarifeli kararlar hazırlayarak hizmete sunuyor mesela…
Gerçi bunu herkese açık internet sayfasında da yayınlıyorlar ama olsun, ne mahsuru var?!
Hem hangi davada ne karar verileceğini sade vatandaş da öğrenmiş olur böylece!
Yaa, nerden nereye…
Ee, Almanya tabi ki kıskanır bizi!
…
Evet, şu son süreçte çakma darbeyle birlikte ihraç olmuş 5 bin kadar yargı mensubundan birisi Hakim Dr. Ahmet Taşkın… Vicdanı Hukuk’un kitabını yazmış bu akademisyen yargıca karşılığında -vicdansızca!- 7 yıl 6 ay hapis cezası verdiler!
Geride kalanların hali ise ortada… AİHM’e vs gönderecek nitelikli yargı insanı bulamaz haldeler…
THY uçağı inişinde linç yemiş olan modacı Barbaros Şansal, aslında durumumuzu çok çarpıcı bir şekilde özetlemişti. Ama ona dilim varmadığından şöyle uyarlayalım:
Adaletsizliğinle boğul ey ülkem,
Böyle yargıçlarının kıymetini anlayasıya…
[Ramazan Faruk Güzel] 10.7.2019 [TR724]
Haberin içeriğinden de öğrendiğimiz gibi; Sözde darbe girişimi sonrası meslekten ihraç edilen ve tutuklanan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerinin yargılanmasının yapıldığı (İlk derece mahkemesi sıfatıyla) Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde, Yargıtay Genel Kurul Salonu’nda görülen duruşmada eski Yargıtay üyesi tutuksuz sanık Ahmet Taşkın’a (TCK 314/2. M. gereğince) önce arttırmışlar, sonra duruşmalardaki “iyi hali” nedeniyle (TCK’nin 62. maddesi uygulanarak) netice olarak 7 yıl 6 ay hapis cezası vermişler!
Yılların hakimi iken kendisini bir anda sanık sandalyesinde bulan Ahmet Taşkın’a isnat edilen suç: “silahlı terör örgütü FETÖ/PDY’ye üye olmak”.. Buna delil mi?
İki tane aslanlar gibi delil var buna:
1-Cep telefonunun, diğer mesai arkadaşları aynı yerde sinyaller vermesi. (Aynı yerde, aynı binada çalışıyor olmalarından olmasın zehir hafiyeler?!)
2-Kapatılmış olan Kimse Yok Mu Derneği’nden kendisine istemi dışında mesaj gelmiş olması. (Allah’tan idam kaldırıldı, yoksa bu suçtan dolayı hayatından olmuştu Sayın Taşkın!)
HAKİM AHMET TAŞKIN KİM?
1965 Trabzon doğumlu olan Sayın Taşkın, ilköğretimi, liseyi, üniversiteyi (İ.Ü. Hukuk Fakültesi) İstanbul’da okumuş ve yüksek lisansını da İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yapmış ve 1995 yılında Bolu Cumhuriyet Savcısı olarak göreve başlamış çalışkan bir yargı mensubu kendisi… Sırasıyla:
– 1998-1999 yılları arasında Pasinler Cumhuriyet Savcılığı,
– Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü Tetkik Hâkimliği,
– 2010 yılında Türkiye Adalet Akademisinde öğretim görevliliği ve Enformasyon Genel Koordinatörlüğü
– (Tutuklanıncaya kadar) Yargıtay üyeliği…
Bilgisayar programcılığı, network uzmanlığı (CISCO), grafik tasarımcılığı ve office uygulamaları konusunda eğitimi olan, Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Personeli Eğitim Merkezi ile Türkiye Adalet Akademisinde öğretim görevlisi olarak dersler vermiş olan, İngiltere, İspanya, Finlandiya ve Gürcistan’da hukuk, adalet ve eğitim konularında incelemelerde bulunmuş olan çok donanımlı bir hukuk adamı var karşımızda!
Onun bu yetkinliğini, bizim gibi Adalet Akademisinde okumuş hakim savcılar çok iyi bildiği gibi, ona cezalar yağdıran mahkeme heyeti de çok iyi bilir!
Onun yazdığı ciltler dolusu kitapları bilen hukuk insanları da çok vakıftır onun ilmine…
HAKİM AHMET TAŞKIN KİTAPLIĞI
Aklımda kalan kitaplarını hemen sıralayalım buraya.
A- Legal Kitabevi Yayınları’ndaki Kitapları:
– Vicdani Hukuk,
– İş Hukuku Açısından, İşyeri ve İşletmelerde Mobbing,
– Türk İş Hukukunda ve İşletme Yönetiminde Alt İşverenlik İlişkileri,
– İş Sözleşmesinin Performans Nedeniyle Feshi,
B- Kitapyurdu Yayınları’ndaki kitapları:
– Kamu Görevlileri Disiplin Hukuku,
– Türkiye’nin Cezaevi Gerçeği,
C- Seçkin Yayınları’ndaki kitapları:
– Basında Cezaevleri ve Gerçekler,
– Türkiye’de ve Dünyada Açlık Grevleri,
– Ceza Hukuku El Kitabı,
Ve Legal Kitabevi Yayınları’ndaki bütün kitaplarının yeni, genişletilmiş basımları Seçkin Yayınları’nda tekrar basıldı.
D) EDİTÖRLÜĞÜNÜ YAPTIĞI KİTAPLAR:
1) Adalet Bakanlığı Faaliyetleri, Ankara 2007.
2) 50. Yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye, Uluslararası Sempozyum (4 Aralık 2009, Ankara), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
3) Yargının Bağımsızlığı, Tarafsızlığı ve Etkililiği, Uluslararası Sempozyum, (10-11 Aralık 2009, Ankara), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
4) AİHM ve Türkiye-II, Uluslararası Sempozyum, (10 Aralık 2010, Ankara), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
…
Hukuk doktorası da olan Hakim Ahmet Taşkın’ın yayınlanmış onlarca bilimsel makalesi ve çevirileri var.
Ayrıca şu dergilerin editörlüğü de vardı:
1) Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, (Ulusal Hakemli Dergi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
2) Law and Justice Review, (Uluslararası Hakemli Dergi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
3) Human Rights Review, (Uluslararası Hakemli Dergi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
4) Küresel Bakış, (Çeviri Hukuk Dergisi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
5) A-Akademi, (Aktüel Hukuk Dergisi), Türkiye Adalet Akademisi Yayınları.
…
NASIL YAZILIYOR BU KADAR..?
Evet, Hakim Dr. Ahmet Taşkın böyle dolu dolu bir yargı adamı! Karşılığını da buldu:
Kurgu bir darbe sonrası onursuzca gözaltına alınma, uzun tutukluluk ve ardından da 7 yıl 6 ay hapis cezası!
Bu ülkede başarının ve kalitenin bir bedeli hep olmuştur zaten…
Peki bu kadar yoğun mesaisi arasında nasıl bu kadar nitelikli kitaplar yazabildi ki? Nasıl fırsat bulabildi?
Aklınıza gelmiştir… Bunun cevabını bir başka Yargıtay üyesinin anlattıklarında bulmuştum, sizinle paylaşayım:
“Ahmet Taşkın hakimin Yargıtay’daki odası yemekhanenin bulunduğu binada idi. Yemekhane zemin kattaydı, odası ise üçüncü katta… Nadiren yemeğe inerdi.
Arada çayını içmeye odasına giderdim. Hep bilgisayarında bir şeyler yazıp çizerken, çalışırken bulurdum. Bir keresinde sormuştum:
“Neden pek yemeğe inmiyorsun?” Cevabı ibretlikti:
“Ne kadar da hızlı davransam 12 dakikadan önce yemeğimi yiyip odama dönemiyorum, bu yüzden pek yemeğe gitmiyorum.”
Galiba odasında bir şeyler atıştırarak geçiştiriyordu.
Bunları konuşurken son yazdığı kitaptan bahsetmişti. Hatırladığım kadarıyla ‘12. Kitabım’ demişti: “Vicdani Hukuk.” Şimdi baktım, 2016 mayıs ayında yayımlanmış; 583 sayfa!”
(Vicdani Hukuk isimli kitabın belli başlı başlıklarını verelim, çok manidar:
Hak, hukuk, adalet, hakkaniyet, eşitlik, özgürlük kavramları;
Hak ile özgürlük arasındaki farklar;
Vicdan kavramı, psikolojik, sosyolojik ve hukuki açıdan vicdan;
Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının devletin egemenlik hakkı ile ilişkisi;
Dürüstlük kuralı;
Normlar hiyerarşisi;
Hukuk devleti kavramı;
Hukuk ve ahlak felsefesi;
Hukuk sosyolojisi;
Hukuk metodolojisi ve hukuk mantığı vs.)
O Yargıtay üyesine Ahmet TAŞKIN’ın teröristliğini (!) sorduğumda şöyle devam ediyordu sözlerine:
“Yargıtay’da teröristlikle suçlananların (!) arasında adı çok duyulan, öne çıkan isimlerden biri değildi…
Daha nicelerini biliyorum ki işine ve mesleğine kendini tam olarak adamıştı.
‘Bu haktır, burası adaletin dağıtıldığı son kademedir, hatalı bir karar aynı zamanda kul hakkının da ihlali anlamına gelir’ düşüncesi ve hassasiyetiyle sağlığını, aile saadetini bozacak kadar gayretliydiler. “
GERİYE KALANLAR…
Evet, ihraç edilen yargı mensuplarından birisinin profilinden diğerlerini de tahmin edebilirsiniz…
Ya şimdi geriye kalanlar?!
Şu son üç yıldır adalet dağıtanların hali ortada:
Şimdilerde ‘hâkim’ unvanıyla görev yapanlar ve adalet dağıtanlar “daha sağlam iş”(!) yapıyorlar ne de olsa! Çünkü onlar, kimi tahliye edeceklerine bakanlığın dağıttığı kitapçığa bakarak kolayca karar verebiliyorlar.
Yine de bilemezlerse HSK’ya sorabiliyorlar.
Ya da çalıştıkları mahkeme, o kadar iş yükünün arasında hakimler zorlanmasın ve de yanlış karar verilmesin diye, hazır şablonlar, tarifeli kararlar hazırlayarak hizmete sunuyor mesela…
Gerçi bunu herkese açık internet sayfasında da yayınlıyorlar ama olsun, ne mahsuru var?!
Hem hangi davada ne karar verileceğini sade vatandaş da öğrenmiş olur böylece!
Yaa, nerden nereye…
Ee, Almanya tabi ki kıskanır bizi!
…
Evet, şu son süreçte çakma darbeyle birlikte ihraç olmuş 5 bin kadar yargı mensubundan birisi Hakim Dr. Ahmet Taşkın… Vicdanı Hukuk’un kitabını yazmış bu akademisyen yargıca karşılığında -vicdansızca!- 7 yıl 6 ay hapis cezası verdiler!
Geride kalanların hali ise ortada… AİHM’e vs gönderecek nitelikli yargı insanı bulamaz haldeler…
THY uçağı inişinde linç yemiş olan modacı Barbaros Şansal, aslında durumumuzu çok çarpıcı bir şekilde özetlemişti. Ama ona dilim varmadığından şöyle uyarlayalım:
Adaletsizliğinle boğul ey ülkem,
Böyle yargıçlarının kıymetini anlayasıya…
[Ramazan Faruk Güzel] 10.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
İki fiş, bir ülke! [M.Nedim Hazar]
Amerikan başkanlarının eşleri Barbara Bush ve Nancy Reagan kocalarının görev süreleri dolduktan sonra yazdıkları kitapta White House –Beyaz saray ile ilgili çok çarpıcı bilgiler vermişlerdi. Bayan Bush, Beyaz Saray’ı “dünyanın en pahalı oteli” olarak nitelerken Nancy Reagan yaşadıkları binada kendilerine fatura çıkarılmasına nasıl bozulduğunu yazar kitabında. Beyaz Saray’da ikamet eden başkanlar misafirlerinin masraflarını ceplerinden ödedikleri gibi, diş fırçası, sabun gibi kişisel bakım eşyalarının da ücretlerini ödemek zorundalar. Hillary Clinton Beyaz Saray’dan ayrıldıklarında borç içinde ve beş parasız olduklarını hatırlatmıştı!
Bizde ise durum epey farklı….
Şu satırlar Türkiye’de yasaklı olan Wikipedia’dan:
TBMM Lokantası: Türkiye Büyük Millet Meclisi Lokantası, ‘TBMM Yemekhanesi veya Meclis Restaurantı, TBMM binası içinde bulunan bir yemekhanedir. Kuruluş amacı “milletvekillerinin huzurlu, güvenli ve sağlıklı bir şekilde karınlarını doyurabilmesi” olarak özetlenebilir. Vekiller bunun yanında ziyaretçileriyle de lokantada yemek yemekte, vatandaşlara Meclis Lokantası’nda yemek ısmarlanması seçim kampanyalarında vaat olarak kullanılmaktadır. Lokantadaki fiyatlar dışarısına kıyasla ucuzdur; bu nedenle 2016 yılında menüdeki fiyatlar kaldırılmıştır.
Bundan kısa süre önce Binali Yıldırım TBMM lokantasında yandaş medyaya gövde gösterisi yaparken ağzından önemli bir veriyi kaçırmıştı: Meclis lokantasında tam 550 çeşit yemek çıkıyor!
Bir milletvekili 22 bin 200 TL maaş aldığı bir ülkede Meclis lokantasının -bilinen en son- fiyat listesi (artık fiyatlar menüden silindi, sadece fişlere bakarak anlayabiliyoruz) ise şöyle:
Bakın mesela şu fiş Meclis lokantası’ndan:
Maaşları o kadar yüksek olan insanların bu kadar ucuza yemek yemeleri elbette çok önemli bir takım bozukluklara sebep oluyor. Nitekim böylesi düşük faturaları öderken mutlu olan vekiller bol bol bahşiş vererek Meclis garsonlarını mutlu ederek teşekkür etmeyi bir yöntem olarak geliştirmişlerdi. Ancak bu da bir bozukluğa sebep oldu. Garsonlar bahşişten dolayı birbirlerini rencide etmeye, hatta hır gür çıkmaya başlamıştı. Asgari ücretli bir insana, 15 liralık yemek fişini öderken 85 lira bahşiş bırakmak, takdir edersiniz ki çok sağlıklı bir yöntem değildi!
Asgari ücreti belirleyenlerin yaşadıkları ortamda lokanta yemek fiyatları böyle olunca, asgari ücretin neden düşük olduğu sorusunu sormak anlamsız sanırım.
Asgari ücretliler eğer üç öğün yemeklerini TBMM restoranında yerlerse, oldukça rahat bir hayat yaşadıkları gibi, ev-araba almak için para bile biriktirirler elbette!
Bu bilinen son fiyatlı menüsüydü Meclis Lokantası’nın ondan sonra kaloriler yeterli görüldü:
Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir makalede dünyanın en fakir ülkelerinin yöneticilerinin dünyanın en zenginleri arasında olduklarını yazıyordu. Ve maalesef bu ülkelerin neredeyse hepsi doğu toplumları ve Müslüman ülkelerdi!
Halkları sefalet içinde yaşarken, şahsi varlıkları milyarları bulan yöneticiler…
İşin garip taraf bu tablonun fakir halkları da rahatsız etmemesi ve “itibardan tasarruf olmaz” gibi argümanlarla kendi milyarder yöneticilerini savunmaları…
Madalyonun bir de farklı bir yüzü daha var.
Asgari ücret 1500 lira filan.
4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 2 bin 200 civarı…
Dünyanın en şahane havalimanını açtık diye övünüyor başta siyasiler olmak üzere halkımız.
Bu dünyanın en büyük hava limanında kaç tane restoran var dersiniz?
Sadece bir adet!
Sahipleri ise tanıdık isimler.
Yeni havalimanın sahipleri arasında Erdoğan’ın oğlunun ve kızının olması kimseyi rahatsız etmiyor nedense!
Günde bilmem kaç milyon insanın yolculuk yaptığı bir limanda herkesi tek restorana mahkum etmek nasıl bir mantığın ürünüdür anlayabilmek için bu restoranın fiyat listesine bakmak yeterli.
Geçtiğimiz günlerde bir vatandaş Doruk Izgara denilen yeni havalimanın tek restoranında yemek yedi. Yediklerinin görselini de sosyal medya hesabından paylaştı.
Görüldüğü üzere dünyanın en dandik plastik tabağına konmuş 4’er adet sarma ve bir miktar patates salatası ve kısır. Hani TBMM Restoranı’nda olsa en fazla 50 kuruş fiyat konulacak bir menü. Doğu Orcan isimli vatandaş bu iki plastik tabağa yaklaşık 90 TL ödedi.
Hepsi bu kadar değil tabi, buyrun vatandaşın fişi:
Fişin üzerindeki Akıncı Restoran’ın akıllara neyi getirdiğini söylemeye gerek var mı bilmem!
Hedefi tam 12’den vurmayı yine başaran bir okçunun başarısıydı bu!
İsterseniz yanyana koyup tekrar bir göz atalım:
Bir ülkedeki iki lokanta. İki kitle ve iki fatura…
Bundan sonrası sosyologlar ve bilim insanları çözsün ben karışmam ama aklımda bir soru kaldı onu sormam lazım:
TBMM restoranın paket servisi var mıdır acaba?
[M.Nedim Hazar] 10.7.2019 [TR724]
Bizde ise durum epey farklı….
Şu satırlar Türkiye’de yasaklı olan Wikipedia’dan:
TBMM Lokantası: Türkiye Büyük Millet Meclisi Lokantası, ‘TBMM Yemekhanesi veya Meclis Restaurantı, TBMM binası içinde bulunan bir yemekhanedir. Kuruluş amacı “milletvekillerinin huzurlu, güvenli ve sağlıklı bir şekilde karınlarını doyurabilmesi” olarak özetlenebilir. Vekiller bunun yanında ziyaretçileriyle de lokantada yemek yemekte, vatandaşlara Meclis Lokantası’nda yemek ısmarlanması seçim kampanyalarında vaat olarak kullanılmaktadır. Lokantadaki fiyatlar dışarısına kıyasla ucuzdur; bu nedenle 2016 yılında menüdeki fiyatlar kaldırılmıştır.
Bundan kısa süre önce Binali Yıldırım TBMM lokantasında yandaş medyaya gövde gösterisi yaparken ağzından önemli bir veriyi kaçırmıştı: Meclis lokantasında tam 550 çeşit yemek çıkıyor!
Bir milletvekili 22 bin 200 TL maaş aldığı bir ülkede Meclis lokantasının -bilinen en son- fiyat listesi (artık fiyatlar menüden silindi, sadece fişlere bakarak anlayabiliyoruz) ise şöyle:
Bakın mesela şu fiş Meclis lokantası’ndan:
Maaşları o kadar yüksek olan insanların bu kadar ucuza yemek yemeleri elbette çok önemli bir takım bozukluklara sebep oluyor. Nitekim böylesi düşük faturaları öderken mutlu olan vekiller bol bol bahşiş vererek Meclis garsonlarını mutlu ederek teşekkür etmeyi bir yöntem olarak geliştirmişlerdi. Ancak bu da bir bozukluğa sebep oldu. Garsonlar bahşişten dolayı birbirlerini rencide etmeye, hatta hır gür çıkmaya başlamıştı. Asgari ücretli bir insana, 15 liralık yemek fişini öderken 85 lira bahşiş bırakmak, takdir edersiniz ki çok sağlıklı bir yöntem değildi!
Asgari ücreti belirleyenlerin yaşadıkları ortamda lokanta yemek fiyatları böyle olunca, asgari ücretin neden düşük olduğu sorusunu sormak anlamsız sanırım.
Asgari ücretliler eğer üç öğün yemeklerini TBMM restoranında yerlerse, oldukça rahat bir hayat yaşadıkları gibi, ev-araba almak için para bile biriktirirler elbette!
Bu bilinen son fiyatlı menüsüydü Meclis Lokantası’nın ondan sonra kaloriler yeterli görüldü:
Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir makalede dünyanın en fakir ülkelerinin yöneticilerinin dünyanın en zenginleri arasında olduklarını yazıyordu. Ve maalesef bu ülkelerin neredeyse hepsi doğu toplumları ve Müslüman ülkelerdi!
Halkları sefalet içinde yaşarken, şahsi varlıkları milyarları bulan yöneticiler…
İşin garip taraf bu tablonun fakir halkları da rahatsız etmemesi ve “itibardan tasarruf olmaz” gibi argümanlarla kendi milyarder yöneticilerini savunmaları…
Madalyonun bir de farklı bir yüzü daha var.
Asgari ücret 1500 lira filan.
4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 2 bin 200 civarı…
Dünyanın en şahane havalimanını açtık diye övünüyor başta siyasiler olmak üzere halkımız.
Bu dünyanın en büyük hava limanında kaç tane restoran var dersiniz?
Sadece bir adet!
Sahipleri ise tanıdık isimler.
Yeni havalimanın sahipleri arasında Erdoğan’ın oğlunun ve kızının olması kimseyi rahatsız etmiyor nedense!
Günde bilmem kaç milyon insanın yolculuk yaptığı bir limanda herkesi tek restorana mahkum etmek nasıl bir mantığın ürünüdür anlayabilmek için bu restoranın fiyat listesine bakmak yeterli.
Geçtiğimiz günlerde bir vatandaş Doruk Izgara denilen yeni havalimanın tek restoranında yemek yedi. Yediklerinin görselini de sosyal medya hesabından paylaştı.
Görüldüğü üzere dünyanın en dandik plastik tabağına konmuş 4’er adet sarma ve bir miktar patates salatası ve kısır. Hani TBMM Restoranı’nda olsa en fazla 50 kuruş fiyat konulacak bir menü. Doğu Orcan isimli vatandaş bu iki plastik tabağa yaklaşık 90 TL ödedi.
Hepsi bu kadar değil tabi, buyrun vatandaşın fişi:
Fişin üzerindeki Akıncı Restoran’ın akıllara neyi getirdiğini söylemeye gerek var mı bilmem!
Hedefi tam 12’den vurmayı yine başaran bir okçunun başarısıydı bu!
İsterseniz yanyana koyup tekrar bir göz atalım:
Bir ülkedeki iki lokanta. İki kitle ve iki fatura…
Bundan sonrası sosyologlar ve bilim insanları çözsün ben karışmam ama aklımda bir soru kaldı onu sormam lazım:
TBMM restoranın paket servisi var mıdır acaba?
[M.Nedim Hazar] 10.7.2019 [TR724]
Erdoğan tek değil [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Nagehan Alçı Erdoğan tek değil, bu bir koalisyondur deyince insanlar bunu sosyal medyada önemsiyor, bu “haberi” neredeyse viral yapıyor. Abdurrahman Dilipak Ergenekon ve Balyoz’a ilişkin olarak, Erdoğan’ın sırtını Batı Çalışma Grubu’na dayadığını söylediğinde ortalık bir anda bu yorumla allak bullak oluyor. Tek değildir Erdoğan diye yıllardır yazıyorum, komplo teorisyenliği ile bile suçlandım! Oysa kurulması gerek denklem çok basitti. Yarı otoriter ve otoriter rejimler hukukla bağını kopartmak durumundadır. Bu olunca, ister istemez sert güç enstrümanı olan ordu ve polisi kontrol eden, rejimi de çok geniş oranda kontrol eder. Bu denklemi ısrarla kurmaktan kaçındılar. Rejime olağan anayasal sistem muamelesi yaptılar, hala da büyük oranda aynı yanlışı yapıyorlar. Erdoğan ve MHP’den bahsetmiyorum.
Nagehan Alçı gibi, diğer yapıyı da Perinçek’e indirgeyecek değilim. Çünkü Perinçek karikatürize edilecek bir siyasi figür. Rejim üzerinde Perinçek etkilidir gibi bir iddiada bulunmak, kolaylıkla hafife alınabilir. Fakat 17 Aralık’tan hemen bir hafta sonra “milli orduya kumpas” kuruldu deyip, bu “kumpasın” kuruluşunu da Cemaat’e mal ederseniz, sonra da bu Ergenekoncuları ve Balyozcuları hiçbir şey yapmamışlar gibi serbest bırakıverir, yaş haddinde olmayanları derhal kritik TSK görevlerine atarsanız, bu olaylar arasında ben bağ kurarım. Bağ yoktur demek için ya naif olmak, ya da kötü niyetli olmak lazımdır. Çünkü 17 Aralık, Ergenekoncuların ve Balyozcuların serbest bırakılması, sonra iç siyasette Kürtlerle müzakerelerin (Çözüm Süreci’nin) sonlandırılması, dışarıda Rusya güdümüne girilmesi gibi yüz seksen derecelik siyaset değişimleri, hayatın olağan akışına terstir. Dahası, MHP’nin bu dönüşüm sonrası Erdoğan’a stepne olması, anayasaya aykırı fiili başkanlık rejiminin bu sayede işletilmesi, ardından referandum ve sistemin hukuki nitelik almasında yine MHP’nin üstlendiği rol, bu bağlamda değerlendirilmelidir. Sonrasında “Allah’ın lütfu” 15 Temmuz darbe girişimi, ardından gerçekleştirilen TSK tasfiye operasyonu, sonrasında yapılan kitlesel takibatlar, yine aynı ilişkiler ağı çerçevesinde değerlendirilmelidir. Erdoğan bunları tek başına yapacak enstrümanlara sahip miydi?
Peki, gelelim daha kritik bir konuya. Yenikapı mutabakatı, 15 Temmuz darbe girişimine karşı herkesin aynı pozisyonu almasını sağlayan bir şovdu. CHP de, Hulusi Akar da, diğer siyasi entelijensiya da bu şovda yer aldı, ya da almak mecburiyetinde kaldı. Rejim bu konuda çok başarılı oldu. Resmi tarihini oluşturdu, diskurunu (söylemini) inşa etti. Cemaat’e karşı Türkiye’de var olan alerji, özellikle de seküler CHP tabanındaki standart negatif algı, bu olayın bu şekilde gerçekleşmesinde şüphesiz önemli bir rol oynadı. 15 Temmuz’un Cemaat tarafından yapılan bir darbe girişimi olduğu iddiasını kabullenmek konusunda laik kesim çok istekli ve aceleci davrandı. Darbe girişiminin kim tarafından organize edildiğinin nesnel olarak kanıtlanmasından ziyade, günah keçisi ilan edilen Cemaat’in ortadan kaldırılması, üstelik bunun Erdoğan gibi bir İslamcı tarafından yapılıyor olması, “düşeş” olarak nitelendirildi. Bundan iyisi can sağlığıydı!
Mesele ayrıntılar değil, bu büyük resim. Meclis Araştırma Komisyonu’nun laf olsun torba dolsun şeklinde toplandığını ve can alıcı soruların bu komisyona sordurulmadığını unuttunuz mu? Ya Adil Öksüz gibi karanlıkta kalan bir konunun geçiştirildiğini, üzerinin hızlıca ve epey şaibeli biçimde örtüldüğünü? Ama dediğim gibi, bunlar yan mevzular. Esas konu şudur: 15 Temmuz neden rejim değişikliğine hizmet eden bir tür manivela olarak kullanıldı?
Bir cinayet işlendiğinde, katilin kim olduğunu bulabilmek için öncelikle kimin bu işten avantaj elde ettiğini, ya da kimin bir motifi olduğunu araştırmak gerekir. Kurbanın ölümüyle sonuçlanan eylem neden gerçekleşti? Kimin bu eylemin gerçekleşmesinde bir çıkarı vardır? Eğer ölümden sonra birisine yüklü bir miras kalacaksa veya biri sigorta şirketinin yaşam sigortası poliçesinde birinci isimse, polis otomatikman bu kişilerin cinayetle bir alakaları olup olmadığını soruşturacaktır. Ya da ortada bir yasak aşk hikâyesi varsa, mesela kıskanç koca cinayetten bir hafta önce ölen kadınla ciddi bir kavga ettiyse ve bu kavga konusunda birileri polisi bilgilendirdiyse, elbette kıskanç koca cinayet soruşturmasında olağan bir şüpheli olacaktır. Bir darbe girişimi yaşandı. Bu girişimden sonra kimler avantaj elde etti diye sormamak olabilir mi? Çünkü bu darbe girişimini kimin organize ettiği hala bir muamma olduğu gibi, bu darbe girişimi esnasında yaşanan garabetler, hayatın olağan akışına aykırı, izahı güç olaylar dizisi, sonrasında iktidarın bu girişimi sorgulayan tüm damarları birbiri ardına kesmesi, bizi şüphelendirmemeli mi?
15 Temmuz öncesinde, ta 17 Aralık’tan itibaren, siyasette bir takım anomaliler yaşanmaya başladı. Evet, AKP ve Gülen Cemaati arasında bir çıkar çatışması baş göstermişti. Hakan Fidan olayı ve Erdoğan’ın sağlık sorunları yaşadığı esnada Fidan’ın bertaraf edilmesine yönelik Cemaat’i işaret eden iddialar ve dedikodular vardı. Bundan önce, Cemaat’in MGK’da tehdit olarak ortaya konması gibi emareler söz konusuydu. Her ne sebeple olursa olsun, AKP hükümetine Cemaat tarafından verilen destek ve aralarında olan görece uyum, erozyona uğramış ve bu süreç durdurulamamış ya da durdurulmamıştı. Dediğim gibi, bunlar ayrıntılar. Fakat şurası kesin ki, 17 Aralık soruşturmaları, Erdoğan ve AKP için hem iktidarları bakımından, hem de kişisel güvenlikleri açısından son derece ağır sonuçları olabilecek bir sürecin başlangıcıydı. Normal koşullarda hükümetin düşmesi, Yüce Divan mekanizmasının işlemesi gerekmekteydi. Fakat bu olmadı. Muhalefet – CHP ve MHP – bunu gündeme getirmiş olmalarına karşın bu gerçekleşmedi. Neden diye sormayalım mı? Başımızı kuma mı gömelim? Farz edelim ki 17 Aralık soruşturmalarının zamanlaması konusunda veya bu konuda olası Cemaat rolü konunda şüpheler var. Bakın dikkat edin, şüpheler haklı demiyorum. Ama farz edelim bu şüpheler, Cemaat’in yine “günah keçisi” olması durumuna yol açmış olsun. İyi de, 17 Aralık’ta patlayan kanalizasyonu görmeyecek miyiz? AKP 17 Aralığa bir sivil darbe girişimi dedi. Bunun saçmalığını sorgulamayacak mıyız? Tapeler internette. Hala dinleyebiliyorsunuz. Bu tapelerde geçen konuşma ve diyaloglar yüzlerce ağır suç içeriyor. Failler bugün iktidarda. Bunda bir garabet yok mu diyelim?
Kimse kimseyi kandırmasın. 17 Aralık herhangi bir başka ülkede olsa, orada iktidar yerle bir olurdu. Muhalefet böyle bir iktidarı çiğ-çiğ yerdi. Can alıcı soru şudur: Muhalefet ne oldu da 17 Aralığın hesabını sorma pozisyonundan, AKP söylemi olan sivil darbe pozisyonuna geldi? Öncelikle, MHP 17 Aralığın takipçisi olacağını söylüyordu. Kılıçdaroğlu meclis kürsüsünden canlı yayında 17 Aralık tapelerini millete okuyordu! Ne oldu diye sormayalım mı? Neden bir anda sus pus oldular demeyelim mi? Bugünkü durum bir anomalidir diye tespitte bulunmayalım mı?
Muhalefeti 17 Aralık’ı görmezden gelmeye sevk eden ne olmuştur? Yine, CHP’yi 15 Temmuz retoriğini kullanmaya iten nedir? Cumhur İttifakı konusunda kıyasıya destek veren MHP’nin ana motivasyonu nedir? Çözüm Süreci’nin akamete uğratılmasında kimlerin çıkarı vardı? Nasıl oldu da, 17 Aralık’tan tamı tamına bir hafta sonra Yalçın Akdoğan “milli orduya kumpas kuruldu” dedi, sonra da hemen ardından Ergenekoncu ve Balyozcu askerler ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışken apar topar salıverildi? Nasıl oldu da bugün bu konu hiçbir şekilde Türkiye gündeminde sorgulanmıyor? Sormayalım mı bu rahatsız edici soruları? 15 Temmuz’da Rusya yanlısı Avrasyacı-ulusalcı Ergenekon-Balyoz hükümlüsü askerler ne rol oynadılar? Kremlin’in adamı Aleksandr Dugin 15 Temmuz olurken neden Ankara’daydı? Bu durum Büyükada’daki sözde CIA toplantısından daha mı az önemdedir? Külahıma anlatsınlar! Bu durum dünyanın herhangi bir ülkesinde büyük olaydır! Sürmanşetliktir. Bakın ABD hala seçimlerdeki olası Rus parmağını soruşturuyor. Ki bizdeki Rus parmağı çok daha ayan beyan ortadadır. Bu soruların sorulmamasının nedeni nedir?
Nagehan Alçı Erdoğan’ın tek başına iktidarda olmadığını ima edince herkes balıklama atlıyor. Veya Abdurrahman Dilipak Ergenekon ve Balyoz aslında Batı Çalışma Grubu’dur ve Erdoğan sırtını ona yaslamıştır deyince büyük olay oluyor. İyi de son üç yıldır yüzlerce kez yazdım, ortada hayatın olağan akışına aykırı bir ton şey var, araştırmak lazım dedim, önce oralı olmadı kimse. Sonraysa beni komplo teorisi yaymakla suçlayan akademisyen meslektaşlar payladı. İyi de, bakıyorum tüm Türkiye artık canla başla derinlerden bahsediyor.
Bu derinler meselesi bir komplo teorisi falan değil. Derinlerden kastım, satıhta olmayan, bizim (kamuoyunun) gözleri önünde gerçekleşmeyen, gizli saklı siyasi pazarlıklar, ortaklıklar, aktörler, koalisyonlar, aldım-verdim ilişkileri. Bunlar olmuyordur diyeniniz var mı Allah aşkına? 15 Temmuz buram-buram bu tür belirsizlikler kokuyor. Ergenekon-Balyoz hükümlüsü askerlerin içeriden çıkartılma operasyonları adeta bas-bas şaibeli bir durum var burada diye bağırıyor. Muhalefetin üç maymunu oynaması, hayatın olağan akışına uygun olmamanın feriştahı durumunda! Satıhta olan durumla Erdoğan’ın yanında olan koalisyonun son derece şüphe çekici desteği, yeni bir konu değil. Esasında rejimin şifreleri tam da bu ilişkide gizli! Bundan dolayıdır ki ben ısrarla iktidar kavramını kullanmıyor, rejim diyorum. Çünkü Erdoğan bir gün gitse de, bu sistemik seviyedeki habis antidemokratik yapının devam edeceğini öngörüyorum. Bazı güç mücadeleleri olmaz mı? Elbette olur! Ama hiçbiri rejimin ana karakteristiğini etkileyecek boyutta olmaz. Çünkü – bir kez daha söylüyorum – rejimin diskuru ve resmi tarih tasarımını tümü kabul ediyor. Bu onları rejimin ortağı haline getiriyor.
Sağ olsun bu konuyu gündeme getirdiler. Büyük hizmettir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
358 generalden 240’ı nasıl ‘Cemaat’ten oldu? [Adem Yavuz Arslan]
Gerek TR724 yazılarım, gerekse de Youtube yayınlarımda 15 Temmuz 2016 darbe girişimine dair detayları irdeliyorum.
Bugüne kadar sayısız iddianame ve ifade okudum. Tabi ki ulaşabildiklerimi, sağdan soldan sızanları kastediyorum. Yoksa her alanda olduğu gibi bu konuda da yoğun bir sansür var.
Bilgiye ulaşmak hiç kolay değil.
Erdoğan rejiminin korkunç propaganda gücüne ve sınırsız sansürüne rağmen ortaya dökülen bilgiler, belgeler, ifadeler 15 Temmuz’a dair şüpheleri büyütüyor.
Bugüne kadar yaptığım çalışmalardan sonra vardığım noktayı şöyle özetleyebilirim; 15 Temmuz bir darbe girişimi değil, hazırlıkları uzun yıllar öncesine dayanan bir istihbarat operasyonuydu. Gülen Cemaati’nden olduğu iddia edilen kişilerin bu olaylara karışmış olması o gece yaşananların mahiyetini değiştirmiyor.
Bilakis Cemaate sızıldığını ve hareketin lider kadrosunun manüple edildiğini teyit ediyor.
Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar üçlüsü sürecin organizatörü, bürokrasideki Perinçekçi-Ulusalcı kadrolar da uygulayıcısı oldu. Silah arkadaşlarının tabiriyle “Gülenciler ile Cemaatçi, Atatürkçülerle Laik, Milli Görüşçülerle Siyasal İslamcı olan” Hulusi Akar 15 Temmuza giden yolun taşlarını ustaca döşedi. Herşey ‘planlandığı gibi’ gitti ve Erdoğan TSK’daki tarihi tasfiyeyi yaparak rejimi değiştirdi.
15 Temmuz’un ‘temel karakteristiği’ az çok netleşti ama hala cevapsız onlarca soru var.
Mesela 15 Temmuz sonrası bir kalemde TSK’daki general/amiral toplamının yarısı tasfiye edildi. Cevabını aradığım temel sorulardan birisi de buydu; nasıl oluyor da TSK’daki 358 general/amiralin yarısı ‘FETÖ’cü’ oluyordu?
Dahası Cemaat TSK’da bu kadar güçlüyse nasıl oluyor da darbe girişimini 2 günlük er ve silahsız askeri okul öğrencileri yapıyordu?
Bu kritik noktanın cevabını Ankara 17, 23 ve 25.Ağır Ceza Mahkemelerinde devam eden yargılamalarda buldum diyebilirim. Meğerse bu tasfiyenin kaynağı adlarına daha önce Ergenekon-Balyoz yargılamaları sürecinde rastladığımız bazı TSK mensupları ile onların irtibatta olduğu kişilerin oluşturduğu fişleme listeleriymiş.
Üstelik bu listeler darbeden çok önce ‘bizzat’ Erdoğan’a sunulmuş.
Bahsettiğim mahkemelerde çok çarpıcı detaylar var. En basit haliyle anlatmaya çalışacağım. 15 Temmuz yargılamalarına ve tel örgülerin içinde yaşananlara dair başka yerde duyamayacağınız detaylar göreceksiniz.
ÜÇ KOLDAN FİŞLEME
Ağırlıklı olarak askeri hakimlerin yargılandığı Ankara 17, 23 ve 25.Ağır Ceza Mahkemesi tutanakları 15 Temmuz’a giden sürece dair çok önemli detaylar barındırıyor.
Mesela TSK’da 15 Temmuz sonrası yaşanan tasfiyelerin aslında darbeyle ilgisi olmadığı, tamamen darbe girişimi öncesi tutulmuş fişlemelere dayandığı, fişlemelerin ise adlarına Ergenekon-Balyoz ve askeri casusluk iddiası ile açılan davada rastladığımız kişilerce yapıldığı net olarak görülebiliyor.
Fişlemeler üç ayrı grup tarafından yapılmış.
Birinci grup ‘İzmir ekibi’ olarak bilinenler. İkinci ekip Zeki Üçok’un da aralarında olduğu ‘emekli ekibi’ ve üçüncü grup ise ‘yüksek yargı ekibi’.
‘İzmir ekibi’nin en tanınan ismi askeri casusluk davasından bilinen Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu. Yüzbaşıoğlu gerek ifadelerinde gerekse mahkeme beyanlarında irtibatta olduğu ekibi tek tek sayıyor. Yüzbaşıoğlu’nun ekibinin ortak özelliği askeri casusluk davasında sanık olmaları.
İsimlere boğmamak için tek tek adlarını yazmayacağım. Ancak ifadeleri çaprazlama okuduğunuzda zaten kimin kimle irtibatlı olduğu ortaya çıkıyor. Yüzbaşıoğlu liderliğindeki bu ekibin sivil uzantılarında ise AKP’li Mustafa Şentop, HSK Genel Sekreteri Bilgin Başaran, DDK üyesi Metin Kıratlı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter yardımcısı Talip Uzun var.
Sayfalar dolusu ifadenin özeti şu; bu ekip TSK içinde kapsamlı fişleme listeleri hazırlamışlar ve bunları 15 Temmuz’dan çok önce MİT, emniyet ve Cumhurbaşkanlığına iletmişler.
Bugünün TBMM Başkanı Mustafa Şentop savcılık ifadesinde TSK’daki Cemaatçilerin tespiti için yukarıda özetlediğim ‘İzmir ekibi’ ile sıkı temasta olduklarını, hem 15 Temmuz öncesi hem sonrası kendilerinden ‘çok faydalı bilgiler’ aldıklarını anlattı. Mehmet Yüzbaşıoğlu’nun ifadeleri Şentop’un ifadelerini teyit ediyor. Yüzbaşıoğlu 2015 Kasım’ında Şentop ile tanıştığını, Metin Kıratlı ve Talip Uzun ile koordine toplantıları yaptıklarını anlattı.
‘İzmir ekibi’nin askeri uzantıları da aynı koordinasyon toplantılarına katılmış. Özellikle Albaylar Nurettin Alkan ile Güven Şaban’ın fişleme listelerinde Şentop ve Kıratlı ile yakın çalıştığı görülüyor.
Bu arada tekrar hatırlatayım; bu fişleme çalışmaları 15 Temmuz’dan bir yıl öncesinde yoğunlaşmış.
Fişleme listelerinin hazırlanmasında kritik role sahip ikinci ekip ise ‘emekliler grubu’. Emekli Hava Hakim Albay Zeki Üçok, emekli Hakim binbaşı Mehmet Çelik ve Emekli askeri Yargıtay üyesi hakim albay Yasin Aslan.
Mesela Yasin Aslan mahkeme ifadesinde “ Biz 15 Temmuz darbe girişiminden önce Cumhurbaşkanlığına ve ilgili makamlara bilgi notları sunmuştuk. 15 Temmuz sonrası beni tekrar çağırdılar. Bu sıkı yönetim görevlendirme emri ve sıkıyönetim mahkemelerindeki görevlendirme emrindeki askeri hakimlere ilişkin bildiklerimizi anlatmamızı istediler” diyor.
TSK’daki fişlemelerin üçüncü ayağını ise ‘yüksek yargı ekibi’ diye tanımlanan kişiler yapmış.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinden Albaylar Metin Ulukanlıgil , Hulusi Gül ve Zafer Yağlıoğlu öne çıkan isimlerden. Her birinin mahkeme ifadeleri TSK’da yapılan fişlemeleri en ince ayrıntısına kadar ortaya koyuyor. Mesela Hulusi Gül askeri savcılık ifadesinde şunları söylüyor “AYİM üyesi Kenan Albay ile yaptığım görüşmelerde bana öğrencilik yıllarından veya görevim sırasında bildiğim cemaatçileri soruyordu. Bende bildiklerimi ve tahmin ettiklerimi kendisine bildiriyordum. O da bu kişilerin önemli görevlere gelmesini, üye seçilmesini engellemeye çalışıyordu”
Eski AYİM Üyesi Kenan Kenan’ın ifadelerinde de benzeri detaylar vardı; “Kara Kuvvetleri Personel Başkanı Ömer Şevki Gençtürk bana hakim atamaları yaptıklarını, Kuvvet Komutanı Salih Zeki Çolak’ın Cemaat yapılanması konusunda çok hassas olduğunu, bu yapılanmada yer alanların kritik görevlerde yer almaması gerektiğini belirtip yardım istedi. Ben ve Metin Ulukanlıgil ile biz de o dönemde kritik görevde olduğunu düşündüğümüz, bu konuda duyum aldığımız, bilgiler aldığımız şahıslar hakkında bilgiler verdik. Ona göre onlar da atama çalışması yaptılar”
Kenan bir başka duruşmada şunları söylüyor; “MGK genel sekreteri yaklaşık 40 yıllık arkadaşım. Kritik görevde ve Cemaatçi olduğunu düşündüğümüz bu konuda duyum aldığımız kişilerle ilgili bilgi verdik. Ona göre onlar da atama çalışması yaptı. Bu atama çalışması üç dört defa Genelkurmay’a gitti. Genelkurmay’dan döndü. Ben bunu Cumhurbaşkanına ileteceğim dedim. Bu döner dedim”
Askeri hakim tayinlerine hiç bir yetkisi bulunmayan Kenan Kenan’ın askeri hakim tayinlerini Cumhurbaşkanlığından döndürecek gücü nereden bulduğu da bir soru ama ifadeleri ortaya koyduğu gerçek şu; 3 koldan fişleme yapılmış ve bu listeler 15 Temmuz sonrası tasfiyelere dayanak olmuş.
“ELİMDE DELİL YOK, FETÖCÜ OLDUĞUNU HİSSETTİM”
Fişleme listelerini daha da ilginç hale getiren mahkemede yaşanan diyaloglar. Çünkü tasfiyelere dayanak oluşturan bu fişlemelerin nasıl yapıldığı bütün çıplaklığı ile ortaya çıkıyor.
İşte bir kesit;
Fişleme listelerinin hazırlanmasında aktif olarak rol olan Albay Yüzbaşıoğlu’na mahkeme başkanı “15 Temmuz öncesi FETÖ’cü askeri hakimler ile ilgili yaptığınız listeyi neye göre düzenlediniz? diye soruyor.
Yüzbaşıoğlu ise ‘ilkesel olarak bir şeyler yazdık’ cevabını veriyor.
Bu aşamada “Gelen bilgilerin güvenirliğine Cemaatin içine girmiş, cemaatle yıllarca çalışmış birinden Cemaatçilerin listesini mi aldınız ?” sorusu gelince Yüzbaşıoğlu “Hayır, öyle bir şey değil” diyor.
Soru cevap böyle uzayıp gidiyor. Özü ise şu; Yüzbaşıoğlu fişleme listelerinin ‘ekibi ile yaptığı istişareler, duyumlar ve ihbarlarla’ oluşturulduğunu anlatıyor.
Benzer durum Yasin Aslan’ın 8 Ağustos 2016 tarihli ifadesinde de var; “Yani ben doğrudan doğruya şu şu şu şahıs bu örgütün mensubudur diyemiyorum. Çünkü TSK içinde bir kimsenin örgüt üyesi olduğunu anlamak çok zordur. Şikayet hakkıma gösterdikleri reaksiyon sebebiyle bazı kişiler hakkında bu yapılanmanın üyesi oldukları kanaatine vardım”
Aslan sanıklardan M Ali Almış hakkında ise “ Duyuma dayalı bilgilerim var. Çok da yakından tanımıyorum. Askeri hakimlerin tayinlerinde etkili birisi olduğunu düşünüyorum. O niteliği itibariyle de kendisinin bu yapıya müzahir olduğunu düşünüyorum” dedi.
Mehmet Çelik ise tanık ifadesinde listeleri duyum üzerine yaptıklarını, somut bilgiye sahip olmadıklarını söyledi. Benzer ifadeler Zeki Üçok ve Hulusi Gül’de de tekrar ediyor.
Hepsi listelerin ‘duyum ve ihbarlara dayandığını’ anlatıyor.
Kenan Kenan’ın ifadesinde ise şu bölüm var “Herkes benim bu yapıyla mücadele ettiğimi bildiği için bana bu yapıyla ilgili bilgiler geliyordu. Böylece bende ciddi bir bilgi birikimi oluştu. Özellikle general bazında, hakimler bazında. Ben de bu bilgileri devletin ilgili birimleriyle paylaştım. Bana bildikleriniz kimler var dediklerinde söyledim. Şunlar şunlar bu yapı ile ilgili olduğu konuşuluyor dedim. Tabi ki elimde bilgi belge yok. Kimse kimlik kartı ile dolaşmıyor. Fetullah kimseye kimlik kartı vermiyor. Bende bildiklerimi tabi kanat olarak ve duyum olarak ilettim. Elimizde ispat bilgisi yok. Fetöcü diyemem ceza hukuku anlamında. “
“BİZDEN DEĞİLSE KESİN FETÖCÜDÜR”
Mahkeme tutanaklarına yansıyan cevaplardan en ilginç olanı şüphesiz Metin Ulukanlıgil’e ait olanı. Zira “Delil göster denildiğinde bir şey diyemezsiniz. Yani şimdi bende şöyle bakıyorum; bir takım şeyleri hissederek söylüyorum”.
Yanlış okumadınız, binlerce insanın hayatını karartan sürecin alt yapısı böyle hazırlanmış.
Elde delil, bilgi ya da tanık ifadesi olmadan duyumlar üzerine ve en önemlisi ‘hissederek’ fişleme listeleri yapılmış. Bu arada 2014 yılından itibaren askeri yargıya dair imzasız ihbar mektupları yollayanların da bu ekip olduğu mahkeme aşamasında ortaya çıktı.
İsimlere ve detaylara boğulmamak adına Kenan Kenan’ın ifadesinden bir bölümle bu bahsi kapatayım; “Ben kimse için bu yüzde yüz FETÖcüdür diye bir ithamda bulunmadım. Ama birileri için bu yüzde yüz fetöcü değildir diye kefalette bulundum.”. Dananın kuyruğunun koptuğu yer aslında bu ifade. TSK bünyesindeki Ergenekoncu-Perinçekçi kadro ‘kendilerinden olmayan herkesi FETÖcü olarak ihbar etmiş.
O kadar rahatlar ki bunu da mahkeme salonunda söylemekten imtina etmiyorlar.
GALİP MENDİ’Yİ İSYAN ETTİREN FİŞLEMELER
Mahkeme evraklarında fişlemeler ve bu fişlemelere dair tel örgütelerin içinde yaşananlara dair hayli çarpıcı bilgiler var. Mesela Jandarma’da yaşananlar.
Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’de görülen 2017/30 numaralı dosyanın sanıklarından yüzbaşı Yavuz Keçeci mahkeme ifadesinde şunları anlatıyor; “ Listelerin hazırlanmasının her aşamasında Güven Şaban Albay bizzat kendisi ilgilendi. Belirttiğim FETÖ ait listenin hazırlanmasında Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı ile sıkı koordinasyon içindeydik. Tahmin edilen kişilerin adları ve telefonları yazılı bir liste hazırlanıyordu. Bu listeler kurye ile, bu kurye genellikle ben olurdum, kapalı bir zarf içinde mühürsüz, imzasız ve üst yazısız teslim edilirdi. Emniyet istihbarat dairesi tarafından yapılan çalışma neticesinde aynı zarf içerisinde mühürsüz, imzasız ve üst yazısız elden teslim edilirdi. Hazırlanan liste üzerinde daire başkanımız keyfi değişiklikler yapardı. Kendilerinin şahsen tanımış olduğu ve ‘bu bizden’ dedikleri kişileri listeden çıkarırdı. 15 Temmuz darbe girişimine katılmış personelden ihraç olmaları ve açığa alınmaları için çalışma yaptık. Bu çalışmalarla birlikte daha önceden hazırlamış olduğumuz listeleri topladık ve 500 kişilik bir liste yaptık”
Yüzbaşı Keçeci’nin ifadesinde geçen Albay Güven Şaban ismi hayli kritik.
Mesela Güven Şaban savcılık ifadelerinde Ankara, İstanbul,İzmir Başsavcılıkları ve Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı ile yakın çalıştıklarını, yaklaşık 850 personeli içeren raporlar hazırladıklarını bunları da Devlet Denetleme Kurulu ve İçişleri Bakanlığına düzenli olarak raporladıklarını söylüyor.
Ancak burada ilginç bir detay var.
Çünkü Albay Şaban’ın hazırladığı raporlar DDK ve İçişleri Bakanlığı’na sunulurken bu çalışmaların hepsinin sunulduğu Jandarma Genel Komutanı Org. Galip Mendi çalışmalara olumsuz yaklaşıyor. Hatta çalışmayı yapan Şaban ve ekibine “gene kimi fişliyorsunuz” tepkisi gösteriyor.
Bu diyalog mahkemede Güven Şaban’a soruluyor. Şaban’ın cevabı ise “Zaman zaman böyle ithamlarda bulundu” diyor.
Yavuz Keçeci’nin ifadesinde şöyle bir ayrıntı daha var; “Görev yaptığım birim içinde yapılan çalışmalar Kara, Deniz, Hava ve Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde görevli askeri hakim ve savcılarla ilgiliydi”
Bu durum aslında kapsamlı fişlemelerin itirafı çünkü kendi görevli oldukları kuvvet dışında başka kuvvetlerde de fişleme yapılmış.
2016 YAŞ hazırlığı kapsamında emniyet İstihbarat dairesinden Genelkurmay Başkanlığı’na tümgeneral Arif Çetin hakkında ‘FETÖ yöneticisi, PDY’den kaydı olanlarla irtibatlı, PDY’nin üst düzeyi ile dolaylı irtibatlı’ şeklinde bilgi notu geldi.
Dönemin jandarma komutanı Galip Mendi ise istihbarat notuna karşı el yazısıyla şu notu düşüyor; “Terfiye layıktır. Daha önceki dönemlerde PDY’ye yönelik herahangi bir kaydı yoktu. En son Genelkurmay’dan gelen listelerde adı geçiyor. Terfi etmesini istemeyen, Jandarma içindeki oluşumların emniyetle işbirliği yaparak bu bilgiyi gönderdiklerini değerlendirmekteyim”
Yaşanan garabeti düşünebiliyor musunuz?
Jandarma içinde bir ekip rakip gördüklerini ‘FETÖcü’ diye fişliyor, emniyete yolluyor, emniyette bunları ‘istihbarat raporu’ adı altında Genelkurmay’a iletiyordu. Hiç bir delile dayanmayan bu fişlemelerle görevden almalar, ihraçlar ve tutuklamalar yapıldı.
‘HATIRLANMAYAN’ KARARGAH ZİYARETİ
Güven Şaban ismine dikkat edin demiştim.
Gelin sanıklardan Oğuz Akkuş’un ifadesine bakalım “Kenan Kenan bir fişleme listesi yapıyor. Yasin Aslan bir fişleme listesi yapıyor, Mehmet Yüzbaşıoğlu bir fişleme listesi yapıyor. Listeler, fişlemeler ortalıkta uçuşuyor. Bunlardan birisi de sözde Sıkıyönetim Görevlendirme Listesi. Güven Şaban jandarma istihbarat albayı. Dönemin Genelkurmay 2.Başkanı Yaşar Güler ile sık sık görüşüyor. Peki sıkıyönetim direktiflerinin ve görevlendirme listelerinin olduğu listeyi Yaşar Güler kimden aldı ? Güven Şaban kanalı ile Mehmet Yüzbaşıoğlu’ndan ya da doğrudan Mehmet Yüzbaşıoğlu’ndan alıyor. Ben o listeyi Mehmet Yüzbaşıoğlu’nun yaptığını düşünüyorum” dedi.
O anda salonda olan Mehmet Yüzbaşıoğlu bu ithama hiçbir itirazda bulunmuyor.
Acaba Genelkurmay ikinci başkanı ile hiçbir hiyerarşik ilişkisi olmayan Güven Şaban, 15 Temmuz günü niçin Genelkurmay Başkanlığı’na gelerek 2.başkanla görüşür ? 15 Temmuz akşamı Genelkurmay ikinci başkanın, Cemil Turhan’a mesaj çekilmesi için gönderdiği iddia edilen CD, Güven Şaban veya irtibatlı kişilerce hazırlanıp 15 Temmuz günü ikinci başkana verilmiş olabilir mi ?
Mahkemede bu sorunun peşine düştü.
Albay Güven Şaban’a “15 Temmuz günü Genelkurmay’a, Yaşar Güler’e arza gidip gitmediği” soruldu.
Albay Şaban “hatırlamıyorum” cevabını verdi.
15 Temmuz günü Genelkurmay’a arza gittiniz mi? sorusuna da ‘hatırlamıyorum’ dedi.
Sizcede yüzlerce kişilik ‘FETÖcü listesi’ hazırlamakla övünen bir albay, 15 Temmuz günü Genelkurmay karargahına yaptığı ziyareti nasıl hatırlamaz? Üstelik bahsi geçen kişi Genelkurmay ikinci başkanı !
‘AYNI OTELDE KALMIŞLAR, O ZAMAN KESİN FETÖCÜDÜR’
Tekrar hatırlatayım. Şu ana kadar anlattıklarım, alıntıladıklarım Ankara 17, 23 ve 25.Ağır Ceza Mahkemesi tutanaklarından. Ancak bir bölüm varki güler misin ağlar mısın dedirten türden.
Mesela sanıklardan Albay Muharrem Köse’nin ‘FETÖcülüğü’ne dair deliller şöyle sıralanmış;
“Sanığın Erzincan’da görevli iken kullandığı 446 223 30 31 numaralı ev telefonu hattı 2014-2015 yılları arasında Resul Yeşilbaş isimli bir şahıs tarafından kullanıldığı tespit edildi.Yeşilbaş’ın ablasının ise Bank Asya’da hesabı olduğu tespit edildi”
Nasıl yani demeyin. KOM ve MASAK’tan gelen raporda bunlar yazıyor.
Albay Köse 2002-2007 yılları arasında Erzincan’da görev yapmış ve evine bağlattığı telefonu 2007’de Ankara’ya tayin olunca kapattırmış. O telefon daha sonra Resul Yeşilbaş isimli şahsa aktarılıyor. 15 Temmuz sonrası geriye dönük tarama yapılıyor ve Yeşilbaş’ın ablasının Bank Asya’da parası olduğu tespit ediliyor.
Muhtemelen bu ‘bağı’ tespit eden MASAK bürokratları ‘bingo’ deyip ‘çak’ yapmıştır.
Ancak mahkeme sizi şaşırtmaya devam ediyor. Bir sonraki ‘delil’ daha ilginç; “Sanığın 10-12 Ekim 2013 tarihleri arasında Nevşehir Kozaklı Roza Termal’de konakladığı,aynı dönemde otelde konaklayan 12 müşterinin fetö irtibatlı olduğu..”
Düşünün iki günlüğüne termal otele gidiyorsunuz. Yüzlerce kişinin konakladığı otelde kalan diğer müşterilerden 12 kişinin Cemaatle irtibatı tespit ediliyor. Albay Köse ile aynı anda otelde olduklarına göre bu durum Albay Köse’nin Cemaatçi olduğuna delil olarak yeterli sayılıyor.
‘Telefon mu yoksa otel mi daha sağlam delil’ siz karan verin deyip dosyalar arasında dolaşmaya devam edelim.
HULUSİ AKAR’A DA ‘FETÖCÜ’ DİYEN GİZLİ TANIK ABDULLAH
15 Temmuz yargılamalarının en popüler simalarından birisi şüphesiz Gizli Tanık Abdullah.
Yazıya konu ettiğim mahkemelerde de sıklıkla karşımıza çıkıyor. Kara Havacılık Okulunda pilot albay olan (ve aslında kimliği herkesin malumu olan) gizli tanık Abdullah TSK bünyesindeki fişlemelerin 2015 itibariyle hızlandığını, 27 Ekim 2015’te MİT’e bildirdiğini, MİT müsteşarının bizzat konudan haberdar olduğunu, Hulusi Akar dahil olmak üzere yapılanmanın çok ciddi boyutlara ulaştığını, Erdoğan’ın yaveri Ali Yazıcı’nın da devresi olduğunu anlattı.
Devamında 2015 Kasım’da Erdoğan’ın başdanışmanı Mustafa Varank’a bir milletvekili aracılığı ile ulaştığını, onunda Cumhurbaşkanına arz ettiğini, 4 Nisan 2016’a İzmir’e gidip ifade verdiğini anlatıyor.
Gizli Tanık Abdullah’ın anlatımlarına devam edeceğim ancak burada bir soluklanmakta fayda var. Çünkü sözkonusu gizli tanık Genelkurmay Başkanı Akar’ın ‘FETÖcü’ olduğunu iddia ediyor. Peki Akar bu iddia karşısında ne yapmış ? Olay medyaya yansıyınca habere erişim yasağı getirtiyor.
Devam edelim;
‘Abdullah’ kod adlı pilot albay “ 11 Haziran 2016 tarihinde çıkıp 1 saat 15 dakika boyunca Hulusi Akar darbe yapacak, bunu içerideki Fetöcüler yapacak şeklinde konuşan benim. 2016 YAŞ çalışmaları kapsamında 21 Haziran 2016 tarihinde Cumhurbaşkanımıza 358 generalin 240 tanesinin Fetöcü olma ihtimalinin yüzde yüze yakın derecede olduğunu kendim bizzat zarf yaparak gönderdim. Bunun eline geçtiniği biliyorum”
Burada bir kez daha duralım;
Gizli Tanık Abdullah, TSK’daki 358 generalden 240’ının Cemaatçi olduğuna dair bir rapor hazırlayıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderiyor. Ne hikmetse 15 Temmuz sonrasında bu kadar general tasfiye ediliyor.
Bir başka ifadeyle, TSK’daki tüm generallerin neredeyse yarısının tasfiyesine neden olan bilgi bir albayın hazırladığı fişlemeye dayanıyormuş.
FİŞLEME LİSTELERİNDEKİ KRİTİK İSİMLER NASIL TERFİ ETTİ ?
15 Temmuz’a dair cevapsız sorulardan birisi de şu;
İfadelerden de görüldüğü gibi, TSK bünyesinde uzun yıllara dayanan kapsamlı bir ‘Cemaatçi’ fişlemesi yapılmış. Normalde fişleme listelerinde olan isimlerin terfi etmemesi, kızak göreve çekilmesi ya da ihracı beklenir.
Ancak 2015 ve 2016 yıllarında enteresan bir şey oluyor.
Tabur komutanı atamaları Kara Kuvvetleri Komutanlığı personel başkanı Tümg Şevki Gençtürk tarafından MİT ile koordineli yapıldığı , gizli tanık Abdullah’ın 2014 başı itibariyle kapsamlı bir listeyi MİT’e verdiği biliniyor.
Ancak bu listede olan isimlerden bazıları çok kritik görevlere atanmış. Doğal olarak ‘15 Temmuz da kritik yerlerde görevli kişilerin, haklarında cemaatçi olduklarına dair duyum, bilgi ve ihbar olan kişiler olması mı amaçlandı?’ sorusu akıllara geliyor.
Hatta gizli tanık Abdullah verdiği isimler aynı yıl yapılan YAŞ’ta çok kritik görevlere atanıyor.
Mesela;
Ünsal Coşkun; 2015 YAŞ’ında general yapıldı, Kara Havacılık Okulu’na atandı,
Ekrem Çağlar; 2015 yılında general yapıldı, Erzincan 3.Ordu Harekat Kurmay Başkanı olarak atandı
Enver Topal; 2015’te Kara Harp Okulu alay komutanı yapıldı
Kutsi Barış; 2015 yılında Cumhurbaşkanlığı muhafız alay komutanı olarak atandı
Ali Yazıcı; 2015’te Cumhurbaşkanı Başyaveri oldu.
Murat Dağlı; 2016 yılında İzmir 3. Hava Alay Komutanı oldu
Deniz Aldemir; 2016 yılında Kara Havacılık’ta tabur komutanı oldu
Özcan Karacan; 2016 yılında yine Kara Havacılıkta tabur komutanı oldu.
Atamalara ve fişleme dosyalarına bakıldığında sanki bir elin, 15 Temmuz akşamı kritik rollere soyunacak birliklerin başına özellikle fişleme dosyalarında adı Cemaatle anılan kişilerin atanmasını organize ettiği görülüyor.
Bu durum sizce de tuhaf değil mi?
DARBEDEN ÖNCE ‘FETÖCÜ ASKERLER NASIL TUTUKLANACAK’ TOPLANTISI
Geçelim bir başka tuhaflığa.
Malum olduğu üzere Emniyet Terör Daire Başkanı Turgut Aslan koruma ve şoförüyle 15 Temmuz akşamı 22:16’da Jandarma Genel Komutanlığı’na gitti. İçeriye girmesine izin verilmeyince Jandarma Harekat Başkanı Tümg.Arif Çetin’le görüşmeye geldiğini söyledi ve içeri alındı. Derdest edildi ve ertesi sabah polisin operasyonu sırasında çıkan çatışmada ağır yaralandı. Koruması ise hayatını kaybetti.
Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılamada müşteki olarak ifade verdi.
5 Aralık 2018 tarihli dilekçesinde “ Darbe girişiminin başladığı gün , Jandarma Genel Komutanlığı yanında, emniyetin üst düzey isimleriyle gizli bir toplantı yaptık. Fetöcü askerlerin gözaltına alma planlarının yapıldığı bir toplantıydı. Toplantıdan çıkarken yaşanan hareketlilik üzerine Tümgeneral Arif Çetin’i aradım. Arif Çetin olanlara henüz vakıf olmadığını ve siber saldırı olabileceğini söyledi. Arif Çetin ile Jandarma karargahında buluşmak üzere sözleştik. “
Aslan’ın ifadesi ‘nasıl yani’ dedirtiyor. Çünkü henüz darbe girişimi başlamadan gizli bir şekilde ‘FETÖcü askerlerin tutuklanmasına dair planlama toplantısı’ yapıyorlar. Üstelik terör daire başkanının böyle bir olayda yetkisi de yok. Tuhaflıklar burada da bitmiyor; TSK ya da TSK’da bir grup darbeye kalkışıyor ancak TEM daire başkanı yanında iki polisle darbenin merkezlerinden birine gidiyor.
Tıpkı Fidan’ın ‘darbe ihbarını’ aldıktan sonra Genelkurmay Karargahı’na gidişi gibi tuhaf bir durum. Ayrıca Tümg.Arif Çetin de karargahta değil. Hem toplantı hem de Aslan’ın Jandarma Genel Komutanlığı’na gidişi hayli şüpheli.
Yazı çok uzadı.
Ancak konu önemli ve mahkeme evrakları arasında altı çizilmesi gereken çok detay var. Mesela fişleme listelerini hazırlayan isimlerin tamamı 15 Temmuz sonrası ‘ödüllendirilmiş’.
Ayrıca Erdoğan ve AKP kurmaylarının 15 Temmuz’dan çok önce fişleme listelerinden haberdar olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde netleşti.
Erdoğan’ın 15 Temmuz’u eniştesinin telefonuyla duyduğu açıklamasına kimse itibar etmemişti ancak bu mahkeme tutanakları gösteriyor ki Erdoğan sadece haberdar değilmiş, aynı zamanda sürecin yönetilmesinde aktif rol almış.
Ne hikmetse 15 Temmuz’dan çok önce binlerce kişiyi kapsayan fişleme listeleri yapılıyor, TSK içerisine ve Havuz medyası aracılığıyla topluma “FETÖcüler darbe yapacak” algısı pompalanıyor, Perinçek’in tabiriyle siyasetin köpeği olan yargı süreci tetiklemek için ‘FETÖ operasyonu’ yapıyor ve tam da Erdoğan’ın beklediği şekilde bir grup asker ve harp okulu öğrencisi Boğaz Köprüsü’nün bir şeridini ulaşıma kapatıyor !
Erdoğan ‘Allah’ın lütfu’ demesin de ne desin?
[Adem Yavuz Arslan] 10.7.2019 [TR724]
Bugüne kadar sayısız iddianame ve ifade okudum. Tabi ki ulaşabildiklerimi, sağdan soldan sızanları kastediyorum. Yoksa her alanda olduğu gibi bu konuda da yoğun bir sansür var.
Bilgiye ulaşmak hiç kolay değil.
Erdoğan rejiminin korkunç propaganda gücüne ve sınırsız sansürüne rağmen ortaya dökülen bilgiler, belgeler, ifadeler 15 Temmuz’a dair şüpheleri büyütüyor.
Bugüne kadar yaptığım çalışmalardan sonra vardığım noktayı şöyle özetleyebilirim; 15 Temmuz bir darbe girişimi değil, hazırlıkları uzun yıllar öncesine dayanan bir istihbarat operasyonuydu. Gülen Cemaati’nden olduğu iddia edilen kişilerin bu olaylara karışmış olması o gece yaşananların mahiyetini değiştirmiyor.
Bilakis Cemaate sızıldığını ve hareketin lider kadrosunun manüple edildiğini teyit ediyor.
Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar üçlüsü sürecin organizatörü, bürokrasideki Perinçekçi-Ulusalcı kadrolar da uygulayıcısı oldu. Silah arkadaşlarının tabiriyle “Gülenciler ile Cemaatçi, Atatürkçülerle Laik, Milli Görüşçülerle Siyasal İslamcı olan” Hulusi Akar 15 Temmuza giden yolun taşlarını ustaca döşedi. Herşey ‘planlandığı gibi’ gitti ve Erdoğan TSK’daki tarihi tasfiyeyi yaparak rejimi değiştirdi.
15 Temmuz’un ‘temel karakteristiği’ az çok netleşti ama hala cevapsız onlarca soru var.
Mesela 15 Temmuz sonrası bir kalemde TSK’daki general/amiral toplamının yarısı tasfiye edildi. Cevabını aradığım temel sorulardan birisi de buydu; nasıl oluyor da TSK’daki 358 general/amiralin yarısı ‘FETÖ’cü’ oluyordu?
Dahası Cemaat TSK’da bu kadar güçlüyse nasıl oluyor da darbe girişimini 2 günlük er ve silahsız askeri okul öğrencileri yapıyordu?
Bu kritik noktanın cevabını Ankara 17, 23 ve 25.Ağır Ceza Mahkemelerinde devam eden yargılamalarda buldum diyebilirim. Meğerse bu tasfiyenin kaynağı adlarına daha önce Ergenekon-Balyoz yargılamaları sürecinde rastladığımız bazı TSK mensupları ile onların irtibatta olduğu kişilerin oluşturduğu fişleme listeleriymiş.
Üstelik bu listeler darbeden çok önce ‘bizzat’ Erdoğan’a sunulmuş.
Bahsettiğim mahkemelerde çok çarpıcı detaylar var. En basit haliyle anlatmaya çalışacağım. 15 Temmuz yargılamalarına ve tel örgülerin içinde yaşananlara dair başka yerde duyamayacağınız detaylar göreceksiniz.
ÜÇ KOLDAN FİŞLEME
Ağırlıklı olarak askeri hakimlerin yargılandığı Ankara 17, 23 ve 25.Ağır Ceza Mahkemesi tutanakları 15 Temmuz’a giden sürece dair çok önemli detaylar barındırıyor.
Mesela TSK’da 15 Temmuz sonrası yaşanan tasfiyelerin aslında darbeyle ilgisi olmadığı, tamamen darbe girişimi öncesi tutulmuş fişlemelere dayandığı, fişlemelerin ise adlarına Ergenekon-Balyoz ve askeri casusluk iddiası ile açılan davada rastladığımız kişilerce yapıldığı net olarak görülebiliyor.
Fişlemeler üç ayrı grup tarafından yapılmış.
Birinci grup ‘İzmir ekibi’ olarak bilinenler. İkinci ekip Zeki Üçok’un da aralarında olduğu ‘emekli ekibi’ ve üçüncü grup ise ‘yüksek yargı ekibi’.
‘İzmir ekibi’nin en tanınan ismi askeri casusluk davasından bilinen Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu. Yüzbaşıoğlu gerek ifadelerinde gerekse mahkeme beyanlarında irtibatta olduğu ekibi tek tek sayıyor. Yüzbaşıoğlu’nun ekibinin ortak özelliği askeri casusluk davasında sanık olmaları.
İsimlere boğmamak için tek tek adlarını yazmayacağım. Ancak ifadeleri çaprazlama okuduğunuzda zaten kimin kimle irtibatlı olduğu ortaya çıkıyor. Yüzbaşıoğlu liderliğindeki bu ekibin sivil uzantılarında ise AKP’li Mustafa Şentop, HSK Genel Sekreteri Bilgin Başaran, DDK üyesi Metin Kıratlı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter yardımcısı Talip Uzun var.
Sayfalar dolusu ifadenin özeti şu; bu ekip TSK içinde kapsamlı fişleme listeleri hazırlamışlar ve bunları 15 Temmuz’dan çok önce MİT, emniyet ve Cumhurbaşkanlığına iletmişler.
Bugünün TBMM Başkanı Mustafa Şentop savcılık ifadesinde TSK’daki Cemaatçilerin tespiti için yukarıda özetlediğim ‘İzmir ekibi’ ile sıkı temasta olduklarını, hem 15 Temmuz öncesi hem sonrası kendilerinden ‘çok faydalı bilgiler’ aldıklarını anlattı. Mehmet Yüzbaşıoğlu’nun ifadeleri Şentop’un ifadelerini teyit ediyor. Yüzbaşıoğlu 2015 Kasım’ında Şentop ile tanıştığını, Metin Kıratlı ve Talip Uzun ile koordine toplantıları yaptıklarını anlattı.
‘İzmir ekibi’nin askeri uzantıları da aynı koordinasyon toplantılarına katılmış. Özellikle Albaylar Nurettin Alkan ile Güven Şaban’ın fişleme listelerinde Şentop ve Kıratlı ile yakın çalıştığı görülüyor.
Bu arada tekrar hatırlatayım; bu fişleme çalışmaları 15 Temmuz’dan bir yıl öncesinde yoğunlaşmış.
Fişleme listelerinin hazırlanmasında kritik role sahip ikinci ekip ise ‘emekliler grubu’. Emekli Hava Hakim Albay Zeki Üçok, emekli Hakim binbaşı Mehmet Çelik ve Emekli askeri Yargıtay üyesi hakim albay Yasin Aslan.
Mesela Yasin Aslan mahkeme ifadesinde “ Biz 15 Temmuz darbe girişiminden önce Cumhurbaşkanlığına ve ilgili makamlara bilgi notları sunmuştuk. 15 Temmuz sonrası beni tekrar çağırdılar. Bu sıkı yönetim görevlendirme emri ve sıkıyönetim mahkemelerindeki görevlendirme emrindeki askeri hakimlere ilişkin bildiklerimizi anlatmamızı istediler” diyor.
TSK’daki fişlemelerin üçüncü ayağını ise ‘yüksek yargı ekibi’ diye tanımlanan kişiler yapmış.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinden Albaylar Metin Ulukanlıgil , Hulusi Gül ve Zafer Yağlıoğlu öne çıkan isimlerden. Her birinin mahkeme ifadeleri TSK’da yapılan fişlemeleri en ince ayrıntısına kadar ortaya koyuyor. Mesela Hulusi Gül askeri savcılık ifadesinde şunları söylüyor “AYİM üyesi Kenan Albay ile yaptığım görüşmelerde bana öğrencilik yıllarından veya görevim sırasında bildiğim cemaatçileri soruyordu. Bende bildiklerimi ve tahmin ettiklerimi kendisine bildiriyordum. O da bu kişilerin önemli görevlere gelmesini, üye seçilmesini engellemeye çalışıyordu”
Eski AYİM Üyesi Kenan Kenan’ın ifadelerinde de benzeri detaylar vardı; “Kara Kuvvetleri Personel Başkanı Ömer Şevki Gençtürk bana hakim atamaları yaptıklarını, Kuvvet Komutanı Salih Zeki Çolak’ın Cemaat yapılanması konusunda çok hassas olduğunu, bu yapılanmada yer alanların kritik görevlerde yer almaması gerektiğini belirtip yardım istedi. Ben ve Metin Ulukanlıgil ile biz de o dönemde kritik görevde olduğunu düşündüğümüz, bu konuda duyum aldığımız, bilgiler aldığımız şahıslar hakkında bilgiler verdik. Ona göre onlar da atama çalışması yaptılar”
Kenan bir başka duruşmada şunları söylüyor; “MGK genel sekreteri yaklaşık 40 yıllık arkadaşım. Kritik görevde ve Cemaatçi olduğunu düşündüğümüz bu konuda duyum aldığımız kişilerle ilgili bilgi verdik. Ona göre onlar da atama çalışması yaptı. Bu atama çalışması üç dört defa Genelkurmay’a gitti. Genelkurmay’dan döndü. Ben bunu Cumhurbaşkanına ileteceğim dedim. Bu döner dedim”
Askeri hakim tayinlerine hiç bir yetkisi bulunmayan Kenan Kenan’ın askeri hakim tayinlerini Cumhurbaşkanlığından döndürecek gücü nereden bulduğu da bir soru ama ifadeleri ortaya koyduğu gerçek şu; 3 koldan fişleme yapılmış ve bu listeler 15 Temmuz sonrası tasfiyelere dayanak olmuş.
“ELİMDE DELİL YOK, FETÖCÜ OLDUĞUNU HİSSETTİM”
Fişleme listelerini daha da ilginç hale getiren mahkemede yaşanan diyaloglar. Çünkü tasfiyelere dayanak oluşturan bu fişlemelerin nasıl yapıldığı bütün çıplaklığı ile ortaya çıkıyor.
İşte bir kesit;
Fişleme listelerinin hazırlanmasında aktif olarak rol olan Albay Yüzbaşıoğlu’na mahkeme başkanı “15 Temmuz öncesi FETÖ’cü askeri hakimler ile ilgili yaptığınız listeyi neye göre düzenlediniz? diye soruyor.
Yüzbaşıoğlu ise ‘ilkesel olarak bir şeyler yazdık’ cevabını veriyor.
Bu aşamada “Gelen bilgilerin güvenirliğine Cemaatin içine girmiş, cemaatle yıllarca çalışmış birinden Cemaatçilerin listesini mi aldınız ?” sorusu gelince Yüzbaşıoğlu “Hayır, öyle bir şey değil” diyor.
Soru cevap böyle uzayıp gidiyor. Özü ise şu; Yüzbaşıoğlu fişleme listelerinin ‘ekibi ile yaptığı istişareler, duyumlar ve ihbarlarla’ oluşturulduğunu anlatıyor.
Benzer durum Yasin Aslan’ın 8 Ağustos 2016 tarihli ifadesinde de var; “Yani ben doğrudan doğruya şu şu şu şahıs bu örgütün mensubudur diyemiyorum. Çünkü TSK içinde bir kimsenin örgüt üyesi olduğunu anlamak çok zordur. Şikayet hakkıma gösterdikleri reaksiyon sebebiyle bazı kişiler hakkında bu yapılanmanın üyesi oldukları kanaatine vardım”
Aslan sanıklardan M Ali Almış hakkında ise “ Duyuma dayalı bilgilerim var. Çok da yakından tanımıyorum. Askeri hakimlerin tayinlerinde etkili birisi olduğunu düşünüyorum. O niteliği itibariyle de kendisinin bu yapıya müzahir olduğunu düşünüyorum” dedi.
Mehmet Çelik ise tanık ifadesinde listeleri duyum üzerine yaptıklarını, somut bilgiye sahip olmadıklarını söyledi. Benzer ifadeler Zeki Üçok ve Hulusi Gül’de de tekrar ediyor.
Hepsi listelerin ‘duyum ve ihbarlara dayandığını’ anlatıyor.
Kenan Kenan’ın ifadesinde ise şu bölüm var “Herkes benim bu yapıyla mücadele ettiğimi bildiği için bana bu yapıyla ilgili bilgiler geliyordu. Böylece bende ciddi bir bilgi birikimi oluştu. Özellikle general bazında, hakimler bazında. Ben de bu bilgileri devletin ilgili birimleriyle paylaştım. Bana bildikleriniz kimler var dediklerinde söyledim. Şunlar şunlar bu yapı ile ilgili olduğu konuşuluyor dedim. Tabi ki elimde bilgi belge yok. Kimse kimlik kartı ile dolaşmıyor. Fetullah kimseye kimlik kartı vermiyor. Bende bildiklerimi tabi kanat olarak ve duyum olarak ilettim. Elimizde ispat bilgisi yok. Fetöcü diyemem ceza hukuku anlamında. “
“BİZDEN DEĞİLSE KESİN FETÖCÜDÜR”
Mahkeme tutanaklarına yansıyan cevaplardan en ilginç olanı şüphesiz Metin Ulukanlıgil’e ait olanı. Zira “Delil göster denildiğinde bir şey diyemezsiniz. Yani şimdi bende şöyle bakıyorum; bir takım şeyleri hissederek söylüyorum”.
Yanlış okumadınız, binlerce insanın hayatını karartan sürecin alt yapısı böyle hazırlanmış.
Elde delil, bilgi ya da tanık ifadesi olmadan duyumlar üzerine ve en önemlisi ‘hissederek’ fişleme listeleri yapılmış. Bu arada 2014 yılından itibaren askeri yargıya dair imzasız ihbar mektupları yollayanların da bu ekip olduğu mahkeme aşamasında ortaya çıktı.
İsimlere ve detaylara boğulmamak adına Kenan Kenan’ın ifadesinden bir bölümle bu bahsi kapatayım; “Ben kimse için bu yüzde yüz FETÖcüdür diye bir ithamda bulunmadım. Ama birileri için bu yüzde yüz fetöcü değildir diye kefalette bulundum.”. Dananın kuyruğunun koptuğu yer aslında bu ifade. TSK bünyesindeki Ergenekoncu-Perinçekçi kadro ‘kendilerinden olmayan herkesi FETÖcü olarak ihbar etmiş.
O kadar rahatlar ki bunu da mahkeme salonunda söylemekten imtina etmiyorlar.
GALİP MENDİ’Yİ İSYAN ETTİREN FİŞLEMELER
Mahkeme evraklarında fişlemeler ve bu fişlemelere dair tel örgütelerin içinde yaşananlara dair hayli çarpıcı bilgiler var. Mesela Jandarma’da yaşananlar.
Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’de görülen 2017/30 numaralı dosyanın sanıklarından yüzbaşı Yavuz Keçeci mahkeme ifadesinde şunları anlatıyor; “ Listelerin hazırlanmasının her aşamasında Güven Şaban Albay bizzat kendisi ilgilendi. Belirttiğim FETÖ ait listenin hazırlanmasında Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı ile sıkı koordinasyon içindeydik. Tahmin edilen kişilerin adları ve telefonları yazılı bir liste hazırlanıyordu. Bu listeler kurye ile, bu kurye genellikle ben olurdum, kapalı bir zarf içinde mühürsüz, imzasız ve üst yazısız teslim edilirdi. Emniyet istihbarat dairesi tarafından yapılan çalışma neticesinde aynı zarf içerisinde mühürsüz, imzasız ve üst yazısız elden teslim edilirdi. Hazırlanan liste üzerinde daire başkanımız keyfi değişiklikler yapardı. Kendilerinin şahsen tanımış olduğu ve ‘bu bizden’ dedikleri kişileri listeden çıkarırdı. 15 Temmuz darbe girişimine katılmış personelden ihraç olmaları ve açığa alınmaları için çalışma yaptık. Bu çalışmalarla birlikte daha önceden hazırlamış olduğumuz listeleri topladık ve 500 kişilik bir liste yaptık”
Yüzbaşı Keçeci’nin ifadesinde geçen Albay Güven Şaban ismi hayli kritik.
Mesela Güven Şaban savcılık ifadelerinde Ankara, İstanbul,İzmir Başsavcılıkları ve Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı ile yakın çalıştıklarını, yaklaşık 850 personeli içeren raporlar hazırladıklarını bunları da Devlet Denetleme Kurulu ve İçişleri Bakanlığına düzenli olarak raporladıklarını söylüyor.
Ancak burada ilginç bir detay var.
Çünkü Albay Şaban’ın hazırladığı raporlar DDK ve İçişleri Bakanlığı’na sunulurken bu çalışmaların hepsinin sunulduğu Jandarma Genel Komutanı Org. Galip Mendi çalışmalara olumsuz yaklaşıyor. Hatta çalışmayı yapan Şaban ve ekibine “gene kimi fişliyorsunuz” tepkisi gösteriyor.
Bu diyalog mahkemede Güven Şaban’a soruluyor. Şaban’ın cevabı ise “Zaman zaman böyle ithamlarda bulundu” diyor.
Yavuz Keçeci’nin ifadesinde şöyle bir ayrıntı daha var; “Görev yaptığım birim içinde yapılan çalışmalar Kara, Deniz, Hava ve Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde görevli askeri hakim ve savcılarla ilgiliydi”
Bu durum aslında kapsamlı fişlemelerin itirafı çünkü kendi görevli oldukları kuvvet dışında başka kuvvetlerde de fişleme yapılmış.
2016 YAŞ hazırlığı kapsamında emniyet İstihbarat dairesinden Genelkurmay Başkanlığı’na tümgeneral Arif Çetin hakkında ‘FETÖ yöneticisi, PDY’den kaydı olanlarla irtibatlı, PDY’nin üst düzeyi ile dolaylı irtibatlı’ şeklinde bilgi notu geldi.
Dönemin jandarma komutanı Galip Mendi ise istihbarat notuna karşı el yazısıyla şu notu düşüyor; “Terfiye layıktır. Daha önceki dönemlerde PDY’ye yönelik herahangi bir kaydı yoktu. En son Genelkurmay’dan gelen listelerde adı geçiyor. Terfi etmesini istemeyen, Jandarma içindeki oluşumların emniyetle işbirliği yaparak bu bilgiyi gönderdiklerini değerlendirmekteyim”
Yaşanan garabeti düşünebiliyor musunuz?
Jandarma içinde bir ekip rakip gördüklerini ‘FETÖcü’ diye fişliyor, emniyete yolluyor, emniyette bunları ‘istihbarat raporu’ adı altında Genelkurmay’a iletiyordu. Hiç bir delile dayanmayan bu fişlemelerle görevden almalar, ihraçlar ve tutuklamalar yapıldı.
‘HATIRLANMAYAN’ KARARGAH ZİYARETİ
Güven Şaban ismine dikkat edin demiştim.
Gelin sanıklardan Oğuz Akkuş’un ifadesine bakalım “Kenan Kenan bir fişleme listesi yapıyor. Yasin Aslan bir fişleme listesi yapıyor, Mehmet Yüzbaşıoğlu bir fişleme listesi yapıyor. Listeler, fişlemeler ortalıkta uçuşuyor. Bunlardan birisi de sözde Sıkıyönetim Görevlendirme Listesi. Güven Şaban jandarma istihbarat albayı. Dönemin Genelkurmay 2.Başkanı Yaşar Güler ile sık sık görüşüyor. Peki sıkıyönetim direktiflerinin ve görevlendirme listelerinin olduğu listeyi Yaşar Güler kimden aldı ? Güven Şaban kanalı ile Mehmet Yüzbaşıoğlu’ndan ya da doğrudan Mehmet Yüzbaşıoğlu’ndan alıyor. Ben o listeyi Mehmet Yüzbaşıoğlu’nun yaptığını düşünüyorum” dedi.
O anda salonda olan Mehmet Yüzbaşıoğlu bu ithama hiçbir itirazda bulunmuyor.
Acaba Genelkurmay ikinci başkanı ile hiçbir hiyerarşik ilişkisi olmayan Güven Şaban, 15 Temmuz günü niçin Genelkurmay Başkanlığı’na gelerek 2.başkanla görüşür ? 15 Temmuz akşamı Genelkurmay ikinci başkanın, Cemil Turhan’a mesaj çekilmesi için gönderdiği iddia edilen CD, Güven Şaban veya irtibatlı kişilerce hazırlanıp 15 Temmuz günü ikinci başkana verilmiş olabilir mi ?
Mahkemede bu sorunun peşine düştü.
Albay Güven Şaban’a “15 Temmuz günü Genelkurmay’a, Yaşar Güler’e arza gidip gitmediği” soruldu.
Albay Şaban “hatırlamıyorum” cevabını verdi.
15 Temmuz günü Genelkurmay’a arza gittiniz mi? sorusuna da ‘hatırlamıyorum’ dedi.
Sizcede yüzlerce kişilik ‘FETÖcü listesi’ hazırlamakla övünen bir albay, 15 Temmuz günü Genelkurmay karargahına yaptığı ziyareti nasıl hatırlamaz? Üstelik bahsi geçen kişi Genelkurmay ikinci başkanı !
‘AYNI OTELDE KALMIŞLAR, O ZAMAN KESİN FETÖCÜDÜR’
Tekrar hatırlatayım. Şu ana kadar anlattıklarım, alıntıladıklarım Ankara 17, 23 ve 25.Ağır Ceza Mahkemesi tutanaklarından. Ancak bir bölüm varki güler misin ağlar mısın dedirten türden.
Mesela sanıklardan Albay Muharrem Köse’nin ‘FETÖcülüğü’ne dair deliller şöyle sıralanmış;
“Sanığın Erzincan’da görevli iken kullandığı 446 223 30 31 numaralı ev telefonu hattı 2014-2015 yılları arasında Resul Yeşilbaş isimli bir şahıs tarafından kullanıldığı tespit edildi.Yeşilbaş’ın ablasının ise Bank Asya’da hesabı olduğu tespit edildi”
Nasıl yani demeyin. KOM ve MASAK’tan gelen raporda bunlar yazıyor.
Albay Köse 2002-2007 yılları arasında Erzincan’da görev yapmış ve evine bağlattığı telefonu 2007’de Ankara’ya tayin olunca kapattırmış. O telefon daha sonra Resul Yeşilbaş isimli şahsa aktarılıyor. 15 Temmuz sonrası geriye dönük tarama yapılıyor ve Yeşilbaş’ın ablasının Bank Asya’da parası olduğu tespit ediliyor.
Muhtemelen bu ‘bağı’ tespit eden MASAK bürokratları ‘bingo’ deyip ‘çak’ yapmıştır.
Ancak mahkeme sizi şaşırtmaya devam ediyor. Bir sonraki ‘delil’ daha ilginç; “Sanığın 10-12 Ekim 2013 tarihleri arasında Nevşehir Kozaklı Roza Termal’de konakladığı,aynı dönemde otelde konaklayan 12 müşterinin fetö irtibatlı olduğu..”
Düşünün iki günlüğüne termal otele gidiyorsunuz. Yüzlerce kişinin konakladığı otelde kalan diğer müşterilerden 12 kişinin Cemaatle irtibatı tespit ediliyor. Albay Köse ile aynı anda otelde olduklarına göre bu durum Albay Köse’nin Cemaatçi olduğuna delil olarak yeterli sayılıyor.
‘Telefon mu yoksa otel mi daha sağlam delil’ siz karan verin deyip dosyalar arasında dolaşmaya devam edelim.
HULUSİ AKAR’A DA ‘FETÖCÜ’ DİYEN GİZLİ TANIK ABDULLAH
15 Temmuz yargılamalarının en popüler simalarından birisi şüphesiz Gizli Tanık Abdullah.
Yazıya konu ettiğim mahkemelerde de sıklıkla karşımıza çıkıyor. Kara Havacılık Okulunda pilot albay olan (ve aslında kimliği herkesin malumu olan) gizli tanık Abdullah TSK bünyesindeki fişlemelerin 2015 itibariyle hızlandığını, 27 Ekim 2015’te MİT’e bildirdiğini, MİT müsteşarının bizzat konudan haberdar olduğunu, Hulusi Akar dahil olmak üzere yapılanmanın çok ciddi boyutlara ulaştığını, Erdoğan’ın yaveri Ali Yazıcı’nın da devresi olduğunu anlattı.
Devamında 2015 Kasım’da Erdoğan’ın başdanışmanı Mustafa Varank’a bir milletvekili aracılığı ile ulaştığını, onunda Cumhurbaşkanına arz ettiğini, 4 Nisan 2016’a İzmir’e gidip ifade verdiğini anlatıyor.
Gizli Tanık Abdullah’ın anlatımlarına devam edeceğim ancak burada bir soluklanmakta fayda var. Çünkü sözkonusu gizli tanık Genelkurmay Başkanı Akar’ın ‘FETÖcü’ olduğunu iddia ediyor. Peki Akar bu iddia karşısında ne yapmış ? Olay medyaya yansıyınca habere erişim yasağı getirtiyor.
Devam edelim;
‘Abdullah’ kod adlı pilot albay “ 11 Haziran 2016 tarihinde çıkıp 1 saat 15 dakika boyunca Hulusi Akar darbe yapacak, bunu içerideki Fetöcüler yapacak şeklinde konuşan benim. 2016 YAŞ çalışmaları kapsamında 21 Haziran 2016 tarihinde Cumhurbaşkanımıza 358 generalin 240 tanesinin Fetöcü olma ihtimalinin yüzde yüze yakın derecede olduğunu kendim bizzat zarf yaparak gönderdim. Bunun eline geçtiniği biliyorum”
Burada bir kez daha duralım;
Gizli Tanık Abdullah, TSK’daki 358 generalden 240’ının Cemaatçi olduğuna dair bir rapor hazırlayıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderiyor. Ne hikmetse 15 Temmuz sonrasında bu kadar general tasfiye ediliyor.
Bir başka ifadeyle, TSK’daki tüm generallerin neredeyse yarısının tasfiyesine neden olan bilgi bir albayın hazırladığı fişlemeye dayanıyormuş.
FİŞLEME LİSTELERİNDEKİ KRİTİK İSİMLER NASIL TERFİ ETTİ ?
15 Temmuz’a dair cevapsız sorulardan birisi de şu;
İfadelerden de görüldüğü gibi, TSK bünyesinde uzun yıllara dayanan kapsamlı bir ‘Cemaatçi’ fişlemesi yapılmış. Normalde fişleme listelerinde olan isimlerin terfi etmemesi, kızak göreve çekilmesi ya da ihracı beklenir.
Ancak 2015 ve 2016 yıllarında enteresan bir şey oluyor.
Tabur komutanı atamaları Kara Kuvvetleri Komutanlığı personel başkanı Tümg Şevki Gençtürk tarafından MİT ile koordineli yapıldığı , gizli tanık Abdullah’ın 2014 başı itibariyle kapsamlı bir listeyi MİT’e verdiği biliniyor.
Ancak bu listede olan isimlerden bazıları çok kritik görevlere atanmış. Doğal olarak ‘15 Temmuz da kritik yerlerde görevli kişilerin, haklarında cemaatçi olduklarına dair duyum, bilgi ve ihbar olan kişiler olması mı amaçlandı?’ sorusu akıllara geliyor.
Hatta gizli tanık Abdullah verdiği isimler aynı yıl yapılan YAŞ’ta çok kritik görevlere atanıyor.
Mesela;
Ünsal Coşkun; 2015 YAŞ’ında general yapıldı, Kara Havacılık Okulu’na atandı,
Ekrem Çağlar; 2015 yılında general yapıldı, Erzincan 3.Ordu Harekat Kurmay Başkanı olarak atandı
Enver Topal; 2015’te Kara Harp Okulu alay komutanı yapıldı
Kutsi Barış; 2015 yılında Cumhurbaşkanlığı muhafız alay komutanı olarak atandı
Ali Yazıcı; 2015’te Cumhurbaşkanı Başyaveri oldu.
Murat Dağlı; 2016 yılında İzmir 3. Hava Alay Komutanı oldu
Deniz Aldemir; 2016 yılında Kara Havacılık’ta tabur komutanı oldu
Özcan Karacan; 2016 yılında yine Kara Havacılıkta tabur komutanı oldu.
Atamalara ve fişleme dosyalarına bakıldığında sanki bir elin, 15 Temmuz akşamı kritik rollere soyunacak birliklerin başına özellikle fişleme dosyalarında adı Cemaatle anılan kişilerin atanmasını organize ettiği görülüyor.
Bu durum sizce de tuhaf değil mi?
DARBEDEN ÖNCE ‘FETÖCÜ ASKERLER NASIL TUTUKLANACAK’ TOPLANTISI
Geçelim bir başka tuhaflığa.
Malum olduğu üzere Emniyet Terör Daire Başkanı Turgut Aslan koruma ve şoförüyle 15 Temmuz akşamı 22:16’da Jandarma Genel Komutanlığı’na gitti. İçeriye girmesine izin verilmeyince Jandarma Harekat Başkanı Tümg.Arif Çetin’le görüşmeye geldiğini söyledi ve içeri alındı. Derdest edildi ve ertesi sabah polisin operasyonu sırasında çıkan çatışmada ağır yaralandı. Koruması ise hayatını kaybetti.
Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılamada müşteki olarak ifade verdi.
5 Aralık 2018 tarihli dilekçesinde “ Darbe girişiminin başladığı gün , Jandarma Genel Komutanlığı yanında, emniyetin üst düzey isimleriyle gizli bir toplantı yaptık. Fetöcü askerlerin gözaltına alma planlarının yapıldığı bir toplantıydı. Toplantıdan çıkarken yaşanan hareketlilik üzerine Tümgeneral Arif Çetin’i aradım. Arif Çetin olanlara henüz vakıf olmadığını ve siber saldırı olabileceğini söyledi. Arif Çetin ile Jandarma karargahında buluşmak üzere sözleştik. “
Aslan’ın ifadesi ‘nasıl yani’ dedirtiyor. Çünkü henüz darbe girişimi başlamadan gizli bir şekilde ‘FETÖcü askerlerin tutuklanmasına dair planlama toplantısı’ yapıyorlar. Üstelik terör daire başkanının böyle bir olayda yetkisi de yok. Tuhaflıklar burada da bitmiyor; TSK ya da TSK’da bir grup darbeye kalkışıyor ancak TEM daire başkanı yanında iki polisle darbenin merkezlerinden birine gidiyor.
Tıpkı Fidan’ın ‘darbe ihbarını’ aldıktan sonra Genelkurmay Karargahı’na gidişi gibi tuhaf bir durum. Ayrıca Tümg.Arif Çetin de karargahta değil. Hem toplantı hem de Aslan’ın Jandarma Genel Komutanlığı’na gidişi hayli şüpheli.
Yazı çok uzadı.
Ancak konu önemli ve mahkeme evrakları arasında altı çizilmesi gereken çok detay var. Mesela fişleme listelerini hazırlayan isimlerin tamamı 15 Temmuz sonrası ‘ödüllendirilmiş’.
Ayrıca Erdoğan ve AKP kurmaylarının 15 Temmuz’dan çok önce fişleme listelerinden haberdar olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde netleşti.
Erdoğan’ın 15 Temmuz’u eniştesinin telefonuyla duyduğu açıklamasına kimse itibar etmemişti ancak bu mahkeme tutanakları gösteriyor ki Erdoğan sadece haberdar değilmiş, aynı zamanda sürecin yönetilmesinde aktif rol almış.
Ne hikmetse 15 Temmuz’dan çok önce binlerce kişiyi kapsayan fişleme listeleri yapılıyor, TSK içerisine ve Havuz medyası aracılığıyla topluma “FETÖcüler darbe yapacak” algısı pompalanıyor, Perinçek’in tabiriyle siyasetin köpeği olan yargı süreci tetiklemek için ‘FETÖ operasyonu’ yapıyor ve tam da Erdoğan’ın beklediği şekilde bir grup asker ve harp okulu öğrencisi Boğaz Köprüsü’nün bir şeridini ulaşıma kapatıyor !
Erdoğan ‘Allah’ın lütfu’ demesin de ne desin?
[Adem Yavuz Arslan] 10.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




