Hârikuladeden âla hârikalar dünyası [Akif Umut Avaz]

Psikiyatride çığır açmak amacıyla her türlü ilkesizliğe imza atan Alman psikiyatrlar, gözüne girmek için çırpındıkları Hitler’in tercih ve kararlarının yol açtığı vahim sonuçlarla bağının tamamen koptuğu, kendi yapıp ettiklerine yabancılaştığı (alienation) teşhisini koymakta geç kalmasa belki Almanlarla birlikte tüm insanlık çok ağır bedeller ödemek zorunda kalmayacaktı.

Türkiye ve kendisiyle birlikte ateşe sürüklediği geniş bir coğrafya da bugün benzer bir riskle karşı karşıya. Erdoğan’ın, doymak bilmez ihtiras ve hırslarının yol açtığı felaketlerle kendisini ayrıştırdığına, kendi yaptıklarının vahim sonuçlarına yabancılaştığına, kendi sebep olduklarının sorumluluğunu sürekli mağdrularına yansıttığına, gerçeklikle bağının gün be gün daha da koptuğuna dair vahim sinyaller geliyor.

OLUR OLMAZ HER KONUDA KONUŞUYOR

Erdoğan, Pakistan dönüşü, kabin kalemşörlerinin ifadesiyle yine “çarpıcı açıklamalar’da bulunmuş. Sabah akşam olur olmaz her konuda abuk sabuk konuşmayı huy edinen Erdoğan’ın ne konuda ne dediğine doğrusu uzun zamandır alıcılarımı kapatmıştım. Ama nereden gözüme iliştiyse bu yazıda bahsedeceğim açıklamalarını okudum. Söyledikleri bana “çarpıcı” değil ama ilginç geldi. İlginçliği sözlerin tutarsızlığında, çelişkilerinde, gerçeklikle bağının zayıflığında ya da temelsizliğinde değil. Sözlerindeki ilginçlik, psikaytri ilminin alanına giren verdiği semptomlarla ilgili daha çok.

Mesela, ülkede sanki istikrar (istikrar’dan kastı başını çektiği hukuksuzluğun, zulmün, sürekliliği ise diyecek bir şeyimiz yok tabii) varmış gibi referandumda “hayır” diyeceklere dair şunları söylemiş: “’Böyle bir yanlışa düşmeyin’ diyorum. Ben hayır dersem, oyumun gideceği yer Kandil’dir. Hayır dersem bu ülkede gideceğimiz yer istikrarsızlıktır. Hayır dersem, benim oyumun gideceği yer, güven ortamının ortadan kaybolmasıdır. ‘Hayır’ demek, eşittir çukur; ‘Hayır’ demek eşittir, o çukurların altında açılan şehirler demektir.”

Sadece ülkeyi değil, bölgeyi de bir foseptik çukuruna çeken, hatta dünyayı bile istikrarsızlaştırmada büyük rol oynayan bir adamın “çukur” analojosi hakikaten hârikuladeden bile âlâ bir hârika olmuş. Sanki 2 yıl öncesine kadar o çukurları kazanlara göz yuman, PKK için şehirleri cephaneliğe, dağın yolunu otobana çeviren, Suriye’de bir PKK devletinin altyapısını kurmasının taşlarını döşeyen kendisi değilmiş gibi, kendi eseri olan çukurlukla başkalarını özdeşleştirmesidir bahsini ettiğimiz o yabancılaşma. Ama yine de “hayır” diyenlere “çukur” hakareti yeni bir teşhisi gerektiren yeni bir durum değil. Kimsede can, mal ve ırz güvenliği bırakmamışken, “güven ortamı”ndan bahsedebilmek ayrı bir psikiyatrik mevzu.

ONA KARŞI BUNUNLA, BUNA KARŞI ONUNLA, HEPSİNE KARŞI ŞUNUNLA…

Erdoğan’ın dış politika ve güvenlik konularındaki duruşu da gerçekten hariküladeden âlâ bir hârika… Karşıtlığı uğruna milyonlarca Suriyeli’yi perişan ettiği Esed’in en büyük destekçisi İran’la “Yüksek Düzeyli Stratejik Konsey” toplantısı yapılacağından bahsettikten hemen sonra Erdoğan şöyle şey etmiş: “El Bab’tan sonraki sürecimiz Mümbiç istikametinde olacak. Fakat ABD başta olmak üzere koalisyon güçleriyle eğer müşterek adımlar atabilirsek Rakka sürecini beraber yürütmenin gayreti içindeyiz. Bu arada Rusya Federasyonu’ndan da ‘DEAŞ’a karşı mücadeleyi beraber sürdürebiliriz’ biçiminde talepler gelmesi halinde, bu mücadeleyi hep birlikte sürdürmemiz söz konusu olabilir. Mart ayında Rusya ziyaretimiz olacak. Bütün bu konuları orada etraflıca ele alma fırsatımız olacak. Şu anda El Bab’taki çalışmalarımızı ÖSO ile birlikte yürütmekteyiz.”

Tercümesi: “Esed’e karşı meşru, gayr-ı meşru elimizden ne geliyorsa yaparken Esed’in hamisi İran’la ahlaksız flörtümüzü en yüksek düzeyden sürdüreceğiz. Esed uğruna Suriye’de sahaya inen Rusya’yı yanımıza alıp IŞİD’le savaşacağız. IŞİD’le en fazla mücadele eden PYD’yi en sert şekilde hedef alırken, Suriye politikasını sahada neredeyse tamamen PYD ile yürüten ABD’yi de yanımıza alıp Esed’e (dolayısıyla Rusya ve İran’a karşı) ve IŞİD’e karşı savaşacağız. Bu arada, Suriye’de ABD’nin hiçbir zaman güvenip itibar etmediği, Rusya, İran ve Esed’in başından beri düşman gördüğü ÖSO ile hareket edeceğiz.”

Bununla da kalmamış tabii… Konuşmasının devamında anlattığına göre, Rakka’yı ABD, Rusya ve ÖSO ile birlikte kurtaracakmışız. Ama ABD’nin IŞİD karşıtı en güçlü kozu PYD’nin olmaması lazımmış. Ee tabii bir de bizimle birlikte IŞID’e karşı savaşacak Rusların kankaları olan Esed’in askerlerini de istemezmişiz.

Allah aşkına siz söyleyin, olmazları olduran hayal aleminin türlü cilveleri hârikuladeden âlâ bir hârika değil de nedir? Dağın Şeyhi’nin müritlerine yaşattığı o sahte Cennet’te bile bu kadar olmazın hep birden olurluğuna duyulan inanç bu kadar mümkün olamazdı herhalde. Hırsından aklını, izanını yitirmiş birinin doymak bilmez ihtirasları uğruna Suriye bataklığında yitip giden vatan evlatlarına hakikaten çok yazık!..

KARADENİZLİLİLERİN İFADESİYLE ADAMIN KAFASI ‘HOHOL’ OLMUŞ!

Kendisinden habersiz küçük abdestine bile gitmekten aciz irade, karakter ve omurga fukarası adamları üzerinden dolaşıma soktuğu yeni bir yalanla düzeyli ilişkisine de şöyle bir göz atalım. Mevzu: Adalet Bakanı koltuğunu kendisine benzetip rezil eden Bekir Bozdağ’ın ve bir aralar başarıyla rol kesip Harun’muş gibi yaparken fırsatını bulunca seviyesizliğin dibini bulan Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un yeniden yeniden ısıtıp gündeme getirdiği Fethullah Gülen’in taşınmak için Kanada’da toprak aldığı yalanı…

“Bu tür haberleri (kendilerinin ahlaksızca ürettikleri yalanlar) bizler de duyuyoruz… Kanada o tür bir başvuruya olumlu cevap verir mi bilmiyorum. Bu konuda bir duyumumuz yok. Neticede Kanada bizim Pensilvanya ile ilgili düşüncelerimizi biliyor. Bizler gerekli olan bilgileri aktardık. Şu an itibarıyla bu iddiayla ilgili ciddi bir duyum yok.”

Adamımız tam olarak ne diyor? Anlayan beri gelsin. “…bizler de duyuyoruz.” Neyi? “Kanada o tür bir başvuruya olumlu cevap verir mi bilmiyorum?” Hangi başvuru? “Bu iddiayla ilgili ciddi bir duyum yok.” Pardon öyleyse mevzu neydi, neyi konuşuyordunuz?

Sonra başka bir soru üzerine devam ediyor. “Bizim Karadeniz’de iplik karmakarışık oldugu zaman ‘hohol oldu’ derler. Öyle bir hale geldi ki tüm olaylar iyice birbirine girdi. Kim ne dediğinin farkında değil.”

Hakikaten de adam kendisi için hârikuladeden âlâ hârika bir tanım yapmış. Kafası, kendi ifadesiyle, belli ki resmen “hohol” olmuş.

SANKİ O DEĞİLMİŞ GİBİ

Sırf 17/23 Aralık 2013’te hırsızlık, rüşvet ve yolsuzlukta suçüstü yakalanmış olmanın verdiği hınç ve intikam hırsıyla uydurduğu “FETÖ” iftirasına kitleleri inandırmak için sahte darbe yapıp onlarca insanın canına kıyan kendisi değilmiş gibi. Suçsuz günahsız 130 bin kamu çalışanını aileleriyle birlikte kış ortasında aşsız, işsiz bırakan o ahlaksız sanki kendisi değilmiş gibi. Kadın-erkek, yaşlı-genç demeden tam 93 bin 250 masumu gözaltına aldırtmış o zalim sanki kendisi değilmiş gibi. Aylardır işkenceler altında 46 bin 275 masumu hapislerde tutan sanki kendisi değilmiş gibi. 2 bin 100 okul, yurt ve üniversitenin kapısına kilit vuran sanki kendisi değilmiş gibi. Ayyuka çıkan diplomasızlığının hıncını 7 bin 300’den fazla akademisyenden çıkaran kendisi değilmiş gibi. 4 bin 70 hakim ve savcıyı görevden atıp yüzlercesini hapsederek yargıyı kendisine benzeten hak hukuk bilmeyen, kanun tanımayan sanki kendisi değilmiş gibi. 200 gazeteciyi tutuklatan, 100 gazeteciye yakalatma kararı çıkartan, 150 yayın organını kapatarak fikirden, bilgiden korktuğunu cümle aleme gösteren sanki kendisi değilmiş gibi… Şimdi çıkmış hiç yüzü kızarmadan KHK’lerle yaptığı kepazeliklerin abartıldığından dem vuruyor.

Şu sözlerdeki utanmazlığa bakar mısınız hele? “Mesela Batı FETÖ’ye sahip çıkıyor. Ne zamandan beri tanıdılar da sahip çıkıyorlar? Normal bir sahiplenme mi bu? ‘Üst akıl’ ifadesini, ilk kez burada uçakta kullanmıştım. O üst akıl, süreci idare ediyor. ‘KHK’larla ilgili bu sayılar çok değil mi, kararname çok çıkıyor, açığa alınma çok değil mi?’ diyorlar. Size ne? Bunun sayısını onlar belirleyemez. Bunu, …ilgili makamlarımız, yargımız belirler.”

Hangi yargı? 4 binden fazla yargıç ve savcıyı görevden alıp hapse tıktığın, usülen kimsenin önünde iliklememeleri için cübbelerinde düğme ve ilmek bile bulunmayan yargıçların güya en yükseklerinin bellerine peştimal taktırıp sırıtkan suratlarla çay bahçelerinin yamaçlarında dolaştırdığın yargı mı?

Bir de sırf “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışının intikamı için tankla, topla bombardıman ederek evlerini başlarına yıktırıp şehirlerini yerle bir ettiği Kürtlere yaptıklarına değinmeden geçemeyeceğim. Şöyle diyor: “‘Güneydoğu’da hükümet niye yapıyor kentsel dönüşümü?’ diyorlar. Oralarda bombardımanla, çukur vesaireyle her tarafı mahvetmişler. Şimdi oraları Çevre Bakanlığı ele almış, konutlar yapılıyor… Tutmuşlar bunu sormaya kalkıyorlar bize…”

İçinde yaşayan insanlarla birlikte yok ettiği şehirlerin hesabının eninde sonunda sorulacağı Erdoğan’ın bir kaş kaldırmasıyla kuyruğunu kıstırıp hiçe dönüşen Erdoğan mukalliti bir acüze de evlerini başlarına yıktıkları Kürtlerin şehirlerini Toledo yapacaklarını söylemişti. Bin yıllık şehirleri oralarda yaşayan insanların başına yıktıktan sonra böyle bir şeyi söylemenin nasıl bir küstahlık olduğunu hiç düşünmeden…

NARSİZMİN ZİRVESİNDE, HUBRİSİN EN DİBİNDE…      

Erdoğan, bir türlü durmuyor, hârikuladeden âlâ hârikaler alemindeki halüsinasyonlarını yaşamaya devam ediyor: “Bizler faniyiz, bugün varız yarın yokuz. Temeli sağlam bir sistem kurar, bunu oturtursak, bu sayede nice Tayyip Erdoğan’lar, nice başarılı yöneticiler çıkar.”

Gölgesinde ot bitirmeyen, kendisine en ufak alternatifi bile yok eden veya türlü menfaat ya da şantajlarla (Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş ve en son Devlet Bahçeli örneklerinde olduğu gibi) birer mankurta dönüştüren adam çıkmış söylüyor bunu. Narsizmin zirvesinde, hubrisin dibinde debelenirken söylenen bu sözler için lafı uzatmayıp “ağzından yel alsın” deyip geçelim. 

[Akif Umut Avaz] 4.3.2017 [TR724]

Havâbil ve Habâil [Dr. Emin Aydın]

Bir buçuk yıl olmuş vatandan ayrılalı. Bir buçuk arpa boyu yol almamışım.

Beni durduran neydi? Hangi habâile (şeytanın kementleri) takılıp kaldım da bu kadar verimsiz, bu kadar sevimsiz, bu kadar atıl, bu kadar batıl geçti vaktim?

Maksadım, emaneten bana verilmiş bu köşeyi günah çıkarma kabinine döndürmek değil. Madem ‘arkamdan gelin’ diyecek bir iz bırakamadım, öyleyse ‘aman arkamdan gelmeyin, bu cadde çıkmaz sokak’ diyerek hizmet edebilirim davama. Bu yazıyı onun için yazdım. Uzundur, çünkü sarmal sarmal bulandığım habâil-i şeytan öyleydi: çözersin çözersin bitmez, kesersin kesersin gitmez… Ye’s batak değilmiş Akif’im! Batak çırpınanı durandan daha çabuk yutar; bu bir karabasandı ki çırpınmaya bile müsaade etmedi…

Belki herkesin dünyası benim gibi değil. Belki durulmamış duru yürekler, yorulmamış yüce kametler vardır okurlarımın arasında. Onlar ‘Yâ, iman zaafı böyle zamanda belli oluyormuş işte. Biz de adam sandıktı!’ diyerek okusunlar bu yazıyı.

DÜŞÜNMEDEN DERTLENMEK MÜMKÜN MÜ?

İlk yakalandığım kement, ‘Abiler bir çıkış yolu düşünüyordur,’ kemendi oldu. Bu kementten Bediüzzaman’dan öğrendiğim ‘Terkib-i mukaddematta tefviz tembelliktir,’ hükmüyle kurtuldum. Bir yıl sürdü. İzah edeyim. Biz bütün neticeyi Allah’tan bilen muvahhitleriz. Akıl yürütmelerde kurulan basit kıyasın sonucunu bile, yani büyük önermeyle küçük önermenin bir araya getirilmesi sonrasında ortaya çıkan neticenin beyinlerimizde hasıl olmasını bile Allah’tan biliriz biz. Üstadımız bu ifadesiyle diyor ki bir kıyasın öncüllerinin bir araya getirilmesini dahi Allah’tan bekleyen tembellik etmiştir ve neticeyi beklemeye de hakkı yoktur.

Gündelik yaşamda bunun karşılığı bir sonucun hasıl olmasının şartlarını bir araya getirmek bizden, o şartlara o neticeyi terettüp ettirmek Allah’tan… Şimdi soruyorum, her şeyi Kendisinden beklediğimiz Allah’a dahi bırakmamız caiz olmayan terkib-i mukaddematı, abilere bırakmak caiz olabilir mi? Dertlenme yükünü abilere bırakmak abilere zulüm değil mi? Düşünmeden dertlenmek mümkün mü?

GÜZERGÂH EMNİYETİ NEYDİ?

İkinci yakalandığım kement, “Sorun ortaya çıkmadan çözüm hazırlığı yapmak, yarının derdine bugünden üzülmek olur; sabır gücünü geleceğe dağıtma; gün doğmadan meş’ime-i şebden neler doğar” gibi sözler eşliğinde gelen savsaklama ve harekete geçmeyi geciktirme batağı oldu. Gecenin bağrından yepyeni şeylerin doğacağı doğrudur; ama bunların hep pozitif, yapıcı, ümit verici gelişmeler olacağını zannetmek yanlıştır.

Hizmetimiz kervanı yolda dizen ağabeylerin sırtında bugüne geldi; ama önlerinde güzergâh emniyetlerini sağlayan, atacakları her adımı yıllar öncesinden kurgulayan, takılacakları engelleri onlar farkında bile olmadan ortadan kaldıran bir Hocaefendileri vardı. Şimdi her birerlerimize, kaderin bizi savurduğu bu yaban topraklarında birer hocaefendi olmak, evlatlarımızın, gençlerimizin, eşlerimizin güzergâh emniyetlerini sağlamak düşmez miydi?

SEN TEK BAŞINA DEĞİLSİN Kİ!

Üçüncü yakalandığım ve hala kurtulamadığım kement “İmkanım yok, gücüm yok, enerjim yok, ben tek başıma ne yapabilirim ki” takıntısı oldu. Kabul ediyorum, bu kemende takıldığım gerçeği bile utanç verici. Başka bir şey değil, iman zaafı… Biz ‘acz, fakr ve perişaniyeti kuvvet olarak gören’ bir üstadın talebeleri değil miydik? Gücüm yok demek Gücü Her Şeye Yeten’e yönelmenin en güzel yolu değil miydi? ‘Rabbenâ innenâ mağlûbûn – Rabbimiz biz düştük, yenik düştük, yollara düştük, Senin kapına düştük’ diyerek çıkmamış mıydık dünya yollarına? (1990 ocağında, Rus tanklarının Azerbaycan’ı çiğnediği günlerde Hocaefendi’nin ‘gidin’ çağrısını yaptığı Şadırvan Vaazını hatırlayanlar neyden bahsettiğimi daha iyi anlayacaklardır.)

Biz bu Hizmet’i ‘mağlubuz Rabbimiz’ dediğimiz gün dünya sahnesine çıkardık. Tanklar altında ezildiğimiz gün, dağların ötesine gitmek iradesini gösterdiğimiz gündü… Evet, muhacir sen tek başına hiçbir şey yapamazsın. Ama zaten tek başına değilsin! Mevlan seninle, Hakikat-i Muhammediye seninle, Hamzalar seninle, Hazreti Fatihler seninle, Hacı Kemaller seninle… Sen, tek başına bir milletsin…

KAFAMI GEÇMİŞİN KUMLARINA GÖMDÜM

Dördüncü yakalandığım kement Cemaatin, veya Cemaatin bir kısmının, veya bir kısmının bazılarının yaptığını zannettiğim hatalarla meşgul olmak oldu. Şu veya bu hizmet ünitesindeki arkadaşların, abilerin, ablaların hatalarıyla meşgul oldu durdu kafam. Arada bir de kulaklarımda “Hatalardan ders almayacaksak bu sorgulamanın da anlamı yok, bu bile boş bir uğraş” sesi çınladı.

İflas etmiş bir işadamının yeni bir işe başlama iradesini gösterememesine benziyordu halim. Geçmişi, olması gerektiği üzere, geleceğin yol haritasını çizmek için değil, onunla uğraşmak, devekuşu misali kafamı geçmişin kumlarına gömmek için kullanıyordum. Neden sonra birisi, ‘Şeytanın talebeleri sizinle meşgul iken kendisinin sizi boş bırakacağını mı sandınız? Elbette zihinlerinize vesvese okları atacak, elbette sizi aslî davanızdan uzaklaştıracak, elbette kardeşi kardeşi, kardeşi ağabeye, ağabeyi ağabeylere düşürmek için binbir türlü oyun oynayacak…’ dedi. Uyandım… Utandım…
Beşincisi şimdi hapiste olan bir kişiyi ilgilendirdiği için, ismini versem belki rızası olmaz, vermesem belki üstüne alınıp kırılan sayısı daha da fazla olur diye yazılmadı…

KOŞUŞTURMA KARARLILIĞIMIZA NE OLDU?

Altıncı yakalandığım kement “Bu kutsal yükü biz taşıyamadık, bizden alındı, biz artık ölüp gitmesi gereken bir kuşağız, kenara çekilip dua etmeli, ahiretimizi kurtarmaya çalışmalıyız,” duygusu oldu. “E ne yaptın, Ahiretini kurtardın mı bari?” diye sormayın. Meğer biz, ancak başkalarını kurtarmak için koşuşturmak suretiyle kurtuluşumuza vabeste işler yapabiliyormuşuz. “Yaşatmak için yaşamak,” meselesi, “Yaşatma gayreti sayesinde yaşamak” boyutunu da içeriyormuş meğer. Yaşatma azim ve gayreti kaybolunca, yaşama azmi ve cehdi de kaçıyormuş…

Vazifelendirilmişlik şuuruyla, vazifelendirilmiş olma durumu arasında fark vardır. Birincisi, ortada kalmış her iş için, “Benim bu! Bu benim vazifem” deme civanmertliğidir. Kesbîdir. Kastîdir. İkincisi ise vehbîdir ki benim gibilerin iklimine uğramaz. Biz vazifeli değildik. Vazifeli olsaydık nasıl koşuşturacaktıysak öyle koşuşturmaya kararlıydık sadece. Bizden vazife alınmadı; kaybettiğimiz, o koşuşturma kararlılığıdır. Geri kazanılması gereken de odur… Hem koşuşturduğumuz şey ihzariyedir… Evrensel barışı tesis edecek bir kuşağın yetiştirilmesi… Tertib-i mukaddemat… Netice bize taallük etmez… Mukaddemata terettübü ise Hazret-i Muhricü’n-netâyicu mine’l-esbâb’ın (Sebeplerden Neticeleri Çıkaran Mevla’nın) o idraki pek müşkül hikmetine bakar…

Habâil bitmedi… Hâbilleri daha fazla yormamak için şimdilik kısa kestim…

Muhacirim! Sen de bu kementlerle uğraşıyorsan bil ki onların hiçbiri gerçek değil. Onların hükmü vesveseyle aynıdır. Onlarla uğraştıkça kalınlaşır, güçlenirler. Halbuki harici varlıkları yok. Zihnî varlıklardır. Zihnî varlıkları yok etmek ise onları yok bilmekle olur… Habâil-i şeytana takılma, şeytana mel‘abe (oyuncak) olma…

[Dr. Emin Aydın] 4.3.2017 [TR724]

Ben ‘Evet’ diyorum, çünkü… [Taşlama: Bekir Salim]

Aman yanlış anlaşılmasın; “Yeni Anayasa’ya Hayır” kampanyasına evet diyorum… Ama Süleyman içinden gele gele “Evet” diyor. Bakalım derdi neymiş… ( Ben,  bu arada Âşık Edebiyatı gelenekleri içinde “zorlama” hakkımı kullanıyorum. Süleyman benim kullandığım ayakları kullanarak cevap verecek. Ayak dediğimiz şey dörtlüğün son mısraındaki sürekli tekrar eden rediften önce gelen ve her dörtlükte değişmek zorunda olduğumuz kafiye…İlk dörtlüklerimizde anlaşılsın diye altını çizdim.)

Bir hatırlatma daha yapmak durumundayım: 

Şahıslarla değil işimiz bizim.
Yanlışa çatılır kaşımız bizim.
Dileriz gönüller hiç incinmesin,
Gül gibi zariftir taşımız bizim. 

Kimse üstüne alınmasın. Yanlış yapanlar kendilerini düzeltsinler… Evet, başlasın atışma:

BEKİR SALİM:

Benim oyum belli, gözüm kör değil,
Milletin malını çalana HAYIR!
Devletin gücüyle zulüm zor değil,
Gaspa, işkenceye, talana HAYIR! 

SÜLEYMAN:

Bal tutan elbette parmağın’ yalar,
Hem çalışıp hem de çalana EVET!
Helâl diyor şimdi bazı hocalar(!)
O yüzden yağmaya, talana EVET! 

BEKİR SALİM:

Maraba kendini sultan gösterir.
Eziklik duyar da hep şan gösterir.
Hokkabaz, meleği şeytan gösterir
Hakaret, iftira,, yalana HAYIR! 

SÜLEYMAN:

Hilesiz, hud’asız  siyaset nerde!
Ömer devri kaldı çoooook gerilerde,
Fetvası bile var; caiz üç yerde;
Savaşta her türlü yalana EVET! 

BEKİR SALİM:

Kiraya verince akılsız başı,
Göremez oldunuz gerçek savaşı.
Fakir anaların dinmez gözyaşı,
Ocaklara ateş salana HAYIR! 

SÜLEYMAN:

Anlamasak bile kim kime karşı,
Gene destan yazdık, titrettik arşı(!)
Bayraklarla doldu mahalle, çarşı,
Bizi sokaklara salan EVET! 

BEKİR SALİM:

Demokrasi köpük, cumhuriyet muz,
Anayasa paspas, adalet tuz buz…
Uydurdunuz sahte bir 15 Temmuz;
Her türlü kumpasa, plâna HAYIR! 

SÜLEYMAN:

Sağlam iradesi, mangal yüreği,
Kırdı ortasından temel direği,
Oyunun kuralı, taktik gereği,
Tertibe, düzen, plâna EVET! 

BEKİR SALİM:

Ya onca tecavüz, onca tasallut?
Görse utanırdı sizi Kavm-i Lût…
On bin lira verip dediniz unut,
Namusu satana, alana HAYIR! 

SÜLEYMAN:

Çocuklar, şüphesiz, başların tacı,
Lâkin, olmuş bitmiş, yoktur ilâcı…
“Hiç değilse biraz hafifler acı…”
Deyip gönülleri alana EVET! 

BEKİR SALİM:

Hep nefret ektiniz sevgi yerine,
Düşmanlık yarası indi derine,
Vatandaşlar düştü birbirlerine,
Milleti ikiye bölene HAYIR! 

SÜLEYMAN:

Kendinden olanı kayırmasın mı?
Yani, beni sizden ayırmasın mı?
Kötüyü(!) iyiden(!) sıyırmasın mı?
Çürüğü çarığı bölene EVET! 

BEKİR SALİM:

Ne zaman ufukta görünse seçim,
Tecvit, mahreç umre, takke o biçim!
Poz için olmasa yanmazdı içim,
Kameraya namaz kılana HAYIR! 

SÜLEYMAN:

Böylesi bir mutluluğa ermedik.
Biz bunlara boşuna oy vermedik,
Daha önce namaz kılan görmedik,
Yalandan da olsa kılana EVET! 

BEKİR SALİM:

Salim der ağzımda güzel tat ile,
Yaşamak isterim bu murat ile,
Bıktım uğraşmaktan haşerat ile,
Akrebe, çıyana, yılana HAYIR! 

SÜLEYMAN:

Süleyman der çoktur başımda belâm,
İşime gelene veririm selâm,
Demem o ki, yani, hâsıl-ı kelâm,
Bana dokunmayan yılana EVET!

***

BİR DÖRTLÜK

Geçen hafta yazımda “Başkanlığa adayım!” deyince arkadaşlar, ”Çok bencilce bir davranış, kendi paçanı kurtarmaya çalışıyorsun.” gibi eleştirilerde bulundular. İşte cevabım: 

Kendim için istiyorsam namerdim!
Yemin edeyim de sözde kalmasın.
Benim başkanlıktan yegâne derdim,
Maksat çoluk çocuk düzde kalmasın!
B. Salim

***

MUAMMA

Geçen haftaki muammamızın cevabı “Hayâ” idi… Celâl ve Duygu rumuzlu kardeşlerimizi tebrik ederim. (Bu hafta atışma uzun olduğu için muamma  ve dörtlük tamamlama yok.)

[Bekir Salim] 4.3.2017 [TR724]

Hayırlı ‘Kandil’ler… [Barbaros J. Kartal]

Arkadaş, bu nasıl iş anlamak mümkün değil. Bu referandum işini siz icat etmediniz mi? Gece gündüz Meclis’i çalıştırıp yasa değişikliklerini tartıştırmadan geçirip sonra haftalarca önce Meclis’te sonra Saray’da bekletmediniz mi? Milli irade de milli irade, halkımız ne derse başımızın tacı deyip şimdi ‘hayır’ oyu Kandil’e gider ne demek? Eğer siz bu işi getirmemiş olsaydınız ülke bölünme noktasında mıydı? Yani siz ülkeyi bölünmenin eşiğine getirdiğinizi mi itiraf ediyorsunuz?

‘Hayır’ çıktığında ülke bölünecekse yapmayıverin referandumu? Sızan ve akabinde kelle aldığınız yaşlı başlı adamın telefonda hüngür hüngür ağladığı İmralı zabıtlarında Apo’nun başkanlık sistemine sıcak baktığı, “Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz” dediği yazmıyor muydu? Hoş hayır demesek de bizlere terörist dediğiniz için bizim için durum değişmiyor da Başbakan’ın ve diğer AKP’li yetkililerin ‘hayır’ diyen de bizim vatandaşımız, ‘hayır’ demek herkesin en doğal hakkıdır, gibi laflarını nereye koyalım?

Aslında mesele şu: AKP tabanında ‘hayır’ oyu vereceklerin yüksek olacağını öngörüyorlar. Tabanda gevşeme yaşandığı an hemen bir doz 15 Temmuz pehlivan tefrikaları dolaşıma sokuluyor. Askerlerin mahkemede anlattıklarını nasıl olsa duyan yok. Eğer Türkiye’de özgür basın bırakılsaydı sadece duruşmalar bile bu işin nasıl bir kurgu olduğu anlatmaya yetecekti.

Diğer seçim ortağı MHP tabanı ile ilgili gelen anket verilerinde tahmin edildiği gibi ‘hayır’ oranları daha fazla. Şimdi ne yapıp ne edip onlara yönelik şeylere ağırlık verilecek. Barzani ziyaretinde bölgesel yönetimin bayrağının çekilmesi MHP idarecilerini kızdırdığı gibi MHP tabanında da tepkiye yol açtı. Tekrar MHP tabanına oynamak için bildiğimiz argümanlar tekrar edilip durulacak.

Devletin bekası, ülkenin bölünmesi, PKK, HDP gibi tahmin edilecek şeyler. En son uçaktaki 657’e tabii gazetecilere fısıldanan ve bütün gazetelerin aynı başlığı attığı Kandil meselesi de bunlardan bir tanesi. O zaman Demirtaş’ı serbest bıraksanız ‘hayır’ için çalışsa o zaman siz de rahat rahat PKK propagandası yapsanız. Bu da yemiyor. Bir muhalefet partisinin daha sandıklara güvenilir müşahit koyacağı şüpheli. Diğer muhalefet partisinden dışarıda insan kalmadı neredeyse. Ama hala işi şansa bırakmamak için kirli propagandaya devam diyorsunuz.

Die Welt muhabirinin Almanya ile pazarlık için alındığını bilmeyen yok.  Şimdi Almanya ile yaşanan krizden ne kadar mutlusunuzdur. Trump’ın gelmesi ile ABD’ye karşı dengeli tavır seçim döneminde bozulabilir. ABD ve Almanya’ya kafa tutan lider imajının tabanınızda gideri var. Keşke tabanınız askerlerimizi durmadan vuran Rusya’ya kafa tutarken de görse. Bir ara tutmuştunuz ama nedense çok sürmemişti. Şimdi yine bedelini herkesin ödeyeceği ucuz dış politika kahramanlıkları ile bakalım neler kaybettireceksiniz…

 * * * 

AKDOĞAN’IN SORUSU

Yalçın Akdoğan bir kitap yazmış. Adı müthiş: Siyasi Liderlik ve Erdoğan. Bu tür kitaplar bana hep nedense Falih Rıfkı Atay’ın Babanız Atatürk çocuk kitabını anımsatır. Yalçın Akdoğan Erdoğan’ın liderlik özelliklerini sıralamış. Tabii Akdoğan’a o kadar çok gaz verildi ki oyun kurucu, söylem belirleyici, konuşmaları yazan adam vs. bir anda kendisini boşlukta bulunca böyle bir kitapla tekrar lidere tutunayım demiş herhalde. İşin yalakalık, itibar kısımlarını es geçiyorum.

Erdoğan’ın liderlik özelliklerinden hangisi acaba Dolmabahçe’ye görüşmeye yolladığı adamın arkasından “Haberim yoktu hiç de tasvip etmiyorum” demeye giriyor kitaba o gözle bakacağım. Dün Yalçın Akdoğan, çok sevdiği Habertürk’te bir programa katıldı ve bir soru sordu. 15 Temmuz’u kastederek, “Erdoğan’ın toplumu harekete geçirme gücü var. Bugün Alman başbakanı topluma böyle çağrı yapsa kim dinler onu?” dedi.

Şu anki Alman Başbakanı’nın ülkesinde böyle 3. dünya ülkelerine özgü şeyler olmayacağı için bir karşılaştırma yapmak pek mümkün değil. Akademisyen kökenli bir siyaset bilimci olduğu için Akdoğan bunu bilir herhalde. Şu anki değil ama 70 yıl önce yaşayan bir Alman başbakanının böyle özellikleri vardı. Bir lafıyla milyonları harekete geçirirdi. Kendisinin de, yanındaki yalakaların da, ülkesinin de sonu pek iyi olmadı.

[Barbaros J. Kartal] 4.3.2017 [TR724]

Çift haneli çöküş [Haber Analiz: Semih Ardıç]

Doların Türk Lirası’na mukabil yeniden tırmanışa geçtiği şu günlerde daha evvelki artışın alıp götürdükleri ile yüzleşiyoruz. Tüketici Fiyatları (TÜFE) Şubat 2017’de yüzde 10,13 ile son 5 senenin en yüksek seviyesine çıktı.

Kasım 2016’da başlayıp Ocak ortasına kadar devam eden son tırmanışın enflasyonu çift haneye çıkaracağı tahmininde bulunduğumuzda ekonomi bakanları ‘enflasyon daha da düşecek’ beyanatı veriyordu. OHAL rejiminde başına bir iş gelmesini göze alıp çift haneyi telaffuz edebilenler de Mart ya da Nisan’da bunun mümkün olabileceğini söylüyordu. Oysa doların birkaç ayda yüzde 15’ten fazla kıymet kazanmasının enflasyonu yükselteceği, istihdama zarar vereceği belliydi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) sepette gıdanın ağırlığını azaltmasına ve formülü değiştirmesine rağmen Ocak enflasyonunun yüzde 2,5 gibi çok yüksek bir oranı bulması ekonominin döviz cephesinde verdiği zayiatın ağırlaşacağının habercisiydi. Maatteessüf zayiat bu kadarı ile kalmayacak.

BAĞDAT CADDESİ’NDE BİLE TİCARET DURDU

Bir beldede enflasyon varsa fiyat istikrarı yoktur. Böyle bir atmosferde bırakın yeni yatırım yapmayı artan maliyet ve tahsilat baskısı yüzünden gündelik ticareti çekip çevirmek bile mümkün olmaz. En zengin yüzde 20’lik dilimdekilere hitap eden İstiklal Caddesi (Beyoğlu), Bağdat Caddesi (Kadıköy), Nuru Osmaniye ve Nişantaşı gibi muhitlerde lüks markalar bile peşi sıra iflas bayrağını çekiyorsa tüketicide güven kalmamış demektir. Nitekim parası olan tüketici de istikbal endişesi taşıyor. Mallarına, şirketlerine el konulabileceği ihtimaline binaen parasını dışarı çıkarmanın yollarını arıyor. 

Böyle bir atmosferde en zengin kesim dahi para harcamaktan imtina eder. Enflasyon yüzünden harcama imkânı ortadan kalkan dar ve orta gelirli de asgarî gıda masrafları ile konut giderlerini (elektrik, su, aidat, kira, ısınma) karşılamaya çalışır. Sinemaya gitmek, kitap almak, seyahat etmek, akşam yemeği için maaile kebapçıya gitmek lüks sayılır.  

AYLIK ENFLASYON ABD’NİN SENELİK RAKAMINDAN FAZLA

Ocak 2017’de ortalama fiyat artışı yüzde 2,5 oldu. Aylık enflasyonumuz bu! Amerika’da, Avrupa Birliği’nde senelik enflasyonun bile fevkinde. Şubat ayı itibarıyla senelik enflasyon ise yüzde 10,13. Üretici fiyatlarında tablo daha vahim, artış yüzde 15,35. Hariçten sıcak para (aylık en az 9 milyar dolar) gelmeye devam etseydi bu enflasyonun altından kalkılabilirdi. 10 milyar dolar bir yana yabancılar 1 milyar dolarlık alım yaptığında ekonomi yönetimi bayram ediyor.   

İmalat ve toptan ticaretle çarşı-pazar arasındaki yüzde 4 puanlık farkın sebebine gelince… İşler o kadar azaldı ki firmalar zamma cesaret edemiyor. Hal-i hazır talebin daha da düşmesinden endişe ediyorlar. Dolayısı ile dolar artışından sonra işçilik, ham madde ve nakliye gibi girdilere gelen zamlar tüketiciye tam olarak aksettirilmedi. Maliyet artışları mart ve nisan aylarında kademeli olarak etiketleri değiştirecek. TÜFE’nin birkaç ay daha yüksek seyredeceği gün gibi aşikâr. Ulaştırma geçen sene şubat ayına nazaran yüzde 17,96, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 12,82, sağlık yüzde 12,53, eğitim yüzde 9,33 zamlı.  

Dolar arttıkça bu zamları başka zamlar takip edecek. ABD Merkez Bankası FED’in marttan itibaren faiz artışına geçmesi halinde dolarda yeni rekorlar gelecek. Katar’dan MİT bavulları ile gelen 20 milyar dolardan fazla dövize rağmen dolar geri gelmiyor, gelmeyecek. Türkiye’nin çift haneli enflasyon, çift haneli işsizlik ve çift haneli faiz ile döviz şokunu atlatma ihtimali yüzde 1. Parayı elinde tutanların bunu bilmediğini zannetmek kendimizi küçük düşürmekten başka bir netice vermez. Türkiye, ABD’de faiz artışına en hazırlıksız ekonomi. TL’yi ayakta tutmak için yabancılar daha fazla faiz isteyecek ve bu verilecek. Başka çıkış görünmüyor.

ŞAHENK, ÜLKER, AKIN VE KOÇ’UN VARDIR BİR BİLDİĞİ

Birkaç sene evveline kadar ihracat ve turizm gelirleri çift haneli artan, kapasite kullanım oranı, sanayi üretimi çift hanede rekor üstüne rekor kıran Türkiye  bugün tam zıt kutupta verilerle zikrediliyor. Bir uçtan ötekine savrulduğumuz için Ferit Şahenk, Garanti’yi sattı. Murat Ülker, sermayeyi Londra’ya kaydırdı. Hamdi Akın şirketleri satacağını açıkladı. Koç yeni yatırımlarda Türkiye’yi daha az tercih ediyor…

Yatırımlar durma noktasına gelince hızlı büyüme devri de geride kaldı. Teraküm etmiş meselelere çare bulabilecek kaynak ve vizyondan mahrum kaldı Türkiye. İşsizlik gibi enflasyon da çift haneye demir atarsa dolar artmaya devam eder, faizi artırarak buna mukabelede bulunmaya çalışır. Bu da tüketim ve yatırım cenahının kolunu kanadını iyileşmemek üzere kırıp atar.

Bu kısır döngüden ‘partili cumhurbaşkanlığı’ ile çıkılacağını vadeden AKP, parlamenter sistemde elde ettiği çift haneli iktisadî başarıları unutmuş olmalı. Kendi devrini, aksaklıları olsa da parlamenter sisteme borçlu olduğu başarılarını bugün inkâr ediyor. Demokrasi endeksi ne kadar yüksekse kalkınma ve refah artışı da o kadar yüksektir.

Son üç sene Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın fiilî başkanlık nutuk ve icraatı ile geçtiğine göre test edilmiş ve başarısızlığı tescil edilmiş sistemi ‘kurtarıcı’ diye takdim etmek cebi yanan vatandaşa hiç inandırıcı gelmiyor.

Memleketi bir A.Ş. gibi idare ettikleri devrin bilançosu da ortada.

Elde çift haneli çöküşten başka ne var!

[Semih Ardıç] 4.3.2017 [TR724]

Parti devleti kurmanın ağır maliyeti [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

28 Şubat yıldönümlerinde konuştuğumuz samimi mağdurlarından sıkça şu sitemi işitmiştik. “Zulüm, işten atma, haksızlıklar kayda geçirilmedi. Davalar, itirazlar zamanında yapılmadı.” Şimdi 28 Şubat mağdur edebiyatının rüzgarıyla iktidarda zulüm üstünü zulüm işleyenlerin çetelesi ise hem kendi elleri, hem sivil toplum kuruluşları hem bir avuç özgür gazeteci ve yayıncı eliyle tutulmaya devam ediyor.  Bakanların koca koca laflarla ‘cezaevlerinde tutuklu gazeteci yok’ dediği günlerde,  İsveç merkezli Stockholm Center for Freedom (SCF) adlı sivil toplum kuruluşunun yayınladığı “Türkiye’de Basın Özgürlüğü: Bilinenden Çok Daha Kötü” başlıklı (İngilizce) rapor gerçekleri bir kez daha zulüm sahiplerinin yüzüne çarpmıştı. SCF, 191 gazetecinin hükümlü ya da tutuklu olduğunu, 300’e yakın medya çalışanının cezaevinde ya da hapse girme tehditi altında olduğunu, geçen sene 839 gazetecinin adli soruşturma geçirdiğini ortaya koymuştu.

21 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal Uygulaması (OHAL) 3 kez uzatıldı. Referandumun yapıldığı 16 Nisan, son uzatmanın bitiş tarihi. Ancak Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin aylarca OHAL ile ülke yönetmeye devam edecekleri söylemleri hala sürüyor.  OHAL gibi yine Kanun Hükmünde Kararname adıyla tek kişinin fermanlarıyla yüzbinler işinden oldu. Bu KHK’lar bahane edilip hapsedildi.

Yedi ayı aşkındır ülkeyi OHAL ve KHK rejimine göre yöneten AKP, muhalif her kesimi susturmak, kamuda tasfiye yapmak, devleti ve kamu kurumlarını keyfine göre dizayn etmek, parti devleti ve kadrolaşmasını tamamlamak için 21 KHK çıkarttı. Kürt sorununu çözmek için başlatılan ‘Barış Süreci’ bölge halkı ve Türkiye’ye terör, katlihopiam, zulüm, işkence ve yıkım olarak geri döndü. DTP’li 12 milletvekili ve eş genelbaşkanları tutuklu. MHP, AKP ve çoğu HDP’li 80 belediyeye kayyım atandı. İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) çatısı altında birleşen İnsan Hakları Derneği (İHD), Helsinki Yurttaşlar Derneği (HYD), Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi (UAÖ TÜRKİYE) ve İHGD ile birlikte 7 aylık OHAL durum raporu hazırladı. 55 sayfalık raporun özeti şu: Türkiye’de zulmün dokunmadığı kurum, kişi, yer kalmamış. İktidar bugünlerde rakamlarda pek çekinir olduğunda olsa gerek, seçim anketi yapan şirketlerine ‘anket durdurma talimatı’ verdi.

Evet-hayır rakamları 16 Nisan’dan sonra kaç kişinin canını yakacak? Antidemokratik uygulamalar, insan hakları ihlalleri ne kadar sürecek? Bilmiyoruz. Ancak, 28 Şubat’ın samimi mağdurlarının altını çizdiği ‘zulmün kayda alınması’ hususuna şahit oluyoruz. İktidar bunu kimi zaman kendi eliyle yapıyor. Bir yandan iyi oluyor. Bugüne kadar gelmiş hükümetler arasında bu kadar pervasız ve hukuksuzluğunu tescilleyen başka Cumhuriyet hükümeti yok. Öte yandan İHOP gibi sivil toplum kuruluşları, gazeteciler hafızaları diri tutuyor. Tarihe not düşüyor. Bu zulüm ve aşağıda  okuyacağınız rakamlar ‘kaç evet eder’ bilmiyorum. Bildiğim birşey var. Hukuk Türkiye’ye tekrar hakim olduğunda bu rakamların da, yapılan haksızlıkların ve alınan kararların da bir gün mutlaka adalet huzurunda hesabı verilir.

Konuyu sayılardan ibaret görmek için değil, ama bu sayılara bakıp her bir rakamda bir aileyi, çocukları, ana babaları, gelecekleri çalınan yeni nesilleri, intihara sürüklenen parlak beyinleri, intihar deyip infaz edilen masumları, bir talimatla aylarca mahpus yatanları, maaşları-evleri-arabaları eşleri, ana babaları ellerinden alınan sabileri görebilirsiniz. Zulmünüz artsın, artsın ki zeval bulasınız yazmıştı bir gazeteci arkadaşımız ilk yazılarından birinde. Zulüm artmış, zeval bulmaları yakın olsun inşallah.

İHOP OHAL DURUM RAPORUNA GÖRE TÜRKİYE

Raporun ortaya koyduğu verilere göre, 21 Temmuz 2016 ile raporun hazırlandığı 23 Şubat 2017 tarihine kadar OHAL döneminde kamudan 100 bin 797 kişi ihraç edilmiş. Özel öğretim kurumları, üniversiteler, özel kurum çalışanlarının iş kayıpları dahil edildiğinde rakamlar 150 binlerin üstüne çıkacak anlaşılan.

Yine İHOP kayıtlarına göre, Meclis’ten Kültür Bakanlığı’na Yargı kurumlarından Şehircilik Bakanlığı’na kadar geniş yelpazede en büyük tasfiyeler Milli Eğitim, İçişleri, Sağlık, Adalet bakanlıkları ile YÖK ve Başbakanlık ve bağlı kuruluşları ve Yargı’da yaşanmış. Yani ülkenin yazıp okuyan, düşünen kesimleri, bunları yetiştiren devlet kadroları yok edilmiş. Milli Eğitim’den 33 bin 099, İçişleri Bakanlığı’ndan 24 bin 31, Sağlık Bakanlığı’ndan 6 bin 568, YÖK bünyesinden 5 bin 913, Adalet Bakanlığından 4 bin 235, Başbakanlık ve Bağlı Kurumlardan 3 bin 342, Maliye Bakanlığı’ndan 2 bin 518, Çalışma Bakanlığı’ndan 1282, Gıda Tarım Bakanlığı’ndan 998, Enerji Bakanlığı’ndan 820, Ulaştırma Bakanlığından 874, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, AYM ve HSYK’dan 4 bin 571 hakim-savcı ve kamu görevlisi ihraç edilmiş.

Diğer bilgiler şöyle:

80 BELEDİYE KAYYIMDA

15 Şubat 2016 tarihli 674 sayılı KHK ile Belediye Kanunu’nda değişiklik yapılarak ‘terör örgütleriyle ilişkisi tespit edilmesi durumunda’ belediyelerin merkezi hükümete devredilmesi yetkisi verildi. 23 Şubat 2017’ye kadar 80 belediyeye kayyım atandı.

AKP: 3, MHP:1, Demokratik Bölgeler Partisi (HDP ve Kürt kökenli bşk): 76

KAPATILAN VAKIFLAR

23 Temmuz 2016 tarihli 667 sayılı KHK ile 104, 17 Şubat 2017 Vakıflar Genel Müdürlüğü sitesine eklenen 37 yeni vakıfla birlikte 141 vakıf kapatıldı.

KAPATILAN DERNEKLER

23 Temmuz 2016 tarihli 667 sayılı KHK ile 1125, 677 sayılı KHK ile 375, 679 sayılı KHK ile 83 olmak üzere toplam 1583 dernek ve sivil toplum kuruluşu kapatıldı, kapısına kilit vuruldu. 182’sinin geri açılmasına izin verilmesine karşın 1401 dernek halen kapalı.

KAPATILAN MEDYA KURULUŞLARI

20 Temmuz 2016-6 Ocak 2017 tarihleri arasında 178 medya kuruluşu kapatıldı. Bu kuruluşların 20’sinin (çoğu yerel basın) kapatma kararı kaldırıldı. Kapalı kuruluş sayısı halen 158. Basın yayın kuruluşlarının kapatma kararları hükümet ve organları eliyle (668, 675, 677, 683 sayılı KHK’lar ve RTÜK) alındı.

5 Haber Ajansı (Cihan, Muhabir, SEM, Dicle, Jinha), 62 gazete, 19 dergi, 34 radyo, 31 televizyon, 29 yayınevi ve dağıtım kurumu kapatıldı.

KAPATILAN EĞİTİM KURUMLARI

667 sayılı KHK ve MEB ilave listelerine göre 21 Temmuz 2016’dan Şubat 2017 sonu itibariyle 2 bin 324 özel eğitim ve öğretim kurumu kapatıldı. Bunlardan 15’i dünya kalitesinde eğitim veren vakıf üniversitesi yüzlercesi ise Türkiye ve dünya olimpiyatlarında farklı branşlarda şampiyonlar yetiştiren, ÖSYM, LGS, SBS gibi sınavlarda derece yapan binlerce başarılı öğrenciyi yetiştiren kurumlardı. Kapatma kararlarını 1112’si KHK kararıyla daha sonraki işlemler MEB ve YÖK ekli listeleriyle (1340 kurum) uygulandı.

ÜNİVERSİTELER

İHRAÇ EDİLEN AKADEMİSYEN VE İDARİ PERSONEL

20 Temmuz 2016- 23 Şubat 2017 tarihleri arasında OHAL kapsamında 112 üniversiteden 4 bin 811 akademisyen (Profesör, Yrd. Doç.Dr. Doç. Dr., araştırma görevlisi) ihraç edildi. YÖK ve üniversite kadrolarından 1102 kişi ihraç edildi. Toplamda Yüksek öğrenim kurumlarından 5 bin 855 kişi ihraç edilmiş oldu.

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI İHRAÇ EDİLEN ÖĞRETMENLER

Milli Eğitim Bakanlığı 6 ayrı kararname ile 33 bin 99 öğretmen ve idari personel hakkında ihraç kararı verdi.  Kamuda hizmet veren eğitimcilerin  28 bin 163’ü 672 sayılı KHK ile görevden alınırken, 675, 677, 679 ve 686 sayılı KHK’lar birlikte 32 bin 990’u öğretmen, 69’u idari personel ihraç edilmiş oldu. Özel öğretim kurumlarında çalışan 22 bin 474 öğretmen, uzman ve yönetici dahil edildiğinde eğitimdeki büyük tasfiyenin rakamları 55 bini aştı. Buna ek olarak, kapatılan dershaneler ve etüd-eğitim merkezlerinden dolayı işlerini kaybeden onbinlerce eğitimci ve çalışan yer alıyor.

YARGIDA HAKİM-SAVCI İHRAÇLARI- ADALET BAKANLIĞI – 8 BİN 712

21 Temmuz 2016’dan itibaren çıkarılan 5 KHK ile (672, 675, 677, 679, 686 sayılı) ve ilgili kurumlar eliyle Anayasa Mahkemesi’nden 39, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’ndan 15, hakim ve savcılardan 3 bin 886, Yargıtay’dan 193, Danıştay’dan 91 üye, Askeri Yargı’dan 194, Sayıştay başkanlığından 153 üye dahil 4493 kişi ihraç edildi, görevinden alındı. Anayasa Mahkemesi’nin 4 Ağustos 2016 tarihinde 2 Anayasa Mahkemesi üyesine yönelik meslekten çıkarma kararı hükümeti cesaretlendirdi, son HSYK seçimlerinde dizayn ettiği üst kurul yapısıyla hakim ve savcıların 3’te birinden fazlasının tasfiye kararı alındı. Yine Adalet Bakanlığı bünyesinde çalışan 4233 bakanlık personeli ile 2 Adalet Akademesi çalışanı dahil, 4 bin 235 kamu çalışanı ihraç edildi.

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ve SİLAHLI KUVVETLERDE BÜYÜK TASFİYE

OHAL kapsamında çıkarılan 5 KHK kapsamında (672, 677, 679, 683, 686 sayılı) İçişleri Bakanlığı’ndan çoğu emniyet personeli olmak üzere 24 bin 31 kamu çalışanı ihraç edildi.  Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nden 2 bin 348, bakanlık personelinden 891 kişi kamuda işinden oldu. Ayrıca emekli olmuş 1140 emniyet mensubunun silah, ünvan, ruhsat, kamuda çalışma hakkı gibi temel hakları gerekçesiz şekilde elinden alındı.

TSK-SAHİL GÜVENLİK, JANDARMA

20 Temmuz 2016-17 Şubat 2017 arasında çıkarılan 8 ayrı KHK ile 8 bin 775 TSK mensubunun ihracı gerçekleştirildi. İhraç kararı alınan personelin 3 bin 15’i Kara Kuvvetleri Komutanlığı, 2 bin 815’i jandarma,  1271 Hava Kuvvetleri Komutanlığı, 760’ı Deniz Kuvvetleri komutanlığı personeliydi. Darbenin merkez üssü denilen Genelkurmay Başkanlığı personelinden sadece 1 kişi ihraç edildi. İhraç edilenlerin darbe ile irtibatlarına dair somut yargı kararları, idari soruşturma sonuçları henüz ortaya çıkmadı.

[Erman Yalaz] 4.3.2017 [TR724]