Paylaşılan Değerler İttifakı’ndan Alliance for Shared Values (AfSV) Hizmet Prensipleri Konusunda Hatırlatma Mesajı

27 Kasım 2018 – Hizmet hareketi evrensel insani değerler makuliyeti etrafında bir araya gelmiş bir gönüllüler hareketidir. Yaklaşık 50 yıldan bu yana, önce Türkiye içinde, ardından Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde dostluk, barış ve kardeşliğin inşası adına faaliyet gösteren hareket katılımcıları, bugün Türkiye’deki arkadaşları ve akrabaları yakın tarihin en büyük zulümlerinden birine maruz bırakılmış olmasına rağmen bulundukları yerlerde prensiplerinden taviz vermeden çalışmalarına devam etmektedir. Bir yandan yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetlerin giderilmesi adına hukuk sınırları içinde mücadeleye devam ederken, diğer yandan Hizmet Hareketini bugünlere getiren değer ve prensiplerin yeni nesillere aktarılması önem arz etmektedir.

Aşağıdaki metin 2015 yılından itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nde AfSV’nin yerel partner kurumlarının bulunduğu bölgelerde başlayan çok katılımlı bir sürecin ürünü olan daha geniş bir çalışmanın özetidir. Prensiplerin ortaya konulduğu alanlar kanunilik, ahlakilik, şeffafiyet, hesap verebilirlik, yerel-genel dengesi, temsiliyet ve çoğulcu katılımcılıktır. Bütün Hizmet prensiplerini kapsayıcı olma iddiası yoktur.

Prensipler:
  1. Her türlü hizmet faaliyeti kanuni ve ahlaki çerçevede olmak zorundadır, bu konuda taviz verilemez. Şeffafiyet ve hesap verebilirlik konusunda bulunduğumuz toplumun standartları esastır. Yaşadığımız ülkede toplumun güvenini sarsacak ve hareketi şaibeli hale getirecek faaliyetlerden kaçınılmalıdır. Kurumsal olmayan faaliyetlerin de tamamen kanunlara uygun, ahlaki ve hesap verebilir olması esastır.
  2. Her sosyal/inanç tabanlı grubun kurumsal olan ve olmayan yönleri olabilir. Önemli olan kurumsal rolü olanlarla kurumsal rolü olmayan kişiler arasındaki ilişkilerde yukarıda zikredilen kanunilik, ahlakilik, şeffafiyet ve hesap verebilirlik prensiplerine riayet edilmesidir.
  3. Kurumsal yapıların kendi aralarındaki ve toplumsal tabanla ilişkilerini daha şeffaf bir zeminde yürütebilmeleri için karşılıklı anlaşmalara dayanan ve temsiliyet esasına göre katılımcıları belirlenen haberleşme, koordinasyon, müzakere platformları kurulabilir.
  4. Karar verici olan, icra rolü üstlenenler; mesuliyet almak, şeffaf olmak ve hesap vermek durumundadır. Şahsi sebeplerden dolayı bu şartları sağlayamayanlar karar verici rolü üstlenmemelidir. Bu mevzuda bizden beklentisi olan muhataplar, yaşadığımız ülkenin idaresi ve entelijansiyasi yanında, hareketin kendi tabanı ve özellikle geleceğinde önemli rol oynayacak olan gençlerimizdir.
  5. Yönetici, yönetim kurulu ve hak/söz sahiplerinin (stakeholder) hiçbirinin kurumsal yapılar üzerinde tahakkümü ahlaken kabul edilemez. Bu kesimlerin her biri yaşanılan ülkenin hukuki mevzuatı ve ahlaki normları çerçevesinde kendine düşen rolü oynamalı ve rollerinin sınırlarını aşmamalıdır. Bütün karar verici rolleri için dönem süresi ve sayısı belirlenmelidir.
  6. Kurumların yönetim kurullarında, liyakat ve çoğulculuk prensibine uygun şekilde farklı kesimlerin temsili esastır. Bu bağlamda esnaf, profesyonel, akademisyen, eski göçmen, yeni göçmen gibi kesimlerin ve özellikle pozitif ayrımcılık yaparak bayanlar ve genç neslin yönetim kadrolarında bulunmaları sağlanmalıdır.
  7. Hizmet katılımcılarının kurduğu her kurumsal yapı aynı zamanda hem yereldir hem de yerelle sınırlı olmayan bir temsil rolü ve hareket tabanıyla ilişkisi söz konusudur. Kurumsal yapıların gerek yönetim kurullarının teşkili gerekse faaliyet planlarında bu yerel-genel dengesinin göz ardı edilmemesi gerekir.
  8. İnsan kaynaklarının tespiti, geliştirilmesi ve ihtiyaç sahipleriyle buluşturulması konusunda objektif, rasyonel ve toplumun şeffafiyet normlarına uygun mekanizmaların kullanılması gerekir.
  9. Kurumların finansal kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve bu kaynakların kurum temsilcilerinin de içinde olduğu heyetler tarafından kollektif şuurla şeffafiyet içerisinde yönlendirilmesi onların daha istikrarlı ve kalıcı olmaları açısından önemlidir.
  10. Yukarıda zikredilen prensiplerin yaygın ve tutarlı bir şekilde uygulanabilmesi için hak sahipleri, kanaat önderleri, yönetim kurulu üyeleri ve üye adayları, yöneticiler ve yönetici adaylarına yönelik eğitim ve gözlem/denetleme planları yapılmalıdır.
  11. Bir kere daha vurgulamak isteriz ki; hizmet hareketinin her türlü faaliyetinde evrensel ahlaki prensipler, ülke kanun ve mevzuatları, kurum tüzükleri ve kamuya açık kaynaklarda ifade edilen hizmet prensiplerine uygun hareket esastır.

Kamuoyuna saygıyla arz ederiz.

Mesajı PDF olarak indiriniz.

[afsv.org] 27.11.2018

Miraç Enginlikli İbadet Namaz [Abdullah Aymaz]

Süreyya Yayınlarında M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, 11 Ağustos 13 Ekim 1978 tarihleri arasında İzmir Bornova Merkez Câmiinde seri olarak verdiği namaz vaazları esas olarak ele alınmış, bu vaazlar çözümlenip konuşma dilinden yazı diline çevrilmiş, ayrıca yıllar boyunca namazla ilgili söyleyip yazdıklarından ilavelerle metinler zenginleştirilerek “Miraç Enginlikli İbadet Namaz”  ismiyle neşredilmiştir. İnşaallah, Allah’ın inayetiyle, bu NAMAZ  kitabıyla başlamak üzere ‘Hocaefendi Külliyatı’ bir İBADET  SERİSİ’ne kavuşacaktır. Serinin diğer kitapları olan oruç, zekat ve haccı da hazırlanıp takdirlere arz edilecektir. Böylece bizler de İslâmın erkânı olan ibadetleri Hocaefendinin ufkundan temâşâ ufkuna sahip olacağız.

Biz de sırf tanıtım için, tadımlık bazı ifadelerle, bu kitabı  sizlere takdim edelim.

“NAMAZ, müminin miracı, miraç yolunda ışığı-burağı…  yollardaki inanmış gönüllerin sefinesi-peyki-uçağı… kurbet (Allah’a yakınlık) ve vuslat (kavuşma) yolcusunun ötelere en yakın karargâhı, en son otağı… gâye ile hemhudut en büyük vesilelerinden biridir.

“Kıyamet gününde, ak alınlı, aydın bakışlı; secde ve abdest uzuvlarındaki emarelerle öndekilerden de önde; elleri, yüzleri tertemiz, vicdanları göktekilerin iç âlemleri kadar nezih olmanın yolu da yine namaz ve namaz öncesi amellerden geçer.

“Abdestle bedeni nâpâk şeylerden ve sezildik sezilmedik menfiliklerden arınan insan, ezanla vicdan ve tasavvurlarını dinler… ilk kılacağı namazla da özündeki sesi-soluğu bulmaya çalışır ve ancak cemaatle gereçekleştirilebilecek büyük hareketin startını beklemeye koyulur.

“İnsanı, arşiyeler gibi döndüre döndüre sonsuzluğun semalarında dolaştıran ve götürüp tâ melekler âlemine ulaştıran MİRAÇ  ENGİNLİKLİ bu mübarek İBADET, günde beş defa  kendimizi içine salıp yıkayacağımız bir çay gibidir ki, her dalışımızda bizi hatalarımızdan bir kere daha arındırır; alır ummâna taşır ve sürekli başlangıçla son arasında dolaştırır ki, bu da buudlarımız dışında bir uhrevileşme ve ebedîleşme temrinatı demektir.

“Namazla, gece-gündüz, sırlı bir taksime tâbi tutulur. Hayat, İBADET  EKSENLİ BİR  ZAMAN  ANLAYIŞINA  göre tanzim edilir… ve bu sayede davranışlarımızın, HAK  MURAKABESİ altında hüsn-ü cereyanı  sağlanır… derken, ibadet dışı hareketlerimiz de ibadet hâlini alır… ibadet rengine bürünür… ve yeryüzündeki fâni hayatımız, göklerdekilerin rengiyle tüllenmeye başlar.

“Mescide doğru yürüyüş, yol mülâhazası, abdestle gerçekleştirilen ilk gerilim ve akordasyon hep birer KIVAMA  ERME  CEHDİ  sayılabilirler. EZAN, âdeta harem dairesine alınma daveti, ruhumuzun derinliklerinde bizi konsantrasyona hazırlayan ledünnî bire ses ve duygularımız üzerine inip kalkan bir mızrap gibidir.  Her gün tekerrür ettiğinden kulaklarımız ona alışmış olsa da, düz mantığımız ona karşı bir kanıksama hissetse de, ezan, her zaman ötelerle aramızdaki tepelerin arkasından tıpkı bir ay gibi birdenbire zuhur eder… yıldırımlar gibi gürler ve bir anda arzî olan nazarlarımızı semaya çevirir… ve derken her yanda şadırvanlar gibi ince ince çağlayan şelâleler gibi ihtişamla coşan yepyeni İlâhî bir fasıl başlar… ve başlar-başlamaz da ruhlarımıza dünyanın en enfes, en çarpıcı ve en diriltici musikisini boşaltır. Onunla da kalmaz, bizi çağrışımların atlas iklimine çeker ve gönüllerimize aydınlık çağların büyülerini fısıldar.

“Biz, ezanı her zaman, bir musiki banyosu alıyormuşçasına bütün benliğimizle duyar ve her duyuşumuzda, bilemediğimiz bir büyü ile bir başka tat, bir başka letâfet, bir başka hazza uyanırız. Bu duyuş ve bu seziş çok defa bizde, bir sihirli helezonla göklere doğru yükseliyor veya bir balonla çok yukarıda dolaşıyormuş gibi bir his uyanır. Hele bir de ezan, usulüne uygun ve vicdanın sesi, soluğu olarak icrâ  ediliyorsa… göklerin nura gârk olduğu, ruh-ı revân-ı Muhammedî’nin Şehbal açtığı ve lisan-ı Ahmedî’nin arz ve semâyı çınlattığı ezan dakikaları ne nurlu ne hislidir! İnsan o dakikalarda ruhunun derinliklerine inip vicdanını dinleyebilse, ne keşfedilmedik mânâların içine aktığını ve kendi derinliklerinde ne çağrışımların kaynaştığını duyacaktır.”

İşte size bazı ifadeler… Tabiî, kıyam, kıraat, rüku, sücud ve kuûd ile ilgili ifadelere bu köşede yer vermeye imkân olmadığı için burada son veriyoruz… İnşaallah bu güzel eseri temin eder, ruhanî bir lezzetle ve içinizde derin ve tatlı çizgiler bırakan hazlarla mütalaa edersiniz. Eğer müzakereli okumaya imkanınız varsa bu zevki dostlarınızla da paylaşmış olursunuz.

[Abdullah Aymaz] 27.11.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

İnSigt, Mars’ta… [Basri Doğan]

NASA’nın son altı yılda Mars’a gönderdiği ilk uzay aracı olan InSight, Mars’ın yüzeyine iniş yaptı. InSight, Mars gezegenindeki inişine herhangi bir aksaklık yaşanmadığı açıklandı.

Mars’a bir uzay aracıyla iniş yapmak için 43 defa girişim olduğunu belirten Hollandalı bilim adamları, bunların 25‘nin başarısız olduğunu hatırlattı. InSight, Mars üzerinde gezip örnek toplamayacak. Görev süresi boyunca aynı yerde duracak olan uzay aracı, sondaj yoluyla Mars’ın yeraltı yapısını inceleyecek. Mars’taki sismik aktivite, yeraltı ısısı ve gezegenin çekirdeği konusunda veriler toplayacak. InSight, çekirdeğin yapısı ve büyüklüğü konusunda da bilim insanlarının ilk kez fikir sahibi olmasını sağlayacak.

Önümüzdeki saatlerde, tüm cihazların İnSigt uzay aracının net çalışıp çalışmadığı kontrol edileceği açıklandı. Özel bir Twitter hesabıyla NASA, bir lensi koruyan kapağın arkasındaki ilk fotoğrafı gönderdi. InSight, Mars’ın toprağını, iki yıl boyunca, titreşimleri kaydeden bir sismometre ile araştıracak. Bilim adamları, Mars’ın dünya gibi bir sıvı çekirdeği olup olmadığını öğrenmek istiyor.

MARS’IN YÜZEYİNİN ALTINDAKİ SIVI SU

Bilim adamları gezegenin yüzeyinin altındaki sıvı suyun yeterikadar sıcak olup olmadığını araştırma sonunda öğrenebilecek. Eğer öyleyse, gezegendeki yaşamın varlığı için önemli bir koşul karşılanmış olacak.

[Basri Doğan] 27.11.2018 [TR724]

Üç ülkede üç kritik gelişme [Tarık Toros]

2016’da üç ülkede yaşanan üç kritik gelişmenin sonraki yıllara nasıl damga vuracağını…

Ve bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını kimse bilemezdi.

**

İLK ÜLKE..

ABD’de son derece kritik bir başkanlık seçimi oldu.

Başta adaylığı bile espri konusu olan, kimsenin ihtimal vermediği Trump, 2016 kasım ayında başkan seçildi.

Tümüyle popülist söylemle, muhafazakar seçmenin oylarını gıdıklayarak seçimi aldı.

Cambridge Analytica üzerinden 50 milyonun üzerinde Facebook hesabının nasıl yönlendirildiği ve Rusya etkisi atlanmamalı.

Ekonomi çok iyi durumdayken Trump kriz edebiyatı yaptı.

Ve şu an, tarihinin en düşük işsizlik oranları ile kendini “yüzyılın bir lütfu” olarak pazarlıyor.

Anayasayı zorluyor, basını “halk düşmanları” deyip horluyor, sonraki dönem için şimdiden adaylığını açıklayarak ABD’nin ve elbette dünyanın 8 senesini ipotek altına almayı kafasına koyduğunu saklamıyor.

Bıraksanız, ölene kadar görevde kalır, kendinden sonrasına kızını veya damadını hazırlar.

**

İKİNCİ ÜLKE…

Yine 2016’da, İngilizler yüzde 52 ile, Avrupa Birliği’nden çıkma kararı aldı.

O günkü popülist söylemleri hatırlıyorum:

-Birleşik Krallık bağımsızlığını kazanacak.

-AB’yi fonladığı paralarla ulusal sağlık sistemini iyileştirecek.

-Serbest ticaret anlaşmaları yapılacak, vs vs.

Ne AB üyesi İrlanda ile sınır meselesi konuşuldu, ne İskoçya’nın bağımsızlık talepleri ne de İspanya’nın gözünü diktiği Cebelitarık sorunu.

Cambridge Analytica faktörü burada da etkili oldu, sosyal ağlarla seçmen yönlendirildi.

İki buçuk sene sonra İngiliz hükümeti AB ile çıkış şartlarında anlaştı.

Ama anlaşmayı parlamentosundan geçirmesi kağıt üstünde mümkün değil.

AB, birlikten çıkmanın kolay olmadığını, çıkmayı düşünenin kendini komik duruma düşüreceğini İngiltere örneği ile gösteriyor.

2019’a girilirken ekonomik ve siyasi açıdan büyük belirsizlikler var.

Kimse artık ne bağımsızlık diyor nede ulusal sağlık sistemine atıfta bulunuyor.

**

ÜÇÜNCÜ ÜLKE…

2016’daki bir diğer kritik gelişme, Türkiye’de oldu: 15 Temmuz darbe girişimi.

Olağanüstü Hal devreye girdi, başkanlık sistemi oylanıp kabul edildi ve OHAL kalıcı hale getirdi.

Burada sosyal ağlara gerek kalmadı, medya dönüştürülüp Saray’a bağlandı.

Muhalifler nefes alamıyor. On binlercesi tutuklu.

**

Üç ülke, üç kritik gelişme…

Yanlış seçim yapıldığı gün gibi ortada olsa dahi geri adım atılamıyor, “hata yaptık tekrar bakalım” denemiyor.

Bırakın ülkelerin dünya dengeleri içindeki yerini…

Her ülke kendi yakın geçmişi ile makasın nasıl açıldığını bir kez daha deneyimleyerek görüyor.

Türkiye gördü, İngiltere ve ABD sırada.

[Tarık Toros] 27.11.2018 [TR724]

Uçmayan kalmasın! [Semih Ardıç]

Bir dönem Anadolu Jet’in reklam sloganından mülhem bir başlık tercih ettim: “Uçmayan kalmasın!” Başlıkla neyi kast ettiğimi makalenin sonuna derc ettim.

Türkiye’de krizin giderek kılcallara yayıldığını bizzat reel sektör müşahede ediyor.

BİR SENE EVVEL DOLAR: 3,92 TL

Kur cenahında rakamlar toparlanıyor gibi olsa da bilanço bir evvelki sene ile mukayese edilirse bir kıymet ifade eder.

Türk Lirası, dolar ve euro gibi yabancı para birimleri karşısında son bir senede yüzde 30 civarında geriledi. Alıştıra alıştıra devalüasyon!

Halihazırda “toparlanma” diye ifade edilen geri gelişe rağmen yüzde 30 eriyen bir para birimimiz var. 27 Kasım 2017’de 3,92 TL olan dolar tam bir yıl sonra bugün 5,23 TL. Euro da 4,59 TL’den 5,95 TL’ye yükseldi.

Ağustos ayındaki şokta kurlar dolar için 7 TL’nin, euro için de 8 TL’nin eşiğinden döndü.

YÜZLEŞME OLACAKTI

Cari açık, 220 milyar dolar dış borç gibi giderek taşınmaz hale gelen yükler sebebiyle bir yüzleşme olacaktı.

24 Haziran’da yüzde 52 rey ile “Başkan” seçilmenin verdiği pervasızlıkla ABD ile bilek güreşine tutuşan Recep Tayyip Erdoğan bu yüzleşmeyi ağustosa çekmiş oldu.

Pastör Andrew Brunson’ı vermeyeceğini söylediği o günleri hatırlayın… Erdoğan piyasa ile inatlaştıkça kur ve faizde hiç kimsenin hayal etmediği seviyeler geçildi.

Merkez Bankası da tribünlere çıkınca Türkiye ekonomisi kur depremine maruz kaldı. Ağustosta ölümün kıyısından dönünce devam eden sıtma nöbetlerini gözümüz görmüyor bile. Mamafih kurşun vücudu deldi geçti.

KRİZİN GELDİĞİ DE GİTTİĞİ DE ANLAŞILMAZ

İktisadî kriz de böyledir. Ne geldiği ne de gittiği anlaşılır. Borçlu olanlar, başabaş seviyede faaliyetini sürdürmeye gayret edenler için öldürücü darbedir kriz. Kurdaki geri gelişin faiz tavizi ile olduğu unutulmamalı.

Vaktinde iktidarı “TCMB’yi rahat bırakın. Faiz artırması lazım geliyorsa bırakın artırsın. Kur ve faize baskı uygulamanız netice vermez, bilakis dalga boyunu yükseltir.” diye ikaz ettik.

Krizde de olsa dolar, euro hiç durmadan yükselmez. Biraz geri gelir ve yeni seviyelerde salınmaya devam eder.

Bir sene evvelki seviyeye göre Türk Lirası yüzde 30 daha kıymetsiz. Bir ara TL’nin kaybı yüzde 75’i bulmuştu. Faizleri geç de olsa artırarak tansiyon düşürüldü.

REPO FAİZİ 3 KAT ARTTI

2017 yılı kasım ayında TCMB’nin bankaları fonlama maliyeti yüzde 8,25 idi. Bugün yüzde 24. Üç kat artan bir politika faizi karşısında kurdaki gerileme TL’nin kaybını telafi etmedi.

Faizin de bir faturası olacak. Faiz artışı bütçede faize giden parayı 2019’da 114 milyar TL’ye yükseltecek. 2018’de 80 milyar TL’yi aşacak faiz ödemeleri.

Yüzde 62 faiz veren Arjantin’in akabinde en yüksek repo faizini ödeyen bir ekonomi için esas kriz önümüzdeki 3-5 aylık dönemdedir.

ŞİRKETLERİN HAL-İ PÜR MELALİ

Ayakkabı devi Hotiç’in “konkordato” müracaatını değerlendiren mahkeme 1 sene geçici mühlet verdi. Mahkeme zabıtları ile sabit ki Hotiç’in 400 milyon TL borcu var.

Böyle bir borcun altından nasıl kalkılır? Kredi faizleri yüzde 35-40. Piyasada yaprak kımıldamıyor. 400 milyon TL alacak hacizlere karşı koruma altına alındı. Hal böyle olunca alacaklı firmaların eli kolu bağlanacak.

Hatta alacaklarından yüzde 30 civarında feragatta bulundukları halde böyle bir barikatla karşı karşıya kaldılar.

Gaziantep’te 4 ayda 50 bin kişi işsiz kaldı. Sanayide kapasite giderek azalıyor. İnşaatta güven endeksi yerlerde sürünüyor. Ekimde 100 konuttan sadece 5’i ipotekli (kredili) satılabildi. Karşılıksız çek adet ve tutarı artıyor.

ANALİZ FAKTORİNG SKANDALI

Analiz Faktoring tahvil borcunu ödeyemiyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun, Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) ve Borsa İstanbul’un (BIST) gözetim ve denetiminde yapılan özel sektör tahvil ihracında piyasaya ödenmeyen rakam şimdilik 30 milyon TL.

Bir rivayete göre şirket yöneticileri eşlerinden boşandı, mal varlıklarını eşlerine devretti. Yöneticilerin yurt dışına kaçtıkları iddia ediliyor. Tahvil alan kurumlar muhatap bulamıyor.

Bimeks, Arma Elektropanç, Derindere Otomotiv gibi firmalar da tahvil ödemelerini vaktinde yapamamıştı. Finansman maliyetindeki artış öz kaynak kıtlığı çeken şirketlerimizi perişan etti.

YURT DIŞI DA KAPALI

Daha evvel içeride faiz arttığında soluğu yurt dışında alıyorlardı. Londra’da artık LIBOR+yüzde 3,5-4 faizle bile para bulmak imkânsız.

Bankalar sendikasyon kredilerini yenileyemediği için 3 aylık tahvil ihraçları ile tekerleği döndürme gayretinde.

Paranın fiyatı hiç olmadığı kadar yükseldi. Nasıl yükselmesin ki!

GALİP ÖZTÜRK’E ADLİ TEDBİR NİYE KONULMADI?

Adam öldürtmeye azmettirmekten müebbet hapis cezasına çarptırılan Galip Öztürk, Yargıtay’ın kararı onayladığı gün yurt dışına çıkmış.

Metro Turizm’in sahibi olan Öztürk hakkında -böylesine ağır bir suça rağmen- adli tedbir kararı almaya lüzum görmeyen mahkemelere şaşırmıyoruz.

Zira mahkemeler o esnada gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri ve Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmiş öğretmenler, hatta onların eş ve çocukları hakkında yurt dışı çıkış yasağı getirmekle meşguldü.

Katiller, hırsızlar, azmettiriciler serbest, fikrinden ve zikrinden ötürü iktidarın düşman bellediği on binlerce insan mahpus.

Türkiye’nin krizi demokrasi krizidir. Rakamlar gider-gelir, günün sonunda o büyük krizin bedeli ödenir.

Ara toplamı eksi olan bir bilançoda dönem sonunda artıya geçilebilir mi?

Fırsatını bulanlar için başlığı tekrar ediyorum: Uçmayan kalmasın! Yarın daha geç olabilir!     

TARİH                   DOLAR EURO DEĞİŞİM
27 KASIM 2017 3,92 TL 4,59 TL %33
28 KASIM 2018 5,23 TL 5,95 TL %27

Aynı dönemde TCMB haftalık repo faizi %8,25’ten %24’e yükseldi.

[Semih Ardıç] 27.11.2018 [TR724]

Kirli adamlar, kirli ittifaklar [Mehmet Tahsin]

Galip Öztürk müebbet hapisten nasıl kurtuldu?

2014 yılı başlarındaydı sanırım. 17 Aralık’ta ortaya saçılan rüşvet ve yolsuzluk skandalının artçı sarsıntılarının devam ettiği günlerdi. Ankara gazetecilerinden biri, meclis koridorlarında karşılaştığı bir AKP’linin, “ergenekoncu, balyozcu, sağcı veya solcu, hepsiyle ittifak edip cemaati bitireceğiz!” dediğini aktardığında “amma da abartmış” tepkisini vermiştim.

17/25 Aralık’ta bir kısım mensupları çaldıklarıyla suçüstü yakalanan iktidar, bunun sorumlusu olarak hırsızları değil de polisleri göstermişti. Halbuki iktidara gelirken vaat ettiği gibi yolsuzlukla mücadele edebilseydi ve içlerindeki çürük yumurtaları temizleyebilseydi, bütün dünyaya örnek olabilecek müthiş bir başarı hikayesi yazacaktı. Ama Erdoğan yönetimindeki kadro zor olanı tercih etti ve o güne kadar olan bütün kazanımları çöpe atarak polisin değil hırsızın yanında yer almayı tercih etti.

Sadece 17/25 Aralık değil, geçmişte kim ne suç işlediyse, çoğu da cezaevinde olan sabıkalıları birer birer bulup “bakın sizi cemaat mağdur etmiş, gelin şikayetçi olun” diyerek uyuşturucu baronundan, kanlı katillerden, mafya babalarına kadar, ne kadar kirli tip varsa AKP çizgisinde birleşti.

Rüşvet paralarıyla oluşturulan havuz medyası cemaatin “mağdur” ettiği sabıkalıların boy boy röportajları yer alıyordu artık.

Rüşvet skandalının baş aktörü İranlı Reza Zarrab, bırakın hesap vermeyi, bizzat Erdoğan’ın himaye kanatları altına girmişti. Yeni adıyla “Hayırsever Rıza Bey”, 19 Nisan 2014’te damadın TV kanalına çıkarılarak, memleket ekonomisine nasıl katkı sağladığını, cari açığı tek başına nasıl kapattığını anlatmış, pir ü pak ilan edilmişti.

Ergenekon davasının bir gizli tanığına ifadesini değiştirmesi için baskı yaptığı iddiasıyla 2007 yılında tutuklanan ve 14 yıl 5 ay ceza alan “botokslu mafya güzeli” o günlerde tahliye edilmişti. Fabrikatör Perinçek başta olmak üzere Ergenekon’dan tutuklu bulunanların tamamı cezaevinden çıkmış, yolsuzluktan sabıkalı iktidarla çoktan kol kola girmişlerdi. Artık tek hedefleri vardı: Cemaati bitirmek!

Bu arada Rahşan Affı’ndan sonra ilk defa cezaevlerine bir heyecan dalgası yayılmış. Eline kalemi kağıdı alan çok sayıda adi suçlu, kendisinin de “cemaatçi hakimler tarafından mahkum edildiğini” iddia ederek cumhuriyet savcılarına mektuplar yağdırmış, yeniden yargılama talep etmeye başlamıştı.

Yine o günlerde pek çok suçtan sabıkası olmakla beraber adam öldürmeye azmettirmekten ceza alan Metro Turizm’in patronu Galip Öztürk, damadın o zamanki tetikçileri Sevilay Yılman, Abdurrahman Şimşek ve saz arkadaşları aynı Reza Zarrab’a yaptıkları gibi A Haber’e çıkarmış, aklayıp paklamışlardı. Hem Sabah gazetesine hem A Haber’e çıkarılan Galip Öztürk cemaatin kendisinden istediği parayı vermeyince nasıl tutuklandığını, aslında ne kadar namuslu ve dürüst bir iş adamı olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyordu.

Galip Öztürk’ün sicili

Kimdir Galip Öztürk? Sadece aşağıdaki suçlara bakıldığında bile AKP iktidarının kimlerle ittifak ederek ülkeyi bu duruma soktuğunu anlayabilirsiniz.

  • 5 Temmuz 2003 tarihinde çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmak suçuyla yargılanmasına rağmen daha sonra serbest bırakılmış.
  • Nisan 2009’da İMKB’de manipülasyon yaptığı iddiasıyla gözaltına alınmış ancak daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış.
  • 2009’un son aylarında ise bir iş adamına zorla 2 milyon liralık senet imzalattığı iddiasıyla gözaltına alınmış ve ardından serbest bırakılmış.
  • 29 Şubat 2012’de tehditle çek-senet tahsilatı yaptığı iddiasıyla gözaltına alındıktan sonra, tutuklanarak Metris Cezaevi’ne gönderilmiş, bir süre sonra tekrar serbest bırakılmış.
  • 8 Ekim 2012’de Kuvvet Köseoğlu cinayetine azmettirdiği iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış.

Galip Öztürk’ün cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, A Haber ve Sabah gazetesine röportaj verdikten birkaç ay sonra Yargıtay tarafından onandı. Ancak bir el Öztürk’ü korudu ve hapse girmedi. Soluğu yurtdışında alan Öztürk, bir taraftan hakkında kesinleşmiş hapis cezasına rağmen Türk konsolosluklarında VIP muamelesi gördü.

15 Temmuz pek çokları gibi Galip Öztürk için de yeni bir fırsat oldu. Zira kendisine mahkûmiyet kararı veren yargı mensupları bir gecede tutuklanarak hapse atıldı. Derhal harekete geçen avukatları bu gerekçeyle yeniden yargılama istediler. 11 Ekim 2016’da İstanbul 20. Ağır ceza Mahkemesi Galip Öztürk’ün yeniden yargılanma ve infazın durdurulması talebini kabul etti ve dosya tekrar önceki mahkumiyet kararını veren İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi. (Galip Öztürk’ü bir kere daha ipten alan 20. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı Münevver Aksünger’in kim olduğunu buradan okuyabilirsiniz.)

Bu gelişmeler üzerine yaklaşık 2,5 yıldır yaşadığı Gürcistan’dan zafer kazanmış bir komutan edasıyla Türkiye’ye dönen Öztürk, babası için mevlit okutup, çocuklara harçlık dağıttıktan sonra gazetecilere açıklamalarda bulundu (Haberturk, 23.10.2016). Bu arada gelmeden birkaç gün önce Metro Holding tarafından Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP), el konulan Koza İpek grubuna talip olduğu açıklaması yapıldı. Kasım ayında da görüşmelere başlandı.

2018 yılı başına geldiğimizde eski F..ö mağduru, yeni rejimin “makbul ve hayırsever iş adamı” Galip Öztürk hakkında bir başka gelişme daha oldu. Yargıtay, Metro Holding’in patronu Galip Öztürk’ün de aralarında bulunduğu 47 sanıklı dosyada kararını açıkladı. Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nde görülen dosyada, Galip Öztürk’ün “örgüt kurmak ve yönetmek” suçundan aldığı 7 yıl 11 aylık hapis cezası onandı. Ancak Galip Öztürk gene cezaevine girmedi. Geçtiğimiz Eylül ayında avukatlarının itirazı üzerine mahkeme tarafından infazın durdurulması ve yeniden yargılama kararı aldıran Öztürk bir kere daha ucuz kurtuldu.

Kendi kazdığı kuyuya nasıl düştü?

Galip Öztürk’ün adam öldürmeye azmettirme suçundan verilen müebbet hapis cezası 17 Eylül 2014’te Yargıtay’da onanmıştı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Öztürk’ün avukatlarının başvurusu üzerine, onama kararının kaldırılmasını talep etmiş, dosya bunun üzerine Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gitmişti. 11 Ekim 2016’da yeniden yargılama kararı verilince dosya tekrar önüne gelen İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi de Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından verilecek kararın beklenmesini kararlaştırdı.

Nihayet Galip Öztürk hakkındaki dosyayı karara bağlayan Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddetti. Böylece İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Öztürk hakkında verdiği müebbet hapis cezası kesinleşmiş oldu. Ancak adliyenin kapısı önünden geçene adli kontrol koyan Türk adaleti ne hikmetse böylesine sabıkalı biri için yurtdışı yasağı koymamıştı. Ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararının verildiği gün Galip Öztürk yurtdışına uçuverdi.

Bu arada, Galip Öztürk’ün avukatları 2014 yılında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını “ikna edip” onama kararına itiraz ettirmeselerdi, 15 Temmuz sonrasında yapacakları başvuru sonucu tekrar yargılanıp büyük ihtimal yerel mahkemeden beraat kararı aldıracaklardı. O gün başsavcının onama kararına itiraz etmesi, Galip Öztürk’ün kendi kazdığı kuyuya düşmesine neden oldu.

Şimdi sıra tekrar becerikli avukatlarında. Bakalım tekrar infazın durdurulmasını sağlayabilecekler mi? Teknik olarak böyle bir şey mümkün değil. Ancak burası Türkiye. Adalet saraylarından adaletin dışında her türlü sürprize yer var…

[Mehmet Tahsin] 27.11.2018 [TR724]

2019’a girerken rejime ilişkin beklentiler [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İçeride de dışarıda da son derece olumsuz bir tablo var. Her ne kadar iç politika ve dış politika birbirinden farklı dinamikleri olan alanlar da olsalar, birçok kesişme noktaları bulunuyor. Öncelikle aynı karar alma birince yönetiliyorlar. Birinde gerçekleşecek değişimler, diğerini de etkiliyor. Bu konuları anlatırken çoğu zaman kendi kendime bir boşluğa düşmüş gibi hissediyorum. Çünkü maalesef Türkiye’de herkes siyaset uzmanı olsa da (!), konuları çok basite indirgeyerek ele almak veya hiç bilmeden, sadece komplo teorileri çerçevesinde yorumlar yaparak kompleks korelasyonları açıkladığını sanmak çok yaygın. Daha siyaset ve politikanın eşanlamlı olduğunu anlamamış birçok insan varken, yanlış anlaşılmak, anlaşılamamaktan daha büyük bir sorun. “Dış politika siyaseti” gibi kavramların kullanıldığı ülkemizde, komplo teorilerinin sihirli varsayımlarıyla tüm küresel siyaseti anladığını ve analiz ettiğini sanan okur sayısından çok, oransal olarak dikkate değer rakamlardaki yazar sayısı benim daha çok umutsuzluğa kapılmama neden oluyor.

Nereden başlayalım?

Öncelikle, sosyal olay ve olgularda genellikle tek neden tek sonuç ilişkisi olmuyor. Yani doğayla ilgili görüngüleri (şeyleri diyelim) neden-sonuç bağlantılarıyla açıklarken, sosyal alanda birçok olayın birden fazla nedeni olabiliyor. Cisimlerin neden yere düştüğünü yerçekimi yasası gibi bir fizik kural çerçevesinde anlarken, bir ülkede demokrasinin neden çöktüğü sorusunun tek bir önermeyle açıklanması olanaklı değil. Bu son derece hayal kırıklığına neden olan, yorucu bir anlama sürecini beraberinde getiriyor. Konunun dışındaki kişiler yüksek eğitim almış insanlar da olsalar, genellikle sosyal bilimlerin bu çetrefilli durumunu bilmiyor ya da kabullenemiyor. Görüntüde olayları açıklamak daha kolay çünkü! Örneğin Gezi Parkı Protestoları’nı açıklarken, hakim söylem dış mihraklar dediğinde veya faiz lobisinden söz ettiğinde ve bunları ana diskur olarak topluma kabul ettirmeyi başardığında, akabinde her türlü fabrikasyon öykü de gerçek olarak kabul edilebiliyor: camide bira içenlerden, üzerlerinde deri giysiler olan ve başörtülü bir kadının ve bebeğinin üzerine işeyen seküler tipler gibi söylemler, bu konularda İslamcı politikalarla “hassaslaştırılmış” kitlelerce sorgulamadan kabul görüyor.

Öykülerin gerçekle ilgisi olmasa bile, bu fabrikasyon söylemleri kendi yaşamışçasına mitleştirerek ve ballandırarak çevresine anlatan tonton “mütedeyyin” amcalar, toplumsal vicdan ve ahlaki kıstasları, bu fabrikasyon kutuplaştırma tasarımları üzerine inşa ediyor. Yani, politikalar oluşturulurken, bu tür yapay olarak yaratılmış “yerli ve milli” beklentilere karşılık veriliyor. Bu tür durumlarda kimse Gazze’deki Hamas’ı eleştiren El Fetih’i önemsemez. Veya doların düşüşüne ilişkin rasyonel ve ekonomi bilimine dayanan akıl yürütmelerle ilgilenmez. Çünkü kitlelerin antisemit damarı üzerinden siyasi meşruiyet devşirmek için İsrail’le görüşmelerden yana olan ve terörizme bulaşmayan El Fetih araçsallaştırılamıyor. Veya cari açıktan, betona yapılan ölü yatırımlardan, pahalı mega-projelerin hasar verici etkisinden, yok edilen tarım sektöründen, astronomik rakamlardaki dış borçtan, denetlenemeyen bütçeden, işlevsizleştirilen ve siyasileştirilen Sayıştay’dan falan bahsetmek, beyhude çabalar. Faiz lobisi ve Yahudi lobisi çok daha kolay “kabul gören” söylemler. Neden, çünkü basit, anlaşılır ve İslamcı-nasyonalist jargona uygun. İçerideki olumsuzlukların yansıtma psikolojisiyle dış faktörlerle açıklandığı rejimler, genelde şeffaflıktan uzak ve özgür medyanın olmadığı rejimlerdir. Rusya böyledir mesela. Türkiye’de olanlar bu nedenle hayrete yol açmamalı, garipsenmemeli.

Yansız ve sade, birkaç cümleyle iç ve dış siyasetteki sorunları özetleyeyim.

Türkiye, demokrasisinin belli bir standartta olduğu bir ülkeyken, bir devasa bir yolsuzluk sarmalının ifşa olmasıyla birlikte demokratik bir erozyon sürecine girdi. Kirli bir ittifakla beraber Erdoğan’cı çevresi ve Ergenekon’cu derin yapı devletin tüm kilit birimlerini kendi kontrolleri altına aldılar. Bu süreçte Ergenekoncular hapisten çıkartıldı, Kürtlerle çözüm süreci sonlandırıldı, liberal demokrasiden uzaklaşıldı, Batı’yla (NATO, AB, ABD, Almanya vs.) araya çok ciddi mesafe konuldu, bu güç boşluğunu dengelemek için Rusya’ya yaklaşıldı. 15 Temmuz’u kim yaptı, denen yaptı, nasıl yaptı, niçin askerler köprünün tek şeridini kapattı, TBMM’de blast etkisi neden çatıyı tahrip ederek dıştan içe yere doğru değil de, çatıyı tahrip etmeden içten dışa, duvardan dışarıya doğru gerçekleşti, tutuklanacaklar nasıl oldu da birkaç haftada derdest ediliverdi gibi sorulara girmeksizin, bu darbe girişimi Türkiye’deki klasik siyasi sistemin sonunu getirdi! Yani burada olan olayları belirtmekle yetiniyorum. Nedene nasıla girmiyorum.

İç politikada ve dış politikada bugün bambaşka davranan bir Türkiye var. İnsan hakları rejimi dünya sıralamasında en alt sıralara düşmüşken hala AB üyeliği hedefinden bahseden bir dışişleri bakanı var bu rejimin. Elbette anlama özürlü değil, o da biliyor AB üyeliği ile Türkiye’yi aynı cümlede kullanmanın bile absürt bir şey olduğunu. Ancak bu tür konulara yüklenecek bir muhalefet de yok. Ben MHP’nin Erdoğan’a destek veren tek muhalif parti olmadığını düşünüyorum. CHP ve İyi Parti de “evcil muhalefet” yaparak İslamcı-nasyonalist ittifakın değirmenine mütemadiyen su taşıyor. Hala seçimlerden medet ummaları aptallık değil, strateji. Kanımca Türkiye’de herkes mevcut rejimden memnun. Hatta HDP içinde bir grup radikal bile, sistem içinde mülayimlere (mesela Demirtaş gibi olanlara) kapılar kapatıldı, şimdi radikallere daha fazla hareket alanı açılıyor türü bir beklenti içindeler. Daha dünkü kadına şiddeti protesto eden eylemlerde, içerideki Demirtaş ve diğer Kürt milletvekilleriyle belediye başkanlarını serbest bırakmayı talep etmektense, Öcalan’ın hapisteki engellemelerini ön plana çıkartmayı tercih ettiler. Yani ez cümle, toplumun tümü ya dincilikten ya da nasyonalizmden besleniyor. İktidarda kim var? İsimlere odaklanmadan, hemen rahatlıkla söyleyebiliriz: İslamcılarla nasyonalistler. Kim daha güçlü, sorusuna verdiğim yanıt: ne önemi var!

Neden kimin iktidarda olduğu ikincil sorun?

Bakın, İslamcılık da nasyonalizm de demokrasi ve insan hakları talep etmiyor. Bugün Türkiye’de açık toplum ve şeffaf yönetim, tolerans ve konsensüs, bireysel özgürlükler ve sosyal piyasa ekonomisi gibi taleplerle kitlelere umut vadeden hangi siyasi hareket var, sayıca dikkate değer olan? Yüzde birlik ikilik gruplardan değil, yüzde – haydi diyelim – beşlerin üzerinde olan? Sıfır. Kim gelirse gelsin başa, bugünkü faşizan otoriteryan garabet rejimin “nimetlerinden” yararlanmak ve “ötekileri” hacamatlamak için bu sistemi kullanmaktan yana, en özet şekliyle ifade edecek olursak eğer. Mesele Erdoğan değil. Zaten Yarına Bakış’ta yayınlanan makalelerimden birinde “post Erdoğan rejimi” meselesini incelemiş ve daha yıllar öncesinden bu tanıyı koymuştum. Dediklerim üç aşağı beş yukarı çıktı. Demem o ki, sisteme gelen kişi veya partiler sistemi değiştirmek gibi bir kaygı taşımıyor dostlar. Üzgünüm, size umut vermek isterdim, ama görünen o ki, herkesin derdi bu sistemi kullanarak, tekrar ediyorum: bu sistemden faydalanarak, rakiplerini saf dışı etmek. Dahası var! Kemalistlerin ulusalcılığı ile MHP’nin ulusalcılığı aynı şey. Arada olan sekiler karakterin başat mı az kararda mı olduğu meselesi, devede kulak bir mesele! Derin devlet için zaten İslamcı sosun aromasıyla bezenmiş bir yeni nasyonalizm daha makbul, şimdiki nesillere bu zokayı yutturabilmek için.

Bakın, balık oylata gelmiş, yeme vurmuş, yemi yutmuş, iğne ağza girmiş, misina sağlam, çırpınmanın manası yok. Yani geçmiş olsun. Bazıları zannediyor ki, Ergenekoncular işi devralınca bir rahatlama olur, Türkiye’de normalleşme başlar. Bu tür bir şans yok. Ergenekoncular eğer doğrudan ülke kontrolünü almaya karar verirlerse, bugünlerden daha sert bir takibat politikası olur. Alabilirler mi peki kontrolü? Şaka mı yapıyorsunuz? Bu tür rejimlerde orduyu elinde tutan güç, rejimde her şeyi yapabilir. Erdoğan mı orduyu elinde tutuyor bugün, yoksa derin devlet mi? Erdoğan’ın tabana etkin akkoyunlu “karizması” hariç, hiçbir şeyi yok bugün. Dolayısıyla derin yapı orduyu elinde tutuyor. Bu sanırım rejimin geleceğine ilişkin bir fikir verebilir.

Batı bunu yapar, ABD şunu yapar gibi beklentiler de sağlam dal değil. Yapar mı? Olasılık olarak mümkün olsa da, bu tür şeylere bel bağlamak, çölde tarım yapmak için düzenli yağmur beklemek kadar rasyonel olabilir. Komplo teorilerine göre değil, olayları rasyonel olarak ele alarak akıl yürütmek daha makul. Sonuç olarak, 2019’a bu ortamda ve koşullarda gireceğiz.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.11.2018 [TR724]

Tarih yazan penaltı canavarları! [Hasan Cücük]

Trabzonspor 8 yıl aradan sonra Fenerbahçe’yi yenerken, maçın skoru kadar sarı-lacivertli kaleci Harun Tekin de konuşuldu. Bursaspor’dan sezon başında Fenerbahçe’ye gelen Harun Tekin, karşılaşmanın 25. dakikasında Rodallega’nın penaltı atışına engel oldu. Harun Tekin, Süper Lig’de en çok penaltı kurtaran kaleci olma özelliğini elinde bulunduruyor. Onun başarısı bir yana, tarihte öyle kalecilere şahit olduk ki, adeta kalesini gole kapattılar.

PENALTININ İCADI

Bugün dünyanın en popüler spor dalı olan ve milyonları peşinden sürükleyen futbol, ilk yıllarda ‘centilmenlerin’ yaptığı bir spordu. Bu yüzden maç sırasında bugün sık sık şahit olduğumuz fauller olmazdı. Ancak futbolun geniş kitlelere yayılması ve rekabetin artmasıyla maçlarda centilmenlik dışı hareketler olmaya başladı. 1881-82 sezonunda İrlandalı kaleci William McCrum’un önerisiyle İrlanda Futbol Federasyonu, maçlarda ceza sahası içinde yapılan faullerin penaltı atışı ile cezalandırılmasına karar verdi. Yapılan bir başka yenilik ise artık maçların bir hakem tarafından yönetilmesi oldu. O tarihe kadar saha içindeki kararlar iki takım kaptanının istişaresi sonucu verilirdi. İlk penaltı ise 14 Eylül 1891’de İrlanda liginde atıldı. O yıllarda penaltı atışına verilen isim ‘Ölüm vuruşu’ (The kick of death) olmuştu.

Futbolda beraberlik durumunda başvurulan seri penaltı atışları ise ilk kez 1970’de İngiltere FA Cup finalinde hayata geçti. Hull City – Manchester United arasındaki kupa finalinde eşitlik bozulmayınca seri penaltı atışlarına gidildi. United’ın efsane ismi George Best ilk seri atışta penaltı kullanan isim olurken, yine Best kadar ünlü bir diğer M. United’lı Dennis Law seri atışlarda ilk penaltıyı kaçıran futbolcu olarak tarihe geçti.

22 PENALTIDAN 9’UNU KURTARDI

Harun Tekin, Bursaspor forması giyerken de kurtardığı penaltılarla dikkatleri üzerine çekmişti. Harun, Fenerbahçe kariyerindeki ilk penaltısını da Trabzonspor karşısında kurtardı. Karşılaşmanın 25. dakikasında Hugo Rodallega’nın penaltı atışında gole izin vermeyen Harun Tekin, 2014-15 sezonunun başından bu yana 9. penaltı kurtarışını yaptı. Harun, 2014-15 sezonu başından bu yana ligin en çok penaltı kuraran kalecisi konumunda. 29 yaşındaki file bekçisi, bu süreçte 22 kez penaltı atışıyla karşı karşıya kaldı.

Süper Lig’in bir diğer penaltı canavarı ise Göztepe’nin Portekizli file bekçisi Beto. Usta Eldiven kariyeri boyunca 9 penaltıya dur dedi. Göztepe formasıyla ise kalesine karşı kullanılan 5 penaltı vuruşunda topun ağlarla buluşmasına engel oldu.

Avrupa’da penaltı kurtaran kaleci deyince akla ilk İnter’in Sloven kalecisi Samir Handanovic geliyor. 34 yaşındaki usta eldiven, 11 metreden kalesine atılan şutlara set olmaya devam ediyor. Kariyeri boyunca 37 penaltı kurtaran Handanovic, İnter formasıyla 3’ü Avrupa kupalarında olmak üzere 13 penaltıya geçit vermedi. İnter’den önce Serie A’da Udinesse kalesini koruyan Handanovic, ligde 26 kez penaltı vuruşlarında gole izin vermedi. Handanovic’e karşı penaltı kaçıran isimler arasında Edison Cavani, Samuel Eto’o, Luca Toni ve Kaka gibi futbolun usta isimleri bulunuyor.

RONALDO VE MESSİ’NİN PENALTILARINI KURTARDI

Brezilyalı file bekçisi Diego Alves’i farklı kılan özelliği de kurtardığı penaltılar oluyordu. 2011-17 arasında Valencia’nın kalesini koruyan Alves, bir çok yıldız oyuncunun moralini bozmayı başardı. Bu oyuncular arasında dünyanın bir numaralı futbolcuları olan Cristiano Ronaldo ve Messi var.

2007’de La Liga’ya adımını atan Diego Alves’in İspanya’da ilk takımı Almeira oluyordu. La Liga’da ilk penaltısını 19 Nisan 2008’de Sevilla’nın efsane forveti Frederic Kanoute’ye karşı kurtardı. Almeira formasıyla 10 penaltı kurtaran Diego Alves’in golüne engel isimlerden biri de Cristiano Ronaldo oldu. Kral Kupası’nda ise Messi’nin vuruşunda topun ağlarla buluşmasına müsaade etmedi. 2011’de Valencia’ya transfer olan Diego Alves, penaltı kurtarmaya yeni kulübünde de devam etti. Ligde 11, Avrupa kupalarında ise 2 kez penaltı kurtaran Diego Alves, Valencia formasıyla da Cristiano Ronaldo, Antoine Griezmann, Diego Costa, Ivan Rakitic, Mario Mandzukic gibi usta ayakların vuruşuna engel oldu. Temmuz 2017’de Brezilya ligi takımlarından Flamengo’ya transfer olan Diego Alves şuana kadar yeni kulübünde sadece bir penaltı kurtardı.

LEV YAŞİN EFSANESİ

Peki Tarihin en çok penaltı kurtarmış kalecisi kim? Bu isim futbol tarihine adını altın harflerle yazdıran Rusların efsanesi Lev Yaşin’dir. 12 yaşında futbolla tanışan Lev Yaşin, bir taraftan da fabrikada işçi olarak çalışıyordu. Futbolla birlikte buz hokeyi de oynuyordu. Yaşin buzda kupalar kazanmıştı ama yeşil sahalarda henüz kayda değer bir başarısı yoktu. Ta ki 23 yaşına kadar.

22 sezonunu geçirdiği Dinamo Moskova’da 5 şampiyonluk, 3 Sovyetler Birliği Kupası kazanan file bekçisi, milli takım formasıyla 25 yaşında tanışmıştı. 1956’da kazanılan Olimpiyat şampiyonluğunu, 1960’da yapılan ilk Avrupa Şampiyonası’nda kaldırılan kupa takip etmişti. Sovyetler formasıyla 3 Dünya Kupası’nda iki çeyrek, bir de yarı final yaşayan efsanenin giydiği kaleci kazağı lakabını doğurmuştu: Kara Panter. 1971’de son maçına çıkan ünlü eldivenin jübilesine gelen 100 bin kişi, Pele, Eusebio ve Beckenbauer gibi efsaneleri izlemişti. 1963’te Avrupa’da yılın oyuncusu seçilen ve bunu başaran tek kaleci olma özelliğini elinde bulunduran Yaşin, kariyerinde 150’den fazla penaltı kurtarmıştı. Ölmeden bir ayağı kesilen efsane 1990’da hayata veda etti.

[Hasan Cücük] 27.11.2018 [Tr724]

Adaletin kör gözü! [Bülent Korucu]

Kimliğine bakıp pozitif ya da negatif ayırımcılık yapmadan herkesin hukuk önünde eşit olmasına adalet diyoruz. Uluslararası metinler, anayasa ve bütün kanunlar bu birincil gayeyi emrediyor. Onun için yargıcı temsil eden heykelin gözü bağlı. Türkiye’de ise adaletin gözünü kör edip üzerine mil çektiler. Mankurtlaştırılmış ve basit tetikçiye dönüşmüş bir yargı düzeni hakim. Mafyanın raconu var, bizim adliyenin o bile yok.

Yurt dışı yasağı tam da gerçekten lazım olmuştu!

Aynı zaman dilimine denk gelen iki basit örnek yetiyor berbat tabloyu özetlemeye. Metro Turizm’in sahibi cinayete azmettirme suçundan aldığı müebbet hapis cezası Yargıtay’da onanınca yurt dışına kaçtı. Bu suçlamayla mahkum edilmiş adamın tahliye edilmesi ve yurt dışı yasağı gibi tedbirler konulmamasının sebebi buydu herhalde. İçli köfte yapıp burs veren yaşlı teyzeler, yeni doğum yapmış lohusa kadınlar tutuklu yargılanıyor. Ama cinayetten ceza alan Galip Öztürk “FETÖ bana kumpas kurdu” piyangosundan yararlanıp tahliye oldu.

Geçen haftalarda annesiyle birlikte yurt dışına kaçak yollardan çıkmak zorunda kalan üç yaşındaki bir çocuğun hikayesini dinledim. Babası yüzünden pasaport alamadığı için komando talimini andıran bir seyahatle ülkeyi terk etmiş. Fakat cinayet hükümlüsü Galip Öztürk elini kolunu sallaya sallaya kaçmış. Hem de kararın çıktığı gün; herhalde kuşlar haber vermiştir!

Vicdanlar da kör!

Sadece adaletin gözü değil vicdanlar da kör. Meriç’te ailesiyle birlikte boğulan çocukların haberini ‘FETÖ’cü nitelemesi ve kaçmak fiiliyle veren medya cinayet hükümlüsü için alabildiğine nazik bir üslup kullanıyor. Yurtdışına çıkmak, ülkeyi terketmek gibi kelime seçimleriyle kendilerini ele veriyorlar. Ne de olsa yerli ve milli bir iş adamından söz ediyoruz; öldürttüğü faninin lafı mı olur!

İster istemez kıyas yapılıyor…

İkinci hadise de en az Öztürk örneği kadar dramatik; 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından sonra tutuklanan emniyet müdürlerinden Ali Fuat Yılmazer’in avukat kızı Rabia Yılmazer 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Gerekçe  savunma için hukuki destek ve avukat tutmak için para toplamak. Daha doğrusu bir hukuk bürosundan diğerine para aktarmak. Doğal olarak Ergenekon davaları akla geliyor ve kıyaslama yapılıyor. Sanık Dursun Çiçek’in avukat kızı Irem Çiçek, babasını hem mahkeme salonlarında hem de medyada sonuna kadar savundu. Kimse onu tutuklamayı aklından bile geçirmedi.

Balyoz ve Ergenekon sanıklarına açıktan savunma için para toplandı; hatta Genelkurmay Başkanlığı maaşlardan kesinti yaparak fon oluşturdu. Ayrıca bir hukuk bürosu başka bir hukuk bürosuna bu iş için neden para aktarsın? Ancak yakalanmak için yapılır böyle bir aptallık. Aynı sektörde çalışan iki firmanın ortak projelerinden kaynaklı alışveriş olma ihtimali yüksek. Kuzuyu yemek için uydurulan kurt bahanesi olduğu çok sırıtıyor. Kanunlarımız birinci derece yakınlara tanıklıktan çekinme hakkı bile veriyor. Kızı ve avukatı olarak babasını savunması, ona hukuki destek bulmaya çalışması en doğal ve kanuni hakkı. Bir genç kızın söz konusu hakkı kullandığı için cezalandırıldığı yerde hukuktan ve adaletten söz edilemez.

Kavili’ye verilen destek, başkalarından esirgeniyor

Bu arada avukat Ömer Kavili tutuklandığında sesini yükseltenlerin şimdiki dut yemiş bülbül sessizliği umut kırıcı. Daha önce de yazmıştım; Kavili, her türlü desteği fazlasıyla hak ediyor. Avukat hakları konusunda yılmaz bir savaşçı ve demokrat bir hukukçu. Ancak ona gösterilen hassasiyet ve dayanışma Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve birlikte yargılandığı meslektaşlarından esirgeniyor. Aynı şekilde bir derneği ya da okulu savunduğu için tutuklu yargılanan yüzlerce avukat bulunuyor.

Cem Garipoğlu’nu savunan baro sessiz!

15 Temmuz’dan sonra savunma hakkının engellenme girişimlerini raporlayan Arrested Lawyers 593 avukatın tutuklu olduğunu belirtiyor. 196 avukata da hapis cezası verildi. Soruşturma geçiren avukat sayısı ise 1546. İddianame ve mahkumiyet kararlarında savunma görevi suç olarak sayılıyor. Kız arkadaşını parçalayan Cem Garipoğlu’nu savunan Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, avukatın müvekkile isnat edilen suçla irtibatlandırılmasına karşı çıkmıyor bile. Sahi Feyzioğlu’na katile hukuki destek sağlamaktan dava açılsa nasıl olur!

[Bülent Korucu] 27.11.2018 [TR724]

Şeffaflık ama nasıl? [Aydoğan Vatandaş]

Günümüzde dijital teknolojilerin gelişmesi, bireylerin katılımını da merkeze alan sosyal medya platformlarının artmasını beraberinde getirdi. Bilgiye erişimin kolaylaştığı bu süreç, bağımlılıkları dolayısıyla bilgiye oto sansür uygulayabilecek geleneksel medya araçlarına alternatif platformların ortaya çıktığı bir süreç oldu. Bu yeni medya ortamı toplumların daha demokratik bir bilgi ortamına sahip olmasını sağladı. Bunun en temel sonuçlarından biri hiç kuşkusuz sivil ve resmi organizasyonların şeffaflaşması oldu.

Her geçen gün daha rekabetçi, değişken ve çok yönlü ilişkilerle sarmalanmış günümüz dünyasında, bireylerin bilgiye ulaşması ve bilgiyi herhangi bir güven sorunu yaşamadan kullanabilmesi başarının en temel zorunluluklarından biri haline geldi.

Organizasyonların şeffaflık konusunda adım atmalarına rağmen çoğunlukla olumlu sonuç alamamasında, şeffaflığının tanımı konusunda eksik ve yanlış bilgi sahibi olunması önemli bir etkendir. Öncelikle şeffaflık, faaliyetlerin yasalara uygun bir şekilde uygulanması değildir. Organizasyonlar zaten tüm faaliyetlerini yasalara uygun bir şekilde yapmak mecburiyetindedirler. 

Bir cümlelik bir açıklama ile şeffaflığın tanımını yapmak elbette zordur ancak kabaca ifade etmek gerekirse şeffaflık:

1- Bilgi kaynağı unsurların, bilginin istedikleri kadarını değil, hedef kitlenin istediği ve ihtiyacı olan kadarını tüm boyutlarıyla paylaşabilmesi demektir.
2- Her ne kadar rahatsız edici olursa olsun tüm gerçekleri açıklıkla masaya yatırma cesareti gösterebilmek,
3- Hangi adımların, hangi prensipler temel alınarak, kimler tarafından atıldığına dair dürüst ve açık olabilmek,
4- İnsanların karşılıklı anlayış içinde, dilediği şekilde sorular sorabildiği, açık ve dürüst bir şekilde de cevaplar alabildiği diyaloglar kurulabilmesi,
5- İnsanların işlerinde daha iyi olabilmek için ihtiyaç duydukları bilgiye ulaşmalarına engel olacak tüm bariyerleri ortadan kaldırmak,
6- İnsanları, yeteneklerini, bilgilerini ve fikirlerini diğer tüm çalışma arkadaşlarına karşı görünebilir ve erişilebilir kılmaktır.

Bir organizasyonun şeffaflığını, ya da şeffaflık kültürünü yukarda verdiğim tanım çerçevesinde kabaca değerlendirmek mümkündür.

Yanlış kararların tekrarı, yenilik getirememe, kuruluş içindeki bireylerin sadece bireysel başarısına odaklanmak, eksik şeffaflığın doğal sonuçlarındandır. Bunlar; elde edilen sonuçlara olumsuz etki etmekle kalmayıp, bir kuruluşun uzun vadede ayakta kalmasına da engel olabilir. Kanımca buna engel olabilecek çeşitli yollar bulunmaktadır.

1-Bilginin Eyleme Geçirilebilir Kılınması

Başarılı kuruluşları daha az başarılı kuruluşlardan farklı kılan en temel dinamik genellikle elde edilen bilginin hayata geçirilebilmesi kabiliyetidir. Bununla birlikte, birçok insan doğruluğunu teyit edemedikleri için çoğu bilgiye güvenmekten çekinir.   

İnsanların bilgiye güvenilebilmesi için, bilginin kaynağını en ince detaylarıyla bilmeleri gerekir. Örneğin bilginin kaynağı bir haber metni ya da bir basın açıklaması ise, söz konusu metnin ya da basın açıklamasının hiçbir soru işaretine neden olmayacak berraklıkta olması, verilen bilginin kalitesinin test edilebilir olması gerekir. Aksi taktirde bilginin sıhhati ile ilgili soru işaretleri oluşur ve organizasyon hedeflediği şeffaflığa ulaşamaz.  Kullanıcının bilgiyi ortaya çıkaran kişiye ulaşabilir olması, bilginin kalitesini teyit etmesi ve ayrıca kullanıcının bu bilgiyi eyleme dökme aşamasında karşılaşacağı soru işaretlerini de sorabilmesi bakımından şarttır. Nihayetinde bilgi daha güvenilir ve dolayısı ile eyleme dönüştürülebilir olacaktır.

2-Gereksiz Risklerden Uzak Durmak

Bir kuruluşta şeffaflık bulunmuyor ya da eksik bulunuyorsa bu; kuruluş içerisindeki çeşitli birimlerin veya bireylerin, faaliyetlerini diğer bireylerden gizlemekte olduğu ve en önemlisi de faaliyetlerin de muhtemel risklerinin gizlendiğini düşündürtür. Nitekim bu durum, saklanan muhtemel risklerin başka birim ve unsurlar açısından yük olarak ortaya çıkma ihtimalini doğurur.

Herhangi bir suçla ilişkisi olmayan insanların, yakalanmaktan kurtulacaklarını bilmeleri durumunda hata yapmaya daha meyilli olduğu bilinmektedir.

Organizasyonların, çalışanlarını, ahlaklı ve güvenilir oldukları ön kabulüyle denetim dışında tutmaları durumunda, aslında farkında olmadan onları hata yapmaya meyilli hale getirirler. Nitekim demokratik ülkelerde siyasilerin, bürokratların çeşitli aralıklarla mal beyanında bulunmak zorunda olmaları bu eğilimi engellemeye yöneliktir. Sivil toplum organizasyonlarında önemli pozisyonda bulunan bireylerin de çeşitli aralıklarla kamuya açık bir şekilde mal beyanında bulunmaları en başta kendilerini hata yapma riskine karşı koruyacaktır. İnsanların yaptıkları işlerin yanlarına kalmayacağını bilmeleri durumunda, herhangi bir yasayı ihlal etmekten ya da ahlaki değerlerin dışına çıkmaktan çekinecekleri kesindir.

3-İşbirliğini Mümkün Kılma

Şeffaflığın belki de en önemli yönü, kişiler arası güven inşasına yardımcı olmasıdır. Bu da bireyler arasındaki paylaşımın ve iş birliğinin ortaya çıkabilmesi için büyük önem arz etmektedir.

Kuruluşların en değerli iki unsuru bilgi ve insandır. İnsanların ve bilginin tüm kuruluşlarda erişilebilir olması gerekir. Kuruluşların sistemlerini lağvetmesindense, şeffaflık ilkesini kusursuz uygulaması çok daha mantıklıdır. Nitekim bu aslında sistemin yeni baştan inşası demektir. Lider temelli sistemler liderlerinin sistemden çıkması durumunda dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirler. Oysa şeffaflığın kusursuz uygulandığı kurumsallaşmış yapılar liderlerinin sistemden çıkması durumunda da dağılmazlar, faaliyetlerine devam ederler.

Organizasyonlarda, ekipler ve konumlar arası güven inşa edilebilmesi ve kuruluş içerisindeki iş birliğinin ortaya çıkarılabilmesi için öncelikle insanların birbirlerini tanımaları sağlanmalıdır. Organizasyonda şeffaflık kültürü gelişmemiş, organizasyon içi eş güdüm ve işbirliği eksikse, organizasyon içi dinamikler kolaylıkla bilginin sıhhatini sorgulatabilir ve 1. Maddede anlatmaya çalıştığım bilgiden eyleme geçiş sonucu alınamaz.

4-Şeffaflık Kültürünün Geliştirilmesi

Günümüzde, kuruluşların daha şeffaf olması için iç ve dış baskılar artmakta, bu baskılar aynı zamanda medya ve devletler tarafından da yapılmaktadır. Böyle bir ortamda, açık ve dürüst bir iletişim hedeflenerek şeffaflık kültürünün oluşturulması tek uygulanabilir strateji olarak görülmektedir. Kuruluşların bu durumun farkına çok geç varmaları durumunda ciddi sorunlarla karşılaşmaları kaçınılmazdır.

Şeffaflığın artırabilmesi için eskiden kalma davranış ve alışkanlıkların terkedilmesi şarttır. Bu alışkanlıkların devam etmesi durumunda, şeffaflık kültürü içinde yetişmiş bireylerin organizasyonlarda görev alması sağlanmalıdır. 

5-Kurumsal Standartların Belirlenmesi

Çok yönlü faaliyet gösteren global çaplı organizasyonların kurumsal standartları, etik prensipleri şeffaf ve belirgin olmalıdır. Örneğin bir okul belirli standartlara sahip olduğunu kanıtlamadan eğitime başlayamıyor, bir yardım kuruluşu belirli standartlara sahip olmadan yardım toplayamıyorsa, organizasyonun kar amacı gütmeyen kültürel faaliyetler yürüten kurumlarının standartlarının da belirgin ve şeffaf olması ve bu standartların korunup korunmadığı çeşitli aralıklarla gözden geçirilmesi şarttır.

6-Söylem-Eylem Uyumunun Sağlanması

Global çapta faaliyet ve değer üreten sivil toplum organizasyonları, varlık nedenlerini şeffaf bir şekilde açıklayıp, evrensel temel hak ve özgürlüklere nasıl baktıklarını açık bir şekilde görünür kılmalıdırlar. Örneğin insan hakları, adalet, dünya barışı, yoksullukla mücadele, gazetecilik gibi alanlarda faaliyet gösteren kuruluşların, din, vicdan, ifade özgürlüğü, kadın-erkek eşitliği gibi evrensel hak ve özgürlüklerle ilgili ‘söylem/temel metinler’ ve ‘eylem birliğinin, uyumunun’ sağlanması ihmal edilmemelidir.

 [Aydoğan Vatandaş, Politurco Genel Yayın Yönetmeni] 27.11.2018 [TR724]