Ayasofya’da turistlerin yerini “yerli” selfie ziyaretçileri aldı

Ayasofya, 86 yıl sonra yeniden ibadete açıldı. "Açıldı da ne oldu?’’ diye merak edip yola çıkanlar "turistlerin" yerini meraklı ve heyecanlı "yerli" ziyaretçilerin aldığını gördü.

BURAK MERT 26 Temmuz 2020 HABER İZLENİM

Danıştay kararının ardından Ayasofya, 86 yıl sonra yeniden ibadete açıldı. “Açıldı da ne oldu?’’ diye merak edip yola çıkanlar “turistlerin” yerini meraklı ve heyecanlı “yerli” ziyaretçilerin aldığını gördü.

Açılıştaki “VİP cemaat” arasına giremeyen çoğunluk, bu tarihi ana tanıklık etmek için akın akın Sultanahmet’e gelmeyi sürdürüyor.

Ancak o noktaya en önemli ve pratik ulaşım aracı olan tramvay seferlerinin Beyazıt Meydanı’nda son bulması homurtulara neden oluyor. İzdihamı önlemek amaçlı valilik kararını CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin uygulaması sanan vatandaşlar duruma bilinçsizce tepki gösteriyor.

24 saat aralıksız ibadete açık tutulan cami, yoğunluk nedeniyle belli kurallara göre ziyaret edilebiliyor. Buna göre; vakit namazlar için içeri alınan sınırlı sayıdaki vatandaşlardan sonra kapılar kapatılıyor. Avluya kurulan dev ekranlardan dışardaki kalabalık için namaz canlı olarak yayınlanıyor.

Ayrıca dışındaki sürelerde ise ziyaretçiler onar dakika arayla gruplar halinde içeri giriyor. Girişte başka dikkati çeken detay ise kapıların açılmasıyla akıncı edasına bürünen ziyaretçiler, tekbirlerle koşar adım içeri hücum ediyor ediyor. 1453’teki fetihten günümüze değişen çok şeyin arasında en belirgin olanıysa havalanan ellerde kılıcın yerini cep telefonlarının alması!

İçeri girer girmez ilk yapılan şey cep telefonlarıyla ortam bütün detaylarıyla kaydedilip sözde fetih kayda geçiriliyor! Gerekli görüntüler alınıp, selfiler çekildikten sonra namaza duruluyor. Tartışma konusu olan fresk ve resimli mozaikler namaz sırasında ‘yelken perde’ sistemiyle kapatılıyor.

Eski kilisede çan yok; ancak Türkiye’nin farklı illerinden gelerek ‘Yeni Ayasofya Turizmi’ni hayata geçiren vatandaşların, korona günlerinde omuz omuza sosyalleşmesi “tehlike çanlarının” habercisi gibi duruyor!

Görülüyor ki, ileriki zamanlarda ülke genelinde ezanlarla birlikte dalga dalga selaların okunması kaçınılmaz olacak!

[Kronos.News] 26.7.2020

Yargıtay, dini sohbet yapan ilahiyatçıya verilen 9 yıl cezayı onadı

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, ilahiyat mezunu kadına dini sohbet yaptığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesince 9 yıl ceza verilen Nermin U.’nun cezasını onadı.

KRONOS   26 Temmuz 2020 GÜNDEM

Mardin’de ön lisans ilahiyat mezunu Nermin U., 17.05.2018 tarihinde ‘silahlı örgüt üyeliği’nden 9 yıl cezaya çarptırıldı. Gülen cemaatine ait yurtlarda ‘sohbet etme suçu’ işleyen Nermin U., itirafçı ve gizli tanık ifadeleriyle de desteklenen suçlamalar sonucunda tutuklanarak cezaevine konmuştu.

Gaziantep Bölge İdaresi Mahkemesi’nin onay verdiği cezaya itiraz Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından incelendi. Avukatın temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü tahliye ve İdare Mahkemesi kararının reddi talebini yerinde bulmayan 16. Ceza Dairesi, 9 yıllık cezayı onadı. Nermin U.’nun adına olan telefon hattında ByLock olduğu ancak herhangi bir yazışma olmadığı da belirtilmesine rağmen itirafçı ve gizli tanık ifadeleriyle cezası onandı.

Yargıtay kararını sosyal medya hesabından paylaşan ihraç eski hakim Kemal Karanfil, “Dini sohbet yapan ilahiyatçı anneye, Mardin Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği 9 yıl hapis cezasını Zalim Yargıtay onamış. Yüce Allah’ın ve Hz Muhammed’in tavsiye ettiği, barışçıl, dini bir sohbeti yapan bir ilahiyatçıya 9 yıl hapis verdiriyorsunuz. BİN TANE AYASOFYA AÇSANIZ NE YAZAR” diyerek tepki gösterdi.

[Kronos.News] 26.7.2020

Nadira’nın ağabeyinden Ünal’a: Öbür dünyada da Reis kurtarabilecek mi?

AKP'li Şirin Ünal’ın evinde ölü bulunan Nadir Kadirova’nın ağabeyi Muhammed Ali Kadirov, Ünal’ın Ayasofya’nın açılışından paylaştığı fotoğrafı görünce hissettiklerini anlattı: “Sinirden ne yapacağımı şaşırdım, sen tut genç bir kadını döv, tecavüz et, öldür sonra da hayırlı cumalar de, Allahsız, kitapsız insan.”

YAVUZ GENÇ 26 Temmuz 2020 KRONOS ÖZEL

AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal’ın evinde 1,5 yıl hasta eşine bakan Özbek asıllı Nadira Kadirova, Ünal’a ait silahla kalbinden vurulmuş halde bulunmuştu.

Savcılık, olayın intihar olduğu konusunda ısrarcı olmuş, mahkemeler de yapılan tüm itirazları reddetmişti. En son bir ay önce Anayasa Mahkemesi’ne başvuran aile buradan da “adalet çıkacağına” inanmıyor. Kronos‘a konuşan Nadira’nın ağabeyi Muhammed Ali Kadirov, Milletvekili Şirin Ünal’ın Ayasofya’dan paylaştığı fotoğrafı görünce adeta delirdiğini söyledi.

‘NAMAZI YÜZÜNE MASKE YAPIYORSUN’

“O fotoğrafı görünce delirdim adeta. İçim yandı. Dünden beri o kadar mutsuz, o kadar huzursuzum ki anlatamam” diyen Muhammed Ali Kadirov, şöyle devam etti: “Allah’tan korkmayan, kitapsız bir insansın. Namazı yüzüne maske yapıyorsun. Yeter artık! Milletin çoluğunu çocuğunu, anasını bacısını öldürüyorsun, Allah kahretsin. Dünden beri sinirden duramıyorum. Anama sarılıyorum, ‘Allah’a bırak’ diyor o da. Tecavüz edip, öldürüp de gezmeye, camiye gitmeye hiç hakkı yok.

“TÜRKİYE’DE ADALETİN KALDIĞINA İNANMIYORUM”

Anayasa Mahkemesi’ne başvurduklarını kaydeden Kadirov, “adaletli bir karar” çıkacağına da inanmadığını belirtti. Kadirov, “Anayasa Mahkemesi olsun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olsun, Türkiye Cumhuriyeti’nde artık hiçbir şekilde adalet kalmadığını düşünüyorum. Artık Anayasa Mahkemesi sonucunda da hayırlı, adaletli bir karar çıkacağını düşünmüyorum. Sosyal medya üzerinden adalet arıyoruz, Türkiye’de öldürülen, katledilen, tecavüz edilen diğer tüm kadınların yaptığı gibi” şeklinde konuştu.

“DÜŞMANIMIN BİLE BAŞINA GELMESİN”

Muhammed Ali Kadirov’un sözlerine şöyle devam etti: “Düşmanımın bile başına gelmesin. Torunu yaşındaki kızı acımasızca dövmüşler, taciz etmişler, boğazından bacağına kadar yırtmışlar. Bu insanlara ben ‘şerefsiz’ diyemezmişim, küfür edemezmişim. Acılarınızı söyleyemeyeceksiniz. Her şey açık, her şey ortada. Ortada intihar yok. İlk başta fuhuş dediler. İkincide şizofren dediler. Üçüncüde hasta dediler. Allah kahretsin sizi. Adamın elinde, fuhuş yaptığına dair bir delil var mı?”

‘SADECE BİR KİŞİ ‘ALLAH KABUL ETSİN’ DEMİŞ, O DA AKRABASI’

“Sosyal medya mesajlarını görünce, 30 bin kişiden bir kişi sadece kendi akrabası ‘Allah kabul etsin’ demiş. O mesajları görünce de biraz da rahatladım, çok sevindim. Demek ki hala bizim adalet arayışımıza inanıyor insanlar dedim. Kadın cinayetleri için mücadele eden tüm abilerime, kardeşlerime, ablalarıma ölürüm ben. Allah razı olsun hepsinden. Düşsünler kadınların yakasından. Nereye kadar? Her gün on kadın öldürülüyor. Tecavüz edilmiş. Yeter artık? Ne zaman kadar? Bu işin sonu yok mu? Bu kadınların, ablalarımızın, kadınlarımızın hiç mi değeri yok?”

“ÖBÜR DÜNYADA REİSİN KURTARABİLECEK Mİ SENİ”

“Sağ olsunlar Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın partisinden olduğu için rahat rahat geziyor, Cumalara gidiyor, ‘reisimiz başta olmak üzere’ diyor, herkese teşekkür ediyor. Bu yalan dünyada, elindeki haram paralarla her şeyi yaparım diye düşünüyor ama sonunda ölüm var? Hiç mi ölmeyeceksin? Hep böyle milletvekili ve güçlü mü kalacaksın? Ölmeyecek misin? Öbür dünyada da Reis kurtarabilecek mi seni?”

[Kronos.News] 26.7.2020

Bilal Erdoğan’ın hedefi ‘Harf devrimi’ Gelişmenin alfabeyle alakası yok!

Bilal Erdoğan: "Yunanistan, Çin, Japonya niye alfabesini değiştirmemiş? Demek ki gelişmenin alfabeyle bir alakası yokmuş."

KRONOS   26 Temmuz 2020 GÜNDEM

Bilal Erdoğan, oğlu Ali Tahir Erdoğan ve eşi Fatıma Serra Erdoğan.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, katıldığı bir televizyon programında “Yunanistan, Çin niye alfabesini değiştirmemiş? Demek ki gelişmenin alfabeyle alakası yokmuş” dedi. Erdoğan, Türkiye’nin son 20 yıldaki güçlenmesi ve sıçrayışının arkasında dindar insanların ciddi rolü olduğunu öne sürdü.

Dünya Etnospor Konfederasyonu Başkanı Erdoğan, CNN Türk’te Hakan Çelik ile Hafta Sonu programına konuk oldu. “Batı medeniyeti İslam’dan aldıklarını geliştirdi, geriden gelerek öne geçti” diyen Erdoğan, harf ve giyim-kuşam değişimini eleştirerek “E bu kadar şeklimizi benzettik, o zaman niye yakalayamadık bugüne kadar?” şeklinde konuştu.

“İTALYA’DA ÜLKEME DAHA ÇOK BAĞLANDIM”

İşte Bilal Erdoğan’ın programda söylediği sözlerden bazıları:

İtalya’daki yaşam ülkeme daha da bağlanmama neden oldu. Bu ülkeye değer veren bir ailede yetiştiğim için de olabilir. 14 yıl yurt dışında geçirdim. Mesela ben ABD’ye ilk gittiğim zamanlarda Türk Öğrenci Derneği yönetimine girdim. Kendi dilimize özen gösteririm. İlim ve bilim insanlığın ortak malıdır. Yurt dışında kendi kültürümüzle ilgili çalıştım.

“DÜŞÜNÜN Kİ AVRUPA TÜRKİYE’YE YILLARCA ÜSTTEN BAKTI”

Birçok kültür Batı medeniyetine asimile oldu. Bir kültür üstüncü yaklaşımla yaklaştığı zaman o zaman toplumlarda tansiyon yükseliyor. Daha gergin bir ilişki olmuş oluyor. Karşılıklı saygı temelinde ilişki kuramamış oluyorsunuz. Düşünün ki AB yıllarca Türkiye’ye üstten baktı. Ne yazık ki birçok aydın da bunu savundu.

“DEMEK Kİ GELİŞMENİN ALFABEYLE BİR ALAKASI YOKMUŞ”

İlkokulda olduğum yılları hatırlıyorum. Çok net bir şekilde alfabemizden dolayı geri kaldığımız bize anlatıldı. O zaman sorgulamamıştım ama sonradan düşününce… O zaman komşumuz Yunanistan niye alfabesini değiştirmemiş? Komşumuz Gürcistan… Hadi Gürcistan’ı çok ileri bir ülke olarak değerlendirmeyelim. Japonya niye alfabesini değiştirmemiş? Çin niye alfabesini değiştirmedi? O zaman insan diyor ki demek ki gelişmenin alfabeyle bir alakası yokmuş. Sonra başka ülkelere bakıyoruz. Kıyafetini değiştirmeden gelişen de var. O zaman niye kıyafet değiştirmeyi gelişmeyle irtibatlandırmışız? Yani şekil olarak değişmenin ruh olarak değişmeyle ilişkisi öyle sanıldığı gibi kolay değil. Şeklinizi de değiştireceksiniz de sonra Batı gibi teknolojide, bilimde, fende ilerleyeceksiniz de… E bu kadar şeklimizi benzettik, o zaman niye yakalayamadık bugüne kadar?

“DİNDAR İNSANLARIN GELİŞMEDE  CİDDİ BİR ROLÜ VAR”

Şimdi bakıyorum Türkiye’nin son 20 yıldaki sıçrayışına, yükselmesine. Hem bölgesinde hem dünyada artık söz söyleyen bir ülke oluşuna bakıyorum. Bunun arkasında dindar insanların ciddi bir rolü var. Teknoloji dediğimiz zaman, Selçuk (Bayraktar) gibi bir insan bu işin arkasında olabiliyor. Demek ki namazla, niyazla, kültürle, görüntüyle hiçbir alakası yokmuş. ‘O mesafeyi kapatabilir misiniz?’ sorusunun cevabı.

“NE ÜRETİRİM, NE SATARIM…”

Bugünün yüksek teknolojisi neyse biz de onu alacağız ve ileri gideceğiz. Aşı niye Türkiye’de çıkmasın? Yolun başındayız. Bu konuda girişim ortamının güçlü kalması çok önemli. Milletçe buna inanacağız. Çin ve Japonya öyle yaptı. Ne üretirim, ne satarım, onlara kafa yoruyorlar.”

[Kronos.News] 26.7.2020

Kavala’sız 1000 gün: Bu düzen tüm hukuksuzlukları ile tarihe geçecek [Alin Özinial]

Osman Bey’e ne kadar kötülük yapılırsa yapılsın, onun yüreğinin kararmayacağından eminim. Ona ne kadar zulmetseler de, Osman bey karşısındaki canavara dönüşmeyecek...

ALİN OZİNİAN   26 Temmuz 2020 PORTRE

Bin gün oldu. Sivil toplum gönüllüsü ve iş insanı Osman Kavala’nın 13 günlük gözaltı süresi ardından tutukluluk kararı verilerek cezaevine gönderilmesinin bininci günü geldi çattı.

2017’den bu yana 4 kez tutuklandı, 3 kere tahliye ve 1 kere de beraat ettiği halde, Osman Kavala, bin gündür ceza evinde. Kavala hakkında ilk iddianamenin 5 ay sonra düzenlendiğini da hatırlamakta yarar var.

13 Mart 2020’de, Kavala’nın avukatları tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Osman Kavala hakkında vermiş olduğu hak ihlali ve derhal tahliye edilmesine dair kararın uygulanmadığına ilişkin dilekçe sunuldu. 20 Mart’da Kavala TCK 309. maddede düzenlenen Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs Etme suçundan bir kez daha re’sen tahliye edildi.

7 Nisan’da ise, İstanbul 3. Sulh Ceza Hakimliği tarafıdan dosya üzerinden yapılan tutukluluk incelemesi neticesinde Osman Kavala’nın tutukluluk halinin devamına karar verildi.

15 gün sonra, Kavala’nın avukatları tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na TCK’nin 328. maddesi uyarınca casusluk suçlamasından tahliye kararı verilmesi talep edildi. Mayıs başında Kavala’nın tutukluluk halinin devam etmesinin hak ihlali olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunuldu.

12 Mayıs’da, TC Devleti Hükümeti’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu hak ihlaline karşı yaptığı itiraz reddedildi. Kavala’nın tutuklanmasının hak ihlali olduğu ve siyasi amaçla gerçekleştiği kesinleşti.

Kavala’nın avukatları tarafından tahliye kararı verilmesine ilişkin talepler durmaksızın reddediliyor.

Avukat Köksal Bayraktar’ın da altının çizdiği gibi, ilk günden bu yana tutukluluğun uzatılması için hukuki oyunlar oynanıyor. İlk aşamada Kavala’ya yöneltilen iki suçlama vardı. “Anayasal düzeni yıkmakla” ilgili suçlamanın yargı makamlarınca kendiliğinden geri çekildi ve soruşturmanın sadece “Hükümet’i devirme” suçlamasını düzenleyen 312. maddeden yürütüldü. Kavala bu suçtan da beraat edince, yerine yeni bir suç icat edildi: Casusluk.

Kamu görevlisi bile olmayan Kavala’nın hangi gizli dosyalara erişebildiği ve bunları kimler ile paylaşmış olacağı hakkında hiçbir cevap verilemiyor. Ayrıca casusluk ile ilgili yöneltilen suçlamaların 7 yıl öncesine dayandığını hatırlarsak, 7 yılda niçin hiçbir soruşturma açılmadığı sorusunun cevabı da yine havada kalıyor.

Hukuksuzluk ile devam eden bu “hukuki sürecin” ne zaman, nasıl sonlanacağını tahmin bile edemiyoruz, sadece bin günü geride bıraktık. Bin gündür bir insan “suçu” ispat edilmediği halde ceza evinde. AİHM kararı bile hukuku tedirgin etmiyor.

Türkiye’den ve yurt dışınından sayısız insan AKP hükümetine “bu gidişe durun!” çağrısı yapıyor. Artık hukuk ile ilgili konularda hükümete çağrı yapmanın absürtlüğünü bile kabul etti batı ama yine de ses yok, tam bir kan davası güdüyor AKP Kavala’ya. Neden? Gerçekten bilen yok…

27 Temmuz’da dolan binici gün nedeniyle Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra ve avukatları bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Buğra konuşmasında “Bizim hayatımızdan çalınan 1000 gün telafisi imkansız bir kayıp oluşturuyor. Eşimin annesi 90 yaşını geçmiş bir insan ve oğlunu bir daha görüp göremeyeceğini düşünüyor. Yargı sürecindeki acayipliklerinden rahatsız olmayanlar bunlardan vicdani bir rahatsızlık duyabilirler mi bilmiyorum. Ama bu 1000 günlük tutukluluk süreci artık işkence sözü kullanılarak tarif edilecek bir hal almış durumda.” dedi.

Ayşe hanım benim zihnimde hala, Kavala beraat ettiği gün onu arabanın içinde karşılamayı beklerken eşinin cezaevinden adliyeye götürüldüğü ve tutuklandığı andaki hissiyatı ile duruyor. Eşi ile eve gideceği için aylardan sonra rahat bir nefes alan kadının, tekrar ve tekrar yaşadığı o derin hayal kırıklığı hala canımı çok acıtıyor.

Türkiye’de insanlar, masum insanlar son yıllarda korkunç deneyimler yaşadı Doğum yaptıktan birkaç saat sonra cezaevine dönen genç kadınlar… Hasta çocuğunu ölümünden önce birkaç gün görmesine izin verilemeyen tutuklular… Cezaevindeki hasta babası için farkındalık yaratmaya çalışan, gençliklerini yaşayamadan olgunlaşmış zorunda kalan tutuklu çocukları… Anne babalarının cenazesine gidemeyen cezaevindeki insanlar…

Hepsi ve daha çoğu gözümüzün önünde yaşanıyor ve Ayşe Buğra’nın dediği gibi bu artık işkence… Hem de sonu ölümle biten bir işkence…

Kavala’nın ve diğer masum insanların yaşadıkları ve devam eden yargı süreçleri Türkiye’nin ne halde olduğunun yalın bir yansıması. Gerçeklik yok artık, yalanlarla dolu bir hayal aleminde yaşıyor insanlar. Bu rüyadan uyanmak istemeyenler de çok… Muhalefet olduğunu savunanlar bu ortamda siyaset yaptıklarını iddia ediyorlar. Basın ise mesnetsiz ve asılsız bir bilgi kirliliğini insanları uyuşturmak için her gün düzenli olarak pompalıyor, hiç vicdanı acımadan hem de…

Kavala ile yaklaşık 15 yıl önce, Elmadağ’daki Anadolu Kültür ofisinde tanışmıştım. Sivil toplum çalışmaları çerçevesinde yan yana gelmiştik. O dönem ben de aktif olarak Türkiye-Ermenistan bölgesel STK çalışmaları ile ilgileniyordum. Kavala iki halk arasında daha fazla neler yapabileceğini düşünüyordu. Oysa o güne kadar, bir çok çalışmaya yoğun destek vermişti ve vermeye devam ediyordum. Kadın çalışmaları, kültürel ve sanatsal çalışmalar, diyalog çalışmaları, demokrasinin tesisi için workshoplar, azınlıklar hakları, LGBTİ’nin desteklenmesi, çocuk hakları, mültecilerin durumu, ekonomik kalkınma çalışmaları, edebiyat, sözlü tarih ve daha aklıma gelmeyen bir çok alanda yapılan işleri destekliyor, yan yana gelemez denen insanları atnı masa etrafına topluyordu…

Türkiye’nin her yanında, Bursa’dan Kars’a projeler yapılıyordu. O yıllar sadece Osman bey ile değil, onunla birlikte çalışan insanlar ile de çok güzel dostluklar kurdum. Canı gönülden memleketlerinin daha yaşanılır, daha özgür, daha demokratik olması için didinen insanlar ile arkadaş olduk, çalıştık, ortak bir hayali paylaştık…

Osman bey tüm iyi niyeti, adanmışlığı, bilgisi, nezaketi ve ince ruhu ile Türkiye’nin tüm insanları kucaklayabilecek ender geniş yüreğe sahip bir insan. Bir kadının başörtüsü ya da bir çocuğun etnik kökeni onun karşısındaki bireye bakış açısını değiştirecek ölçütler değil. Bu yüzden kimseye yardımını, kimseye ilgisini ve zamanını esirgemedi geçmişte Osman bey… Herkes için didindi. Bugün yine yapacağına da eminim.

Haziran başı Le Monde’da yayınlanan söyleşisinde şöyle diyor Kavala:

“Ayrı bir tuvaleti olan tek kişilik bir odada kalıyorum. Masa ve yatak odanın üçte birini kaplıyor. Zamanımın büyük bir kısmını pencerenin yanında bulunan masamın başında okuyarak, düşünerek biraz da yazarak geçiriyorum… Gündüz komşumla paylaştığım avluya çıkabiliyorum. Günde iki defa birlikte yürüyoruz, yürürken üzerimizden geçen martı gruplarını kaçırmamaya çalışıyoruz. Tabii bulutları da seyrediyoruz. Şu sıra avlumuz kalabalıklaştı, serçeler üst köşelerdeki yuvalarına yerleştiler. Yakında yavrular da görünür. Onların cıvıltılarını dinlemek, erkek ve dişilerin yuvaları etrafındaki hareketlerini izlemek de bir ayrıcalık. Onlar da bize alıştı, avluya çıktığımızda uçma vakti geldiğini fark edip aşağıya süzülmeye başlıyorlar. Bütün bunların sayesinde tabiatla bağımız tamamen kopmamış oluyor…”

Osman Bey’e ne kadar kötülük yapılırsa yapılsın, onun yüreğinin kararmayacağından eminim. Ona ne kadar zulmetseler de, Osman bey karşısındaki canavara dönüşmeyecek…

Ama bu hükümet ve yarattığı düzen, insanlığı, bulutları ve serçeleri seven masum insanları hiç uğruna hapsetmesi ile hep hatırlanacak. Bu düzen tüm zülümleri ile tarihe geçecek.

[Kronos.News] 26.7.2020 [Alin Özinial]

Covid-19’u tespit edebilen mini cihaz geliştirildi

ABD'deki George Washington Üniversitesi’nden bilim insanları, hastalarda Covid-19'u ya da antikor izlerini anında tespit edilmesini sağlayan bir mini aygıt geliştirdi.

MedicalXpress sitesinin yayınladığı habere göre George Washington Üniversitesi'nde görevli bilim insanları, hastalarda Covid-19'u ya da antikor izlerini anlık olarak tespit edilmesini sağlayan bir mini aygıt geliştirdi.

Habere göre araştırmacıların geliştirdiği aygıt, son derece ince iletkenlerden oluşuyor ve üzeri altın tabaka ile kaplı. Aygıt gaz halindeki maddelere tepki verebiliyor ve yaydığı ışığın rengini değiştirebiliyor. Aynı zamanda yapay zeka, detektörün tepkisini analiz ediyor ve hastanın kanında tam olarak hangi maddenin olduğunu belirliyor.

Uygulamada ise işlemin sağlanması için detektörün yüzeyine koronavirüse duyarlı bir reaktif sürülüyor. Virüsün parçacıkları detektöre geldiğinde, aygıttan yayılan ışığın rengi değişiyor. Bu süreç telefonun kamerası ile takip edilebiliyor.

Sputnik’teki habere göre araştırmacılar, imza attıkları buluşun gelecekte Covid-19'lu hastaların verilerinin yer aldığı ve uzmanların bulut depolama yoluyla doldurabilecekleri kapsamlı veri tabanlarının oluşturulmasına imkan sağlayacağından emin.

[Samanyolu Haber] 26.7.2020

Pandemi yardımı adı altında vatandaş AKP üyesi yapıldı!

Van’da pandemi sürecinde 1000 liralık sosyal yardım alan vatandaşlarının çoğunun, istekleri dışında AKP’ye üye yapıldığı ortaya çıktı. Zorla üye yapılan bir vatandaş, “İrademiz dışında üye yapıldık. AKP krizin fırsatçılığını yapıyor” dedi.

İstekleri dışında üye yapılan vatandaşlar, e-devletten ya da AKP’nin gönderdiği  “Ailemize hoş geldiniz” mesajıyla üye yapıldıklarını öğrendi. Sosyal Destek Paketi yardımı alan vatandaşlar, AKP’ye rızaları dışında üye yapılmalarına tepki gösterdi.

Evrensel’de yer alan habere göre, İpekyolu ilçesi Bostaniçi Mahallesinde yaşayan ve inşaat işçisi olan Sinan Keleş, AKP’lilerin mahalleye gelerek ev ev dolaşıp kimlik bilgilerini topladığını söyledi. AKP’lilerin evine geldiğini ve kendisine yardım edeceklerini söyleyerek kimlik bilgilerini talep etiklerini kaydeden Keleş, “Biz de kimlik bilgilerimizi onlarla paylaştık, çünkü yardıma ihtiyacımız vardı. 3 gün sonra telefonuma gelen bir mesajla AKP’ye üye yapıldığımı öğrendim. İrademiz dışında üye yapıldık. Üye olmak istesem gidip kendim üye olurum. Beni zorla üye yapmaya hakları yok. AKP krizin fırsatçılığını yapıyor. İnsanlar işsiz, mağdur ve açlık var. İnsanlarımız da bilmeden onlara kimlik bilgilerini veriyorlar ve bu sonuç ortaya çıkıyor” dedi.

SUÇ DUYURUSUNDA BULUNACAĞIM

Alipaşa Mahallesinde yaşayan Muhteber Bora adlı vatandaş da telefonuna gelen mesajla AKP’ye üye yapıldığını öğrendiğini belirtti. E-devlet uygulamasında AKP üyesi olarak göründüğünü vurgulayan Boğa, “Ben AKP’ye üye olmayı hiç düşünmedim. Bu nedenle kendimi çok kötü hissediyorum. AKP Van’da üye bulamadığı için sistem üzerinden otomatik olarak üye yapıyor. Bundan dolayı da suç duyurusunda bulanacağım” ifadelerini kullandı.

SOSYAL DESTEK SONRASI ÜYE YAPILDI

Eşi Songül Kayhan’ın AKP’ye üye yapıldığını kendisine gelen mesajla öğrenen Niyazi Kayhan da ne eşinin ne kendisinin bugüne kadar AKP’ye gitmediğini söyledi. Nasıl üye yapıldığını bilmediğini belirten Kayhan, “İradem ve beyanım dışında benim AKP’ye üye yapılmam suçtur. Koronavirüs sürecinde insanlara para getirip dağıttılar. O zaman belli ki alınan kimlik bilgileriyle bizi üye yaptılar. Eşimin adına çıkan 1000 TL ücret sonrası AKP’ye üye yapıldı. Bunu kabul etmiyorum ve şikayette bulunacağım” ifadelerini kullandı.

AKP İL BAŞKANI: MÜTHİŞ BİR KATILIM VAR

Usulsüz üyeliklerden kısa süre sonra açıklama yapan AKP İl Başkanı Kayhan Türkmenoğlu’nun “AK Parti Van teşkilatımıza 17 yılda yaptığımız üye sayısının yarısını 1 Temmuz’dan bugüne kadar yaptık. Müthiş bir katılım ve gönül birliği var” sözleri, vatandaşların iddialarını doğruladı.

[Samanyolu Haber] 26.7.2020

TEMA, Kaz Dağları raporunu yayınladı

TEMA Vakfı, Biga Yarımadası ve Ege'nin kuzeyinde yer alan 1 milyon 697 bin hektarlık alanın yüzde 79'unun madencilik ruhsatlı olduğunu açıkladı.

 Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA), Kazdağları madencilik raporunu yayınladı. Raporun resmi kaynaklara dayandırdığı bilgilere göre Kazdağları’nın yüzde 79’unun maden ruhsatlı olduğu ortaya çıktı. Dağlardaki çalışma alanının ormanlarının ise yüzde 80’i madencilik yapılabilecek alan olarak belirlenmiş durumda.

Vakıf, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne (MAPEG) göre dağlarda 1 milyon 294 bin 335 hektarlık toplam ruhsat alanı olduğunu açıkladı. Vakfın raporuna göre alan ihale, arama ve işletme safhalarındaki bin 634 ruhsata bölünmüş durumda. TEMA’nın MAPEG’den elde ettiği verilere göre IV. Grup ruhsatların (altından uranyuma, kömürden nitrata birçok maden türünü kapsayan ruhsatlar) alansal dağılımına göre çalışma alanının yüzde 79’u aktif ve ihale türünde ruhsatlandırıldı.

Vakıf bu ruhsatların yüzde 41’inin aktif ruhsatlardan oluştuğunu, bunların ise yüzde 57’sinin arama, yüzde 43’ünün ise işletme ruhsatı safhasında bulunduğunu açıkladı. Ruhsatların yüzde 38’i ise ihale alanı olarak ruhsatlandırıldı. Hesaplara göre Kazdağları’ndaki tüm çalışma alanının sadece yüzde 21’i herhangi bir IV. Grup maden ruhsat sahası olarak tanımlanmadı. Vakıf, bu tanımlanmayan alanların büyük bir kısmının verisi olmadığını ve potansiyel birer ruhsat alanı olarak değerlendirilebileceğini de belirtti.

[Samanyolu Haber] 26.7.2020

Bilim Kurulu Üyesi’nden bayram uyarıları: Ziyarete gitmeyin, yapay elle dahi tokalaşmayın!

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yeşim Taşova, salgının bulaşma ihtimalinin normalleşme dönemine geçişle birlikte göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Taşova, geçen Ramazan Bayramı’nda olduğu gibi bu bayramda da aile büyüklerine gidilmemesini istedi.

Prof. Dr. Yeşim Taşova yaklaşan Kurban Bayramı için uyarılarda bulundu: “Olur da gidilirse özellikle yaşlı ve risk grubundakiler için 1,5-2 metre mesafede bulunarak, el hijyenine dikkat etmek ve maske kuralına uymak gerekiyor. Toplu halde yenilen yemekler, ziyaretler olmasın. Ziyaret etmeyelim. Telefon var, görüntülü konuşma var, bu seneyi böyle geçirelim. Bunun başka yolu yok. Hele ki toplumda vakalar artarken böyle bir riske kimseyi atmamak gerektiğini düşünüyorum.”

Kurbanlık alımındaki tokalaşarak yapılan pazarlıkla ilgili sosyal medyada gördüğü ‘yapay el’ örneğini veren Taşova, hiçbir şekilde bu durumun kabul edilir olmadığını belirterek şöyle konuştu:

“Kurbanlık alımındaki tokalaşma için sosyal medyada görmüştüm araya yapay bir el koymuşlar. O şekilde anlaşmaya çalışılıyor. O da olmayacak, o da bir ritüel bizim için. Bütün bunlardan vazgeçmeliyiz. Bilindiği gibi sosyal mesafe, maske, temizlik ve havalandırma gibi önlemler çok önemli. Bu dönemi böyle geçireceğiz. Özellikle ikinci dalgayı beklerken daha dikkatli olmak gerekiyor.”

Prof. Dr. Yeşim Taşova, “Belediye ve kurumların ayırdığı, hijyen ortamının sağlandığı alanlarda, daha kontrollü olan kısımlarda bu görevin yerine getirilmesi şart ve koşul. Etlerin dağıtımı da sosyal mesafe korunarak yapılmalı. Kapıya bırakılarak, mesafe korunarak yapılabilir. Maske kullanımına dikkat edilerek dağıtılabilir. Gidip evde oturma, kalabalık bir ortam oluşturup o şekilde dağıtmanın da olmaması lazım” diye konuştu.

[TR724] 26.7.2020

Beyin kanseri Selman cezaevindeki babası için üç gündür ağlıyor: ‘Onu çok özledim’

Babası cezaevinde olan beyin kanseri 6 yaşındaki Selman Çalışkan’ın acıları her geçen gün artıyor. Baba hasreti hastalığı ile birleşen minik Selman için doktorlar, ‘artık yapacak bir şey yok’ diyor.

Anne Emine Çalışkan ise en azında bu süreçte eşinin oğlunun yanında olması için yoğun çaba sarf ediyor. Anne Çalışkan’ın istediği ise 1. derece yakını hasta olan tutukluların cezasının ertelenmesine dair kanunun uygulanması.

Oğlunun 3 gündür babası için ağladığını söyleyen anne Çalışkan Twitter hesabından, “Babam gelsin onu çok özledim diye 3 gündür ağlayan Selmanım ağlarken uyuya kaldı.” diyerek fotoğraf paylaştı.

Haziran 2019’da beyin kanseri teşhis konulan Selman Çalışkan, bir yıldır İzmir Tepecik Hastanesinde tedavi görüyordu. 38 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde kalan baba Rasim Çalışkan, hastalık sürecinde Selman’ı bir kez 5 Ağustos 2019’da görebildi ve yanında sadece 4 saat kalabildi.

[TR724] 26.7.2020

Cumartesi Anneleri için söyledi: ‘Allah’ım bu nasıl bir dünya; bu nasıl bir ayıp’

Şarkıcı ve müzisyen Melek Mosso, söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait olan “Cumartesi Türküsü”nü 800. hafta için seslendirdi.

Cumartesi Anneleri, gözaltında katledilen ve kaybedilen çocuklarının akıbetini sormak ve faillerin cezalandırılması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 800’üncü haftasına girdi.

Sezen Aksu’nun Cumartesi Anneleri’ne atfen bestelediği Cumartesi Türküsü’nü bu kez de şarkıcı Melek Mosso söyledi. Parça, sanatçının bugün Youtube kanalından yayınlandı.

Şarkının sözleri ise şöyle;

Bekleye bekleye geçiyor günler
Gün sağır dilsiz sustu bülbüller
Kemiğim etim kapı önlerinde
Can kayıp can kayıp
Allah’ım bu nasıl bir dünya
Bu nasıl bir ayıp
Ah ben anayım yanmaz canım dışardan
Kora koysalar ümidimi kaybedemezsiniz
Ölsem de ahım tarihi karalar


[TR724] 26.7.2020

Nikah şahitliğini Erdoğan yapmıştı: Taha Ün gözaltına alındı

Nikah şahitliğini AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yaptığı Taha Ün, Gelecek Partisi’nin genel merkez açılışı için gittiği Ankara’da gözaltına alındı.

Taha Ün sosyal medya hesabından “Genel merkez açılışımız için geldiğim Ankara’da kaldığım otelde şu an gözaltına alınıyorum bilginize” mesajını paylaştı. Ün, daha sonra Emniyet’teki işlemlerinden sonra serbest bırakıldı. Ün, kendisinin Salih Tuna mahlaslı Davut Kayacı’nın şikayet ettiğini söyledi. Ün, Tuna ile ilgili, ‘Pelikan Çetesi’nin ruhani lideri’ ifadesini kullanmıştı.

Taha Ün, Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan ve eşi Süheyb Öğüt’ün şikayeti üzerine ifade vermişti. Taha Ün’ün “Pelikan örgütü” şeklindeki sosyal medya paylaşımları suçlama konusu yapılmıştı.

Erdoğan’ın özel kalem müdürü Sema Silkin ile dünya evine giren Taha Ün’ün Beylerbeyi Sarayı’nda, Eski İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın kıydığı nikahına şahit olarak AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da katılmıştı.

Ün, o dönemde sosyal medyada birçok kesime yönelik nefret içeren çok sayıda paylaşım yapmış ancak hakkında soruşturma dahi açılmamıştı.

[TR724] 26.7.2020

Cihat Yaycı’nın ‘soru çaldı’ dediği subaylar cezaevinde 100 tam puan aldı

Merkeze alınınca istifa eden ve ‘fetömetre’ adıyla uyguladığı hukuksuz sistemle binlerce askerin Deniz Kuvvetleri’nden atılmasına sebep olan Tümamiral Cihat Yaycı Habertürk televizyonunda bir programa katıldı.

Burada birçok iddia gündeme getiren Yaycı’ya, DKK ihraç edilen Albay Halis Tunç tek tek cevap verdi. Tunç, Yaycı’nın programdaki soru çaldılar’ iddiasına ise “Soru çaldı denilen subaylar cezaevinde 100 tam puan aldı” diyerek belgeli cevap verdi.

Programda, “Libya Anlaşma metninin İngilizce, Arapça ve Türkçe olarak ben hazırladım” diyen Yaycı’nın iddiası için Tunç, “Kendisi Arapça bilmez. Dz.K.lerinde arapça anlaşma metni hazırlayacak kimse yok. Yalan.” ifadesini kullandı.

‘Yalan söyleyerek Denizci subayları aşağılıyor’

Halis Tunç, Yaycı’nın Türkiye ile Libya arasında MEB (Münhasır Ekonomik Bölge) ilanın kendi sayesinde oldu iddiasına da şöyle cevap verdi:

“Libya’nın Mayıs 2009’da MEB ilan ettiği doğrudur. Ama bunun Türk Dz. Kuvvetlerinin Libya ile ortak MEB imzalanma projesinin başlangıcıyla alakası yok. Cihat Yaycı o yıl Deniz Kuvvetlerine tayin olarak konuya müdahil olmuştur.”

“Güney Kıbrıs 2003 yılında Mısır ile MEB anlaşması imzalamasıyla birlikte Deniz Kuvvetlerinde Dz.K.K. Özden Örnek’in emriyle yoğun çalışmalar başlamıştır.”

Ben Kadir Sağdıç döneminde 2005-2007’de Akademi’de okurken, bu konuda kurmay subay adayları eğitilmiştir. 2007-2009 arasında bizzat Libya ile anlaşma konusunda yapılan çalışmaya kısa süreli dahil olmuş biriyim. Yalan söyleyerek diğer Denizci subayları aşağılıyor.”

Tunç, Cihat Yaycı’nın ‘Bu anlaşmanın alt yapısı, hesaplaması, haritası herşeyi benimdir. Onda şüphe yok” açıklamasına ise şu cevapları verdi:

‘Kurmay Başkanlığı makamını babanın malı gördüğün belli’
“Değil ama diyelim ki sen bir fikir ortaya koydun. Kardeşim belirlenecek prensibe göre detaylı çizimi yapan Deniz Kuvvetleri Seyir Hidrografi ve Oşinografi Daire Başkanlığı (SHOD)’dır. SHOD ayrıca ürettiği detaylı seyir haritaları üzerinde uzman personel ve sistemlerle detaylı koordinatları haritaya işler.

“Sen ne hakla devlet malını şahsında bulunduruyorsun. Hem sen kimsin ki, bireysel olarak Dışişlerine Deniz Kuvvetlerinin malını şahsi malınmış gibi veriyorsun?Dışişleri seni neden muhatap alsın?”

“Kurmay Başkanlığı makamını babanın malı gördüğün belli. Deniz Kuvvetlerinin kurumsal çalışmalarını malın bellemişsin. Derhal Devletin arşivinde olması gereken bilgi, belge ve çalışmaları Deniz Kuvvetlerine teslim et!”

Yaycı’ya böyle cevap verdi: Soru çaldı denilen subaylar cezaevinde 100 tam puan aldı
Yaycı programda ayrıca “Sınavları çaldım, diyor. Nasıl çalındı? Nasıl tespit edilecek bu? Hepimiz şunu düşünürdük, ya adam iki kelime İngilizce konuşamaz ama notu 95-100. Ya ben Marmara Üniversitesi İngilizce’de İnsan Kaynakları’nda dört sene master yaptım, üç sene Amerika’da okudum, sınavdan ben bunlar gibi alamıyorum. Benim arkadaşlarım da alamıyor. Konuşurken konuşamıyor, yazarken yazamıyorlar. Soruyorsun, bilmem ne dersanesine gittim de oradan aldım.” iddiaları karşısında ise Tunç, cezaevinde YDS sınavından yüksek puan alan subayları örnek gösterdi.

Tunç, “Sizce Türkiye’de YDS sınavından tam not 100 alan kaç kişi var? YDS Dersi verenler dahi alamıyor. 2012 yılında KPDS’den 97,5; 2014 yılında YDS’den ise 93 aldığı için soruları çaldı diye lanse edilen subaylardan bir örnek vereyim. 2019 yılı YDS’den tam puan 100 aldı.”

[TR724] 26.7.2020

Şikayetler Karşısında 'Zamanında Önlem!' [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

İslam’da idarecilik, en zor ve ağır görevlerdendir. İdarecilik, yetkili olmakla birlikte aynı zamanda sorumluluk gerektiren bir iştir. Her bir işte olduğu gibi idarecilikte de liyakat esastır. Nitekim Allah Resûlü’nün (s.a.s.), emirlik talebinde bulunan amcası Abbas’a; “Bu vazife istenilmez verilir” ifadesi de bu hakikati vurgulamaktadır. Bundan dolayıdır ki, genellikle sahabiler de idarecilik gibi bir sorumluluğu üstlenmekten kaçınmışlardır.

Yönetici olmak, menfaat elde etme makamı değildir. Yönetici olmak, başkalarına tepeden emretme yeri değildir. Yönetici olmak, la yüs’el olup (sorgulanamaz, sorulamaz) ve kimseye hesap vermez yeri de değildir. Yönetici olmak, sorumlu olduğu yetki alanından hesaba çekilmek demektir.

Allah Teâla (c.c.), peygamberlerine dahi vazifelerini yapıp yapmadığı hususunda hesap soracağını bildirmektedir. Bundandır ki, Allah Resûlü (s.a.s.) peygamber olma sorumluluğunu tüm ağırlığıyla omuzlarında hissetmiş ve bundan dolayı da uykuları kaçarcasına rahatsızlık duymuştur. Bunun dışa yansıması olarak da sorumluluk karşısında hüzünlenmiş, ağlamış, dağlara, ovalara çıkmış ve sonunda Kur’ân’ın iki ayrı yerindeki şu benzer hitaplarla teskin edilmiştir:

“Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların hepsinin iman etmesi derdine düşeceksin ve nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!” (Kehf Sûresi 6).

Sorumluluk şuurunun verdiği ağır yük karşısında, özellikle Hz. Ebubekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) gibi Resûlullah’a (s.a.s.) çok yakın büyüklerin, hem yaşadıkları ve hem de tarihe mal olmuş pekçok sözleri vardır. 

Bu yazıda kısaca Hz. Ömer’in (r.a.) sorumluluk gereği atamalarda dikkat ettiği bir iki hususu hatırlatmak istiyorum. Hz. Ömer’in (r.a.) en önemli yönlerinden birisi, şüphesiz ki dönemindeki valilerle ilgili uygulamalarıdır. Vali, o dönemde bulunduğu coğrafyanın her şeyinden sorumlu bir devlet başkanı demekti. O, valilerle ilgili olarak sadece en güvenilir ve makam peşinde koşmayacak olanları seçmekle yetinmez, aynı zamanda ciddi bir denetim mekanizması kurar, atadığı valileri yakından sıkı takipte tutar, özellikle de gelir-gider düzeylerini izler, halkın görüşlerine baş vurur, şikayetleri dinler ve titizlikle onları araştırırdı. En küçük bir tereddüt ve şikâyet karşısında, hemen devreye “hakkın hatırı âlidir” prensibini koyar ve varsa şayet herhangi menfi bir durum, vakit geçirmeden de onu azlederdi.

Bu ölçülerden birisi, atadığı kimselerin, atandığı yerlerde, hem kendilerinin hem de aile ve çocuklarının, toplumla olan ilişkisiydi. Atanan insanlar, asla kendilerini diğer insanlardan üstün ya da farklı göremez, kurallara en fazla onların riayet etmesi beklenirdi. İdareci olmak, hiçbir zaman atanan kişi, ailesi ve akrabalarına bir ayrıcalık kazandırmazdı, kazandırmamalıydı. Şayet yetkiyi aşan, kötüye kullanan, kendisine ayrıcalık yapan birisine denk gelir, haber alır veya konuyla ilgili kendisine herhangi bir şikâyet ulaşırsa, onun kimliğine bakmaz ve hemen onu istikamete ve doğru yola davet ederdi. Zira Hz. Ömer (r.a.), atadığı insanların yaptıkları bütün işlerden kendisinin de dolaylı olarak sorumlu olacağını hiç mi hiç aklından çıkarmazdı.

Nitekim Allah Resûlü’nün (s.a.s.): “Kıyamet günü insanlar arasında, Allah'ın en sevmediği ve meclis bakımından en uzağında bulunan kimse, zalim idarecidir.” (Tirmizî, Ahkam 4) sözü, konuyla ilgili hatırlatmalardan sadece birisiydi.

“Biz işlerimize, ne onu talep edeni, ne de ona hırs göstereni tayin ederiz.” (Buhârî, Ahkam 7; Müslim, İmâret 14, 15) sözü de, göreve getirilenlerin psikolojilerini mutlaka dikkate alma adına önemli bir prensibe dikkat çekiyordu.

Yine Allah Resûlü (s.a.s.)  kendini hırslarına kaptırmış bir idareciyi, aç kurtlara benzetmiş ve şu uyarıda bulunmuştur: “Mala ve makama düşkün bir adamın dinine verdiği zarar, bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarardan daha büyüktür.” (Tirmizî, Zühd 43).

Hz. Ömer’in (r.a.), Mısır vâlisi olarak atadığı Amr b. As’ın oğlu, katıldığı bir at yarışında, müsabakayı Hıristiyan Kıpti/Mısırlılardan bir çocuk kazanmıştı. Bu duruma kızan As’ın oğlu: “Sen nasıl bir valinin oğlunu geçersin!” deyip, ona bir tokat vurmuştu. Mısırlı çocuk bu duruma üzülüp, babasına şikâyet etmişti. Babası, valiye giderek Amr’ın oğlundan şikâyetçi oldu. Ancak Amr b. As, nedense işi biraz ağırdan aldı. Fakat çocuğun babası işin peşini bırakmayarak durumu Hz. Ömer’e (r.a.) anlattı. Hz. Ömer, kendisinden haber beklemesini söyleyerek vali Amr b. As ve oğlunu derhal Medine’ye çağırttı.

Hem şikâyette bulunan kişi, hem de Amr b. As ve oğlu, halifenin huzurunda bir araya getirildiler. Şikâyetler yeniden huzurda dinlendi ve kesinleştirilmiş oldu. Sonunda Hz. Ömer (r.a.) yüzüne vurulan gence: “Hadi, şimdi sen de valinin oğluna, sana tokat attığı gibi tokatla!” dedi. Arkasından valinin başındaki sarığı da açtırıp: “Oğlu, babasının makamından güç alarak bunu yaptı. Ona da vur” dedi.

Bu söz karşısında duraksayan genç: “Hayır, ben bana vurana vurdum. Bu benim için yeterlidir” diyerek bundan imtina etti. Ve sonra da Hz. Ömer (r.a.), Amr b. As’a dönerek, şu tarihi ve her dönemdeki idareciye küpe olacak sözü söyledi: “Annelerinin hür olarak doğurduğu insanları, sizler ne zaman köleleştirdiniz?”

Hz. Ömer’in (r.a.) şiddetle karşı çıktığı konulardan birisi de, akrabaların yönetici ya da idarecinin isim ve itibarını kullanarak, devlet imkânlarından faydalanmaları, onun üzerinden iş elde etmeleri ve kazançlar sağlamalarıydı. Bir defasında Hz. Ömer’in iki oğlu, Irak’taki bir savaşa katılmışlardı. Savaştan sonra da Basra Valisi onlara ticaret yapma ayrıcalığı sağlamıştı. Bu durumdan haberdar olan Hz. Ömer (r.a.), hemen çocuklarını çağırarak durum tespitinde bulundu. Valinin bu imkânları, diğer kimselere de sağlayıp sağlamadığını sordu. Bu imkânların, sadece Hz. Ömer’in (r.a.) çocuklarına sağlandığını öğrenince de çocuklarına, yine şu unutulmaz tavsiyeyi yaptı:

“Demek bunu size halifenin çocukları ve akrabaları olduğunuz için yaptılar! Bu işten kazandığınız bütün geliri, devlet hazinesine iade edin!”

Yukarıdaki her iki uygulamada da, kıyamete kadar gelecek devlet adamları ve yöneticiler için alınması gereken hayati dersler vardır. Başta da belirtildiği gibi, idarecilik, yöneticilik, imâmet gibi görevler, ayrıcalıklı bir makam değildir. İnsanların bu konumları, hiçbir zaman ne idareciye, ne de onun evlat ve akrabalarına, bir üstünlük ve ayrıcalık vermez. Aksine onların, diğer insanlardan daha fazla dikkat etmelerini gerektirir. Zira onlar, toplumdaki insanların gözlerinin sürekli üzerinde olduğu ve bir kurumu temsil eden kimselerdir.

Hem devlet, hem sivil toplum ve hem de gönüllü kurum ya da kuruluşlar için, Hz. Ömer’in (r.a.), idareciler, atananlar ve onların yakınlarıyla ilgili yaptığı bu uygulama, kurumların ve temsil edilen dâvaların, uzun ömürlü ayakta sağlam kalabilmesi adına vaz geçilmez ölçülerdendir. Hatta sivil yapı ve gönüllü kuruluşlarda, bu hassasiyet daha da önem kazanmaktadır. Zira devlette resmi kurallar geçerli iken, sivil ve gönüllü kurumlarda, gönüllülük esastır. Gönüllülükte de, önde görünenler, onların uygulama ve davranışları, büyük ve hayati bir öneme sahiptir. 

Devletin içinde, bu prensipler görmezden gelindiğinde, devlet alt-üst olacağı gibi, gönüllü kurum ve kuruluşlarda ortaya çıktığında ise, o hareketler lekelenir, güveni kaybeder ve zamanla tarihin unutulan sayfaları arasına çabuk geçerler.

Ondandır ki, atanan insanlar, kesinlikle kendi başlarına buyruk olarak bırakılmamalı, haklarındaki şikâyet ya da söylentiler titizlikle takibe alınmalı ve gereken ne ise yerine getirilmelidir.

Bunun temini adına da çok sıkı bir denetim mekanizması kurulmalı, şikâyetler vakit geçirilmeden dinlenmeli, bu görev fertlere değil de şuraya havale edilmeli, yönetimde şeffafiyet sağlanmalı, bu ilkelere uymayan ve yanlış yapanlar da, yakınlık, arkadaşlık, yoldaşlık vs. demeden görevden el çektirilmelidir.

Bu insanların şahısları adına, atandıkları makamları kullanmasına asla müsaade edilmemelidir. Hatta ticaret, kazanç, elde edilecek birtakım imkânlar karşısında, bunların hem kendileri, hem de yakın çevreleri, diğer insanlara nispetle daha müstağni ve dikkatli davranmalı ve yaptıkları bir hatanın, kendilerine zararı olacağı gibi, ondan fazla olarak da, temsil ettikleri fikir ve hareketlere geleceğini unutmamalıdırlar.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] [Samanyolu Haber] 24.7.2020