ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Kronos’a Patriot açıklaması [Sıtkı Özcan]

ABD Dışişleri Bakanlığı, Türk ordusunun kendini savunma hakkı bulunduğunu söyledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin, güney sınırına konuşlandırmasını istediği Patriotlarla ilgili bir açıklama yaptı.

Kronos’a konuşan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, “Türk ordusunun da aynı bizim gibi kendini savunma hakkı var. Bu zor durumda Türkiye’yi güçlü bir şekilde destekliyoruz ve hem biz hem de uluslararası kamuoyu Türkiye’ye nasıl destek verebilir bunu görüşüyoruz.” dedi.

Görüşmeler hakkında detaylı bilgi veremeyeceğini söyleyen Bakanlık Sözcüsü, “Türkiye ve ABD hem iki stratejik ortak hem de müttefik. Suriye rejimi ve Rusya’nın saldırılarıyla milyonlarca insanın yerinden olduğu, Türk arkerlerinin hayatını kaybettiği İdlib’deki durum hakkında devam eden yakın bir diyaloğumuz var.” diye konuştu.

Perşembe günü Bloomberg tarafından yayınlanan haberde Rusya destekli Suriye ordusundan gelmesi muhtemel saldırılara karşı Türkiye’nin ABD’den güney sınırına iki Patriot füzesi yerleştirmesini istediğini iddia edilmişti.

[Sıtkı Özcan] 21.2.2020 [Kronos.News]

Hamile tutuklu Elif Tuğral bu sabah doğum yaptı: Oğlumu kucağıma aldım… [Sevinç Özarslan]

Hamileliğinin son dört ayını cezaevinde geçiren Elif Tuğral, bu sabah oğlu Vehbi Enes’i dünyaya getirdi. Tuğral doğuma başında 8-10 asker ve gardiyanla girdi.

BOLD ÖZEL- 5 aylık hamileyken tutuklanıp İzmir Şakran Cezaevine gönderilen Elif Tuğral bu sabah 10.30’da İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesinde doğum yaptı. Bir erkek çocuk dünyaya getiren Tuğral’ın ve bebeğinin sağlık durumu henüz bilinmiyor. Başında yaklaşık 8-10 askerle asker ve gardiyan ile doğuma giren Tuğral’a annesinin refakat edebilmesi için savcılığa izin başvurusu yapıldı.

Oğlunu kucağına alan baba Nuri Tuğral, “Oğlumu kucağıma aldım. Sağlıklı görünüyordu. Eşimi henüz göremedim. Tahliyesi konusunda yetkililerin gerekli hassasiyeti göstereceğine inanıyorum” dedi.

Ev hanımı Tuğral’ın Hilmi adından bir erkek çocuğu daha bulunuyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında 10 Ekim 2019’da tutuklanan Elif Tuğral, İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesince 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Halen Şakran Cezaevinde tutuklu bulunan Tuğral’ın dosyası İstinaf’ta bulunuyor.

[Sevinç Özarslan] 21.2.2020 [BoldMedya]

Ümit Horzum mahkemede konuştu: Kaçırıldım, işkence gördüm [Cevheri Güven]

Siyah Transporter’la kaçırılan Ümit Horzum, tanık olarak çıkartıldığı mahkemede yapılan işkenceleri anlattı, ‘100 kişinin ismini imzalattılar’ dedi ve ifadeleri reddetti.

BOLD ÖZEL- Ümit Horzum, Ankara’da siyah Transporter araçla Gülen Cemaati üyesi olduğu iddia edilerek 6 Aralık 2017’de kaçırıldı. Horzum’a benzer biçimde 30’dan fazla kişi Gülen Cemaati üyesi olduğu için kaçırılmıştı. Bu kişilerden aylarca haber alınamadı. Bazıları ise halen kayıp.

Horzum kaçırıldıktan 132 gün sonra Ankara Emniyetinde ortaya çıktı. Horzum’un imzaladığı ifade tutanakları nedeniyle çok sayıda kişi Gülen Cemaati üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklandı. Bunlar arasında kamu çalışanları da vardı.

Horzum geçtiğimiz günlerde Ankara’da bir duruşmaya çıktı. Duruşmada yargılanan kişi, Horzum’un verdiği ifadeler nedeniyle Gülen Cemaati üyesi olmakla suçlanıyordu. Bu Türkiye’de terör örgütü üyesi olmak anlamına geliyor.

Savcılık tarafından “tanık” sıfatıyla çağrılan Horzum, imzaladığı ifadeleri reddetti ve kaçırılıp işkence gördüğünü ilk kez anlattı.

Horzum’un kaçırıldığı 132 gün boyunca yaşadıkları özet biçiminde de olsa Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesinin duruşma tutanaklarına yansıdı.

Tutanaklara yansıyan o bölüm şöyle:

“Ben huzurda bulunan sanığı tanımam, 06/12/2017 tarihinde arabamla seyir halindeyken Etlik’te bir araç önümü kesti, araçtan inen birkaç kişi beni arabaya bindirip götürdüler, kafama çuval geçirip götürdüler, 16/04/2018 tarihinde bu şahıslar tarafından Ankara Emniyet Müdürlüğündeki personele teslim edildim, daha öncesinde işkence gördüm. Emniyette de psikolojik işkence bana yapıldığı için söylemediğim şeyler söylenmişim gibi yazıldı ve teşhis etmediğim halde teşhis tutanağı bana imzalatıldı, ayrıca Emniyete beni getirmeden önce kaçırıldığım kişiler tarafından ne ifade vermem hususunda bana tehdit ile yönlendirme yapıldı. Ayrıca şunu söylemek isterim, bu ifade benimle birlikte hazır bir şekilde emniyete teslim edildi.”

100 KİŞİLİK LİSTE

Horzum devamında, kendisine imzalatılan hazır ifade tutanağında kaç kişinin isminin bulunduğunu tam olarak bilmemekle birlikte 100 kişi olabileceğini de söyledi.

KAÇIRILANLARDAN ÇOK AZI KONUŞABİLDİ

Siyah Transporter’la kaçırılanlardan çok azı konuşma fırsatı bulabildi. Kaçırılanlardan uzun süre haber alınamıyor, ardından aylar sonra Emniyet’e teslim ediliyorlar. Sonrasında ise çoğu tutuklanıyor.

Tutuklananlar hücrelerde tek başlarına tutuluyor ve aileleri ya da avukatlarıyla yalnız görüşmelerine izin verilmiyor. Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi, 2019 yılı Şubat ayında kaçırılan 6 kişiyle ilgili bir rapor yayınladı.

13 Şubat 2020’de yayınlanan ve Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusuyla iletilen raporda; avukat ve aile görüşmelerinde sürekli olarak polis ya da gardiyan bulundurulduğu, bu durumun kurbanların yaşadıklarını anlatmalarına engel olduğu belirtildi.

Raporda ayrıca,  kaçırılan kişilerin özgürce kendi avukatlarını tutamadıkları, kendilerine belli avukatları seçmeleri yönünde baskı yapıldığı belirtildi.

KONUŞABİLENLERİN ANLATTIKLARI AYNI

Ayten Öztürk, Zabit Kişi ve Gökhan Türkmen yaşadıklarını anlatabilen kurbanlardan üçü.

13 Mart 2018’de kaçırılıp işkence merkezine getirilen Ayten Öztürk bunlardan biri. Öztürk’ün, İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 6 aylık işkence süresiyle ilgili anlattıklarının bir kısmı şöyle:

“İşkence odasına gözlerim bağlı götürülüyordum. Önce üstümü soyuyor, sonra da askıya alır pozisyonda ellerimi duvardaki demir halkalara kelepçeliyorlardı. Çıplak bedenimin hemen her yerine elektrik cihazı ile bastırıp bir süre tutuyorlardı. Bunu yaptıklarında tüm bedenim titreyerek sarsılıyor, son sesimle çığlıklar atıyordum. Bayıltıncaya kadar bunu tekrar tekrar yapıyorlardı. Elektrik cihazıyla bedenime bastırdıkları her yerde iki tane yarık gibi noktalar oluşuyordu. Aralarında 2 cm. olan izler. Tutuklanıp hapishaneye geldiğimde arkadaşlarım vücudumdaki yara bere izini saydı. 898 yara-bere vardı. Bayılacak hale geldiğimde beni banyo-tuvaletin olduğu yere götürülüp tazyikli suyla işkenceye devam ediyorlardı. Saatlerce suyla boğma işkencesi yaptıkları oluyordu. Günün geri kalan vakitlerinde de hücreye ya da tabut biçimindeki bir bölmede saatlerce ayakta tutuyorlardı. Tabut denilen yerde hareket etmek imkansızdı. Hücrede ise her fırsatta kapıyı açıp kaba dayak, tehdit ve küfürler oluyordu.”

Kurbanlardan bir diğeri ise Zabit Kişi’ydi. 30 Ekim 2017’de kaçırılan Zabit Kişi’nin duruşmada anlattıkları da benzer biçimde ürkütücüydü:

“Ölmek için can atıyordum. Canına kıyan insanları artık yadırgamıyordum, 3 metrekarelik güneş ışığının girmediği mezar gibi yerde, 108 gün sistematik bir şekilde fiziki ve psikolojik işkence gördüm. İşkenceyle yetinmeyip yurt dışında yaşayan eşim ve çocuklarımla ilgili, birilerine para vererek zarar verdirme, ortalık malı yapma ve kaçırarak bana yaşattıklarını onlara da yaşatma tehdidinde bulundular. İşkence yapmadıkları zamanlarda konteynerın diğer hücrelerinde işkence gören, sakat olan insanların sesini duyuyordum. Bu süre zarfında 105 kilodan 75 kiloya düştüm.”

Gökhan Türkmen ise yaşadıklarını anlatabilen son kurbandı. 7 Şubat 2019’da kaçırılan Gökhan Türkmen, işkence merkezinde 9 ay geçirdikten sonra Emniyet’e teslim edilmişti. Türkmen, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk kez hakim karşısına çıktığında, kaçırıldığını ve yaşadığı işkenceleri anlatıp salonda bulunan Ayşegül Yılmaz isimli avukata dönerek, “Bu avukatı azlediyorum, bu avukatı ben bulmadım.” demişti.

Böylece ilk kez kaçırılan kişilere devlet yetkililerinin zorla ve belirli avukatlar ayarladıkları kesinleşmiş oldu. Ayarlanan avukatların Ankara’daki Milliyetçi Avukatlar Grubu üyesi olmaları da dikkat çekici bir nokta.

[Cevheri Güven] 21.2.2020 [BoldMedya]

18 Şubat’ta gözaltına alınanlara işkence yapılıyor

18 Şubat’ta 728 kişi hakkında gözaltı kararı çıkartılmıştı. Gözaltına alınanlara Ankara’da işkence yapıldığı bilgileri geliyor. Gözaltındaki KHK’lı öğretmen iddiayı doğruladı.

BOLD- 18 Şubat 2020’de gözaltına alınan KHK’lı öğretmen Mustafa Zeybek’e Ankara Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Müdürlüğünde (KOM) işkence yapıldı.

KHK’lı öğretmen Mustafa Zeybek’in oğlu, 4 gün gözaltında kalan babasına Ankara KOM’da psikolojik ve fiziki işkence yapıldığını söyledi.

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Zeybek’in avukatı emniyete gitmiş, ‘bizde yok’ denmiş, fakat 4 gün sonra gözaltında olduğu ortaya çıkmış. Ciddi psikolojik ve fiziki şiddet gördüklerini ve doktora söylememeleri için tehdit edildiğini’ belirtmiş oğluna. İfadeye avukatı alınmamış.” dedi.

71 KİŞİDEN 25’İ MAHKEMEYE ÇIKARTILDI

18 Şubat’ta Ankara merkezli operasyonlar başlamış ve bir günde 728 kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınanlara özellikle Ankara Emniyeti’nde işkence yapıldığı iddia ediliyor. Gergerlioğlu, “Adalet Bakanlığı eski personeline işkence yapıldığı iddiaları var. 71 kişiden ancak 25’i mahkemeye çıkartılmış!” ifadelerini kullandı.

[BoldMedya] 21.2.2020

Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir! [Rehberlik Köşesi] [Z.Hicran Yıldırım]

‘Bizim yolumuz Halîliyye yolu, Hz. İbrahim'in, hasbîlerin; yani maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlığa âmâde olanların yoludur. Bu sebeple bu yola baş koyanlar tek başlarına kalsalar bile yılmadan, darılmadan, dayanmasını bilmeli ve hep kapıyı dövmeye devam etmelidirler.’


Hz. İbrahim (as)

Hz. Nuh’un (as) evlatları Fırat nehrinin yakınına Babil şehrini kurmuş, burada bir medeniyet meydana getirmişlerdi. Bir kısmı da Musul şehrinin yakınında Ninova şehrini inşa etmişlerdi.

Babilliler (Keldânî kavmi), zamanla Allah'a inanmayı bırakıp putlara ve yıldızlara tapmaya başladılar. "Sâbiîlik" adı verilen bu inançta putlar ve yıldızlar, ruhlarının sembolü olarak kabul ediliyordu. Yıldızlara, aya, güneşe ve bunlar adına yapılmış putlara tapmak için Babil'de puthaneler yapılmıştı. Hatta bu inançlarıyla ilgili devlet yönetiminde puthane bakanı bile bulunuyordu.

Tarihçilerin kaydettiğine göre kâhin ve müneccimlerin o sene bölgede doğacak İbrahim adlı bir çocuğun halkın dinini değiştireceğini, Nemrud'un saltanatına son vereceğini söylemeleri, diğer bir rivayete göre ise Nemrûd'un bizzat böyle bir rüya görüp bunu yorumlatması üzerine Nemrud hamile kadınları bir yere toplamış ve doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini, ayrıca erkeklerin eşlerinden uzaklaştırılmasını emretmişti.

Bunun üzerine Hz. İbrahim (as)’ın babası Âzer, İbrahim'e hamile kalan hanımını Kufe ile Basra arasındaki Ur şehrine veya Verkâ denilen yere götürüp bir mağaraya saklamış, Hz. İbrahim (as) bu mağarada doğmuştu. (Taberî, I, 234-235) Daha sonra kimsenin dikkatini çekmeyecek şekilde belli bir yaşa gelinceye kadar hep gizli olarak büyütülmüştü.

Hz. İbrahim (as), babasına etrafında gördüğü şeylerin ne olduğunu ve bunların bir yaratıcısının bulunup bulunmadığını sormuş, onların bir rabbi olması gerektiğini düşünmüş; yıldızları, ayı ve güneşi görünce her biri için, "Rabbim budur" demiş; fakat gördükleri kısa süre sonra sönüp gidince: "Ben böyle sönüp batanları sevmem" diyerek bunların hiçbirinin ilâh olamayacağını ifade etmişti.

‘Biz Mûsâ'dan önce de İbrâhim'e hidâyet ve akl-ı selim verdik. Biz onun halini pek iyi biliyorduk.’ (Enbiya 21/51) mealindeki ayetin de işaret ettiği gibi İbrahim (as) peygamberlik öncesinde de doğru yolda idi. İbrahim Aleyhisselamın, yıldız, ay ve güneş için "Rabbim" demesi, kendisi onlara inandığı için değil, diğerlerinin anlayışına uygun olarak konuşmak ve akıllarını başlarına getirmelerini sağlamak içindi.

Kur’an-ı Kerim bu hadiseyi şöyle anlatır:
‘Bir zaman İbrahim, atası Azer'e: "Ne! Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de halkını da besbelli bir sapıklık içinde görüyorum!" demişti.
Biz İbrahim'e (şirkin çirkinliğini gösterdiğimiz gibi) imanında yakine, kesinliğe ulaşması için göklerin ve yerin muhteşem hükümranlığını da öylece gösteriyorduk.
Gece bastırınca İbrahim bir yıldız gördü, "(İddianıza göre) Rabbim budur!" dedi. Yıldız sönünce de "Ben öyle sönüp batanları Tanrı diye sevmem!" dedi.
Sonra ayı, dolunay halinde doğmuş vaziyette görünce "(İddianıza göre) Rabbim budur!" dedi. Sonra o da batınca: "Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, mutlaka sapmışlardan olurdum!" dedi.
Daha sonra güneşi doğarken görünce (iddianıza göre) "Rabbim, herhâlde budur, bu hepsinden daha büyük!" Batıp kaybolunca da: "Ey halkım, ben sizin Allah'a şerik koştuğunuz şeylerden berîyim." "Ben batıl dinlerden uzaklaşarak, yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Rabbülâlemin'e yönelttim, ben asla sizin gibi müşrik değilim!" dedi.
Halkı kendisi ile tartışmaya girişti: O dedi ki: "Allah, bana doğru yolu göstermişken, siz hâlâ benimle O'nun hakkında tartışıyor musunuz? Sizin O'na ortak saydığınız şeylerden ben hiçbir zaman korkmam. Rabbim ne dilerse o olur. Rabbimin ilmi her şeyi kapsar. Hâlâ kendinize gelip ders almayacak mısınız?"

"Hem siz, Allah'ın size tanrı oldukları hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak saymaktan korkmuyorsunuz da nasıl ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız söyleyin, bu iki taraftan hangisi korkudan emin olmakta haklıdır?"
İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.
İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim'e verdiğimiz delillerdi. Dilediğimiz kimselerin derecelerini kat kat yükseltiriz. Muhakkak ki senin Rabbin tam hüküm ve hikmet sahibidir ve O her şeyi hakkıyla bilir.’ (Enam Suresi, 74-83)

Ve bir gün ‘Rabbi ona: "Kendini canı gönülden Hakka teslim et!" deyince o derhal: "Âlemlerin Rabbine teslim oldum." demişti.’ (Bakara 2/131)

Bundan sonra, Yüce Allah, şeytanın peşine düşerek kendilerine zulmeden Babil halkına (Keldânî kavmine) rahmetinin gereği Hz. İbrahim (as)'ı peygamber olarak gönderdi.

Hz. İbrahim’in yolu “Hanif” olarak isimlendirilmiştir. Hanif ise şirkin en küçüğünden bile fersah fersah uzak durma demektir. Haniflikten anlaşılan ilk mana, insanın Allah’ın dışında hiçbir ilaha tapmaması, hiçbir varlığı Allah yerine koymaması ve bütün putlardan uzak durmasıdır. Bir ileri derecesi, insanın duygu ve düşüncelerini şirk ihtiva eden her şeyden uzak tutması ve bütünüyle tevhide yönelmesidir.

Bu işin daha ileri bir derecesi ise insanın, Hanif olma duygusunu bütün tabiatına mâl etmesi, onu tabiatının sesi soluğu hâline getirmesidir. Buna muvaffak olan, şirk sayılabilecek en küçük şeyler karşısında bile fıtrî olarak tepki vermeye başlar. Mesela birisi onun yanında, yapılan güzel amelleri sahiplenmeye kalkacak olsa o, bunu, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına ortak çıkma olarak görür. Aynı şekilde, yapılan hayırlı işleri başkalarına duyurmaya ve göstermeye çalışma da onun nazarında şirktir; alkış ve takdir peşinde koşmak şirktir; salih amel adına yapılan güzel işlerin karşılığını dünyada beklemek şirktir. Hakikî bir mü’mine düşen, bütün bu şirklerden uzak durmaya çalışmaktır. ***

İbrahim (as) Babil halkına uzun süre dini, dünyayı, ahireti, hayatı, ölümü ve yeniden dirilişi anlattı. Babasına ise ayrıca ayrıntılı ve saygı çerçevesinde izah etti.

‘Babacığım! İşitemeyen, göremeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım! Bana, sana verilmeyen bir ilim verildi. Bana tâbî ol; seni sırat-ı müstakîme ulaştırayım. Babacığım, şeytana tapma! Çünkü şeytan, Rahmân’a isyân etmiştir. Ey babacığım! Doğrusu ben sana Rahmân’dan bir azap dokunup da şeytana dost olmandan korkuyorum!’ (Meryem, 42-45)

Âzer ise kızarak:

‘Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, and olsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl; git!’ dedi.’ (Meryem, 46)

Fakat İbrahim Aleyhisselâm, Âzer’e yine yumuşak bir üslupla mukabele etti:
"Sana selâm olsun! Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı lütufkârdır." (Meryem, 19/47)

İbrahim Aleyhisselâm, bu sözü üzerine babasının affı için duâ etti. Ancak duâsı kabûl edilmedi. Çünkü babası Allâh düşmanıydı. Kur’ân-ı Kerîm bu husûsu şöyle bildirir:

“Cehennem ehli oldukları açıkça belli olduktan sonra, akrabâ dahî olsalar, (Allâh’a) ortak koşanlar için af dilemek, ne peygambere yaraşır, ne de mü’minlere! İbrâhîm’in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Onun Allâh düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan (hemen) uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi. (Tevbe, 113-114)

İbrahim Aleyhisselâm, Babil halkının kendisine inanmadığını görünce Nemrud'a gitti. Nemrud, sahip olduğu servet ve saltanatıyla kendini ilâh sanmaktaydı.

İbrahim (as), Nemrud'a Allah inancından bahsetti. Fakat o reddetti. İbrahim (as) ile Rabbi hakkında münakaşaya girişti. İbrahim (as) Allah Teâlâ'nın hem dirilttiğini hem de öldürdüğünü söyleyince Nemrud, kendisinin de bunu yapmağa gücü yettiğini ifade etti. Bunu ispat için de iki adam getirtti ve birini öldürüp, diğerini serbest bıraktı. Böylece öldürmeğe ve diriltmeğe kadir olduğunu göstermişti. Bu defa İbrahim (as):
‘Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene!’ deyince Nemrud şaşırıp kalmıştı.

‘Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrâhim ile tartışan kişinin haline bir baksana! İbrâhim ona: "Benim Rabbim hayatı veren ve hayatı alandır." deyince O: "Ben de yaşatır ve öldürürüm." dedi. Bunun üzerine İbrâhim: "İşte Allah güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen de batıdan doğdur bakalım!" der demez kâfir donakaldı. Zaten Allah zalimleri hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz.’ (Bakara, 2/258)
Allah inancını kabule yanaşmayan Babil halkı, bir gün adetleri üzere puthaneye yemek getirmiş, putlarının önüne koymuş, daha sonra da eğlenme yerlerine gidiyordu ki İbrahim (as) ‘O vakit babasına ve halkına: "Nedir bu karşısında durup taptığınız heykeller?" dedi. "Biz, dediler, atalarımızı bunlara tapar bulduk, biz de onların yaptıklarını yapıyoruz."
‘Yemin ederim ki’ dedi, ‘siz de atalarınız da besbelli bir sapıklık içindesiniz.’
Onlar: ‘Sen ciddi misin, yoksa şakacı insanların yaptığı gibi bizimle eğleniyor musun?’ dediler.
‘Yoo! Şaka ne demek!’ dedi İbrâhim. ‘Doğrusu sizin Rabbiniz, ancak gökleri ve yeri yarattığı gibi bütün onların da Rabbi olan Zattır. Ben de bu gerçeğe şahitlik edenlerdenim.’
Ve içinden: ‘Allah'a yemin ederim ki, siz dönüp gittikten sonra mutlaka bu putlarınızın başına bir çorap öreceğim!’ diye ekledi.’ (Enbiya Suresi, 52-57)

İbrahim (as)'ı de eğlence yerine götürmek istediler, ancak o, rahatsız olduğu gerekçesiyle gitmedi. Onlar gidince, “O (İbrâhîm), gizlice onların tanrılarına sokuldu:
‘Yemez misiniz?’ dedi. (Cevap gelmeyince) ‘Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?’ dedi ve gizlice üzerlerine yürüyüp sağ eliyle onlara kuvvetli bir darbe indirdi.” (Saffat, 91-93)
İbrahim Aleyhisselâm, büyük putun dışındaki putların hepsini balta ile kırdı. ‘Onların bütün putlarını paramparça etti, yalnız, halk, belki de olup biten olay hakkında kendisine sorarlar düşüncesiyle, onların büyüklerine dokunmadı.’ (Enbiya, 21/58) Sonra da baltayı büyük putun boynuna astı.

Akşam olunca Keldani kabilesi, eğlence yerinden puthaneye döndüklerinde, gördükleri manzara karşısında büyük bir şaşkınlığa düştüler. Putları bu hale getirenin İbrahim (as) olabileceğini düşündüler:

‘Dönüp de olanları görünce dediler ki: ‘Kim acaba tanrılarımıza bunu reva gören? Her kimse o, muhakkak ki zalimin teki!’
İçlerinden bazıları: "Sahi! İbrahim adındaki bir delikanlının onları diline doladığını işitmiştik!"
‘Haydin, dediler, getirin onu halkın huzuruna ki çekeceği cezaya onlar da şahit olsunlar.’

İbrahim (as)'i çağırıp sorguya çektiler.

‘Söyle bakalım İbrahim!’ dediler, ‘Sen mi yaptın tanrılarımıza karşı bu işi?’
‘Belki de’ dedi, ‘Şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşurlarsa sorun bakalım onlara!’
Bunun üzerine vicdanlarına dönüp içlerinden: ‘Asıl zalim İbrahim değil, bu aciz putlara ibadet edip bel bağlayan sizler, biz müşriklermişiz!’ dediler.
Fakat bunu dışa vurmayıp sonra yine önceki görüşlerine dönüp İbrâhim'e: ‘Bunların konuşmadıklarını sen de pek iyi bilirsin!’ dediler.
‘O halde,’ dedi, ‘Allah'tan başka, size ne fayda ne de zarar veremeyecek şeylere mi tapıyorsunuz! Yuh size de Allah'tan başka o taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?’
‘Eğer yapacağınız bir şey varsa,’ dediler, ‘o da bunu (İbrahim’i) yakmaktır. Böyle yapın da tanrılarınıza sahip çıkın!’ (Enbiya, 21/62-68)

Aslında bu sözler, taptıkları taş parçalarının ne kadar aciz olduklarını açıkça ortaya koyuyordu. Bunu görüp Hakk’a yöneleceklerine, Hazret-i İbrâhîm’e ateş püskürdüler.

İbrahim (as)'ın bu savunması, onun suçlu bulunmasına yetmişti. Yoldan çıkmış bu halkın lideri Nemrud, İbrahim (as)'ın öldürülerek veya yakılarak cezalandırılmasını teklif etti. Nihayet ibret olsun diye ateşte yakılmasına karar verildi. Ateş için hazırlıklar başlatıldı. Bir ay odun taşındı. Câhil halk:

“Bu insan, bizim putlarımıza karşı çıkıyor!” diye odun taşıma işinde seferber oldular. Dağ gibi odun yığıldı. Yakılan ateşin alevleri semalara çıkıyordu. Hararetinden dolayı, kuşlar yakınından bile geçemiyordu.

Bütün hazırlıklar bitince halk, ateşin başına toplandı. İbrahim Aleyhisselâm elleri kelepçeli ve ayakları prangalı bir şekilde oraya getirildi. Ancak o büyük peygamber “Halîl” olduğu için çok zor bir durumda olmasına rağmen büyük bir teslimiyet ve tevekkül içinde idi. Gönlünde en ufak bir korku ve endişe yoktu.

Nemrûd ve ona uyanlar, O’nun ateşe nasıl atılacağını müzâkere ettiler. Nihâyet, mancınıkla atılmasına karar verdiler.

Bu sırada, Cebrâil (aleyhisselam) gelip “Cenâb-ı Hakk’ın selamı var, ateşe atacaklar seni! Ben, ne yapayım!” deyince, Hazreti İbrahim:

“O (celle celâluhu), benim halimden haberdar ise, Allah, bana yeter; o ne güzel vekildir!” dedi.

Kur'ân-ı Kerim, Hz. İbrahim'e "Tek başına bir ümmetti." (Nahl sûresi, 16/120) demektedir. Haddizatında Hz. İbrahim tek bir fertti ama onun himmeti, bütün insanlığı içine alacak kadar genişti. O, bütün dünyayı kucaklama azm ü gayreti ve cehdi içindeydi. Ateşe atılırken tek başınaydı. Tek bir insan çıkıp da bu zulme "Dur!" dememişti.

Hz. İbrahim, mancınığa konup ateşin içine atılırken yanında hiç kimse yoktu; yoktu ki gökler harekete geçti. Cibril (aleyhisselâm) geldi ve:

"İstersen Rabbim sana yardım edecek." dedi.
Hz. İbrahim ise buna karşı sadece "Hasbî, hasbî!" dedi. Bu, bir büyüklüğün, olabildiğine bir derinliğin, Rabbe karşı bir vefanın ve fevkalâdeden O'na itimadın ifadesidir.

İşte bizim yolumuz da Halîliyye yolu, Hz. İbrahim'in, hasbîlerin; yani maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlığa âmâde olanların yoludur. Bu sebeple bu yola baş koyanlar tek başlarına kalsalar bile yılmadan, darılmadan, dayanmasını bilmeli ve hep kapıyı dövmeye devam etmelidirler.

Hazırlanan ateşin alevi, en şiddetli ve hararetli duruma geldiğinde İbrahim (as)'ı mancınıkla ateşe fırlattılar.

Mancınığa konup ateşe atılırken Abdullâh bin Abbâs’ın (ra) Peygamber Efendimiz’den rivâyet ettiğine göre İbrahim Aleyhisselâm:

“Hasbünallahu ve ni’mel vekil.” (Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir) diyordu.

Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) de bu sözü, “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çâresine bakınız!” denildiğinde söylemiştir. Bunun üzerine Müslümanların îmânları artmış ve hep birlikte: “Hasbünallahu ve ni’mel vekil.” Allâh bize yeter, O ne güzel vekîldir!” diyerek, Allâh’a karşı eşsiz bir teslîmiyet örneği sergilemişlerdir. (Buhârî, Tefsîr, 3/13)

Hz. İbrahim Aleyhisselâm’ın bu yüce teslimiyeti ve yalnız Hakk’a tevekkülü üzerine, O daha ateşin içine düşmeden Allâh Teâlâ, ateşe emretti:

"Yâ nâru künî berden ve selâmen alâ İbrahim!" "Ey ateş İbrahim’e soğuk ve selametli ol!" (Enbiyâ Suresi 69) Yani ne buz ne de ateş, ikisi ortasında ‘selam ol’ diyordu. ‘Selam’ bizzat Cenab-ı Hakk’ın ismiydi… ve ateş de İbrahim’e karşı ‘selam’ oluyor ve ‘selam’ duruyordu. 

Bu emirle birlikte İbrahim Aleyhisselâm’ın düştüğü yer bir anda gül bahçesine döndü. Bir rivâyete göre, Cennet’ten bir gömlek indirildi ve Hazreti İbrahim’e giydirildi. Bu gömlek, daha sonra İshâk Aleyhisselâma, O’ndan Yâkûb Aleyhisselâma, O’ndan da Yûsuf Aleyhisselâma intikâl etti. Yâkûb Aleyhisselâmın gözleri âmâ olduğu zaman, Yûsuf Aleyhisselâmın gönderip de gözlerinin açılmasına vesîle olan gömlek, işte bu gömlek idi.

'‘Hülasa onu tuzağa düşürmek istediler ama, Biz asıl onları hüsrana uğrattık. Asıl tuzağa düşenler kendileri oldular…Onu Lût ile beraber kurtarıp, bütün insanlar için kutlu ve feyizli kıldığımız diyara ulaştırdık.’ (Enbiyâ Suresi, 69-71)

İbrahim (as) Allah’ın lütfuyla ateşten kurtulmuştu. Ateşe atılma hadisesinden sonra îman edenlerle birlikte Nemrut ve Keldanî kavminin zulmünden kurtulmak için önce Babil’e uğradı. Oradan da kardeşinin oğlu Lût, hanımı Sare ve bir mü’min topluluğu ile birlikte Urfa’nın güneyinde bir kasaba olan Harran’a hicret etti.

Keldani kabilesi toz halinde sivrisinek sürülüleri ile cezalandırıldılar. Nemrut ise bir sineğin beynine girmesi ile helak oldu.

Devam edecek… 

[Z.Hicran Yıldırım] 21.2.2020 [Samanyolu Haber]

O ki Hazreti Ebu Bekir [Harun Tokak]

Geçtiğimiz günlerde Antalya’nın güzel insanlarından Hüseyin Tulpar Hocam aradı.
Tatlı bir sitem vardı sözlerinde.

Kendisi için kullandığım bazı ifadelerden rahatsız olmuş.

Bir önceki yazımda, “boyu posu, endamı, siması, en tatlı ezgileri andıran sesindeki samimiyeti, oturuşu, duruşu, mahşere yürüyor hissi veren adımları, karanlık bir ormanın derinliklerinden bakıyor gibi güzel gözleri, bedii zevkleri, vakarı, ciddiyeti, cömertliği, helal-haramda kılı kırk yarışı, mütevazılığı, saygısı, şefkati, sadakati, ıstırabı, ilmi, irfanı, namazdaki ciddiyeti, vakarı gibi bazı güzel vasıflarını saymış ve onu ne zaman görsem ne zaman hatırlasam hatırıma hep Hazreti Ebu Bekir (r.a) gelir.” Demiştim.

Şimdi seksenini aşkın bu insan ülkesinden çok uzaklarda yaşıyor.

Başta sadakati, cömertliği ve saygınlığı gibi bazı vasıfları ile Hazreti Ebu Bekir’i andıran bu insana acaba bir Allah kulu önüne geçip, “Hocam senin gibi bir insan bu şehirde kalmalı, bu şehrin size ihtiyacı var” demedi mi acaba?” diye sormuştum yazımda.

Hüseyin Tulpar gibi halkın gönlünde taht kurmuş insanlar bir şehri terk ediyorsa bu işte bir yanlışlık olmalıydı.

Şehirleri canlı kılan içlerindeki erdemli kimseler değil miydi?

Çünkü o, herkese yardım eder, hakkı hukuku korur ve doğruluktan ayrılmazdı. Garip, gurabaya yardım eder, misafire ikram eder ve akrabalarını gözetirdi.

Birler değil binler yolunu kesip “sen bu şehirden gidemezsin” demeliydi.

Benim bu sözlerim üzerine bana uzunca bir mektup göndermiş bende aynen yayınlıyorum.
Okuyunca benim ne kadar haklı olduğumu siz de anlayacaksınız.
 Kıymetli Harun Hocam!

Merhum babam hakkında yazdıklarınız Fatihalar ve dualara vesile oldu. Teşekkür ediyorum.
 Hakkımda yazdıklarınız ise hayatımın son demlerini yaşamakta olduğumu hissettiğim, günahlarımın dehşetinden mağfireti ilahiye iltica için çırpındığım şu günlerde hicabımı, hicranımı daha çok hissettirdi.

Efendimiz (s.a.v) e iman ve ittiba hususunda sahabe efendilerimiz, bilhassa Hazreti Ebu Bekir (r.a) efendimiz, hedeftir, ufuktur.  Fakat bilhassa benim için onların çizgisine yaklaşmak, seviyelerine yol bulmak, benzer vasıflara sahip olmak, topuklarına yetişmek muhal üstü muhaldir.

Benim için hicaba, sizin için mesuliyete sebep olur diye korkuyorum. Yazdıklarınızı dua olarak kabul ediyorum.

Hafızam beni yanıltmıyorsa Hazreti Ömer efendimiz, Hazreti Ebu Bekir efendimizin vefat üzerine “kendinden sonrakilere yaşanmaz bir hayat bıraktın” demiştir.

Hasan Basri hazretleri de sahabeyi kiram efendilerimiz için, “siz onları görseydiniz deli derdiniz. Onlar da sizi görseydi bunlar Müslüman değil derlerdi’’ demiştir.

Rahmetli Necip Fazıl’ın, evliyayı-ı kiramdan mübarek bir zattan aldığı mana ile  şu kıtadan ifade ettiği, “üç ayakla seken” varlık olabilmeyi bahtiyarlık addederim.

“sonsuzluk kervanı peşinizde ben,
Üçayakla seken topal köpeğim
Bastığınız yeri taş taş öpeyim.
Bir kırıntı yeter kereminizden
Sonsuzluk kervanı peşinizde ben”

Muhterem Hocamızın nasihatleri ve rehberliği, sizlerin aşk ve heyecanınız, hizmet sunulan kitlenin memnuniyet ve duaları vesile oldu Cenab-ı Mevla’nın inayet ve lütfu gerçekleşti.

Küçüklüğümüz sebebi ile kendi küçük çevremizde başlayan, kısa bir zaman sonra bütün insanlığı kucaklayan iyilikler, nimetler, hayırlar ve güzellikler külliyen Allah(c.c)'ındır.

Perdede görünen bir gölge kadar bile hissemiz yoktur. Hicabımdan hiç kimseye anlatmadığım bir hatıramı ilk defa size yazıyorum. İmam-Hatib okulunda vazifede iken önce oğlunu sonra da torunlarını okuttuğum bir dostum geldi. İnşaatını tamamladığı bir binayı vakfımıza bağışlayacağını bildirdi. Gittik gördük. Zemin katı mescit, üstü yurt olarak planlanmış güzel ve şirin bir bina sevindik teşekkür ettik. Hemen resmi muamelelerine başladık. Tapuda imzaya sıra geldi. Masamda çalışıyorum.

Vakfımız adına tapuda imzaya yetkili arkadaşımızdan müjdeyi bekliyorum. Tam o esnada nefsim ve şeytan fahr ve ucub olarak vasıflandırılacak bir kuruntuyu içime attı, geçti. O anda telefonum çaldı. Tapuya gönderdiğimiz arkadaşımız;

“Hocam! Hayırsever amca bağıştan vazgeçti. Sizinle görüşmeyi de reddetti. Bizi hiç dinlemedi. Tapuyu acele terk etti.” Demez mi?

O anda tam manası ile bir şok yaşadım. Utandım, tevbe ettim ama olanlar oldu.  Fethullah Gülen Hocaefendi ‘Ölümsüzlük İksir’i kitabında;

“ Hak dostları insanlar hakkında suizan, gıybet, iftira, bühtan ihtiva eden yerici sözler bir yana, başkaları hakkında övgü ifade eden beyanlarında dahi çok dikkatli davranmış ve birini medh edecekleri zaman, ‘zannediyorum, falanca şöyle faziletleri olan bir arkadaştır, hakkında hüsnü zannım kavidir; fakat Allah herkesin özünü biliyorken ben kimseyi kendi bilgime göre tezkiye edemem Cenab-ı Hak herkesi benden iyi bilir’ diyor.

Ben ki nefsime çok zulmetmiş bir kulum. Şimdiye kadar işlediğim bundan sonra işleyeceğim, gizlediğim ve açığa vurduğum günahlarımı irtikâp eylediğim israflarımı benden daha iyi bilen Gaffar-ı Zünub, Settar-ı Uyub olan Rabbime sığınıyorum.

Güzel gönlünüzde hüsnü zan ve niyetinize göre biçtiğiniz son derece güzel bir elbiseyi bana giydirdiniz. Bunun makbul ve müstecab bir dua olmasını niyaz ediyorum. Her vesile ile siz ve bütün ehl-i imana dua ediyorum. Sizden de dua ümit ediyorum sizleri Cenab-ı Mevla’nın hıfz-ı emanına emanet ediyorum. Hüseyin Tulpar 10 Şubat 2020

[Harun Tokak] 21.2.2020 [Samanyolu Haber]

İTÜ’de şoke eden intihar

İstanbul Teknik Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi olan Burcu Demir yaşadığı lojmanın 5. katından düşerek hayatını kaybetti. Olayla ilgili soruşturma başlatan polis, psikolojik tedavi gördüğü öğrenilen Burcu Demir’in intihar ettiğini değerlendiriyor.

İstanbul Teknik Üniversitesi içerisinde bulunan bir lojmanın 5. katından bir kadının düştüğünü gören çevre sakinleri sağlık ve polis ekiplerine haber verdi.

Olay yerine gelen sağlık ekipleri tarafından İstinye Devlet Hastanesi'ne kaldırılan kadın, tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti.Olayla ilgili soruşturma başlatan polis, hayatını kaybeden kadının İstanbul Teknik Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu'nda öğretim görevlisi olarak çalışan Burcu Demir'in (38) olduğunu belirledi.

İLAÇLAR BULUNDU

Soruşturma kapsamında Burcu Demir'in yaşadığı lojmanda araştırma yapan ekipler psikolojik tedavide kullanılan ilaçlar buldu. İlaçlara incelenmesi için el konulurken, Burcu Demir'in çevresinin de bilgisine başvuruldu.

Çalışmalarını sürdüren ekipler Burcu Demir'in intihar etmiş olabileceğini değerlendirirken, İstanbul Teknik Üniversitesi de bir açıklama yayınlandı.

Açıklamada, “Üniversitemiz Yabancı Diller Yüksekokulu'nda öğretim görevlisi Burcu Demir vefat etmiştir. Cenazesi 22 Şubat Cumartesi Günü Kütahya'da öğle namazına müteakip toprağa verilecektir. Merhumeye Allah'tan rahmet, ailesine, yakınlarına ve İTÜ Camiasına başsağlığı dileriz” ifadeleri yer aldı.

[Samanyolu Haber] 21.2.2020

Büyük rezalet... 2016'da yapılan baraj çatladı: Çevre köyler boşaltılıyor

Uşak'ın Banaz ilçesindeki Bahadır Barajı'nın alt bölgesinde oluşan çatlaklar nedeniyle içindeki suyun Sıracevizler Barajı'na boşaltılmaya başlandığı bildirildi. Barajdaki patlama ihtimaline karşı çevredeki 4 köydeki okullar tatil edilirken, derenin yakınındaki evlerde yaşayan vatandaşlar da dikkatli olmaları konusunda yapılan anonslarla uyarıldı.

2016 yılında yapılan Uşak'ın Banaz ilçesi Bahadır köyündeki Bahadır Barajı'nın alt bölgesinde oluşan çatlaklar nedeniyle meydana gelen su sızıntısı bölgede paniğe neden olurken, Devlet Su İşleri (DSİ) yetkililerince dün geceden itibaren barajdaki suyun kontrollü bir şekilde vana odasından dereye boşaltılmasına başlandı. DSİ yetkilileri, barajdaki su seviyesinin sızıntı seviyesine kadar indirildiğini açıkladı. Ancak bölgede yoğun yağmur yağışı nedeniyle seviyenin tekrar yükselmesi bekleniyor.

Bahadır Barajı'ndaki sızıntıya, sette oluşan göçüğün neden olduğu değerlendiriliyor. Sızıntının üzerinde meydana gelen göçük sonucu yaklaşık 5 metre genişliğinde 8 metre boyundaki taşla doldurulan alanın gölete doğru kaydığı görüldü. Setin üzerindeki yolun yarısından fazlası göçüğe kayarken, toprak yolda da büyük çatlaklar oluştu. Yoldan geçişlere güvenlik nedeniyle izin verilmiyor.

Barajın çatlaklardan dolayı patlaması ihtimaline karşı ise Bahadır, Hatıplar, Güllüçam ve Banaz köylerinde okullar tatil edildi.

Dere yatağına yakın olan evlerin ise tedbirli olmaları için köylerde bulunan camilerden anonslar yapıldı.

Banaz Kaymakamı Oğuz Alp Çağlar ise Bahadır Barajı'nın olduğu bölgede inceleme yaparak, yetkililerden bilgi aldı.

Uşak Valisi Funda Kocabıyık, Banaz ilçesindeki Sıracevizler Deresi üzerinde bulunan Bahadır Göleti'ndeki su sızıntısını yerinde inceledi. Kocabıyık, burada gazetecilere yaptığı açıklamada, göletteki sızıntı nedeniyle tedbir amaçlı Bahadır köyünden 584, Hatipler köyünden 778 kişinin tahliye edildiğini belirtti.

Vatandaşların büyük bir çoğunluğunun kendi imkanlarıyla tahliye olduğunu dile getiren Vali Kocabıyık, imkanı olmayan vatandaşların Banaz ilçesinde bulunan yurtlara, pansiyon ve otellere yerleştirileceğini söyledi.

Vali'den açıklama

Kocabıyık, şöyle konuştu:

"Gereken tedbirleri aldık. Herhangi bir hanemizde ya da vatandaşımızda bir zarar, ziyan söz konusu değil. Oluşmaması için her türlü tedbir alındı. DSİ, Özel İdare, Banaz Belediyesi, Banaz Kaymakamlığı ve AFAD olay yerinde ve tedbirlerini almış durumdalar. İnşallah hiçbir kaza bela olmadan bu durumu atlatacağız. Hatipler köyünde taşıma merkezli 200 öğrencili bir okulumuz var. Sabah saatlerinde bu okulumuzu tahliye etmiştik, yarın da bu okulumuz tatil. DSİ'den yarın çok daha büyük pompalar burada olacak ve barajı hızlı bir şekilde tahliye edeceğiz."

Vali Kocabıyık daha sonra Bahadır köyünden ayrılmak üzere olan vatandaşlarla görüştü.

Köy merkezinde bulunan camilerden ise vatandaşların dere yatağından uzak durmaları ve köyü boşaltmaları anonsu yapıldı.

[Samanyolu Haber] 21.2.2020

AYM’den ‘fişleme’yle işe alıma iptal kararı

Anayasa Mahkemesi (AYM), polisin sanal ortamda işlenen suçlarda internet abonelerine ait kimlik bilgilerine ulaşma ve sanal ortamda araştırma yapma yetkisinin anayasaya aykırı olduğuna karar verdi. Mahkeme, güvenlik soruşturmalarıyla ilgili de dikkat çekici iki iptal kararına imza attı. Buna göre, kamu kurum ve kuruluşlarının arşivinde fişleme niteliğinde yer alan ve hukuki denetimden geçmeyen bilgiler artık güvenlik soruşturmalarında kullanılamayacak.

AYM, CHP’nin TBMM’de kabul edilerek yasalaşan bazı kanun maddelerinin iptali talebini önceki gün görüştü. TBMM’de 1 Şubat 2018’de kabul edilen kanun değişikliği ile polise sanal ortamda takip etme yetkisi verilmişti. Yüksek mahkeme, yaptığı toplantıda söz konusu düzenlemeyi anayasaya aykırı bularak iptal etti. Bu kararla artık polis, herhangi bir mahkeme kararı olmadan internet ortamında bir suç işlendiği iddiasıyla internet abonelerine ait kimlik bilgilerine ulaşmak için araştırma yapamayacak, bu yönde erişim sağlayıcılarından veya internet sitelerinden bilgi talebinde bulunmayacak. Örneğin bir sitede yayımlanan bir paylaşımın sahibinin kim olduğunun belirlenmesi için ancak savcı veya mahkeme kararı gerekli olacak. Öte yandan polise verilen sanal ortamda istihbarat yapma yetkisi ise iptal edilmedi.

GÜVENLİK SORUŞTURMASI KARARI İPTAL EDİLDİ

AYM, sözleşmeli olarak işe alınacak personelin ‘Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olması” şartının da iptaline karar verdi. Mahkeme, daha önce de memuriyete girişte yapılan güvenlik soruşturması uygulamasını iptal etmişti. Mahkeme, güvenlik soruşturmalarıyla ilgili de dikkat çekici iki iptal kararına imza attı. Buna göre, kamu kurum ve kuruluşlarının arşivinde fişleme niteliğinde yer alan ve hukuki denetimden geçmeyen bilgiler artık güvenlik soruşturmalarında kullanılamayacak.

‘KEYFİ UYGULAMAYA SON VERİLDİ’

Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yaman Akdeniz, sanal ortamda polise verilen yetkinin iptaline ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu yetki son zamanlarda sanal devriyeler tarafından keyfi bir şekilde kullanılmakta haklarında herhangi bir savcılık soruşturması olmayan vatandaşlar özellikle sosyal medya aktivitelerinden dolayı Emniyet müdürlüklerine ifade vermeye çağrılmaktaydı. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı ile bu keyfi uygulamaya artık son verilecek. Özel hayata ancak katı kurallar çerçevesinde ve hâkim kararı ile müdahale edilebilir. Keyfiyete izin veren yetkiler ise kötüye kullanıma ve suistimale izin verir.”

[TR724] 21.2.2020

Yavru vatanın yerli otomobili ‘GÜNSEL’ görücüye çıktı

Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Ar-Ge ekipleri ile Otomotiv Mühendisliği Bölümü tarafından uzun yıllar süren çalışmalar sonucu ortaya çıkan, 2016’de prototip üretimi tamamlanan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) yerli ve elektrikli otomobili Günsel’in ilk modeli “B9” ile ikinci modeli SUV tipi “J9″un tanıtımı yapıldı.

Girne’de bir otelde düzenlenen programa, Başbakan Ersin Tatar’ın yanı sıra, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, bakanlar, milletvekilleri, Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi Ali Murat Başçeri, KKTC’nin 3’ncü Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat Günsel, Mütevelli Heyeti Başkanı Doç. Dr. İrfan Günsel ve ailesi, yerli ve yabancı iş insanı ile çok sayıda davetli katıldı.

Tanıtım programı, “GÜNSEL”in tanıtım videosu ve İrfan Günsel’in aracın teknik özelliklerini anlattığı sunumla başladı.

TATAR: BU BAŞARI ÖYKÜSÜ, BÜTÜN KONUŞANLARI MAHCUP ETMEKTEDİR

Programda konuşan Başbakan Tatar, “KKTC adına sevindirici bir olaya tanıklık ediyoruz ve bu güzelliği ortaya koyanları tebrik etmek istiyorum.” dedi. YDÜ ailesinin başarılı, çalışkan ve yetenekli olduğunu belirten Tatar, hep birlikte KKTC’nin başarılarına imza attıklarını söyledi.

Başbakan Tatar, “Doğu Akdeniz’de, Mavi Vatan’da KKTC ile çok olumsuzluklar konuşulmaktadır. Bu başarı öyküsü, bütün konuşanları mahcup etmektedir” diye konuştu.

GÜNSEL: BU GURUR, BU ARABA BİZİM

YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Günsel, yerli otomobilin ülke için büyük bir dönüm noktası olacağını belirterek, söz konusu markanın heyecanını hep birlikte yaşadıklarını söyledi. “Günsel’in KKTC’nin her bir bireyinin gurur duyması gereken bir proje olduğuna belirten İrfan Günsel, “Bu gurur, bu araba bizim. Bu gurur, bu araba sizin.” dedi.

Günsel’in seri üretiminin ise 2021’de başlayacağı açıklandı.

[TR724] 21.2.2020

Diyanet’in Fransa’daki banka hesapları kapatıldı

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Fransa’daki cami dernekleri ve Diyanet kuruluşları ile Din Hizmetleri Ataşeliklerinin hesapları kapatıldı.

Fransa’da yaşayan Müslümanlar üzerinde “başka ülkelerin etkilerini kesmekte kararlı olduklarını” söyleyen Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron’un bu sözleri üzerine Diyanet’in Fransa’daki cami dernekleri ve Diyanet kuruluşları ile Din Hizmetleri Ataşeliklerinin Fransa’daki hesapları kapatıldı.

Dün konuyla ilgili, TBMM Yurt Dışı Türkler Alt Komisyonu’na bilgi veren Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Selim Argun, Paris ve Bordeaux’daki ataşelik banka hesaplarının kapatıldığını açıkladı. Ayrıca, Fransa içindeki bankalarda başka hesap açılmasına izin verilmiyor.

[TR724] 21.2.2020

11 bin 27 pasaportta idari tedbir kaldırıldı

İçişleri Bakanlığı, 11 bin 27 kişinin pasaportunda bulunan idari tedbir kararının kaldırıldığını duyurdu.

İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, Pasaport Kanunu’nda yapılan son düzenleme ile Bakanlığımızın 2019/14 sayılı Genelgesi doğrultusunda Pasaport İdari Karar Komisyonu 20 Aralık 2019 tarihinde çalışmalarına başlamıştır. Bu çalışmalar kapsamında, idari tedbir kararlarının kaldırılmasına yönelik başvurular İl Nüfus Müdürlüklerince alınmakta olup, 21 Şubat 2020 tarihi itibariyle 11 bin 27 kişinin pasaportunda bulunan idari tedbir kararı kaldırılmıştır.” açıklamasında bulundu.

[TR724] 21.2.2020

Kamu bankaları 800 milyon dolar sattı ancak kuru frenleyemedi

Suriye’deki iç savaş ve bölgedeki Türk askerlerine peş peşe yapılan saldırılar sonucu Rusya ile gerilimin artması piyasalardaki tansiyonu artırdı. Döviz ve altının ani yükselmesini frenlemek isteyen ekonomi yönetimi TL’deki değer kaybını önlemek için kamu bankaları aracılığıyla 800milyon dolarlık bir satış gerçekleştirdi. Ancak yapılan müdahalede dövizin yükselmesini durduramadı.

Türk kamu bankaları, TL’deki değer kaybını önleme amacıyla 800 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirdi. TL şubat ayına düşüşle başlamış ve ABD Doları Türk Lirası karşısında 6 TL’nin üzerine çıkmıştı.

Yeni yılda düşük faiz ve enflasyon verilerinin gelmesine rağmen kurdaki yukarı yönlü dalgalanma önlenemedi. Merkez Bankası ve hükümetin kuru baskılamak için uyguladığı politikalar Dolar/TL’nın 6 liranın üzerine çıkmasına engel olamadı.

[TR724] 21.2.2020

Ekonomi kritik eşikte!

Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin’in Merkez Bankası’nın faizleri düşürmesinin ekonomide istenmeyen yan etkiler oluşturacağını belirterek piyasaların kritik eşiğe geldiğini ifade etti. Alkin, negatif reel faizin ekonomi için iyi bir reçete olmadığını tekrar ederek, Merkez Bankası’nın bundan sonraki aylarda “mümkün olabilecek” en rasyonel davranışı sergilemesi istedi.

Prof. Dr. Emre Alkin’in kendi blogunda kaleme aldığı işte o yazı:

Dün Şubat Ayının ekonomi açısından belki de en heyecanlı günüydü diyebilirim. Merkez Bankası faiz kararını açıkladı. 16 Ocak’ta 75 baz puan indirim yapılarak yüzde 11.25’e çekilen faizleri, dün de 50 baz puan indirimle yüzde 10.75’e indi.

Bir ayrıntı dikkatimi çekti: Geçen ayki toplantıda sarf edilen bir cümle tekrar bu ayki açıklama metnine girmiş gözüküyor.

“Mevcut para politikası duruşunun hedeflenen dezenflasyon patikasıyla uyumunu koruduğu değerlendirilmektedir.”

Yani Merkez Bankası Yönetimi bugüne kadarki kararlarını Türkiye’yi enflasyondan arındırma hedefine uyumlu şekilde aldığının altını çiziyor. Bunu her iki şekilde yorumlamak mümkün:

– Merkez Bankası faizi düşürdükçe enflasyonu da düşürdü.
– Merkez Bankası enflasyonun baz etkisiyle düşeceğini bilerek elini rahat tuttu, bundan sonra da enflasyondaki gelişmelere bakarak karar verecek.

Elbette birinci şık çok inandırıcı gelmiyor kimseye. Gelmemeli de. Çünkü enflasyonu ortaya çıkaran etkenlerin ne olduğunu biliyoruz. Ancak faizin sebebinin önemli bir kısmının enflasyon olduğundan da haberdarız. Bu sebeple, Merkez Bankası’nın ikinci şıkta olduğu gibi önce enflasyondaki gelişmelere bakarak faiz kararını vereceğini anlayabiliriz Peki böyle mi yapıyor ?

İKTİSATTAN ÇIKIŞ YAPMAK ÜZEREYİZ

Bence şu ana kadar ki akılcı duruşunu terk edip terk etmeme arasındaki ince çizgide duruyor. Dün TV100 ‘de Ahu Özyurt’un programına beraber katıldığımız Murat Sağman, son çıkan kitabımı referans göstererek “İktisattan çıkış yapmak üzereyiz” şeklinde bir yorumda bulundu. Yani rasyonelliğin üzerinden atlayıp diğer tarafa geçmek üzereyiz.

Bana göre eldeki şartlarla faiz indirimlerinin sınırına gelmiştik. Ancak Merkez Bankası yıl sonunda enflasyonun yüzde 8.2 olacağını düşünüyor. Buna göre bu sefer en az 25, en fazla da 50 baz puan arasında bir indirim yapabileceğini tahmin etmiştim.

KUR YÜKSELİŞİ OLUR

Ancak, son karar mevduat faizlerini yüzde 7.5-8.5 aralığına düşmesi sonucunu yaratabilir. Bunun sonucunda bir ay önce “gayri resmi olarak” yani beklentilere göre negatif reel faiz alanlar, bu sefer “resmi olarak” negatif reel faiz alacak hale gelebilirler. Yani devletin kurumlarının enflasyon beklentisine göre bile negatif reel faiz almayı kastediyorum.

Bu şekilde devam edilirse, maliye politikaları yoluyla destek verilmeyen ekonomide istenmeyen yan etkiler yaratabilir. Çünkü faiz oranlarında üç yıl önceye geri döndük. Eğer hatırlarsak o dönemlerde hiç ihtiyacı olmadığı halde kredi alıp, söz konusu krediyi mevduata yatıranlar vardı. Ondan sonra olanlar oldu. Kur yükselişi de arkasından geldi.

[TR724] 21.2.2020

Gaspın kılıfı Maarif Vakfı’na 3 yılda 1,2 milyar aktarılmış

Türkiye Maarif Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Birol Akgün'ün açıklamalarına göre 3 yılda 19 ülkedeki Hizmet Hareketi'yle iltisaklı 213 okul gasp edilmiş.

Hizmet Hareketi’nin yurt dışındaki okullarını gasp etmek için kurulan Maarif Vakfı’na 3 yılda 1,2 milyar TL aktarıldığı öğrenildi. TBMM’de vakıf çalışmaları hakkında bilgi veren Türkiye Maarif Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Birol Akgün’ün açıklamalarına göre 3 yılda 19 ülkedeki Hizmet Hareketi’yle iltisaklı 213 okul gasp edilmiş.

VAKFIN KİMİNLE ÇALIŞTIĞI BİLİNMİYOR

Vakfın çalışmalarına muhalefet vekilleri tepki gösterdi. Yurtdışındaki çalışmaların devlet kontrolünde ve MEB eliyle yapılması gerektiğini vurgulayan muhalefet, vakfa yönelttikleri soru önergelerinin yanıtsız kaldığını belirtti. Türkiye’den 120 kurumla işbirliği yapıldığını ifade eden Akgün ise komisyon üyelerinin, “İşbirliği yapılan kuruluşlar hangileri?” sorusunu “Daha sonra listeyi ileteceğiz.” karşılığı vermesi dikkat çekti.

ERDOĞAN VAR, ATATÜRK YOK

Toplantı öncesinde vekillere dağıtılan bilgi amaçlı broşürlerde Atatürk’e yer verilmemesi de tartışmaya neden oldu. CHP ve İYİ Partili komisyon üyeleri vakfın çalışmalarının anlatıldığı broşürlerde Erdoğan’ın fotoğrafının bulunmasına karşın Atatürk’ün fotoğrafının olmamasına tepki gösterdi. Materyallerde Atatürk’ün unutulmasına ilişkin herhangi bir açıklama yapılamadı. Akgün ise vakfın okullarında yer alan Türkiye köşesindeki fotoğrafları göstermekle yetindi. Görsellerdeki panoların bir yanında Atatürk diğer yanında da Erdoğan’ın fotoğraflarının olması dikkat çekti.

[TR724] 21.2.2020

Tutuklu Elif Tuğral doğum yaptı: Doğumhanenin kapısında 10 jandarma bekliyor

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya üzerinden yaptığı bir paylaşımda İzmir Şakran Cezaevi’nde tutuklu Elif Tuğral’ın doğum yaptığını bildirdi. Gergerlioğlu, ‘‘Oldukça riskli bir pıhtılaşma hastalığı vardı, nur topu gibi bir oğlu olmuş.’’ dedi.

İzmir Şakran Cezaevi’nde bulunan hamile tutuklu Elif Tuğral (31) doğum yaptı. Çocuğunun bu sabah dünyaya geldiğini söyleyen baba Nuri Tuğral, “Ben sadece yarım saat, annesi inene kadar görebildim. Annesini henüz göremedim. Değil kaldıkları odaya, hastanenin o katına bile sokmuyorlar. Annesi gelene kadar bebeğimizi kucağıma aldım, kokladım, sevdim. Şimdilik iyi görünüyor. Kayınvalidemi yanına refakatçi olarak bıraktım.” diye konuştu.

EŞİNİN TUTUKSUZ YARGILANMASI İÇİN ÇAĞRIDA BULUNDU

Eşini de görmek için savcılığa dilekçe yazdığını söyleyen Nuri Tuğral, eşinin tutuksuz yargılanması için tekrar yetkililerden çağrıda bulundu.

Öte yandan, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu yaptığı paylaşımda, “Oldukça riskli bir pıhtılaşma hastalığı vardı, nur topu gibi bir oğlu olmuş.” dedi. Tuğral’ın halen yoğum bakımda olduğunu belirten Gergerlioğlu, “Anne doğumhaneye 10 erkek jandarma ile getirilmiş, doğumhane kapısında bekliyorlar, lohusa kadın kaçacak sanki” ifadelerini kullandı.

ANNE ELİF TUĞRAL YOĞUN BAKIMDA

Vehbi Enes adı verilen bebek ve annesinin sağlıkla ilgili riskleri ise aylardır sürüyor. 5 aylık hamileyken tutuklanıp İzmir Şakran Cezaevine gönderilen Elif Tuğral bu sabah 10.30’da İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesinde doğum yaptı. Doğuma giren Tuğral’a annesinin refakat edebilmesi için savcılığa izin başvurusu yapıldı.

NURİ TUĞRAL: HASTANENİN RAPORU ULAŞTI, MAHKEMEDEN ADİL BİR KARAR BEKLENİYORUZ

Doğumdan önce eşi Elif Tuğral’ın durumu ile ilgili İzmir Şakran Kadın Cezaevi Müdürlüğü’nün hastane heyet raporu istediği yazısına yanıt verildiğini kaydeden Nuri Tuğral, “Cezaevi Müdürlüğü savcılıktan talep etti, savcılık hastaneye yazı yazdı ve o rapor yazıldı. 3 ay ceza ertelemesi istendi. Rapor bu sabah cezaevi yönetimine ulaştı ve onlar da mesai saati bitimine kadar İzmir Bölge Adliye Ceza Mahkemesi, 2. Ceza Dairesine gönderdiler. Mahkemeden adil bir karar vermesini, hastane raporunu dikkate alarak eşimle ilgili ceza ertelemesi istiyoruz. Eşim doğumu normal şartlarda hastanede yapmalı ve hastaneden cezaevine değil eve dönmeli” demişti.

“KANUNLAR ORTADA, RAPOR ORTADA…”

“Kanunlar ortada” diyen Tuğral, “Kanunlarla birlikte Cezaevi yönetiminin ve Savcılığın talebi ortada, doktorların bilimsel raporu ortada. Lütfen bütün bunlarla çelişmeyen adil bir karar verin. Eşim insani şartlarda çocuğumuzu dünyaya getirsin.” ifadelerini kullanmıştı.

DOSYASI İSTİNAFTA

Ev hanımı Tuğral’ın Hilmi adında bir erkek çocuğu daha bulunuyor. 10 Ekim 2019’da tutuklanan Elif Tuğral, İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesince 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası halen İstinaf’ta bulunuyor.

[TR724] 21.2.2020

İstanbul İstatistik Ofisi’nden çarpıcı rapor! Halk temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor

İstanbul İstatistik Ofisi, çocuk yoksunluğuna ilişkin yaptığı araştırmada çarpıcı sonuçlara ulaştı. Yeterli maddi imkânlara sahip olmayan ailelerde, dengeli beslenememe, ısınma sorunları yaşanıyor. Aileler çocuklarına kitap alamazken, pek çok çocuğun kendine ait odası ve günlük ayakkabısı dışında başka ayakkabısı bulunmuyor. 5 yaş altındaki çocukların ancak yüzde 1,8 gibi çok düşük bir oranın kreş ve anaokuluna gidebilmesi, annelerin çalışmasını engelliyor. Ayrıca çocukların güvenle oynayacakları oyun alanları da yeterli değil.

GELİR DÜZEYİ 3 BİN TL OLAN AİLELER TERCİH EDİLDİ

16-27 Aralık 2019 tarihleri arasında, 74 mahalle ve 1002 haneyle yüz yüze anket çalışması yapıldı. Hane halkı gelir düzeyi 3 bin TL ve altında olan, 0-15 yaş arasında en az bir çocuğu olan aileler tercih edildi. Toplanan veri kümeleri incelendikten sonra araştırmanın birim tanımına uyan 815 hanenin yanıtları üzerinden analiz yapıldı. Araştırmada tesadüfî olmayan örnekleme yöntemlerinden yargısal örnekleme metodu kullanıldı.

Araştırmada şu sonuçlara ulaşıldı:

*Bir hanede yaşayan ortalama kişi sayısı 4,4 olarak hesaplandı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2018 yılında İstanbul için hane halkı ortalama büyüklüğü ise 3,4’tü.

*Hane halkının yüzde 88,3’ü eşlerden ve çocuklardan oluşan çekirdek aile. En az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hane halkı oranı yüzde7,2. Tek ebeveyn ve çocuklardan oluşan çekirdek aile oranı ise yüzde 4,5.

*Annelerin yüzde 82,4’ü ortaokul ve altı, babaların ise yüzde 93,2’si lise ve altı mezuniyet derecesine sahip. Annelerin yüzde 10,2’si bir okul bitirmemiş, yüzde 50,5’i ilkokul mezunu, yüzde 4,5’i üniversite mezunu. Babaların yüzde 3’ü bir okul bitirmemiş, yüzde 6,8’i üniversite mezunu.

*Hanelerin yüzde 27,5’inde çocuk odası yok. Bu hanelerin yüzde 70’inde 15 yaş altında 2 ve üzeri çocuk yaşıyor.

ÇOCUKLARIN GÜNLÜK KULLANIMI DIŞINDA BAŞKA AYAKKABISI YOK

*Hane halkı temel ihtiyaçlarını karşılama noktasında yoksunluklar yaşıyor. Hanelerin yüzde 42,3’ünde çocukların günlük kullanım dışında başka bir ayakkabısı yok. Yüzde 44,4’ünde ısınma sorunu var. Yüzde 44,7’si ise yeterli beslenme olanaklarına sahip değil.

EBEVEYNLER ÇOCUKLARINA KİTAP ALAMIYOR

*Isıtma sistemi olarak hanelerin yüzde 16,6’sında soba, yüzde 36,2’sinde doğalgaz sobası kullanılıyor.

*Hanelerin yüzde 46,5’inde ebeveynler, maddi yetersizlik nedeniyle çocuklarına kitap alamıyor. Aileler, son 1 yılda ders kitabı ile öğretmenin istediği hikâye ve yardımcı kaynak dışında çocuklarına kitap alamamış.

ÇOCUKLARIN YÜZDE 89’U YABANCI DİL EĞİTİMİ ALAMIYOR

*Hanelerin yüzde 89,2’sinde çocuklar okul dışında, yabancı dil kursu, spor ya da sanat gibi herhangi bir eğitim almıyor. Çocuklarına okul dışında da bir eğitim imkânı sunan hane halkının yüzde 67,2’si bu olanak için ücret ödemiyor.

*Hanelerin yüzde 3,7’sinde 15 yaş altındaki çocuklar, okul saatleri dışında ücret getiren bir işte çalışıyor.

*5 yaş altındaki çocukların yüzde 94,5’ine annesi bakıyor. Çocukların sadece yüzde 1,8’i anaokulu, kreş ve gündüz bakımevine gidiyor. Yüzde 3,5’ine anneanne veya babaanne bakıyor.

*5 yaş altında çocuğu olan annelerin yüzde 82’si devlet ya da belediye tarafından ücretsiz kreş imkânı sunulması halinde çocuğunu kreşe gönderebileceğini söylüyor. Annelerin yüzde 58,3’ü bakması gereken küçük çocuğu olduğu için çalışamazken, yüzde 85’i çocuğu kreşe gittiğinde çalışabileceğini belirtiyor.

*Hane halkının yüzde 69,2’si çocukları için çevrelerinde güvenli bir oyun alanı bulunmadığını düşünüyor.

[TR724] 21.2.2020

Natali Avazyan müjdeyi verdi: Ahmet’in annesi Zekiye Ataç’ın pasaport yasağı kalktı

19 aydır babası cezaevinde olan kemik kanseri 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç’ın pasaport yasağı kaldırıldı.

Almanya’nın Köln şehrindeki ‘Immun Onkologisches Zentrum’ kanser merkezinde oğlunun tedavi sürecinde yanında bulunmak isteyen anne Zekiye Ataç’ın pasaport yasağının kalktığını Natali Avazyan sosyal medyadan duyurdu.

Mersin 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından anne Zekiye Ataç’ın pasaport yasağının kaldırıldığı öğrenildi.

[TR724] 21.2.2020

Kadir Topbaş’ın damadı Kavurmacı’ya 8 yıl 9 ay hapis cezası

Kadir Topbaş’ın damadı Ömer Faruk Kavurmacı’nın 15 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması talep edildi. Mahkeme daha sonra Kavurmacı’ya 8 yıl 9 ay hapis cezası verdi. Kavurmacı yattığı süre göz önüne alınarak tahliye edildi.

Mahkeme ayrıca Mustafa Şevki Kavurmacı‘ya da 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası verildi.
Daha önce sözde “fetö” davası kapsamında yargılanan ve tahliye edildikten sonra tekrar tutuklanan Kadir Topbaş’ın damadı Ömer Faruk Kavurmacı’ya ilişkin davada savcı talebini açıklamıştı. Savcı, Kavurmacı ve tutuksuz yargılanan babası Mustafa Şevki Kavurmacı’nın sözde “fetö üyeliğinden” 15 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmasını talep etmişti.

[TR724] 21.2.2020

‘Gezi’de aslında neler oldu, nasıl büyütüldü? [Ramazan Faruk Güzel]

SORU VE CEVAPLARI İLE GEZİ EYLEMLERİ (2)

Bir önceki yazımızda yıllardır sürmekte olan ve son günlerde yeni bir sürece giren “Gezi Davaları”ndaki son durumu, “Gezi”nin ne olduğunu, aslında ‘ne olmadığını’ genel bir perspektiften ele almaya çalışmıştık. Bu bölümde ise perde arkasında ve işin adliye boyutundaki yaşananları -dönemin şahitlerinden alınmış bilgiler ışığında- işlemeye çalışacağız.

27 Mayıs gecesi 23.30’da Gezi Parkı’ndaki ağaçların kepçe ile yıkılmaya başlanması üzerine Taksim Dayanışması’na destek veren bir grup vatandaş olay yerine gelerek yıkım ekibinin çalışmasını engellemek istedi. Yıkım ekibinin ruhsatı olmamasına rağmen talimat ile kamuoyunun tepkisini azaltmak için gece yarısı yıkıma başlandı. Beklenmedik bir tepki ile karşılaşan yıkım ekibi Gezi Parkı’nı terk etmek zorunda kalmıştı.

28 Mayıs sabahı zabıtalar ve çevik kuvvet eşliğinde kepçelerin Gezi Parkı’na tekrar yönelmesi üzerine Taksim Dayanışması üyeleri ikinci kez yıkım ekibinin çalışmalarına engel olmaya çalıştılar. Çevik Kuvvet ise eylemcilere karşı biber gazı kullanarak müdahalede bulundu.

Bu eylem sırasında Çevik Kuvvet’in biber gazından etkilenen “kırmızılı kız” olayı eylemlerin simgesi haline geldi. Gezi Parkı’nda arbedeler devam ettiği sırada milletvekili Sırrı Süreyya Önder de parka gelerek mücadeleye destek verdi. Önder firma yetkilisine “Projeniz ve yıkım ruhsatınız var mı?” diye sorunca, firma yetkilisi “Var ama şu an burada değil” demiş, Sırrı Süreyya da “O zaman ben burada bekleyeceğim, siz gidip getirin belgeleri” şeklinde karşılık vermişti. Bunun üzerine de polisler ve yıkım ekibi Gezi Parkı’ndan ayrılmak zorunda kalmıştı.

Sırrı Süreyya Önder’in olayı sahiplenmesi ve Taksim Dayanışması Platformu’na destek vermesi belli ki RTE’nin nefretine sebep olmuştu o dönem… Zira Erdoğan’ın kinciliği artık malum! Binaenaleyh sonraki yıllarda Önder cezaevine gönderilerek “Gezi”nin intikamı alınmış oluyordu.

Gezi olaylarının dönüm noktası ne idi?

30 Mayıs günü sabah 05:00 sıralarında karşı Çevik Kuvvet gaz maskesi takarak TOMAlar ile birlikte Gezi Parkına yönelmiş ve insanların bulunduğu alana atılan biber gazının etkisiyle parkta nöbet tutan vatandaşlar parkı terk etmek zorunda kalmıştı. İşte tam bu noktada kimliği belirsiz maskeli kişiler tarafından vatandaşların çadırları ateşe verilmişti!

Kimliği belirsiz kişiler tarafından çadırların ateşe verilmesi normal bir durum değildi. Çöp kamyonuyla parka gelen zabıta ve çevik kuvvet çadırları sökebilirlerdi. Bunun yerine çadırlar yakılarak insanlar provoke edilmek istenmiştir. Çünkü hiçbir şiddete başvurmayan sadece ağaçların kesilmesini yok edilmesini istemeyen vatandaşlara karşı, iktidarın mücadeleyi kazanma şansı yoktu. Bazı karanlık odaklar yine devreye girmiş ve olayı provoke ederek insanları şiddete yakıp yıkmaya sevk etmek istemişti. Psikolojik harbi iyi bilen “derin devlet”, bir kez daha “Gezi Olayları”nda gerçek yüzünü göstermişti. (Nitekim, 12 Eylül askeri darbesine ilişkin olarak Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında hazırlanan iddianamede de “Kanlı 1 Mayıs 1977 Taksim Olayı” da yer almış ve bunun darbe ortamını hazırlamak için tezgahlandığı ortaya konulmuştu. O dönem yaşananları hatırlarsınız; barışçıl amaçlarla yürüyen göstericilere “faili meçhul” kişilerce ateş açılmış ve de sonrasında en az 34 kişi ezilerek, silahla veya bıçaklanarak yaralanmış ve hayatını kaybetmişti. Gezi’de “derin devlet” tekrara düşmüştü yani…)

Çevik Kuvvet’in şafak baskını ile sivil insanlara sert müdahalesi ve çadırların yakılması sonrası Gezi Parkı’na vatandaşların ilgisi daha da artmış ve büyük bir tepkiye dönüşmüştü ve sonrasında binlerce insan Park’a akın etmeye başlamıştı.

Derin Devlet’in Gezi eylemlerini provoke etmek için yaptığı kışkırtıcı eylemleri ters tepmişti; hayatında Taksim’e hiç gitmemiş veya gitmeyecek insanlar bile Taksim eylemlerine destek verir hale gelmişti. O güne kadar ses çıkarmayan halk kitleleri şunu görüyorlardı:

“Eğer birlik olursak, gayri ahlaki ve kanuni uygulamalara karşı mücadele edilebiliriz!”

Bu açıdan da “Gezi Olayları” bir dönüm noktasıydı. Belki de bundan sonra iktidarın anti demokratik hukuksuz uygulama ve müdahalelerine karşı yapılacak mücadelenin de bir miladıydı. (Belki de bu yüzdendir ki Erdoğan bu eylemlerden ürkmüştü.)

Şu anda da toplum patlama noktasında… Siyasal iktidarın ayyukaya çıkmış yolsuzlukları, hukuku rafa kaldırarak tek adam rejimini andırır şekilde uygulamaları, “yargının siyasetin köpeği haline gelmesi”, nihayetinde ekonomik kriz ile birlikte AKP’yi destekleyenlerin bile seslerini yükselterek isyan ettiklerini görüyoruz. İnsanlar tutuklanma korkularını atarak iktidarı eleştirebiliyorlar. Bu ise kritik eşiğin aşıldığını mızrağın çuvala sığmadığını gösteriyor.

**

İnsanların yeteri kadar provoke olmadığını” düşünmüş olacaklar ki, 31 Mayıs günü saat 04.30 sularında Çevik Kuvvet ekipleri öncekilerine nazaran çok daha sert müdahalelere başlamışlardı, Park’a gaz bombaları ve TOMA’larla girmişlerdi.

Sadece ağaçları yıktırmak istemeyen insanların mücadelesine iktidarın tahammülü kalmamış gibiydi. Müdahale çok ağırdı, bir önceki şafak baskınına göre, polis çok daha sert ve kalabalık bir şekilde gelmişti. Park’ın tüm köşelerine TOMA’lar yerleştirilmişti.

Bir anda ortalık savaş alanına dönmüştü; gaz bombasının etkisiyle insanlar kaçmaya başlamıştı. Bu defa kaçan göstericiler için bekletilen TOMAlardan sıkılan tazyikli su ile insanlar perişan hale gelmişti. Bu müdahale sırasında çok sayıda yaralananlar olmuştu; Sezgin Tanrıkulu, Ahmet Şık ve Sırrı Süreyya Önder gibi tanınan isimler de yaralananlar arasındaydı…

27 Mayıs’tan itibaren her defasında bir önceki güne göre daha sert müdahale ederek orantısız güç kullanan polise karşı, Gezi Parkı’ndaki ağaçları korumak isteyen eylemciler hiçbir şekilde şiddet içeren eylemlerde bulunmamış, aksine ağaç koruma etkinliği bayram havasında devam etmişti.

Bu ise -çatışmadan ve kamplaşmadan beslenmekte olan- mevcut iktidarı rahatsız eden bir durumdu. Beklenen ise şuydu:

Eylemciler polisin sert müdahalesine karşılık verecek, polislerden yaralananlar olacak ve polis daha sert müdahale ederek eylemcileri dağıtacaktı. Polisin her defasında sert müdahalesine rağmen eylemciler provoke olmuyordu. Bu nedenle de polis -yukarıdan gelen kati talimatlarla- bir önceki güne nazaran çok daha sert müdahalelerde bulunuyordu.

Ancak polisin sert müdahalelerine rağmen Taksim Platformu’na destek artarak devam etti. Gezi Parkı eylemlerine toplumun her kesiminden katılımlar çığ gibi büyüyerek kitlesel bir eyleme dönüştü. Ankara’da, İzmir’de, Mersin’de, Konya’da… polisin sert müdahalesine karşı eylemler yapılarak protesto edildi.

Yargı bu projeye ne dedi, Erdoğan’ın tavrı ne oldu?

Evet, bu esnada önemli bir gelişme yaşanmış, İstanbul 6. İdare Mahkemesi’ne yapılan “Topçu Kışlası Projesi hakkında yürütmeyi durdurma talepli başvuru” mahkeme tarafından kabul edilerek Topçu Kışlası Projesi durdurulmuştu. Bu durum iktidar tarafından bir yenilgi, protestocular tarafından zafer olarak algılandı.

Bunun sonrasında Erdoğan’dan gelen şu tepki olayların daha da çığırından çıkmasının nedenlerinden birisi olmuştu: “Evet cami de yapacağız. Ben bunun iznini gidip de CHP genel başkanından alacak değilim, birkaç çapulcudan alacak değilim. Bize oy verenler bunun yetkisini verdi zaten.”

Bununla da kalmayan Erdoğan kışkırtmalarına Teke Tek Programındaki şu sözleri devan etmişti:

“İçki içen alkoliktir”; “Kışlayı yapacağız. İçinde kültür merkezi, AVM veya rezidanslar olacak, camiyi Maksim Gazinosu’nun arkasına yaptıracağız, AKM’yi yıkıp aynı adla yeni opera binası yapacağız.” (Sonrasındaki halkı galeyena getirmek için söylemiş olduğu “Başörtülü bacıma saldırdılar” Kabataş yalanı ile “Camide içki içtiler” çıkışını da buraya not edelim…)

Erdoğan’ın İdare Mahkemesi tepkisi demişken, sözün burasında soralım; Gezi Parkı projesine dair o “Durdurma” kararını veren hâkim kimdi, biliyor musunuz: Hâkim Rabia Başer! Ve o “15 Temmuz Kumpası”ndan beri 3 yıldır “Fetöcü” diye tutuklu!

Suçu neydi Rabia Hakimin? Görevini yapmak ve bu vandalizme dur demek… Bundan dolayı tam 40 aydır cezaevinde. Bununla da kalmadılar, hakim eşi Mustafa Başer’i de aynı şekilde 3 yıldır hapiste rehin tutmaktalar… Üstelik tutukluluk tarihinden itibaren 2,5 yıl boyunca bu hakim eşleri hiç birbiri ile görüştürmediler. (Erdoğan’ın kinini demiştik; hiç unutmaz ve öfkesi hiç dinmez!)

Olayları daha da kışkırtma noktasında ayrıca Erdoğan’ın Fas gezisine çıkmadan önce söylediği, “Evinde zorla tuttuğumuz %50 var” ve de tencere tava eylemleri hakkındaki “Tencere tava hep aynı hava” gibi sözlerini hatırlatalım. Erdoğan, ısrarla eylemlerin devamından yana idi. Nitekim o Fas’ta iken Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın ortamı yatıştırıcı sözlerine karşı anında tepki vermişti. (Stratejisi belli olmuştu; kendi %50’sini konsolide edip bu çatışma ortamı içinde kitlesini ve oylarını sıkılaştırmak istiyordu.)

Her yerde protestolar artarak haziran ayı boyunca devam etmekteyken legal olarak başlamış eylemler illegal bir zemine doğru kaymaya ve bu nedenle de toplumsal desteğini kaybetmeye başlamıştı. Bu eylemler sırasında, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Berkin Elvan, Medeni Yıldırım, Mustafa Sarı gibi gencecik insanlar hayatını kaybetmişti. Altı insanın öldüğü, binlerce insanın yaralandığı bu olayların nedeni olan Gezi Parkındaki orantısız müdahalelerin emrini kim/kimlerin verdiğini herkesin bilmesine rağmen bugüne kadar -tam anlamıyla- bir hesap sorulamadı.

..

Yazımızın 3. Ve son bölümünde ise Gezi Olayları’ndaki İstihbarat’ın etkisini ve açılan davalarda gizlenen bazı delilleri ele almaya çalışacağız.

[Ramazan Faruk Güzel] 21.2.2020 [TR724]

Futbol üzerine oynanan tehlikeli oyun! [Hakan Taner]

İktidar bugüne kadar her şeyin rantına sahip oldu ve sonuna kadar kullandı.

Gezi’yi kendi kitlesini konsolide etmek için kullandı.

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü hakeza.

Bunun gibi birçok hâdise iktidarın bir şekilde işine yaradı.

Gerilime sebebiyet vererek, toplumu bölük pörçük ederek fayda sağlama işini çok iyi kotaran bir iktidarla karşı karşıyayız.

Hepsinde kullanımda olan iki faktör var: Din ve milliyetçilik.

İktidar bu iki alan üzerinden içeride işine yarayacak bir malzeme bulamadıysa dışarıda sonuç aradı.

Suriye, Libya vs gibi.

18 yılda kullanılmayan hiçbir mevzu kalmadı, bazıları birden fazla kullanılınca etkisi de kalmadı.

Şimdi yeni bir alan üzerinden gerilim had safhaya çıktı. Aslında bu alan da daha önce denenmiş ve sonuç da alınmış.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


FUTBOL GERİLİMİ BAŞKA BİR İŞE BENZEMEZ

İktidar hayatın tüm alanlarına, hatta özel hayatlara bile sirayet etti.

Her alanda kendi adamlarını yerleştirdi. Bu kişilerin liyakatsiz olması, ele aldıkları her konuyu berbat etmesi kimsenin umurunda olmadı ve olmuyor.

Liyakat bu topraklardan sürüldü. Aptal sadakati en beğenilen ve takdir edilen nitelik oldu. Futbol da bu alanlardan biri.

Her tarafta olduğu gibi futbol da iktidarın at koşturduğu bir alan.

İktidar bu alanda önceleri el altından müdahalelerde bulunurken artık her şey aleni. Zira olan bitenin gizlenecek bir tarafı da kalmadı.

Ziraat Bankası yapılandırması ile tüm kulüplerin zaten eli kolu bağlandı.

Kulüpleri göstermelik olarak yönetiyor gözükenlerin yönetmediğini artık konu ile alakadar olan herkes biliyor.

2011 sezonunda Fenerbahçe’yi koruma altına alan hükümet o günlerde Trabzonspor’a bir şampiyonluk vaat etmişti.

Fakat bu bir türlü gerçekleşme şansı bulamadı.

Bu yıl bu işin gerçeğe dönüşmesi için Trabzonsporlu tüm bakanlar ve siyasetçiler ve medya canla başla çalışıyor.

İçlerinde biri bunu misyon edinerek faaliyet sürdürüyor.

Maddi-manevi, iktidarın tüm gücü ile hizmet ediyor.

Ziraat Bankası ile anlaşmak yerine taraftarının desteği ile ekonomik çıkmazı aşmak isteyen Fenerbahçe de Ali Koç üzerinden yıpratılmaya çalışılıyor.

Hakemlerin takdir haklarının tamamının Trabzonspor ve Galatasaray lehine çalıştığı, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın dışlandığı bir lig sezonuna şahit oluyoruz.

Mevzu bununla sınırlı değil. İktidar tüm manevralarını tüketmiş olarak, kendi kitlesini konsolide etmek istediği bir alan arıyor. Bu defa da bu işi futbol üzerinden denemek istiyor.

Lakin bu tehlikeli bir oyun, bu kadar danışman heyeti ne işe yarıyor? Çıkıp biri de demiyor ki yapmayın, etmeyin! Bu diğerlerine benzemez, yazık oluyor!

Umarım akl-ı selim galip gelir de bu tehlikeli oyun sahaya sürülmez.

Memleketin bu kadar hayati meselesini çözmek varken, futbol üzerinden insanları karşı karşıya getirmek kime, ne fayda sağlar?

[Hakan Taner] 21.2.2020 [TR724]

Bırakınız bu ayakları! [M.Nedim Hazar]

Aslında yaşanan korkunç zulüm, kötülük ve nefret olmasa bu ülkede yaşananları izlerken kahkaha atmak bile işten değil…

Düşünsenize, hukuk alanında dünyanın en berbat ülkesine dönüştürülmüş olan memleketin adalet bakanı ortalığa çıkıp, sıkılmadan, mazlumun ahından, hak ve hukuktan bahsediliyor!

İnsanlık tarihinde münevverlere en büyük zulmü yapan kişi olarak tarihe geçenler hiç utanmadan, fikir özgürlüğü hakkında nutuk çekebiliyor.

Çöplükten ekmek toplayanlar bir dakika sonra “dik dur eğilme, bu millet seninle” temennasına durabiliyor.

Bir rejim nasıl bir motivasyon ile küçücük kanserli bir çocuğu bile isteye ölüme göndermeyi arzu edebilir ki?

Nasıl bir kötülük savrulması bu kadar zulme duyarsızlaştırabilir bir toplumu?

Kim, nasıl kurguluyor, ipleri tam olarak kim tutuyor inanın tam olarak bilmiyorum. Ama yakın geçmiş ve bugün içinde olan biteni aklıselim olarak görüp yarın hakkında bir fikir edinmek mümkün.

Şu anda Türkiye’yi yöneten güçlerin görünen ve az görünen kısımları biliniyor.

Erdoğan/Ergenekon koalisyonunun birkaç yıldan beri demir yumruk ile yörüngesinden savurduğu yarı demokratik bir ülke artık tüm dünyada totaliter rejim olarak algılanıyor.

Ergenekon’un bilinen ajandasına eklemlenen siyasal İslamcının dünya ve intikam hırsı ülkenin 50 yıllık geleceğini çöp etti maalesef.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Hoş, bu gelecek kimlerin umurunda, o da ayrı bir mevzu..

Kıt kanaat geçindiğini, borç içinde yüzdüğünü söyleyenler ile depremde soğukta tir tir titrerken konuşanların ortak cümlesi var; Erdoğan tabii, başka kim var bizi kurtaracak?

Girişi çok uzatmak istemiyorum…

İktidar medyası ki genel olarak havuz diye nitelendiriliyor, dönemsel olarak sıklıkla kullandığı bir muktedir terminolojisi var. J. Goebbels’den beri bilinen, bir yalanı ne kadar tekrarlarsan o kadar inanılır, sözü ile beraber kendi yaptığın ayıpları ısrarla düşmanına yama, şeklindeki iki temel prensibini bu medya uyguluyor.

Karşılarında bunu dengeleyecek bir medya kalmadığı için de, yavaş da olsa etkili oluyor…

Bilmem ne imamı, mahrem yapılanma vesaire..

İpleri tutanlar sanırım bu medyanın kullanacağı kelimeleri ara ara güncelleyerek masalarına iliştiriyorlar ki, vaktiyle yukarıda adını andığımız yaftalamalar ısrarla kullanılırken bugünlerde yeni tedavüle sokulan bazı terimler mevcut… “Siyasi ayak” da bunlardan birisiydi ve şu anda birincisi.

Enteresan olan muhalefetin de garip bir şekilde iktidarın önüne uzattığı bu tabaktan yiyerek iktidarla kavga etmeye çalışması.

Zannediyorlar ki, iktidar ile “sensin o” kavgasını kazanabilecekler. Erdoğan’ın bir tartışmayı kaybedeceğini anladığı an daha büyük bir darbe ile hasmını şaşırtacağından habersiz gibiler. İş Bankası meselesine bu yönüyle de bakmak lazım.

Vaktiyle berberimiz Kemal’e “Kıl imamı” diyerek maytap geçerdik. Bugünlerde gazeteler de, “kıl ayağı, sac ayağı, deve ayağı, bilmem ne ayağı” gibi deyimler duyarsanız şaşırmayın.

Mesela şahsen fütönün metrobüs ayağı kadar köprü ayağını da merak ediyorum!

Şaka bir yana, bir ayak muhabbetidir gidiyor…

Bilirsiniz argomuzda “bırak bu ayakları” diye meşhur bir deyim vardır.

İçi boşalan ülkeyi sağa sola savurmak çok kolaylaşıyor sanırım, bu sebeple saray elinde tuttuğu balondan ülkeyi canın istediği yere savuruyor ama başta da söylediğim gibi işin içinde, ölüm, kan, ihanet gibi önemli mevzular var.

Suriye bataklığına saplandıktan sonra ülkenin Avrasya ve Putin ayaklarını afişe edecektir havuzcu biladerler.

Bir tane aklı başında şahıs da kalmadı zaten, birader bırakınız bu ayakları, desin…

[M.Nedim Hazar] 21.2.2020 [TR724]

Erdoğan Türkiye’yi savaşa çok yaklaştırdı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Rus ve Suriye güçleri bu gün (20 Şubat 2020) İdlib’deki TSK birliklerine saldırdı. Moskova hava saldırılarının Rusya hava kuvvetleri tarafından yapıldığını doğruladı. Ruslar savaşı göze aldıklarını söylüyor, açıkça Ankara rejimine meydan okuyor. Kremlin Suriye’de bulunan Türk askeri unsurlarını çıkartmakta ve onların korumasında olan cihatçı El-Kaide, El-Nusra ve IŞİD artıklarını yok etme konusunda kararlı görünüyor. Ankara’daki rejim dün Türkiye saatiyle akşamüstü NATO’ya başvurarak Suriye’deki söz konusu bölge üzerindeki hava sahasını kapatmasını talep etti. NATO henüz bu konuda adım atmadı. Açıkçası bunu yapması NATO için fazla bağlayıcı olacaktır. Bu kararı verdiği anda otomatikman Türkiye’ye Rusya ve Suriye karşısında destek veriyor duruma düşecektir. Oysa NATO ve ABD’nin ilgilendiği iki şey var ve bunlar için Moskova ve Şam ile savaşmaya değmez. Birincisi Türkiye’nin Rusya güdümünden kopartılması ve tekrardan NATO güvenlik politikaları parametrelerinde hareket etmesi, ikincisiyse daha önceki yazılarımda dile getirdiğim, yeni bir mülteci akınının engellenmesi. Bugün Rus ve Suriye saldırılarında hayatlarını kaybeden Türk askerlerinin ve yok edilen zırhlı araçların haberi internete düşer düşmez Ankara ABD ile temasa geçip Patriot bataryalarının Türkiye sınırında konuşlandırılması talebinde bulundu. Bunun en net yorumu Türk dış politikasındaki Avrasyacı-Rusya’cı yönelimde yol ayrımına gelindiğidir. Dünkü yazımda tam da bu konuyu incelemiş, Erdoğan’ın Moskova treninden atlayıp atlayamayacağını sormuştum. Patriot almak için Wahington’ın kapısına giden bir Ankara, şüphesiz ki önemli bir savrulma yaşıyor.

Savrulma, eğer bu döneme ilişkin bir dış politika kitabı yazacak olsaydım, mutlaka bu kitabın başlığı olurdu. Esasen Türk devletinin en ciddi yürütülen politika alanı dış politikadır. Fakat son yıllarda, özellikle de 15 Temmuz 2016 sonrasında, dış politika – ve onun altında bir alan olan güvenlik politikaları – büyük istikrarsızlıklar yaşadı. “Monşerlerin” elinden alınan dış politikada, Oryantal halı dükkânı pazarlığı stiline geçilerek, bir oraya bir buraya saldıran, ne idüğü belirsiz, amaçları-araçları arasında denge olmayan, hatta çoğu zaman amacını anlamadığımız hamleler söz konusu olmaya başladı.

Bu amaçsız, tutarsız ve savruk dış politika davranışı Türkiye’ye çok zarar verdi. Ekonomik zarar, orta-uzun vadeli yönelimlerin uğradığı zarar (mesela AB projesi, mesela NATO’daki sağlam rol), ülkenin uğradığı prestij kaybı (cihatçı grupların himayesi, Sünnici dış politika gibi) ilk akla gelenleri. Demografik olarak bölgedeki çalkantı Türkiye’ye sıçradı. 4 Milyona yakın Suriyeli Türkiye’ye geldi. Bu insanların beşte biri Türkiye’de doğan-büyüyen çocuklar. Bu derecede büyük bir göç akımını engellemek en başta gelen dış politika hedefi olmalıyken, Türkiye izlediği anlamsız ve hasmane politikalarla Suriye’yi daha da istikrarsızlaştırdı, dolayısıyla da bu göç açımının mimarı oldu. Hâlbuki Suriye meselesinin başlangıcından itibaren Sünnici ve İslamcı bir zihin haritası yerine rasyonel ve tutarlı bir stratejiyle hareket edilmiş olsaydı, bugün çok başka bir konumda olabilirdi Türkiye.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bugün bu dış politika faciasının ürettiği yeni ve çok ciddi bir kriz yaşanıyor. Ankara rejimi bir süredir Suriye’ye askeri yığınak yapıyordu. Ben bunun bir stratejik hamle, pazarlık gücünü arttırmaya yönelik bir taktik olduğunu umuyordum. Her ne kadar daha önceki analizlerimde diğer olasılıkları gündeme getirmiş olsam da, son kertede rejimin majör bir hata yapmaktan kaçınmaya yetecek kadar rasyonel aklı kalmıştır diye düşünüyordum. Ancak gelişmeler, Erdoğan’ın Suriye’de bir çatışmaya girmek suretiyle, krizi Avrasyacılardan kurtulmak için manivela olarak kullanacağını gösteriyor. Suriye’de Rusya ile karşı karşıya gelmek, Ankara’da rejim içi çok önemli etkilerde bulunur. Erdoğan rejiminin 15 Temmuz sonrası derin işbirliği içinde olduğu güç odaklarından biri olan Avrasyacılar, bilindiği üzere “FETÖ’cü” ve darbeci olarak suçlanan NATO’cu subayların tasfiyesinde başrolü oynamıştı. TSK’nın yeniden yapılandırılmasını kendisi için gerekli gören Erdoğan, bugüne kadar Avrasyacılarla iyi geçinmeye çalışmıştı. Perinçek ve Vatan Partisi ile doğrudan veya dolaylı ilintili subay ve eski subayların bugünkü rejimde nasıl etkileri olduğunu daha önce defalarca yazdım. TSK’nın önemli kademelerinde, son derece stratejik görevler ifa eden Avrasyacılardan da bahsetmiştim. Ancak Avrasyacılar TSK’da tek cunta değil. Yine, önceki yazılarda ulusalcıların ve Ergenekoncuların, SADAT grubunun (Tanrıverdi ekibi) ve diğer irili ufaklı cunta ve hiziplerin varlığından bahsetmiştim. Bu ekiplerin tümü, Erdoğan’a destek veriyordu. Bir kısmı bunu konjonktürel (iktidar mücadelesi, rütbe almak ve yükselmek vs.) olarak yapıyordu, bir kısmıysa ideolojik gerekçelerle (SADAT ekibi gibi). Görünen o ki, Avrasyacılar tasfiye edilecek. Bir kısmı güçten yana tavır alabilir. Ama Avrasyacılara karşı bir tasfiye operasyonu başlarsa, bilin ki Erdoğan TSK’da diğer gruplarla anlaşarak bunu yapmak zorunda. Yoksa çok riskli bir manevra olur.

Rusya, 15 Temmuz’da nasıl bir rol oynadı? Avrasyacı subaylarla Kremlin arasında ne tür bir iletişim var? Nükleer enerji ihalelerinden S-400’lere, NATO’dan uzaklaşmaktan Suriye’de Moskova dümen suyuna girmeye, Putin’le gerçekleştirilen toplantılardan Rusya’nın Ankara’nın birincil stratejik ortağı rolüne yükselmesine, Avrasyacılar Erdoğan’la beraber son yıllarda asimetrik bir önem ve güç kazanmışlardı. Şimdi mesele, Rusya ve Avrasyacıların bu yeni koşullara nasıl bir yanıt vereceği!

Şu an belirsizliklerle dolu bir geleceğe yelken açmış bir Türkiye var. Rusya ile çatışmanın – düşük yoğunluklu da olsa – başlamış olması, 1923’ten bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya kaldığı en büyük güvenlik riskidir. İçeride kutuplaşmış, despotik bir rejimle yönetilen, ordusunun yarısı fabrikasyon gerekçelerle tasfiye edilmiş, ekonomikman çok kırılgan bir ülkenin, dünyanın en büyük askeri güçlerinden biriyle savaşa girmeyi göze alması, akıl alır gibi değil!

Eğer TSK içerisinde bu maceraya girmek doğrultusunda bir genel temayül varsa, artık hiçbir fren mekanizması kalmamış demektir. Ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Eğer geniş çaplı bir çarpışma yaşanırsa, bunun ne büyük bir yıkım olacağını herkes bilir. Türkiye karar gücü bakımından etkili konumuna güveniyor çünkü Moskova Suriye’de sınırlı kara gücüne sahip. Fakat unutulmamalı ki Türkiye’nin yabancı ülke toprağında girişeceği bir savaş, NATO’dan 5. Maddenin işletilmesi kararının çıkmasına engel teşkil edebilir. Rusya’nın Türkiye karşısında başka enstrümanları devreye sokması – mesela Türkiye topraklarında misilleme saldırı gerçekleştirmesi – bence hemen akabinde Türkiye’de rejim içi bir tsunami etkisi yaratır, Erdoğan’ın gitmesiyle sonuçlanır. Daha kötü senaryoları yazmak bile istemiyorum. Ama çok daha büyük sıkıntılar doğabilir.

Bu göze alındığı anlaşılan savaş riski, kesinlikle vatan savunmasıyla alakalı değildir. Öyle olsaydı emin olun bu yazı çok farklı bir şekilde kaleme alınırdı. Türkiye bir savunma mücadelesi içinde değildir. Başka bir ülkenin toprağında, uluslararası cihatçı teröristlerin hamisi konumunda, komşu bir ülkenin iç siyasetini dizayn etmeye yeltenen, agresif ve anti-statükocu bir rejim, Türkiye’yi ateşe atıyor. TSK’da hayatını kaybeden askerler, bu rejimin karar alıcılarının umurunda bile değil. Türkiye’nin kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğu şeyler arasında öz bağımsızlığı da var! Ne için? Türkiye ordusu neden Suriye’de? Neden Misak-ı Milli sınırları dışında maceraya giriliyor? Bu sorulara mantıklı yanıt verebilen hiçbir yönetici yok!


[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.2.2020 [TR724]