Salgın kitaplarından bıkanlar için okuma önerileri...
CAN BAHADIR YÜCE -26 Mart 2020
Bir ‘en iyiler’ ya da salgın kitapları listesi değil bu, öyle olsaydı Tolstoy’suz ya da Camus’süz bir liste yapılamazdı. Yalnızca kişisel bir ‘zamanın ruhuna uygun kitaplar’ seçkisi:
Evin halleri (Evler / Behçet Necatigil, 1953)
Toplumdan uzak, köşesine çekilmişken belki sadece şiir okumalı insan ama bu seçkide tek şiir kitabı var. Hayatın evlere sığdığını bize Behçet Necatigil öğretmişti. O yüzden Evler tam da bugünlerde (yeniden) okunacak kitap. Sonraki dönemlerinde daha büyük şiirler yazmış olmasına karşın, evin hallerini anlatan bu kitap şairinin simgesi oldu. 1953’te yayımlandığında Necatigil’e “Evler şairi” dedirtecek kadar iz bırakmıştı. Bu kitap evlerle çatışmamızı anlatır (“Evlerle savaşımız / Savaşların çetini”) ama sonunda ev hep dönülecek, kalınacak yerdir. Şu sıralar olması gerektiği gibi… “Sokaklar seslenir, akpak, temiz / Hadi gel, avunursun! / Bütün sokaklardan iğrenirsiniz / Avunmak şöyle dursun.”
Yapmamayı seçmek (Kâtip Bartleby / Herman Melville, 1853 / Münir Göle çevirisi)
Issız adaya (ya da karantinaya) düşsem yanıma alacağım kitap aslında Melville’in öteki büyük yapıtı: Moby-Dick. Gelgelelim, yarını belirsiz şu günler için Kâtip Bartleby daha iyi bir seçim olabilir. Edebiyat tarihinin en incelikli başkaldırı romanlarından biridir Bartleby. On dokuzuncu yüzyıl New York’unun boğucu ofis ortamında kendisinden bir şey istenince “yapmamayı yeğlerim” diye karşılık veren kahramanın nihilizminde yerleşik düzene karşı bir isyan vardır. ‘Yapmamak’ bir zorunluluk değil seçim olursa bir özgürlük alanı açabileceğini gösterir bu tuhaf kâtip bize. Duvarların arasında sıkışıp kalmış, içe dönük Bartleby, edebiyat tarihinde iz bırakacak benzerlerinin (Kafka’nın Josef K.’sının) habercisidir. Bu kısa roman bir şiir gibi sonlanır: “Ah Bartleby! Ah insanlık!”
Çaresizliğin romanı (O / Ferit Edgü, 1977)
“Söyledim değil mi, teknem kayalara çarpıp battı. Ve kendimi burada buldum.” Böyle başlar Ferit Edgü’nün romanı. Okuru sarsarak. Dağ başına düşmüş denizci imgesinden daha sarsıcı olan, romanın neşter vurduğu sorundur. Kitabın anlatıcısı, Güneydoğu’nun ücra bir köyüne, kendi dilini konuşamayan insanların arasına gönderilmiş bir aydın/öğretmendir. Onun hikâyesinde iletişimsizliği, geri bırakılmışlığı, bölgenin yazgısını, çaresizliği okuruz. Anlatıcının ‘öteki’ni ve kendini keşfediş serüveninde sert bir Türkiye gerçekliği yüzümüze çarpar. O, yalnız incelikli dil işçiliği için bile okunabilir. Edebiyatımızın en güzel sürgün romanlarından…
En uzun yalnızlık (Yüzyıllık Yalnızlık / Gabriel García Márquez, 1967 / Seçkin Selvi çevirisi)
Salgın döneminde Kolera Günlerinde Aşk bir tür klişe okuma önerisine dönüştü. Oysa Márquez’in bugünlerde okunacak romanı Yüzyıllık Yalnızlık’tır. İnsanın çaresizliği, hırs, kapitalizm, dünya düzeni gibi bugün yüzleştiğimiz sorunlar üzerine bir başyapıt. Büyülü gerçekçiliğin ‘büyü’sünün nereden geldiğini anlamak için kapağı kaldırılacak ilk kitap… O ünlü ilk cümlesi galiba her okuyanın zihnine çivi gibi çakılıdır: “Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı.” Yüz yıllık yalnızlığa mahkûm edilenlerin sırrını öğrenmek içinse son sayfaya kadar beklemek gerek—beklemeye değecek.
Toplumdan kaçılabilir mi? (Aylak Adam / Yusuf Atılgan, 1959)
Bir gün salgın krizi bittiğinde dışarı çıkınca acaba kendimizi Yusuf Atılgan’ın sinemadan çıkmış insanı gibi hissedecek miyiz? Aylak Adam’ın anlatıcısı, dünyayı güzelleştirmek için çözümü bulmuştu: Bütün insanları aynı anda sinema salonuna doldurmak. Nedeni şuydu: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor.” Herkes sinemadan çıkınca birkaç dakikalığına dünya güzel bir yer olacaktır. Roman aslında şunu sorar: Toplum hayatından tamamen kaçılabilir mi? C. niçin insanlardan uzak duruyordu? İletişimsizlik nasıl bir şey? Bugünlerde üzerine düşünmeye değer sorular… Romanın son cümlesi sanki yanıtı da saklar: “Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.”
Dünya bu hale nasıl geldi? (Ill Fares the Land / Tony Judt, 2010)
Bugün yaşadığımız hayatta yanlış giden bir şeyler olduğunu Tony Judt 2008 krizinden çok önce söylemişti. Ill Fares the Land yanlışın ne olduğu üzerine yazılmış en özlü metinlerden biri. (Kitap Dilek Şendil tarafından Türkçeye “Kötülük Kol Gezerken” adıyla çevrildi.) Deneyimlediğimiz salgın krizinin neden sadece bir sağlık meselesi olmadığını anlamak için zorunlu okuma… (Çünkü bu krizin kapitalizmle ilgisinin olmadığını söyleyen saf ya da cahil değilse kötü niyetlidir.) Judt basitçe şu soruya yanıt arar: Başka bir dünya mümkün ama nasıl? Son yarım yüzyılın tarihini, solun nerede hataya düştüğünü, sosyal demokrasinin yaptıklarını ve yapamadıklarını, neoliberalizmin tehlikeli yükselişini kimse onun kadar iyi anlatamadı.
Okulu özleyenler için (The Secret History / Donna Tartt, 1992)
Artık uzaktan eğitime geçtiğimize göre, okulu özleyenler için tek avuntu bir kampüs romanı olabilir. Bu listeye gelmiş geçmiş en iyi kampüs romanı sayılan Pnin’i değil Donna Tartt’ın The Secret History’sini seçmemin nedeni şu: Sanırım hiçbir roman bir okul atmosferini o kadar iyi betimlememiştir. (Kitap Türkçeye Selim Yeniçeri tarafından “Gizli Tarih” adıyla çevrilmiş.) Romanı fazla gösterişçi bulan eleştirmenler de oldu ama güzellik–ölüm arasındaki ilişkiyi çözümlemek için Antik Yunan’a atıflarla ilerlemek zekice bir buluştu. Üstelik sadece havası ve bellekten silinmeyen karakterleri için değil, sıkı bir polisiye niyetine de okunabilir.
İnsan sıcaklığı (Kemal Tahir’e Mektuplar / Nâzım Hikmet, 1968)
Türkçenin en güzel mektup kitaplarından (hakkı tam teslim edilmemiş olsa da). 1940’lı yıllarda Nâzım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nden Kemal Tahir’e (Çankırı, Malatya, Çorum, Nevşehir cezaevlerine) yazdığı mektuplardan bir derleme. Şair-romancı, abi-kardeş, usta-çırak ilişkisinin kâğıda dökülmüş hali. İki büyük edebiyatçının dikkatlerini, titizliklerini, çalışma alışkanlıklarını, yazıya nasıl kafa yorduklarını gösteren bir belge… Şu günlerde en çok da insan sıcaklığıyla dopdolu bir kitap olduğu için okunmalı: “Seni dehşetli göresim geldi. Burnumda buram buram tütüyorsun… Ne bahtiyar insanım ki, Kemal, bütün bunları yazabilecek senin gibi bir dostum var.”
Sessizliğin kitabı (Yıldızın Saati / Clarice Lispector, 1977 / Başak Bingöl Yüce çevirisi)
Hepimiz varlığımızı sürdürebilmek için ‘öteki’ne ihtiyaç duyarız. Başka türlü bir yaşam mümkün mü? Yalnızlığın ve sessizliğin gücü nereden gelir? Gerçek, bir eylem midir? Yıldızın Saati bütün muğlaklığı, çetinliği, derinliğiyle bu sorulara yanıt arar. Clarice Lispector’un başka hiçbir yazara benzemeyen dünyasına girmek için bir ilk adım. Hem bitişin hem başlangıcın, hem çığlığın hem sessizliğin kitabı: “Yemin ederim ki bu kitap kelimelerden yapılmadı. Bu sessiz bir fotoğraf. Bu kitap sessizlik. Bu kitap bir soru.”
Denizi özleyenler için (Aganta Burina Burinata / Halikarnas Balıkçısı, 1946)
Halikarnas Balıkçısı bir “deniz şairi”ydi. Nâzım Hikmet’e “Cevat Şakir, hepimizden büyük şair” dedirten de başyapıtı Aganta Burina Burinata’ydı. Deniz tutkusunun Türkçedeki en görkemli anlatımı… Romanın bazı sayfaları dümen başında, burnunda tuzlu su kokusuyla maviliklerde ilerlemeye benzer. Denize açılırken söylenen ve “Yelkenleri tut!” anlamına gelen bu terim dilimizde deniz özlemiyle özdeşleşti. Denizi özleyenler ve bir gün “Aganta!” demenin hayalini kuranlar için…
Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı)
Hikâyelerde kaybolmak (Binbir Gece Masalları)
Bir kâbusu unutmak için uygun seçim serüven romanı okumak olabilir (mesela Monte Kristo Kontu ya da Pardayanlar). Ne zaman biteceği belirsiz bir kriz içinse en iyisi, sonu gelmez hikâyeler olmalı, Binbir Gece Masalları gibi… (Borges gece sayısının bin değil bin bir oluşunun bu belirsizliğe işaret ettiğini söyler.) Hayatta kalmak için her gece bir hikâye anlatan, bütün zamanların en usta anlatıcısı Şehrazat… Doğa-insan ilişkisi, doğaüstünün gizemi, talih-talihsizlik, ölüm-ölümsüzlük üzerine ona kulak vermenin vakti—o hiç hayal kırıklığına uğratmaz.
Bir hastalık günlüğü (Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa, 1930)
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu yatılı okul revirinde hasta yatarken okumuştum. İyi bir fikir değildi. Şu karamsar günlerde de bu romanı okumanın pek iyi bir fikir olmadığı düşünülebilir. Ama büyük hastalık geçirmeyenlerin her şeyi anlayamayacağını söyleyen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda sanki bugünler için bir teselli de var. Yazarın, “beklemesini onlar kadar bilen yoktur” dediği hastaları belki daha iyi anlarız. Peyami Safa’nın en iyi romanı.
‘Herkes için değil’ (Bozkırkurdu / Hermann Hesse, 1927 / Kâmuran Şipal çevirisi)
Toplumdan kaçış ve inziva üzerine yazılmış en güçlü roman hangisi diye sorulsa herhalde romanı okumuş herkes Bozkırkurdu diyecektir. Modern hayatın yalnızlaştırdığı insan üzerine yazılmış en sarsıcı anlatılardan birini okumak, özellikle bugünlerde zihin açıcı olabilir. Kendini toplumdan ayırmış bir entelektüelin öyküsü yazılışından 93 yıl sonra bile insan ilişkileri hakkında bize çok şey söylüyor. Bir insanın yalnız kalmak isteyen kişiliğiyle toplumun parçası olmak isteyen kişiliği arasındaki çatışmanın romanı… Kitabın başında “Herkes için değil” diye bir not yer alır. Ama benzer bir çatışmayı -hele bugünlerde- ‘herkes’ yaşamıyor mu?
Hayatla baş etmek için kitaplar (Tetikçiyi Beklerken / Şavkar Altınel, 2017)
Deneme kitabı olmayan her liste eksiktir. Tetikçiyi Beklerken “kitaplar olmadan hayatla baş etmenin güçlüğünü” anlatan iyi kitaplardan biri olduğu için bu listede yer almayı hak ediyor. Okuru birçok başka kitaba götürecek, ülkeler ve yazarlar arasında gezdirecek, “aleviyle her zaman ısınılabilecek” bir denemeler toplamı… “Dağlar Mücevherlerini Taktığında” adlı deneme (Kitap Zamanı’nda yayımlanmıştı) için bile okunmaya değer.
Maçlar ne zaman başlayacak? (Fever Pitch / Nick Hornby, 1992)
Salgınla birlikte spor birdenbire, tılsımlı bir şekilde hayatımızdan çekildi. Liverpool’un tarihte ilk kez mart ayında şampiyonluğu ilan edişine tanık olacaktık—olmadı. Basketbolsuz bir mart geçiriyoruz, NCAA turnuvası yoksa bu ayın da tadı yok (tek iyi tarafı: Virginia’nın son şampiyon olarak kalması.) Fransa Açık’ı ve Wimbledon’u izleyemeyeceğiz. Tokyo Olimpiyatları bile iptal edildi. Bu can sıkıcı durumun tek tesellisi, geveze spor yorumcularını dinlemek yerine iyi bir spor kitabı okumak olabilir. Andre Agassi’nin otobiyografisinden (bence en iyi tenis kitabı) Sam Smith’in Jordan Kuralları’na (bence en iyi basketbol kitabı) kadar bir dizi çok iyi spor kitabı var. Ama bugünlerde biraz da neşelenmek için Nick Hornby’nin kült futbol romanı iyi bir seçim olabilir. (Kitabı Bağış Erten dilimize “Futbol Ateşi” adıyla kazandırdı.) Hornby’nin tutkulu bir Arsenal taraftarı olması bile kitabın değerine gölge düşürmüyor.
[Can Bahadır Yüce] 26.3.2020 [Kronos.News]
Bugünlerde ne okunur? [Can Bahadır Yüce]
26 cezaevinin risk raporu: Kalabalık koğuşlar, hijyensiz ortam…
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği, koronavirüs salgını nedeniyle 26 cezaevinden gelen şikayetleri raporlaştırdı. Raporda tutuklu ve hükümlülerin salgın riskine karşı güvencesiz olduğu vurgulandı.
YAVUZ GENÇ -26 Mart 2020
ANKARA – Koronavirüs salgını nedeniyle ceza infaz sisteminde değişiklik yapılması gündemdeki yerini korurken cezaevlerinin hijyen durumuyla ilgili dikkat çekici bir rapor yayınlandı. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği, 26 cezaevinden topladığı şikayetleri toplayarak rapor haline getirdi. Raporda cezaevlerinin aşırı kalabalık olduğu, karantina koğuşlarının aktif olarak kullanıldığı, yaşlı ve hasta tutuklular için önlem alınmadığı, açık cezaevlerinde ise izinden dönenlerin karantinaya alınmadan koğuşlara alındığı vurgulandı. İşte rapordan detaylar…
Derneğin 20-25 Mart tarihleri arasındadanışma hattından gelen şikayetler, hapishanelerin ve mahpusların bilgileri gizli tutularak raporlandı. Bu süreçte 26 farklı hapishaneden başvuru alındı. Bu 26 kurumun 3’ü kapalı ceza infaz kurumu, 23’ü açık ceza infaz kurumu olarak kayıtlara geçti.
HAPİSHANELERDE KAPASİTE SORUNU
Hapishanelerde kapasite sorununun uzun süredir devam ettiği ve mahpusların bu sebeple birçok sorun yaşadıkları kaydedilen raporda, “Aşağıda belirtilen sorunlara ek olarak kapasitenin fazla olmasından kaynaklı birçok ihlal başvurusunun öne çıktığı söylenebilir. Mahpuslar koğuşlarının kalabalık olduğunu, yatakların birbirlerine yakın mesafede olduğunu ve bu yakınlıkta uyumak zorunda kaldıklarını, sosyal mesafe koyamadıklarını, ortak alanlar ve yemekhanelerde çok fazla mahpusun bir araya gelmek zorunda kaldığını aktarmışlardır. Aynı zamanda bazı hapishanelerde bahçenin havanın soğuk olmasından da kaynaklı belirli saatlerde kapatılması, mahpusların hareket alanını kısıtlamış ve aynı zamanda, kapasitenin üstünde mahpusun birbirlerine yakın şekilde aynı alanı kullanmasına neden olmuştur” denildi.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin 26 cezaevinden gelen şikayetleri derlediği raporda yer alan şikayetler şöyle:
HAPİSHANELERİN GENEL DURUMU VE HİJYEN ÖNLEMLERİ
Dezenfekte amaçlı bazı hapishanelerde ilaçlama yapılırken bazılarında yapılmadığı,
Koridorlara dezenfekte malzemesi koyan hapishanelerin sayısının oldukça az olduğu,
İnfaz koruma memurlarının bazı hapishanelerde maske takarlarken bazı hapishanelerde takmadıkları veya bir kısmının taktığı,
İnfaz koruma memurlarının sayım dışında mahpuslara yaklaşmadığı ve bazı hapishanelerde mahpuslara ayakta omuz omuza sayım yaptırıldığı,
İnfaz koruma memurlarının bazı hapishanelerde mahpusların yemeklerini kapıya bıraktığı, mahpusla temas etmediği,
Birçok hapishanede düzenli temizlik yapılmadığı,
Dezenfektanların kantinde 10- 45 TL arasında değişen ücretlerle satıldığı,
Yemekhanelerin yeterince temizlenmediği;
MAHPUSLARIN HİJYENİ
Bazı hapishane idareleri koğuşlara sabun dağıtırken bazı hapishanelerde sabuna erişilmediği,
Mahpuslara maske ve eldiven sağlanmadığı,
Ücretsiz temizlik malzemesinin sağlanmadığı, ücretini ödeyemeyen, maddi durumu iyi olmayan mahpuslara da malzemenin sağlanmadığı,
Birçok hapishanede tuvaletlere dezenfektan konulmadığı,
Banyoların kirli olduğu,
Bazı hapishanelerde her koğuşa 1 saat banyo izni verildiği, diğer vakitlerde banyoların kilitlendiği,
Lavabo sayısının az olduğu,
Suların sık sık kesildiği ve sıcak suyun sınırlı verildiği,
Bazı hapishanelerde çamaşırhanede çamaşırlarını ücret vererek yıkamaya devam ettiklerini, deterjan alamayan mahpusların olduğu;
KARANTİNA KOĞUŞLARI
Bazı hapishanelerde izinden dönen mahpusların karantinaya alındığı, bazı hapishanelerde ise böyle bir önlemin başlarda alınmadığı mahpusların eski koğuşlarında kalmaya devam ettiği fakat şu anda karantina koğuşlarının aktif olarak kullanıldığı,
Karantina koğuşları için görüş kabinleri ve atölyeler gibi alanların kullanıldığı,
Birçok hapishanede karantina koğuşunda kalan mahpusların ortak kullanım alanlarını ve yemekhaneleri diğer mahpuslarla birlikte kullandığını ve bu konuda gerekli özenin gösterilmediği,
Birkaç hapishanede karantina bölümünde kalan mahpusların diğer koğuşlarda kalan mahpuslarla iletişimlerinin kesildiği, kötü şartlarda tutulduğu, hastaneden dönen mahpusların da bu koğuşlara alındığı,
Risk grubunda olan mahpuslar için hiçbir önlem alınmadığı, risk grubunda olanlar ve izinden gelen mahpusların aynı bölümde tutulduğu,
Mahpusların bazı hapishanelerde karantina koğuşunda yerde yattıkları, temizlik malzemesine ulaşamadıkları,
Karantina koğuşlarının kalabalık olduğu ve sosyal mesafe imkanının olmadığı,
Doktor kontrolünün olmadığı, yalnızca ateşlerinin ölçüldüğü,
Ateşi 38.5’a çıkan mahpusların olduğu ve test yapılmadığı;
SAĞLIK HAKKINA ERİŞİM
Doktorun revire gelmediği, mahpusların revire çıkarılmadığı,
Mahpusların revirden ilaç alamadığı,
Hasta ve yaşlı mahpuslar için önlemler alınmadığı,
Kalp hastası ve kronik hasta mahpuslar için önlemlerin alınmadığı, mahpusların önlemlerini kendileri aldığı;
BESLENME
Yemeklerin kötü, sağlıksız olduğu, hijyenik olmadığı,
Ek gıdanın sağlanmadığı,
Vitaminin sağlanmadığı,
Kantindeki ürünlerin pahalı olduğu,
Limon, sarımsak, soğan gibi ürünlerin sınırlı sayıda geldiği belirtilmiştir.
[Kronos.News] 26.3.2020
YAVUZ GENÇ -26 Mart 2020
ANKARA – Koronavirüs salgını nedeniyle ceza infaz sisteminde değişiklik yapılması gündemdeki yerini korurken cezaevlerinin hijyen durumuyla ilgili dikkat çekici bir rapor yayınlandı. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği, 26 cezaevinden topladığı şikayetleri toplayarak rapor haline getirdi. Raporda cezaevlerinin aşırı kalabalık olduğu, karantina koğuşlarının aktif olarak kullanıldığı, yaşlı ve hasta tutuklular için önlem alınmadığı, açık cezaevlerinde ise izinden dönenlerin karantinaya alınmadan koğuşlara alındığı vurgulandı. İşte rapordan detaylar…
Derneğin 20-25 Mart tarihleri arasındadanışma hattından gelen şikayetler, hapishanelerin ve mahpusların bilgileri gizli tutularak raporlandı. Bu süreçte 26 farklı hapishaneden başvuru alındı. Bu 26 kurumun 3’ü kapalı ceza infaz kurumu, 23’ü açık ceza infaz kurumu olarak kayıtlara geçti.
HAPİSHANELERDE KAPASİTE SORUNU
Hapishanelerde kapasite sorununun uzun süredir devam ettiği ve mahpusların bu sebeple birçok sorun yaşadıkları kaydedilen raporda, “Aşağıda belirtilen sorunlara ek olarak kapasitenin fazla olmasından kaynaklı birçok ihlal başvurusunun öne çıktığı söylenebilir. Mahpuslar koğuşlarının kalabalık olduğunu, yatakların birbirlerine yakın mesafede olduğunu ve bu yakınlıkta uyumak zorunda kaldıklarını, sosyal mesafe koyamadıklarını, ortak alanlar ve yemekhanelerde çok fazla mahpusun bir araya gelmek zorunda kaldığını aktarmışlardır. Aynı zamanda bazı hapishanelerde bahçenin havanın soğuk olmasından da kaynaklı belirli saatlerde kapatılması, mahpusların hareket alanını kısıtlamış ve aynı zamanda, kapasitenin üstünde mahpusun birbirlerine yakın şekilde aynı alanı kullanmasına neden olmuştur” denildi.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin 26 cezaevinden gelen şikayetleri derlediği raporda yer alan şikayetler şöyle:
HAPİSHANELERİN GENEL DURUMU VE HİJYEN ÖNLEMLERİ
Dezenfekte amaçlı bazı hapishanelerde ilaçlama yapılırken bazılarında yapılmadığı,
Koridorlara dezenfekte malzemesi koyan hapishanelerin sayısının oldukça az olduğu,
İnfaz koruma memurlarının bazı hapishanelerde maske takarlarken bazı hapishanelerde takmadıkları veya bir kısmının taktığı,
İnfaz koruma memurlarının sayım dışında mahpuslara yaklaşmadığı ve bazı hapishanelerde mahpuslara ayakta omuz omuza sayım yaptırıldığı,
İnfaz koruma memurlarının bazı hapishanelerde mahpusların yemeklerini kapıya bıraktığı, mahpusla temas etmediği,
Birçok hapishanede düzenli temizlik yapılmadığı,
Dezenfektanların kantinde 10- 45 TL arasında değişen ücretlerle satıldığı,
Yemekhanelerin yeterince temizlenmediği;
MAHPUSLARIN HİJYENİ
Bazı hapishane idareleri koğuşlara sabun dağıtırken bazı hapishanelerde sabuna erişilmediği,
Mahpuslara maske ve eldiven sağlanmadığı,
Ücretsiz temizlik malzemesinin sağlanmadığı, ücretini ödeyemeyen, maddi durumu iyi olmayan mahpuslara da malzemenin sağlanmadığı,
Birçok hapishanede tuvaletlere dezenfektan konulmadığı,
Banyoların kirli olduğu,
Bazı hapishanelerde her koğuşa 1 saat banyo izni verildiği, diğer vakitlerde banyoların kilitlendiği,
Lavabo sayısının az olduğu,
Suların sık sık kesildiği ve sıcak suyun sınırlı verildiği,
Bazı hapishanelerde çamaşırhanede çamaşırlarını ücret vererek yıkamaya devam ettiklerini, deterjan alamayan mahpusların olduğu;
KARANTİNA KOĞUŞLARI
Bazı hapishanelerde izinden dönen mahpusların karantinaya alındığı, bazı hapishanelerde ise böyle bir önlemin başlarda alınmadığı mahpusların eski koğuşlarında kalmaya devam ettiği fakat şu anda karantina koğuşlarının aktif olarak kullanıldığı,
Karantina koğuşları için görüş kabinleri ve atölyeler gibi alanların kullanıldığı,
Birçok hapishanede karantina koğuşunda kalan mahpusların ortak kullanım alanlarını ve yemekhaneleri diğer mahpuslarla birlikte kullandığını ve bu konuda gerekli özenin gösterilmediği,
Birkaç hapishanede karantina bölümünde kalan mahpusların diğer koğuşlarda kalan mahpuslarla iletişimlerinin kesildiği, kötü şartlarda tutulduğu, hastaneden dönen mahpusların da bu koğuşlara alındığı,
Risk grubunda olan mahpuslar için hiçbir önlem alınmadığı, risk grubunda olanlar ve izinden gelen mahpusların aynı bölümde tutulduğu,
Mahpusların bazı hapishanelerde karantina koğuşunda yerde yattıkları, temizlik malzemesine ulaşamadıkları,
Karantina koğuşlarının kalabalık olduğu ve sosyal mesafe imkanının olmadığı,
Doktor kontrolünün olmadığı, yalnızca ateşlerinin ölçüldüğü,
Ateşi 38.5’a çıkan mahpusların olduğu ve test yapılmadığı;
SAĞLIK HAKKINA ERİŞİM
Doktorun revire gelmediği, mahpusların revire çıkarılmadığı,
Mahpusların revirden ilaç alamadığı,
Hasta ve yaşlı mahpuslar için önlemler alınmadığı,
Kalp hastası ve kronik hasta mahpuslar için önlemlerin alınmadığı, mahpusların önlemlerini kendileri aldığı;
BESLENME
Yemeklerin kötü, sağlıksız olduğu, hijyenik olmadığı,
Ek gıdanın sağlanmadığı,
Vitaminin sağlanmadığı,
Kantindeki ürünlerin pahalı olduğu,
Limon, sarımsak, soğan gibi ürünlerin sınırlı sayıda geldiği belirtilmiştir.
[Kronos.News] 26.3.2020
Gergerlioğlu: Sincan’daki tutuklu koronavirüs bölümünde yatıyor
HDP Milletvekili Gergerlioğlu Sincan Cezaevi'ndeki bir tutuklunun koronavirüs testinin negatif çıktığının söylenmesine karşın neden korona hastalarına ait bölümde yattığını sordu.
KRONOS -26 Mart 2020
Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı artarken, salgınla ilgili tehlikeye dikkat çekilen yerlerden biri de kapasitelerinin üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunan cezaevleri.
Cezaevlerindeki tehlikeye sıklıkla dikkat çeken HDP Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan bir kişinin Kovid-19 testinin pozitif çıktığını gündeme getirdiği için hakkında soruşturma başlatılmıştı.
Twitter hesabından yayınladığı video ile konuya ilişkin açıklama yapan Gergerlioğlu, “Hakkımda açılan soruşturmanın ardından konuyu daha ayrıntılı araştırdım. Başhekimlik yetkilileri ile görüştük. 70 yaşındaki Arif Yıldırım isimli tutuklu Koronavirüs için ayrılmış bölümde yoğun bakımda yatıyor” dedi.
Gergerlioğlu, “Vekil olmama rağmen bir saat kadar telefonu bağlamamakta inat ettiler, ısrarım sonucu Bilkent Şehir Hastanesi yetkilisine bağlandım, 23 Mart’ta korona için ayrılan yoğun bakımdaki bölüme yatırıldığı, KOAH hastalığının da olduğunu açıkladılar. Corona negatif dendi, o halde niye pozitif hasta takibi yapılan yoğun bakımda” sorusunu yöneltti.
Gergerlioğlu, savcılık açıklamasında hastanın koronavirüs testinin negatif olduğunun söylendiğini hatırlattı. HDP’li Gergerlioğlu, “O halde soruyorum, Koronavirüs için ayrılmış bir yoğun bakımda ‘negatif’ olan bir insanın yeri nedir?” dedi.
Gergerlioğlu, bakanlıkların şeffaf olması gerektiğini ve cezaevlerinde salgın başlamadan tahliyelerin yapılmasının önemli olduğuna dikkat çekti.
[Kronos.News] 26.3.2020
KRONOS -26 Mart 2020
Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı artarken, salgınla ilgili tehlikeye dikkat çekilen yerlerden biri de kapasitelerinin üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunan cezaevleri.
Cezaevlerindeki tehlikeye sıklıkla dikkat çeken HDP Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan bir kişinin Kovid-19 testinin pozitif çıktığını gündeme getirdiği için hakkında soruşturma başlatılmıştı.
Twitter hesabından yayınladığı video ile konuya ilişkin açıklama yapan Gergerlioğlu, “Hakkımda açılan soruşturmanın ardından konuyu daha ayrıntılı araştırdım. Başhekimlik yetkilileri ile görüştük. 70 yaşındaki Arif Yıldırım isimli tutuklu Koronavirüs için ayrılmış bölümde yoğun bakımda yatıyor” dedi.
Gergerlioğlu, “Vekil olmama rağmen bir saat kadar telefonu bağlamamakta inat ettiler, ısrarım sonucu Bilkent Şehir Hastanesi yetkilisine bağlandım, 23 Mart’ta korona için ayrılan yoğun bakımdaki bölüme yatırıldığı, KOAH hastalığının da olduğunu açıkladılar. Corona negatif dendi, o halde niye pozitif hasta takibi yapılan yoğun bakımda” sorusunu yöneltti.
Gergerlioğlu, savcılık açıklamasında hastanın koronavirüs testinin negatif olduğunun söylendiğini hatırlattı. HDP’li Gergerlioğlu, “O halde soruyorum, Koronavirüs için ayrılmış bir yoğun bakımda ‘negatif’ olan bir insanın yeri nedir?” dedi.
Gergerlioğlu, bakanlıkların şeffaf olması gerektiğini ve cezaevlerinde salgın başlamadan tahliyelerin yapılmasının önemli olduğuna dikkat çekti.
[Kronos.News] 26.3.2020
Dünya Bankası ve IMF’den ‘borçlarını durdurma’ çağrısı
Dünya Bankası ve IMF'nin ortak açıklamasında, dünyanın en yoksul ülkelerinin borç ödemelerinin askıya alınmasının, Kovid-19 salgınının yarattığı zorluklarla mücadele için bu ülkelerin acil likidite ihtiyaçlarına yardımcı olacağı bildirildi.
KRONOS -26 Mart 2020
Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF), yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgının etkileriyle karşı karşı kalan dünyanın en yoksul ülkelerinin borç ödemelerinin askıya alınması için çağrıda bulundu.
IMF ve Dünya Bankası Grubu, dünyanın en yoksul ülkelerinin borçlarının hafifletilmesi için G20 ülkelerine yönelik ortak bir açıklama yaptı.
Açıklamada, Kovid-19 salgınının, dünya nüfusunun 4’te 1’ine, aşırı yoksulluk içinde yaşayan dünya nüfusunun ise 3’te 2’sine ev sahipliği yapan Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA) ülkeleri için ciddi ekonomik ve sosyal sonuçlar doğurmasının muhtemel olduğu vurgulandı.
Bu ülkelerin borçlarına dikkatin çekildiği açıklamada, “Dünya Bankası Grubu ve IMF, alacaklı ülkelerin ulusal yasalarına uygun olarak, tüm resmi ikili kreditörleri, borç ödemesi için erteleme talebinde bulunan IDA ülkelerinin ödemelerini askıya almaya çağırıyor” ifadesi kullanıldı.
Açıklamada, borç ödemelerinin askıya alınmasının, IDA ülkelerinin Kovid-19 salgınının yarattığı zorluklarla mücadelesi için acil likidite ihtiyaçlarına yardımcı olacağı ve ülkelere krizin etkisiyle ortaya çıkan finansman ihtiyaçlarının değerlendirilmesi için zaman tanıyacağı aktarıldı.
G20 liderlerine sürdürülemez borç durumu içinde olan ülkeleri belirleme ve kapsamlı eylem teklifi hazırlama çağrısında bulunulan açıklamada, 16-17 Nisan’da gerçekleşecek Bahar Toplantıları’nda Kalkınma Komitesi’nden teklif için onay talep edileceği kaydedildi.
Açıklamada, Dünya Bankası Grubu ve IMF’nin gelişmekte olan ülkeler için küresel bir rahatlama duygusu sağlamanın ve finansal piyasalara güçlü bir sinyal vermenin zorunlu olduğuna inandığı, G20’nin bu eylem çağrısına desteğinin uluslararası toplumun tarafından memnuniyetle karşılanacağı vurgulandı.
[Kronos.News] 26.3.2020
KRONOS -26 Mart 2020
Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF), yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgının etkileriyle karşı karşı kalan dünyanın en yoksul ülkelerinin borç ödemelerinin askıya alınması için çağrıda bulundu.
IMF ve Dünya Bankası Grubu, dünyanın en yoksul ülkelerinin borçlarının hafifletilmesi için G20 ülkelerine yönelik ortak bir açıklama yaptı.
Açıklamada, Kovid-19 salgınının, dünya nüfusunun 4’te 1’ine, aşırı yoksulluk içinde yaşayan dünya nüfusunun ise 3’te 2’sine ev sahipliği yapan Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA) ülkeleri için ciddi ekonomik ve sosyal sonuçlar doğurmasının muhtemel olduğu vurgulandı.
Bu ülkelerin borçlarına dikkatin çekildiği açıklamada, “Dünya Bankası Grubu ve IMF, alacaklı ülkelerin ulusal yasalarına uygun olarak, tüm resmi ikili kreditörleri, borç ödemesi için erteleme talebinde bulunan IDA ülkelerinin ödemelerini askıya almaya çağırıyor” ifadesi kullanıldı.
Açıklamada, borç ödemelerinin askıya alınmasının, IDA ülkelerinin Kovid-19 salgınının yarattığı zorluklarla mücadelesi için acil likidite ihtiyaçlarına yardımcı olacağı ve ülkelere krizin etkisiyle ortaya çıkan finansman ihtiyaçlarının değerlendirilmesi için zaman tanıyacağı aktarıldı.
G20 liderlerine sürdürülemez borç durumu içinde olan ülkeleri belirleme ve kapsamlı eylem teklifi hazırlama çağrısında bulunulan açıklamada, 16-17 Nisan’da gerçekleşecek Bahar Toplantıları’nda Kalkınma Komitesi’nden teklif için onay talep edileceği kaydedildi.
Açıklamada, Dünya Bankası Grubu ve IMF’nin gelişmekte olan ülkeler için küresel bir rahatlama duygusu sağlamanın ve finansal piyasalara güçlü bir sinyal vermenin zorunlu olduğuna inandığı, G20’nin bu eylem çağrısına desteğinin uluslararası toplumun tarafından memnuniyetle karşılanacağı vurgulandı.
[Kronos.News] 26.3.2020
Mazlumder: Siyasi mahpusların kapsam dışı tutulması hukuksuz
Cezaevleri kapasitesinin koronavirüs tehlikesine karşı azaltılmasını öngören infaz düzenlemesine bir tepki de Mazlumder'den geldi. Dernekten yapılan açıklamada siyasi mahkumların kapsam dışı tutulması eleştirildi.
KRONOS -26 Mart 2020
ANKARA – İktidar partisinin önümüzdeki hafta Meclis’e getirmeyi planladığı infaz düzenlemesine bir tepki de iktidara yakınlığıyla bilinen Mazlumder’den geldi. Dernekten yapılan açıklamada, “Düzenleme kamuoyuna yansıdığı şekilde yasalaşırsa 9 yıl ceza alan ve kapsam içinde kalan bir adli mahpus 1 ay kapalı cezaevinde tutulduktan sonra açık cezaevine nakledilecektir. Ancak soyut gerekçelerle örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 ay ceza almış bir kişi kapalı cezaevinde en az 3 yıl 8 ay tutulmaya devam edecektir” denildi.
“DEVLET ANCAK KENDİSİNE KARŞI YAPILAN SUÇLARI AFFEDEBİLİR”
İlkesel olarak kişilere karşı işlenen suçlar yönünden cezasızlığa yol açan, mağdurun hislerini yok sayan, ihkak-ı hak ve öç duygularını depreştiren af ya da bu anlama gelecek düzenlemelere karşı olduklarını vurgulayan Mazlumder açıklamasında, “Af yetkisi suçun mağdurunda ya da mağdurun yakınlarıdır. Devletin kişilere karşı işlenen suçları affetme yetkisi olmadığı gibi sayın Cumhurbaşkanının sık sık zikrettiği üzere devlet ancak kendisine karşı işlenen suçları affedebilir” ifadeleri kullanıldı.
“ADALETSİZ BİR DÜZENLEME”
Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Mevcut paket Türkiye yasama ve yargı pratiği açısından maalesef alışıldık bir eşitsizlik ve adaletsizlik örneği olacak şekilde, tam tersi olması gerekirken, sadece vatandaşa karşı işlenen suçları kapsam içine almaktadır. Devlete ve özellikle resmî ideolojiye karşı işlenen suçlar kapsam dışında bırakılmaktadır. COVİD-19 salgını çerçevesinde tekrar gündeme gelen infaz indirimi, şartlı tahliye ya da af düzenlemesinden siyasi mahpusların yararlandırılmayacağı yönündeki haberler, eşitlik ilkesine ve devletin ancak kendisine karşı işlenen suçları affedebileceği yönündeki temel ilkeye aykırı, adaletsiz bir düzenlemeyi işaret etmektedir.”
“AÇIK BİR HUKUKSUZLUK”
15 temmuz darbe girişimi sonrasında yapılan yargılamalarda adaletsizlikler düğü kaydedilen açıklamada, “15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL şartlarında yapılan örgüt yargılamalarında da ciddi adil yargılanma sıkıntıları olduğu görülüyordu. 28 Şubat mahpuslarının bir kısmıyla ilgili bir takım olumlu gelişmeleri saymazsak, siyasi yargılamalardaki adaletsizlikler konusunda halen köklü bir adım atılabilmiş değilken çıkarılması planlanan örtülü af kanununda da bu hususun göz ardı edilmesi açık bir hukuksuzluktur” değerlendirmesi yapıldı.
“AYRIMSIZ, EŞİT VE ADİL OLMALI”
Açıklamada son olarak şöyle denildi: “Özellikle örgüt üyeliği, örgüte yardım, propaganda gibi suçlar ile olağandışı dönemlerde siyasi saiklerle gündeme getirilen anayasal düzene karşı suçlar yönünden insanların çok basit ve soyut gerekçelerle cezalandırıldığı ve infaz koşul ve sürelerinin zaten oldukça ağır olduğu bir vasatta yaşadığımız da ortadadır. Bunlar yönünden dile getirdiğimiz kapsamlı yeniden yargılama talepleri de ciddi bir karşılık bulmamıştır.
Kişilere karşı işlenen ve içerisinde uyuşturucu imalatı ve ticareti, çete kurma ve yönetme gibi suçların da bulunduğu bir kısım adli suçların af bağlamında tekrar gündeme getirilmesi karşısında, asıl olanın cezaevlerini boşaltmak değil adil bir yargı zemini inşa etmek ve mağduru da tatmin edecek adil bir infaz sistemi kurmak olduğunu bir kez daha vurgulayarak bir af kanunu çıkarılacaksa bunun ayrımsız, eşit ve adil bir içeriğe sahip olması gerektiğini vurgularız.”
[Kronos.News] 26.3.2020
KRONOS -26 Mart 2020
ANKARA – İktidar partisinin önümüzdeki hafta Meclis’e getirmeyi planladığı infaz düzenlemesine bir tepki de iktidara yakınlığıyla bilinen Mazlumder’den geldi. Dernekten yapılan açıklamada, “Düzenleme kamuoyuna yansıdığı şekilde yasalaşırsa 9 yıl ceza alan ve kapsam içinde kalan bir adli mahpus 1 ay kapalı cezaevinde tutulduktan sonra açık cezaevine nakledilecektir. Ancak soyut gerekçelerle örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 ay ceza almış bir kişi kapalı cezaevinde en az 3 yıl 8 ay tutulmaya devam edecektir” denildi.
“DEVLET ANCAK KENDİSİNE KARŞI YAPILAN SUÇLARI AFFEDEBİLİR”
İlkesel olarak kişilere karşı işlenen suçlar yönünden cezasızlığa yol açan, mağdurun hislerini yok sayan, ihkak-ı hak ve öç duygularını depreştiren af ya da bu anlama gelecek düzenlemelere karşı olduklarını vurgulayan Mazlumder açıklamasında, “Af yetkisi suçun mağdurunda ya da mağdurun yakınlarıdır. Devletin kişilere karşı işlenen suçları affetme yetkisi olmadığı gibi sayın Cumhurbaşkanının sık sık zikrettiği üzere devlet ancak kendisine karşı işlenen suçları affedebilir” ifadeleri kullanıldı.
“ADALETSİZ BİR DÜZENLEME”
Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Mevcut paket Türkiye yasama ve yargı pratiği açısından maalesef alışıldık bir eşitsizlik ve adaletsizlik örneği olacak şekilde, tam tersi olması gerekirken, sadece vatandaşa karşı işlenen suçları kapsam içine almaktadır. Devlete ve özellikle resmî ideolojiye karşı işlenen suçlar kapsam dışında bırakılmaktadır. COVİD-19 salgını çerçevesinde tekrar gündeme gelen infaz indirimi, şartlı tahliye ya da af düzenlemesinden siyasi mahpusların yararlandırılmayacağı yönündeki haberler, eşitlik ilkesine ve devletin ancak kendisine karşı işlenen suçları affedebileceği yönündeki temel ilkeye aykırı, adaletsiz bir düzenlemeyi işaret etmektedir.”
“AÇIK BİR HUKUKSUZLUK”
15 temmuz darbe girişimi sonrasında yapılan yargılamalarda adaletsizlikler düğü kaydedilen açıklamada, “15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL şartlarında yapılan örgüt yargılamalarında da ciddi adil yargılanma sıkıntıları olduğu görülüyordu. 28 Şubat mahpuslarının bir kısmıyla ilgili bir takım olumlu gelişmeleri saymazsak, siyasi yargılamalardaki adaletsizlikler konusunda halen köklü bir adım atılabilmiş değilken çıkarılması planlanan örtülü af kanununda da bu hususun göz ardı edilmesi açık bir hukuksuzluktur” değerlendirmesi yapıldı.
“AYRIMSIZ, EŞİT VE ADİL OLMALI”
Açıklamada son olarak şöyle denildi: “Özellikle örgüt üyeliği, örgüte yardım, propaganda gibi suçlar ile olağandışı dönemlerde siyasi saiklerle gündeme getirilen anayasal düzene karşı suçlar yönünden insanların çok basit ve soyut gerekçelerle cezalandırıldığı ve infaz koşul ve sürelerinin zaten oldukça ağır olduğu bir vasatta yaşadığımız da ortadadır. Bunlar yönünden dile getirdiğimiz kapsamlı yeniden yargılama talepleri de ciddi bir karşılık bulmamıştır.
Kişilere karşı işlenen ve içerisinde uyuşturucu imalatı ve ticareti, çete kurma ve yönetme gibi suçların da bulunduğu bir kısım adli suçların af bağlamında tekrar gündeme getirilmesi karşısında, asıl olanın cezaevlerini boşaltmak değil adil bir yargı zemini inşa etmek ve mağduru da tatmin edecek adil bir infaz sistemi kurmak olduğunu bir kez daha vurgulayarak bir af kanunu çıkarılacaksa bunun ayrımsız, eşit ve adil bir içeriğe sahip olması gerektiğini vurgularız.”
[Kronos.News] 26.3.2020
Virüsten ölmediği öne sürülen eczacının çalışanı da öldü
Eczacı İhsan Giray’ın koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği iddiasının yalanlandığı Beyoğlu’ndaki 50 yıllık Melis Eczanesi’nin çalışanı Ekrem Özdemir de hayatını kaybetti. Çekmeköy’de toprağa verilen Özdemir’in cenazesine sınırlı sayıda kişi katıldı.
BOLD – İstanbul Beyoğlu’ndaki Melis Eczanesi’nin sahibi İhsan Giray’ın koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği iddiası gündemdeki yerini korurken, eczaneden ikinci bir ölüm haberi daha geldi. Eczacının çalışanının da öldüğü öğrenilirken, her ikisinin de kronik akciğer rahatsızlıkları bulunduğu öne sürüldü.
KORONAVİRÜS İDDİALARI YALANLANMIŞTI
İstanbul Beyoğlu’ndaki 50 yıllık Melis Eczanesi’nin sahibi 89 yaşındaki İhsan Giray’ın koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği iddia edilmişti. Eczane çalışanı 69 yaşındaki Ekrem Özdemir de hayatını kaybetti. Giray’ın hayatını kaybetmesinin ardından koronavirüs nedeniyle öldüğü iddia edilmişti. İhsan Giray’ın doktor oğlu Serdar Giray ise koronavirüs iddiasını yalanlamıştı.
CENAZEYE SINIRLI SAYIDA KİŞİ KATILDI
Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre Melis Eczanesi’nde çalışan Özdemir ise solunum rahatsızlığı nedeniyle önceki hafta hastaneye yatırıldı. Daha önceden de kronik akciğer rahatsızlıkları bulunduğu öğrenilen Özdemir, tedavilere rağmen önceki gün hayatını kaybetti. Özdemir vefatının ardından Çekmeköy’de toprağa verildi. İhsan Giray’ın ve Ekrem Özdemir’in vefatı akıllara koronavirüs şüphesini getirdi. Özdemir ailesi konuyla ilgili açıklama yapmazken cenaze törenine sınırlı sayıda insan alındığı öğrenildi. Melis Eczanesi ise gün boyunca kapalı kaldı.
[BoldMedya] 26.3.2020
BOLD – İstanbul Beyoğlu’ndaki Melis Eczanesi’nin sahibi İhsan Giray’ın koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği iddiası gündemdeki yerini korurken, eczaneden ikinci bir ölüm haberi daha geldi. Eczacının çalışanının da öldüğü öğrenilirken, her ikisinin de kronik akciğer rahatsızlıkları bulunduğu öne sürüldü.
KORONAVİRÜS İDDİALARI YALANLANMIŞTI
İstanbul Beyoğlu’ndaki 50 yıllık Melis Eczanesi’nin sahibi 89 yaşındaki İhsan Giray’ın koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği iddia edilmişti. Eczane çalışanı 69 yaşındaki Ekrem Özdemir de hayatını kaybetti. Giray’ın hayatını kaybetmesinin ardından koronavirüs nedeniyle öldüğü iddia edilmişti. İhsan Giray’ın doktor oğlu Serdar Giray ise koronavirüs iddiasını yalanlamıştı.
CENAZEYE SINIRLI SAYIDA KİŞİ KATILDI
Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre Melis Eczanesi’nde çalışan Özdemir ise solunum rahatsızlığı nedeniyle önceki hafta hastaneye yatırıldı. Daha önceden de kronik akciğer rahatsızlıkları bulunduğu öğrenilen Özdemir, tedavilere rağmen önceki gün hayatını kaybetti. Özdemir vefatının ardından Çekmeköy’de toprağa verildi. İhsan Giray’ın ve Ekrem Özdemir’in vefatı akıllara koronavirüs şüphesini getirdi. Özdemir ailesi konuyla ilgili açıklama yapmazken cenaze törenine sınırlı sayıda insan alındığı öğrenildi. Melis Eczanesi ise gün boyunca kapalı kaldı.
[BoldMedya] 26.3.2020
Gergerlioğlu’na korona soruşturması
HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na doğru söylemediği gerekçesiyle koronavirüsü soruşturması açıldı. Gergerlioğlu olayın peşini bırakmadı, gerçeği ortaya çıkardı.
BOLD – Sincan Cezaevinde tutuklu bulunan 70 yaşındaki Arif Yıldırım’ın korona teşhisiyle hastaneye kaldırıldığını duyurduğu için Ankara Cumhuriyet Savcılığı insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında ‘doğru söylemediği’ gerekçesiyle soruşturma başlattı.
HASTANE BİR SAAT BEKLETTİ
İşin peşini bırakmayan Gergerlioğlu, Yıldırım’ın son durumunu sosyal medya hesabından paylaştığı video ile kamuoyuna açıkladı. Gergerlioğlu, “Ankara Cumhuriyet Savcılığı, Arif Yıldırım’ın koronavirüs şüphesiyle Bilkent Şehir Hastanesine yatırıldığını duyurduğum için hakkımda soruşturma başlatmıştı. Konuyu bugün daha ayrıntılı araştırdım. Bilkent Şehir Hastanesi aradım. Bir saat kadar beni yetkililere bağlamadılar, ısrarla. Biz de ısrar ettik. En sonunda başhekimlik yetkilileriyle görüştük.” dedi.
SAVCILIK GİZLEMİŞTİ
Arif Yıldırım koronavirüs için ayrılmış, ortopedi ve nöroloji bölümünde yattığını, C3 koğuşunda bulunduğunu belirten Gergerlioğlu, “Göğüs hastalığı da olan 70 yaşındaki Arif Yıldırım şu anda yoğun bakımda. KOAH hastası da olduğunu açıkladılar. 23 Mart’ta yatırılmış. Bu bilgiler doğru. Savcılık dün yaptığı açıklamada bu kişinin hastaneye yattığını gizlemişti.” ifadelerini kullandı.
Gergerlioğlu, Arif Yıldırım’ın Covid-19 test sonucunu negatif diye açıklayan başhekimliğe şu soruyu sordu: “Test sonucu negatif çıkan bir hastan neden korona için ayrılmış bir yoğun bakımdadır?”
BÜYÜK BİR SORUMSUZLUK
Gergerlioğlu: “Ben hayat boyu yalan atmam, atmam, yalan atanlara ve zulüm edenlere karşı şiddetli bir mücadelem vardır. Israrla ve sonuna kadar bunu devam ettiririm. Cezaevlerinde salgın iyice başlamadan tahliyelerin yapılması gerektiğini hatırlatmış olayım. Adalet ve Sağlık bakanlığı yetkilileri çok büyük bir sorumsuzluk içindedir. Şeffaf olmalı ve bilgileri gizlememelidirler.”
BOLD – Sincan Cezaevinde tutuklu bulunan 70 yaşındaki Arif Yıldırım’ın korona teşhisiyle hastaneye kaldırıldığını duyurduğu için Ankara Cumhuriyet Savcılığı insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında ‘doğru söylemediği’ gerekçesiyle soruşturma başlattı.
HASTANE BİR SAAT BEKLETTİ
İşin peşini bırakmayan Gergerlioğlu, Yıldırım’ın son durumunu sosyal medya hesabından paylaştığı video ile kamuoyuna açıkladı. Gergerlioğlu, “Ankara Cumhuriyet Savcılığı, Arif Yıldırım’ın koronavirüs şüphesiyle Bilkent Şehir Hastanesine yatırıldığını duyurduğum için hakkımda soruşturma başlatmıştı. Konuyu bugün daha ayrıntılı araştırdım. Bilkent Şehir Hastanesi aradım. Bir saat kadar beni yetkililere bağlamadılar, ısrarla. Biz de ısrar ettik. En sonunda başhekimlik yetkilileriyle görüştük.” dedi.
SAVCILIK GİZLEMİŞTİ
Arif Yıldırım koronavirüs için ayrılmış, ortopedi ve nöroloji bölümünde yattığını, C3 koğuşunda bulunduğunu belirten Gergerlioğlu, “Göğüs hastalığı da olan 70 yaşındaki Arif Yıldırım şu anda yoğun bakımda. KOAH hastası da olduğunu açıkladılar. 23 Mart’ta yatırılmış. Bu bilgiler doğru. Savcılık dün yaptığı açıklamada bu kişinin hastaneye yattığını gizlemişti.” ifadelerini kullandı.
Gergerlioğlu, Arif Yıldırım’ın Covid-19 test sonucunu negatif diye açıklayan başhekimliğe şu soruyu sordu: “Test sonucu negatif çıkan bir hastan neden korona için ayrılmış bir yoğun bakımdadır?”
BÜYÜK BİR SORUMSUZLUK
Gergerlioğlu: “Ben hayat boyu yalan atmam, atmam, yalan atanlara ve zulüm edenlere karşı şiddetli bir mücadelem vardır. Israrla ve sonuna kadar bunu devam ettiririm. Cezaevlerinde salgın iyice başlamadan tahliyelerin yapılması gerektiğini hatırlatmış olayım. Adalet ve Sağlık bakanlığı yetkilileri çok büyük bir sorumsuzluk içindedir. Şeffaf olmalı ve bilgileri gizlememelidirler.”
[BoldMedya] 26.3.2020KAMUOYUNA ÖNEMLİ AÇIKLAMA!— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) March 26, 2020
Sıncan cezaevinde mahpus Arif Yıldırımın Corona virüs servisinde yattığını kamuoyuna bildirdiğim için Ankara Savcılığı hakkımda soruşturma başlatmıştı
Bugün hastaneyi aradım
Vekil olmama rağmen 1 saat kadar tel bağlamamakta inat ettiler, ısrarım+++ pic.twitter.com/Lsvsjn3yPM
Sincan’da korona semptomlu tutuklular hücreye atılıyor: Burada bağıra bağıra öleceksiniz!
Sincan Cezaevinde ateşi yükselen bir kadın tutuklu, 4 yaşındaki oğluyla birlikte hücreye atıldı. Durumu diğer tutuklular yakınlarıyla telefon görüşmesinde anlattılar.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Sincan Kadın Kapalı Cezaevi T tipi E2 koğuşunda tutuklu bulunan A. adlı kadın, 3-4 yaşlarındaki oğlu E. ile birlikte hücreye atıldı.
BENİ BIRAKIN!
BOLD Medya’ya ulaşan tutuklu yakını anne, “Durumları şu anda çok kötü. Kızımın koğuşunda bir kadın hasta olmuş. Adı A. Küçük çocuğu vardı. Çocukla birlikte kadını tek kişilik hücreye almışlar. O çocuk hücrede sabahtan akşama kadar beni bırakın diye bağırıyormuş. Annesi çocuğu herhangi bir yere gönderemiyormuş, görüş yasağı var. Kadın ateşlendiği için tecrite almışlar. İki gün önce olmuş bu olay. Kızım telefonda anlattı.” dedi.
PSİKOLOJİK İŞKENCE
Aralık 2019’dan bu yana Sincan’da tutuklu olan kızının da çok kötü olduğunu, psikolojik baskı altında bulunduklarını ağlayarak söylediğini belirten anne, “Gardiyanlar önlem almıyorlarmış. Burada bağıra bağıra öleceksiniz. Hiçbir şekilde sağ çıkamayacaksınız demişler. Bunu yazın. Psikolojik işkence uyguluyorlar. Kızım da ağlaya ağlaya konuştu. Biz de artık dayanamıyoruz. Psikolojik baskı altındayız, dedi.” ifadelerini kullandı.
Hücreye atılan A.’nın solunum sıkıntısı çektiği halde hastaneye sevk edilmediği belirtiliyor.
[BoldMedya] 26.3.2020
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Sincan Kadın Kapalı Cezaevi T tipi E2 koğuşunda tutuklu bulunan A. adlı kadın, 3-4 yaşlarındaki oğlu E. ile birlikte hücreye atıldı.
BENİ BIRAKIN!
BOLD Medya’ya ulaşan tutuklu yakını anne, “Durumları şu anda çok kötü. Kızımın koğuşunda bir kadın hasta olmuş. Adı A. Küçük çocuğu vardı. Çocukla birlikte kadını tek kişilik hücreye almışlar. O çocuk hücrede sabahtan akşama kadar beni bırakın diye bağırıyormuş. Annesi çocuğu herhangi bir yere gönderemiyormuş, görüş yasağı var. Kadın ateşlendiği için tecrite almışlar. İki gün önce olmuş bu olay. Kızım telefonda anlattı.” dedi.
PSİKOLOJİK İŞKENCE
Aralık 2019’dan bu yana Sincan’da tutuklu olan kızının da çok kötü olduğunu, psikolojik baskı altında bulunduklarını ağlayarak söylediğini belirten anne, “Gardiyanlar önlem almıyorlarmış. Burada bağıra bağıra öleceksiniz. Hiçbir şekilde sağ çıkamayacaksınız demişler. Bunu yazın. Psikolojik işkence uyguluyorlar. Kızım da ağlaya ağlaya konuştu. Biz de artık dayanamıyoruz. Psikolojik baskı altındayız, dedi.” ifadelerini kullandı.
Hücreye atılan A.’nın solunum sıkıntısı çektiği halde hastaneye sevk edilmediği belirtiliyor.
[BoldMedya] 26.3.2020
Türkiye’nin ‘Bana’ adlı gemiyle Libya’ya gönderdiği silahların görüntüleri ortaya çıktı
BBC’de yayınlanan “Africa Eye (Afrika Gözü)” programı Türkiye’nin Libya’ya gönderdiği silahlar konusu işledi. BBC, 24 Ocak’ta Mersin’den yola çıkan ‘Bana’ adlı gemiyle yapılan silah transferini uydu fotoğrafları, gemi içinden fotoğraflar ve gemi mürettebatının ifadeleri ile gözler önüne serdi.
BOLD – BBC World’de yayınlanan “Africa Eye (Afrika Gözü)” programında yayımlanan “Türkiye’nin Hayalet Gemileri” adlı çalışma 24 Ocak’ta Mersin Limanı’ndan kalkan Lübnan bandıralı ‘Bana’ adlı geminin iç savaşın sürdüğü Libya’ya zırhlı muharebe araçları, obüsler, hava savunma sistemleri ve toplar taşıdığını ortaya koydu.
Programda 24 Ocak’ta Mersin’den hareket eden Lübnan bandıralı ‘Bana’ adlı geminin yolculuğu ve akıbeti işlendi.
ANLAŞMADAN 5 GÜN SONRA
“BBC Africa Eye”, Türkiye’nin de katılımcılar arasında bulunduğu ve BM silah ambargosunun teyit edildiği 19 Ocak’ta Berlin’deki Libya Konferansı’dan sadece 5 gün sonra, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın altına imza koyduğu anlaşmayı bozduğunu belirtti.
BBC’de yayımlanan programa göre, ‘Bana’ adlı Lübnan bandıralı gemi 24 Ocak’ta sabat saat 6.00 sıralarında Mersin Limanın’dan hareket etti ve geminin beyan edilen varış limanı Tunus’un Gabes Limanı idi.
GEMİNİN TAKİP CİHAZI KAPATILDI
27 Ocak’ta Libya sahilinden 400 kilometre uzaklıkta geminin yerini bildiren takip cihazı (transponder) kapatıldı ve gemi radardan bir anda kayboldu.
Programda 3 adet geminin göründüğü 28 Ocak’ta Trablus’un doğusunda çekilmiş bir uydu fotoğrafı yayınlandı. BBC, fotoğrafta ortada görünen geminin boyutları ve renk şemasının ‘Bana” gemisine uyduğunu belirtti.
‘BANA’YA EŞLİK EDEN FIRKATEYNİ SADECE TÜRK DONANMASI KULLANIYOR
Programda 29 Ocak’ta Trablus’ta çekilmiş, ‘Bana” ile ona eşlik eden bir gemiyi gösteren başka bir fotoğraf da yayınlandı.
BBC, ‘Bana’ya eşlik eden geminin sadece Türk Donanması tarafından kullanılan G-Sınıfı bir fırkateyn olduğunu kaydetti.
Programda yer verilen Trablus limanında aynı gün çekilmiş bir uydu fotoğrafı da ‘Bana’yı açık bir şekilde gösteriyor.
‘BANA’NIN İÇİNDEN ÇEKİLEN GÖRÜNTÜLER
30 Ocak’ta sosyal medyaya düşen bir görüntüde ise Bana’nın ne taşıdığına ilişkin görüntüler yer alıyor.
Bana’nın ambarında çekilen görüntülerde zırhlı muharebe araçları (ACV-15), toplar (GDF), kundağa motorlu obüsler (T-155) ve uçaksavar sistemleri (Korkut) görülüyor. Bu silah sistemlerinden T-155 ve Korkut’lar sadece Türkiye tarafından üretildiğini hatırlatmakta fayda var.
GEMİ AMBARINDAN ÇEKİLMİŞ’ ÖZEL’ GÖRÜNTÜLER
BBC, gemi ambarında çekilen ve sosyal medyada yayınlanan görüntülerin geminin ismine ilişkin bir bilgi vermediğini belirtiyor. Ancak BBC’nin ele geçirdiği başka bir ‘özel’ görüntü ile daha önce sosyal medyada yayınlanan görüntülerin örtüştüğü ifade ediliyor.
BBC’nin yayınladığı özel görüntülerde ayrıca geminin köprü kısmından çekilmiş fotoğraflar da var. Bu fotoğraflarda G-Sınıfı Türk fırkateyni de hemen ‘Bana’nın yanında görülüyor.
Bana’nın köprü kısmında çekilen fotoğraflardaki pencere ve korkuluk yapısının da Bana’nın diğer fotoğrafları ile örtüştüğüne dikkat çekiliyor.
GEMİ MÜRETTEBATI İTİRAFÇI OLDU
BBC, daha önce İtalyan ve dünya basınına yansıyan tanık ifadelerine de yer verdi.
Bana gemisi, Trablus’tan ayrıldıktan 3 gün sonra İtalya’nın Cenova Limanı’na geçmişti. Gemi mürettebatı İtalya’da kaptan dahil sorgulanmış ve mürettebatttan birisinin itirafçı olduğu basına yansımıştı.
İtirafçı olan mürettebat, geminin silah taşımak için kullanıldığını İtalyan polisine anlatmıştı.
İTALYAN YETKİLİLER, GÖRÜNTÜLERİN GEMİNİN İÇİNDEN ÇEKİLDİĞİNİ İSPATLADI
BBC, mürettebatın itiraflarının ve sosyal medyada yayınlanan görüntülerin, İtalyan yetkililerin çetikleri fotoğraflar ile de belgelendiğini belirtti.
İtalyan yetkililer, sosyal medyada yayınlanan ve silah sistemlerinin bulunduğu görüntülerin ‘Bana’ adlı geminin içinden çekildiğini de ispatlamış.
İtalyan yetkililer, sosyal medyada silah sistemlerini gösteren görüntülerde zeminde bir rampa üzerinde yer alan “benzersiz” bir hasar şeklinin, geminin içinde var olduğunu tespit etmiş.
MÜRETTEBATIN İTİRAFLARI
İtalyan yetkililer tarafından sorgulanan 5 denizciden biri, “Silahları yüklemek için Mersin’e gittik. Araçların sesini duyduk ve gemiye yüklenişini takip ettik” ifadelerini kullanmış.
Diğer bir denizci ise silahlar arasında tanklar, uçaksavarlı jeepler, ve patlayıcılar bulunduğunu ifade etmiş. Denizci, bu silahların 10 Türk askeri tarafından korunduğunu kaydetmiş.
TÜRK HÜKUMETİ CEVAP VERMEDİ
BBC’nin ulaştığı Türk hükumeti yetkilileri ise iddialara cevap vermemiş.
BBC, Libya’ya silah gönderen tek ülkenin Türkiye olmadığını ancak bu silah sevkiyatının Libya’ya uygulanan BM silah ambargosunun en açık bir şekilde ihlal edildiğini gösteren görüntüler olduğunu vurguladı.
GUTERRES: ANLAŞMANIN MÜREKKEBİ KURUMADAN…
BBC, olaydan hemen bir hafta sonra BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in isim vermeden bazı üye ülkeleri kınadığını hatırlattı.
Guterres, 4 Şubat’ta yaptığı açıklamada, “Bu arada Güvenlik Konseyi kararlarına (anlaşmanın) mürekkebi kurumadan dahi saygı gösterilmiyor” ifadelerini kullanmıştı.
LİBYA İÇ SAVAŞI VE TARAFLAR
Libya’da iç savaş 9. yılına girdi. Libya’da 2 ana grup ülkede kontrolü sağlamak için çarpışıyor.
Libya’nın batısında Birleşmiş Milletler (BM) destekli Ulusal Mutabakat Hükumeti bulunuyor ve başkent Trablus’u kontrol ediyor.
Ülkenin geri kalan kısmı ise Libya Ulusal Ordusu tarafından kontrol ediliyor. Ancak ülkede sadece bu 2 grup yok. Ülkede nüfuz mücadelesi veren 6 yabancı ülke de Libya’daki iç savaşa silah, para ve savaşçı gönderiyor.
Rusya, Mısır, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Libya Ulusal Ordusu’nu destekliyor.
Türkiye ve Katar ise Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükumeti’ne destek veriyor.
BERLİN KONFERANSI VE SİLAH AMBARGOSU
Libya’daki iç savaşı sona erdirmek için, ülkedeki iç savaşta etkin olan ülkelerin temsilcileri 19 Ocak’ta Berlin’de bir araya geldi. Katılımcılar arasında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bulunuyordu.
Başkanlığını BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in yaptığı toplantıda, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bütün ülkeler Libya’ya silah göndermeme konusunda anlaştı.
Guterres, toplantı sounda yaptığı açıklamada, “Bugün, bütün katılımcılar Libya’nın iç işlerine karışmama ve silahlı çatışmalara kaçınma konusunda taahhütte bulundular” ifadelerini kullanmıştı.
[BoldMedya] 26.3.2020
BOLD – BBC World’de yayınlanan “Africa Eye (Afrika Gözü)” programında yayımlanan “Türkiye’nin Hayalet Gemileri” adlı çalışma 24 Ocak’ta Mersin Limanı’ndan kalkan Lübnan bandıralı ‘Bana’ adlı geminin iç savaşın sürdüğü Libya’ya zırhlı muharebe araçları, obüsler, hava savunma sistemleri ve toplar taşıdığını ortaya koydu.
Programda 24 Ocak’ta Mersin’den hareket eden Lübnan bandıralı ‘Bana’ adlı geminin yolculuğu ve akıbeti işlendi.
ANLAŞMADAN 5 GÜN SONRA
“BBC Africa Eye”, Türkiye’nin de katılımcılar arasında bulunduğu ve BM silah ambargosunun teyit edildiği 19 Ocak’ta Berlin’deki Libya Konferansı’dan sadece 5 gün sonra, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın altına imza koyduğu anlaşmayı bozduğunu belirtti.
BBC’de yayımlanan programa göre, ‘Bana’ adlı Lübnan bandıralı gemi 24 Ocak’ta sabat saat 6.00 sıralarında Mersin Limanın’dan hareket etti ve geminin beyan edilen varış limanı Tunus’un Gabes Limanı idi.
GEMİNİN TAKİP CİHAZI KAPATILDI
27 Ocak’ta Libya sahilinden 400 kilometre uzaklıkta geminin yerini bildiren takip cihazı (transponder) kapatıldı ve gemi radardan bir anda kayboldu.
Programda 3 adet geminin göründüğü 28 Ocak’ta Trablus’un doğusunda çekilmiş bir uydu fotoğrafı yayınlandı. BBC, fotoğrafta ortada görünen geminin boyutları ve renk şemasının ‘Bana” gemisine uyduğunu belirtti.
‘BANA’YA EŞLİK EDEN FIRKATEYNİ SADECE TÜRK DONANMASI KULLANIYOR
Programda 29 Ocak’ta Trablus’ta çekilmiş, ‘Bana” ile ona eşlik eden bir gemiyi gösteren başka bir fotoğraf da yayınlandı.
BBC, ‘Bana’ya eşlik eden geminin sadece Türk Donanması tarafından kullanılan G-Sınıfı bir fırkateyn olduğunu kaydetti.
Programda yer verilen Trablus limanında aynı gün çekilmiş bir uydu fotoğrafı da ‘Bana’yı açık bir şekilde gösteriyor.
‘BANA’NIN İÇİNDEN ÇEKİLEN GÖRÜNTÜLER
30 Ocak’ta sosyal medyaya düşen bir görüntüde ise Bana’nın ne taşıdığına ilişkin görüntüler yer alıyor.
Bana’nın ambarında çekilen görüntülerde zırhlı muharebe araçları (ACV-15), toplar (GDF), kundağa motorlu obüsler (T-155) ve uçaksavar sistemleri (Korkut) görülüyor. Bu silah sistemlerinden T-155 ve Korkut’lar sadece Türkiye tarafından üretildiğini hatırlatmakta fayda var.
GEMİ AMBARINDAN ÇEKİLMİŞ’ ÖZEL’ GÖRÜNTÜLER
BBC, gemi ambarında çekilen ve sosyal medyada yayınlanan görüntülerin geminin ismine ilişkin bir bilgi vermediğini belirtiyor. Ancak BBC’nin ele geçirdiği başka bir ‘özel’ görüntü ile daha önce sosyal medyada yayınlanan görüntülerin örtüştüğü ifade ediliyor.
BBC’nin yayınladığı özel görüntülerde ayrıca geminin köprü kısmından çekilmiş fotoğraflar da var. Bu fotoğraflarda G-Sınıfı Türk fırkateyni de hemen ‘Bana’nın yanında görülüyor.
Bana’nın köprü kısmında çekilen fotoğraflardaki pencere ve korkuluk yapısının da Bana’nın diğer fotoğrafları ile örtüştüğüne dikkat çekiliyor.
GEMİ MÜRETTEBATI İTİRAFÇI OLDU
BBC, daha önce İtalyan ve dünya basınına yansıyan tanık ifadelerine de yer verdi.
Bana gemisi, Trablus’tan ayrıldıktan 3 gün sonra İtalya’nın Cenova Limanı’na geçmişti. Gemi mürettebatı İtalya’da kaptan dahil sorgulanmış ve mürettebatttan birisinin itirafçı olduğu basına yansımıştı.
İtirafçı olan mürettebat, geminin silah taşımak için kullanıldığını İtalyan polisine anlatmıştı.
İTALYAN YETKİLİLER, GÖRÜNTÜLERİN GEMİNİN İÇİNDEN ÇEKİLDİĞİNİ İSPATLADI
BBC, mürettebatın itiraflarının ve sosyal medyada yayınlanan görüntülerin, İtalyan yetkililerin çetikleri fotoğraflar ile de belgelendiğini belirtti.
İtalyan yetkililer, sosyal medyada yayınlanan ve silah sistemlerinin bulunduğu görüntülerin ‘Bana’ adlı geminin içinden çekildiğini de ispatlamış.
İtalyan yetkililer, sosyal medyada silah sistemlerini gösteren görüntülerde zeminde bir rampa üzerinde yer alan “benzersiz” bir hasar şeklinin, geminin içinde var olduğunu tespit etmiş.
MÜRETTEBATIN İTİRAFLARI
İtalyan yetkililer tarafından sorgulanan 5 denizciden biri, “Silahları yüklemek için Mersin’e gittik. Araçların sesini duyduk ve gemiye yüklenişini takip ettik” ifadelerini kullanmış.
Diğer bir denizci ise silahlar arasında tanklar, uçaksavarlı jeepler, ve patlayıcılar bulunduğunu ifade etmiş. Denizci, bu silahların 10 Türk askeri tarafından korunduğunu kaydetmiş.
TÜRK HÜKUMETİ CEVAP VERMEDİ
BBC’nin ulaştığı Türk hükumeti yetkilileri ise iddialara cevap vermemiş.
BBC, Libya’ya silah gönderen tek ülkenin Türkiye olmadığını ancak bu silah sevkiyatının Libya’ya uygulanan BM silah ambargosunun en açık bir şekilde ihlal edildiğini gösteren görüntüler olduğunu vurguladı.
GUTERRES: ANLAŞMANIN MÜREKKEBİ KURUMADAN…
BBC, olaydan hemen bir hafta sonra BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in isim vermeden bazı üye ülkeleri kınadığını hatırlattı.
Guterres, 4 Şubat’ta yaptığı açıklamada, “Bu arada Güvenlik Konseyi kararlarına (anlaşmanın) mürekkebi kurumadan dahi saygı gösterilmiyor” ifadelerini kullanmıştı.
LİBYA İÇ SAVAŞI VE TARAFLAR
Libya’da iç savaş 9. yılına girdi. Libya’da 2 ana grup ülkede kontrolü sağlamak için çarpışıyor.
Libya’nın batısında Birleşmiş Milletler (BM) destekli Ulusal Mutabakat Hükumeti bulunuyor ve başkent Trablus’u kontrol ediyor.
Ülkenin geri kalan kısmı ise Libya Ulusal Ordusu tarafından kontrol ediliyor. Ancak ülkede sadece bu 2 grup yok. Ülkede nüfuz mücadelesi veren 6 yabancı ülke de Libya’daki iç savaşa silah, para ve savaşçı gönderiyor.
Rusya, Mısır, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Libya Ulusal Ordusu’nu destekliyor.
Türkiye ve Katar ise Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükumeti’ne destek veriyor.
BERLİN KONFERANSI VE SİLAH AMBARGOSU
Libya’daki iç savaşı sona erdirmek için, ülkedeki iç savaşta etkin olan ülkelerin temsilcileri 19 Ocak’ta Berlin’de bir araya geldi. Katılımcılar arasında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bulunuyordu.
Başkanlığını BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in yaptığı toplantıda, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bütün ülkeler Libya’ya silah göndermeme konusunda anlaştı.
Guterres, toplantı sounda yaptığı açıklamada, “Bugün, bütün katılımcılar Libya’nın iç işlerine karışmama ve silahlı çatışmalara kaçınma konusunda taahhütte bulundular” ifadelerini kullanmıştı.
[BoldMedya] 26.3.2020
İstanbul'un ortasında korona mezarlığı!
İstanbul'un ortasında bir bölge alelacele Koronavirüs mezarlığı olarak tahsis edildi. Beykoz ilçesine bağlı Çavuşbaşı Baklacı Mahallesi'nde dün sabah saatlerinde ağaçların kesildiğini ve kepçe ile mezar kazıldığını fark eden mahalle sakinleri Koronavirüs'ten ölenlerin defni için hazırlık yapıldığını öğrendiğinde şoke oldu.
İstanbul'un ortasında korona mezarlığı!
SAMANYOLUHABER- Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye'de şu ana kadar 50 kişinin yeni tip Koronavirüs (Covid-19) sebebiyle hayatını kaybettiğini belirtirken, sosyal medyada paylaşılan vak'alar ölü sayısının daha fazla olabileceği iddialarını kuvvetlendiriyor.
İstanbul'un ortasında bir bölge alelacele Koronavirüs mezarlığı olarak tahsis edildi.
Beykoz ilçesine bağlı Çavuşbaşı Baklacı Mahallesi'nde dün sabah saatlerinde ağaçların kesildiğini ve kepçe ile mezar kazıldığını fark eden mahalle sakinleri Koronavirüs'ten ölenlerin defni için hazırlık yapıldığını öğrendiğinde şoke oldu.
"EVLERE ÇOK YAKIN BURASI, ENDİŞELİYİZ"
Baklacı Mahallesi Muhtarı Mustafa Yıldırım, "Anadolu Yakası'nda Koronavirüs'ten ölenler Çavuşbaşı Baklacı Mahallesi'ne defnedileceğini bugün öğrendik. Evlere çok yakın bir yer burası. Dehşet içindeyiz." dedi.
"Anadolu Yakası'nda ölen hastalar için Baklacı Mahallesine mezarlık yapıldı. Ağaçlar kesilerek, mezarlık oluşturuluyor." diyen Yıldırım, "Bu bölge otobana, ana yollara çok yakın ayrıca Beykoz, Çekmeköy ve Ümraniye'nin birleştiği bir yer. Çavuşbaşı sakinleri burada Korona mezarlığı istemiyoruz. Bizim de onayınızı alsalardı." diye konuştu.
Koronavirüsü'nden vefat edenleri defneden görevlilerin kullandıkları eldiven ve maskeleri ulu orta yerlere atması ise mahalle sakinlerinde salgın endişesini artırdı.
Sosyal medya da paylaşılan videolu görüntülerde mezarlığı şu ana kadar 15 kişinin defnedildiği belirtiliyor.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
İstanbul'un ortasında korona mezarlığı!
SAMANYOLUHABER- Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye'de şu ana kadar 50 kişinin yeni tip Koronavirüs (Covid-19) sebebiyle hayatını kaybettiğini belirtirken, sosyal medyada paylaşılan vak'alar ölü sayısının daha fazla olabileceği iddialarını kuvvetlendiriyor.
İstanbul'un ortasında bir bölge alelacele Koronavirüs mezarlığı olarak tahsis edildi.
Beykoz ilçesine bağlı Çavuşbaşı Baklacı Mahallesi'nde dün sabah saatlerinde ağaçların kesildiğini ve kepçe ile mezar kazıldığını fark eden mahalle sakinleri Koronavirüs'ten ölenlerin defni için hazırlık yapıldığını öğrendiğinde şoke oldu.
"EVLERE ÇOK YAKIN BURASI, ENDİŞELİYİZ"
Baklacı Mahallesi Muhtarı Mustafa Yıldırım, "Anadolu Yakası'nda Koronavirüs'ten ölenler Çavuşbaşı Baklacı Mahallesi'ne defnedileceğini bugün öğrendik. Evlere çok yakın bir yer burası. Dehşet içindeyiz." dedi.
"Anadolu Yakası'nda ölen hastalar için Baklacı Mahallesine mezarlık yapıldı. Ağaçlar kesilerek, mezarlık oluşturuluyor." diyen Yıldırım, "Bu bölge otobana, ana yollara çok yakın ayrıca Beykoz, Çekmeköy ve Ümraniye'nin birleştiği bir yer. Çavuşbaşı sakinleri burada Korona mezarlığı istemiyoruz. Bizim de onayınızı alsalardı." diye konuştu.
Koronavirüsü'nden vefat edenleri defneden görevlilerin kullandıkları eldiven ve maskeleri ulu orta yerlere atması ise mahalle sakinlerinde salgın endişesini artırdı.
Sosyal medya da paylaşılan videolu görüntülerde mezarlığı şu ana kadar 15 kişinin defnedildiği belirtiliyor.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Eski AİHM hâkiminden kritik uyarı
1998-2008 yılları arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) görev yapan emekli hâkim Rıza Türmen, infaz indirimine dair kanun teklifinin Koronavirüs salgınında bile adaletsizlikleri çoğaltacak bir mahiyette hazırlandığını vurguladı. Türmen, ""Siyasal hükümlü ve tutuklular diye nitelendirdiğimiz kişiler bir hukuk devletinde olmaması gereken, yasalardaki belirsizlik ve öngörülememezlikle sakat maddeler sebebiyle bağımsızlıkları son derece kuşkulu yargıçlar tarafından tutuklanmış ya da mahkûm edilmiş kişiler." dedi.
SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi ile hazırlayıp Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) sunmaya hazırlandığı İnfaz Kanunu'nda değişiklik öngören teklif sosyal medyada eleştiri bombardımanına tutuldu.
"Katiller, tecavüzcüler, uyuşturucu tacirleri affedilecek, gazeteciler, öğretmenler ve on binlerce masum insan Koronavirüs tehdidi altında hapiste kalacak." mesajları veriliyor. hukukçular tarafından eleştiriliyor. İnfaz
indirimi düzenlemesini hukukçular da eleştiriyor.
Düzenleme mevcut hâliyle kabul edilirse katiller, tecavüzcüler, uyuşturucu tacirleri serbest bırakılırken; gazetecilerden hâkimlere, savcılardan işadamlarına öğretmenlerden ev hanımlarına kadar on binlerce masum insan hapiste kalacak.
TUTUKLAMAYA YA DA CEZAYA HÜKMEDEN MAHKEMELER BAĞIMSIZ DEĞİL
Bir dönem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) Türkiye adına hâkim olarak görev yapan Rıza
Türmen kanun teklifinin adaletsizliği daha da derinleştireceğini vurguladı.
Türmen T24'te bugün yayımlanan "Koronavirüs günlerinde yasa yapmak" başlıklı makalede "Sorunun hukuksal boyutu yanında daha geniş bir başka boyutu var." tespitinde bulundu.
AKP-MHP ittifakının "terör suçları hariç" diyerek düzenlemenin dışında tutulan kişilerin tamamen siyasi sebeplerle hapse atıldığına işaret eden Türmen şöyle devam etti: "Siyasal hükümlü ve tutuklular diye nitelendirdiğimiz kişiler bir hukuk devletinde olmaması gereken, yasalardaki belirsizlik ve öngörülememezlikle sakat maddeler sebebiyle bağımsızlıkları son derece kuşkulu yargıçlar tarafından tutuklanmış ya da mahkûm edilmiş kişiler."
TERÖR SUÇLUSU DEĞİL, SİYASİ SUÇLU
Türmen cezaevlerinin gazeteciler (Ahmet Altan, Mümtazer Türköne), sanatçılar, akademisyenler, siyasi parti başkanları (Selahattin Demirtaş), siyasetçiler ve sivil toplum önderleriyle (Osman Kavala) dolu olduğunu kaydetti.
"Ortada herkesin gördüğü ve bildiği büyük bir hukuksuzluk, büyük bir adaletsizlik, büyük bir haksızlık var. Hazırlanan yasa, işte bu haksızlıkları gidermek, toplumsal barışı sağlamak için bir fırsat olabilirdi." ifadelerini kullanan Türmen, "Koronavirüs'ün her türlü siyasal düşünceyi aşan tehdidi karşısında oluşan ulusal dayanışma böyle hataları onarmak, toplumsal barışı sağlamak için güzel bir ortam sunmuştu." dedi.
ÖLÜMCÜL KORONAVİRÜS CEZAEVLERİNDE ÇOK HIZLI YAYILABİLİR!
Türkiye’de cezaevlerinin doluluk oranının yüzde 121'e çıktığını aktaran Türmen, "208 bin hükümlü, 55 bin tutuklu var. Böylesine kalabalık cezaevlerine, Koronavirüs bulaşırsa salgının çok hızla yayılması güçlü bir ihtimal."
Emekli hâkim Rıza Türmen, 1998-2008 yılları arasında AİHM'de hâkim olarak görev yapmıştı.
Türmen, "Amaç Koronavirüs'e karşı önlem almaksa, cezaevlerinin boşaltılması en doğru önlem olur. Bu yapılamazsa, Koronavirüs'e karşı en dayanıksız olanların, 60 yaşının üstündeki mahkûmların, çocukların, kadınların tahliyesi yerinde olurdu. Oysa iktidar, ceza adaleti, insan hakları, hukuk devleti bakımından sorunlar barındıran bir infaz düzenlemesini yeğledi." tespitinde bulundu.
Türmen şunları ifade etti: "Ama ne yazık ki siyasal iktidar bu ortamın ortaya çıkardığı fırsatı kullanmak istemedi. Dost-düşman ayrımına dayanan kısır siyaset anlayışının ötesine geçemedi. Koronavirüs bile bunu sağlayamadı."
"BÖYLE ÇIKARSA ANAYASA MAHKEMESİ'NDE DAVA AÇIN"
Türmen, İnfaz Kanunu ayrımcılık konusundaki sorunlar düzeltilmeden yürürlüğe girerse, Anayasanın 10'uncu maddesindeki "eşitlik" ilkesine aykırı olduğu öne sürülürek Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabileceğini dile getirdi.
Türmen önce Anayasa Mahkemesi’nden sonuç alınamaması hâlinde ise AİHM’e bireysel müracaatta bulunubileceğini kaydetti.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi ile hazırlayıp Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) sunmaya hazırlandığı İnfaz Kanunu'nda değişiklik öngören teklif sosyal medyada eleştiri bombardımanına tutuldu.
"Katiller, tecavüzcüler, uyuşturucu tacirleri affedilecek, gazeteciler, öğretmenler ve on binlerce masum insan Koronavirüs tehdidi altında hapiste kalacak." mesajları veriliyor. hukukçular tarafından eleştiriliyor. İnfaz
indirimi düzenlemesini hukukçular da eleştiriyor.
Düzenleme mevcut hâliyle kabul edilirse katiller, tecavüzcüler, uyuşturucu tacirleri serbest bırakılırken; gazetecilerden hâkimlere, savcılardan işadamlarına öğretmenlerden ev hanımlarına kadar on binlerce masum insan hapiste kalacak.
TUTUKLAMAYA YA DA CEZAYA HÜKMEDEN MAHKEMELER BAĞIMSIZ DEĞİL
Bir dönem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) Türkiye adına hâkim olarak görev yapan Rıza
Türmen kanun teklifinin adaletsizliği daha da derinleştireceğini vurguladı.
Türmen T24'te bugün yayımlanan "Koronavirüs günlerinde yasa yapmak" başlıklı makalede "Sorunun hukuksal boyutu yanında daha geniş bir başka boyutu var." tespitinde bulundu.
AKP-MHP ittifakının "terör suçları hariç" diyerek düzenlemenin dışında tutulan kişilerin tamamen siyasi sebeplerle hapse atıldığına işaret eden Türmen şöyle devam etti: "Siyasal hükümlü ve tutuklular diye nitelendirdiğimiz kişiler bir hukuk devletinde olmaması gereken, yasalardaki belirsizlik ve öngörülememezlikle sakat maddeler sebebiyle bağımsızlıkları son derece kuşkulu yargıçlar tarafından tutuklanmış ya da mahkûm edilmiş kişiler."
TERÖR SUÇLUSU DEĞİL, SİYASİ SUÇLU
Türmen cezaevlerinin gazeteciler (Ahmet Altan, Mümtazer Türköne), sanatçılar, akademisyenler, siyasi parti başkanları (Selahattin Demirtaş), siyasetçiler ve sivil toplum önderleriyle (Osman Kavala) dolu olduğunu kaydetti.
"Ortada herkesin gördüğü ve bildiği büyük bir hukuksuzluk, büyük bir adaletsizlik, büyük bir haksızlık var. Hazırlanan yasa, işte bu haksızlıkları gidermek, toplumsal barışı sağlamak için bir fırsat olabilirdi." ifadelerini kullanan Türmen, "Koronavirüs'ün her türlü siyasal düşünceyi aşan tehdidi karşısında oluşan ulusal dayanışma böyle hataları onarmak, toplumsal barışı sağlamak için güzel bir ortam sunmuştu." dedi.
ÖLÜMCÜL KORONAVİRÜS CEZAEVLERİNDE ÇOK HIZLI YAYILABİLİR!
Türkiye’de cezaevlerinin doluluk oranının yüzde 121'e çıktığını aktaran Türmen, "208 bin hükümlü, 55 bin tutuklu var. Böylesine kalabalık cezaevlerine, Koronavirüs bulaşırsa salgının çok hızla yayılması güçlü bir ihtimal."
Emekli hâkim Rıza Türmen, 1998-2008 yılları arasında AİHM'de hâkim olarak görev yapmıştı.
Türmen, "Amaç Koronavirüs'e karşı önlem almaksa, cezaevlerinin boşaltılması en doğru önlem olur. Bu yapılamazsa, Koronavirüs'e karşı en dayanıksız olanların, 60 yaşının üstündeki mahkûmların, çocukların, kadınların tahliyesi yerinde olurdu. Oysa iktidar, ceza adaleti, insan hakları, hukuk devleti bakımından sorunlar barındıran bir infaz düzenlemesini yeğledi." tespitinde bulundu.
Türmen şunları ifade etti: "Ama ne yazık ki siyasal iktidar bu ortamın ortaya çıkardığı fırsatı kullanmak istemedi. Dost-düşman ayrımına dayanan kısır siyaset anlayışının ötesine geçemedi. Koronavirüs bile bunu sağlayamadı."
"BÖYLE ÇIKARSA ANAYASA MAHKEMESİ'NDE DAVA AÇIN"
Türmen, İnfaz Kanunu ayrımcılık konusundaki sorunlar düzeltilmeden yürürlüğe girerse, Anayasanın 10'uncu maddesindeki "eşitlik" ilkesine aykırı olduğu öne sürülürek Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabileceğini dile getirdi.
Türmen önce Anayasa Mahkemesi’nden sonuç alınamaması hâlinde ise AİHM’e bireysel müracaatta bulunubileceğini kaydetti.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Üniversiteye giriş sınavları ertelendi, bahar dönemi uzaktan eğitim şeklinde yapılacak
YÖK Başkanı Yekta Saraç, üniversitelerde bahar döneminin sadece uzaktan eğitimle yapılacağını açıkladı. Ayrıca Saraç, YKS'nin 25-26 Temmuz'da gerçekleşeceğini duyurdu.
Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Yekta Saraç’ın açıklamaları:
*Bugün YÖK Genel Kurulumuzda bazı hususlarda kararlar aldık. Bu sene bahar dönemi eğitim öğretim sürecini sadece uzaktan eğitim, açık öğretim ve dijital öğretimle sürdürmeye karar verdik.
*Uzaktan eğitim, açıköğretim ve dijital öğretimle sunulamayacak program, ders ve uygulamalı dersler yaz aylarında tamamlanacak.
YKS ERTELENDİ
*YKS 25-26 Temmuz’da yapma kararı aldık. Soruların kapsamı ve alanları Milli Eğitim Bakanlığı ile uyum içinde, onlardan gelen tekliflere göre şekillenecek.
*Uzaktan eğitim, açık öğretim ve dijital öğretimle sunulamayacak program, ders ve uygulamalı dersler yaz aylarında tamamlanacak.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Yekta Saraç’ın açıklamaları:
*Bugün YÖK Genel Kurulumuzda bazı hususlarda kararlar aldık. Bu sene bahar dönemi eğitim öğretim sürecini sadece uzaktan eğitim, açık öğretim ve dijital öğretimle sürdürmeye karar verdik.
*Uzaktan eğitim, açıköğretim ve dijital öğretimle sunulamayacak program, ders ve uygulamalı dersler yaz aylarında tamamlanacak.
YKS ERTELENDİ
*YKS 25-26 Temmuz’da yapma kararı aldık. Soruların kapsamı ve alanları Milli Eğitim Bakanlığı ile uyum içinde, onlardan gelen tekliflere göre şekillenecek.
*Uzaktan eğitim, açık öğretim ve dijital öğretimle sunulamayacak program, ders ve uygulamalı dersler yaz aylarında tamamlanacak.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Cezaevlerinde bir de 70 bin zorunlu mahkum var...
Korona virüsü ile ilgili her kesimde tedbir alınırken cezaevlerinde salgın riskinin, 300 bini aşkın mahpus, cezaevi çalışanları ve onların aileleriyle birlikte toplumu ciddi risk altında bırakıyor
Koronavirüs salgını, cezaevlerinde infaza ara verilmesini gündeme getirirken bir çok hukukçu sivil toplum örgütü uluslararası kuruluş cezaevlerinin suç ayrımı yapılmaksızın boşaltılması konusunda çağrı yapıyor. KHK'li yargı mensupları platformu cezaevi personelinin de unutulmaması gerektiğini açıkladı.
Sosyal Medya hesabından yapılan açıklamada, Cezaevlerinde 70 bin personel olduğu dikkat çekildi. Adalet Bakanlığının tedbir anlamında sadece eldiven ve maske takılması zorunluğu getirildiğinin hatırlatıldığı açıklamada bazı cezaevlerinde bu bile yapılmamış denildi
Koronavirüs salgını, cezaevlerinde infaza ara verilmesini gündeme getirirken bir çok hukukçu sivil toplum örgütü uluslararası kuruluş cezaevlerinin suç ayrımı yapılmaksızın boşaltılması konusunda çağrı yapıyor. KHK'li yargı mensupları platformu cezaevi personelinin de unutulmaması gerektiğini açıkladı.
Sosyal Medya hesabından yapılan açıklamada, Cezaevlerinde 70 bin personel olduğu dikkat çekildi. Adalet Bakanlığının tedbir anlamında sadece eldiven ve maske takılması zorunluğu getirildiğinin hatırlatıldığı açıklamada bazı cezaevlerinde bu bile yapılmamış denildi
[Samanyolu Haber] 26.3.20201) Cezaevlerinin birde zorunlu mahkumları var: yaklasık 70 bin cezaevi calışanı. Bu süreçte hem hasta olacaklar hemde taşıyıcı olacaklar. Her gün sayım adı altında enaz günde 2 kez tüm koğuşlara giriyorlar. Teması azaltacak hiçbir çalışma yapılmamış.— KHK MAĞDURU YARGI PERSONELİ (@KhkYargi) March 24, 2020
Cezaevi CenazeEviOlmasın https://t.co/dmgX2IWA7l
“Gülleri budadın mı?”
Tutuklu yazar Ahmet Altan’ın Kulturaustausch’un 2/2020 sayısı için kaleme aldığı ''Gülleri budadın mı?” yazısının Türkçesi P24'de yayınlandı
AHMET ALTAN | P24*
“Gülleri budadın mı?”
İnsan, her yaşta değişik sorularla karşılaşır. Bu sorular, “büyüyünce ne olacaksın?” diye başlar, “okul nasıl,” “sevgilin var mı,” “hangi üniversiteye gideceksin,” “hangi işe gireceksin,” “ne zaman evleneceksin,” “çocukların nasıl” diye devam eder. Benim yaşımdakiler ise, “gülleri budadın mı,” “torunlar ne zaman gelecek,” “komşuya televizyonu kısmasını söyledin mi,” “ilaçlarını aldın mı” sorularını duyar genellikle. Bana en çok sorulan soru ise yaşıtlarımın pek duymadığı türden bir soru: “Haksız yere hapiste olmak seni üzmüyor mu?” Bu soruya Sokrat’tan ödünç aldığım bir cümleye cevap veriyorum: “Haklı yere hapis yatsam daha mı iyiydi?”
Bu cevap, cezalandırılmanın kaçınılmaz olduğunu kabul eden bir görüşün sonucu elbette. Bazı zamanlarda, bazı ülkelerde yazarların, düşünürlerin, filozofların cezalandırılması, hepse atılması, öldürülmesi hayatın neredeyse doğal bir parçası haline gelir. Ben böyle bir zamanda, böyle bir ülkede yazarlık yapıyorum. Yazı yazan, düşünen yüzlerce, binlerce insan gibi ben de hapisteyim. Ve “haksız” yere hapsedilmiş olmak beni üzmüyor, aksine beni daha güçlü kılıyor, beni hapsedenleri küçümsememi, yaşadıklarıma çok da aldırmamamı sağlıyor.
Sokrat’ın, kendisini öldürecek baldıran zehri hazırlanırken elindeki lirle yeni bir parçayı çalmaya uğraştığı anlatılır. “Ne işine yarayacak yeni bir parçayı çalmayı öğrenmek” diye sorarlar, “ölmeden önce bu melodiyi bilmeme yarayacak” diye cevap verir. Ölüm karşısında böylesine sarsılmaz biçimde durabilmesinin, kendisini öldürenlerin haksızlığını ve güçsüzlüğünü bilmesinden kaynaklandığını düşünmek mümkün sanırım.
Sizi hapse atacak ya da öldürecek kadar güçlü olanların, sizin fikirlerinize fikirle karşı çıkamayacak kadar zayıf ve yetersiz olmaları, bu tuhaf çelişki, “kurbana” müthiş bir direnç ve üstünlük duygusu veriyor. O zaman, Sokrat gibi ölmeye hazırlanırken lir çalabiliyorsunuz.
Yöneticilerin düşünceden korktuğu toplumlarda siyasi iktidarlar dehşet verici bir kaba güce, buna karşılık acınacak derecede zayıf entelektüel donanıma sahiptir. Kaba güçlerini geliştirdikçe entelektüel güçleri zayıflar. Bir zamanlar, body building yapan bir gencin anılarını okumuştum. Kaslarını geliştirmek ve vücudundaki yağları yakmak her gün biraz daha bağımlı hale geldiği bir tutkuya dönüşmüş. Muhteşem kaslar geliştirmiş ve vücudunda neredeyse bir gram bile yağ kalmamış. Ayak tabanındaki, yere sağlam basmasını sağlayan yağ tabakası da eriyip yok olmuş. Çok güçlü, çok gelişmiş kaslara sahipmiş ama tabanlarında yeterince yağ olmadığı için şöyle hafifçe ittiğinizde bile yıkılıyormuş. Bütün toplumu denetim altına almak, hiçbir muhalif sese izin vermemek, her düşünceyi ezmek, yargıyı cezalandırıcı bir sopa gibi kullanmak isteyen her siyasi iktidarın, aynen o “vücutçu” genç gibi kaslarını geliştirdikçe tabanlarını eritip zayıfladığını düşünüyorum. Sonunda kendilerini en güçlü sandıkları, görünüşte en güçlü oldukları an, onların en zayıf olduğu ve bir itişte yıkıldıkları duruma dönüşüyor.
Bütün bunları bilmek insanın direnme yeteneğini geliştiriyor. “Kimseyi korkutacak kaslara sahip değilim ama kimsenin yıkamayacağı sağlam tabanlarım var” diye düşünüyorsunuz.
Geçenlerde 70 yaşımı bitirdim. Dostlarım hapishanede kutladığım bu dördüncü yaş günümde, yaşamak zorunda kaldıklarımdan dolayı üzüldüler. Onlara üzülmemelerini söyledim. “Yetmiş yaşındayım” dedim, “yeni bir roman bitirdim ve hapisteyim. Böylesine hareketli bir yetmiş yaş, gülleri budamaktan daha eğlenceli.”
Gerçekten de böyle düşünüyorum. Beni hapse atanların entelektüel çaresizliğini ve zavallılığını gördüğümde hapiste olmak üzücü gelmiyor.
İhtiyarlık, insanın hayattan beklentisi kalmamasıdır. Hareketin durmasıdır. Böyle giderse ihtiyarlama fırsatı bulamadan öleceğim. Hayatım beklenti ve hareket dolu. Beklentiyi, yazdıklarımla kendim yaratıyorum, hareketi de beni hapse atanlar yaratıyor. Böyle bir 70 yaştan şikayet etmek doğrusu haksızlık olur.
Bir de lir çalmayı bilseydim eğlence tam olacaktı.
*Ahmet Altan’ın Kulturaustausch’un 2/2020 sayısı için kaleme aldığı yazının Türkçe aslı P24 Platformu tarafından yayınlandı
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
AHMET ALTAN | P24*
“Gülleri budadın mı?”
İnsan, her yaşta değişik sorularla karşılaşır. Bu sorular, “büyüyünce ne olacaksın?” diye başlar, “okul nasıl,” “sevgilin var mı,” “hangi üniversiteye gideceksin,” “hangi işe gireceksin,” “ne zaman evleneceksin,” “çocukların nasıl” diye devam eder. Benim yaşımdakiler ise, “gülleri budadın mı,” “torunlar ne zaman gelecek,” “komşuya televizyonu kısmasını söyledin mi,” “ilaçlarını aldın mı” sorularını duyar genellikle. Bana en çok sorulan soru ise yaşıtlarımın pek duymadığı türden bir soru: “Haksız yere hapiste olmak seni üzmüyor mu?” Bu soruya Sokrat’tan ödünç aldığım bir cümleye cevap veriyorum: “Haklı yere hapis yatsam daha mı iyiydi?”
Bu cevap, cezalandırılmanın kaçınılmaz olduğunu kabul eden bir görüşün sonucu elbette. Bazı zamanlarda, bazı ülkelerde yazarların, düşünürlerin, filozofların cezalandırılması, hepse atılması, öldürülmesi hayatın neredeyse doğal bir parçası haline gelir. Ben böyle bir zamanda, böyle bir ülkede yazarlık yapıyorum. Yazı yazan, düşünen yüzlerce, binlerce insan gibi ben de hapisteyim. Ve “haksız” yere hapsedilmiş olmak beni üzmüyor, aksine beni daha güçlü kılıyor, beni hapsedenleri küçümsememi, yaşadıklarıma çok da aldırmamamı sağlıyor.
Sokrat’ın, kendisini öldürecek baldıran zehri hazırlanırken elindeki lirle yeni bir parçayı çalmaya uğraştığı anlatılır. “Ne işine yarayacak yeni bir parçayı çalmayı öğrenmek” diye sorarlar, “ölmeden önce bu melodiyi bilmeme yarayacak” diye cevap verir. Ölüm karşısında böylesine sarsılmaz biçimde durabilmesinin, kendisini öldürenlerin haksızlığını ve güçsüzlüğünü bilmesinden kaynaklandığını düşünmek mümkün sanırım.
Sizi hapse atacak ya da öldürecek kadar güçlü olanların, sizin fikirlerinize fikirle karşı çıkamayacak kadar zayıf ve yetersiz olmaları, bu tuhaf çelişki, “kurbana” müthiş bir direnç ve üstünlük duygusu veriyor. O zaman, Sokrat gibi ölmeye hazırlanırken lir çalabiliyorsunuz.
Yöneticilerin düşünceden korktuğu toplumlarda siyasi iktidarlar dehşet verici bir kaba güce, buna karşılık acınacak derecede zayıf entelektüel donanıma sahiptir. Kaba güçlerini geliştirdikçe entelektüel güçleri zayıflar. Bir zamanlar, body building yapan bir gencin anılarını okumuştum. Kaslarını geliştirmek ve vücudundaki yağları yakmak her gün biraz daha bağımlı hale geldiği bir tutkuya dönüşmüş. Muhteşem kaslar geliştirmiş ve vücudunda neredeyse bir gram bile yağ kalmamış. Ayak tabanındaki, yere sağlam basmasını sağlayan yağ tabakası da eriyip yok olmuş. Çok güçlü, çok gelişmiş kaslara sahipmiş ama tabanlarında yeterince yağ olmadığı için şöyle hafifçe ittiğinizde bile yıkılıyormuş. Bütün toplumu denetim altına almak, hiçbir muhalif sese izin vermemek, her düşünceyi ezmek, yargıyı cezalandırıcı bir sopa gibi kullanmak isteyen her siyasi iktidarın, aynen o “vücutçu” genç gibi kaslarını geliştirdikçe tabanlarını eritip zayıfladığını düşünüyorum. Sonunda kendilerini en güçlü sandıkları, görünüşte en güçlü oldukları an, onların en zayıf olduğu ve bir itişte yıkıldıkları duruma dönüşüyor.
Bütün bunları bilmek insanın direnme yeteneğini geliştiriyor. “Kimseyi korkutacak kaslara sahip değilim ama kimsenin yıkamayacağı sağlam tabanlarım var” diye düşünüyorsunuz.
Geçenlerde 70 yaşımı bitirdim. Dostlarım hapishanede kutladığım bu dördüncü yaş günümde, yaşamak zorunda kaldıklarımdan dolayı üzüldüler. Onlara üzülmemelerini söyledim. “Yetmiş yaşındayım” dedim, “yeni bir roman bitirdim ve hapisteyim. Böylesine hareketli bir yetmiş yaş, gülleri budamaktan daha eğlenceli.”
Gerçekten de böyle düşünüyorum. Beni hapse atanların entelektüel çaresizliğini ve zavallılığını gördüğümde hapiste olmak üzücü gelmiyor.
İhtiyarlık, insanın hayattan beklentisi kalmamasıdır. Hareketin durmasıdır. Böyle giderse ihtiyarlama fırsatı bulamadan öleceğim. Hayatım beklenti ve hareket dolu. Beklentiyi, yazdıklarımla kendim yaratıyorum, hareketi de beni hapse atanlar yaratıyor. Böyle bir 70 yaştan şikayet etmek doğrusu haksızlık olur.
Bir de lir çalmayı bilseydim eğlence tam olacaktı.
*Ahmet Altan’ın Kulturaustausch’un 2/2020 sayısı için kaleme aldığı yazının Türkçe aslı P24 Platformu tarafından yayınlandı
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Fethullah Gülen Hocaefendi'den KUNÛT duası tavsiyesi
Herkul.org internet sitesinde Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bir dua tavsiyesini yayınladı
Herkul.org internet sitesi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin son tavsiyesini yayınladı.
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin son zamanlarda tedbiren iki üç kişilik hasbihaller ettiği vurgulanan açıklamada Hocaefendi'nin iki husus üzerinde durduğu belirtildi
Hocaefendi hasbihallerinde 'Duaların kabulü, belaların defi ve afiyetin/bereketin celbi için en önemli anahtarın “İstiğfar” olduğu sık sık vurgulanıyor. Müsebbibü’l-Esbâb’a daha gönülden yönelme ve O’ndan medet dileme istikametinde vesileler aranıyor' denildi
İnternet sitesinde yayınlanan yazıda 'Muhterem Hocamız, günümüzdeki bela ve musibetler sebebiyle, özellikle bütün insanlık için tehdit oluşturan Koronavirüsü Salgını münasebetiyle tekrar Kunût duası okumaya/okutmaya başladı..... ' denildi .
İşte Herkul.org internet sitesinde yer alan açıklama
Kıymetli dostlar,
Hem gerçekleriyle hem de sebebiyet verdiği endişe, korku ve hatta vehimleriyle bütün dünyayı kasıp kavurmakta olan Koronavirüs Salgını’nın mülk yanı ve maddî boyutu üzerinde bir ölçüde duruluyor. Bu küresel bela ile mücadele için gerekenler konuşuluyor, çalışmalar yapılıyor ve tedbirler alınıyor. Aslında, uzmanların tavsiyeleri doğrultusunda teşhis ve tedavi hesabına ortaya konan ve konacak olan her şey bir yönüyle “tekvinî ayetleri” okuma ve onlara uyma demek; bunlar, mümin ufkunda da takvanın bir buudunu teşkil eden ve asla ihmal edilmemesi gereken hususlar.
Diğer taraftan, işin melekût buudu ve manevî yanı üzerine eğilmek de gerekiyor, hadiselerin dilini “şer’î ve dinî ayetler” perspektifinden okumak da icap ediyor. İşte bu açıdan da hepimize -başkalarını sorgulamak değil- kendi muhasebemize yönelmek ve bir kere daha Allah’a gönülden teveccüh etmek düşüyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin atmosferinde -tedbiren iki üç kişilik- hasbihallerin yörüngesini ekseriyetle bu ikinci husus oluşturuyor. Duaların kabulü, belaların defi ve afiyetin/bereketin celbi için en önemli anahtarın “İstiğfar” olduğu sık sık vurgulanıyor. Müsebbibü’l-Esbâb’a daha gönülden yönelme ve O’ndan medet dileme istikametinde vesileler aranıyor.
Bildiğiniz üzere, “kunût”, sözlük itibarıyla “ibadet yapmak, itaat etmek, huşû üzere bulunmak, saygıyla ayakta durmak” demektir; vitir ve sabah namazlarında ayakta yapılan duaya da genel olarak “kunût” adı verilmektedir.
Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik zamanlarda ve namazlarda farklı farklı kunût duaları okuduğuna dair hadisler vardır. Özellikle, kıtlık, salgın hastalık, düşman saldırısı gibi umumi felâket zamanlarında da kunût duaları okuna gelmiştir.
İmam Şafiî ve İmam Mâlik’e göre, kunût duası, sabah namazının farzında rükû ile secde arasında kıyam halinde okunur. Fakat Ebu Hanîfe hazretleri, kunût duasının farz namazlarda geçici bir süre için okunduğu ve daha sonra nesh olunduğu kanaatindedir. Hazret, vitirden başka namazlarda kunût okunmayacağına kâildir. Ancak bir fitne, belâ ve musîbet vuku bulduğu zamanlarda sabah namazının farzında da kunût okunabileceğini belirtmektedir.
İşin doğrusu, zamanımız zaten tam bir felaket asrı gibiydi; dolayısıyla muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hâcet namazını ısrarla nazara verdiği gibi geçmişte bazı dönemlerde kunût duası da okumakta ve tavsiye etmekteydi.
Muhterem Hocamız, günümüzdeki bela ve musibetler sebebiyle, özellikle bütün insanlık için tehdit oluşturan Koronavirüsü Salgını münasebetiyle tekrar Kunût duası okumaya/okutmaya başladı.
Hocaefendi, daha önce de zaman zaman okunan Kunût ve Hâcet dualarının yanı sıra, ülfet olmaması için, Kur’an-ı Kerim’de geçen ve Efendimiz’den rivayet edilen niyazların, ayrıca el-Kulûbu’d-Dâria’dan Abdülkadir Geylânî hazretlerinin “Hizbü’l-Kebîr”i, İmam Şâzilî hazretlerinin “Hizbü’n-Nasr”ı ile “Hizbü’l-Hıfz“ı ve İmam Gazâlî hazretlerinin “Cünnetü’l-Esmâ”sı gibi duaların da çokça okunabileceğini söyledi. Namaz haricinde ve nafile namazlarda farklı farklı niyazlara yer verilebileceğini, uzun uzun yakarışlarda bulunmanın isabetli olacağını belirtti.
Sabah ve akşam namazlarında ise, Hanefi mezhebince de okunmasına cevaz verilen bazı duaları seçerek, özellikle aşağıda mealleriyle beraber bulabileceğiniz bu duaların okunmasını tavsiye etti.
Dost ve arkadaşlarımız da akşam ve sabah namazlarının farzlarını kılarken, son rekâtta rükûdan doğrulup secdeye gitmeden önce ekteki duayı okuyup bütün insanlık için niyaz edebilirler.
Kunut Duası WORD
Kunut Duası PDF
DUANIN MANASI
İsmi anılarak Kendisine sığınılınca, arz ve semadan gelebilecek afetlerden emin olunan Allah’ın adıyla, kullarını işiten ve onların her halini bilen Allah’a sığınırım.
“Allah’ım! Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmeyi nasip buyurarak beni hidayete eriştirdiklerinden eyle. Afiyete mazhar kıldıkların arasında bana da afiyet bahşeyle. Beni de dost edindiklerinin arasına kat. Bana lütfettiğin nimetleri bereketli kıl. Olmasını takdir buyurduğun hadiselerin şerrinden beni koru. Şüphesiz Sen hükmedersin ve kimse Senin hükmüne karşı gelemez, hükmünün üzerine hüküm olmaz. Senin dost edindiğin talihliler asla zillete düşmez; düşman olduğun kimseler de asla izzete eremez. Verdiğin hükümlere karşı hamd sadece Sana’dır. Rabbimiz, Sen çok mukaddes ve çok yücesin.
Bir kere daha ikrar ediyorum ki, Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek vesileleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.
Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. “Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır.” hakikatini tasdik ederek Sana yöneliyorum. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ım, Seni tesbih ve eksik sıfatlardan tenzih ederim. “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” imanıyla Sana hamd ü senada bulunuyorum.
Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım!.. Ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et. Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.
Ey bütün insanların Rabbi, ey acı ve ızdırapları gideren Allah’ım! Bu hastalığa da şifa ver. Şifa veren ancak Sensin; Senden başka Şâfi yoktur. Öyle bir şifa lütfet ki, hastalıktan hiçbir iz bırakmayacak şekilde olsun.
Allah’ım! Alaca hastalığı, aklî rahatsızlık, cüzzam illeti gibi marazlardan ve daha bilip bilmediğimiz bütün kötü hastalıkların şerrinden Sana sığınırım.
Yüce Allah Teâlâ’nın adıyla, amansız ağrı ve sızıların tümünün şerrinden ve Cehennem’in amansız helâk edici ateşinin azabından azîm Allah Teâlâ’ya sığınırım!..
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Herkul.org internet sitesi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin son tavsiyesini yayınladı.
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin son zamanlarda tedbiren iki üç kişilik hasbihaller ettiği vurgulanan açıklamada Hocaefendi'nin iki husus üzerinde durduğu belirtildi
Hocaefendi hasbihallerinde 'Duaların kabulü, belaların defi ve afiyetin/bereketin celbi için en önemli anahtarın “İstiğfar” olduğu sık sık vurgulanıyor. Müsebbibü’l-Esbâb’a daha gönülden yönelme ve O’ndan medet dileme istikametinde vesileler aranıyor' denildi
İnternet sitesinde yayınlanan yazıda 'Muhterem Hocamız, günümüzdeki bela ve musibetler sebebiyle, özellikle bütün insanlık için tehdit oluşturan Koronavirüsü Salgını münasebetiyle tekrar Kunût duası okumaya/okutmaya başladı..... ' denildi .
İşte Herkul.org internet sitesinde yer alan açıklama
Kıymetli dostlar,
Hem gerçekleriyle hem de sebebiyet verdiği endişe, korku ve hatta vehimleriyle bütün dünyayı kasıp kavurmakta olan Koronavirüs Salgını’nın mülk yanı ve maddî boyutu üzerinde bir ölçüde duruluyor. Bu küresel bela ile mücadele için gerekenler konuşuluyor, çalışmalar yapılıyor ve tedbirler alınıyor. Aslında, uzmanların tavsiyeleri doğrultusunda teşhis ve tedavi hesabına ortaya konan ve konacak olan her şey bir yönüyle “tekvinî ayetleri” okuma ve onlara uyma demek; bunlar, mümin ufkunda da takvanın bir buudunu teşkil eden ve asla ihmal edilmemesi gereken hususlar.
Diğer taraftan, işin melekût buudu ve manevî yanı üzerine eğilmek de gerekiyor, hadiselerin dilini “şer’î ve dinî ayetler” perspektifinden okumak da icap ediyor. İşte bu açıdan da hepimize -başkalarını sorgulamak değil- kendi muhasebemize yönelmek ve bir kere daha Allah’a gönülden teveccüh etmek düşüyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin atmosferinde -tedbiren iki üç kişilik- hasbihallerin yörüngesini ekseriyetle bu ikinci husus oluşturuyor. Duaların kabulü, belaların defi ve afiyetin/bereketin celbi için en önemli anahtarın “İstiğfar” olduğu sık sık vurgulanıyor. Müsebbibü’l-Esbâb’a daha gönülden yönelme ve O’ndan medet dileme istikametinde vesileler aranıyor.
Bildiğiniz üzere, “kunût”, sözlük itibarıyla “ibadet yapmak, itaat etmek, huşû üzere bulunmak, saygıyla ayakta durmak” demektir; vitir ve sabah namazlarında ayakta yapılan duaya da genel olarak “kunût” adı verilmektedir.
Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik zamanlarda ve namazlarda farklı farklı kunût duaları okuduğuna dair hadisler vardır. Özellikle, kıtlık, salgın hastalık, düşman saldırısı gibi umumi felâket zamanlarında da kunût duaları okuna gelmiştir.
İmam Şafiî ve İmam Mâlik’e göre, kunût duası, sabah namazının farzında rükû ile secde arasında kıyam halinde okunur. Fakat Ebu Hanîfe hazretleri, kunût duasının farz namazlarda geçici bir süre için okunduğu ve daha sonra nesh olunduğu kanaatindedir. Hazret, vitirden başka namazlarda kunût okunmayacağına kâildir. Ancak bir fitne, belâ ve musîbet vuku bulduğu zamanlarda sabah namazının farzında da kunût okunabileceğini belirtmektedir.
İşin doğrusu, zamanımız zaten tam bir felaket asrı gibiydi; dolayısıyla muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hâcet namazını ısrarla nazara verdiği gibi geçmişte bazı dönemlerde kunût duası da okumakta ve tavsiye etmekteydi.
Muhterem Hocamız, günümüzdeki bela ve musibetler sebebiyle, özellikle bütün insanlık için tehdit oluşturan Koronavirüsü Salgını münasebetiyle tekrar Kunût duası okumaya/okutmaya başladı.
Hocaefendi, daha önce de zaman zaman okunan Kunût ve Hâcet dualarının yanı sıra, ülfet olmaması için, Kur’an-ı Kerim’de geçen ve Efendimiz’den rivayet edilen niyazların, ayrıca el-Kulûbu’d-Dâria’dan Abdülkadir Geylânî hazretlerinin “Hizbü’l-Kebîr”i, İmam Şâzilî hazretlerinin “Hizbü’n-Nasr”ı ile “Hizbü’l-Hıfz“ı ve İmam Gazâlî hazretlerinin “Cünnetü’l-Esmâ”sı gibi duaların da çokça okunabileceğini söyledi. Namaz haricinde ve nafile namazlarda farklı farklı niyazlara yer verilebileceğini, uzun uzun yakarışlarda bulunmanın isabetli olacağını belirtti.
Sabah ve akşam namazlarında ise, Hanefi mezhebince de okunmasına cevaz verilen bazı duaları seçerek, özellikle aşağıda mealleriyle beraber bulabileceğiniz bu duaların okunmasını tavsiye etti.
Dost ve arkadaşlarımız da akşam ve sabah namazlarının farzlarını kılarken, son rekâtta rükûdan doğrulup secdeye gitmeden önce ekteki duayı okuyup bütün insanlık için niyaz edebilirler.
Kunut Duası WORD
Kunut Duası PDF
DUANIN MANASI
İsmi anılarak Kendisine sığınılınca, arz ve semadan gelebilecek afetlerden emin olunan Allah’ın adıyla, kullarını işiten ve onların her halini bilen Allah’a sığınırım.
“Allah’ım! Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmeyi nasip buyurarak beni hidayete eriştirdiklerinden eyle. Afiyete mazhar kıldıkların arasında bana da afiyet bahşeyle. Beni de dost edindiklerinin arasına kat. Bana lütfettiğin nimetleri bereketli kıl. Olmasını takdir buyurduğun hadiselerin şerrinden beni koru. Şüphesiz Sen hükmedersin ve kimse Senin hükmüne karşı gelemez, hükmünün üzerine hüküm olmaz. Senin dost edindiğin talihliler asla zillete düşmez; düşman olduğun kimseler de asla izzete eremez. Verdiğin hükümlere karşı hamd sadece Sana’dır. Rabbimiz, Sen çok mukaddes ve çok yücesin.
Bir kere daha ikrar ediyorum ki, Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek vesileleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.
Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. “Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır.” hakikatini tasdik ederek Sana yöneliyorum. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ım, Seni tesbih ve eksik sıfatlardan tenzih ederim. “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” imanıyla Sana hamd ü senada bulunuyorum.
Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım!.. Ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et. Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.
Ey bütün insanların Rabbi, ey acı ve ızdırapları gideren Allah’ım! Bu hastalığa da şifa ver. Şifa veren ancak Sensin; Senden başka Şâfi yoktur. Öyle bir şifa lütfet ki, hastalıktan hiçbir iz bırakmayacak şekilde olsun.
Allah’ım! Alaca hastalığı, aklî rahatsızlık, cüzzam illeti gibi marazlardan ve daha bilip bilmediğimiz bütün kötü hastalıkların şerrinden Sana sığınırım.
Yüce Allah Teâlâ’nın adıyla, amansız ağrı ve sızıların tümünün şerrinden ve Cehennem’in amansız helâk edici ateşinin azabından azîm Allah Teâlâ’ya sığınırım!..
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Almanya, Koronavirüs ile baş etmekte neden başarılı?
Almanya'daki Koronavirüs salgını ile mücadelede elde ettiği başarının sırrı "Yüksek miktarda test yapılması" olarak gösteriliyor.
The Independent muhabiri Jessica Bateman Almanya'daki Korona Virüs salgını mücadelesi ile ilgili izlenimlerini paylaştı
Hedonistik Berlin'in sokakları ürkütücü derecede boş. Gece yaklaştıkça barlar ve restoranlar kepenklerini indiriyor, sokaklar terk ediliyor. Hala adı çıkmış Görlitzer Parkı'nın etrafında dolaşan uyuşturucu satıcıları bile tek kullanımlık eldivenler giyiyor.
BAVYERA TOPYEKUN TECRİT ALTINDA
Birleşik Krallık, İtalya, Fransa ve İspanya'nın aksine Almanya ülke çapında tecrit ilan etmekten son anda vazgeçti ve bunun yerine ikiden fazla kişinin toplanmasının yasaklanması da dahil olmak üzere katı sosyal mesafe tedbirlerini tercih etti.
Yalnızca ocak ayında ilk vak'aların tespit edildiği Bavyera eyaleti, topyekun tecrit ilan etti.
Almanya şimdiye kadar İspanya ve İtalya'yı tahrip eden yıkıcı enfeksiyon seviyelerinden kaçınmayı başardı: Çarşamba günüyle birlikte Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 181'e ulaştı. Doğrulanan 35 bin 714 vak'a bulunuyor.
Buna karşılık, İtalya'da 6 bin 800'den fazla kişi hayatını kaybetti, İspanya'da da bu sayı 3 bin 400'den fazla. Vaka sayısı ise sırasıyla 69 bini ve 47 bini geçti.
Almanya'nın düşük ölüm oranı, uzmanları şaşırtıyor. Teorilerden biri bunun nedeninin salgının daha genç bir yaş grubuna yayılması olabileceği yönünde. Almanya'nın ana salgın kontrol ajansı Robert Koch Enstitüsü'ne (RKI) göre, Koronavirüs testi pozitif çıkanların yaş ortalaması 47.
Ölüm oranının yüzde 9 olduğu İtalya'da hastaların yaş ortalaması ise 63.
AVUSTURYA'DA KAYAK TATİLİNDEN DÖNENLER BULAŞTIRDI
Uzmanlar Almanya'daki büyük salgınların karnaval kutlamalarından ve İtalya ve Avusturya'daki kayak gezilerinden dönen gençlerden kaynaklandığına inanıyor. Yaşlı yurttaşların ailenin daha genç üyeleriyle birlikte yaşama ihtimali de güney Avrupadaki hastalara göre daha düşük.
Almanya diğer ülkelerde gelişen krizi de takip ederek sağlık sisteminin hazır olduğundan emin oldu.
Hamburg-Eppendorf Üniversitesi Tıp Merkezi'nde bulaşıcı hastalıklar departmanı başkanı Profesör Marilyn Addo, “İlk vakaların tespit edildiği ocak ayından bu yana yüksek alarma geçtik ve hazırlanmak için zamanımız oldu.” diye konuştu.
Addo ayrıca, Almanya'nın diğer ülkelerden ders çıkardığını, test kiti ve solunum maskesi stokladığını da ekledi.
KİŞİ BAŞINA 5 BİN 182 DOLAR HARCADI
Yüksek hazırlık seviyesi Almanya'nın bir dizi kritik durumdaki İtalyan hastayı bile alabilecek kapasiteye sahip olduğu anlamına geliyor: Altı kişi salı sabahı ülkenin doğusunda yer alan Saksonya eyaletindeki Leipzig Havalimanı'na getirildi.
Ülke ayrıca Birleşik Krallık'taki kişi başına 3 bin 377 dolara (yaklaşık 21 bin TL) kıyasla kişi başına 5 bin 182 dolarlık (yaklaşık 33 bin TL) harcamayla dünyanın en güçlü halk sağlığı sistemlerinden birine sahip. Yine de İtalya'daki kadar büyük bir salgınla başa çıkamayacağına dair endişeler var.
Addo, “Sanırım şu sırada elimizden gelen en iyi şekilde hazırlanmış durumdayız. Hastanemizde yoğun bakımda 7 Kovid hastası var ve daha birçok kişi için yetecek yatak kapasitemiz var. Herkes şu anda nefesini tutuyor ve sırada ne olacağını bekliyor.” ifadelerini kullandı.
Ayrıca hastaneye günde 20 veya daha fazla sayıda kişi kabul edilirse onların da “bocalamaya başlayabileceğini” ekledi.
Uzmanlar aynı zamanda Almanya'daki yüksek test seviyeleri sayesinde başka yerlerde tespit edilmeyen daha hafif vak'aların da verilerde görünebildiğini söyledi. Alman Doktorlar Derneği geçen haftalarda 200 binden fazla Koronavirüs testi yapıldığını tahmin ediyor.
Buna karşılık 18 Mart'a kadar Britanya'da yalnızca 64 bin kişi test edilmişti.
TESTİN ERKEN YAPILMASI HAYAT KURTARIYOR
Sözcü Marieke Degen, “RKI, vak'aları mümkün olan en kısa sürede tespit etmek ve yayılımı yavaşlatmak için çok sayıda testin yine çok erken yapılmasını önerdi." dedi.
Degen ekledi: "Muhtemelen bu yüzden vakaları çok erken tespit etmeye ve diğer durumlarda gözden kaçabilecek diğer hafif vakaları da görmeye başladık."
Yasal Sağlık Sigortası Hekimleri Ulusal Birliği'ne göre Almanya her gün yaklaşık 12 bin Kovid-19 testi yapma kapasitesine sahip. Fakat Addo birçok yerde testlere erişmenin hala sorun olduğunu ve enfeksiyon oranlarının artması durumunda bunun daha da kötüleşebileceğini söylüyor. “Daha fazla mobil test birimine ihtiyacımız var” diyen Addo, insanların acil servislere akın ettiğini ekledi.
Alman Sağlık Bakanlığı'nın danıştığı Berlin'deki Charité Hastanesi'nden virolog Christian Drosten, Die Zeit gazetesine testlerin talebi karşılayamaması ve hastalığın yaşlı nüfus arasında yayılması halinde ölüm oranının muhtemelen artacağını söyledi.
Drosten, “Virüsün daha tehlikeli hale geldiği anlaşılacak, ancak bu istatistiksel, yapay bir sonuç, bir yanlış temsil (olacak)." diye ekledi.
BERLİN'DE VAK'A SAYISI ARTIYOR
Berlin'de yaşayanlar hasta olduğu doğrulanan insanlara temas ettikten sonra bile testlere erişmekte zorlandıklarını söylüyor.
Neukölln semtinde yaşayan Johannes Koch, iki hafta önce bir Kovid-19 vak'asının bulunduğu bir partiye katılmış olmasına rağmen hala Berlin yetkililerinden dönüş beklediğini söyledi.
7 Mart'ta sabah saat 4 ile akşam 9 arasında Kater Blau gece kulübünü ziyaret eden herkese, mekânı ziyaret eden birinin test sonuçlarının pozitif çıkmasının ardından çağrıda bulunuldu.
"ALMANYA'DA EPİDEMİNİN HENÜZ İLK SAFHASINDAYIZ"
Cevapsız kalan birden fazla e-posta gönderdiğini söyleyen Koch, “Saat sabah 5'e kadar sadece bir saat oradaydım, ancak yine de onlarla iletişime geçmem gerektiğini düşündüm. Her aradığımda meşgul çalıyordu." diye konuştu.
Nihayetinde Koch, Berlin dışındaki bir kliniği ziyaret ettikten sonra hastalık testinde negatif sonuç aldı, fakat partiye katılan diğer arkadaşlarının hala bir yanıt almadığını söyledi.
Sağlık uzmanları önümüzdeki haftalarda enfeksiyon ve ölüm oranlarının nasıl değişebileceğini söylemek için henüz çok erken olduğu konusunda uyarıyor.
Degen, “Almanya'da, epideminin daha çok başında olduğumuzu unutmamak çok önemli. Giderek daha fazla ölüm görüyoruz ve her şeyin nasıl gelişeceğini bilmiyoruz." diye konuştu.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
The Independent muhabiri Jessica Bateman Almanya'daki Korona Virüs salgını mücadelesi ile ilgili izlenimlerini paylaştı
Hedonistik Berlin'in sokakları ürkütücü derecede boş. Gece yaklaştıkça barlar ve restoranlar kepenklerini indiriyor, sokaklar terk ediliyor. Hala adı çıkmış Görlitzer Parkı'nın etrafında dolaşan uyuşturucu satıcıları bile tek kullanımlık eldivenler giyiyor.
BAVYERA TOPYEKUN TECRİT ALTINDA
Birleşik Krallık, İtalya, Fransa ve İspanya'nın aksine Almanya ülke çapında tecrit ilan etmekten son anda vazgeçti ve bunun yerine ikiden fazla kişinin toplanmasının yasaklanması da dahil olmak üzere katı sosyal mesafe tedbirlerini tercih etti.
Yalnızca ocak ayında ilk vak'aların tespit edildiği Bavyera eyaleti, topyekun tecrit ilan etti.
Almanya şimdiye kadar İspanya ve İtalya'yı tahrip eden yıkıcı enfeksiyon seviyelerinden kaçınmayı başardı: Çarşamba günüyle birlikte Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 181'e ulaştı. Doğrulanan 35 bin 714 vak'a bulunuyor.
Buna karşılık, İtalya'da 6 bin 800'den fazla kişi hayatını kaybetti, İspanya'da da bu sayı 3 bin 400'den fazla. Vaka sayısı ise sırasıyla 69 bini ve 47 bini geçti.
Almanya'nın düşük ölüm oranı, uzmanları şaşırtıyor. Teorilerden biri bunun nedeninin salgının daha genç bir yaş grubuna yayılması olabileceği yönünde. Almanya'nın ana salgın kontrol ajansı Robert Koch Enstitüsü'ne (RKI) göre, Koronavirüs testi pozitif çıkanların yaş ortalaması 47.
Ölüm oranının yüzde 9 olduğu İtalya'da hastaların yaş ortalaması ise 63.
AVUSTURYA'DA KAYAK TATİLİNDEN DÖNENLER BULAŞTIRDI
Uzmanlar Almanya'daki büyük salgınların karnaval kutlamalarından ve İtalya ve Avusturya'daki kayak gezilerinden dönen gençlerden kaynaklandığına inanıyor. Yaşlı yurttaşların ailenin daha genç üyeleriyle birlikte yaşama ihtimali de güney Avrupadaki hastalara göre daha düşük.
Almanya diğer ülkelerde gelişen krizi de takip ederek sağlık sisteminin hazır olduğundan emin oldu.
Hamburg-Eppendorf Üniversitesi Tıp Merkezi'nde bulaşıcı hastalıklar departmanı başkanı Profesör Marilyn Addo, “İlk vakaların tespit edildiği ocak ayından bu yana yüksek alarma geçtik ve hazırlanmak için zamanımız oldu.” diye konuştu.
Addo ayrıca, Almanya'nın diğer ülkelerden ders çıkardığını, test kiti ve solunum maskesi stokladığını da ekledi.
KİŞİ BAŞINA 5 BİN 182 DOLAR HARCADI
Yüksek hazırlık seviyesi Almanya'nın bir dizi kritik durumdaki İtalyan hastayı bile alabilecek kapasiteye sahip olduğu anlamına geliyor: Altı kişi salı sabahı ülkenin doğusunda yer alan Saksonya eyaletindeki Leipzig Havalimanı'na getirildi.
Ülke ayrıca Birleşik Krallık'taki kişi başına 3 bin 377 dolara (yaklaşık 21 bin TL) kıyasla kişi başına 5 bin 182 dolarlık (yaklaşık 33 bin TL) harcamayla dünyanın en güçlü halk sağlığı sistemlerinden birine sahip. Yine de İtalya'daki kadar büyük bir salgınla başa çıkamayacağına dair endişeler var.
Addo, “Sanırım şu sırada elimizden gelen en iyi şekilde hazırlanmış durumdayız. Hastanemizde yoğun bakımda 7 Kovid hastası var ve daha birçok kişi için yetecek yatak kapasitemiz var. Herkes şu anda nefesini tutuyor ve sırada ne olacağını bekliyor.” ifadelerini kullandı.
Ayrıca hastaneye günde 20 veya daha fazla sayıda kişi kabul edilirse onların da “bocalamaya başlayabileceğini” ekledi.
Uzmanlar aynı zamanda Almanya'daki yüksek test seviyeleri sayesinde başka yerlerde tespit edilmeyen daha hafif vak'aların da verilerde görünebildiğini söyledi. Alman Doktorlar Derneği geçen haftalarda 200 binden fazla Koronavirüs testi yapıldığını tahmin ediyor.
Buna karşılık 18 Mart'a kadar Britanya'da yalnızca 64 bin kişi test edilmişti.
TESTİN ERKEN YAPILMASI HAYAT KURTARIYOR
Sözcü Marieke Degen, “RKI, vak'aları mümkün olan en kısa sürede tespit etmek ve yayılımı yavaşlatmak için çok sayıda testin yine çok erken yapılmasını önerdi." dedi.
Degen ekledi: "Muhtemelen bu yüzden vakaları çok erken tespit etmeye ve diğer durumlarda gözden kaçabilecek diğer hafif vakaları da görmeye başladık."
Yasal Sağlık Sigortası Hekimleri Ulusal Birliği'ne göre Almanya her gün yaklaşık 12 bin Kovid-19 testi yapma kapasitesine sahip. Fakat Addo birçok yerde testlere erişmenin hala sorun olduğunu ve enfeksiyon oranlarının artması durumunda bunun daha da kötüleşebileceğini söylüyor. “Daha fazla mobil test birimine ihtiyacımız var” diyen Addo, insanların acil servislere akın ettiğini ekledi.
Alman Sağlık Bakanlığı'nın danıştığı Berlin'deki Charité Hastanesi'nden virolog Christian Drosten, Die Zeit gazetesine testlerin talebi karşılayamaması ve hastalığın yaşlı nüfus arasında yayılması halinde ölüm oranının muhtemelen artacağını söyledi.
Drosten, “Virüsün daha tehlikeli hale geldiği anlaşılacak, ancak bu istatistiksel, yapay bir sonuç, bir yanlış temsil (olacak)." diye ekledi.
BERLİN'DE VAK'A SAYISI ARTIYOR
Berlin'de yaşayanlar hasta olduğu doğrulanan insanlara temas ettikten sonra bile testlere erişmekte zorlandıklarını söylüyor.
Neukölln semtinde yaşayan Johannes Koch, iki hafta önce bir Kovid-19 vak'asının bulunduğu bir partiye katılmış olmasına rağmen hala Berlin yetkililerinden dönüş beklediğini söyledi.
7 Mart'ta sabah saat 4 ile akşam 9 arasında Kater Blau gece kulübünü ziyaret eden herkese, mekânı ziyaret eden birinin test sonuçlarının pozitif çıkmasının ardından çağrıda bulunuldu.
"ALMANYA'DA EPİDEMİNİN HENÜZ İLK SAFHASINDAYIZ"
Cevapsız kalan birden fazla e-posta gönderdiğini söyleyen Koch, “Saat sabah 5'e kadar sadece bir saat oradaydım, ancak yine de onlarla iletişime geçmem gerektiğini düşündüm. Her aradığımda meşgul çalıyordu." diye konuştu.
Nihayetinde Koch, Berlin dışındaki bir kliniği ziyaret ettikten sonra hastalık testinde negatif sonuç aldı, fakat partiye katılan diğer arkadaşlarının hala bir yanıt almadığını söyledi.
Sağlık uzmanları önümüzdeki haftalarda enfeksiyon ve ölüm oranlarının nasıl değişebileceğini söylemek için henüz çok erken olduğu konusunda uyarıyor.
Degen, “Almanya'da, epideminin daha çok başında olduğumuzu unutmamak çok önemli. Giderek daha fazla ölüm görüyoruz ve her şeyin nasıl gelişeceğini bilmiyoruz." diye konuştu.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Sincan’da korona semptomlu tutuklular hücreye atılıyor: Burada bağıra bağıra öleceksiniz!
Sincan Cezaevinde ateşi yükselen bir kadın tutuklu, 3 yaşındaki oğluyla birlikte hücreye atıldı. Durumu diğer tutuklular yakınlarıyla telefon görüşmesinde anlattılar.
Bold Medya'da yer alan habere göre Sincan Kadın Kapalı Cezaevi T tipi E2 koğuşunda tutuklu bulunan A. adlı bir kadın, 3-4 yaşlarındaki oğlu E. ile birlikte hücreye atıldı.
BENİ BIRAKIN!
Tutuklu yakını anne, “Durumları şu anda çok kötü. Kızımın koğuşundaki bir kadın hasta olmuş. Küçük çocuğu vardı. Çocukla birlikte kadını tek kişilik hücreye almışlar. O çocuk hücrede sabahtan akşama kadar beni bırakın diye bağırıyormuş. Annesi çocuğu herhangi bir yere gönderemiyormuş, görüş yasağı var. Kadın ateşlendiği için tecrite almışlar. İki gün önce olmuş bu olay. Kızım telefonda anlattı.” dedi.
PSİKOLOJİK İŞKENCE
Aralık 2019’dan bu yana Sincan’da tutuklu olan kızının da çok kötü olduğunu, psikolojik baskı altında bulunduklarını ağlayarak söylediğini belirten anne, “Gardiyanlar önlem almıyorlarmış. Burada bağıra bağıra öleceksiniz. Hiçbir şekilde sağ çıkamayacaksınız demişler. Bunu yazın. Psikolojik işkence uyguluyorlar. Kızım da ağlaya ağlaya konuştu. Biz de artık dayanamıyoruz. Psikolojik baskı altındayız, dedi.” ifadelerini kullandı.
Hücreye atılan A.’nın solunum sıkıntısı çektiği halde hastaneye sevk edilmediği belirtiliyor.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Bold Medya'da yer alan habere göre Sincan Kadın Kapalı Cezaevi T tipi E2 koğuşunda tutuklu bulunan A. adlı bir kadın, 3-4 yaşlarındaki oğlu E. ile birlikte hücreye atıldı.
BENİ BIRAKIN!
Tutuklu yakını anne, “Durumları şu anda çok kötü. Kızımın koğuşundaki bir kadın hasta olmuş. Küçük çocuğu vardı. Çocukla birlikte kadını tek kişilik hücreye almışlar. O çocuk hücrede sabahtan akşama kadar beni bırakın diye bağırıyormuş. Annesi çocuğu herhangi bir yere gönderemiyormuş, görüş yasağı var. Kadın ateşlendiği için tecrite almışlar. İki gün önce olmuş bu olay. Kızım telefonda anlattı.” dedi.
PSİKOLOJİK İŞKENCE
Aralık 2019’dan bu yana Sincan’da tutuklu olan kızının da çok kötü olduğunu, psikolojik baskı altında bulunduklarını ağlayarak söylediğini belirten anne, “Gardiyanlar önlem almıyorlarmış. Burada bağıra bağıra öleceksiniz. Hiçbir şekilde sağ çıkamayacaksınız demişler. Bunu yazın. Psikolojik işkence uyguluyorlar. Kızım da ağlaya ağlaya konuştu. Biz de artık dayanamıyoruz. Psikolojik baskı altındayız, dedi.” ifadelerini kullandı.
Hücreye atılan A.’nın solunum sıkıntısı çektiği halde hastaneye sevk edilmediği belirtiliyor.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Türk Tabipler Birliği açıklama yaptı
Türk Tabipler Birliği, (TTB) korona virüsü vakalarının Sağlık Bakanlığı'nın resmi web adresinden cinsiyet, yaş ve şehirlerine göre açıklanmasını istedi. Tabipler, “Testi pozitif olan hastaların yanı sıra, test sonucundan bağımsız olarak klinik ve radyolojik olarak COVID-19 ile uyumlu olguların sayısı da verilmelidir" dedi. TTB, bulguları COVID-19 ile uyumlu ve tedavi gören hasta sayısının testi pozitif hasta sayısından kat be kat fazla olduğuna da dikkat çekti.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, korona virüsüyle ilgili Türkiye’ye ilişkin bilgilerin resmi kanallardan ve ayrıntılı olarak paylaşılmasını talep ederek açıklama yaptı. Klinik ve radyolojik olarak Covid-19 tanısı alan hastaların, aksi kanıtlanıncaya kadar Covid-19 kabul edilerek gerekli önlemlerin buna göre alınmasını talep eden tabipler sürecin şeffaflık ve bilimsellikle yürütülmesini istedi.
TTB’nin açıklamasında, “Toplumun ve sağlık çalışanlarının önemli bir kısmını tehdit eden bu salgının bilançosunu sadece Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca’nın günlük tweetlerinden takip edebiliyoruz. Sağlık Bakanlığı’nın veya bir başka resmi kurumun web sitesinden ayrıntılı bilgi edinmemiz hala olanaklı değil” ifadelerine yer verilirken şunlar kaydedildi:
TTB ŞEFFAFLIK İÇİN BAŞINDAN BERİ TALEPKAR
Oysa gelişmiş ülkelerin çoğunda kamuoyu salgın hakkında çok daha etraflıca bilgilendiriliyor ve açıklamalar bizdeki gibi Bakan’ın sözcük sayısı sınırlı tweet mesajlarıyla değil, bu konuda yetkilendirilmiş sağlık kuruluşları (örneğin A.B.D.’de Centers for Disease Control, Almanya’da Robert Koch Institute) tarafından yapılıyor. Çünkü bu ülkeler şunun çok farkındalar: Pandemi ile mücadele toplumun tamamını ilgilendiren, her bir yurttaşın sorumluluk alması gereken topyekün bir mücadeledir ve salgının toplum içinde yaygınlığı hakkında kamuoyu yeterince bilgilendirilmezse halk el yıkamadan tutun da sosyal mesafenin artırılmasına kadar kişisel önlemlerin önemi konusunda yeterince ikna edilemez.
Başta sağlık idaresi olmak üzere kamu yöneticilerinin salgın hakkındaki bilgileri topluma ulaştırma konusunda şimdiye kadar takındıkları tutumu yukarıdaki gerekçelerle ivedilikle değiştirmeleri elzemdir. Genel kamuoyu ve sağlıkçılar, Türk Tabipleri Birliği’nin baştan beri dile getirdiği şeffaflık ilkesinin bir an önce yaşama geçirilmesi konusunda talepkârdır.
TEST SAYISI YETERSİZ
Pandeminin dünyayı etkilemeye başladığı ilk günlerden ülkemizde ilk resmi vakanın tespit edildiği güne kadar olan süre ülkemize hazırlanmak için altın değerinde bir zaman fırsatı tanımıştı. Bu dönemde test için gerekli alt yapı, sağlık hizmetinin pandemi gereklerine göre örgütlenmesi, toplumun hastalıktan korunma konusunda eğitilmesi, sağlık çalışanlarının gereksinim duyacağı kişisel koruyucu ekipmanın tedarik edilmesi için bütün hazırlıklar tamamlanmış olmalıydı.
Dün açıklanan rakamlar itibarıyla ülkemizde şimdiye kadar uygulanan test sayısı son derece yetersizdir ve nüfusu bizimle karşılaştırılabilecek büyüklükte bir çok ülkenin neredeyse onda biri kadardır.Yeteri kadar test yapılamamasının sonucunda, Sayın Bakan’ın açıkladığı pozitif test sayısının ülkemizin salgın karşısındaki tablosunu açıklamakta yetersiz kaldığını biliyoruz.
‘YA TEST ÇIKMAMIŞ YA İLK TEST NEGATİFTİR’
DURUMUN BÖYLE OLMADIĞINI HEKİMLER BİLİYOR: Sağlık kuruluşlarına COVID-19 şüphesi ile başvuran, klinik özellikleri ve/veya bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme bulguları COVID-19 hastalığı ile uyumlu olan ve çoğu tedavi gören hasta sayısı açıklanan testi pozitif hasta sayısının kat be kat üzerindedir. Bir başka ifadeyle Sağlık Bakanı’nın tweetlerinde açıklanan rakamlar buzdağının görünen kısmını temsil etmektedir. Türk Tabipleri Birliği ve sahadaki hekim arkadaşlarımız hastanelerde durumun böyle olduğunu çok yakından bilmekte ve takip etmektedir. Klinik özelikleri ve/veya görüntüleme bulguları COVID-19 hastalığı ile uyumlu olan hastaların çoğunda ya test sonucu henüz çıkmamıştır, ya da ilk testler negatif sonuçlanmıştır.
RADYOLOJİK GÖRÜNTÜLEME
Tanıda kullanılan PCR testlerinin duyarlılığının düşük olduğu, öte yandan radyolojik görüntülemenin tanıda bu testlere göre çok daha duyarlı olduğu dünya deneyimlerinden çok iyi bilinmektedir.
Bu hastaların test sonuçlarından bağımsız olarak, aksi kanıtlanıncaya kadar COVID-19 olarak kabul edilmesi iki nedenle çok önemlidir: 1) Sayın Bakan’ın açıkladığı pozitif test sonuçlarının yanı sıra bu hastalara ait rakamların da kamuoyuna duyurulması toplumun salgının yaygınlık ve ciddiyetini anlamasına yardımcı olacak, böylece hem tek tek bireylerin hem de genel olarak kamu idaresinin alacağı önlemlerin seviyesinin ayarlanmasına yardım edecektir. 2) Tıpkı testi pozitif sonuçlanan hastalar gibi, bu hastaların da hem kendilerinin hem de yakın temasta oldukları sosyal çevrelerinin izolasyonu için gerekli önlemlerin bir an önce devreye alınmasını sağlayacaktır.
BAKANLIKTAN DÖRT TALEP
Yukarıdaki görüşlerimizden yola çıkarak Sağlık Bakanlığı’nın aşağıdakileri önerilerimizi dikkate almasını ivedilikle talep ediyoruz:
• Pandemiye ilişkin veriler sosyal medyada tweet ile değil, Sağlık Bakanlığı resmi web sitesinde ayrıntılarıyla açıklanmalıdır.
• Bu veriler hastalığın şehirlere, yaş, cinsiyet ve mesleklere göre dağılımını içermelidir.
• Testi pozitif olan hastaların yanı sıra, test sonucundan bağımsız olarak klinik ve radyolojik olarak COVID-19 ile uyumlu olguların sayısı da verilmelidir.
• Klinik ve radyolojik olarak COVID-19 hastalığı ile uyumlu hastaların ve temas ettiklerinin belirlenmesi ve izolasyonu için aktif bir çalışma yürütülmelidir.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, korona virüsüyle ilgili Türkiye’ye ilişkin bilgilerin resmi kanallardan ve ayrıntılı olarak paylaşılmasını talep ederek açıklama yaptı. Klinik ve radyolojik olarak Covid-19 tanısı alan hastaların, aksi kanıtlanıncaya kadar Covid-19 kabul edilerek gerekli önlemlerin buna göre alınmasını talep eden tabipler sürecin şeffaflık ve bilimsellikle yürütülmesini istedi.
TTB’nin açıklamasında, “Toplumun ve sağlık çalışanlarının önemli bir kısmını tehdit eden bu salgının bilançosunu sadece Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca’nın günlük tweetlerinden takip edebiliyoruz. Sağlık Bakanlığı’nın veya bir başka resmi kurumun web sitesinden ayrıntılı bilgi edinmemiz hala olanaklı değil” ifadelerine yer verilirken şunlar kaydedildi:
TTB ŞEFFAFLIK İÇİN BAŞINDAN BERİ TALEPKAR
Oysa gelişmiş ülkelerin çoğunda kamuoyu salgın hakkında çok daha etraflıca bilgilendiriliyor ve açıklamalar bizdeki gibi Bakan’ın sözcük sayısı sınırlı tweet mesajlarıyla değil, bu konuda yetkilendirilmiş sağlık kuruluşları (örneğin A.B.D.’de Centers for Disease Control, Almanya’da Robert Koch Institute) tarafından yapılıyor. Çünkü bu ülkeler şunun çok farkındalar: Pandemi ile mücadele toplumun tamamını ilgilendiren, her bir yurttaşın sorumluluk alması gereken topyekün bir mücadeledir ve salgının toplum içinde yaygınlığı hakkında kamuoyu yeterince bilgilendirilmezse halk el yıkamadan tutun da sosyal mesafenin artırılmasına kadar kişisel önlemlerin önemi konusunda yeterince ikna edilemez.
Başta sağlık idaresi olmak üzere kamu yöneticilerinin salgın hakkındaki bilgileri topluma ulaştırma konusunda şimdiye kadar takındıkları tutumu yukarıdaki gerekçelerle ivedilikle değiştirmeleri elzemdir. Genel kamuoyu ve sağlıkçılar, Türk Tabipleri Birliği’nin baştan beri dile getirdiği şeffaflık ilkesinin bir an önce yaşama geçirilmesi konusunda talepkârdır.
TEST SAYISI YETERSİZ
Pandeminin dünyayı etkilemeye başladığı ilk günlerden ülkemizde ilk resmi vakanın tespit edildiği güne kadar olan süre ülkemize hazırlanmak için altın değerinde bir zaman fırsatı tanımıştı. Bu dönemde test için gerekli alt yapı, sağlık hizmetinin pandemi gereklerine göre örgütlenmesi, toplumun hastalıktan korunma konusunda eğitilmesi, sağlık çalışanlarının gereksinim duyacağı kişisel koruyucu ekipmanın tedarik edilmesi için bütün hazırlıklar tamamlanmış olmalıydı.
Dün açıklanan rakamlar itibarıyla ülkemizde şimdiye kadar uygulanan test sayısı son derece yetersizdir ve nüfusu bizimle karşılaştırılabilecek büyüklükte bir çok ülkenin neredeyse onda biri kadardır.Yeteri kadar test yapılamamasının sonucunda, Sayın Bakan’ın açıkladığı pozitif test sayısının ülkemizin salgın karşısındaki tablosunu açıklamakta yetersiz kaldığını biliyoruz.
‘YA TEST ÇIKMAMIŞ YA İLK TEST NEGATİFTİR’
DURUMUN BÖYLE OLMADIĞINI HEKİMLER BİLİYOR: Sağlık kuruluşlarına COVID-19 şüphesi ile başvuran, klinik özellikleri ve/veya bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme bulguları COVID-19 hastalığı ile uyumlu olan ve çoğu tedavi gören hasta sayısı açıklanan testi pozitif hasta sayısının kat be kat üzerindedir. Bir başka ifadeyle Sağlık Bakanı’nın tweetlerinde açıklanan rakamlar buzdağının görünen kısmını temsil etmektedir. Türk Tabipleri Birliği ve sahadaki hekim arkadaşlarımız hastanelerde durumun böyle olduğunu çok yakından bilmekte ve takip etmektedir. Klinik özelikleri ve/veya görüntüleme bulguları COVID-19 hastalığı ile uyumlu olan hastaların çoğunda ya test sonucu henüz çıkmamıştır, ya da ilk testler negatif sonuçlanmıştır.
RADYOLOJİK GÖRÜNTÜLEME
Tanıda kullanılan PCR testlerinin duyarlılığının düşük olduğu, öte yandan radyolojik görüntülemenin tanıda bu testlere göre çok daha duyarlı olduğu dünya deneyimlerinden çok iyi bilinmektedir.
Bu hastaların test sonuçlarından bağımsız olarak, aksi kanıtlanıncaya kadar COVID-19 olarak kabul edilmesi iki nedenle çok önemlidir: 1) Sayın Bakan’ın açıkladığı pozitif test sonuçlarının yanı sıra bu hastalara ait rakamların da kamuoyuna duyurulması toplumun salgının yaygınlık ve ciddiyetini anlamasına yardımcı olacak, böylece hem tek tek bireylerin hem de genel olarak kamu idaresinin alacağı önlemlerin seviyesinin ayarlanmasına yardım edecektir. 2) Tıpkı testi pozitif sonuçlanan hastalar gibi, bu hastaların da hem kendilerinin hem de yakın temasta oldukları sosyal çevrelerinin izolasyonu için gerekli önlemlerin bir an önce devreye alınmasını sağlayacaktır.
BAKANLIKTAN DÖRT TALEP
Yukarıdaki görüşlerimizden yola çıkarak Sağlık Bakanlığı’nın aşağıdakileri önerilerimizi dikkate almasını ivedilikle talep ediyoruz:
• Pandemiye ilişkin veriler sosyal medyada tweet ile değil, Sağlık Bakanlığı resmi web sitesinde ayrıntılarıyla açıklanmalıdır.
• Bu veriler hastalığın şehirlere, yaş, cinsiyet ve mesleklere göre dağılımını içermelidir.
• Testi pozitif olan hastaların yanı sıra, test sonucundan bağımsız olarak klinik ve radyolojik olarak COVID-19 ile uyumlu olguların sayısı da verilmelidir.
• Klinik ve radyolojik olarak COVID-19 hastalığı ile uyumlu hastaların ve temas ettiklerinin belirlenmesi ve izolasyonu için aktif bir çalışma yürütülmelidir.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Özel Hastaneler hükümete isyan etti
Koronavirüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı artıyor, vaka sayısı da hızla yükseliyor. Türkiye’de koronavirüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerden biri de, hem özel hem vakıf hastanelerinin “pandemi hastaneleri” olarak ilan etmesi.
Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Genel Başkanı Dr. Reşat Bahat, kaynakların tükendiğini belirterek isyan etti. Bu yükün altından kalkamayacaklarını söyleyen Bahat, “Ya ihtiyaçlarımız karşılansın ya da devlet gelsin kendi işletsin” dedi.
Bahat, “Devlet bu yük için ürün versin ve maaşlarımızı ödesin ya da hastasına baksın kendi işletsin. Salgın dönemi boyunca bu böyle giderse yetişemeyiz” ifadelerini kullandı.
Bahat, şunları söyledi:
“Mesaj gayet net. Burada çaresizliğin ifadesi var. Belki insanlar farkında değildi ama biz yabancılardan para kazanıp Türkiye’ye harcıyorduk. 170 ülkeden hasta getirip 2 buçuk milyar dolar parayı sağlık turizmine kazandırıyorduk. Bu parayı da Türkiye’ye, hastalarımız için harcayabiliyorduk. Bu kaynak tamamen kuruduğundan artık yerli hastalar için harcayacak kaynağımız kalmadı.”
Derneğe kayıtlı 567 hastane var ve bu hastanelere bağlı 300 bin çalışan bulunuyor.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Genel Başkanı Dr. Reşat Bahat, kaynakların tükendiğini belirterek isyan etti. Bu yükün altından kalkamayacaklarını söyleyen Bahat, “Ya ihtiyaçlarımız karşılansın ya da devlet gelsin kendi işletsin” dedi.
Bahat, “Devlet bu yük için ürün versin ve maaşlarımızı ödesin ya da hastasına baksın kendi işletsin. Salgın dönemi boyunca bu böyle giderse yetişemeyiz” ifadelerini kullandı.
Bahat, şunları söyledi:
“Mesaj gayet net. Burada çaresizliğin ifadesi var. Belki insanlar farkında değildi ama biz yabancılardan para kazanıp Türkiye’ye harcıyorduk. 170 ülkeden hasta getirip 2 buçuk milyar dolar parayı sağlık turizmine kazandırıyorduk. Bu parayı da Türkiye’ye, hastalarımız için harcayabiliyorduk. Bu kaynak tamamen kuruduğundan artık yerli hastalar için harcayacak kaynağımız kalmadı.”
Derneğe kayıtlı 567 hastane var ve bu hastanelere bağlı 300 bin çalışan bulunuyor.
[Samanyolu Haber] 26.3.2020
Erdoğan dümeni nereye kırdı? [Turhan Bozkurt]
İstanbul’un ortasında Koronavirüs mezarlığından mahalle muhtarı bile kepçeleri görünce haberdar oluyorsa salgına dair vak’a sayısı ve can kaybının tam olarak ne olduğunu kimse bilmiyor.
Sosyal medyada “Dedemi bugün kireçlenmiş mezara iple defnettiler. Aileden kimseyi yaklaştırmadılar. Cenaze namazı da kıldırmadılar.” şeklinde onlarca mesaj var.
Mesajların farklı şehir ve ilçelerden paylaşılması ölü sayısının Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın ilan ettiği gibi 25 Mart itibarıyla 50’nin çok fevkinde olduğunu gösteriyor.
“KORONA” DİYENİN KAPISINDA POLİS!
Salgın yüzünden karantinaya alınan köyler ve mahalleler var. Korona haberi yapan, sosyal medyada bu haberleri paylaşanların kapısına polis damlıyor.
65 yaş ve üzerindeki insanlara karşı adeta terör estiriliyor. Sosyal medya malzemesi olarak kullanılıyor yaşlıların çaresiz ve perişan hâlleri.
En son vak’a Manisa Otogarı’ndan… Polis memuru yaşlı bir adama eşinin yanında galiz küfürlerle bağırıp çağırıyor.
Esnaf, çiftçi, işadamları, şirketler zaten sahipsiz. Ücretsiz izne gönderilenlere dönük herhangi bir destek verilmeyecek.
2 milyar TL’nin 2 milyon kişiye 1.000’er TL şeklinde dağıtılacağı belirtilmişti. Valilikler yardım için Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından hazırlanan listeleri esas alıyor.
HALK CAN DERDİNDE, SARAY AHALİSİNİN KEYFİ YERİNDE
Sahipsizlik, kaos ve korku ikliminde can derdine düşmüşken Saray ahalisinin keyfi yerinde. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan Saray’dan dışarı çıkmıyor.
Bütün bakanlarla video-konferansla görüşüyor. Saray, Erdoğan’ın, “Yerim dar diyorsun. Seni heyecanlı görüyorum. Sen denedin mi bu bor dezenfektanını? Bize de yollayın ondan.” dediği anların görüntülerini paylaşıyor.
Görüntülerde bakanların “Zat-ı devletlileri ile ilk defa video-konferans yapıyoruz. Siz nasıl buyurursanız öyle yapalım.” minvalindeki sözleri bakanlık unvanının hükümsüz olduğunu tescil edecek kadar ibretlik.
BÖYLESİNE AĞIR BİR KRİZİN ORTASINDA KANAL İSTANBUL'A 8 MİLYAR TL
Türkiye tarihin en büyük krizinden böyle bir kadro ile çıkmaya çalışıyor. Erdoğan’ın önceliklerinin Koronavirüs salgınına rağmen değişmeyeceğini daha önce ifade etmiştim.
Koronavirüs krizinde maddi destek bekleyen vatandaşa gelince “Bedava kolonya ile idare edin.” diyen Erdoğan bugün Kanal İstanbul için ilk etap ihalesi düzenledi. 2020 bütçesinden 8 milyar TL tahsis edildi Kanal İstanbul’a.
Millet yarına dair ümit kırıntısı peşindeyken kıt kaynaklar Karadeniz ile Marmara Denizi arasında İstanbul Boğazı’na paralel 45 kilometrelik bir kanal açılması için harcanıyor. Erdoğan’ın kaynak nerede?” diyenlere cevabı hazır.
4 TEMMUZ 2019: Erdoğan, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'i ziyaret etti.
ERDOĞAN, ÇİN’DEN 5 MİLYAR DOLAR BULDU
İhale ile hemen hemen aynı saatlerde Ankara’da bir başka imza merasimi vardı. Çin İhracat ve Kredi Sigortası Kurumu (Sinosure), Türkiye Varlık Fonu (TVF) 5 milyar dolar tutarında kaynak temin edecek.
Çin parayı iş olsun diye vermiyor. Enerji, petrokimya ve madencilik sektörlerinde Çinli yatırımcı, müteahhit ve bankaların olması şartı ile bu para Türkiye’ye aktarılacak.
Türkiye Varlık Fonu CEO’su Zafer Sönmez’in şu cümlelerinin altını çizdim: “Covid-19 salgınının sebep olduğu belirsizlik ortamında imzalamamız da iki ülke arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunun bir ispatı.”
İmzalanan mutabakat ile krizde batan şirketlerin Çinli firmalar tarafında satın alınmasının önü açıldı. Nükleer santralden demiryollarına kadar milyarlarca dolarlık stratejik projede artık Çinli firmalar başrolü üstlenecek.
ÇİN, TÜRKİYE EKONOMİSİ ÜZERİNDE H KİMİYETİNİ ARTIRACAK
Çin hükümetine ait bankalar, İstanbul Boğazı’nın üzerinde inşâ edilen Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yüzde 51’ini devralmıştı.
Çin verdiği borçların imtiyazını sonuna kadar kullanacak ve orta vadede Türkiye ekonomisinde hiç tahmin edilmediği kadar söz sahibi olacak.
Koronavirüs salgınının ortasında Kanal İstanbul ihalesi düzenleyen ve Çin’den 5 milyar dolar alan Erdoğan, Türkiye’nin rotası hakkında hayli fikir veriyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile kredi anlaşması yapmaktansa Çin ve Katar kasalarını kullanıyor.
Otoriter bir rejim için en az sindirdiği demokrasi sorularına ve ev ödevlerine muhatap olmaktansa dümeni Şangay'a kırmak daha caziptir.
[Turhan Bozkurt] 26.3.2020 [Samanyolu Haber]
Sosyal medyada “Dedemi bugün kireçlenmiş mezara iple defnettiler. Aileden kimseyi yaklaştırmadılar. Cenaze namazı da kıldırmadılar.” şeklinde onlarca mesaj var.
Mesajların farklı şehir ve ilçelerden paylaşılması ölü sayısının Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın ilan ettiği gibi 25 Mart itibarıyla 50’nin çok fevkinde olduğunu gösteriyor.
“KORONA” DİYENİN KAPISINDA POLİS!
Salgın yüzünden karantinaya alınan köyler ve mahalleler var. Korona haberi yapan, sosyal medyada bu haberleri paylaşanların kapısına polis damlıyor.
65 yaş ve üzerindeki insanlara karşı adeta terör estiriliyor. Sosyal medya malzemesi olarak kullanılıyor yaşlıların çaresiz ve perişan hâlleri.
En son vak’a Manisa Otogarı’ndan… Polis memuru yaşlı bir adama eşinin yanında galiz küfürlerle bağırıp çağırıyor.
Esnaf, çiftçi, işadamları, şirketler zaten sahipsiz. Ücretsiz izne gönderilenlere dönük herhangi bir destek verilmeyecek.
2 milyar TL’nin 2 milyon kişiye 1.000’er TL şeklinde dağıtılacağı belirtilmişti. Valilikler yardım için Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından hazırlanan listeleri esas alıyor.
HALK CAN DERDİNDE, SARAY AHALİSİNİN KEYFİ YERİNDE
Sahipsizlik, kaos ve korku ikliminde can derdine düşmüşken Saray ahalisinin keyfi yerinde. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan Saray’dan dışarı çıkmıyor.
Bütün bakanlarla video-konferansla görüşüyor. Saray, Erdoğan’ın, “Yerim dar diyorsun. Seni heyecanlı görüyorum. Sen denedin mi bu bor dezenfektanını? Bize de yollayın ondan.” dediği anların görüntülerini paylaşıyor.
Görüntülerde bakanların “Zat-ı devletlileri ile ilk defa video-konferans yapıyoruz. Siz nasıl buyurursanız öyle yapalım.” minvalindeki sözleri bakanlık unvanının hükümsüz olduğunu tescil edecek kadar ibretlik.
BÖYLESİNE AĞIR BİR KRİZİN ORTASINDA KANAL İSTANBUL'A 8 MİLYAR TL
Türkiye tarihin en büyük krizinden böyle bir kadro ile çıkmaya çalışıyor. Erdoğan’ın önceliklerinin Koronavirüs salgınına rağmen değişmeyeceğini daha önce ifade etmiştim.
Koronavirüs krizinde maddi destek bekleyen vatandaşa gelince “Bedava kolonya ile idare edin.” diyen Erdoğan bugün Kanal İstanbul için ilk etap ihalesi düzenledi. 2020 bütçesinden 8 milyar TL tahsis edildi Kanal İstanbul’a.
Millet yarına dair ümit kırıntısı peşindeyken kıt kaynaklar Karadeniz ile Marmara Denizi arasında İstanbul Boğazı’na paralel 45 kilometrelik bir kanal açılması için harcanıyor. Erdoğan’ın kaynak nerede?” diyenlere cevabı hazır.
4 TEMMUZ 2019: Erdoğan, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'i ziyaret etti.
ERDOĞAN, ÇİN’DEN 5 MİLYAR DOLAR BULDU
İhale ile hemen hemen aynı saatlerde Ankara’da bir başka imza merasimi vardı. Çin İhracat ve Kredi Sigortası Kurumu (Sinosure), Türkiye Varlık Fonu (TVF) 5 milyar dolar tutarında kaynak temin edecek.
Çin parayı iş olsun diye vermiyor. Enerji, petrokimya ve madencilik sektörlerinde Çinli yatırımcı, müteahhit ve bankaların olması şartı ile bu para Türkiye’ye aktarılacak.
Türkiye Varlık Fonu CEO’su Zafer Sönmez’in şu cümlelerinin altını çizdim: “Covid-19 salgınının sebep olduğu belirsizlik ortamında imzalamamız da iki ülke arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunun bir ispatı.”
İmzalanan mutabakat ile krizde batan şirketlerin Çinli firmalar tarafında satın alınmasının önü açıldı. Nükleer santralden demiryollarına kadar milyarlarca dolarlık stratejik projede artık Çinli firmalar başrolü üstlenecek.
ÇİN, TÜRKİYE EKONOMİSİ ÜZERİNDE H KİMİYETİNİ ARTIRACAK
Çin hükümetine ait bankalar, İstanbul Boğazı’nın üzerinde inşâ edilen Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yüzde 51’ini devralmıştı.
Çin verdiği borçların imtiyazını sonuna kadar kullanacak ve orta vadede Türkiye ekonomisinde hiç tahmin edilmediği kadar söz sahibi olacak.
Koronavirüs salgınının ortasında Kanal İstanbul ihalesi düzenleyen ve Çin’den 5 milyar dolar alan Erdoğan, Türkiye’nin rotası hakkında hayli fikir veriyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile kredi anlaşması yapmaktansa Çin ve Katar kasalarını kullanıyor.
Otoriter bir rejim için en az sindirdiği demokrasi sorularına ve ev ödevlerine muhatap olmaktansa dümeni Şangay'a kırmak daha caziptir.
[Turhan Bozkurt] 26.3.2020 [Samanyolu Haber]
Asr-ı Saadet ve Rasulü Ekrem'i (sas) Anlatma [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi çocukları Hz. Peygamber’in (S.A.S.) anlatılmasıyla ilgili şunları söylüyor:
“Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) dikkatlice anlatılması gerekir. Ben şahsen Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) bugün bazı kimselerce sevilmeyişini, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (S.A.S.) onlara çocukluk dönemlerinde tanıttırılmamasına bağlıyorum. O’nu (S.A.S.) yakından gören, tanıyan kimseler O’nu sevmiş. O’na aşık olmuş ve O’na gönül vermişlerdir. Asırlar ve asırlar boyu o kadar çok kimse Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) câzibesine kapılıp arkasından akıp gitmiştir ki, cihan tarihinde başka bir beşerin bu denli hürmet gördüğünü göstermek mümkün değildir. Ne var ki, Rasulü Ekrem’i tanıyıp anlatmadan çocuğumuzun O’nu sevmesini beklememiz doğru değildir. Bir dönemde talihli bir zümre Onu gözleriyle gördü. Bir zümre de görenleri görmekle şereflendi ve onların gözleriyle O’nu görmeye çalıştı. Bu yaklaşım, Rasulü Ekrem’in (S.A.S.); ‘En hayırlı asır, benim asrım; ondan sonra da onların ardından gelen asırdır.’ (Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 210-214) sözlerine bağlanabilir.
“Beşerin BEDEVÎLİK DEVRİNDE; insanların ciddî bir kalb katılığı içinde çocuklarını diri diri toprağa gömdükleri… Hemen herkesin içki içtiği… Hatta belli ölçüde şuyûiyye fikrinin (her şeyde ortaklık, bir nevi komünizm ahlâkı) yaşandığı karanlık devirlerde bir hamlede icçmaî hayatı ıslah eden O Zat’ın (S.A.S.), icraatinin de cemaatinin eşi, menendi yoktur ve olamaz da. Evet O Zât (S.A.S.), kendi çağındaki insanların âdeta beyin hücrelerine girip, kalblerine taht kurup, onların maddî-manevî hastalıklarını bir anda tedavi ederek, örnek insanlar haline getirip evc-i kemâle (kemâlâtın zirvesine) çıkarması öyle harikulade bir ınkılabtır ki, cihan tarihinde eşini emsâlini göstermek mümkün değildir.
“Zamanında Roma’da, Yunanistan’da ve daha değişik ülkelerde de inkılablar olmuştur. Ne var ki, bunlar, insanî değerleri açısından çok fazla bir şey vaat etmemiştir. Hatta bazı dönemler itibarıyla bu ınkılabları insanlığa hemen hemen kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmamıştır.
“Inkılab ona denir ki, insanların kafalarında, kalblerinde, ruhlarında, maddî-manevî hayatlarında, duygu ve düşüncelerinde müsbet değişimler meydana getirir ve onların nefsaniliğin çukurlarından insanlığın en yüce derecesine çıkarır; sonra da devam ederek bir SALİH DAİRELER (Doğurgan döngüler) sürecine dönüşür. İşte Peygamberlik çerçevesinde en büyük bir ictimaiyatcı olan Rasulü Ekrem (S.A.S.), o engin, ictimâî anlayışla bunu da yapmıştır. Bilmem ki, bunların ne kadarını çocuklarımıza anlatıyoruz!. Oysa ki, O, her hususta bizim için en kusursuz örnektir.
“Asrımızın fikir mimarlarının da dediği gibi; yüzer filozof alıp Arap Yarım adasına gitsek, günümüzün buca imkanlarına rağmen, O Zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığı şeyi; yüz sene çalışsak yine yapamayız. O, daha basit de olarak şöyle der; ‘Sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimden, büyük bir hakim, büyük bir himmetle, ancak daimi kaldırabilir.’ İsterseniz daha küçülterek şöyle de söyleyebiliriz: Sigara içen bir adamın başına on insan toplansa, onun KANSER yaptığını en iknâ edici ifadelerle anlatsalar, ona sigarayı terk ettiremeyeceklerdir. Halbuki, O ZAT (S.A.S.) çevresinde bulunan insanların dem (kan) ve damarlarına işlemiş nice fena huyları bir hamlede, bir nefhada söküp atıyor ve onların yerlerine en sağlam insanî değerleri ikâme ediyor.
“Fena huyların bir hamlede yok edilmesiyle alâkalı, İÇKİ YASAĞINA karşı gösterilen duyarlılık önemli bir örnek teşkil eder: Düşünün ki alkolik olmuş ve içki içmediği zaman başı dönen bir topluluk ‘İÇKİ YASAKTIR!’ dendiği an, o esnada dudağına dayadığı kadehi artık ağzına götürmüyor ve yere çalıyor. Bilmem ki, terbiyecilerimiz bu şekilde etkili bir terbiyedeki müessiriyeti neye bağlayacaklar. Şimdi bize düşen şey; Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) o muazzamlardan muazzam güzelliklerini anlayıp anlatmak ve vicdanları o Zat’a (S.A.S.) karşı uyarmak olmalıdır. Bunu başarabildiğimiz takdirde çocuklarımız Hz. Muhammed (S.A.S.) konuşacak, Hz. Muhammed (S.A.S.) düşünecek ve Hz. Muhammed’i (S.A.S.) duyacaklardır. Biz bu ameliyeye, özel mânasıyla TELKÎN veya ‘maddî-manevî hayatımızın kayyimi olan Muhammed’in (S.A.S.), varlığımıza doğrudan doğruya omuz vermesi bize arka çıkması’ diyoruz. Cenab-ı Hak, bizi daima bu Zât’la (S.A.S.) teyid buyursun!”
Kan davaları, kumar tefecilik ve içki gibi günümüzde CEMİYET HASTALIĞI olarak devam edenlerden sadece ALKOLİZMİ inceleyelim. Gerçekten Dünya tarihinde bu meseleye ilk defa Kur’an el atmış ve kat’i bir şekilde halletmiştir. Evet Kur’an’daki bu yasağın konuş şekli ve psikolojik tekniği, insan yaratılışına çok uygundur. Önce içkinin zararları anlatılmış, sonra sarhoşken namaza yaklaşmamak emredilmiş ve daha sonra da iman yönünden iyice pekleşen ve imanlı kalblerine hitap edilenler yani İslâmî esasları tatbik etme alışkanlığı kazanan bir insanlara içkinin, şeytanın amelinden bir pislik olduğu ifade edilerek kesinlikle yasaklığı açıklanmıştır. Birinci devrede vicdanlar hazırlanmış; İkinci devrede ibadet programı noktasından zaman imkânsızlığı bir engel olarak gösterilerek iktisadî yönden de içki levazımatından sıyrılma hazırlığı yapılmasına imkân verilmiş, Üçüncü devrede her şey halledilmiştir. Yasaklayan âyetin haberini alan hiçbir kişi son kadehi bir daha yudumlamamıştır. Halbuki İslamiyetten önce câhiliyyet devrinde yaşayan meşhur Arap şairi İmri’ü’l-Kays şarap içerken babasının öldürüldüğünü haber alınca kendisini içkiden alamamış: “-Bugün içmek lazım, yarın intikamı düşünürüz” deyivermiştir.
Şimdi ise, 1919 senesinde içki ile yapılan 1933’de sona eren bir mücadeleyi ele alalım: Evet 1919’da Amerika’da İÇKİ YASAKLANDI. Bu yasağın tatbiki için şu tedbirlerin alınmasına karar verildi.
1-Bütün donanma, kıyıları kontrol edecek.
2-Uçaklar havadan kontrol edecekler.
3-Bütün polis tekniği seferber edilecek.
Bu tedbirlerin hepsi alındı, fakat netice tamamen başarısız olunca, 1933 Aralık ayında İÇKİ YASAĞINI kaldırdılar.
[Safvet Senih] 26.3.2020 [Samanyolu Haber]
“Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) dikkatlice anlatılması gerekir. Ben şahsen Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) bugün bazı kimselerce sevilmeyişini, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (S.A.S.) onlara çocukluk dönemlerinde tanıttırılmamasına bağlıyorum. O’nu (S.A.S.) yakından gören, tanıyan kimseler O’nu sevmiş. O’na aşık olmuş ve O’na gönül vermişlerdir. Asırlar ve asırlar boyu o kadar çok kimse Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) câzibesine kapılıp arkasından akıp gitmiştir ki, cihan tarihinde başka bir beşerin bu denli hürmet gördüğünü göstermek mümkün değildir. Ne var ki, Rasulü Ekrem’i tanıyıp anlatmadan çocuğumuzun O’nu sevmesini beklememiz doğru değildir. Bir dönemde talihli bir zümre Onu gözleriyle gördü. Bir zümre de görenleri görmekle şereflendi ve onların gözleriyle O’nu görmeye çalıştı. Bu yaklaşım, Rasulü Ekrem’in (S.A.S.); ‘En hayırlı asır, benim asrım; ondan sonra da onların ardından gelen asırdır.’ (Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 210-214) sözlerine bağlanabilir.
“Beşerin BEDEVÎLİK DEVRİNDE; insanların ciddî bir kalb katılığı içinde çocuklarını diri diri toprağa gömdükleri… Hemen herkesin içki içtiği… Hatta belli ölçüde şuyûiyye fikrinin (her şeyde ortaklık, bir nevi komünizm ahlâkı) yaşandığı karanlık devirlerde bir hamlede icçmaî hayatı ıslah eden O Zat’ın (S.A.S.), icraatinin de cemaatinin eşi, menendi yoktur ve olamaz da. Evet O Zât (S.A.S.), kendi çağındaki insanların âdeta beyin hücrelerine girip, kalblerine taht kurup, onların maddî-manevî hastalıklarını bir anda tedavi ederek, örnek insanlar haline getirip evc-i kemâle (kemâlâtın zirvesine) çıkarması öyle harikulade bir ınkılabtır ki, cihan tarihinde eşini emsâlini göstermek mümkün değildir.
“Zamanında Roma’da, Yunanistan’da ve daha değişik ülkelerde de inkılablar olmuştur. Ne var ki, bunlar, insanî değerleri açısından çok fazla bir şey vaat etmemiştir. Hatta bazı dönemler itibarıyla bu ınkılabları insanlığa hemen hemen kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmamıştır.
“Inkılab ona denir ki, insanların kafalarında, kalblerinde, ruhlarında, maddî-manevî hayatlarında, duygu ve düşüncelerinde müsbet değişimler meydana getirir ve onların nefsaniliğin çukurlarından insanlığın en yüce derecesine çıkarır; sonra da devam ederek bir SALİH DAİRELER (Doğurgan döngüler) sürecine dönüşür. İşte Peygamberlik çerçevesinde en büyük bir ictimaiyatcı olan Rasulü Ekrem (S.A.S.), o engin, ictimâî anlayışla bunu da yapmıştır. Bilmem ki, bunların ne kadarını çocuklarımıza anlatıyoruz!. Oysa ki, O, her hususta bizim için en kusursuz örnektir.
“Asrımızın fikir mimarlarının da dediği gibi; yüzer filozof alıp Arap Yarım adasına gitsek, günümüzün buca imkanlarına rağmen, O Zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığı şeyi; yüz sene çalışsak yine yapamayız. O, daha basit de olarak şöyle der; ‘Sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimden, büyük bir hakim, büyük bir himmetle, ancak daimi kaldırabilir.’ İsterseniz daha küçülterek şöyle de söyleyebiliriz: Sigara içen bir adamın başına on insan toplansa, onun KANSER yaptığını en iknâ edici ifadelerle anlatsalar, ona sigarayı terk ettiremeyeceklerdir. Halbuki, O ZAT (S.A.S.) çevresinde bulunan insanların dem (kan) ve damarlarına işlemiş nice fena huyları bir hamlede, bir nefhada söküp atıyor ve onların yerlerine en sağlam insanî değerleri ikâme ediyor.
“Fena huyların bir hamlede yok edilmesiyle alâkalı, İÇKİ YASAĞINA karşı gösterilen duyarlılık önemli bir örnek teşkil eder: Düşünün ki alkolik olmuş ve içki içmediği zaman başı dönen bir topluluk ‘İÇKİ YASAKTIR!’ dendiği an, o esnada dudağına dayadığı kadehi artık ağzına götürmüyor ve yere çalıyor. Bilmem ki, terbiyecilerimiz bu şekilde etkili bir terbiyedeki müessiriyeti neye bağlayacaklar. Şimdi bize düşen şey; Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) o muazzamlardan muazzam güzelliklerini anlayıp anlatmak ve vicdanları o Zat’a (S.A.S.) karşı uyarmak olmalıdır. Bunu başarabildiğimiz takdirde çocuklarımız Hz. Muhammed (S.A.S.) konuşacak, Hz. Muhammed (S.A.S.) düşünecek ve Hz. Muhammed’i (S.A.S.) duyacaklardır. Biz bu ameliyeye, özel mânasıyla TELKÎN veya ‘maddî-manevî hayatımızın kayyimi olan Muhammed’in (S.A.S.), varlığımıza doğrudan doğruya omuz vermesi bize arka çıkması’ diyoruz. Cenab-ı Hak, bizi daima bu Zât’la (S.A.S.) teyid buyursun!”
Kan davaları, kumar tefecilik ve içki gibi günümüzde CEMİYET HASTALIĞI olarak devam edenlerden sadece ALKOLİZMİ inceleyelim. Gerçekten Dünya tarihinde bu meseleye ilk defa Kur’an el atmış ve kat’i bir şekilde halletmiştir. Evet Kur’an’daki bu yasağın konuş şekli ve psikolojik tekniği, insan yaratılışına çok uygundur. Önce içkinin zararları anlatılmış, sonra sarhoşken namaza yaklaşmamak emredilmiş ve daha sonra da iman yönünden iyice pekleşen ve imanlı kalblerine hitap edilenler yani İslâmî esasları tatbik etme alışkanlığı kazanan bir insanlara içkinin, şeytanın amelinden bir pislik olduğu ifade edilerek kesinlikle yasaklığı açıklanmıştır. Birinci devrede vicdanlar hazırlanmış; İkinci devrede ibadet programı noktasından zaman imkânsızlığı bir engel olarak gösterilerek iktisadî yönden de içki levazımatından sıyrılma hazırlığı yapılmasına imkân verilmiş, Üçüncü devrede her şey halledilmiştir. Yasaklayan âyetin haberini alan hiçbir kişi son kadehi bir daha yudumlamamıştır. Halbuki İslamiyetten önce câhiliyyet devrinde yaşayan meşhur Arap şairi İmri’ü’l-Kays şarap içerken babasının öldürüldüğünü haber alınca kendisini içkiden alamamış: “-Bugün içmek lazım, yarın intikamı düşünürüz” deyivermiştir.
Şimdi ise, 1919 senesinde içki ile yapılan 1933’de sona eren bir mücadeleyi ele alalım: Evet 1919’da Amerika’da İÇKİ YASAKLANDI. Bu yasağın tatbiki için şu tedbirlerin alınmasına karar verildi.
1-Bütün donanma, kıyıları kontrol edecek.
2-Uçaklar havadan kontrol edecekler.
3-Bütün polis tekniği seferber edilecek.
Bu tedbirlerin hepsi alındı, fakat netice tamamen başarısız olunca, 1933 Aralık ayında İÇKİ YASAĞINI kaldırdılar.
[Safvet Senih] 26.3.2020 [Samanyolu Haber]
70 yaşındaki yazardan kızına buruk teselli: Kefir dağıttılar, bizi merak etmeyin!
Yaklaşık 42 aydır tutuklu olan gazeteci yazar Ahmet Altan’ın, telefon görüşmesinde kızı Sanem Altan’a, “Sizi merak ediyorum, tek derdim o. Sen beni merak etme. Kefir dağıttılar.” dediği öğrenildi. Babasıyla yaptığı 10 dakikalık telefon görüşmesinin detaylarını sosyal medya hesabında paylaşan Sanem Altan, “Şimdi babamla konuştum. -Haftalık telefon hakkımız,10 dak- Çok iyiymiş. ‘Sizi merak ediyorum tek derdim o, sen beni merak etme’ dedi.. ‘Kefir dağıttılar’ dedi ardından.. Hem ağladım ona hissettirmeden, hem sevindim hem güldüm, o derece bırakmak istemiyorlar yani :)” ifadelerini kullandı.
Ahmet Altan, sözde f.tö terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık etmek suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Kasım ayında tahliye edilen Altan, başsavcılığın itirazı üzerine 8 gün sonra İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yeniden tutuklanmıştı.
AHMET ALTAN, ALMAN DERGİSİNE YAZDI; GÜLLERİ BUDADIN MI?
Ahmet Altan’ın Alman dergisi Kulturaustausch’un 2/2020 sayısı için kaleme aldığı yazının Türkçe aslı, yazarın ve derginin özel izniyle Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’de yayınlandı. İşte o yazı…
Gülleri budadın mı?
İnsan, her yaşta değişik sorularla karşılaşır. Bu sorular, “büyüyünce ne olacaksın?” diye başlar, “okul nasıl,” “sevgilin var mı,” “hangi üniversiteye gideceksin,” “hangi işe gireceksin,” “ne zaman evleneceksin,” “çocukların nasıl” diye devam eder. Benim yaşımdakiler ise, “gülleri budadın mı,” “torunlar ne zaman gelecek,” “komşuya televizyonu kısmasını söyledin mi,” “ilaçlarını aldın mı” sorularını duyar genellikle. Bana en çok sorulan soru ise yaşıtlarımın pek duymadığı türden bir soru: “Haksız yere hapiste olmak seni üzmüyor mu?” Bu soruya Sokrat’tan ödünç aldığım bir cümleye cevap veriyorum: “Haklı yere hapis yatsam daha mı iyiydi?”
Bu cevap, cezalandırılmanın kaçınılmaz olduğunu kabul eden bir görüşün sonucu elbette. Bazı zamanlarda, bazı ülkelerde yazarların, düşünürlerin, filozofların cezalandırılması, hepse atılması, öldürülmesi hayatın neredeyse doğal bir parçası haline gelir. Ben böyle bir zamanda, böyle bir ülkede yazarlık yapıyorum. Yazı yazan, düşünen yüzlerce, binlerce insan gibi ben de hapisteyim. Ve “haksız” yere hapsedilmiş olmak beni üzmüyor, aksine beni daha güçlü kılıyor, beni hapsedenleri küçümsememi, yaşadıklarıma çok da aldırmamamı sağlıyor.
Sokrat’ın, kendisini öldürecek baldıran zehri hazırlanırken elindeki lirle yeni bir parçayı çalmaya uğraştığı anlatılır. “Ne işine yarayacak yeni bir parçayı çalmayı öğrenmek” diye sorarlar, “ölmeden önce bu melodiyi bilmeme yarayacak” diye cevap verir. Ölüm karşısında böylesine sarsılmaz biçimde durabilmesinin, kendisini öldürenlerin haksızlığını ve güçsüzlüğünü bilmesinden kaynaklandığını düşünmek mümkün sanırım.
Sizi hapse atacak ya da öldürecek kadar güçlü olanların, sizin fikirlerinize fikirle karşı çıkamayacak kadar zayıf ve yetersiz olmaları, bu tuhaf çelişki, “kurbana” müthiş bir direnç ve üstünlük duygusu veriyor. O zaman, Sokrat gibi ölmeye hazırlanırken lir çalabiliyorsunuz.
Yöneticilerin düşünceden korktuğu toplumlarda siyasi iktidarlar dehşet verici bir kaba güce, buna karşılık acınacak derecede zayıf entelektüel donanıma sahiptir. Kaba güçlerini geliştirdikçe entelektüel güçleri zayıflar.
Bir zamanlar, body building yapan bir gencin anılarını okumuştum. Kaslarını geliştirmek ve vücudundaki yağları yakmak her gün biraz daha bağımlı hale geldiği bir tutkuya dönüşmüş. Muhteşem kaslar geliştirmiş ve vücudunda neredeyse bir gram bile yağ kalmamış. Ayak tabanındaki, yere sağlam basmasını sağlayan yağ tabakası da eriyip yok olmuş. Çok güçlü, çok gelişmiş kaslara sahipmiş ama tabanlarında yeterince yağ olmadığı için şöyle hafifçe ittiğinizde bile yıkılıyormuş. Bütün toplumu denetim altına almak, hiçbir muhalif sese izin vermemek, her düşünceyi ezmek, yargıyı cezalandırıcı bir sopa gibi kullanmak isteyen her siyasi iktidarın, aynen o “vücutçu” genç gibi kaslarını geliştirdikçe tabanlarını eritip zayıfladığını düşünüyorum. Sonunda kendilerini en güçlü sandıkları, görünüşte en güçlü oldukları an, onların en zayıf olduğu ve bir itişte yıkıldıkları duruma dönüşüyor.
Bütün bunları bilmek insanın direnme yeteneğini geliştiriyor. “Kimseyi korkutacak kaslara sahip değilim ama kimsenin yıkamayacağı sağlam tabanlarım var” diye düşünüyorsunuz.
Geçenlerde 70 yaşımı bitirdim. Dostlarım hapishanede kutladığım bu dördüncü yaş günümde, yaşamak zorunda kaldıklarımdan dolayı üzüldüler. Onlara üzülmemelerini söyledim. “Yetmiş yaşındayım” dedim, “yeni bir roman bitirdim ve hapisteyim. Böylesine hareketli bir yetmiş yaş, gülleri budamaktan daha eğlenceli.”
Gerçekten de böyle düşünüyorum. Beni hapse atanların entelektüel çaresizliğini ve zavallılığını gördüğümde hapiste olmak üzücü gelmiyor.
İhtiyarlık, insanın hayattan beklentisi kalmamasıdır. Hareketin durmasıdır. Böyle giderse ihtiyarlama fırsatı bulamadan öleceğim. Hayatım beklenti ve hareket dolu. Beklentiyi, yazdıklarımla kendim yaratıyorum, hareketi de beni hapse atanlar yaratıyor. Böyle bir 70 yaştan şikayet etmek doğrusu haksızlık olur.
Bir de lir çalmayı bilseydim eğlence tam olacaktı.
[TR724] 26.3.2020
Ahmet Altan, sözde f.tö terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık etmek suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Kasım ayında tahliye edilen Altan, başsavcılığın itirazı üzerine 8 gün sonra İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yeniden tutuklanmıştı.
AHMET ALTAN, ALMAN DERGİSİNE YAZDI; GÜLLERİ BUDADIN MI?
Ahmet Altan’ın Alman dergisi Kulturaustausch’un 2/2020 sayısı için kaleme aldığı yazının Türkçe aslı, yazarın ve derginin özel izniyle Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’de yayınlandı. İşte o yazı…
Gülleri budadın mı?
İnsan, her yaşta değişik sorularla karşılaşır. Bu sorular, “büyüyünce ne olacaksın?” diye başlar, “okul nasıl,” “sevgilin var mı,” “hangi üniversiteye gideceksin,” “hangi işe gireceksin,” “ne zaman evleneceksin,” “çocukların nasıl” diye devam eder. Benim yaşımdakiler ise, “gülleri budadın mı,” “torunlar ne zaman gelecek,” “komşuya televizyonu kısmasını söyledin mi,” “ilaçlarını aldın mı” sorularını duyar genellikle. Bana en çok sorulan soru ise yaşıtlarımın pek duymadığı türden bir soru: “Haksız yere hapiste olmak seni üzmüyor mu?” Bu soruya Sokrat’tan ödünç aldığım bir cümleye cevap veriyorum: “Haklı yere hapis yatsam daha mı iyiydi?”
Bu cevap, cezalandırılmanın kaçınılmaz olduğunu kabul eden bir görüşün sonucu elbette. Bazı zamanlarda, bazı ülkelerde yazarların, düşünürlerin, filozofların cezalandırılması, hepse atılması, öldürülmesi hayatın neredeyse doğal bir parçası haline gelir. Ben böyle bir zamanda, böyle bir ülkede yazarlık yapıyorum. Yazı yazan, düşünen yüzlerce, binlerce insan gibi ben de hapisteyim. Ve “haksız” yere hapsedilmiş olmak beni üzmüyor, aksine beni daha güçlü kılıyor, beni hapsedenleri küçümsememi, yaşadıklarıma çok da aldırmamamı sağlıyor.
Sokrat’ın, kendisini öldürecek baldıran zehri hazırlanırken elindeki lirle yeni bir parçayı çalmaya uğraştığı anlatılır. “Ne işine yarayacak yeni bir parçayı çalmayı öğrenmek” diye sorarlar, “ölmeden önce bu melodiyi bilmeme yarayacak” diye cevap verir. Ölüm karşısında böylesine sarsılmaz biçimde durabilmesinin, kendisini öldürenlerin haksızlığını ve güçsüzlüğünü bilmesinden kaynaklandığını düşünmek mümkün sanırım.
Sizi hapse atacak ya da öldürecek kadar güçlü olanların, sizin fikirlerinize fikirle karşı çıkamayacak kadar zayıf ve yetersiz olmaları, bu tuhaf çelişki, “kurbana” müthiş bir direnç ve üstünlük duygusu veriyor. O zaman, Sokrat gibi ölmeye hazırlanırken lir çalabiliyorsunuz.
Yöneticilerin düşünceden korktuğu toplumlarda siyasi iktidarlar dehşet verici bir kaba güce, buna karşılık acınacak derecede zayıf entelektüel donanıma sahiptir. Kaba güçlerini geliştirdikçe entelektüel güçleri zayıflar.
Bir zamanlar, body building yapan bir gencin anılarını okumuştum. Kaslarını geliştirmek ve vücudundaki yağları yakmak her gün biraz daha bağımlı hale geldiği bir tutkuya dönüşmüş. Muhteşem kaslar geliştirmiş ve vücudunda neredeyse bir gram bile yağ kalmamış. Ayak tabanındaki, yere sağlam basmasını sağlayan yağ tabakası da eriyip yok olmuş. Çok güçlü, çok gelişmiş kaslara sahipmiş ama tabanlarında yeterince yağ olmadığı için şöyle hafifçe ittiğinizde bile yıkılıyormuş. Bütün toplumu denetim altına almak, hiçbir muhalif sese izin vermemek, her düşünceyi ezmek, yargıyı cezalandırıcı bir sopa gibi kullanmak isteyen her siyasi iktidarın, aynen o “vücutçu” genç gibi kaslarını geliştirdikçe tabanlarını eritip zayıfladığını düşünüyorum. Sonunda kendilerini en güçlü sandıkları, görünüşte en güçlü oldukları an, onların en zayıf olduğu ve bir itişte yıkıldıkları duruma dönüşüyor.
Bütün bunları bilmek insanın direnme yeteneğini geliştiriyor. “Kimseyi korkutacak kaslara sahip değilim ama kimsenin yıkamayacağı sağlam tabanlarım var” diye düşünüyorsunuz.
Geçenlerde 70 yaşımı bitirdim. Dostlarım hapishanede kutladığım bu dördüncü yaş günümde, yaşamak zorunda kaldıklarımdan dolayı üzüldüler. Onlara üzülmemelerini söyledim. “Yetmiş yaşındayım” dedim, “yeni bir roman bitirdim ve hapisteyim. Böylesine hareketli bir yetmiş yaş, gülleri budamaktan daha eğlenceli.”
Gerçekten de böyle düşünüyorum. Beni hapse atanların entelektüel çaresizliğini ve zavallılığını gördüğümde hapiste olmak üzücü gelmiyor.
İhtiyarlık, insanın hayattan beklentisi kalmamasıdır. Hareketin durmasıdır. Böyle giderse ihtiyarlama fırsatı bulamadan öleceğim. Hayatım beklenti ve hareket dolu. Beklentiyi, yazdıklarımla kendim yaratıyorum, hareketi de beni hapse atanlar yaratıyor. Böyle bir 70 yaştan şikayet etmek doğrusu haksızlık olur.
Bir de lir çalmayı bilseydim eğlence tam olacaktı.
[TR724] 26.3.2020
İmamoğlu: ”Millet can derdindeyken, birilerinin bugün Kanal İstanbul derdinde olması akıl alır gibi değil”
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, dünyayı ve ülkemizi etkisi altına kalan ve adeta yaşamı durduran koronavirüs salgınıyla ilgili yeni uyarılarda bulundu. Türkiye için olmuyorsa, İstanbul için kontrollü kısıtlama getirilmesini beklediklerini vurgulayan İmamoğlu, bu süreçte Kanal İstanbul’la ilgili ihalelerin gündeme getirilmesine de tepki gösterdi. İmamoğlu, “İnanılır gibi değil; ama millet can derdindeyken, birilerinin bugün Kanal İstanbul derdinde olması akıl alır gibi değil. Evet bugün, Kanal İstanbul projesi çerçevesi kapsamında, Odabaşı ve Dursunbey köprülerinin taşınma ihalesi var. Bu yol ihaleleri için, 2020 bütçesinde 8 milyar lira kaynak ayrıldı. Oysa bugün işini kaybetme arifesinde olan ya da işyeri kapandığı için gelir elde edemeyen milyonlarca insan var, Türkiye’de ve İstanbul’da. Kaynaklarımızı hala Kanal İstanbul gibi, bize göre ucube projelere harcamak yerine, halkımız için neden harcamıyoruz? Allah aşkına, bugün bir köprü yıkıp, yapmak mı iş; yoksa, evde gelecek kaygısına düşmüş milyonlarca insana destek olmak mı? ‘Koronavirüs Krizi’nden, Kanal İstanbul çıkarmaya çalışmanın adını, vallahi ben koyamıyorum, lütfen siz koyun” dedi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, dünya ile birlikte ülkemizi de etkisi altına alan Koronavirüs salgınıyla ilgi yeni açıklamalarda bulundu. İmamoğlu, şunları söyledi:
“Türkiye’de Koranavirüs’ten ilk ölümün gerçekleştiği 18 Mart gününden 1 hafta geçti. Maalesef her geçen gün hasta sayımız da yaşamını yitiren insan sayımız da artıyor. Hasta sayımız 2 bin 500’e yaklaşırken, yaşamını yitiren yurttaşlarımız 59 oldu. Bildiğiniz gibi; salgın son dönemde bizim de içinde yer aldığımız Avrupa kıtasında hızla yayılıyor. Bakın size çok çarpıcı bir istatistik vermek isterim. Türkiye’de ilk ölümün gerçekleştiği 18 Mart gününde, dünyada virüse yakalanan insan sayısı 191 bin 127 kişi, yaşamını kaybeden kişi sayısı da 7 bin 807 idi. Bizim de için de bulunduğumuz Avrupa kıtasında hasta sayısı 74 bin 760, ölüm sayısı ise sadece 3 bin 352 idi. Aradan sadece bir hafta geçti; dünyada 191 bin olan sayı, tam 472 bin hasta sayısını geçmiş durumda. 7 bin 800 olan ölüm sayısı ise, ne yazık ki dünyada 22 bine yaklaşan bir sayı oldu. Bizim de içinde bulunduğumuz Avrupa Kıtasında ise salgın çok daha hızla yayıldı. 1 haftada hasta sayısı, tam 3 kat artarak 200 bini geçmiş. Ölüm oranı ise neredeyse 5 kat artarak 15 binlere yaklaşmış durumda.”
İMAMOĞLU: TEHLİKENİN NE KADAR BÜYÜK OLDUĞUNUN FARKINA VARIN
“Salgının ne denli hızla büyüdüğünün, tehlikenin ne kadar büyük olduğunun lütfen farkında olun. Farkında mısınız acaba? Bu yüzden evde kalmalısınız, bu yüzden sosyal mesafeyi mutlaka korumalısınız. Canınızı hiçe sayamazsınız. İnsanı yaşatırsak, dünya yaşar. Bu hastalık, evet daha çok yaş almış insanlarımızı etkiliyor. Bunu biliyoruz. Açıklamalarımız, hassasiyetlerimiz bu noktada oldu ama sizler de biliyorsunuz ki hem dünyada hem de Türkiye’de ne genç insanların da ölümlerini ne yazık ki yaşıyoruz. O yüzden herkes çok ama çok dikkatli, duyarlı ve kurallara uyan kişiler olmalısınız. Bakın Şubat ayı sonlarında, salgın daha Uzakdoğu coğrafyasındayken, İstanbul’da bilgilendirme faaliyetlerine İBB olarak başladık. Kent ekranlarında, otobüslerde, üst geçitlerde hijyen kurallarını anlattık. Hızla toplu ulaşım araçlarını dezenfekte etmeye başladık. 7 Mart günü kurduğumuz ve şu an sayısını 52’ye çıkarttığımız mobil hijyen ekiplerimizle toplu alanlar, ibadethaneler, meydanlar ve benzeri yerleri, bu güçlü ekibimizle dezenfekte ediyoruz.”
“İBB VE DİĞER BELEDİYELERİMİZ ÖNCÜ OLDU”
“Ülkemizde ilk hasta, 11 Mart gece yarısı açıklandı. 12 Mart sabahı İSMEK’leri, müzeleri, kütüphaneleri, kültür merkezlerini, şehir tiyatrolarını, yani insanların topluca bir araya geldiği noktaları ve tüm etkinlikleri iptal ettik. Aynı gece hükümetin de belli kurumları, okulları tatil ettiğini biliyoruz. Spor müsabakalarının önce seyircisiz oynandığını, 1 hafta sonra da ertelediğini de hep birlikte yaşadık. İlk başta hem belediyemizin aldığı bu öncü tedbirler hem de devletimizin belli kurumlarının almış olduğu tedbirler, toplumun büyük bir kesimine aşırı gibi geldi. Hatta böyle yorumlar yapıldı. Ama aradan geçen süreç gösterdi ki; çok daha sert tedbirler bile alabilirmişiz ve almalıyız. Salgının bir haftada hem hasta hem ölüm sayısını 3’e katladığını anlatmıştım. Salgın büyüdükçe önlemlerin sertleşmesi yetmiyor. Bazı önlemlerin önceden alınması, hepimiz adına gerekli. Düşünsenize, sadece 1 hafta önce tüm dünyada salgından ölen insan sayısı 7 bin 500 olarak yaşadı. Bugün, sadece İtalya’da yaşamını yitiren insan sayısı 7 bin 500 oldu. O yüzden ne dedik; ‘Salgınla ancak radikal önlemler alarak, adımlar atarak mücadele edebiliriz. Bildiğiniz gibi bu süreçte, İBB olarak, su ve gaz kesintisi olmaması yönünde attığımız adımlar vardı. Sağlık çalışanlarına toplu taşımayı ücretsiz kılmamız gibi adımlar, belediyelerimize ait işyerlerinden kira almamak gibi adımlar, öncü adımlar olmuştur. Türkiye’nin farklı yerlerinde, başka belediyelerimizin de öncü adımları oldu. Bunların bir kısmını biz de alıp, uyguladık. Bu kararlar, kısa sürede devletin diğer kurumlarına yansıyarak, bütün Türkiye’ye yansıtılan kararlar şekline dönüştü.”
“TÜRKİYE İÇİN OLMUYORSA, İSTANBUL İÇİN KONTROLLÜ KISITLAMA BEKLİYORUZ”
“İstanbul’da toplu taşıma oranı yüzde 80 oranın altına düştü. Ama hala 1,2 milyondan fazla sefer oluyor İstanbul’da. Taksi, dolmuş gibi diğer kullanımları da katarsak, İstanbul’da yine de 1 milyonun üzerinde insan her gün toplu taşımayı kullanıyor. Bu, büyük bir risk. Ancak acil bir durum için evden yürüme mesafesi bir uzaklığa gitmeniz gerekir. Biliyorum, bazılarınız iş için mecburen sokaklara çıkıyor. Bunun çözümü için de devletimizin hükümet yetkililerinin bir çabası olacağına inanıyorum. İnanmak istiyorum. Türkiye genelinde olmasa da en azından İstanbul için, hükümetten; kademeli, kontrollü bir sokağa çıkma konusunda bir çalışma bekliyoruz. Bu konuda biz de yardıma hazırız. Tekrar altını çizeyim; Türkiye için olmuyorsa, en azından İstanbul için kontrollü bir kısıtlama bekliyoruz. Gelecek günler için, halka moral verici konuşmalar yapmak doğrudur, güzeldir. Ancak bugün gerekli adımlar atılmazsa, gelecekte hayal kırıklığı yaşanacağı ne yazık ki aşikar. Onun için bu konuda çok kararlı, radikal kararlar almalıyız. Ne yazık ki bu işler, sadece lafla da olmuyor. Elbette dua edeceğiz; ama sadece dua ederek de gelecek günlere ne yazık ki bu şehri ve bu ülkeyi hazırlayamayız. Eğer bu salgın kriziyle dünyada önemli değişikler olacaksa, o günün dünyasının da kriz günlerinin de doğru adımları atan süreçleri yöneten ülkeler, bu sürecin geleceğinde doğru noktalarda olacaklardır. O yüzden bir kez daha seslenmek isterim ki; korkmadan, ‘ama, fakat’ demeden bugün radikal bazı kararların alınması toplum sağlığımız, sağlık personeli sağlığımız, toplum moralimiz ve psikolojimiz açısından son derece önemlidir. Söz konusu insan hayatı ve toplumsal psikoloji ise, ekonomik beklentiler biraz daha sırasını beklemelidir. Buna göre adımlar atmalıyız.”
“MİLLET CAN DERDİNDEYKEN, KANAL İSTANBUL DERDİNDE OLMAK İNANILIR GİBİ DEĞİL”
“Beklemesi gereken ve hatta hiç olmaması gereken bir şey daha var. Ben bugün, böyle bir konuşmaya, böyle bir paragrafı eklemek istemezdim: Kanal İstanbul! İnanılır gibi değil ama millet can derdindeyken, birilerinin bugün Kanal İstanbul derdinde olması akıl alır gibi değil. Evet bugün, Kanal İstanbul projesi çerçevesi kapsamında, Odabaşı ve Dursunbey köprülerinin taşınma ihalesi var. Bu yol ihaleleri için, 2020 bütçesinde 8 milyar lira kaynak ayrıldı. Oysa bugün işini kaybetme arifesinde olan ya da işyeri kapandığı için gelir elde edemeyen milyonlarca insan var Türkiye’de ve İstanbul’da. Çok yakın zamanda, 50 bin aile, İBB’den sosyal yardım başvurusunda bulundu. Bunların detaylarını açıklayacağım. Bu rakamın, önümüzdeki zaman diliminde katlanarak artması çok muhtemel. Kaynaklarımızı hala Kanal İstanbul gibi, bize göre ucube projelere harcamak yerine, halkımız için neden harcamıyoruz? Allah aşkına bugün bir köprü yıkıp, yapmak mı iş; yoksa, evde gelecek kaygısına düşmüş milyonlarca insana destek olmak mı? ‘Koronavirüs Krizi’nden, Kanal İstanbul çıkarmaya çalışmanın adını vallahi ben koyamıyorum, lütfen siz koyun.”
“ASLA YALNIZ DEĞİLSİNİZ”
“Şimdi el birliğiyle bu süreci birlikte başarmak zorundayız. Birlikte başaracağız. Bu süreçte İstanbullu hemşehrilerimin bilmesini istiyorum; 16 milyon insanımız için çalışan bir İBB var. İBB ile beraber 39 ilçe belediyemiz de var. Küresel salgınla ilgili yaptığımız gelecek projeksiyonu çerçevesinde, yeni ve önemli adımlar atmaya devam edeceğiz. İstanbullular, kendisini asla yalnız hissetmeyecek. Asla çaresiz hissetmeyecek. Alo 153 hattımızdan her konuda yararlanabilirsiniz. Yarın detaylarını açıklayacağım; Yenikapı merkezimizde yapmış olduğumuz, ‘Yardımlaşma ve Koordinasyon Merkezi’mizde neler hazırladık, bunları sizlerle paylaşacağım. Bu merkezi tanıtmamdan sonra, sizinle daha fazla hangi iş birliklerimizi kurgulayacağımızı da size anlatacağım. Asla yalnız değilsiniz. Bildiğiniz gibi, dün yeni bir uygulama başlattık. 02124494900 numaralı telefondan psikolojik danışmanlık hizmeti başlattık. ‘Evde kal’ demek kolay, biliyorum. Zorluğunu da biliyorum. Evde kalmanın da getirdiği sıkıntıları hep birlikte aşacağız. Ama önce sağlığınız. Siz sıkıntılarınızı bize anlatın ama lütfen yine de evde kalın, sokağa çıkmayın, toplu araçları kullanmayın, mecbur olmadıkça, mecburiyeti en üst seviyede tutarak asla evinizden çıkmayın. Evde kal İstanbul. Birlikte başaracağız. Yarın görüşmek üzere.”
[TR724] 26.3.2020
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, dünya ile birlikte ülkemizi de etkisi altına alan Koronavirüs salgınıyla ilgi yeni açıklamalarda bulundu. İmamoğlu, şunları söyledi:
“Türkiye’de Koranavirüs’ten ilk ölümün gerçekleştiği 18 Mart gününden 1 hafta geçti. Maalesef her geçen gün hasta sayımız da yaşamını yitiren insan sayımız da artıyor. Hasta sayımız 2 bin 500’e yaklaşırken, yaşamını yitiren yurttaşlarımız 59 oldu. Bildiğiniz gibi; salgın son dönemde bizim de içinde yer aldığımız Avrupa kıtasında hızla yayılıyor. Bakın size çok çarpıcı bir istatistik vermek isterim. Türkiye’de ilk ölümün gerçekleştiği 18 Mart gününde, dünyada virüse yakalanan insan sayısı 191 bin 127 kişi, yaşamını kaybeden kişi sayısı da 7 bin 807 idi. Bizim de için de bulunduğumuz Avrupa kıtasında hasta sayısı 74 bin 760, ölüm sayısı ise sadece 3 bin 352 idi. Aradan sadece bir hafta geçti; dünyada 191 bin olan sayı, tam 472 bin hasta sayısını geçmiş durumda. 7 bin 800 olan ölüm sayısı ise, ne yazık ki dünyada 22 bine yaklaşan bir sayı oldu. Bizim de içinde bulunduğumuz Avrupa Kıtasında ise salgın çok daha hızla yayıldı. 1 haftada hasta sayısı, tam 3 kat artarak 200 bini geçmiş. Ölüm oranı ise neredeyse 5 kat artarak 15 binlere yaklaşmış durumda.”
İMAMOĞLU: TEHLİKENİN NE KADAR BÜYÜK OLDUĞUNUN FARKINA VARIN
“Salgının ne denli hızla büyüdüğünün, tehlikenin ne kadar büyük olduğunun lütfen farkında olun. Farkında mısınız acaba? Bu yüzden evde kalmalısınız, bu yüzden sosyal mesafeyi mutlaka korumalısınız. Canınızı hiçe sayamazsınız. İnsanı yaşatırsak, dünya yaşar. Bu hastalık, evet daha çok yaş almış insanlarımızı etkiliyor. Bunu biliyoruz. Açıklamalarımız, hassasiyetlerimiz bu noktada oldu ama sizler de biliyorsunuz ki hem dünyada hem de Türkiye’de ne genç insanların da ölümlerini ne yazık ki yaşıyoruz. O yüzden herkes çok ama çok dikkatli, duyarlı ve kurallara uyan kişiler olmalısınız. Bakın Şubat ayı sonlarında, salgın daha Uzakdoğu coğrafyasındayken, İstanbul’da bilgilendirme faaliyetlerine İBB olarak başladık. Kent ekranlarında, otobüslerde, üst geçitlerde hijyen kurallarını anlattık. Hızla toplu ulaşım araçlarını dezenfekte etmeye başladık. 7 Mart günü kurduğumuz ve şu an sayısını 52’ye çıkarttığımız mobil hijyen ekiplerimizle toplu alanlar, ibadethaneler, meydanlar ve benzeri yerleri, bu güçlü ekibimizle dezenfekte ediyoruz.”
“İBB VE DİĞER BELEDİYELERİMİZ ÖNCÜ OLDU”
“Ülkemizde ilk hasta, 11 Mart gece yarısı açıklandı. 12 Mart sabahı İSMEK’leri, müzeleri, kütüphaneleri, kültür merkezlerini, şehir tiyatrolarını, yani insanların topluca bir araya geldiği noktaları ve tüm etkinlikleri iptal ettik. Aynı gece hükümetin de belli kurumları, okulları tatil ettiğini biliyoruz. Spor müsabakalarının önce seyircisiz oynandığını, 1 hafta sonra da ertelediğini de hep birlikte yaşadık. İlk başta hem belediyemizin aldığı bu öncü tedbirler hem de devletimizin belli kurumlarının almış olduğu tedbirler, toplumun büyük bir kesimine aşırı gibi geldi. Hatta böyle yorumlar yapıldı. Ama aradan geçen süreç gösterdi ki; çok daha sert tedbirler bile alabilirmişiz ve almalıyız. Salgının bir haftada hem hasta hem ölüm sayısını 3’e katladığını anlatmıştım. Salgın büyüdükçe önlemlerin sertleşmesi yetmiyor. Bazı önlemlerin önceden alınması, hepimiz adına gerekli. Düşünsenize, sadece 1 hafta önce tüm dünyada salgından ölen insan sayısı 7 bin 500 olarak yaşadı. Bugün, sadece İtalya’da yaşamını yitiren insan sayısı 7 bin 500 oldu. O yüzden ne dedik; ‘Salgınla ancak radikal önlemler alarak, adımlar atarak mücadele edebiliriz. Bildiğiniz gibi bu süreçte, İBB olarak, su ve gaz kesintisi olmaması yönünde attığımız adımlar vardı. Sağlık çalışanlarına toplu taşımayı ücretsiz kılmamız gibi adımlar, belediyelerimize ait işyerlerinden kira almamak gibi adımlar, öncü adımlar olmuştur. Türkiye’nin farklı yerlerinde, başka belediyelerimizin de öncü adımları oldu. Bunların bir kısmını biz de alıp, uyguladık. Bu kararlar, kısa sürede devletin diğer kurumlarına yansıyarak, bütün Türkiye’ye yansıtılan kararlar şekline dönüştü.”
“TÜRKİYE İÇİN OLMUYORSA, İSTANBUL İÇİN KONTROLLÜ KISITLAMA BEKLİYORUZ”
“İstanbul’da toplu taşıma oranı yüzde 80 oranın altına düştü. Ama hala 1,2 milyondan fazla sefer oluyor İstanbul’da. Taksi, dolmuş gibi diğer kullanımları da katarsak, İstanbul’da yine de 1 milyonun üzerinde insan her gün toplu taşımayı kullanıyor. Bu, büyük bir risk. Ancak acil bir durum için evden yürüme mesafesi bir uzaklığa gitmeniz gerekir. Biliyorum, bazılarınız iş için mecburen sokaklara çıkıyor. Bunun çözümü için de devletimizin hükümet yetkililerinin bir çabası olacağına inanıyorum. İnanmak istiyorum. Türkiye genelinde olmasa da en azından İstanbul için, hükümetten; kademeli, kontrollü bir sokağa çıkma konusunda bir çalışma bekliyoruz. Bu konuda biz de yardıma hazırız. Tekrar altını çizeyim; Türkiye için olmuyorsa, en azından İstanbul için kontrollü bir kısıtlama bekliyoruz. Gelecek günler için, halka moral verici konuşmalar yapmak doğrudur, güzeldir. Ancak bugün gerekli adımlar atılmazsa, gelecekte hayal kırıklığı yaşanacağı ne yazık ki aşikar. Onun için bu konuda çok kararlı, radikal kararlar almalıyız. Ne yazık ki bu işler, sadece lafla da olmuyor. Elbette dua edeceğiz; ama sadece dua ederek de gelecek günlere ne yazık ki bu şehri ve bu ülkeyi hazırlayamayız. Eğer bu salgın kriziyle dünyada önemli değişikler olacaksa, o günün dünyasının da kriz günlerinin de doğru adımları atan süreçleri yöneten ülkeler, bu sürecin geleceğinde doğru noktalarda olacaklardır. O yüzden bir kez daha seslenmek isterim ki; korkmadan, ‘ama, fakat’ demeden bugün radikal bazı kararların alınması toplum sağlığımız, sağlık personeli sağlığımız, toplum moralimiz ve psikolojimiz açısından son derece önemlidir. Söz konusu insan hayatı ve toplumsal psikoloji ise, ekonomik beklentiler biraz daha sırasını beklemelidir. Buna göre adımlar atmalıyız.”
“MİLLET CAN DERDİNDEYKEN, KANAL İSTANBUL DERDİNDE OLMAK İNANILIR GİBİ DEĞİL”
“Beklemesi gereken ve hatta hiç olmaması gereken bir şey daha var. Ben bugün, böyle bir konuşmaya, böyle bir paragrafı eklemek istemezdim: Kanal İstanbul! İnanılır gibi değil ama millet can derdindeyken, birilerinin bugün Kanal İstanbul derdinde olması akıl alır gibi değil. Evet bugün, Kanal İstanbul projesi çerçevesi kapsamında, Odabaşı ve Dursunbey köprülerinin taşınma ihalesi var. Bu yol ihaleleri için, 2020 bütçesinde 8 milyar lira kaynak ayrıldı. Oysa bugün işini kaybetme arifesinde olan ya da işyeri kapandığı için gelir elde edemeyen milyonlarca insan var Türkiye’de ve İstanbul’da. Çok yakın zamanda, 50 bin aile, İBB’den sosyal yardım başvurusunda bulundu. Bunların detaylarını açıklayacağım. Bu rakamın, önümüzdeki zaman diliminde katlanarak artması çok muhtemel. Kaynaklarımızı hala Kanal İstanbul gibi, bize göre ucube projelere harcamak yerine, halkımız için neden harcamıyoruz? Allah aşkına bugün bir köprü yıkıp, yapmak mı iş; yoksa, evde gelecek kaygısına düşmüş milyonlarca insana destek olmak mı? ‘Koronavirüs Krizi’nden, Kanal İstanbul çıkarmaya çalışmanın adını vallahi ben koyamıyorum, lütfen siz koyun.”
“ASLA YALNIZ DEĞİLSİNİZ”
“Şimdi el birliğiyle bu süreci birlikte başarmak zorundayız. Birlikte başaracağız. Bu süreçte İstanbullu hemşehrilerimin bilmesini istiyorum; 16 milyon insanımız için çalışan bir İBB var. İBB ile beraber 39 ilçe belediyemiz de var. Küresel salgınla ilgili yaptığımız gelecek projeksiyonu çerçevesinde, yeni ve önemli adımlar atmaya devam edeceğiz. İstanbullular, kendisini asla yalnız hissetmeyecek. Asla çaresiz hissetmeyecek. Alo 153 hattımızdan her konuda yararlanabilirsiniz. Yarın detaylarını açıklayacağım; Yenikapı merkezimizde yapmış olduğumuz, ‘Yardımlaşma ve Koordinasyon Merkezi’mizde neler hazırladık, bunları sizlerle paylaşacağım. Bu merkezi tanıtmamdan sonra, sizinle daha fazla hangi iş birliklerimizi kurgulayacağımızı da size anlatacağım. Asla yalnız değilsiniz. Bildiğiniz gibi, dün yeni bir uygulama başlattık. 02124494900 numaralı telefondan psikolojik danışmanlık hizmeti başlattık. ‘Evde kal’ demek kolay, biliyorum. Zorluğunu da biliyorum. Evde kalmanın da getirdiği sıkıntıları hep birlikte aşacağız. Ama önce sağlığınız. Siz sıkıntılarınızı bize anlatın ama lütfen yine de evde kalın, sokağa çıkmayın, toplu araçları kullanmayın, mecbur olmadıkça, mecburiyeti en üst seviyede tutarak asla evinizden çıkmayın. Evde kal İstanbul. Birlikte başaracağız. Yarın görüşmek üzere.”
[TR724] 26.3.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)