CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu ile iki HDP’linin vekilliklerinin düşürülmesinin ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ilk tepkisini sosyal medya üzerinden verdi: "İçinde yaşadığımız 20 Temmuz Sivil Darbe sürecinin bir sonucudur."
KRONOS 04 Haziran 2020 GÜNDEM
CHP Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, twitter hesabından paylaştığı mesajda “Enis Berberoğlu’nun Milletvekilliğinin düşürülmesi, içinde yaşadığımız 20 Temmuz Sivil Darbe sürecinin bir sonucudur, millet iradesinin yok sayılmasıdır. Adaleti, hakkı ve hukuku sağlamak için demokrasi mücadelesine devam edeceğiz” dedi.
‘BERBEROĞLU 18 AYLIK CEZASINI YATMAK İÇİN TESLİM OLACAK’
Milletvekilliği düşürülen CHP’li Enis Berberoğlu, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında kalan 18 aylık cezasını yatmak için teslim olacağını söyledi.
‘KARAR SÜRPRİZ DEĞİL’
Berberoğlu, cezaevinden çıktığı günden bu yana demokrasi koşullarında bir gelişme olmadığını, kararın kendisi için sürpriz olmadığını ifade etti. “Demokrasi için bir bedel ödenecekse bu bedeli önce CHP’liler öder” diyen Berberoğlu, basın mensuplarından helallik istedi.
16 AY CEZAEVİNDE KALMIŞTI
CHP milletvekili Enis Berberoğlu MİT TIR’ları haberi yüzünden casuslu suçuyla yargılanmış, 25 yıl hapse çarptırılmıştı. Tartışmalı kararlar üzerine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 15 Haziran 2017 günü Ankara’dan İstanbul’da sona eren 24 günlük Adalet Yürüyüşü yapmıştı. Berberoğlu yaklaşık 16 ay tutuklu kalmış, Eylül 2018’de 5 yıl 10 ay hapis cezası onanmış, milletvekilliği sona erinceye kadar cezasının infazının durdurulmasına ve salıverilmesine karar verilmişti.
[Kronos.News] 4.6.2020
HDP’li Oluç’tan AKP’ye: Darbecisiniz ve tarihe sivil darbeciler olarak geçeceksiniz
Meclis'te HDP'li Leyla Güven, Musa Farisoğulları ve CHP'li Enis Berberoğlu'nun milletvekillikleri düşürülmesinin ardından söz alan HDP Grup Başkanvekili Oluç, AKP’ye seslendi. Oluç, “Darbecisiniz ve tarihe sivil darbeciler olarak geçeceksiniz" dedi.
KRONOS 04 Haziran 2020 GÜNDEM
ANKARA – HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, Leyla Güven, Musa Farisoğulları ve Enis Berberoğlu’nun milletvekilliklerinin düşürülmesini çok sert sözlerle eleştirdi. Oluç, “Türkiye bir darbeler tarihidir. Türkiye’de darbeler hep apoletliler tarafından yapıldı ama evrensel tarih bize gösterdi ki kimi zamanlar kimi coğrafyalarda sadece apoletliler tarafından değil sivil siyasetçiler tarafından da yapılır. 27 Mayıs’ta apoletliler darbe yaptı, bugün Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı kravatlılar olarak darbe yaptı. Darbecisiniz. Tarihe sivil darbeciler olarak geçeceksiniz” dedi.
“EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ TAYYİP ERDOĞAN’IN”
Oluç’un sözlerini şöyle sürdürdü: “Demokrasi açısından, demokratik usuller açısından son derece vahim bir şey yaşandı. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir yazan mecliste, bu yaşananın egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olmadığı, egemenliğin kayıtsız şartsız tek kişinin Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın olduğu çok açık ortaya çıktı.”
“TEZKERENİN ALTINDA ATANMIŞ BİR İSMİN İMZASI VAR”
“Bir tezkere gelmiş, tezkerenin altında seçilmemiş olan atanmış bir kişinin imzası var; Fuat Oktay. Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak seçilmemiş bir kişinin gönderdiği tezkereyi Meclis Başkanı ve siz onun vekili olarak okuttunuz. Demokrasiyi ayaklar altına aldınız, çiğnediniz. Utanç verici buluyoruz bu durumu. Bir hafta evvel 27 Mayıs’tı. 2 gün önce darbeye ilişkin meclis grupları konuşmalar yaptılar, hep birlikte dedik ki 27 Mayıs darbesi milletin iradesine yönelik bir darbedir, idam milletin iradesinedir dedik. İşte şimdi sizin yaptığınız da milletin iradesini, halkın iradesini yok saymaktır, gasp etmektir.”
“KRAVATLILAR DARBESİ”
“Türkiye bir darbeler tarihidir. Türkiye’de darbeler hep apoletliler tarafından yapıldı ama evrensel tarih bize gösterdi ki kimi zamanlar kimi coğrafyalarda sadece apoletliler tarafından değil sivil siyasetçiler tarafından da yapılır. 27 Mayıs’ta apoletliler darbe yaptı, bugün Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı kravatlılar olarak darbe yaptı. Darbecisiniz. Tarihe sivil darbeciler olarak geçeceksiniz. Sizin bu yaptığınız öncelikle İstanbul, Hakkari ve Diyarbakır seçmenlerinin iradesini çiğnemek, gasp etmektir, sonra Kürt halkının iradesini çiğnemektir, ondan sonra Türkiye demokrasi güçlerinin iradesini gasp etmektir. Demokratik politik kültüre sahip değilsiniz. Zorbasınız, zalimsiniz. Bunu sadece vekillikleri düşürerek göstermiyorsunuz, kayyımlar atayarak da halkın iradesini, Türk halkının iradesini çiğniyorsunuz.”
“YARGI EMRİNİZDE, MAHKEMELER HÂKİMLER TAHAKKÜMÜNÜZ ALTINDA”
“Neden geldi bu fezlekeler? Yaptıkları konuşmalardan, halk toplantılarında ettikleri sözlerden. Siz demokratik siyaseti tasfiye etmek için bu adımları atıyorsunuz. Yargı sizin emrinizde, mahkemeler hâkimler sizin tahakkümünüz altında. Bu saldırılarınız karşısında bizler demokratik siyaseti savunmaya devam edeceğiz. Asla boyun eğmeyeceğiz. Yıllardır görmediniz mi, anlamadınız mı, Kürt halkının baskıdan, zulümden, cezaevinden, bedel ödemekten korkup boyun eğdiğini, diz çöktüğünü gördünüz mü? Türkiye demokrasi güçlerinin faşizm karşısında boyun eğdiğini, diz çöktüğünü gördünüz mü? Sizin bu iktidarınızı demokrasi mücadelesi ile mutlaka değiştireceğiz.”
[Kronos.News] 4.6.2020
KRONOS 04 Haziran 2020 GÜNDEM
ANKARA – HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, Leyla Güven, Musa Farisoğulları ve Enis Berberoğlu’nun milletvekilliklerinin düşürülmesini çok sert sözlerle eleştirdi. Oluç, “Türkiye bir darbeler tarihidir. Türkiye’de darbeler hep apoletliler tarafından yapıldı ama evrensel tarih bize gösterdi ki kimi zamanlar kimi coğrafyalarda sadece apoletliler tarafından değil sivil siyasetçiler tarafından da yapılır. 27 Mayıs’ta apoletliler darbe yaptı, bugün Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı kravatlılar olarak darbe yaptı. Darbecisiniz. Tarihe sivil darbeciler olarak geçeceksiniz” dedi.
“EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ TAYYİP ERDOĞAN’IN”
Oluç’un sözlerini şöyle sürdürdü: “Demokrasi açısından, demokratik usuller açısından son derece vahim bir şey yaşandı. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir yazan mecliste, bu yaşananın egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olmadığı, egemenliğin kayıtsız şartsız tek kişinin Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın olduğu çok açık ortaya çıktı.”
“TEZKERENİN ALTINDA ATANMIŞ BİR İSMİN İMZASI VAR”
“Bir tezkere gelmiş, tezkerenin altında seçilmemiş olan atanmış bir kişinin imzası var; Fuat Oktay. Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak seçilmemiş bir kişinin gönderdiği tezkereyi Meclis Başkanı ve siz onun vekili olarak okuttunuz. Demokrasiyi ayaklar altına aldınız, çiğnediniz. Utanç verici buluyoruz bu durumu. Bir hafta evvel 27 Mayıs’tı. 2 gün önce darbeye ilişkin meclis grupları konuşmalar yaptılar, hep birlikte dedik ki 27 Mayıs darbesi milletin iradesine yönelik bir darbedir, idam milletin iradesinedir dedik. İşte şimdi sizin yaptığınız da milletin iradesini, halkın iradesini yok saymaktır, gasp etmektir.”
“KRAVATLILAR DARBESİ”
“Türkiye bir darbeler tarihidir. Türkiye’de darbeler hep apoletliler tarafından yapıldı ama evrensel tarih bize gösterdi ki kimi zamanlar kimi coğrafyalarda sadece apoletliler tarafından değil sivil siyasetçiler tarafından da yapılır. 27 Mayıs’ta apoletliler darbe yaptı, bugün Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı kravatlılar olarak darbe yaptı. Darbecisiniz. Tarihe sivil darbeciler olarak geçeceksiniz. Sizin bu yaptığınız öncelikle İstanbul, Hakkari ve Diyarbakır seçmenlerinin iradesini çiğnemek, gasp etmektir, sonra Kürt halkının iradesini çiğnemektir, ondan sonra Türkiye demokrasi güçlerinin iradesini gasp etmektir. Demokratik politik kültüre sahip değilsiniz. Zorbasınız, zalimsiniz. Bunu sadece vekillikleri düşürerek göstermiyorsunuz, kayyımlar atayarak da halkın iradesini, Türk halkının iradesini çiğniyorsunuz.”
“YARGI EMRİNİZDE, MAHKEMELER HÂKİMLER TAHAKKÜMÜNÜZ ALTINDA”
“Neden geldi bu fezlekeler? Yaptıkları konuşmalardan, halk toplantılarında ettikleri sözlerden. Siz demokratik siyaseti tasfiye etmek için bu adımları atıyorsunuz. Yargı sizin emrinizde, mahkemeler hâkimler sizin tahakkümünüz altında. Bu saldırılarınız karşısında bizler demokratik siyaseti savunmaya devam edeceğiz. Asla boyun eğmeyeceğiz. Yıllardır görmediniz mi, anlamadınız mı, Kürt halkının baskıdan, zulümden, cezaevinden, bedel ödemekten korkup boyun eğdiğini, diz çöktüğünü gördünüz mü? Türkiye demokrasi güçlerinin faşizm karşısında boyun eğdiğini, diz çöktüğünü gördünüz mü? Sizin bu iktidarınızı demokrasi mücadelesi ile mutlaka değiştireceğiz.”
[Kronos.News] 4.6.2020
İkinci Ahmet Burhan vakası: Baba tutuklu, çocuk beyin kanseri, anne yalnız ve çaresiz… [Sevinç Özarslan]
İkinci bir Ahmet Burhan vakası Manisa’da yaşanıyor. Bir yıl önce beyin kanseri teşhisi konulan Selman Çalışkan, küçücük bedeniyle hem hastalığa hem de babasızlığa direnmeye çalışıyor.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 37 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan Rasim Çalışkan’ın 6 yaşındaki oğlu Selman Çalışkan’a bir yıl önce beyin kanseri teşhisi konuldu. Beyninde 5 cm büyüklüğünde tümör tespit edilen Selman, 28 Haziran 2019’da İzmir Atatürk Hastanesinde ameliyat edildi. Beyinciğin üzerinde, denge merkezinde çok küçük bir parça alınabildi. Selman o parça alındıktan sonra felç oldu. Sol kolu sol bacağı hiç oynamıyor, annesinin aldığı yürüteç ile yürümeye çalışıyor. Yüzünün de yarısı felç. Sıvı bir şey içemiyor, ağzının kenarından akıyor.
TEDAVİ İKİ YIL DAHA SÜRECEK
Manisa’da yaşayan Çalışkan ailesi, kemoterapi, radyoterapi ve fizik tedavisi için bir yıldır Manisa’dan İzmir’e eş-dostun arabasıyla, yardımıyla gidip geliyor. Ameliyattan sonra 30 gün ışın tedavisi gören Selman, eş zamanlı olarak kemoterapi hapı kullandı. Teşhisten 6-7 ay sonra tekrar film çekildi. Doktorlar tümörde, küçülme değil, büyümenin olduğunu söyledi. İlaç değişikliği yaptılar. Küba’dan damardan yapılan bir ilaç getirttiler. 3 aylık ilacın toplam fiyatı 78 bin lira. Selman’ın bu tedavisi iki yıl, yani 104 hafta daha devam edecek.
Önceki gün oğlu ile birlikte yine İzmir’de hastanede olduklarını söyleyen anne Çalışkan “Ayağından damar yolu açıldı. Yarım saat kadar ilaç verdiler. Ayaktaki damar hassaslıktan patladı, şişmeye başladı. Tekrar çıkardılar, elinden açtılar. Bu sabah altından beri cayır cayır yanıyor. Her kemoterapi sonrası 3 gün ateşi devam ediyor.” dedi.
Emine Çalışkan, ilacın yan etkisinin çok olduğunu ve oğlunun damarlarını yaktığını söylüyor.
“YÜZDE 17 YAŞAMA ŞANSI VAR”
Emine Çalışkan, Doktorların “Oğlunuzun yüzde 17 yaşama şansı var” raporunu eline aldıktan sonra yıkılmış durumda. Eli kolu bağlı bir şekilde bekliyor. Eşinin ve oğlunun tek başına mücadelesini, hapisten takip etmek zorunda kalan, her telefon görüşünde “Artık dayanacak gücüm kalmadı” diyen bir annenin çaresizliği karşısında bir şey yapamayan Rasim Çalışkan sesini duyurmak için son çareyi HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazmakta buldu.
4. EVRE KANSER
Rasim Çalışkan, 1 Mayıs 2020’de yazdığı mektubunda “Eşim hasta olan oğluma refakat etmek zorunda olduğundan işini bırakmak durumunda kaldı. Oğlum yaklaşık 2 hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra tedavisinin devamı için İzmir Tepecik Hastanesine nakledildi. Ameliyattan iki ay sonra tedavisinin evde devam etmesi uygun bulunup 4. evre (son aşama) kanser hastası olarak taburcu edildi.”
OĞLUNU SADECE BİR KEZ GÖREBİLDİ
Rasim Çalışkan, oğlunun bu zorlu hastalık sürecinde sadece bir kez yanında olabildi ve onu sadece bir kez kucağına alabildi, 5 Ağustos 2019.
Rasim Çalışkan’a bu süreçte oğlunu görmesine 1 kez izin verildi. Ameliyattan sonra savcılık izniyle evinin kapısına kadar elleri kelepçeli götürülen Çalışkan sadece 5 saat oğlunun yanında kalabildi. Çalışkan mektubunda çocuğunun hastalığından dolayı ceza infaz ertelemesi için Manisa 3. ve 4. Ağır Ceza Mahkemesine 4 kez dilekçe yazdığını ve hepsinin reddedildiğini söylüyor. En son yazdığı dilekçelere ise henüz cevap verilmediğini belirtiyor:
BÜTÜN DİLEKÇELERİ REDDEDİLDİ
“Yeni infaz kanununda belki bizi sevindiren gelişmeler olur diye bekledim ama olmadı. 14 Nisan 2020’de Manisa İnfaz Hakimliğine hem oğlumun hastalığını hem de koronavirüs tedbirlerini içeren bir dilekçe yazdım. Daha önce defaatle sunduğum raporlara atıfta bulunarak infazımın evde tamamlanmasını istedim, henüz cevap gelmedi. 6 Nisan 2020’de Cumhurbaşkanına mektup yazdım, henüz cevap gelmedi.”
HER HAFTA MANİSA’DAN İZMİR’E
Rasim Çalışkan mektubunda eşinin ve oğlunun tedavi sürecinde yaşadıkları ‘yol’ sıkıntısını ise şöyle anlattı:
“Taburcu olduktan sonra oğlum ve ona refakat eden eşim 2 ay boyunca radyoterapi tedavisi almak için özel araçla her gün Manisa’dan İzmir’e gidip geldiler. Radyoterapi seanslarından sonra yaklaşık 6 ay süren kemoterapi tedavisi için her hafta yine özel araçla Manisa’dan İzmir’e gidip geldiler. Şu anda da tedavisi tam 2 yıl sürecek. Kendi aracımız yok, eşim araç kullanmayı bilmiyor. Bu tedaviler boyunca her defasında eşim bir tanıdık veya bir komşumuza rica ederek aracıyla hastaneye götürmesini istedi? Taşıma suyla değirmen ne kadar döner ki?”
“EŞİM KALP VE PSİKOLOJİK İLAÇLAR KULLANIYOR”
3 yıldır eşinden ayrı olan, bu zaman zarfında evin hem annesi hem babası olan eşinin çok yıprandığını ifade eden Rasim Çalışkan sözlerini şöyle tamamladı: “… herhangi bir maddi geliri bulunmayan, biri ağır hasta üç çocukla hayatın zorluklarıyla boğuşan, çocuğunun tedavisi için her hafta bir tanıdık veya komşuya yüz suyu döken, kendisi hem psikolojik hem kalp ilaçları kullanan, buna rağmen onurlu ve namuslu bir hayat sürmek için çabalayan bir anne daha ne kadar bu zorlukların üstesinden gelebilir ki!
“ÇARESİZ VE YALNIZIM”
3 yıldır cezaevinde olan, başvurduğu resmi kurumlardan ret cevabı alan bir baba olarak, elimden bir şey gelmediğinden çaresiz ve yalnızım. Daha başka ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum, affınıza sığınarak, vicdanınıza güvenerek derdimi size açtım. Çaresizliğimin çaresi, sessiz çığlığımın sesi olmanızı talep ediyorum. Yaralı eşim ve hasta oğlum vicdan sahibi bir gönlün yardımını bekliyorlar.”
KHK’LI EDEBİYAT ÖĞRETMENİ
672 sayılı KHK ile ihraç edilen Rasim Çalışkan Cemaat soruşturmaları kapsamında 17 Mayıs 2017’de tutuklandı. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çalışkan’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor. En son bir imam hatip lisesinde görev yapan Çalışkan 17 yıllık öğretmendi.
[Sevinç Özarslan] 4.6.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 37 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan Rasim Çalışkan’ın 6 yaşındaki oğlu Selman Çalışkan’a bir yıl önce beyin kanseri teşhisi konuldu. Beyninde 5 cm büyüklüğünde tümör tespit edilen Selman, 28 Haziran 2019’da İzmir Atatürk Hastanesinde ameliyat edildi. Beyinciğin üzerinde, denge merkezinde çok küçük bir parça alınabildi. Selman o parça alındıktan sonra felç oldu. Sol kolu sol bacağı hiç oynamıyor, annesinin aldığı yürüteç ile yürümeye çalışıyor. Yüzünün de yarısı felç. Sıvı bir şey içemiyor, ağzının kenarından akıyor.
TEDAVİ İKİ YIL DAHA SÜRECEK
Manisa’da yaşayan Çalışkan ailesi, kemoterapi, radyoterapi ve fizik tedavisi için bir yıldır Manisa’dan İzmir’e eş-dostun arabasıyla, yardımıyla gidip geliyor. Ameliyattan sonra 30 gün ışın tedavisi gören Selman, eş zamanlı olarak kemoterapi hapı kullandı. Teşhisten 6-7 ay sonra tekrar film çekildi. Doktorlar tümörde, küçülme değil, büyümenin olduğunu söyledi. İlaç değişikliği yaptılar. Küba’dan damardan yapılan bir ilaç getirttiler. 3 aylık ilacın toplam fiyatı 78 bin lira. Selman’ın bu tedavisi iki yıl, yani 104 hafta daha devam edecek.
Önceki gün oğlu ile birlikte yine İzmir’de hastanede olduklarını söyleyen anne Çalışkan “Ayağından damar yolu açıldı. Yarım saat kadar ilaç verdiler. Ayaktaki damar hassaslıktan patladı, şişmeye başladı. Tekrar çıkardılar, elinden açtılar. Bu sabah altından beri cayır cayır yanıyor. Her kemoterapi sonrası 3 gün ateşi devam ediyor.” dedi.
Emine Çalışkan, ilacın yan etkisinin çok olduğunu ve oğlunun damarlarını yaktığını söylüyor.
“YÜZDE 17 YAŞAMA ŞANSI VAR”
Emine Çalışkan, Doktorların “Oğlunuzun yüzde 17 yaşama şansı var” raporunu eline aldıktan sonra yıkılmış durumda. Eli kolu bağlı bir şekilde bekliyor. Eşinin ve oğlunun tek başına mücadelesini, hapisten takip etmek zorunda kalan, her telefon görüşünde “Artık dayanacak gücüm kalmadı” diyen bir annenin çaresizliği karşısında bir şey yapamayan Rasim Çalışkan sesini duyurmak için son çareyi HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazmakta buldu.
4. EVRE KANSER
Rasim Çalışkan, 1 Mayıs 2020’de yazdığı mektubunda “Eşim hasta olan oğluma refakat etmek zorunda olduğundan işini bırakmak durumunda kaldı. Oğlum yaklaşık 2 hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra tedavisinin devamı için İzmir Tepecik Hastanesine nakledildi. Ameliyattan iki ay sonra tedavisinin evde devam etmesi uygun bulunup 4. evre (son aşama) kanser hastası olarak taburcu edildi.”
OĞLUNU SADECE BİR KEZ GÖREBİLDİ
Rasim Çalışkan, oğlunun bu zorlu hastalık sürecinde sadece bir kez yanında olabildi ve onu sadece bir kez kucağına alabildi, 5 Ağustos 2019.
Rasim Çalışkan’a bu süreçte oğlunu görmesine 1 kez izin verildi. Ameliyattan sonra savcılık izniyle evinin kapısına kadar elleri kelepçeli götürülen Çalışkan sadece 5 saat oğlunun yanında kalabildi. Çalışkan mektubunda çocuğunun hastalığından dolayı ceza infaz ertelemesi için Manisa 3. ve 4. Ağır Ceza Mahkemesine 4 kez dilekçe yazdığını ve hepsinin reddedildiğini söylüyor. En son yazdığı dilekçelere ise henüz cevap verilmediğini belirtiyor:
BÜTÜN DİLEKÇELERİ REDDEDİLDİ
“Yeni infaz kanununda belki bizi sevindiren gelişmeler olur diye bekledim ama olmadı. 14 Nisan 2020’de Manisa İnfaz Hakimliğine hem oğlumun hastalığını hem de koronavirüs tedbirlerini içeren bir dilekçe yazdım. Daha önce defaatle sunduğum raporlara atıfta bulunarak infazımın evde tamamlanmasını istedim, henüz cevap gelmedi. 6 Nisan 2020’de Cumhurbaşkanına mektup yazdım, henüz cevap gelmedi.”
HER HAFTA MANİSA’DAN İZMİR’E
Rasim Çalışkan mektubunda eşinin ve oğlunun tedavi sürecinde yaşadıkları ‘yol’ sıkıntısını ise şöyle anlattı:
“Taburcu olduktan sonra oğlum ve ona refakat eden eşim 2 ay boyunca radyoterapi tedavisi almak için özel araçla her gün Manisa’dan İzmir’e gidip geldiler. Radyoterapi seanslarından sonra yaklaşık 6 ay süren kemoterapi tedavisi için her hafta yine özel araçla Manisa’dan İzmir’e gidip geldiler. Şu anda da tedavisi tam 2 yıl sürecek. Kendi aracımız yok, eşim araç kullanmayı bilmiyor. Bu tedaviler boyunca her defasında eşim bir tanıdık veya bir komşumuza rica ederek aracıyla hastaneye götürmesini istedi? Taşıma suyla değirmen ne kadar döner ki?”
“EŞİM KALP VE PSİKOLOJİK İLAÇLAR KULLANIYOR”
3 yıldır eşinden ayrı olan, bu zaman zarfında evin hem annesi hem babası olan eşinin çok yıprandığını ifade eden Rasim Çalışkan sözlerini şöyle tamamladı: “… herhangi bir maddi geliri bulunmayan, biri ağır hasta üç çocukla hayatın zorluklarıyla boğuşan, çocuğunun tedavisi için her hafta bir tanıdık veya komşuya yüz suyu döken, kendisi hem psikolojik hem kalp ilaçları kullanan, buna rağmen onurlu ve namuslu bir hayat sürmek için çabalayan bir anne daha ne kadar bu zorlukların üstesinden gelebilir ki!
“ÇARESİZ VE YALNIZIM”
3 yıldır cezaevinde olan, başvurduğu resmi kurumlardan ret cevabı alan bir baba olarak, elimden bir şey gelmediğinden çaresiz ve yalnızım. Daha başka ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum, affınıza sığınarak, vicdanınıza güvenerek derdimi size açtım. Çaresizliğimin çaresi, sessiz çığlığımın sesi olmanızı talep ediyorum. Yaralı eşim ve hasta oğlum vicdan sahibi bir gönlün yardımını bekliyorlar.”
KHK’LI EDEBİYAT ÖĞRETMENİ
672 sayılı KHK ile ihraç edilen Rasim Çalışkan Cemaat soruşturmaları kapsamında 17 Mayıs 2017’de tutuklandı. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çalışkan’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor. En son bir imam hatip lisesinde görev yapan Çalışkan 17 yıllık öğretmendi.
[Sevinç Özarslan] 4.6.2020 [Bold Medya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
İngiliz eski dış istihbarat şefi: Kovid-19 Çin’deki bir laboratuvardan ‘yanlışlıkla’ yayıldı
İngiltere dış istihbarat servisi MI6’in eski şefi Sir Richard Dearlove, koronavirüsün Çin’de ‘yanlış giden bir deney’ sonucu tüm dünyaya yayıldığını öne sürdü.
BOLD – Çin’in Wuhan kentinde başlayarak tüm dünyaya yayılan koronavirüsün Çin’deki bir laboratuvardan çıktığı iddialarına bir yenisi daha eklendi.
İngiltere’nin dış istihbarat servisi MI6’in 1999 ile 2004 yılları arasındaki yöneticisi olan Sir Richard Dearlove, Çinli bilim insanlarının yarasa koronavirüsleri üzerinde deney yaparken yanlışlıkla virüsün yayılmasına neden olduğunu öne sürdü.
Telegraph gazetesinin ‘Planet Normal’ adlı podcast yayına katılan Dearlove, “Bunun bir kaza olarak başladığını düşünüyorum. Bu şu sorunu gündeme getiriyor: Eğer Çin sorumluluğunu kabul edecek olsaydı, tazminat öder miydi? Bence dünyadaki her ülke Çin ile olan ilişkilerini nasıl ele aldığını ve uluslararası toplumun Çin liderliğine nasıl davrandığını yeniden düşünecek” dedi.
BİLİMSEL ÇALIŞMA KAFALARI KARIŞTIRDI
Richard Dearlove, iddiasını Norveç ve İngiltere’den bir grup bilim insanın salgına dair hakemli bir dergide yayımladığı araştırmayla destekledi. Dearlove, bu araştırmayı defalarca incelediğini vurguladı.
Araştırmada, SARS-CoV-2’nin yüzeyinde, virüsün insan hücreleriyle temas etmesine izin veren gömülü bölümler yerleştirildiğini öne sürülüyor. Virüsün üretildiğini savunan araştırmacılar bu nedenle de ‘Wuhan virüsü’ olarak adlandırılmasını savunuyor.
Telegraph gazetesi, Dearlove’un atıf yaptığı bilimsel araştırmamaya ise mesafeli yaklaştı.
Gazete, Francis Crick Enstitüsü ve Imperial College London gibi kurumların bu araştırmanın sonuçlarını reddettiğini; ayrıca Nature ve Journal of Virology gibi önde gelen akademik dergilerin araştırmayı yayımlamayı uygun bulmadığını vurguladı. Ayrıca araştırmaya katılan bir bilim insanının imzasını çektiği de belirtildi.
ABD Başkanı Donald Trump başta olmak üzere pek çok Batılı siyasetçi, salgından Çin’i sorumlu tutuyor ve bedel ödemesi gerektiğini savunuyor. Batı istihbaratları da salgının başından bu yana bu konuyu araştırıyor. Çin ise ısrarla bu iddiaları reddediyor.
[Bold Medya] 4.6.2020
BOLD – Çin’in Wuhan kentinde başlayarak tüm dünyaya yayılan koronavirüsün Çin’deki bir laboratuvardan çıktığı iddialarına bir yenisi daha eklendi.
İngiltere’nin dış istihbarat servisi MI6’in 1999 ile 2004 yılları arasındaki yöneticisi olan Sir Richard Dearlove, Çinli bilim insanlarının yarasa koronavirüsleri üzerinde deney yaparken yanlışlıkla virüsün yayılmasına neden olduğunu öne sürdü.
Telegraph gazetesinin ‘Planet Normal’ adlı podcast yayına katılan Dearlove, “Bunun bir kaza olarak başladığını düşünüyorum. Bu şu sorunu gündeme getiriyor: Eğer Çin sorumluluğunu kabul edecek olsaydı, tazminat öder miydi? Bence dünyadaki her ülke Çin ile olan ilişkilerini nasıl ele aldığını ve uluslararası toplumun Çin liderliğine nasıl davrandığını yeniden düşünecek” dedi.
BİLİMSEL ÇALIŞMA KAFALARI KARIŞTIRDI
Richard Dearlove, iddiasını Norveç ve İngiltere’den bir grup bilim insanın salgına dair hakemli bir dergide yayımladığı araştırmayla destekledi. Dearlove, bu araştırmayı defalarca incelediğini vurguladı.
Araştırmada, SARS-CoV-2’nin yüzeyinde, virüsün insan hücreleriyle temas etmesine izin veren gömülü bölümler yerleştirildiğini öne sürülüyor. Virüsün üretildiğini savunan araştırmacılar bu nedenle de ‘Wuhan virüsü’ olarak adlandırılmasını savunuyor.
Telegraph gazetesi, Dearlove’un atıf yaptığı bilimsel araştırmamaya ise mesafeli yaklaştı.
Gazete, Francis Crick Enstitüsü ve Imperial College London gibi kurumların bu araştırmanın sonuçlarını reddettiğini; ayrıca Nature ve Journal of Virology gibi önde gelen akademik dergilerin araştırmayı yayımlamayı uygun bulmadığını vurguladı. Ayrıca araştırmaya katılan bir bilim insanının imzasını çektiği de belirtildi.
ABD Başkanı Donald Trump başta olmak üzere pek çok Batılı siyasetçi, salgından Çin’i sorumlu tutuyor ve bedel ödemesi gerektiğini savunuyor. Batı istihbaratları da salgının başından bu yana bu konuyu araştırıyor. Çin ise ısrarla bu iddiaları reddediyor.
[Bold Medya] 4.6.2020
Sağlık Kurulu’ndan Öztaş raporu: Hayati tehlikesi var, tahliye edilmeli!
Afyon Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu, tutuklu gazetecilerden pankreas kanseri rahatsızlığı bulunan Mevlüt Öztaş’ın hayati tehlikesinin bulunduğu için acilen tahliye edilmesi gerektiğini belirten rapor hazırladı. Raporda Öztaş’ın, hayati tehlikesi olduğu, ceza infazının tehirinin gerektiği, cezaevi koşullarında tedavi sürecinde hayatını tek başına idame ettiremeyeceği, tedavi sürecinde bakıma muhtaç olduğu ve hastalığının süreklilik arz ettiği’ belirtiliyor.
[TR724] 4.6.2020
Tutuklu gazetecilerden Mevlüt Öztaş’ın 9 yıl 3 aylık hapis cezası geçtiğimiz haftalarda İstinaf Mahkemesi tarafından onandı. Ancak mahkeme, kanser olmasına ve ağır rahatsızlıklarına ilişkin onlarca rapora rağmen Öztaş’ı tahliye etmedi. Sosyal medyada düzenlenen kampanyalarda onbinlerce tweet paylaşıldı.Sonunda buraya güzel bir haber vermek için gelebildim.@diskapieah Çağrılarımıza cevap verdiğiniz için teşekkür ederim.— Büşra Öztaş (@schrodingerk42) June 4, 2020
Bizlere MevlütÖztaşa SesOlun diyerek destek veren, dua eden herkese teker teker çok teşekkür ederim.
Güzel günler gelecek inşallah ümitvar olunuz... pic.twitter.com/YxwzRbPypY
[TR724] 4.6.2020
Erdoğan’a cemaat, Trump’a Antifa! [Cumali Önal]
ABD’nin Minnesota eyaletinde siyahi George Floyd’un 25 Mayıs’ta polis şiddeti sonucu hayatını kaybetmesi ülke genelinde, yağma ve talana da yol açan eylemlerle protesto ediliyor. ABD Başkanı Donald Trump olayların arkasında aşırı sol gruplardan Antifa’nın olduğunu öne sürdü ve grubu “terör örgütü olarak ilan edeceğini” söyledi.
Tıpkı 17-25 Aralık 2013’teki yolsuzluk operasyonlarından sonra dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gülen Hareketi’ni, “Bir polis, iki savcıyla terör örgütü ilan ederim” sözleriyle tehdit etmesi gibi. Zaten çok geçmeden Erdoğan “Allah’ın lütfu” olan amacına ulaştı ve 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden sonra yüzbinlerce kişiyi bir gecede terörist ilan etti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Son bir haftada ABD’de yaşananlar ve Trump’ın izlediği politika ile son yedi yıldır Türkiye’de yaşananlar kıyaslandığında ya Trump’ın Erdoğan’ın yolundan gittiğini kabul etmemiz gerekiyor veya her ikisinin akıl hocaları aynı kişiler.
Bakar mısınız her ikisi nasıl da milliyetçi ve dindar kesimlerin oylarını garanti altına almak için kutsal kitapları kullanıyor. Erdoğan 7 Haziran seçimlerinden önce Batman’daki bir mitingde elindeki Kürtçe Kur’an’ı sallayarak halktan oy istemişti. Aynısını Trump da göstericilerin saldırısına uğradığı öne sürülen kilisenin önünde elinde İncil’le poz verdi.
Alman Deutsche Welle “Trump kutuplaştırarak seçmenini mobilize ediyor” başlığıyla verdiği analizinde “ABD’deki protestolar, ülkedeki sosyal adaletsizlik ve artan kutuplaşmayı gözler önüne seriyor. Başkan Trump’ın bunu seçmenlerini mobilize etmek için araçsallaştırması, endişeleri daha da artırıyor” diyor.
Peki Trump’ın göstericiler için kullandığı, “Tutuklayın ve on yıl hapse mahkum edin” sözüne ne demeli? Erdoğan da sayısız defalar benzer ifadeler kullanırken akılda en kalıcı söz şüphesiz dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın gazeteci Mehmet Baransu için kullandığı,“Mahkeme kararına gerek yok. Kırın kapıyı alın o adamı!” sözüydü.
Trump ve Erdoğan’a birbirinin copy paste’i demek çok da abartılı olmaz.
Koronavirüs krizinde izlediği yanlış politikalarla büyük oy kaybına uğrayan Trump’ın şüphesiz bu gösterileri yıl sonunda yapılacak başkanlık seçimleri için büyük bir nimet olarak gördüğü kesin. Hiçbir şekilde geri adım atmayan ve göstericileri sürekli yağmacılar ve teröristler olarak adlandıran Trump’ın tam yedi yıl önce başlayan Gezi Olayları’nı bilmemesi mümkün değil. Mayıs ayı sonunda başlayan ve zaman zaman kontrolden çıkan Gezi olayları konusunda Erdoğan da hiçbir şekilde geri adım atmamış ve bu olayları kullanarak gücünü perçinlemişti.
Peki Trump’ın hedefindeki Antifa ile ilgili ne biliyoruz? Bu grup Gezicilerle ne tür benzerlikler gösteriyor? Gerçekten Trump’ın dediği kadar tehlikeli mi? Gösterileri organize edebilme kudretine sahipler mi? 1992 ve 2015 yıllarında da patlak veren ırkçılık karşıtı gösterileri de mi Antifa ya da benzeri bir grup organize etmişti?
Uzmanlara göre Antifa’nın bu tür kitlesel olayları organize edebilecek ne alt yapısı yapısı, ne de insan gücü var. Ayrıca bu grubun gösterilerin arkasında olduğuna dair bir kanıt da yok.
“Anti faşist“ ifadesinin kısaltması olan Antifa ülkedeki beyaz üstünlüğüne son vermeyi amaçlıyor. Diğer muhalif gruplardan en büyük farkı Antifa hükümet ve polis gücünün beyaz üstünlüğü ve faşizmle yeterli düzeyde mücadele edeceğine inanmıyor. Onlara göre zaten faşizmi de besleyen polis ve kapitalist toplum.
Destekçilerinin şiddete bakışları da farklılık gösteriyor. Bir kısmı silahın ilk başvurulması gereken unsur olduğuna inanırken, önemli bir kısmı buna son çare olarak bakıyor.
Bu gruba ilham kaynağı olanlar Nazi Almanyası ile Mussolini İtalyasındaki faşist rejimlerle gerilla usulü mücadele eden faşizm karşıtı gruplar.
Modern Antifa’nın kökeni de yine 70’li ve 80’li yıllarda İngiltere ile Almanya’daki aşırı sağcı dazlaklara karşı verilen mücadeleye dayanıyor.
Uzmanlara göre Antifa birbiriyle uyumlu insanlardan oluşmuyor ve pek çok kentte küçük gruplar halinde varlıklarını sürdürmeye çalışıyor. Ayrıca mücadeleleri de gösteri ya da çatışma üzerine değil, daha çok aşırı sağcı grupları izlemek üzerine kurulu. Hatta bazıları aşırı sağcı gruplara sızarak onları içten çökertmeye çalışıyor.
Sağcı gruplar gibi yeraltı faaliyetlerinde bulunmayan Antifa daha çok sosyal medya üzerinden organize oluyor. Bir komuta kademeleri yok. En önemli merkezleri Kuzey Kaliforniya’daki Berkeley ve Oakland ile Oregon eyaleti.
Grup ilk kez 2017‘de, beyaz sağcıların ırkçılığı simgeleyen heykellerin kaldırılmasını protesto etmek için Virjinya eyaletinde gösteri düzenlemesi üzerine adından söz ettirmiş, onlar da karşı gösteriler düzenlemişti.
Ilk kez geçtiğimiz yıl Cumhuriyetçi senatörler Ted Cruz ve Bill Cassidy bu grubun terör örgütü olarak adlandırılması için girişimde bulunmuş ancak başarısız olmuştu.
Uzmanlara göre Trump ve bazı Cumhuriyetçi önde gelen isimlerin gösteriler sırasında yağmalama ve saldırı eylemleri gerçekleştiren göstericilerin antifa mensubu olduğu yönündeki iddiaları çok fazla tutarlı değil, çünkü başta Minnesota olmak üzere bazı eyaletlerdeki yetkililer olayların kontrolden çıkması için faaliyet gösterenler arasında aşırı sağcıların olduğunu da öne sürüyor.
Antifa’nın üyeleri arasında kadınlar da bulunuyor ve her ırktan insanlar bu grup bünyesinde yer alabiliyor.
Aslında Amerikan yasalarına göre Trump’ın Antifa’yı terör örgütü olarak ilan etmesi aslında mümkün değil, çünkü ABD yasalarına göre ABD merkezli hiçbir grup terör örgütü olarak ilan edilemez. Ancak uluslararası terör örgütleri istisna.
Antifa’nın diğer bir özelliği ise gruptan çok bir hareket olması, tıpkı kürtaj ya da silah karşıtı hareketler gibi. Grubun şiddete meyilli olmaması ve bu yönde planlar yapmaması da diğer bir özelliği
Sonuç olarak diktatörler hedeflerine ulaşmak için karşılarında bir terör örgütünün icat edilmesini zaruri olarak görüyorlar. Kendilerine göre tanımladıkları, kendilerine göre suç yükledikleri ve kendilerine göre yargılayarak cezalandırdıkları bir terör örgütü.
[Cumali Önal] 4.6.2020 [TR724]
Tıpkı 17-25 Aralık 2013’teki yolsuzluk operasyonlarından sonra dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gülen Hareketi’ni, “Bir polis, iki savcıyla terör örgütü ilan ederim” sözleriyle tehdit etmesi gibi. Zaten çok geçmeden Erdoğan “Allah’ın lütfu” olan amacına ulaştı ve 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden sonra yüzbinlerce kişiyi bir gecede terörist ilan etti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Son bir haftada ABD’de yaşananlar ve Trump’ın izlediği politika ile son yedi yıldır Türkiye’de yaşananlar kıyaslandığında ya Trump’ın Erdoğan’ın yolundan gittiğini kabul etmemiz gerekiyor veya her ikisinin akıl hocaları aynı kişiler.
Bakar mısınız her ikisi nasıl da milliyetçi ve dindar kesimlerin oylarını garanti altına almak için kutsal kitapları kullanıyor. Erdoğan 7 Haziran seçimlerinden önce Batman’daki bir mitingde elindeki Kürtçe Kur’an’ı sallayarak halktan oy istemişti. Aynısını Trump da göstericilerin saldırısına uğradığı öne sürülen kilisenin önünde elinde İncil’le poz verdi.
Alman Deutsche Welle “Trump kutuplaştırarak seçmenini mobilize ediyor” başlığıyla verdiği analizinde “ABD’deki protestolar, ülkedeki sosyal adaletsizlik ve artan kutuplaşmayı gözler önüne seriyor. Başkan Trump’ın bunu seçmenlerini mobilize etmek için araçsallaştırması, endişeleri daha da artırıyor” diyor.
Peki Trump’ın göstericiler için kullandığı, “Tutuklayın ve on yıl hapse mahkum edin” sözüne ne demeli? Erdoğan da sayısız defalar benzer ifadeler kullanırken akılda en kalıcı söz şüphesiz dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın gazeteci Mehmet Baransu için kullandığı,“Mahkeme kararına gerek yok. Kırın kapıyı alın o adamı!” sözüydü.
Trump ve Erdoğan’a birbirinin copy paste’i demek çok da abartılı olmaz.
Koronavirüs krizinde izlediği yanlış politikalarla büyük oy kaybına uğrayan Trump’ın şüphesiz bu gösterileri yıl sonunda yapılacak başkanlık seçimleri için büyük bir nimet olarak gördüğü kesin. Hiçbir şekilde geri adım atmayan ve göstericileri sürekli yağmacılar ve teröristler olarak adlandıran Trump’ın tam yedi yıl önce başlayan Gezi Olayları’nı bilmemesi mümkün değil. Mayıs ayı sonunda başlayan ve zaman zaman kontrolden çıkan Gezi olayları konusunda Erdoğan da hiçbir şekilde geri adım atmamış ve bu olayları kullanarak gücünü perçinlemişti.
Peki Trump’ın hedefindeki Antifa ile ilgili ne biliyoruz? Bu grup Gezicilerle ne tür benzerlikler gösteriyor? Gerçekten Trump’ın dediği kadar tehlikeli mi? Gösterileri organize edebilme kudretine sahipler mi? 1992 ve 2015 yıllarında da patlak veren ırkçılık karşıtı gösterileri de mi Antifa ya da benzeri bir grup organize etmişti?
Uzmanlara göre Antifa’nın bu tür kitlesel olayları organize edebilecek ne alt yapısı yapısı, ne de insan gücü var. Ayrıca bu grubun gösterilerin arkasında olduğuna dair bir kanıt da yok.
“Anti faşist“ ifadesinin kısaltması olan Antifa ülkedeki beyaz üstünlüğüne son vermeyi amaçlıyor. Diğer muhalif gruplardan en büyük farkı Antifa hükümet ve polis gücünün beyaz üstünlüğü ve faşizmle yeterli düzeyde mücadele edeceğine inanmıyor. Onlara göre zaten faşizmi de besleyen polis ve kapitalist toplum.
Destekçilerinin şiddete bakışları da farklılık gösteriyor. Bir kısmı silahın ilk başvurulması gereken unsur olduğuna inanırken, önemli bir kısmı buna son çare olarak bakıyor.
Bu gruba ilham kaynağı olanlar Nazi Almanyası ile Mussolini İtalyasındaki faşist rejimlerle gerilla usulü mücadele eden faşizm karşıtı gruplar.
Modern Antifa’nın kökeni de yine 70’li ve 80’li yıllarda İngiltere ile Almanya’daki aşırı sağcı dazlaklara karşı verilen mücadeleye dayanıyor.
Uzmanlara göre Antifa birbiriyle uyumlu insanlardan oluşmuyor ve pek çok kentte küçük gruplar halinde varlıklarını sürdürmeye çalışıyor. Ayrıca mücadeleleri de gösteri ya da çatışma üzerine değil, daha çok aşırı sağcı grupları izlemek üzerine kurulu. Hatta bazıları aşırı sağcı gruplara sızarak onları içten çökertmeye çalışıyor.
Sağcı gruplar gibi yeraltı faaliyetlerinde bulunmayan Antifa daha çok sosyal medya üzerinden organize oluyor. Bir komuta kademeleri yok. En önemli merkezleri Kuzey Kaliforniya’daki Berkeley ve Oakland ile Oregon eyaleti.
Grup ilk kez 2017‘de, beyaz sağcıların ırkçılığı simgeleyen heykellerin kaldırılmasını protesto etmek için Virjinya eyaletinde gösteri düzenlemesi üzerine adından söz ettirmiş, onlar da karşı gösteriler düzenlemişti.
Ilk kez geçtiğimiz yıl Cumhuriyetçi senatörler Ted Cruz ve Bill Cassidy bu grubun terör örgütü olarak adlandırılması için girişimde bulunmuş ancak başarısız olmuştu.
Uzmanlara göre Trump ve bazı Cumhuriyetçi önde gelen isimlerin gösteriler sırasında yağmalama ve saldırı eylemleri gerçekleştiren göstericilerin antifa mensubu olduğu yönündeki iddiaları çok fazla tutarlı değil, çünkü başta Minnesota olmak üzere bazı eyaletlerdeki yetkililer olayların kontrolden çıkması için faaliyet gösterenler arasında aşırı sağcıların olduğunu da öne sürüyor.
Antifa’nın üyeleri arasında kadınlar da bulunuyor ve her ırktan insanlar bu grup bünyesinde yer alabiliyor.
Aslında Amerikan yasalarına göre Trump’ın Antifa’yı terör örgütü olarak ilan etmesi aslında mümkün değil, çünkü ABD yasalarına göre ABD merkezli hiçbir grup terör örgütü olarak ilan edilemez. Ancak uluslararası terör örgütleri istisna.
Antifa’nın diğer bir özelliği ise gruptan çok bir hareket olması, tıpkı kürtaj ya da silah karşıtı hareketler gibi. Grubun şiddete meyilli olmaması ve bu yönde planlar yapmaması da diğer bir özelliği
Sonuç olarak diktatörler hedeflerine ulaşmak için karşılarında bir terör örgütünün icat edilmesini zaruri olarak görüyorlar. Kendilerine göre tanımladıkları, kendilerine göre suç yükledikleri ve kendilerine göre yargılayarak cezalandırdıkları bir terör örgütü.
[Cumali Önal] 4.6.2020 [TR724]
FC İflasspor korkutuyor! [Hasan Cücük]
FC Servette, Glasgow Rangers, Neuchatel Xamax, FK Moskova, Amkar Pern, Saturn, Parma, Crystal Palace… Avrupa’da iflas eden ya da kayyuma devredilen kulüplerdi. Korona salgınından dolayı kulüpler ekonomik olarak zor günler geçiriyor. Yakında kulüplerin iflas haberlerini duyduğumuzda şaşırtıcı olmayacak. Şimdi geçmişe doğru bir yolculuk yapıp, iflas eden kulüplere yakından bakalım.
Ajansların “122 yıllık dev çınar iflas etti” başlığıyla flaş olarak geçtiği haberde, İsviçre’nin köklü kulüplerinden FC Servette’nin kapısına kilit vurulduğu yazıyordu. Kubilay Türkyılmaz, Karl-Heinz Rummenigge, Oliver Neuville, Christian Krambeu, Sonny Anderson, Alex Frei, Viorel Moldovan gibi yıldızların koşturduğu bir takım olan FC Servette, 1890’da kuruldu. İsviçre futbolunun lokomotiflerinden olan kulüp, 17 kez şampiyonluk sevinci yaşarken son şampiyonluğunu 1999’da elde etti. FC Servette için zor yıllar 2000’lerin başında başladı. Kulübün gelir-gider dengesi bozulunca 2004’te sahneye Fransız oyuncu menajeri Marc Roger çıktı.
Kulübü içinde bulunduğu darboğazdan kurtarma sözü veren Roger, Lüblanlı tüccar Joseph Ferraye’nin kulübü kalkındırmak için 13 milyon Euro yatıracağını söyledi. Kulüpte tüm yetkileri üzerinde toplayan Roger’in söz verdiği para bir türlü gelmeyince kulüp iflas bayrağını çekti. Kulübün borcu 12 milyon İsviçre Frangı’ydı. Aylardır paralarını alamayan oyuncular serbest kalırken, takım yoluna genç oyuncularla devam etti. Sezon sonunda 2. Lig’e düşen FC Servette, bir yıl sonra yeniden ait olduğu lige yükseldi. Görevi kötüye kullanmak ve vergi kaçırmak suçlarından gözaltına alınan Marc Roger ve kulüp yönetimi, ancak 3 ay sonra kefaletle serbest bırakıldılar.
Olay adam Marc Roger sırra kadem basarken hakkında kırmızı bülten çıkarıldı. Fransa’da gözaltına alınan Roger, ‘Fransız vatandaşları başka ülkelere iade edilemez’ kanunu sayesinde güvenli bir şekilde yaşamını sürdürdü. FC Servette, 2008’de İranlı iş adamı Majid Pişyar tarafından satın alındı. Eski günlerinden oldukça uzak bir görüntü çizen kulüp, Pişyar’ın internet sitesindeki “İflas kararını üzülerek aldım.” sözleriyle lige veda etti. Cenevre yetkilileri ve iş adamlarının takıma desteğinin, beklentilerinin altında kaldığını kaydeden Pişyar, “Takımın başarısı için tüm tarafları davet ettim. Üzgünüm ancak çok azı bize destek verdi.” dedi. Pişyar’ın “Mücadelemizi sürdüreceğiz.” dediği kulübün borcunun 3,5 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. 10 takımlı İsviçre Ligi’nde FC Servette’nin yanı sıra Neuchatel Xamax, banka garantilerinin sahte olmasıyla iflas edip ligden düşürülmüştü.
İskoçya futbolunun olmazsa olmazlarıdır Glasgow Rangers ve Celtic. Glasgow kentinin iki takımı arasındaki rekabet sadece yeşil sahalarla sınırlı değil. Katolikler Celtic’i tutarken Protestanların takımı Glasgow Rangers. Tam 54 kez İskoçya şampiyonu olan ve 208-2011 arasını üst üste 3 yıl zirvede bitiren Glasgow Rangers’in borçlarından dolayı kayyuma devredildiğinin açıklanması, futbol kamuoyuna bomba gibi düştü. İskoçya kulüplerinin 2004’ten beri ekonomik sıkıntı çektiği yıllık bilançolara yansımıştı ama kimse Glasgow Rangers’in kayyuma devredileceğini tahmin etmiyordu. Fakat vergilerle birlikte borçların 80 milyon sterlini bulduğu Rangers, şubat 2012’de kayyuma devredildi. Şampiyonluk yolunda Celtic’le amansız bir mücadele veren Rangers, borçlarından dolayı 10 puanının silinmesiyle şampiyonluk yolunda büyük bir yara aldı. İflas edip 3. lige kadar düşen Glasgow Rangers 2012-13 sezonunda 3.lig, bir yıl sonra 2. lig, yine bir yıl sonra 1.ligi şampiyon tamamlayıp, ait olduğu İskoçya Premier Lig’e 2015-16 sezonu sonunda yükseldi. Rangers’e iflasın bedeli ağır oldu. Celtic’le şampiyonluk mücadelesinde geride kalıp, eski günlerine hâlâ dönemedi.
Avrupa futbolunda iflasların yaşandığı bir başka ülke Rusya oldu. Zengin oligarkların âdeta oyuncağı konumuna gelen Rus takımlarının iflası, peşpeşe geldi. Rusya’nın 4. zengini olarak gösterilen Vladimir Potanin’in takımı FK Moskova’nın iflasıyla başlayan süreç, Amkar Pern’in ligden çekilmesiyle devam etti. 2011-12 sezonunun başlamasına günler kala ise Saturn takımı 20 milyon Euro’yu bulan borcundan dolayı ligden çekildiğini açıkladı. Çok kısa bir süre içinde 3 Rus takımı iflas etmesine rağmen Rusya Futbol Federasyonu’nun bu konuda herhangi bir açıklama yapmaması herkesi şaşırttı. Federasyon iflaslar karşısında kılını kıpırdatmazken, Sibirya takımı Tom Tomsk’u iflastan Vladimir Putin kurtarmıştı. İflasın eşiğine gelen Tom Tomsk, Putin’in emri ile devreye giren 7 enerji şirketinin para musluklarını açmasıyla kapanmaktan kurtulmuştu.
İflasların sıklıkla görüldüğü liglerden biri de Serie A. 1990’ların başında Avrupa’nın bir numaralı ligi olarak gösterilen İtalya Serie A’da Fiorentina, Napoli ve Parma iflas eden takımlar arasında bulunuyor. Fiorentina ve Napoli iflastan sonra Serie C’ye kadar düşerken şehir halkının kulüplerine sahip çıkmasıyla yeniden Serie A’ya yükselmeyi başardı. İngiltere’de de 2009’da Portsmouth 70 milyon sterlin borçla kayyuma devredilirken Crystal Palace 30 milyon sterlin borçla iflas etti. 2000’lerin başındaki efsane takım Leeds United, borçlarından dolayı lig düşürülen ilk Premier Lig takımı olmuştu.
UEFA hem kulüplerin iflasını önlemek hem de zenginlerin futbolu bir pahalı oyuncak gibi kullanmaması için 2012-13 sezonundan itibaren Finansal Fair Play (FFP) uygulamasını hayata geçirdi. Hesapsız harcama ve transfer yapan kulüpleri FFP uygulamasıyla hizaya çeken UEFA, iflasların önüne kısmen geçmeyi başardı. Ancak tüm dünyayı etkileyen korona pandemisi doğal olarak futbola da derin darbe vurdu. Bakalım bu ekonomik darboğazdan hangi kulüpler kepenk kapatıp, FC İflasspor’un yeni üyesi olacak.
[Hasan Cücük] 4.6.2020 [TR724]
Ajansların “122 yıllık dev çınar iflas etti” başlığıyla flaş olarak geçtiği haberde, İsviçre’nin köklü kulüplerinden FC Servette’nin kapısına kilit vurulduğu yazıyordu. Kubilay Türkyılmaz, Karl-Heinz Rummenigge, Oliver Neuville, Christian Krambeu, Sonny Anderson, Alex Frei, Viorel Moldovan gibi yıldızların koşturduğu bir takım olan FC Servette, 1890’da kuruldu. İsviçre futbolunun lokomotiflerinden olan kulüp, 17 kez şampiyonluk sevinci yaşarken son şampiyonluğunu 1999’da elde etti. FC Servette için zor yıllar 2000’lerin başında başladı. Kulübün gelir-gider dengesi bozulunca 2004’te sahneye Fransız oyuncu menajeri Marc Roger çıktı.
Kulübü içinde bulunduğu darboğazdan kurtarma sözü veren Roger, Lüblanlı tüccar Joseph Ferraye’nin kulübü kalkındırmak için 13 milyon Euro yatıracağını söyledi. Kulüpte tüm yetkileri üzerinde toplayan Roger’in söz verdiği para bir türlü gelmeyince kulüp iflas bayrağını çekti. Kulübün borcu 12 milyon İsviçre Frangı’ydı. Aylardır paralarını alamayan oyuncular serbest kalırken, takım yoluna genç oyuncularla devam etti. Sezon sonunda 2. Lig’e düşen FC Servette, bir yıl sonra yeniden ait olduğu lige yükseldi. Görevi kötüye kullanmak ve vergi kaçırmak suçlarından gözaltına alınan Marc Roger ve kulüp yönetimi, ancak 3 ay sonra kefaletle serbest bırakıldılar.
Olay adam Marc Roger sırra kadem basarken hakkında kırmızı bülten çıkarıldı. Fransa’da gözaltına alınan Roger, ‘Fransız vatandaşları başka ülkelere iade edilemez’ kanunu sayesinde güvenli bir şekilde yaşamını sürdürdü. FC Servette, 2008’de İranlı iş adamı Majid Pişyar tarafından satın alındı. Eski günlerinden oldukça uzak bir görüntü çizen kulüp, Pişyar’ın internet sitesindeki “İflas kararını üzülerek aldım.” sözleriyle lige veda etti. Cenevre yetkilileri ve iş adamlarının takıma desteğinin, beklentilerinin altında kaldığını kaydeden Pişyar, “Takımın başarısı için tüm tarafları davet ettim. Üzgünüm ancak çok azı bize destek verdi.” dedi. Pişyar’ın “Mücadelemizi sürdüreceğiz.” dediği kulübün borcunun 3,5 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. 10 takımlı İsviçre Ligi’nde FC Servette’nin yanı sıra Neuchatel Xamax, banka garantilerinin sahte olmasıyla iflas edip ligden düşürülmüştü.
İskoçya futbolunun olmazsa olmazlarıdır Glasgow Rangers ve Celtic. Glasgow kentinin iki takımı arasındaki rekabet sadece yeşil sahalarla sınırlı değil. Katolikler Celtic’i tutarken Protestanların takımı Glasgow Rangers. Tam 54 kez İskoçya şampiyonu olan ve 208-2011 arasını üst üste 3 yıl zirvede bitiren Glasgow Rangers’in borçlarından dolayı kayyuma devredildiğinin açıklanması, futbol kamuoyuna bomba gibi düştü. İskoçya kulüplerinin 2004’ten beri ekonomik sıkıntı çektiği yıllık bilançolara yansımıştı ama kimse Glasgow Rangers’in kayyuma devredileceğini tahmin etmiyordu. Fakat vergilerle birlikte borçların 80 milyon sterlini bulduğu Rangers, şubat 2012’de kayyuma devredildi. Şampiyonluk yolunda Celtic’le amansız bir mücadele veren Rangers, borçlarından dolayı 10 puanının silinmesiyle şampiyonluk yolunda büyük bir yara aldı. İflas edip 3. lige kadar düşen Glasgow Rangers 2012-13 sezonunda 3.lig, bir yıl sonra 2. lig, yine bir yıl sonra 1.ligi şampiyon tamamlayıp, ait olduğu İskoçya Premier Lig’e 2015-16 sezonu sonunda yükseldi. Rangers’e iflasın bedeli ağır oldu. Celtic’le şampiyonluk mücadelesinde geride kalıp, eski günlerine hâlâ dönemedi.
Avrupa futbolunda iflasların yaşandığı bir başka ülke Rusya oldu. Zengin oligarkların âdeta oyuncağı konumuna gelen Rus takımlarının iflası, peşpeşe geldi. Rusya’nın 4. zengini olarak gösterilen Vladimir Potanin’in takımı FK Moskova’nın iflasıyla başlayan süreç, Amkar Pern’in ligden çekilmesiyle devam etti. 2011-12 sezonunun başlamasına günler kala ise Saturn takımı 20 milyon Euro’yu bulan borcundan dolayı ligden çekildiğini açıkladı. Çok kısa bir süre içinde 3 Rus takımı iflas etmesine rağmen Rusya Futbol Federasyonu’nun bu konuda herhangi bir açıklama yapmaması herkesi şaşırttı. Federasyon iflaslar karşısında kılını kıpırdatmazken, Sibirya takımı Tom Tomsk’u iflastan Vladimir Putin kurtarmıştı. İflasın eşiğine gelen Tom Tomsk, Putin’in emri ile devreye giren 7 enerji şirketinin para musluklarını açmasıyla kapanmaktan kurtulmuştu.
İflasların sıklıkla görüldüğü liglerden biri de Serie A. 1990’ların başında Avrupa’nın bir numaralı ligi olarak gösterilen İtalya Serie A’da Fiorentina, Napoli ve Parma iflas eden takımlar arasında bulunuyor. Fiorentina ve Napoli iflastan sonra Serie C’ye kadar düşerken şehir halkının kulüplerine sahip çıkmasıyla yeniden Serie A’ya yükselmeyi başardı. İngiltere’de de 2009’da Portsmouth 70 milyon sterlin borçla kayyuma devredilirken Crystal Palace 30 milyon sterlin borçla iflas etti. 2000’lerin başındaki efsane takım Leeds United, borçlarından dolayı lig düşürülen ilk Premier Lig takımı olmuştu.
UEFA hem kulüplerin iflasını önlemek hem de zenginlerin futbolu bir pahalı oyuncak gibi kullanmaması için 2012-13 sezonundan itibaren Finansal Fair Play (FFP) uygulamasını hayata geçirdi. Hesapsız harcama ve transfer yapan kulüpleri FFP uygulamasıyla hizaya çeken UEFA, iflasların önüne kısmen geçmeyi başardı. Ancak tüm dünyayı etkileyen korona pandemisi doğal olarak futbola da derin darbe vurdu. Bakalım bu ekonomik darboğazdan hangi kulüpler kepenk kapatıp, FC İflasspor’un yeni üyesi olacak.
[Hasan Cücük] 4.6.2020 [TR724]
Alnımız ak! [Alper Ender Fırat]
Herkeste, bir suçluluk psikolojisi, bir mahcubiyet, bir itilmişlik, örselenmişlik, bir ne yapacağını bilememe hali! Bazılarında batmış bir gemiden(!) kendi kariyerini kurtarma aceleciliği! Ya da kendini tecrit etme, kabuğuna çekilme, suya sabuna dokunmama psikolojisi. Sonra da ‘ama biz de…’ diye başlayan ve bir türlü bitmek bilmeyen psikolojik dövünme halleri.
Sanki suçluymuşuz, hırsızların ve katillerin ithamlarını hak ediyormuşuz gibi cesaretsiz haller. Ne pahasına olursa olsun hakkı ve doğru olanı söyleyenlerin ödediği bir bedeli, mağlubiyet sayma halleri…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Oysa bizim böyle bir duyguya kapılmamızı gerektirecek hiçbir kötü şey yapmadık. En azından biz yapmadık. En azından bir kısmını yakinen tanıdığım bu psikolojideki arkadaşlarım yapmadı.
Hatta tam tersi kötülük yapmadığı gibi felaketlerden çok önce yapılan ikazlar, kötü kalplileri hep irrite etti. Tribünlere değil de hakikate oynamak yalancılar arasında bizi sevimsiz yaptı. Baksanıza TİKA Başkanı Serdar Çam, Fethullah Gülen’in on yıl önce söylediği sözleri şimdi söylüyor. Halbuki Gülen, 10 yıl önce bunları söylediği için linç edilmişti. Zaman ve gerçekler Gülen’in ne denli uzak görüşlü olduğunu ortaya çıkardı.
TİKA Başkanı büyük zararlar ve acılarla geçmiş 10 yılın ardından diyor ki “Gazze’ye giden Mavi Marmara gemisiyle Türk Devleti büyük bir tuzağa çekildi. Türkiye’nin oyun dışına itilmesi, diplomatların Kudüs’te, Tel-Aviv’de etkin ve verimli olmaması kimseye yarar getirmedi. Aslında bilinen o meşhur kazan-kazan hedefinin aksine herkes kaybet-kaybet yaşadı. TC’nin pek çok sarmala girmesine zemin oldu. Bizi o sivil eylemlere iten ülkelerin çoğu İsrail’de etkin kaldı.”
Fethullah Gülen Arap Baharı konusunda da Suriye’de savaşın desteklenmesi konusunda da tribünlere oynamayı değil de doğruları söylemeyi tercih ettiği için amigoların hiç hoşuna gitmedi. Devlet malının ve imkanlarının kullanılması konusunda çok önceden ikazlar yaptı. Evrensel ilkelerden, AB normlarından sapmaların Türkiye’nin itibarının yok edeceğini her fırsatta söyledi. Yoldan çıkmak isteyenlere yapılan her doğru yol hatırlatması, sadece onların öfkelerini arttırdı. Hele başörtüsünün İslam’ın temel meselelerinden biri olmadığını söylediğinde, örtüyü iktidar için araç edinenler deliye dönmüştü. Bugün o mahallenin neredeyse tamamı aynı sözleri söylüyor.
Hizmetle iltisaklı olduğu öne sürülen bürokratlar, faili meçhullerin üzerine gittikçe, kan şebekeleri duvarları yumruklar hale geldi. Yeni cinayetlere, şartların olgunlaştırılması için ülkenin karıştırılmasına müsaade etmeyip bunların üzerine gittikçe hizmet sevimsiz ve kötü oldu.
Hırsızlarla zalimler anlaşmaya varıp, sürekli hukuk ve adaletten bahsedenlere karşı ittifak edince Ergenekon, JİTEM, Balyoz gibi davaların üzeri kapatıldı. Bu davalarda yargılanan sanıklar dışarı çıkınca ülke teröre esir oldu. Faili meçhul terör eylemleri ve demir yumruk herkesin can ve mal güvenliğini rehin aldı.
Hizmetle ‘iltisaklı’ diye suçlananlar ne yolsuzlukla ne hırsızlıkla ne de kanunsuzlukla anıldı. Böylesine kirli bir ortamda tertemiz kalmayı başardılar.
Hizmetin ülkede nasıl bir fonksiyon eda ettiğini gerçekten anlamak isteyenlerin, onların kökünün kazındığı bugünkü ülkeyle, hizmetin var olduğu zamanlardaki ülkeye bakmaları yeterli olacaktır.
O halde niye suçluluk duygusu içinde olalım? Niye geçmişimizden utanç duyalım? Niye göğsümüzü gere gere, kimliğimizi bir övünç madalyası olarak taşımayalım?
Siyah olmak kriminal hale getirilmişse bu durumdan kurtulmanın yolu siyahlardan uzak durmak, onları en saçma sapan gerekçelerle eleştirmek hatta yerin dibine batırmak değildir. Siyah olmayı istediğiniz kadar reddedin derinizin rengi buna asla müsaade etmeyecektir. Hatta atalarınız arasında beyaz bir tecavüzcünün olduğunu övünerek anlatsanız da bu işe yaramayacaktır. Yapmanız gereken şey siyahiliğin suçlanmaya gerekçe olamayacağını en gür sesle haykırmaktır. Hatta bununla övünç duyup, ruhunuzun dehlizlerinde bile bununla ilgili bir komplekse düşmemektir.
Böyle bir zamanda, Ahmet Kurucan’ı biraz da geç kalmış, yazısından dolayı tebrik ediyorum. Dimdik cümlelerle ‘Ben elbette ki Hak’kın yanındayım’ diye yazan Kurucan’ın bu tavrı çok önemli kuşkusuz.
Bunları söylerken ne cemaatin ne de kul yapısı başka bir şeyin tartışılmaz olmadığını söylüyorum. Hizmet içinde de hatalı gördüğümüz her şeyi söyledik. Söylüyoruz ve bundan sonra da söylemeye devam edeceğiz. Hizmet hareketi de insanlardan yani hata yapmaya açık canlılardan oluşuyor. Hataları söylemek başka kimliğinden utanmak başka…
[Alper Ender Fırat] 4.6.2020 [TR724]
Sanki suçluymuşuz, hırsızların ve katillerin ithamlarını hak ediyormuşuz gibi cesaretsiz haller. Ne pahasına olursa olsun hakkı ve doğru olanı söyleyenlerin ödediği bir bedeli, mağlubiyet sayma halleri…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Oysa bizim böyle bir duyguya kapılmamızı gerektirecek hiçbir kötü şey yapmadık. En azından biz yapmadık. En azından bir kısmını yakinen tanıdığım bu psikolojideki arkadaşlarım yapmadı.
Hatta tam tersi kötülük yapmadığı gibi felaketlerden çok önce yapılan ikazlar, kötü kalplileri hep irrite etti. Tribünlere değil de hakikate oynamak yalancılar arasında bizi sevimsiz yaptı. Baksanıza TİKA Başkanı Serdar Çam, Fethullah Gülen’in on yıl önce söylediği sözleri şimdi söylüyor. Halbuki Gülen, 10 yıl önce bunları söylediği için linç edilmişti. Zaman ve gerçekler Gülen’in ne denli uzak görüşlü olduğunu ortaya çıkardı.
TİKA Başkanı büyük zararlar ve acılarla geçmiş 10 yılın ardından diyor ki “Gazze’ye giden Mavi Marmara gemisiyle Türk Devleti büyük bir tuzağa çekildi. Türkiye’nin oyun dışına itilmesi, diplomatların Kudüs’te, Tel-Aviv’de etkin ve verimli olmaması kimseye yarar getirmedi. Aslında bilinen o meşhur kazan-kazan hedefinin aksine herkes kaybet-kaybet yaşadı. TC’nin pek çok sarmala girmesine zemin oldu. Bizi o sivil eylemlere iten ülkelerin çoğu İsrail’de etkin kaldı.”
Fethullah Gülen Arap Baharı konusunda da Suriye’de savaşın desteklenmesi konusunda da tribünlere oynamayı değil de doğruları söylemeyi tercih ettiği için amigoların hiç hoşuna gitmedi. Devlet malının ve imkanlarının kullanılması konusunda çok önceden ikazlar yaptı. Evrensel ilkelerden, AB normlarından sapmaların Türkiye’nin itibarının yok edeceğini her fırsatta söyledi. Yoldan çıkmak isteyenlere yapılan her doğru yol hatırlatması, sadece onların öfkelerini arttırdı. Hele başörtüsünün İslam’ın temel meselelerinden biri olmadığını söylediğinde, örtüyü iktidar için araç edinenler deliye dönmüştü. Bugün o mahallenin neredeyse tamamı aynı sözleri söylüyor.
Hizmetle iltisaklı olduğu öne sürülen bürokratlar, faili meçhullerin üzerine gittikçe, kan şebekeleri duvarları yumruklar hale geldi. Yeni cinayetlere, şartların olgunlaştırılması için ülkenin karıştırılmasına müsaade etmeyip bunların üzerine gittikçe hizmet sevimsiz ve kötü oldu.
Hırsızlarla zalimler anlaşmaya varıp, sürekli hukuk ve adaletten bahsedenlere karşı ittifak edince Ergenekon, JİTEM, Balyoz gibi davaların üzeri kapatıldı. Bu davalarda yargılanan sanıklar dışarı çıkınca ülke teröre esir oldu. Faili meçhul terör eylemleri ve demir yumruk herkesin can ve mal güvenliğini rehin aldı.
Hizmetle ‘iltisaklı’ diye suçlananlar ne yolsuzlukla ne hırsızlıkla ne de kanunsuzlukla anıldı. Böylesine kirli bir ortamda tertemiz kalmayı başardılar.
Hizmetin ülkede nasıl bir fonksiyon eda ettiğini gerçekten anlamak isteyenlerin, onların kökünün kazındığı bugünkü ülkeyle, hizmetin var olduğu zamanlardaki ülkeye bakmaları yeterli olacaktır.
O halde niye suçluluk duygusu içinde olalım? Niye geçmişimizden utanç duyalım? Niye göğsümüzü gere gere, kimliğimizi bir övünç madalyası olarak taşımayalım?
Siyah olmak kriminal hale getirilmişse bu durumdan kurtulmanın yolu siyahlardan uzak durmak, onları en saçma sapan gerekçelerle eleştirmek hatta yerin dibine batırmak değildir. Siyah olmayı istediğiniz kadar reddedin derinizin rengi buna asla müsaade etmeyecektir. Hatta atalarınız arasında beyaz bir tecavüzcünün olduğunu övünerek anlatsanız da bu işe yaramayacaktır. Yapmanız gereken şey siyahiliğin suçlanmaya gerekçe olamayacağını en gür sesle haykırmaktır. Hatta bununla övünç duyup, ruhunuzun dehlizlerinde bile bununla ilgili bir komplekse düşmemektir.
Böyle bir zamanda, Ahmet Kurucan’ı biraz da geç kalmış, yazısından dolayı tebrik ediyorum. Dimdik cümlelerle ‘Ben elbette ki Hak’kın yanındayım’ diye yazan Kurucan’ın bu tavrı çok önemli kuşkusuz.
Bunları söylerken ne cemaatin ne de kul yapısı başka bir şeyin tartışılmaz olmadığını söylüyorum. Hizmet içinde de hatalı gördüğümüz her şeyi söyledik. Söylüyoruz ve bundan sonra da söylemeye devam edeceğiz. Hizmet hareketi de insanlardan yani hata yapmaya açık canlılardan oluşuyor. Hataları söylemek başka kimliğinden utanmak başka…
[Alper Ender Fırat] 4.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Ey şarkın dili tutulmuş vicdanı, sana sesleniyorum! [Bahattin Karataş]
Ey Ehl-i Hal ve Akd!
İnsanlığın selameti yolunda, dünyasını ve ahiretini hizmete adamış, bu asrın mağdur ve mazlumlarına, zaman mahkemesinin huzurunda şahitliğinize, arzuhalim ve davetimdir.
Üstadımız 1900’lü yılların başında, “din hayatın hayatı, hem nuru hem esası; ihyayı dinle olur bu milletin ihyası” demişti. Zaaf-ı milleti, zaaf-ı dine bağlamış; şarkın üç temel ve büyük düşmanı; cehalet, fakr-u zaruret ve ihtilaftır buyurmuştu. Bu üç düşmana karşı da sanat, marifet ve İttifak silahıyla cihad edeceğiz demişti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bunun için, 1907 yılında şarkta özellikle Van, Bitlis, Diyarbakır ve Urfa merkezli bir Medreset’ü-z Zehra projesi geliştirmiş; Bu projeyi, Sultan Abdülhamit, Sultan Mehmet Reşat ve sonrasında Cumhuriyet hükümetlerine arz etmiş ve o günkü devlet adamları tarafından, 19 bin altın lira tahsisat bile ayrılmış, Van – Edremit’te temeli atılmıştı. Van’da kurulacak bu medresede (yani üniversitede) hem fen bilimleri hem de dini bilimler okutulacaktı. Bu üniversitenin dili Arapça, Türkçe ve Kürtçe olacaktı… Asırlardır ihmal edilen kalp-kafa, ilim-din, beden-ruh, dünya-ukba izdivacı sağlanacaktı. Böylece müspet ilimlerle, cehalet problemi giderilecek; dînî ilimlerle kalp ve ruh aydınlığı sağlanacak ve hem dünyevi, hem de uhrevi, vasıflı ve donanımlı insanlar yetişecekti. Bu sayede yeni istihdam alanları açılarak şarkın fakirlik meselesi çözülecek, ihtilaflar ittihada ve uhuvvete dönüşecekti.
1913 yılında Van’da, bu üniversitenin temeli atılmasına rağmen, Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşıyla içine girdiği bunalımlı durum ve sonrasındaki yıkılışı ile, bu proje yarım kalmış ve gerçekleşememiştir.
Kaderin takdiri ile, Üstadımızın tamamlamaya fırsat bulamadığı bu proje, aradan geçen uzun yılların ardından, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiye nasip olmuş ve 1990 yılında Van Gölü’nün kenarında kurulan Serhat Koleji ile hayata taşınmıştır. Van’da, Serhat Kolejinin açılmasının hemen ardından, bütün şarkta bir okullaşma seferberliği başlatılmış; kısa bir zaman içinde okul açılmayan hiçbir il kalmamıştı. Öyleki, pekçok ilçede bile (Yüksekova, Cizre, Nusaybin, Kızıltepe, Viranşehir, Siverek, Birecik, Midyat, İskenderun, Dörtyol, Reyhanlı vs.) Medreset’ü-z Zehra’nın şubeleri olan bu okullardan açılmıştır. Son dönemlerde ise yine Van’da, Tahir Paşa Üniversitesi’nin kuruluş dilekçesi devlete verilmiş ve Diyarbakır’da da, Selahaddin-i Eyyubi Üniversitesi açılmıştır.
Okullarla birlikte on binlerce öğrencinin üniversite sınavlarına hazırlandığı dersaneler, yurtlar ve evler; Şarkın en ücra yerlerinde bile, parasız pulsuz fakir öğrencilerin okutulduğu okuma salonları açıldı.
Ey ehl-i vicdan!
Siz de bu kurumların açılışında bulundunuz ve çocuklarınızı okuttunuz. Çocuklarınız bu kurumlardan mezun oldu ve hayatın içinde pek çok mevki, meslek ve görevlerde bulunarak, ülkelerine ve doğdukları topraklara insanına hizmet ettiler. Bu güzel hizmetlere hepiniz şahit oldunuz. Tebrikler ettiniz… Maşaallah, Barekallah dediniz.
Ey yörenin önderleri, ey aşiret reisleri, ey medrese müderrisleri, şeyhler ve mollalar! Allah aşkına söyleyin, cinayet mi işledik?
Bu kurumlar açılırken, sizler ile istişare etmedik mi? Hep birlikte hareket etmedik mi? Açılışlarda birlikte bulunmadık mı? Hatta bir kısım kurumlara, yörenin bazı büyüklerinin isimlerini vermedik mi?
O dönem itibariyle, belki çoğunuz gelecek adına ümidiniz bitmiş tükenmişti. Kuvve-i maneviyeniz sarsılmıştı. Karamsarlık yaşıyordunuz adeta…
Çocuklarınızın tek alternatifinin dağa çıkmak olduğu konuşulduğu bir dönemde bu hizmet, tek alternatifin dağ olmadığını göstermedi mi? Dağa çıkma yerine okulun, üniversitenin yolunu açmadı mı? Bugün eğer sizler yapılan bu hizmetlere şahitlik etmeyecekseniz, tarih şahitlik yapsın.
Birilerinin “Fethullah Hoca’nın eğitim kurumları dağ kadromuzun kaynağımızı kuruttu.” dediğini ne çabuk unuttunuz?
Evet! Siz yapılan bu güzel hizmetleri gördünüz ve maddi manevi sahip de çıktınız. Şark insanının selim basireti, devreye girdi ve hizmet insanlarını bağrına da bastı. Fakat şer şebekeleri, masumların akan kanlarından menfaat devşirenler, bundan hiç hoşlanmadılar ve binbir zorluklarla fedakarlıklarla atılan filiz vermeye başlayan fidanlarımızı sildi süpürdü, yerle bir etti.
Ey Aşiret reisleri! Ey medrese mollaları! Ve ey kanaat önderleri!
Bugün siz yapılan bunca hizmet ve kurumlardan mahrumsunuz. Eski karamsarlık ve çaresizlik günlerinize geri döndünüz adeta… Bu nedenle kalbinizi ve inancınızı ortaya koyun ve konuşun. Bu hizmetlere şahitlik yapın! Şehir şehir, köy köy hizmete giderken şahitlik eden, dağlar konuşsun! Cilo konuşsun, Sümbül dağları konuşsun, Cudi konuşsun. Yörede, on binlerce görev yapan hasbi adanmış arkadaşlarımıza, bırakın da onlar şahitlik yapsınlar!
Bir dönem “Barış Süreci” denmiş ve ülkede barış rüzgarları esmişti. Sevinmiş heyecanlanmıştık. İşte o günlerin birinde, Diyarbakır’da toplumsal barışı sağlama adına, yörenin ünlü sanatçıları bir araya getirilecek olmuştu. O günlerde Bakan olan bir hanımefendi “Sayın Başbakan çok istiyor. Biz sanatçıları getirtemedik. Lütfen yardımcı olur musunuz?” demişti. Müşterek dostlarımızın hatırını kırmayan güzide sanatçılarımız civanmertlik yapıp programa katıldılar, barışa katkıda bulundular.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, her defasında ismi ve resmi olmamış ama elini taşın altına koyan taraf olmuş; bölge halkının mutluluğu, ülkemizin huzuru için, hep gayret etmiş hep didinmişti. Devlet adamlarına siyasilere mektuplar yazmıştı. Bu mektuplar arkadaşlarımız aracılığıyla, dönemin Başbakan’ına bugünkü devlet başkanına iletilmiştir. Hakkı hakikatı sahibine vermek doğruyu konuşmak insanların işine gelmese de, konuşmasalar da tarih huzurunda açılacak ve bu mektuplar mazluma mağdura birgün şahitlik yapacak ve konuşacaktır.
Özet olarak bu mektuplarda:
Yörenin insanından, doktor, hemşire ve ebeler, mülkî, idarî yöneticiler, emniyet personeli yetiştirilsin. Problemlerini ve sıkıntılarını yerinde gören bilen ve yaşayan birileri olsunlar. Halkına karşı insanca ve şefkat merhamet duygularıyla yaklaşsınlar. Kötü muamelelerle, kötü niyetlilere fırsat verilmesin.
Vaiz, müftü, imam gibi diyanet personeli, halkın dilini bilen kendi insanından yetiştirilip tayin edilsin. Yörenin medreleri ıslah edilerek gerekli kaynak temin edilsin. Devri geçmiş klasik ve atıl kurumlar olmaktan kurtarılsın.
Yörenin bir gerçeği olan Alevi dedelerine, medrese mollalarına devletçe statü tanınsın, itibar verilsin.
Evet, özetleyerek ifade ettiğim bu teklifleri Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi zamanında ifade etti. İlgililere ve yetkililere iletti.
Yanlış mı yaptı?
Bunları dile getirerek vatana ve millete ihanet mi etti?
Tüm bunları tarihe bir not düşülsün diye haykırıyorum!
İnsanlar konuşmasa da; tarih konuşacaktır, zaman konuşacaktır!
2014 yılında hocamız, fakiri şarktaki medrese mollalarına göndermişti. O günlerde “biat ve firak-ı dalle” meselesi, konuşuluyordu. “Bize, diğer cemaatler de biat etti. Neden siz de biat ve itaat etmiyorsunuz?” deniliyordu.
Hocaefendi “Yöredeki mektep ve medrese mollalarına git sor; Kur’an ve sünnete göre bir yanlışımız varsa onlar bu konuda ehil ve ehliyetlidirler. Hakem olsunlar. Varsa yanlışlarımızı düzeltsinler. Yok eğer yanlışımız yoksa, neden dinlerine sahip çıkmıyorlar? Bu din sadece bizim mi ki; dinin izzet ve onurunun müdafaası yalnızca bize mi kaldı? Neden Resulullah’ın davasına sahip çıkmıyorlar?” demişti. Fakir de gidip sormuştu.
Aldığım cevap şok ediciydi: “Korkuyoruz Bahattin Hoca. Ne yapalım yani ölelim mi?”
Fakir de, bu cevap üzerine “Hz. Hüseyin’in, İmam-ı Azam’ın, İmam-ı Şafii’nin, Ahmed bin Hanbel’in, İmam Malik’in, İmam-ı Rabbani’nin ve Abdulkadir Geylani’nin zindanlarda çürüdüğü, kırbaçlandığı bir yerde size, bize ne oluyor ki? Onlardan daha mı değerlisiniz?” demiştim.
Bunları Mahkeme-i Kübra’da, Huzur-u İlahi’de tekrardan inşAllah konuşacağız.
Ey Ehli mektep ve medrese ! Ey Şeyhler ve mollalar!
Sizler Hocaefendi’ye hitaben yazdığınız mektuplarda kiminiz “müceddid” kiminiz “sahib-i zaman” demiştiniz. Ne oldu, ne değişti? O gün mü doğru konuşuyordunuz, yoksa bugün mü?
Huzur-u İlahi’ye vardığınızda, Allah ve Rasulü’ne ne diyeceksiniz?
Kimlerin çocuğuna sahip çıkılmadı ki? Ağa, şeyh, işçi, köylü, zengin, fakir ayırmadan her kesimin çocukları oralarda açılan eğitim kurumlarından istifade etti. Kimse kapıdan geri çevrilmedi. Kimseye “senin paran yok, okuyamazsın” denmedi…
Patnos’tan gelen bir baba “Verebileceğim iki keçim var. Başka da bir şeyim yok hocam” demişti ve çocuğu kaydedilmişti.
Yine Tatvan’dan iki çocuğunun ellerinden tutarak kapıya dayanan baba “İstersen al öldür hoca. En azından mezar yeri belli olur. Şehre geldiğimde, fatiha okuyacak bir mezarları olur. Verebileceğim hiçbir şeyim yok. Ot yiyoruz!” demişti ve biz o iki çocuğu da kayıt etmiş ve okutmuştuk..
Ey vicdan ve vefa sahipleri!
Ne yazık ki imar edene değil, yıkana destek verildi. Şehirleri tanklarla ve toplarla yıkanlara, destek verildi. Haftalarca vatandaşının cenazesini sokakta, yerde bırakanlara, çocuğun cenazesini gömdürmeyip, buzdolabında saklatanlara destek verildi.
Hakka, hakikate, adalete, hizmete, insanlığa,nimete sahip çıkılmadı… Çetelere sahip çıkıldı.
Ey şarkın makus talihini değiştirme sevdası taşıyanlar!
Adaletin katili olmak istemiyorsanız, hakperestlikle anılmak istiyorsanız, gelecek nesillerin sizlere “Yuh olsun! Yazıklar olsun” demesini istemiyorsanız vefanızla dile gelin, üzerinize sinmiş korkuyu atın, vicdanınızın dilini çözerek hak ve hakikate tercüman olun!
[Bahattin Karataş] 4.6.2020 [TR724]
İnsanlığın selameti yolunda, dünyasını ve ahiretini hizmete adamış, bu asrın mağdur ve mazlumlarına, zaman mahkemesinin huzurunda şahitliğinize, arzuhalim ve davetimdir.
Üstadımız 1900’lü yılların başında, “din hayatın hayatı, hem nuru hem esası; ihyayı dinle olur bu milletin ihyası” demişti. Zaaf-ı milleti, zaaf-ı dine bağlamış; şarkın üç temel ve büyük düşmanı; cehalet, fakr-u zaruret ve ihtilaftır buyurmuştu. Bu üç düşmana karşı da sanat, marifet ve İttifak silahıyla cihad edeceğiz demişti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bunun için, 1907 yılında şarkta özellikle Van, Bitlis, Diyarbakır ve Urfa merkezli bir Medreset’ü-z Zehra projesi geliştirmiş; Bu projeyi, Sultan Abdülhamit, Sultan Mehmet Reşat ve sonrasında Cumhuriyet hükümetlerine arz etmiş ve o günkü devlet adamları tarafından, 19 bin altın lira tahsisat bile ayrılmış, Van – Edremit’te temeli atılmıştı. Van’da kurulacak bu medresede (yani üniversitede) hem fen bilimleri hem de dini bilimler okutulacaktı. Bu üniversitenin dili Arapça, Türkçe ve Kürtçe olacaktı… Asırlardır ihmal edilen kalp-kafa, ilim-din, beden-ruh, dünya-ukba izdivacı sağlanacaktı. Böylece müspet ilimlerle, cehalet problemi giderilecek; dînî ilimlerle kalp ve ruh aydınlığı sağlanacak ve hem dünyevi, hem de uhrevi, vasıflı ve donanımlı insanlar yetişecekti. Bu sayede yeni istihdam alanları açılarak şarkın fakirlik meselesi çözülecek, ihtilaflar ittihada ve uhuvvete dönüşecekti.
1913 yılında Van’da, bu üniversitenin temeli atılmasına rağmen, Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşıyla içine girdiği bunalımlı durum ve sonrasındaki yıkılışı ile, bu proje yarım kalmış ve gerçekleşememiştir.
Kaderin takdiri ile, Üstadımızın tamamlamaya fırsat bulamadığı bu proje, aradan geçen uzun yılların ardından, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiye nasip olmuş ve 1990 yılında Van Gölü’nün kenarında kurulan Serhat Koleji ile hayata taşınmıştır. Van’da, Serhat Kolejinin açılmasının hemen ardından, bütün şarkta bir okullaşma seferberliği başlatılmış; kısa bir zaman içinde okul açılmayan hiçbir il kalmamıştı. Öyleki, pekçok ilçede bile (Yüksekova, Cizre, Nusaybin, Kızıltepe, Viranşehir, Siverek, Birecik, Midyat, İskenderun, Dörtyol, Reyhanlı vs.) Medreset’ü-z Zehra’nın şubeleri olan bu okullardan açılmıştır. Son dönemlerde ise yine Van’da, Tahir Paşa Üniversitesi’nin kuruluş dilekçesi devlete verilmiş ve Diyarbakır’da da, Selahaddin-i Eyyubi Üniversitesi açılmıştır.
Okullarla birlikte on binlerce öğrencinin üniversite sınavlarına hazırlandığı dersaneler, yurtlar ve evler; Şarkın en ücra yerlerinde bile, parasız pulsuz fakir öğrencilerin okutulduğu okuma salonları açıldı.
Ey ehl-i vicdan!
Siz de bu kurumların açılışında bulundunuz ve çocuklarınızı okuttunuz. Çocuklarınız bu kurumlardan mezun oldu ve hayatın içinde pek çok mevki, meslek ve görevlerde bulunarak, ülkelerine ve doğdukları topraklara insanına hizmet ettiler. Bu güzel hizmetlere hepiniz şahit oldunuz. Tebrikler ettiniz… Maşaallah, Barekallah dediniz.
Ey yörenin önderleri, ey aşiret reisleri, ey medrese müderrisleri, şeyhler ve mollalar! Allah aşkına söyleyin, cinayet mi işledik?
Bu kurumlar açılırken, sizler ile istişare etmedik mi? Hep birlikte hareket etmedik mi? Açılışlarda birlikte bulunmadık mı? Hatta bir kısım kurumlara, yörenin bazı büyüklerinin isimlerini vermedik mi?
O dönem itibariyle, belki çoğunuz gelecek adına ümidiniz bitmiş tükenmişti. Kuvve-i maneviyeniz sarsılmıştı. Karamsarlık yaşıyordunuz adeta…
Çocuklarınızın tek alternatifinin dağa çıkmak olduğu konuşulduğu bir dönemde bu hizmet, tek alternatifin dağ olmadığını göstermedi mi? Dağa çıkma yerine okulun, üniversitenin yolunu açmadı mı? Bugün eğer sizler yapılan bu hizmetlere şahitlik etmeyecekseniz, tarih şahitlik yapsın.
Birilerinin “Fethullah Hoca’nın eğitim kurumları dağ kadromuzun kaynağımızı kuruttu.” dediğini ne çabuk unuttunuz?
Evet! Siz yapılan bu güzel hizmetleri gördünüz ve maddi manevi sahip de çıktınız. Şark insanının selim basireti, devreye girdi ve hizmet insanlarını bağrına da bastı. Fakat şer şebekeleri, masumların akan kanlarından menfaat devşirenler, bundan hiç hoşlanmadılar ve binbir zorluklarla fedakarlıklarla atılan filiz vermeye başlayan fidanlarımızı sildi süpürdü, yerle bir etti.
Ey Aşiret reisleri! Ey medrese mollaları! Ve ey kanaat önderleri!
Bugün siz yapılan bunca hizmet ve kurumlardan mahrumsunuz. Eski karamsarlık ve çaresizlik günlerinize geri döndünüz adeta… Bu nedenle kalbinizi ve inancınızı ortaya koyun ve konuşun. Bu hizmetlere şahitlik yapın! Şehir şehir, köy köy hizmete giderken şahitlik eden, dağlar konuşsun! Cilo konuşsun, Sümbül dağları konuşsun, Cudi konuşsun. Yörede, on binlerce görev yapan hasbi adanmış arkadaşlarımıza, bırakın da onlar şahitlik yapsınlar!
Bir dönem “Barış Süreci” denmiş ve ülkede barış rüzgarları esmişti. Sevinmiş heyecanlanmıştık. İşte o günlerin birinde, Diyarbakır’da toplumsal barışı sağlama adına, yörenin ünlü sanatçıları bir araya getirilecek olmuştu. O günlerde Bakan olan bir hanımefendi “Sayın Başbakan çok istiyor. Biz sanatçıları getirtemedik. Lütfen yardımcı olur musunuz?” demişti. Müşterek dostlarımızın hatırını kırmayan güzide sanatçılarımız civanmertlik yapıp programa katıldılar, barışa katkıda bulundular.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, her defasında ismi ve resmi olmamış ama elini taşın altına koyan taraf olmuş; bölge halkının mutluluğu, ülkemizin huzuru için, hep gayret etmiş hep didinmişti. Devlet adamlarına siyasilere mektuplar yazmıştı. Bu mektuplar arkadaşlarımız aracılığıyla, dönemin Başbakan’ına bugünkü devlet başkanına iletilmiştir. Hakkı hakikatı sahibine vermek doğruyu konuşmak insanların işine gelmese de, konuşmasalar da tarih huzurunda açılacak ve bu mektuplar mazluma mağdura birgün şahitlik yapacak ve konuşacaktır.
Özet olarak bu mektuplarda:
Yörenin insanından, doktor, hemşire ve ebeler, mülkî, idarî yöneticiler, emniyet personeli yetiştirilsin. Problemlerini ve sıkıntılarını yerinde gören bilen ve yaşayan birileri olsunlar. Halkına karşı insanca ve şefkat merhamet duygularıyla yaklaşsınlar. Kötü muamelelerle, kötü niyetlilere fırsat verilmesin.
Vaiz, müftü, imam gibi diyanet personeli, halkın dilini bilen kendi insanından yetiştirilip tayin edilsin. Yörenin medreleri ıslah edilerek gerekli kaynak temin edilsin. Devri geçmiş klasik ve atıl kurumlar olmaktan kurtarılsın.
Yörenin bir gerçeği olan Alevi dedelerine, medrese mollalarına devletçe statü tanınsın, itibar verilsin.
Evet, özetleyerek ifade ettiğim bu teklifleri Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi zamanında ifade etti. İlgililere ve yetkililere iletti.
Yanlış mı yaptı?
Bunları dile getirerek vatana ve millete ihanet mi etti?
Tüm bunları tarihe bir not düşülsün diye haykırıyorum!
İnsanlar konuşmasa da; tarih konuşacaktır, zaman konuşacaktır!
2014 yılında hocamız, fakiri şarktaki medrese mollalarına göndermişti. O günlerde “biat ve firak-ı dalle” meselesi, konuşuluyordu. “Bize, diğer cemaatler de biat etti. Neden siz de biat ve itaat etmiyorsunuz?” deniliyordu.
Hocaefendi “Yöredeki mektep ve medrese mollalarına git sor; Kur’an ve sünnete göre bir yanlışımız varsa onlar bu konuda ehil ve ehliyetlidirler. Hakem olsunlar. Varsa yanlışlarımızı düzeltsinler. Yok eğer yanlışımız yoksa, neden dinlerine sahip çıkmıyorlar? Bu din sadece bizim mi ki; dinin izzet ve onurunun müdafaası yalnızca bize mi kaldı? Neden Resulullah’ın davasına sahip çıkmıyorlar?” demişti. Fakir de gidip sormuştu.
Aldığım cevap şok ediciydi: “Korkuyoruz Bahattin Hoca. Ne yapalım yani ölelim mi?”
Fakir de, bu cevap üzerine “Hz. Hüseyin’in, İmam-ı Azam’ın, İmam-ı Şafii’nin, Ahmed bin Hanbel’in, İmam Malik’in, İmam-ı Rabbani’nin ve Abdulkadir Geylani’nin zindanlarda çürüdüğü, kırbaçlandığı bir yerde size, bize ne oluyor ki? Onlardan daha mı değerlisiniz?” demiştim.
Bunları Mahkeme-i Kübra’da, Huzur-u İlahi’de tekrardan inşAllah konuşacağız.
Ey Ehli mektep ve medrese ! Ey Şeyhler ve mollalar!
Sizler Hocaefendi’ye hitaben yazdığınız mektuplarda kiminiz “müceddid” kiminiz “sahib-i zaman” demiştiniz. Ne oldu, ne değişti? O gün mü doğru konuşuyordunuz, yoksa bugün mü?
Huzur-u İlahi’ye vardığınızda, Allah ve Rasulü’ne ne diyeceksiniz?
Kimlerin çocuğuna sahip çıkılmadı ki? Ağa, şeyh, işçi, köylü, zengin, fakir ayırmadan her kesimin çocukları oralarda açılan eğitim kurumlarından istifade etti. Kimse kapıdan geri çevrilmedi. Kimseye “senin paran yok, okuyamazsın” denmedi…
Patnos’tan gelen bir baba “Verebileceğim iki keçim var. Başka da bir şeyim yok hocam” demişti ve çocuğu kaydedilmişti.
Yine Tatvan’dan iki çocuğunun ellerinden tutarak kapıya dayanan baba “İstersen al öldür hoca. En azından mezar yeri belli olur. Şehre geldiğimde, fatiha okuyacak bir mezarları olur. Verebileceğim hiçbir şeyim yok. Ot yiyoruz!” demişti ve biz o iki çocuğu da kayıt etmiş ve okutmuştuk..
Ey vicdan ve vefa sahipleri!
Ne yazık ki imar edene değil, yıkana destek verildi. Şehirleri tanklarla ve toplarla yıkanlara, destek verildi. Haftalarca vatandaşının cenazesini sokakta, yerde bırakanlara, çocuğun cenazesini gömdürmeyip, buzdolabında saklatanlara destek verildi.
Hakka, hakikate, adalete, hizmete, insanlığa,nimete sahip çıkılmadı… Çetelere sahip çıkıldı.
Ey şarkın makus talihini değiştirme sevdası taşıyanlar!
Adaletin katili olmak istemiyorsanız, hakperestlikle anılmak istiyorsanız, gelecek nesillerin sizlere “Yuh olsun! Yazıklar olsun” demesini istemiyorsanız vefanızla dile gelin, üzerinize sinmiş korkuyu atın, vicdanınızın dilini çözerek hak ve hakikate tercüman olun!
[Bahattin Karataş] 4.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Bahattin Karataş
İstanbul'da her 100 kişiden biri Koronavirüs taşıyor
Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, "300 bin civarında virüsü taşıdığını düşündüğümüz insan var." diyerek, İstanbul'daki her 100 kişiden 1 kişide Koronavirüs (Covid-19) olduğunu ifade etti.
Prof. Dr. Ceyhan Türkiye'nin Günlük Koronavirüs Tablosu'nu yorumlarken İstanbul'da Koronavirüs vak'a sayısı ile ilgili dikkati çeken bir açıklamada bulundu.
Ceyhan şunları dile getirdi: "300 bin civarında virüsü taşıdığını düşündüğümüz insan var. Bu da giderek azalıyor. Şu anda bunun genel olarak yüzde 60'ının İstanbul'da olduğunu düşünmek durumundayız. Geri kalan Anadolu'nun değişik bölgelerinde. 160 bin 170 bin civarında İstanbul'da aktif vak'a var. Tabii İstanbul'un nüfusuna göre düşünürseniz her 100 kişiden 1'i anlamına gelir. 100 kişilik bir toplantıya gittiğinizde orada bulaştıracak bir kişiyle karşılaşma ihtimali oldukça yüksek. İlla ki her yerde denk geleceğiniz anlamına gelmez bu bir ortalamadır."
[Samanyolu Haber] 4.6.2020
Prof. Dr. Ceyhan Türkiye'nin Günlük Koronavirüs Tablosu'nu yorumlarken İstanbul'da Koronavirüs vak'a sayısı ile ilgili dikkati çeken bir açıklamada bulundu.
Ceyhan şunları dile getirdi: "300 bin civarında virüsü taşıdığını düşündüğümüz insan var. Bu da giderek azalıyor. Şu anda bunun genel olarak yüzde 60'ının İstanbul'da olduğunu düşünmek durumundayız. Geri kalan Anadolu'nun değişik bölgelerinde. 160 bin 170 bin civarında İstanbul'da aktif vak'a var. Tabii İstanbul'un nüfusuna göre düşünürseniz her 100 kişiden 1'i anlamına gelir. 100 kişilik bir toplantıya gittiğinizde orada bulaştıracak bir kişiyle karşılaşma ihtimali oldukça yüksek. İlla ki her yerde denk geleceğiniz anlamına gelmez bu bir ortalamadır."
[Samanyolu Haber] 4.6.2020
ZDF: Almanya’da 8 bin kişi MİT’e çalışıyor, DİTİB'in istihbarat rolü var
Türkiye'nin Almanya'daki istihbarat faaliyetleriyle ilgili tartışmalara yenisi eklendi. Bu kez konuyu gündeme getiren Alman ZDF kanalı, Almanya’da MİT’e çalışan sekiz bin kişinin bulunduğun, Türkiye istihbaratının faaliyetlerinde Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne (DİTİB) bağlı 900 caminin önemli bir rol oynadığı vurguladı.
Alman ZDF kanalında yayımlanan Zoom haber programında Türkiye istihbaratı MİT’in Almanya’daki faaliyetleri ayrıntılı şekilde ekranlara getirildi.
Programda, söz konusu camilerde görevli Türk imamların, ayyip Erdoğan’ın muhaliflerine ilişkin bilgileri direkt olarak konsolosluklara ve büyükelçiliğe aktardığını anlatan programda, 2017 yılında bazı imamlara soruşturmalar açıldığını, ancak bir süre sonra dava dosyalarının kapatıldığı hatırlatıldı.
Gazeteci Hayko Bağdat’a yönelik suikast planına dikkat çekilen programda, HDP eski milletvekili Turgut Öker’e yönelik Türkiye’de açılan davanın NRW Eyaleti’nde yaşayan MİT’in bir muhbirinin ihbarı ardından yapıldığı belirtildi.
Programda Öker gibi çok sayıda Kürt aktivist ile Erdoğan rejimini sosyal medya platformlarında eleştiren kişiler hakkında Almanya’da MİT’in faaliyetleri sonucunda Türkiye’de davalar açıldığı, hatta bazıları hakkında hapis cezalarının verildiği ifade edildi.
Programa konuşan siyasetçiler ve uzmanlar ise Türk devletinin Almanya’da yaşayanları fişlemesinin suç olduğuna dikkat çekti.
Önde gelen istihbarat uzmanı Erich Schmidt-Eenboom da program için verdiği röportajda MİT’in Almanya’da en fazla örgütlü istihbarat örgütlerinden olduğunu belirterek, federal hükümetin sessizliğini eleştirdi.
Schmidt-Eenboom Fransa’nın başkenti Paris’te 9 Ocak 2013 günü Kürt kadın aktivistler Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katledilmesinin de MİT’in işi olduğunu belirtti.
Yine 4 Ağustos 2017’ta Irak Federe Kürdistan Bölgesi’nde PKK’nin alıkoyduğu MİT sorumluları Erhan Pekçetin ve Aydın Güney’in, Paris katliamına ilişkin Fırat Haber Ajansı’nda (ANF) yayımlanan ifadelerini de inceleyen Erich Schmidt-Eenboom, MİT’çilerin katliama giden süreçte anlattıkları infaz emrinin hiyerarşisi ile olaya ilişkin verdikleri ayrıntılı bilgilerin inandırıcı olduğunu söyledi.
Ayrıca Fransız istihbaratı ile güvenlik birimlerinin Paris’teki suikast emrinin bizzat Erdoğan tarafından verildiğine dair elinde bulunan bilgileri Fransız savcılığına verdiğini ve bunların soruşturma dosyasında yer aldığını hatırlatan Schmidt-Eenboom, Paris’teki olayın bir benzerinin ülkesinde yaşanmaması için Federal Alman hükümetinin Ankara’ya “kırmızı çizgiyi aşma” uyarısı yaptığını savundu.
İki MİT sorumlusu, Paris katliamının tetikçisi Ömer Güney’in Türkiye’ye seyahatlerinde biletlerinin de MİT’e bağlı bir seyahat acentesi tarafından alındığını söylüyordu.
ANF’de yayımlanan itiraflarda anlatılan ve deşifre edilen infaz emrinin hiyerarşisi şöyle sıralanıyordu:
"MİT Yurtdışı EBF (Etnik Bölücü Faaliyetler) Daire Başkanı Uğur Kaan Ayık, o dairedeki Operasyon Şube Müdürü Oğuz Yüret, operasyon şube elemanı Ayhan Oran ve katliamın planlayıcısı olarak ifade edilen Sabahattin Asal."
PROGRAMIN ALMANCA ASLINA BU LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ
[Samanyolu Haber] 4.6.2020
Alman ZDF kanalında yayımlanan Zoom haber programında Türkiye istihbaratı MİT’in Almanya’daki faaliyetleri ayrıntılı şekilde ekranlara getirildi.
Programda, söz konusu camilerde görevli Türk imamların, ayyip Erdoğan’ın muhaliflerine ilişkin bilgileri direkt olarak konsolosluklara ve büyükelçiliğe aktardığını anlatan programda, 2017 yılında bazı imamlara soruşturmalar açıldığını, ancak bir süre sonra dava dosyalarının kapatıldığı hatırlatıldı.
Gazeteci Hayko Bağdat’a yönelik suikast planına dikkat çekilen programda, HDP eski milletvekili Turgut Öker’e yönelik Türkiye’de açılan davanın NRW Eyaleti’nde yaşayan MİT’in bir muhbirinin ihbarı ardından yapıldığı belirtildi.
Programda Öker gibi çok sayıda Kürt aktivist ile Erdoğan rejimini sosyal medya platformlarında eleştiren kişiler hakkında Almanya’da MİT’in faaliyetleri sonucunda Türkiye’de davalar açıldığı, hatta bazıları hakkında hapis cezalarının verildiği ifade edildi.
Programa konuşan siyasetçiler ve uzmanlar ise Türk devletinin Almanya’da yaşayanları fişlemesinin suç olduğuna dikkat çekti.
Önde gelen istihbarat uzmanı Erich Schmidt-Eenboom da program için verdiği röportajda MİT’in Almanya’da en fazla örgütlü istihbarat örgütlerinden olduğunu belirterek, federal hükümetin sessizliğini eleştirdi.
Schmidt-Eenboom Fransa’nın başkenti Paris’te 9 Ocak 2013 günü Kürt kadın aktivistler Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katledilmesinin de MİT’in işi olduğunu belirtti.
Yine 4 Ağustos 2017’ta Irak Federe Kürdistan Bölgesi’nde PKK’nin alıkoyduğu MİT sorumluları Erhan Pekçetin ve Aydın Güney’in, Paris katliamına ilişkin Fırat Haber Ajansı’nda (ANF) yayımlanan ifadelerini de inceleyen Erich Schmidt-Eenboom, MİT’çilerin katliama giden süreçte anlattıkları infaz emrinin hiyerarşisi ile olaya ilişkin verdikleri ayrıntılı bilgilerin inandırıcı olduğunu söyledi.
Ayrıca Fransız istihbaratı ile güvenlik birimlerinin Paris’teki suikast emrinin bizzat Erdoğan tarafından verildiğine dair elinde bulunan bilgileri Fransız savcılığına verdiğini ve bunların soruşturma dosyasında yer aldığını hatırlatan Schmidt-Eenboom, Paris’teki olayın bir benzerinin ülkesinde yaşanmaması için Federal Alman hükümetinin Ankara’ya “kırmızı çizgiyi aşma” uyarısı yaptığını savundu.
İki MİT sorumlusu, Paris katliamının tetikçisi Ömer Güney’in Türkiye’ye seyahatlerinde biletlerinin de MİT’e bağlı bir seyahat acentesi tarafından alındığını söylüyordu.
ANF’de yayımlanan itiraflarda anlatılan ve deşifre edilen infaz emrinin hiyerarşisi şöyle sıralanıyordu:
"MİT Yurtdışı EBF (Etnik Bölücü Faaliyetler) Daire Başkanı Uğur Kaan Ayık, o dairedeki Operasyon Şube Müdürü Oğuz Yüret, operasyon şube elemanı Ayhan Oran ve katliamın planlayıcısı olarak ifade edilen Sabahattin Asal."
PROGRAMIN ALMANCA ASLINA BU LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ
[Samanyolu Haber] 4.6.2020
Hala Süreci Anlamayanlara! [Fikret Kaplan]
İyi ve kötünün bu hikayesinde… Sevgi ve düşmanlığın bugünkü mücadelesinde… Şeytan ve insanın benzeri pek görülmemiş bu oyununda bakalım gerçekleri görecek misiniz artık!
‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur! Bana vicdansız bir medya ver, sana şuursuz bir toplum vereyim’’ diyordu Goebbels.
Bu amaçla, birilerinin akıl oyuna kanarak yandaşa kesenin ağzını açmıştı. Ülkedeki her gazeteyi, her radyo yayınını ve her sosyal faaliyeti verdiği rüşvetlerle, yönlendirme yoluna gitmişti. Yandaş bir medya ve yalanlarla kurulu bir algı dünyası oluşturmuştu.
Goebbels, uzun süre, yazı ve konuşmalarıyla halkı bu algı psikolojisinde tutmaya devam etmişti.
İnsanlar, büyük bir soykırıma uğramış, her şeylerine el konulmuştu…
Ancak halk bir grup çılgının fantezilerine figüran olduğunu fark ettiğinde artık çok geçti.
Bir halkın, oluşturulan algılara ve büyük yalanlara ne kadar inanırsa, ödeyeceği bedelin de o derece büyük olacağının ibretiydi bu hadise…
Ve Hizmet insanlarına süreç boyunca yapılanın buna benzer bir algı olduğu… yalan üzerine kurulu bu algılarla masum insanların yok edilmeye çalışıldığı, soykırıma uğradığı anlatıldı…
Aslında samimi gönüllerin şahsında Allah’a, peygamberine ve manevi değerlere savaş açıldığı her fırsatta, her ortamda ve her platformda dile getirildi…
Bütün dünya ayağa kalktı:
‘Bu bir zulümdür, soykırımdır, hak ve hukuk tanımayanların keyfi muamelesidir… Ellerine kötü niyetle bıçak dahi almamış sevgi insanlarının darbeyle, terörle asla bir bağlantısı yok!’ dedikleri halde yine birkaç insanın algı oyununa kandınız.
Belki de kanmak istediniz…
Ama bu soykırıma gözünüzü kapatsanız da kulaklarınızı tıkasanız da işte şimdi akıl hocalarınız megafonla haykırıyor… Neye ortak olduğunuzu, kimin arkasına takıldığınızı görün… Peygamberin (sav) nam-ı celili’ni her tarafta dalgalandırmaya çalışanlara karşı Şeytanın sancağı altında toplandığınızı görün de ibret alın!
Bakın ortağı olduğunuz Ahzab Ordusu’ndaki akıl hocalarınız nasıl zafer naraları atıyor:
“Bu, (yani yapılan bunca zulüm) Türkiye tarihinin, Cumhuriyet tarihinin gördüğü en köklü, en kapsamlı irtica (yani dinin) tasfiyesidir. Cemaatlerin, tarikatların Türkiye’de var olamayacağını, cemaatlerle, tarikatlarla çağdaş bir toplum kuramayacağımızı gösterdi.” (HaberTürk, Türkiye’nin Nabzı, 3.9.18) diyor.
Çağdaş bir toplum kurmak… demokrasi… hürriyet… hak-hukuk… hep hikaye aslında onlar için…
Ülkede kinin, nefretin, gayzın, öfkenin güdümünde vahşetten vahşete koşmak tek arzuları… Sevgiye, hoşgörüye uzanan köprüleri yıkıp yolları yürünmez hale getirmek… İnanca savaş açmak… insani değerleri yok etmek!
Üstelik bunu sözde kendilerine Mümin diyen insanların elleriyle yapmaları ise onlar için ve avenesi oldukları İblis için de büyük bir zafer…
İyi ve kötünün bu hikayesinde…
Sevgi ve düşmanlığın bugünkü mücadelesinde…
Şeytan ve insanın benzeri pek görülmemiş bu oyununda bakalım gerçekleri görecek misiniz artık!
‘Hizmet insanlarını biz terörist ilan ettik!’ diyorlar açık açık…
‘Biz böyle bir örgüt olmasını düşündük!’ diye beyanat veriyorlar gazetelere…
Yani ‘bütün o darbeleri, oyunları bir tezgahladık!’ diyorlar…
Duyuyor musunuz… okuyor musunuz ey kalabalıklar!... Aldatıldınız!
Ve ne mutlu o garip Hizmet insanlarına ki bütün bu oyunlara takılıp kalmadılar. Hapishanelere, zindanlara mahkum edildiler; ama uğrunda ölecekleri kutsal düşüncelerine halel getirmediler. Haksızlık karşısında eğilip bükülmediler. Bir menfaate alınıp satılmadılar.
Onlar ki, kendi kurtuluşları kadar şu kendilerine zulmedenlerin evlatları için de kurtuluş yolu arıyorlar. Ne kadar sevgi dolu yürekler ki her şeye rağmen Bediüzzaman gibi hapishane pencerelerinden ülkenin evlatları için gözyaşı döküyorlar!
Ve ne mutlu onlara ki, o Büyük Adam:
‘Kardeşlerim! Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarımda firdevs meyveleri gibi hoştur, kıymetlidir. Benim sizler hakkında büyük ümitlerimi ve dâvâlarımı tasdik ve tahkik ettiği gibi, tesanüdün kuvvetini pek güzel gösterdi.’ diyerek onları övüyor. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ)
Ve ne bahtiyar o insanlar ki kader onlara bir vazife taksimi yapmış. O hapishane penceresinde olmayan diğer kardeşleri, evlerine dönmeyen o yüz binlerce sahabeler gibi gittikleri yerlerde toprağın bağrına düşüp oraları yeşertmek için hicret yollarına düşmüşler…
Hazan mevsiminde olduğu gibi yaprak yaprak dökülüşün, çiçek çiçek soluşun arkasından yeniden varoluşun kapısında duruyor o yiğit Hizmet erleri. Kaybettikleri mallarından, gençliklerinden, makamlarından müteessir değiller. Sonsuza ermedeki hazzı kavramış olduklarından hallerine şükrediyorlar. Bu ağır süreç onlarda ebedi aleme karşı ciddi bir iştiyak uyandırmış.
Geride, o hapishane pencerelerinde kalan arkadaşlarına karşı çok merhametli, şefkatli ve vefalı bunlar. Bütün insanlığı himmetleri yapmanın sevdasıyla gurbete çıkmışlar. Gerektiğinde sevdaları için arzularını yüreklerine bastırmasını bilen gönüllüler onlar.
Sarsılmaz, yılmaz, dönmez, şefkat ve merhamet abidesi insanlar. Elleri tek bir şey için işliyor, kafaları tek bir şey için çalışıyor, ayakları tek bir şey için yürüyor… koşuyor: İnsanlığın huzur ve bekası…
Onları hala anlamayanlar… yalanla, iftirayla, kin ve nefretle, bu iman abidelerini yok etme hevesine kapılanlar... Bir gülü, bir çiçeği soldurmakla bahara engel olacaklarını zannedenler aldanıyorlar. Ve bu aldanmayla sizi de kandırıyorlar…
Firavunlar, Nemrudlar… Ebu Cehiller…Abdullah İbni Selüller de:
‘Bu dinin kökünü kazdık… onları yok ettik!’ diyorlardı.
Ama.. Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezler… engelleyemediler. Güzel insanlar belki sarsıldı; ama asla devrilmedi… zaten onlar için hayat sadece bu dünya hayatından ibaret değildi ki devrilip yok olsunlar…
Bu sevdaya kelepçe vurulamaz...
Zincirlenemez bu sevgi…
Mahpuslarda yok edilemez bu aşk…
Sığmaz parmaklıklar arkasına bu dava…
Bu sevdaya savaş açanlara, Bediüzzaman Hazretleri cevap veriyor:
‘Risale-i Nur’a mücadele edemezsiniz ve etmeyiniz. Onu mağlûp edemezsiniz. Mücadelede millet ve vatana büyük zarar edersiniz. Fakat şakirtlerini dağıtamazsınız. Çünkü Kur’ân hakikatlerinin muhafazası yolunda kırk-elli milyon şehit veren bu vatandaki geçmiş ecdatlarımızın torunlarına bu zamanda Kur’ân hakikatlerinin muhafazası ve Âlem-i İslâm’ın nazarında eskisi gibi dindarâne kahramanlıkları terk ettirilmeyecek. Zâhiren çekilseler de o hâlis şakirtler, ruh u canıyla o hakikate bağlıdırlar…’
Hangi kanunla, hangi vicdanla, hangi amaçla, hangi suçla masum insanları ağır ceza ve pek ağır ihanetler ve tecritlerle mahkûm ettiniz şimdi anlıyor musunuz? Kulak veriyor musunuz?
Akıl hocalarınız açıklıyor her şeyi…
Neye ortak olduğunuz, kimin peşinden gittiğiniz…elbette haşirdeki büyük mahkemede sizden sorulacak.’
‘Düşünün de ibret alın ey akıl sahipleri!’ (Haşr Suresi, 2)
[Fikret Kaplan] 4.6.2020 [Samanyolu Haber]
‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur! Bana vicdansız bir medya ver, sana şuursuz bir toplum vereyim’’ diyordu Goebbels.
Bu amaçla, birilerinin akıl oyuna kanarak yandaşa kesenin ağzını açmıştı. Ülkedeki her gazeteyi, her radyo yayınını ve her sosyal faaliyeti verdiği rüşvetlerle, yönlendirme yoluna gitmişti. Yandaş bir medya ve yalanlarla kurulu bir algı dünyası oluşturmuştu.
Goebbels, uzun süre, yazı ve konuşmalarıyla halkı bu algı psikolojisinde tutmaya devam etmişti.
İnsanlar, büyük bir soykırıma uğramış, her şeylerine el konulmuştu…
Ancak halk bir grup çılgının fantezilerine figüran olduğunu fark ettiğinde artık çok geçti.
Bir halkın, oluşturulan algılara ve büyük yalanlara ne kadar inanırsa, ödeyeceği bedelin de o derece büyük olacağının ibretiydi bu hadise…
Ve Hizmet insanlarına süreç boyunca yapılanın buna benzer bir algı olduğu… yalan üzerine kurulu bu algılarla masum insanların yok edilmeye çalışıldığı, soykırıma uğradığı anlatıldı…
Aslında samimi gönüllerin şahsında Allah’a, peygamberine ve manevi değerlere savaş açıldığı her fırsatta, her ortamda ve her platformda dile getirildi…
Bütün dünya ayağa kalktı:
‘Bu bir zulümdür, soykırımdır, hak ve hukuk tanımayanların keyfi muamelesidir… Ellerine kötü niyetle bıçak dahi almamış sevgi insanlarının darbeyle, terörle asla bir bağlantısı yok!’ dedikleri halde yine birkaç insanın algı oyununa kandınız.
Belki de kanmak istediniz…
Ama bu soykırıma gözünüzü kapatsanız da kulaklarınızı tıkasanız da işte şimdi akıl hocalarınız megafonla haykırıyor… Neye ortak olduğunuzu, kimin arkasına takıldığınızı görün… Peygamberin (sav) nam-ı celili’ni her tarafta dalgalandırmaya çalışanlara karşı Şeytanın sancağı altında toplandığınızı görün de ibret alın!
Bakın ortağı olduğunuz Ahzab Ordusu’ndaki akıl hocalarınız nasıl zafer naraları atıyor:
“Bu, (yani yapılan bunca zulüm) Türkiye tarihinin, Cumhuriyet tarihinin gördüğü en köklü, en kapsamlı irtica (yani dinin) tasfiyesidir. Cemaatlerin, tarikatların Türkiye’de var olamayacağını, cemaatlerle, tarikatlarla çağdaş bir toplum kuramayacağımızı gösterdi.” (HaberTürk, Türkiye’nin Nabzı, 3.9.18) diyor.
Çağdaş bir toplum kurmak… demokrasi… hürriyet… hak-hukuk… hep hikaye aslında onlar için…
Ülkede kinin, nefretin, gayzın, öfkenin güdümünde vahşetten vahşete koşmak tek arzuları… Sevgiye, hoşgörüye uzanan köprüleri yıkıp yolları yürünmez hale getirmek… İnanca savaş açmak… insani değerleri yok etmek!
Üstelik bunu sözde kendilerine Mümin diyen insanların elleriyle yapmaları ise onlar için ve avenesi oldukları İblis için de büyük bir zafer…
İyi ve kötünün bu hikayesinde…
Sevgi ve düşmanlığın bugünkü mücadelesinde…
Şeytan ve insanın benzeri pek görülmemiş bu oyununda bakalım gerçekleri görecek misiniz artık!
‘Hizmet insanlarını biz terörist ilan ettik!’ diyorlar açık açık…
‘Biz böyle bir örgüt olmasını düşündük!’ diye beyanat veriyorlar gazetelere…
Yani ‘bütün o darbeleri, oyunları bir tezgahladık!’ diyorlar…
Duyuyor musunuz… okuyor musunuz ey kalabalıklar!... Aldatıldınız!
Ve ne mutlu o garip Hizmet insanlarına ki bütün bu oyunlara takılıp kalmadılar. Hapishanelere, zindanlara mahkum edildiler; ama uğrunda ölecekleri kutsal düşüncelerine halel getirmediler. Haksızlık karşısında eğilip bükülmediler. Bir menfaate alınıp satılmadılar.
Onlar ki, kendi kurtuluşları kadar şu kendilerine zulmedenlerin evlatları için de kurtuluş yolu arıyorlar. Ne kadar sevgi dolu yürekler ki her şeye rağmen Bediüzzaman gibi hapishane pencerelerinden ülkenin evlatları için gözyaşı döküyorlar!
Ve ne mutlu onlara ki, o Büyük Adam:
‘Kardeşlerim! Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarımda firdevs meyveleri gibi hoştur, kıymetlidir. Benim sizler hakkında büyük ümitlerimi ve dâvâlarımı tasdik ve tahkik ettiği gibi, tesanüdün kuvvetini pek güzel gösterdi.’ diyerek onları övüyor. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ)
Ve ne bahtiyar o insanlar ki kader onlara bir vazife taksimi yapmış. O hapishane penceresinde olmayan diğer kardeşleri, evlerine dönmeyen o yüz binlerce sahabeler gibi gittikleri yerlerde toprağın bağrına düşüp oraları yeşertmek için hicret yollarına düşmüşler…
Hazan mevsiminde olduğu gibi yaprak yaprak dökülüşün, çiçek çiçek soluşun arkasından yeniden varoluşun kapısında duruyor o yiğit Hizmet erleri. Kaybettikleri mallarından, gençliklerinden, makamlarından müteessir değiller. Sonsuza ermedeki hazzı kavramış olduklarından hallerine şükrediyorlar. Bu ağır süreç onlarda ebedi aleme karşı ciddi bir iştiyak uyandırmış.
Geride, o hapishane pencerelerinde kalan arkadaşlarına karşı çok merhametli, şefkatli ve vefalı bunlar. Bütün insanlığı himmetleri yapmanın sevdasıyla gurbete çıkmışlar. Gerektiğinde sevdaları için arzularını yüreklerine bastırmasını bilen gönüllüler onlar.
Sarsılmaz, yılmaz, dönmez, şefkat ve merhamet abidesi insanlar. Elleri tek bir şey için işliyor, kafaları tek bir şey için çalışıyor, ayakları tek bir şey için yürüyor… koşuyor: İnsanlığın huzur ve bekası…
Onları hala anlamayanlar… yalanla, iftirayla, kin ve nefretle, bu iman abidelerini yok etme hevesine kapılanlar... Bir gülü, bir çiçeği soldurmakla bahara engel olacaklarını zannedenler aldanıyorlar. Ve bu aldanmayla sizi de kandırıyorlar…
Firavunlar, Nemrudlar… Ebu Cehiller…Abdullah İbni Selüller de:
‘Bu dinin kökünü kazdık… onları yok ettik!’ diyorlardı.
Ama.. Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezler… engelleyemediler. Güzel insanlar belki sarsıldı; ama asla devrilmedi… zaten onlar için hayat sadece bu dünya hayatından ibaret değildi ki devrilip yok olsunlar…
Bu sevdaya kelepçe vurulamaz...
Zincirlenemez bu sevgi…
Mahpuslarda yok edilemez bu aşk…
Sığmaz parmaklıklar arkasına bu dava…
Bu sevdaya savaş açanlara, Bediüzzaman Hazretleri cevap veriyor:
‘Risale-i Nur’a mücadele edemezsiniz ve etmeyiniz. Onu mağlûp edemezsiniz. Mücadelede millet ve vatana büyük zarar edersiniz. Fakat şakirtlerini dağıtamazsınız. Çünkü Kur’ân hakikatlerinin muhafazası yolunda kırk-elli milyon şehit veren bu vatandaki geçmiş ecdatlarımızın torunlarına bu zamanda Kur’ân hakikatlerinin muhafazası ve Âlem-i İslâm’ın nazarında eskisi gibi dindarâne kahramanlıkları terk ettirilmeyecek. Zâhiren çekilseler de o hâlis şakirtler, ruh u canıyla o hakikate bağlıdırlar…’
Hangi kanunla, hangi vicdanla, hangi amaçla, hangi suçla masum insanları ağır ceza ve pek ağır ihanetler ve tecritlerle mahkûm ettiniz şimdi anlıyor musunuz? Kulak veriyor musunuz?
Akıl hocalarınız açıklıyor her şeyi…
Neye ortak olduğunuz, kimin peşinden gittiğiniz…elbette haşirdeki büyük mahkemede sizden sorulacak.’
‘Düşünün de ibret alın ey akıl sahipleri!’ (Haşr Suresi, 2)
Ayetü'l-Kübra [Safvet Senih]
“Andolsun ki, O (Muhammed) Rabbinin EN BÜYÜK ÂYETLERİNDEN BİR KISMINI GÖRDÜ.” (Necm Suresi, 53/18)
Bu âyet-i kerime Efendimizin (S.A.S.) Mirac yolculuğunun anlatıldığı yerde geçmektedir.
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bu âyet üzerindeki tesbitlerini takdim etmek istiyorum.
“Efendimizin (S.A.S.), Cenab-ı Hakkın varlığını gösteren âfâkî ve enfüsî delilleri gözüyle görmesi, gözüyle gördüklerini bir iç müşahedesiyle hakiki boyutları içinde sezip değerlendirmesi, böyle bir rü’yetin (görmenin) lutfî neticesi. Evet bu büyük insanın nazarı küllî olduğundan müşahedesi de muhittir (ihatalı, kuşatıcıdır). Bu itibarla da İlahî tecellileri mânîsiz, hâilsiz, perdesiz, engelsiz görebilir. Görüş ufku böyle olan birinin söyleyeceği sözler hakkında ise sıradan ihsanlar hiçbir kritikte bulunamazlar. Arzda durup semayı seyredenlerin nazarı ile, evinde oturup burnunun ucunu bile göremeyenlerin nazarı elbetteki, bir olmaz.
“İster AYET ile KÜBRÂ sıfat-mevsuf şeklinde düşünülerek ‘Rabbinin en büyük âyetlerinden bir şey gördü.’ diyelim; ister ‘min’ kelimesini zâid farzederek ‘Rabbinin en büyük âyetlerini gördü’ şeklinde anlayalım, o kadri yüce zât ve min veçhin O Şahs-ı Semî ü Basîr, zaman-mekan üstü gök yolculuğunda, Cenab-ı Hakkın rububiyetinin mucizelerinden ve eşyanın perde arkası acaibinden öyle büyük alâmetlerle yüz yüze geldi, öyle aşkın temaşalara açıldı ve öyle erilmez müşahede ufuklarına erdi ki, O’nun dolaştığı o makam ve mertebelerdeki İlahî tecellileri hiçbir beyan ve ifadenin ihata etmesi ve seslendirmesi mümkün değildir. O zâtın dolaşıp döndüğü ufuklardaki nurları ve sırları sadece O duymuş ve O hissetmiştir; bir başkasının o vüsat ve o büyüklükte müşahedeye muktedir olması da söz konusu değildir. Zira o ölçüde büyük olmayan öyle bir mazhariyetin vâridatı sayılan Âyetü’l-Kübrâ’yı göremez. Âyetü’l- Kübrâ Hz. Zât-ı Ahad ü Samed değildir. Bu itibarla da görülen Allah’ın zâtı değil, en büyük âyetleridir. Mebdeden (başlangıçtan) müntehaya (nihayete) varlığın önünün arkasının perdesiz, hâilsiz O’na delâleti, işareti ve gürül gürül O’nun ifadesidir. Zât-ı Hakkın idrak ve ihata edilmesi ‘Onu gözler idrak edemez’ fehvasınca söz konusu olmasa da rü’yeti her zaman mümkündür. Ancak âyetimn tasrihiyle (apaçık ifadesiyle) görülen O değil. Onun Peygamberimize müyesser olmuş en büyük âyetleridir.
“Bu rüyet ve bu temâşâya, kainat ağacının mürekkebi ve hilkat ağacının çekirdeği, O Şeref-i Nev-i İnsanın nuru olması itibariyle, kendi hakikatının kitabını okuma ve mâhiyet-i münkeşifesinin (inkişaf edip gelişmiş mahiyetinin) ağaç, dal, yaprak ve meyvesini müşahede de diyebiliriz ki, böyle bir seyahat varlığın ilk plan ve projesiyle alâkalı kader kalemlerinin cızırtılarının duyulabildiği zaman ve mekan üstü noktadan Arşın gölgesinde âvâm etmeye ve Rıdvan ufkunda iltifata ermeye kadar upuzun bir mütalaa ve müşahedenin ünvanı olmuştur.” (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar)
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Yedinci Şua Risalesinin bir ismi de ÂYETÜ’L-KÜBRA Risalesidir… Bu muhteşem Risale, Hz. Ali Efendimizin (R.A.) Celcelûtiye Kasidesinde “Âyetü’l-Kübrâ hürmetine musibetten beni musibetten kurtar bana emniyet ve huzur ver.” diye diyor. Kerametle, ondan haber veriyor. Üstad Hazretleri de diyor ki: “Evet Hz. Ali’nin (r.a.) Âyetü’l-Kübra hakkında verdiği haberi, tam tamına Denizli hadisesi tasdik etti. Çünkü bu Risalenin gizli tab’ı (basılması) hapsimize vesile oldu.. ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikatının galebesi, beraat ve necatımıza (kurtuluşumuza ) ehemmiyeti bir sebep oldu. Ve Hz. Ali’nin (r.a.) gaybi kerametini körlere de gösterdi. Ve hakkımızdaki ‘Ve bi’l-Âyetü’l-Kübrâ eminnî mine’l-fecet’ duasının kabulünü isbat etti.”
Bu Risale “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tesbih (takdis ve tenzih) eder. Hiçbir şey yoktur ki, Allah’ı hamd ile tenzih etmesin. Ne var ki, siz onların bu teşbihini iyi anlayamazsınız. Bunca azametiyle beraber, kullarının gaflet ve cürümlerine karşı, O, Halim’dir (Çok müsamahalıdır), Gafur’dur (çok affedicidir).” (İsra Suresi, 17/44) Âyetinin bir tefsiridir. Kainat seyyahının ihtişamlı bir tefekkür miracıdır. Miracî gerçekleri bir derece hissedebilmek için bu Risalenin çok iyi mütalaa edilmesi gerekir.
[Safvet Senih] 4.6.2020 [Samanyolu Haber]
Bu âyet-i kerime Efendimizin (S.A.S.) Mirac yolculuğunun anlatıldığı yerde geçmektedir.
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bu âyet üzerindeki tesbitlerini takdim etmek istiyorum.
“Efendimizin (S.A.S.), Cenab-ı Hakkın varlığını gösteren âfâkî ve enfüsî delilleri gözüyle görmesi, gözüyle gördüklerini bir iç müşahedesiyle hakiki boyutları içinde sezip değerlendirmesi, böyle bir rü’yetin (görmenin) lutfî neticesi. Evet bu büyük insanın nazarı küllî olduğundan müşahedesi de muhittir (ihatalı, kuşatıcıdır). Bu itibarla da İlahî tecellileri mânîsiz, hâilsiz, perdesiz, engelsiz görebilir. Görüş ufku böyle olan birinin söyleyeceği sözler hakkında ise sıradan ihsanlar hiçbir kritikte bulunamazlar. Arzda durup semayı seyredenlerin nazarı ile, evinde oturup burnunun ucunu bile göremeyenlerin nazarı elbetteki, bir olmaz.
“İster AYET ile KÜBRÂ sıfat-mevsuf şeklinde düşünülerek ‘Rabbinin en büyük âyetlerinden bir şey gördü.’ diyelim; ister ‘min’ kelimesini zâid farzederek ‘Rabbinin en büyük âyetlerini gördü’ şeklinde anlayalım, o kadri yüce zât ve min veçhin O Şahs-ı Semî ü Basîr, zaman-mekan üstü gök yolculuğunda, Cenab-ı Hakkın rububiyetinin mucizelerinden ve eşyanın perde arkası acaibinden öyle büyük alâmetlerle yüz yüze geldi, öyle aşkın temaşalara açıldı ve öyle erilmez müşahede ufuklarına erdi ki, O’nun dolaştığı o makam ve mertebelerdeki İlahî tecellileri hiçbir beyan ve ifadenin ihata etmesi ve seslendirmesi mümkün değildir. O zâtın dolaşıp döndüğü ufuklardaki nurları ve sırları sadece O duymuş ve O hissetmiştir; bir başkasının o vüsat ve o büyüklükte müşahedeye muktedir olması da söz konusu değildir. Zira o ölçüde büyük olmayan öyle bir mazhariyetin vâridatı sayılan Âyetü’l-Kübrâ’yı göremez. Âyetü’l- Kübrâ Hz. Zât-ı Ahad ü Samed değildir. Bu itibarla da görülen Allah’ın zâtı değil, en büyük âyetleridir. Mebdeden (başlangıçtan) müntehaya (nihayete) varlığın önünün arkasının perdesiz, hâilsiz O’na delâleti, işareti ve gürül gürül O’nun ifadesidir. Zât-ı Hakkın idrak ve ihata edilmesi ‘Onu gözler idrak edemez’ fehvasınca söz konusu olmasa da rü’yeti her zaman mümkündür. Ancak âyetimn tasrihiyle (apaçık ifadesiyle) görülen O değil. Onun Peygamberimize müyesser olmuş en büyük âyetleridir.
“Bu rüyet ve bu temâşâya, kainat ağacının mürekkebi ve hilkat ağacının çekirdeği, O Şeref-i Nev-i İnsanın nuru olması itibariyle, kendi hakikatının kitabını okuma ve mâhiyet-i münkeşifesinin (inkişaf edip gelişmiş mahiyetinin) ağaç, dal, yaprak ve meyvesini müşahede de diyebiliriz ki, böyle bir seyahat varlığın ilk plan ve projesiyle alâkalı kader kalemlerinin cızırtılarının duyulabildiği zaman ve mekan üstü noktadan Arşın gölgesinde âvâm etmeye ve Rıdvan ufkunda iltifata ermeye kadar upuzun bir mütalaa ve müşahedenin ünvanı olmuştur.” (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar)
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Yedinci Şua Risalesinin bir ismi de ÂYETÜ’L-KÜBRA Risalesidir… Bu muhteşem Risale, Hz. Ali Efendimizin (R.A.) Celcelûtiye Kasidesinde “Âyetü’l-Kübrâ hürmetine musibetten beni musibetten kurtar bana emniyet ve huzur ver.” diye diyor. Kerametle, ondan haber veriyor. Üstad Hazretleri de diyor ki: “Evet Hz. Ali’nin (r.a.) Âyetü’l-Kübra hakkında verdiği haberi, tam tamına Denizli hadisesi tasdik etti. Çünkü bu Risalenin gizli tab’ı (basılması) hapsimize vesile oldu.. ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikatının galebesi, beraat ve necatımıza (kurtuluşumuza ) ehemmiyeti bir sebep oldu. Ve Hz. Ali’nin (r.a.) gaybi kerametini körlere de gösterdi. Ve hakkımızdaki ‘Ve bi’l-Âyetü’l-Kübrâ eminnî mine’l-fecet’ duasının kabulünü isbat etti.”
Bu Risale “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tesbih (takdis ve tenzih) eder. Hiçbir şey yoktur ki, Allah’ı hamd ile tenzih etmesin. Ne var ki, siz onların bu teşbihini iyi anlayamazsınız. Bunca azametiyle beraber, kullarının gaflet ve cürümlerine karşı, O, Halim’dir (Çok müsamahalıdır), Gafur’dur (çok affedicidir).” (İsra Suresi, 17/44) Âyetinin bir tefsiridir. Kainat seyyahının ihtişamlı bir tefekkür miracıdır. Miracî gerçekleri bir derece hissedebilmek için bu Risalenin çok iyi mütalaa edilmesi gerekir.
[Safvet Senih] 4.6.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)