Birleşmiş Milletlere yapılan başvuru sonucu hukuksuz kaçırılan bir kişi tahliye edildi
MİT’inin adam kaçırma ile ilgili yaptığı hukuksuz operasyonlardan biri de Orta Afrika ülkesi Gabon’da idi Bu ülkeden kaçırılarak Türkiye’ye getirilen 3 öğretmen Türkiye'de yargılanmaya başlamıştı.
Birleşmiş Milletlere 3 öğretmen hakkında yapılan başvuru sonuç verdi. Neticeyi öğretmenlerin Avukatı Kurtuluş Baştimar sosyal medyadan paylaştı.
Türkiye'nin BM kararını dikkate aldığı söyleyen Baştimar bir öğretmenin serbest bırakıldığını açıkladı.
[Samanyolu Haber] 29.8.2020
Tiyatrocu Füsun Demirel: Askeri darbelerde bile bu kadar sanatçı için soruşturma açılmadı
“Son 20 yılımız kayıp kuşaklar zamanı oldu” diyen tiyatrocu Füsun Demirel, iktidar yanlısı sanatçıları eleştirdi. “Hayatımı kazanmam lazım, fikri insanları omurgalı durmaktan alıkoyuyor. Askeri darbelerde bile bu kadar sanatçı için soruşturma açılmadı” dedi.
BOLD – Bir Yudum Sevgi, Züğürt Ağa, Memleket Meselesi, Geçmiş Olsun, Sıdaka ve Yalan Dünya gibi sayısız sinema filmi, dizide rol alan usta oyuncu Füsun Demirel, Türkiye’nin geldiği noktayı değerlendirdi. Sözcü’den Mehmet Pişkin’in haberine göre tiyatro ile dolu 40 yılın ardından sanatçı olduğu için hiç pişmanlık yaşamadığını vurgulayan Demirel, “Elbette daha özgür hissetmek istediğiniz anlar oluyor” ifadelerini kullandı. İşte ünlü oyuncunun dikkat çeken ifadeleri:
İnsanlar nasıl bu kadar kolay şiddet uygulayabiliyor. Ne zaman şiddetin bu kadar meşrulaştığı bir ülke haline geldik? O yardımsever, saygılı halk nerede?
Ülke yönetimi şiddeti körükler veya engeller. Linç kültürü, şiddetin bir başka versiyonu. Bu kültür pompalandı.
Dil ve üslup ülkeyi yönetenlerde nasıl oluyorsa eğitimsiz halk bundan etkilenir. Hatta eğitimli eğitimsiz fark etmedi, herkes belden aşağı vuruyor. Son 20 yılımız kayıp kuşaklar zamanı oldu.
Sıdıka dizisinden sonra çok şey değişti. İyilik, yerini kötülüğe bıraktı. Dürüstlük gibi bir erdem sadece ahmaklık olarak görülüyor neredeyse.
Ülkece yoksullaştık. Siyanür içip topluca intihar eden ailelerin ülkesi olduk.
Geçmiş güzeldi, fakir ama yine de mutlu ve umutluyduk. Umutlarımız kurudu.
Son yıllarda kadınlara yapılan şiddete bakacak olursak Safiye Saka, Sıdıka’yı camdan baktırmazdı.
Sanatçılarda kaygı ve korku daha ön planda. ‘Hayatımı kazanmam’ lazım fikri insanları daha omurgalı, dik durmaktan alıkoyuyor.
Apolitik sanatçı sayısı belki daha fazla. Türkiye tarihinde ilklerin yaşandığı bir dönemdeyiz.
Askeri darbelerde bile bu kadar sayıda sanatçı için soruşturma açılmadı. Bazıları da ‘erk’in yanında yerini alma yarışına girdi.
İnsanların düşünce sistemini yöneten bir mekanizma var. Algı operasyonları mesela. Estetik dayatma da bunun bir örneği.
[Bold Medya] 29.8.2020
BOLD – Bir Yudum Sevgi, Züğürt Ağa, Memleket Meselesi, Geçmiş Olsun, Sıdaka ve Yalan Dünya gibi sayısız sinema filmi, dizide rol alan usta oyuncu Füsun Demirel, Türkiye’nin geldiği noktayı değerlendirdi. Sözcü’den Mehmet Pişkin’in haberine göre tiyatro ile dolu 40 yılın ardından sanatçı olduğu için hiç pişmanlık yaşamadığını vurgulayan Demirel, “Elbette daha özgür hissetmek istediğiniz anlar oluyor” ifadelerini kullandı. İşte ünlü oyuncunun dikkat çeken ifadeleri:
İnsanlar nasıl bu kadar kolay şiddet uygulayabiliyor. Ne zaman şiddetin bu kadar meşrulaştığı bir ülke haline geldik? O yardımsever, saygılı halk nerede?
Ülke yönetimi şiddeti körükler veya engeller. Linç kültürü, şiddetin bir başka versiyonu. Bu kültür pompalandı.
Dil ve üslup ülkeyi yönetenlerde nasıl oluyorsa eğitimsiz halk bundan etkilenir. Hatta eğitimli eğitimsiz fark etmedi, herkes belden aşağı vuruyor. Son 20 yılımız kayıp kuşaklar zamanı oldu.
Sıdıka dizisinden sonra çok şey değişti. İyilik, yerini kötülüğe bıraktı. Dürüstlük gibi bir erdem sadece ahmaklık olarak görülüyor neredeyse.
Ülkece yoksullaştık. Siyanür içip topluca intihar eden ailelerin ülkesi olduk.
Geçmiş güzeldi, fakir ama yine de mutlu ve umutluyduk. Umutlarımız kurudu.
Son yıllarda kadınlara yapılan şiddete bakacak olursak Safiye Saka, Sıdıka’yı camdan baktırmazdı.
Sanatçılarda kaygı ve korku daha ön planda. ‘Hayatımı kazanmam’ lazım fikri insanları daha omurgalı, dik durmaktan alıkoyuyor.
Apolitik sanatçı sayısı belki daha fazla. Türkiye tarihinde ilklerin yaşandığı bir dönemdeyiz.
Askeri darbelerde bile bu kadar sayıda sanatçı için soruşturma açılmadı. Bazıları da ‘erk’in yanında yerini alma yarışına girdi.
İnsanların düşünce sistemini yöneten bir mekanizma var. Algı operasyonları mesela. Estetik dayatma da bunun bir örneği.
[Bold Medya] 29.8.2020
Akit, Oktay Usta’nın Arnavut ciğerine karşı BTK’yı göreve çağırdı!
Yandaş Akit, “Chef Oktay Usta” ismiyle Youtube’da hesap açan ve paylaştığı yemek tarifleriyle 82 bin 500 takipçiye ulaşan Oktay Aymelek’in hesabı ile ilgili olarak Bilgi Teknolojileri Kurumu’na (BTK) şikayette bulundu. Yandaş gazete, Oktay Usta’nın yemek tarifleri verdiği kanalı için BTK’nın harekete geçmesinin beklendiğini yazdı.
Yaptığı haberde Oktay Usta’nın, “demokrasi pilavı” ile gündeme geldiğini hatırlatan Akit, Oktay Usta’nın Samanyolu TV’nin kapatılmasıyla ortada kaldığını ve işsiz kaldığı dönemde İŞKUR’a işsizlik başvurusunda bulunduğunu iddia etti.
Oktay Usta’nın yanı sıra Hizmet Hareketi’ne yakın olduğu öne sürülen yayınlarda çalışanların Youtube’dan hesap açtığını kaydeden Akit, iddialarını şöyle sürdürdü:
“Ülke ülke gezip Türkiye’yi yalan sözlerle karalayan Can Dündar da, Youtube’daki “Özgürüz” isimli kanalı ile iftiralarını yayınlıyor. Türkiye’ye saldırmak için ‘F.TÖ’ye de hizmet eden ve terör örgütüne bağlılığını yaptığı haberlerle bilinen Dündar, Avrupa arenasında popülerliğini ihanet dolu açıklamaları ile artırıyor.
Gülen’in Onursal Genel Başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Erkam Tufan Aytav’ın da Youtube kanalına dikkat çeten Akit, “Youtube’da ‘Erkam Tufan’la 30 dakika’ isimli bir program hazırlıyor…”
29.8.2020 [TR724]
Yaptığı haberde Oktay Usta’nın, “demokrasi pilavı” ile gündeme geldiğini hatırlatan Akit, Oktay Usta’nın Samanyolu TV’nin kapatılmasıyla ortada kaldığını ve işsiz kaldığı dönemde İŞKUR’a işsizlik başvurusunda bulunduğunu iddia etti.
Oktay Usta’nın yanı sıra Hizmet Hareketi’ne yakın olduğu öne sürülen yayınlarda çalışanların Youtube’dan hesap açtığını kaydeden Akit, iddialarını şöyle sürdürdü:
“Ülke ülke gezip Türkiye’yi yalan sözlerle karalayan Can Dündar da, Youtube’daki “Özgürüz” isimli kanalı ile iftiralarını yayınlıyor. Türkiye’ye saldırmak için ‘F.TÖ’ye de hizmet eden ve terör örgütüne bağlılığını yaptığı haberlerle bilinen Dündar, Avrupa arenasında popülerliğini ihanet dolu açıklamaları ile artırıyor.
Gülen’in Onursal Genel Başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Erkam Tufan Aytav’ın da Youtube kanalına dikkat çeten Akit, “Youtube’da ‘Erkam Tufan’la 30 dakika’ isimli bir program hazırlıyor…”
29.8.2020 [TR724]
Özel okullar için ürküten senaryo; ya salgın yavaşlamazsa! [İlker Doğan]
Pandeminin en fazla vurduğu sektörlerden biri de eğitim oldu. Zira zaten zor durumda olan özel okullar, pandemi sonrası ‘uzaktan’ eğitime geçilmesiyle para tahsilatında ciddi sorun yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.
İlk pandemi vakasının açıklandığı 11 Mart’tan üç gün sonra okullara ‘ara verilmiş’ ve uzaktan eğitime geçilmişti. Bugün vaka sayıları günlük 1.500 civarında seyrediyor. 28 Ağustos tarihinde açıklanan günlük vaka sayısı 1.517. Aynı gün hayatını kaybedenlerin sayısı ise 36 olarak açıklandı. Rakamların doğru olmadığı tartışmalarından bağımsız olarak bu veriler bile ürkütücü. Muhalefete göre gerçek rakamlar açıklanandan 10 kat fazla.
OKULLARIN AÇILMASI FELAKET OLUR
Halk sağlığı uzmanlarına göre salgının seyri bu şekilde devam ederken okulların açılması felakete kapı aralamak anlamına geliyor. Zira okullara ara verildiği dönemde günlük vaka sayıları 150-200 civarındaydı. Bugün doğruluğu tartışmalı resmi rakamlara göre bile günlük vaka sayısı 1.500’ün üzerinde seyrediyor. Muhalefetin iddiası doğru ise ve gerçek rakamlar 12-13 bin civarındaysa ne olacak?
176 OKULDA VİRÜS TESPİT EDİLDİ
Eğitim Sen dün çok önemli bir açıklama yaptı. Son iki gündür ülke genelindeki eğitimcilere kovit 19 tanısı konulan okul sayısının 176’ya yükseldiğini duyurdu. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yüzyüze yapılan eğitim seminerleri nedeniyle onlarca öğretmenin virüs kaptığı belirtildi açıklamada. Dün 96 okulda virüs tespit edilmesiyle, koronavirüs vakasına rastlanan okul sayısı 176’ya yükseldiği aktarıldı.
VELİLER DE ÖZEL OKULLARDA MAĞDUR
Planlamaya göre Türkiye’de yüzyüze eğitim için ise öngörülen tarih 21 Eylül. Ancak Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’a göre, pandemide kontrol tamamen yitirilmiş durumda. Ceyhan, “Yaklaşık 10 gündür yeni hasta sayısı iyileşen hasta sayısının üzerinde devam ediyor. Bu durum kontrolün kaybedildiğini gösteriyor.” diyor. AKP rejimi yeni ve sıkı önlemler almaz ve salgının önüne geçemezse okulların 21 Eylül’de açılması zor görünüyor. Belirsizlik nedeniyle kayıt yapmakta ve tahsilatta zorlanan özel okullar, yüzyüze eğitimin daha da sarkması durumunda iflasın eşiğine gelecek.
DEVLET ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMUYOR!
Geçtiğimiz yıl üç ay çocuklar okula gitmemişti. Veliler, çocuklarının ‘uzaktan eğitim’ aldığı gerekçesiyle özel okullardan indirim ve ücret iadesi bekliyor. Özel okullar ise giderlerinin yüzde 85-90’ının oluşturan kira ve maaş giderlerinin sabit olduğunu belirtiyor. Her iki taraf da kendine göre haklı. Farklı çözüm önerileri var. Yemek ücretlerinin iadesi konuşuluyor. Özel okullar bu konuda daha yumuşak. Özel okullarda uygulanan yüzde 8’lik KDV oranının bu dönemde alınmaması önerisi gündeme getirildi. Ancak hiç bir iktidar temsilcisi bu konuda açıklama yapmıyor.
AÇ-KAPA SİSTEMİ!
Pandeminin yayılma hızına bakılırsa radikal kararlar alınmaması durumunda okulların 21 Eylül’de açılması zor. Konuşulan bir başka senaryoya göre okulların her şeye rağmen 21 Eylül’de açılıp bir kaç hafta sonra kapatılacağı. Bu durumda milyonlarca öğrencinin hayatı riske edilmiş olacak. Yüzyüze eğitim bir kaç ay daha sarkar ve AKP rejimi, elini taşın altına koyup okulların sübvanse etmezse yüzlerce özel okul bir daha açılmaksızın kapısına kilit vurmak zorunda kalacak.
[İlker Doğan] 29.8.2020 [TR724]
İlk pandemi vakasının açıklandığı 11 Mart’tan üç gün sonra okullara ‘ara verilmiş’ ve uzaktan eğitime geçilmişti. Bugün vaka sayıları günlük 1.500 civarında seyrediyor. 28 Ağustos tarihinde açıklanan günlük vaka sayısı 1.517. Aynı gün hayatını kaybedenlerin sayısı ise 36 olarak açıklandı. Rakamların doğru olmadığı tartışmalarından bağımsız olarak bu veriler bile ürkütücü. Muhalefete göre gerçek rakamlar açıklanandan 10 kat fazla.
OKULLARIN AÇILMASI FELAKET OLUR
Halk sağlığı uzmanlarına göre salgının seyri bu şekilde devam ederken okulların açılması felakete kapı aralamak anlamına geliyor. Zira okullara ara verildiği dönemde günlük vaka sayıları 150-200 civarındaydı. Bugün doğruluğu tartışmalı resmi rakamlara göre bile günlük vaka sayısı 1.500’ün üzerinde seyrediyor. Muhalefetin iddiası doğru ise ve gerçek rakamlar 12-13 bin civarındaysa ne olacak?
176 OKULDA VİRÜS TESPİT EDİLDİ
Eğitim Sen dün çok önemli bir açıklama yaptı. Son iki gündür ülke genelindeki eğitimcilere kovit 19 tanısı konulan okul sayısının 176’ya yükseldiğini duyurdu. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yüzyüze yapılan eğitim seminerleri nedeniyle onlarca öğretmenin virüs kaptığı belirtildi açıklamada. Dün 96 okulda virüs tespit edilmesiyle, koronavirüs vakasına rastlanan okul sayısı 176’ya yükseldiği aktarıldı.
VELİLER DE ÖZEL OKULLARDA MAĞDUR
Planlamaya göre Türkiye’de yüzyüze eğitim için ise öngörülen tarih 21 Eylül. Ancak Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’a göre, pandemide kontrol tamamen yitirilmiş durumda. Ceyhan, “Yaklaşık 10 gündür yeni hasta sayısı iyileşen hasta sayısının üzerinde devam ediyor. Bu durum kontrolün kaybedildiğini gösteriyor.” diyor. AKP rejimi yeni ve sıkı önlemler almaz ve salgının önüne geçemezse okulların 21 Eylül’de açılması zor görünüyor. Belirsizlik nedeniyle kayıt yapmakta ve tahsilatta zorlanan özel okullar, yüzyüze eğitimin daha da sarkması durumunda iflasın eşiğine gelecek.
DEVLET ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMUYOR!
Geçtiğimiz yıl üç ay çocuklar okula gitmemişti. Veliler, çocuklarının ‘uzaktan eğitim’ aldığı gerekçesiyle özel okullardan indirim ve ücret iadesi bekliyor. Özel okullar ise giderlerinin yüzde 85-90’ının oluşturan kira ve maaş giderlerinin sabit olduğunu belirtiyor. Her iki taraf da kendine göre haklı. Farklı çözüm önerileri var. Yemek ücretlerinin iadesi konuşuluyor. Özel okullar bu konuda daha yumuşak. Özel okullarda uygulanan yüzde 8’lik KDV oranının bu dönemde alınmaması önerisi gündeme getirildi. Ancak hiç bir iktidar temsilcisi bu konuda açıklama yapmıyor.
AÇ-KAPA SİSTEMİ!
Pandeminin yayılma hızına bakılırsa radikal kararlar alınmaması durumunda okulların 21 Eylül’de açılması zor. Konuşulan bir başka senaryoya göre okulların her şeye rağmen 21 Eylül’de açılıp bir kaç hafta sonra kapatılacağı. Bu durumda milyonlarca öğrencinin hayatı riske edilmiş olacak. Yüzyüze eğitim bir kaç ay daha sarkar ve AKP rejimi, elini taşın altına koyup okulların sübvanse etmezse yüzlerce özel okul bir daha açılmaksızın kapısına kilit vurmak zorunda kalacak.
[İlker Doğan] 29.8.2020 [TR724]
Mehtap Öğretmen hücreden yazdı! Koğuş olmadığı için hücrede kalıyoruz, Kur’an bile vermiyorlar
Yunanistan Sahil Güvenliği tarafından Türkiye’ye geri itilen mülteci teknesinde bulunan öğretmen Mehtap Karpuzcu, Çanakkale Cezaevi’ndeki hücresinden ailesine bir mektup gönderdi. Başından geçenleri anlatan Mehtap Öğretmen “Yolun ortasına kadar giden teknenin yolun yarısında durması… Günlerdir bunu anlamaya çalışıyoruz. Rabbimin muradı ne kim bilir.” dedi.
Antalya’da özel bir okulda fen bilgisi öğretmeni olarak çalışırken 15 Temmuz’dan sonra KHK ile mesleğinden edilen Mehtap Karpuzcu’nun öğretmen olan eşi Osman Karpuzcu 4,5 yıl önce tutuklanıp Antalya Cezaevi’ne gönderildi. Mehtap Karpuzcu da cemaat soruşturması kapsamında açılan davadan 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Türkiye’de başlatılan cadı avı sonucu iş bulamayan ve çocuğunun geleceğinden endişe duyan Mehtap Karpuzcu her şeyi göze alarak 7 yaşındaki oğlu Burak’ı da yanına alarak 16 Ağustos sabahı Ayvalık’ta mülteci teknesine bindi. Yunanistan’a geçmeye çalıştıkları tekne yolun ortasında arızalanınca Yunan Sahil Güvenliği tarafından fark edilen mülteci teknesi halatla sürüklenerek Türkiye’ye itildi.
Türk Sahil Güvenliği tarafından yeniden Ayvalık’a getirilen ve gözaltına alındıktan sonra 3 öğretmen arkadaşıyla birlikte tutuklanarak Çanakkale Cezaevi’ne gönderilen Mehtap Öğretmen mektubunda halen karantinada tutulduklarını bildirdi.
‘’RABBİM ŞİKÂYET ETMEDEN TESLİM OLABİLMEYİ NASİP ETSİN’’
Karpuzcu mektubunda şunları yazdı: “Ben burada karantina günlerimizin bitmesini bekliyorum. Geçici bir koğuşa verildik. Koğuş da değil, bir hücre maalesef. Bu cezaevinin koşulları oldukça yetersiz. Erkek cezaevi olarak kullanılırken kadınlar için de 4 koğuş ayırmışlar. Bizim için de koğuş olmadığından hücrede kalmak zorundayız. Hastaneye gidip gelenleri de bizim koğuşa gönderiyorlar. Ve karantina süremiz yeniden başlıyor. Ve adli suçlularla da kalmış oluyoruz. Bunları sen üzül diye yazmıyorum tabi ki bunlara rağmen hamdolsun iyiyiz. Bizimle birlikte olan biri koronalı olunca bizden de çok çekiniyorlar vebalı gibi muamele görüyoruz. Yani anlayacağın herkes gibi normal bir tutuklama yaşamadık. İmtihanımız biraz ağır oldu, Rabbim şikâyet etmeden teslim olabilmeyi nasip etsin.’’
‘‘KUR’AN VERMİYORLAR, SECCADE BİLE GÜNLER SONRA ELİMİZE ULAŞTI’’
Karantina nedeniyle birçok haklarının sınırlandığını yazan Karpuzcu, ‘‘Bize zaten birçok şeyi sınırlamış durumdalar. Kitap alamıyoruz, karantina bitene kadar. Kur’an vermiyorlar, seccade bile günler sonra elimize ulaştı. Kendi ezberlerimizden değerlendirmeye çalışıyoruz vaktimizi.’’ dedi.
“AĞRI KESİCİ BİLE VERMEDİLER”
Mehtap Karpuzcu mektubunda başının çok ağrıdığı bir akşam ağrı kesici bile verilmediğini şöyle anlattı:
“Dün akşam şiddetli bir baş ağrısı yaşadım. Bir ağrı kesici bile vermediler. Sabah namazında yine istedim, yine yok dediler. Sonra koğuşumuza hastaneden gelen roman bir mahkûmun eşyaları gelince o verdi. Rabbim gönderiyor işte, ona buna ihtiyaç yok. Adli suçlularla kalınca çok endişelendik. Her yerleri jiletli ama onlar da insan, iyiler zaten, hücrenin penceresi roman koğuşuna bakıyor. Uyuşturucu, cinayet, çok değişik yani… Ne denir bilemedim. Rabbim bütün zorlukları bir anda verdi. Kaldırmayı da nasip etsin.”
29.8.2020 [TR724]
Antalya’da özel bir okulda fen bilgisi öğretmeni olarak çalışırken 15 Temmuz’dan sonra KHK ile mesleğinden edilen Mehtap Karpuzcu’nun öğretmen olan eşi Osman Karpuzcu 4,5 yıl önce tutuklanıp Antalya Cezaevi’ne gönderildi. Mehtap Karpuzcu da cemaat soruşturması kapsamında açılan davadan 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Türkiye’de başlatılan cadı avı sonucu iş bulamayan ve çocuğunun geleceğinden endişe duyan Mehtap Karpuzcu her şeyi göze alarak 7 yaşındaki oğlu Burak’ı da yanına alarak 16 Ağustos sabahı Ayvalık’ta mülteci teknesine bindi. Yunanistan’a geçmeye çalıştıkları tekne yolun ortasında arızalanınca Yunan Sahil Güvenliği tarafından fark edilen mülteci teknesi halatla sürüklenerek Türkiye’ye itildi.
Türk Sahil Güvenliği tarafından yeniden Ayvalık’a getirilen ve gözaltına alındıktan sonra 3 öğretmen arkadaşıyla birlikte tutuklanarak Çanakkale Cezaevi’ne gönderilen Mehtap Öğretmen mektubunda halen karantinada tutulduklarını bildirdi.
‘’RABBİM ŞİKÂYET ETMEDEN TESLİM OLABİLMEYİ NASİP ETSİN’’
Karpuzcu mektubunda şunları yazdı: “Ben burada karantina günlerimizin bitmesini bekliyorum. Geçici bir koğuşa verildik. Koğuş da değil, bir hücre maalesef. Bu cezaevinin koşulları oldukça yetersiz. Erkek cezaevi olarak kullanılırken kadınlar için de 4 koğuş ayırmışlar. Bizim için de koğuş olmadığından hücrede kalmak zorundayız. Hastaneye gidip gelenleri de bizim koğuşa gönderiyorlar. Ve karantina süremiz yeniden başlıyor. Ve adli suçlularla da kalmış oluyoruz. Bunları sen üzül diye yazmıyorum tabi ki bunlara rağmen hamdolsun iyiyiz. Bizimle birlikte olan biri koronalı olunca bizden de çok çekiniyorlar vebalı gibi muamele görüyoruz. Yani anlayacağın herkes gibi normal bir tutuklama yaşamadık. İmtihanımız biraz ağır oldu, Rabbim şikâyet etmeden teslim olabilmeyi nasip etsin.’’
‘‘KUR’AN VERMİYORLAR, SECCADE BİLE GÜNLER SONRA ELİMİZE ULAŞTI’’
Karantina nedeniyle birçok haklarının sınırlandığını yazan Karpuzcu, ‘‘Bize zaten birçok şeyi sınırlamış durumdalar. Kitap alamıyoruz, karantina bitene kadar. Kur’an vermiyorlar, seccade bile günler sonra elimize ulaştı. Kendi ezberlerimizden değerlendirmeye çalışıyoruz vaktimizi.’’ dedi.
“AĞRI KESİCİ BİLE VERMEDİLER”
Mehtap Karpuzcu mektubunda başının çok ağrıdığı bir akşam ağrı kesici bile verilmediğini şöyle anlattı:
“Dün akşam şiddetli bir baş ağrısı yaşadım. Bir ağrı kesici bile vermediler. Sabah namazında yine istedim, yine yok dediler. Sonra koğuşumuza hastaneden gelen roman bir mahkûmun eşyaları gelince o verdi. Rabbim gönderiyor işte, ona buna ihtiyaç yok. Adli suçlularla kalınca çok endişelendik. Her yerleri jiletli ama onlar da insan, iyiler zaten, hücrenin penceresi roman koğuşuna bakıyor. Uyuşturucu, cinayet, çok değişik yani… Ne denir bilemedim. Rabbim bütün zorlukları bir anda verdi. Kaldırmayı da nasip etsin.”
29.8.2020 [TR724]
Eski AYM üyesi: AİHM kararına rağmen cezaevinde tutuluyorum; beni duyuyor musunuz, nefes alamıyorum!
15 Temmuz sonrası tutuklanan ve 4 yıldır cezaevinde olan Anayasa Mahkemesi eski üyesi Alparslan Altan’ın eşi Necla Altan Twitter hesasından eşinden gelen mektubu paylaştı.
Altan’ın mektubunun girişinde kullandığı başlık ise dikkat çekti: “Beni duyuyor musunuz? Nefes alamıyorum.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararına rağmen cezaevinde tutulduğunu belirten Alparslan Altan, “Yargı yetkisi baskı ve yıldırma aracı olarak kullanılmakta, hukuksuzluklar bizzat yargı yetkisi kullanan makam ve kişiler eliyle gerçekleştirilmektedir” dedi.
Bu dönemde Anayasa mahkemesi temel hak ve hürriyetleri korumak ve hukukun üstünlüğünü teminat altına almak işlevini tersine çevirdiğini aktaran Altan, “Yapılan hukuksuzluklara göz yummak ve bunlara meşruiyet kazandırmaya çalışmak yönünde yeni bir misyon edinmiş görünmektedir.” ifadelerini kullandı.
Keskin T Tipi Kapalı Cezaevi’nde 4 yıldır hücrede tutulan Alparslan Altan, ‘Terör örgütüne üyelik’ suçlamasıyla 16 Temmuz 2016’da gözaltına alınıp 20 Temmuz’da tutuklanmıştı. Altan, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararıyla 11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Önce Anayasa Mahkemesi’ne ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuran eski yüksek yargıç Alparslan Altan’ın tutukluluğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırı bulunarak, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar verildi. Türkiye’nin itirazını da reddeden AİHM Büyük Dairesi’nin kararı kesinleşti. Ancak bu karar bağlayıcı olmasına rağmen Yargıtay tarafından ‘iç hukuka uygun’ denerek yerine getirilmedi.
Alparslan Altan’ın eşi Necla Altan twitter adresinden eşinin mektubunu paylaştı.
Alparslan Altan mektupta, “AİHM’in benim hakkımda vermiş olduğu ihlal kararındaki tespitler Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun ifade ettiği gibi olaya özgü, tartışmaya açık ve sübjektif hususlar değildir. Bunlar, Türkiye darbe teşebbüsü bahane edilerek muhalif görüldükleri için terör örgütü üyesi olmakla suçlanan tüm yargı mensuplarına yönelik uygulamaların hukuksuzluğunu ortaya koymaktadır. AİHM kararlarıyla da doğrulandığı gibi şimdiye kadar hakkımda yürütülen tüm soruşturma işlemleri, tutuklama ve mahkumiyet kararı başlangıçtan itibaren hukuksuzdur ve suç teşkil etmektedir” diye yazdı.
Altan, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na onlarca kez dilekçeyle başvurmasına rağmen bu dilekçelere cevap dahi verilmeyerek hukuksuzlukların sürdürüldüğünü kaydetti. Altan’ın mektubundaki önemli tespitleri şöyle:
“Olağan başvuru yollarından sonuç alınamaması üzerine Anayasa Mahkemesi’ne yaptığım ilk başvuru haksız olarak reddedilmiş; ancak, AİHM’de ihlalle sonuçlanmıştır. Yaptığım ikinci başvurumun da reddedilmesi üzerine tekrar AİHM’e başvurulmuş ve tekrar ihlalle sonuçlanma olasılığı yüksek bir ihtimaldir. Nihayet üçüncü kez Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuş ve aradan uzun bir süre geçmesine rağmen karar verilmemek suretiyle hukuksuzluğun sürdürülmesine göz yumulmuştur” dedi.
“Anayasa Mahkemesi bu dönemde temel hak ve hürriyetleri korumak ve hukukun üstünlüğünü teminat altına almak işlevini tersine çevirerek yapılan hukuksuzluklara göz yummak ve bunlara meşruiyet kazandırmaya çalışmak yönünde yeni bir misyon edinmiş görünmektedir.”
“16/07/2016 tarihinden beri dört yıldır hürriyetimden haksız biçimde yoksun kılınıyorum. Mahkumiyet kararı, temyiz için Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda olup tüm hukuksuzluğa rağmen onanarak kesinleşeceği anlaşılmaktadır. Bu şekilde onama ile sonuçlandıktan sonra Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvurunun da yine tahmin edileceği gibi 2-3 yıl bekletildikten sonra retle sonuçlanacağı şimdiden bellidir. Bundan sonra bu kez AİHM’e yapılacak başvurunun da en erken 2-3 yıl sonra bu kez ihlalle sonuçlanacak olması halinde, verilecek ihlal kararının bir anlamı kalmayacaktır. Zira işlemediğim, sonunda beraat edeceğim haksız bir suçlamadan dolayı verilen ceza süresi zaten infaz edilmiş olacaktır. İhlalle birlikte verilecek cüzi miktardaki tazminatın ise kaybedilen ve cezaevinde ömürden geçen yılları geri getirmesi mümkün olmayacaktır. Durum bu kadar vahim olmasına rağmen yapılacak bir şey bulunmamaktadır. Benim gibi mağdurların önünde, külfetli, ümitsiz ve başarı şansı olmayan uzun bir hukuk yolu uzanmaktadır.”
“TUTUKLULUK DURUMUM YÜZDE 97 ENGELLİ OĞLUMA CEZA VE ZULÜM HALİNE GELMİŞTİR”
“Hiçbir delil olmaksızın, bomboş dosya ve asılsız iddialarla haksız olarak verilen mahkumiyet hükmü ayrı bir hukuksuzluk örneği teşkil etmekle birlikte makul olmayan bir şekilde 4 yıla ulaşan tutukluluk durumum peşin bir infaza, aileme ve yüzde 97 oranında engelli olup büyük ölçüde benim bakım ve gözetimime muhtaç olan, kendi öz bakım ihtiyaçlarını yardımsız gideremeyen çocuğuma verilen bir ceza ve zulüm haline gelmiştir.”
“Uzun bir süredir ülkemizde hukuk adına büyük bir buhran yaşanmaktadır. Yargı yetkisi baskı ve yıldırma aracı olarak kullanılmakta, hukuksuzluklar bizzat yargı yetkisi kullanan makam ve kişiler eliyle gerçekleştirilmektedir. Bundan daha vahim olan durum ise yapılan bu zulüm ve hukuksuzlukların hiç kime tarafından dile getirilmemesi, görmezden gelinmesi, sessiz kalınması, hatta desteklenmesidir.”
“Yaşanan bu zor dönemde herkes yaptıkları kadar yapmadıklarıyla, söyledikleri kadar söylemediklerin ile de sorumludur. Bireysel olarak yaşadığım zulüm ve hukuksuzlukları kısmen de olsa dile getirme ihtiyacı ve mühürlenmemiş kalp, katılaşmamış vicdan, insaf, ahlak ve cesaret sahibi muhataplar bulabilmek ümidiyle bilgi ve değerlendirmelerinize sunarım. Keskin T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, E 75 Nolu Oda, Alparslan Altan”
29.8.2020 [TR724]
Altan’ın mektubunun girişinde kullandığı başlık ise dikkat çekti: “Beni duyuyor musunuz? Nefes alamıyorum.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararına rağmen cezaevinde tutulduğunu belirten Alparslan Altan, “Yargı yetkisi baskı ve yıldırma aracı olarak kullanılmakta, hukuksuzluklar bizzat yargı yetkisi kullanan makam ve kişiler eliyle gerçekleştirilmektedir” dedi.
Bu dönemde Anayasa mahkemesi temel hak ve hürriyetleri korumak ve hukukun üstünlüğünü teminat altına almak işlevini tersine çevirdiğini aktaran Altan, “Yapılan hukuksuzluklara göz yummak ve bunlara meşruiyet kazandırmaya çalışmak yönünde yeni bir misyon edinmiş görünmektedir.” ifadelerini kullandı.
Keskin T Tipi Kapalı Cezaevi’nde 4 yıldır hücrede tutulan Alparslan Altan, ‘Terör örgütüne üyelik’ suçlamasıyla 16 Temmuz 2016’da gözaltına alınıp 20 Temmuz’da tutuklanmıştı. Altan, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararıyla 11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Önce Anayasa Mahkemesi’ne ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuran eski yüksek yargıç Alparslan Altan’ın tutukluluğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırı bulunarak, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar verildi. Türkiye’nin itirazını da reddeden AİHM Büyük Dairesi’nin kararı kesinleşti. Ancak bu karar bağlayıcı olmasına rağmen Yargıtay tarafından ‘iç hukuka uygun’ denerek yerine getirilmedi.
Alparslan Altan’ın eşi Necla Altan twitter adresinden eşinin mektubunu paylaştı.
Alparslan Altan mektupta, “AİHM’in benim hakkımda vermiş olduğu ihlal kararındaki tespitler Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun ifade ettiği gibi olaya özgü, tartışmaya açık ve sübjektif hususlar değildir. Bunlar, Türkiye darbe teşebbüsü bahane edilerek muhalif görüldükleri için terör örgütü üyesi olmakla suçlanan tüm yargı mensuplarına yönelik uygulamaların hukuksuzluğunu ortaya koymaktadır. AİHM kararlarıyla da doğrulandığı gibi şimdiye kadar hakkımda yürütülen tüm soruşturma işlemleri, tutuklama ve mahkumiyet kararı başlangıçtan itibaren hukuksuzdur ve suç teşkil etmektedir” diye yazdı.
Altan, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na onlarca kez dilekçeyle başvurmasına rağmen bu dilekçelere cevap dahi verilmeyerek hukuksuzlukların sürdürüldüğünü kaydetti. Altan’ın mektubundaki önemli tespitleri şöyle:
“Olağan başvuru yollarından sonuç alınamaması üzerine Anayasa Mahkemesi’ne yaptığım ilk başvuru haksız olarak reddedilmiş; ancak, AİHM’de ihlalle sonuçlanmıştır. Yaptığım ikinci başvurumun da reddedilmesi üzerine tekrar AİHM’e başvurulmuş ve tekrar ihlalle sonuçlanma olasılığı yüksek bir ihtimaldir. Nihayet üçüncü kez Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuş ve aradan uzun bir süre geçmesine rağmen karar verilmemek suretiyle hukuksuzluğun sürdürülmesine göz yumulmuştur” dedi.
“Anayasa Mahkemesi bu dönemde temel hak ve hürriyetleri korumak ve hukukun üstünlüğünü teminat altına almak işlevini tersine çevirerek yapılan hukuksuzluklara göz yummak ve bunlara meşruiyet kazandırmaya çalışmak yönünde yeni bir misyon edinmiş görünmektedir.”
“16/07/2016 tarihinden beri dört yıldır hürriyetimden haksız biçimde yoksun kılınıyorum. Mahkumiyet kararı, temyiz için Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda olup tüm hukuksuzluğa rağmen onanarak kesinleşeceği anlaşılmaktadır. Bu şekilde onama ile sonuçlandıktan sonra Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvurunun da yine tahmin edileceği gibi 2-3 yıl bekletildikten sonra retle sonuçlanacağı şimdiden bellidir. Bundan sonra bu kez AİHM’e yapılacak başvurunun da en erken 2-3 yıl sonra bu kez ihlalle sonuçlanacak olması halinde, verilecek ihlal kararının bir anlamı kalmayacaktır. Zira işlemediğim, sonunda beraat edeceğim haksız bir suçlamadan dolayı verilen ceza süresi zaten infaz edilmiş olacaktır. İhlalle birlikte verilecek cüzi miktardaki tazminatın ise kaybedilen ve cezaevinde ömürden geçen yılları geri getirmesi mümkün olmayacaktır. Durum bu kadar vahim olmasına rağmen yapılacak bir şey bulunmamaktadır. Benim gibi mağdurların önünde, külfetli, ümitsiz ve başarı şansı olmayan uzun bir hukuk yolu uzanmaktadır.”
“TUTUKLULUK DURUMUM YÜZDE 97 ENGELLİ OĞLUMA CEZA VE ZULÜM HALİNE GELMİŞTİR”
“Hiçbir delil olmaksızın, bomboş dosya ve asılsız iddialarla haksız olarak verilen mahkumiyet hükmü ayrı bir hukuksuzluk örneği teşkil etmekle birlikte makul olmayan bir şekilde 4 yıla ulaşan tutukluluk durumum peşin bir infaza, aileme ve yüzde 97 oranında engelli olup büyük ölçüde benim bakım ve gözetimime muhtaç olan, kendi öz bakım ihtiyaçlarını yardımsız gideremeyen çocuğuma verilen bir ceza ve zulüm haline gelmiştir.”
“Uzun bir süredir ülkemizde hukuk adına büyük bir buhran yaşanmaktadır. Yargı yetkisi baskı ve yıldırma aracı olarak kullanılmakta, hukuksuzluklar bizzat yargı yetkisi kullanan makam ve kişiler eliyle gerçekleştirilmektedir. Bundan daha vahim olan durum ise yapılan bu zulüm ve hukuksuzlukların hiç kime tarafından dile getirilmemesi, görmezden gelinmesi, sessiz kalınması, hatta desteklenmesidir.”
“Yaşanan bu zor dönemde herkes yaptıkları kadar yapmadıklarıyla, söyledikleri kadar söylemediklerin ile de sorumludur. Bireysel olarak yaşadığım zulüm ve hukuksuzlukları kısmen de olsa dile getirme ihtiyacı ve mühürlenmemiş kalp, katılaşmamış vicdan, insaf, ahlak ve cesaret sahibi muhataplar bulabilmek ümidiyle bilgi ve değerlendirmelerinize sunarım. Keskin T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, E 75 Nolu Oda, Alparslan Altan”
29.8.2020 [TR724]
Süper Lig’in seyyah yabancıları [Hasan Cücük]
Fransa Ligue 1’de Lille formasıyla yaşadığı gol krallığıyla adını Avrupa’ya duyuran Senegalli forvet Moussa Sow, ocak 2012’de Fenerbahçe’ye transfer olmuştu. Attığı rövaşata golleriyle hafızalara kazılan Sow, sarı-lacivertli ekibin formasını iki dönem giydi. Fenerbahçe dışında Bursaspor ve Gaziantep FK formalarını da giyen Sow, bir yıldır futboldan uzaktı. 34 yaşındaki Senegalli oyuncu, rotasını yeniden Türkiye’ye çevirip Ümraniyespor’la anlaştı. Türkiye’de 4 farklı takımın formasını giyen Sow, seyyah yabancılardan biri oldu. Ama seyyahlıkta Sow’u geride bırakan isimler var.
Yolu Türkiye’ye düştükten sonra en fazla takımda forma giyen oyuncular listesinin ilk sırasında Malili Fernand Coulibaly bulunuyor. Ağustos 1994’te Adana Demirspor’la sözleşme imzalayarak, Türkiye’ye adımını atan Coulibaly kariyerinin sonuna kadar bir daha ülkemizden ayrılmadı. Adana Demirspor’la başlayan Türkiye serüveninde Gaziantepspor, Ankaragücü, Vanspor, Denizlispor, Siirtspor, Diyarbakırspor formalarını giydi. 2003’de futbola veda eden Coulibaly, 7 takım için ter döküp, 8 sözleşme imzaladı. Gaziantepspor’da 2 farklı dönem forma giydi.
Coulibaly gibi 7 farklı takımın formasını giyen bir başka yabancı oyuncu Mısırlı Ayman Abdelaziz oldu. Temmuz 2000’de Kocaelispor formasını giymeye başlayan Ayman, ülkemizde 10 yıl kaldı. Kocaelispor’la Türkiye Kupası başarını yaşayan Ayman, daha sonra sırasıyla Malatyaspor, Gençlerbirliği, Trabzonspor, Konyaspor, Diyarbakırspor, Çaykur Rizespor formalarını terletti. 7 farklı takım formasıyla Süper Lig’de 219 maça çıkıp, 8 gol ve 12 asistlik bir performans gösterdi.
Galatasaray’ın Afrika’dan keşfedip ülkemize getirdiği genç isimlerden biri olan Richard Kingson, Süper Lig’de 6 farklı takımın kalesini korudu. Kingston 6 Süper Lig takımının yanı sıra TFF 1. Lig ekiplerinden Balıkesirspor’un da formasını giydi. Türkiye sınırları içinde 7 farklı takımın kalesini koruyan Ganalı eldiven Sakaryaspor, Göztepe, Antalyaspor, Elazığspor, Galatasaray, Ankaraspor ve Balıkesirspor arasında mekik dokudu.
Boşnak futbolunun önemli yıldızlarından olan Elvir Boliç ve Elvir Baliç, kariyerlerinin tamamına yakınını Türkiye sınırları içinde geçirdi. Adeta ‘bizden biri olan’ Boliç ve Baliç oynadıkları dönemde attıkları goller ve performanslarıyla Türk futbolseverlerin unutamadığı isimler arasına adlarını yazdırdı. Her iki isim de 6 farklı takımın formasını giydi. Avrupa kupalarında sahasında 40 yıldır yenilmeyen Manchester United’ı yıkan golcü olarak bildiğimiz Elvir Boliç, Galatasaray ile Süper Lig’e adım attı ama beklentileri karşılayamayınca Gaziantepspor’a gönderildi. Bu takımda performansını arttırdı ve Fenerbahçe’ye transfer oldu. İspanya’da forma giydikten sonra İstanbulspor, Gençlerbirliği ve Malatyaspor formalarını giydi.
Bursaspor’da yıldızını parlattıktan sonra Fenerbahçe’ye transfer olan Elvir Baliç, Süper Lig’in gördüğü en iyi sol ayaklardan oldu. Sarı-lacivertli performansıyla Real Madrid’e giden Baliç, büyük bir başarıya imza attı. Yaşadığı sakatlıklardan dolayı Real Madrid’de fazla forma şansı bulamayan Baliç, Galatasaray formasıyla ülkemize döndü. Konyaspor, Ankaragücü ve İstanbulspor formalarını da giydi. Boliç Süper Lig’de çıktığı 282 maçta 127 gol atarken, Baliç 190 Süper Lig maçında 66 gol kaydetti.
Ülkemizde 5 farklı takımın formasını giyen tam 7 yabancı oyuncu bulunuyor. Zimbabveli Norman Mapeza 1994’de adımını attığı ülkemizde Galatasaray, Ankaragücü, Altay, Çanakkale Dardanelspor ve Malatyaspor için sahaya çıktı. Kamerunlu Herve Tum, 5 yıl kaldığı ülkemizde 5 takım değiştirdi. Her gittiği takımda 1 sezon kaldı ve daha sonra ülkemizden ayrıldı. Tum, Bursaspor, Sivasspor, İstanbul Başakşehir, Gençlerbirliği, Elazığspor formalarını giydi. Ülkemizde forma giymiş tek Namibyalı futbolcu Rezundara Tjikuzu, 2006-11 arasında kaldığı ülkemizde 5 farklı takımın formasını giydi. Hemen hemen her sene takım ve şehir değiştiren Tjikuzu, Çaykur Rizespor, Başakşehir, Trabzonspor, Diyarbakırspor, Kasımpaşa için ter döktü.
Geçen yıl geçirdiği kaza sonucu 31 yaşında hayatını kaybeden Nijeryalı forvet Isaac Promise, 2005’te Gençlerbirliği formasıyla Süper Lig’e merhaba dedi. İlhan Cavcav’ın Afrika’dan keşfettiği genç isimlerden biri olan Isaac Promise, 10 yıl kaldığı ülkemizde Gençlerbirliği, Trabzonspor, Manisaspor, Antalyaspor, Balıkesirspor formalarını giydi. 1990’da Türkiye’ye adım atan Alman eldiven Detlef Müller, futbolu bırakmasına rağmen ülkemizden ayrılmamış bir isim oldu. 13 yıl boyunca Süper Lig takımlarında forma giyen Alman kaleci, Türk vatandaşlığına geçti ve Metin Mert adını kullanmaya başladı. Müller, sırasıyla Sarıyer, Trabzonspor, Kocaelispor, Konyaspor, Antalyaspor kalelerini korudu.
Kamerunlu futbolcu Gustave Bebbe ülkemizde sık sık takım değiştiren futbolcularıdan biri oldu. 5 sezonda 6 takım değiştirdi. Her gittiği takımda 1 sezon kaldı, hatta bazılarında yarım sezon kaldıktan sonra ülkemizden ayrıldı. 2006-11 arasında Türkiye’de top koşturan Bebbe, Konyaspor, Ankaragücü, Başakşehir, Diyarbakırspor, Kasımpaşa formalarını giydi. 2015’te amatör takımlarda oynamak için yeniden Türkiye’nin yolunu tuttu. Gökçek Vederson ya da gerçek adıyla Wederson. Brezilyalı futbolcu Türk vatandaşlığı da alınca 13 yıl ligimizde forma giydi. 5 farklı takımın formasını sırtına geçirdi. Vederson, Ankaraspor, Fenerbahçe, Bursaspor, Antalyaspor, Mersin İdmanyurdu’un sol bekinde ter döktü.
[Hasan Cücük] 29.8.2020 [TR724]
Yolu Türkiye’ye düştükten sonra en fazla takımda forma giyen oyuncular listesinin ilk sırasında Malili Fernand Coulibaly bulunuyor. Ağustos 1994’te Adana Demirspor’la sözleşme imzalayarak, Türkiye’ye adımını atan Coulibaly kariyerinin sonuna kadar bir daha ülkemizden ayrılmadı. Adana Demirspor’la başlayan Türkiye serüveninde Gaziantepspor, Ankaragücü, Vanspor, Denizlispor, Siirtspor, Diyarbakırspor formalarını giydi. 2003’de futbola veda eden Coulibaly, 7 takım için ter döküp, 8 sözleşme imzaladı. Gaziantepspor’da 2 farklı dönem forma giydi.
Coulibaly gibi 7 farklı takımın formasını giyen bir başka yabancı oyuncu Mısırlı Ayman Abdelaziz oldu. Temmuz 2000’de Kocaelispor formasını giymeye başlayan Ayman, ülkemizde 10 yıl kaldı. Kocaelispor’la Türkiye Kupası başarını yaşayan Ayman, daha sonra sırasıyla Malatyaspor, Gençlerbirliği, Trabzonspor, Konyaspor, Diyarbakırspor, Çaykur Rizespor formalarını terletti. 7 farklı takım formasıyla Süper Lig’de 219 maça çıkıp, 8 gol ve 12 asistlik bir performans gösterdi.
Galatasaray’ın Afrika’dan keşfedip ülkemize getirdiği genç isimlerden biri olan Richard Kingson, Süper Lig’de 6 farklı takımın kalesini korudu. Kingston 6 Süper Lig takımının yanı sıra TFF 1. Lig ekiplerinden Balıkesirspor’un da formasını giydi. Türkiye sınırları içinde 7 farklı takımın kalesini koruyan Ganalı eldiven Sakaryaspor, Göztepe, Antalyaspor, Elazığspor, Galatasaray, Ankaraspor ve Balıkesirspor arasında mekik dokudu.
Boşnak futbolunun önemli yıldızlarından olan Elvir Boliç ve Elvir Baliç, kariyerlerinin tamamına yakınını Türkiye sınırları içinde geçirdi. Adeta ‘bizden biri olan’ Boliç ve Baliç oynadıkları dönemde attıkları goller ve performanslarıyla Türk futbolseverlerin unutamadığı isimler arasına adlarını yazdırdı. Her iki isim de 6 farklı takımın formasını giydi. Avrupa kupalarında sahasında 40 yıldır yenilmeyen Manchester United’ı yıkan golcü olarak bildiğimiz Elvir Boliç, Galatasaray ile Süper Lig’e adım attı ama beklentileri karşılayamayınca Gaziantepspor’a gönderildi. Bu takımda performansını arttırdı ve Fenerbahçe’ye transfer oldu. İspanya’da forma giydikten sonra İstanbulspor, Gençlerbirliği ve Malatyaspor formalarını giydi.
Bursaspor’da yıldızını parlattıktan sonra Fenerbahçe’ye transfer olan Elvir Baliç, Süper Lig’in gördüğü en iyi sol ayaklardan oldu. Sarı-lacivertli performansıyla Real Madrid’e giden Baliç, büyük bir başarıya imza attı. Yaşadığı sakatlıklardan dolayı Real Madrid’de fazla forma şansı bulamayan Baliç, Galatasaray formasıyla ülkemize döndü. Konyaspor, Ankaragücü ve İstanbulspor formalarını da giydi. Boliç Süper Lig’de çıktığı 282 maçta 127 gol atarken, Baliç 190 Süper Lig maçında 66 gol kaydetti.
Ülkemizde 5 farklı takımın formasını giyen tam 7 yabancı oyuncu bulunuyor. Zimbabveli Norman Mapeza 1994’de adımını attığı ülkemizde Galatasaray, Ankaragücü, Altay, Çanakkale Dardanelspor ve Malatyaspor için sahaya çıktı. Kamerunlu Herve Tum, 5 yıl kaldığı ülkemizde 5 takım değiştirdi. Her gittiği takımda 1 sezon kaldı ve daha sonra ülkemizden ayrıldı. Tum, Bursaspor, Sivasspor, İstanbul Başakşehir, Gençlerbirliği, Elazığspor formalarını giydi. Ülkemizde forma giymiş tek Namibyalı futbolcu Rezundara Tjikuzu, 2006-11 arasında kaldığı ülkemizde 5 farklı takımın formasını giydi. Hemen hemen her sene takım ve şehir değiştiren Tjikuzu, Çaykur Rizespor, Başakşehir, Trabzonspor, Diyarbakırspor, Kasımpaşa için ter döktü.
Geçen yıl geçirdiği kaza sonucu 31 yaşında hayatını kaybeden Nijeryalı forvet Isaac Promise, 2005’te Gençlerbirliği formasıyla Süper Lig’e merhaba dedi. İlhan Cavcav’ın Afrika’dan keşfettiği genç isimlerden biri olan Isaac Promise, 10 yıl kaldığı ülkemizde Gençlerbirliği, Trabzonspor, Manisaspor, Antalyaspor, Balıkesirspor formalarını giydi. 1990’da Türkiye’ye adım atan Alman eldiven Detlef Müller, futbolu bırakmasına rağmen ülkemizden ayrılmamış bir isim oldu. 13 yıl boyunca Süper Lig takımlarında forma giyen Alman kaleci, Türk vatandaşlığına geçti ve Metin Mert adını kullanmaya başladı. Müller, sırasıyla Sarıyer, Trabzonspor, Kocaelispor, Konyaspor, Antalyaspor kalelerini korudu.
Kamerunlu futbolcu Gustave Bebbe ülkemizde sık sık takım değiştiren futbolcularıdan biri oldu. 5 sezonda 6 takım değiştirdi. Her gittiği takımda 1 sezon kaldı, hatta bazılarında yarım sezon kaldıktan sonra ülkemizden ayrıldı. 2006-11 arasında Türkiye’de top koşturan Bebbe, Konyaspor, Ankaragücü, Başakşehir, Diyarbakırspor, Kasımpaşa formalarını giydi. 2015’te amatör takımlarda oynamak için yeniden Türkiye’nin yolunu tuttu. Gökçek Vederson ya da gerçek adıyla Wederson. Brezilyalı futbolcu Türk vatandaşlığı da alınca 13 yıl ligimizde forma giydi. 5 farklı takımın formasını sırtına geçirdi. Vederson, Ankaraspor, Fenerbahçe, Bursaspor, Antalyaspor, Mersin İdmanyurdu’un sol bekinde ter döktü.
[Hasan Cücük] 29.8.2020 [TR724]
Algı yönetimi [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Çevremizde olup biten olaylara veya nesnelere yönelik duyu organları vasıtasıyla elde ettiğimiz verilerin zihin dünyamızda oluşturduğu anlamlara algı deniliyor. Farklı bir tabirle algı, beş duyu organımızla çevremizden topladığımız bilgilerin beynimizce anlamlı şekil ve resimler haline getirilmesi, yani tanımlanması ve yorumlanmasıdır. Algıyı; gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz, kokladığımız ve tattığımız şeylerin bizde bıraktığı intiba ve izlenim olarak da tanımlayabiliriz.
Bütün bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere algılar subjektiftir, kişiye özgüdür. Bu yüzden farklı iki insan geçmiş bilgi ve tecrübelerine bağlı olarak aynı olayı farklı yorumlayabilir veya ilk defa gördükleri aynı şahısla ilgili farklı duygu ve düşüncelere kapılabilirler. Mesela aynı tarihî yapıları gezen bir sanatkar ile mühendis farklı şeyler görür, farklı yorumlara ulaşır. İnsan sevdiği ve nefret ettiği iki farklı kişiden aynı sözleri duysa da bunlara farklı anlamlar yükler.
İçinde bulunulan şartlar, ortam, din, kültür, gelenek, yetişme tarzı, dünya görüşü, bakış açısı gibi algıları etkileyen pek çok faktör vardır. Yani insan bir taraftan yeni edindiği algılar vasıtasıyla kimlik ve aidiyetini, şahsiyetini, değer yargılarını, dünya görüşünü inşa eder; diğer yandan da inşa ettiği bu değerler onun yeni algılarını etkiler, şekillendirir. Çünkü zihin, gördüğü, duyduğu her şeyi geçmişteki birikim ve tecrübeleriyle kıyaslayarak anlamlandırır. Tabi olarak farklı tecrübeler ve farklı hayatlar yaşayan insanların aynı olaya dair algıları da farklı olacaktır.
Algıların subjektif olması, her zaman hakikatle aynı olmadıklarını da gösterir. Aslında her insan için iki gerçeklik vardır; birincisi dış dünyadaki objektif gerçeklik, diğeri de zihin dünyasındaki sübjektif gerçeklik. Bu iki alan ne ölçüde birbiriyle örtüşürse insanın sahip olduğu bilgi ve algılar da o ölçüde sahicidir, sağlıklıdır. Zihinde oluşan algıların, gerçeklerden kopmaya ve uzaklaşmaya başlaması ise insanın yanlış bilgi ve kanaatlere sahip olduğunu gösterir.
Algı Yönetmenleri
Duyu organları sağlam olan ve onlar vasıtasıyla zihnine gelen bilgileri analiz edebilen bir insanın algılarıyla gerçekler büyük oranda birbiriyle uyumludur. Fakat taklit, bağnazlık, taassup, tarafgirlik, önyargı ve şartlanmışlık gibi hastalıklar, zihnin, ona gelen duyuları sağlıklı bir değerlendirmeye tâbi tutmasına ve doğru neticelere ulaşmasına mâni olur. Bu sayılanlar doğru algıların önündeki bireysel engellerdir.
Bunun yanında bir de kasıtlı olarak algıyla gerçeklerin arasının açılmasını sağlayan, daha doğrusu insanların yanlış bilgi ve kanaatlere sahip olmasına sebep olan dış faktörler vardır. Bunlar da algı yönetmenleri ve manipülatörlerdir. Onlar farklı teknik ve yöntemlerle insanları aldatır ve kandırırlar. Bazen doğru bilgileri çarpıtarak, bazen yalanları doğru gibi sunarak, bazen olmayan şeyleri var gibi göstererek insanları hakikatten uzaklaştırırlar.
En basitinden sihirbazlar ve gözbağcılar iyi birer algı yönetmenidir. Farklı el becerileriyle, illüzyonla insanları aldatırlar. Şirketler, firmalar, reklam ajansları, pazarlama ve marka uzmanları da modern birer sihirbaz hâlini almıştır. Bunlar, tüketici ağını genişletebilme ve kazançlarını maksimize edebilme adına farklı ikna ve telkin yöntemleriyle, hedefe yönelik subliminal mesajlarıyla, daha başka algı operasyonlarıyla insanların tercihlerini etkilemekte, onlarda istedikleri kanaat ve düşünceleri oluşturmaktadırlar.
Dizi ve film yapımcıları da algı yönetimini etkili bir şekilde kullanan ayrı birer sihirbazdır. Mesela Yeşilçam filmlerini izleyip de zihninde kötü bir imam portresi oluşmayan kimse neredeyse yok gibidir. Aynı şekilde Hollywood filmlerini izleyip de Amerikan hayranı olmayan az sayıda insan vardır. Keza olayların arka planıyla ilgili bilgisi bulunmayan hemen her kovboy filmi izleyicisinin zihninde Kızılderililer kötü, saldırgan ve vahşi insanlar olarak bilinir.
Aynı şekilde algı yönetimi, belirli kültür, ırk, din veya devlete karşı sempati uyarma veya düşmanlık aşılama gibi sebeplerle uluslararası arenada kullanılan önemli silahlardan biridir. Öteden beri önemli bir savaş taktiği olarak kullanılan psikolojik harp de en temelde algı yönetimine dayanır. Bütün bunların yanında zihinleri kontrol altında tutabilmek ve kitleleri istediği şekilde yönlendirebilmek için algı yönetimi ve manipülasyona en çok başvuran aktörlerden birisi de siyasiler ve özellikle de zorba yöneticilerdir.
Günümüzde medyanın, kitle iletişim araçlarının ve bilimlerin gelişmesiyle birlikte algı yönetimi de çok kolaylaştı. İnsanlar âdeta bilgi bombardımanı altında yaşıyor. Unutkanlık, duygusallık, zihnî tembellik, cehalet, yobazlık gibi sebeplere bağlı olarak da çok kolay yönlendirilebiliyor, kandırılabiliyor. Dolayısıyla algı yönetim teknikleriyle zihinleri işgal etmek ve düşünceleri esir almak isteyenler sadece bunlarla sınırlı değildir. Sivil toplum örgütlerinden siyasi partilere, think-tank kuruluşlarından büyük devletlere kadar herkes psikolojik operasyonlarla kitleleri istismar etmeye ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışıyor.
Algı yönetimi nedir?
Peki, nedir algı yönetimi? Algı yönetimi denildiğinde, hedef bir kitlenin duygu ve düşüncelerini etkileyerek ona mevcut bir fikri kabul ettirme adına yürütülen her türlü eylem ve çalışma akla gelir. Dolayısıyla algı yönetimi aslında bir “kanaat oluşturma” çabasıdır. Zihni kontrol etme ve hatta zihin yıkama faaliyetidir. Bir çeşit toplum mühendisliğidir. Algı yönetimini bir nevi illüzyon ve kitle hipnozu olarak isimlendirmek de mümkündür.
Algı yönetiminde, var olan gerçeklik önemli değildir. Önemli olan kurgulanan gerçekliğin kitlelere kabul ettirilmesidir. Masa başında üretilmiş kurmaca bilgilerin halka benimsetilmesidir. İnsanların, kendi gözleriyle değil, manipülatörlerin gözüyle dünyaya bakmalarının temin edilmesidir. Pekâlâ algı yönetimiyle en kalitesiz ve değersiz ürünler hayat kaynağı gibi gösterilebilir. Kitlelere, hainler, kahraman; kahramanlar da hain olarak yutturulabilir. Yine algı yönetimi sayesinde kamuoyunda en masum ve makul fikirler veya eylemler bir anda “tehlikeli” hale gelebilir; veya en kirli, en yıkıcı ve en zararlı unsurlar takdirle karşılanabilir.
Her insan, çevresinde olup biten hâdiseleri kendi gayret ve çabasıyla anlamaya çalışarak, bilgi ve birikimiyle ölçüp tartarak bir kısım algılara ulaşır. Yani algı oluşması, kendiliğinden ve tabi bir şekilde gelişen ve işleyen bir süreçtir. Fakat algı yönetimi denildiğinde mesele çok daha farklı bir boyut kazanır. Burada birilerinin muhataplarında istediği algıları oluşturma adına planlı ve hedefli bir çalışması söz konusudur. Algı yönetiminde manipülasyon, spekülasyon, dezenformasyon, propaganda, provokasyon gibi teknik ve yöntemler işin içine girer. Yalanlar, abartılar, hileler, düzenbazlıklar, hamaset, popülizm gibi unsurlar baş gösterir.
Aslında her insan şöyle veya böyle tavır ve davranışlarında başkalarının algılarını hesaba katar. Muhataplarda güzel izlenimler oluşturma düşüncesi kötü bir düşünce olmadığı gibi, bunun için çaba ve gayret sarf etmek de kötü bir davranış değildir. Elbette herkes konuşma tarzıyla, giyim ve kuşamıyla, oturuş ve kalkışıyla kısaca her türlü hâl ve hareketiyle beraber olduğu insanlar üzerinde güzel intibalar bırakmak ister, istemelidir de.
Aynı şekilde lider ve yöneticilerin bir adım atmadan önce bunun kamuoyunda nasıl karşılık bulacağını göz önünde bulundurmaları gerekir. İcraat ve politikalarının taban tarafından destek görmesi veya engelle karşılaşmaması adına oluşacak algıları güzel yönetmeleri gerekir. Allah Resûlü’nün (s.a.s) hayatında da bunun pek çok misalini görmek mümkündür. O, hayatı boyunca attığı bütün adımlarda mutlaka birlikte olduğu ashabını arkasına almaya, yapacağı iş ve icraatlar konusunda onları ikna etmeye çok önem vermiştir. Aslında Efendimiz’in hiç terk etmediği istişarenin en önemli fonksiyonlarından biri de budur.
Fakat algı yönetimi denildiğinde bunlar anlaşılmaz. Algı yönetiminin çağrıştırdı mana büyük oranda olumsuzdur. Gerçi bazıları her tür imaj çalışmasının, propagandanın, reklâmın, kamu diplomasisinin, psikolojik savaşın, ikna ve iletişim becerilerinin de bir çeşit algı yönetiminden ibaret olduğunu ileri sürerek onu olumlu ve olumsuz veya iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayırır. Hatta yaşadığımız çağın bir nevi algı savaşlarına dönüştüğünden hareketle onu teşvik eder.
Kavramlar üzerinde tartışma yapmak bizi bir yere götürmez. Bu konuda iyi ve kötü olanı birbirinden ayırmak için; ulaşılmak istenilen hedefle, bu hedefe ulaşma adına kullanılan yöntemlerin meşruiyetine ve ahlakiliğine bakılmalıdır. Daha da önemlisi oluşturulmak istenilen algıların vakıaya mutabık olup olmadığı, gerçeği yansıtıp yansıtmadığı üzerinde durulmalıdır. Dolayısıyla bizim algı yönetimiyle kastettiğimiz mana da yüksek ahlaki normları ihlal eden olumsuz algı yönetimidir.
Algı yönetiminin kullanıldığı yerlere, kullanan kimselere, onların maksatlarına ve ortaya koydukları stratejilere bakıldığında, meselenin hiç de masum olmadığı görülecektir. Günümüzde algı yönetimi daha ziyade gerçekleri çarpıtmak, asıl niyeti gizlemek, suni algılar üzerinden çıkar elde etmek kısaca insanları kandırmak için kullanılmaktadır. Dahası yaşadığımız çağda bilimsel bir boyut kazanan algı yönetimi hiç olmadığı kadar tehlikeli bir hale geldi. İnsanların bireyselliklerini ve özgürlüklerini tehdit etmeye başladı. Siyasi ve ekonomik gücü elinde tutan elitlerin keyiflerince toplumu şekillendirebildikleri bir enstrümana dönüştü.
Algı Yönetimi Teknikleri
Zihinde oluşan algıların, insanın bütün davranış kalıplarını etkilediğini ve hatta belirlediğini çok iyi bilen algı yönetmenleri, arzu ettikleri istikamette algılar oluşturabilmek veya mevcut algıları değiştirebilmek için şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntem ve taktikler geliştiriyorlar. Amerikalı siyasetçi Henry Kissinger şöyle diyor: “Bir şeyin gerçek olmasından daha önemli olan, o şeyin gerçek olarak algılanmasını sağlamaktır.” İşte bunun farkında olan manipülatörler, insanların zihnini yönetmek suretiyle onlara gönüllü olarak istedikleri eylemleri yaptırabiliyorlar. Bu eylem bazen bir ürünün satın alınması oluyor, bazen siyasi bir lideri desteklemek, bazen ona ona oy vermek, bazen de büyük kalabalıkların küçük bir elit grubun arzu ve isteklerine boyun eğmesi.
En büyük algı manipülatörü şeytandır. Zira o, vesvese ve telkinleriyle sürekli insanları kandırmaya çalışır. Bunu başarabilme adına da her yolu kullanır. Şu ayet bunu anlatıyor: “Onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım. Sen de onların çoğunu şükreden kullar bulmayacaksın.” (el-Â’raf, 7/16-17) Buradan anlıyoruz ki şeytan, insanın önce duygu ve düşüncelerini, sonra da tavır ve davranışlarını istediği yönde değiştirebilmek için her yolu deniyor, bütün yöntemleri kullanıyor.
Aynen bunun gibi, dinî, hukukî, ahlakî ve insanî sınırların kendilerini dizginleyemediği şeytanın çağdaş takipçileri de insanların göz ve kulaklarından beyne ilettikleri uyaranlarla âdeta onların beyinlerini yönetiyor, zihinlerini ifsat ediyorlar. Zira göz görür, kulak duyar, akıl da inanır. Bunlar medya gücünü de arkalarına alarak, istedikleri algıyı oluşturacak bilgiler, haberler, reklamlar, resimler, videolar nelerse kitlelere onları gösteriyor, onları duyuruyorlar. Filmleri, dizileri, reklamları, sloganları, afiş ve broşürleri, sözü, hitabeti, kalemi o kadar etkili ve verimli kullanıyorlar ki bunların arasına yerleştirdikleri/sakladıkları mesajlarla insanlara istedikleri fikirleri empoze edebiliyorlar.
Bütün bunlarla insanlara meydana gelen olayları nasıl yorumlayacaklarını öğretiyor, onların karar alma süreçlerini yönetiyorlar. Dahası insanlar için neyin ihtiyaç olup olmadığına, ne yiyip içeceklerine, ne kullanacaklarına, nasıl bir hayat yaşayacaklarına, onlar için neyin önemli neyin önemsiz olduğuna vs. karar veriyor, sonrasında da adım adım insanları da yanlarına çekiyorlar. Bazen hedef kitlelerin hassasiyetlerini, inançlarını, kültür değerlerini dikkate alarak daha doğrusu istismar ederek onların algılarını yönetiyor; bazen de onların bilinç altlarına empoze ettikleri fikirlerle bunu yapıyorlar.
Bunların yanında düşüncelerden çok duyguları hedef alma, hamasete sığınma, halkın yanındaymış ve onlardan biriymiş gibi görünme, başka alternatif ve çözüm olmadığı kanaati oluşturma, yalanlar söyleyip bunları sürekli tekrar etme, kitle psikolojisini değerlendirme, basamakları tek tek çıkartma, bilgi tekeli kurma, propaganda yapma, bütünden koparma, değersizleştirme veya olduğundan fazla anlam yükleme, sahte kahramanlık hikayeleri uydurma, meşhur kimseleri yanına çekme, etkili kalemleri satın alma, belirli fikirleri çoğunluğun görüşüymüş gibi lanse etme, dinin meşrulaştırıcı gücüne sığınma, gerçek amacı gizleme, muhalifleri bertaraf etme, başarısızlıkları ustalıkla gizleme, sorunsuz gösterme gibi pek çok algı yönetimi tekniğinden bahsedilebilir.
Bu yöntemlerin hepsi üzerinde duracak değiliz. Fakat iki misalle meseleyi zihinlere yaklaştırabiliriz. Normal şartlarda akan suyun mermeri delmesi mümkün değildir. Fakat devamlı olunca deler. İnsanlar da ilk duyduklarında yalan ve iftiralara kolay kolay inanmazlar. Fakat bu yalanlar sürekli tekrar ediliyorsa ve hele bu yalanları söyleyenler devlet erkanı gibi önemli kişilerse bir süre sonra inanmaya başlarlar.
Aynı şekilde normal şartlarda bir insana bir metrelik bir tahtayı yutturamazsınız. Fakat bu tahta talaş haline getirilip her gün onun yiyeceklerine küçük bir miktar konulursa, bir süre sonra onun tamamı yenilmiş olur. İşte algı da böyle bir şeydir. Siz, insanları büyük bir yalana kolayca inandıramazsınız. Fakat bu yalanı iyi bir algı çalışmasıyla kademeli olarak yavaş yavaş onlara benimsetebilirsiniz.
Bir sonraki yazımızda algı yönetiminin zorba yöneticiler tarafından nasıl sessiz bir silah haline getirildiği ve bununla kitlelerin nasıl kandırıldığı üzerinde duracağız.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 29.8.2020 [TR724]
Bütün bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere algılar subjektiftir, kişiye özgüdür. Bu yüzden farklı iki insan geçmiş bilgi ve tecrübelerine bağlı olarak aynı olayı farklı yorumlayabilir veya ilk defa gördükleri aynı şahısla ilgili farklı duygu ve düşüncelere kapılabilirler. Mesela aynı tarihî yapıları gezen bir sanatkar ile mühendis farklı şeyler görür, farklı yorumlara ulaşır. İnsan sevdiği ve nefret ettiği iki farklı kişiden aynı sözleri duysa da bunlara farklı anlamlar yükler.
İçinde bulunulan şartlar, ortam, din, kültür, gelenek, yetişme tarzı, dünya görüşü, bakış açısı gibi algıları etkileyen pek çok faktör vardır. Yani insan bir taraftan yeni edindiği algılar vasıtasıyla kimlik ve aidiyetini, şahsiyetini, değer yargılarını, dünya görüşünü inşa eder; diğer yandan da inşa ettiği bu değerler onun yeni algılarını etkiler, şekillendirir. Çünkü zihin, gördüğü, duyduğu her şeyi geçmişteki birikim ve tecrübeleriyle kıyaslayarak anlamlandırır. Tabi olarak farklı tecrübeler ve farklı hayatlar yaşayan insanların aynı olaya dair algıları da farklı olacaktır.
Algıların subjektif olması, her zaman hakikatle aynı olmadıklarını da gösterir. Aslında her insan için iki gerçeklik vardır; birincisi dış dünyadaki objektif gerçeklik, diğeri de zihin dünyasındaki sübjektif gerçeklik. Bu iki alan ne ölçüde birbiriyle örtüşürse insanın sahip olduğu bilgi ve algılar da o ölçüde sahicidir, sağlıklıdır. Zihinde oluşan algıların, gerçeklerden kopmaya ve uzaklaşmaya başlaması ise insanın yanlış bilgi ve kanaatlere sahip olduğunu gösterir.
Algı Yönetmenleri
Duyu organları sağlam olan ve onlar vasıtasıyla zihnine gelen bilgileri analiz edebilen bir insanın algılarıyla gerçekler büyük oranda birbiriyle uyumludur. Fakat taklit, bağnazlık, taassup, tarafgirlik, önyargı ve şartlanmışlık gibi hastalıklar, zihnin, ona gelen duyuları sağlıklı bir değerlendirmeye tâbi tutmasına ve doğru neticelere ulaşmasına mâni olur. Bu sayılanlar doğru algıların önündeki bireysel engellerdir.
Bunun yanında bir de kasıtlı olarak algıyla gerçeklerin arasının açılmasını sağlayan, daha doğrusu insanların yanlış bilgi ve kanaatlere sahip olmasına sebep olan dış faktörler vardır. Bunlar da algı yönetmenleri ve manipülatörlerdir. Onlar farklı teknik ve yöntemlerle insanları aldatır ve kandırırlar. Bazen doğru bilgileri çarpıtarak, bazen yalanları doğru gibi sunarak, bazen olmayan şeyleri var gibi göstererek insanları hakikatten uzaklaştırırlar.
En basitinden sihirbazlar ve gözbağcılar iyi birer algı yönetmenidir. Farklı el becerileriyle, illüzyonla insanları aldatırlar. Şirketler, firmalar, reklam ajansları, pazarlama ve marka uzmanları da modern birer sihirbaz hâlini almıştır. Bunlar, tüketici ağını genişletebilme ve kazançlarını maksimize edebilme adına farklı ikna ve telkin yöntemleriyle, hedefe yönelik subliminal mesajlarıyla, daha başka algı operasyonlarıyla insanların tercihlerini etkilemekte, onlarda istedikleri kanaat ve düşünceleri oluşturmaktadırlar.
Dizi ve film yapımcıları da algı yönetimini etkili bir şekilde kullanan ayrı birer sihirbazdır. Mesela Yeşilçam filmlerini izleyip de zihninde kötü bir imam portresi oluşmayan kimse neredeyse yok gibidir. Aynı şekilde Hollywood filmlerini izleyip de Amerikan hayranı olmayan az sayıda insan vardır. Keza olayların arka planıyla ilgili bilgisi bulunmayan hemen her kovboy filmi izleyicisinin zihninde Kızılderililer kötü, saldırgan ve vahşi insanlar olarak bilinir.
Aynı şekilde algı yönetimi, belirli kültür, ırk, din veya devlete karşı sempati uyarma veya düşmanlık aşılama gibi sebeplerle uluslararası arenada kullanılan önemli silahlardan biridir. Öteden beri önemli bir savaş taktiği olarak kullanılan psikolojik harp de en temelde algı yönetimine dayanır. Bütün bunların yanında zihinleri kontrol altında tutabilmek ve kitleleri istediği şekilde yönlendirebilmek için algı yönetimi ve manipülasyona en çok başvuran aktörlerden birisi de siyasiler ve özellikle de zorba yöneticilerdir.
Günümüzde medyanın, kitle iletişim araçlarının ve bilimlerin gelişmesiyle birlikte algı yönetimi de çok kolaylaştı. İnsanlar âdeta bilgi bombardımanı altında yaşıyor. Unutkanlık, duygusallık, zihnî tembellik, cehalet, yobazlık gibi sebeplere bağlı olarak da çok kolay yönlendirilebiliyor, kandırılabiliyor. Dolayısıyla algı yönetim teknikleriyle zihinleri işgal etmek ve düşünceleri esir almak isteyenler sadece bunlarla sınırlı değildir. Sivil toplum örgütlerinden siyasi partilere, think-tank kuruluşlarından büyük devletlere kadar herkes psikolojik operasyonlarla kitleleri istismar etmeye ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışıyor.
Algı yönetimi nedir?
Peki, nedir algı yönetimi? Algı yönetimi denildiğinde, hedef bir kitlenin duygu ve düşüncelerini etkileyerek ona mevcut bir fikri kabul ettirme adına yürütülen her türlü eylem ve çalışma akla gelir. Dolayısıyla algı yönetimi aslında bir “kanaat oluşturma” çabasıdır. Zihni kontrol etme ve hatta zihin yıkama faaliyetidir. Bir çeşit toplum mühendisliğidir. Algı yönetimini bir nevi illüzyon ve kitle hipnozu olarak isimlendirmek de mümkündür.
Algı yönetiminde, var olan gerçeklik önemli değildir. Önemli olan kurgulanan gerçekliğin kitlelere kabul ettirilmesidir. Masa başında üretilmiş kurmaca bilgilerin halka benimsetilmesidir. İnsanların, kendi gözleriyle değil, manipülatörlerin gözüyle dünyaya bakmalarının temin edilmesidir. Pekâlâ algı yönetimiyle en kalitesiz ve değersiz ürünler hayat kaynağı gibi gösterilebilir. Kitlelere, hainler, kahraman; kahramanlar da hain olarak yutturulabilir. Yine algı yönetimi sayesinde kamuoyunda en masum ve makul fikirler veya eylemler bir anda “tehlikeli” hale gelebilir; veya en kirli, en yıkıcı ve en zararlı unsurlar takdirle karşılanabilir.
Her insan, çevresinde olup biten hâdiseleri kendi gayret ve çabasıyla anlamaya çalışarak, bilgi ve birikimiyle ölçüp tartarak bir kısım algılara ulaşır. Yani algı oluşması, kendiliğinden ve tabi bir şekilde gelişen ve işleyen bir süreçtir. Fakat algı yönetimi denildiğinde mesele çok daha farklı bir boyut kazanır. Burada birilerinin muhataplarında istediği algıları oluşturma adına planlı ve hedefli bir çalışması söz konusudur. Algı yönetiminde manipülasyon, spekülasyon, dezenformasyon, propaganda, provokasyon gibi teknik ve yöntemler işin içine girer. Yalanlar, abartılar, hileler, düzenbazlıklar, hamaset, popülizm gibi unsurlar baş gösterir.
Aslında her insan şöyle veya böyle tavır ve davranışlarında başkalarının algılarını hesaba katar. Muhataplarda güzel izlenimler oluşturma düşüncesi kötü bir düşünce olmadığı gibi, bunun için çaba ve gayret sarf etmek de kötü bir davranış değildir. Elbette herkes konuşma tarzıyla, giyim ve kuşamıyla, oturuş ve kalkışıyla kısaca her türlü hâl ve hareketiyle beraber olduğu insanlar üzerinde güzel intibalar bırakmak ister, istemelidir de.
Aynı şekilde lider ve yöneticilerin bir adım atmadan önce bunun kamuoyunda nasıl karşılık bulacağını göz önünde bulundurmaları gerekir. İcraat ve politikalarının taban tarafından destek görmesi veya engelle karşılaşmaması adına oluşacak algıları güzel yönetmeleri gerekir. Allah Resûlü’nün (s.a.s) hayatında da bunun pek çok misalini görmek mümkündür. O, hayatı boyunca attığı bütün adımlarda mutlaka birlikte olduğu ashabını arkasına almaya, yapacağı iş ve icraatlar konusunda onları ikna etmeye çok önem vermiştir. Aslında Efendimiz’in hiç terk etmediği istişarenin en önemli fonksiyonlarından biri de budur.
Fakat algı yönetimi denildiğinde bunlar anlaşılmaz. Algı yönetiminin çağrıştırdı mana büyük oranda olumsuzdur. Gerçi bazıları her tür imaj çalışmasının, propagandanın, reklâmın, kamu diplomasisinin, psikolojik savaşın, ikna ve iletişim becerilerinin de bir çeşit algı yönetiminden ibaret olduğunu ileri sürerek onu olumlu ve olumsuz veya iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayırır. Hatta yaşadığımız çağın bir nevi algı savaşlarına dönüştüğünden hareketle onu teşvik eder.
Kavramlar üzerinde tartışma yapmak bizi bir yere götürmez. Bu konuda iyi ve kötü olanı birbirinden ayırmak için; ulaşılmak istenilen hedefle, bu hedefe ulaşma adına kullanılan yöntemlerin meşruiyetine ve ahlakiliğine bakılmalıdır. Daha da önemlisi oluşturulmak istenilen algıların vakıaya mutabık olup olmadığı, gerçeği yansıtıp yansıtmadığı üzerinde durulmalıdır. Dolayısıyla bizim algı yönetimiyle kastettiğimiz mana da yüksek ahlaki normları ihlal eden olumsuz algı yönetimidir.
Algı yönetiminin kullanıldığı yerlere, kullanan kimselere, onların maksatlarına ve ortaya koydukları stratejilere bakıldığında, meselenin hiç de masum olmadığı görülecektir. Günümüzde algı yönetimi daha ziyade gerçekleri çarpıtmak, asıl niyeti gizlemek, suni algılar üzerinden çıkar elde etmek kısaca insanları kandırmak için kullanılmaktadır. Dahası yaşadığımız çağda bilimsel bir boyut kazanan algı yönetimi hiç olmadığı kadar tehlikeli bir hale geldi. İnsanların bireyselliklerini ve özgürlüklerini tehdit etmeye başladı. Siyasi ve ekonomik gücü elinde tutan elitlerin keyiflerince toplumu şekillendirebildikleri bir enstrümana dönüştü.
Algı Yönetimi Teknikleri
Zihinde oluşan algıların, insanın bütün davranış kalıplarını etkilediğini ve hatta belirlediğini çok iyi bilen algı yönetmenleri, arzu ettikleri istikamette algılar oluşturabilmek veya mevcut algıları değiştirebilmek için şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntem ve taktikler geliştiriyorlar. Amerikalı siyasetçi Henry Kissinger şöyle diyor: “Bir şeyin gerçek olmasından daha önemli olan, o şeyin gerçek olarak algılanmasını sağlamaktır.” İşte bunun farkında olan manipülatörler, insanların zihnini yönetmek suretiyle onlara gönüllü olarak istedikleri eylemleri yaptırabiliyorlar. Bu eylem bazen bir ürünün satın alınması oluyor, bazen siyasi bir lideri desteklemek, bazen ona ona oy vermek, bazen de büyük kalabalıkların küçük bir elit grubun arzu ve isteklerine boyun eğmesi.
En büyük algı manipülatörü şeytandır. Zira o, vesvese ve telkinleriyle sürekli insanları kandırmaya çalışır. Bunu başarabilme adına da her yolu kullanır. Şu ayet bunu anlatıyor: “Onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım. Sen de onların çoğunu şükreden kullar bulmayacaksın.” (el-Â’raf, 7/16-17) Buradan anlıyoruz ki şeytan, insanın önce duygu ve düşüncelerini, sonra da tavır ve davranışlarını istediği yönde değiştirebilmek için her yolu deniyor, bütün yöntemleri kullanıyor.
Aynen bunun gibi, dinî, hukukî, ahlakî ve insanî sınırların kendilerini dizginleyemediği şeytanın çağdaş takipçileri de insanların göz ve kulaklarından beyne ilettikleri uyaranlarla âdeta onların beyinlerini yönetiyor, zihinlerini ifsat ediyorlar. Zira göz görür, kulak duyar, akıl da inanır. Bunlar medya gücünü de arkalarına alarak, istedikleri algıyı oluşturacak bilgiler, haberler, reklamlar, resimler, videolar nelerse kitlelere onları gösteriyor, onları duyuruyorlar. Filmleri, dizileri, reklamları, sloganları, afiş ve broşürleri, sözü, hitabeti, kalemi o kadar etkili ve verimli kullanıyorlar ki bunların arasına yerleştirdikleri/sakladıkları mesajlarla insanlara istedikleri fikirleri empoze edebiliyorlar.
Bütün bunlarla insanlara meydana gelen olayları nasıl yorumlayacaklarını öğretiyor, onların karar alma süreçlerini yönetiyorlar. Dahası insanlar için neyin ihtiyaç olup olmadığına, ne yiyip içeceklerine, ne kullanacaklarına, nasıl bir hayat yaşayacaklarına, onlar için neyin önemli neyin önemsiz olduğuna vs. karar veriyor, sonrasında da adım adım insanları da yanlarına çekiyorlar. Bazen hedef kitlelerin hassasiyetlerini, inançlarını, kültür değerlerini dikkate alarak daha doğrusu istismar ederek onların algılarını yönetiyor; bazen de onların bilinç altlarına empoze ettikleri fikirlerle bunu yapıyorlar.
Bunların yanında düşüncelerden çok duyguları hedef alma, hamasete sığınma, halkın yanındaymış ve onlardan biriymiş gibi görünme, başka alternatif ve çözüm olmadığı kanaati oluşturma, yalanlar söyleyip bunları sürekli tekrar etme, kitle psikolojisini değerlendirme, basamakları tek tek çıkartma, bilgi tekeli kurma, propaganda yapma, bütünden koparma, değersizleştirme veya olduğundan fazla anlam yükleme, sahte kahramanlık hikayeleri uydurma, meşhur kimseleri yanına çekme, etkili kalemleri satın alma, belirli fikirleri çoğunluğun görüşüymüş gibi lanse etme, dinin meşrulaştırıcı gücüne sığınma, gerçek amacı gizleme, muhalifleri bertaraf etme, başarısızlıkları ustalıkla gizleme, sorunsuz gösterme gibi pek çok algı yönetimi tekniğinden bahsedilebilir.
Bu yöntemlerin hepsi üzerinde duracak değiliz. Fakat iki misalle meseleyi zihinlere yaklaştırabiliriz. Normal şartlarda akan suyun mermeri delmesi mümkün değildir. Fakat devamlı olunca deler. İnsanlar da ilk duyduklarında yalan ve iftiralara kolay kolay inanmazlar. Fakat bu yalanlar sürekli tekrar ediliyorsa ve hele bu yalanları söyleyenler devlet erkanı gibi önemli kişilerse bir süre sonra inanmaya başlarlar.
Aynı şekilde normal şartlarda bir insana bir metrelik bir tahtayı yutturamazsınız. Fakat bu tahta talaş haline getirilip her gün onun yiyeceklerine küçük bir miktar konulursa, bir süre sonra onun tamamı yenilmiş olur. İşte algı da böyle bir şeydir. Siz, insanları büyük bir yalana kolayca inandıramazsınız. Fakat bu yalanı iyi bir algı çalışmasıyla kademeli olarak yavaş yavaş onlara benimsetebilirsiniz.
Bir sonraki yazımızda algı yönetiminin zorba yöneticiler tarafından nasıl sessiz bir silah haline getirildiği ve bununla kitlelerin nasıl kandırıldığı üzerinde duracağız.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 29.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Cemel’e giden yol (3) [Dr. Reşit Haylamaz]
O günlerde Hazreti Ali (radıyallahu anh), Sâsânî cihetine ordular tertip etmekle meşguldü ki Mekke’den kopup gelen ve her geçen gün sayıları artan kalabalığın akıp gelişini duyunca, bu niyetinden vazgeçti ve geri dönmek zorunda kaldı. Zira içeride yaşanması muhtemel bir kanama ile cephede arızasız bir zafer kazanılamazdı!
Öncelikle bu insanlar niye toplanmıştı ve hangi maksatla geliyorlardı?
Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) olduğu yerde adres belliydi; zira herkese “Anne” olması hüviyetiyle bütün gözler ona bakıyordu ki Basra valisi Osmân İbn-i Huneyf, niyetlerini anlayabilmek için İmrân İbn-i Husayn ve Ebu’l-Esved ed-Düelî’yi Annemiz’e gönderdi.
“Benim gibi birisi, gizli-kapaklı iş yapıp da evlatlarına doğruyu söylemezlik etmez!” diye başladı sözlerine. Gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı anlattı uzun uzadıya. İşin çığırından çıktığını ve ardı ardına halifeleri şehîd eden eşkıyanın sokaklara hâkim olmasına karşı duyarsız kalamayacaklarını ifade etti; emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerle mükellef bir mü’min olarak dilsiz şeytan konumunda kalamazlardı!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhümâ) kanaati de farklı değildi; Hazreti Osmân’ın (radıyallahu anh) katillerini bulup cezalandırmak ve kargaşa ortamına son vermek!
Görüldüğü gibi herkesin niyet ve hedefinde Hazreti Osmân’ın (radıyallahu anh) katilini bulup cezalandırmak vardı; ancak bakılan yer farklı olduğu gibi yol ve yöntemler de farklılık arz ediyordu.
Ne var ki üst üste hamlelerle aynı dili konuşanların bile anlaşamayacağı bir atmosfer meydana getirilmişti.
Duyguların dili farklıydı; çoğu insanın dümeninde, akıl ve muhakemeden ziyade, örselenmiş hisler oturuyordu.
Bunu fark eden Annemiz’in (radıyallu anhâ) dilinden “itidal” düşmüyordu; mecbur kalmadıkça ve her şeye rağmen kılıçların kınlarından çıkmaması gerektiğini tembihliyor, kimsenin bir başkasına zarar vermemesini istiyordu. Hitabetindeki gücü kullanıyor ve bu duygularının herkes tarafından özümsenmesini talep ediyordu. Bir aralık yanına, baba-bir kardeşi Muhammed ile Hazreti Talha’nın oğlu Muhammed gelmiş, bugün nasıl bir duruş sergilemeleri gerektiğini sormuşlardı; onlara, Hazreti Âdem’in iki oğlu arasında geçen hâdiseyi hatırlatmış ve öldürmek üzere üzerine yürüyen Kâbil’e mukabil, her şeye rağmen elini kaldırmayacağına dair söz veren Hâbil’i işaret ederek, “Şayet Âdem’in iki oğlundan en hayırlısının yaptığını yapmaya gücün yetiyorsa, hiç bekleme ve onu yap!” demişti.
Bu arada Mekke’den Basra’ya akan insan sayısı da (30.000) Hazreti Ali ile Medîne’den çıkan asker sayısı da (20.000) artıyordu.
İş, kontrolden çıkmak üzereydi; sanki, dönüşü olmayan bir yola girilmiş gibiydi!
Niyetler halis olsa da ortada, kalbe kan damlatan bir görüntü vardı; iş tatlıya bağlanamazsa, düne kadar küffara karşı hakkı hâkim kılabilmek için kalkan kılıçlar, aynı kıbleye yönelmiş can kardeşler için inip kalkacaktı.
Buluşma yeri, Zâkâr’dı.
Yeni bir probleme sebebiyet vermemek için Hazreti Ali de (radıyallahu anh) oldukça hassastı ve “Ey kardeşlerim!” diye hitap ettiği Hazreti Talha ile Hazreti Zübeyr’e (radıyallahu anhümâ) o gün şunları söyledi:
“Sizin bildiklerinizi ben bilmiyor değilim! Fakat, sokak hâkimiyetini ellerinde tutan ve bizim kendilerine hâkim olamadığımız bir topluluğa karşı bir anda bunu nasıl yapayım? Onlara şöyle bir bakıverin; kendi köleleriniz bile onlarla birlikte hareket ediyor, hiç ummadığınız Araplar bile onların yanında! Üstelik, aranızda istedikleri gibi dolaşıp durduklarını da görüp duruyorsunuz! Söyler misiniz; bu şartlar altında sizin istediğinizi ve hemen gerçekleştirme imkânı var mı?”
Ardından hiç vakit kaybetmeden elçi olarak Âişe Validemiz’e (radıyallahu anhâ) Ka’ka’a İbn-i Amr’ı (radıyallahu anh) gönderdi:
“Ey Anneciğim!” diye başladı sözlerine, Hazreti Ka’ka’a (radıyallahu anh). “Seni bu hamleye sevk eden ve bu beldeye kadar getiren sebebin ne olduğunu söyleyebilir misin?”
Cevap netti:
“İnsanlar arasında sulhu temin etmek!”
Nabzını tuttuğu Hazreti Talha ile Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhümâ) kanaatleri de aynı istikametteydi.
Aynı dili konuşuyorlardı! Hâdise, sanıldığından daha erken ve sühûletle çözüme kavuşacak gibiydi; hepsine birden sordu:
“Peki, bu sulhun nasıl olacağını bana söyleyebilir misiniz?”
“Osmân’ın intikamını alıp katillerini de cezalandırmak suretiyle!” diyorlardı. “Çünkü bunu yapmamak, Kur’ân’ın emrini yerine getirmemek demektir!”
Bu da doğruydu; ancak başka doğrular da vardı. Hazreti Ka’ka’a (radıyallahu anh) devam etti:
“Diyelim ki sizler, Osmân’ı şehîd ettiğini söyleyen Basralıları öldürdünüz; onları öldürmeden önceki durumunuz, onları öldürdükten sonraki halinizden daha iyi değil midir? Çünkü bu durumda siz, 600 insanı öldürmüş olacaksınız; bu sefer de 6.000 insan sokaklara dökülecek ve size karşı tavır alacak.
Aslında siz, esas katil olan Hurkûs İbn-i Züher’i istiyorsunuz; ancak 6.000 kişi ağız birliği etmiş ve onu size vermiyor! Şayet onları kendi hallerine bıraksanız, söylediklerinizin hilafına bir adım atmış olmayacak mısınız?
Diyelim ki onların hepsini öldürdünüz; bu durumda siz, şu anda endişe duyup da çözmek için attığınız adımdan daha kötü bir sonuçla baş başa kalmış olmayacak mısınız?
Gördüğünüz gibi siz, Hurkûs İbn-i Züheyr’i cezalandırmak için adım atsanız, karşınızda esas katili size teslim etmek istemeyen 6.000 kişiyi bulacaksınız.
Demek ki mesele, öyle kolay halledilebilecek gibi değil!
Öyleyse siz, Ali’yi mazur görmeli değil misiniz?
Elbette O da Osmân’ın katilini bulup cezalandırmak istiyor; ancak ortam yatışıp daha fazla kan dökülmemesi için sadece ceza işini gerçekleştireceği zamanı kolluyor!”
İşin burasında Annemiz (radıyallahu anhâ) sordu:
“Peki, sen ne düşünüyorsun ey Ka’ka’a?”
“Evet, ortada bir hâdise var; ancak bunu çözmek, sükûnetle mümkündür!” dedi ve devam etti:
“İşler durulunca her şey çözülür. Acele etmemenizi, sulh ortamını tercih etmenizi, Ali’ye olan bey’atınızı yenilemenizi ve önceki halinizde olduğu gibi hayır yolunun anahtarları olarak belâ ve musibet peşinde olanlara fırsat vermemenizi tavsiye ediyorum!”
“Doğru!” dedi, Annemiz (radıyallahu anhâ). Hakkın tarafı olanların hakperestliği de farklıydı ve şu cümleleriyle işe son noktayı koydu:
“Gerçekten de güzel ve isabetli olanı söylüyorsun! Öyleyse, haydi geri dön. Şayet, bu konuda Ali de seninle aynı kanaatte ise bil ki mesele aydınlığa kavuşmuştur ve bundan böyle sulh esastır!”
Beri tarafta gelişmeleri merakla bekleyen Hazreti Ali (radıyallahu anh), Hazreti Ka’ka’a’nın (radıyallahu anh) getirdiği habere o kadar sevinmişti ki hiç beklemeden bu sevincini etrafındakilerle de paylaştı.
Niye sevinmesin ki? Sulhu temin etmiş olarak geriye döneceklerdi!
O gün, iki taraf arasında yaşanan gelişmeleri ve gelinen noktayı yakından takip eden başka eller olmasaydı, iş bu kadar kolay olacaktı!
Olmadı!
[Dr. Reşit Haylamaz] 29.8.2020 [TR724]
Öncelikle bu insanlar niye toplanmıştı ve hangi maksatla geliyorlardı?
Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) olduğu yerde adres belliydi; zira herkese “Anne” olması hüviyetiyle bütün gözler ona bakıyordu ki Basra valisi Osmân İbn-i Huneyf, niyetlerini anlayabilmek için İmrân İbn-i Husayn ve Ebu’l-Esved ed-Düelî’yi Annemiz’e gönderdi.
“Benim gibi birisi, gizli-kapaklı iş yapıp da evlatlarına doğruyu söylemezlik etmez!” diye başladı sözlerine. Gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı anlattı uzun uzadıya. İşin çığırından çıktığını ve ardı ardına halifeleri şehîd eden eşkıyanın sokaklara hâkim olmasına karşı duyarsız kalamayacaklarını ifade etti; emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerle mükellef bir mü’min olarak dilsiz şeytan konumunda kalamazlardı!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhümâ) kanaati de farklı değildi; Hazreti Osmân’ın (radıyallahu anh) katillerini bulup cezalandırmak ve kargaşa ortamına son vermek!
Görüldüğü gibi herkesin niyet ve hedefinde Hazreti Osmân’ın (radıyallahu anh) katilini bulup cezalandırmak vardı; ancak bakılan yer farklı olduğu gibi yol ve yöntemler de farklılık arz ediyordu.
Ne var ki üst üste hamlelerle aynı dili konuşanların bile anlaşamayacağı bir atmosfer meydana getirilmişti.
Duyguların dili farklıydı; çoğu insanın dümeninde, akıl ve muhakemeden ziyade, örselenmiş hisler oturuyordu.
Bunu fark eden Annemiz’in (radıyallu anhâ) dilinden “itidal” düşmüyordu; mecbur kalmadıkça ve her şeye rağmen kılıçların kınlarından çıkmaması gerektiğini tembihliyor, kimsenin bir başkasına zarar vermemesini istiyordu. Hitabetindeki gücü kullanıyor ve bu duygularının herkes tarafından özümsenmesini talep ediyordu. Bir aralık yanına, baba-bir kardeşi Muhammed ile Hazreti Talha’nın oğlu Muhammed gelmiş, bugün nasıl bir duruş sergilemeleri gerektiğini sormuşlardı; onlara, Hazreti Âdem’in iki oğlu arasında geçen hâdiseyi hatırlatmış ve öldürmek üzere üzerine yürüyen Kâbil’e mukabil, her şeye rağmen elini kaldırmayacağına dair söz veren Hâbil’i işaret ederek, “Şayet Âdem’in iki oğlundan en hayırlısının yaptığını yapmaya gücün yetiyorsa, hiç bekleme ve onu yap!” demişti.
Bu arada Mekke’den Basra’ya akan insan sayısı da (30.000) Hazreti Ali ile Medîne’den çıkan asker sayısı da (20.000) artıyordu.
İş, kontrolden çıkmak üzereydi; sanki, dönüşü olmayan bir yola girilmiş gibiydi!
Niyetler halis olsa da ortada, kalbe kan damlatan bir görüntü vardı; iş tatlıya bağlanamazsa, düne kadar küffara karşı hakkı hâkim kılabilmek için kalkan kılıçlar, aynı kıbleye yönelmiş can kardeşler için inip kalkacaktı.
Buluşma yeri, Zâkâr’dı.
Yeni bir probleme sebebiyet vermemek için Hazreti Ali de (radıyallahu anh) oldukça hassastı ve “Ey kardeşlerim!” diye hitap ettiği Hazreti Talha ile Hazreti Zübeyr’e (radıyallahu anhümâ) o gün şunları söyledi:
“Sizin bildiklerinizi ben bilmiyor değilim! Fakat, sokak hâkimiyetini ellerinde tutan ve bizim kendilerine hâkim olamadığımız bir topluluğa karşı bir anda bunu nasıl yapayım? Onlara şöyle bir bakıverin; kendi köleleriniz bile onlarla birlikte hareket ediyor, hiç ummadığınız Araplar bile onların yanında! Üstelik, aranızda istedikleri gibi dolaşıp durduklarını da görüp duruyorsunuz! Söyler misiniz; bu şartlar altında sizin istediğinizi ve hemen gerçekleştirme imkânı var mı?”
Ardından hiç vakit kaybetmeden elçi olarak Âişe Validemiz’e (radıyallahu anhâ) Ka’ka’a İbn-i Amr’ı (radıyallahu anh) gönderdi:
“Ey Anneciğim!” diye başladı sözlerine, Hazreti Ka’ka’a (radıyallahu anh). “Seni bu hamleye sevk eden ve bu beldeye kadar getiren sebebin ne olduğunu söyleyebilir misin?”
Cevap netti:
“İnsanlar arasında sulhu temin etmek!”
Nabzını tuttuğu Hazreti Talha ile Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhümâ) kanaatleri de aynı istikametteydi.
Aynı dili konuşuyorlardı! Hâdise, sanıldığından daha erken ve sühûletle çözüme kavuşacak gibiydi; hepsine birden sordu:
“Peki, bu sulhun nasıl olacağını bana söyleyebilir misiniz?”
“Osmân’ın intikamını alıp katillerini de cezalandırmak suretiyle!” diyorlardı. “Çünkü bunu yapmamak, Kur’ân’ın emrini yerine getirmemek demektir!”
Bu da doğruydu; ancak başka doğrular da vardı. Hazreti Ka’ka’a (radıyallahu anh) devam etti:
“Diyelim ki sizler, Osmân’ı şehîd ettiğini söyleyen Basralıları öldürdünüz; onları öldürmeden önceki durumunuz, onları öldürdükten sonraki halinizden daha iyi değil midir? Çünkü bu durumda siz, 600 insanı öldürmüş olacaksınız; bu sefer de 6.000 insan sokaklara dökülecek ve size karşı tavır alacak.
Aslında siz, esas katil olan Hurkûs İbn-i Züher’i istiyorsunuz; ancak 6.000 kişi ağız birliği etmiş ve onu size vermiyor! Şayet onları kendi hallerine bıraksanız, söylediklerinizin hilafına bir adım atmış olmayacak mısınız?
Diyelim ki onların hepsini öldürdünüz; bu durumda siz, şu anda endişe duyup da çözmek için attığınız adımdan daha kötü bir sonuçla baş başa kalmış olmayacak mısınız?
Gördüğünüz gibi siz, Hurkûs İbn-i Züheyr’i cezalandırmak için adım atsanız, karşınızda esas katili size teslim etmek istemeyen 6.000 kişiyi bulacaksınız.
Demek ki mesele, öyle kolay halledilebilecek gibi değil!
Öyleyse siz, Ali’yi mazur görmeli değil misiniz?
Elbette O da Osmân’ın katilini bulup cezalandırmak istiyor; ancak ortam yatışıp daha fazla kan dökülmemesi için sadece ceza işini gerçekleştireceği zamanı kolluyor!”
İşin burasında Annemiz (radıyallahu anhâ) sordu:
“Peki, sen ne düşünüyorsun ey Ka’ka’a?”
“Evet, ortada bir hâdise var; ancak bunu çözmek, sükûnetle mümkündür!” dedi ve devam etti:
“İşler durulunca her şey çözülür. Acele etmemenizi, sulh ortamını tercih etmenizi, Ali’ye olan bey’atınızı yenilemenizi ve önceki halinizde olduğu gibi hayır yolunun anahtarları olarak belâ ve musibet peşinde olanlara fırsat vermemenizi tavsiye ediyorum!”
“Doğru!” dedi, Annemiz (radıyallahu anhâ). Hakkın tarafı olanların hakperestliği de farklıydı ve şu cümleleriyle işe son noktayı koydu:
“Gerçekten de güzel ve isabetli olanı söylüyorsun! Öyleyse, haydi geri dön. Şayet, bu konuda Ali de seninle aynı kanaatte ise bil ki mesele aydınlığa kavuşmuştur ve bundan böyle sulh esastır!”
Beri tarafta gelişmeleri merakla bekleyen Hazreti Ali (radıyallahu anh), Hazreti Ka’ka’a’nın (radıyallahu anh) getirdiği habere o kadar sevinmişti ki hiç beklemeden bu sevincini etrafındakilerle de paylaştı.
Niye sevinmesin ki? Sulhu temin etmiş olarak geriye döneceklerdi!
O gün, iki taraf arasında yaşanan gelişmeleri ve gelinen noktayı yakından takip eden başka eller olmasaydı, iş bu kadar kolay olacaktı!
Olmadı!
[Dr. Reşit Haylamaz] 29.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Bir Türkiye gerçeği; ‘Zorla kaybedilme’ [Av. Nurullah Albayrak]
Zorla kaybedilme, bir kimsenin sadece özgürlüğünden değil, yaşam hakkından, güvenlik hakkından ve adil yargılanma hakkından da yoksun bırakılması demektir. Zorla kaybedilen kişi devletin elindedir ama yetkililer kayıp kişinin nerede olduğunu bilmediklerini, çoğunlukla da kaçırılma iddiasının bir terör propagandası olduğunu söylerler.
Zorla kaybetme eylemleri çoğunlukla işkenceyi de içinde barındırır ve gözardı edilemeyecek bir çoğunluğu ise bir daha haber alamama ile sonuçlanır. İnsanlık suçu olarak tanımlanan bu eylemin kanıtlanması çok güçtür, bu suçun sistematik hale geldiği ülkelerde ise neredeyse imkansızdır.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
1980’den günümüze Türkiye’nin de içerisinde olduğu 60 civarında ülkede ne yazık ki bu insanlık suçu işlenmektedir.
1960’lı yıllarda Latin Amerika’da sıkça görülen bu insanlık suçu (zorla kaybetme), 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’de de görülmeye başladı. ‘Cumartesi Anneleri’ olarak bilinen ve 25 yıldır kaybedilen evlatlarını arayan anneler, en azından çocuklarının ‘kemiklerini’ bulmak için seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
Zorla kaybedilme vakalarının çok yaygın hale gelmesi üzerine 18 Aralık 1992 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından ‘Herkesin Zorla Kaybedilmeye Karşı Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’ kabul edildi. Zorla kaybetme eylemleriyle ilgili ihlallerin sona erdirilmesi adına yol gösteren bu sözleşmeye Türkiye halen imza atmadı.
Zorla kaybetme vakalarının gerçekleştiği devletlerin tamamına yakını ya askeri cunta, ya tek parti ya da tek kişinin yönetiminde olan ülkeler. Zorla kaybedilenlerin kimlikleri ülkeye ve döneme göre değişmekle birlikte genel olarak, muhalefet liderleri, aydınlar, ya da rejime muhalif grupların mensupları.
Zorla kaybedilme suçunun failleri devletle resmi ya da gayri resmi ilişki içinde oluyor. Bu ilişki nedeniyle de zorla kaybetme vakalarının, devlet aygıtını elinde bulunduranlar tarafından istenmedikçe aydınlatılması mümkün olmuyor.
Kayıp kişilerin halen yaşadığı umudunu hiçbir zaman kaybetmeyen yakınları ise çoğunlukla yalnız bırakılmakta, suçlu olarak görülmekte ve olayın üzerine gitmemeleri için baskıya ve tehdide maruz kalmaktalar. Bu baskılar nedeniyle de yapacakları bir girişimin, kayıplarının aleyhine olabileceği, hatta ölümüyle sonuçlanabileceği endişesiyle olayın üzerine gidememekteler. Bazı zamanlarda ise kayıplar hainlikle, yurtdışına kaçmış olmakla itham edilerek karşı suçlama ve gözdağıyla da karşılaşmaktalar. Kayıp yakınlarının endişelerini dile getirmek ve halkın desteğini almak için yapmak istedikleri basın açıklamaları ve gösteriler ise ya yasaklanmakta ya da zor kullanılarak dağıtılmaktadır.
Türkiye’de yaşanan zorla kaybetmeler ve faili meçhul cinayetler konusunda çalışan “Hakikat Adalet Hafıza Merkezi”nin paylaştığı verilere göre; 1990’lı yıllardan itibaren 1,532 kişinin zorla kaybedildiği rapor edilmiştir. 2000’li yıllarda azaldığı belirtilen zorla kaybetmelerin 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yeniden başladığı ve bu süreçte de 29 kişinin kaçırıldığı belirtilmiştir.
İnsan hakları alanında çalışmalar yürüten resmi kurumlar da, ya kayıp iddialarına karşı suskun kalmakta ya da kaçırılma olaylarının arkasında devlet olduğu iddiasının kirli bir propaganda olduğunu söylemekteler. Bunun en çarpıcı örneği, 2017 yılında TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı olan Mustafa Yeneroğlu’nun o tarihte yaptığı sözlerdir. Yeneroğlu, “Bu olayların arkasında kamu gücünün olduğunu söylemenin kirli bir propaganda” olduğunu belirtmişti. AKP’den istifa ettikten sonra ise kaçırılma olaylarının arkasında kamu görevlilerin olduğu şeklinde açıklama yapmıştır. Bu olay, iktidarın ve kamu kurumlarının tavrını göstermesi açısından manidardır.
Türkiye’de 2016 sonrası zorla kaybedilen insanların büyük çoğunluğunu ‘Gülen Hareketi’ mensubu olduğu ifade edilen kişiler oluşturmaktadır. Son dönemde kaçırılan bu kişilerden büyük çoğunluğu aylar sonra Emniyet birimlerinde ortaya çıktılar. İlk ifadelerinde kaçırılmadıklarını, kendi istekleriyle Emniyete geldiklerini ve teslim olduklarını söylemişlerdi. Teslim olmadan önce hazırladıklarını iddia ettikleri itiraf(!) metinlerini sunmuşlardı. Bu kişiler, aileleri tarafından tutulan avukatları reddettiler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ve Birleşmiş Milletler’e yapılan başvuruların da geri çekilmesini istemişlerdi.
Son dönemde kaçırılanlarda beşi, mahkeme aşamasında nasıl kaçırıldıklarını, ne tür işkencelere maruz kaldıklarını ve kaçıran kişilerin cezaevinde kendilerini halen tehdit etmeye devam ettiklerini anlattılar. Olay tüm detaylarıyla anlatılmış olmasına rağmen etkili bir soruşturma hala yapıladı, suçun failleriyle ilgili herhangi bir işlem de başlatılmadı.
Son dönemde kaçırılanlardan Yusuf Bilge Tunç, Sunay Elmas ve Ayhan Oran’dan hala haber alınamadı. Kayıp yakınları, hala yaşadıklarını umut etmek istiyorlar.
Türkiye’de yaşanan zorla kaçırma olaylarında ayrı bir başlık da, yurtdışından yasadışı yollarla kaçırılan kişilerdir. Kazakistan’dan yasadışı yollarla kaçırılan Zabit Kişi, 108 gün sonra Emniyet’te ortaya çıktı. İktidara yakın medya kuruluşları, kaçırma faaliyetlerinin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından yapıldığını haber olarak duyurmakta mahsur görmediler. MİT tarafından onlarca farklı ülkeden 100’ün üzerinde Gülen Hareketi mensubu kişinın yasadışı olarak Türkiye’ye getirildiği duyuruldu.
Yaşanan zorla kaçırma vakalarının failleri her ne kadar gizli gibi görünse de, herkes kaçırmaların kimler tarafından yapıldığını bilmektedir. Bu durum, “Türkiye’nin Açık Sırrı” olarak gösteriliyor.
Zorla kaybedilme mağdurlarını unutmama ve unutulmalarına müsaade etmeme çabasının, yalnızca kayıp birinin bulunması için değil, aynı zamanda insanlığa karşı işlenmiş bir suçla mücadele etmek için olduğu unutulmamalı.
Kayıp yakınları, kaçırılma vakalarına karşı herkesin yardım etmesini bekliyor. Bu insanlara yardım etmek ve zorla kaybetme faillerinin cezalandırılması için mücadele etmek insan olmanın bir gereğidir. Bu onurlu mücadele, insan haklarına dayalı, adil ve yaşanabilir bir dünya inşa etmek için üzerimize düşen bir sorumluluktur.
[Av. Nurullah Albayrak] 29.8.2020 [TR724]
Zorla kaybetme eylemleri çoğunlukla işkenceyi de içinde barındırır ve gözardı edilemeyecek bir çoğunluğu ise bir daha haber alamama ile sonuçlanır. İnsanlık suçu olarak tanımlanan bu eylemin kanıtlanması çok güçtür, bu suçun sistematik hale geldiği ülkelerde ise neredeyse imkansızdır.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
1980’den günümüze Türkiye’nin de içerisinde olduğu 60 civarında ülkede ne yazık ki bu insanlık suçu işlenmektedir.
1960’lı yıllarda Latin Amerika’da sıkça görülen bu insanlık suçu (zorla kaybetme), 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’de de görülmeye başladı. ‘Cumartesi Anneleri’ olarak bilinen ve 25 yıldır kaybedilen evlatlarını arayan anneler, en azından çocuklarının ‘kemiklerini’ bulmak için seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
Zorla kaybedilme vakalarının çok yaygın hale gelmesi üzerine 18 Aralık 1992 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından ‘Herkesin Zorla Kaybedilmeye Karşı Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’ kabul edildi. Zorla kaybetme eylemleriyle ilgili ihlallerin sona erdirilmesi adına yol gösteren bu sözleşmeye Türkiye halen imza atmadı.
Zorla kaybetme vakalarının gerçekleştiği devletlerin tamamına yakını ya askeri cunta, ya tek parti ya da tek kişinin yönetiminde olan ülkeler. Zorla kaybedilenlerin kimlikleri ülkeye ve döneme göre değişmekle birlikte genel olarak, muhalefet liderleri, aydınlar, ya da rejime muhalif grupların mensupları.
Zorla kaybedilme suçunun failleri devletle resmi ya da gayri resmi ilişki içinde oluyor. Bu ilişki nedeniyle de zorla kaybetme vakalarının, devlet aygıtını elinde bulunduranlar tarafından istenmedikçe aydınlatılması mümkün olmuyor.
Kayıp kişilerin halen yaşadığı umudunu hiçbir zaman kaybetmeyen yakınları ise çoğunlukla yalnız bırakılmakta, suçlu olarak görülmekte ve olayın üzerine gitmemeleri için baskıya ve tehdide maruz kalmaktalar. Bu baskılar nedeniyle de yapacakları bir girişimin, kayıplarının aleyhine olabileceği, hatta ölümüyle sonuçlanabileceği endişesiyle olayın üzerine gidememekteler. Bazı zamanlarda ise kayıplar hainlikle, yurtdışına kaçmış olmakla itham edilerek karşı suçlama ve gözdağıyla da karşılaşmaktalar. Kayıp yakınlarının endişelerini dile getirmek ve halkın desteğini almak için yapmak istedikleri basın açıklamaları ve gösteriler ise ya yasaklanmakta ya da zor kullanılarak dağıtılmaktadır.
Türkiye’de yaşanan zorla kaybetmeler ve faili meçhul cinayetler konusunda çalışan “Hakikat Adalet Hafıza Merkezi”nin paylaştığı verilere göre; 1990’lı yıllardan itibaren 1,532 kişinin zorla kaybedildiği rapor edilmiştir. 2000’li yıllarda azaldığı belirtilen zorla kaybetmelerin 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yeniden başladığı ve bu süreçte de 29 kişinin kaçırıldığı belirtilmiştir.
İnsan hakları alanında çalışmalar yürüten resmi kurumlar da, ya kayıp iddialarına karşı suskun kalmakta ya da kaçırılma olaylarının arkasında devlet olduğu iddiasının kirli bir propaganda olduğunu söylemekteler. Bunun en çarpıcı örneği, 2017 yılında TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı olan Mustafa Yeneroğlu’nun o tarihte yaptığı sözlerdir. Yeneroğlu, “Bu olayların arkasında kamu gücünün olduğunu söylemenin kirli bir propaganda” olduğunu belirtmişti. AKP’den istifa ettikten sonra ise kaçırılma olaylarının arkasında kamu görevlilerin olduğu şeklinde açıklama yapmıştır. Bu olay, iktidarın ve kamu kurumlarının tavrını göstermesi açısından manidardır.
Türkiye’de 2016 sonrası zorla kaybedilen insanların büyük çoğunluğunu ‘Gülen Hareketi’ mensubu olduğu ifade edilen kişiler oluşturmaktadır. Son dönemde kaçırılan bu kişilerden büyük çoğunluğu aylar sonra Emniyet birimlerinde ortaya çıktılar. İlk ifadelerinde kaçırılmadıklarını, kendi istekleriyle Emniyete geldiklerini ve teslim olduklarını söylemişlerdi. Teslim olmadan önce hazırladıklarını iddia ettikleri itiraf(!) metinlerini sunmuşlardı. Bu kişiler, aileleri tarafından tutulan avukatları reddettiler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ve Birleşmiş Milletler’e yapılan başvuruların da geri çekilmesini istemişlerdi.
Son dönemde kaçırılanlarda beşi, mahkeme aşamasında nasıl kaçırıldıklarını, ne tür işkencelere maruz kaldıklarını ve kaçıran kişilerin cezaevinde kendilerini halen tehdit etmeye devam ettiklerini anlattılar. Olay tüm detaylarıyla anlatılmış olmasına rağmen etkili bir soruşturma hala yapıladı, suçun failleriyle ilgili herhangi bir işlem de başlatılmadı.
Son dönemde kaçırılanlardan Yusuf Bilge Tunç, Sunay Elmas ve Ayhan Oran’dan hala haber alınamadı. Kayıp yakınları, hala yaşadıklarını umut etmek istiyorlar.
Türkiye’de yaşanan zorla kaçırma olaylarında ayrı bir başlık da, yurtdışından yasadışı yollarla kaçırılan kişilerdir. Kazakistan’dan yasadışı yollarla kaçırılan Zabit Kişi, 108 gün sonra Emniyet’te ortaya çıktı. İktidara yakın medya kuruluşları, kaçırma faaliyetlerinin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından yapıldığını haber olarak duyurmakta mahsur görmediler. MİT tarafından onlarca farklı ülkeden 100’ün üzerinde Gülen Hareketi mensubu kişinın yasadışı olarak Türkiye’ye getirildiği duyuruldu.
Yaşanan zorla kaçırma vakalarının failleri her ne kadar gizli gibi görünse de, herkes kaçırmaların kimler tarafından yapıldığını bilmektedir. Bu durum, “Türkiye’nin Açık Sırrı” olarak gösteriliyor.
Zorla kaybedilme mağdurlarını unutmama ve unutulmalarına müsaade etmeme çabasının, yalnızca kayıp birinin bulunması için değil, aynı zamanda insanlığa karşı işlenmiş bir suçla mücadele etmek için olduğu unutulmamalı.
Kayıp yakınları, kaçırılma vakalarına karşı herkesin yardım etmesini bekliyor. Bu insanlara yardım etmek ve zorla kaybetme faillerinin cezalandırılması için mücadele etmek insan olmanın bir gereğidir. Bu onurlu mücadele, insan haklarına dayalı, adil ve yaşanabilir bir dünya inşa etmek için üzerimize düşen bir sorumluluktur.
[Av. Nurullah Albayrak] 29.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
Aşılmayacak engel yoktur: Anka Yükseliyor! [M.Nedim Hazar]
1993 yılında Burundi tarihinin en kanlı iç savaşını yaşadı.
Tutsiler ile Hutular ölümcül bir katliamın tarafı olmuşlardı. Acıma, merhamet, insanlık yok olmuştu adeta. İnsan cesetleri öldürüldükleri yerde çürüyor ve salgın hastalıklar baş gösteriyordu. Bulanık Buruni nehrinden ceset akıyordu adeta.
Küçük Jean Baptiste henüz üç yaşındaydı ve olan bitene anlam veremiyordu. Bir akşam vakti evlerinin etrafında bağırışlar duydu. Babasını kaybetmişti. Annesi panikle elinden tutup evden çıkmalarını istedi. Var gücüyle koşuyorlardı ama en fazla 40 metre uzağa gittiler. Küçük Jean koluna aldığı pala darbesiyle yere savruldu. Annesini de yakaladı Hutular. Küçük çocuk annesinin boğazının kesilişini izlemek zorunda kaldı. Bu travma ile yıllarca yaşayacaktı.
Ancak hayatını esas değiştiren şey birkaç dakika sonra oldu ve bir Hutu zalimce palasını savurmaya başladı. Bacağına, boynuna, sırtına…
Ölümü terk edip gitti Hutular.
Birkaç gün sonra kabuslar içinde hastanede gözünü açtığında sağ bacağının kesildiğini görüyor.
Sonrası acı dolu bir dönem hayatında.
Yetimhane, protez için Fransa’ya gitme imkanı. Fransız ailenin onu evlat edinmesi ve Fransa’da hem sakat hem siyahi olmanın getirdiği zorluklar. Ezilmek, dışlanmak, horlanmak, alay edilmek. Hepsiyle başa çıkmak zorunda olan engelli bir çocuk.
Böyle yaşayamayacağını anlayınca hayata sımsıkı tutunuyor Alaize… Uzun atlama ve koşuyu seçiyor spor olarak.
“Neden mi seçtim?” sorusuna şöyle cevap veriyor:
“Sanki olanlardan kaçmaya çalışıyorum. Kaçmak için koşuyorum. Düşüp tekrar ayağa kalkıyorum. Hayat bundan ibaret…”
Sonra başarılar ardı ardına geliyor, olimpiyat madalyaları ve rekorlar.
Bugün Amerika’da muazzam bir başarı öyküsü olarak mutlu bir hayat yaşıyor Jean Baptiste Alaize…
Ve onun öyküsünü bir belgesel ile bize taşıdı İngiliz filmciler Ian Bonhôte ve Peter Ettedgui…
Rising Phoenix – Anka Yükseliyor onun gibi pek çok oyuncunun kişisel öyküsüyle iç içe olarak Paralimpik Olimpiyatlar’ın inişli çıkışlı öyküsünü de anlatıyor.
Matt Stutzman bunlardan biri mesela. Doğuştan iki kolu olmayan bu sporcu bir gün beyin MR’ı çektiriyor. Normal insanlarda bezelye büyüklüğünde olan ayakları yöneten kısmın Stutzman’da neredeyse beyzbol topu büyüklüğünde olduğunu hayretle fark ediyorlar!
Engelli sporcular şunun farkında: normal insanlar bir spor yapıp başararak kahraman olurken, onlar kahraman olduktan sonra spora yöneliyorlar. Hepsinin bir kahramanlık öyküsü var zira.
Avustralyalı yüzücü Ellie Cole, “normal spor yapan insanların hepsinin fiziği birbirine benzer, bizde ise bu neredeyse imkansızdır. Hiç birimizin vücudu diğerine benzemez!”
Farklılıkların yazgıda birliği gibi bir şey engelli sporcu olmak.
Kader onları bir trajedi ile bir araya getirmiş sanki.
İngiliz yapımı belgeselin yapımcıları arasında engelli sporcular olduğu gibi fragmanlarda da görülen oldukça ünlü bir isim de var: Prens Charles ve Diana’nın küçük oğlu Harry. Diğer ismiyle Dussex Dükü Prens Harry.
Başka prens ya da saltanat çocuklarıyla sakın karıştırmayın Harry’i. Baba parası yiyen boş beleş veliahtlardan değil o. Çocukluğundan beri cevval bir aktivist. Belediyelerden, vakıf adı altında ihalelerden para kopartan veliahtlardan değil Harry.
Ünlü Invictus Games’in kurucusu aynı zamanda. Onu da çok heyecanlandıran bir alan engelli sporcular ve elbette bu belgesele kayıtsız kalmamış.
Tabiri caizse Anka Yükseliyor onunla başlayıp onunla bitiyor. Ama hiç sırıtmıyor bu pozitif ayrımcılık. Hatta belgeselcilerin olaya Londra 2012 ile başlamaları ve kendilerini yere göğe sığdıramamalarına bile iltimas gösteriyorsunuz.
Geçtiğimiz gün yapılan Prömiyerine bizzat katılarak projeyi desteklediğini bir kez daha gösterdi genç Prens.
İnsanların, spor düşkünlerinin, siyasilerin ve engelli ailelerinin hayret verici “git-gel”li öyküsü var belgeselde.
Bir yandan insan öyküleriyle sımsıkı sarıp içine çekerken diğer yandan Paralimpik Olimpiyatların cemaziyelevveline de gidiyor.
Bu işlerin başı ve Paralimpik Oyunların fikir babası Dr. Ludwig Guttmann’a da muazzam bir selam gönderiyor, saygı duruşunda bulunuyor. Guttmann’ın kızı ile Hitler ve Nazi Almanyasının dünyayı nasıl perişan ettiğini bir de tıp ve spor çerçevesinde görüyoruz belgeselde.
Ve ilk paralimpik denemelerinden sonra ilk Paralimpik olimpiyatlarına uzanıp siyah beyaz bir geçmiş seriyor önümüze.
2016 Rio ile zırvaya çıkıyor film. Parasızlığın, imkansızlığın, engellerin ile birleşiyor engelli sporcuların mücadelesi ve destansı bir öyküye dönüşüyor. Bir yerden sonra mitolojik kahraman gibi geliyor seyirciye hepsi.
Anka Yükseliyor ciddi emek verilmiş, ince işçiliklerle muazzam öyküler barındıran rafine bir belgesel.
İmkanınız olursa izleyin…
[M.Nedim Hazar] 29.8.2020 [TR724]
Tutsiler ile Hutular ölümcül bir katliamın tarafı olmuşlardı. Acıma, merhamet, insanlık yok olmuştu adeta. İnsan cesetleri öldürüldükleri yerde çürüyor ve salgın hastalıklar baş gösteriyordu. Bulanık Buruni nehrinden ceset akıyordu adeta.
Küçük Jean Baptiste henüz üç yaşındaydı ve olan bitene anlam veremiyordu. Bir akşam vakti evlerinin etrafında bağırışlar duydu. Babasını kaybetmişti. Annesi panikle elinden tutup evden çıkmalarını istedi. Var gücüyle koşuyorlardı ama en fazla 40 metre uzağa gittiler. Küçük Jean koluna aldığı pala darbesiyle yere savruldu. Annesini de yakaladı Hutular. Küçük çocuk annesinin boğazının kesilişini izlemek zorunda kaldı. Bu travma ile yıllarca yaşayacaktı.
Ancak hayatını esas değiştiren şey birkaç dakika sonra oldu ve bir Hutu zalimce palasını savurmaya başladı. Bacağına, boynuna, sırtına…
Ölümü terk edip gitti Hutular.
Birkaç gün sonra kabuslar içinde hastanede gözünü açtığında sağ bacağının kesildiğini görüyor.
Sonrası acı dolu bir dönem hayatında.
Yetimhane, protez için Fransa’ya gitme imkanı. Fransız ailenin onu evlat edinmesi ve Fransa’da hem sakat hem siyahi olmanın getirdiği zorluklar. Ezilmek, dışlanmak, horlanmak, alay edilmek. Hepsiyle başa çıkmak zorunda olan engelli bir çocuk.
Böyle yaşayamayacağını anlayınca hayata sımsıkı tutunuyor Alaize… Uzun atlama ve koşuyu seçiyor spor olarak.
“Neden mi seçtim?” sorusuna şöyle cevap veriyor:
“Sanki olanlardan kaçmaya çalışıyorum. Kaçmak için koşuyorum. Düşüp tekrar ayağa kalkıyorum. Hayat bundan ibaret…”
Sonra başarılar ardı ardına geliyor, olimpiyat madalyaları ve rekorlar.
Bugün Amerika’da muazzam bir başarı öyküsü olarak mutlu bir hayat yaşıyor Jean Baptiste Alaize…
Ve onun öyküsünü bir belgesel ile bize taşıdı İngiliz filmciler Ian Bonhôte ve Peter Ettedgui…
Rising Phoenix – Anka Yükseliyor onun gibi pek çok oyuncunun kişisel öyküsüyle iç içe olarak Paralimpik Olimpiyatlar’ın inişli çıkışlı öyküsünü de anlatıyor.
Matt Stutzman bunlardan biri mesela. Doğuştan iki kolu olmayan bu sporcu bir gün beyin MR’ı çektiriyor. Normal insanlarda bezelye büyüklüğünde olan ayakları yöneten kısmın Stutzman’da neredeyse beyzbol topu büyüklüğünde olduğunu hayretle fark ediyorlar!
Engelli sporcular şunun farkında: normal insanlar bir spor yapıp başararak kahraman olurken, onlar kahraman olduktan sonra spora yöneliyorlar. Hepsinin bir kahramanlık öyküsü var zira.
Avustralyalı yüzücü Ellie Cole, “normal spor yapan insanların hepsinin fiziği birbirine benzer, bizde ise bu neredeyse imkansızdır. Hiç birimizin vücudu diğerine benzemez!”
Farklılıkların yazgıda birliği gibi bir şey engelli sporcu olmak.
Kader onları bir trajedi ile bir araya getirmiş sanki.
İngiliz yapımı belgeselin yapımcıları arasında engelli sporcular olduğu gibi fragmanlarda da görülen oldukça ünlü bir isim de var: Prens Charles ve Diana’nın küçük oğlu Harry. Diğer ismiyle Dussex Dükü Prens Harry.
Başka prens ya da saltanat çocuklarıyla sakın karıştırmayın Harry’i. Baba parası yiyen boş beleş veliahtlardan değil o. Çocukluğundan beri cevval bir aktivist. Belediyelerden, vakıf adı altında ihalelerden para kopartan veliahtlardan değil Harry.
Ünlü Invictus Games’in kurucusu aynı zamanda. Onu da çok heyecanlandıran bir alan engelli sporcular ve elbette bu belgesele kayıtsız kalmamış.
Tabiri caizse Anka Yükseliyor onunla başlayıp onunla bitiyor. Ama hiç sırıtmıyor bu pozitif ayrımcılık. Hatta belgeselcilerin olaya Londra 2012 ile başlamaları ve kendilerini yere göğe sığdıramamalarına bile iltimas gösteriyorsunuz.
Geçtiğimiz gün yapılan Prömiyerine bizzat katılarak projeyi desteklediğini bir kez daha gösterdi genç Prens.
İnsanların, spor düşkünlerinin, siyasilerin ve engelli ailelerinin hayret verici “git-gel”li öyküsü var belgeselde.
Bir yandan insan öyküleriyle sımsıkı sarıp içine çekerken diğer yandan Paralimpik Olimpiyatların cemaziyelevveline de gidiyor.
Bu işlerin başı ve Paralimpik Oyunların fikir babası Dr. Ludwig Guttmann’a da muazzam bir selam gönderiyor, saygı duruşunda bulunuyor. Guttmann’ın kızı ile Hitler ve Nazi Almanyasının dünyayı nasıl perişan ettiğini bir de tıp ve spor çerçevesinde görüyoruz belgeselde.
Ve ilk paralimpik denemelerinden sonra ilk Paralimpik olimpiyatlarına uzanıp siyah beyaz bir geçmiş seriyor önümüze.
2016 Rio ile zırvaya çıkıyor film. Parasızlığın, imkansızlığın, engellerin ile birleşiyor engelli sporcuların mücadelesi ve destansı bir öyküye dönüşüyor. Bir yerden sonra mitolojik kahraman gibi geliyor seyirciye hepsi.
Anka Yükseliyor ciddi emek verilmiş, ince işçiliklerle muazzam öyküler barındıran rafine bir belgesel.
İmkanınız olursa izleyin…
[M.Nedim Hazar] 29.8.2020 [TR724]
Etiketler:
M.Nedim Hazar
İllüzyonu bozmak tehlikeli ve yasaktır [Alper Ender Fırat]
‘Ülkemize ne oldu böyle, ne oldu sevdiğimiz topraklara? İnsanlar neyin doğru olduğunu göremiyor mu? Hepsine alıştık artık suça, utanmazlığa… Masum insanları öldürüyoruz, ülkeleri yağmalıyor, acizleri avlıyoruz, rahipler bile onları yapan askerlere kahraman, hatta aziz diyor, belki de asıl kahraman olanlar, diğerleridir. Evlerini işgalcilerden korumaya çalışanlar.’
Histeriyi, coşkun bir aşkla yaşayan toplum içinde söylenecek sözler mi bunlar? Koroya katılmak, çılgın bir coşkuyu yaşamak varken anlamsız vicdan sızlanışlarının ne gereği var?
Hem bilmez mi ki en büyük tehlike ‘toplumsal illüzyonun’ bozulmasıdır, buna asla müsaade edilemez. Paradigmadan farklı cümle kuran, farklı sözler söyleyen, ona muhalif davrananlar engellenmezse büyüyü bozabilirler. Bırakın farklı davranmayı bu illüzyona kalbinin derinliklerinde tam iman etmeyenler bile bulunup gereği yapılmalıdır. Bu faşizmin amentüsüdür.
Bunlara hiçbir şey yapılmazsa bile hapsedilmelidir. Ancak hapsetmek elbette yetmez, toplumdan da dışlanmalıdır. Böyle bir adamla akraba olduğu için ailesi, çocukları da dışlanmalı, onların kendini bir sığıntı gibi hissetmesi sağlanmalıdır.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Büyüye saldıranın, en yakın arkadaşları, yolda görse yolunu değiştirmelidir. O hain(!) artık, selam verilmez, yardım edilmez, ölse bir tas su içirilmezdir. Malları yağma malıdır artık.
İllüzyonu bozmaya yeltenmek, her diktatörlükte en büyük suçtur ve ibret-i alem olsun diye cezalandırılmalıdır. Tıpkı Türkiye’deki 15 Temmuz ve cemaat illüzyonu gibi. Her şey konuşulur ama bu mesele mıncıklanamaz. Konuşmaya kalkan herkes hem hapse girer, hem fetöcü ilan edilir ve başına ne geleceğini kimse kestiremez.
Avusturya’nın Redegund köyünde doğan Franz Jagerstatter de işte böyle bir adamdır ve en ihtişamlı zamanlarında Nazizmi yaşadığı köyde sorgulamaya kalkmıştır.
Nazileri anlatan bir film izlediğimde ya da onlarla ilgili her hangi bir yazı okuduğumda, o dönemde Almanlar içinde vicdanı sızlayan, bu duruma itiraz eden birileri hiç mi olmadı diye sorarım kendime. Bir toplum nasıl böyle bir histeriye tutulur ve aklı başından gider, inanılır gibi değildir çünkü.
İşte bu yüzden Franz Jagerstatter’in gerçek hikayesini anlatan ‘A Hidden Life’, oldukça sarsıcı bir filmdir. Almanlar içinde Nazilere itiraz eden ve bu uğurda ölümü göze alan Franz’ın hikayesini izlemek insanı derinden etkiliyor. Bir yandan da en zor zamanda hakkın yanında duranların varlığı cesaret veriyor.
Franz; kendisini tutuklayıp hapse atanlara soruyor ‘Hitlere sadakat yemini etmem gerekecek mi?’ Onlar cevap veriyorlar ‘Evet, ama bu önemsiz bir konu. Ben bu kağıtları bırakayım imzalayın özgürlüğünüze kavuşun. Hapiste olan Franz’ın cevabı sadece Nazilere değil, kendine aydın diyen bütün güç yalayıcılarının yüzüne atılmış bir tokat gibidir. ‘Ben zaten özgür bir adamım’…
Ve sadakat yeminini etmez.
Yine Franz’ın, konjonktür aydınlarına verdiği çok önemli bir mesajı vardır. ‘Bir insan her şey yolundayken nasıl düşündüğünü hiç unutmamalı.’
Film Nazi döneminde geçiyor ama Yahudiler, toplama kampları, soykırım yok. Kötülük toplumunda acı çeken bir Alman’ın hikayesi var. Franz, ‘Nazi kötülük toplumunun’ başındaki Hitler’e, bağlılık yemini etmeyi reddettiği ve yapılanları sorguladığı için idam edilir. Bütün telkinler, ısrarlar, canına mal olacak tavrını değiştirmeye yetmez ve idam edilir.
‘A Hidden Life’ filmini izlemenizi tavsiye ederim, izledikçe kendinizi görecek, yaşadıklarınızın nasıl benzeştiğine hayret edeceksiniz
[Alper Ender Fırat] 29.8.2020 [TR724]
Histeriyi, coşkun bir aşkla yaşayan toplum içinde söylenecek sözler mi bunlar? Koroya katılmak, çılgın bir coşkuyu yaşamak varken anlamsız vicdan sızlanışlarının ne gereği var?
Hem bilmez mi ki en büyük tehlike ‘toplumsal illüzyonun’ bozulmasıdır, buna asla müsaade edilemez. Paradigmadan farklı cümle kuran, farklı sözler söyleyen, ona muhalif davrananlar engellenmezse büyüyü bozabilirler. Bırakın farklı davranmayı bu illüzyona kalbinin derinliklerinde tam iman etmeyenler bile bulunup gereği yapılmalıdır. Bu faşizmin amentüsüdür.
Bunlara hiçbir şey yapılmazsa bile hapsedilmelidir. Ancak hapsetmek elbette yetmez, toplumdan da dışlanmalıdır. Böyle bir adamla akraba olduğu için ailesi, çocukları da dışlanmalı, onların kendini bir sığıntı gibi hissetmesi sağlanmalıdır.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Büyüye saldıranın, en yakın arkadaşları, yolda görse yolunu değiştirmelidir. O hain(!) artık, selam verilmez, yardım edilmez, ölse bir tas su içirilmezdir. Malları yağma malıdır artık.
İllüzyonu bozmaya yeltenmek, her diktatörlükte en büyük suçtur ve ibret-i alem olsun diye cezalandırılmalıdır. Tıpkı Türkiye’deki 15 Temmuz ve cemaat illüzyonu gibi. Her şey konuşulur ama bu mesele mıncıklanamaz. Konuşmaya kalkan herkes hem hapse girer, hem fetöcü ilan edilir ve başına ne geleceğini kimse kestiremez.
Avusturya’nın Redegund köyünde doğan Franz Jagerstatter de işte böyle bir adamdır ve en ihtişamlı zamanlarında Nazizmi yaşadığı köyde sorgulamaya kalkmıştır.
Nazileri anlatan bir film izlediğimde ya da onlarla ilgili her hangi bir yazı okuduğumda, o dönemde Almanlar içinde vicdanı sızlayan, bu duruma itiraz eden birileri hiç mi olmadı diye sorarım kendime. Bir toplum nasıl böyle bir histeriye tutulur ve aklı başından gider, inanılır gibi değildir çünkü.
İşte bu yüzden Franz Jagerstatter’in gerçek hikayesini anlatan ‘A Hidden Life’, oldukça sarsıcı bir filmdir. Almanlar içinde Nazilere itiraz eden ve bu uğurda ölümü göze alan Franz’ın hikayesini izlemek insanı derinden etkiliyor. Bir yandan da en zor zamanda hakkın yanında duranların varlığı cesaret veriyor.
Franz; kendisini tutuklayıp hapse atanlara soruyor ‘Hitlere sadakat yemini etmem gerekecek mi?’ Onlar cevap veriyorlar ‘Evet, ama bu önemsiz bir konu. Ben bu kağıtları bırakayım imzalayın özgürlüğünüze kavuşun. Hapiste olan Franz’ın cevabı sadece Nazilere değil, kendine aydın diyen bütün güç yalayıcılarının yüzüne atılmış bir tokat gibidir. ‘Ben zaten özgür bir adamım’…
Ve sadakat yeminini etmez.
Yine Franz’ın, konjonktür aydınlarına verdiği çok önemli bir mesajı vardır. ‘Bir insan her şey yolundayken nasıl düşündüğünü hiç unutmamalı.’
Film Nazi döneminde geçiyor ama Yahudiler, toplama kampları, soykırım yok. Kötülük toplumunda acı çeken bir Alman’ın hikayesi var. Franz, ‘Nazi kötülük toplumunun’ başındaki Hitler’e, bağlılık yemini etmeyi reddettiği ve yapılanları sorguladığı için idam edilir. Bütün telkinler, ısrarlar, canına mal olacak tavrını değiştirmeye yetmez ve idam edilir.
‘A Hidden Life’ filmini izlemenizi tavsiye ederim, izledikçe kendinizi görecek, yaşadıklarınızın nasıl benzeştiğine hayret edeceksiniz
[Alper Ender Fırat] 29.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Soylu mu Damat mı yarışı kızışıyor… [Bülent Korucu]
Büyük algı ve imaj düzeltme makinesi bugünlerde Maliye ve Hazine’den sorumlu Bakan Berat Albayrak için çalışıyor. Bir ay önce arama faliyetlerine başlayan geminin bulduğu gaz bile iki yıl önceki Enerji Bakanı’nın hesabına yazılıyor. O da yetmiyor sihirli kelime ‘cari açık’ devreye sokuluyor. Reza Zarrab’ı kurtarmak için de ‘cari açık’ı kapatan süpermen’ PR’ı yapılmıştı. Bilenler o gün acı tebessümle karşılamıştı bu iddiayı; bugün risk ve açık büyüdüğünden kahrolarak izliyorlar.
Enerji Bakanı Fatih Dönmez, ‘gazın ekonomik değerinin 65 milyar dolar olacağını söyleyebiliriz’ diyor. Üzerinde biraz reklam köpüğü vardır ama Bakan’ın açıklamasını doğru kabul edelim. ‘Biz doğalgaz ve petrole yıllık 40 milyar dolar seviyesinde ödeme yapıyoruz.’ Bu da Dönmez’in verdiği bilgilerden. Yani bulunan gazı bir gecede ve sıfır maliyetle çıkarsak sadece bir buçuk yıllık ithalatımıza karşılık geliyor.
Cari açık ise hesabı daha karışık. Merkez Bankası Temmuz verilerine göre Mayıs ayında 3 milyar 764 milyon dolar açık veren Türkiye’nin 5 aylık açığı 16.72 milyar dolar. İlk beş ay böyleyse 2020 nasıl kapanır? Hiç iyimser senaryolar konuşulmuyor. Gazın 2023’te çıkarılmaya başlanması hedefleniyor. İddialı bir hedef ve gerçekleşse dahi doğal olarak gazın tamamı 7-8 yılda çıkacak. Kısacası 2023’ten itibaren cari açığın kapatılmasına ufak ufak katkı yapacak. Ama yama şimdiki yırtık için bile çok küçük, yakın gelecekte büyümesi kaçınılmaz olan yırtığa ne yapabilir?
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Berat Albayrak’ın bu hesabı Nasrettin Hoca’nın alacaklısına anlattığı projeye benziyor: “Evin önüne dikenli tel döşedim. Köyün koyunları sabah akşam buradan geçerken yünleri takılacak. Ben onları toparlayıp ip yapacağım, sonra kazak örüp satacak ve senin borcunu ödeyeceğim.”
Böylesine üstü açık bir yalanı nasıl bu kadar rahat söylüyorlar? Seslendikleri kitlenin gerçek rakamları bilmesi mümkün değil; bilenler konuşursa Silivri zindanlarını göze alması gerekiyor. Ama daha önemlisi Damat’ın parlatılması lazım.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için Damat Albayrak bir proje. Onu AKP Genel başkanı yapmak istiyor. Makam ve iktidarın yoldan çıkarıcı etkisini biliyor ve çekirdek ailesi dışında kimseye, Binali Yıldırım’a dahi güvenmiyor. Gerçi diktatörler bir aşama sonra ailesinden bile şüphelenir ancak henüz o noktada değil.
Erdoğan’ın tek amacı partiyi güvendiği birine teslim etmek değil, kendini bir basamak yukarı çıkarıp Berat’ı bir paravan gibi araya yerleştirmek. Böylece muhalefete, ‘sizin denginiz Berat’ diyecek, nispeten daha korunaklı bir alana çekilecek. Ama daha önemlisi yükselen Süleyman Soylu tehdidine karşı bir ön savunma hattı kuracak. İçişleri Bakanı, algı ve manipülasyon işini Erdoğan’ın büyük bütçeli memurlarından iyi biliyor. İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un pahalı yapımlarının etkisi Giresun’da dozer kepçesindeki Soylu kadar olmuyor. Erdoğan yanına iki bakan katsa da adlarını hatırlamadığı bakanları rakam olarak söyleyen halk ‘Süleyman Soylu geldi’ diyor. Hem de bunu ahaber yayınlıyor. Bu arada Soylu gittikçe daha fazla devletle özdeşleşiyor. Tecavüz sanığı uzman çavuş Musa Orhan’a sahip çıkması da bu yüzden. Piri Mehmet Ağar’dan iyi kurs almış. Suça bulaşmış, mafyalaşmış memura ‘arkanızda ben varım, size ben sahip çıkarım’ mesajı veriyor.
Pandemiden önce Albayrak yurt gezisine çıkarılmış, halka ve partiye bir genel başkan gibi sunulmuştu. Ancak koronanın ekonomi üzerindeki cilayı söküp atmasıyla birlikte acı gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Albayrak, muhalefetten ve halktan arındırılmış yandaş medyada ekonominin ne kadar iyi olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ancak bütün parlatma çabalarına rağmen geride sadece kırdığı potlar kalıyor. Soylu sahada, Albayrak salonda ve her zaman sahada olan avantajı yakalıyor. Erdoğan, Soylu’nun istifasını reddettiği için pişman mıdır dersiniz?
[Bülent Korucu] 29.8.2020 [TR724]
Enerji Bakanı Fatih Dönmez, ‘gazın ekonomik değerinin 65 milyar dolar olacağını söyleyebiliriz’ diyor. Üzerinde biraz reklam köpüğü vardır ama Bakan’ın açıklamasını doğru kabul edelim. ‘Biz doğalgaz ve petrole yıllık 40 milyar dolar seviyesinde ödeme yapıyoruz.’ Bu da Dönmez’in verdiği bilgilerden. Yani bulunan gazı bir gecede ve sıfır maliyetle çıkarsak sadece bir buçuk yıllık ithalatımıza karşılık geliyor.
Cari açık ise hesabı daha karışık. Merkez Bankası Temmuz verilerine göre Mayıs ayında 3 milyar 764 milyon dolar açık veren Türkiye’nin 5 aylık açığı 16.72 milyar dolar. İlk beş ay böyleyse 2020 nasıl kapanır? Hiç iyimser senaryolar konuşulmuyor. Gazın 2023’te çıkarılmaya başlanması hedefleniyor. İddialı bir hedef ve gerçekleşse dahi doğal olarak gazın tamamı 7-8 yılda çıkacak. Kısacası 2023’ten itibaren cari açığın kapatılmasına ufak ufak katkı yapacak. Ama yama şimdiki yırtık için bile çok küçük, yakın gelecekte büyümesi kaçınılmaz olan yırtığa ne yapabilir?
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Berat Albayrak’ın bu hesabı Nasrettin Hoca’nın alacaklısına anlattığı projeye benziyor: “Evin önüne dikenli tel döşedim. Köyün koyunları sabah akşam buradan geçerken yünleri takılacak. Ben onları toparlayıp ip yapacağım, sonra kazak örüp satacak ve senin borcunu ödeyeceğim.”
Böylesine üstü açık bir yalanı nasıl bu kadar rahat söylüyorlar? Seslendikleri kitlenin gerçek rakamları bilmesi mümkün değil; bilenler konuşursa Silivri zindanlarını göze alması gerekiyor. Ama daha önemlisi Damat’ın parlatılması lazım.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için Damat Albayrak bir proje. Onu AKP Genel başkanı yapmak istiyor. Makam ve iktidarın yoldan çıkarıcı etkisini biliyor ve çekirdek ailesi dışında kimseye, Binali Yıldırım’a dahi güvenmiyor. Gerçi diktatörler bir aşama sonra ailesinden bile şüphelenir ancak henüz o noktada değil.
Erdoğan’ın tek amacı partiyi güvendiği birine teslim etmek değil, kendini bir basamak yukarı çıkarıp Berat’ı bir paravan gibi araya yerleştirmek. Böylece muhalefete, ‘sizin denginiz Berat’ diyecek, nispeten daha korunaklı bir alana çekilecek. Ama daha önemlisi yükselen Süleyman Soylu tehdidine karşı bir ön savunma hattı kuracak. İçişleri Bakanı, algı ve manipülasyon işini Erdoğan’ın büyük bütçeli memurlarından iyi biliyor. İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un pahalı yapımlarının etkisi Giresun’da dozer kepçesindeki Soylu kadar olmuyor. Erdoğan yanına iki bakan katsa da adlarını hatırlamadığı bakanları rakam olarak söyleyen halk ‘Süleyman Soylu geldi’ diyor. Hem de bunu ahaber yayınlıyor. Bu arada Soylu gittikçe daha fazla devletle özdeşleşiyor. Tecavüz sanığı uzman çavuş Musa Orhan’a sahip çıkması da bu yüzden. Piri Mehmet Ağar’dan iyi kurs almış. Suça bulaşmış, mafyalaşmış memura ‘arkanızda ben varım, size ben sahip çıkarım’ mesajı veriyor.
Pandemiden önce Albayrak yurt gezisine çıkarılmış, halka ve partiye bir genel başkan gibi sunulmuştu. Ancak koronanın ekonomi üzerindeki cilayı söküp atmasıyla birlikte acı gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Albayrak, muhalefetten ve halktan arındırılmış yandaş medyada ekonominin ne kadar iyi olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ancak bütün parlatma çabalarına rağmen geride sadece kırdığı potlar kalıyor. Soylu sahada, Albayrak salonda ve her zaman sahada olan avantajı yakalıyor. Erdoğan, Soylu’nun istifasını reddettiği için pişman mıdır dersiniz?
[Bülent Korucu] 29.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Bülent Korucu
Haydut devlet/ler [Av. Ömer Turanlı]
“Haydut Devlet” başlığını bir tweetten esinlenerek kullandım. Yeni Türk Ceza Hukukunun mimarlarından olan İzzet Hoca, MİT’in Pakistan ve Kosova’da ikamet eden vatandaşları, devletlerarası iade antlaşmalarına uymadan kaçırması sonucunda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunduğu bir bilgi notunda başlıktaki bu ifadeyi kullandı.
Özgenç’e göre “…kişi, bulunduğu yabancı ülke devletinin muvafakati olmadan, herhangi bir şekilde ‘paketlenerek’ Türkiye’ye getirilmiş ise, bu yabancı devlete rağmen, Türkiye’de herhangi bir suç sebebiyle soruşturulamaz ve kovuşturulamaz.
Zaman gösterdi ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hoca’yı dinlemedi, kaçırmalara devam edildi, objektif hukuki açıklamaları nedeniyle Hoca’ya, bir soruşturma açılmaya yönelik, Akın İpek tarafından finanse edildiği iftirası atıldı, ancak nihayetinde İzzet Hoca haklı çıktı…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kısa bir süre önce (Karar T: 26 Mart 2019 – Yayınlama T: 28 Mayıs 2019) Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, MİT’in Malezya’dan kaçırdığı öğretmenler nedeniyle Türkiye’yi temel hakları çiğnemekle suçladı.
AİHM de, 11 Haziran 2019 tarihinde MİT’in Moldova’da kaçırdığı öğretmenler için Moldova Devletini mahkum etti ki, bu mahkumiyetin satır aralarında ya da genel gerekçesinde aslında Türkiye mahkum edilmiştir.
Böylece İzzet Özgenç’in uyarıda bulunduğu “Haydut Devlet” olma riski, risk olmaktan çıkmış ve iki uluslararası denetim organı tarafından devletin haydutluğu tescillenmiştir. Hoca’nın “Haydut Devlet” için korktuğu bir husus da, Rusya ve İran’ın yaptığı gibi kendi vatandaşlarına yurt dışında suikast ve infaz eylemleri gerçekleştirmektir. Nitekim medyaya yansıyan haberlerde, başta Hizmet Hareketi mensupları ile Kürtler olmak üzere muhalif görülen kimi insanlara, gerek yurt içi gerekse yurt dışında suikast çağrıları yapıldığı da artık bir gerçektir. Böylece haydutluk pekişmiş vaziyettedir.
Peki Moldova kararında neler tartışıldı, neler kabul edildi, AİHM neleri dikkate aldı, biraz da bu karardaki mesajlara bakalım.
AİHM 11 Haziran 2019’da verdiği karar ile özgürlük ve güvenlik hakkı ile özel ve aile hayatın korunması haklarının ihlal edildiğini tespit ederek, her başvurucuya ayrıca 25 bin Euro tazminata hükmetti.
Bu kararda dikkat çeken hususlar şunlardır;
1- AİHM, davaya katılması için Türkiye’yi davet etti, ama Türkiye müdahil olmak istemedi. Muhtemelen Hükümet, haydutluğunu gizleyecek makul bir gerekçe bulamayacağını bildiği için talebi reddetmiştir.
2- AİHM, Mahkeme İçtüzüğünün 41. maddesi uyarınca, konunun önemi ve ivediliğini dikkate alarak bu davaya öncelik vermiş ve dosyayı neticelendirmiştir.
3- Tüm başvurucular Moldova’da özel bir okulda öğretmen olup bir kısmı 1993 yılından beri bu ülkede yaşamaktadır. Bazılarının eşleri Moldovya’lıdır ve çocukları Moldova vatandaşlarıdır. Artık adeta Türkiye ile irtibatları kesilmiş olan bu insanlar Hükümete darbe yapmakla suçlanıp kaçırılmışlardır.
4- Kaçırmanın yasalara ve uluslararası sözleşmelere aykırı olarak iki ülke istihbarat servislerince planlı bir şekilde yapıldığı vurgulanmıştır.
5- Kararda dikkat çeken en önemli husus da AİHM’in, Başvuranların Türkiye’ye transferi nedeniyle ortaya çıkan uluslararası tepkileri dikkate almasıdır. Bu da şunu göstermektedir; AİHM, bir dosyayı incelerken BM, AK, Venedik Komisyonu ve İnsan Hakları Dernekleri gibi kimi örgütlerin görüşlerini önemsiyor ve bunlardan etkileniyor ve hatta gerekçesine koyuyor. Bu nedenle, tüm mağdurların kendilerine veya dava konularına ilişkin bu kapsamdaki bilgi ve belgeleri başvurularında kullanmaları çok önemlidir.
6- AİHM, 15 Ekim 2018’de Avrupa Parlamentosu’nun Moldova ile AB Ortaklık Anlaşması’nın uygulanmasına ilişkin bir rapor yayınladığını ve Gülen Hareketi’yle ilgili iddialardan dolayı kaçırılan vatandaşlar nedeniyle Moldova’nın şiddetle kınandığını tespit etmiştir.
7- Yine AİHM, Uluslararası Af Örgütü’nün “Moldova makamları bu kişileri yalnızca bir kez sınır dışı ederek haklarını ihlal etmemiştir, aynı zamanda onları ilerde haksız yargılanma gibi insan hakları ihlallerini daha hızlı bir şekilde oluşturacak duruma da koymuştur. Ayrıca, Moldova’daki son tutuklamalar, Recep Tayyip Erdoğan’ın gittikçe daha baskıcı olan hükümeti tarafından, yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarına karşı siyasi misilleme modelini takip ediyor…” şeklindeki sözlerini de dikkate almıştır.
Sonuç olarak BM ve AİHM kararları Türkiye’yi bir “Haydut Devlet” olarak tarihe not düşürmüştür. Bunlar aynı zamanda, ilerde insanlığa karşı suç olarak sorumluların hesap vermesini sağlayacak haklı ve hukuksal adımlardır. Bu nedenle ister BM, ister AİHM, isterse ülkeler bazlı, her mağduriyet talebinin en ince detayları ile şikayet konusu yapılması gerekir ki bu haydutluk son bulsun.
[Av. Ömer Turanlı] 29.8.2020 [TR724]
Özgenç’e göre “…kişi, bulunduğu yabancı ülke devletinin muvafakati olmadan, herhangi bir şekilde ‘paketlenerek’ Türkiye’ye getirilmiş ise, bu yabancı devlete rağmen, Türkiye’de herhangi bir suç sebebiyle soruşturulamaz ve kovuşturulamaz.
Zaman gösterdi ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hoca’yı dinlemedi, kaçırmalara devam edildi, objektif hukuki açıklamaları nedeniyle Hoca’ya, bir soruşturma açılmaya yönelik, Akın İpek tarafından finanse edildiği iftirası atıldı, ancak nihayetinde İzzet Hoca haklı çıktı…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kısa bir süre önce (Karar T: 26 Mart 2019 – Yayınlama T: 28 Mayıs 2019) Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, MİT’in Malezya’dan kaçırdığı öğretmenler nedeniyle Türkiye’yi temel hakları çiğnemekle suçladı.
AİHM de, 11 Haziran 2019 tarihinde MİT’in Moldova’da kaçırdığı öğretmenler için Moldova Devletini mahkum etti ki, bu mahkumiyetin satır aralarında ya da genel gerekçesinde aslında Türkiye mahkum edilmiştir.
Böylece İzzet Özgenç’in uyarıda bulunduğu “Haydut Devlet” olma riski, risk olmaktan çıkmış ve iki uluslararası denetim organı tarafından devletin haydutluğu tescillenmiştir. Hoca’nın “Haydut Devlet” için korktuğu bir husus da, Rusya ve İran’ın yaptığı gibi kendi vatandaşlarına yurt dışında suikast ve infaz eylemleri gerçekleştirmektir. Nitekim medyaya yansıyan haberlerde, başta Hizmet Hareketi mensupları ile Kürtler olmak üzere muhalif görülen kimi insanlara, gerek yurt içi gerekse yurt dışında suikast çağrıları yapıldığı da artık bir gerçektir. Böylece haydutluk pekişmiş vaziyettedir.
Peki Moldova kararında neler tartışıldı, neler kabul edildi, AİHM neleri dikkate aldı, biraz da bu karardaki mesajlara bakalım.
AİHM 11 Haziran 2019’da verdiği karar ile özgürlük ve güvenlik hakkı ile özel ve aile hayatın korunması haklarının ihlal edildiğini tespit ederek, her başvurucuya ayrıca 25 bin Euro tazminata hükmetti.
Bu kararda dikkat çeken hususlar şunlardır;
1- AİHM, davaya katılması için Türkiye’yi davet etti, ama Türkiye müdahil olmak istemedi. Muhtemelen Hükümet, haydutluğunu gizleyecek makul bir gerekçe bulamayacağını bildiği için talebi reddetmiştir.
2- AİHM, Mahkeme İçtüzüğünün 41. maddesi uyarınca, konunun önemi ve ivediliğini dikkate alarak bu davaya öncelik vermiş ve dosyayı neticelendirmiştir.
3- Tüm başvurucular Moldova’da özel bir okulda öğretmen olup bir kısmı 1993 yılından beri bu ülkede yaşamaktadır. Bazılarının eşleri Moldovya’lıdır ve çocukları Moldova vatandaşlarıdır. Artık adeta Türkiye ile irtibatları kesilmiş olan bu insanlar Hükümete darbe yapmakla suçlanıp kaçırılmışlardır.
4- Kaçırmanın yasalara ve uluslararası sözleşmelere aykırı olarak iki ülke istihbarat servislerince planlı bir şekilde yapıldığı vurgulanmıştır.
5- Kararda dikkat çeken en önemli husus da AİHM’in, Başvuranların Türkiye’ye transferi nedeniyle ortaya çıkan uluslararası tepkileri dikkate almasıdır. Bu da şunu göstermektedir; AİHM, bir dosyayı incelerken BM, AK, Venedik Komisyonu ve İnsan Hakları Dernekleri gibi kimi örgütlerin görüşlerini önemsiyor ve bunlardan etkileniyor ve hatta gerekçesine koyuyor. Bu nedenle, tüm mağdurların kendilerine veya dava konularına ilişkin bu kapsamdaki bilgi ve belgeleri başvurularında kullanmaları çok önemlidir.
6- AİHM, 15 Ekim 2018’de Avrupa Parlamentosu’nun Moldova ile AB Ortaklık Anlaşması’nın uygulanmasına ilişkin bir rapor yayınladığını ve Gülen Hareketi’yle ilgili iddialardan dolayı kaçırılan vatandaşlar nedeniyle Moldova’nın şiddetle kınandığını tespit etmiştir.
7- Yine AİHM, Uluslararası Af Örgütü’nün “Moldova makamları bu kişileri yalnızca bir kez sınır dışı ederek haklarını ihlal etmemiştir, aynı zamanda onları ilerde haksız yargılanma gibi insan hakları ihlallerini daha hızlı bir şekilde oluşturacak duruma da koymuştur. Ayrıca, Moldova’daki son tutuklamalar, Recep Tayyip Erdoğan’ın gittikçe daha baskıcı olan hükümeti tarafından, yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarına karşı siyasi misilleme modelini takip ediyor…” şeklindeki sözlerini de dikkate almıştır.
Sonuç olarak BM ve AİHM kararları Türkiye’yi bir “Haydut Devlet” olarak tarihe not düşürmüştür. Bunlar aynı zamanda, ilerde insanlığa karşı suç olarak sorumluların hesap vermesini sağlayacak haklı ve hukuksal adımlardır. Bu nedenle ister BM, ister AİHM, isterse ülkeler bazlı, her mağduriyet talebinin en ince detayları ile şikayet konusu yapılması gerekir ki bu haydutluk son bulsun.
[Av. Ömer Turanlı] 29.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Av. Ömer Turanlı
Derviş Odası [Harun Tokak]
Bugün on muharrem…
Ortak hüznümüz Kerbela günü…
Alvarlı Efe Hazretleri ne hazin söyler…
“Bugün mâh-ı muharremdir, muhibb-i hânedân ağlar
Bugün eyyâm-ı mâtemdir, bugün âb-ı revân ağlar
Hüseyn-i Kerbelâ’yı elvan eden gündür
Bugün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar"
Her Muharrem geldiğinde Kerbela’ya dönen yüreklerimize çağıl çağıl dökülür bu hüzünlü sözler.
Ben her Muharrem’de hangi gurbette olursam olayım Mehmet Hoca’nın Derviş Odası’ndaki sohbetlerini dinlemeye giderim.
Bilmiyorum kaç insanın çocukluğunun geçtiği köyde benimkisi gibi bir Derviş Odası vardı.
Ya da kaç insanın yolu, ona kendi küçük köyündeki derviş odalarını yeniden yaşatacak kadar talihli odalara düşmüştür.
Derviş Odası, özellikle kış gecelerinde bir köy akademisi gibi çalışırdı. Köyün bilge insanı Mehmet Hoca uzun kış geceleri, bir zamanların en revaçta olan “Hayber Kalesi”, “Kan Kalesi”, “Hikâye-i Kesikbaş”, “Zaloğlu Rüstem” gibi hikayeleri bu odada okurdu.
Mehmet Hoca, yağan yağmurun şıpırtıları, akan derelerin çağıltıları, kurbağaların insanlara iştirak etmek istercesine bağırışları eşliğinde başlardı sohbetlerine…
En son 2015 yazında görmüştüm Derviş Odası’nı.
Çatısı çökmüş, duvarları yarılmış, yarıklarından otlar fışkırmıştı.
Bir zamanlar odanın statiğini sağlayan düzgün ve kalın düverlerin uçları, yıkılan duvarların kalıntılarından dışarı fırlamış...
Yüksek bir kulenin tepesinden düşüp de kemiklerinin ucu derisinden fırlamış, acılar içinde inleyen bir insan gibiydi.
Mekânlar da tıpkı insanlar gibi; doğuyorlar, belli bir süre yaşıyorlar, sonra ölüyorlar.
Ama sadece bazı mekânlar ve bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam ediyorlar.
Derviş Odası onlardan biridir.
Derviş Odası’na o derin saygınlığını hazırlayan aslında bitişiğinde medfun Sarı Dede’ydi.
Sarı Dede’nin bir Bektaşi dervişi olduğu söylenirdi.
Onunla ilgili dilden dile anlatılanlar, gönülden gönüle bir sevgi seli gibi akıtılanlar çoktu.
Köylüler, Sarı Dede’nin sadece yaşarken değil, vefatından sonra da himmetinin köyün üzerinde olduğunu bilirlerdi.
Ve ben bütünüyle gurbet olan dünyanın neresinde olursam olayım Muharrem günleri geldiğinde kendi kozama, köyüme kadar uzanır ve o uzun kış gecelerinde Derviş Odası’nın köz gibi kızaran sobasının yanına bir külkedisi gibi büzülür, alev musikisi eşliğinde Mehmet Hoca’nın sohbetlerini dinlerim.
Kahramanlar, kitapların sayfalarından, satırların arasından bir bir çıkar gelirdi.
Bir Muharrem akşamında o güne kadar hiç duymadığımız bir kahraman çıkageldi.
Celal Abbas…
Şimdi sözü Suya Düşen Kan romanın kahramanı Mehmet Hoca’ya bırakalım…
“Kerbela’nın gizli kahramanlarından biri hiç şüphesiz Celal Abbas’tır. Hazreti Ali’nin oğlu olan Celal Abbas, İmam Hüseyin’in baba bir kardeşidir.
Celal Abbas, Kerbela’nın en çetin anında kadınların ve çocukların susuzluktan kırıldığını görünce daha fazla dayanamadı ve atını hızla mahmuzlayıp Fırat’a doğru sürdü.
Yaşanan bunca acı, bunca hüzün, bunca gözyaşı yetmezmiş gibi susuzluktan ciğerleri kavrulan kadınların ve çocukların “Su! Su!” diye inleyişlerine yüreği daha fazla dayanamamıştı. Her ne pahasına olursa olsun su ulaştırmalıydı.
Umutluydu.
İmam Hüseyin ve kendisinden başka kimse kalmadığı için Kufe ordusu dağılmaya ve gevşemeye başlamıştı. Fırat’ın kenarını tutanların uzaklaşmış olabileceklerini düşündü. Kendisi şehadet şerbetini içmeden önce çadırlara su ulaştırmak istiyordu.
Çölde kıvrıla kıvrıla akan Fırat’ın önündeydi. Yanılmadığını görünce sevindi. Suyun kenarına gelip atından indi. İşte ayakları Fırat’ın serin sularındaydı. Suyun serinliğinin bir anda bütün bedenine yayıldığını hissetti.
Celal Abbas’la birlikte atı da Fırat’a dalmıştı. Yakıcı güneşin altında günlerce susuzluktan kavrulan hayvan, nehre başını öyle gömmüştü ki Fırat’ın tamamını içse kanmayacaktı sanki.
Su ne güzeldi…
Süzüle süzüle gelişi, salına salına gidişi, kıvrıla kıvrıla akışı…
Nehrin uğultusunu dinledi bir an. Şırıl şırıl su sesleri geldi kulaklarına. Kırbaları doldurup ağzını bağladı, endişeyle çevresine baktı.
Hemen koşmalıydı. Kadınların, çocukların, ‘su’ demeye mecalleri kalmamıştı.
Kırbaları alıp bir an evvel uzaklaşmak istedi. Oysa Kufe ordusu etrafını çepeçevre sarmış çıkış yollarını tutmuştu.
Kılıçlar, mızraklar başının üzerinde kavisleniyordu.
Yine de rahvan sekişli atını mahmuzlayıp çadırlara doğru yöneldi. Yirmi kadar asker peşine takıldı.
Birisi öyle bir kılıç savurdu ki Celal Abbas atla birlikte yere yuvarlandı.
Elinde kırbalarla doğrulmaya çalışırken, bir başka zalim yetişti ve kırbaları kavrayan kolunu kopardı. Sağ kolu bir ağaç dalı gibi sallanmaya başladı. Ölümün değil, suyu kadınlara ve çocuklara ulaştırmayacak olmanın acısı yayıldı yüreğine.
Sağlam koluyla kırbaları aldı, koşmaya başladı. Suları ulaştırmayı o kadar çok arzu ediyordu ki hayatında hiçbir şeyi bu kadar arzu etmemişti. Bunları düşünerek koşarken, arkadan gelen bir başka kılıç darbesi sol omuzunu koluyla birlikte indirdi.
Kırbalar düştü. Vınlayarak gelen onlarca ok aynı anda hem bedenine hem kırbalara saplandı. Kırbaların içindeki Fırat’ın suları çocuklara ulaşamadan kızgın kumlara aktı. Celal Abbas’ın kanları karıştı akan sulara.
Suya kan düştü.
Celal Abbas, namaz kılar gibi dizlerinin üzerine çöktü. Bir kolu az ilerde duruyordu, diğer kolu sol omuzuna asılıydı.
Dünya etrafında dönüyor, güzel gözlerinin ışığı yavaş yavaş sönüyordu…
Annesinin anlattıklarını hatırladı.
Annesi Ümmü Benin bir gün; “Yavrum” diye başlamıştı sözlerine. Daha “yavrum” der demez hıçkırıklar düğümlenmişti boğazına.
“Celal Abbas’ım! Sen henüz küçük bir çocukken baban İmam Ali, seni kucağına aldı, ellerini kollarını öptü, sonra ağlamaya başladı. Onu bu halde görünce ciğerim yandı, yüreğim darlandı. Çünkü ömrüm boyunca böyle güzel ve sevimli bir yavruyu kucağına alıp da ağlayan bir baba görmemiştim. Kendi kendime bunun bir sebebi olmalı dedim. Sebebini sordum. Baban hem ağladı hem anlattı:
‘O dehşetli gün geldiğinde bu yavrum, Hüseyin’imi yalnız bırakmayacak, ona yoldaşlık edecek fakat...’ dedi sonunu getiremedi. Ne kadar ısrar ettiysem söylemedi. Benden neyi gizledi bilemiyorum. Fakat daha sonra; ‘Bilesin ki gözümün nuru Abbas, Allah katında yüksek mertebelere nail olacak. Kardeşim Cafer-i Tayyar gibi ona da iki kanat hediye edilecek ve cennete meleklerle birlikte uçacak.’ dedi.
Tekrar ağlamaya başladı. O güne kadar baban Ali’nin hiç böyle ağladığını görmemiştim…”
Celal Abbas’ın etrafındaki her şey dönmeye başlamıştı.
Ve başına inen bir kılıç darbesiyle de bütün ışıklar bir anda söndü.
Yiğitler bir bir düşerken baba bir kardeş Celal Abbas ne zaman ileri atılmak istese İmam Hüseyin ona hep; “Sen dur, biz ikimiz birden çıkacağız, iki kardeş birbirimizin acısını görmeyeceğiz.” diyordu.
Fırat’a doğru atını sürerken de ardından bağırmıştı; “Celal Abbas! Dur, gitme!” diye ama çocukların feryadına dayanamamıştı işte.
Celal Abbas, susuzluktan kavrulan bebeklere, körpe kızlara, kadınlara su yetiştirememişti ama Kerbela’da kökleri körpe delikanlıların kanıyla sulanan Ehl-i Beyt çınarının dalları, önce büyük Asya’ya daha sonra kıvrılarak Anadolu’ya, Balkanlar’a ve Sarı Dede ile bizim dağlar arasındaki küçük köyümüze kadar uzanmıştı.
İşte ben her Muharrem, bütünüyle gurbet olan dünyanın neresinde olursam olayım kendi kozama, köyüme kadar uzanır ve o uzun kış gecelerinde Derviş Odası’nın köz gibi kızaran sobasının yanına bir külkedisi gibi büzülür, alev musikisi eşliğine Mehmet Hoca’nın sohbetlerini dinlerim.
Ve benim o Derviş Odası’ndaki hicranlarımdan biri Celal Abbas’ın ateşe verilmiş çadırlardaki çocuklara su yetiştirememiş olmasıdır.
Ve ben inanıyorum ki, yaşadığımız süreci iki sınıf insan kazanacak; çağlara sığmayan Kerbela hakikati uğrunda canı pahasına da olsa direnenler ve çadırlara su yetiştirmek için çırpınanlar.
[Harun Tokak] 29.8.2020 [Samanyolu Haber]
Ortak hüznümüz Kerbela günü…
Alvarlı Efe Hazretleri ne hazin söyler…
“Bugün mâh-ı muharremdir, muhibb-i hânedân ağlar
Bugün eyyâm-ı mâtemdir, bugün âb-ı revân ağlar
Hüseyn-i Kerbelâ’yı elvan eden gündür
Bugün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar"
Her Muharrem geldiğinde Kerbela’ya dönen yüreklerimize çağıl çağıl dökülür bu hüzünlü sözler.
Ben her Muharrem’de hangi gurbette olursam olayım Mehmet Hoca’nın Derviş Odası’ndaki sohbetlerini dinlemeye giderim.
Bilmiyorum kaç insanın çocukluğunun geçtiği köyde benimkisi gibi bir Derviş Odası vardı.
Ya da kaç insanın yolu, ona kendi küçük köyündeki derviş odalarını yeniden yaşatacak kadar talihli odalara düşmüştür.
Derviş Odası, özellikle kış gecelerinde bir köy akademisi gibi çalışırdı. Köyün bilge insanı Mehmet Hoca uzun kış geceleri, bir zamanların en revaçta olan “Hayber Kalesi”, “Kan Kalesi”, “Hikâye-i Kesikbaş”, “Zaloğlu Rüstem” gibi hikayeleri bu odada okurdu.
Mehmet Hoca, yağan yağmurun şıpırtıları, akan derelerin çağıltıları, kurbağaların insanlara iştirak etmek istercesine bağırışları eşliğinde başlardı sohbetlerine…
En son 2015 yazında görmüştüm Derviş Odası’nı.
Çatısı çökmüş, duvarları yarılmış, yarıklarından otlar fışkırmıştı.
Bir zamanlar odanın statiğini sağlayan düzgün ve kalın düverlerin uçları, yıkılan duvarların kalıntılarından dışarı fırlamış...
Yüksek bir kulenin tepesinden düşüp de kemiklerinin ucu derisinden fırlamış, acılar içinde inleyen bir insan gibiydi.
Mekânlar da tıpkı insanlar gibi; doğuyorlar, belli bir süre yaşıyorlar, sonra ölüyorlar.
Ama sadece bazı mekânlar ve bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam ediyorlar.
Derviş Odası onlardan biridir.
Derviş Odası’na o derin saygınlığını hazırlayan aslında bitişiğinde medfun Sarı Dede’ydi.
Sarı Dede’nin bir Bektaşi dervişi olduğu söylenirdi.
Onunla ilgili dilden dile anlatılanlar, gönülden gönüle bir sevgi seli gibi akıtılanlar çoktu.
Köylüler, Sarı Dede’nin sadece yaşarken değil, vefatından sonra da himmetinin köyün üzerinde olduğunu bilirlerdi.
Ve ben bütünüyle gurbet olan dünyanın neresinde olursam olayım Muharrem günleri geldiğinde kendi kozama, köyüme kadar uzanır ve o uzun kış gecelerinde Derviş Odası’nın köz gibi kızaran sobasının yanına bir külkedisi gibi büzülür, alev musikisi eşliğinde Mehmet Hoca’nın sohbetlerini dinlerim.
Kahramanlar, kitapların sayfalarından, satırların arasından bir bir çıkar gelirdi.
Bir Muharrem akşamında o güne kadar hiç duymadığımız bir kahraman çıkageldi.
Celal Abbas…
Şimdi sözü Suya Düşen Kan romanın kahramanı Mehmet Hoca’ya bırakalım…
“Kerbela’nın gizli kahramanlarından biri hiç şüphesiz Celal Abbas’tır. Hazreti Ali’nin oğlu olan Celal Abbas, İmam Hüseyin’in baba bir kardeşidir.
Celal Abbas, Kerbela’nın en çetin anında kadınların ve çocukların susuzluktan kırıldığını görünce daha fazla dayanamadı ve atını hızla mahmuzlayıp Fırat’a doğru sürdü.
Yaşanan bunca acı, bunca hüzün, bunca gözyaşı yetmezmiş gibi susuzluktan ciğerleri kavrulan kadınların ve çocukların “Su! Su!” diye inleyişlerine yüreği daha fazla dayanamamıştı. Her ne pahasına olursa olsun su ulaştırmalıydı.
Umutluydu.
İmam Hüseyin ve kendisinden başka kimse kalmadığı için Kufe ordusu dağılmaya ve gevşemeye başlamıştı. Fırat’ın kenarını tutanların uzaklaşmış olabileceklerini düşündü. Kendisi şehadet şerbetini içmeden önce çadırlara su ulaştırmak istiyordu.
Çölde kıvrıla kıvrıla akan Fırat’ın önündeydi. Yanılmadığını görünce sevindi. Suyun kenarına gelip atından indi. İşte ayakları Fırat’ın serin sularındaydı. Suyun serinliğinin bir anda bütün bedenine yayıldığını hissetti.
Celal Abbas’la birlikte atı da Fırat’a dalmıştı. Yakıcı güneşin altında günlerce susuzluktan kavrulan hayvan, nehre başını öyle gömmüştü ki Fırat’ın tamamını içse kanmayacaktı sanki.
Su ne güzeldi…
Süzüle süzüle gelişi, salına salına gidişi, kıvrıla kıvrıla akışı…
Nehrin uğultusunu dinledi bir an. Şırıl şırıl su sesleri geldi kulaklarına. Kırbaları doldurup ağzını bağladı, endişeyle çevresine baktı.
Hemen koşmalıydı. Kadınların, çocukların, ‘su’ demeye mecalleri kalmamıştı.
Kırbaları alıp bir an evvel uzaklaşmak istedi. Oysa Kufe ordusu etrafını çepeçevre sarmış çıkış yollarını tutmuştu.
Kılıçlar, mızraklar başının üzerinde kavisleniyordu.
Yine de rahvan sekişli atını mahmuzlayıp çadırlara doğru yöneldi. Yirmi kadar asker peşine takıldı.
Birisi öyle bir kılıç savurdu ki Celal Abbas atla birlikte yere yuvarlandı.
Elinde kırbalarla doğrulmaya çalışırken, bir başka zalim yetişti ve kırbaları kavrayan kolunu kopardı. Sağ kolu bir ağaç dalı gibi sallanmaya başladı. Ölümün değil, suyu kadınlara ve çocuklara ulaştırmayacak olmanın acısı yayıldı yüreğine.
Sağlam koluyla kırbaları aldı, koşmaya başladı. Suları ulaştırmayı o kadar çok arzu ediyordu ki hayatında hiçbir şeyi bu kadar arzu etmemişti. Bunları düşünerek koşarken, arkadan gelen bir başka kılıç darbesi sol omuzunu koluyla birlikte indirdi.
Kırbalar düştü. Vınlayarak gelen onlarca ok aynı anda hem bedenine hem kırbalara saplandı. Kırbaların içindeki Fırat’ın suları çocuklara ulaşamadan kızgın kumlara aktı. Celal Abbas’ın kanları karıştı akan sulara.
Suya kan düştü.
Celal Abbas, namaz kılar gibi dizlerinin üzerine çöktü. Bir kolu az ilerde duruyordu, diğer kolu sol omuzuna asılıydı.
Dünya etrafında dönüyor, güzel gözlerinin ışığı yavaş yavaş sönüyordu…
Annesinin anlattıklarını hatırladı.
Annesi Ümmü Benin bir gün; “Yavrum” diye başlamıştı sözlerine. Daha “yavrum” der demez hıçkırıklar düğümlenmişti boğazına.
“Celal Abbas’ım! Sen henüz küçük bir çocukken baban İmam Ali, seni kucağına aldı, ellerini kollarını öptü, sonra ağlamaya başladı. Onu bu halde görünce ciğerim yandı, yüreğim darlandı. Çünkü ömrüm boyunca böyle güzel ve sevimli bir yavruyu kucağına alıp da ağlayan bir baba görmemiştim. Kendi kendime bunun bir sebebi olmalı dedim. Sebebini sordum. Baban hem ağladı hem anlattı:
‘O dehşetli gün geldiğinde bu yavrum, Hüseyin’imi yalnız bırakmayacak, ona yoldaşlık edecek fakat...’ dedi sonunu getiremedi. Ne kadar ısrar ettiysem söylemedi. Benden neyi gizledi bilemiyorum. Fakat daha sonra; ‘Bilesin ki gözümün nuru Abbas, Allah katında yüksek mertebelere nail olacak. Kardeşim Cafer-i Tayyar gibi ona da iki kanat hediye edilecek ve cennete meleklerle birlikte uçacak.’ dedi.
Tekrar ağlamaya başladı. O güne kadar baban Ali’nin hiç böyle ağladığını görmemiştim…”
Celal Abbas’ın etrafındaki her şey dönmeye başlamıştı.
Ve başına inen bir kılıç darbesiyle de bütün ışıklar bir anda söndü.
Yiğitler bir bir düşerken baba bir kardeş Celal Abbas ne zaman ileri atılmak istese İmam Hüseyin ona hep; “Sen dur, biz ikimiz birden çıkacağız, iki kardeş birbirimizin acısını görmeyeceğiz.” diyordu.
Fırat’a doğru atını sürerken de ardından bağırmıştı; “Celal Abbas! Dur, gitme!” diye ama çocukların feryadına dayanamamıştı işte.
Celal Abbas, susuzluktan kavrulan bebeklere, körpe kızlara, kadınlara su yetiştirememişti ama Kerbela’da kökleri körpe delikanlıların kanıyla sulanan Ehl-i Beyt çınarının dalları, önce büyük Asya’ya daha sonra kıvrılarak Anadolu’ya, Balkanlar’a ve Sarı Dede ile bizim dağlar arasındaki küçük köyümüze kadar uzanmıştı.
İşte ben her Muharrem, bütünüyle gurbet olan dünyanın neresinde olursam olayım kendi kozama, köyüme kadar uzanır ve o uzun kış gecelerinde Derviş Odası’nın köz gibi kızaran sobasının yanına bir külkedisi gibi büzülür, alev musikisi eşliğine Mehmet Hoca’nın sohbetlerini dinlerim.
Ve benim o Derviş Odası’ndaki hicranlarımdan biri Celal Abbas’ın ateşe verilmiş çadırlardaki çocuklara su yetiştirememiş olmasıdır.
Ve ben inanıyorum ki, yaşadığımız süreci iki sınıf insan kazanacak; çağlara sığmayan Kerbela hakikati uğrunda canı pahasına da olsa direnenler ve çadırlara su yetiştirmek için çırpınanlar.
[Harun Tokak] 29.8.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)