Dağ gibi parçalar dünyaya [Ebu Abdurrahman]

Uzun zaman kabir gibi bir göz odada yaşamayı göze alan… Olurmuş ehl-i irfan… Dili de kalbi gibi bir irfan pınarı…Ulu bir göze…Bunu gördüm!..  Gösterene  bir şükür.  Değil mi Rabbimin bir ismi ŞEKÛR…

Tahtını tâcını bırakıp sokaklara düşen İbrahim Edhem Hazretleri misali, bütün şirketlerini ve mevâl ve emlâkini kıyımcılarının talanına terk edip, kabir gibi bir göz odaya kendini hapseden bir mübareğin dilinden dökülenleri parça parça sizlere arz etmek istiyorum. O diyor ki: “Bismillah… Ağrı dağı infilak etmişti de dağlar gibi parçalar tüm dünyaya dağılmıştı bir kutlu rüyada… Şimdi Anadolu’nun bağrından, dağlar gibi yiğitler fiilen dağılıyor. Benim harimimden bile, bir parça Amerika’ya, bir parça Brüksel’e…  Andolu’nun gülen ve ışıldayan yüzüyle mayalanacak tüm dünya… Hem de Anadolu’nun gerçek yiğitlerince… Temiz yürekli Anadolu da eski misyonuna kavuşturulacak yine… Bu yiğitlerce, vakti gelince… İnfilak ettiren O… Bütün dünyaya savuran O… Savurduklarını himaye edip de misyon veren hep O… O’nuın elinde gassal önünde yatan meyyit gibi olmak ne güzel!.. Her icraatını, hayretle seyredip teslim olmak ne hoş!... Lütfettiği taksimata rıza, ne yüksek pâye!.. Hamdolsun Rabbimize!..

Rıza için koşana  / Şevk ile çoşana / Zaman, mekân hiçtir. / Yaşamaz ki boşuna… İlâ-i kelimetullah gayesi / Kulluktur tek pâyesi. Gayrisi mâlâyânî / Acz u şevk sermâyesi…

Yolda olmak… Batıp  gideni sevmemek… Hep ebed peşinde ötelere seyahat. “Attan inmeyesüz!” nidasına itaat… “Kul: sîrû fi’l-arz” Yani   “Dünyayı gezin, dolaşın’ de!”  (En’am 6/11)  Güneşin doğup battığı her yere emaneti götürmek… Bekleyen gözleri bekletmemek… Mazhar olunan lütuflara, ayna olup da âlemin temaşasına vesile olmak…

Doğduk güneş gibi / Batmak mukadder
Isıt, ısıt, güneş gibi / Ömür olmasın heder
Geçer rüzgar gibi / Bırakmaz dalda yaprak
Sen ol tam bir ırgat / İmtihandır yaşamak…

Eskiden cemaat enaniyeti mi ne, öyle bir şey vardı… Şimdi bu enaniyet, mağduriyet enaniyetine dönmesin sakın… Halbuki, Sahabe Efendilerimiz işkenceden kalan sırtındaki yumruk sığacak yaraları, saklamıştı, Rabbi için… “Ey Rabbim, bu 

Senin için!” diye… Dinini menfaati için kullanmak gibi mağduriyetini rüchâniyete vesile yapmak mı? Aman Allah’ım! Sen inâyet etmezsen, bâdi hevâ olacak bu muhteşem vâridat!... Ne olur Rabbim mağduriyetlerimizi, ihlâsla mayala da, Rızana muvaffak eyle!... 
(Senâî Mazlum) 

[Ebu Abdurrahman] 18.1.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Vay o memleketin haline ki, gaspın adı maarif olmuş... [Faruk Mercan]

2013 yılı kasım ayına gidelim...

Saraydaki Şahıs, Cemaat'a karşı bilinçaltında beslediği kin ve nefretini ilk kez dershaneler tartışması sırasında çıktığı bir televizyon programında dışarı vurdu. El hareketini hiç unutmuyorum. Elinin tersiyle bir şeyi iter gibi yapıp, “Almam onların dershanelerini...” demişti.

O dönemde, iyi niyetle ortaya atılan dershaneler kapatılıp yüzbinlerce öğrenci mağdur olacağına, gerekirse devlet devralsın fikrine böyle karşı çıkmıştı.

Günümüze gelelim... Sadece dershaneleri değil, Cemaat'e ait bütün okulları, üniversiteleri, öğrenci yurtlarını, kısacası herşeyi aldı. Daha doğrusu gasbetti. 

İleride özellikle sosyologlar, bu dönemin tarihini irdelediklerinde bu “patoloji” üzerinde duracaklardır.

Cemaat'in Türkiye'ye kazandırdığı kurumları hazmedemeyen, arka bahçesi haline getiremediği bu kurumları yok etmenin nefretiyle yanıp tutuşan bir ruh hali bu...

Saraydaki Şahsın adamlarının sızan yazışmalarında vardı. Biri, diğerine gönderdiği mesajda, “Bunca yıldır iktidardayız. İpek Üniversitesi'nin bir benzerini açamadık...” diyordu.

Tarihi bir itiraftı bu...

Siyasal İslamcıların, 2002 yılından beri yaptıklarına bakın... Köprü, yol, alt geçit, üst geçit, tüp geçit... 

Başka birşey yok... 

Evet, Türkiye'nin ufkunu bir adım ileri götürecek bir eserin altında imzaları yok... Tam tersine, Cemaat'in ülkeye kazandırdığı her kurumu yıkmayı görev edinip, siyaset tarihimizin en yıkıcı iktidarı oldular. Üç yıldır her gün yıkıyorlar. Hala da kin ve nefretleri bitmiş değil.

Gasbettikleri Cemaat'e ait eğitim kurumu sayısı 2 bin 500'den fazla... Diğer mülkleri, kurumları, ve yüz milyarlarca dolar değerindeki 800'den fazla şirketi düşünün...Bununla yetinmiyor Saraydaki Şahıs...

Dünyanın 175 ülkesinde açılmış olan okulları gasbetmek için “Maarif Vakfı” ismiyle bir yapı kurdu.Önce, gittiği ülkelerde, “Siz kapatın bunların okullarını, biz daha iyisini açarız” diyordu. Baktı ki açamıyor. Şimdi, “Bunlar terör örgütü, bu okulları Türkiye Cumhuriyeti devletine devredin” diyor.
Aynısını açmayı beceremeyince gasbedeceksin. Bu dönemin Siyasal İslamcılarının şiarı bu...

Çünkü bu okulları açmak için, binlerce adanmış yürek lazım, gidip dönmemeye azmetmiş yiğitler lazım. Belki aylık bir kaç yüz dolarla, dünyanın savaş bölgelerinde, mahrumiyet coğrafyalarında görev yapmayı göze almış olmak lazım...

Var mı bunların böyle inanmış, ülkeye ve insanlığa hizmet etmeye kilitlenmiş kadroları? Yok...

Gittiği her ülkeye farklı bir senaryo ve farklı vaatlerle gidiyor Saraydaki Şahıs... Yeryüzünde bir tek Cemaat eseri ve Cemaat ferdi kalmayıncaya kadar rahat etmeyecek anlaşılan...

Ne beyhude bir savaş...

Üç yıldan beri ne zaman Türkiye'ye baksam, aklıma Hazret-i Musa'nın hayatını anlatan filmdeki bir sahne gelir.

Hazret-i Musa'yı Mısır'dan çıkaran Firavun, Kızıldeniz önüne kadar takip eder Hazret-i Musa'yı... Yanındaki bir, iki akıllı danışmanı, “Artık dönelim” demelerine rağmen, o devam eder.

“Musa Kızıldeniz'i geçtiyse ben de geçerim, ben Firavun'um, onu sonuna kadar takip edeceğim, onu yok etmeden dönmeyeceğim” psikolojisiydi bu... 

Fakat Firavun'un nefesi yetmedi... Bırakın sonuna kadar Hazret-i Musa'yı takip etmeyi, Kızıldeniz'i aşamadı...

Geçenlerde Georgetown Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ori Soltes, Türkiye'de yaşananları Hitler Almanyası dönemine benzetiyordu. Ben de zaman zaman Stalin Rusyasına benzetiyorum. 

Ayakların baş, başların ayak olduğu bir ülke oldu Türkiye..

Her türlü zulmün arşa kadar uzandığı bir ülke oldu Türkiye...

Muhbirlerin baş tacı edildiği, namuslu insanların cani muamelesi gördüğü bir ülke oldu Türkiye...
Yazıyı başlıktaki cümle ile bitireyim.

Vay o memleketin haline ki, gaspçılar iktidar olmuş ve gaspa maarif adı verilmiş...

[Faruk Mercan] 18.1.2017 [Samanyolu Haber]

Tek adam rejiminde ekonomi lügati [Semih Ardıç]

Dolar taşımanın yasak olduğu senelere geri dönülmesine şunun şurasında ne kaldı! Tek adam rejimine legal hale getirecek paket nisanda halkın reyine sunulacak. Tek sesli medya varken tek adamlık kupasını kaldırmak isteyen Saray için maçın neticesi şimdiden belli. Hükmen galip ilan edecekler de o kadarına lüzum görmediler.

Tek medya, tek adam, tek aile ve tek piyasa sayesinde ‘tek devlet’ nakaratının ne manaya geldiğini herkes idrak edecek. İşte o gün çoğunluğun, çoğulculuğun, serbest piyasanın, muhalif düşüncenin kıymeti kalmayacak.

İletişimin bilgiyi cebe indirdiği bir dünyada Türkiye’nin etrafına kalın ve yüksek duvarlar inşâ etmekteki başarısının izahı yok. Dünya o motivasyonu dehşetle seyrediyor.

Kapalı rejim inşâsının siyasî ve içtimaî neticeleri bir anda tahakkuk etmeyecek. Bazıları üç vakitte, bazıları üç senede, bazıları otuz üç senede müşahede edilecek.

SERBEST PİYASA BİTECEK

‘Tek adam devleti’ne gidilirken ekonomi terimleri de yeni bir bakışla ele alınır herhalde. Serbest piyasanın hoş bir hatıra olarak geride kalacağının işaretleri şimdiden verildi. Birkaç ay sonra yasama, yürütme ve yargıyı kendisine bağlayacak olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Elinde dolar bulunduranla silah taşıyan terörist arasında bir fark yoktur.” sözü tek piyasanın ipuçlarını veriyor.

Zamanı geri sarıyoruz…

1980’den evvel polisler sokakta milleti çevirip cüzdanlarını kurcalardı. Dolar bulurlarsa eyvah ki ne eyvah! Zira döviz taşımak, bulundurmak suçtu dönemde döviz bulundurmak ve onunla alışveriş yapmak 32 Sayılı Türk Parası’nı Koruma Kanunu’na göre yasaktı.

Bu dönemde resmi yoldan ithali serbest olan mallar dışında, yasal olmayan yollarla yurda sokulan mallar da olurdu. Bunların ticareti gizlice tezgah altından yapılırdı. O dönemde bu malların yurtdışından alınabilmesi için, belirli bir döviz ihtiyacı olurdu. Bu dövizler yasal olmayan yollarla çok gizli olarak bu merkezdeki bazı gizli işyerlerinde kulaktan kulağa fısıltı ile iki kişi arasında alınır, satılırdı.

PASAPORTA DÖVİZ TAHSİSATI

İnsanlar yurtdışına gidecekleri zaman, pasaportları karşılığında belirli miktarda döviz alabilirlerdi. Yurda döndüklerinde, artan dövizlerini bankaların kambiyo bölümlerine veya Merkez Bankası’na satabilirlerdi. Bunun dışında döviz bulundurmak ve alıp satmak yasaktı. Ayrıca ithali yasak malları bulundurmak ve alıp satmak da cezai müeyyide içeriyordu.

Çok anlatılan bir hikâye vardır o dönemlere ait: Bir adamın tedavisi için İsviçre’ye gitmesi lazımdır. Ancak pasaportuna 200 dolar verilmiştir. Fakat bu miktarda döviz, onun tedavisine yetmeyecektir. Yanında bir miktar İsviçre Frangı da götürmesi gerekir. Dolayısıyla zorunlu olarak, yasal olmayan yoldan temin ettiği İsviçre Frangı’nı, özel olarak yaptırdığı eni geniş bel kemerinin içine katlayarak yerleştirir. Kemerini de pantolonuna takar ve öylece İsviçre’ye gider. Bu şekilde tedavi masraflarını karşılama imkânı bulur.

Daha sonra Turgut Özal’ın kaldıracağı döviz yasağının hüküm sürdüğü o kapalı ekonomi döneminde polise yakalanmamak için dolar, mark, sterlin için kodlar kullanılırdı.

İllegal dövizler ‘ayaklı borsa’ diye tabir edilen Tahtakale’de bazı kişiler tarafından toplanırdı. Bu kişiler başka başka ticaretle uğraşırlardı. Bu işi yapanlara change (cenç)çi denirdi. Bunlar topladıkları dövizleri İstanbul’da ticarî ilişkili oldukları daha büyük cenççilere gönderirlerdi. Bu gönderme şekli gizli olduğundan, bu konuda da değişik olaylar yaşanırdı. Gönderme işi tamamıyla karşılıklı itimada dayalıdır. Kuryeliği bazen şehirlerarası otobüs şoförleri, bazen özel kişiler, bazen de o yörede yetiştirdikleri mahsulleri büyük şehirde satmaya gelen kişiler yapardı.

POLİSE YAKALANMAMAK İÇİN KOD KULLANILIRDI

Döviz alışverişinin yasal olmadığı dönemlerde bu işi yapan insanlar yaptıkları işin gizliliği açısından, kendi aralarında anlaşabilecekleri bir lügat oluşturdular.

Böylece kendilerini daha kolay ifade edebildikleri gibi, polis ve maliye karşısında da yaptıkları işleri gizleyebildiler.

Üstelik dövizler için oluşturulan bu lügat, döviz işi yapan kişiler arasında Türkiye’nin her yerinde geçerli hale geldi.

Dövizlere isim verilirken yabancı paranın ait olduğu ülkenin ürünleri ön plana çıkartıldı. Ayrıca iki yabancı paranın birbirine olan oranı da isim olarak kullanıldı.

ABD Doları’nın Alman Markı’nın birbirine olan oranından dolara ‘tam’ ismi verilmişti. O dönemde dolar/mark paritesi 4 olduğunda dolara “tam” adı verilmişti. “Tam alırım, tam! denildiğinde o kişinin dolar alacağı anlamına geliyordu. Alman Markı’na da çeyrek deniliyordu.

Yabancı para birimlerinin Ayaklı Borsa’daki lügati şöyleydi:

ABD Doları: Tam

Alman Markı: Çeyrek

İsviçre Frangı: Çikolata

İngiltere Sterlini: Kraliçe

Fransız Frangı: Pejo

İtalyan Lireti: Makarna

Hollanda Florini: Gül

Avusturya Şilini: Şilte

Suudi Arabistan Riyali: Hacı

“No’lor?” ifadesi “fiyatlar ne oldu?” manasında kullanılıyordu.

Yukarıdaki lügat tek adam rejiminde gelişmeye müsait.

Yasaklı kelimelere yeni karşılıklar ve cümle kalıpları ile nevi şahsına münhasır kapalı piyasada alan razı satan razı olacak mı?

Ne dersiniz?

[Semih Ardıç] 18.1.2017 [TR724]

Erken Cumhuriyet Döneminde Muhaliflerin Tasfiyesi: Yüzellilikler Olayı [Dr. Serdar Efeoğlu]

Hükümet tarafından çıkarılan 680 sayılı KHK’da hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen ve yabancı ülkede bulunması nedeniyle kendisine ulaşılamayan vatandaşların “yurda dön” çağrısına rağmen üç ay içinde yurda dönmemeleri halinde vatandaşlıktan çıkarılabileceğine dair bir karar yer aldı. Böylece tarih bir kez daha tekerrür ederek yeni bir süreç başladı. Erken Cumhuriyet döneminde yeni rejim kurulurken benzer uygulamalar yapılmış ve bunlardan birisi de Yüzellilikler meselesi olmuştu. Ülke gündemini on beş yıl meşgul eden bu konuda çok büyük hatalar yapılmıştı.

‘Genel Af’tan muaf tutulacaklar listesi

Lozan Konferansı’nda Lord Curzon Türk ve Yunan taraflarının dokuz yıllık bir süre için kapsamlı bir af çıkarmasını istedi. Türkiye Müslümanların affa dâhil edilmesine karşı çıktı ise de “genel af” antlaşmada beyanname şeklinde yer aldı ve istisna tutulan “150” sayısına ek protokolde yer verildi. Böylece Türkiye ile Yunanistan’ın 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasındaki dönem için “diğer devletlerle işbirliği yapanlar dâhil olmak üzere genel af çıkarması” kararlaştırıldı. Türkiye 26 Aralık 1923’deki af kanunu ile “yüz elli kişi hariç” olmak üzere bütün suçluların cezasını yarı yarıya indirdi ve bir yıl sonra daha kapsamlı bir af ilan etti. Yüz elli kişinin belirlenmesi için TBMM’de yapılan görüşmelerde altı yüz kişilik bir listeden bazı isimler çıkarılarak yeni isimler ilave edildi. Yusuf Akçura’nın önce prensiplerin netleştirilip sonra isimlerin belirlenmesi önerisi “zaten bu kişilerin vatan haini olduğu” söylenerek dikkate alınmadı. Yüzellilikler için bir yargılama yapılmadığı gibi kendilerini savunma imkânı da tanınmadı.

Mecliste hazırlanan yüz elli kişilik liste 7 Haziran 1924’de Resmi Gazete’de yayınlandı. Listeye dâhil olan kişilerin bir kısmı daha önce yurt dışına çıkmıştı. Özellikle Vahdettin’in 17 Kasım 1922’de ülkeyi terk etmesi ve muhalif gazeteci Ali Kemal’in İzmit’te linç edilmesi kaçışları hızlandırmıştı. 3 Mart 1924’de Osmanoğulları Hanedanı’nın ülke dışına çıkarılmasıyla bu kişilerin listeye dâhil edilmesine ihtiyaç kalmamıştı. Ancak listenin oluşturulmasında sübjektif değerlendirmeler yapılmış, aynı durumdaki birçok kişi listede yer almamıştı. Türkiye 1924 yılında çıkardığı bir kanunla başka bir devletin hizmetine girenlerin vatandaşlıktan çıkarılmasını kararlaştırdı. 1927’de çıkarılan bir kanunla da Yüzelliliklerin geri kalanı vatandaşlıktan çıkarılarak malları müsadere edildi. Bu kişiler yurtdışında takip edilerek elçilik ve konsoloslukların hazırladığı istihbarat raporları Emniyet bünyesindeki dosyalarda toplandı. Yüzelliliklerin yoğun olarak yaşadığı Batı Trakya, Köstence, Mısır, Ürdün ve Suriye Türk istihbaratının sürekli gözetiminde oldu. Ancak bu raporlar tek taraflı olarak hazırlanmıştı ve abartılarla dolu idi.

Muhalifler muhalefete devam etti

Yüzellilikler listesi gruplar şeklinde oluşturulmuş ve ilk grupta “Vahdettin’in maiyeti” yer almıştır. Bunlardan Köstence’de yaşayan Kiraz Hamdi yurtdışında Türkiye için muhbirlik yapmış, arkadaşları ve diğer muhalifler hakkında bilgi vermiştir. Aynı listedeki Zeki Bey San Remo’ya gitmiş, Padişah ve maiyetindekilerin hareketlerini Ankara’ya bildirmiştir. İkinci grubu oluşturan “Sevr’i imzalayan heyet ve Kuva-yı İnzibatiye’ye dâhil olan kabine üyeleri” arasında yer alan Ziraat ve Ticaret Nazırı Cemal Bey, Bahriye Nazırı Hamdi ve Remzi Bey gibi kişiler yurtdışında oldukları dönemde Türkiye aleyhine bir faaliyete girişmemişlerdir. Aynı gruptaki Filozof Rıza Tevfik’in de aleyhte bir faaliyeti olmamış, afla beraber Türkiye’ye dönmüştür. Bu gruptaki Şeyhülislam Mustafa Sabri Bey Batı Trakya’da çıkardığı gazete ve yazdığı kitaplarla Türkiye’nin yeni rejimine çok sert eleştiriler yöneltmiş, Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesinden sonra Mısır’a giderek muhalefetine burada devam etmiştir.

“Mülkiye ve Askeriye” grubunu oluşturan kişilerden Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndan Gümülcineli İsmail Bey Köstence’den sonra Gümülcine’ye gelerek muhalefete devam etmiş, Vahdettin’in maiyeti ve Taşnaklarla işbirliği yapmaya çalışmış, aftan sonra geri dönmemiştir. Aynı fırkanın liderlerinden Miralay Sadık Bey Köstence’de yaşamış ve muhalif hareketlere katılmamıştır. Dâhiliye Vekili Mehmet Ali ise yoğun olarak muhalif hareketlerin içinde bulunmuş, Çar ailesinden Grandük Nikola ve Taşnaklarla işbirliği yapmış, çıkardığı gazete ve kurduğu cemiyetlerle muhalefete devam etmiştir.

Yüzellilikler listesinde bir grubu da “Çerkez Ethem ve avanesi” oluşturmuştur. Ethem ve kardeşi Reşit, M. Kemal Paşa ile araları açıldıktan sonra Yunanistan’a gitmiş, daha sonra Ürdün’e geçmiştir. Ethem’in faaliyetleri istihbarat tarafından izlenmiş, Türkiye’ye karşı Kürt ve Ermeni gruplarıyla işbirliği yaptığı iddia edilmiştir. Bu gruptaki Teşkilat-ı Mahsusa kadrosundan Eşref Sencer (Kuşçubaşı) Yunanistan’a geçerek 1933’de araları açılıncaya kadar Ethem’le birlikte hareket etmiştir.

Polisler ve gazeteciler grupları

Listede diğer grubu “Polisler” oluşturmuş, bir başka grupta da “Gazeteciler” yer almıştır. Gazetecilerden Mevlanzade Rıfat Türkiye lehinde yazılar yazmıştır. Ünlü edebiyatçı Refik Halit de bu grubun içindedir ve yurtdışına çıktıktan sonra Halep’te yaşamış, önce Türkiye aleyhine yazılar yazmışsa da daha sonra inkılâpları desteklemiştir. Alemdar Gazetesi sahibi Refii Cevat Paris’te yaşamış, başlangıçta Türkiye aleyhine yazılar yazmış, geçim derdine düşünce hayatını “otomobil yıkamakla ve kahve dağıtmakla” sürdürmüştür. Yüzellilikler içinde “Çerkez Kongresi’ne Katılanlar” da yer almış ve listede Çerkezler seksen altı kişi ile çoğunluğu oluşturmuştur. İzmir’de 1921 yılında toplanan kongreye katılan on yedi kişi listeye konulmuş, “Diğer Şahıslar” bölümünde de Anzavur isyanına katılan Gönenli ve Manyaslı Çerkez köylüler yer almıştır. Bu kişiler genellikle Yunanistan’a gitmiş ve geçimlerini sağlamakla uğraşmışlardır.

Yunus Nadi affa karşı çıkmıştı

Yüzellilikler yurtdışında maddi sıkıntılar ve vatan hasreti gibi nedenlerle Ankara Hükümeti’ne başvurarak Cumhuriyetin onuncu yılında çıkarılan affa dâhil olmak istemişlerdir. 1938 yılında af gündeme geldiğinde bu kişilerin bir bölümü hayatını kaybetmiş ya da yaşlanmış, yurtiçine etki edecek bir durumları kalmamıştır. Yunus Nadi’nin başını çektiği bir grup affa karşı çıkmış ve tepki Mecliste de devam etmiştir. Emin Sazak bunların Ali Kemal gibi linç edilmelerini, yoksa kendisinin dişleriyle etlerini kopararak öldüreceğini söylemiştir. Tartışmalar sonunda “af talepleri ve ailelerin feryadı” dikkate alınarak af çıkarılmış ve Yüzelliliklerin ülkeye dönmesine izin verilmiştir. Hayatta kalanların büyük bir bölümü Türkiye’ye dönmüş, Çerkez Ethem ise dönmeyi reddetmiştir.

Görüldüğü gibi Türkiye Milli Mücadele aleyhinde çalışan kişileri yargılamak yerine yurt dışına sürerek en azından muhaliflerin bir bölümünden kurtulma yolunu seçmiş, fakat listenin oluşturulmasında bir prensip gözetilmemiştir. Yüzellilikler duyulan endişe nedeniyle gittikleri yerlerde takip edilmiş ve haklarında çoğu zaman abartılı raporlar hazırlanmıştır. Bu kişilerin bir kısmı muhalif hareketlerin içinde yer almış, çeşitli devlet ve gruplarla işbirliği yapmış, bazıları basın yayın yoluyla muhalefet etmiş, önemli bir bölümü geçim derdine düşerek aleyhte bir harekette bulunmamışlardır.

Gerçekler er ya da geç ortaya çıkacak

Yüzellilikler örneği tarihi bir hata olarak önümüzde durmaktadır. Günümüzde âdil bir yargılama ortamı olmamasının yanı sıra vatandaşlıktan çıkarma gibi uluslararası hukuka ve insan haklarına aykırı bir yaptırıma başvurulması büyük bir yanlış olacaktır. Bu tür hukuksuzluklar ciddi mağduriyetler oluşturmakta ve telafisi mümkün olmayan zararlar meydana getirmektedir. Bu durum toplumdaki kamplaşma ve nefreti daha da artıracak ve aynı yanlışlar tekrar edilecektir. Bu aşamada mazeret üretilerek vicdanlar rahatlatılsa ve propaganda ile halkın desteği sağlansa da gerçeklerin er geç ortaya çıkacağı unutulmamalıdır.

Kaynaklar: S. Bingöl, Yüzellilikler Meselesi, HÜ AİİTE yüksek lisans tezi (1994); Ş. Halıcı, Yüzellilikler, AÜ SBE yüksek lisans tezi, (1998); Y. Şevki Yavuz, “Mustafa Sabri Efendi”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 31.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 18.1.2017 [TR724]

İkinci tur oylama 3 ay sürebilir! [Erhan Başyurt]

Başkanlık sistemine geçişi düzenleyen Anayasa değişikliğinin 18 maddesi Meclis’te ilk tur oylamadan başarıyla geçti.

AKP ve MHP koalisyonu 340 ve üzeri oy seviyesiyle, ‘fire’ beklentilerini boşa çıkardı.

İkinci tur oylamalarda da bu oy sayısı korunursa, Nisan ayında referanduma gidilecek.

Kasım 2019’da da genel seçimlerle birlikte ilk başkanlık seçimi gerçekleşecek.

***

Bu süreç, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş olacak.

Ancak çıkacak düzenlemelerin içeriği nedeniyle, aynı zamanda ileri demokrasiden otoriter rejime geçiş anlamına gelecek.

‘Siyasal İslamcı’ bir anlayışla rejimin seküler yapısının değiştirilmesi mümkün ama şart değil.

‘Militan seküler’ bir anlayışın artık rafa kalkacağından şüphe yok.

Türkiye’de uzun yıllardır uygulandığı gibi ‘devletin dinin üzerindeki kontrolü’ bu kez siyasal İslamcı bir bakışla devam edecek, Anglo Sakson tarzı ideal bir sekülerleşme yine söz konusu olmayacak.

***

Bir ülkenin ileri demokrasi ile yönetilebilmesi için başkanlık sistemi veya parlamenter sistem olması önemli değil.

Kuvvetler ayrılığı, kuvvetler arası denge ve kontrol mekanizması, denetim ve hesap sorulabilirlik, şeffaflık ve hukukun üstünlüğüdür önemli olan…

Meclis’te ilk turu geçen başkanlık sistemi maddeleri maalesef bu özellikleri içermiyor.

‘Tek adam’ yönetimi oluşturuyor. Sadece yürütmeyi değil, yasama ve yargıyı da ‘başkan’ın emrine ve eline veriyor.

***

İkinci turda bir düzeltme mümkün müdür? Kutuplaşmaya ve Meclis’teki yüksek tansiyona bakılırsa, ‘hayır’…

Hükümetin kurulması için Meclis’in güvenoyu ve bütçeye Meclis onayı şart olmalı.

Başkan’ın tek başına yasa çıkarma hakkı kaldırılmalı.

Vekiller güçlendirilmeli, dar bölge seçim sistemiyle ve barajsız seçilebilmeli.

Yüksek yargının hiç değilse üçte biri siyasi etkiden uzak, Yargıtay üyeleri arasından belirlenmeli.

HSYK, siyasi denetimin dışına çıkarılmalı, bağımsız ve tarafsız bir yapıya dönüştürülmeli.

Yüksek bürokrasi atamalarında, Meclis’in ilgili komisyonlarının rızası ön şart olmalı.

Başkanın veto ettiği yasa, ikinci kez basit çoğunlukla onaylandığında otomatik olarak yürürlüğe girmeli.

Başkanın kararname çıkarma hakkı olacaksa, ilk bir aylık yasama sürecinde Meclis’in üçte iki çoğunluğun onayını alması şart olmalı…

***

Bu saatten sonra, bu değişikliklerin hiçbirinin çoğunluğu elinde bulunduran iktidarın rızasıyla olması mümkün gözükmüyor.

Halk, zaten paketin neler içerdiğinden, nasıl bir istikrarsızlık riski taşıdığından, özgürlük alanlarının nasıl keyfi kısıtlanacağından çok büyük oranda habersiz.

Muhalefet, özgür medya kapatıldığı ve aydınlar susturulduğu için sesini duyuramıyor.

İktidar da olanca gücüyle, sabahlara kadar Meclis’i çalıştırıp bu kadar hayati bir değişikliği oldu-bittiye getirmeye çabalıyor.

***

Muhalefetin önünde fazla bir alternatif yok.

Meclis’ten çekilip, bir oldu-bitti gerçekleşmeden Meclis’i erken seçime götürebilirler.

Meclis’te oylamayı ‘daha uzun düşünerek’ barışçı bir şekilde uzatıp, halkın değişiklik paketinin anti demokratik içeriğini daha çok anlaması için gayret sarf edebilirler.

Gizli oyunu açıktan kullanıp anayasayı ihlal eden iktidar vekillerinin aksine, her bir muhalif vekil yasal hakkını kullanıp en az 1 saat oy kabininde düşünerek gizli oyunu kullansa, 18 maddenin ikinci tur oylaması en az 3 ay sürer. 

***

Muhalefet, engel olamadığı bir süreçte, erken seçime gitmeyi doğru bir tercih olarak görmüyorsa, en azından sistem ve rejim değişikliğinin bir oldu-bittiyle gerçekleşmesini, yasal ve barışçıl yollardan engelleyebilir.

Kamuoyu bu süreçte doğru bilgilendirilirse, tek kişinin otoriter yönetime karşı yaygın şekilde bilinçlendirilir ve pakete karşı desteği kazanılır.

Yangından mal kaçırırcasına bir sistem değişikliği gerçekleştirilmesi engellenmiş olur ve çoğunluğun baskıcı dayatmacılığı yerine, iktidar da uzlaşmayı tercih etmek zorunda kalır.

Mesele parlamenter sistemde kalmak ya da başkanlık sistemine geçmek değil, mesele ileri demokratik ilkelerle yönetilmek, evrensel ortak değerler ve özgürlükleri korumaktır.

Mesele, denge ve denetim sistemine sahip kuvvetler ayrılığı ilkesi ve hukukun üstünlüğünü sürdürmektir.

[Erhan Başyurt] 18.1.2017 [TR724]

Obama’yı nasıl bilirdiniz? [Adem Yavuz Arslan]

Dr. Martin Luther King Jr. tarihin en güçlü konuşmalarından biri olarak kabul edilen ve ‘I have a dream!’ (Bir hayalim var!) şeklindeki başlangıcıyla ile zihinlere kazınan 28 Ağustos 1963 tarihli konuşmasında “Bir hayalim var! Gün gelecek, çocuklarım derilerinin rengine göre değil, karakterine göre nitelendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar” demişti.

King, çocuklarının ‘eşit yurttaş’ olduklarını göremedi ama mücadelesi büyük yol aldı ve suikasta kurban gitmesinden 45 yıl sonra Afrika kökenli, siyahî birisi ABD’ye başkan seçildi.

Barack Obama, 20 Ocak 2009’da, köleliği kaldıran ABD Başkanı Lincoln’e ait İncil üzerine yemin ederken dondurucu soğuğa rağmen toplanan 2 milyon kişiye hitaben “Herkesin özgürce yaşayacağı bir dönem başlıyor” demişti.

Obama, beklentileri karşıladı mı ya da ‘herkesin özgür olduğu bir dönem’ yaşandı mı tartışılır ama o konuşmanın üzerinden 8 yıl geçti ve iki gün sonra görevi Donald Trump’a devrediyor.

Dolayısıyla şimdi ‘Obama’nın mirası’nı konuşma zamanı.

BUSH DÖNEMİYLE KIYASLARSAK

Tabi ki Obama gibi bir başkanın mirasını bir yazıda analiz etmek mümkün değil. Zira ‘yaptıkları’ ve ‘yapamadıkları’ üzerine ayrı ayrı kitap yazmak mümkün. Özellikle de dış politika ve bilhassa Ortadoğu konusunda.

Obama’nın mirasının ‘artı’ ve ‘eksi’lerini başlıklar halinde sıralamadan önce genel bir değerlendirme yapmakta fayda var.

En büyük dezavantajı kendisine büyük umutlar beslenmesiydi. Zira karnesinde kölelik gibi yüz kızartıcı bir suçu barındıran ülkede ilk kez siyahî birisi başkan oluyordu. Üstelik 8 yıllık fecaat bir Bush yönetimi sonrasında gelmişti.

Ekonomi çökmüş, dış politika iflas etmiş, ABD her alanda itibar kaybetmişti.

Dahası, Obama iyi bir hatipti ve kitleleri peşinden sürükleyebiliyordu. Kimilerine göre en büyük dezavantajı da bu oldu. Zira beklentilerin aşırı yükselmiş olması reel politik ile uyuşmuyordu.

Dolayısıyla Obama’nın mirası tartışmalarında bu nokta önemli.

Eğer kıyaslamayı bu yüksek beklentilere göre yaparsanız Obama dönemi tam bir hayal kırıklığı denebilir.

Eğer Bush dönemiyle kıyaslarsanız ‘huzur dolu bir 8 yıl’ sayılabilir.

OBAMA’NIN BAŞARDIKLARI

Obama enkaz devralmıştı demek abartı olmaz. ‘1929 Büyük Buhran’ından sonraki en büyük ekonomik kriz yaşanıyor, dev şirketler bir bir iflas ediyor ve mali piyasalar çöküyordu.

İçerideki ekonomik krize bir de Irak ve Afganistan’da batağa saplanmış bir ABD Ordusu eklenince hem siyasi hem de ekonomik olarak çökmüş bir ülke devralmıştı Obama.

Obama, ABD tarihinin en kapsamlı mali destek programını uyguladı ve bunda başarılı da oldu. 80 aydan fazla süren en uzun süreli istihdam artışını başardı ve 16 milyon kişiye iş imkânı sağlandı. Böylece işsizlik %5’in altına düştü.

Ekonomik büyüme finans piyasalarına da yansıdı. Borsa 8 yıl boyunca kademeli olarak yükseldi ve geçtiğimiz ay son on yılın en yüksek seviyelerine ulaştı.

Obama en büyük vaatlerinden olan sağlık reformunu da gerçekleştirdi. Enerji, özellikle de temiz enerjide önemli adımlar attı. Bireysel özgürlüklerin sınırlarını genişletti.

Obama’nın ekonomide ki başarısı aslında ilginç bir etki-tepkiyi de beraberinde getirdi. Çünkü, Obama ekonomik büyümeyi sağladı ama gelir dağılımındaki dengesizlikleri gideremedi ve makas açıldı. Nitekim bu dengesizlik Trump’ın seçim zaferindeki en büyük faktörlerden birine dönüştü.

Obama’nın ‘artı’larından biri şüphesiz ‘düzgün kişiliği’ydi. Öyle ki 8 yıllık dönemde sadece kendi değil yakın çalışma ekibi ve Beyaz Saray’ın da adı skandallara karışmadan temiz kaldı.

Bush döneminde zirveye çıkan toplumsal kutuplaşmayı düşürdü, halkla, özellikle de gençlerle çok başarılı iletişim kurdu.

Dış politikada başarılı olduğu iki önemli konu oldu: Küba ve İran. ABD, ‘yakınındaki en büyük düşmanı’ Küba ile ilişkileri normalleştirdi ve Obama 2016 Mart’ında tarihi ziyareti yaparak bir dönemi kapattı.

İran ile yapılan nükleer müzakereler ve anlaşma ise Obama’nın en büyük siyasi mirası sayılabilir. 3 yıla yakın süren müzakereler sonunda Viyana’da imzalan anlaşma Obama için önemli bir başarı olarak görülüyor.

11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak gösterilen Usame Bin Ladin’in 2011’de öldürülmesi de Amerikalıların beklentileri açısından başarı hanesine yazılabilir.

OBAMA’NIN BAŞARAMADIKLARI

Bush’un aksine savaşlardan uzak durma ve diplomasiye daha fazla şans tanıma eğiliminde olan Obama kendisine inananları bu konuda hayal kırıklığına uğrattı denebilir.

Irak işgaline son verme vaadini gecikmeli de olsa yerine getirdi fakat ülke etnik ve mezhebi açıdan bölünmenin eşiğinde. Hatta bazı uzmanlara göre Obama “Irak’ı İran’a hediye edip çıktı”. Suriye’de 6.yılını bitiren kanlı iç savaşın geldiği durum ortada.

Obama dış politika da -bazı uzmanlara göre- gereksiz ihtiyat gösterdi ve bu ihtiyatlı durum felce uğramış bir dış politikayı doğurdu.

Yemen ve Libya’da Obama’nın eksi hanesine yazılacak dış politika başlıkları arasında. Bir diğer ‘eksi’ ise Guantanamo’nun kapatılamamış olması. İşkence ve insan hakları ihlallerinin sembolü haline gelen bu üssü kapatacağını defalarca vaat eden Obama, aradan geçen sürede bu vaadini gerçekleştiremedi.

Ortadoğu barışının sağlanamamış olması da Obama’nın ‘eksi’lerine yazılabilecek başlıklardan.

Sonuç olarak, Obama’nın ‘eksi’ ya da ‘artı’ hanesine başka başlıklar eklemek mümkün. Değerlendirmeleriniz durduğunuz yere ve Obama’dan beklentilerinize göre değişecektir.

Fakat sempatik kişiliği ve etkili konuşmaları nedeniyle tarihe en sevilen ABD başkanları arasında geçeceği kesin.

[Adem Yavuz Arslan] 18.1.2017 [TR724]

Hrant Dink 10 yıl önce öldürüldü [Haber-Yorum: Kemal Ay]

‘Kalbim’ dediği yakın dostu Hrant Dink’in ölümünden hemen sonra Zaman gazetesindeki köşesinde Etyen Mahçupyan şöyle yazmıştı:

“Doğrusu kendimden pek emin değilim artık. Bu ülkeye, bu topluma, buradaki insanlara aynı geniş yürekle bakıp bakamayacağımdan emin değilim. Hrant’ı taşıyamayan, geçmişte her kimlikten isimli isimsiz Hrant’lara layık olamayan, bu toprakların kültürüne yabancı olmasına karşın toprağı isteyen, toprağı öylesine istediği için insanlığını unutan bir toplumda mı yaşıyorum sorusu artık kaçınabileceğim bir soru değil.”

Dün, Güneş ‘gazetesinin’ manşetinde Etyen Mahçupyan’ı da Hrant Dink cinayetinde ‘şüpheliler’ listesine ekleyen o ‘haberi’ görünce, işte bu yazıyı hatırladım. Mahçupyan’ın tek suçu muhtemelen şu sıralar tartışılan anayasa (rejim) değişikliğine karşı çıkmak ve Meclis’teki oylamanın Türkiye’nin sorunlarına çare olmayacağını söylemekti. Bir kez daha karşısında “toprağı öylesine istediği için insanlığını unutan bir toplum” vardı belki de, bilmem kendisi bunu düşündü mü…

‘Sakıncalı’ Ermeni

19 Ocak 2007’de yani yaklaşık 10 yıl önce, Hrant Dink’in Şişli’deki Agos gazetesi binası önünde altı delik ayakkabısıyla, yüz üstü uzanan cesedi hafızalara kazınmıştı. 1990’lardaki faili meçhul cinayetleri anımsatan bu cinayet, Hrant Dink’in şahsına yönelik yoğun tehditlerin, üstelik ana akım medyada yer bulduğu bir dönemde işlenmişti. Bir kişiyle ilgili ‘kökeninin Ermeni olduğunu’ söylemenin hâlen hakaret kabul edildiği Türkiye’de, üstelik Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in Ermeni olabileceğini açıklamıştı Hrant Dink.

“‘Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur” cümlesiyle, Ermeni cemaatine ‘Türk’ kelimesine duydukları öfkeyi bir kenara bırakmalarını tavsiye etmişti ancak yargı bunu ‘Türklüğe hakaret’ sayarak 301. maddeden hakkında dava açmıştı. Daha sonra Ergenekon davasında yargılanacak Kemal Kerinçsiz, Doğu Perinçek, Veli Küçük ve önde gelen ulusalcılar Dink’e mahkmede ‘taarruz etmiş’ ve mahkemeyi adeta bir ‘infaza’ çevirmişti. Buna karşılık, ‘güvencin tedirginliği’ duyduğunu söylemişti Hrant Dink.

Kamu görevlileri yargılanıyor ama

Güneş’inki gibi zırvaları da dâhil edersek, arkasında toplumsal ve siyasal destek olan bir cinayet davasının 10 yıldır çözülememesi, bütün yönleriyle aydınlatılamaması tuhaf. Agos’un ve Hrant’ın Arkadaşları’nın deyimiyle, ilk kez konuyla ilgili bütün devlet görevlilerinin yargılandığı bir dava var şimdi karşımızda üstelik. 2007’de başlatılan soruşturma önce Ergenekon durağına uğradı, ardından ‘örgüt tespit edilemedi’ pervasızlığını yaşadı, nihayet hükümetin ‘Paralel yaptı’ aymazlığı içinde sürdürülüyor. Yine de ama, evet, konuyla ilgili bütün kamu görevlileri yargılanıyor.

5N1K’ya göre bakacak olursak, cinayetle ilgili 2 kritik zaman dilimi (istihbaratın alındığı dönem ve cinayetin işlendiği dönem) ve 3 kritik mekân bulunuyor. Cinayet Trabzon’da, Rahip Santaro ve McDonald’s şubesinin bombalanması gibi eylemlerin olduğu sıralarda pişiriliyor aslında ve bu süreçte Trabzon emniyet istihbaratı (o dönemde görevde Engin Dinç var) polis muhbiri Erhan Tuncel’den Hrant Dink’e yönelik bir eylemin planlandığını öğreniyor. Bunu Şubat 2006’da, yani cinayetten 11 ay önce İstanbul İstihbarat’a bildiriyor Trabzon. Bu sırada il emniyet müdürü Ramazan Akyürek, İstanbul İstihbarat’ta bu konuyla ilgili C Şube’nin müdürü ise Ali Fuat Yılmazer. Bu arada Yılmazer, Şubat 2006’da yurt dışında görevde olduğunu, ilgili istihbaratın başka birisi tarafından görülüp işleme sokulduğunu ancak asayiş toplantılarda konunun gündeme geldiğini söyledi.

İstanbul’un sorumluluğu

Akyürek, Trabzon’un tek görevinin bu bilgiyi ikinci kritik mekân olan İstanbul’a iletmek olduğunu açıkladı savunmasında. Bu noktadan itibaren Hrant Dink’in korunması, ikinci kritik mekân İstanbul’un üzerindeki bir vazife. Ayrıca Celalettin Cerrah’ın kendisinden bazı evrakları imha etmesini istediğini, böylece İstanbul’un sorumluluğunun ortadan kalkacağını da iddia etti Akyürek. Nitekim Ali Fuat Yılmazer de, son duruşmada Hrant Dink’in tıpkı Orhan Pamuk gibi sıkı tedbirlerle korunması gerektiğini ama bunu yapması gerekenin ‘koruma şube’ olduğunu ileri sürdü.

2006’nın Mayıs ayında Akyürek Trabzon’dan ayrılıp Ankara’da Emniyet İstihbarat’ın başına geçiyor. Cinayetle ilgili üçüncü kritik mekân Ankara. İstihbaratın alındığı ve Trabzon’la İstanbul arasında paylaşıldığı dönemde Ankara’daki istihbarat görevinde Sabri Uzun var. Bu sebeple Sabri Uzun sorgulananlar arasında. Ayrıca İstanbul istihbarat şube müdürü Ahmet İlhan Güler de, kritik konumundan ötürü listede. Her ne kadar Hrant Dink meselesinden C Şube mesul olsa da, Güler istihbarat toplantılarında bu konunun konuşulduğunu söyledi. Yani aslında devletin bütün istihbarat birimlerinin bildiği fakat önlemek için ‘idari sorumluluğu olanların’ pek kılını kıpırdatmadığı bir vaka.

‘İmha etmezsen hepimiz yanarız’

Trabzon’da 2006’da Akyürek’in ayrılmasıyla Reşat Altay emniyet müdürlüğüne atanıyor. Kısa süre sonra istihbarat şube müdürü Engin Dinç de ayrılıyor Trabzon’dan. Erhan Tuncel’in polis muhbirliği görevi de savsaklanmaya başlanıyor. Cinayet fikri tam da bu dönemde olgunlaşıyor. Yasin Hayal’in Ermenilere ve Hrant Dink’e kini bilindiği hâlde, ne Trabzon’da, ne Ankara’da ne de İstanbul’da pek hareketlilik yaşanmıyor. Bir ara EGM, bütün illere Ermenilere yönelik bir eylem olabileceğine dair yazı gönderiyor, o kadar.

Normalde EGM sadece bu sonuncu uyarıyı yapmış olsaydı ve Hrant Dink bundan sonra öldürülseydi, “Bütün Ermenileri tek tek koruyamazdık” diyerek bile yırtabilirdi emniyet teşkilatı. Ama 15 Şubat 2006’da Hrant Dink ismi istihbaratın radarına girmiş. Nitekim Akyürek’in iddiasına göre Cerrah’ın “İmha etmezsen hepimiz yanarız” dediği belge de bu. Mayıs 2006’da EGM İstihbarat’ın başına geçen Akyürek’e “Neden bu makamda bir işlem yapmadınız?” diye sorulunca, Akyürek yeni bir bilgi gelmediğini aktardı. Yani aslında Trabzon’da işlerin savsaklandığına işaret etti. Cinayet sırasındaki Trabzon il emniyet müdürü Reşat Altay’ın davaya dâhil edilmesi biraz da bu sebepten.

Davayı sulandırmak istiyorsanız…

Bu tabloya bakan herkes, kamu görevlilerinden hangilerinin suça ortak olabileceğini, hangilerinin ihmal suçu işlediğini, hangilerininse görevini yaptığını aşağı yukarı çıkarabilir. Ancak eğer mevzuu ‘kullanışlı’ kılmak ve Etyen Mahçupyan’a kadar getirerek sulandırmak istiyorsanız, mesela, Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’i baş sanık yapar, haklarında müebbet istersiniz ve diğer herkesi bir şekilde kurtarırsınız. En kritik isimlerden Engin Dinç’i bile davada ‘zoraki sanık’ hâline getirirsiniz ve herkes aslında maksadınızın cinayeti çözmek olmadığını anlar. Bu, cinayetin faili meçhul hüviyetini korumaktan başka bir işe yaramıyor. Agos gazetesi iddianame açıklandıktan sonra “Bu dava paralele sığmaz” diye çığlık atmıştı. Bunun sebebi de gayet açık.

Hrant Dink’in öldürülmesinin arkasında bir örgüt var mı, yok mu? Bu bir ‘derin devlet’ cinayeti mi, yoksa o dönem Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün iddia ettiği gibi ‘kahvede okey oynayan çocukların’ öfke cinayeti mi? Ocak 2007’de Hrant Dink’in tabanı delik ayakkabısıyla yüz üstü uzandığı Şişli’deki o sokak, 10 senedir çeşitli gösterilere sahne oldu. “Hepimiz Ermeni’yiz” lafı başka bir zaman diliminde hiç o günkü kadar güçlü söylenemedi. Ancak bütün bunlar davanın çözülmesine yetmedi. Bilakis Ogün Samast’ın cinayet günü taktığı ‘beyaz bere’ Yeni Türkiye’de makbul bir sembole dönüştü.

‘Söz konusu vatansa…’

Hrant Dink’ten bir süre önce Trabzon’da 16 yaşındaki Oğuzhan Akdin, Rahip Santaro’yu öldürmüştü. Yakın zamanda ceza süresi dolan ve dışarı çıkan Akdin, Karadeniz Gazetesi’ne konuşarak cinayetle ilgili motivasyonunu anlattı. Haberleri okumuşsunuzdur. Taşra gazetelerinin meşhur röportaj finali sorusu olan “Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?” sorusuna cevabı şöyle Akdin’in:

“Türk ve Müslüman olmaktan gurur duyduğumu, vatanımızın ve milletimizin bölünmez bütünlüğünü, söz konusu vatansa gerisi teferruat olduğunu belirtmek isterim. Ülkemizin geçirdiği bu zorlu süreçte tüm halkımızı birlik ve beraberliğe davet ediyorum. Bundan sonra vatanıma, milletime hayırlı bir evlat olmak için her şeyi yapacağım. Yaşadığım o olay artık geride kalmıştır.”

Bir gün, yani 2022’de 32 yaşındayken hapisten çıktığında, Ogün Samast da böyle diyerek makbul vatandaşlar arasında yerini alacak muhtemelen.

[Kemal Ay] 18.1.2017 [TR724]