Daha önceki yazılarımda ele aldığım üzere, ben günümüz Türklerinin Anadolu’nun yerlisi olduğunu, Orta Asya’lı olmadıklarını, mevcut resmi Türk tarih tezinin iddialarının gerçeklerle örtüşmediğini, ideolojik endoktrinizasyon aracı olduğunu ileri sürüyorum.
Türklerin Orta Asya’da yaşayan bir halk iken, 10. yüzyıl sonlarında ve 11. yüzyıl başlarında kitleler halinde, bir yakın dönem “kavimler göçünü” andırır gibi Ön Asya ve Küçük Asya’ya göç ettikleri, zaten adeta boş olan Anadolu iç bölgelerini doldurdukları tezi, son derece zayıftır. Tarihsel, arkeolojik ve hepsinden önemlisi modern antropolojik ve genetik bilimlerinin verileriyle çelişmektedir.
Bazılarının eleştiri oklarını yönelttiklerinin aksine, ben bu resmi Türk Tarih Tezi’ni eleştirirken, amacım “Türk diye bir milletin olmadığını” iddia etmek değildir. Bu zaten çok saçma bir şey olurdu. Türkçe, Türk kültürü, Türk folkloru, Türk müziği, Türk edebiyatı, Türk mutfağı, Türk tarihi ve elbette ki Türklerin kendisi vardır. Bunu reddetmek saçmadır. Benim esas ilgilendiğim ve ele aldığım konu, Türklerin varlığının resmi tarihçe nasıl ele alındığı, nasıl konumlandırıldığı, nasıl politik hedefler – mesela kimlik politikaları veya jeopolitik bağlamlarda – araçsallaştırıldığı meselesidir. Ben Türklük ile ilgili bir eleştiri getirmiyorum. Kimlik politikalarının temelini teşkil eden Türklük anlayışının resmi tarihçe tahayyül ediliş biçimini eleştiriyorum.
Kimlik politikalarının önemsiz olduğu söylenemez. Ulus devlet projelerinde kullanılan milli mitler, yazılan resmi tarih, “ötekiler” ve diğer ilgili doneler, sadece geçmişe ilişkin kuramsal ve akademik bilgiler olarak görülemez. Bilakis bu seçilmiş – ve çoğunlukla fabrike edilmiş – donelerle dolu kimlik bagajı, bugün ve gelecek üzerinde gayet etkilidir. Yazılan tarih bir bakıma gelecek kuşaklara ataları, kültürleri, politik geçmişleri ve kendileri hakkında önemli anahtar bilgiler içerdiğinden, sadece entelektüel ve akademik bir mesele değildir. Bireylerin kendilerini algılamalarında ve tanımlamalarında, kendilerini konumlandırmalarında, kendilerine gelecekle ilgili yön tespit etmelerinde, dünyayı ve diğer insanları algılamalarında son derece hayati bir rol oynamaktadır. Tarihi insanlar yapar. İşbirliği ve çatışma arasında ilerleyen ve gelgitlerle dolu insanlık tarihinde, örneğin bir Almanların ve Fransızların kendilerini nasıl tanımladıkları, Almanya ve Fransa arasındaki ilişkilere yansır. Tarihteki Alman-Fransız ilişkileri örneğin bugün Almanya ve Fransa’daki okul müfredatlarında nasıl ele alınıyor, bu bugünkü Alman-Fransız ilişkilerini de etkiler. İşte bu nedenledir ki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında her iki ülke de resmi tarih anlatılarını ve ulusal kimliklerini elden geçirdiler.
Kimlik politikaları Türkiye’de Almanya’da veya Fransa’da olduğundan biraz daha karmaşıktır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. En başta gelen neden, Anadolu’nun önceden kadim bir medeniyetin yaşadığı bir coğrafyayken, işgal edilip bu coğrafyada yaşayan kadim milletlerin kimlik değiştirmesidir. Anadolu’da Almanya veya Fransa’da yaşandığından çok daha yoğun bir asimilasyon gerçekleşti. Bu asimilasyon, politik üst yapıda gerçekleşen el değiştirme sonrası hem dinsel hem de milli kimlikleri dönüştürdü. Diğer bir ifadeyle, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan itibaren, periferisinde kontrolü yitiren Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) giderek Batı’ya doğru çekilmeye başladı ve Bizans kontrolü dışında kalan bölgeler İslamlaştı ve Türkleşti. Elbette bu yüzyıllar aldı. Çoğunlukla politik yapı el değiştirdikten sonra (Müslüman hâkimiyetiyle beraber) pratik nedenlerden dolayı (cizye vergisi vermemek vs.) Hristiyan Anadolu yerlileri İslamlaşmaya başladılar. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen mücahit Türkî gruplar – özellikle Oğuz-Türkmen akıncılar – zengin Bizans’ın hâkimiyetindeki bölgelere saldırılar yaparak bu bölgeleri yağmalıyor, eğer başarabilirlerse yerel tekfurların yerine kendi emirliklerini ve beyliklerini kurup bölge halkını cizyeye tabi tutuyorlardı. Dolayısıyla ekonomi politik nedenlerle zayıflamakta olan Bizans’a yönelik akıncı mücahit seferleri arttı.
Türk üst yapı elitleri – emirler/beyler ve mücahitler – tarafından diyar-ı Rum olarak adlandırılan Anadolu’da fethedilen bölgelerde siyasi sistem ve ekonomik düzen İslam’a göre yeniden düzenleniyordu. Bölgede yaşayan Anadolu yerlileri (Rumlar ve Ermeniler) yaşadıkları yerleri terk etmediler. Politik üst yapı değiştikten sonra ortama uyum sağladılar ve hayatlarına devam ettiler. Çoğu zaman pragmatik nedenlerden dolayı din değiştirdiler. Üst yapının kullandığı dil (Batı Türkî dili olan Oğuzca) zamanla bu bölgelerde hâkim oldu. Bu tür dil değişimine (linguistik dönüşüme) örneğin Güney Amerika’da, İspanyol politik ve askeri elitlerinin egemenliği altında yerli halkların linguistik asimilasyonunda rastlıyoruz. Aynı bağlamda mesela sayıca çok olan Bulgarların Slavlaşması da örnek olarak verilebilir. Yine bir başka benzer süreç, Mısır’da İslamlaşma sırasında yaşanan dini-kültürel asimilasyon ve bunun linguistik sonucu olan Arapçanın başat dil haline gelişidir. Bir coğrafyada meydana gelen linguistik değişim, ırki-etnik yapıları dönüştürmüyor.
İnsan toplulukları her zaman yaşadıkları coğrafya ile ilişki içerisinde olmuşlardır. İnsan, tür olarak teritoryal bir canlıdır. İnsanın sosyal varlığı coğrafya ile kurduğu ilişki içerisinde şekillenir. Mimariden mutfağa kadar, geliştirilen ve yaşanan kültürde coğrafyanın etkisi birincil önemdedir. Yukarıdaki örneklerde ele alınan Güney Amerika yerlileri, yaşadıkları coğrafyaya “İspanya’dan göç eden ve Güney Amerika’ya yerleşen ataları” diskurunun temel oluşturduğu bir tarih anlayışı üzerinden yaklaşmıyorlar. Bulgarlar Slavlaşmadan önceki yurtlarını ata yurdu olarak görmüyor. Mısırlılar Arap yarımadasını atat yurtları olarak algılamıyor. Güney Amerika toplumları – her ne kadar ülkeden ülkeye değişen oranlarda İberya’dan gelen göçmenlerle karışmış olsalar da ve ana dilleri İspanyolca olsa da – kendilerini İspanyol olarak nitelendirmiyor. Mısırlılar Arapça konuşan bir ulus olsalar da, hatta Arap olduklarını söyleseler de, örneğin İslamiyet öncesi Mısır kültürünü – mesela Piramitleri – kendi kültürel varlıkları olarak görüyor. Tüm bu ülkeler, şu an var oldukları coğrafyayı ana vatanları olarak kabul ediyor. Yaşadıkları geçmiş göçler ve fetihler, bu duygularının önüne geçmiyor. Tarihlerine daha rasyonel ve gerçekçi yaklaşıyorlar.
Oysa Türkler, geç 19. yüzyıldan ve özellikle erken 20. yüzyıldan itibaren o döneme dek İslam ümmetinin parçası olarak gördükleri aidiyetlerini ırki-etnik Türklük ve Orta Asya coğrafyası ile ilintili bir bağlama oturttular. Cumhuriyet kurulduktan sonra, Anadolu’daki Türk varlığını antik Anadolu ve Ön Asya uygarlıkları ile bağlantılı hale getirebilmek için, hiçbir tarihsel kanıta dayanmayan Ön Türkler yaklaşımını geliştirdiler. Bu tez, Orta Asya’nın, dünyaya medeniyet ihraç edilen, tüm dünya dillerinin, tarım ve hayvancılığın, metalürjinin ortaya çıktığı yer olduğu varsayımını ortaya attı ve bunu okullarda öğretti. Orta Asya Türkî topluluklarının Batılı coğrafya ve tarih kitaplarında Asyalı fizyolojik özelliklerini taşıyan halklar olarak geçmesi eleştirildi ve buna karşı tezler ortaya atıldı. Çünkü Kemalistler kendilerine ve toplumlarına baktıklarında Asyalı fizyolojik özellikleri görmüyorlardı. 1920’lerde ve 1930’larda Avrupa merkezci ırkçı sosyal-Darwinist ideolojiler geçer akça olduğundan, Türk tarih tezi Türklerin “sarı ırka değil, beyaz ırka ait oldukları” gibi ciddi ırkçı savları ortaya attı. Böylece esasında Orta Asya’da bugün yaşayan halkların sonradan Asya fizyolojik özelliklerini edindikleri varsayımına sarıldılar. Çünkü Anadolu’daki halkın atalarının esasında Anadolu yerlisi oldukları gerçeği, ulus devlet projesine tersti. Anadolu’da etnik homojenleştirme politikaları izlendiği esnada, halka atalarının Rum ve Ermeni kökenli atalara sahip olduklarını tarih kitaplarında anlatmanın mantıksızlığı ortadadır. Anadolu’daki var olan gerçek, Türkçülerin itiraf edemeyecekleri bir gerçekti.
“Böylece Orta Asya’dan göçmüş Türkler” ırkçı ön kabulü İttihatçıların geliştirdiği, sonradan Kemalistlerce sahiplenilen ulus konseptinin temeli oldu. Bu tarih tezi, Türk kimliğini ırkçı-etnik milliyetçilikle tanımladı, şekillendirdi. Çocuklara “Türklükle övünülmesi”, bir “ırkla övünmek” olarak öğretildi. Türkler, bulundukları coğrafyanın çocukları değil, fatihleriydiler. Bu duygu, Anadolu’daki Türk aidiyetinin en temel kimlik üreticisi hissi oldu. Türklerin Anadolululaşması, bir tür coğrafi yer değiştirme öyküsü olarak anlatıldı. Birileri gitmiş, yerlerine Orta Asya’lı Türkler gelmişti. İş bu kadar basitti. Türkler ele geçirdikleri yerleri kimlerden aldı? O insanlara ne oldu? Onlar nasıl oldu da “ortadan kayboluverdiler”? Bu anlatılan tarih tezi bu sorulardan hiç hoşlanmadı. Hep “Türklerin çok adil oldukları”, “hiç kimsenin canına ve malına kast etmedikleri”, “mert oldukları”, “başka inançlara saygılı oldukları” öğretildi. Fakat fethedilen şehirlerde kiliseler neden ya camileştirilmişti veya kullanılmaz hale gelmişti? Mezarlıklar ne olmuştu? Hepsinden önemlisi, orada binlerce yıldır yaşayan yerli halkların çocukları nereye gitmişti? Orta Asya’dan gelmiş olmak varsayımı, o kadar pratikti ki, bu soruların hiçbiri üzerinde düşünmeye gerek yoktu! Dedelerinin dedelerini bilmeyen Türkler, bunu hep Orta Asya’dan gelmekle, göçebe kökenleriyle açıkladı.
Kendilerinin olmayan topraklarda, başka bir ata yurdunun çocukları olarak, bir fetih söyleminin idealize edildiği tarih anlayışıyla, coğrafyasına yabancılaşmış Türk, işte böyle doğdu. Bu öyküde büyük nenesinin Ermeni veya büyük-büyük dedelerinden birisinin Rum olması düşünülemezdi. Dini ve linguistik asimilasyon sonrası, etnik aidiyetin de unutturulması, modern milliyetçilikle beraber yaratılan öteki imajlarıyla perçinlenecekti. Bu imajların en önemli iki figürü “Rum-Yunan” ve “Ermeni” idi. Rumlardan ve Ermenilerden nefret ettirilen Türkler, asimilasyona ilişkin her gerçeği cansiperane reddedecekti. Yaşadıkları topraklara sonradan gelmiş oldukları savı üzerinden, yeni fetihlere ve yayılmalara hazır bir kitle oluşturulacaktı. Kendi coğrafyasındaki diğer halklarla hiçbir aidiyet ilişkisi olmayan, “dışarıdan gelme” bir halk tarihsel-kimliksel retoriği, kronik bir genişleme, kronik bir emperyal hâkimiyet, kronik bir boyunduruk altına almayı hak görme meşruiyetini beraberinde getirecekti.
Bu tez, gerçeklikle alakası olmayan, bilimsel kanıtlarla örtüşmeyen bir sürü ön kabul içermekte. Kültür antropolojisi, tarih, folklör, sosyoloji, arkeoloji ve modern genetik bilimi, bu tezin sapır-sapır dökülmesini sağladı. Müzik, mimari, yemek kültürü, folklör, vs. alanlarda Orta Asya ile hiçbir benzerlik göstermeyen, bilakis Rum, Ermeni ve diğer bölgesel kültürlerle büyük benzerlik içerisinde olan Türkler, modern genetik bilimi sonuçlarına göre de tümüyle Ön Asya, Doğu Akdeniz, Balkan, Karadeniz Havzası, Kafkasya gibi bölgelerle akrabadır. Kısacası Türkler “başka coğrafyanın” çocukları değildir. Tümüyle Anadoluludurlar.
Bu yazının eleştirdiği, Türklerin kendilerini Türk hissetmeleri, değildir. Türkler kendilerini Türk kabul ettikleri sürece Türk’türler. Yazıda eleştirilen, Türklüğün nasıl tanımlandığıdır. Türklük bir ırk veya homojen etnik grup olarak tanımlanacaksa, bu tanımda zorunlu olarak Orta Asya’ya atıf gerekmektedir. Oysa Türklük kültürel ve duygu bağı ile ilgili bir bağlamda tanımlanacaksa – civic nationalism – bu durumda Türklerin Anadolulu olmalarında bir sorun yoktur. Irksal ve etnik Türklük tanımı, a) gerçeklerle örtüşmüyor, b) Türkleri coğrafyalarına – Anadolu’ya – yabancılaştırıyor ve onları yersiz-yurtsuzlaştırıyor, c) Türkleri Anadolu’daki tarihsel, arkeolojik, folklorik, müzikal, antropolojik vs. köklerinden kopartıyor, d) bu tez Türkleri işgalci psikolojisine sokuyor ve komşularıyla uyumlu, işbirliğine yönelik bir kültür oluşmasına engel oluyor, e) toplumu tehlikeli bir biçimde aşırı uç radikal pozisyonlara itiyor. Oysa Anadolu merkezli bir Türklük konsepti, otomatikman daha kapsayıcı, sivil, üst kimliksel, mülayim ve her şeyden önce de tarihsel gerçeklere uygun olacaktır. Irkçı Türklük anlayışından vazgeçmek gerekmektedir. Türkler başka coğrafyaların çocukları olmakla değil, tek yurtları olan Anadolu’nun çocukları olmakla gurur duymalıdır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.10.2020 [TR724]