Üç kardeş, cezası biten ama tahliye edilmeyen annelerini bekliyor [Sevinç Özarslan]

Dört yıldır tutuklu Suna Uslu, cezasını bitirmesine ve küçük çocuğu bulunmasına rağmen kanunlar göz ardı edilerek hukuksuzluğa mahkum ediliyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Özel bir yurtta idarecilik yaptığı için tutuklanan ve 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Suna Uslu’nun cezaevinde kalması gereken süre 3 ay önce sona erdi. Ancak o da birçok mahpus gibi hala tahliye edilmedi. Süleyman Ekrem (11), Mücteba Mümtazer (9), Asım Sencer (3) adlı üç çocuğu bulunan Suna Uslu, Cemaat soruşturmaları kapsamında 30 Kasım 2016 yılından bu yana Konya Ereğli Cezaevinde tutuklu.

40 günlükken annesiyle birlikte hapse giren ve orada büyüyen Asım Sencer, koronavirüs salgını nedeniyle 2 Mart 2020’den beri annesinden ayrı. Annesinden ayrıldığı ilk günlerde ağlama krizleri geçiren Asım Sencer ve abileri, 4 yıldır annelerinin yolunu gözlüyor. Ağustos 2020’de tahliye edilmesi gereken Suna Sencer’in cezası onaylandığı halde denetimli serbestlik hakkı verilmiyor.

Konya Ereğli Cumhuriyet Başsavcılığı’na 24 Haziran 2020 tarihli bir dilekçe yazan Suna Uslu’nun eşi Mustafa Uslu, eşinin serbest bırakılmasını istedi. Mustafa Uslu dilekçesinde “Verilen ceza Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından 2020/2033 sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir. 5275 sayılı kanunun geçici 3 maddesinde terör suçları arı tutulmamıştır. Yani şartları taşıyan terör suçluları da bu haktan yararlanabilecektir.” diye yazdı.

KANUNA RAĞMEN BIRAKILMIYOR
Uslu, aynı kanunun 150/A maddesi 3/a fıkrasında, 0-6 yaş grubunda çocuğu bulunan ve koşullu salıverilmesine iki yıl ve daha az bir süre kalan kadın hükümlülerin tahliye edilmesi gerektiğini söyleyen maddeyi hatırlattı:

“Eşim Suna Uslu cezaevine girdiğinde, 18 Ekim 2016 doğumlu oğlumuz Asım Sencer Uslu da yanında cezaevine girmiştir. Asım devamlı annesinin yanında kaldığı için sürekli annesini istemektedir. Kanunun ilgili maddelerinde terör suçları için bir istisna getirilmemiştir. 0-6 yaş grubunda çocuğumuzun anne bakım ve şefkatine ihtiyacı vardır. Bu nedenle şartlı tahliye edilmesini talep ediyorum.” Mustafa Uslu’nun dilekçesine ceza infaz hakimliği red cevabı verdi. Suna Uslu’nun hangi gerekçeyle tahliye edilmediği bilinmiyor.

[Sevinç Özarslan] 12.10.2020 [Bold Medya]

Jandarma’nın hesaplarında 4 milyon lira kayıp

Sayıştay, Erzincan İl Jandarma Komutanlığı Kantin Başkanlığının denetime sunulan mali tablolarda yer alan banka hesabı tutarları ile bankadan alınan banka hesap mutabakatları arasında uyumsuzluk tespit etti. 4 milyon 72 bin TL’nin hesaplarda yer almadığı ortaya çıktı.

BOLD – Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yaptırılıp Jandarma Genel Komutanlığı birimlerine devredilen 178 milyon TL değerindeki binaların, Jandarma Genel Komutanlığı’nın hesaplarına kaydedilmediği ortaya çıktı. Hesaplarda ayrıca 4 milyon liranın da olmadığı belirlendi.

TAŞINMAZLAR KAYITSIZ TUTULMUŞ

Cumhuriyet’ten Sena Yaşar’ın haberine göre Jandarma Genel Komutanlığı’nın 2019 Sayıştay Denetim ve Düzenlilik Raporu açıklandı. Çok sayıda denetimsizlik bulgusunun yer aldığı rapora göre Jandarma Genel Komutanlığı’na ait taşınmaz mallar, yanlış hesaplara kaydedildi, bu da hesaplarda tutarsızlığa neden oldu. “Maddi Duran Varlıklar Hesabı”, 11 milyar 842 milyon 213 bin 704 TL eksik olarak muhasebe kayıtlarında yer aldı. Jandarma Genel Komutanlığı’nca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıkları ve il özel idarelerine ödenek gönderilerek yaptırılan binaların, “Binalar Hesabına” kaydedilmediği görüldü. Taşınmazların, “kayıtsız” halde tutulduğu tespit edildi.

KANTİN HESAPLARINDA 4 MİLYON TL BULUNAMADI

Erzincan İl Jandarma Komutanlığı Kantin Başkanlığı’nın denetime sunulan mali tablolarda yer alan banka hesabı tutarları ile bankadan dış teyit amacıyla alınan banka hesap mutabakatları arasında uyumsuzluk tespit edildi. 2019 boyunca aylık banka mevcudu ve bilançodaki banka mevcudu hesaplanan kantinde; 4 milyon 72 bin TL’nin bilançoda yer almadığı ortaya çıktı. Ayrıca kantinler ile sosyal tesislere yapılacak mal ve hizmet alımlarında, Kamu İhale Yasası hükümlerinin uygulanmadığı belirlendi.

13.10.2020 [Bold Medya]

Cezaevinde kış öncesi ‘yukarıdan talimat’ ile battaniyeler toplatıldı

Sincan Kadın Kapalı Cezaevinde “Yukarıdan talimat aldık” diyen gardiyanlar mahkumların battaniyelerini toplandı. Tutsak yakınları, “Çocuklarımızın başına geleceklerden devlet sorumludur” dedi.

BOLD – Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazeteci Dilan Oynaş, “yukarıdan talimat aldık” denilerek battaniyelerinin toplatıldığını ileri sürdü. Oynaş, ailesiyle yaptığı telefon görüşmesinde cezaevinde yaşanan hak ihlallerini anlattı. Baba Abdülvahap Oynaş, 9 Ekim günü salgın gerekçesiyle tutuklulara ait battaniyelerin toplatıldığını, tutuklu koğuşlarının darmadağın edildiğini aktardı.

SALGIN BAHANE EDİLDİ, BATTANİYELER TOPLANDI

Kızıyla görüşmesinden sonra durumu değerlendiren baba Oynaş, salgının bahane edilerek battaniyelerin toplatıldığını belirtti. Kızının hastalanmasından endişe ettiğini belirten baba “Cezaevi yönetimi üzerinde bir baskı var, onlar da salgın gerekçesiyle tutukluları rahatsız ediyorlar. Salgın gerekçesiyle tutukluları battaniyeleri ve ekmeklerini almışlar ve ‘yukarıdan’ talimat aldıklarını söylüyorlar. Koğuşlar kalabalık olmasına rağmen sosyal mesafe uyarısı yapılıyormuş. Kış soğuğuna rağmen battaniyeleri alıyorlar. Herhalde çocuklarımızın hastalanması için almışlar. Bu tarz uygulamaları kabul etmiyoruz. Salgın var her gün cezaevlerinde salgın haberleri geliyor.” dedi.

YETKİLİLER AÇIKLAMA YAPMADI

“Salgından kaynaklı çocuklarımızın başına geleceklerden devlet sorumludur” diyen baba Oynaş, söz konusu uygulamaların son bulmasını ve alınan battaniyelerin geri verilmesini istedi. Diğer yandan, cezaevi yönetimi iddialar karşısında şimdiye kadar herhangi bir açıklama yapmadı.

13.10.2020 [Bold Medya]

Prof. Ayşe Buğra: Eşim, ben ve 94 yaşındaki annesi işkenceyle karşı karşıyayız

İş adamı Osman Kavala’nın eşi Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Buğra, parlamentodaki bütün milletvekillerine çağrıda bulundu.

Prof. Dr. Ayşe Buğra; bir beraat ve iki tahliye kararının ardından hazırlanan yeni iddianamede bu kez ‘casusluk’ ve ‘darbe girişimi’ ile suçlanan ve 1077 gündür cezaevinde tutulan eşi Osman Kavala’nın durumu nedeniyle “ailece işkenceye maruz bırakıldıklarını” açıkladı. “Bağımsız yargının işlediğine inanmasının çok zor olduğunu” vurgulayan Buğra, “Eşimin, benim ve eşimin 94 yaşındaki annesinin düpedüz işkenceye maruz kaldığımızı düşünüyorum” dedi.

Osman Kavala’nın avukatları, müvekkilleri hakkında yeni iddianameyi değerlendirdi. Avukat Tolga Deniz Aytöre, Gezi olaylarından beraat eden Kavala’ya ilişkin yeni hazırlanan iddianamede aynı delillerin kullanıldığını ancak dosyadaki beraat kararının saklandığını söylerken, avukat Köksal Bayraktar, ”Hukukta önemli kural, bir kişinin bir fiilden dolayı bir defa yargılanacağı kuralıdır.” diyerek bir insanın bir olaydan sadece bir kez suçlanabileceğine dikkat çekti.

Gazete Duvar’ın haberine göre, Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra ise yeni iddianameye ilişkin “Casusluk suçlamasının bir insan ve ailesi üzerinde nasıl bir etki yaptığının düşünülmesini isterim. Ben çok şaşkınım ve öfkeliyim. Artık yalan söylemek gayreti bile gösterilmiyor.” diye konuştu.

‘BİR İNSAN BİR ŞEYLE BİR DEFA SUÇLANIR’  

İş insanı Osman Kavala’nın avukatları müvekkillerinin 15 Temmuz darbe girişimiyle ilişkilendirilerek, ‘casusluk’ ve ‘anayasal düzeni değiştirme’ suçlamasıyla ilgili basın toplantısı düzenledi. Çevrimiçi olarak düzenlenen toplantıda Kavala’nın avukatları Köksal Bayraktar, Tolga Deniz Aytöre, İlkan Koyunca ve Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra konuştu.

Avukat Aytöre, Kavala’nın beraat ettiği Gezi davasındaki delillerin yeni iddianameye tekrar konulduğunu vurgulayarak, iddianame savcısını kullandığı dili eleştirdi. Aytöre, “Suçlama için yeterli şüphe yoktu. İddianame ‘varsayılabileceği’, ‘manidar olduğu’ gibi söylemler bir insanı vatan hainliği gibi bir söylemle zan altında bırakıyordu. Bir insanı vatana ihanetle yargılıyorsanız, varsaymaktan başka bir şey söylemek zorundasınız.” dedi.

İddianame savcısının Gezi dosyasındaki iddiaları tekrarladığını ancak dosyadaki beraat kararını ‘sakladığını’ söyleyen Aytöre, iddianamede somut deliller yer almadığına dikkat çekti. Aytöre, sivil toplum kuruluşunun faaliyetlerinin ‘casusluk’ olarak değerlendirildiğini ifade etti.

Kavala’nın avukatı Köksal Bayraktar, müvekkilinin daha önce suçlandığı bir olaydan bu sefer başka bir ceza maddesiyle suçlandığına vurgu yaparak, şu bilgileri paylaştı: “Hukukta önemli kural, bir kişinin bir fiilden dolayı bir defa yargılanacağı kuralıdır. Eski ve yeni iddianamede aynı şeyleri görüyorsunuz. Deniliyor ki ‘Hayır yanlışlık yok, bu sefer madde ayrı’. Hukukta yine bir fiilin birden çok kanun maddesine girmesi halinde en ağır olan maddeden ceza verilir. Yapılan şey bir olaya bir tarafından bakıp 312, diğer tarafından bakıp 309’uncu madde ve bununla da yetinilmeyip 328 madde denilmesi.”

 ‘HATALAR ZİNCİRİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ’

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Avrupa Konseyi Bakanlar Konseyi Komitesi’nin Kavala’nın salıverilmesini istediğini hatırlatan Bayraktar, Komite’nin Anayasa Mahkemesi’ne Kavala’nın tutukluluğu konusunda harekete geçmesi konusunda uyarıda bulunduğunu da ekledi. Bayraktar, Kavala hakkında yeni hazırlanan 68 sayfalık iddianameyi ise “İddialar var ama bu iddiaların delilleri yok. Oysa iddia makamı delilleri ortaya koymak zorundadır. Bu iddianamede hatalar zinciriyle karşı karşıyayız.” diye yorumladı.

BÜTÜN PARTİLERE ÇAĞRI

Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra, başta AKP milletvekilleri olmak üzere bütün vekillere seslenerek, “Artık bağımsız bir yargı süreciyle karşı karşıya olduğumuza inanmam çok zor. Eşim, ben ve annesi işkenceyle karşı karşıyayız. Bu memleketin bir vatandaşı olarak sadece basın ve kamuoyunun duyarlılığına değil, milletin temsilcisi olan vekillere sesleniyorum. Benim ve eşimin annesinin durumunun bütün siyasi partilerdeki kadın temsilcileri ilgilendirmesi gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

”ARTIK YALAN SÖYLEME GAYRETİ BİLE GÖSTERİLMİYOR”

Kavala’nın annesinin oğlunu bir daha göremeyeceğini düşünmeye başladığını aktaran Buğra, eşinin Gezi davasından beraat ettikten sonra yeniden tutuklanmasını ve hakkında ‘casusluk ve anayasal düzeni değiştirmekle suçlanmasını şöyle değerlendirdi:

“Anayasa Mahkemesi’nin başvuruyu tartışmayı ertelemeyi toplantının yapıldığı gün öğrenmenin nasıl bir şey olduğu düşünülmeli. Casusluk suçlamasının bir insan ve ailesi üzerinde nasıl bir etki yaptığının düşünülmesini isterim… Ben çok şaşkınım ve öfkeliyim. Artık yalan söylemek gayreti bile gösterilmiyor. Okuduğum iddianamede hukukla ilgili çok az şey var. Siyasi tahliller var. Makul şüphe oluşturacak deliller olmaması mazur gösterecek şeylermiş gibi gösteriliyor.”

NE OLMUŞTU?

Ekim 2017’den bu yana tutuklu bulunan Osman Kavala, ağırlaştırılmış müebbet hapisle yargılandığı Gezi davasından 18 Şubat’ta beraat etmiş, hakkında başka bir soruşturma olduğu gerekçe gösterilerek tekrar gözaltına alınmıştı. Kavala, 9 Mart’ta 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında ‘casusluk’ suçlamasıyla bir kez daha tutuklandı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz’ın hazırladığı 64 sayfalık iddianamede, Kavala ve Ortadoğu uzmanı Henri Jak Barkey şüpheli sıfatıyla yer aldı. Kavala’nın Barkey’in Türkiye’deki ‘casusluk’ eylemlerine yardım ettiği ve birlikte faaliyet yürüttükleri ileri sürülerek, iki isim de TCK 309 maddesi kapsamındaki ‘cebir, şiddet kullanarak anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs’ ve TCK 328 maddesindeki ‘devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin etme suçları’ndan cezalandırılması istendi.

13.10.2020 [TR724]

Cerrahi müdahale olmadan kan şekerini yönetecek güvenli bir yol bulundu

Araştırmacılar, Diyabeti cerrahi müdahale olmadan yönetecek elektromanyetik alanlara (EMF) dayalı bir yöntem geliştirdi.

ABD’de Iowa Üniversitesinden araştırmacılar, herhangi bir cerrahi girişimde bulunmadan kan şekerini yönetecek güvenli bir yeni yol buldular.

Cell Metabolizm’de yayınlanan araştırmada, diyabetli farelerin günde birkaç saat statik elektrik ve manyetik alanlara maruz bırakılmasıyla, tip 2 diyabetin temel iki özelliğinin normale döndüğü açıklandı.

‘DİYABETİ YÖNETECEK BİR UZAKTAN KUMANDA İNŞA ETTİK’

Science Daily’nin haberine göre, araştırmanın başyazarı Calvin Carter, “Diyabeti yönetecek bir uzaktan kumanda inşa ettik. Elektromanyetik alanlara (EMF) görece kısa süreli olarak maruz kalınması, kan şekerini düşürüyor ve vücudun insuline olan tepkisini normalleştiriyor” diye açıklıyor. Etkilerin uzun sürdüğünü belirten Carter, uykuda uygulanabilen bir EMF terapisiyle tüm gün diyabeti yönetme imkanına kapı aralandığını sözlerine ekliyor.

Bu beklenmedik ve şaşırtıcı keşfin diyabet bakımında önemli uygulamalarının olacağı belirtiliyor. Araştırma, EMF’lerin karaciğerdeki oksidan ve antioksidan dengesini değiştirdiğini ve böylece vücudun insüline olan tepkisini geliştirdiğini ortaya koydu. Bu etkiye, “manyetik duyargalar” olarak işlev gösteren küçük reaktif moleküller aracılık ediyor.

İLK BULGU ŞANS ESERİ GELDİ

Carter’ın çalışma arkadaşı Sunny Huang’ın metabolizma ve diyabet çalışan bir doktora öğrencisiyle birlikte, farelerden kan alması ve kan şekeri düzeylerini ölçmesi gerekiyordu. Carter, EMF’nin hayvan beyni ve davranışları üzerine etkisini çalışmak için kullandığı farelerin bir kısmını ödünç almasını teklif etti.

Huang ilk bulgunun şans eseri ortaya çıktığını şöyle anlattı: “Gerçekten çok tuhaftı, çünkü bu hayvanların yüksek kan şekeri ve tip 2 diyabetleri vardı, ancak EMF’ye maruz kalan hayvanların hepsi normal düzeyde kan şekeri seviyeleri gösteriyordu. Calvin’e ‘Burada tuhaf bir şeyler oluyor’ dedim”

EMF’ye maruz bırakıldıktan sonra Bu farelerin kan şekerlerinin normale dönmesi bulgusu, iki misli garipti çünkü farelerde onları diyabet yapan bir genetik değişiklik söz konusuydu. Carter da “İşte projeyi başlatan şey bu oldu.” diye belirtiyor.

13.10.2020 [TR724]

Hokus pokus ekonomisi! [Yusuf Dereli]

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Temmuz 2020’ye ait istihdam ve iş gücü istatistikleri yine tartışmaya neden oldu. Zira açıklanan verileri hiç kimse izah edemiyor. TÜİK’e göre istihdam edilenlerin sayısı 2020 yılı Temmuz döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 254 bin kişi azalarak 27 milyon 263 bin kişi, istihdam oranı ise 2,9 puanlık azalış ile yüzde 43,5 oldu. Ancak aynı TÜİK’e göre istihdam azalırken aynı zamanda ‘işsizlik’ de azaldı.

TÜİK, 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısının 2020 yılı Temmuz döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 369 bin kişi azalarak 4 milyon 227 bin kişi olduğunu söylüyor. İşsizlik oranı 0,5 puanlık azalış ile yüzde 13,4 olarak açıklandı.

Ayrıca TÜİK, iş aramayan ancak çalışmaya hazır 4 milyon 201 bin kişiyi ve iş bulma ümidi olmayan 1 milyon 335 bin kişiyi de ‘işsiz’ olarak kabul etmiyor. Söz konusu işsiz sayısına bunlar da eklendiğinde rakam 9 milyon 763 bine ulaşıyor.

İKİ AYDA İSTİHDAM NASIL ARTTI?

Tablodaki bir başka ayrıntı daha dikkat çekici. TÜİK’in Mayıs 2020 verilerine göre istihdam sayısı 25 milyon 858 bin. Ancak Temmuz 2020’deki tabloda rakam 27 milyon 263 bine çıkıyor. TÜİK’e göre iki ayda tam 1 milyon 405 bin kişi istihdama katılmış! İki ayda 1,4 milyonluk bir istihdam nasıl sağlandı, bu insanlar nerede işe başladı kimse çözemiyor. 

Açıkladığı rakamlarla tartışmaların odağında yer alan TÜİK, Temmuz 2020 dönemine ilişkin işgücü istatistiklerini açıkladı. TÜİK’e göre 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 369 bin kişi azalarak 4 milyon 227 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 0,5 puanlık azalış ile yüzde 13,4 seviyesinde gerçekleşti.

İSTİHDAM AZALDI

TÜİK’e göre istihdam edilenlerin sayısı da aynı döneme göre 1 milyon 254 bin kişi azalarak 27 milyon 263 bin kişi olmuş. İstihdam oranı ise 2,9 puanlık azalış ile yüzde 43,5. İşgücü 2020 yılı Temmuz döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 622 bin kişi azalarak 31 milyon 491 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 3,5 puanlık azalış ile yüzde 50,3 olarak gerçekleşti. Bir diğer önemli veri de genç nüfusta işsizlik oranı. O da bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,2 puanlık azalışla yüzde 25,9’a düşmüş.

KOMEDİ DEVAM EDİYOR!

TÜİK’in son istatistik verileri kısa sürede sosyal medyada alay konusu oldu. Zira tablo gerçekleri yansıtmaktan uzak olmanın yanı sıra, izaha muhtaç verilerle dolu. Öncelikle TÜİK’e göre istihdam bir yılda 1 milyon 254 bin kişi azalmış. Ancak aynı TÜİK, işsizliğin de azaldığını iddia ediyor.

Ekonomist Emin Çapa, söz konusu tabloya tepkisini, “Komedi devam ediyor. Son 12 ayda 1 milyon 254 bin kişi işten çıkarılmış, ama işsizlik düşüyor. Beni “öskürtüyor” bu TÜİK veriler,” paylaşımıyla gösterdi.

Prof. Dr. Veysel Ulusoy ise “Hem işsizlik hem de istihdam azaldı. Dahası var. Hem işsizlik oranı hem de istihdam oranı azaldı.” ifadelerini kullandı.

PROFESÖRLER ANLAYAMIYOR!

Tabloda dikkat çeken bir ayrıntı daha var. 2020 Mayıs istatistiklerine göre istihdam sayısı 25 milyon 858 bindi. Kriz nedeniyle çok sayıda firma kepenk kapattı, batan şirketler oldu. Ancak 2020 Temmuz’da istihdam sayısı nasıl olduysa 27 milyon 263 bine yükseldi!

Prof. Dr. Veysel Ulusoy, “Son iki ayda 1) işgücüne 1 milyon 805 bin yeni katılım olmuş 2) ve 1 milyon 405 milyon iş yaratılmış. Rekor bu!” diyor. Ekonomist Prof. Dr. Mehmet Hasan Eken’in, “Bu işte bir hokus pokus var gibi.” sözlerine ise Ulusoy şu karşılığı veriyor: “Hocam ben anlamadım.” 

İNANIYORSANIZ KAYNAK; TÜİK

Dünya Gazetesi köşe yazarı ekonomist Özcan Kadıoğlu ise tepkisini şu paylaşımla gösterdi: “Çok ilginç bir durum. Son 1 yılda İstihdam :1.254.000 azaldı. İstihdam oranı %46,4 den %43,5 i düştü. Kayıt dışı çalışma oranı %36 dan %32,7 indi. Bir yıl önceye göre işsizlik %13,9 dan %13,4 e düştü. İşsiz sayısında 369.000 azalma oldu. İnanırsanız kaynak TÜİK”

İNSANLARIN UMUDU KALMADI

Ekonomist Mustafa Sönmez ise insanların umudunun kalmadığını anlatıyor: “TÜİK, yine dar tanımlı işsizlikten gidiyor. Oysa, iş aramayan işsizler ile sayı 9,2 milyon, gerçek işsizlik de yüzde 25,4.  Yani, iş arayandan fazla, iş aramaktan umutsuz, aramayan işsiz ve 12 puan fazla işsizlik var. Bir de istihdamda görünüp işsiz olan İşkur’dan harçlık alan 3,2 milyon kişi var. Bunlar da eklenince, geniş tanımlı işsiz sayısı 12,4 milyon kişiye, geniş tanımlı işsizlik oranı da %34,4’e çıkıyor.”

TÜİK RAKAMLARI DAHA ŞENLİKLİ!

Yalova Üniversitesi’nden Doç. Dr. Baki Demirel ise şu paylaşımda bulundu: “TÜİK istihdam rakamları daha şenlikli. Temmuz rakamlarına göre 1 yılda istihdam edilenler 1.2 milyon kişi azalmış (istihdam oranı %43) İşsizlik de düşmüş hani ( %13.4) 1 yılda iş gücü 1.6 milyon azalmış işgüne katılıp 3 puancık düşerek yüzde 50 olmuş.”

DİSK AR: İşsiz sayısı 10,4 milyon!

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) TÜİK’in açıklamasından derlediği verilere göre; Türkiye’de koronavirüs pandemisiyle birlikte işsiz sayısı Temmuz 2020’de 10,4 milyona ulaştı. DİSK-AR, ümitsiz işsizlerin sayısının bir yılda 614 binden 1 milyon 335 bine yükseldiğine dikkat çektiği açıklamasında özetle şu bilgileri paylaştı: “Covid-19 etkisiyle revize edilmiş geniş tanımlı işsiz sayısı ve iş kaybı Temmuz 2020’de 10,4 milyon olarak gerçekleşti! Revize edilmiş geniş tanımlı işsizlik ve iş kaybı yüzde 29,1 olarak hesaplandı. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 27,3 olarak gerçekleşti. Kadınlar Covid-19’dan daha fazla etkileniyor: Kadın işgücü yüzde 7,5, kadın istihdamı yüzde 6,3 azaldı.”

[Yusuf Dereli] 13.10.2020 [TR724]

Muhalefet skandalı [Ali Deniz]

Geçen Cuma akşamı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, KRT televizyonunda İnan Demirel, Akif Beki ve Yavuz Oğhan’ın sorularını yanıtladı.

Kılıçdaroğlu, MHP lideri Devlet Bahçeli’ye çağrı yaparak, “Aç olan binlerce çocuk, çöp konteynerlerinden geçinen binlerce insan var. Ülke yönetilmiyor. Bu ülkenin kurtuluşu bir an önce seçime gitmektir. Bunu kime söylüyorum? Sayın Bahçeli’ye söylüyorum. Bu ülkeyi seviyorsan çık kardeşim yarın sabah de ki ‘Yeter artık’… Türkiye’yi seçime götür. Sorumluluk sahibi insanlar bu ülkeyi yönetirler,” dedi.

Bu çağrı bir skandaldır.

Yeni anayasaya göre Tayyip Erdoğan zamanında yapılacak seçimlerde aday olamayacak. Bunu kendisi çok iyi biliyor, o yüzden damadını hazırlıyor. Gene de şansını deneyecek tabii.

Ne de olsa diploma göstermeden Cumhurbaşkanı seçildi ve devam edebiliyor. Kendisi bile bunca devletin kurumuna, düzenine rağmen olan bu duruma hala şaşırıyordur…

Erdoğan bütün muhalefeti bir şekilde satın aldı. Kimseyi küçümsemedi, hiç riske girmedi. Ekranlarda görünen transferlerden hariç, parti için veya dışında başka etkisiz elaman haline getirdikleri de var. İyi bir devşirme, satın alma sistemi var.

Bu satın alma sistemi sadece Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş, Mustafa Destici, Devlet Bahçeli ile sınırlı değil. Kimin neye ihtiyacı varsa bunu iyi tespit ediyor.

En ufak efkarı bulandırma ihtimali olacak az bir potansiyel ışığı olan herkesi, onlar daha kendilerini anlamadan bertaraf etmeyi başardı.

Kimilerini partisine aldı, kimileri bir yerde yönetim kurulunda, kimisi de büyükelçi yapıldı. En orijinal devşirme şekliyse hiç yerlerinden kımıldatmadığı ama hayat damarlarını kendine bağladıkları oldu. Bunu her alanda yaptı. Bu çok önem verdiği üzerine titrediği bir proje ve bizzat kendisi takip ediyor.

Girişteki konumuza, Kemal Kılıçdaroğlu’nun çağrısına dönelim…

Kemal Bey’in yaptığı muhalefet ile alakalı sayfalarca şeyler söylenebilir ama şimdi oraya girmeye hiç gerek yok.

Çok garip şeyler söylüyor. 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçimleri ile alakalı çok garip davranışları var. Gerçekten bilgisizlikten mi kaynaklanıyor yoksa bilinçli mi yapıyor?

Ya yeni anayasadan haberi yok ya da Tayyip Erdoğan’ın “Ahmet Hakan model” bir destekçisi…

Şimdi 2023 seçimleri ile ilgili şu durumu netleştirelim:

Yeni anayasaya göre Erdoğan 2023’te asla yok! Aday olamaz. ‘Teknik’ olarak mümkün değil.

Eğer mecliste erken seçim kararı çıkarsa Erdoğan süresini tamamlamadan seçime gidildiği için aday olabiliyor. Yani süresini tamamlamaya bir gün kala meclisten erken seçim kararı çıkarsa Erdoğan tekrar aday olabiliyor.

Anayasanın net hükmü şöyle:
”Cumhurbaşkanının ikinci döneminde, erken seçime Cumhurbaşkanı tarafından karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı tekrar aday olamaz.”

Erdoğan erken seçime gidiyorum diyebilir, buna hakkı var ama bunu yaparsa siyasi hayatını 2023’ten önce kendisi bitirmiş olur. Eğer Erdoğan erken seçim isterse aday olamıyor.

Bahçeli’nin İyi Parti’ye sevimli mesajlar göndermesinin tek sebebi budur. İyi Parti’yi Cumhur İttifakına çekip, mecliste 360’a ulaşmak ve erken seçim kararı aldırmak. Bu sayede Erdoğan tekrar aday olabilecek. Erdoğan’ın başka hiçbir şansı yok.

Ama ne gariptir Kemal Bey’in Erdoğan 2023’te de varmış gibi garip hareketleri var. Bahçeli’ye “erken seçimi organize et” çağrısı yaparak aslında neyin fitilini ateşledi? Sen önümüze düş mecliste destekleyeceğiz mi diyor?

Yakında göreceğiz.

[Ali Deniz] 13.10.2020 [TR724]

Hayır işlerine koşturan bir Afgan tümgeneral [Yüksel Durgut]

Ölüm haberini ilk duyduğumda gözümün önüne uzun beyaz sakalı, her daim gülümseyen yüzü, yardımseverliği ve insanlığa şefkatle uzattığı elleri geldi. İsmi de Hacı idi. Ama adını bilmeseniz de ‘Hacı’ lakabının yakışacağını düşünürdünüz. Hacı Nizamettin (66), dünyanın birçok yerindeki hayırseverler gibi Afganistan’da evinin kapısını Hizmet insanlarına sonuna kadar açmış ve vefatına kadar da bu güzide topluluk için her türlü yardıma koşmuştu.

Hacı Nizamettin, 1954 yılında, Afganistan’da bugünlere kadar sürecek iç karışıklıkların başladığı dönemde dünyaya gözlerini açtı. O yıllarda Sovyet yanlısı Muhammed Davud Han başbakan olmuş, ekonomik ve askeri yardım için Rusya’yla masaya oturmaya karar vermişti. İki yıl sonra Sovyet Başbakanı Nikita Kruşçev, yardım etmeyi kabul etti ve yeni bir müttefikliğin kapısı aralandı.

Bu tarihten tam 23 yıl sonra, 1979’da, Hacı Nizamettin Askeri üniversiteden onur derecesiyle mezun olacak ve genç bir teğmen olarak askerlik mesleğine adım atacaktı. 

Aynı yıllarda Rusya’nın Afganistan’ı işgali başladığında, Hacı Nizamettin subay olarak cephedeydi. 1984’te tuğgeneral rütbesindeyken ordudan ayrıldı ve ‘Penşir Aslanı’ olarak bilinen, Sovyetlere karşı direnişin sembol isimlerinden Ahmed Şah Mesud’un yanında bulundu. Mesud, 2001’de suikast girişimiyle öldürülecekti. Bu arada Hacı Nizamettin, Mücahid Hükümetler döneminde de, Taliban döneminde de görevine geri dönememişti. 

Ülkede kardeşin kardeşe silah çektiği, etnik savaşın hüküm sürdüğü bir dönemde Hizmet’in Afganistan’da gözü kulağı olmayı seçti. En zor zamanlarda Afgan-Türk NGO adına okulların açılmasında ön ayak oldu. Hem tercümanlık hem de danışmanlık görevi üstlendi. Hazara’nın Özbek’e, Türkmen’in Peştun’a karşı savaştığı bir dönemde eğitim kurumlarında çocukların beraber eğitim almalarını benimseyen Hacı Nizamettin, bir asker olarak Hizmet’in barışçıl misyonunu çok iyi kavramıştı. 

Taliban’ın 1997’de ülke yönetimini ele geçirmesinden kısa süre sonra, ülkede eğitim kurumları ardı ardına kapatılırken Hacı Ağabey, Hizmet okulları için mücadele etmişti. Samimiyeti her kesimden saygı gören, samimiyeti, gayreti ve fedakârlığı ile bütün kapıların açılmasını sağlayan Hacı Nizamettin, Taliban’a rağmen okulların eğitime devamının garantörü olmuştu.

Benim Hacı Nizamettin Ağabey ile tanışıklığım da bu zaman dilimine rastlıyor. Kendisi ile İslamabad, Peşaver, Celalabad ve Kabil güzergâhında karayolu ile birkaç defa seyahat etme şansım oldu. Gazetecilik çerçevesinde, diğer gruplarla bağlantısını kullanmama müsaade etmişti. Taliban’ın Kabil’de hüküm sürdüğü dönemde Dışişleri Bakanlığı’na akredite işlemlerimin yapılmasından, Ahmed Şah Mesud ve General Abdul Raşit Dostum ile yaptığım röportajlara kadar bana yol gösterici olmuştu.

Hatta Taliban’ın Dışişleri Bakanlığı üzerinden dünyaya yaptığı açıklamaları bakanlığın bahçesindeki çimlere benimle birlikte oturarak tercüme etmesini hiç unutamam. 

“Estağfurullah Hocam” diyerek başladığı her sözünde alçak gönüllülüğü görünürdü. Hacı Nizamettin Ağabeyin anılarda kalan üniformalı resimlerini görmemiş olsanız, general rütbesine kadar tırmanmış bir asker olduğu aklınıza bile gelmezdi.

2001’deki 11 Eylül saldırıları sonrası Taliban Afganistan’daki gücünü kaybedince, orduya yeniden tuğgeneral rütbesiyle dönmüş, askerî savcı olarak kısa süre görev yapmıştı. 2005 yılında, tümgeneral rütbesindeyken, emekliliğini isteyerek ordudan ayrıldı.

Tanıştığım dönemde, üniformasıyla değil güleryüzü ve mütevazı duruşu ile kapıların sonuna kadar açılmasını sağladığına şahitlik ettim. 2001 öncesi neden göreve dönmek için mücadele etmediğini sorduğumda, “Allah isterse olurum,” der, sadece tevekkül ederdi.

Cumartesi günü Hakk’ın rahmetine kavuşmuş Hacı Nizamettin Ağabey. Hayırseverlikleri ile anılmayı her zaman hak eden güzel insanlar gibi, Hacı Ağabeyimizin de ardından bir Fatiha okumayı unutmayalım.

[Yüksel Durgut] 13.10.2020 [TR724]

Futbolda vefa arayanın aklına şaşarım! [Hasan Cücük]

Barcelona formasını 6 yıl boyunca başarıyla terleten Luis Suarez’in takımından kopması hüzünlüydü. Barça tarihine adını altın harflerle yazdıran Suarez, gözden çıkarılmasından sonra durumu kabullenmesinin zor olduğuna işaret ederek, “O günler benim adıma gerçekten çok zordu. Yaşadıklarım nedeniyle ağladım,” diyecekti. Daha önce de örneklerini gördük. Futbolda artık bütçeler, futbolculardan önemli. Vefa çoktandır bir semt adı.

NASIL KIYDIN OĞUZ’LA AYKUT’A?

Türk futbolunun gördüğü en dramatik ayrılığa Fenerbahçe imza atmıştı. 1995-96 sezonunda şampiyonluk ipini göğüsleyen sarı-lacivertli ekibe, kupayı getiren maç unutulmaz Trabzonspor karşılaşması oldu. Ligin sonuna doğru, kıyasıya şampiyonluk rekabetinde olduğu Karadeniz ekibine konuktu. Ev sahibi ekibin ezici üstünlüğü vardı ama maçın 90 dakikası sonunda Fenerbahçe tabelada 2-1 öndeydi. Şampiyonluğu getiren gollerin altında ise iki efsanenin, Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin’in imzası vardı.

Maçtan sonra Aykut’un “Trabzonspor’lu arkadaşların üzüntüsünü düşününce fazla sevinemiyorum” minvalinde yaptığı açıklama dönemin başkanı Ali Şen’in öfkesini üzerine çekmişti. Takım şampiyon olmuş, kutlamalar tam gaz sürerken Ali Şen, Oğuz ve Aykut’u çağırıp Cem Uzan’ın takımı İstanbulspor’a sattığını tebliğ ettiğinde ise taraftarın sevincine gölge düştü. Ali Şen, Trabzonspor maçı sonrası yapılan açıklamayı unutmamıştı. “Kulübe 5 milyon Euro kazandırdım” diye savunmaya çalışması, taraftarların nezdinde vefasızlığı aklamaya yetmedi.

DELİ İBRAHİM’İN BURUK VEDASI

Bir başka vefasızlığa da Beşiktaş imza attı. Dile kolay tam 11 yıldır Beşiktaş formasını başarıyla giymişti İbrahim Üzülmez. 11 yılda 9 değişik teknik adamla çalışmıştı. Mevkii sol beke iki elin parmakları kadar oyuncu transfer edilmiş, gelenler ‘yolcu’ olurken, İbrahim Üzülmez ‘hancı’ olarak formasını başarıyla ıslatmıştı. 13 Şubat 2011’de Ankaragücü maçının devre arasında yaşanan kavganın faturası sadece İbrahim Üzülmez’e kesilirken, “Deli İbrahim” sevdiği siyah-beyazlı formaya buruk bir şekilde veda ediyordu.

VEFASIZLIĞIN KİTABINI YAZDI

Avrupa’da vefasızlığın kitabını yazan kulüp açık ara Real Madrid’dir. Eflatun-beyazlı formanın efsane isimlerini bir çırpıda kapı önüne koymak, Real yönetimi için sıradan bir davranış haline geldi. Real Madrid, 2003’te yaşanan şampiyonluk sonrası çifte vefasızlığa imza atacaktı. 1999’da emanetçi olarak koltuğun teslim edildiği isim olan Vicente Del Bosque, sıra dışı bir performans gösterip kalıcı olurken, ikişer kez La Liga ve Şampiyonlar Ligi kupasını kazanma başarısı göstermişti.

Brezilyalı Ronaldo, Zidane, Raul ve Figo gibi dünya starlarını kadrosunda tutan Real Madrid’in defansının efsanesi Fernando Hierro’ydu. Rakip ataklara set olan Hierro, ileri çıktığında ise attığı kafa golleriyle takımına puanlar kazandırmıştı. 13 yıl Real Madrid formasını terletip, kaptanlığa yükselmişti. Daha şampiyonluk kutlamalarının teri soğumadan hem teknik patron Del Bosque hem de kaptan Hierro ile yolların ayrıldığı açıklandı.

Hierro, buruk bir şekilde kulübüne veda etmiş, futbolunun sonbaharında Al Rayyan ile Bolton’da oynadıktan sonra yeşil sahalara el sallamıştı. Del Bosque ise kısa süren Beşiktaş döneminden sonra İspanya Milli Takımı’nı 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’de şampiyonluğa taşıdı. Real Madrid her iki ismin boşluğunu uzun yıllar doldurmada sıkıntı yaşadı.

RAUL VE CASİLLAS GÖZYAŞLARIYLA

2010’da Real Madrid bir başka çifte vefasızlığa imza attı. Tam 16 yıl boyunca takımın formasını terletip, kazanmadık kupa bırakmayan iki efsane Raul ve Guti’nin biletini kesti. İki isim de gözyaşlarıyla veda etti. Raul, Schalke 04 yolunu tutarken, Guti rotasını ülkemize çevirip Beşiktaş’la anlaştı. Son vefasızlığı ise Iker Casillas’ı göndermek oldu. 9 yaşında adımını attığı Real Madrid’de henüz 18 yaşından itibaren kalenin bir numarasıydı. 16 yıl kalesini koruduğu yuvası Real Madrid’den 2015’te gözyaşlarıyla uçup FC Porto yolunu tuttu.

Veda konuşmasını yaparken duygularına hâkim olamayan Casillas, “25 yıl boyunca dünyanın en büyük takımının formasını en iyi şekilde taşımaya çalıştım. Real Madrid formasını ilk kez 9 yaşında giyerek hayallerimi gerçekleştirdiğim gün, dün gibi aklımda. Sizi asla unutmayacağım ve nerede olursam olayım Real Madrid’i desteklemeye devam edeceğim” sözleriyle takımından ayrıldı.

GUARDİOLA’YI DA GÖNDERMİŞLERDİ

Luis Suarez’i gözyaşlarıyla takımdan koparan Barcelona daha önce de takıma büyük katkı veren oyuncularına benzer muamelede bulunmuştu. Josep Guardiola, La Masia’nın yetiştirdiği en önemli yıldızlardan biriydi. Barcelona tarihinin en çok kupa kazanan ismi olan Goardiola, 12 yıl oynadıktan sonra Xavi’ye yer açılması için sorgusuz sualsiz Katalan kulübünden uzaklaştırıldı. Ancak Barcelona yönetimi, Guardiola’nın hakkını yıllar sonra takımı ona teslim ederek ödedi.

Jose Mari Bakero, tıpkı Guardiola gibi uzun yıllar Barcelona’daydı. 97’de giderken gönlü Barcelona’da kalan Bakero, sadece yarım sezon Veracruz’da oynayıp futbolu bıraktı. Albert Ferrer, 10 sene boyunca Barcelona’nın sağ kanadının değişmez ismiydi. 1998’de Barça’dan kopup Chelsea’ye transfer olan Ferrer, Ada’da istediği başarıya ulaşamadı.

XAVİ FUTBOLU BARÇA’DA BIRAKAMADI

Yakın dönemde ise koparılıp atılan isim bir başka efsane Xavi oldu. Barcelona’nın alt yapısı La Masia’dan içeriye adımını attığında 11 yaşındaydı. 1998’den itibaren Barcelona’nın değişmez ismi oldu. Adı ‘bypass’ olarak ünlenen Xavi, orta sahada takımını bir general gibi yönetti. Yüzlerce gol pası verdi, kazanmadığı kupa bırakmadı. 2015’te yuvadan uçarak Katar’ın Al Sadd takımına gitti. 36 yaşındaki yıldız Katalan ekibiyle 24 kupa, İspanya milli takımıyla ise 2 Avrupa Şampiyonluğu, 1 Dünya Kupası kaldırdı. Futbolu Barcelona’da bırakmasına müsaade edilmedi. 

GİANNİNİ’Yİ HATIRLAR MISINIZ?

Dennis Wise için Chelsea bir takımdan çok öteydi. 11 yıl formasını giyip kaptanlığını yaptığı İngiliz temsilcisinden 2001’de koparılan Wise, kariyerinin son 5 yılında 4 değişik takımda görev aldı. Arjantinli Gabriel Batistuta, Mor Menekşe Fiorentina ile özdeşleşmişti. Gol krallığı sevinci yaşadığı kulübü ligden düşürüldüğünde gemiyi terk etmeyen Batistuta, takımını yeniden Serie A’ya çıkarmayı da başarmıştı. 9 yılın teşekkürü ise 2000’de Batistuta’yı Roma’ya göndermek oldu.

Giuseppe Giannini, Roma taraftarının sevgilisiydi. Uzun saçları ve çalımlarıyla dikkat çeken Giannini 16 yıl ter akıttığı takımından 1996’da koparılmıştı. Yıldız futbolcu, S. Graz, Napoli ile Lecce’deki serüveninin ardından kariyerine nokta koyacaktı.

[Hasan Cücük] 13.10.2020 [TR724]

‘Çare sizsiniz ya da çaresizsiniz’ [Ahmet Kurucan]

Geçtiğimiz ay üç yazı kaleme aldım üst üste. “Hayat neşemizi çaldılar” dedim önce. Ardından ama “Hayat ümidimizi çalamadılar,” diye ilave ettim. Üçüncü yazım ise yaşanan hadiselere bağlı olarak Cemaat içinde boşanmış kadın ve erkeklerimizin yeniden evlilikleri ile alakalıydı.

Durduğum yeri bildiğimi zannediyorum. Kalem erbabı sayılmam, söz söylemede usta ve üstad değilim ama samimiyim. Her şeye nigehbân olan Rabbim kalbimin derinliklerden yer bulan o samimiyetime şahit. Bu yazıların hiçbirinde ne “üst perdeden millete ahkam keser” bir cümlem ne de “el âlem’e ayar, dünyaya nizâmât veren” bir üslubum oldu. Yazılarım ortada. İsterseniz geriye gidip bir daha okuyabilirsiniz. Yapmak istediğim şey, ortalama insan ömrü açısından bakıldığında artık bir ayağı mezarda ve elinde kalemi olan bir kişi olarak bilgi ve tecrübelerimi yansıtmaktan ibaretti. İnsanımızın hislerine ve düşüncelerine tercüman olmayı murat ettim. Her şeye rağmen hayata asılmalarını sağlamak adına katkıda bulunmayı arzuladım.

Sözünü ettiğim yazılara çok sayıda tepkiler aldım. Dikkat ederseniz müspet ve menfi demiyorum. Benim veya bir başkasının menfi dediği tenkitler, onları kaleme alanlar açısından müspettir diye düşünüyorum. İnanarak, faydalı olacağını düşünerek yazmışlardır eleştirel düşüncelerini kanaatindeyim. Mesela şöyle diyenler oldu: “Sen işine bak. Ne diye her şeye karışıyorsun?” Saygıyla karşıladım ben bu tepkiyi mesela. Düşüncesini dile getiriyor. Sert bir üslup kullanmış. O onu ilgilendirir, beni değil. Herkes karakterine göre amel eder. Ben bu tepki ile bana ne denilmek isteniyor, ona bakarım.

Yalnız bu ve benzeri tepkiler beni derinden düşündürdü. “Meramımı çok iyi anlatamadım mı acaba?” dedim kendi kendime ve hayıflandım. Aşağıda bu hayıflanmanın ürünü sayılabilecek bir yazıyı okuyacaksınız. Hayatı dünde değil bugün ve yarında yaşamayı merkeze alan ama bahse medar üç yazıdaki ana fikir etrafında bir yazı olacak bu. Aslında yazı bile değil. İnternette dolaşan ve Nietzsche’ye, Can Yücel’e veya başkalarına isnat edilen bir şiir var. “Hayat” başlığını taşıyan bu şiiri aktaracağım sizlere ve ardından o şiirden alınma iki kelimeyi farklı dizelerle yan yana getirerek yazımı tamamlayacağım.

Sair düşünce ile hayat ve dün bugün ve yarından ibaret zaman arasında bağ kurmamızı salık veriyor bizlere. Çok da büyük bir ustalıkla yapıyor bunu. Kullandığı her bir kelime ile kendi hayatının hasılası sayılabilecek tecrübelerini aktarıyor. “Akleden kalbinizle” birlikte ve her bir cümleyi duyarak ve doyarak okumanızı tavsiye ederim. 

HAYAT

Gidene kal demeyeceksin…

Gidene kal demek zavallılara,

Kalana git demek terbiyesizlere,

Dönmeyene dön demek acizlere,

Hak edene git demek asillere yaraşır.

Hiç kimseye hak ettiğinden fazla değer verme, yoksa…

değersiz hep sen olursun… 

Düşün, kim üzebilir seni, senden başka?

Kim doldurabilir içindeki boşluğu, sen istemezsen?

Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?

Kim yıkar, yıpratır, sen izin vermezsen?

Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?

Her şey sende başlar, sende biter…

Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşam sevgisini…

Ya çare sizsiniz ya da çaresizsiniz. 

Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm, cehennemi de.

Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum

Oynadım.

Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.

Kendi kendime konuştum bazen evimde, hem kızdım hem güldüm halime

Sonra dedim ki söz ver kendine;

Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,

Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,

Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin,

Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredeceksin.

Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.

Öyle değerliymiş ki zaman, hep acele etmem bundan.

Anladım.” 

Evet, şairin de dediği gibi, “ya çare sizsiniz ya da çaresizsiniz.” Ortası yok bu işin. Çünkü “Her şey sende başlar, sende biter…”

Kalın sağlıcakla.

[Ahmet Kurucan] 13.10.2020 [TR724]

Başka coğrafyanın çocukları [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Daha önceki yazılarımda ele aldığım üzere, ben günümüz Türklerinin Anadolu’nun yerlisi olduğunu, Orta Asya’lı olmadıklarını, mevcut resmi Türk tarih tezinin iddialarının gerçeklerle örtüşmediğini, ideolojik endoktrinizasyon aracı olduğunu ileri sürüyorum.

Türklerin Orta Asya’da yaşayan bir halk iken, 10. yüzyıl sonlarında ve 11. yüzyıl başlarında kitleler halinde, bir yakın dönem “kavimler göçünü” andırır gibi Ön Asya ve Küçük Asya’ya göç ettikleri, zaten adeta boş olan Anadolu iç bölgelerini doldurdukları tezi, son derece zayıftır. Tarihsel, arkeolojik ve hepsinden önemlisi modern antropolojik ve genetik bilimlerinin verileriyle çelişmektedir.

Bazılarının eleştiri oklarını yönelttiklerinin aksine, ben bu resmi Türk Tarih Tezi’ni eleştirirken, amacım “Türk diye bir milletin olmadığını” iddia etmek değildir. Bu zaten çok saçma bir şey olurdu. Türkçe, Türk kültürü, Türk folkloru, Türk müziği, Türk edebiyatı, Türk mutfağı, Türk tarihi ve elbette ki Türklerin kendisi vardır. Bunu reddetmek saçmadır. Benim esas ilgilendiğim ve ele aldığım konu, Türklerin varlığının resmi tarihçe nasıl ele alındığı, nasıl konumlandırıldığı, nasıl politik hedefler – mesela kimlik politikaları veya jeopolitik bağlamlarda – araçsallaştırıldığı meselesidir. Ben Türklük ile ilgili bir eleştiri getirmiyorum. Kimlik politikalarının temelini teşkil eden Türklük anlayışının resmi tarihçe tahayyül ediliş biçimini eleştiriyorum.

Kimlik politikalarının önemsiz olduğu söylenemez. Ulus devlet projelerinde kullanılan milli mitler, yazılan resmi tarih, “ötekiler” ve diğer ilgili doneler, sadece geçmişe ilişkin kuramsal ve akademik bilgiler olarak görülemez. Bilakis bu seçilmiş – ve çoğunlukla fabrike edilmiş – donelerle dolu kimlik bagajı, bugün ve gelecek üzerinde gayet etkilidir. Yazılan tarih bir bakıma gelecek kuşaklara ataları, kültürleri, politik geçmişleri ve kendileri hakkında önemli anahtar bilgiler içerdiğinden, sadece entelektüel ve akademik bir mesele değildir. Bireylerin kendilerini algılamalarında ve tanımlamalarında, kendilerini konumlandırmalarında, kendilerine gelecekle ilgili yön tespit etmelerinde, dünyayı ve diğer insanları algılamalarında son derece hayati bir rol oynamaktadır. Tarihi insanlar yapar. İşbirliği ve çatışma arasında ilerleyen ve gelgitlerle dolu insanlık tarihinde, örneğin bir Almanların ve Fransızların kendilerini nasıl tanımladıkları, Almanya ve Fransa arasındaki ilişkilere yansır. Tarihteki Alman-Fransız ilişkileri örneğin bugün Almanya ve Fransa’daki okul müfredatlarında nasıl ele alınıyor, bu bugünkü Alman-Fransız ilişkilerini de etkiler. İşte bu nedenledir ki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında her iki ülke de resmi tarih anlatılarını ve ulusal kimliklerini elden geçirdiler.

Kimlik politikaları Türkiye’de Almanya’da veya Fransa’da olduğundan biraz daha karmaşıktır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. En başta gelen neden, Anadolu’nun önceden kadim bir medeniyetin yaşadığı bir coğrafyayken, işgal edilip bu coğrafyada yaşayan kadim milletlerin kimlik değiştirmesidir. Anadolu’da Almanya veya Fransa’da yaşandığından çok daha yoğun bir asimilasyon gerçekleşti. Bu asimilasyon, politik üst yapıda gerçekleşen el değiştirme sonrası hem dinsel hem de milli kimlikleri dönüştürdü. Diğer bir ifadeyle, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan itibaren, periferisinde kontrolü yitiren Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) giderek Batı’ya doğru çekilmeye başladı ve Bizans kontrolü dışında kalan bölgeler İslamlaştı ve Türkleşti. Elbette bu yüzyıllar aldı. Çoğunlukla politik yapı el değiştirdikten sonra (Müslüman hâkimiyetiyle beraber) pratik nedenlerden dolayı (cizye vergisi vermemek vs.) Hristiyan Anadolu yerlileri İslamlaşmaya başladılar. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen mücahit Türkî gruplar – özellikle Oğuz-Türkmen akıncılar – zengin Bizans’ın hâkimiyetindeki bölgelere saldırılar yaparak bu bölgeleri yağmalıyor, eğer başarabilirlerse yerel tekfurların yerine kendi emirliklerini ve beyliklerini kurup bölge halkını cizyeye tabi tutuyorlardı. Dolayısıyla ekonomi politik nedenlerle zayıflamakta olan Bizans’a yönelik akıncı mücahit seferleri arttı.

Türk üst yapı elitleri – emirler/beyler ve mücahitler – tarafından diyar-ı Rum olarak adlandırılan Anadolu’da fethedilen bölgelerde siyasi sistem ve ekonomik düzen İslam’a göre yeniden düzenleniyordu. Bölgede yaşayan Anadolu yerlileri (Rumlar ve Ermeniler) yaşadıkları yerleri terk etmediler. Politik üst yapı değiştikten sonra ortama uyum sağladılar ve hayatlarına devam ettiler. Çoğu zaman pragmatik nedenlerden dolayı din değiştirdiler. Üst yapının kullandığı dil (Batı Türkî dili olan Oğuzca) zamanla bu bölgelerde hâkim oldu. Bu tür dil değişimine (linguistik dönüşüme) örneğin Güney Amerika’da, İspanyol politik ve askeri elitlerinin egemenliği altında yerli halkların linguistik asimilasyonunda rastlıyoruz. Aynı bağlamda mesela sayıca çok olan Bulgarların Slavlaşması da örnek olarak verilebilir. Yine bir başka benzer süreç, Mısır’da İslamlaşma sırasında yaşanan dini-kültürel asimilasyon ve bunun linguistik sonucu olan Arapçanın başat dil haline gelişidir. Bir coğrafyada meydana gelen linguistik değişim, ırki-etnik yapıları dönüştürmüyor. 

İnsan toplulukları her zaman yaşadıkları coğrafya ile ilişki içerisinde olmuşlardır. İnsan, tür olarak teritoryal bir canlıdır. İnsanın sosyal varlığı coğrafya ile kurduğu ilişki içerisinde şekillenir. Mimariden mutfağa kadar, geliştirilen ve yaşanan kültürde coğrafyanın etkisi birincil önemdedir. Yukarıdaki örneklerde ele alınan Güney Amerika yerlileri, yaşadıkları coğrafyaya “İspanya’dan göç eden ve Güney Amerika’ya yerleşen ataları” diskurunun temel oluşturduğu bir tarih anlayışı üzerinden yaklaşmıyorlar. Bulgarlar Slavlaşmadan önceki yurtlarını ata yurdu olarak görmüyor. Mısırlılar Arap yarımadasını atat yurtları olarak algılamıyor. Güney Amerika toplumları – her ne kadar ülkeden ülkeye değişen oranlarda İberya’dan gelen göçmenlerle karışmış olsalar da ve ana dilleri İspanyolca olsa da – kendilerini İspanyol olarak nitelendirmiyor. Mısırlılar Arapça konuşan bir ulus olsalar da, hatta Arap olduklarını söyleseler de, örneğin İslamiyet öncesi Mısır kültürünü – mesela Piramitleri – kendi kültürel varlıkları olarak görüyor. Tüm bu ülkeler, şu an var oldukları coğrafyayı ana vatanları olarak kabul ediyor. Yaşadıkları geçmiş göçler ve fetihler, bu duygularının önüne geçmiyor. Tarihlerine daha rasyonel ve gerçekçi yaklaşıyorlar.

Oysa Türkler, geç 19. yüzyıldan ve özellikle erken 20. yüzyıldan itibaren o döneme dek İslam ümmetinin parçası olarak gördükleri aidiyetlerini ırki-etnik Türklük ve Orta Asya coğrafyası ile ilintili bir bağlama oturttular. Cumhuriyet kurulduktan sonra, Anadolu’daki Türk varlığını antik Anadolu ve Ön Asya uygarlıkları ile bağlantılı hale getirebilmek için, hiçbir tarihsel kanıta dayanmayan Ön Türkler yaklaşımını geliştirdiler. Bu tez, Orta Asya’nın, dünyaya medeniyet ihraç edilen, tüm dünya dillerinin, tarım ve hayvancılığın, metalürjinin ortaya çıktığı yer olduğu varsayımını ortaya attı ve bunu okullarda öğretti. Orta Asya Türkî topluluklarının Batılı coğrafya ve tarih kitaplarında Asyalı fizyolojik özelliklerini taşıyan halklar olarak geçmesi eleştirildi ve buna karşı tezler ortaya atıldı. Çünkü Kemalistler kendilerine ve toplumlarına baktıklarında Asyalı fizyolojik özellikleri görmüyorlardı. 1920’lerde ve 1930’larda Avrupa merkezci ırkçı sosyal-Darwinist ideolojiler geçer akça olduğundan, Türk tarih tezi Türklerin “sarı ırka değil, beyaz ırka ait oldukları”  gibi ciddi ırkçı savları ortaya attı. Böylece esasında Orta Asya’da bugün yaşayan halkların sonradan Asya fizyolojik özelliklerini edindikleri varsayımına sarıldılar. Çünkü Anadolu’daki halkın atalarının esasında Anadolu yerlisi oldukları gerçeği, ulus devlet projesine tersti. Anadolu’da etnik homojenleştirme politikaları izlendiği esnada, halka atalarının Rum ve Ermeni kökenli atalara sahip olduklarını tarih kitaplarında anlatmanın mantıksızlığı ortadadır. Anadolu’daki var olan gerçek, Türkçülerin itiraf edemeyecekleri bir gerçekti.

“Böylece Orta Asya’dan göçmüş Türkler” ırkçı ön kabulü İttihatçıların geliştirdiği, sonradan Kemalistlerce sahiplenilen ulus konseptinin temeli oldu. Bu tarih tezi, Türk kimliğini ırkçı-etnik milliyetçilikle tanımladı, şekillendirdi. Çocuklara “Türklükle övünülmesi”, bir “ırkla övünmek” olarak öğretildi. Türkler, bulundukları coğrafyanın çocukları değil, fatihleriydiler. Bu duygu, Anadolu’daki Türk aidiyetinin en temel kimlik üreticisi hissi oldu. Türklerin Anadolululaşması, bir tür coğrafi yer değiştirme öyküsü olarak anlatıldı. Birileri gitmiş, yerlerine Orta Asya’lı Türkler gelmişti. İş bu kadar basitti. Türkler ele geçirdikleri yerleri kimlerden aldı? O insanlara ne oldu? Onlar nasıl oldu da “ortadan kayboluverdiler”? Bu anlatılan tarih tezi bu sorulardan hiç hoşlanmadı. Hep “Türklerin çok adil oldukları”, “hiç kimsenin canına ve malına kast etmedikleri”, “mert oldukları”, “başka inançlara saygılı oldukları” öğretildi. Fakat fethedilen şehirlerde kiliseler neden ya camileştirilmişti veya kullanılmaz hale gelmişti? Mezarlıklar ne olmuştu? Hepsinden önemlisi, orada binlerce yıldır yaşayan yerli halkların çocukları nereye gitmişti? Orta Asya’dan gelmiş olmak varsayımı, o kadar pratikti ki, bu soruların hiçbiri üzerinde düşünmeye gerek yoktu! Dedelerinin dedelerini bilmeyen Türkler, bunu hep Orta Asya’dan gelmekle, göçebe kökenleriyle açıkladı.

Kendilerinin olmayan topraklarda, başka bir ata yurdunun çocukları olarak, bir fetih söyleminin idealize edildiği tarih anlayışıyla, coğrafyasına yabancılaşmış Türk, işte böyle doğdu. Bu öyküde büyük nenesinin Ermeni veya büyük-büyük dedelerinden birisinin Rum olması düşünülemezdi. Dini ve linguistik asimilasyon sonrası, etnik aidiyetin de unutturulması, modern milliyetçilikle beraber yaratılan öteki imajlarıyla perçinlenecekti. Bu imajların en önemli iki figürü “Rum-Yunan” ve “Ermeni” idi. Rumlardan ve Ermenilerden nefret ettirilen Türkler, asimilasyona ilişkin her gerçeği cansiperane reddedecekti. Yaşadıkları topraklara sonradan gelmiş oldukları savı üzerinden, yeni fetihlere ve yayılmalara hazır bir kitle oluşturulacaktı. Kendi coğrafyasındaki diğer halklarla hiçbir aidiyet ilişkisi olmayan, “dışarıdan gelme” bir halk tarihsel-kimliksel retoriği, kronik bir genişleme, kronik bir emperyal hâkimiyet, kronik bir boyunduruk altına almayı hak görme meşruiyetini beraberinde getirecekti.

Bu tez, gerçeklikle alakası olmayan, bilimsel kanıtlarla örtüşmeyen bir sürü ön kabul içermekte. Kültür antropolojisi, tarih, folklör, sosyoloji, arkeoloji ve modern genetik bilimi, bu tezin sapır-sapır dökülmesini sağladı. Müzik, mimari, yemek kültürü, folklör, vs. alanlarda Orta Asya ile hiçbir benzerlik göstermeyen, bilakis Rum, Ermeni ve diğer bölgesel kültürlerle büyük benzerlik içerisinde olan Türkler, modern genetik bilimi sonuçlarına göre de tümüyle Ön Asya, Doğu Akdeniz, Balkan, Karadeniz Havzası, Kafkasya gibi bölgelerle akrabadır. Kısacası Türkler “başka coğrafyanın” çocukları değildir. Tümüyle Anadoluludurlar.

Bu yazının eleştirdiği, Türklerin kendilerini Türk hissetmeleri, değildir. Türkler kendilerini Türk kabul ettikleri sürece Türk’türler. Yazıda eleştirilen, Türklüğün nasıl tanımlandığıdır. Türklük bir ırk veya homojen etnik grup olarak tanımlanacaksa, bu tanımda zorunlu olarak Orta Asya’ya atıf gerekmektedir. Oysa Türklük kültürel ve duygu bağı ile ilgili bir bağlamda tanımlanacaksa – civic nationalism – bu durumda Türklerin Anadolulu olmalarında bir sorun yoktur. Irksal ve etnik Türklük tanımı, a) gerçeklerle örtüşmüyor, b) Türkleri coğrafyalarına – Anadolu’ya – yabancılaştırıyor ve onları yersiz-yurtsuzlaştırıyor, c) Türkleri Anadolu’daki tarihsel, arkeolojik, folklorik, müzikal, antropolojik vs. köklerinden kopartıyor, d) bu tez Türkleri işgalci psikolojisine sokuyor ve komşularıyla uyumlu, işbirliğine yönelik bir kültür oluşmasına engel oluyor, e) toplumu tehlikeli bir biçimde aşırı uç radikal pozisyonlara itiyor. Oysa Anadolu merkezli bir Türklük konsepti, otomatikman daha kapsayıcı, sivil, üst kimliksel, mülayim ve her şeyden önce de tarihsel gerçeklere uygun olacaktır. Irkçı Türklük anlayışından vazgeçmek gerekmektedir. Türkler başka coğrafyaların çocukları olmakla değil, tek yurtları olan Anadolu’nun çocukları olmakla gurur duymalıdır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.10.2020 [TR724]

Dünyanın en muhteşem bakışı! [M.Nedim Hazar]

İki gün önce yazı yazmak için PC başına oturduğumda önüme bir haber düştü. “Birleşmiş Milletlere üye ülkeler tarafından alınan kararla 2012 yılından itibaren ‘11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü’ olarak kutlanmaya başlamıştır.”

Ne kadar kötü bir atasözüdür “Kızın mı var, derdin var!”

Büyük bir haksızlıktır bu cümle.

İki kız evlat yetiştirmiş biri olarak daha önce de bir yazımda belirtmiştim: Dünyada hiçbir bakış bir kız çocuğunun babasına baktığı kadar samimi olamaz ve hiçbir tebessüm babasına bakan bir kızın bakışı kadar muhteşem değildir.

Sadece oğlu olan anne babalar hiç alınmasın ama eğer bir kız çocuğuna sahip değilseniz anne-babalığın tadına tam olarak asla varmış olamıyorsunuz.

İnanın abartmıyorum.

Kızımı ilk kucağıma aldığımda sokakta kalmış ürkek ve ıslak bir kedi yavrusu masumiyetinde içime öyle bir işledi ki, o güne kadar hissetmediğim tuhaf bir şefkat hissettim.

Baba ne kadar sert, aksi ve mendebur biri olursa olsun kız çocuğu onu adeta kulak memesi kıvamına getirebiliyor. Hatta bir süre sonra bunu suiistimal bile edebiliyor, diyebilirim.

Bir baba eşine hayır diyebilir. Oğullarına, babasına, kardeşlerine. Ancak mesele kız çocuğu olunca durum değişir. Bir baba kızına kolay kolay hayır diyemez.

O kadar ki anne bile sıralamada ikinci duruma düşüyor çoğu zaman.

Vaktiyle reklam sektöründe kalem oynatırken babalara yönelik bir üründe, illa ki kız çocuğu unsurunu da göz önüne alan muhteviyat seçmek çok önemliydi.

Bir ürünü babaya satmak istiyorsanız, ona ulaşmanın en kestirme yolu kızını ikna etmektir.

Elbette oğlanların hakkını yemekten Allah’a sığınırım.

Ancak iki kız evlat büyüttüm bir kere bile beni üzmediler. Yaşları kocaman oldu ama hala bana sokaktan eve gelmiş ıslak kedi yavrusu gibi geliyorlar.

İnanın kız çocuklarını vaktiyle diri diri toprağa gömen bir geçmişin ahfadı olarak bunlar muazzam şeyler.

Biraz İslam tarihi okumak bu durumu görmek için yeterli olacaktır.

İslâm öncesi Arap toplumunda, bir babanın kızının olması, çok büyük bir ayıp ve utanç kaynağıydı maalesef. Bırakınız kızları evlattan saymamayı, neredeyse insandan bile kabul etmezler, bir an önce vücudunu ortadan kaldırmak için bazı babalar, kız çocuklarını canlı canlı toprağa gömme gibi bir vahşeti gözlerini kırpmadan işlerlerdi. Bu toplumdaki bir babaya, “Kız çocuğun oldu” diye bir haberin gelmesi onun yıkılması için yeterdi. Çünkü onun için bundan büyük bir musibet olamazdı.

Şefkat peygamberi bu algıyı yerle bir etmeyi bizzat uygulamalarıyla gösterdi.

O sebeple lakaplarından biri de “Ebü’l-benât” yani “kızlar babası”ydı…

Hz. Peygamber (sav); bir, iki veya üç kızı olan ve bunlara sevgi ve şefkat göstererek büyütenlere Cenneti müjdelemişti.

Fahr-i Kainat’ın (asm) Zeynep, Ümmü Gülsüm, Rukiyye ve Fâtıma adında dört kızı vardı ve üç kız evladının ölümünü bizzat görerek acıların en büyüğüyle imtihan olmuştu. Hz. Fâtıma, Peygamberimizle daha çok birlikte idi.

Hz. Fâtıma Peygamberimizi ziyâret ederdi. Huzuruna varınca Peygamberimiz sevgili kızının ellerinden tutar, alnından öper ve yanına oturturdu. Peygamberimiz bazen de Hz. Fâtıma’yı ziyaret eder; Hz. Fâtıma da ayağa kalkar, muhterem babasını karşılar, ellerinden tutar, öper ve kendi yanına oturturdu.

Sadece kendi çocuklarına değil, herhangi bir kız çocuğuna da benzer bir sevgi ve şefkat gösterirdi hüzün peygamberi.

Cemre binti Abdullah anlatıyor:

“Babam elimden tutup beni Resulullah’a götürdü ve ‘Şu kızım için Allah’a bereket duası edin’ dedi. Resulullah da beni kucağına aldı, sonra elini başıma koydu ve bereketle dua etti.”

Yazı burada bitiyor, meraklıları için kız çocuklarıyla ilgili bazı hadis-i şerifleri buraya alıp, kızı olan babaların yalnızca bunun için ne kadar şükretmeleri gerektiğini hatırlatmak istiyorum.

“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben şöyle yan yana bulunacağız” buyurdu ve parmaklarını bitiştirdi (Müslim, Birr 149. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 13).

“Kızlarınızı altın ve gümüş ile süsleyin! Elbiseleri güzel olsun! İtibar kazanmaları için en güzel hediyelerle ihsanda bulunun!” (Hakim).

“Kimin bir kız çocuğu dünyaya gelir de onu toprağa gömmeden, horlamadan ve üzerine erkek çocuğunu tercih etmeden yetiştirecek olursa Allah Teâlâ o kimseyi cennetine koyacaktır” (Ahmed, Müsned,(Tah: Muhammed Şakir, Had. no: 1957), c. IV, s. 294).

[M.Nedim Hazar] 13.10.2020 [TR724]

"Girişlerde ateş ölçmek risk oluşturuyor"

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, koronavirüs tedbirleri kapsamında mekanlara girişte yapılan ateş ölçme uygulamasının sanılanın aksine aslında risk oluşturduğunu belirtti.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim üyesi ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Koronavirüs salgınına ilişkin yaptığı açıklamada, neredeyse bütün mekanlara girişlerde uygulanan ateş ölçümlerinin gereksiz olduğunu vurgulayarak, bu uygulamanın düşünülenin aksine bir risk oluşturduğunu belirtti.

Ceyhan, Habertürk Manşet isimli bültene konuk oldu. Koronavirüs, Koronavirüs hastalarının yüzde 10'undan daha azında yüksek ateş görüldüğünü belirterek, "Şimdi burada en büyük problem şu... Çin'de başladı bu pandemi. Başladığı zaman Çinliler elindeki verilerden çok yayın yaptılar. Çinliler kaç kişi belirtisiz geçiriyor, tedavi yöntemi hakkında yeteri kadar bilgi sahibi değillerdi. Maalesef onların yayınlarının yanlış sonuçları hâlâ bazı şeyleri etkiliyor. Mesela bir tanesi de bu. Önce dendi ki ateş Korona hastalarının yüzde 70'inde görülüyor. Halbuki o belirti gösterenlerin yüzde 70'iydi. Bugün biliyoruz ki hastalığı geçirenlerin yüzde 10'undan azında ateş görülüyor. Bakın aslında gereksizliğin en büyük nedeni şu; bir yere gidiyorsunuz, kapıda sıraya giriyorsunuz, kapıda yakınlaşıyorsunuz mecburen. Bunun riski daha yüksek. Biz ateş ölçün diye önermiyoruz. Çok az kişide ateş var, o da Koronavirüs kaptığı anlamına da gelmiyor. Başka nedenlerle de ateş olabiliyor. Solunum yolu enfeksiyonları arttı artık çünkü sonbahara girdik. Ateşi yükselenleri de gereksiz yere izolasyona alıyorsunuz. Girişlerde ateş kontrolü yapmak hiç doğru değil. Termal kameralarla ölçülebilir bir zararı yok, ama bekleme son derece riskli" dedi.

"Koronavirüsü maske azalttı"

Ceyhan'ın açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde:

"Evet, Koronavirüs'ü maske azalttı. Dünyaya baktığımız zaman büyük bir artış trendi var. Salgının 'en çok problem' dediğimiz dönemde yani mart sonu, nisan başı dünyada günlük vaka sayısı günlük 50 binken şu anda günde 350 bini aşkın vaka bildiriliyor. Virüs, eskisi kadar ölümcül aslında. Oran olarak düşük çıkıyor ama dünyada ölenlerin sayısı günde 5-6 bin artıyor."

"Genç gruplar hastalanmaya başlayınca da ölüm oranları düştü"
"Şu anda virüsün durumu daha fazla aslında. O dönemde özellikle ne kadar süreceği nasıl hallolacağı çok bilinmediği için bütün dünyada sokağa çıkma yasağı gibi tedbirler alındı. Vaka sayıları azalmaya başladı, ekonomik şartlar zorlamaya başladı.

Bir yandan da bilim adamlarının yanlış öngörüleri çıktı ortaya. Yaz aylarında azalacak gibi iddialar ortaya çıktı. Birdenbire kısıtlamaları kaldırdılar. Bunun sonunda gördük ki, tedbirleri kaldıran ülkeler istisnasız ikinci artış dönemini yaşamaya başladı. Mesela Fransa'da 26 bine çıktı, İspanya'da 12-13 binlere çıktı, Belçika'da 5-6 binlere çıktı. Rusya bizden sonra bu işe başladı ama 9 binlerden 6 binlere indirilmişken birden 13 binlere geri yükseldi. Çünkü virüs toplumdan bir yere gitmedi, toplumun içinde beklerken siz mesafeyi biraz bozduğunuzda maskesi takmadığınızda sayılar arttı. Vakaların ortalama yaşı düştü, yaşlı grup virüsten uzak durdu. Genç gruplar hastalanmaya başlayınca da ölüm oranları düştü."

12.10.2020 [Samanyolu Haber]

Türkiye’de kredi balonu her an patlayabilir!

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’na göre (EBRD), kredi genişlemesi yavaşladığında riskli krediler Türkiye'de faaliyet gösteren bankalar için daha büyük bir mesele haline gelebilir.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınını başladığı günlerde Türkiye’de yaşanan ekonomik krizin giderek arttığı süreçte bankaların konutta düşük faiz uygulamasını hayata geçirmişti. 

Koronavirüs salgınının başlangıcı ülkenin mali durumu için zaten zayıf olan görünümü kötüleştirdiğinden, hükümet ekonomiyi desteklemek için kredileri hızlandırmak için özellikle devlete ait bankalara sıkı sıkıya yaslandı.

Konut fiyatları ikiye katlanırken, vatandaş ise krediye hücum etti. Şimdi bu kredi patlamasının, patlama riski büyük. 

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’na göre (EBRD), kredi genişlemesi yavaşladığında kötü krediler Türk bankaları için daha büyük sorun haline gelebilir ve bu da batık kredilerin oranındaki düşüşü tersine çevirebilir. 

EBRD’nin İstanbul merkezli ekonomisti Roger Kelly, bir röportajda “Batık kredi konusu tam da zücaciye dükkânındaki fil.” dedi.

Kredilerdeki sert artış, daha riskli müşterileri alma riskini çoğalmakta.

Bozulan kredilerde beklenen artışla başa çıkmak için EBRD, batık kredileri satın alacak için bir varlık yönetim şirketinin kurulmasını önerdi.

Son 10 yılda lira cinsinden kredileri artıracağına söz veren ve ülkede 13 milyar dolardan fazla destek sağlayan Londra merkezli kurum, bankaların varlık kalitesini artıracak bir araca yatırım yapmaya istekli olacağını söyledi.

Kur krizine ve işletmelerin Covid-19 salgınını kontrol altına alma önlemlerinden etkilenmesiyle oluşan borç yeniden yapılandırma dalgasına rağmen, takipteki krediler, toplam kredinin yüzdesi olarak Ocak ayındaki yüzde 5,3’ten Ağustos sonunda yüzde 4,1’e düştü.

Fakat ekonomist Kelly, kredi büyümesi normalleştikçe, faiz oranları yükseldikçe ve hükümet teşvik tedbirlerini kaldırdıkça daha fazla kredinin ödenemeyebileceğini söyledi.

Borç verme çılgınlığı sayesinde toplam krediler arttıkça batık kredilerin toplam kredileri içindeki payı düşüyor çünkü formüldeki payda çok hızlı bir büyüme içinde.

Bankaların kredi defterleri bu yıl Ekim ayına kadar yüzde 34 artarak ithalatı patlattı ve Türkiye’nin ticaret açığını kötüleştirdi.

TL GELİŞMEKTE OLAN PİYASALAR İÇİNDE EN FAZLA DEĞER KAYBEDEN 2'NCİ PARA

Bu aynı zamanda para biriminin bu yılki yüzde 25’lik düşüşüne de katkıda bulundu; TL, gelişmekte olan piyasalar arasında Brezilya’nın realitesinin ardından en kötüsü.

EBRD, Türkiye’de 2020’de yüzde 3,5 daralma, 2021’de ise tüketim, turizm ve ulaşımın normalleşmesi sayesinde yüzde 5 büyüme öngörüyor.

EBRD, Covid-19 kontrolü önlemlerinde bir azalmanın ihracatın artmasına izin vereceğini tahmin ediyor. EBRD, “İkinci bir dalga görürsek veya başka risklerin gerçekleştiğini görürsek, tahminlerimizi revize edeceğiz” diyor.

Merkez Bankası, “onlara biraz güvenilirlik kazandıran” tek bir politika faizine dönme sözü vermişti. 

Kelly, 200 baz puanlık faiz artışı için “önemli bir artış” değil diyor ve devam ediyor:  

“Koridora geri dönmek, merkez bankasına güvenilirlik kaybı yarattı. Şu anda karşı karşıya olduğu zorluk, ekonominin büyüme için mücadele ettiği bir zamanda faiz oranlarını yükseltip yükseltemeyecekleri. ”

13.10.2020 [Samanyolu Haber]

Helikopterden atılmayı ortaya çıkardıkları için tutuklanan kadın gazetecilere cezaevinde işkence

Van’da iki vatandaşın askeri helikopterden atılmasını haberleştirdikleri için tutuklanan 2 kadın gazetecinin cezaevinde işkence ve kötü muameleye maruz kaldıkları ortaya çıktı.

Van’da helikopterden atılan Osman Şiban ve Servet Turgut isimlerini kamuoyu onlardan öğrendi. Ses getiren haberin ardından güvenlik güçleri, Jinnews ve Mezopotamya Haber Ajanına (MA) operasyon düzenleyerek gazeteciler Adnan Bilen, Cemil Uğur, Şehriban Abi ve Nazan Sala’yı gözaltına aldı.


Dört gazeteci “devlet aleyhine toplumsal olayları haber yaptıkları” gerekçesiyle tutuklandı. MA muhabirleri Adnan Bilen ve Cemil Uğur Van Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna, Jinnews muhabirleri Şehriban Abi ve Nazan Sala ise Van T Tipi Cezaevine gönderildi.

ERKELERİN BULUNDUĞU KORİDORA KONULDULAR

Gazetecilerin avukatı Ekin Yeter, Van T Tipi cezaevinde kalan Abi ve Sala’nın yaşadığı kötü muameleyi anlattı. Yeter, müvekillerinin adli erkek mahkumların kaldığı koridordaki bir koğuşa yerleştirildiklerini söyledi.

YİYECEK VE TEMİZLİK MALZEMESİ VERİLMEDİ

Abi ve Sala ile görüşen avukat Yeter, kadın gazetecilerin cezaevinde yaşadıkları olumsuzluğun bu kadarla da sınırlı olmadığını söyledi. Yeter’e kaldıkları koğuşun kuş pisliği içerisinde olduğunu anlatan gazeteciler cezaevine götürüldükleri cuma akşamı ve cumartesi sabahı kendilerine yiyecek bir şey verilmediğini söyledi. Cezaevi yönetiminin, kadınlara 2 battaniye dışında bir şey vermediğini aktaran Yeter, yastık, nevresimle birlikte su, peçete ve sabun gibi temizlik malzemelerinin de verilmediğini anlattı.

YASAK DENİLEREK KAZAKLARINA EL KONULDU

Ayrıca kazaklarına cezaevi girişinde el konulan kadınların soğuk geceleri tişörtleriyle geçirmek zorunda kaldıkları öğrenildi. Geçirdiği ameliyat sonunda ayağına platin takılan Nazan Sala’nın ayağındaki platinin de kilitlenme riski taşıdığı aktarıldı.

13.10.2020 [Samanyolu Haber]

Cezaevlerinde Koronavirüs yayılıyor

Birçok cezaevinde Koronavirüs testi pozitif çıkan ya da semptom gösteren mahpus sayısı giderek artıyor.

Cezaevlerinde yeni tip Koronavirüs (Covid-19) yayılmaya devam ediyor. Aileler cezaevlerindeki akrabaları için endişe duyarken Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı'ndan konuyla ilgili açıklama bekliyor. 

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruklu Gergerlioğlu, özellikle Menemen Cezaevi'nde olağanüstü bir artış yaşandığını belirterek bilgi almak için aradığı cezaevi savcılarının da bu konuda duyarlı davranmadığını söylüyor. 

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği Savunuculuk Koordinatörü Berivan Korkut ise Adalet Bakanlığı'nın bu konuda gerekli açıklamayı acil bir şekilde yapması gerektiğini söyleyerek, “Yaptığımız birçok bilgi edinme başvurusuna cevap almış değiliz.” dedi.

Gergerlioğlu, Koronavirüs'ün hemen her cezaevinde arttığını söyleyerek test sonucu pozitif çıkan cezaevi müdür ve personeli olduğunu ekliyor. 

Test sonucu pozitif çıkan genç ve yaşlı mahpuslar olduğunu belirten Gergerlioğlu, en çok Menemen ve Elazığ Cezaevi'nden şikayet aldığını ifade ediyor: “Tavşanlı Cezaevi'nde tutulan Veysel Atasoy virüsten kaynaklı olarak geçtiğimiz günlerde öldü. Elazığ Cezaevi'nde tutulan Şakir Oğuz vefat etti, kalp kapakçığında sorun olan ve Siirt Cezaevi'nde tutulan Cengiz Karakurt vefat etti. Patnos Cezaevi'nde tutulan başka bir mahpus koronadan öldü. Bu isimler sadece bizim bildiklerimiz. Bilmediğimiz birçok isim var. Adalet Bakanı çok rahat davranıyor.”

"MİLLETİ NEDEN AYDINLATMIYORLAR?"

Adalet Bakanlığı ise cezaevlerindeki Korona vak'alarıyla ilgili salgının başından bu yana ayrıntılı açıklamalar yapmıyor. Bakanlık sadece salgın başladığında 3 mahkûmun virüsten öldüğünü açıklamıştı. Hak örgütleri, bakanlığın bu konuda şeffaf davranmadığını, bu nedenle mahpus ailelerinin cezaevlerindeki yakınlarından da bilgi alamadıklarını belirtiyor.

Gergerlioğlu bakanlığın bu tavrıyla ilgili de şunları söylüyor: “Açıklama yaptıkları zaman da doğru dürüst bir açıklama yapmadılar. Hangi cezaevinde kaç hasta var açıklamadılar, hep yuvarlak cevaplar veriyorlar. Özellikle hazirandan sonra cezaevlerinde vakalar arttı. Şu an böyle vaka bildirimleri çok fazla gelmeye başladı. Cezaevlerinde telefonlar bile yasaklanmış durumda. Menemen'deki mahpus yakınları arayarak, 'telefonları bile yasakladılar' diyor. Kimi yerde baskılarla telefon görüşmelerine izin veriliyor. İlk başlarda cezaevlerindeki korona virüsüyle ilgili açıklama yaptığımda hakkımda soruşturma başlatıyorlardı artık bunu da yapmıyorlar sadece susmakla yetiniyorlar. Ölen isimler gencecik isimler. Son anda kurtulanlar oldu. Afrinli bir genç korona virüsü nedeniyle Menemen Cezaevi'nde öldü. Düşünün ölenlerin yakınlarına bile bilgi vermiyorlar. Neden milleti aydınlatmıyorlar? Bu soruya yanıt bekliyoruz.”

TAVŞANLI, MENEMEN SİİRT... 

Gergerlioğlu vaka sayılarının arttığı cezaevlerinin isimlerini ise şöyle sıraladı: “Menemen, Nazilli, Siirt, Elazığ... Bu cezaevlerinde vaka sayıları artmış durumda. Artık bakanlığın bu konuda bir açıklama yapıp adım atması gerekiyor. Cezaevlerinden bizi arayan birçok mahpus, 'maske bile vermediler' diyor. Örneğin Menemen Cezaevi çok kirli bir cezaevi. Savcısıyla bile görüşemedik. Milletvekilinin telefonununa bile çıkmıyorlar. Sincan Cezaevi savcısı da bilgi vermiyor. Elazığ Cezaevi savcısıyla ile görüştüm. Çok beyefendi biriydi. 'Evet vakalarımız var, elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz' dedi. Adalet Bakanlığı'na cezaevlerinde kaç kişi virüs kaptı diyoruz, 'Git savcıya sor' diyorlar. Savcıya soruyoruz, 'Git Adalet Bakanlığı'na sor' diyor.”

CEVAP ARAYAN SORULAR: KAÇ TEST YAPILDI, KAÇ KİŞİ ÖLDÜ?

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği Savunuculuk Koordinatörü Berivan Korkut ise cezaevlerindeki bu sorunu şöyle anlatıyor: "Buradaki en temel sorun Ceza Tevkifleri Genel Müdürlüğü'nün veya Adalet Bakanlığı'nın genel olarak hapishanelerin durumu hakkında ve özellikle korona iddiası olan hapishaneler konusunda açıklama yapmamış olması. Hazirandan beri yapılan herhangi bir açıklama mevcut değil. Bu süre zarfında kaç mahpusa test yapıldı, kaç mahpus pozitif çıktı, hastaneye kaldırılan var mı, hayatını kaybeden var mı? Maalesef bu konuda verilmiş bir bilgi yok. Yaptığımız birçok bilgi edinme başvurusuna da cevap almış değiliz. Hiçbir açıklama yapılmaması da kaygıları artıran bir durum. Salgının ilk gününden beri düzenli aralıklarla açıklama yapılmasını talep eden birçok kurum oldu, bu yapılmadığı gibi maalesef çok uzun zamandır hiç açıklama yok. Geçmişte iddiaların çok arttığı kurumlar hakkında Adalet Bakanlığı ya da ilgili cumhuriyet savcıları açıklama yaparken artık bunun bile yapılmadığını söylemek mümkün."

İHD RAPORU: AYRIMSIZ TAHLİYE

Bugüne kadar cezaevlerindeki korona virüsüyle ilgili en kapsamlı çalışma İnsan Hakları Derneği'nin, Marmara Hapishaneler raporu olmuştu. 

Nisan, mayıs ve haziran ayı içerisinde Marmara Bölgesi'ndeki cezaevlerinde yaşananların yer aldığı raporda, salgının cezaevlerinde hızla yayıldığı ve önlemlerin yetersiz kaldığı belirtilerek, ayrım yapılmaksızın tüm tutukluların tahliye edilmesi gerektiği vurgulandı.

13.10.2020 [Samanyolu Haber]

ABD'de bir ilk: İkinci kez Covid-19'a yakalanan genç hastalığı daha şiddetli geçirdi!

Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) ikinci kez yeni tip Koronavirüs (Covid-19) hastalığına yakalanan bir kişi, doktorlarının ifadelerine göre şiddetli geçirdi.

Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) 25 yaşındaki erkek, ciğerleri bedenine gerekli olan oksijeni sağlayamaması sonrası hastaneye kaldırıldı.

İsmi açıklanmayan kişi, ikinci kez iyileşti.

Vak'a üzerine Lancet dergisinde yayımlanan çalışma, virüse karşı ne kadar bağışıklık geliştirebildiği noktasında soru işaretlerini ele alıyor.

Nevada'da yaşayan kişinin, ek bir sağlık problemi bulunmuyordu ve Covid'e karşı hassas olmasını gerektirebilecek bir bağışıklık sistemi sıkıntısı çekmiyordu.

İKİNCİ KEZ TESTİ POZİTİF ÇIKIT

25 Mart'ta ilk hastalığın semptomları, öksürme, bağ ağrısı, mide bulantısı ve ishal olarak kendini gösterdi.
18 Nisan'da ilk kez yeni tip Koronavirüs (Covid-19) testi pozitif çıktı.
27 Nisan'da ilk belirtiler tamamen ortadan kalktı.
9 ve 26 Mayıs'ta iki kez Koronavirüs negatif çıktı.
5 Haziran'da ikinci kez Koronavirüs tespit edildi. Oksijen sıkıntısı çekiyordu ve solunumu zayıflamıştı.
Bilim insanlarına göre Nevadalı hastada hastalığın tekrar etmesi durumu değil ikinci kez virüs kapma durumu yaşandı.

İlk ve ikinci teşhis sırasında yapılan testler, virüsün genetik kodlarının aynı bulaşma ile olamayacak kadar farklı olduğunu ortaya koydu.

Nevada Üniversitesi'nden Doktor Mark Pandori, "Elde ettiğimiz sonuçlar, önceden olan bulaşmaların gelecekteki bulaşmalara karşı koruma sağlamayabileceği yönünde sinyaller veriyor." dedi.

BİR İHTİMAL: DAHA FAZLA DOZ VİRÜSE MARUZ KALMIŞ OLMAK

Pandori, "İkinci kez enfeksiyon kapma olasılığı, Covid 19 bağışıklığını anlama noktasında ciddi çıkarımlar yapmamızı sağlayacak." dedi.

Doktor Mark Pandori, hastalığı geçiren kişilerin de kurallara uyarak, sosyal mesafe, maske ve el yıkamaya devam etmesi gerektiğini söyledi.

Nevada vak'ası, vücudun bağışıklık geliştirmesi nedeniyle ikinci kez hastalığın daha kolay atlatılacağı tezini de sorgulatıyor.

Bu vak'anın niçin ikinci kez hastalığı daha ciddi geçirdiği bilinmiyor. Daha fazla doz virüse maruz kalmış olmak, ihtimallerden biri olarak gösteriliyor.

BBC sağlık muhabiri James Gallagher vak'a ile ilgili yazdığı analizde, ikinci kez enfeksiyon kapmanın, 37 milyonu aşan vak'a arasında çok az rastlanan bir durum olduğuna dikkati çekiyor.

Hong Kong, Belçika ve Hollanda'daki ikinci enfeksiyon vak'alarında, hastalığın ikinci seyri daha şiddetli değildi.

Ekvador'da bir örnek, ABD ile benzerlik gösterse de o vak'ada da hastaneye yatmaya gerek olmamıştı.

James Gallagher, ülkelerin ikinci dalgaları yaşaması sebebiyle bağışıklık konusunda daha net bir resim ortaya çıkabileceğini vurgulayır.

13.10.2020 [Samanyolu Haber]

"8 ayda ödenen parayla 17 devlet hastanesi yapılırdı"

CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin, devlet bütçesinden şehir hastanelerine 8 ayda ödenen 5 milyar 133 milyon lira ile bugün her biri 500'er yataklı 17 tane devlet hastanesi yapılabileceğini ifade etti.

Sözcü'den Erdoğan Süzer'in haberine göre resmi veriler üzerinden teknik çalışma yapan CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin, Cumhurbaşkanlığı 2020 Yatırım Programı'nda genel bütçeden yapılacak 10 yeni şehir hastanesi için 10 milyar 95 milyon lira bütçe ayrıldığına dikkat çekerek şu değerlendirmede bulundu:

"Sözleşmeler 25 yıl sürecek"

“Sağlık Bakanlığı henüz yıl bitmeden, sadece ilk 8 ayda şirketlere 5 milyar 133 milyon lira kira ve hizmet bedeli ödemesi yapmış. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Programı'nda genel bütçeden yapılacak 10 yeni şehir hastanesi için 10 milyar 95 milyon lira bütçe ayrılırken, hizmetteki 10 şehir hastanesinin sadece kira ve hizmet bedelleri için 5 milyar liradan fazla ödeme yapılması rant düzeninin en açık göstergesidir.

Şehir hastaneleri için kira ve hizmet ödemelerinin sözleşmeler kapsamında en 25 yıl süreceği düşünüldüğünde kamu üzerindeki yük milyarlarca lirayı bulacaktır. Buradan da net bir şekilde anlıyoruz ki; ocak-ağustos aylarında şehir hastanelerinin kira ve hizmet bedelleri için ödenen miktarla tam teşekküllü 1050 yataklı en az 5 şehir hastanesi ya da 500 yataklı en az 17 devlet hastanesi yapabilir.”

"Kara delik büyüyecek"

2020'nin yatırım programında Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeli dışında yapılan devlet hastanelerinin yatak başına maliyetlerinin 600 bin lira olarak belirtildiğini ifade eden CHP'li Fikret Şahin, Sağlık Bakanlığı'nın yapacağı toplam 10 bin 300 yataklı 10 şehir hastanesinin yatak başı maliyetinin 980 bin 125 lira olacağını belirtti.

Şahin, “Artış şirketlere yaptırılmasa da genel bütçeden yapılacak şehir hastanelerinin yatak başına maliyetleri, bir devlet hastanesinin yatak başı maliyetinden en az 1.6 kat daha fazla. Ödemeler 25 yıl süreceği için devletin yeni kara deliği büyüyecek, kamu kaynakları şirketlerin kasasına akacak, halk yoksullaşacak” dedi.

13.10.2020 [Samanyolu Haber]

Karıncanın kulağı ayağının altındadır [Abdullah Aymaz]

“Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları Süleyman’ın hizmetinde toplandı, hepsi bir arada onun tarafından düzenli olarak sevk ediliyordu. Nihayet KARINCA  VADİSİNE  geldikleri zaman bir karınca: ‘Ey karıncalar!  Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu FARKINA  VARMADAN  SİZİ  EZMESİN!’  dedi. Süleyman onun sözüne GÜLÜMSEYEREK  dedi ki: ‘Ey Rabbim!  Bana ve ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi iş yapmamı gönlüme getir. Rahmetin’le, beni iyi kulların arasına kat’  (Neml Suresi, 27/17-19) 

Merhum Elmalılı M. Hamdi  Yazır  ‘Hak Dini  Kur’an Dili’ isimli tefsirinde hayvanların dilleri hakkında şöyle diyor: “Konuşma denilen kavramda en önemli  taraf, bir mâna ifade etmesi olduğundan, mânasız olan sözler bir yana atılıp delâletin konuşmuş olması kaydından vaz geçilir de gerek konuluş itibariyle, gerek aklî ve gerek fıtrî ve tabiî herhangi bir işaretle bir mânâ ifade edebilen sesler düşünülürse konuşmanın insana has olmayan bir anlamı elde edilmiş olur ki, işte MANTIKU’T-TAYR  KUŞ  DİLİNDE de  düşünülecek mânâ budur. Bu sebepten KUŞUN  ÇEŞİTLİ  DUYGULARI  ARASINDAKİ  MÜNASEBETLERİ  İDARE  EDEN  ÖZEL  DUYGU  VE  KABİLİYETİ  (Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu hususta söylediği NE  İŞE  YARADIKLARI  şeklindeki açıklamaları da buna girer. A. Aymaz)  kuş dili ile duygularını ortaya koymak için çıkardığı sesler de KUŞ  DİLİ  demektir. (…)  Önemli husus, kuşun söylemesinden çok, Süleyman Aleyhisselamın anlamasında ve anlayışının derinliğindedir. Hem de Kur’an’ın ifadesine göre bu anlayış, sadece kuşun dilinde, lügatında değil MANTIĞINDADIR. O yalnız kuşların sesleri veya hareketleri ile ifade ettikleri hislerini anlamakla kalmıyor, o hisleri idare eden ANA  MANTIĞI, işin gizli İL HΠ SIRLARINI  biliyordu. Böylece onların şakımalarındaki yüce ALLAH’ı  TESBİH  ve TAZİMLERİNİ anladığı gibi, onları idaresi altına alarak kendine has teşkilatıyla ordusunda HİZMETTE  de kullanıyordu. (…)  KUŞUN  ASLI,  yüksek bir duyguyla UÇMAK  özelliğini ortaya çıkaran bir hayat anlayışındadır. Bunun için MANTIKA’T-TAYRAN  dersinden bizim zihnimize hemen gelen mânâ kuşların duygularındaki münasebetleri SEZECEK  kadar derin ve uzaklardaki parçalara girebilecek kadar yüksek bir HİS  ve ANLAYIŞ  ile beraber aynı zamanda kuşların tabiatı olan UÇMA  İLMİNİN  (Uçma Tekniğinin) dahi öğretilmiş olmasıdır.

“Gerçekte ‘Süleyman’a sabah gidişi BİR  AYLIK  mesafe, akşam dönüşü bir aylık mesafe olan RÜZGARI  verdik.’  (Sebe Suresi, 34/12)  ve  ‘Süleyman’a istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgarı emrine verdik.’  (Sâd  Suresi, 38/36)  buyurulduğu üzere HAVANIN  SÜLEYMAN Aleyhisselam emrine verilmiş olması, bu ilimle ilgili olduğu gibi; göz açıp kapayıncaya kadar kısa, bir anda bir tahtın getirilivermesi maddesindeki KİTAPTAN  BİR  İLMİN  (27/40)  de bu İLİM  olması gerekir. Netice olarak MANTIK-I  TAYR’da, kuş dilinden başka bir mânâ vardır. ‘Yani mantıktır, kuş dili değildir’  diyen Keşfü’l-Esrar sahibi ile beraber biz de buna meşhur olduğu üzere, yalnız ‘kuş dili’  demeyi yeterli görmeyip Kur’an’ın lâfzını koruyarak ‘kuş mantığı’  demeyi uygun buluyoruz.”
Karınca Vâdisine Hz. Süleyman Aleyhisselamın ordusu gelirken bir karıncanın ikazda bulunması konusunu 1995’te Samanyolu Televizyonunda “Kur’an Ve  İlim”  programında bir profesör, bazı canlıların işitme organlarının kulakları olmayıp boyun ve boğazı olduğunu,  KARINCALARIN  ise ayaklarının altı olduğunu, onun için bu hassas ayaklı karıncaların zelzelelerini erken hissedip hemen yuvalarını terk ettiklerini söylemişti.

Elmalılı Hamdi Yazır tefsire devamla diyor ki: “Karıncalar bir çok hayvan meraklıları tarafından incelenmiş ve bir çok ilginç hikayeler anlatılmıştır. Topluluk halinde yaşadıkları herkes tarafından bilindiği gibi güçleri ve çalışmaları da bilinmektedir. Komuta ile hareket ettikleri ve birbirlerine tebliğat yaptıkları ve postacıları ve kontrolörleri bulunduğu kaydedilmiştir. Nasıl söylediklerini bilmesek de, herhalde bir şeyler anlattıklarını biliyoruz. Burada şunu da kaydedelim; karıncaları araştıran bir UZMAN, yuvalarının önüne bir ŞEKER  koyuyor, bir kısmı bunu haber alıp yemeye başlıyorlar. Derken şekerin üzerine biraz RAKI  döküyor; bir kısmı kaçıyor, bir kısmı yiyor, sarhoş oluyor. Kaçanlara da, yiyenlere de başka renkte BOYA ile işaret ediyor; kaçanlar YUVA’ya haber veriyorlar, bir müddet sonra kalabalıkla gelip SARHOŞ  olanları öldürüyorlar…”

Kur’an-ı Kerim’in bazı surelerinin, Bakara, Ankebut, Nahl, Neml gibi canlıların, hayvanların isimleriyle anılması elbette bizlere bir işaret olsa gerektir. Bu hususta ciddî araştırmalara ihtiyaç var diye düşünüyorum.

[Abdullah Aymaz] 13.10.2020 [Samanyolu Haber]