İstanbul’da 50 yıllık eczacı İhsan Giray’ın koronavirüsten ölmesinin ardından bir eczacı daha koronavirüse yenik düştü. İstanbul Sancaktepe’de 38 yaşındaki eczacı İsmail Durmuş yaşamını yitirdi.
BOLD – İstanbul Beyoğlu’ndaki 50 yıllık Melis Eczanesi’nin sahibi İhsan Giray ve kalfası Ekrem Özdemir’in koronavirüsten ölümlerinin ardından bir eczacı daha koronavirüsten hayatını kaybetti. 38 yaşındaki eczacı İsmail Durmuş, koronavirüs sebebiyle yaşamını yitirdi. Durmuş, bir süredir yoğun bakımda tedavi görüyordu.
İSTANBUL ECZACI ODASI DUYURDU
İstanbul Eczacı Odası, Sancaktepe’de Canan Eczanesi’nde görevli 38 yaşındaki eczacı İsmail Durmuş’un koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirdiğini duyurdu. İstanbul Eczacı Odası yaptığı açıklamada, “Genç meslektaşımız Ecz. İsmail Durmuş’u (Canan Eczanesi / Sancaktepe) kovid-19 nedeniyle kaybetmenin derin üzüntüsü içerisindeyiz. Meslektaşımız, Kayseri’de toprağa verilecektir. Meslektaşımıza Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve tüm eczacılık camiasına başsağlığı dileriz” ifadelerini kullandı.
CHP’Lİ AYDIN’DAN TAZİYE MESAJI
CHP’li Erkan Aydın ise sosyal medya hesabından “İstanbul Sancaktepe Canan Eczanesi’nin sahibi, meslektaşım Eczacı İsmail Durmuş’un 38 yaşında korona virüs sebebiyle hayatını kaybettiğini büyük bir üzüntüyle öğrendim. Merhuma Allah’tan rahmet, ailesine sabırlar diliyorum…” diye paylaşım yaptı.
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
Korona aşısı Eylül’de hazır olabilir
Oxford Üniversitesi Aşı Bilimi Profesörü Sarah Gilbert, koronavirüs aşısının Eylül ayında hazır olabileceğini açıkladı. “Bundan yüzde 80 eminim” diye konuştu.
BOLD – Koronavirüs aşısı Eylül ayında hazır olacak. Açıklamanın sahibi İngiliz Times gazetesine konuşan Oxford Üniversitesi Aşı Bilimi Profesörü Sarah Gilbert…
Prof. Dr. Gilbert, kendisi liderliğindeki ekibin aşıyı Eylül ayında geliştireceğinden yüzde 80 oranında emin olduğunu belirtti. Times’ın manşetten verdiği haberde Gilbert’in, dünyanın önde gelen aşı bilimi profesörleri arasında olduğu aktarıldı.
İngiliz hükumeti daha önce aşı denemelerinin olumlu sonuç vermesi halinde, millyonlarca doz aşının geliştirilmesini finanse edebileceğini açıklamıştı. Şu anda dünyada çok sayıda ülkede aşı geliştirme çalışmaları olağanüstü bir hızla sürüyor. Avustralya’da bilim insanları yaklaşık 10 gün önce iki potansiyel aşı bileşimini hayvanlar üzerinde denemeye başlamıştı.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Oxford Üniversitesi ile ABD merkezli Inovio Ecza şirketinin ortaklığıyla geliştirilen aşıların hayvanlar üzerinde denenmesine onay vermişti.
Avustralya’nın ulusal bilim kurumu laboratuvar denemelerinin sonuçlarını değerlendirecek ve aşının insanlar üzerinde denenmesinin güvenli olup olmadığına karar verecek.
[BoldMedya] 11.4.2020
BOLD – Koronavirüs aşısı Eylül ayında hazır olacak. Açıklamanın sahibi İngiliz Times gazetesine konuşan Oxford Üniversitesi Aşı Bilimi Profesörü Sarah Gilbert…
Prof. Dr. Gilbert, kendisi liderliğindeki ekibin aşıyı Eylül ayında geliştireceğinden yüzde 80 oranında emin olduğunu belirtti. Times’ın manşetten verdiği haberde Gilbert’in, dünyanın önde gelen aşı bilimi profesörleri arasında olduğu aktarıldı.
İngiliz hükumeti daha önce aşı denemelerinin olumlu sonuç vermesi halinde, millyonlarca doz aşının geliştirilmesini finanse edebileceğini açıklamıştı. Şu anda dünyada çok sayıda ülkede aşı geliştirme çalışmaları olağanüstü bir hızla sürüyor. Avustralya’da bilim insanları yaklaşık 10 gün önce iki potansiyel aşı bileşimini hayvanlar üzerinde denemeye başlamıştı.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Oxford Üniversitesi ile ABD merkezli Inovio Ecza şirketinin ortaklığıyla geliştirilen aşıların hayvanlar üzerinde denenmesine onay vermişti.
Avustralya’nın ulusal bilim kurumu laboratuvar denemelerinin sonuçlarını değerlendirecek ve aşının insanlar üzerinde denenmesinin güvenli olup olmadığına karar verecek.
[BoldMedya] 11.4.2020
Bilim Kurulu Üyesi: Bu gecenin etkisini birkaç hafta içinde acı şekilde yaşayacağız
Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, sokağa çıkma yasağının yarattığı görüntüleri değerlendirirken, "Etkilerini maalesef bir kaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız” dedi. Deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür ise "bu kararla bir anda korona bulaşını patlattık. İşte bu afet yönetimini bilmemekten kaynaklanan bir durumdur" yorumunu yaptı.
İçişleri Bakanlığı, gece yarısından neredeyse 2 saat önce 30 büyükşehir ve Zonguldak'ta sokağa çıkma yasağı uygulanmasına ilişkin genelgeyi valiliklere gönderdi. 21.50'de açıklanan yasak sonrası marketlere ve fırınlara akın eden vatandaşlar, hafta sonu ihtiyaçlarını gidermek için sokaklardaydı. Bazı bölgelerde sosyal mesafe kuralının uygulanmadığı görülürken, dükkanların önünde uzun kuyruklar oluştuğu belirtildi.
Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü sokağa çıkma yasağı kararı ardından bazı vatandaşların market büfe ve bakkallara akın etmesi sonrası yaşananları değerlendirirken “sokağa çıkma yasağı kararı sonrası gelen görüntüler çok vahim” dedi.
“Tedbirler alınmadığı için, halkımız tedbirsiz sokağa çıktığı için korkunç bir bulaşma olma olasılığı var” ifadelerini kullanan Özlü, “Çok üzgünüm, iyi gidiyorduk, ama bugünkü karar sonrası sokağa taşan insanların etkilerini maalesef bir kaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız. Gelen görüntüler çok vahim gerçekten çok üzgünüm,” dedi.
Prof. Dr. Naci Görür'se, Twitter hesabından yasak sonrası oluşan durumu yorumlarken, şu ifadeleri kullandı:
"Arkadaşlar, şu anda hafta sonu sokağa çıkma yasağı oldu diye TV’de marketleri dolduran insanları izliyorum. Bu kararla bir anda korona bulaşını patlattık. İşte bu afet yönetimini bilmemekten kaynaklanan bir durumdur. Halkın davranışı da afete karşı bilinçsizliğin ifadesidir."
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
İçişleri Bakanlığı, gece yarısından neredeyse 2 saat önce 30 büyükşehir ve Zonguldak'ta sokağa çıkma yasağı uygulanmasına ilişkin genelgeyi valiliklere gönderdi. 21.50'de açıklanan yasak sonrası marketlere ve fırınlara akın eden vatandaşlar, hafta sonu ihtiyaçlarını gidermek için sokaklardaydı. Bazı bölgelerde sosyal mesafe kuralının uygulanmadığı görülürken, dükkanların önünde uzun kuyruklar oluştuğu belirtildi.
Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü sokağa çıkma yasağı kararı ardından bazı vatandaşların market büfe ve bakkallara akın etmesi sonrası yaşananları değerlendirirken “sokağa çıkma yasağı kararı sonrası gelen görüntüler çok vahim” dedi.
“Tedbirler alınmadığı için, halkımız tedbirsiz sokağa çıktığı için korkunç bir bulaşma olma olasılığı var” ifadelerini kullanan Özlü, “Çok üzgünüm, iyi gidiyorduk, ama bugünkü karar sonrası sokağa taşan insanların etkilerini maalesef bir kaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız. Gelen görüntüler çok vahim gerçekten çok üzgünüm,” dedi.
Prof. Dr. Naci Görür'se, Twitter hesabından yasak sonrası oluşan durumu yorumlarken, şu ifadeleri kullandı:
"Arkadaşlar, şu anda hafta sonu sokağa çıkma yasağı oldu diye TV’de marketleri dolduran insanları izliyorum. Bu kararla bir anda korona bulaşını patlattık. İşte bu afet yönetimini bilmemekten kaynaklanan bir durumdur. Halkın davranışı da afete karşı bilinçsizliğin ifadesidir."
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
Gergerlioğlu: Gaddarlıkta bu zirveye inanamıyorum
HDP Milletvekili Gergerlioğlu, Meclis’te görüşülen infaz yasasıyla ilgili sert eleştirilerde bulundu, AKP-MHP ortaklığına, “Cezaevlerini yeni muhalifleri hapsedebilmek için boşaltıyorsunuz” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu infaz yasasıyla ilgili TBMM Genel Kurul’da yaptığı konuşmada, yasayı ‘ayrımcı’ olarak niteledi, düşünce suçlularının kapsam dışı bırakılmasına isyan etti. Yasanın bir yıldır beklendiğini kaydeden Gergerlioğlu, “Korona dolayısıyla geldi ama yine ayrımcı olarak geldi. Bakın, düşünün, yıllardır beklenen bir yasa teklifini getiriyorsunuz hem ayrımcı hem corona dolayısıyla insanlar arasında yaşam hakkı ayrımı yapıyor ve bir de riskli gruplar arasında da ayrım yapıyor. Bu denli kötü bir yasa teklifiyle karşı karşıyayız” dedi.
“TÜRKİYE TARİHİNİN EN BÜYÜK TEPKİSİ VAR ŞU ANDA”
Günlerdir kampanyalar yürütüldüğünü, insan hakları örgütlerinden barolara, uluslararası kurumlardan siyasi partilere kadar yasanın ayrımsız olması için çağrıda bulunulduğunu kaydeden Gergerlioğlu, “Günlerdir milyonlarca ‘tweet’ atılıyor, sosyal medyada herkes büyük tepki gösteriyor, tüm milletvekillerine, hepimize geliyor sanırım, mesajlar, telefonlar. Toplum ‘Bu adil ve eşit olmayan yasayı onaylamayın’ diyor bize. Türkiye tarihinin en büyük tepkisi var şu anda” diye konuştu.
“BARIŞ DİYENE, GAZETEYE ABONE OLANA TERÖRİST DİYORSUNUZ”
Getirilen teklifin maddelerini irdeleyen HDP’li Gergerlioğlu, “Barış diyene, bankaya para yatırana, gazeteye abone olana ‘terörist’ diyorsunuz!” dedi. Teklifteki 53. Maddeye değinen Gergerlioğlu, “53’üncü madde çok ilginç, çok çarpıcı. Bir yıl kala herkes kapalıdan açık cezaevine çıkabiliyor. Bir grup çıkamıyor, düşünce suçluları çıkamıyorlar; çocuklu anneler, hastalar, yaşlılar buna dâhil. Bu, düşman hukuk değilse nedir arkadaşlar? Bu çıkamayanlar da kim, biliyoruz. Birisine ‘terörist’ demişsiniz ve daha sonra da ‘Ya, biz teröristi mi affedeceğiz?’ diyorsunuz. ‘Terörist’ dedikleriniz ‘barış’ diyenler, bir bankaya zamanında para yatıranlar, bir özel okula çocuğunu gönderenler, bir gazeteye abone olanlar. Bunlara kalkmışsınız ‘terörist’ diyorsunuz. Anne, baba, bütün aileleri perişan ediyorsunuz. Herkese ‘terörist’ demeye çalışıyorsunuz siz” değerlendirmesinde bulundu.
Gergerlioğlu’nun Meclis’teki konuşmasından satırbaşları şöyle:
“GADDARLIKTA BU ZİRVEYE İNANAMIYORUM”
“Bakın, madde 20 var. Bu, daha da inanılmaz, insanlık dışı bir madde. Ne diyor? Mahpusun eşi veya çocukları hastaysa veya malulse bir yıl infaz erteleme verilir ama yine ‘terör suçlusu’ dediği düşünce suçlularına ‘Hayır, bunu getirmem’ diyor. İnanılmaz bir şey. Yani bu kadar da muhaliflere gaddarlıkta bir zirveye inanamıyorum gerçekten. Nasıl bir vicdansızlık bu? Mahpusun yakınından dolayı mahpusu cezalandırıyor, mahpusun yakınını cezalandırıyor. İnanılmaz bir şey. Herkese ‘terörist’ demeye çalışıyorsunuz siz. Allah’tan korkun! Bakın, 50’nci maddede de yine var. Herkes evde infazdan faydalanabilirken çocuklu, hamile anneler, yaşlılar, hastalar eğer ki düşünce suçundan mağdursa yararlanamıyor. Ya, bunun neresine siz ‘Evet’ diyeceksiniz? Elinizi vicdanınıza koyun yani, Allah’tan korkun ya! Olacak şey değil yani!”
“YENİ MUHALİFLERİ HAPSEDEBİLMEK İÇİN BOŞALTIYORSUNUZ”
“Bakın, insanlar depresyonda, çok büyük sıkıntıları var. Çocukların psikolojisi bozulmuş durumda. Anneler mahpus, babalar mahpus ve bu toplum büyük bir sıkıntı yaşıyor. Yeni muhalifleri almak için tahliyeleri yaptığınızı çok iyi biliyoruz. Aynı zamanda, bakın, adil bir yasa olmalıydı. İşin doğrusu, bu yasadan, çok abartılmış cezalar verilen bu yargı ortamından ne adliler ne de siyasiler memnun aslında.”
“TEK DELİL: BU FOTOĞRAFTA HALAY ÇEKEN SEN MİSİN?”
“HDP Çayırova temsilcimiz Emine ve Mehmet Karaaslan’ın çocukları da Coronadan yetim ve öksüz kalabilir! Bu karı kocanın daha iddianamesi yok! Bakın, size bir başka örnek daha veriyorum: HDP Çayırova temsilcimiz Emine ve Mehmet Karaaslan’ın çocukları bunlar. Niye gösteriyorum? 6 Aralıkta karı koca, anne baba tutuklandılar. Ben evlerine gittim, çocukları teskin etmeye çalıştım, ‘Ya on beş-yirmi günde çıkarlar, çocuklar, merak etmeyin’ dedim, beş ay oldu hâlâ tutuklular. Suçları ne biliyor musunuz, sorguda sorulmuş: ‘Şu fotoğrafta halay çeken sen misin?’ Bakın, beş aydır bu insanların iddianamesi bile hazırlanmadı ve coronadan dolayı bu çocuklar da öksüz ve yetim kalabilir. Bu resimlere iyi bakın.”
“ELİNE SİLAH ALMAMIŞ İNSANLARI TERÖRİST İLAN EDERKEN SİZİN KRİTERLERİNİZ NE OLDU”
“Eline silah almamış bu insanları terörist ilan ederken sizin kriterleriniz ne oldu? Yine bir başka örnek: Fuat ve Nazlı Çatpınar, bunlar da anne ve baba, Düzce cezaevindeler ve 3 çocukları da cezaevinde, ara sıra babaannesine geliyorlar. Bu aileler perişan durumda arkadaşlar. Bu insanları, terörist ilan ettiğiniz on binlerce insanı niye bu yasanın içine katmıyorsunuz? Herkes çıkacak Ahmet Altan içeride mi kalacak? Ve en son, Ahmet Altan; eğer bu yasayı onaylarsanız Türkiye’nin en önemli düşünürü de cezaevinde kalacak! Kabul edilecek bir durum değildir bu.”
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu infaz yasasıyla ilgili TBMM Genel Kurul’da yaptığı konuşmada, yasayı ‘ayrımcı’ olarak niteledi, düşünce suçlularının kapsam dışı bırakılmasına isyan etti. Yasanın bir yıldır beklendiğini kaydeden Gergerlioğlu, “Korona dolayısıyla geldi ama yine ayrımcı olarak geldi. Bakın, düşünün, yıllardır beklenen bir yasa teklifini getiriyorsunuz hem ayrımcı hem corona dolayısıyla insanlar arasında yaşam hakkı ayrımı yapıyor ve bir de riskli gruplar arasında da ayrım yapıyor. Bu denli kötü bir yasa teklifiyle karşı karşıyayız” dedi.
“TÜRKİYE TARİHİNİN EN BÜYÜK TEPKİSİ VAR ŞU ANDA”
Günlerdir kampanyalar yürütüldüğünü, insan hakları örgütlerinden barolara, uluslararası kurumlardan siyasi partilere kadar yasanın ayrımsız olması için çağrıda bulunulduğunu kaydeden Gergerlioğlu, “Günlerdir milyonlarca ‘tweet’ atılıyor, sosyal medyada herkes büyük tepki gösteriyor, tüm milletvekillerine, hepimize geliyor sanırım, mesajlar, telefonlar. Toplum ‘Bu adil ve eşit olmayan yasayı onaylamayın’ diyor bize. Türkiye tarihinin en büyük tepkisi var şu anda” diye konuştu.
“BARIŞ DİYENE, GAZETEYE ABONE OLANA TERÖRİST DİYORSUNUZ”
Getirilen teklifin maddelerini irdeleyen HDP’li Gergerlioğlu, “Barış diyene, bankaya para yatırana, gazeteye abone olana ‘terörist’ diyorsunuz!” dedi. Teklifteki 53. Maddeye değinen Gergerlioğlu, “53’üncü madde çok ilginç, çok çarpıcı. Bir yıl kala herkes kapalıdan açık cezaevine çıkabiliyor. Bir grup çıkamıyor, düşünce suçluları çıkamıyorlar; çocuklu anneler, hastalar, yaşlılar buna dâhil. Bu, düşman hukuk değilse nedir arkadaşlar? Bu çıkamayanlar da kim, biliyoruz. Birisine ‘terörist’ demişsiniz ve daha sonra da ‘Ya, biz teröristi mi affedeceğiz?’ diyorsunuz. ‘Terörist’ dedikleriniz ‘barış’ diyenler, bir bankaya zamanında para yatıranlar, bir özel okula çocuğunu gönderenler, bir gazeteye abone olanlar. Bunlara kalkmışsınız ‘terörist’ diyorsunuz. Anne, baba, bütün aileleri perişan ediyorsunuz. Herkese ‘terörist’ demeye çalışıyorsunuz siz” değerlendirmesinde bulundu.
Gergerlioğlu’nun Meclis’teki konuşmasından satırbaşları şöyle:
“GADDARLIKTA BU ZİRVEYE İNANAMIYORUM”
“Bakın, madde 20 var. Bu, daha da inanılmaz, insanlık dışı bir madde. Ne diyor? Mahpusun eşi veya çocukları hastaysa veya malulse bir yıl infaz erteleme verilir ama yine ‘terör suçlusu’ dediği düşünce suçlularına ‘Hayır, bunu getirmem’ diyor. İnanılmaz bir şey. Yani bu kadar da muhaliflere gaddarlıkta bir zirveye inanamıyorum gerçekten. Nasıl bir vicdansızlık bu? Mahpusun yakınından dolayı mahpusu cezalandırıyor, mahpusun yakınını cezalandırıyor. İnanılmaz bir şey. Herkese ‘terörist’ demeye çalışıyorsunuz siz. Allah’tan korkun! Bakın, 50’nci maddede de yine var. Herkes evde infazdan faydalanabilirken çocuklu, hamile anneler, yaşlılar, hastalar eğer ki düşünce suçundan mağdursa yararlanamıyor. Ya, bunun neresine siz ‘Evet’ diyeceksiniz? Elinizi vicdanınıza koyun yani, Allah’tan korkun ya! Olacak şey değil yani!”
“YENİ MUHALİFLERİ HAPSEDEBİLMEK İÇİN BOŞALTIYORSUNUZ”
“Bakın, insanlar depresyonda, çok büyük sıkıntıları var. Çocukların psikolojisi bozulmuş durumda. Anneler mahpus, babalar mahpus ve bu toplum büyük bir sıkıntı yaşıyor. Yeni muhalifleri almak için tahliyeleri yaptığınızı çok iyi biliyoruz. Aynı zamanda, bakın, adil bir yasa olmalıydı. İşin doğrusu, bu yasadan, çok abartılmış cezalar verilen bu yargı ortamından ne adliler ne de siyasiler memnun aslında.”
“TEK DELİL: BU FOTOĞRAFTA HALAY ÇEKEN SEN MİSİN?”
“HDP Çayırova temsilcimiz Emine ve Mehmet Karaaslan’ın çocukları da Coronadan yetim ve öksüz kalabilir! Bu karı kocanın daha iddianamesi yok! Bakın, size bir başka örnek daha veriyorum: HDP Çayırova temsilcimiz Emine ve Mehmet Karaaslan’ın çocukları bunlar. Niye gösteriyorum? 6 Aralıkta karı koca, anne baba tutuklandılar. Ben evlerine gittim, çocukları teskin etmeye çalıştım, ‘Ya on beş-yirmi günde çıkarlar, çocuklar, merak etmeyin’ dedim, beş ay oldu hâlâ tutuklular. Suçları ne biliyor musunuz, sorguda sorulmuş: ‘Şu fotoğrafta halay çeken sen misin?’ Bakın, beş aydır bu insanların iddianamesi bile hazırlanmadı ve coronadan dolayı bu çocuklar da öksüz ve yetim kalabilir. Bu resimlere iyi bakın.”
“ELİNE SİLAH ALMAMIŞ İNSANLARI TERÖRİST İLAN EDERKEN SİZİN KRİTERLERİNİZ NE OLDU”
“Eline silah almamış bu insanları terörist ilan ederken sizin kriterleriniz ne oldu? Yine bir başka örnek: Fuat ve Nazlı Çatpınar, bunlar da anne ve baba, Düzce cezaevindeler ve 3 çocukları da cezaevinde, ara sıra babaannesine geliyorlar. Bu aileler perişan durumda arkadaşlar. Bu insanları, terörist ilan ettiğiniz on binlerce insanı niye bu yasanın içine katmıyorsunuz? Herkes çıkacak Ahmet Altan içeride mi kalacak? Ve en son, Ahmet Altan; eğer bu yasayı onaylarsanız Türkiye’nin en önemli düşünürü de cezaevinde kalacak! Kabul edilecek bir durum değildir bu.”
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
‘Sokağa çıkma kararı keyfi ve kanunsuz, TBMM onayı gerekiyor’
HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü, sokağa çıkma yasağının genel ile ilan edilemeyeceğini belirterek, “Sokağa çıkma yasağı ancak Sıkıyönetim ya da OHAL kapsamında uygulanabilen ve TBMM onayı gerektiren bir önlemdir” dedi.
KRONOS -11 Nisan 2020
ANKARA – İçişleri Bakanlığı genelgesi ile 30 Büyükşehir ile Zonguldak’ta iki günlüğüne sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi “yetki” tartışması da başladı.
HDP Onursal Başkanı ve eski milletvekili Ertuğrul Kürkçü, İl İdaresi Kanunu ya da Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun bakanlığa ya da Cumhurbaşkanlığı’na sokağa çıkma yasağı ilan etme yetkisi vermediğini savundu. Kürkçü, “Soylunun genelgesinin aksine, İl İdaresi Kanunu ya da Umumi Hıfzısıhha Kanunu Bakanlığa ya da Cumhurbaşkanına sokağa çıkma yasağı ilanı yetkisi vermiyor. Sokağa çıkma yasağı ancak Sıkıyönetim ya da OHAL kapsamında uygulanabilen ve TBMM onayı gerektiren bir önlemdir” dedi.
“OHAL YA DA SIKIYÖNETİM KANUNU KAPSAMINDA UYGULANABİLİR”
Sokağa çıkma yasağının OHAL ya da Sıkıyönetim Kanunu kapsamında ancak kullanılabileceğini kaydeden Kürkçü, “Sokağa çıkma yasağı, bütün kamu kurum ve güçlerinin birlikte ve silsile içinde hareketini gerektirdiği için diğer kamu güçlerine İçişleri Bakanlığı talimat veremez. Bu yetkiyi ancak bakanlar kurulu, OHAL ya da Sıkıyönetim Kanunu kapsamında kullanabilir” değerlendirmesinde bulundu.
“KEYFİ VE KANUNSUZ”
Kararı ‘keyfi’ ve ‘kanunsuz’ olarak yorumlayan Kürkçü, şu ifadeleri kullandı: “Genelgede bu kararın pandemi önlemleri çerçevesinde ‘Bilim Kurulu’ kararına dayandığı ima edilse de açıkça ifade edilemiyor ve edilemez de çünkü hiç bir bilim kurulu, bir anlamı olmayacağını bildiği için iki gün için ‘sokağa çıkma yasağı’ öner(e)mez. Bu karar başından sonuna kadar keyfi ve kanunsuzdur. Bilim ve yasa dışı gerekçelerle bile olsa pandemiyle mücadeleye yönelik olduğu da son derece şüphelidir. Salgın önleme örtüsü vesilesiyle ‘pazı gösterme’ hevesiyle kalkışılan bir işgüzarlığın felakete dönüşmesiyle yüz yüzeyiz.”
[Kronos.News] 11.4.2020
KRONOS -11 Nisan 2020
ANKARA – İçişleri Bakanlığı genelgesi ile 30 Büyükşehir ile Zonguldak’ta iki günlüğüne sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi “yetki” tartışması da başladı.
HDP Onursal Başkanı ve eski milletvekili Ertuğrul Kürkçü, İl İdaresi Kanunu ya da Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun bakanlığa ya da Cumhurbaşkanlığı’na sokağa çıkma yasağı ilan etme yetkisi vermediğini savundu. Kürkçü, “Soylunun genelgesinin aksine, İl İdaresi Kanunu ya da Umumi Hıfzısıhha Kanunu Bakanlığa ya da Cumhurbaşkanına sokağa çıkma yasağı ilanı yetkisi vermiyor. Sokağa çıkma yasağı ancak Sıkıyönetim ya da OHAL kapsamında uygulanabilen ve TBMM onayı gerektiren bir önlemdir” dedi.
“OHAL YA DA SIKIYÖNETİM KANUNU KAPSAMINDA UYGULANABİLİR”
Sokağa çıkma yasağının OHAL ya da Sıkıyönetim Kanunu kapsamında ancak kullanılabileceğini kaydeden Kürkçü, “Sokağa çıkma yasağı, bütün kamu kurum ve güçlerinin birlikte ve silsile içinde hareketini gerektirdiği için diğer kamu güçlerine İçişleri Bakanlığı talimat veremez. Bu yetkiyi ancak bakanlar kurulu, OHAL ya da Sıkıyönetim Kanunu kapsamında kullanabilir” değerlendirmesinde bulundu.
“KEYFİ VE KANUNSUZ”
Kararı ‘keyfi’ ve ‘kanunsuz’ olarak yorumlayan Kürkçü, şu ifadeleri kullandı: “Genelgede bu kararın pandemi önlemleri çerçevesinde ‘Bilim Kurulu’ kararına dayandığı ima edilse de açıkça ifade edilemiyor ve edilemez de çünkü hiç bir bilim kurulu, bir anlamı olmayacağını bildiği için iki gün için ‘sokağa çıkma yasağı’ öner(e)mez. Bu karar başından sonuna kadar keyfi ve kanunsuzdur. Bilim ve yasa dışı gerekçelerle bile olsa pandemiyle mücadeleye yönelik olduğu da son derece şüphelidir. Salgın önleme örtüsü vesilesiyle ‘pazı gösterme’ hevesiyle kalkışılan bir işgüzarlığın felakete dönüşmesiyle yüz yüzeyiz.”
[Kronos.News] 11.4.2020
“Korkunç bulaşma olasılığı var! Etkilerini birkaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız”
Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, tedbir alınmadan ilan edilen sokağa çıkma yasağı için “Sokağa taşan insanların etkilerini maalesef birkaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız” dedi.
BOLD – AKP iktidarının dün gece yarısına 2 saat kala aldığı iki günlük ‘sokağa çıkma yasağı’ sonrası vatandaş özellikle gıda maddesi temini için dışarıya akın etti.
SOSYAL MESAFE UYGULAMASINA KİMSE UYMADI
Koronavirüse (Kovid-19) karşı aylardır önerilen ‘sosyal mesafe’ tedbirine riayet edilmemesi hastalığın yayılma hızına katkı sağlayacağı endişelerini tetikledi.
Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü de hükumetin aldığı yasak kararının salgın sürecine etkisini şu sözlerle değerlendirdi:
GÖRÜNTÜLER ÇOK VAHİM, ÇOK ÜZGÜNÜM
“Tedbirler alınmadığı için, halkımız tedbirsiz sokağa çıktığı için korkunç bir bulaşma olma olasılığı var. Çok üzgünüm, iyi gidiyorduk, ama bugünkü karar sonrası sokağa taşan insanların etkilerini maalesef bir kaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız. Gelen görüntüler çok vahim gerçekten çok üzgünüm.”
[BoldMedya] 11.4.2020
BOLD – AKP iktidarının dün gece yarısına 2 saat kala aldığı iki günlük ‘sokağa çıkma yasağı’ sonrası vatandaş özellikle gıda maddesi temini için dışarıya akın etti.
SOSYAL MESAFE UYGULAMASINA KİMSE UYMADI
Koronavirüse (Kovid-19) karşı aylardır önerilen ‘sosyal mesafe’ tedbirine riayet edilmemesi hastalığın yayılma hızına katkı sağlayacağı endişelerini tetikledi.
Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü de hükumetin aldığı yasak kararının salgın sürecine etkisini şu sözlerle değerlendirdi:
GÖRÜNTÜLER ÇOK VAHİM, ÇOK ÜZGÜNÜM
“Tedbirler alınmadığı için, halkımız tedbirsiz sokağa çıktığı için korkunç bir bulaşma olma olasılığı var. Çok üzgünüm, iyi gidiyorduk, ama bugünkü karar sonrası sokağa taşan insanların etkilerini maalesef bir kaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız. Gelen görüntüler çok vahim gerçekten çok üzgünüm.”
[BoldMedya] 11.4.2020
Almanya’dan bakınca Türkiye’deki manzara bu!
AKP’nin sokağa çıkma yasağı kararı Almanya basınında haber oldu. Türkiye’de koronavirüs kaosu yaşandığı ve kavgaların çıktığı duyuruldu. İnsanların paniğini gösteren videolar ve fotoğraflar yayınlandı.
BOLD – Alman medyası, başlamasına 2 saat kala açıklanan sokağa çıkma yasağını “Türkiye’de koronavirüs kaosu, İstanbul Belediye Başkanı’nın bile haberi yok” başlıklarıyla okurlarına duyurdu. “Son dakika alışverişi için insanlar birbirini eziyor, kavgalar çıkıyor” başlıkları manşetlere taşındı.
31 ŞEHİRDE ANİ YASAK
Sözcü’den Ali Gülen’in haberine göre; Bild gazetesi şu bilgileri aktardı: “Türkiye aniden 31 şehirde sokağa çıkma yasağı ilan etti ve büyük bir kaosa neden oldu. İçişleri Bakanlığının cuma akşamı geç saatlerde açıkladığı karar, büyükşehirlerde 48 saat boyunca evleri terk etme yasağı oldu. Bunun üzerine insanlar Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerde, son alışverişlerini yapmak için sokaklara hücum etti. Alışveriş yapılan yerlerin, bankaların, içecek satan yerlerin önünde kuyruklar oluştu. Zaman zaman kavgalar çıktı.”
Bild, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun bile olayı televizyondan öğrendiğine dikkat çekti.
BÜYÜK KALABALIKLAR HER YER YERDE
Nordkurier isimli gazete de, “Koronavirüs, Türkiye, şiddet” hashtag’leri de kullanarak, gelişmeleri tüm sosyal medya hesaplarından duyurdu. Gazete, “Kavgalar çıktı ve büyük kalabalıklar her yerde. Son dakika sokağa çıkma yasağı insanları sokaklara döktü” diye yazdı.
Türkiye’deki kalabalıkları ve insanların paniğini gösteren videolar ve fotoğraflar yayınlandı. Gazete, Türkiye’deki son gelişmeleri anbean duyurdu ve koronavirüsle ilgili son sayıları da verdi.
Almanya’dakinin aksine, koronavirüsten hayatını kaybedenlerin yaş oranlarının 60’larda olduğunu belirten gazete, “Erdoğan hükumeti, hayatı kısıtlayan ağır kararlar aldı” dedi.
[BoldMedya] 11.4.2020
BOLD – Alman medyası, başlamasına 2 saat kala açıklanan sokağa çıkma yasağını “Türkiye’de koronavirüs kaosu, İstanbul Belediye Başkanı’nın bile haberi yok” başlıklarıyla okurlarına duyurdu. “Son dakika alışverişi için insanlar birbirini eziyor, kavgalar çıkıyor” başlıkları manşetlere taşındı.
31 ŞEHİRDE ANİ YASAK
Sözcü’den Ali Gülen’in haberine göre; Bild gazetesi şu bilgileri aktardı: “Türkiye aniden 31 şehirde sokağa çıkma yasağı ilan etti ve büyük bir kaosa neden oldu. İçişleri Bakanlığının cuma akşamı geç saatlerde açıkladığı karar, büyükşehirlerde 48 saat boyunca evleri terk etme yasağı oldu. Bunun üzerine insanlar Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerde, son alışverişlerini yapmak için sokaklara hücum etti. Alışveriş yapılan yerlerin, bankaların, içecek satan yerlerin önünde kuyruklar oluştu. Zaman zaman kavgalar çıktı.”
Bild, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun bile olayı televizyondan öğrendiğine dikkat çekti.
BÜYÜK KALABALIKLAR HER YER YERDE
Nordkurier isimli gazete de, “Koronavirüs, Türkiye, şiddet” hashtag’leri de kullanarak, gelişmeleri tüm sosyal medya hesaplarından duyurdu. Gazete, “Kavgalar çıktı ve büyük kalabalıklar her yerde. Son dakika sokağa çıkma yasağı insanları sokaklara döktü” diye yazdı.
Türkiye’deki kalabalıkları ve insanların paniğini gösteren videolar ve fotoğraflar yayınlandı. Gazete, Türkiye’deki son gelişmeleri anbean duyurdu ve koronavirüsle ilgili son sayıları da verdi.
Almanya’dakinin aksine, koronavirüsten hayatını kaybedenlerin yaş oranlarının 60’larda olduğunu belirten gazete, “Erdoğan hükumeti, hayatı kısıtlayan ağır kararlar aldı” dedi.
[BoldMedya] 11.4.2020
“Önümüzdeki bir ay sıkı önlem şart: Çalışma ve hareket durdurulmalı”
Uzmanlara göre hızla yayılan koronaya karşı alınan tedbirler yetersiz. En son 31 şehirde 2 günlük sokağa çıkma yasağı ilan edildi. TTB üyesi Dr. Samet Mengüç’ün tavsiyesi ise açık: Çalışma ve hareket durmalı.
BOLD – Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konsey Üyesi Dr. Samet Mengüç, vaka sayısının Sağlık Bakanlığının açıkladığının çok üzerinde olduğunu belirtti.
YAYILIMI ENGELLEMEK HALA MÜMKÜN
Cumhuriyet’ten Sibel Bahçetepe’ye konuşan Mengüç, uygulanacak iyi karantina ve sıkı izolasyon yöntemleriyle yayılımın hâlâ engelleyebileceğini kaydetti. “Hastalık yükselme trendinde. Temel ihtiyaçları sağlayanlar dışındaki tüm sektörlerde çalışma derhal durdurulmalı” diye konuştu.
YURT DIŞINDAN GELEN YAKLAŞIK 372 BİN KİŞİYE KARANTİNA UYGULANMADI
Şu ana kadar yeterli önlem alınmadığını söyleyip “Yurt dışından gelen yaklaşık 372 bin kişiye karantina uygulanmadı. Yayılma aşamasında karantina, izolasyon uygulanmadan ülkeye giriş yapıldı” dedi.
EN AZINDAN ÖNÜMÜZDEKİ BİR AY ÇOK SIKI ÖNLEMLER ALINMALI
Alınacak her türlü önlemin ve karantinanın salgın hızının düşmesine katkı sağlayacağına dikkat çekip “Zaman olarak ne kadar süreceğini bilmiyoruz ama önümüzdeki en azından bir ay, önlemlerin çok sıkı alınması gerektiğini gösteriyor” ifadelerini kullandı.
TEST SAYISI ÜZERİNDEN VAKA TESPİTİ SAĞLIKLI DEĞİL
Dr. Mengüç, vaka sayılarına ilişkin de “Özellikle test sayısı üzerinden vaka sayısı belirlenmeye çalışılıyor. Hem testlerin güvenirliğinin az olması, hem de testlerin alım şekli, alınan yer, alan kişinin niteliği gibi pek çok faktör var. Sadece test sayısı üzerinden vaka tespiti ve bildirimi sağlıklı değil” dedi.
[BoldMedya] 11.4.2020
BOLD – Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konsey Üyesi Dr. Samet Mengüç, vaka sayısının Sağlık Bakanlığının açıkladığının çok üzerinde olduğunu belirtti.
YAYILIMI ENGELLEMEK HALA MÜMKÜN
Cumhuriyet’ten Sibel Bahçetepe’ye konuşan Mengüç, uygulanacak iyi karantina ve sıkı izolasyon yöntemleriyle yayılımın hâlâ engelleyebileceğini kaydetti. “Hastalık yükselme trendinde. Temel ihtiyaçları sağlayanlar dışındaki tüm sektörlerde çalışma derhal durdurulmalı” diye konuştu.
YURT DIŞINDAN GELEN YAKLAŞIK 372 BİN KİŞİYE KARANTİNA UYGULANMADI
Şu ana kadar yeterli önlem alınmadığını söyleyip “Yurt dışından gelen yaklaşık 372 bin kişiye karantina uygulanmadı. Yayılma aşamasında karantina, izolasyon uygulanmadan ülkeye giriş yapıldı” dedi.
EN AZINDAN ÖNÜMÜZDEKİ BİR AY ÇOK SIKI ÖNLEMLER ALINMALI
Alınacak her türlü önlemin ve karantinanın salgın hızının düşmesine katkı sağlayacağına dikkat çekip “Zaman olarak ne kadar süreceğini bilmiyoruz ama önümüzdeki en azından bir ay, önlemlerin çok sıkı alınması gerektiğini gösteriyor” ifadelerini kullandı.
TEST SAYISI ÜZERİNDEN VAKA TESPİTİ SAĞLIKLI DEĞİL
Dr. Mengüç, vaka sayılarına ilişkin de “Özellikle test sayısı üzerinden vaka sayısı belirlenmeye çalışılıyor. Hem testlerin güvenirliğinin az olması, hem de testlerin alım şekli, alınan yer, alan kişinin niteliği gibi pek çok faktör var. Sadece test sayısı üzerinden vaka tespiti ve bildirimi sağlıklı değil” dedi.
[BoldMedya] 11.4.2020
Nesrin Gençosman’ın babası da yaşama veda etti
Tedavisi geciktirildiği için Ordu Cezaevinde zatürreden hayatını kaybeden Kuran öğretmeni Nesrin Gençosman’ın babası Hamdi Gençosman da önceki gün yaşamını yitirdi.
BOLD – 84 yaşında ölen Hamdi Gençosman 11 Temmuz 2018’de tutuklanan kızı Nesrin Gençosman’ın ölümünden sonra Alzheimer hastası olmuştu. 6 ay önce büyük kızı Zeynep Gençosman’ın tutukluluğundan sonra ciddi bir atak geçirmişti.
EVLATLARINA ÇOK ÜZÜLMÜŞTÜ
Damar tıkanıklığına bağlı kalp rahatsızlığı da bulunan Hamdi Gençosman kalp krizinden vefat etti. İki evladının yaşadıklarından çok etkilenen Hamdi Gençosman, televizyonda dahi polis görünce geriliyordu. Hamdi Gençosman’ın cenazesi Trabzon Araklı Çukurçayır Köyünde, kızı Nesrin Gençosman’ın yanına defnedildi.
[BoldMedya] 11.4.2020
BOLD – 84 yaşında ölen Hamdi Gençosman 11 Temmuz 2018’de tutuklanan kızı Nesrin Gençosman’ın ölümünden sonra Alzheimer hastası olmuştu. 6 ay önce büyük kızı Zeynep Gençosman’ın tutukluluğundan sonra ciddi bir atak geçirmişti.
EVLATLARINA ÇOK ÜZÜLMÜŞTÜ
Damar tıkanıklığına bağlı kalp rahatsızlığı da bulunan Hamdi Gençosman kalp krizinden vefat etti. İki evladının yaşadıklarından çok etkilenen Hamdi Gençosman, televizyonda dahi polis görünce geriliyordu. Hamdi Gençosman’ın cenazesi Trabzon Araklı Çukurçayır Köyünde, kızı Nesrin Gençosman’ın yanına defnedildi.
[BoldMedya] 11.4.2020
Bedelli yapacaklara Savunma Bakanlığından ‘uzaktan askerlik’ müjdesi!
Koronavirüs krizi, bedelli askerlik yapacakları sevindirecek. Milli Savunma Bakanlığı, ‘uzaktan askerlik’ için harekete geçti. Parası olan kışlaya gitmeden uzaktan eğitimle askerliğini yapacak.
BOLD – Koronavirüs önlemlerinin kapsamı her geçen gün artarken Savunma Bakanlığı, silah altındaki askerlerin terhisleri ile celp dönemi gelenlerin askere alınmalarını erteleyebileceği konuşuluyor.
Milli Savunma Bakanlığı yetkililerine göre, askerlerin terhis ve celp işlemlerinin kısa bir süre için durdurulması, askerliğini bedelli olarak yapacak olanların ise kışlalara gitmek yerine uzaktan eğitimle askerlik hizmetini yapmaları üzerinde çalışılıyor.
120 BİN KİŞİLİK HAREKETLİLİK
Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi’nin haberine göre, en son 1 Nisan’da terhis işlemlerinin yapıldığı Türk Silahlı Kuvvetleri’nde son celp işleminin ise 19 Mart tarihinde gerçekleştirildiği; celp ve terhis dönemlerinde 60 bin asker terhis olurken, 60 bin kişinin de askere alındığı öğrenildi.
Yapılan değerlendirmede celp ve terhis dönemlerinde 120 bin kişinin neden olacağı hareketliliğin aileleriyle birlikte ciddi bir risk oluşturmasından endişe edildiği öğrenildi. Terhis ve celplerin geçici bir süre durdurulması kararının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayından sonra yürürlüğe gireceği belirtiliyor.
[BoldMedya] 11.4.2020
BOLD – Koronavirüs önlemlerinin kapsamı her geçen gün artarken Savunma Bakanlığı, silah altındaki askerlerin terhisleri ile celp dönemi gelenlerin askere alınmalarını erteleyebileceği konuşuluyor.
Milli Savunma Bakanlığı yetkililerine göre, askerlerin terhis ve celp işlemlerinin kısa bir süre için durdurulması, askerliğini bedelli olarak yapacak olanların ise kışlalara gitmek yerine uzaktan eğitimle askerlik hizmetini yapmaları üzerinde çalışılıyor.
120 BİN KİŞİLİK HAREKETLİLİK
Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi’nin haberine göre, en son 1 Nisan’da terhis işlemlerinin yapıldığı Türk Silahlı Kuvvetleri’nde son celp işleminin ise 19 Mart tarihinde gerçekleştirildiği; celp ve terhis dönemlerinde 60 bin asker terhis olurken, 60 bin kişinin de askere alındığı öğrenildi.
Yapılan değerlendirmede celp ve terhis dönemlerinde 120 bin kişinin neden olacağı hareketliliğin aileleriyle birlikte ciddi bir risk oluşturmasından endişe edildiği öğrenildi. Terhis ve celplerin geçici bir süre durdurulması kararının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayından sonra yürürlüğe gireceği belirtiliyor.
[BoldMedya] 11.4.2020
‘Korkunç ötesi’ infaz düzenlemesine basın örgütleri tepkili: Gazeteciler yok, katliam sorumluları var
İnfaz Kanunu Değişikliği paketine, gazetecilerin ve siyasi mahkumların alınmamasına tepki gösteren basın meslek örgütü temsilcileri, “İktidar açık açık ‘Benden olmayan ölsün’ diyor” açıklaması yaptı.
BOLD – AKP ve MHP ortaklığıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) gündemine getirilen 70 maddelik İnfaz Kanunu Değişikliği’nin şimdiye kadar, ilk 10 maddesi kabul edildi.
Siyasi mahkumların ve gazetecilerin tasarı kapsamında yer almamasına kamuoyundan gelen tepkiler artarak sürüyor.
Haberin Var Mı İnisiyatifi üyesi gazeteci Timur Soykan, durumun korkunç bir tabloyu ortaya çıkardığını belirterek tarih boyu iktidarların gazetecileri hedefine koyduğuna işaret etti.
HALA 100’DEN FAZLA GAZETECİ HAPİSTE
“Türkiye, gazeteciler için adeta cehenneme dönüştürüldü. Uygulamalar karşısında ısrarla duran, basın özgürlüğünü savunan ve baskılara karşın hakikati savunan gazetecileri hiçbir delil ve suçlamaların hiçbir dayanağı olmadan hapsettiler. Ve hala 100’den fazla gazeteci hapiste” dedi.
İRAN GİBİ BİR YERDE BİLE YAŞANDI AMA TÜRKİYE’DE…
Koronavirüs (Kovid-19) salgını sebebiyle birçok ülkede cezaevlerinin boşaltığını hatırlatıp “Gazeteciler ve siyasi tutuklular ilk bırakıldı. İran gibi bir yerde bu yaşandı. Türkiye’de şu an adli suçlular, ağır facia ve katliamların sorumluları serbest bırakılıyor. Gerçekten korkunç ötesi bir tablo” diye konuştu.
DAYANIŞMA SÜRERSE MESLEKTAŞLARIMIZI ÖZGÜR KILACAĞIZ
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Gökhan Durmuş da mesleki dayanışmaya değinerek “Belki bu düzenlemede gazeteciler kapsam dışı ancak dayanışma sürerse ilerde meslektaşlarımızı özgür kılacağız” ifadelerini kullandı.
Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (Basın-İş) Genel Başkanı Faruk Eren ise mahkeme karşısına dahi çıkmamış insanların salgın tehdidi sebebiyle ölümle karşı karşıya bulunduğunu vurguladı.
SALGINA DÖNÜK İKTİDARI ELEŞTİREN TWEET ATAN BİLE TUTUKLANDI
Eren sözlerine şöyle noktaladı:
“En son Yeni Yaşam, Oda Tv ve Yeniçağ’dan gazeteciler tutuklandı. İktidarın salgına dönük politikalarını eleştiren tweet atan gazeteci bile tutuklandı. İktidar benden olan çıksın, yaşasın ancak bana muhalif olan, benden olmayan ölsün diyor. Bunu açık açık söylüyorlar.”
[BoldMedya] 11.4.2020
BOLD – AKP ve MHP ortaklığıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) gündemine getirilen 70 maddelik İnfaz Kanunu Değişikliği’nin şimdiye kadar, ilk 10 maddesi kabul edildi.
Siyasi mahkumların ve gazetecilerin tasarı kapsamında yer almamasına kamuoyundan gelen tepkiler artarak sürüyor.
Haberin Var Mı İnisiyatifi üyesi gazeteci Timur Soykan, durumun korkunç bir tabloyu ortaya çıkardığını belirterek tarih boyu iktidarların gazetecileri hedefine koyduğuna işaret etti.
HALA 100’DEN FAZLA GAZETECİ HAPİSTE
“Türkiye, gazeteciler için adeta cehenneme dönüştürüldü. Uygulamalar karşısında ısrarla duran, basın özgürlüğünü savunan ve baskılara karşın hakikati savunan gazetecileri hiçbir delil ve suçlamaların hiçbir dayanağı olmadan hapsettiler. Ve hala 100’den fazla gazeteci hapiste” dedi.
İRAN GİBİ BİR YERDE BİLE YAŞANDI AMA TÜRKİYE’DE…
Koronavirüs (Kovid-19) salgını sebebiyle birçok ülkede cezaevlerinin boşaltığını hatırlatıp “Gazeteciler ve siyasi tutuklular ilk bırakıldı. İran gibi bir yerde bu yaşandı. Türkiye’de şu an adli suçlular, ağır facia ve katliamların sorumluları serbest bırakılıyor. Gerçekten korkunç ötesi bir tablo” diye konuştu.
DAYANIŞMA SÜRERSE MESLEKTAŞLARIMIZI ÖZGÜR KILACAĞIZ
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Gökhan Durmuş da mesleki dayanışmaya değinerek “Belki bu düzenlemede gazeteciler kapsam dışı ancak dayanışma sürerse ilerde meslektaşlarımızı özgür kılacağız” ifadelerini kullandı.
Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (Basın-İş) Genel Başkanı Faruk Eren ise mahkeme karşısına dahi çıkmamış insanların salgın tehdidi sebebiyle ölümle karşı karşıya bulunduğunu vurguladı.
SALGINA DÖNÜK İKTİDARI ELEŞTİREN TWEET ATAN BİLE TUTUKLANDI
Eren sözlerine şöyle noktaladı:
“En son Yeni Yaşam, Oda Tv ve Yeniçağ’dan gazeteciler tutuklandı. İktidarın salgına dönük politikalarını eleştiren tweet atan gazeteci bile tutuklandı. İktidar benden olan çıksın, yaşasın ancak bana muhalif olan, benden olmayan ölsün diyor. Bunu açık açık söylüyorlar.”
[BoldMedya] 11.4.2020
Bilim Kurulu Üyesi Prof. Ceyhan’dan itiraf: “Aşıyı bulsak bile üretecek kapasitemiz yok”
Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, salgınla ilgili ümitsiz konuştu. Türkiye’nin 1990’lardan beri sıfırdan hiçbir aşı üretmediğini hatırlatarak “Milyonlarca doz aşı üretecek bir kapasitemiz henüz yok” dedi.
BOLD – Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı ve Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Türkiye’deki aşı çalışmalarını eleştirdi.
Ceyhan, “Türkiye, 1990’lardan beri bir şişe bile sıfırdan başlayarak aşı geliştirmemiş bir ülke. Aşıyı bulmak da yetmeyecek. Buldunuz diyelim, etkin mi değil mi diye insan ve hayvan çalışmaları yapmak lazım. Etkili oldu diyelim, üretmek lazım. Milyonlarca doz aşı üretecek bir kapasitemiz henüz yok” diye konuştu.
Ceyhan şöyle devam etti: “Bizden daha hazır olan, zaten viral aşıları üreten ülkeler var, onların tesisleri hazır. Aşıyı buldukları anda üretir onlar. Bizden daha önde olan ülkeler için bile aşı üretimi 1 yılda erken mümkün değil gibi görünüyor. Bizim bir aşı üretim tesisimiz falan olmadığı için bu daha uzun bir süre alacaktır.”
Radyo Trafik’te Kerim Öztürk’e konuşan Ceyhan, virüsün izole edilmesinin önemine vurgu yaptı. “Bu daha ilk aşama, aşıyı bulabilmek için daha binlerce adım var. Pandemide bütün dünya etkilendiği için dünyadaki 7,5 milyar insana aşı üretmek pratikte mümkün değil” dedi.
Prof. Dr. Mehmet Ceyhan şu bilgileri paylaştı:
[BoldMedya] 11.4.2020
BOLD – Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı ve Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Türkiye’deki aşı çalışmalarını eleştirdi.
Ceyhan, “Türkiye, 1990’lardan beri bir şişe bile sıfırdan başlayarak aşı geliştirmemiş bir ülke. Aşıyı bulmak da yetmeyecek. Buldunuz diyelim, etkin mi değil mi diye insan ve hayvan çalışmaları yapmak lazım. Etkili oldu diyelim, üretmek lazım. Milyonlarca doz aşı üretecek bir kapasitemiz henüz yok” diye konuştu.
Ceyhan şöyle devam etti: “Bizden daha hazır olan, zaten viral aşıları üreten ülkeler var, onların tesisleri hazır. Aşıyı buldukları anda üretir onlar. Bizden daha önde olan ülkeler için bile aşı üretimi 1 yılda erken mümkün değil gibi görünüyor. Bizim bir aşı üretim tesisimiz falan olmadığı için bu daha uzun bir süre alacaktır.”
Radyo Trafik’te Kerim Öztürk’e konuşan Ceyhan, virüsün izole edilmesinin önemine vurgu yaptı. “Bu daha ilk aşama, aşıyı bulabilmek için daha binlerce adım var. Pandemide bütün dünya etkilendiği için dünyadaki 7,5 milyar insana aşı üretmek pratikte mümkün değil” dedi.
Prof. Dr. Mehmet Ceyhan şu bilgileri paylaştı:
- Virüsü kendi halinde bırakırsak katlanarak artmaya devam eder. Biz Türkiye’de daha işin başındayız, kimse yarın ya da 2 hafta sonra vakaların azalıp salgının gitmesini beklemesin.
- Kademeli önlem alma modeli İspanya ve İtalya’da da uygulandı. Bu virüsün yaklaşık 5,5 günlük bir kuluçka süresi var. Yani biz bugün aldığımız tedbirlerin etkili olup olmadığını, 1 hafta sonra görebiliyoruz. Bu da vakaların 2 katına çıkması demek.
- Aşı geliştirmek için mutlaka önce virüsü izole etmek lazım. Türkiye’de bu yapıldı ama bu, yüzlerce adımdan daha ilki.
- Toplumun önemli bir kısmının bağışıklığı olmayacağı için bu iş zor. Örneğin biz herkesi hasta ederek kontrol etmiyoruz. Vatandaşın yüzde 90’ını içeriye kapandı diyelim salgın yüzde 10’un içinde dönüyor. Sonra siz tamam herkes sokağa çıksın dediğinizde o yüzde 90 bağışık olmayacağı için her an virüs tekrar girebilir ve tekrar salgın başlayabilir.
[BoldMedya] 11.4.2020
Türk yetkili doğruladı: Türkiye FED'e dolar istemek için gitti, IMF kesinlikle yok
Türkiye'nin ABD Merkez Bankası'nın (Fed) swap hattı ve diğer fonlama imkanları konusunda ABD ile görüşme gerçekleştirdiği belirtildi. Reuters'a konuşan Türk yetkililer, Ankara'nın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile bir anlaşma yapmayı düşünmediğini, çünkü halkın fon hakkında negatif bir algıya sahip olduğunu belirtti.
Öte yandan yetkililer, Ankara'nın mümkün olursa ABD Merkez Bankası'ndan fon bulma konusunda kararlı olduğu belirtildi.
Fed, yeni tip Koronavirüs salgını nedeniyle dünya genelinde dolara talebin yükselmesiyle birlikte Brezilya, Güney Kore ve Meksika gibi ülkelerle geçici swap hattı anlaşması yapmıştı. 'Swap'ta Fed, diğer ülkelerin para birimlerini dolarla takas ediyor.
Bir Türk yetkili, "Swap konusunda iki ülke arasında en yüksek seviyede temas oldu. Türkiye bu ihtimale pozitif bakıyor" dedi. Bir başka yetkili de, "Swap hattı olasılığı Türkiye'ye oldukça çekici geliyor" dedi.
ABD merkezli Bloomberg ajansı da geçen günlerde Türkiye'nin döviz ihtiyacı için Fed'in swap hattına katılmak için resmi başvuruda bulunduğunu yazmıştı.
Dün yapılan görüşmelerde ne kadar ilerleme kaydedildiğiyle ilgili bir bilgilendirme yapılmadı.
Konuyla ilgili Reuters'a bilgi veren bir başka kaynak, "Türkiye, kaynaklar için IMF dışında her türlü seçeceği değerlendiriyor ve birçok farklı yerle temas halinde dedi.
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
Öte yandan yetkililer, Ankara'nın mümkün olursa ABD Merkez Bankası'ndan fon bulma konusunda kararlı olduğu belirtildi.
Fed, yeni tip Koronavirüs salgını nedeniyle dünya genelinde dolara talebin yükselmesiyle birlikte Brezilya, Güney Kore ve Meksika gibi ülkelerle geçici swap hattı anlaşması yapmıştı. 'Swap'ta Fed, diğer ülkelerin para birimlerini dolarla takas ediyor.
Bir Türk yetkili, "Swap konusunda iki ülke arasında en yüksek seviyede temas oldu. Türkiye bu ihtimale pozitif bakıyor" dedi. Bir başka yetkili de, "Swap hattı olasılığı Türkiye'ye oldukça çekici geliyor" dedi.
ABD merkezli Bloomberg ajansı da geçen günlerde Türkiye'nin döviz ihtiyacı için Fed'in swap hattına katılmak için resmi başvuruda bulunduğunu yazmıştı.
Dün yapılan görüşmelerde ne kadar ilerleme kaydedildiğiyle ilgili bir bilgilendirme yapılmadı.
Konuyla ilgili Reuters'a bilgi veren bir başka kaynak, "Türkiye, kaynaklar için IMF dışında her türlü seçeceği değerlendiriyor ve birçok farklı yerle temas halinde dedi.
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
"Bir kararla iki saatte korona bulaşını patlattık"
Deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını tedbirleri kapsamında 31 ilde 48 saat süreyle ilan edilen sokağa çıkma yasağına ilişkin, "Bu kararla bir anda korona bulaşını patlattık. İşte bu afet yönetimini bilmemekten kaynaklanan bir durumdur" yorumunu yaptı.
İçişleri Bakanlığı, gece yarısından neredeyse 2 saat önce 30 büyükşehir ve Zonguldak'ta sokağa çıkma yasağı uygulanmasına ilişkin genelgeyi valiliklere gönderdi.
Yasak kapsamında sağlık kuruluşları, eczaneler, fırın ve unlu mamül ruhsatlı iş yerleri, her 50 bin nüfusa bir adet olacak şekilde akaryakıt istasyonlarının açık olacağı belirtildi.
21.50'de açıklanan yasak sonrası marketlere ve fırınlara akın eden vatandaşlar, hafta sonu ihtiyaçlarını gidermek için sokaklardaydı. Bazı bölgelerde sosyal mesafe kuralının uygulanmadığı görülürken, dükkanların önünde uzun kuyruklar oluştuğu belirtildi.
Prof. Dr. Naci Görür, Twitter hesabından yasak sonrası oluşan durumu yorumlarken, şu ifadeleri kullandı:
"Arkadaşlar, şu anda hafta sonu sokağa çıkma yasağı oldu diye TV’de marketleri dolduran insanları izliyorum. Bu kararla bir anda korona bulaşını patlattık. İşte bu afet yönetimini bilmemekten kaynaklanan bir durumdur. Halkın davranışı da afete karşı bilinçsizliğin ifadesidir."
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
İçişleri Bakanlığı, gece yarısından neredeyse 2 saat önce 30 büyükşehir ve Zonguldak'ta sokağa çıkma yasağı uygulanmasına ilişkin genelgeyi valiliklere gönderdi.
Yasak kapsamında sağlık kuruluşları, eczaneler, fırın ve unlu mamül ruhsatlı iş yerleri, her 50 bin nüfusa bir adet olacak şekilde akaryakıt istasyonlarının açık olacağı belirtildi.
21.50'de açıklanan yasak sonrası marketlere ve fırınlara akın eden vatandaşlar, hafta sonu ihtiyaçlarını gidermek için sokaklardaydı. Bazı bölgelerde sosyal mesafe kuralının uygulanmadığı görülürken, dükkanların önünde uzun kuyruklar oluştuğu belirtildi.
Prof. Dr. Naci Görür, Twitter hesabından yasak sonrası oluşan durumu yorumlarken, şu ifadeleri kullandı:
"Arkadaşlar, şu anda hafta sonu sokağa çıkma yasağı oldu diye TV’de marketleri dolduran insanları izliyorum. Bu kararla bir anda korona bulaşını patlattık. İşte bu afet yönetimini bilmemekten kaynaklanan bir durumdur. Halkın davranışı da afete karşı bilinçsizliğin ifadesidir."
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
Virüs üç kez mutasyona uğradı!
İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nin Covid-19’un genetik geçmişini ortaya çıkarmak için yaptığı araştırmada, virüsün temel olarak üç farklı şekilde mutasyona uğradığı keşfedildi.
Virüse ait aralık-mart tarihleri arasındaki örneklerin incelendiği araştırmada, virüsün hayvanlardan insanlara bulaşan orijinal hali olan Tip A, şu anda en çok ABD’de ve Avustralya’da bulunuyor.
Uzmanlara göre, Çin’de salgın döneminde yaygın olan virüs, ilginç bir şekilde Tip A değildi.
Ahvalnews.com'da yer alan habere göre koronavirüs ile ocak ayında mücadeleye başlayan Çin’de salgının zirvede olduğu dönemde, virüsün değişime uğramış hali Tip B dolaşımdaydı.
Araştırmada ABD’de yaygın olan koronavirüs vakalarının üçte ikisinin virüsün hayvandan insana bulaştığı Tip A olduğu ifade edilirken, incelenen vakaların büyük kısmının New York’tan değil, California’dan geldiği vurgulandı.
Bilim insanları, virüsün ABD’ye orijinal formunda hızlı bir şekilde yayıldığını söylerken, bunun virüsün orijinal formunun herhangi bir önlem uygulanmadan yayılmaya devam etmesine neden olduğunu ifade etti.
Araştırmaya göre Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsviçre’de Tip B yaygın durumda.
Tip B’den türeyen Tip C ise Singapur gibi ülkelerde görülüyor. Tip C virüsünün Singapur’dan Avrupa’nın birçok ülkesine yayıldığı belirtilirken buna karşın, Avrupa’da görülen en yaygın virüs ise Tip B.
Bilim insanları, virüsün farklı ülkelerde sürekli mutasyon geçirdiğini belirtiyor.
Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, İsviçre’nin Cenevre kentindeki merkezinde, diplomatik misyon şeflerine yaptığı konuşmada, “Covid-19’un ölüm oranının gripten 10 kat daha fazla olduğu tahmin edilmektedir” ifadesini kullandı.
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
Virüse ait aralık-mart tarihleri arasındaki örneklerin incelendiği araştırmada, virüsün hayvanlardan insanlara bulaşan orijinal hali olan Tip A, şu anda en çok ABD’de ve Avustralya’da bulunuyor.
Uzmanlara göre, Çin’de salgın döneminde yaygın olan virüs, ilginç bir şekilde Tip A değildi.
Ahvalnews.com'da yer alan habere göre koronavirüs ile ocak ayında mücadeleye başlayan Çin’de salgının zirvede olduğu dönemde, virüsün değişime uğramış hali Tip B dolaşımdaydı.
Araştırmada ABD’de yaygın olan koronavirüs vakalarının üçte ikisinin virüsün hayvandan insana bulaştığı Tip A olduğu ifade edilirken, incelenen vakaların büyük kısmının New York’tan değil, California’dan geldiği vurgulandı.
Bilim insanları, virüsün ABD’ye orijinal formunda hızlı bir şekilde yayıldığını söylerken, bunun virüsün orijinal formunun herhangi bir önlem uygulanmadan yayılmaya devam etmesine neden olduğunu ifade etti.
Araştırmaya göre Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsviçre’de Tip B yaygın durumda.
Tip B’den türeyen Tip C ise Singapur gibi ülkelerde görülüyor. Tip C virüsünün Singapur’dan Avrupa’nın birçok ülkesine yayıldığı belirtilirken buna karşın, Avrupa’da görülen en yaygın virüs ise Tip B.
Bilim insanları, virüsün farklı ülkelerde sürekli mutasyon geçirdiğini belirtiyor.
Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, İsviçre’nin Cenevre kentindeki merkezinde, diplomatik misyon şeflerine yaptığı konuşmada, “Covid-19’un ölüm oranının gripten 10 kat daha fazla olduğu tahmin edilmektedir” ifadesini kullandı.
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
Herkesin aklındakini Japonlar yaptı: Şirketiyle Çin'i terk edene mali yardım
Japonya, yatırımını Çin dışına çıkarmak isteyen şirketlere mali yardımda bulunmak için 2.2 milyar dolarlık bütçe ayırdı.
Koronavirüs salgınının etkisini azaltmak için 992 milyar dolarlık bir ekonomi paketi hayata sokan Japonya, paketin içine Çin'den çıkmak isteyen firmalara yardım etmeyi amaçlayan bir bütçe de ekledi.
Bloomberg'in haberine göre Tokyo hükümeti yatırımını Çin'den Japonya'ya kaydıran firmalar için 2 milyar dolar, Çin dışında herhangi bir ülkeye kaydıracak olan ülkelere de 200 milyon dolar ayırdı.
Çin, Japonya'nın en büyük ticaret ortağı konumunda bulunuyor. Ancak salgın nedeniyle şubat ayında Çin'in Japonya'ya olan ihracatı yarı yarıya azaldı.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in nisan ayı başında Japonya'ya yapmayı planladığı resmi ziyaret koronavirüs salgını nedeniyle iptal edilmişti.
Japonya'da imalat konusunda Çin'e olan bağımlılığın azaltılması yönünde zaman zaman tartışmalar gündeme geliyor. Salgın sonrası bu tartışmalar yeniden alevlenmiş ve geçtiğimiz haftalarda hükümetin sponsor olduğu bir yatırım panelinde katma değer üretimin Japonya'ya ve diğer Asya ülkelerine yayılması için teşvik edici adımları atılması görüşü dile getirilmişti.
Japonya'dan Çin'e koronavirüs salgını sürecini iyi yönetemediği konusunda da sert eleştiriler yöneltiliyor.
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
Koronavirüs salgınının etkisini azaltmak için 992 milyar dolarlık bir ekonomi paketi hayata sokan Japonya, paketin içine Çin'den çıkmak isteyen firmalara yardım etmeyi amaçlayan bir bütçe de ekledi.
Bloomberg'in haberine göre Tokyo hükümeti yatırımını Çin'den Japonya'ya kaydıran firmalar için 2 milyar dolar, Çin dışında herhangi bir ülkeye kaydıracak olan ülkelere de 200 milyon dolar ayırdı.
Çin, Japonya'nın en büyük ticaret ortağı konumunda bulunuyor. Ancak salgın nedeniyle şubat ayında Çin'in Japonya'ya olan ihracatı yarı yarıya azaldı.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in nisan ayı başında Japonya'ya yapmayı planladığı resmi ziyaret koronavirüs salgını nedeniyle iptal edilmişti.
Japonya'da imalat konusunda Çin'e olan bağımlılığın azaltılması yönünde zaman zaman tartışmalar gündeme geliyor. Salgın sonrası bu tartışmalar yeniden alevlenmiş ve geçtiğimiz haftalarda hükümetin sponsor olduğu bir yatırım panelinde katma değer üretimin Japonya'ya ve diğer Asya ülkelerine yayılması için teşvik edici adımları atılması görüşü dile getirilmişti.
Japonya'dan Çin'e koronavirüs salgını sürecini iyi yönetemediği konusunda da sert eleştiriler yöneltiliyor.
[Samanyolu Haber] 11.4.2020
Corona veya Diriliş Çağrısı [Prof. Dr. Suat Yıldırım]
Üç bin beş yüz yıl kadar önce, Hz. Mûsa (a.s), büyük dedesi Hz. İbrahim (a.s)'dan miras aldığı, bir Allah'a teslimiyet anlamındaki Hanif dinini Mısır'da tebliğ etmeye başladı. O dönemdeki inanca göre hükümdar, Tanrı'nın oğlu, hatta yeryüzü tanrısı sayılırdı.
Firavun: "Bırakın beni şu Mûsa'yı öldürteyim. Bu gidişle, onun sizin dininizi değiştireceğinden veya ülkede anarşi çıkaracağından endişe ediyorum" dedi (Mü'min sûresi 40/26). Ayetteki "din"den maksat, o toplumun tuttuğu yol ve medeniyettir.
Firavun, aslında kendi saltanatını düşündüğü halde, bir çok tiran gibi, güya halkı düşündüğü için, onlar namına Musa'yı ortadan kaldırmak istediğini ileri sürüyordu. "Her halde bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak isteyen ve en ideal yaşam düzeninizi ortadan kaldırmak isteyen iki büyücü! (Tâhâ 20/63) ayeti bunu ifade etmektedir. Sonra müminlere işkenceyi artırdı, mabedi kapattı. Bu durumda Allah Hz. Mûsa'ya şöyle buyurdu: "Mûsa'ya ve kardeşine: "Evlerinizi ibadet yeri (okul, merkez) yapın!" dedik (Yûnus 10/87). Asıl hüküm ibadetin mabedde yapılması idi, işkence dönemine ait özel hüküm verildi.
Corona döneminde biz Müslümanlar da Mûseviler ve Hıristiyanlarla beraber özel durum hükmünü uyguluyoruz. İnsanlar yanlış uygulamalarda aşırı gidince Allah corona'yı görevlendirerek, makul tutumu uygulamaları için insanlığı uyarmak istedi. "Aklınızı başınıza toplayın, yanlıştan dönün, yaratılış gayenize uygun hareket edin, ailenizi ihmal edecek derecede dünyalık peşinde koşmayın, ebedi mutluluğa layık olacak şekilde yaşayın!" dersini vermek istedi.
İki bin yıl önce Hz. Îsa aynı tevhid dinini tebliğ etti. Risaleti bir sene kadar sürdüğü için dîninin esaslarını kaydettiremedi, birkaç havari dışında, öğretilerine sahip çıkan uygulayan ve sonrakilere ulaştıran bir nesil bulamadı. Önceki ilahi kitapları ve peygamberleri kabul etti, kendisinden sonra gelecek son peygamber Hz. Ahmed (a.s)ı müjdeledi (Yuhanna İncil'i, 14/16 ve 16/13). Tebligatı kısmen şifahî olarak yayılıp sonra kitaplaştırıldı. O ve kendisine inanan havariler müşrik ve zalim Roma yönetimi tarafından yok edildi. Fakat müthiş satvetine rağmen Roma zulmü onun çağrısını susturamadı. Üç asır sonra o devletin hükmü altında yaşayan büyük kitlelerin çoğu onun davetini benimsediler, İmparatorluk da resmen kabul etmek zorunda kaldı. Fakat üç yüz sene süren devlet terörünün zulmü, saptırmaları ve gizlenme, öğretilerinin önemli bir kısmında değişikliklere yol açtı. Dünyada başka hiçbir dinin mensupları Hıristiyanlar kadar farklı ve birbirinden uzak gruplara bölünmediler (De Glasenapp, Les cinq grandes religions(Beş Büyük Din), Paris, Payot, 1954, s.415). Yüce Allah, tamamlayamadığı risaletini tamamlaması için Hz. Îsa (a.s)ı katillerin elinden kurtarıp nezdine yükseltti, himayesine aldı. Vakti gelince Allah onu gönderecek, ümmetinin başına geçirip eksik ve yanlışları düzeltecek, son Peygamber (a.s.m)'ın dininin müçtehidi olarak irşadını tamamına erdirecektir. Dünyanın şimdiki durumunda maalesef Hristiyan geleneğinden gelenlerin büyük bir kısmı Kilise ve dini yaşantı ile ilgilerini koparttılar. Şimdi corona dünyanın en büyük dinî geleneğini teşkil eden bu kitleye de toparlanma, aslına dönme fırsatı veriyor. Corona, careme dönemine rastladı. Kırk altı günlük oruç dönemi 11 Nisan cumartesi günü sona eriyor. Pazar günü Paskalya bayramı. Hristiyanlar Hz. İsa (a.s)'ın öğretilerinden kalan ibadet, dua, oruç, ve muhtaç insanlara destek olma dinî görevlerini yerine getirme fazileti ile Tanrı'ya yaklaşmaya çalıştıkları bu dönemde coronanın diriliş çağrısına daha duyarlı hale geleceklerdir. Bu vesile ile, bu değerlerle donanan Hristiyan dünyasına mutlu Paskalya bayramı diliyorum.
Budizm ve Hinduizm gibi büyük dinî ümmetlerin de, bu dönemde kendileri ile yüzleşmeye gideceklerini tahmin edebiliriz. Kanada'da otokton (Ülkenin aslî ahalisinin) bu dönemde şöyle dua ettiklerini öğrendik: "Ey Yüce Yaradanımız! Bizimle beraber olmanı diliyoruz. Hastalarımıza ve uzakta olan tanıdıklarımıza yardımcı olmanı diliyoruz. Ümidimizi kayb ettiğimizde, bize hayat veren su ve bizi taşıyan yer nimetine şükretmemizi bize hatırlat! Tüm insanların akrabamız olduğunu bilmemize yardım eyle ya Rabbî".
Müslüman dünyasının dinlerinde, kutsal kitaplarında değişiklik olmadı. Bununla beraber dini anlamada, yorumlamada ve uygulamada yanlışlar yaptılar. Uzun dönemlerden beri yönetimlerindeki politikacılar iyi yönetmediklerinden bilimde, medeniyette, ahlakta, kültürde, toplum idaresinde geri kaldılar. Öyle ki İslam dininin temel değerlerinin ülkelerdeki uygulanmasını inceleyen çalışmalarda, ilk otuz ülkeye giren İslam ülkesi yer almadı. İlk ona giren ülkeler Finlandiya, İsveç, Danimarka, Yeni Zelanda, Kanada gibi ülkeler oldu. Müslüman dünyada İslam'ın parlak yüzü küsûfa girdi. Güneş tutulması sürekli hale geldi. Corona Müslümanlara da şu çağrıyı yapıyor: "Rabbinizin gönderdiği ve Peygamberinizin tebliğ ettiği dininizi gereği gibi anlayıp uygulamadınız. Şimdi diğer meşgalelerinizi bir tarafa bırakın, yuvanıza dönün, dirilişe ihtiyacınız var. Bu fırsatı değerlendirmek için aklınızı başınıza alın! Gelmek üzere olan kutlu Ramazan ayını yuvanızda iyi değerlendirin. Yıllarca yaptığınız ihmalleri telafi etmeye çalışın. Nefis muhasebesi yapın, kendinizle yüzleşin! Tövbe edin, af dileyin!"
Yüce Allah, yarattığı insanlardan vaz geçmediğini gösteriyor: "Siz haddi aşan, kıymet bilmez bir topluluksunuz diye bu Zikr (Hatırlatıcı) ile sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz?" (Zuhruf 43/5). Böylece Büyük Mahkemenin duruşması için vaki olacak dirilişten önce insanlığa bir fırsat veriyor. Orada aklanmak için, şimdi bir dirilişe çağırıyor.
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 11.4.2020 [Samanyolu Haber]
Firavun: "Bırakın beni şu Mûsa'yı öldürteyim. Bu gidişle, onun sizin dininizi değiştireceğinden veya ülkede anarşi çıkaracağından endişe ediyorum" dedi (Mü'min sûresi 40/26). Ayetteki "din"den maksat, o toplumun tuttuğu yol ve medeniyettir.
Firavun, aslında kendi saltanatını düşündüğü halde, bir çok tiran gibi, güya halkı düşündüğü için, onlar namına Musa'yı ortadan kaldırmak istediğini ileri sürüyordu. "Her halde bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak isteyen ve en ideal yaşam düzeninizi ortadan kaldırmak isteyen iki büyücü! (Tâhâ 20/63) ayeti bunu ifade etmektedir. Sonra müminlere işkenceyi artırdı, mabedi kapattı. Bu durumda Allah Hz. Mûsa'ya şöyle buyurdu: "Mûsa'ya ve kardeşine: "Evlerinizi ibadet yeri (okul, merkez) yapın!" dedik (Yûnus 10/87). Asıl hüküm ibadetin mabedde yapılması idi, işkence dönemine ait özel hüküm verildi.
Corona döneminde biz Müslümanlar da Mûseviler ve Hıristiyanlarla beraber özel durum hükmünü uyguluyoruz. İnsanlar yanlış uygulamalarda aşırı gidince Allah corona'yı görevlendirerek, makul tutumu uygulamaları için insanlığı uyarmak istedi. "Aklınızı başınıza toplayın, yanlıştan dönün, yaratılış gayenize uygun hareket edin, ailenizi ihmal edecek derecede dünyalık peşinde koşmayın, ebedi mutluluğa layık olacak şekilde yaşayın!" dersini vermek istedi.
İki bin yıl önce Hz. Îsa aynı tevhid dinini tebliğ etti. Risaleti bir sene kadar sürdüğü için dîninin esaslarını kaydettiremedi, birkaç havari dışında, öğretilerine sahip çıkan uygulayan ve sonrakilere ulaştıran bir nesil bulamadı. Önceki ilahi kitapları ve peygamberleri kabul etti, kendisinden sonra gelecek son peygamber Hz. Ahmed (a.s)ı müjdeledi (Yuhanna İncil'i, 14/16 ve 16/13). Tebligatı kısmen şifahî olarak yayılıp sonra kitaplaştırıldı. O ve kendisine inanan havariler müşrik ve zalim Roma yönetimi tarafından yok edildi. Fakat müthiş satvetine rağmen Roma zulmü onun çağrısını susturamadı. Üç asır sonra o devletin hükmü altında yaşayan büyük kitlelerin çoğu onun davetini benimsediler, İmparatorluk da resmen kabul etmek zorunda kaldı. Fakat üç yüz sene süren devlet terörünün zulmü, saptırmaları ve gizlenme, öğretilerinin önemli bir kısmında değişikliklere yol açtı. Dünyada başka hiçbir dinin mensupları Hıristiyanlar kadar farklı ve birbirinden uzak gruplara bölünmediler (De Glasenapp, Les cinq grandes religions(Beş Büyük Din), Paris, Payot, 1954, s.415). Yüce Allah, tamamlayamadığı risaletini tamamlaması için Hz. Îsa (a.s)ı katillerin elinden kurtarıp nezdine yükseltti, himayesine aldı. Vakti gelince Allah onu gönderecek, ümmetinin başına geçirip eksik ve yanlışları düzeltecek, son Peygamber (a.s.m)'ın dininin müçtehidi olarak irşadını tamamına erdirecektir. Dünyanın şimdiki durumunda maalesef Hristiyan geleneğinden gelenlerin büyük bir kısmı Kilise ve dini yaşantı ile ilgilerini koparttılar. Şimdi corona dünyanın en büyük dinî geleneğini teşkil eden bu kitleye de toparlanma, aslına dönme fırsatı veriyor. Corona, careme dönemine rastladı. Kırk altı günlük oruç dönemi 11 Nisan cumartesi günü sona eriyor. Pazar günü Paskalya bayramı. Hristiyanlar Hz. İsa (a.s)'ın öğretilerinden kalan ibadet, dua, oruç, ve muhtaç insanlara destek olma dinî görevlerini yerine getirme fazileti ile Tanrı'ya yaklaşmaya çalıştıkları bu dönemde coronanın diriliş çağrısına daha duyarlı hale geleceklerdir. Bu vesile ile, bu değerlerle donanan Hristiyan dünyasına mutlu Paskalya bayramı diliyorum.
Budizm ve Hinduizm gibi büyük dinî ümmetlerin de, bu dönemde kendileri ile yüzleşmeye gideceklerini tahmin edebiliriz. Kanada'da otokton (Ülkenin aslî ahalisinin) bu dönemde şöyle dua ettiklerini öğrendik: "Ey Yüce Yaradanımız! Bizimle beraber olmanı diliyoruz. Hastalarımıza ve uzakta olan tanıdıklarımıza yardımcı olmanı diliyoruz. Ümidimizi kayb ettiğimizde, bize hayat veren su ve bizi taşıyan yer nimetine şükretmemizi bize hatırlat! Tüm insanların akrabamız olduğunu bilmemize yardım eyle ya Rabbî".
Müslüman dünyasının dinlerinde, kutsal kitaplarında değişiklik olmadı. Bununla beraber dini anlamada, yorumlamada ve uygulamada yanlışlar yaptılar. Uzun dönemlerden beri yönetimlerindeki politikacılar iyi yönetmediklerinden bilimde, medeniyette, ahlakta, kültürde, toplum idaresinde geri kaldılar. Öyle ki İslam dininin temel değerlerinin ülkelerdeki uygulanmasını inceleyen çalışmalarda, ilk otuz ülkeye giren İslam ülkesi yer almadı. İlk ona giren ülkeler Finlandiya, İsveç, Danimarka, Yeni Zelanda, Kanada gibi ülkeler oldu. Müslüman dünyada İslam'ın parlak yüzü küsûfa girdi. Güneş tutulması sürekli hale geldi. Corona Müslümanlara da şu çağrıyı yapıyor: "Rabbinizin gönderdiği ve Peygamberinizin tebliğ ettiği dininizi gereği gibi anlayıp uygulamadınız. Şimdi diğer meşgalelerinizi bir tarafa bırakın, yuvanıza dönün, dirilişe ihtiyacınız var. Bu fırsatı değerlendirmek için aklınızı başınıza alın! Gelmek üzere olan kutlu Ramazan ayını yuvanızda iyi değerlendirin. Yıllarca yaptığınız ihmalleri telafi etmeye çalışın. Nefis muhasebesi yapın, kendinizle yüzleşin! Tövbe edin, af dileyin!"
Yüce Allah, yarattığı insanlardan vaz geçmediğini gösteriyor: "Siz haddi aşan, kıymet bilmez bir topluluksunuz diye bu Zikr (Hatırlatıcı) ile sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz?" (Zuhruf 43/5). Böylece Büyük Mahkemenin duruşması için vaki olacak dirilişten önce insanlığa bir fırsat veriyor. Orada aklanmak için, şimdi bir dirilişe çağırıyor.
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 11.4.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Suat Yıldırım
AKP’li Özlem Zengin’in de katıldığı yurtdışı eğitim programı terör örgütüne delil sayıldı!
2011 yılında Londra’da gerçekleşen bir eğitim programına AKP Tokat Milletvekili ve AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ile birlikte katılan Yargıtay Eski Tetkik Hâkimi Süleyman Türkarslan daha sonra o eğitim programının terör örgütüne delil olarak dosyasına konulduğunu açıkladı.
TBMM’de devam eden infaz yasa tasarısı görüşmelerinde siyasi tutukluları terör sepetine koyan AKP Tokat Milletvekili ve AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’e bir tepki de KHK ile mesleğinden atılan Yargıtay Eski Tetkik Hâkimi Süleyman Türkarslan’dan geldi.
Hiçbir terör ve şiddet eylemine karışmadıkları halde irtibat, iltisak gibi ithamlarla ‘terör örgütlerine mensubiyet’ ile suçlanan on binlerce insanın maruz kaldığı adaletsizliği ise görmez gelen AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’e tepkiler bitmiyor.
Terör örgütüne üye olmakla suçlanan Yargıtay Eski Tetkik Hâkimi Süleyman Türkarslan, dava dosyasına konulan delillerden birinin de 2011 yılında Londra’da AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’le birlikte katıldığı eğitim programı olduğunu kaydetti.
1 AY BOYUNCA ÖZLEM ZENGİN DE AYNI EĞİTİM PROGRAMINI ALDI
Londra’da eğitim programına Özlem Zengin ile birlikte katıldıklarını açıklayan Yargıtay Eski Tetkik Hâkimi Süleyman Türkarslan sosyal medyadan şu paylaşımı yaptı: ‘‘Partinizin emri altındaki yargı tarafından terörle suçlanan insanlar arasında ben de varım. Delillerden biri yurtdışında eğitim programına (Londra, Mart 2011) katılmış olmak. İşin garip tarafı ne biliyor musunuz o programda bir ay siz de benimle beraberdiniz.’’
AKP’ye muhalif 10 binlerce insanı koronavirüse teslim eden AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, TBMM Genel Kurulu’nda, ‘‘Çalışmaktan kaçan yok. Şimdi hapishaneler, sorucam ben darbeciler olmasın mı cezaevinde, PKK’lılar olmasın mı cezaevinde, DHKP-C liler olmasın mı cezaevinden, kasten adam öldürenler olmasın mı?’’ şeklinde konuşmuştu.
[TR724] 11.4.2020
TBMM’de devam eden infaz yasa tasarısı görüşmelerinde siyasi tutukluları terör sepetine koyan AKP Tokat Milletvekili ve AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’e bir tepki de KHK ile mesleğinden atılan Yargıtay Eski Tetkik Hâkimi Süleyman Türkarslan’dan geldi.
Hiçbir terör ve şiddet eylemine karışmadıkları halde irtibat, iltisak gibi ithamlarla ‘terör örgütlerine mensubiyet’ ile suçlanan on binlerce insanın maruz kaldığı adaletsizliği ise görmez gelen AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’e tepkiler bitmiyor.
Terör örgütüne üye olmakla suçlanan Yargıtay Eski Tetkik Hâkimi Süleyman Türkarslan, dava dosyasına konulan delillerden birinin de 2011 yılında Londra’da AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’le birlikte katıldığı eğitim programı olduğunu kaydetti.
1 AY BOYUNCA ÖZLEM ZENGİN DE AYNI EĞİTİM PROGRAMINI ALDI
Londra’da eğitim programına Özlem Zengin ile birlikte katıldıklarını açıklayan Yargıtay Eski Tetkik Hâkimi Süleyman Türkarslan sosyal medyadan şu paylaşımı yaptı: ‘‘Partinizin emri altındaki yargı tarafından terörle suçlanan insanlar arasında ben de varım. Delillerden biri yurtdışında eğitim programına (Londra, Mart 2011) katılmış olmak. İşin garip tarafı ne biliyor musunuz o programda bir ay siz de benimle beraberdiniz.’’
AKP’ye muhalif 10 binlerce insanı koronavirüse teslim eden AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, TBMM Genel Kurulu’nda, ‘‘Çalışmaktan kaçan yok. Şimdi hapishaneler, sorucam ben darbeciler olmasın mı cezaevinde, PKK’lılar olmasın mı cezaevinde, DHKP-C liler olmasın mı cezaevinden, kasten adam öldürenler olmasın mı?’’ şeklinde konuşmuştu.
[TR724] 11.4.2020
İki günlük yasaktan muaf olanlar
Koronavirüs salgınında dolayı sokağa çıkma yasağının uygulandığı sürede, fırın ve eczaneler açık kalacak.
İçişleri Bakanlığınca hafta sonu 31 ilde uygulanacak sokağa çıkmağa yasağına ilişkin genelge valiliklere gönderildi.
Hafta sonu sokağa çıkma yasağının uygulanacağı 31 ilde fırın ve unlu mamül ruhsatlı iş yerleri ile hastaneler ve eczaneler açık olacak.
Yasak boyunca açık kalacak işletmeler:
– Ekmek üretiminin yapıldığı fırın ve/veya unlu mamül ruhsatlı işyerleri,
– Tüm sağlık ürünleri ve tıbbi malzemelerin (tıbbi maske dahil) üretiminin yapıldığı işyerleri,
– Kamu ve özel sağlık kurum ve kuruluşları, eczaneler,
– Zorunlu kamu hizmetlerinin sürdürülmesi için gerekli kamu kurum ve kuruluşları (huzurevi, yaşlı bakım evi, rehabilitasyon merkezleri, acil çağrı merkezleri vb.)
– Her bir 50.000 nüfusa bir adet olmak üzere göre valilikler/kaymakamlıklar tarafından belirlenecek akaryakıt istasyonu ve veteriner klinikleri,
– Doğalgaz, elektrik, petrol sektöründe stratejik olarak faaliyet yürüten büyük tesis ve işletmeler (Tüpraş, termik ve doğalgaz çevrim santralleri gibi)
– PTT, Kargolar vb dağıtım şirketleri,
– Hayvan barınak, çiftlik ve bakım merkezleri,
İstisna kapsamında olan vatandaşlar:
– Açık Olacak İşyeri, İşletme ve Kurumlarda yönetici, görevli veya çalışanları,
– TBMM çalışanları,
– Kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanmasında görevli olanlar,
– Acil çağrı merkezler çalışanları,
– Birinci derece yakınlarının cenaze defin işlemlerini gerçekleştirecek ve katılacak olanlar,
– Elektrik, su, doğalgaz, telekomünikasyon vb. kesintiye uğramaması gereken tedarik sistemlerinin sürdürülmesi ve arızalarının giderilmesinde görevli olanlar,
– Ürün ve/veya malzemelerin naklinde lojistiğinde yurt içi ve dışı taşımacılık kapsamında görevli olanlar,
– Gazete, radyo ve televizyon kuruluşlarında görevli olanlar,
– Yaşlı bakımevi, huzurevi, rehabilitasyon merkezleri, çocuk evleri vb. sosyal koruma/bakım merkezleri çalışanları,
– PTT, kargo ve su dağıtım şirketi çalışanları,
– Demirçelik ve cam sektörü vb. sektörlerde faaliyet yürüten işyerlerinin, fırın, soğuk hava depoları gibi çalışması zorunlu bulunan
– Bozulma riski bulunan tarım ve hayvancılık ürünlerinin hasatında çalışacaklar,
– Fırınlarda üretilen ekmeğin dağıtımında görevli olan araçlar ve çalışanlar,
– Kızılay koordinesinde kan ve plazma bağışı için randevusu olanlar,
[TR724] 11.4.2020
İçişleri Bakanlığınca hafta sonu 31 ilde uygulanacak sokağa çıkmağa yasağına ilişkin genelge valiliklere gönderildi.
Hafta sonu sokağa çıkma yasağının uygulanacağı 31 ilde fırın ve unlu mamül ruhsatlı iş yerleri ile hastaneler ve eczaneler açık olacak.
Yasak boyunca açık kalacak işletmeler:
– Ekmek üretiminin yapıldığı fırın ve/veya unlu mamül ruhsatlı işyerleri,
– Tüm sağlık ürünleri ve tıbbi malzemelerin (tıbbi maske dahil) üretiminin yapıldığı işyerleri,
– Kamu ve özel sağlık kurum ve kuruluşları, eczaneler,
– Zorunlu kamu hizmetlerinin sürdürülmesi için gerekli kamu kurum ve kuruluşları (huzurevi, yaşlı bakım evi, rehabilitasyon merkezleri, acil çağrı merkezleri vb.)
– Her bir 50.000 nüfusa bir adet olmak üzere göre valilikler/kaymakamlıklar tarafından belirlenecek akaryakıt istasyonu ve veteriner klinikleri,
– Doğalgaz, elektrik, petrol sektöründe stratejik olarak faaliyet yürüten büyük tesis ve işletmeler (Tüpraş, termik ve doğalgaz çevrim santralleri gibi)
– PTT, Kargolar vb dağıtım şirketleri,
– Hayvan barınak, çiftlik ve bakım merkezleri,
İstisna kapsamında olan vatandaşlar:
– Açık Olacak İşyeri, İşletme ve Kurumlarda yönetici, görevli veya çalışanları,
– TBMM çalışanları,
– Kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanmasında görevli olanlar,
– Acil çağrı merkezler çalışanları,
– Birinci derece yakınlarının cenaze defin işlemlerini gerçekleştirecek ve katılacak olanlar,
– Elektrik, su, doğalgaz, telekomünikasyon vb. kesintiye uğramaması gereken tedarik sistemlerinin sürdürülmesi ve arızalarının giderilmesinde görevli olanlar,
– Ürün ve/veya malzemelerin naklinde lojistiğinde yurt içi ve dışı taşımacılık kapsamında görevli olanlar,
– Gazete, radyo ve televizyon kuruluşlarında görevli olanlar,
– Yaşlı bakımevi, huzurevi, rehabilitasyon merkezleri, çocuk evleri vb. sosyal koruma/bakım merkezleri çalışanları,
– PTT, kargo ve su dağıtım şirketi çalışanları,
– Demirçelik ve cam sektörü vb. sektörlerde faaliyet yürüten işyerlerinin, fırın, soğuk hava depoları gibi çalışması zorunlu bulunan
– Bozulma riski bulunan tarım ve hayvancılık ürünlerinin hasatında çalışacaklar,
– Fırınlarda üretilen ekmeğin dağıtımında görevli olan araçlar ve çalışanlar,
– Kızılay koordinesinde kan ve plazma bağışı için randevusu olanlar,
[TR724] 11.4.2020
İstanbul yoğun bakımda! [İlker Doğan]
Türkiye’de hastalığın merkezi konumunda olan İstanbul’da alarm zilleri çalmaya başladı. Zira vaka sayısı 28 bini bulan İstanbul’da hastanelerin yoğun bakım üniteleri dolmak üzere. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya göre ise sorun yok. Koca, İstanbul’da yoğun bakım yataklarının doluluk oranının yüzde 59,5 olduğunu iddia ediyor. Bakan’ın açıkladığı rakamlara göre yoğun bakımdaki koronavirüslü hasta sayısı bin 667. Dün itibariyle toplam vaka sayısı 47 bini aştı. Bir günde artış miktarı 4 bin 747. Sağlık Bakanlığı tarafından geçtiğimiz yıl ocak ayında yapılan açıklamada yoğun bakım ünitelerinde doluluk oranının yüzde 74 olduğu duyurulmuştu. Bu arada, Türkiye’de 1000 kişiye 2,8 yatak düşerken, OECD ortalaması ise 3,7. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve konunun uzmanları İstanbul için defalarca sokağa çıkma yasağı istedi. Ancak ‘önce üretim’ diyen AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan oralı bile olmadı. Dün gece aniden 31 ilde yasak getirildi. Marketlere hücum eden halk, sosyal mesafeyi unuttu. Uzmanlar, vaka artış hızının böyle devam etmesi durumunda, yoğun bakım ünitelerinin tamamen dolmasının en fazla 1-2 hafta süreceğini söylüyor.
İktidar temsilcileri aksini iddia etse de Covid-19 salgını nedeniyle Türkiye’de yoğun bakım servislerinin dolmaya başladı. Özellikle hastalığın merkezi durumundaki İstanbul için alarm zilleri çalmaya başladı. İddiaya göre vaka sayısı 28 binleri bulan İstanbul’da yoğun bakım servislerinin doluluk oranı yüzde 90’ları buldu. Bazı hastanelerin yoğun bakım servisleri dolduğu için hasta kabul etmediği ileri sürülüyor. Bazı sağlık kuruluşlarında ise ameliyathanelerin yoğun bakım olarak hazırlandığı ve olası agresif bir artışta buraların da kullanılabileceği iddia ediliyor.
Hastalığın ne zaman ‘pik’ yapacağı bilinmiyor. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, önümüzdeki 1-2 haftanın kritik olduğunu anlatıyor. Antalya Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Nursel Şahin de tam izolasyon sağlanamadığı için virüsün daha fazla yayıldığını anlatıyor: “Tam izolasyon yapamıyoruz. Yoğun bakımlarda sıkıntı yaşanacağını bekliyoruz”
HASTALIĞIN HIZI YAVAŞLATILAMADI
İktidar temsilcileri ‘virüsün hızının yavaşladığını’ söyleye dursun, son rakamlara göre vaka sayısı 47 bini aştı. Bu hastaların yüzde 60’ı İstanbul’da… Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıkladığı son rakamlara göre, ölü sayısı bin 6 olarak kayda geçti. Bir günde enfekte olan vaka sayısı ise 4 bin 747 olarak açıklandı. Toplam yoğun bakım hasta sayısı bin 667. Uzmanlar, hastalığın yayılmasının engellenemediği için önümüzdeki günlerde yoğun bakım servislerinde ciddi yığılmalar yaşanacağını söylüyor. Virüs bu hızla yayılmaya devam ederse çok değil, 2 hafta içinde yoğun bakım servisleri tamamen dolacak.
İLERİ DÜZEYDE YOĞUN BAKIM YATAK SAYISI 13 BİN 211
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da konuyla ilgili rakamlar açıklamıştı. Türkiye’de 13 bin 211’i ileri düzeyde olmak üzere toplam 25 bin 466 erişkin yoğun bakımı kapasitesi olduğunu söyledi. Kovid-19 hastaları için ‘İleri Düzey (3. düzey)’ yatak gerekli. Bu yataklar ventilatörlü (solunum cihazı olan) yoğun bakım yatakları. 13 bin 211’in dışındakiler ise tüm branşların kullandığı 1. ve 2. düzey yoğun bakım yatakları yani ventilatörsüz. Bu arada mevcut yoğun bakım yataklarının tamamı boş değildi! Sağlık Bakanlığı’nın geçtiğimiz yıl ocak ayında yaptığı açıklamaya göre yoğun bakım yataklarında doluluk oranı yüzde 74’tü. Bu arada insanlar hastalanmaya devam etti. Türk Dahiliye ve Cerrahi Yoğun Bakım Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Cem Kıraklı, geçtiğimiz günlerde BBC’ye verdiği röportajda, vebtilatörlerin yüzde 90’ının şu anda boş olmadığını ve kullanımda olduğunu söylemişti.
[İlker Doğan] 11.4.2020 [TR724]
İktidar temsilcileri aksini iddia etse de Covid-19 salgını nedeniyle Türkiye’de yoğun bakım servislerinin dolmaya başladı. Özellikle hastalığın merkezi durumundaki İstanbul için alarm zilleri çalmaya başladı. İddiaya göre vaka sayısı 28 binleri bulan İstanbul’da yoğun bakım servislerinin doluluk oranı yüzde 90’ları buldu. Bazı hastanelerin yoğun bakım servisleri dolduğu için hasta kabul etmediği ileri sürülüyor. Bazı sağlık kuruluşlarında ise ameliyathanelerin yoğun bakım olarak hazırlandığı ve olası agresif bir artışta buraların da kullanılabileceği iddia ediliyor.
Hastalığın ne zaman ‘pik’ yapacağı bilinmiyor. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, önümüzdeki 1-2 haftanın kritik olduğunu anlatıyor. Antalya Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Nursel Şahin de tam izolasyon sağlanamadığı için virüsün daha fazla yayıldığını anlatıyor: “Tam izolasyon yapamıyoruz. Yoğun bakımlarda sıkıntı yaşanacağını bekliyoruz”
HASTALIĞIN HIZI YAVAŞLATILAMADI
İktidar temsilcileri ‘virüsün hızının yavaşladığını’ söyleye dursun, son rakamlara göre vaka sayısı 47 bini aştı. Bu hastaların yüzde 60’ı İstanbul’da… Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıkladığı son rakamlara göre, ölü sayısı bin 6 olarak kayda geçti. Bir günde enfekte olan vaka sayısı ise 4 bin 747 olarak açıklandı. Toplam yoğun bakım hasta sayısı bin 667. Uzmanlar, hastalığın yayılmasının engellenemediği için önümüzdeki günlerde yoğun bakım servislerinde ciddi yığılmalar yaşanacağını söylüyor. Virüs bu hızla yayılmaya devam ederse çok değil, 2 hafta içinde yoğun bakım servisleri tamamen dolacak.
İLERİ DÜZEYDE YOĞUN BAKIM YATAK SAYISI 13 BİN 211
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da konuyla ilgili rakamlar açıklamıştı. Türkiye’de 13 bin 211’i ileri düzeyde olmak üzere toplam 25 bin 466 erişkin yoğun bakımı kapasitesi olduğunu söyledi. Kovid-19 hastaları için ‘İleri Düzey (3. düzey)’ yatak gerekli. Bu yataklar ventilatörlü (solunum cihazı olan) yoğun bakım yatakları. 13 bin 211’in dışındakiler ise tüm branşların kullandığı 1. ve 2. düzey yoğun bakım yatakları yani ventilatörsüz. Bu arada mevcut yoğun bakım yataklarının tamamı boş değildi! Sağlık Bakanlığı’nın geçtiğimiz yıl ocak ayında yaptığı açıklamaya göre yoğun bakım yataklarında doluluk oranı yüzde 74’tü. Bu arada insanlar hastalanmaya devam etti. Türk Dahiliye ve Cerrahi Yoğun Bakım Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Cem Kıraklı, geçtiğimiz günlerde BBC’ye verdiği röportajda, vebtilatörlerin yüzde 90’ının şu anda boş olmadığını ve kullanımda olduğunu söylemişti.
[İlker Doğan] 11.4.2020 [TR724]
Asistan doktor koronalı olduğu halde çalıştırıldı! 7 doktora virüs bulaştırdı
Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde asistan bir doktor hastalık belirtileri göstermesine rağmen klinik şefi tarafından çalıştırıldı. Yaşanan skandal sonucu 7 doktora virüs bulaşırken kaç hastaya virüs bulaştığı ise bilinmiyor.
İtalya’dan gelen ve karantinaya alınan annesiyle yaşayan asistan doktor Kürşat Demir, hastalık belirtileri göstermesine karşın klinik şefi Doç. Dr. Önder Ersan tarafından çalıştırılmaya devam ettirildi. Durumu ağırlaşan Demir’in testi pozitif çıkarken en az 7 doktorda da hastalık tespit edildi. Yaşanan skandal sonrası Ortopedi Servisi iki hafta kapatıldı.
YÜKSEK ATEŞLE ÇALIŞMAYA DEVAM ETTİ
Çalıştığı süreçte ateşi yükselen, birçok belirti gösteren Demir’e, ameliyathanelerde ve polikliniklerde görev verildi. Durumu daha da kötüleşen Kürşat Demir, çalışanların araya girmesi ve ısrar etmesi üzerine hastaneye yatırıldı.
Test sonucu pozitif çıkan Demir’in tedavisi sürerken Ortopedi Servisi’nde çalışan bazı doktorlarda da hastalık belirtileri çıkmaya başladı. Yapılan testler sonucu klinik şefi Önder Ersan’ın da aralarında bulunduğu 7 doktorun koronavirüs taşıyıcısı olduğu belirlendi. Bunun üzerine bölüm iki hafta kapatıldı ve şüpheli çalışanlar karantinaya gönderildi.
Testi pozitif çıkanlar, önce kapatılan Çocuk Hastanesi’nde karantinaya alındı, daha sonra buranın yetersiz olması nedeniyle yeniden hastaneye nakledildi. Karantina nedeniyle kapatılan Ortopedi Servisi’nin ara yoğun bakımının Önder Ersan için özel olarak açıldığı, çalışanların tepkisi üzerine Ersan’ın başka hastaneye gönderildiği belirtildi.
VELVELEYE VERMEYİN
2 haftalık süre sonunda servis yeniden hizmete açıldı. Hastalığın ilk başladığı dönemde yapılan toplantıda, sağlık çalışanlarına “Bir iki kişi hasta oldu diye ortalığı velveleye vermeyin. Hastalık öyle kolay bulaşmıyor. Beğenmiyorsanız çıkıp gidin” denildiği iddia edildi.
Konuyu sormak için aradığımız başhekim ve üç yardımcısının telefonlarına gün boyunca ulaşılamadı. Bu süreçte hastalığı yenen Kürşat Demir, Türk Kızılay Başkanı Kerem Kınık eşliğinde, plazma örneği verdi.
[TR724] 11.4.2020
İtalya’dan gelen ve karantinaya alınan annesiyle yaşayan asistan doktor Kürşat Demir, hastalık belirtileri göstermesine karşın klinik şefi Doç. Dr. Önder Ersan tarafından çalıştırılmaya devam ettirildi. Durumu ağırlaşan Demir’in testi pozitif çıkarken en az 7 doktorda da hastalık tespit edildi. Yaşanan skandal sonrası Ortopedi Servisi iki hafta kapatıldı.
YÜKSEK ATEŞLE ÇALIŞMAYA DEVAM ETTİ
Çalıştığı süreçte ateşi yükselen, birçok belirti gösteren Demir’e, ameliyathanelerde ve polikliniklerde görev verildi. Durumu daha da kötüleşen Kürşat Demir, çalışanların araya girmesi ve ısrar etmesi üzerine hastaneye yatırıldı.
Test sonucu pozitif çıkan Demir’in tedavisi sürerken Ortopedi Servisi’nde çalışan bazı doktorlarda da hastalık belirtileri çıkmaya başladı. Yapılan testler sonucu klinik şefi Önder Ersan’ın da aralarında bulunduğu 7 doktorun koronavirüs taşıyıcısı olduğu belirlendi. Bunun üzerine bölüm iki hafta kapatıldı ve şüpheli çalışanlar karantinaya gönderildi.
Testi pozitif çıkanlar, önce kapatılan Çocuk Hastanesi’nde karantinaya alındı, daha sonra buranın yetersiz olması nedeniyle yeniden hastaneye nakledildi. Karantina nedeniyle kapatılan Ortopedi Servisi’nin ara yoğun bakımının Önder Ersan için özel olarak açıldığı, çalışanların tepkisi üzerine Ersan’ın başka hastaneye gönderildiği belirtildi.
VELVELEYE VERMEYİN
2 haftalık süre sonunda servis yeniden hizmete açıldı. Hastalığın ilk başladığı dönemde yapılan toplantıda, sağlık çalışanlarına “Bir iki kişi hasta oldu diye ortalığı velveleye vermeyin. Hastalık öyle kolay bulaşmıyor. Beğenmiyorsanız çıkıp gidin” denildiği iddia edildi.
Konuyu sormak için aradığımız başhekim ve üç yardımcısının telefonlarına gün boyunca ulaşılamadı. Bu süreçte hastalığı yenen Kürşat Demir, Türk Kızılay Başkanı Kerem Kınık eşliğinde, plazma örneği verdi.
[TR724] 11.4.2020
Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Özlü: Marketlere hücumun etkisini acı şekilde yaşayacağız!
Sokağa çıkma yasağından sonra vatandaşların fırınlara ve marketlere hücum etmesi sonucu korkunç bir bulaşma olasılığının ortaya çıktığını söyleyen Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, ‘‘Gelen görüntüler çok vahim gerçekten çok üzgünüm.” dedi.
Tedbir alınmadan ilan edilen sokağa çıkma yasağının ardından oluşan görüntüleri değerlendiren Prof. Dr. Özlü, “Tedbirler alınmadığı için, halkımız tedbirsiz sokağa çıktığı için korkunç bir bulaşma olma olasılığı var.” dedi.
PROF. DR. ÖZLÜ: GELEN GÖRÜNTÜLER ÇOK VAHİM
Yasak kararı sonra market, büfe, fırın ve benzin istasyonlarına akın eden vatandaşların sosyal mesafe gözetmeden maskesiz bir şekilde dip dibe durmasının sonuçlarının acı olacağını kaydeden Prof. Dr. Özlü, “Çok üzgünüm, iyi gidiyorduk, ama bugünkü karar sonrası sokağa taşan insanların etkilerini maalesef bir kaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız. Gelen görüntüler çok vahim gerçekten çok üzgünüm.” dedi.
[TR724] 11.4.2020
Tedbir alınmadan ilan edilen sokağa çıkma yasağının ardından oluşan görüntüleri değerlendiren Prof. Dr. Özlü, “Tedbirler alınmadığı için, halkımız tedbirsiz sokağa çıktığı için korkunç bir bulaşma olma olasılığı var.” dedi.
PROF. DR. ÖZLÜ: GELEN GÖRÜNTÜLER ÇOK VAHİM
Yasak kararı sonra market, büfe, fırın ve benzin istasyonlarına akın eden vatandaşların sosyal mesafe gözetmeden maskesiz bir şekilde dip dibe durmasının sonuçlarının acı olacağını kaydeden Prof. Dr. Özlü, “Çok üzgünüm, iyi gidiyorduk, ama bugünkü karar sonrası sokağa taşan insanların etkilerini maalesef bir kaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız. Gelen görüntüler çok vahim gerçekten çok üzgünüm.” dedi.
[TR724] 11.4.2020
Mus’ab’ın gönlü, virüsün dili [Dr. Reşit Haylamaz]
Bir yıl önce Medîne’ye muallim olarak gönderdiği Hazreti Mus’ab ve beraberinde gelen 75 insanla (radıyallahu anhüm) Minâ’da buluştuğunda, Resûl-i Kibriyâ Hazretleri’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) sevincine diyecek yoktu.
Zira 13 yıl boyunca kendini parçalamıştı ama Mekke’nin kasvetli havasında 75 kişiyi bir arada görememişti.
Halbuki Medîne’nin bir yıllık semeresi (ki Müslüman olan herkes o gün gelmemişti) göz dolduruyordu.
Aynı zamanda bu, bir tarafın anlamsız inat, kin ve nefretlerine mukabil diğer yanın mûnis ikliminin de bir habercisiydi.
Dahası da vardı; genel tabloyu arz mahiyetinde Hazreti Mus’ab (radıyallahu anh) o gün, Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) daha da sevindirecek olan şu cümleyi söyledi:
“Medîne’de, içinde İslâm’ın konuşulmadığı hiçbir ev kalmadı, yâ Resûlallah!”
Sevinmez miydi?
Bir yıl önce 10.000 nüfuslu bir şehre bir sahâbîsi gitmiş ve davası adına her eve girmişti!
13 yıldır Mekke’de yaptığı farklı mıydı? Girmediği ev, uğramadığı panayır, muhatap olmadığı bir fert kalmamıştı ki!
Yaptığını yapan bir muallimin gayretleriydi Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bu kadar sevindiren!
Çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), evrensel bir dava ile gelmiş, Kıyâmet’e kadar herkese rehberlik konumunda bir vazife ile serfiraz kılınmıştı.
Bu dava, Hicâz ile sınırlı kalmayacaktı; yeryüzünün bütününe ulaşacak, girmedik ev uğramadık çadır bırakmayacaktı.
Nebevî bir emanetti bu, aynı zamanda.
İki aylık ayrılık hasretini giderebilmek için Tebûk dönüşü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hâne-i saadetine uğramadan önce, kızı Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) kapısını çalmıştı.
Bu sürpriz buluşma, meraktan çatlayacak hale gelen Fâtıma Validemiz’i çok heyecanlandırmıştı.
Hasretle süzdü, babasını…
Sanki, duygular sel olmuş ve saniyeler içine sığmıştı!
Evet, vuslatın sevinci, unutturmuştu her şeyi!
Ancak, gözüne ilişen genel tablo dilgîr etmişti onu.
Mübarek ellerine kapandı.
Yetmedi, boynuna sarıldı ve baba şefkatinin sıcaklığına kendini salıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu:
“Seni ağlatan da ne, ey Fâtıma; niçin ağlıyorsun?”
Ağlamaktan konuşamadı bir müddet. Sonra kendini toparladı ve “Dayanamadım, yâ Resûlallah!” dedi. “Zira, görüyorum ki çok çile çekmişsin; saçın başın dağılmış ve toz toprak içinde kalmış! Yüzünün rengi solmuş ve üzerindeki libâs da lime lime! Dayanamadım yâ Resûlallah!”
Halden anlayan bir babaydı, aynı zamanda O (sallallahu aleyhi ve sellem). Üstelik Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) göremediklerini de gören bir Peygamber idi ve bir taraftan başını sıvazlayıp “Ağlama kızım, ağlama!” deyip onu teselli ederken diğer yandan şunları söyledi:
“Senin babanı Allah (celle celâlühû), öyle bir dava ile gönderdi ki gün gelecek bu dava, gece ve gündüzün sardığı gibi saracak yeryüzünü!
Yeryüzünde taş veya topraktan inşa edilmiş hiçbir ev kalmayacak ki içine girmiş olmasın!
Deve tüyünden, koyun yününden, keçi kılından örülmüş hiçbir çadır olmayacak ki içine nüfûz etmiş olmasın!”
Demek ki günler mihnet yüklü olsa da istikbale açılan pencereden görünen manzara bundan ibaretti.
Aynı zamanda bu, Nebevî bir vazife demekti.
Bu buluşmadan 4 ay sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Arafat’ta herkes ile buluştu. Şüphesiz bu buluşma, aynı zamanda bir vedalaşma ve helalleşme anlamına geliyordu!
Hutbesine başlarken, “Bugünden sonra bir daha sizinle burada buluşacağıma ihtimal vermiyorum!” diyordu.
Bir endişesi vardı ve sözü oraya getirip zaman zaman sordu:
“Vazifemi yaptım mı?”
Aynı zamanda o gün gelen âyetler, dinin tamam olduğunu tescil etmişti.
Hazreti Ömer (radıyallahu anh) gibi genel tabloda ayrılığın dilini okuyanlar, Arafat’ın bir kenarına çömelmiş, gözyaşı döküyordu.
İşte, herkes ile vedalaşıp helalleştiği o gün, Tebûk dönüşü kızı Fâtıma’ya (radıyallahu anhâ) söylediklerini bir daha söyledi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).
Omuzlara yüklenen vazife, nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi, güneşin doğup battığı her yere taşımaktan ibaretti.
Şüphesiz, “Ben gidiyorum; bu davayı her eve, her çadıra ulaştırmak size vazife olsun!” demekti bu.
Aldığı emaneti Sahâbe, götürebildiği en uzak noktaya kadar götürdü ve yakın coğrafyada gitmedik yer bırakmadılar!
Şayet bugünkü imkanlar o gün onların elinde olsaydı, kim bilir dünyayı kaç kez turlarlardı?
Bu emanete sahip çıkma hassasiyeti birkaç asır devam etse de hisler söndü, heyecanlar soldu!
Aradan bunca zaman geçti, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emanetini ulaştıramadık, sahiplerine!
Bazılarımıza ütopya gibi geldi, bu.
Üstesinden gelinemez bir hedef gibi algıladı, diğer bazılarımız!
Halbuki, yaşanmaz bir hayat değildi, Hazreti Mus’ab’ın yaptıkları.
Evet, şöhreti kötü; her yönüyle ve birebir bir benzetme de söz konusu değil. Ama eğri oturup doğru konuşalım, bir buçuk milyar Müslümanın yapamadığını bugün Allah (celle celâlühû), insan gibi elsiz-ayaksız, dilsiz-dudaksız ve akılsız, minnacık bir virüse yaptırdı!
Dünyanın bir noktasından çıktı ve -hepimizden uzak olsun- neredeyse dünyada uğramadığı nokta bırakmadı!
Şimdilerde herkesin konusu o; şahıslar, şirketler, kurumlar herkes ondan bahsediyor.
Baksanıza, onun için anlı-şanlı devletler seferber oldu ve kesenin ağzını açan açana!
Duymayan kalmış mıdır?
Varsa, zaten onun dünya ile alakası yok demektir!
Olumsuz bir örnek olarak minnacık bir mahluk her eve girebiliyor, herkesin konusu olabiliyorsa, işin müspet yanında bir Müslüman bunu niye yapamasın?
Mus’ab ruhlu insanların, eşya ve hadiselere ait “te’vîlü’l-ehâdîs” dediğimiz bu dilini de iyi okuması lazım.
Cebrî de olsa Allah (celle celâlühû), ümit yolcuları olarak bazılarımızı yeryüzüne dağıtmışsa, tabii ki bunun da bir anlamı var!
Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve Resûlullah’ı da sevindirmenin bugün, sağlam bir yolu var:
Herkes, bulunduğu beldenin Mus’ab’ı olsun!
[Dr. Reşit Haylamaz] 11.4.2020 [TR724]
Zira 13 yıl boyunca kendini parçalamıştı ama Mekke’nin kasvetli havasında 75 kişiyi bir arada görememişti.
Halbuki Medîne’nin bir yıllık semeresi (ki Müslüman olan herkes o gün gelmemişti) göz dolduruyordu.
Aynı zamanda bu, bir tarafın anlamsız inat, kin ve nefretlerine mukabil diğer yanın mûnis ikliminin de bir habercisiydi.
Dahası da vardı; genel tabloyu arz mahiyetinde Hazreti Mus’ab (radıyallahu anh) o gün, Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) daha da sevindirecek olan şu cümleyi söyledi:
“Medîne’de, içinde İslâm’ın konuşulmadığı hiçbir ev kalmadı, yâ Resûlallah!”
Sevinmez miydi?
Bir yıl önce 10.000 nüfuslu bir şehre bir sahâbîsi gitmiş ve davası adına her eve girmişti!
13 yıldır Mekke’de yaptığı farklı mıydı? Girmediği ev, uğramadığı panayır, muhatap olmadığı bir fert kalmamıştı ki!
Yaptığını yapan bir muallimin gayretleriydi Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bu kadar sevindiren!
Çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), evrensel bir dava ile gelmiş, Kıyâmet’e kadar herkese rehberlik konumunda bir vazife ile serfiraz kılınmıştı.
Bu dava, Hicâz ile sınırlı kalmayacaktı; yeryüzünün bütününe ulaşacak, girmedik ev uğramadık çadır bırakmayacaktı.
Nebevî bir emanetti bu, aynı zamanda.
İki aylık ayrılık hasretini giderebilmek için Tebûk dönüşü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hâne-i saadetine uğramadan önce, kızı Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) kapısını çalmıştı.
Bu sürpriz buluşma, meraktan çatlayacak hale gelen Fâtıma Validemiz’i çok heyecanlandırmıştı.
Hasretle süzdü, babasını…
Sanki, duygular sel olmuş ve saniyeler içine sığmıştı!
Evet, vuslatın sevinci, unutturmuştu her şeyi!
Ancak, gözüne ilişen genel tablo dilgîr etmişti onu.
Mübarek ellerine kapandı.
Yetmedi, boynuna sarıldı ve baba şefkatinin sıcaklığına kendini salıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu:
“Seni ağlatan da ne, ey Fâtıma; niçin ağlıyorsun?”
Ağlamaktan konuşamadı bir müddet. Sonra kendini toparladı ve “Dayanamadım, yâ Resûlallah!” dedi. “Zira, görüyorum ki çok çile çekmişsin; saçın başın dağılmış ve toz toprak içinde kalmış! Yüzünün rengi solmuş ve üzerindeki libâs da lime lime! Dayanamadım yâ Resûlallah!”
Halden anlayan bir babaydı, aynı zamanda O (sallallahu aleyhi ve sellem). Üstelik Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) göremediklerini de gören bir Peygamber idi ve bir taraftan başını sıvazlayıp “Ağlama kızım, ağlama!” deyip onu teselli ederken diğer yandan şunları söyledi:
“Senin babanı Allah (celle celâlühû), öyle bir dava ile gönderdi ki gün gelecek bu dava, gece ve gündüzün sardığı gibi saracak yeryüzünü!
Yeryüzünde taş veya topraktan inşa edilmiş hiçbir ev kalmayacak ki içine girmiş olmasın!
Deve tüyünden, koyun yününden, keçi kılından örülmüş hiçbir çadır olmayacak ki içine nüfûz etmiş olmasın!”
Demek ki günler mihnet yüklü olsa da istikbale açılan pencereden görünen manzara bundan ibaretti.
Aynı zamanda bu, Nebevî bir vazife demekti.
Bu buluşmadan 4 ay sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Arafat’ta herkes ile buluştu. Şüphesiz bu buluşma, aynı zamanda bir vedalaşma ve helalleşme anlamına geliyordu!
Hutbesine başlarken, “Bugünden sonra bir daha sizinle burada buluşacağıma ihtimal vermiyorum!” diyordu.
Bir endişesi vardı ve sözü oraya getirip zaman zaman sordu:
“Vazifemi yaptım mı?”
Aynı zamanda o gün gelen âyetler, dinin tamam olduğunu tescil etmişti.
Hazreti Ömer (radıyallahu anh) gibi genel tabloda ayrılığın dilini okuyanlar, Arafat’ın bir kenarına çömelmiş, gözyaşı döküyordu.
İşte, herkes ile vedalaşıp helalleştiği o gün, Tebûk dönüşü kızı Fâtıma’ya (radıyallahu anhâ) söylediklerini bir daha söyledi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).
Omuzlara yüklenen vazife, nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi, güneşin doğup battığı her yere taşımaktan ibaretti.
Şüphesiz, “Ben gidiyorum; bu davayı her eve, her çadıra ulaştırmak size vazife olsun!” demekti bu.
Aldığı emaneti Sahâbe, götürebildiği en uzak noktaya kadar götürdü ve yakın coğrafyada gitmedik yer bırakmadılar!
Şayet bugünkü imkanlar o gün onların elinde olsaydı, kim bilir dünyayı kaç kez turlarlardı?
Bu emanete sahip çıkma hassasiyeti birkaç asır devam etse de hisler söndü, heyecanlar soldu!
Aradan bunca zaman geçti, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emanetini ulaştıramadık, sahiplerine!
Bazılarımıza ütopya gibi geldi, bu.
Üstesinden gelinemez bir hedef gibi algıladı, diğer bazılarımız!
Halbuki, yaşanmaz bir hayat değildi, Hazreti Mus’ab’ın yaptıkları.
Evet, şöhreti kötü; her yönüyle ve birebir bir benzetme de söz konusu değil. Ama eğri oturup doğru konuşalım, bir buçuk milyar Müslümanın yapamadığını bugün Allah (celle celâlühû), insan gibi elsiz-ayaksız, dilsiz-dudaksız ve akılsız, minnacık bir virüse yaptırdı!
Dünyanın bir noktasından çıktı ve -hepimizden uzak olsun- neredeyse dünyada uğramadığı nokta bırakmadı!
Şimdilerde herkesin konusu o; şahıslar, şirketler, kurumlar herkes ondan bahsediyor.
Baksanıza, onun için anlı-şanlı devletler seferber oldu ve kesenin ağzını açan açana!
Duymayan kalmış mıdır?
Varsa, zaten onun dünya ile alakası yok demektir!
Olumsuz bir örnek olarak minnacık bir mahluk her eve girebiliyor, herkesin konusu olabiliyorsa, işin müspet yanında bir Müslüman bunu niye yapamasın?
Mus’ab ruhlu insanların, eşya ve hadiselere ait “te’vîlü’l-ehâdîs” dediğimiz bu dilini de iyi okuması lazım.
Cebrî de olsa Allah (celle celâlühû), ümit yolcuları olarak bazılarımızı yeryüzüne dağıtmışsa, tabii ki bunun da bir anlamı var!
Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve Resûlullah’ı da sevindirmenin bugün, sağlam bir yolu var:
Herkes, bulunduğu beldenin Mus’ab’ı olsun!
[Dr. Reşit Haylamaz] 11.4.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
İskandinavya’nın en iyisi kim? [Hasan Cücük]
İskandinavya ülkeleri; Danimarka, Norveç ve İsveç arasında tatlı bir rekabet vardır. Aynı kültür ve ırktan gelen Vikingler’in torunları mevzu spor olunca rekabette sınır tanımaz. Norveç ve İsveç kış sporlarında, Danimarka hentbolda oldukça başarılıdır. Rekabetin en belirgin olduğu alan ise futboldur. Şimdilerde Norveç’in yeşil sahalara sürdüğü Erling Haaland, İskandinavya’nın en iyisi kim tartışmasını başlattı. İsveç, biz de Zlatan var derken, Danimarka Michael Laudrup ve Peter Schmiechel’i öne sürüyor.
Önce milli takım düzeyindeki rekabete bakalım. İskandinavya ülkelerinden tek uluslararası başarı Danimarka’ya ait. Euro 92’de tarihi bir başarıya imza atarak şampiyon oldular, hem de İsveç’in ev sahipliğinde. İç savaştan dolayı Yugoslavya turnuvadan diskalifiye edilince, yerine eleme grubunda ikinci olan Danimarka şampiyonaya katıldı. Plajdan toplanan oyuncularla Danimarka tarihi bir başarıya imza atıp Avrupa şampiyonu oldu. İsveç ev sahipliği yaptığı 1958 Dünya Kupası’nda finale kadar gelmiş ancak Pele’nin adını dünyaya duyurduğu turnuvada Sambacılar’a 5-2 yenilerek ikinci olmuştu.
Gelelim İskandinavya’nın sahneye sürdüğü yıldız oyunculara. İsveç denince akıllara tabiki Zlatan İbrahimovic geliyor. Boşnak bir baba ve Hırvat bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen İbrahimovic, Malmö’de başlayan futbol yolculuğunda Ajax, Barcelona, Milan, İnter ve PSG, LA Galaxy ve Manchester United’de devam ettirdi. Şimdilerde 39 yaşında olan İbrahimovic, Milan için ter dökmeye devam ediyor. Kariyerine baktığımızda bol kupa görüyoruz. Fransa, Hollanda, İtalya ve İspanya’da şampiyonluk yaşayan Zlatan brahimovic, tam 13kez yılın futbolcusu seçildi. 5 kez de gol krallığı sevinci yaşadı.
İsveç, Zlatan İbrahimovic dışında Tomas Brolin ve Henrik Larsson gibi iki önemli yıldız daha yetiştirdi. Ancak her iki isim de kariyer olarak Zlatan’dan oldukça geride kaldı. İsveç’le ilgili parantezi kapatmadan Gunnar Nordahl adını anmadan geçmek olmaz. 1949-56 yılları arasında Milan formasını giyen İsveçli oyuncu tam 5 kez Serie A’da gol krallığı yaşadı. Ortaya koyduğu performansla döneminin en önemli yıldızlarından biri oldu.
Danimarka’nın futbolda yetiştirdiği marka denince öne daima iki isim çıkar; Michael Laudrup ve Peter Schmeichel. Ancak biraz geriye gittiğimizde bir başka dev marka daha vardır; Allan Simonsen. 1972-79 arasında Bundesliga’da Borussia Mönchengladbach, 1979-82 arasında ise La Liga’da Barcelona formasını giyen Allan Simonsen, 1977’de Avrupa’da yılın futbolcusu seçildi. Simonsen bu unvanı elde eden ilk ve tek İskandinav futbolcu olma özelliğini elinde bulundurmaya devam ediyor. Mönchengladbach ile 3 kez Bundesliga ve 2 kez UEFA Kupası sevinci yaşayan Simonsen, Barcelona’yla da Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırdı. Sadece 165 cm boyunda olan Simonsen, gol yollarında oldukça etkili bir isimdi.
Brondby takımında başlayan futbol kariyerinde henüz 17 yaşında Juventus yolunu tutan Michael Laudrup, Barcelona, Real Madrid ve Ajax formalarını başarıyla giydi. Zekasını tekniğiyle birleştiren Laudrup, Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri oldu. Gittiği her takımda şampiyonluk yaşayan Laudrup, 1990’lı yıllara damga vuran Johan Cruyff’un ‘rüya takımı’ Barcelona’nın en önemli isimlerinden biri oldu. Danimarka tarihinin en başarılı ismi olarak gösterilen Michael Laudrup, dönemin milli takım teknik direktörü Ricard Möller Nielsen ile yaşadığı sorunlardan dolayı Euro 92 kadrosunda yer almadı.
Peter Schmiechel, 1991’de Manchester United’e transfer olarak adını duyurdu. Ancak tüm dünyanın bildiği isim olması Euro 92’de gösterdiği performansla geldi. Ferguson’un sadece 750 bin Euro ödeyip United’e kazandırdığı isim olan Peter Schmeichel, Premier Lig’in en iyi file bekçilerinden biri oldu. Avrupa ve dünyada yılın kalecisi seçilen Peter Schmeichel, geçtiğimiz günlerde Premier Lig tarihinin en iyi file bekçisi olarak tescillendi.
Gelelim Norveç’e… Bu yıl Erling Haaland gibi genç bir yeteneği sahneye sürdü. Henüz 19 yaşında olan Haaland, Salzburg ve Borussia Dortmund performanslarıyla Avrupa’nın en gözde forvetlerinden biri oldu. İsveç ve Danimarka’ya göre daha az sayıda yıldız futbolcu çıkaran Norveç, Haaland’la açığı kapatmak istiyor. Norveç geçmişte, John Arne Riise, John Carew ve Tore Andre Flo gibi üst düzey oyuncular yetişti. Bakalım Erling Haaland ve Trabzonspor formasını giyen Alexander Sörloth, Norveç’in gururu olup İskandinavya’nın en iyisi olacak mı? İsimler ve kariyerleri bunlar. Sizce İskandinavya’nın en iyisi kim?
[Hasan Cücük] 11.4.2020 [TR724]
Önce milli takım düzeyindeki rekabete bakalım. İskandinavya ülkelerinden tek uluslararası başarı Danimarka’ya ait. Euro 92’de tarihi bir başarıya imza atarak şampiyon oldular, hem de İsveç’in ev sahipliğinde. İç savaştan dolayı Yugoslavya turnuvadan diskalifiye edilince, yerine eleme grubunda ikinci olan Danimarka şampiyonaya katıldı. Plajdan toplanan oyuncularla Danimarka tarihi bir başarıya imza atıp Avrupa şampiyonu oldu. İsveç ev sahipliği yaptığı 1958 Dünya Kupası’nda finale kadar gelmiş ancak Pele’nin adını dünyaya duyurduğu turnuvada Sambacılar’a 5-2 yenilerek ikinci olmuştu.
Gelelim İskandinavya’nın sahneye sürdüğü yıldız oyunculara. İsveç denince akıllara tabiki Zlatan İbrahimovic geliyor. Boşnak bir baba ve Hırvat bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen İbrahimovic, Malmö’de başlayan futbol yolculuğunda Ajax, Barcelona, Milan, İnter ve PSG, LA Galaxy ve Manchester United’de devam ettirdi. Şimdilerde 39 yaşında olan İbrahimovic, Milan için ter dökmeye devam ediyor. Kariyerine baktığımızda bol kupa görüyoruz. Fransa, Hollanda, İtalya ve İspanya’da şampiyonluk yaşayan Zlatan brahimovic, tam 13kez yılın futbolcusu seçildi. 5 kez de gol krallığı sevinci yaşadı.
İsveç, Zlatan İbrahimovic dışında Tomas Brolin ve Henrik Larsson gibi iki önemli yıldız daha yetiştirdi. Ancak her iki isim de kariyer olarak Zlatan’dan oldukça geride kaldı. İsveç’le ilgili parantezi kapatmadan Gunnar Nordahl adını anmadan geçmek olmaz. 1949-56 yılları arasında Milan formasını giyen İsveçli oyuncu tam 5 kez Serie A’da gol krallığı yaşadı. Ortaya koyduğu performansla döneminin en önemli yıldızlarından biri oldu.
Danimarka’nın futbolda yetiştirdiği marka denince öne daima iki isim çıkar; Michael Laudrup ve Peter Schmeichel. Ancak biraz geriye gittiğimizde bir başka dev marka daha vardır; Allan Simonsen. 1972-79 arasında Bundesliga’da Borussia Mönchengladbach, 1979-82 arasında ise La Liga’da Barcelona formasını giyen Allan Simonsen, 1977’de Avrupa’da yılın futbolcusu seçildi. Simonsen bu unvanı elde eden ilk ve tek İskandinav futbolcu olma özelliğini elinde bulundurmaya devam ediyor. Mönchengladbach ile 3 kez Bundesliga ve 2 kez UEFA Kupası sevinci yaşayan Simonsen, Barcelona’yla da Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırdı. Sadece 165 cm boyunda olan Simonsen, gol yollarında oldukça etkili bir isimdi.
Brondby takımında başlayan futbol kariyerinde henüz 17 yaşında Juventus yolunu tutan Michael Laudrup, Barcelona, Real Madrid ve Ajax formalarını başarıyla giydi. Zekasını tekniğiyle birleştiren Laudrup, Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri oldu. Gittiği her takımda şampiyonluk yaşayan Laudrup, 1990’lı yıllara damga vuran Johan Cruyff’un ‘rüya takımı’ Barcelona’nın en önemli isimlerinden biri oldu. Danimarka tarihinin en başarılı ismi olarak gösterilen Michael Laudrup, dönemin milli takım teknik direktörü Ricard Möller Nielsen ile yaşadığı sorunlardan dolayı Euro 92 kadrosunda yer almadı.
Peter Schmiechel, 1991’de Manchester United’e transfer olarak adını duyurdu. Ancak tüm dünyanın bildiği isim olması Euro 92’de gösterdiği performansla geldi. Ferguson’un sadece 750 bin Euro ödeyip United’e kazandırdığı isim olan Peter Schmeichel, Premier Lig’in en iyi file bekçilerinden biri oldu. Avrupa ve dünyada yılın kalecisi seçilen Peter Schmeichel, geçtiğimiz günlerde Premier Lig tarihinin en iyi file bekçisi olarak tescillendi.
Gelelim Norveç’e… Bu yıl Erling Haaland gibi genç bir yeteneği sahneye sürdü. Henüz 19 yaşında olan Haaland, Salzburg ve Borussia Dortmund performanslarıyla Avrupa’nın en gözde forvetlerinden biri oldu. İsveç ve Danimarka’ya göre daha az sayıda yıldız futbolcu çıkaran Norveç, Haaland’la açığı kapatmak istiyor. Norveç geçmişte, John Arne Riise, John Carew ve Tore Andre Flo gibi üst düzey oyuncular yetişti. Bakalım Erling Haaland ve Trabzonspor formasını giyen Alexander Sörloth, Norveç’in gururu olup İskandinavya’nın en iyisi olacak mı? İsimler ve kariyerleri bunlar. Sizce İskandinavya’nın en iyisi kim?
[Hasan Cücük] 11.4.2020 [TR724]
Kıymet bilmeze iyilik yapılmaz! [M.Nedim Hazar]
Ne muhteşemdir Beydaba’nın anlattıkları. Mikro alemden makroya, insandan hayvana, oradan bitkiler alemine yol alan muhteşem fantastik dünyasından öyküler ile ibret derlersiniz onun metinlerinde. Aslında niyetim onun “Tasmalı Güvercin” hikayesini buraya almaktı ama metin o kadar uzun, iç içe geçmiş pek çok hikaye ve karakterden oluşuyordu ki, üzerinde belki haftalarca çalışmak gerekiyordu. Ve ilk okuduğumda belki de diğerlerinin gölgesinde kaldığı için hafızamda önemli yer tutmayan kuyumcu ile gezginin hikayesine takıldım. Benzetmeler, göndermeler, alt metinler muhteşemdi yine. Metne müdahale ederek hem lirizmini hem de derinliğini bozmak istemedim.
Hükümdar Debşelim, filozof Beydaba’ya şöyle dedi:
-İyiliğe layık olmayan birine iyilik edip teşekkür uman kişinin hikâyesini bana anlat.
Filozof şu cevabı verdi:
-Ey hükümdar! Yaratıkların karakteri birbirinden farklıdır. Allah’ın yarattıkları içinde; dört ayak üzerinde veya iki ayak üzerinde yürüyen yahut da iki kanatla uçan yaratıklar arasında insandan daha üstün hiçbir varlık yoktur. Fakat insanlardan da iyi olanı ve kötü olanı vardır. Bazen hayvanlar, canavarlar ve kuşlar arasında insandan daha vefakâr, ailesini daha titizlikle koruyan, iyilik bilen ve onun altında kalmayanı bulunur.
Hâl böyle olunca hükümdarlar ve başkaları arasından aklı başında olanlara, iyiliği layık olan yerlere yapmaları, onu taşıyamayan ve şükrünü yerine getiremeyenler yanında bunlara iyilik yaparak zayi etmemeleri gereklidir.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Vefasız, kadru kıymet bilmeyen hiç kimseye iyilik yapmamalıdır. İyiliğe layık olmadıkça akrabaya, sırf akraba olduğu için iyilik yapmamalıdır. İyiliğin kıymetini biliyor ve canıyla ve güç yetirebildiği her şeyiyle iyilik yapana sadakatli davranıyorsa, yedi kat yabancı da olsa iyilik ve ihsanı esirgemek de reva değildir. Güzel vasıf ve huylarla tanınmış, bu yönlerine güvenilmiş herkes iyiliğe layık ve dostluğa uygundur.
Akıllı ve duygulu bir doktor da hastaya bakıp damarlarını ve nabzını yoklamadıkça, bünyesini ve hastalık sebeplerini bilmedikçe onu tedavi edemez. Bütün bunları tam anlamıyla anlayıp öğrenince tedaviye girişir. İşte bunun gibi akıllı kişi de denedikten sonra bir kişiyi dost ve arkadaş edinmelidir.
Denemeden iyi tanınmış bir kimseye güvenen kendisini tehlikeye atmış, ölüm ve kötülüğün kenarına gelmiş olur. Bazen de insan vefa ve sadakatini denemediği ve karakterini bilmediği zayıf bir kimseye iyilik eder de bu zayıf kişi iyiliğin altında kalmaz, en güzel şekilde karşılık verir. Kimi zaman ise akıllı bir insan fazla sakınır, hiçbir kimseye güvenmezken, gelinciği yakalayıp elbisesinin bir kolundan sokarak öbüründen çıkarır (hayvana güvenir.) Tıpkı elinde kuş taşıyan kimse gibi ki-bu kuş-av yaparsa hem kendisi istifade eder hem de ona yedirir.
Akıl sahibine, küçük büyük hiçbir kimseyi, hatta hayvanları küçümsemek yakışmaz; fakat -ona yakışan- onları denemesi, onlara yapacağı iyiliğin, onlardan gördüğü iyi vasıflar ölçüsünde olmasıdır. Bu konuda, filozoflardan birinin verdiği meşhur bir örnek vardır.
Hükümdar sordu:
-Bu nasıl olmuş?
Filozof cevap verdi:
Bir kuyumcu, bir maymun, bir yılan ve bir de pars, derince bir kuyunun içine düşmüşlerdi. Gezginin biri çok susamıştı ve su bulmak umuduyla bu kuyuya bakınca yukarıya tırmanmaya çalışan bir adam ve bu hayvanları gördü. Belki adamı vahşi hayvanlardan kurtarırım düşüncesiyle yanındaki urganı kuyuya saldı. Adam daha urgana yaklaşmadan maymun daha atik davranarak hemen kuyudan yukarı çıktı. Seyyah belki adamı bu kez kurtarırım diye urganı ikinci kere kuyuya sarkıttı. Bu kez de yılan çabuk davranarak kurtuldu kuyudan. Gezgin urganı kuyuya bir kez daha saldı. Adam yine geç kaldı ve bu sefer de pars urgana sarılıp yukarı çıktı. Hayvanlar gezgine minnettar olduklarını ifade edip teşekkür ettikten sonra hepsi;
“Sakın o adamı kuyudan çıkarma! Çünkü o, nankörün tekidir” dediler.
“Evim hemen şurada senin gitmekte olduğun kentin yakınındadır”, dedi maymun.
Pars;
“Ben de o kente çok yakın bir ormanda yaşamaktayım” dedi Yılan ekledi:
“Benim yuvam da kent kapısının duvarları arasındadır.”
Hepsi yaşadıkları yerleri anlattıktan sonra hep birlikte; “Eğer kente geldiğinde bir sorunun olur, darda kalırsan bizi çağırırsın. Sen bize büyük iyilik yaptın, bunun altında kalmak istemeyiz” deyip Gezginden ayrıldılar.
Gezgin adamların sözlerine aldırış etmedi ve adamı da sonunda kuyudan çıkardı. Kuyumcu olduğunu söyleyen adam kurtulmanın sevinciyle Gezginin ayaklarına kapandı.
“Bana yaptığın iyiliğin altında kalmak istemiyorum. Lakin sana şu an karşılık verecek durumda değilim. Kente geldiğinde mutlaka bana uğra” dedi ve adını ile adresini Gezgine verdi.
Gezgin kuyumcudan ayrılıp, uğramak istediği yerlere de uğradıktan sonra kentin yolunu tuttu. Kendisini ilk olarak karşılayan maymun oldu. Ona güzel meyveler ikram ederek en güzel şekilde ağırladı. Gezgin maymunun yanından memnun bir şekilde ayrılıp yola koyuldu.
Tam kentin girişine yaklaşıyordu ki pars kendisini karşılamaya hazırlanırken gördü.”
İyiliğini unutmuş değilim. “Gel şöyle bir dinlen” diyerek bir ağacın gölgesini gösterdi Pars. Gezgini orada bırakarak sarayın bahçesinde gezinen Kral kızının karşısına gidip dikildi. Kız korkup kaçmak istediyse de başaramadı. Pars kızın gerdanlığını kaptığı gibi kaçtı. Değerli taşlarla süslü bu gerdanlığı Gezgine sundu.
Tekrar yola koyulan Gezgin bir yandan hayvanların kendisine vefalı davranmalarından ve cömert tavırlarından etkilenmiş bir şekilde memnuniyetini ortaya koyarken diğer yandan da “acaba kuyumcu beni nasıl karşılayacak?” diye merak ediyordu.
“Eğer kuyumcunun eli darda ise bu gerdanlığı ona sattırıp parasını bölüşür sıkıntı çekmeyiz” diye düşündü.
Gezgin, kuyumcuyu bulunca ondan çok yakınlık gördü. Kuyumcu onu alıp evine götürdü. Gezgin hemen gerdanlığı alıp kuyumcuya gösterdi. Kral bu gerdanlığı kuyumcuya yaptırmıştı. Kuyumcu gerdanlığı görür görmez tanıdı.
Kuyumcu;
“Sen burada otur, dinlenmene bak. Ben dışarıdan sana özel yiyecek bir şeyler alayım.” dedi.
Kuyumcu hızla evden çıktı. Kendine göre büyük bir olanak yakalamıştı. Bu durumu krala bildirecek ve böylelikle kralın en güvenilir, gözde adamı olacaktı. Belki de kral onu hazinelerinin başına bile getirebilirdi. Bütün bunları kendi kendine konuşarak yürümeye başladı.
Saraya varıp Kral’ın yanına çıktığında;
“Kızınızın gerdanlığını çalan kişi şu an evimdedir, hemen yakalatın onu!” dedi.
Kral adamlarını gönderip Gezgini gerdanlıkla birlikte huzuruna getirtti. Sorgusuz sualsiz ona işkence yapılarak kentte dolaştırılması ve idam edilmesi konusunda yanındakilere emir verdi.
İşkence yapılırken;
“Kuyudan kurtardığım hayvanların sözünü dinleyip keşke şu körü kuyudan kurtarmasaydım!” diye söylenip duruyordu Gezgin.
Yılan, Gezgin’in başına gelenleri duyunca onu kurtarmak için saraya gidip Kralın oğlunu soktu. Kimse onu iyileştiremiyordu. Bu haber bütün kente yayılmıştı. Gezgin, kırlarda çok dolaştığından yılan ve böcek sokmalarına karşı bitkilerden ilaç yapmasını biliyordu. Kralın oğlunu yılan soktuğu haberini duyar duymaz krala haber gönderdi; Eğer canımı bağışlarsa Kralın oğlunu ölümden kurtarırım.” dedi.
Kral bunu kabul etti. Gezgin hazırladığı bitkisel ilaçlarla kralın oğlunu iyileştirdi.
“ Artık senin canını bağışlayacağıma göre kızımdan gerdanlığı nasıl aldığını anlatır mısın?” dedi Kral.
Gezgin her şeyi ayrıntısıyla anlattı. Bunun üzerine Kral kuyumcunun da aynı şekilde işkenceyle öldürülmesin emretti. Gezgin kraldan kuyumcunun bağışlanmasını istedi. “Eğer isteseydi gerdanlığın elime nasıl geçtiğini benden öğrenebilirdi. Ama yanınızda bir yer edinme hırsı, ona her şeyi unutturdu. Ama ben buna rağmen onun yine de bağışlanmasını istiyorum.” dedi.
Kral, kuyumcuyu affetti.
Gezgin, Kraldan izin isteyerek saraydan ayrıldı ve başka ülkelere gitmek üzere yola koyuldu.
[M.Nedim Hazar] 11.4.2020 [TR724]
Hükümdar Debşelim, filozof Beydaba’ya şöyle dedi:
-İyiliğe layık olmayan birine iyilik edip teşekkür uman kişinin hikâyesini bana anlat.
Filozof şu cevabı verdi:
-Ey hükümdar! Yaratıkların karakteri birbirinden farklıdır. Allah’ın yarattıkları içinde; dört ayak üzerinde veya iki ayak üzerinde yürüyen yahut da iki kanatla uçan yaratıklar arasında insandan daha üstün hiçbir varlık yoktur. Fakat insanlardan da iyi olanı ve kötü olanı vardır. Bazen hayvanlar, canavarlar ve kuşlar arasında insandan daha vefakâr, ailesini daha titizlikle koruyan, iyilik bilen ve onun altında kalmayanı bulunur.
Hâl böyle olunca hükümdarlar ve başkaları arasından aklı başında olanlara, iyiliği layık olan yerlere yapmaları, onu taşıyamayan ve şükrünü yerine getiremeyenler yanında bunlara iyilik yaparak zayi etmemeleri gereklidir.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Vefasız, kadru kıymet bilmeyen hiç kimseye iyilik yapmamalıdır. İyiliğe layık olmadıkça akrabaya, sırf akraba olduğu için iyilik yapmamalıdır. İyiliğin kıymetini biliyor ve canıyla ve güç yetirebildiği her şeyiyle iyilik yapana sadakatli davranıyorsa, yedi kat yabancı da olsa iyilik ve ihsanı esirgemek de reva değildir. Güzel vasıf ve huylarla tanınmış, bu yönlerine güvenilmiş herkes iyiliğe layık ve dostluğa uygundur.
Akıllı ve duygulu bir doktor da hastaya bakıp damarlarını ve nabzını yoklamadıkça, bünyesini ve hastalık sebeplerini bilmedikçe onu tedavi edemez. Bütün bunları tam anlamıyla anlayıp öğrenince tedaviye girişir. İşte bunun gibi akıllı kişi de denedikten sonra bir kişiyi dost ve arkadaş edinmelidir.
Denemeden iyi tanınmış bir kimseye güvenen kendisini tehlikeye atmış, ölüm ve kötülüğün kenarına gelmiş olur. Bazen de insan vefa ve sadakatini denemediği ve karakterini bilmediği zayıf bir kimseye iyilik eder de bu zayıf kişi iyiliğin altında kalmaz, en güzel şekilde karşılık verir. Kimi zaman ise akıllı bir insan fazla sakınır, hiçbir kimseye güvenmezken, gelinciği yakalayıp elbisesinin bir kolundan sokarak öbüründen çıkarır (hayvana güvenir.) Tıpkı elinde kuş taşıyan kimse gibi ki-bu kuş-av yaparsa hem kendisi istifade eder hem de ona yedirir.
Akıl sahibine, küçük büyük hiçbir kimseyi, hatta hayvanları küçümsemek yakışmaz; fakat -ona yakışan- onları denemesi, onlara yapacağı iyiliğin, onlardan gördüğü iyi vasıflar ölçüsünde olmasıdır. Bu konuda, filozoflardan birinin verdiği meşhur bir örnek vardır.
Hükümdar sordu:
-Bu nasıl olmuş?
Filozof cevap verdi:
Bir kuyumcu, bir maymun, bir yılan ve bir de pars, derince bir kuyunun içine düşmüşlerdi. Gezginin biri çok susamıştı ve su bulmak umuduyla bu kuyuya bakınca yukarıya tırmanmaya çalışan bir adam ve bu hayvanları gördü. Belki adamı vahşi hayvanlardan kurtarırım düşüncesiyle yanındaki urganı kuyuya saldı. Adam daha urgana yaklaşmadan maymun daha atik davranarak hemen kuyudan yukarı çıktı. Seyyah belki adamı bu kez kurtarırım diye urganı ikinci kere kuyuya sarkıttı. Bu kez de yılan çabuk davranarak kurtuldu kuyudan. Gezgin urganı kuyuya bir kez daha saldı. Adam yine geç kaldı ve bu sefer de pars urgana sarılıp yukarı çıktı. Hayvanlar gezgine minnettar olduklarını ifade edip teşekkür ettikten sonra hepsi;
“Sakın o adamı kuyudan çıkarma! Çünkü o, nankörün tekidir” dediler.
“Evim hemen şurada senin gitmekte olduğun kentin yakınındadır”, dedi maymun.
Pars;
“Ben de o kente çok yakın bir ormanda yaşamaktayım” dedi Yılan ekledi:
“Benim yuvam da kent kapısının duvarları arasındadır.”
Hepsi yaşadıkları yerleri anlattıktan sonra hep birlikte; “Eğer kente geldiğinde bir sorunun olur, darda kalırsan bizi çağırırsın. Sen bize büyük iyilik yaptın, bunun altında kalmak istemeyiz” deyip Gezginden ayrıldılar.
Gezgin adamların sözlerine aldırış etmedi ve adamı da sonunda kuyudan çıkardı. Kuyumcu olduğunu söyleyen adam kurtulmanın sevinciyle Gezginin ayaklarına kapandı.
“Bana yaptığın iyiliğin altında kalmak istemiyorum. Lakin sana şu an karşılık verecek durumda değilim. Kente geldiğinde mutlaka bana uğra” dedi ve adını ile adresini Gezgine verdi.
Gezgin kuyumcudan ayrılıp, uğramak istediği yerlere de uğradıktan sonra kentin yolunu tuttu. Kendisini ilk olarak karşılayan maymun oldu. Ona güzel meyveler ikram ederek en güzel şekilde ağırladı. Gezgin maymunun yanından memnun bir şekilde ayrılıp yola koyuldu.
Tam kentin girişine yaklaşıyordu ki pars kendisini karşılamaya hazırlanırken gördü.”
İyiliğini unutmuş değilim. “Gel şöyle bir dinlen” diyerek bir ağacın gölgesini gösterdi Pars. Gezgini orada bırakarak sarayın bahçesinde gezinen Kral kızının karşısına gidip dikildi. Kız korkup kaçmak istediyse de başaramadı. Pars kızın gerdanlığını kaptığı gibi kaçtı. Değerli taşlarla süslü bu gerdanlığı Gezgine sundu.
Tekrar yola koyulan Gezgin bir yandan hayvanların kendisine vefalı davranmalarından ve cömert tavırlarından etkilenmiş bir şekilde memnuniyetini ortaya koyarken diğer yandan da “acaba kuyumcu beni nasıl karşılayacak?” diye merak ediyordu.
“Eğer kuyumcunun eli darda ise bu gerdanlığı ona sattırıp parasını bölüşür sıkıntı çekmeyiz” diye düşündü.
Gezgin, kuyumcuyu bulunca ondan çok yakınlık gördü. Kuyumcu onu alıp evine götürdü. Gezgin hemen gerdanlığı alıp kuyumcuya gösterdi. Kral bu gerdanlığı kuyumcuya yaptırmıştı. Kuyumcu gerdanlığı görür görmez tanıdı.
Kuyumcu;
“Sen burada otur, dinlenmene bak. Ben dışarıdan sana özel yiyecek bir şeyler alayım.” dedi.
Kuyumcu hızla evden çıktı. Kendine göre büyük bir olanak yakalamıştı. Bu durumu krala bildirecek ve böylelikle kralın en güvenilir, gözde adamı olacaktı. Belki de kral onu hazinelerinin başına bile getirebilirdi. Bütün bunları kendi kendine konuşarak yürümeye başladı.
Saraya varıp Kral’ın yanına çıktığında;
“Kızınızın gerdanlığını çalan kişi şu an evimdedir, hemen yakalatın onu!” dedi.
Kral adamlarını gönderip Gezgini gerdanlıkla birlikte huzuruna getirtti. Sorgusuz sualsiz ona işkence yapılarak kentte dolaştırılması ve idam edilmesi konusunda yanındakilere emir verdi.
İşkence yapılırken;
“Kuyudan kurtardığım hayvanların sözünü dinleyip keşke şu körü kuyudan kurtarmasaydım!” diye söylenip duruyordu Gezgin.
Yılan, Gezgin’in başına gelenleri duyunca onu kurtarmak için saraya gidip Kralın oğlunu soktu. Kimse onu iyileştiremiyordu. Bu haber bütün kente yayılmıştı. Gezgin, kırlarda çok dolaştığından yılan ve böcek sokmalarına karşı bitkilerden ilaç yapmasını biliyordu. Kralın oğlunu yılan soktuğu haberini duyar duymaz krala haber gönderdi; Eğer canımı bağışlarsa Kralın oğlunu ölümden kurtarırım.” dedi.
Kral bunu kabul etti. Gezgin hazırladığı bitkisel ilaçlarla kralın oğlunu iyileştirdi.
“ Artık senin canını bağışlayacağıma göre kızımdan gerdanlığı nasıl aldığını anlatır mısın?” dedi Kral.
Gezgin her şeyi ayrıntısıyla anlattı. Bunun üzerine Kral kuyumcunun da aynı şekilde işkenceyle öldürülmesin emretti. Gezgin kraldan kuyumcunun bağışlanmasını istedi. “Eğer isteseydi gerdanlığın elime nasıl geçtiğini benden öğrenebilirdi. Ama yanınızda bir yer edinme hırsı, ona her şeyi unutturdu. Ama ben buna rağmen onun yine de bağışlanmasını istiyorum.” dedi.
Kral, kuyumcuyu affetti.
Gezgin, Kraldan izin isteyerek saraydan ayrıldı ve başka ülkelere gitmek üzere yola koyuldu.
[M.Nedim Hazar] 11.4.2020 [TR724]
Herkes kaderine terk edilmeden önce [Hakan Taner]
Dünyada tek bir gündem var artık.
İnsanların evlere hapsolduğu şu günlerde ilk bir ay dolmadan ellerindeki malzemeyi tüketmeye başladılar. Şu sıralar biten şeylerin yerine yenisi de konulamıyor.
Belirsizliğin ne zaman biteceği de meçhul.
En güçlü ülkeler bile teklemeye başladı.
Amerika’da geçen hafta işsiz kalan 9,8 milyon kişinin üzerine bu hafta 6,6 milyon kişi daha ilave olundu. 20 milyona yaklaştı iki haftada işsiz kalanların sayısı.
Bu daha yolun başı.
Ölüm vakalarını bazı ülkeler sabitledi. Can kaybını olduğu gibi yansıtmaya çalışan ülkelerde günlük ölümlü vak’a 500’lerden binlere ulaştı.
Ülkeler kendi aralarında paslaşmaya ve yardımlaşmaya devam ediyor.
Almanya bu konuda başı çeken ülkelerden biri ve her tarafa yetişmeye çalışıyor.
Küba salgının yoğun olduğu ülkelere sağlık ekibi yardımında bulunuyor.
Tabii tüm ülkelerin öncelikli hedefi kendi ülkesini ve insanını korumak ve korunaklı hale getirmek.
Bütün dünya müjdeli bir haber bekliyor. Bu haberi kim verirse ve virüse çare olursa hem itibar hem de para kazanacak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
EKONOMİ İLK ÖNCELİK OLACAK
Bütün bu olan bitenler içerisinde iş dönüp dolaşıp ekonomiye geliyor ve saat tam da o noktada duruyor.
İktisat biliminin temel tanımı sınırsız ihtiyaçlar ile sınırlı kaynakları denkleştirmekti.
Koronavirüs salgınından sonra hem kaynak hem de ihtiyaçlar sınırlı.
Tek öncelik gıda ve sağlık.
Eldeki hazır kaynaklar tıpkı boşalan raflar gibi azaldı, yeniden ve yerinden üretim yapılamazsa bu kez başka bir tehlike zuhur edecek; açlık ve yoksulluk.
Üretimin, emeğin gücü ve önemi bir kez daha boy gösterecek.
Maalesef bazı ülkeler bu salt gerçeğin henüz farkında değil. Ya da farkında olmakla birlikte bildikleri ve önemsedikleri başka bir yol var da biz bilmiyoruz.
Ancak bu saatten sonra bütün yollar ekonomiye çıkar.
Hiçbir ülke ve hiçbir iktidar vatandaşları arasında ayrı-gayrı yapamaz, ayrıca bu konu algı ve algıcılarla çözülebilecek bir konu da değil.
Bir ve bütün olmak bir tercih değil, bir mecburiyettir.
Devlet vatandaşları arasında ayrım yapamaz hele ki böyle zamanlarda.
Bazı ülkeler çözümü istibdatta görmekte. Oysa baskı ve susturma tarih boyunca çözüm olmamıştır. Bu devirde hiç olmaz.
Allah’a, ahiret gününe ve peygambere inananlar şunu bilir: Eğer bir yerde baskı kayırma ve adaletsizlik varsa oraya kıtlık, yoksulluk, yoksunluk ve her türlü kötülük her yerden önce gelir ve insanlar kendini düzeltene kadar da o yöreyi terk etmez.
Olayın bir de bu yönünün olduğunu hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var.
[Hakan Taner] 11.4.2020 [TR724]
İnsanların evlere hapsolduğu şu günlerde ilk bir ay dolmadan ellerindeki malzemeyi tüketmeye başladılar. Şu sıralar biten şeylerin yerine yenisi de konulamıyor.
Belirsizliğin ne zaman biteceği de meçhul.
En güçlü ülkeler bile teklemeye başladı.
Amerika’da geçen hafta işsiz kalan 9,8 milyon kişinin üzerine bu hafta 6,6 milyon kişi daha ilave olundu. 20 milyona yaklaştı iki haftada işsiz kalanların sayısı.
Bu daha yolun başı.
Ölüm vakalarını bazı ülkeler sabitledi. Can kaybını olduğu gibi yansıtmaya çalışan ülkelerde günlük ölümlü vak’a 500’lerden binlere ulaştı.
Ülkeler kendi aralarında paslaşmaya ve yardımlaşmaya devam ediyor.
Almanya bu konuda başı çeken ülkelerden biri ve her tarafa yetişmeye çalışıyor.
Küba salgının yoğun olduğu ülkelere sağlık ekibi yardımında bulunuyor.
Tabii tüm ülkelerin öncelikli hedefi kendi ülkesini ve insanını korumak ve korunaklı hale getirmek.
Bütün dünya müjdeli bir haber bekliyor. Bu haberi kim verirse ve virüse çare olursa hem itibar hem de para kazanacak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
EKONOMİ İLK ÖNCELİK OLACAK
Bütün bu olan bitenler içerisinde iş dönüp dolaşıp ekonomiye geliyor ve saat tam da o noktada duruyor.
İktisat biliminin temel tanımı sınırsız ihtiyaçlar ile sınırlı kaynakları denkleştirmekti.
Koronavirüs salgınından sonra hem kaynak hem de ihtiyaçlar sınırlı.
Tek öncelik gıda ve sağlık.
Eldeki hazır kaynaklar tıpkı boşalan raflar gibi azaldı, yeniden ve yerinden üretim yapılamazsa bu kez başka bir tehlike zuhur edecek; açlık ve yoksulluk.
Üretimin, emeğin gücü ve önemi bir kez daha boy gösterecek.
Maalesef bazı ülkeler bu salt gerçeğin henüz farkında değil. Ya da farkında olmakla birlikte bildikleri ve önemsedikleri başka bir yol var da biz bilmiyoruz.
Ancak bu saatten sonra bütün yollar ekonomiye çıkar.
Hiçbir ülke ve hiçbir iktidar vatandaşları arasında ayrı-gayrı yapamaz, ayrıca bu konu algı ve algıcılarla çözülebilecek bir konu da değil.
Bir ve bütün olmak bir tercih değil, bir mecburiyettir.
Devlet vatandaşları arasında ayrım yapamaz hele ki böyle zamanlarda.
Bazı ülkeler çözümü istibdatta görmekte. Oysa baskı ve susturma tarih boyunca çözüm olmamıştır. Bu devirde hiç olmaz.
Allah’a, ahiret gününe ve peygambere inananlar şunu bilir: Eğer bir yerde baskı kayırma ve adaletsizlik varsa oraya kıtlık, yoksulluk, yoksunluk ve her türlü kötülük her yerden önce gelir ve insanlar kendini düzeltene kadar da o yöreyi terk etmez.
Olayın bir de bu yönünün olduğunu hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var.
[Hakan Taner] 11.4.2020 [TR724]
Bari “Subhanallah!” deyin! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Geçen hafta Kazım Güleçyüz’ün “Helalleşme” başlıklı yayını gündem oldu. Çarşamba cemaati lideri Mahmut Efendi’nin gördüğü ifade edilen rüyaya göre Hz. Peygamber kendisine, Türkiye’de var olan ayrışma, husumet, zulüm nedeniyle duaların kabul olmadığını, helalleşme gerektiğini ifade ediyordu. Rüyanın sıhhati ve nakil zincirinin güvenilirliği hakkında bir fikrim yok. Ama Türkiye’de Müslümanlar ve dini gruplar arasında Rahmeti ilahiyi kesecek, hatta Allah’ı gazaba getirecek kadar bir ayrışma, gıybet, iftira, zulüm, gasp süreci işlediği muhakkak. Ama zulmü işleyenler bunu “dindar” bilindiği ve dini söylemler kullandığı için yaşanan şenaatler, denaetler dindarların dikkatini çekmiyor. Ulufeler dağıtıldığı için dini gruplar bu ahlaksız, ağır zulmü yok saymayı tercih ediyorlar.
Cemaatler ve tarikatlar son bir asırda önemli misyon eda etti. İnsanların dinden kopmasına, inançlarını hepten unutmasına mani oldu. İstisnalar hariç, cemaatler uzun yıllar güncel siyasete bulaşmamayı başardılar. Elbette seçim dönemlerinde bazı tercihlerde bulundular, ama hiçbir zaman bugünkü gibi bir partinin her şeye rağmen ve kayıtsız şartsız partizanı olmadılar. Bazı partilerle özdeşleşen sınırlı sayıda cemaat vardı ama onlar dahi gerektiğinde itiraz ediyor, partiyle çok konuda ayrışıyordu. Nitekim çok fazla örtüşen, MSP-RP ile Hak Yol Cemaati pek çok konuda anlaşamamış ve ayrışmalar, hatta çatışmalar yaşamıştı.
Bu günkü tabloda, Allah’ın ve kulların hakkını bilmesi, kamil insanlar, müminler yetiştirmesi beklenen cemaatler ve tarikatlar ahlak ve iyilik üreten gruplar olmaktan çıkıp, iktidarın aparatı haline geldi. Pek çok dini grup ve tarikat/cemaat takipçilerine, müritlerine futbol taraftarı muamelesi yapıyor. Cemaatlerin lider kadrosu tabanlarından takımlarını (cemaatlerini) her şartta ve herşeye rağmen desteklemelerini istiyor. Bu koşulsuz desteği talep ederken İslam’ın, vicdanın ve hukukun en temel esaslarını göz ardı ediyor ve türlü teliflerle, zorlama yorumlarla, bazen manevi tehditlerle insanları kontrol alanında tutmaya çalışıyorlar.
Eskiden tarikatlar, cemaatler mütevazı bir dergahtan ve sınırlı imkanlardan ibaretti. Tarikat öncüleri bir lokma bir hırkaya kanaat ediyordu. Ama bugün holdingleri aşan denetimsiz ekonomik imkanlara, istihdam alanlarına ve bürokratik kadrolara sahipler. Pek çok yapıda lider kadro, “nasihler”, “dini büyükler” olmaktan öte, holding yöneticisi, şirket müdürü gibi davranıyor. Dolayısıyla bu durum cemaat-tarikat yapılarını iktidarlara çok daha bağımlı hale getirdi.
Cemaatle yapılan ibadetler daha çok sevap kazandırır. Hayırlı işlerde kolektif hareket etme başarıyı, verimliliği artırır. Ama eğer bu kolektif yapı yanlışın içindeyse, bir zulüm sürecinin, haksızlığın, gaspın parçası/tarafı ise, bu defa herkese günah ve sorumluluk üreten yapılar haline gelebilir. Ahirette yöneltilen sorulara “ama şeyhim, hocam, abim böyle demişti!” demek günahı, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; mazeret teşkil etmez. Zira nasıl “yasaları bilmemek” cezalandırmada kişiyi kurtarmıyorsa, “ben o ayeti bilmiyordum, bana vekilim/hocam böyle dedi, ben de yaptım” demek kurtarmaz.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Namazı cemaatle kılmak bazı mezheplerde farzdır; tek başınıza kılamazsınız. Ama cemaatle namaz kılsanız dahi imam yanlış yapıyorsa, kıraati hatalıysa cemaat onu sesli olarak düzeltmek, uyarmak zorundadır. Yanlış kıraatte (söylem) ayetin doğrusunu bilen birileri namazın farzı kılınırken, imama tam tabi olmak gerekirken bile yanlışa sukut etmeyip imamı tashih etmek durumundadır. İmam da bu uyarıyı dikkate alır ve ayeti baştan alarak, yanlışını düzeltmeye çalışır. Namazın rükunlarında veya sıralamasında hata yapılıyorsa cemaat “suphanallah!” diyerek imamı uyarır. Camide ve farz namazda bile bir hata/yanlış varsa, her zaman sesli olarak uyarma ve hatayı dile getirme hakkı/sorumluluğu vardır. Bu uyarıların ötesinde hatayı fark eden imam namazın sonunda sehiv secdesi yapar ki, bu: “ben hatamı kabul ediyorum ve telafi etmek istiyorum” demektir. Bazen beşeriyet gereği imamın abdesti bozulabilir veya imamlık yapan kişi namazı abdestsiz kıldırdığını fark edebilir. Böyle bir durumda cemaate namaz kıldıran imamın cemaati tek tek bulup: “namazını tekrar eda edin!” demesi dini bir sorumluluktur.
Kazım Güleçyüz duyarlılık gösterip “zulme uğrayan insanlardan helallik istensin, duaların kabulüne engel durum ortadan kalksın!” diyor. Ama zulüm hala devam ediyor. Zalim kılıcını masumlara, mağdurlara, kadınlara, bebeklere indirmeye devam ediyor. Ne bu rüyayı gören Zatın cemaatinden, ne de öteki cemaatlerden bir “suphanallah!” sesi duymuyoruz. Yanlışa dikkat çekildiğini, hataların söylendiğini görmüyoruz. Keza, kimsede sehiv secdesi yapma, hataları tashih etme, zulme uğrayanların mağduriyetini giderme veya buna dair ses verme iradesi, çabası görmüyoruz. Aksine İslam’a, yasalara ve vicdana aykırı uygulamalara destek vermeye, zulüm sürecini yürütenlere dua etmeye devam ediyorlar.
Yeni doğum yapmış bir kadın gerçekten terörist, katil olsa İslam’a ve yasalara göre lohusa halde kelepçelenip, bebeğiyle birlikte hapse atılamaz. Bu süreçte lohusa halde bebeğiyle hapse gönderilen kadınların sayısını unuttuk. Hayatında hiçbir suça, şiddete bulaşmamış, dini bütün, hayatını eğitime adamış öğretmen, hemşire, ev hanımı 17.000 kadın ve 800’den fazla bebek AKP iktidarının hukuksuz uygulamalarıyla hapisteler. Bugünlerde çocuk tecavüzcülerini, hırsızları, katilleri salıp bu kadınları ve bebelerini içerde tutmaya dair düzenleme yapıyorlar.
Kazım bey!
Bahsi geçen cemaatlerden, tarikatlardan “bu kabul edilemez!” diye bir ses, bir itiraz duymadık! Bir mırıltı bile yokken bu neyin helalleşmesi olacak?
Bu kadar aleni zulüm, bu kadar bariz hata karşısında cemaatlerden tarikatlardan bari bir “suphanallah” duysa idik!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 11.4.2020 [TR724]
Cemaatler ve tarikatlar son bir asırda önemli misyon eda etti. İnsanların dinden kopmasına, inançlarını hepten unutmasına mani oldu. İstisnalar hariç, cemaatler uzun yıllar güncel siyasete bulaşmamayı başardılar. Elbette seçim dönemlerinde bazı tercihlerde bulundular, ama hiçbir zaman bugünkü gibi bir partinin her şeye rağmen ve kayıtsız şartsız partizanı olmadılar. Bazı partilerle özdeşleşen sınırlı sayıda cemaat vardı ama onlar dahi gerektiğinde itiraz ediyor, partiyle çok konuda ayrışıyordu. Nitekim çok fazla örtüşen, MSP-RP ile Hak Yol Cemaati pek çok konuda anlaşamamış ve ayrışmalar, hatta çatışmalar yaşamıştı.
Bu günkü tabloda, Allah’ın ve kulların hakkını bilmesi, kamil insanlar, müminler yetiştirmesi beklenen cemaatler ve tarikatlar ahlak ve iyilik üreten gruplar olmaktan çıkıp, iktidarın aparatı haline geldi. Pek çok dini grup ve tarikat/cemaat takipçilerine, müritlerine futbol taraftarı muamelesi yapıyor. Cemaatlerin lider kadrosu tabanlarından takımlarını (cemaatlerini) her şartta ve herşeye rağmen desteklemelerini istiyor. Bu koşulsuz desteği talep ederken İslam’ın, vicdanın ve hukukun en temel esaslarını göz ardı ediyor ve türlü teliflerle, zorlama yorumlarla, bazen manevi tehditlerle insanları kontrol alanında tutmaya çalışıyorlar.
Eskiden tarikatlar, cemaatler mütevazı bir dergahtan ve sınırlı imkanlardan ibaretti. Tarikat öncüleri bir lokma bir hırkaya kanaat ediyordu. Ama bugün holdingleri aşan denetimsiz ekonomik imkanlara, istihdam alanlarına ve bürokratik kadrolara sahipler. Pek çok yapıda lider kadro, “nasihler”, “dini büyükler” olmaktan öte, holding yöneticisi, şirket müdürü gibi davranıyor. Dolayısıyla bu durum cemaat-tarikat yapılarını iktidarlara çok daha bağımlı hale getirdi.
Cemaatle yapılan ibadetler daha çok sevap kazandırır. Hayırlı işlerde kolektif hareket etme başarıyı, verimliliği artırır. Ama eğer bu kolektif yapı yanlışın içindeyse, bir zulüm sürecinin, haksızlığın, gaspın parçası/tarafı ise, bu defa herkese günah ve sorumluluk üreten yapılar haline gelebilir. Ahirette yöneltilen sorulara “ama şeyhim, hocam, abim böyle demişti!” demek günahı, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; mazeret teşkil etmez. Zira nasıl “yasaları bilmemek” cezalandırmada kişiyi kurtarmıyorsa, “ben o ayeti bilmiyordum, bana vekilim/hocam böyle dedi, ben de yaptım” demek kurtarmaz.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Namazı cemaatle kılmak bazı mezheplerde farzdır; tek başınıza kılamazsınız. Ama cemaatle namaz kılsanız dahi imam yanlış yapıyorsa, kıraati hatalıysa cemaat onu sesli olarak düzeltmek, uyarmak zorundadır. Yanlış kıraatte (söylem) ayetin doğrusunu bilen birileri namazın farzı kılınırken, imama tam tabi olmak gerekirken bile yanlışa sukut etmeyip imamı tashih etmek durumundadır. İmam da bu uyarıyı dikkate alır ve ayeti baştan alarak, yanlışını düzeltmeye çalışır. Namazın rükunlarında veya sıralamasında hata yapılıyorsa cemaat “suphanallah!” diyerek imamı uyarır. Camide ve farz namazda bile bir hata/yanlış varsa, her zaman sesli olarak uyarma ve hatayı dile getirme hakkı/sorumluluğu vardır. Bu uyarıların ötesinde hatayı fark eden imam namazın sonunda sehiv secdesi yapar ki, bu: “ben hatamı kabul ediyorum ve telafi etmek istiyorum” demektir. Bazen beşeriyet gereği imamın abdesti bozulabilir veya imamlık yapan kişi namazı abdestsiz kıldırdığını fark edebilir. Böyle bir durumda cemaate namaz kıldıran imamın cemaati tek tek bulup: “namazını tekrar eda edin!” demesi dini bir sorumluluktur.
Kazım Güleçyüz duyarlılık gösterip “zulme uğrayan insanlardan helallik istensin, duaların kabulüne engel durum ortadan kalksın!” diyor. Ama zulüm hala devam ediyor. Zalim kılıcını masumlara, mağdurlara, kadınlara, bebeklere indirmeye devam ediyor. Ne bu rüyayı gören Zatın cemaatinden, ne de öteki cemaatlerden bir “suphanallah!” sesi duymuyoruz. Yanlışa dikkat çekildiğini, hataların söylendiğini görmüyoruz. Keza, kimsede sehiv secdesi yapma, hataları tashih etme, zulme uğrayanların mağduriyetini giderme veya buna dair ses verme iradesi, çabası görmüyoruz. Aksine İslam’a, yasalara ve vicdana aykırı uygulamalara destek vermeye, zulüm sürecini yürütenlere dua etmeye devam ediyorlar.
Yeni doğum yapmış bir kadın gerçekten terörist, katil olsa İslam’a ve yasalara göre lohusa halde kelepçelenip, bebeğiyle birlikte hapse atılamaz. Bu süreçte lohusa halde bebeğiyle hapse gönderilen kadınların sayısını unuttuk. Hayatında hiçbir suça, şiddete bulaşmamış, dini bütün, hayatını eğitime adamış öğretmen, hemşire, ev hanımı 17.000 kadın ve 800’den fazla bebek AKP iktidarının hukuksuz uygulamalarıyla hapisteler. Bugünlerde çocuk tecavüzcülerini, hırsızları, katilleri salıp bu kadınları ve bebelerini içerde tutmaya dair düzenleme yapıyorlar.
Kazım bey!
Bahsi geçen cemaatlerden, tarikatlardan “bu kabul edilemez!” diye bir ses, bir itiraz duymadık! Bir mırıltı bile yokken bu neyin helalleşmesi olacak?
Bu kadar aleni zulüm, bu kadar bariz hata karşısında cemaatlerden tarikatlardan bari bir “suphanallah” duysa idik!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 11.4.2020 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
AKP’nin en büyük keşfi: Mutant kadın! [Bülent Korucu]
Maliye ve Hazine’den sorumlu Bakan Berat Albayrak’ın ‘yeni keşifler arefesindeyiz’ açıklamasını okuyan herkes tam siper yapıp kendini emniyete almaya çalışıyor. Bugüne kadarki keşifleri düşünülünce haklı bir tedirginlik.
Film şeridi gibi gözümüzün önünden geçen ve bu seferki acaba hangisine benzeyecek kaygısına yol açan AKP buluşlarının bir kaçını şöyle özetleyebiliriz.
Bence en yıkıcı icatları mutasyona uğramış kadın tipolojisi. Normal kadın duygusal zekası yüksek ve empati yönü gelişmiş bir varlıktır. Annelik tecrübesi yaşamak, öteki ile özdeşlik kurabilme yeteneğine katkı sağlıyor. AKP, hayatın bu en doğal gerçeğini altüst etti. ‘AKP’li kadın’ vicdansızlığın ve hedefe giden her yolu mübah görmenin Nirvana’sına ulaştı. Uzun bir liste yapabiliriz ama sadece son örneği konuşsak bile hepsini anlatmış oluruz. AKP’li vekil Özlem Zengin’den söz ediyorum.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
AKP Grup Başkanvekili olarak ‘İnfaz yasa tasarısı’ görüşülürken sarfettiği sözler yoğun bir tepkiyle karşılandı. İnsanlar günlerdir ‘cezaevi cenaze evi olmasın’ kampanyası yaparken, çocuklu kadınların, yaşlıların, fikir suçlularının, şiddete bulaşmamışların ve bir güvenlik tedbiri olan tutukluların tahliye edilmesini istiyor. Bankaya para yatıran terör örgütü üyeliği ile suçlanacak ve hiçbir düzenlemeden yararlanamayacak ama bankayı silahla soyan ideolojik bağlantısı yoksa indirim alacak. Twit atan yatacak rüşvet alan çıkacak. Daha geçen hafta sokak ortasında uzun namlulu silahla çatışan çeteler tutuksuz yargılanmak üzere bırakılırken twit atan gazeteciler tutuklandı. Çelişki bu kadar ayan beyan ortadayken Özlem Zengin, şark kurnazlığı ve demagoji yaparak gerçekleri ters yüz etti. Kermes yapan kadınları, özel okulda öğretmenlik yapanları, gazetecileri ve AKP’nin en dişli rakibi olan HDP’li siyasetçileri kasten adam öldürenlerle aynı kefeye koydu. Böylece arka kapıdan salıverdikleri suçluları sümenaltı etmeye çalıştı.
Vicdan ve anne birbirine en çok yakıştığını düşündüğüm iki kelime. Özlem Zengin bir anne ama vicdanlı değil ve bu insan doğasına aykırı. Tek örnek olsa anlamak kolay ama AKP bu kadın türünden seri üretim gerçekleştirdi. Hâlâ o çatının altında durup insani bir refleks gösteren kadın var mı? Ben bilmiyorum.
AKP, insanlar gibi kavramlar ve değerlerin de içini boşaltıp dönüştürüyor. Bunlardan biri de dayanışma ve yardımlaşma. İhtiyacı olan mahcubiyet duymadan ve mihnet altında kalmadan alabilsin diye sadaka taşını icat etmiş bir toplumduk. Peygamberimiz “Bir elin verdiğini öbür el bilmeyecek” diye ölçüyü koymuş. Gelgör ki sosyal medya yardım şovlarından geçilmiyor. 65 yaş üstüne dağıtılan maskelerin konulduğu poşetleri gördünüz mü? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yazısı, imzası, forsu ve altında kocaman ‘hediyedir’ ibaresi. Her poşet bir liraya mal olsa ve yüz bin kişiye dağıtılsa 100 bin tl (eski hesapla 100 milyar) çöpe atılmış demektir. En küçük iyiliği şova dönüştüren, muhatabın başına kakan uygulama tepeden aşağıya aynı şekilde iniyor. Devlet yardımını hatta emekli maaşını verirken yatalak yaşlı teyzenin fotoğrafını çekip paylaşan nobranların örneği saraydaki şahıs. Bir imam bakkaldaki borçlu defterini alıp yakmış. Ne güzel değil mi? Ama bunu yaparken bir gazeteciyi götürüp haber yaptırmış. Nerede peygamber sözü nerede bunlar…
Proje ve keşif sözlerini duyunca aklıma hemen Binali Yıldırım geliyor. Anadolu Ajansı’nın canlı yayınında ‘hoşunuza gitmeyen proje var mı?’ Sorusunu gülerek ‘15 Temmuz’ diye cevaplamıştı. O proje yüzünden binlerce insan kanunlarda yazmayan suçlamalarla cezaevinde. Bunlardan önemli bir kısmı kadın ve Özlem Zengin gibi kadınların umurunda bile değiller.
Bu arada damat Albayrak’ın yeni keşiften şimdilik bir vergi türünü kastetmediğini düşünüp rahatlayabiliriz. “Cari açığa darbe vuracak, enerjide dışa bağımlılığı sonlandıracak keşifler’miş bekledikleri. Her seçim döneminde bulunup sonra gözden kaybolan doğalgaz ve petrol rezervlerini bir kez daha keşfedecekler galiba.
[Bülent Korucu] 11.4.2020 [TR724]
Film şeridi gibi gözümüzün önünden geçen ve bu seferki acaba hangisine benzeyecek kaygısına yol açan AKP buluşlarının bir kaçını şöyle özetleyebiliriz.
Bence en yıkıcı icatları mutasyona uğramış kadın tipolojisi. Normal kadın duygusal zekası yüksek ve empati yönü gelişmiş bir varlıktır. Annelik tecrübesi yaşamak, öteki ile özdeşlik kurabilme yeteneğine katkı sağlıyor. AKP, hayatın bu en doğal gerçeğini altüst etti. ‘AKP’li kadın’ vicdansızlığın ve hedefe giden her yolu mübah görmenin Nirvana’sına ulaştı. Uzun bir liste yapabiliriz ama sadece son örneği konuşsak bile hepsini anlatmış oluruz. AKP’li vekil Özlem Zengin’den söz ediyorum.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
AKP Grup Başkanvekili olarak ‘İnfaz yasa tasarısı’ görüşülürken sarfettiği sözler yoğun bir tepkiyle karşılandı. İnsanlar günlerdir ‘cezaevi cenaze evi olmasın’ kampanyası yaparken, çocuklu kadınların, yaşlıların, fikir suçlularının, şiddete bulaşmamışların ve bir güvenlik tedbiri olan tutukluların tahliye edilmesini istiyor. Bankaya para yatıran terör örgütü üyeliği ile suçlanacak ve hiçbir düzenlemeden yararlanamayacak ama bankayı silahla soyan ideolojik bağlantısı yoksa indirim alacak. Twit atan yatacak rüşvet alan çıkacak. Daha geçen hafta sokak ortasında uzun namlulu silahla çatışan çeteler tutuksuz yargılanmak üzere bırakılırken twit atan gazeteciler tutuklandı. Çelişki bu kadar ayan beyan ortadayken Özlem Zengin, şark kurnazlığı ve demagoji yaparak gerçekleri ters yüz etti. Kermes yapan kadınları, özel okulda öğretmenlik yapanları, gazetecileri ve AKP’nin en dişli rakibi olan HDP’li siyasetçileri kasten adam öldürenlerle aynı kefeye koydu. Böylece arka kapıdan salıverdikleri suçluları sümenaltı etmeye çalıştı.
Vicdan ve anne birbirine en çok yakıştığını düşündüğüm iki kelime. Özlem Zengin bir anne ama vicdanlı değil ve bu insan doğasına aykırı. Tek örnek olsa anlamak kolay ama AKP bu kadın türünden seri üretim gerçekleştirdi. Hâlâ o çatının altında durup insani bir refleks gösteren kadın var mı? Ben bilmiyorum.
AKP, insanlar gibi kavramlar ve değerlerin de içini boşaltıp dönüştürüyor. Bunlardan biri de dayanışma ve yardımlaşma. İhtiyacı olan mahcubiyet duymadan ve mihnet altında kalmadan alabilsin diye sadaka taşını icat etmiş bir toplumduk. Peygamberimiz “Bir elin verdiğini öbür el bilmeyecek” diye ölçüyü koymuş. Gelgör ki sosyal medya yardım şovlarından geçilmiyor. 65 yaş üstüne dağıtılan maskelerin konulduğu poşetleri gördünüz mü? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yazısı, imzası, forsu ve altında kocaman ‘hediyedir’ ibaresi. Her poşet bir liraya mal olsa ve yüz bin kişiye dağıtılsa 100 bin tl (eski hesapla 100 milyar) çöpe atılmış demektir. En küçük iyiliği şova dönüştüren, muhatabın başına kakan uygulama tepeden aşağıya aynı şekilde iniyor. Devlet yardımını hatta emekli maaşını verirken yatalak yaşlı teyzenin fotoğrafını çekip paylaşan nobranların örneği saraydaki şahıs. Bir imam bakkaldaki borçlu defterini alıp yakmış. Ne güzel değil mi? Ama bunu yaparken bir gazeteciyi götürüp haber yaptırmış. Nerede peygamber sözü nerede bunlar…
Proje ve keşif sözlerini duyunca aklıma hemen Binali Yıldırım geliyor. Anadolu Ajansı’nın canlı yayınında ‘hoşunuza gitmeyen proje var mı?’ Sorusunu gülerek ‘15 Temmuz’ diye cevaplamıştı. O proje yüzünden binlerce insan kanunlarda yazmayan suçlamalarla cezaevinde. Bunlardan önemli bir kısmı kadın ve Özlem Zengin gibi kadınların umurunda bile değiller.
Bu arada damat Albayrak’ın yeni keşiften şimdilik bir vergi türünü kastetmediğini düşünüp rahatlayabiliriz. “Cari açığa darbe vuracak, enerjide dışa bağımlılığı sonlandıracak keşifler’miş bekledikleri. Her seçim döneminde bulunup sonra gözden kaybolan doğalgaz ve petrol rezervlerini bir kez daha keşfedecekler galiba.
[Bülent Korucu] 11.4.2020 [TR724]
Allah’tan değil, Saray’dan korkuyorlar [Veysel Ayhan]
On binlerce kadın, erkek; çocuk, bebek; hasta ve yaşlı hapiste.
600 vekilin yalnızca 3-5’i mecliste bunları müdafaa ediyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu bunlardan en önde geleni.
Büyük bir azimle, müthiş bir sabırla durmaksızın koşturuyor.
Her fırsat bulduğunda meclis kürsüsünde zulmü anlatıyor.
Hafta içi yine meclis kürsüsündeydi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Şunları anlattı:
“Ben size bir olay anlatacağım. Halime Çalışkan Çanakkaleli bir hanım. Babası ve eşi KHK ile ihraç ediliyor. Uzun yıllar çocuğu olmuyor. Sonra oluyor. Aylardır af bekliyordu. Bakın sonunda ne oldu biliyor musunuz? Koronavirüsü duyduğu zaman beti benzi attı. Psikiyatriste götürdüler. Üçlü anti depresif tedavi başladı. Sonra ne oldu? Cuma günü komisyon toplantısından olumsuz bir sonuç çıktığını duyunca çok üzüldü ve balkona çıktı. Yan odada bekleyen annesi balkondan ‘güm’ diye bir ses duydu. Koştu balkona yerde(aşağıda) kanlar içinde kızı yatıyordu. Ayağı mı kaydı, başı mı döndü, bilmiyoruz. Şunu çok iyi biliyoruz ki Elif Zehra artık annesiz. Ve cezaevinde olduğu için de babasız.
Bakın bu resme iyi bakın. Elif Zehra hem öksüz hem yetim.”
Halime Hanım’a Allah rahmet etsin. Sinir krizi sonucu bilinç kaybı veya bir kazayla vefat etmiş gibi.
Gergerlioğlu devam ediyor:
“Herkes evde infazda yararlanabilirken hamile anneler, çocuklular, yaşlı ve hastalar eğer düşünce suçundan mağdursa yararlanamıyor. Elinizi vicdanınıza koyun Allah’tan korkun. İnsanlar depresyonda çocukların psikolojisi bozulmuş durumda anneler mahpus, babalar mahpus. Yeni muhalifleri almak için bu tahliyeleri yaptığınızı çok iyi biliyoruz.”
Gergerlioğlu her defasında örneklerle anlatıyor ama anlayan yok.
Cevap bir kadından geliyor. AK Parti Grup Başkan Vekili Tokat Milletvekili Özlem Zengin şunları diyor:
“Darbeciler olmasın mı hapishanede, olmasın mı cezaevinde? PKK lılar olmasın mı? DHKP-C liler mi olmasın mı? Kasten adam öldürenler olmasın mı? Bu mudur yani?”
Özlem Zengin, on binlerce kadın ve erkeğin; çocuk ve bebeğin darbeci olmadığını bilmiyor mu?
Bal gibi biliyor.
Özlem Zengin, bu mahpusların vaktiyle kendi çocuklarını da gönderdiği okullarda öğretmenlik yaptıklarından dolayı hapiste olduklarını bilmiyor mu?
Tabii ki biliyor.
Bu mağdurların kermes yapmaktan, yasal bir bankaya para yatırmaktan, burs vermekten dolayı hapiste olduklarını bilmiyor mu?
Elbette biliyor.
Özlem Hanımdan kadınlara ve bebeklere yapılan zulüm karşısında bir kadın duyarlılığı bekliyorsunuz ama beyhude.
El hareketleri ve mimiklerini tahlil ettiğinizde bambaşka bir karakterle karşılaşıyorsunuz.
Özlem Hanım’ın bu tavrında, Tokat Atatürk Ortaokulu Müdürü babasının her gün öğrencileri tüm okulun önünde saçlarından tutup kaldırmasının, ağır şekilde dövmesinin ve müdürün kızı olarak Özlem Hanım’ın da bunları onaylamasının etkisi var mıdır bilmiyorum. Çünkü böyle bir zulmün onay ve desteğinin bir kadından gelmesi akıl almaz bir çelişki.
SARAY’IN İRADESİ DIŞINA ÇIKMA İHTİMALLERİ SIFIR
Meşhur fıkradır: Mısırlı diktatör Hüsnü Mübarek, yardımcılarından birine sorar “Söyle bakalım, ben mi büyüğüm yoksa Nâsır mı?”.
Yardımcısı, “Tabii ki siz büyüksünüz, Nâsır İsrail’den korkardı.” demiş.
Mübarek, yine sormuş, “Ben mi büyüğüm yoksa Enver Sedat mı?”
Yardımcısı: “Siz büyüksünüz, Sedat Amerika’dan korkardı.” demiş.
Hüsnü Mübarek, işi ilerletmiş ve “Söyle bakalım, Hz. Ömer mi büyük, ben mi büyüğüm?” Yardımcısı yine “Siz efendim” demiş. “Çünkü Hz. Ömer, Allah’tan korkardı, siz O’ndan da korkmuyorsunuz!”
Gergerlioğlu aynı şekilde vekillere soruyor:
“Elinizi vicdanınıza koyun Allah’tan korkun”
Halbuki en az Hüsnü Mübarek kadar cesur yüzlerce vekil var.
Allah’tan korkmuyor ama Saray’dan korkuyorlar.
Bu gönüllü körlüğün sebebi Saray korkusu.
Yüzlerce AKP’li ve MHP’li vekil, adalet komisyonu üyeleri, herşeyin farkındalar ama irade sahibi değiller.
KENDİ İRADELERİNİ KULLANIRLARSA NE OLUR?
Birer piyon olarak Saray adına karar veriyorlar.
Saray’ın iradesi dışına çıkma ihtimalleri sıfır.
Çıkarlarsa ne olur?
Bir daha milletvekili olamazlar.
Bir daha ne kendileri ne de yakınları ihale alamaz.
Devlete yerleştirdikleri yakınları ve akrabaları işten atılır.
Yönetim kurulu üyelikleri, huzur hakları gider.
Daha pek çok avantajı kaybederler.
Türkiye’de AKP’li olmanın bir avantajı daha var:
Akşam uyurken, sabah erkenden polis baskınından emin olarak rahatça uyuyabilmek…
Vekil olurken “namus ve şeref” üzerine edilen bir yemin var:
“Hukukun üstünlüğüne” bağlı kalacaklarına, “adalet anlayışından ayrılmayacaklarına” dair.
Özlem Hanım da namus ve şerefi üzerine bu yemini etmiş, iftiharla meclis profiline koymuş.
Ne yazık ki o da yeminini diğer yandaşlarıyla beraber paspas ediyor.
Allah’tan değil, Saray’dan korkuyor.
Belki sadece korku da değil. Beklenti var.
Saray’a “Ben daha çok zulmedebilirim” mesajı vererek adalet ya da içişleri bakanı olmak mümkün.
Süleyman Soylu’dan ne eksiği var Özlem Hanım’ın?
O FOTOĞRAFLARI SİZE BİR DEFA DAHA GÖSTERECEKLER
Gergerlioğlu zulüm gören ailelerin, öksüz ve yetim çocukların fotoğraflarını gösterirken AKP ve MHP’li vekillerin ne yaptığı dikkatinizi çekti mi?
Dinlemiyor, başka şeylerle meşgul oluyorlar.
Şakalaşıyor, birbirlerine espri yapıyorlar. Kürsüye laf atıyorlar.
Bugün böyle.
Peki yarın?
Acı ve kaçınılmaz sonuç şu olacak:
O fotoğraflar onlara bir gün bir defa daha gösterilecek.
“Bu zulümleri niye onayladınız” denecek.
“Buyurun bu acı akıbetten sizi Saray kurtarsın!” denecek.
O gün kendilerini nasıl savunacaklar bilmiyorum.
Şimdi siz söyleyin asıl zavallılar kim?
[Veysel Ayhan] 11.4.2020 [TR724]
600 vekilin yalnızca 3-5’i mecliste bunları müdafaa ediyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu bunlardan en önde geleni.
Büyük bir azimle, müthiş bir sabırla durmaksızın koşturuyor.
Her fırsat bulduğunda meclis kürsüsünde zulmü anlatıyor.
Hafta içi yine meclis kürsüsündeydi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Şunları anlattı:
“Ben size bir olay anlatacağım. Halime Çalışkan Çanakkaleli bir hanım. Babası ve eşi KHK ile ihraç ediliyor. Uzun yıllar çocuğu olmuyor. Sonra oluyor. Aylardır af bekliyordu. Bakın sonunda ne oldu biliyor musunuz? Koronavirüsü duyduğu zaman beti benzi attı. Psikiyatriste götürdüler. Üçlü anti depresif tedavi başladı. Sonra ne oldu? Cuma günü komisyon toplantısından olumsuz bir sonuç çıktığını duyunca çok üzüldü ve balkona çıktı. Yan odada bekleyen annesi balkondan ‘güm’ diye bir ses duydu. Koştu balkona yerde(aşağıda) kanlar içinde kızı yatıyordu. Ayağı mı kaydı, başı mı döndü, bilmiyoruz. Şunu çok iyi biliyoruz ki Elif Zehra artık annesiz. Ve cezaevinde olduğu için de babasız.
Bakın bu resme iyi bakın. Elif Zehra hem öksüz hem yetim.”
Halime Hanım’a Allah rahmet etsin. Sinir krizi sonucu bilinç kaybı veya bir kazayla vefat etmiş gibi.
Gergerlioğlu devam ediyor:
“Herkes evde infazda yararlanabilirken hamile anneler, çocuklular, yaşlı ve hastalar eğer düşünce suçundan mağdursa yararlanamıyor. Elinizi vicdanınıza koyun Allah’tan korkun. İnsanlar depresyonda çocukların psikolojisi bozulmuş durumda anneler mahpus, babalar mahpus. Yeni muhalifleri almak için bu tahliyeleri yaptığınızı çok iyi biliyoruz.”
Gergerlioğlu her defasında örneklerle anlatıyor ama anlayan yok.
Cevap bir kadından geliyor. AK Parti Grup Başkan Vekili Tokat Milletvekili Özlem Zengin şunları diyor:
“Darbeciler olmasın mı hapishanede, olmasın mı cezaevinde? PKK lılar olmasın mı? DHKP-C liler mi olmasın mı? Kasten adam öldürenler olmasın mı? Bu mudur yani?”
Özlem Zengin, on binlerce kadın ve erkeğin; çocuk ve bebeğin darbeci olmadığını bilmiyor mu?
Bal gibi biliyor.
Özlem Zengin, bu mahpusların vaktiyle kendi çocuklarını da gönderdiği okullarda öğretmenlik yaptıklarından dolayı hapiste olduklarını bilmiyor mu?
Tabii ki biliyor.
Bu mağdurların kermes yapmaktan, yasal bir bankaya para yatırmaktan, burs vermekten dolayı hapiste olduklarını bilmiyor mu?
Elbette biliyor.
Özlem Hanımdan kadınlara ve bebeklere yapılan zulüm karşısında bir kadın duyarlılığı bekliyorsunuz ama beyhude.
El hareketleri ve mimiklerini tahlil ettiğinizde bambaşka bir karakterle karşılaşıyorsunuz.
Özlem Hanım’ın bu tavrında, Tokat Atatürk Ortaokulu Müdürü babasının her gün öğrencileri tüm okulun önünde saçlarından tutup kaldırmasının, ağır şekilde dövmesinin ve müdürün kızı olarak Özlem Hanım’ın da bunları onaylamasının etkisi var mıdır bilmiyorum. Çünkü böyle bir zulmün onay ve desteğinin bir kadından gelmesi akıl almaz bir çelişki.
SARAY’IN İRADESİ DIŞINA ÇIKMA İHTİMALLERİ SIFIR
Meşhur fıkradır: Mısırlı diktatör Hüsnü Mübarek, yardımcılarından birine sorar “Söyle bakalım, ben mi büyüğüm yoksa Nâsır mı?”.
Yardımcısı, “Tabii ki siz büyüksünüz, Nâsır İsrail’den korkardı.” demiş.
Mübarek, yine sormuş, “Ben mi büyüğüm yoksa Enver Sedat mı?”
Yardımcısı: “Siz büyüksünüz, Sedat Amerika’dan korkardı.” demiş.
Hüsnü Mübarek, işi ilerletmiş ve “Söyle bakalım, Hz. Ömer mi büyük, ben mi büyüğüm?” Yardımcısı yine “Siz efendim” demiş. “Çünkü Hz. Ömer, Allah’tan korkardı, siz O’ndan da korkmuyorsunuz!”
Gergerlioğlu aynı şekilde vekillere soruyor:
“Elinizi vicdanınıza koyun Allah’tan korkun”
Halbuki en az Hüsnü Mübarek kadar cesur yüzlerce vekil var.
Allah’tan korkmuyor ama Saray’dan korkuyorlar.
Bu gönüllü körlüğün sebebi Saray korkusu.
Yüzlerce AKP’li ve MHP’li vekil, adalet komisyonu üyeleri, herşeyin farkındalar ama irade sahibi değiller.
KENDİ İRADELERİNİ KULLANIRLARSA NE OLUR?
Birer piyon olarak Saray adına karar veriyorlar.
Saray’ın iradesi dışına çıkma ihtimalleri sıfır.
Çıkarlarsa ne olur?
Bir daha milletvekili olamazlar.
Bir daha ne kendileri ne de yakınları ihale alamaz.
Devlete yerleştirdikleri yakınları ve akrabaları işten atılır.
Yönetim kurulu üyelikleri, huzur hakları gider.
Daha pek çok avantajı kaybederler.
Türkiye’de AKP’li olmanın bir avantajı daha var:
Akşam uyurken, sabah erkenden polis baskınından emin olarak rahatça uyuyabilmek…
Vekil olurken “namus ve şeref” üzerine edilen bir yemin var:
“Hukukun üstünlüğüne” bağlı kalacaklarına, “adalet anlayışından ayrılmayacaklarına” dair.
Özlem Hanım da namus ve şerefi üzerine bu yemini etmiş, iftiharla meclis profiline koymuş.
Ne yazık ki o da yeminini diğer yandaşlarıyla beraber paspas ediyor.
Allah’tan değil, Saray’dan korkuyor.
Belki sadece korku da değil. Beklenti var.
Saray’a “Ben daha çok zulmedebilirim” mesajı vererek adalet ya da içişleri bakanı olmak mümkün.
Süleyman Soylu’dan ne eksiği var Özlem Hanım’ın?
O FOTOĞRAFLARI SİZE BİR DEFA DAHA GÖSTERECEKLER
Gergerlioğlu zulüm gören ailelerin, öksüz ve yetim çocukların fotoğraflarını gösterirken AKP ve MHP’li vekillerin ne yaptığı dikkatinizi çekti mi?
Dinlemiyor, başka şeylerle meşgul oluyorlar.
Şakalaşıyor, birbirlerine espri yapıyorlar. Kürsüye laf atıyorlar.
Bugün böyle.
Peki yarın?
Acı ve kaçınılmaz sonuç şu olacak:
O fotoğraflar onlara bir gün bir defa daha gösterilecek.
“Bu zulümleri niye onayladınız” denecek.
“Buyurun bu acı akıbetten sizi Saray kurtarsın!” denecek.
O gün kendilerini nasıl savunacaklar bilmiyorum.
Şimdi siz söyleyin asıl zavallılar kim?
[Veysel Ayhan] 11.4.2020 [TR724]
Tekalif-i milliye emirlerine hazır mısınız? [Alper Ender Fırat]
Recep T. Erdoğan’ın koronavirüs tedbirleriyle ilgili konuşmasının başını kaçırmış (apolitik) bir yakınım feryat figan beni aradı. Bu adam dedi iyice zıvanadan çıktı, özel mülkiyetin yarısına el koyacakmış, koronavirüsü bahane edip milletin her şeyini alacaklar.
Bu basit bir yanlış anlama paniği değildi. Haberleri dinlediğinizde ve küçücük bir ayrıntıyı kaçırdığınızda gerçekten de bu duyguya kapılıyorsunuz. Yani koronavirüs önlemlerini anlattığı konuşmada diyor ki ‘Yiyecek ve giyecek maddelerinin yüzde 40’ına, ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının yüzde kırkına, her türlü makineli aracın yüzde 40’ına el konacak’.
Yüzbinlerce esnafın, günü gününe çalışanların, emeğiyle geçinenlerin, bir ayı nasıl geçireceğini bilemeyenlerin hali ne olacak, devlet nasıl bir tedbir alacak, ne tür kolaylıklar sağlayacak diye televizyon başına koşanlar Recep T. Erdoğan’dan bu maddeleri dinlediğinde ne düşünür? Evet yardım kampanyasının bir adım ötesi güncelleştirilmiş bir tekalif-i milliye emirlerinden başkası değildir.
Hükümetin başındaki bir adam durup dururken tekalif-i milliye emirlerini niye gündeme getirir ve bunları madde madde niye okur. Bu da yetmez aynı metni ve emirlerini birkaç gün sonra başka bir konuşmasında ikinci kere neden gündeme getirir ve tek tek yeniden niye okur? Sonra Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay ‘milletin mallarına el koymayacağız’ diye neden açıklama yapar?
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bunun tek bir nedeni var ülkeyi buraya hazırlıyorlar. Ülkenin her yerine saraylar yaptıran, yaptırmaya da devam eden, örtülü ödenekten milyarlarca lirayı belirsiz yerlerde harcayan, polis ve bekçi adı altında aldığı yüz binlerce adamı maaşa bağlayan, makam arabalarından, özel jetlerden asla vazgeçmeyen ve bu sebeple hazinede para bırakmayan AKP yönetimi ülkenin bilinçaltında tekalif-i milliye emirlerini yerleştiriyor.
Erdoğan ve şürekası bu sözleri gündeme getirmesi niyetini açık etmekten başka bir anlam ifade etmiyor. Recep bunu boş yere anlatmıyor tabi ki. Hele Kemalistleri koronavirüs tedbirleri konusunda ikna etmek için böyle şeyler söylemeye hiç ihtiyacı yok. Bunu anlatmasının altında yatan saik, bir niyetinin deşifre olmasından başka bir şey değil.
Acizane kanaatim odur ki bunu da yapacak. Yine acizane kanaatim odur ki nasıl bir melanete omuz verdiği konusunda bir türlü aklı başına gelmeyen milletin musibetlerle sınavı daha da artacak.
Koronavirüs sebebiyle hapishanelerden tahliye edileceklere, hırsızlar, mafya üyeleri, uyuşturucu satıcıları, adam öldürenlerin de aralarında bulunduğu her türlü kötülüğü yapanlar dahil ediliyor. Hayatı başkalarına bir şeyler öğretmekle geçen öğretmenler, gazeteciler, doktorlar, akademisyenlerin ısrarla ve ısrarla içeride tutulduğu , mazluma el uzatan ev kadınlarının baba katilinden daha tehlikeli görüldüğü bir zamanda toplumun bu hissizliği, umursuzluğu, zalimseverliği daha çok musibet çekmekten başka bir işe yaramayacak, göreceksiniz.
Anneleriyle birlikte küçücük çocukların özgürlüklerini elinden aldılar seyrettiniz, lohusa kadınlara musallat oldular, zalime arka çıktınız. Yüzbinlerce mazlumu dört duvar arasında tuttunuz. Allah herkesin özgürlüğünü elinden aldı. Herkesi onlarla eşitledi ama hiç kimsenin bu durumdan ders almaya niyeti var gibi görünmüyor.
Ulusal TV’ye konuşan Avukatın dediği gibi cemaate yeni operasyonlar yapıp daha çok insanı tutuklayabilmek için hapisteki bütün melaneti dışarıya çıkartılmasını izleyen millet bundan sonra da daha çok musibetten başka bir şey bulamayacak.
Size zamanında ‘bunlar hırsız milletin, yetimin malını çalıyor’ diyen ve bunu ispat eden polis ve savcıları hapse atıp, hırsızların arkasında durmanın bedelini tekalif-i milliye emirleriyle ödemenize çok az kaldı. Mazlumun alın teriyle kazandığı mallara mülklere el konulmasına alkış tutmanızın hiç bedeli olmayacağını zannedebilirsiniz. Hatta bir hesap gününün hiç gelmeyeceğini de düşünebilirsiniz. Bunu düşünmeye devam edin.
Bu kadar musibetin içinde bile hala mazluma zulüm konusundaki kararlılığınız musibeti büyütmekten başka bir işe yaramayacak.
Sorun kötülük ve zulüm yapan bir yönetimin olamasından çok bu kurumsallaşmış kötülüğe toplumun verdiği destek.
[Alper Ender Fırat] 11.4.2020 [TR724]
Bu basit bir yanlış anlama paniği değildi. Haberleri dinlediğinizde ve küçücük bir ayrıntıyı kaçırdığınızda gerçekten de bu duyguya kapılıyorsunuz. Yani koronavirüs önlemlerini anlattığı konuşmada diyor ki ‘Yiyecek ve giyecek maddelerinin yüzde 40’ına, ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının yüzde kırkına, her türlü makineli aracın yüzde 40’ına el konacak’.
Yüzbinlerce esnafın, günü gününe çalışanların, emeğiyle geçinenlerin, bir ayı nasıl geçireceğini bilemeyenlerin hali ne olacak, devlet nasıl bir tedbir alacak, ne tür kolaylıklar sağlayacak diye televizyon başına koşanlar Recep T. Erdoğan’dan bu maddeleri dinlediğinde ne düşünür? Evet yardım kampanyasının bir adım ötesi güncelleştirilmiş bir tekalif-i milliye emirlerinden başkası değildir.
Hükümetin başındaki bir adam durup dururken tekalif-i milliye emirlerini niye gündeme getirir ve bunları madde madde niye okur. Bu da yetmez aynı metni ve emirlerini birkaç gün sonra başka bir konuşmasında ikinci kere neden gündeme getirir ve tek tek yeniden niye okur? Sonra Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay ‘milletin mallarına el koymayacağız’ diye neden açıklama yapar?
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bunun tek bir nedeni var ülkeyi buraya hazırlıyorlar. Ülkenin her yerine saraylar yaptıran, yaptırmaya da devam eden, örtülü ödenekten milyarlarca lirayı belirsiz yerlerde harcayan, polis ve bekçi adı altında aldığı yüz binlerce adamı maaşa bağlayan, makam arabalarından, özel jetlerden asla vazgeçmeyen ve bu sebeple hazinede para bırakmayan AKP yönetimi ülkenin bilinçaltında tekalif-i milliye emirlerini yerleştiriyor.
Erdoğan ve şürekası bu sözleri gündeme getirmesi niyetini açık etmekten başka bir anlam ifade etmiyor. Recep bunu boş yere anlatmıyor tabi ki. Hele Kemalistleri koronavirüs tedbirleri konusunda ikna etmek için böyle şeyler söylemeye hiç ihtiyacı yok. Bunu anlatmasının altında yatan saik, bir niyetinin deşifre olmasından başka bir şey değil.
Acizane kanaatim odur ki bunu da yapacak. Yine acizane kanaatim odur ki nasıl bir melanete omuz verdiği konusunda bir türlü aklı başına gelmeyen milletin musibetlerle sınavı daha da artacak.
Koronavirüs sebebiyle hapishanelerden tahliye edileceklere, hırsızlar, mafya üyeleri, uyuşturucu satıcıları, adam öldürenlerin de aralarında bulunduğu her türlü kötülüğü yapanlar dahil ediliyor. Hayatı başkalarına bir şeyler öğretmekle geçen öğretmenler, gazeteciler, doktorlar, akademisyenlerin ısrarla ve ısrarla içeride tutulduğu , mazluma el uzatan ev kadınlarının baba katilinden daha tehlikeli görüldüğü bir zamanda toplumun bu hissizliği, umursuzluğu, zalimseverliği daha çok musibet çekmekten başka bir işe yaramayacak, göreceksiniz.
Anneleriyle birlikte küçücük çocukların özgürlüklerini elinden aldılar seyrettiniz, lohusa kadınlara musallat oldular, zalime arka çıktınız. Yüzbinlerce mazlumu dört duvar arasında tuttunuz. Allah herkesin özgürlüğünü elinden aldı. Herkesi onlarla eşitledi ama hiç kimsenin bu durumdan ders almaya niyeti var gibi görünmüyor.
Ulusal TV’ye konuşan Avukatın dediği gibi cemaate yeni operasyonlar yapıp daha çok insanı tutuklayabilmek için hapisteki bütün melaneti dışarıya çıkartılmasını izleyen millet bundan sonra da daha çok musibetten başka bir şey bulamayacak.
Size zamanında ‘bunlar hırsız milletin, yetimin malını çalıyor’ diyen ve bunu ispat eden polis ve savcıları hapse atıp, hırsızların arkasında durmanın bedelini tekalif-i milliye emirleriyle ödemenize çok az kaldı. Mazlumun alın teriyle kazandığı mallara mülklere el konulmasına alkış tutmanızın hiç bedeli olmayacağını zannedebilirsiniz. Hatta bir hesap gününün hiç gelmeyeceğini de düşünebilirsiniz. Bunu düşünmeye devam edin.
Bu kadar musibetin içinde bile hala mazluma zulüm konusundaki kararlılığınız musibeti büyütmekten başka bir işe yaramayacak.
Sorun kötülük ve zulüm yapan bir yönetimin olamasından çok bu kurumsallaşmış kötülüğe toplumun verdiği destek.
[Alper Ender Fırat] 11.4.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Kaydol:
Yorumlar (Atom)