Fotoğraf yalan söyler mi [Selahattin Sevi]

2013 yılı baharında Reyhanlı’da patlayan bombalar yaklaşmakta olan ‘çatışmalı dönem’in habercisiydi. Mayıs ayı sonunda başlayan ve bir alev topu gibi bütün ülkeyi saran Gezi Olayları ise yakın tarihin en önemli sosyal ve siyasi miladının adıydı.

Çevreci grupların Gezi Parkı Nöbeti’nde olduğu 28 Mayıs sabahında, henüz tanyeri ağarmadan gerçekleşen sert polis baskını ile ilk kıvılcım çakılmıştı. O günün akşamında ise hükümet karşıtı bütün memnuniyetsizler önce parkı, sonra Taksim’i işgal etti. Fakat asıl güç gösterisi direniş yanlısı sol grupların edindikleri iş makinesiyle Beşiktaş’ta bulunan Başbakanlık Dolmabahçe ofisine doğru harekete geçmesiydi. Polisin göstericileri geri püskürttüğü gecenin ertesi günü ise o meşhur “Camide içki içtiler” yalanının tedavüle sokulduğu tarih olarak hafızalara kazındı.

O gece göstericilerin attığı taşlar ve polisin sıktığı gaz ve su ile birlikte plastik patlayıcıların arasında kalanlardan biriydim. Dolmabahçe’yi Beşiktaş’a bağlayan yolun iki yanındaki dev çınarlar basın mensuplarına siper olmasaydı ağır yaralanmak, hatta hayati tehlike yaşamak işten bile değildi. Geri püskürtülen göstericiler şiddeti en kaba haliyle yaşadıkları için sığınabilecekleri tek kapalı alan olan Dolmabahçe Camii’ne kendilerini zor attılar. Tarihi ibadet mekânı bir geceliğine gönüllü doktor ve hemşirelerin görev yaptığı geçici bir hastaneye dönüşmüştü.

Zaman’da çalışan bir foto muhabiri olarak camiye alınmadığım için sabahı bekledim. Kuşluk vakti olduğunda gazetenin haber müdürü Fatih Uğur’la caminin her bir metrekaresini taradık. Sonra kendisinin caminin imamı olduğunu öğrendiğimiz bir kişiyle karşılaştık. “Ne olmuş, camiyi biz açtık, burası Allah’ın evi, kapımıza geleni geri mi çevirelim?” sözü dün gibi aklımda. Daha sonra bu duruşunun bedelini sürgün ve yıldırmalarla ödeyecek olan imam ve müezzin “Bakın” diyerek ayakkabılığa yakın bir yerde bira şişesini gösterdiler: “Hepsi bu!”

Akşamüstü gazeteye döndüğümüzde, meslek jargonuyla, sayfa çatılmıştı ve Zaman’ın manşetinde “Camide içki içtiler” haberi vardı.

Arkadaşım Fatih Uğur’la toplantıda, “Bu haber yalan” dedik ve bütün bakışlar bize yöneldi. O gece ve sabah olan olayları kısaca özetledim, fotoğrafları bir kez daha gösterdim.

Yazı işleri toplantısında sayfa yıkıldı, ertesi gün gazete başka bir manşetle çıktı.

Eğer o gün toplantıya yetişemeseydik bugün hep utanarak hatırlayacağımız o nüsha ve kolektif propogandanın utancı kalacaktı.

Gezi birçok önemli kırılma ve dönüşüm kadar gerçek dışı haber ve fotoğrafların tedavüle sokulduğu bir dönem olarak basın tarihindeki yerini alacak. O kirli çarkı kıran ise boyalı basından çok yeni yeni filizlenmeye başlayan bağımsız gazeteciler ve küçük fotoğraf ajanslarıydı.

Fakat beni en çok hayal kırıklığına uğratan Türkiye’nin hem özel, hem de devlet üniversitelerinde foto muhabirliği ve fotoğraf etiği dersleri veren bir meslek büyüğümüzün bilinçli olarak ‘fake’ fotoğrafları sosyal medyadan paylaşması olmuştu.

Mesela, 2009 yılında Amerika’daki bir polis şiddetinin görüntüsünü sanki Türkiye’deymiş gibi kişisel hesaplarından yayıyordu. Oysa polis şiddeti çok uzaklarda değildi. Her gün göstericilerle birlikte gazeteciler de şiddetten haddinden fazla nasipleniyordu. O günlerde Foto Muhabirleri Derneği ve diğer basın meslek örgütleri olarak bir bildiri bile yayımlamıştık.

Fakat Gezi ruhunu ve gerçeği kirleten imajlar binlerce paylaşım alıyordu ve bu görsellerin doğruluğu sorgulanmıyordu.

Hatta benim çektiğim ve polislerin arasında kalan bir çocuk fotoğrafı İşçi Partili ve Aydınlık çevrelerinde -o zamanlar henüz devletlü olmadıklarından olsa gerek- amacı dışında dolaştırılmıştı ve kimseye bir şey anlatamamıştım.

Gerçek foto muhabirleri alanlarda gaz, tazyikli su, taş ve akla gelen gelmeyen risklerle görevini yapmaya çalışırken durumdan vazife çıkaran ‘hoca’lar bir yıl önce 14 Temmuz’da Diyarbakır’da çekilen ve polis şiddetini gösteren başka bir kareyi ‘Gezi’deymiş gibi servis etmekte beis görmüyordu.

Fakat manüplasyonda zirve Şubat ayında dünyanın bir köşesindeki bir olayı Adana’da olmuş gibi gösteren fotoğraftı: “Adanalıyık, Allah’ın adamıyık” alt yazısıyla bir vatandaşın kalkanlarını çekmiş polislerin üzerine kendini atmasını resmediyordu.

Benim hayal kırıklığımın ötesinde belki bir başka sebebi olur diye isim vermeden o fotoğrafların hepsini ‘google image’dan bularak deşifre ettim ve sosyal medya hesaplarımdan yayımladım. O hocanın yaptığı ilk iş benimle selamı sabahı kesmek oldu.

Yine benim için ilginç olan durumlardan biri o sahte fotoğrafların bazı meslektaşlarım tarafından ‘kabul edilebilir’ bulunmasıydı. Abartıların -kesinlikle karşı olmamıza karşın- notuyla mazur görülmesiydi.

Şimdi Türkiye’deki gazetelere, televizyonlara ve sosyal medyaya baktığımda aradan geçen onca yıla rağmen çok fazla şeyin değişmediğini görmek elbette üzücü. Farkı ise, o dönemde o fotoğrafları yayanları biliyorduk ve çoğu sosyal medya ile sınırlı kalıyordu. Oysa şimdi yalanın ve abartının büyüğünü ana akım medya yapıyor. Ülkenin en büyük yayın kuruluşlarından Habertürk bilgisayar oyununu Afrin cephesinden görüntüler diye veriyor, hükümete yakın bir başka kanal Azeri-Ermeni çatışmalarını ‘son dakika’ diye geçiyor.

Afrin’e yapılan harekatta sivil yaralılara ve can kayıplarına dair fotoğraflar biraz geç bile olsa gelmesine rağmen kamuoyu oluşturmak için aceleci davranılması, gerçeğe ihanet anlamına geliyor.

Yaşananlar sadece Türkiye’ye özgü değil. Geçtiğimiz hafta bir rapor yayımlayan Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü 2018’in en önemli medya gündemini yapay zeka ve platformlarla beraber, “yalan/sahte haber”le mücadele olarak ilan etti.

Yine dünyanın en tanınmış ruhani lideri Papa Francis de “sahte haber yapmanın çok ciddi bir günah” olduğunu söyleyerek günümüz gazetecilerinin haber ahlaklarını eleştirdi.

Evet, basın emekçilerinin sürgünde ve hapiste olduğu bu sansür ve baskı döneminde gerçeği aramak her geçen gün zorlaşıyor. Yine de iyi ki dürüst gazeteciler var. Sayıları az da olsa…

[Selahattin Sevi] 26.1.2018 [TR724]

Basîret Kör İse Göz Gerçekleri Göremez [Mehmet Ali Şengül]

Ölümle sona erecek bir hayat yaşıyoruz. Buna rağmen insan, kendini emniyete alabilmek, ayrılmak istemediği dünyâda daha fazla kalabilmek, konforlu rahat bir hayâta kavuşabilmek için her türlü çâreyi düşünebiliyor.
   
Halbûki insanın ideali, ömrünün uzun olmasından daha ziyâde, yedi veren başak gibi, ömrünü âhiret hayâtı hakkında en verimli hâle getirmek olmalıdır. Onun için mü’min dâvâsının derdiyle yanmalı, ihlâs, vefâ, sadâkat ve adanmışlık ruhuyla örnek bir mü’min olabilme gayreti içinde bulunmalıdır. 
   
İnsan, şakası olmayan ciddi bir âleme süratle gittiği halde, mutlakâ gitmek zorunda kaldığı ebedler âlemi için hazırlık yapmayı çoğu zaman ihmâl edebiliyor.  Böylesine dönüşü olmayan bir yolun yolcusu olarak, ölümsüz ve ebedî âleme doğru gittiğinin, çoğu zaman farkına varamıyor.
     
İnsanın dünyâya geliş gâyesi; -fizikî ve ruhî yapısı, duygu ve düşünceleri, antika değeri taşıyan mükemmel iç ve dış organlarıyla- herşeyi emrimize musahhar kılan  Rabbül âlemin olan Allah’ı hoşnut etmek ve ebedî hayâtı kazanabilmek içindir.  Zirâ, insan gâyesiyle insandır, idealiyle büyüktür.
     
Bir gün, dünyâ ile ilgili herşey ölümle sona erecek ve neticede insan kabire yalnız girecektir. Buna rağmen dünya câzibesi, insanı çoğu zaman esir almakta, gerçek hayâta karşı gözlerini kör, kulaklarını sağır etmektedir.
       
İnsanlar, bir asker gibi bu dünyâya tâlim ve terbiye görmeye, bir talebe gibi ders çalışmaya ve ilim öğrenmeye gönderildiler. Allah (cc) insanı, akıl ve irâde sâhibi olarak mahlukâtın en şereflisi hâline getirmiş; fakat, irâdesini  elinden almamıştır.
     
İnsanlar, şu misâfir oldukları fâni dünyâdan zerre kadar hayır ve şerrin hesabını vermek üzere, Âdil-i Mutlak olan  Allah huzuruna çıkarılacaklardır. Neticede, kendilerini yoktan var eden hâkimler Hâkimi Allah huzûruna giderken; ya îman ederek, ya inkâr ederek veyâ nifak içinde  gideceklerdir.

İman edenler;
“O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsân ettiğimiz nimetlerden infâk ederler.”
“Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” (Bakara sûresi, 3-4)

 “Îman edip güzel ve makbul işler yapanları, Cennetin yüksek köşklerine yerleştireceğiz. İçinden ırmaklar akan o Cennetlere, onlar devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İyi iş yapanların mükâfatları ne güzel!” (Ankebût suresi, 58)

 İnkâr edenler;
“İnkâra saplananları ise, ister uyar ister uyarma onlar için birdir, îmâna gelmezler.”
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların hakkı büyük bir azaptır.” (Bakara suresi, 6-7)

“Onların sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve (peygambere), ‘Bizim kalblerimiz perdelidir’ demeleri, onların lânetlenmesine vesîle olmuştur. Doğrusu Allah onların kalblerine küfürlerinden ötürü mühür vurmuştur. Pek azı müstesnâ onlar îmâna gelmezler. (Nisâ suresi,155)

“O (Allah), gözlerin hâin bakışını ve kalplerin sakladığı bütün şeyleri dahi bilir.” (Mü’min suresi, 19)

“İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin.”
“Bugün mühür vuracağız ağızlarına, elleri, ayakları Bize söyler, şâhitlik ederler kendi yaptıklarına.”
“Eğer dileseydik gözlerini dümdüz, silme kör ederdik, o zaman yola dökülüp dururlardı. Fakat o takdirde nasıl görebilirlerdi?” (Yasin suresi, 64-65-66)         

Nifak ehli de;
“Öyle insanlar da vardır ki ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; Oysa îman etmemişlerdir.”
 “Akılları sıra Allah’ı ve îman edenleri aldatmayı kurarlar. Kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında değiller.”
 “Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını daha da ilerletti. Bu yalancılıkları, bu samîmiyetsizlikleri sebebiyle bunlara gâyet acı bir cezâ vardır.”
 “Ne zaman onlara: ‘Yeryüzüne fesat saçmayın!’ denilse, ‘Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!’ derler.”
“Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin şuurları yok, farkında değiller.”
“Ne zaman onlara: ‘Şu güzel insanların îman ettiği gibi siz de îman edin’ denilse, ‘Yâni o beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?’ derler. Asıl beyinsizler kendileridir de farkında değiller.”
“Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları vakit, ‘Biz de mü’miniz’ derler. Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında da; ‘Emîn olun biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz’ derler.”  (Bakara suresi, 8-9-10-11-12-13-14)

Buna rağmen merhameti sonsuz  Rabbimiz, insanın irâdesini  yanlış yerde kullanmaması, yaratılış gâyesi istikâmetinde hayâtını sürdürebilmesi için;  Peygamberleri ve husûsiyle en son hâtem-ün Nebî olarak  Efendimiz’i (sav), Efendimiz vâsıtasıyla  İslâm dînini ve Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’ı  göndererek,  insanların dünyâ ve âhiret saâdeti ve huzûrunu elde etmelerine rehberlik etmiştir.
       
Cenâb-ı Hak Leyl suresi 12.ayette, “Doğru yolu göstermek elbette Bizim işimizdir.” buyurmaktadır.

Buna rağmen, şu fâni âlemde zerrât-ı Kâinat adedince O’nun varlığını haykıran deliller ve hakîkatleri ifâde eden binlerce, milyonlarca rehberler olmasına rağmen; milyarlarca insan Allah’a baş kaldırıp isyân ediyor ve O’nu tanımıyorlar.  Yakın olan dünyâyı görüp sımsıkı ona sarılırken, uzak gibi görünen  âhireti, ebedî hayâtı göremiyorlar.

Yüce Allah Gâşiye sûresinde 17,18,19 ve 20.ayetlerde; “O kâfirler bakıp düşünmezler mi: (Meselâ) deve nasıl yaratılmış?”
“Gök nasıl kurulup uçsuz bucaksız yükseltilmiş?”
“Dağlar nasıl da yeri tutup, dengeleyen direkler hâlinde dikilmiş.”
“Yeryüzü nasıl yayılıp hayâta elverişli kılınmış?”  buyurarak, kâinat kitâbını Allah hesâbına okumaya insanların dikkatlerini celbetmiştir.
Cenâb-ı Hak Beled sûresinde de, “(İnsan) Kendisini gören olmadığını mı sanır? Biz ona görmesi için gözler, gönlüne tercüman olacak bir dil ve dudaklar, vermedik mi?”
“Ona hayır ve şer yollarını göstermedik mi?”
“Fakat o, sarp yokuşu aşmaya çalışmadı.”
“Böyle yaparak verilen nimetlerin şükrünü edâ etmedi.”
 “Sarp yokuş, bilir misin nedir?” (7-8-9-10-11-12)
 “Sarp yokuş; Gönülden iman edip, birbirlerine sabır ve şefkat dersi vermek, sabır ve şefkat örneği olmaktır.” Buyurmuştur. (Beled sûresi,17)

Kalp gözü kör ise, göz hakikatleri göremez. Bundan dolayı bakmak başka görmek başkadır. Demek ki,  gözü gören ve bakan her insan, her şeyi göremiyor.
         
Çocukken bir hocamız cep saatini çıkardı,  ‘Çocuklar saat kaç?’  diye bizlere gösterdi. Saate bakarak cevap verdik. Sonra saati cebine koydu ve tekrar sordu: ‘Saatin markası ne idi?’
         
Gözümüzle saate baktığımız halde, markayı göremedik, onun için de bu sorunun cevabını bilemedik. Çünkü, saate markayı öğrenmek niyetiyle bakmamıştık. 
       
Hz.Üstâd Katre Risâlesinde; ‘Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim;  kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar'dır.
   
Şöyle ki; Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfi ile ve O’nun hesâbına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismi ile ve esbab hesâbına bakmak hatâdır.’
   
‘Evet, herşeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakka bakar, diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakka bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakka bakan cihet-i isnâdı gösterecek bir perde gibi olmalıdır.
   
Binâenaleyh, nîmete bakıldığı zaman Mün'im (nimeti veren), san'ata bakıldığı zaman Sâni (Sanatkâr), esbâba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.’
   
‘Ve kezâ, nazar ile niyet mâhiyet-i eşyâyı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibâdete çevirir,  gösteriş için yapılan bir ibâdeti günaha kalb eder.
   
Maddîyâta esbab hesâbıyla bakılırsa cehâlettir. Allah hesâbıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir’ açıklamasında bulunmuştur. (Mesnevî-i Nuriye)

Allah (cc) gözleri, vücut sarayına bir pencere olarak en uygun yerine yerleştirmiştir. Bir de mâhiyetini çok kavrayamadığımız basîret denen kalp gözü yaratmıştır ki, kâinatta tecellî eden binbir esmâsını ve Kudret-i nâmütenâhi’yi, kalp gözüne pencere yaptığı gözleriyle görebilsin.

“(Habibim) Onların arasında sana bakanlar da var. Fakat gözleri görmeyenlere sen nasıl doğru yolu gösterebilirsin, hele basîretleri de yoksa!” (Yunus suresi,43)

Cenâb-ı Hak Fâtır sûresinde; “Görenle görmeyen (âma) bir olmaz.”
“Karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak, dirilerle ölüler de bir olmaz! (müminlerle kâfirler de bir olmaz).”
“Allah, dilediği kimseye hakkı işittirir, Sen kabirde olanlara sesini elbette işittiremezsin.” (19,20,21,22) buyurmuştur.
     
Veysel Karânî’nin, ‘Allah’ım Sen benim Rabbim’sin, ben ise Senin âciz bir kulunum! Sen Hâlık ben mahlûkum... ’ veciz  ifâdesinde beyân ettiği gibi;
       
Biz de, ‘Allah’ım! Sen sonsuz Kudret sâhibisin; bizler  sıfırız, âciz ve zayıfız ve sana inanmakla varlığımızın farkında olan kullarız..’ demeliyiz.  Zâten insanın yaratılış gâyesi de, Allah’ı tanımak ve tanıtmak değil midir?
     
Efendimiz (sav), ‘Ürpermeyen kalpten, faydasız ilimden, yaşarmayan gözden, doyma bilmeyen nefisten, kabul olunmayan duâdan Sana sığınırım Allah’ım!’ (Müslim) buyurduğu gibi biz de; Allah’ın baş döndürücü sistemi, sonsuz nîmetleri, ikram ve ihsanları karşısında aczimizi îtirâf edip gözyaşları dökerek, kapısında dilenciler olduğumuzu ve Efendimiz’in talep ettiği şeyleri istemek ve ifâde etmek zorundayız.   
       
Mahşerin dehşetli ânında, Cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengamda, Cebrâil (as) elinde bir bardak su ile görünür. Efendimiz (sav) O’na, “Yâ Cibril! Bu nedir?” diye sorar. Cebrâil (as) şöyle cevap verir: “Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp döktükleri gözyaşlarıdır. Şu korkunç Cehennem kıvılcımlarını söndürecek tek şeydir”
       
Efendimiz (sav) Cibril (as)’dan aldığı bu cevâbı ashâbına anlatır ve sonra devâm eder, “İki göz Cehennemi görmez. Biri; Allah için ağlayan göz, diğeri de; Allah yolunda (maddî mânevî değerleri korumak için) uyanık olarak sabahlayan göz’dür’  Buyururlar. (Tirmizi) 
       
Tevbe suresi 82.ayette Cenâb-ı Hak, “ Öyleyse (kullarım) kazandıkları günahların cezası olarak az gülsün, çok ağlasınlar!..” buyurmaktadır.
         
Bulutların gözyaşları olan yağmur ve kar  taneleri,  nebatât ve hayvanâtın,  hususiyle  insanların  yüzünü güldürüp  hüznünü, elemini,  kederini  giderdiği gibi; mü’minlerin de Allah için akıttıkları gözyaşları, ruh, kalp ve gönül dünyâlarını  besler, rahatlatır, mutlu ve  huzurlu  hale  gelmelerine  vesile olur.
       
İnsan ya hüzünden veyâ sevinçten ağlar. İnsanın  hüzünden  ağlamasının  çâresi  sabırdır.  Zirâ,  sabır  hüznün ilacıdır.  Sevinçten ağlama ise, Allah’ın ikram ve ihsan ettiği lütuf ve nimetlerinden dolayıdır. Bu ağlama,  gönülden  Allah’a teşekkürün ifâdesidir ve şükürdür.
       
İster nîmetlere şükür olarak, isterse musîbetlere karşı  sabrederek dökülen  gözyaşları;  dünyâ ve âhirette mutluluk ve saâdeti elde etmeye, Allah’ın rahmet ve mağfiretinden istifâde etmeye  ve  azâb-ı elimden kurtulmaya sebep olacaktır.
     
Mü’min,  Kur’ân-ı  Azimüşşân’ı  sâdece  okumak  için  değil; anlamak ve anlatabilmek, yaşamak ve yaşatabilmek , muhtevâ  derinliğine erebilmek  ve Rabbimizi hoşnut  ve  râzı  edebilmek için okumalıdır.
“İşte bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl hayat veriyor! İşte bunları yapan kim ise, ölüleri de O diriltecektir. O, her şeye hakkıyla kâdirdir.”  (Rûm suresi,50)
       
Ehl-i  îman olarak, sözlerimiz ve davranışlarımızla Allah ve Resûlullah’ı hoşnut etmenin  ve  sevdirmenin  derdi,  çilesi ve  ızdırabı  ruhumuzu sarmışsa, her türlü sıkıntılardan, hüzünlerden kurtulmanın çözümü de var demektir.
     
Binâenaleyh,  herkes kavga ve gürültüye  aslâ fırsat vermeden  sahip olunan imkanlar en iyi şekilde  değerlendirmeli  ve   üzerine  düşen  vazifeleri  ihmâl etmeden yerine getirmeye çalışmalıdır.

[Mehmet Ali Şengül] 26.1.2018 [TR724]
masengul@samanyoluhaber.com

Farkındayım Ya Rabbi! [Bârân]

SEN NE BÜYÜK BİR RAB’SİN, BENİ İNSAN YARATTIN.
TERCİHİNLE OLDUM BEN, EŞREF-İ MAHLÛKATIN.
RUHUMU TENVİR ETTİN, İMANLA DA DONATTIN.
HABİB-İ KİBRİYA’YA, BENDENİ ÜMMET YAPTIN.
BANA HAMD ETMEK DÜŞER, GEREĞİDİR FITRATIN.

LUTFEYLEDİN ZEVKİNİ, ŞANINA İTAATIN.
HUZURU BAHŞEYLEDİN, ZÂTINA İBADATIN.
KUR’AN’A MUHATAPLA, TAM OLDU İLTİFATIN.
KALBİMLE TASDİK ETTİM, BU SEN’İN İCRAATIN.
BANA ŞÜKRETMEK DÜŞER, GEREĞİDİR FITRATIN.

SAYISIZ RIZIKLARLA, ORTADA İHSANATIN.
BAŞLARI DÖNDÜRÜYOR, BU YÜCE SALTANATIN.
AYAN-BEYAN HER YERDE, KULLARA SADAKATIN.
KUSURLAR BANA AİT, SEN’İN VAR KEMÂLÂTIN.
BANA ZİKRETMEK DÜŞER, GEREĞİDİR FITRATIN.

MÜMİNCE BAKAN GÖZLER, GÖRÜRLER ŞUÛNATIN.
TÂ ARŞTAN FERŞE KADAR, HEPSİ SEN’İN SAN’ATIN.
SEVENLERİN GÖNLÜNDE, TAŞMAKTA FÜYÛZATIN.
AKLIM İLE ANLADIM,  EŞSİZDİR MASNU’ATIN.
BANA FEHMETMEK DÜŞER, GEREĞİDİR FITRATIN.

ESMA-İ HÜSNAN İLE, DİLLERDE ZİKRİYATIN.
NURA DÖNÜŞÜR RUHLAR, AKILDA FİKRİYATIN.
SEN’İ ANMAYAN KALPLER, İÇİNDE ZULÜMATIN.
İNSAN SAYILMAZ ELBET, EDNASI HAYVANATIN.
BANA  SETRETMEK DÜŞER, GEREĞİDİR FITRATIN.

VELİ KULLARINA HEP, OLMUŞTUR İKRAMATIN.
NEZDİNDE DEĞERİ YOK, ÇİRKİNCE ŞATAHATIN.
HALBUKİ KULA GEREK, SADECE MARZİYATIN.
ÖLMEK VE DE DİRİLMEK, HEPSİ MUKADDERATIN.
BANA SABRETMEK DÜŞER, GEREĞİDİR FITRATIN.

NEBİLER GÖNDEREREK, KULLARI AYDINLATTIN.
DÜNYADAN SONRA UKBA, VARDIR MUHASEBATIN.
YA CENNET YA CEHENNEM, AZAP VE MÜKÂFATIN.
GÜNAHLAR BASKILIYOR, ÜMİDİM ĞAFFAR ZATIN.
BANA YÖNELMEK DÜŞER, GEREĞİDİR FITRATIN.

AFFINA SEBEP OLUR, BİNLERCE SEYYİATIN.
NEDAMET GÖZYAŞLARI, BİRLİKTE HASENATIN.
MUHACİRE BİR LUTFET, GÖRMESİN UKUBATIN.
KUL KULLUĞUNU YAPSIN, SEN RAB’LİĞİNİ YAPTIN.
BANA DİLENMEK DÜŞER, GEREĞİDİR FITRATIN.

MAĞDUR VE MAZLUMLARI, RAHMET DERYANA ATTIN .
GAYBUBETTE OLANA, SETTAR İSMİNLE BAKTIN.
ONLARA ZULMEDENİ, HER İKİ YERDE YAKTIN.
HEPSİNİN FARKINDAYIM, GÖNLÜME FERAH KATTIN.
BANA DA SEVMEK DÜŞER, GEREĞİDİR FITRATIN.

[BÂRÂN] 26.1.2018 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Kan ve ‘Namluculuk Siyaseti’ [Ahmet Dönmez]

‘Namluculuk Siyaseti’….

Kavram, Mao Çin’ine ait.

1927’ye kadar genelde ‘barış’, ‘diyalog’ diyen; “Baskı ve savaş, yeniden baskı ve savaşı getirir” inancında olan Mao, bu tarihteki ‘Güz Hasadı Ayaklanması’nın başarısızlıkla sonuçlanması sonrası büyük bir fikirsel dönüşüme uğramıştı. Ardından ‘Namluculuk Siyaseti’ olarak adlandırılacak yeni bir mücadele tarzını benimsemişti. Köylüleri bile silahlandırarak Kızıl Ordu’yu devrimin en önemli aracı haline getirmişti.

Bu arka plan aslında konumuzla birebir paralellik arzetmiyor. Sadece bugünlerde yaşananları isimlendirmede isabetli bir kavram olarak anımsayıverdim.

***

Namlulardan söz ediyoruz yine.

Savaştan…

Öyle talihsiz bir devirde yaşıyoruz ki, her nasılsa ‘vatan’ ile ‘evrensel değerler’ hep karşı kutuplara düşüveriyor. Bir memleket bundan daha kötü bir duruma düşebilir mi? Ne zaman bir evrensel prensibi savunmaya kalksanız ‘vatan haini’ damgasını yiyip linç edilmek için sıranızı bekliyorsunuz.

Evet, bir şeyi sırf Erdoğan yapıyor diye muhakkak muhalefet cephesine düşenler var, kabul ediyorum. Evet, dün “PYD kendi düzenli ordusunu kuruyor, AKP göz yumuyor” diyenlerin bugün harekatı eleştirmesini samimi bulmuyorum. Doğrudur.

İşte o yüzden “evrensel değerler” diyorum. Her kayıt ve şart altında evrensel insani prensiplere sarılmak lazım. Her türlü siyasetten ve politik menfaat beklentilerinden sıyrılarak…

Savaşa karşı çıkmak bunlardan biri.

Hele hele kaçınılmaz olmayan, meşru müdafaaya dayanmayan, yalanlar ve propaganda üzerine kurulu bir savaşsa…

Hele hele müdebdeb savaş ağaları daha da güç devşirsinler diye masum insan oğulları kurban seçilmişse…

Hangi taraftan olursa olsun…

Propagandanın kirli çamaşırları o kurbanların üzerine ‘kefen’ diye seriliyorsa…

Hele hele o savaş, kirli bir siyasi iktidarın sırf kendi beceriksizlikleri, öngörüsüzlükleri, günlük değişen siyasi tavırları sonucu kucağımıza bırakılmışsa…

Ve o kirli iktidarın, kendine yeni ve daha da kirli iktidar alanları açmak için başlattığı bir kan oyunuysa…

***

Bu yönüyle haydi diyelim ki Mao Zedung, karısı Yang Kaihu ve en yakın arkadaşları öldürüldükten sonra ‘yeminini bozdu’ ve silaha sarıldı… Mazur görmüyorum ama yine de kendi içinde bireysel bir hikayesi var. Ya Tayyip Erdoğan’ınki?

Evet, o da dün ‘barış’ diyordu.

‘Milli birlik ve kardeşlik’ diyordu.

‘Analar ağlamasın’ diyordu.

‘Şehit cenazeleri gelmesin’ diyordu.

‘Ne olursa olsun kardeşlikten vazgeçmeyeceğiz’ diyordu.

***



Bakın mesela Çözüm Süreci devam ederken Van’da yaptığı bir konuşmada neler söylüyordu: “Gençlerin yaşamasından rahatsız olan, onların kanını özleyen bir lobi var. Silah, şiddet ve terör bugüne kadar hiçbir soruna çözüm getirmedi. Çok kan kaybettik, artık kaybetmeyelim. (…) Son 1 yıldır terör yüzünden insanımızı, gençlerimizi kaybetmiyor, yeni acılar yaşamıyoruz. Bir savaş lobisi var, bir kan lobisi var. Huzurdan, barıştan, bahardan rahatsız olan lobi var. Karanlığı özleyen bir lobi var. Çocuklarımızın kanını özleyen bir lobi var. İşte biz, bu lobiye fırsat vermeyeceğiz. Biz çözüm sürecine elimizi, bütün gövdemizi koyduk. Biz baharın sürekli olmasını istiyoruz…”

Bu cümleler de aynı konuşmadan: “Siyasetle silah, ateşle su gibidir. Birlikte olamazlar. Eninde sonunda biri diğerini imha eder.”

İmralı ile masaya oturulmasından rahatsızlık duyulmasına bile tepkiliydi o sıralar Erdoğan. Bakın mesela 19 Şubat 2013 tarihli TBMM grup toplantısında bu tepkisini nasıl dile getiriyordu: “Bundan kim, niye rahatsız oluyor? Allah aşkına bu nasıl bir kan davasıdır, bu nasıl bir kan sevdasıdır, bu nasıl bir vampirlik, nasıl bir vicdansızlıktır?”

16 Kasım 2013’te Diyarbakır’da Mesut Barzani ve Şivan Perver’i ağırladığı meşhur ‘Megri Megri’ mitingi de hafızalarda. İlk kez ‘Kürdistan’ ifadesini kullandığı o konuşmada bakın başka neler söylüyordu: “Türkü Kürt’ten, Kürt’ü Türk’ten ayıramazlar. Şam’ın ağıtı bizim ağıtımızdır. Kamışlı’nın derdi bizim derdimizdir. Suriye’nin tamamında zalim Esed’in akıttığı kan, kardeşimizin kanıdır.”

Şimdi ‘Savaşa Hayır’ diyen aydınlar lince uğruyor. Ama aynı konuşmada Erdoğan neler söylüyordu, hatırlayalım: “Yazarlara, şairlere, gazetecilere sanatçılara tahammül edemeyenler bölgeye barış getiremezler. Kendileri gibi düşünmeyenlere kast edenler bölgeye demokrasi getiremezler.”

“Şehit cenazeleri gelmiyor artık” diye gururla devam ediyordu: “Hamdolsun dağlarımızda, köylerde, yaylalarda bahar devam ediyor. Batıdaki evlere de doğudaki evlere de artık ateş düşmüyor. Kuzeyde de güneyde de artık ocaklar sönmüyor. Analar babalar, dağ gibi yürekler oldukları yerde kalmıyor. Bu bahardan rahatsız olanlar da var. Bu aydınlıktan, huzurdan rahatsız olanlar da var. Gençlerin yaşamasından, kucaklaşmadan rahatsız olanlar da var.”

***

“Şimdi şartlar değişti. Arada fark var. Artık Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’yi tehdit eden bir yapılanma var” deniyor, değil mi?

Peki Erdoğan ne pahasına ‘kararlılık’ mesajları veriyordu o zamanlar? Ağrı’da provokasyon oluyor, vazgeçmiyordu. Akil İnsanlar’a karşı saldırılar oluyor, vazgeçmiyordu. Paris’te suikastler oluyor (Gerçi onu da kendisine bağlı MİT’in organize ettiği ortaya çıktı), geri adım atmıyordu.

Suriye kaynaklı provokatif saldırılar oluyor, “Oyuna gelmeyiz” diyordu. Reyhanlı’da 51 sivil vatandaş şehit oluyor, “Bizi bu bataklığa çekemezler” mesajı veriyordu. Suriye’de jetimiz düşürülüyor, gencecik askerlerimiz şehit oluyor ama Erdoğan “Bu provokasyona gelmeyiz” diye ısrar ediyordu.

Şimdi Kuzey Suriye kaynaklı daha büyük bir saldırı mı oluyor?

***

Örneğin 12 Temmuz 2013 tarihli Bingöl Havaalanı açılış töreninde söylediklerine bakalım: “Biz sorumluluğumuzun idrakindeyiz. Biz bu süreçte sabotajlar ve provokasyonlar olacağını defalarca ifade ettik. Önce Paris, ardından AK Parti Genel Merkezi’ne yapılan saldırı, ardından Reyhanlı sonra da İstanbul’da başlatılan olaylar hep çözüm sürecini sabote etmek için yapılan olaylardır. Çözüm sürecinden geri adım atmayacak, sabırla yolumuza devam edeceğiz. Bu süreci başarısızlığa uğratmak için şark kurnazlığına girenler, tarihe ve bu milleti bunun hesabını veremezler.”

Hele şu cümlelere de bir bakın: “(Reyhanlı saldırısına binaen) Bizi Suriye’deki kanlı bataklığa çekme amacıyla yapılan her tahrik eylemi karşısında son derece hassas ve soğukkanlı olmak zorundayız. Büyük devlet, hadiseler karşısında aklıselimle düşünebilen bir devlettir. Suriye’de bu kanlı sürecin başladığı andan bu yana uçak hadisesinden Cilvegözü’ndeki saldırıya kadar Türkiye’nin sabrı ve soğukkanlılığı adeta test ediliyor. Provokasyonlarla kirli bir senaryonun içine çekilmek isteniyor. (…) Bu saldırılar ateş içindeki ülkenin bu ateşe Türkiye’yi de ateşe çekme çabasıdır.”

***

Hani vatandı?

Şehitlikti?

Peki ne oldu o ‘kirli senaryolara’?

Yoksa senaristler mi değişti?

Nerede bugün o ‘Büyük Devlet’?

Nerede o akl-ı selim?

Kanlı bataklık?

Bugün ‘büyük devlet’ olmanın yolu namlu ve kandan mı geçiyor artık?

***

Erdoğan, o dönem Bahçeli’nin güney sınırının delik deşik olduğu eleştirilerine ne cevap veriyordu peki? 14 Mayıs 2013 tarihinde ABD’ye giderken şöyle rest çekiyordu MHP liderine: “Bahçeliye söylemek lazım; sen çok güçlüsün, hadi adım başına senin bozkurtların var, bu bozkurtlarınla sınırlarını koruma altına al demek lazım”

O dönem hükümetin söylemi, “Suriye’nin kuzeyinde homojen bir Kürt varlığı yok. Özerklik mümkün değil” şeklindeydi. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2 Ağustos 2013 tarihinde şu sözleri sarfediyordu: “Türkiye dışındaki Kürtlere karşı sert tutum almamızı isteyen bazı çevreler var. Suriye sınırı en uzunudur Güney’de. Bu sınırda homojen bir yapı yok. Kürtler, Araplar ve Türkmenler var. Birbirinden kopuk içiçe yaşayan topluluk bunlar. Kuzey Irak’ta göreceli bir homojite doğuruldu. Suriye’nin kuzeyinin Suriye’den kopacağını düşünmek hayalidir. 1990’da Kuzey Irak yapılanmasından dolayı Türkiye’de hala korkular var, bunlar haklı korkular ama Suriye’de durum aynı değil. Hafızalarda hala taze olan bu kaygıları manipüle ederek Türkiye’de Suriye’deki bazı gruplara yani Kürtlere tavır almasını istiyorlar oysa bu iç barış açısından da Ortadoğu politikamız açısından da doğru değil. (…) Bu korkuyu tetiklemek için haritalar üretmek doğru değil. Bunların arasında kalıcı barışın tesis edilmesi Türkiye’nin lehinedir. Türklerin yüreğine bir Kürt fobisi ekmeye çalışıyorlar. Suriye’de hiçbir unsuru tehdit olarak görmüyoruz. Eski korkuları, Türklerle Kürtleri karşı karşı getirmeye çalışan korkuları manipüle etmeye çalışanlar var.”

Daha önce de hatırlatıldı. O zaman Suriye’nin kuzeyine geçen Peşmergeler için ‘Kardeşlik koridoru’ açılıyor, Peşmergenin Urfa’da yediği kebapların ücreti bile valilikçe karşılanıyordu.

***

Şimdi mesele terör koridoru mu?

Bugün savaşın en büyük destekçisi Perinçek’in Aydınlık’ı, “Özerkliği MİT’le planladık” diyen İmralı tutanaklarını manşet yapmıyor muydu? Aydınlık’ın 29 Ağustos 2014 tarihli bu haberine göre Abdullah Öcalan İmralı heyetine, “Zaten önümüzdeki günlerde Suriye’deki duruma dair heyetle (MİT Heyeti’ni kastediyor) konuşacağız, bazı kararlar alacağız herhalde. Yeni oluşacak Suriye’de bizimkiler başat rol oynayacaklar. Orada özerk bölgeler olur, Kürtler, Aleviler hatta Araplar için de özerk bölgeler olacak gibi…” diyordu.

***

Sonra ne oldu da bu noktaya gelindi?

Gençlerin kanını özleyenler kimler şimdi?

Kim kan lobisi?

Bir anda şehitlik övgüleri, iğrenç bir hamaset aldı başını yürüdü.

Mao’nunki gibi bir kırılma mı yaşadı Erdoğan?

Hayır.

Çünkü artık şahsi ikbali ve siyasi menfaatleri kandan geçiyor.

Namlu siyasetinden geçiyor.

Yeni suçlar işledi ve yeni ittifaklar kurdu, hepsi bu.

Kurbanlar lazım.

Emine Erdoğan, 2015’te şehit çocukları ile bayramlaşmada ne demişti: “Sizler Kurban Bayramı’nı çoktan idrak ettiniz”

Yine 2015 yılında kadın geçici köy korucularına hitap ederken, “Evladını kaybeden anne ve babalara engin sabırlar diliyorum. Sabır acı ama meyvesi tatlıdır” ifadelerini kullanıyordu.

O “tatlı meyveleri” nedense hep başka ana-babalara “ikram” ediyorlar. Kendi çocukları askerlik bile yapmazken…

Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Bursa’da yaptığı konuşmada, “Yok kan dökülmesini istemiyoruz, yok şu… Sen ne diyorsun ya? Sen ne diyorsun? Böyle bir süreç başladığı zaman burada şehadet de olur burada gazi de olur burada kan da olur…” diye gürlemiyor muydu?

Ne diyorduk?

Ha evet, ‘gençlerin kanını özleyenler’…

***

Evet biliyorum, Erdoğan’ın dün söyledikleri ile bugün yaptıklarını karşılaştırarak bir itiraz geliştirmek anlamını yitirdi. Zamanla çiğnemediği, yüz seksen derece zıddını yapmadığı tek ama tek bir söylemi ya da politikası kalmadı.

Sadece günün koşullarına göre değişen ihtiyaçlar söz konusu…

Ama keşke bu ihtiyaç, başkalarının kanları ile karşılanmasaydı.

‘Namluculuk siyaseti’nden geriye, kanlı bir totaliter rejimden başka bir şey kalmıyor.

[Ahmet Dönmez] 26.1.2018 [TR724]

Af edersiniz yine seçim torbası [Semih Ardıç]

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in “Muazzam bir reform paketi hazırladık. Yakında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelecek. Yatırım ortamını muazzam biçimde iyileştireceğiz.” beyanatını okuyunca hem şaşırdım hem de umutlandım. Öyle ya keyfî kararnamelerle (KHK) idare edilen Türkiye’de ‘reform’ tek başına bile kulakların pasını silecek kadar hoş bir kelime… Duymayalı hayli vakit oldu…

Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösteriyorsa Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı da geç de olsa doğru bir adımla hatalarından rücu etmeye karar vermiş olamaz mı? Madem öyle ‘Türkiye’de güzel işler de oluyor’ kuşağında hâlâ ümit tomurcuklarını muhafaza edenlerin hissiyatına tercüman olmak için klavyenin başına geçmeye karar verdim. Elimden geldiğince müspet işleri alkışlamalıydım… Yiğidi öldür, hakkını yeme.

REFORMDAN KASIT BAŞKA

Makaleye başlamadan evvel reform paketinin teferruatı hakkında biraz malumat toplamak elzem tabiî. Ajansları, haber ve makaleleri tetkik ediyorum.

O gazeteden bu gazeteye, bir haber sitesinden öbürüne derken ‘reform’ kelimesinden neyin kast edildiğini fark etmeye başladım. Meğer Şimşek’in reformdan ve yatırımcıların ihya edilmesinden kastı Torba Kanun Tasarısı imiş. AKP’nin yeni lügati hayli düşündürücü: ‘Yatırım’ deyince rant ve tüketim, ‘reform’ deyince seçim ekonomisi anlaşılıyor.

ERKEN SEÇİM İDDİALARI KUVVETLENDİ

Her ne kadar AKP sözcüleri ‘2018’de erken seçime gidileceğine’ dair iddiaları zahiren tekzip ediyor gibi görünse de Şimşek’in ‘reform’ dediği, hakikatte seçim ekonomisine geçiş düdüğü mahiyetindeki Torba Kanun Tasarısı tam aksini söylüyor. Ufukta seçim var ve iktidar sandıkta umduğunu bulabilmek için kesenin ağzını yine açacak.

İmar ve vergi affından bedelli askerliğe kadar rey getirecek ne varsa hepsi torbanın içine konulmuş. Şu ana kadar 80 madde torbaya girmiş. Bakanlıkların teklifleri ve vekillerin son dakika atakları ile madde sayısının 100’e çıkacağı belirtiliyor.

POPÜLİZMİN TEK HEDEFİ SANDIK

AKP’nin seçim torbasına koyduğu maddelerin her birinin sokakta bir karşılığı var. Daha doğrusu o maddeler popülizm cenahından yüksek kazanç vaat ediyor. Bütçe açığı 50 milyar lirayı bulmuş, benzinin litresi 5,79 TL imiş, Hazine borcu borçla çeviriyormuş…

Geçiniz efendim bunları. Türkiye’yi kıskananların tuzağına düşenler söylüyormuş bunları. Maksat halkın kuvve-i maneviyesini kırmakmış… Öyle ya! Seçim galibiyeti ve iktidar koltuğunu muhafaza etmenin yanında paranın ne ehemmiyeti var. Elimizin kiri, yıkayınca geçer!

İMAR AFFINDAN CİDDİ GELİR BEKLENİYOR

Hükûmetin en fazla bel bağladığı maddelerin başında imar affı geliyor. Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’nin, “İmar affı yok, ama belediyelerin talepleri var.” cümlesindeki ironiyi de şerh edecek bir düzenleme olacak.

Ruhsatsız yapılar kayda alınacak ve hükûmet bu yolla ciddi bir gelir elde edecek. Milyonlarca ruhsatsız yapı değerinin ‘yüzde 3 ile 6’sı arasında’ ödenecek bir ceza ile af kapsamına alınacak. Misalen 200 bin liralık bir gayrimenkule tapu-ruhsat verilecek, mukabili 18 bin lira tahsil edilecek.

Kaçak yapılar, tarım arazileri ve ormana inşa edilmiş fabrikalar bir anda kanunî hale gelecek. İşgalci razı ona göz yuman hükûmet razı bu devran böyle dönecek. Dürüst ve kanunlara riayet edenlerin hakkı-hukuku ‘af’ denilerek bir kere daha çiğnenecek.

LİMONATAYA VERGİ KOY, İŞVERENE DESTEK VER!

Torba tasarıya göre işverenlere 100 TL prim desteği 2018 senesinde de devam edecek. Malum Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan geçen sene istihdam seferberliği ilan etti. İşsizlik yüzde 11-12 civarına demir atsa da seferberlik sürüyor.

İşsizin hakkına, vatandaşın vergisine göz dikenlerin mevcudiyetine rağmen ‘seferberlik’ halindeyiz. En son Diyarbakır’da devletten teşviği aldığı halde işçileri çalıştırmayan şirketlerde 50’ye yakın isim göz altına alındı. Kimsenin işsizi düşündüğü yok.

Herkes kendi zaviyesinden ‘devletin malı deniz…’ sözüne olan imanını tazeliyor. Vatandaşın içtiği limonata ve gazozdan bile yüzde 10 Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alıyorsanız işverene verdiğiniz destek sözde kalır. Kimin parası ile kime teşvik veriyorsun derler…

VERGİ VE PRİM AFFININ AFFI GELİYOR

AKP torba kanun tasarısı ile ekonominin üzerine serdiği örtüyü de kaldırıyor. Yalanlar ve  hayallerden geriye el elde baş başta kalıyor. Zira torbadaki bir diğer madde de affın affı diye nitelendirilebilir. O da şu: 2016 yılında yapılandırılan 2017’de ertelenen SGK ve vergi borçlarına dair tekrar taksitlendirme imkânı tanınacak.

Yani devlet affa rağmen sigorta prim ve vergi alacaklarını tahsil edemedi. ‘Ekonomi büyüyor’ deniliyor, diğer tarafta vergi ve primde af üzerine af çıkarılıyor. Hoca Nasreddin’in kedisi ve ciğeri tam da bugünleri anlatıyormuş…

TORBA KANUN ŞUBAT’TA ÇIKACAK

Daimî kadrodaki işçilerin haklarından mahrum bırakılsalar da 1 milyona yakın taşeron işçi kadroya alındı. Maaşlar asgarî ücret olarak kalmış, kıdem tazminatlarının akıbeti meçhulmüş… Bütün bu teferruat kimin umurunda. Taşeron kadrolu oldu mu? Oldu. Torba kanun da şubat ayında çıkacak.

AKP lideri Erdoğan 2018 ve 2019 senelerini borç-harç atlatsın da ötesi kolay. Torbanın zamanlamasının Afrin’e bakan tarafını da unutmamak lazım. Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin güney doğu hududunda Afrin bölgesine tanklarla, toplarla harekât düzenlemenin maliyeti anlaşılmasın diye bu torbaya daha neler neler ilave edilecek.

Müzayede masası kuruldu. AKP’li mebusların senelerdir çıkmasını istediği af, kıyak, kadro ve iltimas namına ne varsa bu gürültünün arasında hepsi kaynayıp gidecek.

Masadan kalkarken ödemeyi kim mi yapacak?

Şimşek’in muazzam reform paketinde bunlar mı varmış?

Af edersiniz seçim torbası bu.

Ne bekliyordunuz ki!

[Semih Ardıç] 26.1.2018 [TR724]

Sıradan insanın cellatlaşması [Emine Eroğlu]

Hizmet’in müesseselerinde çalışmış, ekmeğini yemiş; şimdilerde düşmanlıkta trollerle yarışan bir köşe yazarı, 17-25 Aralık sonrasında bana, kendisini çok etkileyen bir rüya anlatmıştı.

Rüyasında bir canavar evinin duvarlarında dolaşıyordu. O, canavarı öldürmeye çalışıyor, ama bir türlü başaramıyordu. Canavar sürekli suret ve biçim değiştiriyor, tanıdık insanların suretlerine, simalarına bürünüyordu. Rüya anlatıcısı canhıraş bir mücadeleden sonra canavarı öldürüyor, fakat rüyanın sonunda canavar sanarak öldürdüğü şeyin biricik oğlu olduğunu fark ediyordu.

Ben bu dehşetli rüyayı insanın iç aleminde kendi masumiyetini düşmanlaştırarak yok etmesi olarak yorumlamıştım. İnsanoğlunun kendi içinde nerede tıkanmışsa dışta gidip oraya takılacağı endişesini de dile getirerek… En azından rüyanın uyarısının dikkate alınacağını, tevbeye ve istikamete vesile olacağını umuyordum.

Fakat ne yazık ki beklediğim gibi olmadı. İç alemde ne yaşanmışsa dış aleme de o aksetti.

Kalp evinde gerçekleşen her yıkım gibi, bu rüyanın işaret ettiği mana da dünya evine taşındı. İnsanda başlayan ve “dur”u, “yeter”i olmayan kötülüğün tahrip potansiyelinin nerelere kadar uzanabileceğini gösterdi.

Rüya anlatıcısı, tüm benzerleri gibi, bugün hala ülkenin sokak ve sınırlarında bütün gücüyle masumiyet avlıyor.

YOK EDEREK VAR OLMAYA ÇALIŞANLAR

Efendimiz aleyhisselatü vesselamın, insanın nefsi ile savaşını toplumlar arası savaşa nispet ederek “büyük cihat” olarak nitelemesine bir de bu pencereden bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Akılla başlayan çürüme, kalpten geçip vicdana kadar ulaştığında insan, şeytanın ordusuna gönüllü asker yazılıyor ve tahribin kolaylığında, yok ederek var olmayı seçiyor.

Buna, “sıradan insanın cellatlaşması” diyor, Nobel ödüllü yazar Svetlana Aleksiyeviç.

Komşusunu ihbar edenin cellatlığının, mesleği cellat olanınkinden daha acımasız olduğunun altını çizerek. Güçlü olmak, sistemin içine girerek korkularını yenmek isteyen her ezilmiş, baskıcı bir rejimi içselleştirip sahipleniyor ve eski dostlarını ya da sevmediği aile efradını muktedire “kurban” olarak sunuyor.

O cellatların, yıllarca omuz omuza yaşadığınız insanların arasından çıkıyor olduğuna inanmak istemiyor insan…

İktidarın 16 yılda halkını korku ve menfaatle terbiye ede ede, radikal eğilimleri milliyetçi hamasetle yoğura yoğura kuluçkadan çıkardığı yeni bir insan modeli bu. Benzerine geçmişte rastlamak mümkün değil.

Kötülüğün gözü sürekli masumların üzerinde. Korku dilleri bağlasa da solunan hava ruhları zehirliyor. Barışı öğrenmeden savaşı öğreniyor çocuklar. Yaşatmayı öğrenmeden reisleri için ölmeyi ve öldürmeyi öğreniyorlar.

Savaş hayatın her katmanına yayılmış. Tetikçilik bir meslek, cellatlık hayatta kalma yöntemi, riyakarlık görünme biçimi haline gelmiş.

SAVAŞ MANTIĞI

Evde, sokakta, çarşıda, okulda… Her iş savaş mantığı ile yürütülüyor. Türklerin savaşçılığı bir “şan” değil artık. Eşini, çocuğunu dövenlerin, bir avuç yeşillikle, sokaktaki köpekle savaşanların savaş karşıtlarını terörist ilan etmesinde şaşıracak bir şey yok.

Namus bekçiliği, rejim muhafızlığı, din polisliği milli sporlar haline gelmiş. Akletmesini beklediklerimiz çoktan devlete militan yazılmış. Devlet halkını silahlandırıp sokağa çağırıyor. Kefen giydirip muhaliflerinin üzerine salıyor. Kışkırtıp galeyana getiriyor. Silah dağıtıyor. Vur deyip vurduruyor.

Kan dökmek, yok etmek için fetva verenler birbiri ile yarışıyor.

Ve en nihayetinde topluma hakim olan düşmanlık sınırlarını genişletip başka ülkelere, milletlere yayılıyor.

Bu atmosfer içinde ucuzluyor insan hayatı. Ölümün üzerine sürülüyor gencecik delikanlılar. Kırk katırla kırk satır arasında tercihe zorlanıyor, ölümlerden ölüm beğenmezlerse nankör oluyorlar.

Devlet, kendi bekası için “kurban” ettiklerine cennette arsa dağıtır gibi şehitlik payesi dağıtıyor.

Nihilizme doğru savruluyor kitleler. Kan da gözyaşı da kanıksanıyor.

BARIŞIN İNŞASI

Tuhaflığa bakın ki bu yeni insan modeli, düşmanlıktan başka hiçbir şey üretmezken, adında bile barış olan bir dinin temsilcisi olduğu iddiasında.

Muktedirin savaşa ve şiddete duyduğu şehvet halka cesaret ve kahramanlık görüntüsü veriyor.

Dinî metinlerin savaş ve çatışma için kullanılmasının sadece insanlara değil, o metinlere de zulmetmek olduğunu anlamaktan çok uzaklar.

Barışı inşa eden Fetih Suresi’ni bile savaş ilan etmek için okuyorlar. Hudeybiye Sulhu’na hiçbir göndermeleri yok.

Yunus’un, “Ben gelmedim kavga için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” diyen gür sesini kalpleri ile duymuyorlar.

İnsanı feda eden tüm savaşların “kaybedilmiş savaşlar” olduğunu bilmiyorlar.

Bilmiyorlar, barışın inşasının, “barışsever insan inşası” olduğunu.

Milletlerarası barışın da, insanlar arası barışın da, insanın etrafındaki diğer tabiat unsurları ile barışının da kendi iç alemindeki barışla başlayıp orada nihayetlendiğini.

Yani ki, kendi içlerinde neşet etmesine rağmen “Hizmet”i bilmiyorlar.

Oysa onlar kendi nefretlerinde boğulurken kader, bilenleri bilmeyenlerden çoktan ayırmış, ıslahatçıları 170 ülkede gönüllere otağlarını kurmak üzere vazifeleri başına göndermiş oluyor.

[Emine Eroğlu] 26.1.2018 [TR724]

Ya Erdoğan yönetimi Afrin’i Kürtlerden alıp Esad’a verirse? [Ebubekir Işık]

AK Parti’nin Suriye siyaseti 2011 yılında başlayan iç savaştan bu yana sürekli değişiklikler göstererek, öngörülemez bir hal almış durumda. Suriye iç savaşının başladığı günlerde dönemin dışişleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu Şam’da Esad ile defalarca görüşmüş ve kendisini bir takım reformlar yapmak için ikna etmeye çalışmıştı. Fakat, bu uğraşlar hiçbir sonuç vermediği gibi üç milyonun üzerinde bir mülteci dalgasının Türkiye’yi vurmasına sebep olmuştu.

Ardından, Erdoğan liderliğindeki AK Parti hükümeti Esad’ı devirmenin Türkiye’nin ulusal güvenliği için öncelik arz ettiğini ve dış politikanın bu yeni veriye göre tekrar düzenlenmesi gerektiği hususu üzerinde durdu. O günden bugüne Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) bünyesinde ve ÖSO yapısı dışında bir dizi radikal İslamcı grubu eğitip silahlandıran AK Parti hükümeti, bu güçler üzerinden gerek Esad rejimi ile gerekse de Esad rejiminin müttefiki olan İran gibi bir takım ülkelerle girift bir vekalet savaşı yürüttü. Bu dönemde, Suriyeli Kürtleri de yanına almak isteyen Erdoğan liderliğinde ki Türkiye, PYD lideri Salih Müslim ile belki defalarca kez MİT’in Ankara Yenimahalle’de ki yerleşkesinde görüşmeler gerçekleştirdi.

Ancak, Esad rejiminin özellikle Rusya ve İran tarafından gerek diplomatik gerekse de yoğun bir şekilde askeri olarak desteklenmesi, Türkiye’nin Esad rejiminin yıkılacağına dair olan beklentilerini sonlandırdı. Ardından, Erdoğan yönetiminin Suriye politikası tekrar köklü bir değişikliğe uğradı.

Erdoğan’ın Yeni Suriye Siyaseti: ‘Esad Ehveni Şerdir, Kürtlerse Şeytan’

ABD’nin özellikle son iki yıldır PYD ile derinlikli ilişkiler kurması Türkiye’nin Rusya-İran ittifakının doğal bir parçası olması sonucunu doğurdu. Bununla birlikte, Türkiye’nin Suriye’nin geleceğinin konuşulduğu Astana ve Soçi süreçlerine katılması, burada Esad rejiminin geleceğine dair bir takım taahhütlerde bulunması, ABD’nin Suriye sınır güvenliğini sağlayacak ve Kürtlerin komuta kademesinde olacağı 30.000 kişilik bir ordu kurma niyetinin ifşa olması, Rusya ve İran ile Suriye’de ortak hareket etmek isteyen bir Türkiye fotoğrafını daha da kalıcı hale getirdi.

Diğer taraftan, Rusya ve İran’ın Esad rejimini ayakta tutmak istemesi ve bir taraftan da Türkiye’nin Suriye’de ki Kürtlere dair talepleri, iki tarafın da karşılıklı bir takım ara formüllerle kurulan bu ittifakın devam etmesini zorunlu kıldı. Rusya’nın Türkiye’nin taleplerine dair bulduğu ara formüllere baktığımızda, özellikle Astana ve Soçi görüşmelerinde PYD bayrağının görüşmelerde olmaması, PYD lideri Salih Müslim’in yerine PYD’yi dışardan temsil edenlerin bu toplantılara katılması, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde PYD noktalarına sınırlı operasyon yapma iradesine yeşil ışık yakılması gibi bir dizi faktör özetlenebilir. Fakat, Rusya ve İran tarafının Türkiye’den en öncelikli beklentisine baktığımızda, Ankara’nın Esad rejimine karşı olan hasmane tutumunu ivedilikle değiştirmesi talebinin masada olduğunu görmekteyiz.

Bu sebeple, gerek Başbakan Binali Yıldırım gerekse de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğu farklı cümlelerle son altı aydır Esad rejimini görmezden gelemeyeceklerini ve Esad rejimi ile tekrar görüşmelere başlamanın Türkiye’nin çıkarları ile örtüştüğünü ifade etmekteler. Hatta öyle ki, Afrin operasyonu başlar başlamaz Çavuşoğlu operasyon bilgisinin Esad rejimi yetkilileri ile paylaşıldığını kamuoyuna duyurmuştu. Diğer taraftan Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, düşman listesinden Esad’ı çıkararak ‘PYD, PKK, YPG, DAEŞ…topunuz gelin’ çağrısı yaparak, artık Esad’ı ehveni şer olarak gördüğünü defalarca ve zımnen ifade etti.

Türkiye Afrin’i Esad Rejimine Devretmek Zorunda Kalabilir

Geçtiğimiz hafta başlayan Afrin operasyonu aslında herkesin olacağını bildiği fakat zamanlamasına dair çok fazla malumatın olmadığı bir gelişmeydi. ABD’nin Suriye’de PYD liderliğinde 30.000 kişilik bir sınır güvenliği ordusu kurmak istediğini duyurması ile Erdoğan tam olarak aradığı fırsatı buldu ve Rusya’nın onayını alarak Afrin’e askeri bir operasyon için düğmeye bastı. Hatta, hızını alamayan Erdoğan Amerikan askerlerinin konuşlandığı Minbiç’e de ‘bir gece ansızın’ gelebileceklerini ifade etti. Fakat, Türk-Amerikan ilişkilerinin NATO gibi kurumsal bir çerçevesinin hala bir anlamının olduğu düşünüldüğünde ve böyle bir gelişmenin Türkiye için çok ciddi sonuçları olabileceğinden, Minbiç operasyonu ihtimalinin son derece zayıf olduğunu ifade etmek gerekir.

Afrin operasyonun radikal unsurlardan oluşan ÖSO ortaklığında yapılıyor olması Rusya ve İran’da rahatsızlık uyandırsa da, Türkiye’nin Esad rejimine karşı beslediği hasmane tutumunu değiştiriyor olmasından memnun olan Moskova ve Tahran, Zeytin Dalı operasyonuna adeta göz yumdular. Şüphesiz, Moskova ve Tahran’ın Zeytin Dalı operasyonuna yeşil ışık yakmalarının temelde üç işlevsel gerekçesi bulunmakta. Bu gerekçeler kısaca şöyle ifade edilebilir;

Bir, Rusya ve İran’ın Kürtlerden temizlenen Afrin’e ÖSO ya da Arap unsurların yerleştirilmeyeceğine dair teyit aldığı düşünülürse, Türkiye’nin Afrin’de uzun süre kalamayacağı son derece açık. Afrin ve civarının PYD’den temizlenmesi ve ÖSO’nun da bu bölgeye sokulmayacak olması, Afrin’in Türkiye çekildiği anda Esad rejimine devredilmesi sonucunu doğuracak. Ki, bu ihtimal Türkiye’nin kabul etmesi daha muhtemel bir opsiyon olarak karşımızda durmakta. Çünkü, Türkiye yukarıda da ifade edildiği gibi Rusya ve İran’ın telkinleri ile Esad’ı ehveni şer, Kürtleri ise şeytan görmek şeklinde okunabilecek yeni bir Suriye politikası ile hareket etmekte.

İki, ABD’nin Esad’ı yerinden edemeyeceğini anlaması ve IŞID ile mücadele eden Suriye demokratik güçlerini bir araya getirerek ülkenin kuzeyinde PYD liderliğinde ikinci bir yönetim alanı oluşturmak istemesi, Esad rejimi ve destekleyicilerinin en başından beri karşı çıktığı hususlardan. Afrin operasyonu ile, ne Esad rejimi ne de Rusya-İran ittifakı tek kurşun atmadan ABD’nin bu planının Türkiye marifetiyle zayıflamasını ummaktalar. Daha da önemlisi, Esad’ı devirmek gibi bir niyetle hareket eden Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu, Afrin operasyonu ile Suriye Kürtlerini zayıflatarak Esad rejiminin kalıcılığını daha da konsolide etmekteler.

Üç, Afrin operasyonuna Rusya’nın sınırlı düzeyde yeşil ışık yakması, bir tarafta Esad rejiminin işine yararken, diğer taraftan ne Rusya ne de İran Kürtlerle bizatihi karşı karşıya gelmemiş oldular. Bu tetikçilik sayılabilecek işi maalesef Erdoğan liderliğinde ki Türkiye’ye yaptırmış oldular.

Sonuç itibariyle, Türkiye uzun süre kalamayacağı ve kalamamasından dolayı Esad rejimine devredilecek bir yer için şimdiden onlarca şehit vermiş durumda.

[Ebubekir Işık] 26.1.2018 [TR724]

Sahabe Efendilerimiz (r.a.) nasıl namaz kılardı? [Cemil Tokpınar]

Büyüklerin namazdaki halleri bizlere onları örnek alma ve namazlarımızı güzelleştirme gayreti verir, teşvik eder. Bugün sahabe efendilerimizin nasıl namaz kıldıklarıyla ilgili örnekler vereceğiz. Ta ki, namazlarımızı gözden geçirelim, nefis muhasebesi yapalım ve onları modellemek için çırpınalım.

Peygamber Efendimizi (s.a.v.) rehber edinen ashabının ve İslâm büyüklerinin namaz kılışı çok muhteşemdir.

Abdullah ibn-i Mes’ud (r.a.) namaza kalktığında Allah korkusundan iki büklüm olur, namaz kılarken evdekilerin konuşmalarını bile duymazdı. Hz. Ali Efendimizin (r.a.) namaz vakti girdiğinde hâli değişir, rengi atar ve titrerdi. Sebebi sorulduğunda şöyle derdi:

– Bilmez misiniz ki bu vakit, Allah’ın yerlere ve göklere teklif edip de onların yüklenmekten kaçındığı bir emanetin eda vaktidir. Ben bu emaneti yüklenmiş bulunuyorum. Yüklendiğim bu İlâhî emaneti en güzel şekilde eda edip edemeyeceğimi de bilmiyorum…

Yine o muhteşem sahabenin ayağına ok battığında, namazda iken çıkarılmasını istemişti. Çünkü namazda iken bütün zerreleriyle Allah’a yönelip maddî hiçbir şeyi hissetmediği için bu yola başvurmuştu. Demek namaza öylesine kendini kaptırmıştı ki, namaz tıpkı ameliyatlardaki anestezi gibi onu kendinden geçiriyor, dünya ile bağlantısını tamamen kesiyordu.

Ayağındaki okun çıkarılması çok uzun sürmüştü. Hz. Ali (r.a.), namazı bittiğinde şu soruyu sormuştu:

– Oku çıkardınız mı?

Yaralıyken bile sabah namazını kıldı

Peygamber Efendimizin güzide sahabeleri namaza öylesine önem verirlerdi ki, onun uğrunda hiçbir engel tanımazlardı. Namaz yolunda savaş, yaralanma, ölüm bile vız gelirdi.

Dünyada iken Cennetle müjdelenenlerden Hz. Ömer (r.a.), kanlı bir suikasta uğramıştı. Yarasından kanlar akarken evine getirilmişti.

– Yemek ister misin, diye sormuşlardı.

– Hayır, cevabını vermişti.

– Su içer misin?

– Hayır.

Bunun üzerine etrafındaki sahabeler:

– Namaz kılacak mısınız, diye sormuşlardı.

Hz. Ömer’in âdeta gözleri parlamış, yavaş yavaş enerjisi tükenmekte olan vücuduna can gelmişti.

– Evet, kılacağım, dedi.

O yüce insan, yarasından kanlar akarken sabah namazını kılmış, namazı terk etmeyi aklından bile geçirmemişti.

Namaz kılmaktan usanmazdı

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hanımlarından Hz. Zeynep Validemiz, ibadetlerine çok düşkündü. Saatlerce nafile namaz kılar, yine usanmazdı.

Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) mescide girince, iki sütun arasına çekilmiş bir ip gördü.

– Bu ip neyin nesidir, diye sahabelere sordu.

– Hz. Zeyneb’in ipidir. Gece ayakta namaz kılmaktan yorulunca ona asılarak devam eder, cevabını verdiler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.):

– Hayır, böyle olmaz. Onu hemen çözün. Sizden biriniz zinde olduğu sürece namazını ayakta kılsın, yorulunca da oturarak devam etsin, buyurdu.

Namazdayken konuşulanları duymazdı

Abdullah bin Mes’ud (r.a.), namaz kılacağı zaman “dürülmüş elbise” gibi olurdu. Allah huzuruna çıkacağı için duyduğu heyecan ve saygıdan iki büklüm olduğunu görenler şaşırırdı…

Ancak o, namazda iken çevresiyle irtibatını keser, hatta evdekilerin konuştuklarını bile duymazdı. Bazen namaz kılacağı zaman, evdekiler:

– Susun, ses çıkarmayın, Abdullah namaz kılacak, derlerdi.

Ancak o, kendinden gayet emin, namazdaki huşûunu hiçbir şeyin bozamayacağını bildiği için şu cevabı verirdi:

– İstediğinizi konuşun… Ben namazdayken sizin konuştuklarınızı duymuyorum.

Hz. Enes’in kavme ve celseleri çok uzundu

Hz. Enes (r.a.) sahabelerin önde gelenlerindendi. Annesi Ümmü Süleym onu küçük yaşta Peygamberimizin (s.a.v.) hizmetine vermişti. Hz. Enes (r.a.), on yıl Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hizmetinde bulunarak “Hâdim-i Nebevî [Peygamber’in Hizmetkârı]” unvanını almıştı.

Öyle güzel, öyle huşû içinde ve tâdil-i erkâna dikkat ederek namaz kılardı ki, görenler hayran olurdu…

Bir gün Hz. Enes’in namazını tarif eden hadis rivayetçilerinden Sabit, şunları anlatmıştı:

– Enes (r.a.), sizde görmediğim bir şey yapardı. Başını rükûdan kaldırdığı zaman gören “secde etmeyi unuttu” diyecek kadar ayakta dikilirdi. Başını secdeden kaldırdığı zaman iki secde arasında da yine gören secdeyi unuttu diyecek kadar dururdu.

Ver o “ah”ı bana, namazımı vereyim sana

Asr-ı Saadeti güzelleştiren ve benzersiz hâle getiren özelliklerden birisi de, Mescid-i Nebevî’de cemaatle kılınan namazlardı.

Çünkü iki cihan serveri Peygamber Efendimizin (s.a.v.) imamlığında kılınan namazlar bambaşka bir feyiz ve maneviyat taşır, sahabeler Efendimizle (s.a.v.)  namaz kılmak için can atar, hatta ezandan saatlerce önce mescide akın edenler olurdu.

Bir sahabe günlük işlerini yaparken cemaate geç kalmış, mescide heyecanla ve koşarak gelmişti. Tek derdi, Efendimizin kıldırdığı namaza yetişebilmekti.

Ne var ki, bir kısım sahabenin mescitten çıkmakta olduğunu gördü. Yoksa namaz bitmiş miydi?

Son bir ümitle sahabelere sordu:

– Resulullah’ın kıldırdığı namaz bitti mi?

Arkadaşları şu üzücü cevabı verdiler:

– Evet, namaz bitti.

O yüce namaza, o kudsî cemaate yetişemediğini anlayan sahabe öyle bir “Ah!” çekmişti ki, sahabeler onun pişmanlığını takdir etmişler, Resulullah’la birlikte kılınan namaza duyduğu sevgiye hayran olmuşlardı.

Nitekim sahabeden birisi dayanamamış ve şunları söylemişti:

– Ver o “âh”ını bana. Namazımı vereyim sana.

Bütün gece ibadet ederdi

Selman-ı Farisî (r.a.) gece karanlığı bastığı zaman, namaz kılmaya başlardı. Namazdan yorulunca dili ile Allah’ı zikretmeye yönelirdi.

Dili zikirden yorulduğu zaman da Yüce Allah’ın varlığına, birliğine delâlet eden âyetleri, onun büyüklüğünü düşünmeye başlardı.

Bundan sonra nefsine şöyle derdi:

– Dinlendin artık, namaza kalk.

Bir süre namaz kıldıktan sonra, diline şöyle derdi:

– Dinlendin artık, Allah’ı zikretmeye başla.

Bütün gece bu şekilde ibadet ederdi.

Mescide çadır kurdurmuştu

Sahabe efendilerimizin büyüklerinden olan Sa’d bin Muaz (r.a.) Hazretleri, Hendek Savaşı’nda büyük bir yara almıştı. Yarası ağırlaşınca Peygamber Efendimiz yanına gelip onu kucakladı ve:

– Allah’ım, Sa’d, Senin rızan için Senin yolunda cihat etti. Resulünü de tasdik etti. Ona kolaylık ihsan eyle, buyurarak dua etti.

Sa’d bin Muaz için Mescid-i Nebevî’de çadır kuruldu. Orada istirahat ediyor, namazını kılıyordu. Çok ağır yarasına rağmen namazlarını asla ihmal etmiyordu. Bir müddet sonra şehit oldu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vefatına çok üzüldü. Kabri kazılırken etrafa mis gibi bir koku yayılıyordu. Efendimiz onun hakkında şöyle buyurmuştu:

– Sa’d bin Muaz’ın vefatı üzerine Rahman’ın arşı titredi. Onun için yeryüzüne bugüne kadar hiç inmemiş 70 bin melek indi ve cenazesini taşıdı.

Sa’d bin Muaz namazı çok önemserdi. Bu hususta şöyle demişti:

– Müslüman olduğum günden beri namaz kılarken hatırıma hiçbir şey getirmedim. Resul-i Ekrem’in her söylediğinin hak olduğuna inandım, kabul ettim.

Ben üç şeyde kuvvetli olduğum kadar, hiçbir şeyde kuvvetli olmadım.

Birincisi namazdır. Müslüman olduğumdan beri başladığım hiçbir namazda, bir an önce bitirsem diye hatırıma bir şey gelmedi.

İkincisi; bir cenazeye yardıma çıktığımda cenaze defnedilinceye kadar, ölümden başka hatırımdan hiçbir şey geçmezdi.

Üçüncüsü; Resulullah’ın (s.a.v.) her buyurduğunu kabul ettim, bunda hiç tereddüt etmedim.

Örnek verdiğimiz bu muhteşem namazları belki hakkıyla modelleyemeyiz. Fakat biraz gayret ederek bugünkü namazlarımızı dünden yarınkileri de bugünden daha kaliteli hâle getirebiliriz.

[Cemil Tokpınar] 26.1.2018 [TR724]

Gole Fransız kalmadılar! [Hasan Cücük]

Futbolun meyvesi goldür. Galibiyete giden yol meşin yuvarlağın kale çizgisini geçmesiyle mümkün olunca, takımlar en çok forvet hattına yatırım yapar. Gol demek aynı zamanda daha çok seyirci demektir. Kimse 90 dakika sıkıcı bir oyunu seyretmek için stada gitmek istemez. Bu sezon Avrupa’da gol olup yağan kulüplerin başında Fransızlar geliyor. Ligue 1’in lideri Paris Saint Germain (PSG) lig, kupa ve Avrupa kupalarında şimdiden 100 gol barajını aştı. PSG’ye ligin zirvesindeki takımlarda eşlik edince Fransız taraftar bol golün atıldığı maçlar seyretmeye başladı. La Liga’nın lideri Barcelona ise çok atarken az gol yemesiyle dikkat çekiyor.

PSG GOL OLDU YAĞDI

Avrupa’nın en gözde forvetleri Neymar, Cavani ve Mbappe’yi kadrosunda barındıran PSG’nin zorlanmadığı konuların başında gol atmak geliyor. Ligde 22 hafta geride kalırken rakip ağları tam 68 kez sarsarak Avrupa’nın maç başına en çok gol atan takımı oldu. Ligde Edinson Cavani 20, Brezilyalı Neymar ise 15 gol kaydetti. PSG, Şampiyonlar Ligi grup maçlarında da rakiplerine gol olup yağmıştı. Grupta 27 gol atarak, Devler Ligi tarihine ‘grup maçlarında en çok gol atan takım’ olarak geçtiler. Hızını alamayan PSG, Fransa Kupası maçlarında da rakip fileleri bol bol havalandırdı. Kupada oynadığı 4 maçta 16 gol attı. Sezon başından bu yana bu 3 kulvarda toplam 111 gole ulaştı.

FRANSIZ TAKIMLARININ GOL SIKINTISI YOK

PSG ile zirve mücadelesi veren Lyon, Marsilya ve Monaco da gol yollarında PSG kadar olmasa da ligin ortalamasının çok üstünde rakip fileleri sarstılar. Lyon ve Monaco 51, Marsilya ise 45 gol attı. Fransa liginin en az gol yiyen takımı ise 7. sırada bulunan Montpellier. Kalesinde 15 gol gören Montpellier, ligin devlerini geride bıraktı. Sıralamada 5. durumda olan Nantes ise 19 golle ligin en az gol atan takımlarından biri olmasına rağmen zirveye yakın bir konumda yer buldu.

MANCHESTER CİTY GOL SAYISINDA DA LİDER

Premier Lig’in lideri Manchester City 24 hafta geride kalırken 70 gol attı. City, geride kalan haftalarda Avrupa’da en çok gol atan takım oldu. Joseph Guardiola’nın öğrencilerinden Sergio Agüero 16, Raheem Sterling ise 14 gol attı. En yakın rakibine 12 puan fark atan City gol sayısında da rakipleriyle arasına mesafe koyu. City’den sonra 54 golle Liverpool en çok gol atan ikinci takım olurken, United 49, Tottenham 47, Chelsea ve Arsenal 45’er golle arkadan geliyorlar. Premier Lig’de kalesinde en az golü gören ise 16 golle Mourinho’nun United’ı oldu.

REAL MADRİD, 39 GOLDE KALDI

İspanya La Liga skor yönünden kısır bir sezon yaşıyor. 20 hafta geride kalırken 40 gol barajını sadece iki takım geçti. Lider Barcelona 57 golle en çok gol atan takım konumunda bulunuyor. Messi 19, Suarez ise 15 gol atarak Barcelona’nın gol yükünü çeken oyuncular oldu. Bu sezon oldukça sıkıntılı bir dönem geçiren Real Madrid gol yollarında geçmiş sezonların çok gerisinde kaldı. Takımın gol ayakları Ronaldo, Benzema ve Gareth Bale susunca başkent ekibi 39 golde kaldı. Barcelona’dan sonra en çok gol atan takım 41 golle Valencia oldu. Lig ikincisi Atletico Madrid ilginç bir performans ortaya koyuyor. 20 haftada sadece 29 gol atan Atletico Madrid kalesinde ise sadece 9 gol gördü. Barcelona ile birlikte Avrupa liglerinde en az gol yiyen takım olan Atletico Madrid’in, yuvaya dönen eski golcüsü Costa ile ikinci devre daha çok gol atması bekleniyor.

BAYERN HER ŞEYE RAĞMEN EN İYİSİ

Tıpkı La Liga gibi Bundesliga da gol kısırlığı yaşıyor. Bayern Münih 19 hafta sonunda attığı 44 golle Avrupa’nın 5 büyük liginde en az gol atan lider oldu. Geçmiş performanslarının altında kalan Bayern Münih her şeye rağmen Bundesliga’da en çok gol atan takım olma özelliğini elinde bulunduruyor. Atılan 44 golün 17’sinin altında Polonyalı forveti Robert Lewandowski’nin imzası var. Bayern Münih’ten sonra en çok gol atan ise 40 golle Borussia Dortmund. Ligin ilk 7 haftasında fırtına gibi esen Dortmund, 19 haftada attığı 40 golün 25’ini ilk 7 haftada atmıştı. Bayern Münih kalesinde gördüğü 14 golle Bundesliga’da en çok atan ve en az gol yiyen takım konumunda bulunuyor. Lig ikincisi Bayer Leverkusen 39, üçüncü Schalke ise 30 gol attı.

EN GOLCÜ LAZİO, LİDER NAPOLİ

Seria A’da liderlik koltuğunda Napoli otururken, en çok golü Lazio attı. Çizme’de 21 hafta geride kalırken Lazio 56 kez rakip ağları sarstı. Bu gollerin 20’sini forveti Ciro Immobile kaydetti. Lazio’dan sonra en çok golü ise son 6 yılın şampiyonu Juventus attı. Torino ekibi kale çizgisini 50 kez geçerken, Arjantinli forveti Paulo Dybala 14 golle en golcü oyuncu. Serie A’nın lideri Napoli ise 45 gol attı. Lider kalesinde gördüğü 13 golle geride kalan 21 hafta sonunda en az gol yiyen takım.

[Hasan Cücük] 26.1.2018 [TR724]

Depresyon nereden çıktı, belki de sadece moraliniz bozuktur! [TR724]

Moral bozukluğu ve depresyon birbirine karıştırılan iki durumdur. Sosyal izolasyon, yabancılaştırılma, destek eksikliği ile karşı karşıya olduğunuz durumlara ilaveten, daha çok çalışmaya ve düşünmeye devam ediyor, bir de bu sürelerde dik oturmuyorsanız, ekmeği hayatınızdan bütünüyle çıkardıysanız, güneş ışığından da yeterince faydalanmayı ihmal ediyorsanız moralinizin bozuk olması kaçınılmazdır. Konsantrasyon dağınıklığı, odaklanamamak gibi problemlerde hayatınıza girmeye başladıysa hemen moralinizi bozmayın. Çünkü, tüm bunların sebebi gün içinde yeterli miktarda su içmemeniz olabilir. Uzmanlar moral bozukluğunda beslenmenin payını sakın yabana atmayın tavsiyesinde bulunuyor. Bunun için fındık, badem, ceviz, koyu yeşil yapraklı sebzeler ve kuru baklagilleri tüketmeyi öneriyorlar. Zira bu gıdalar kendinizi daha enerjik hissetmenizi sağlayacaktır.

Görüldüğü gibi, yaşadığınız olumsuz her ruh hali depresyonda olduğunuz anlamına gelmiyor. Bu teşhisin konulması için bazı belirtilerin ortaya çıkması gerekiyor.

Nedir bunlar? Öncellikle hüzün, üzüntü, huzursuzluk hali uzun süredir devam ediyorsa moral bozukluğunun depresyona evrildiğinden bahsedilebilir. Bunun yanında isteksizlik, normalde hoşlanılan uğraşlardan, artık haz almamak. İştahsızlık, ancak bazı kişilerde tam tersine sürekli yeme durumu şeklinde de ortaya çıkabilir. Hobiler gibi normalde istek uyandıran meşgalelerden uzak durmak. Kendini değersiz görme, hatta yersiz suçluluk hislerinin bulunması. Ruhsal, hatta bedensel anlamda yavaşlamak, hantallaşmak. Her şeyden nem kapma, huzursuzlanmak, öfkelenmek. Daha ağır vakalarda hayatına bile son verme düşüncelerinin bulunması. Bu belirtileri fazlasıyla yaşamaya başladıysanız artık yaşadığınız moral bozukluğu değil depresyondur.

Özellikle kışın yaşanan işsizlik, sevdiklerinden ayrı kalmak, okul ve iş hayatının daha yoğun olması, toplumsal baskı ve havaların soğuması ile kapalı mekânlarda daha fazla zaman geçirilmesi gibi Kişisel ve toplumsal bazı olayların karamsarlığı tetiklediğini aklınızdan çıkarmayın.

Peki ne yapmalı? Depresyon, moral bozukluğu ve karamsarlıkla başa çıkmada, açık havada yapılan yürüyüşler, parlak güneş ışığından olabildiğince fazla faydalanmak ve spor yapmanın size iyi geleceğini unutmayın! Arkadaş çevrenizi genişletin, onlarla buluşun ve daha önemlisi uzman desteği almadan çekinmeyin.

[TR724] 26.1.2018

AİHM raporunun iki yüzü [Mehmet Dinç]

Bu yıl açıklanan AİHM raporun iki yüzü var. Birinci yüzü istatistiklere yansıyan tarafı (göz boyama, aldatmaca) diğeri istatistiklere yansımayan (mağdurları bir kere daha mağdur eden) tarafı.

Raporda paylaşılan istatistiklere gören Türkiye (7 bin 518) dosya Rusya ve Romanya’nın ardından AİHM’de en çok davası bulunan 3.  ülke durumunda görünüyor. Bir senede Türkiye hakkında sadece 116 karar açıklanmasına rağmen, geçtiğimiz yıl 12 bin 575 olan dava sayısı nasıl 7 bin 528’e düştü? Tabi ki AİHM, Avrupa Konseyi ve Türkiye ortaklığında icat edilen OHAL komisyonu sayesinde.

OHAL komisyonu oyalamacasında olduğu gibi istatistiklerde de göz yanıltması var. Strazburg’a yüzbinlerce dosya gönderilmesine rağmen işleme konulmadığı veya geri çevrildiği için bu dosyalar istatistiğe yansımıyor. Bu sayede AİHM ağır dosya yükünden kurtulurken, Türkiye ise tazminat ödemekten kurtuluyor. Aynı zamanda her iki taraftan da yıllık rapora yansıyan istatistiklerde sahte düzelmeler yaşanıyor. Nihayetinde ne ülkelerdeki insan hakları ve özgürlerinde gelişmeler yaşanıyor ne de hukuksuzlukları yapanlar gerekli cezalara çarptırılıyor.  Hukuka ve adalete olan güveni zedeleyen kurumların hukuk ve adaleti temsil eden kurumlar olması ise ümitleri tüketiyor. Türkiye’de iç hukukun artık tamamen tükendiğini demokratik Avrupa kurumlarının tamamı tespit etse de AİHM’in hala vatandaşları iç hukuka yönlendirmesi kabul edilemez.

İstatistik aldatmacası

2013 yolsuzluk operasyonları sonrası artan hukuksuz işlemler ve bağımsız yargının askıya alınması sonucu Strazburg’a ulaşan dosyaların sayısında artış olmuştu. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından tavan yapan dava başvuruları Avrupa Konseyi ve AİHM yetkililerini tedirgin etmiş Avrupa Konseyi genel sekreteri Jagland, “Türkiye’den Strazburg’a dosyalar sel gibi geliyor” tabirini kullanmıştı. Türk hükümeti, Avrupa konseyi ve AİHM yetkilileri ağır olan bu dava yükünü azaltmak için OHAL komisyonu adında geçici bir çözüm(süzlük) icat ettiler.

Nihayetinde taraflar amaca ulaştı, istatistikler minimuma indi, tazminatlar gelmedi, mağdurlar ve temel hakları ihlal edilen vatandaşalar ise mağduriyetlerin üstüne yeni mağduriyetler yaşamaya devam ediyor.

Rapora göre Türkiye dosyaları azaldı

Yıllık rapor AİHM başkanı Guido Raimondi tarafından açıklandı. 2017 sonu itibariyle AİHM’de bulunan dosya sayısı 56250 olarak açıklandı. İlginç olan geçtiğimiz yıl 79.750 olan dava sayısının 56.250’ye gerilemesi. Çünkü bir sene içinde sadece 1068 dava sonuçlandı. İstatistiklere göre en fazla dava edilen ülke Romanya 9.920 ardından Rusya federasyonu (7747) ve Türkiye (7518) geliyor. Başkan istatistikleri açıklarken geçtiğimiz yıldan bu yıla %29’luk düşüşün kaydedildiği bir tür başarıdan söz etti!

Dava sayılarında istatistik oyunları

15 Temmuz darbe girişimi sonrası hızla artan dava sayıları sonucunda AİHM dosya sayısını 79.750 duyurmuştu. 2017 yıl ortalarında ise bu rakam 93.200’e kadar yükselmişti. İcat edilen OHAL komisyonu marifetiyle “iç hukuk yollarının tüketilmediği” gerekçesiyle geri çevrilen dosyalar neticesinde AİHM nefes almış oldu ve yıl sonu istatistiklerine revize edilmiş rakamlarla girildi. AIHM yıl içinde OHAL komisyonuna başvurulmak üzere geri çevirdiği dosya sayısı 30.000’den fazla. Türkiye dosyaları reddedilince toplam dava sayısı 56.250’ye geriledi ve AİHM büyük bir başarıyla son 12 yılın en düşük rakamına ulaştı. Hem de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en hukuksuz yıllarında, bağımsız adaleti askıya aldığı, meclisi feshettiği, işkencelerin arttığı bir dönemde başardı. 2016 raporunda 12.575 davası bulunan Türkiye’nin dava sayısı bu sene içinde sadece 106 dava sonuçlanmasına rağmen 7.518’e düştü. Geçtiğimiz yıl Türkiye’den Strazburg’a ulaşan doysa sayısında %276’lik bir artış yaşanmıştı.

AİHM’de adalet gelse bile çok geç geliyor

AİHM 2017 yılında toplam 1068 davayı sonuçlandırdı, yani geri çevrilenler hariç, 56,250 dosya içinden bir sadece 1068 dava. İnsanların haklarını alabilmeleri, adaletin yerini bulması için tüm dosyaların erimesi kaç sene alır siz hesap edin.

Türkiye hakkında karar verilen davalarının 46’si adil yargılama hakkının ihlali, 19’u özgürlük ve güvenlik ihlali, 16’si ifade özgülüğünün ihlali, 9’u toplanma ve özgürlüğü ihlali. Türkiye AİHS maddelerini en fazla ihlal eden ülke olarak istatistiklerde önler sıralarda yer alıyor. AİHS’nin 10.maddesi ifade özgürlüğü konusunda 44 ihlal kararı veren AİHM bu kararların 16’sini Türkiye’ye karşı verdi. Uzun yıllardır Türkiye ifade özgülüğü ihlali sıralamasında birinciliği hiçbir ülkeye kaptırmıyor.

Başkan Raimondi: En büyük sorun aldığımız kararlar uygulanmıyor

AİHM’in uzun yıllardır yaşadığı en büyük sorun, aldığı kararların uygulanmaması. AİHM’in itibarı ve önümüzdeki yıllarda etkinliğinin devam edebilmesi için aldığı karaların hükümetler tarafından uygulanması şart. Başta Rusya olmak üzere AİHM kararları uygulamakta diretiyor. Türkiye ise aynı yolda ilerliyor.  Geçtiğimiz ay AYM’nin gazeteciler hakkında verdiği kararı uygulamayan alt mahkemeler büyük bir skandala imza attı. Başkan Raimondi is bu konu hakkında yorum yapmamayı tercih ediyor.

AİHM yazdan önce tutuklu gazeteciler hakkında karar açıklayacak

Toplantıda AYM’nin kararını tanımayan alt mahkemeler hakkındaki soruya yorum yapmayan Başkan Raimondi, “olayları takip ediyor, analiz ediyoruz” yaz aylarından önce Türkiye’deki gazeteciler hakkında karar açıklayacağız ifadelerini kullandı.

[Mehmet Dinç] 26.1.2018 [TR724]