Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, MİT’e teslim edilen ve Türkiye’ye kaçırılmalarına göz yumulan 5 kişi için Azerbaycan’dan savunma istedi. AİHM başvuruyu “hızlandırılmış müracaat statüsü”ne aldı. AİHM sözkonusu 5 kişinin Türkiye’de “işkence görme riski”ni de Azerbaycan’dan istediği savunmada açıkça belirtti.
2018’DE KAÇIRILDILAR
İsa Özdemir, Mehmet Çelik, Ayhan Seferoğlu, Faik Semih Başoğlu ve Erdoğan Taylan, geçtiğimiz yıl MİT tarafından Azerbaycan’dan Türkiye’ye götürüldüler.
Azerbaycan’da yasal oturma statüsü bulunan sözkonusu 5 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kaçırılmasına Azerbaycan makamlarının göz yumduğu ya da MİT’e bizzat teslim ettikleriyle ilgili bilgiler ortaya çıkarken, konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındı.
Mahkeme yaptığı inceleme sonucunda, İsa Özdemir ve diğer dört mağdurun başvurularını “hızlandırılmış müracaat statüsü”ne aldı ve 6 Şubat 2019’da Azerbaycan’dan savunma istenmesini kararlaştırdı.
Karar bugün (25 Şubat 2019) AİHM’in sitesinde yayınlanarak Azerbaycan’dan resmen savunma istendi.
İŞKENCE GÖRME RİSKLERİNE VURGU
AİHM’in kararından sonra Azerbaycan 6 ay içinde savunmasını tamamlamak zorunda. Kararda, sözkonusu 5 kişinin, Türkiye’de işkence görebilecekleri de belirtilerek durum Azerbaycan’a soruldu.
Kararda, “zorla alınma” nitelemesi yapılırken durumun Sözleşmenin 3. maddesine aykırı olduğu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesine aykırı olarak özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları, Sözleşmenin 4. maddesinin gerektirdiği şekilde etkili itiraz prosedürlerinin işletilmediği, işkence ve kötü muameleye maruz kalma riskini taşıyabilecekleri gerekçesiyle Azerbaycan’dan çıkarılmaya itiraz etme hakkının tanınıp tanınmadığı yönünde Azerbaycan’dan savunma istendi.
BULGARİSTAN’DAN DA SAVUNMA İSTENDİ
Öte yandan AİHM, mahkeme kararina rağmen Türkiye’ye iade edilen Abdullah Büyük hakkında da Bulgaristan’dan savunma istediği öğrenildi.
YASA DIŞI MİT SORGUSU
Azerbaycan ve Bulgaristan’dan kaçırıldıktan sonra Türkiye’ye getirilenler resmi olarak gözaltına alınmadan önce bir süre MİT sorgusundan geçirildiler. Bu sürede kötü muameleye maruz bırakılan sözkonusu isimlerin tamamı tutuklu durumda bulunuyor.
Önceki gün Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, Hizmet Hareketi’yle ilişkili 100’den fazla kişinin MİT tarafından kaçırılarak Türkiye’ye getirildiğini söylemişti.
AİHM’İN KARARI İÇİN TIKLAYIN…
[Cevheri Güven] 25.2.2019 [MedyaBold.com]
Esrarı çözme dönemi [Safvet Senih]
Ashab-ı Kehf’in korunduğu meşhur mağaradakiler gibi deniz diplerinde bin bir ızdarapla yetiştirilip olgunlaştırılan kan kırmızı mercanlar gibi Dâru’l-Erkamlarda yetiştirilen ashaba benzer şekilde olgunlaştırılacak bütün nesiller için dünyada dönen çarkların arka planını anlama, olayların arkasındaki sırları çözme ve aktif hayatta iş yapma çok önemlidir. Bu husus her devir için ehemmiyetini hep korur. İşte maddeci bir toplumu yönetmek için gönderilmiş Hz. Musa Aleyhisselama beşinci boyuta benzer bir seyahat yaptırılıyor. Bu yolculuğa da ledün ilmine mazhar Hz. Hızır Aleyhisselam ile gönderiliyor…
Hz. Abbas’tan rivayet edilen bir Buharî hadisin de Efendimizin (S.A.S.) şöyle dediği anlatılıyor: “Hz. Musa İsrailoğullarına hitap etmek üzere ayağa kalktı, o sırada kendisine insanların en âliminin kim olduğu soruldu, o da ‘Benim’ dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak kendisini itap etti, çünkü herşeyi bilmiyordu. Daha sonra da Hak Taâla, ‘İki denizin birleştiği yerde bir kulum, o senden daha bilgilidir.’ diye vahyetti. Musa ‘Ya Rabbi onu nasıl bulurum?’ dedi. Cenab-ı Hak, ‘Yanına bir balık al ve onu bir bohçaya koy. Bu balığı nerede kaybedersen, o kulum oradadır.’ buyurdu.”
Umumî kanaata göre iki denizin birleştiği yer Akdeniz ile Kızıl denizin birleştiği yerdir. “Hani Musa, genç arkadaşına ‘Hiçbir güç beni durdurmaz. Ya iki denizin birleştiği yere varırım veya yollarda yol yürürüm’ demişti. İki denizin birleştiği yere vardıklarında yanlarındaki balığı bir kenarda unuttular. O da bir yeraltı deliğinden kayarak denize kaçtı. İki denizin birleştiği yeri geçince Musa genç arkadaşına, ‘Azığımızı getir, bakalım. Gerçekten bu yolculuğumuzda çok yorgun düştük’ dedi. Genç arkadaşı Musa’ya ‘Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Bunu bana hatırlamayı unutturan mutlaka şeytandır. Balık şaşırtıcı bir şekilde canlanarak denize kaçtı.’ dedi.” (Kehf Suresi, 18/61-62)
Aslında balık pişirilmişti. Bu balığın canlanarak bir delikten geçip denize kaçması Cenab-ı Hakkın buluşma yerlerini bulma yerlerini bulmasını sağlamak için Hz. Musa’ya sürpriz şekilde gösterdiği bir mucizedir. Bu husus, beşinci boyutta gaybî ve mânevî bir yolculuktur. Bir de beşinci boyutta ölümsüz bir hayata mazhar Hızır Aleyhisselamın atmosferine girdikleri için pişmiş balık bile canlılık alâmeti göstermişti…
“Musa, ‘Bizim aradığımızda zaten bu idi…’ dedi. Hemen geldikleri yoldan geri döndüler. O kayalıkta kendisine tarafımızdan rahmet sunduğumuz ve katımız ledünni bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.” (18/64-65) Bu gaybî, beşinci boyut yolculuğu “ledünnî bir ilme mazhar” Hızır Aleyhisselam ile olacaktı. Hz. Musa Aleyhisselamın genç yoldaşı ile beraberliği burada bitiyor. Bir daha onunla ilgili bir ifade yok. Artık yolculuk Hızır Aleyhisselamla buluşuyor. Hızır Aleyhisselam, olayların arka planlarını, gerçek hikmetlerini Cenab-ı Hakkın bildirmesiyle biliyor. Cereyan eden olayların, görünen zâhiri yüzünden başka bir topluma bir peygamber olarak rehberlik yapacak olan Musa Aleyhisselam için bu yolculuk çok önemliydi.
“Musa, ona, ‘Sana öğretilen ilmin birazını bana öğreterek, olgunlaşmamı sağlaman için peşinden gelebilir miyim?’ dedi.” (18/66) Ülü’l-azim bir peygamber ve ona göre bir ilim sahibi olan Musa Aleyhisselam, bakınız Hızır’dan bilmediği bir hususta ilim almak için tevazu içinde nasıl davranış sergiliyor!... Burada büyük bir ders ve ibret var!.. Peygambere yakışan bir edeb tavrı ile, peşinden gelip gelemeyeceğini soruyor ve bize bir saygı dersi veriyor!.
“O kulumuz, Musa’ya dedi ki, ‘Sen benimle beraber olmaya katlanamazsın. Sebeplerini kavrayamadığın olaylar karşısında nasıl sabredeceksin ki…” (18/67-68)
Çünkü Hz. Hızır Aleyhisselamın sahip olduğu ilim sebepleri ve neticeleri belli maddî-beşeri ilimlerden değildir. Bu, gayba dair ledünnî bir ilimdir. Cenab-ı Hakkın rahmetiyle Hızır Aleyhisselama hikmeti dairesinde dilediği nisbette nasip ettiği bir mazhariyettir. Onun içindir ki, bir peygamber olmasına rağmen Musa Aleyhisselam, Hz. Hızır’ın uygulamalarına karşı sabredemiyor. Çünkü Hz. Hızır’ın yaptığı icraatlar dış görünüşleri itibariyle, akıl-mantıkla, eşyanın tabiatına ait hükümler çatışıyor. Bu yüzden Hz. Hızır, Hz. Musa Aleyhisselam sabredemez diye endişe duymuyor.
“Musa, ‘İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın, hiçbir konuda sana karşı gelmeyeceğim.’ dedi. O kulunuz da Musa’ya dedi ki: ‘Eğer benimle birlikte geleceksen, yapacağım hiçbir iş hakkında bana soru sorma… Benim o konuda açıklama yapmamı bekle.” (18/69-70)
Hz. Hızır, yoldaşlık şartını söyledikten, bir nebi mukavele yaptıktan sonra yola koyuluyorlar.
“Böylece yola çıkıp, bir süre sonra bir gemiye bindiler. O kulumuz bu gemide bir delik açtı. Musa ona, ‘İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten çirkin bir iş yaptın!’ dedi. (18/71)
Bu yolculuk “Sorma, yürü” mukavelesi üzerine kurulu bir yolculuk olduğu halde, Allah’tan da sabır dileyerek, sabredeceğine dair söz verdiği halde fıtratının gereği ve olayın büyüklüğü karşısında feveran ediyor, “Nasıl bir iş böyle; bu fena davranışınla gemideki insanları boğup öldürecek misin?” diye yoldaşına çıkışıyor. Tabii, işin teorisi başka, pratiği başka. Onun için ta başka Hızır Aleyhisselam, Hz. Musa Aleyhisselamı uyarıyor. Pratiğin ayrı bir tadı var! Farklı, yaman ve zorlu bir sadmede ilk anda sabretmek zor ama, bir sabredilebilse, çok tadlı bir deneyim alacak… Bazı insanlar, bilhassa hayatın her türlü maddî zevklerini tadmış, artık yeknesaklıktan bıkmış olanlar, adrenalini yükseltecek çok tehlikeli deneyimlere bile baş vurabiliyor: Sonu çoğu zaman ölümle bitecek son sürat araba yarışları veya bidonların içine girip Niyagara şelâlesinin en tepesinden kendilerini çağlayanın derinliklerine salıvermek gibi…
Onun için Hz. Hızır Aleyhisselam büyük bir sabır ve yumuşaklıkla Hz. Musa Aleyhisselama: “Ben sana, benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?’ dedi.” (18/72)
Hz. Musa Aleyhisselam da unutkanlığını ileri sürerek özür diliyor: “Unutkanlığım yüzünden bana muâheze edip azarlama ve ilminden faydalanma konusunda bana zorluk çıkarma’ dedi.” (18/73)
Bir defa tökezleyen atın hemen boynu kesilmez… Hz. Hızır Aleyhisselam, özrünü kabul ediyor ve bu beşinci boyutun mânevî yolculuğu devam ediyor…
Bir yandan belâ ve musibetlerin dehşetli sadmelerine maruzlara ilk vuruşta çok iyi, çok yaman ve zorlu sabırlar düşerken; musibetzedelerin, belâya düşmüşlerin sabredemeyip söylentilerine, bazan da beklenmedik ağır ithamlarına karşı, muhatabların da onlara karşı, sabırlı ve şefkatli olmaları gerekiyor…
[Safvet Senih] 25.2.2019 [Samanyolu Haber]
Hz. Abbas’tan rivayet edilen bir Buharî hadisin de Efendimizin (S.A.S.) şöyle dediği anlatılıyor: “Hz. Musa İsrailoğullarına hitap etmek üzere ayağa kalktı, o sırada kendisine insanların en âliminin kim olduğu soruldu, o da ‘Benim’ dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak kendisini itap etti, çünkü herşeyi bilmiyordu. Daha sonra da Hak Taâla, ‘İki denizin birleştiği yerde bir kulum, o senden daha bilgilidir.’ diye vahyetti. Musa ‘Ya Rabbi onu nasıl bulurum?’ dedi. Cenab-ı Hak, ‘Yanına bir balık al ve onu bir bohçaya koy. Bu balığı nerede kaybedersen, o kulum oradadır.’ buyurdu.”
Umumî kanaata göre iki denizin birleştiği yer Akdeniz ile Kızıl denizin birleştiği yerdir. “Hani Musa, genç arkadaşına ‘Hiçbir güç beni durdurmaz. Ya iki denizin birleştiği yere varırım veya yollarda yol yürürüm’ demişti. İki denizin birleştiği yere vardıklarında yanlarındaki balığı bir kenarda unuttular. O da bir yeraltı deliğinden kayarak denize kaçtı. İki denizin birleştiği yeri geçince Musa genç arkadaşına, ‘Azığımızı getir, bakalım. Gerçekten bu yolculuğumuzda çok yorgun düştük’ dedi. Genç arkadaşı Musa’ya ‘Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Bunu bana hatırlamayı unutturan mutlaka şeytandır. Balık şaşırtıcı bir şekilde canlanarak denize kaçtı.’ dedi.” (Kehf Suresi, 18/61-62)
Aslında balık pişirilmişti. Bu balığın canlanarak bir delikten geçip denize kaçması Cenab-ı Hakkın buluşma yerlerini bulma yerlerini bulmasını sağlamak için Hz. Musa’ya sürpriz şekilde gösterdiği bir mucizedir. Bu husus, beşinci boyutta gaybî ve mânevî bir yolculuktur. Bir de beşinci boyutta ölümsüz bir hayata mazhar Hızır Aleyhisselamın atmosferine girdikleri için pişmiş balık bile canlılık alâmeti göstermişti…
“Musa, ‘Bizim aradığımızda zaten bu idi…’ dedi. Hemen geldikleri yoldan geri döndüler. O kayalıkta kendisine tarafımızdan rahmet sunduğumuz ve katımız ledünni bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.” (18/64-65) Bu gaybî, beşinci boyut yolculuğu “ledünnî bir ilme mazhar” Hızır Aleyhisselam ile olacaktı. Hz. Musa Aleyhisselamın genç yoldaşı ile beraberliği burada bitiyor. Bir daha onunla ilgili bir ifade yok. Artık yolculuk Hızır Aleyhisselamla buluşuyor. Hızır Aleyhisselam, olayların arka planlarını, gerçek hikmetlerini Cenab-ı Hakkın bildirmesiyle biliyor. Cereyan eden olayların, görünen zâhiri yüzünden başka bir topluma bir peygamber olarak rehberlik yapacak olan Musa Aleyhisselam için bu yolculuk çok önemliydi.
“Musa, ona, ‘Sana öğretilen ilmin birazını bana öğreterek, olgunlaşmamı sağlaman için peşinden gelebilir miyim?’ dedi.” (18/66) Ülü’l-azim bir peygamber ve ona göre bir ilim sahibi olan Musa Aleyhisselam, bakınız Hızır’dan bilmediği bir hususta ilim almak için tevazu içinde nasıl davranış sergiliyor!... Burada büyük bir ders ve ibret var!.. Peygambere yakışan bir edeb tavrı ile, peşinden gelip gelemeyeceğini soruyor ve bize bir saygı dersi veriyor!.
“O kulumuz, Musa’ya dedi ki, ‘Sen benimle beraber olmaya katlanamazsın. Sebeplerini kavrayamadığın olaylar karşısında nasıl sabredeceksin ki…” (18/67-68)
Çünkü Hz. Hızır Aleyhisselamın sahip olduğu ilim sebepleri ve neticeleri belli maddî-beşeri ilimlerden değildir. Bu, gayba dair ledünnî bir ilimdir. Cenab-ı Hakkın rahmetiyle Hızır Aleyhisselama hikmeti dairesinde dilediği nisbette nasip ettiği bir mazhariyettir. Onun içindir ki, bir peygamber olmasına rağmen Musa Aleyhisselam, Hz. Hızır’ın uygulamalarına karşı sabredemiyor. Çünkü Hz. Hızır’ın yaptığı icraatlar dış görünüşleri itibariyle, akıl-mantıkla, eşyanın tabiatına ait hükümler çatışıyor. Bu yüzden Hz. Hızır, Hz. Musa Aleyhisselam sabredemez diye endişe duymuyor.
“Musa, ‘İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın, hiçbir konuda sana karşı gelmeyeceğim.’ dedi. O kulunuz da Musa’ya dedi ki: ‘Eğer benimle birlikte geleceksen, yapacağım hiçbir iş hakkında bana soru sorma… Benim o konuda açıklama yapmamı bekle.” (18/69-70)
Hz. Hızır, yoldaşlık şartını söyledikten, bir nebi mukavele yaptıktan sonra yola koyuluyorlar.
“Böylece yola çıkıp, bir süre sonra bir gemiye bindiler. O kulumuz bu gemide bir delik açtı. Musa ona, ‘İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten çirkin bir iş yaptın!’ dedi. (18/71)
Bu yolculuk “Sorma, yürü” mukavelesi üzerine kurulu bir yolculuk olduğu halde, Allah’tan da sabır dileyerek, sabredeceğine dair söz verdiği halde fıtratının gereği ve olayın büyüklüğü karşısında feveran ediyor, “Nasıl bir iş böyle; bu fena davranışınla gemideki insanları boğup öldürecek misin?” diye yoldaşına çıkışıyor. Tabii, işin teorisi başka, pratiği başka. Onun için ta başka Hızır Aleyhisselam, Hz. Musa Aleyhisselamı uyarıyor. Pratiğin ayrı bir tadı var! Farklı, yaman ve zorlu bir sadmede ilk anda sabretmek zor ama, bir sabredilebilse, çok tadlı bir deneyim alacak… Bazı insanlar, bilhassa hayatın her türlü maddî zevklerini tadmış, artık yeknesaklıktan bıkmış olanlar, adrenalini yükseltecek çok tehlikeli deneyimlere bile baş vurabiliyor: Sonu çoğu zaman ölümle bitecek son sürat araba yarışları veya bidonların içine girip Niyagara şelâlesinin en tepesinden kendilerini çağlayanın derinliklerine salıvermek gibi…
Onun için Hz. Hızır Aleyhisselam büyük bir sabır ve yumuşaklıkla Hz. Musa Aleyhisselama: “Ben sana, benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?’ dedi.” (18/72)
Hz. Musa Aleyhisselam da unutkanlığını ileri sürerek özür diliyor: “Unutkanlığım yüzünden bana muâheze edip azarlama ve ilminden faydalanma konusunda bana zorluk çıkarma’ dedi.” (18/73)
Bir defa tökezleyen atın hemen boynu kesilmez… Hz. Hızır Aleyhisselam, özrünü kabul ediyor ve bu beşinci boyutun mânevî yolculuğu devam ediyor…
Bir yandan belâ ve musibetlerin dehşetli sadmelerine maruzlara ilk vuruşta çok iyi, çok yaman ve zorlu sabırlar düşerken; musibetzedelerin, belâya düşmüşlerin sabredemeyip söylentilerine, bazan da beklenmedik ağır ithamlarına karşı, muhatabların da onlara karşı, sabırlı ve şefkatli olmaları gerekiyor…
[Safvet Senih] 25.2.2019 [Samanyolu Haber]
Vicdansızlığın Anatomisine Giriş - 2 [Dr. Ahmet Yılmaz]
Bir “vicdan tefessühü” kodeksi hazırlansa, “gaddarlık” hiç şüphesiz o veri tabanının en önemli unsurlarından olurdu...
Burada “tefessüh”, bilinçli olarak kullanıldı. Arapça kökenli bu lafız, dilimizde “bozulma”, “çürüme”, “kokuşma” kelimeleriyle ifade ediliyor. Enfüsî âlemde kurulu nefis-vicdan dengesinin çeşitli sebeplerle nefis lehine dönmesi ile birlikte, bir çeşit iç kokuşması durumu gerçekleşiyor. Zamanla, kronik bir hal alan bu olumsuz süreçte, vicdan mekanizmasının adalet ve hakkaniyet gibi önemli yetileri işlevselliğini yitiriyor ve insan mizacında çeşitli karadelikler beliriyor. Gaddarlık, bu karadeliklerden belki de en ürkütücü olanı! Öyle anlaşılıyor ki vicdansızlık ile gaddarlık arasında doğru orantı ilişkisi var: Ne kadar tefessüh, o kadar gaddarlık!
Ürkütücü bir vasıf olarak “gaddarlık”, insanlığın mabeyninde hep var olageldi. Ancak günümüzün merhametsizlik bataklığı gerçekten çok çetin! Gaddarlık hastalığının, hem de dehşet verici bir hızla hayatın her alanında tahakküm kurması, şiddet ve zorbalığın bu derece revaç bulması ve öfkenin toplumsal bir sarmala dönüşmesi son derece üzücü, bir o kadar da düşündürücü.
“Siyasal islamcıların”, merhametin kaynağı olan Cenâb-ı Allah ile olan münasebetlerinin -tamlamada geçen “islamcı” kelimesi sebebiyle- sorunsuz olduğu düşünülmemeli. Bilakis! Hem de oldukça sorunlu… Şahsen, “İslam” ile “islamcı” arasında seradan süreyyâya farklar olduğunu düşünüyorum. O yüzden “islamcı” kelimesini bilgisayarımda yazarken bile, her defasında otomatik düzeltme ile büyük yazılan “İ” harfini, bıkıp usanmadan yeniden küçük haline geri dönüştürüyorum. Siyasal islam, bu kadarcık özel bir muameleyi bile hak etmiyor, nazarımda. Onların politbüro zihniyeti ile hükmettiği ülkemde, merhamet iyiden iyiye ötelendi ve Müslüman’ın yitiği haline geldi. En tepeden başlayarak, ümeranın kalplerinde; gaddarlık, bencillik, dünyevileşme, anarşizm, kin, öfke, intikam duygusu, kibir, güç tutkusu, türlü zaaflar, hedonizme götüren şehvetler ve acımasızlık saltanat kurdu. Güya “devlet aklı” kalbi referans alacaktı, bu yeni hülyanın temelleri “yürek” üzerinde yükselecekti. Ama öyle olmadı. Bütün bunlar unutuldu, yıkılası “saltanat” yegâne amaç haline geldi. el-Medînetü’l-fâzıla, Fârâbî’nin (ö. 339/950) felsefî sistemini yansıtan temel eseri olarak kütüphanelerin tozlu raflarında kaldı. “Yürek” gibi değerli bir kavram, bir defa daha; Kasımpaşa kabadayılıklarına, “diklenmeden dik duracağız” diklenmelerine, “hâlâ atlarımızın mahmuzlarının orada (AB) izleri var” hamasiliklerine, “Eeeey falanca, Eeeey filanca” bayağılıklarına, dalkavuk bir cami hocasının düzdüğü methiyeler eşliğinde mütekebbir bir edayla camide “boy” göstermelere, nice gaddarca söylemlere ve eylemlere hasredildi.
İki sorunlu etkenin, Müslüman kitleler arasındaki gaddarca tutum ve davranışları beslediğini düşünmekteyim.
İslamiyet’i siyaseten ele alıp kullanan kimi idarecilerin, dini duyguları sürekli istismar etmeleri bunlardan biri. Onların; dinden kaynaklanan veya din tarafından onaylanan etik ve ahlaki değerleri, siyaset kurumuyla buluşturabilecekken bunu yapmayıp, makyavelist bir yaklaşımla iktidarı ele geçirmek adına her yolu mubah saymaları ve kavgacı siyaset dilini benimsemiş olmaları ne acıdır! Bunu yaparken, kendi bağımlı kitlelerini zinde tutmak için sürekli bir “öteki” üretmekten, her dönem yeni düşmanlar ihdas etmekten geri kalmadılar. Öyle ki “kutuplaştırma”, “kamplaştırma”, “çatıştırma” kavramları onların ajandalarından hiç eksik olmadı. Sonuç olarak kimi zaman “mağdur” olma fırsatını yakaladılar, kimi zaman “mağrur” olma fırsatını. Ya dincilik üzerinden (dindarlık değil) “mağduriyet” devşirdiler ve oy topladılar ya da mağdur ettikleri kitleler üzerinden geliştirdikleri “rövanşizm mantığından” veya “dini-milli hamaset dilinden”. Velhâsıl, kutuplaştırma siyasetinden her dönemde karınlarını doyurmayı bir şekilde başardılar.
Diğeri ise, başta Kur’ân-ı Kerîm âyetleri ve hadîs-i şerifler olmak üzere, dini metinleri “anlama” ve “yorumlama” konusunda gerek siyasal islamcıların ve gerekse cihadist grupların yaşadıkları ikilemlerdir. Kelam, tefsir, hadis, fıkıh vb. dini disiplinlere dair kaynak eserlerde yer alan kimi yaklaşımların veya hükümlerin; radikal eğilimlerle, kısır yaklaşımlarla, inhisarcı ve ötekileştirici bir üslupla, hamasi bir dille, realiteden uzak yaklaşımlarla ve gazap hisleriyle ele alınması ve kavgacı bir tarzda yorumlanması asıl problemdir. Kavgadan beslenen grupların sahadaki uzantılarının genel profilleri incelendiğinde; bu kimselerin genel itibariyle temel seviye dini bilgiden bile mahrum oldukları görülecektir.
Neyse…
Erkin Koray babanın bir Turkish rock ‘n’ roll parçası var, “Zalim Gaddar”. 1986 çıkışlı Gaddar isimli albümünde yer almış. O bu parçayı hangi saik ile yazmıştı, bilmiyorum. Nedense dilime dolandı birden:
Önce selam verdin, gaddar!
Sonra yere serdin, gaddar!
Bekle bekle dersin, gaddar!
Çok paramı yersin, gaddar!
Allah insaf versin, gaddar!
Gaddar gaddar zalim gaddar!
Ha ha ha ha hain gaddar!
Bana bülbül dersin, gaddar!
Durmadan ötersin, gaddar!
Zaten ben yanmışım, gaddar!
Sana hep kanmışım, gaddar!
Allah insaf versin, gaddar!
Gaddar gaddar zalim gaddar!
Ha ha ha ha hain gaddar!
Vicdan tefessühünün önemli bir parametresi olan gaddarlık mevzuuna ümera-ulema ilişkisi özelinde biraz daha devam edeceğiz...
drahmetyilmaz1@gmail.com
[Dr. Ahmet Yılmaz] 25.2.2019 [Samanyolu Haber]
Burada “tefessüh”, bilinçli olarak kullanıldı. Arapça kökenli bu lafız, dilimizde “bozulma”, “çürüme”, “kokuşma” kelimeleriyle ifade ediliyor. Enfüsî âlemde kurulu nefis-vicdan dengesinin çeşitli sebeplerle nefis lehine dönmesi ile birlikte, bir çeşit iç kokuşması durumu gerçekleşiyor. Zamanla, kronik bir hal alan bu olumsuz süreçte, vicdan mekanizmasının adalet ve hakkaniyet gibi önemli yetileri işlevselliğini yitiriyor ve insan mizacında çeşitli karadelikler beliriyor. Gaddarlık, bu karadeliklerden belki de en ürkütücü olanı! Öyle anlaşılıyor ki vicdansızlık ile gaddarlık arasında doğru orantı ilişkisi var: Ne kadar tefessüh, o kadar gaddarlık!
Ürkütücü bir vasıf olarak “gaddarlık”, insanlığın mabeyninde hep var olageldi. Ancak günümüzün merhametsizlik bataklığı gerçekten çok çetin! Gaddarlık hastalığının, hem de dehşet verici bir hızla hayatın her alanında tahakküm kurması, şiddet ve zorbalığın bu derece revaç bulması ve öfkenin toplumsal bir sarmala dönüşmesi son derece üzücü, bir o kadar da düşündürücü.
“Siyasal islamcıların”, merhametin kaynağı olan Cenâb-ı Allah ile olan münasebetlerinin -tamlamada geçen “islamcı” kelimesi sebebiyle- sorunsuz olduğu düşünülmemeli. Bilakis! Hem de oldukça sorunlu… Şahsen, “İslam” ile “islamcı” arasında seradan süreyyâya farklar olduğunu düşünüyorum. O yüzden “islamcı” kelimesini bilgisayarımda yazarken bile, her defasında otomatik düzeltme ile büyük yazılan “İ” harfini, bıkıp usanmadan yeniden küçük haline geri dönüştürüyorum. Siyasal islam, bu kadarcık özel bir muameleyi bile hak etmiyor, nazarımda. Onların politbüro zihniyeti ile hükmettiği ülkemde, merhamet iyiden iyiye ötelendi ve Müslüman’ın yitiği haline geldi. En tepeden başlayarak, ümeranın kalplerinde; gaddarlık, bencillik, dünyevileşme, anarşizm, kin, öfke, intikam duygusu, kibir, güç tutkusu, türlü zaaflar, hedonizme götüren şehvetler ve acımasızlık saltanat kurdu. Güya “devlet aklı” kalbi referans alacaktı, bu yeni hülyanın temelleri “yürek” üzerinde yükselecekti. Ama öyle olmadı. Bütün bunlar unutuldu, yıkılası “saltanat” yegâne amaç haline geldi. el-Medînetü’l-fâzıla, Fârâbî’nin (ö. 339/950) felsefî sistemini yansıtan temel eseri olarak kütüphanelerin tozlu raflarında kaldı. “Yürek” gibi değerli bir kavram, bir defa daha; Kasımpaşa kabadayılıklarına, “diklenmeden dik duracağız” diklenmelerine, “hâlâ atlarımızın mahmuzlarının orada (AB) izleri var” hamasiliklerine, “Eeeey falanca, Eeeey filanca” bayağılıklarına, dalkavuk bir cami hocasının düzdüğü methiyeler eşliğinde mütekebbir bir edayla camide “boy” göstermelere, nice gaddarca söylemlere ve eylemlere hasredildi.
İki sorunlu etkenin, Müslüman kitleler arasındaki gaddarca tutum ve davranışları beslediğini düşünmekteyim.
İslamiyet’i siyaseten ele alıp kullanan kimi idarecilerin, dini duyguları sürekli istismar etmeleri bunlardan biri. Onların; dinden kaynaklanan veya din tarafından onaylanan etik ve ahlaki değerleri, siyaset kurumuyla buluşturabilecekken bunu yapmayıp, makyavelist bir yaklaşımla iktidarı ele geçirmek adına her yolu mubah saymaları ve kavgacı siyaset dilini benimsemiş olmaları ne acıdır! Bunu yaparken, kendi bağımlı kitlelerini zinde tutmak için sürekli bir “öteki” üretmekten, her dönem yeni düşmanlar ihdas etmekten geri kalmadılar. Öyle ki “kutuplaştırma”, “kamplaştırma”, “çatıştırma” kavramları onların ajandalarından hiç eksik olmadı. Sonuç olarak kimi zaman “mağdur” olma fırsatını yakaladılar, kimi zaman “mağrur” olma fırsatını. Ya dincilik üzerinden (dindarlık değil) “mağduriyet” devşirdiler ve oy topladılar ya da mağdur ettikleri kitleler üzerinden geliştirdikleri “rövanşizm mantığından” veya “dini-milli hamaset dilinden”. Velhâsıl, kutuplaştırma siyasetinden her dönemde karınlarını doyurmayı bir şekilde başardılar.
Diğeri ise, başta Kur’ân-ı Kerîm âyetleri ve hadîs-i şerifler olmak üzere, dini metinleri “anlama” ve “yorumlama” konusunda gerek siyasal islamcıların ve gerekse cihadist grupların yaşadıkları ikilemlerdir. Kelam, tefsir, hadis, fıkıh vb. dini disiplinlere dair kaynak eserlerde yer alan kimi yaklaşımların veya hükümlerin; radikal eğilimlerle, kısır yaklaşımlarla, inhisarcı ve ötekileştirici bir üslupla, hamasi bir dille, realiteden uzak yaklaşımlarla ve gazap hisleriyle ele alınması ve kavgacı bir tarzda yorumlanması asıl problemdir. Kavgadan beslenen grupların sahadaki uzantılarının genel profilleri incelendiğinde; bu kimselerin genel itibariyle temel seviye dini bilgiden bile mahrum oldukları görülecektir.
Neyse…
Erkin Koray babanın bir Turkish rock ‘n’ roll parçası var, “Zalim Gaddar”. 1986 çıkışlı Gaddar isimli albümünde yer almış. O bu parçayı hangi saik ile yazmıştı, bilmiyorum. Nedense dilime dolandı birden:
Önce selam verdin, gaddar!
Sonra yere serdin, gaddar!
Bekle bekle dersin, gaddar!
Çok paramı yersin, gaddar!
Allah insaf versin, gaddar!
Gaddar gaddar zalim gaddar!
Ha ha ha ha hain gaddar!
Bana bülbül dersin, gaddar!
Durmadan ötersin, gaddar!
Zaten ben yanmışım, gaddar!
Sana hep kanmışım, gaddar!
Allah insaf versin, gaddar!
Gaddar gaddar zalim gaddar!
Ha ha ha ha hain gaddar!
Vicdan tefessühünün önemli bir parametresi olan gaddarlık mevzuuna ümera-ulema ilişkisi özelinde biraz daha devam edeceğiz...
drahmetyilmaz1@gmail.com
[Dr. Ahmet Yılmaz] 25.2.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ahmet Yılmaz
İnsan insanın kurdu mudur? [Halit Emre Yaman]
İnsanın hayatını bazen en yakınındaki, bazen de yeni tanıştığı biri zehir edebilir. Türkiye’de yaşıyorsanız, hiç görmediğiniz ve tanımadığınız biri de buna sebep olabilir.
Thomas Hobbes “İnsan, insanın kurdudur (Homo homini lupus)” derken ne kadar da haklıdır. Maddi kazançlar için yaşanan rekabet, kendi güvenliği için başkalarına güvensizlik ve şan, şeref, makam elde ederek toplumsal statü kazanma gibi sebepler, insanları birbirinin kurdu yapar.
Jean Jack Rousseau’ya göre ise insan, özünde iyi ve ahlaklı bir varlıktır; bu yüzden de mutlu olmalıdır. İnsanı mutsuz yapan toplumsal hayattır. Yozlaşmayı başlatan ise mülk sahibi olma isteğidir. Mülk elde edebilmek için rekabet, sonra da onu koruyabilmek için insanlara karşı güvensiz olmak gerekir.
Böylesine bencilce bir yaklaşımın olduğu bir toplumda, erdemli yaşamak mümkün değildir. Zaten savaşlar da, insanlar arasındaki ilişkilerden değil, mal ve mülkiyet anlaşmazlıklarından çıkar.
Hâli hazırda Anadolu’da yaşayan ve Hizmet Hareketine mensup bir tanıdığı olanların, dillerinden düşürmediği bir söz var: “Siz iyisiniz de, büyükleriniz vatan haini…” Yani, insani ilişkiler açısından kimsenin Hizmet Hareketi mensupları aleyhine söyleyebileceği bir söz yok.
“Sen kul hakkına riayet ediyorsun, iyi adamsın ama abileriniz devleti ele geçirmeye çalıştı, kadrolaştı, başkalarına hayat hakkı tanımadı…” Ne kadar çok duymuşsunuzdur bu sözleri… Rousseau’nun düşüncelerini teyit eden sözler bunlar. Toplumsal hayatta rol kapma kavgası…
Kendisi veya bir yakını başarı elde edemeyince, toplum tarafından parmakla gösterilen örnek insan olamayınca, Hizmet kurumları (okul, gazete, televizyon…) ile rekabet edemeyince, işini doğru yapanların maddi ve manevi zenginleştiğini görünce bazılarının kurtluğu ortaya çıkıyor işte… Kıskançlık, haset, rekabet edememe vs. vs. Ne derseniz deyin, sonuçta ortada bir düşmanlık var.
Devlet denen yapı, toplumu oluşturan fertler arasında eşitlik, adalet ve özgürlük gibi temel hakları sağlamak zorundadır. Bu sağlanmadığı takdirde, fertler kendi içlerinde bunu sağlayacak çözümler bulmaya çalışırlar.
Ortadoğu’da, ideal devlet yapısı, kısa sürelerle hayat bulmuştur. Genel olarak baktığımızda, idarecilerin halk üzerinde bir tahakkümü söz konusudur. Son yüzyıllarda ise devlet eliyle İslam’a yönelik saldırılar olduğundan dolayı, insanlar din eksenli olarak cemaatler, topluluklar oluşturmuşlardır.
İdeal devlete giden yolun, ideal toplum ve ondan önce ideal insandan geçtiği düşüncesinden hareketle, cemaatler insan yetiştirmeyi öncelemişlerdir. Zamanla yaşanan yozlaşmalar sonucunda, ilk günkü hedeflerinden uzaklaşan birçok cemaat olmuştur. Bu yozlaşma bazen devlet eliyle, bazen de basiretsiz yöneticiler eliyle olmuştur. 30-40 yıl önce cemaatlerin başında bulunan insanlar hayırla yâd edilirken, bugünlerde o cemaatlerin başına geçen oğullar, damatlar insan yetiştirmeyi bir kenara bırakıp, müntesiplerini dünyevi güç peşinde koşturmaya başlamışlar.
Bereketli Anadolu toprakları, şu an üzerinde yaşayan insanları çok rahat bir şekilde besleyebileceği gibi bir o kadarına da ev sahipliği yapabilir. Ne yazık ki bunu sağlayabilecek toplumsal barış ve güvenden uzaktayız. Bir tarafta iktidarını devam ettirmek isteyen zalimler, öbür tarafta ise her türlü algı operasyonuna açık, cahil bırakılmış bir halk…
Tam da birbirini bulmuş bu iki kesim, hep birlikte ülkeyi bir uçurumun kenarına getirmiş durumdalar. Hem öyle bir getirilme ki bu, Allah’ın sürpriz bir lütfu olmazsa, aşağı düşmek kaçınılmaz artık… Gerek iktidardakilere, gerekse de halka, yıllardır anlatılan şeyler var ama meydana getirilmiş olan tahribat o kadar büyük ki doğru sözlüler yalancı ve hırsız ilan edilirken, hırsızlar baş tacı ediliyor. Güç sahiplerinin zulümlerine “bekâ” kılıfı uydurulurken, mazlumların ayakta kalma mücadelesine “terör” deniyor.
Hizmet Hareketi müntesipleri, 15 Temmuzdan sonra, iki dünya savaşı yaşamış Batı toplumları ile daha yakından tanışma imkânı buldu. “Hiçbir şey insan hayatından daha değerli değildir” prensibiyle hareket eden Batılılardan öğreneceğimiz çok şey var.
Yaşadıkları felaketlerden ders çıkarıp, “Nasıl daha iyi yaşarız?”, “İdeal devlet yapısı ve devlet adamı nasıl olmalıdır?”, “Toplumsal huzur nasıl sağlanır?” sorularına buldukları cevaplarla yetinmeyip, daha da iyisini aramaya devam ediyorlar.
Aslında Anadolu insanı olarak bizler, Batılıların geldiği noktaya çok daha kısa sürede gelebilecek potansiyele sahibiz; yeter ki özümüze, aslımıza dönelim. Önce insan olalım, ardından da Müslüman… İşte o zaman, şerefle yâd ettiğimiz atalarımıza layık torunlar olabiliriz.
Ortak paydalar etrafında buluşmak, farklılıklarımızı zenginlik kabul etmek suretiyle el ele verip, birlik olup ülkemizi sahil-i selamete çıkarabiliriz. Bu suretle “İnsan, insanın kurdudur” sözünün yanlışlığını ortaya koyabiliriz.
Bunların olabilmesi için silkinmek, şaha kalkıp parazitlerden kurtulmak ve dörtnala koşmak gerek. Biliyorum, bunların yakın zamanda olması mümkün değil. Hele mevcut iktidarla kesinlikle mümkün değil. Çünkü onlar her şeyi kendilerine yontan, oportünist ve makyavelist bir güruh… Yani önce kurtarıcılardan kurtulmamız gerekiyor.
Nasıl mı kurtulacağız? Seçimlerle değil elbette… Çünkü hiçbir diktatör seçim sonuçlarıyla iktidarı bırakmamıştır… Zira seçim sonuçlarını oy verenler değil, oyları sayanlar belirler…
[Halit Emre Yaman] 25.2.2019 [Samanyolu Haber]
@halitemreyaman2, halitemreyaman@hotmail.com
Thomas Hobbes “İnsan, insanın kurdudur (Homo homini lupus)” derken ne kadar da haklıdır. Maddi kazançlar için yaşanan rekabet, kendi güvenliği için başkalarına güvensizlik ve şan, şeref, makam elde ederek toplumsal statü kazanma gibi sebepler, insanları birbirinin kurdu yapar.
Jean Jack Rousseau’ya göre ise insan, özünde iyi ve ahlaklı bir varlıktır; bu yüzden de mutlu olmalıdır. İnsanı mutsuz yapan toplumsal hayattır. Yozlaşmayı başlatan ise mülk sahibi olma isteğidir. Mülk elde edebilmek için rekabet, sonra da onu koruyabilmek için insanlara karşı güvensiz olmak gerekir.
Böylesine bencilce bir yaklaşımın olduğu bir toplumda, erdemli yaşamak mümkün değildir. Zaten savaşlar da, insanlar arasındaki ilişkilerden değil, mal ve mülkiyet anlaşmazlıklarından çıkar.
Hâli hazırda Anadolu’da yaşayan ve Hizmet Hareketine mensup bir tanıdığı olanların, dillerinden düşürmediği bir söz var: “Siz iyisiniz de, büyükleriniz vatan haini…” Yani, insani ilişkiler açısından kimsenin Hizmet Hareketi mensupları aleyhine söyleyebileceği bir söz yok.
“Sen kul hakkına riayet ediyorsun, iyi adamsın ama abileriniz devleti ele geçirmeye çalıştı, kadrolaştı, başkalarına hayat hakkı tanımadı…” Ne kadar çok duymuşsunuzdur bu sözleri… Rousseau’nun düşüncelerini teyit eden sözler bunlar. Toplumsal hayatta rol kapma kavgası…
Kendisi veya bir yakını başarı elde edemeyince, toplum tarafından parmakla gösterilen örnek insan olamayınca, Hizmet kurumları (okul, gazete, televizyon…) ile rekabet edemeyince, işini doğru yapanların maddi ve manevi zenginleştiğini görünce bazılarının kurtluğu ortaya çıkıyor işte… Kıskançlık, haset, rekabet edememe vs. vs. Ne derseniz deyin, sonuçta ortada bir düşmanlık var.
Devlet denen yapı, toplumu oluşturan fertler arasında eşitlik, adalet ve özgürlük gibi temel hakları sağlamak zorundadır. Bu sağlanmadığı takdirde, fertler kendi içlerinde bunu sağlayacak çözümler bulmaya çalışırlar.
Ortadoğu’da, ideal devlet yapısı, kısa sürelerle hayat bulmuştur. Genel olarak baktığımızda, idarecilerin halk üzerinde bir tahakkümü söz konusudur. Son yüzyıllarda ise devlet eliyle İslam’a yönelik saldırılar olduğundan dolayı, insanlar din eksenli olarak cemaatler, topluluklar oluşturmuşlardır.
İdeal devlete giden yolun, ideal toplum ve ondan önce ideal insandan geçtiği düşüncesinden hareketle, cemaatler insan yetiştirmeyi öncelemişlerdir. Zamanla yaşanan yozlaşmalar sonucunda, ilk günkü hedeflerinden uzaklaşan birçok cemaat olmuştur. Bu yozlaşma bazen devlet eliyle, bazen de basiretsiz yöneticiler eliyle olmuştur. 30-40 yıl önce cemaatlerin başında bulunan insanlar hayırla yâd edilirken, bugünlerde o cemaatlerin başına geçen oğullar, damatlar insan yetiştirmeyi bir kenara bırakıp, müntesiplerini dünyevi güç peşinde koşturmaya başlamışlar.
Bereketli Anadolu toprakları, şu an üzerinde yaşayan insanları çok rahat bir şekilde besleyebileceği gibi bir o kadarına da ev sahipliği yapabilir. Ne yazık ki bunu sağlayabilecek toplumsal barış ve güvenden uzaktayız. Bir tarafta iktidarını devam ettirmek isteyen zalimler, öbür tarafta ise her türlü algı operasyonuna açık, cahil bırakılmış bir halk…
Tam da birbirini bulmuş bu iki kesim, hep birlikte ülkeyi bir uçurumun kenarına getirmiş durumdalar. Hem öyle bir getirilme ki bu, Allah’ın sürpriz bir lütfu olmazsa, aşağı düşmek kaçınılmaz artık… Gerek iktidardakilere, gerekse de halka, yıllardır anlatılan şeyler var ama meydana getirilmiş olan tahribat o kadar büyük ki doğru sözlüler yalancı ve hırsız ilan edilirken, hırsızlar baş tacı ediliyor. Güç sahiplerinin zulümlerine “bekâ” kılıfı uydurulurken, mazlumların ayakta kalma mücadelesine “terör” deniyor.
Hizmet Hareketi müntesipleri, 15 Temmuzdan sonra, iki dünya savaşı yaşamış Batı toplumları ile daha yakından tanışma imkânı buldu. “Hiçbir şey insan hayatından daha değerli değildir” prensibiyle hareket eden Batılılardan öğreneceğimiz çok şey var.
Yaşadıkları felaketlerden ders çıkarıp, “Nasıl daha iyi yaşarız?”, “İdeal devlet yapısı ve devlet adamı nasıl olmalıdır?”, “Toplumsal huzur nasıl sağlanır?” sorularına buldukları cevaplarla yetinmeyip, daha da iyisini aramaya devam ediyorlar.
Aslında Anadolu insanı olarak bizler, Batılıların geldiği noktaya çok daha kısa sürede gelebilecek potansiyele sahibiz; yeter ki özümüze, aslımıza dönelim. Önce insan olalım, ardından da Müslüman… İşte o zaman, şerefle yâd ettiğimiz atalarımıza layık torunlar olabiliriz.
Ortak paydalar etrafında buluşmak, farklılıklarımızı zenginlik kabul etmek suretiyle el ele verip, birlik olup ülkemizi sahil-i selamete çıkarabiliriz. Bu suretle “İnsan, insanın kurdudur” sözünün yanlışlığını ortaya koyabiliriz.
Bunların olabilmesi için silkinmek, şaha kalkıp parazitlerden kurtulmak ve dörtnala koşmak gerek. Biliyorum, bunların yakın zamanda olması mümkün değil. Hele mevcut iktidarla kesinlikle mümkün değil. Çünkü onlar her şeyi kendilerine yontan, oportünist ve makyavelist bir güruh… Yani önce kurtarıcılardan kurtulmamız gerekiyor.
Nasıl mı kurtulacağız? Seçimlerle değil elbette… Çünkü hiçbir diktatör seçim sonuçlarıyla iktidarı bırakmamıştır… Zira seçim sonuçlarını oy verenler değil, oyları sayanlar belirler…
[Halit Emre Yaman] 25.2.2019 [Samanyolu Haber]
@halitemreyaman2, halitemreyaman@hotmail.com
Etiketler:
Halit Emre Yaman
İtiraf Edelim; Kasaplar işi erken kavradı! [Kadir Gürcan]
Mart Ayı'nda yapılacak olan Yerel Seçimler'in sonucu üç aşağı-beş yukarı belli. Neticeyi değiştirebilecek süpriz bir hareketlilik beklenmiyor. Muhalefet cephesindeki dağılmışlığın toplanması için iki aydan az bir süre yeterli değil. Onlar için bir kaç çeyrek asır gerekli. Şu an muhalefet takımında oynayanların buna ömrü yetmez. An itibariyle kendilerine “muhalefet rol modeli!” olmak düştü. Daha maça çıkmadan idmanda yorulan tükenmiş muhalefet liderlerinin kulağı, hakemin bitiş düdüğünde.
Biraz kafası çalışanlar, Mart Ayı sonrasının planlarını yapmaya başladılar bile. Saray'ın damak zevkini bilenler, menünün tamamiyle değişeceğinin sinyallerini çoktan almışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Mutfağında, 512 çeşit yemeğin çıktığını söylediler de inanmadım ama, şimdiye kadar bir yalanlama gelmedi. Açıklamayı yapan da eskinin meclis başkanı, yeni İstanbul Büyükşehir başkan adayı. Meclisin mutfak problemini çözmeyi, kolay yoldan sıvışmakta buldu.
Son on yılda yapılan seçimlerde, her seçim, mevcut işleyişten bir şeyler aldı götürdü. Mevcut sistem ve iktidarın, frenleri boşalmış bir kamyon gibi, neleri önüne katıp götüreceği, nereye çarpıp darmadağın olacağı noktasında kimsenin bir fikri yok. İki önceki seçimde, atanmış bir başbakan seçtik. Atanma ve seçilme arasındaki çarpıklığı izah etmek o kadar zor ki! Bu yüzden olduğu gibi dağınık bıraktık. Bir önceki seçimde ise, başbakan gitti ve Başkan-Cumhurbaşkanı karışımı bir hilkat garibesi ile yerel seçimlere doğru yuvarlanıyoruz.
Muhalefet için, seçim öncesi, sonrası ve muhtemel bir erken seçim planı ve yatırımı yok. Mevcut hali subhu mahşere kadar uzatmakta bir beis görmedikleri açık. Ama Saray'ın iyi bir temizlik yapacağı her halinden belli. İşe yarar diye bir yerde beslenen bütün luzumsuz döküntüler, kendilerine yer bulsunlar.
Öyle yeni oluşumlara göz kırpan, partiler arasında gidip gelmekten aptala dönen siyasetçiler için kötü günler yakın. Parti İçi Disiplinleri ihlal edenlerin cezaları, askeri mahkemeler kadar ağır oluyor. Direnmeye çalışanların kirli çamaşırlarını ortalığa dökülüverilir. Hele o, trenden inmeye çalışan, nehir geçerken at değiştiren, Saray'ın ulufelerinden biriktirdiklerini kaş ile göz arasında yurt dışına kaçırmaya çalışıp yakalananların hali berbat.
Bazı fonksiyonları ile devlet aygıtının rolentiye alınması da, seçim sonrası ıskartaya çıkacak birimler için erken uyarı. Bağıra bağıra gelen ekonomik kriz için çareyi manavlık yapmakta bulan iktidar mensuplarının aklına başka bir şey gelmiyor. Mecliste oturup, zengin menünün cazibesine dayanamayanların fazla kilolardan kurtulmak için bağ, bahçe ve tarlalarda ter atmaları yakındır. Eskiden, parti propagandası için traktör kullanan, köy ve nahiyelerde insanları ziyaret edip eline tırpan, çapa ve dirgen geçiren riyakar siyasetçiler vardı. Şimdiler de ona mahkum olacaklar gibi. Gerçi şimdi bir çoğu şehir çocuğu ve herşeyin İstanbul Hal'in de yetiştiğini zannediyorlar.
Son bir kaç haftadır, Türkiye Ekonomisi'nin kaderi Tanzim Satışlara bağlanmış durumda. Şu ana kadar, yüz güldürecek bir endeks yakalandığı söylenemez. Şu kadar var ki, çözümün bir parçası olmak isteyen esnaf takımı, aradaki simsarları by Pass yapmaya kararlı. Bu açıdan Kasaplar Odası'nı takdir etmek gerekiyor. Gidişata ilk uyanan onlar oldu ve Saray'a Tanzim Satış seferberliğine teklif sunmak için randevu talep ettiler.
Kasaplar Odası'nın, Saray'a hangi cazip tekliflerle gideceği konusunda bir açıklama yapılmadı. Farz muhal, şu an 70 YTL üzerinden işlem gören et fiyatları 30 YTL'lere indirebilirse, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın bütün karizmasını çizilmiş olacak. Tarım ve Hayvancılık ülkesi olan Türkiye'de son üç yıldır kırmızı et'in başına gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmedi.
Son günlerde, havuz medyasında emektar siyasetçi ve bürokratlar ya da bir kaç dönem belediye başkanlığı, meclis başkanlığı ya da başbakanlık yapan insanların siyasi tecrübeleri değil de, uzun süre muhtarlık yapanların hayat hikayeleri ve hatıraları yayınlanmaya başlandı. Birisi hemşehrim olduğu için dikkatimi çekti. 85 yaşında ve 51 yıldır muhtarlık yapan emektar Yılmaz Yener bir dönem daha göreve talip olduğunu söylemiş.
Yerel Seçimlere iki aydan az bir zaman kaldı. Eğer Saray, Kasaplar Odası'nın sunduğu çözümleri makul bulur ve et fiyatları ile vatandaşı memnun edebilirse bundan böyle Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'na ihtiyaç duymayacak. Dolayısıyla şimdi TBMM sıraları dolduranları evlerine gönderip, 512 yemek menüsünden eksiltmeye gidebilir. Böylece, hem luzumsuz bir bakanlığı kaldırmış hem de TBMM'nin bütçesinden tasarruf sağlanmış olur.
Saray'ın geleneksel muhtar davet ve toplantıları da semere vermiş gibi görünüyor. İl, ilçe, belde, nahiye ve köylerde, mülki amir ve memurlar için yapılan harcamaların onda bir bütçesi muhtarlara tahsis edilse, her şey güllük gülüstanlık olmaz mı? Hem emektar muhtarlar, ne trenden inmek ne de yeni parti kurmak gibi fantazilerle Saray'ın neşesini kaçırmıyorlar.
“Canım, başkanlık olur mu?” diyordunuz, oldu. “Tek adamlık mümkün değil!” diye iddiaya girmiştiniz, şimdi kafanızı sıfıra vurdurmanız şart oldu. “Diktatörlükler çağı geçti!” sanıyordunuz, hiç de öyle olmadığnı gördük. Kasaplar Odası'nın ferasetini küçümsüyorsanız, o zaman, bekleyin ve görün. Biz muhtar ve kasapları bulduk, size üç nal ile bir at bulmak kaldı.
[Kadir Gürcan] 25.2.2019 [Samanyolu Haber]
Biraz kafası çalışanlar, Mart Ayı sonrasının planlarını yapmaya başladılar bile. Saray'ın damak zevkini bilenler, menünün tamamiyle değişeceğinin sinyallerini çoktan almışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Mutfağında, 512 çeşit yemeğin çıktığını söylediler de inanmadım ama, şimdiye kadar bir yalanlama gelmedi. Açıklamayı yapan da eskinin meclis başkanı, yeni İstanbul Büyükşehir başkan adayı. Meclisin mutfak problemini çözmeyi, kolay yoldan sıvışmakta buldu.
Son on yılda yapılan seçimlerde, her seçim, mevcut işleyişten bir şeyler aldı götürdü. Mevcut sistem ve iktidarın, frenleri boşalmış bir kamyon gibi, neleri önüne katıp götüreceği, nereye çarpıp darmadağın olacağı noktasında kimsenin bir fikri yok. İki önceki seçimde, atanmış bir başbakan seçtik. Atanma ve seçilme arasındaki çarpıklığı izah etmek o kadar zor ki! Bu yüzden olduğu gibi dağınık bıraktık. Bir önceki seçimde ise, başbakan gitti ve Başkan-Cumhurbaşkanı karışımı bir hilkat garibesi ile yerel seçimlere doğru yuvarlanıyoruz.
Muhalefet için, seçim öncesi, sonrası ve muhtemel bir erken seçim planı ve yatırımı yok. Mevcut hali subhu mahşere kadar uzatmakta bir beis görmedikleri açık. Ama Saray'ın iyi bir temizlik yapacağı her halinden belli. İşe yarar diye bir yerde beslenen bütün luzumsuz döküntüler, kendilerine yer bulsunlar.
Öyle yeni oluşumlara göz kırpan, partiler arasında gidip gelmekten aptala dönen siyasetçiler için kötü günler yakın. Parti İçi Disiplinleri ihlal edenlerin cezaları, askeri mahkemeler kadar ağır oluyor. Direnmeye çalışanların kirli çamaşırlarını ortalığa dökülüverilir. Hele o, trenden inmeye çalışan, nehir geçerken at değiştiren, Saray'ın ulufelerinden biriktirdiklerini kaş ile göz arasında yurt dışına kaçırmaya çalışıp yakalananların hali berbat.
Bazı fonksiyonları ile devlet aygıtının rolentiye alınması da, seçim sonrası ıskartaya çıkacak birimler için erken uyarı. Bağıra bağıra gelen ekonomik kriz için çareyi manavlık yapmakta bulan iktidar mensuplarının aklına başka bir şey gelmiyor. Mecliste oturup, zengin menünün cazibesine dayanamayanların fazla kilolardan kurtulmak için bağ, bahçe ve tarlalarda ter atmaları yakındır. Eskiden, parti propagandası için traktör kullanan, köy ve nahiyelerde insanları ziyaret edip eline tırpan, çapa ve dirgen geçiren riyakar siyasetçiler vardı. Şimdiler de ona mahkum olacaklar gibi. Gerçi şimdi bir çoğu şehir çocuğu ve herşeyin İstanbul Hal'in de yetiştiğini zannediyorlar.
Son bir kaç haftadır, Türkiye Ekonomisi'nin kaderi Tanzim Satışlara bağlanmış durumda. Şu ana kadar, yüz güldürecek bir endeks yakalandığı söylenemez. Şu kadar var ki, çözümün bir parçası olmak isteyen esnaf takımı, aradaki simsarları by Pass yapmaya kararlı. Bu açıdan Kasaplar Odası'nı takdir etmek gerekiyor. Gidişata ilk uyanan onlar oldu ve Saray'a Tanzim Satış seferberliğine teklif sunmak için randevu talep ettiler.
Kasaplar Odası'nın, Saray'a hangi cazip tekliflerle gideceği konusunda bir açıklama yapılmadı. Farz muhal, şu an 70 YTL üzerinden işlem gören et fiyatları 30 YTL'lere indirebilirse, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın bütün karizmasını çizilmiş olacak. Tarım ve Hayvancılık ülkesi olan Türkiye'de son üç yıldır kırmızı et'in başına gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmedi.
Son günlerde, havuz medyasında emektar siyasetçi ve bürokratlar ya da bir kaç dönem belediye başkanlığı, meclis başkanlığı ya da başbakanlık yapan insanların siyasi tecrübeleri değil de, uzun süre muhtarlık yapanların hayat hikayeleri ve hatıraları yayınlanmaya başlandı. Birisi hemşehrim olduğu için dikkatimi çekti. 85 yaşında ve 51 yıldır muhtarlık yapan emektar Yılmaz Yener bir dönem daha göreve talip olduğunu söylemiş.
Yerel Seçimlere iki aydan az bir zaman kaldı. Eğer Saray, Kasaplar Odası'nın sunduğu çözümleri makul bulur ve et fiyatları ile vatandaşı memnun edebilirse bundan böyle Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'na ihtiyaç duymayacak. Dolayısıyla şimdi TBMM sıraları dolduranları evlerine gönderip, 512 yemek menüsünden eksiltmeye gidebilir. Böylece, hem luzumsuz bir bakanlığı kaldırmış hem de TBMM'nin bütçesinden tasarruf sağlanmış olur.
Saray'ın geleneksel muhtar davet ve toplantıları da semere vermiş gibi görünüyor. İl, ilçe, belde, nahiye ve köylerde, mülki amir ve memurlar için yapılan harcamaların onda bir bütçesi muhtarlara tahsis edilse, her şey güllük gülüstanlık olmaz mı? Hem emektar muhtarlar, ne trenden inmek ne de yeni parti kurmak gibi fantazilerle Saray'ın neşesini kaçırmıyorlar.
“Canım, başkanlık olur mu?” diyordunuz, oldu. “Tek adamlık mümkün değil!” diye iddiaya girmiştiniz, şimdi kafanızı sıfıra vurdurmanız şart oldu. “Diktatörlükler çağı geçti!” sanıyordunuz, hiç de öyle olmadığnı gördük. Kasaplar Odası'nın ferasetini küçümsüyorsanız, o zaman, bekleyin ve görün. Biz muhtar ve kasapları bulduk, size üç nal ile bir at bulmak kaldı.
[Kadir Gürcan] 25.2.2019 [Samanyolu Haber]
Erdoğan rejimi gazetecilerin annesi, babası, eşi ve çocuklarına gizli soruşturma açmış
Ahmet Altan, Ekrem Dumanlı, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı ve Mehmet Baransu’nun da olduğu gözaltına alınan ya da tutuklanan 19 gazetecinin annesi, babası, eşleri ve çocukları hakkında ‘çalışma yapıldığı’ ortaya çıktı.
Gazeteci Abdullah Bozkurt‘un kurduğu nordicmonitor.com haber sitesinin yayınladığı belgeye göre, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 15 Temmuz darbe girişiminden sonra 19 Aralık 2016’da ‘darbe girişimine istirak eden medya unsurlarına yönelik soruşturma’ iddiasıyla Emniyet Genel Müdürlüğü’nden gazeteciler Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ekrem Dumanlı, Fevzi Yazıcı, Bülent Keneş, Kerim Balcı, Alaaddin Kaya, Ali Çolak, Emre Uslu, Tuncay Opçin, Mehmet Baransu, Faruk Kardıç, Mehmet Kamış, Mehmet Altan, Osman Özsay, Yakup Şimşek, Tibet Murat Şanlıman, Şemseddin Efe, Şükrü Tuğrul Özşengül’in anneleri, babaları, eşleri ve çocukları hakkında ‘çalışma’ istedi.
Emniyet Genel Müdürlüğü de 19 gazetecinin anne-babası, eşi ve çocuklarının, haberleşme uygulamaları kullanıp kullanmadıkları, Bank Asya hesapları, KPSS soruşturması ile ilgili olup olmadıkları ve haklarında adli işlem yapılan Gülen cemaati üyeleri ile irtibatları hakkında dosya hazırladı.
Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkan Yardımcısı Emniyet Müdürü Burhan Akçay tarafından hazırlanan raporda gazetecilerin yakınlarının tüm bilgileri, irtibatları ve telefon görüşmelerine yer verildi.
Raporda, Ekrem Dumanlı’nın kızları 22 yaşındaki Süveyda ve 19 yaşındaki Süheyla Cemre, Bülent Keneş, Emre Uslu, Kerim Balcı, Fevzi Yazıcı’nın eşleri, Osman Özsoy’un oğlu, Yakup Şimşek’in kızı, Alaaddin Kaya’nın karısı ve oğluna ait banka bilgileri, sivil toplum kuruluşlarına üyelikleri ve özel şirketlerdeki payları ayrıntılı olarak yer aldı.
Gazetecilerin aile üyeleriyle yaptıkları telefon konuşmaları da ‘gizli belge’ olarak nitelenerek dosyaya konuldu.
[Samanyolu Haber] 25.2.2019
Gazeteci Abdullah Bozkurt‘un kurduğu nordicmonitor.com haber sitesinin yayınladığı belgeye göre, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 15 Temmuz darbe girişiminden sonra 19 Aralık 2016’da ‘darbe girişimine istirak eden medya unsurlarına yönelik soruşturma’ iddiasıyla Emniyet Genel Müdürlüğü’nden gazeteciler Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ekrem Dumanlı, Fevzi Yazıcı, Bülent Keneş, Kerim Balcı, Alaaddin Kaya, Ali Çolak, Emre Uslu, Tuncay Opçin, Mehmet Baransu, Faruk Kardıç, Mehmet Kamış, Mehmet Altan, Osman Özsay, Yakup Şimşek, Tibet Murat Şanlıman, Şemseddin Efe, Şükrü Tuğrul Özşengül’in anneleri, babaları, eşleri ve çocukları hakkında ‘çalışma’ istedi.
Emniyet Genel Müdürlüğü de 19 gazetecinin anne-babası, eşi ve çocuklarının, haberleşme uygulamaları kullanıp kullanmadıkları, Bank Asya hesapları, KPSS soruşturması ile ilgili olup olmadıkları ve haklarında adli işlem yapılan Gülen cemaati üyeleri ile irtibatları hakkında dosya hazırladı.
Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkan Yardımcısı Emniyet Müdürü Burhan Akçay tarafından hazırlanan raporda gazetecilerin yakınlarının tüm bilgileri, irtibatları ve telefon görüşmelerine yer verildi.
Raporda, Ekrem Dumanlı’nın kızları 22 yaşındaki Süveyda ve 19 yaşındaki Süheyla Cemre, Bülent Keneş, Emre Uslu, Kerim Balcı, Fevzi Yazıcı’nın eşleri, Osman Özsoy’un oğlu, Yakup Şimşek’in kızı, Alaaddin Kaya’nın karısı ve oğluna ait banka bilgileri, sivil toplum kuruluşlarına üyelikleri ve özel şirketlerdeki payları ayrıntılı olarak yer aldı.
Gazetecilerin aile üyeleriyle yaptıkları telefon konuşmaları da ‘gizli belge’ olarak nitelenerek dosyaya konuldu.
[Samanyolu Haber] 25.2.2019
AKP’nin ‘çay’ dağıtımı fişlemeye dönüştü! [İlker Doğan]
AKP’nin seçim propagandası için yaptığı ‘200 gramlık’ çay dağıtımı fişlemeye dönüştü. Çayı ya da AKP büroşürünü kabul etmeyen bina sakinleri isim ve soy isimleri istenerek fişleniyor. İddiaya göre söz konusu fişleme listeleri AKP teşkilatları aracılığıyla muhtarlıklara iletiliyor. Konuya ilişkin sosyal medyada yayınlanan bir görüntü büyük tepki çekti.
Türkiye’nin AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Şubat’taki konuşmasında tanıtmıştı partisinin seçim çalışmaları sırasında dağıtılacak 200 gramlık çayları ve kenevirden yapılan alışveriş çantalarını. Erdoğan, söz konusu konuşmasında, “Buna da ne diyoruz, ‘çay keyfi’… Bu çok önemli. Keyifli çaylar yudumlasın millet.” ifadelerini kullanmıştı. Ancak öyle olmadı! Kapı kapı dolaşan parti teşkilatından kadın ve erkekler, söz konusu çayları ya da partinin büroşürlerini almayan aileleri tek tek fişlemeye başladı.
SOSYAL MEDYADA GÜNDEM OLDU
Bunun son örneği bir Twitter hesabında görüntülerle yayınlandı. Görüntülere göre bir kadın ve bir erkek kapıyı çalıyor. AKP’nin kadın kollarından geldiğini söyleyen kadının, “Cumhurbaşkanımızın ve Azim başkanımızın selamını getirdim. Büroşür veriyorum.” sözlerine ev sahibi hanım, “Yok , biz artık AK Parti’den selam almıyoruz teşekkür ediyoruz.” şeklinde cevap veriyor. Bunun üzerine AKP’li kadın görevli, büroşür almayı reddeden ev sahibinin adını ve soyadını soruyor.
İSMİMİ SOYİSMİMİ NEDEN SORUYORSUNUZ?
Ev sahibinin “Neden ismimi soruyorsunuz? Ne yapacaksınız adımı, soyadımı?” demesi üzerine ise, “İsminizin karşısına sadece tik atacağım, eve gittik bulamadık veya bulduk gibi.” şeklinde anlamsız bir cevap veriyor. Ev sahibi hanımın tepkisi ise sert oluyor: “Almak istemedi falan, gammazlamak için değil mi? İsim almak ne demek ya! Daire daire geziyorsunuz gammazlamak için. Başka hiç bir parti yapmıyor bunu. Güç sizde diye mi yapıyorsunuz? Biz vereceğimiz kadar verdik AK Parti’ye artık yok yani… Allah affetsin sizi…”
SOSYAL MEDYADA TEPKİ
Söz konusu video kamuoyunun büyük tepkisine neden oldu. Kısa sürede yüzlerce RT alan görüntüye, yüzlerce yorum yapıldı. İşte onlardan bazıları; “İşte böyle çalışıyorlar,kimine ismini sorup korkutmaya çalışarak,kimine çıkar sağlayıpoy vermesini sağlayarak. Bu piyonlar görevlerini yapıyorlar.(…) ‘Hangi hakla isim istiyorsun’ demiş, yanlış demiş! Doğrusu siz kim köpeksiniz olacaktı. Yinede yüreğine sağlık. (…) Kapıya gelmek ne demek yaa! Ne hakla! Bir de isim istiyor, tehdit ediyor! (…) Boyun eğmeyeceğiz, direneceğiz.(…) Halkı, milleti bölmek istiyorlar.(…) Yazıklar olsun! (…)
LİSTE MUHTARLIKLARA İLETİLİYOR
Fişleme konusundaki iddialar vahim. Kapı kapı gezip tutulan fişlemelerin daha sonra parti teşkilatları aracılığıyla muhtarlara iletildiği ileri sürülüyor. Özellikle AKP’ye yakın muhtarların fişlemeler üzerinden tasarrufta bulunduğu belirtiliyor.
[İlker Doğan] 25.2.2019 [TR724]
Türkiye’nin AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Şubat’taki konuşmasında tanıtmıştı partisinin seçim çalışmaları sırasında dağıtılacak 200 gramlık çayları ve kenevirden yapılan alışveriş çantalarını. Erdoğan, söz konusu konuşmasında, “Buna da ne diyoruz, ‘çay keyfi’… Bu çok önemli. Keyifli çaylar yudumlasın millet.” ifadelerini kullanmıştı. Ancak öyle olmadı! Kapı kapı dolaşan parti teşkilatından kadın ve erkekler, söz konusu çayları ya da partinin büroşürlerini almayan aileleri tek tek fişlemeye başladı.
SOSYAL MEDYADA GÜNDEM OLDU
Bunun son örneği bir Twitter hesabında görüntülerle yayınlandı. Görüntülere göre bir kadın ve bir erkek kapıyı çalıyor. AKP’nin kadın kollarından geldiğini söyleyen kadının, “Cumhurbaşkanımızın ve Azim başkanımızın selamını getirdim. Büroşür veriyorum.” sözlerine ev sahibi hanım, “Yok , biz artık AK Parti’den selam almıyoruz teşekkür ediyoruz.” şeklinde cevap veriyor. Bunun üzerine AKP’li kadın görevli, büroşür almayı reddeden ev sahibinin adını ve soyadını soruyor.
İSMİMİ SOYİSMİMİ NEDEN SORUYORSUNUZ?
Ev sahibinin “Neden ismimi soruyorsunuz? Ne yapacaksınız adımı, soyadımı?” demesi üzerine ise, “İsminizin karşısına sadece tik atacağım, eve gittik bulamadık veya bulduk gibi.” şeklinde anlamsız bir cevap veriyor. Ev sahibi hanımın tepkisi ise sert oluyor: “Almak istemedi falan, gammazlamak için değil mi? İsim almak ne demek ya! Daire daire geziyorsunuz gammazlamak için. Başka hiç bir parti yapmıyor bunu. Güç sizde diye mi yapıyorsunuz? Biz vereceğimiz kadar verdik AK Parti’ye artık yok yani… Allah affetsin sizi…”
SOSYAL MEDYADA TEPKİ
Söz konusu video kamuoyunun büyük tepkisine neden oldu. Kısa sürede yüzlerce RT alan görüntüye, yüzlerce yorum yapıldı. İşte onlardan bazıları; “İşte böyle çalışıyorlar,kimine ismini sorup korkutmaya çalışarak,kimine çıkar sağlayıpoy vermesini sağlayarak. Bu piyonlar görevlerini yapıyorlar.(…) ‘Hangi hakla isim istiyorsun’ demiş, yanlış demiş! Doğrusu siz kim köpeksiniz olacaktı. Yinede yüreğine sağlık. (…) Kapıya gelmek ne demek yaa! Ne hakla! Bir de isim istiyor, tehdit ediyor! (…) Boyun eğmeyeceğiz, direneceğiz.(…) Halkı, milleti bölmek istiyorlar.(…) Yazıklar olsun! (…)
LİSTE MUHTARLIKLARA İLETİLİYOR
Fişleme konusundaki iddialar vahim. Kapı kapı gezip tutulan fişlemelerin daha sonra parti teşkilatları aracılığıyla muhtarlara iletildiği ileri sürülüyor. Özellikle AKP’ye yakın muhtarların fişlemeler üzerinden tasarrufta bulunduğu belirtiliyor.
[İlker Doğan] 25.2.2019 [TR724]
Fethullah Gülen, Le Monde’a yazdı: Türk demokrasisi İslami değerlere uyulduğu için değil, o değerlere ihanet edildiği için başarısız oldu
Fethullah Gülen, Le Monde’a yazdığı makalede yakın zamana kadar örnek gösterilen Türkiye’deki demokratikleşme çabalarının serüvenini ve gelinen noktayı anlattı. Gülen, Türkiye’nin yakın zamandaki örneğinin aksine, İslam’ın Demokrasiyle uyumlu olduğunu ifade etti.
İşte Le Monde’da yayımlanan makalenin tamamı:
2000’li yılların başlarında Türkiye demokrasisini iyileştirme yolunda adımlar atan Müslüman nüfuslu bir ülke olarak takdir ediliyordu. 2002’de göreve başlayan iktidar partisi Avrupa Birliği’nin demokratik standartlarıyla uyuşan reformlar yaptı ve insan hakları mevzuunda ülkenin sicili düzelme yoluna girdi.
Maalesef bu demokratik reformlar uzun ömürlü olmadı. Bir kaç sene içinde reformlar durakladı ve 2011’de üçüncü seçim zaferinden sonra o zamanın başbakanı bugünün cumhurbaşkanı Erdoğan tamamen bir u-dönüşü yaptı. O günden beri giderek şiddetlenen otoritaryenleşme Türkiye’yi artık diğer Müslüman çoğunluklu ülkelerin örnek alabileceği bir ülke olmaktan çıkardı. Bazıları Türkiye’nin son dönemde sergilediği olumsuz örneği demokratik ve İslami değerler arasındaki uyumsuzluğun delili olarak görebilir. Ancak bu yanlış bir teşhis/netice olur.
Görünenin aksine, dıştan İslami hassasiyete sahipmiş izlenimi vermelerine rağmen, mevcut iktidarın icraatları, İslami temel değerlerle taban tabana zıttır. Bu temel değerler belli bir giyiniş tarzı veya dini sloganlar kullanmakla alakalı değildir. İslam’ın idareyle alakalı temel değerleri hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına saygı, iktidardakilerin hesap verebilmeleri ve her insanın temel haklarının ve hürriyetlerinin korunması gibi değerlerdir. Türkiye’nin demokrasi tecrübesindeki son dönemdeki geriye gidiş İslami değerlere riayetin değil bu değerlere yapılan ihanetin neticesidir.
Le Monde, Gülen’in kaleme aldığı makaleyi birinci sayfadan ‘İslam, demokrasi ile uyumludur’ başlığıyla anonsladı.
Anadolu halkı, gayrimütecanis bir toplumdur. Sünni, Alevi, Türk, Kürt ya da başka bir etnik kökene ait, Müslüman veya gayrimüslim, dindar ya da laik hayat tarzıyla vatandaşlar çok farklı hayat görüşlerine, felsefelere ve inançlara sahiptir. Herkesi aynı yapmaya çalışmak hem nafiledir hem de insanlığa karşı saygısızlıktır. Herkesin anlayışına, duygusuna, düşüncesine, hayat felsefesine, dünya görüşüne saygılı olunmalıdır. Çoğunluk ya da azınlık, hiçbir grubun diğerleri üzerine istibdat kurmadığı katılımcı demokratik yönetim böylesine gayrimütecanis bir toplum için en uygun yönetim şeklidir. Aynısı Suriye, Irak ve diğer komşu ülkeler için de söylenebilir.
Türkiye’de ve başka bir çok yerde tarih boyunca şahit olunduğu üzere müstebit liderlerin hakimiyetlerini korumak için başvurdukları bir metot toplumdaki farklılıklardan istifade edip farklı grupları birbirlerine düşürmektir. Dini inançları ve hayat görüşleri ne olursa olsun, vatandaşlar evrensel hak ve özgürlükleri etrafında bir araya gelebilmeli ve bu hakları ihlal edenlere demokratik yollarla karşı çıkabilmelidir.
Zulme karşı kendini ifade etmek demokratik bir hak, bir vatandaşlık görevi ve inananlar için dini bir vecibedir. Kur’an-ı Kerim, insanların adaletsizlik karşısında susmaması gerektiğini ifade eder: “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve yalnız Allah için hakka şahitlik eden kimseler olunuz, kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa.” (4:135). Başkalarına zarar vermemek kaydıyla inancının veya hayat görüşünün gerektirdiği gibi yaşama ve ifade hürriyeti başta olmak üzere temel hürriyetlerini kullanma insanı gerçek manada insan yapar. Hürriyet, insana Rahman’ın verdiği bir haktır onu kimse alamaz. Hürriyetlerinden mahrum bırakılmış bir insan gerçek manada insanca bir hayat yaşamıyor demektir. Siyasal İslamcıların iddialarının aksine İslam, bir yönetim şekli veya yönetimle alakalı bir ideoloji değildir, bir dindir. Belki yönetimle alakalı bazı prensipler vaz’ eder; ki bu vaz’ etmiş olduğu prensipler bütününün çok küçük bir yüzdesini teşkil eder. İslam’ı siyasal bir ideolojiye indirgemek İslam’ın ruhuna karşı işlenmiş büyük bir suçtur.
İslâm’ın siyaset ve devlet görüşü üzerinde çalışan veya bir şeyler söyleyen kimseler üç konuda hataya düşmüştür. Birincisi, çok defa ‘Kitap ve Sünnet’in ortaya koyduğu İslâm’la, Müslümanların tarihî tecrübeleriyle ortaya çıkan İslam anlayışını birbirine karıştırmışlardır. Müslümanların tarihi tecrübeleri ve o tecrübeler bağlamında ortaya konan hükümleri eleştirel bir gözle ele alarak, temel kaynaklara yönelerek İslam’da insan hakları, demokrasi ve sosyal katılım gibi konularda dünya Müslümanlarına yeni açılımlar sunulması önemlidir. Yapılan ikinci hata bazen bir Kur’ân meali, bazen birkaç seçme hadise istinat ederek önceden tespit edilmiş bir anlayışa meşruiyet arama ve bunu başkalarına empoze etmeye girişmektir.
Kur’an’ın ruhu ve tabiri caizse siyer felsefesi ancak bütüncül bir bakış açısıyla ve Cenab-ı Hakk’ın muradını arama halis niyetiyle yakalanabilir. Yapılan üçüncü hata ise, ‘Din, Allah’ın hâkimiyetine, demokrasi ise milletin re‘yine dayanmaktadır’ diyerek demokrasi ile dinin asla bağdaşmayacağı iddiasında bulunmaktır. Cenab-ı Hakk’ın kozmolojik anlamda her şeye hâkim olduğunda hiçbir mü’minin şüphesi yoktur; ancak bu, bizim iradelerimiz, temayüllerimiz, tercihlerimizin olmadığı veya Allah’ın onları hesaba katmaması manasına gelmez. Hakimiyetin millete ait olması, –hâşâ– onun Allah’tan alınarak insanlara verilmesi değil, Allah tarafından insanların tasarrufuna tevdi edilen bir hususun herhangi bir müstebit şahıs veya oligarşiden alınıp cumhura tevdi edilmesidir.
Ayrıca “devlet” dediğimiz şey insanların bir araya gelerek temel haklarını ve hürriyetlerini muhafaza, adalet ve barışı temin için oluşturdukları sistemin adıdır. Devlet bizatihi maksat değil, insanların her iki cihanda mutluluğa ulaşması için yardımcı bir araçtır. O sistemi oluşturan insanlar bir takım temel inançlar ve değerleri ne ölçüde benimsemişlerse devlet de o ölçüde o inanç ve değerlere yakındır. Dolayısıyla İslami devlet tabiri kendi içinde çelişkilidir. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için teokrasi de İslam’ın ruhuna yabancıdır. İnsanlar arasında bir sosyal kontratın neticesi olan devlet nihayetinde insanlardan müteşekkildir; “İslami” veya “kutsal” olamaz.
Dünyada demokrasi çok farklı şekillerde hayata geçirilmiştir. Bu değişik uygulamaların temelindeki demokratik ideal, yani bir grubun başka bir grup üzerinde baskı kurmaması aynı zamanda İslami bir idealdir. Hukukta eşit vatandaşlık anlayışının temeli her insanı Allah’ın yarattığı kerim bir varlık olarak aziz tutmak ve ona bir sanat eseri olarak saygı duymaktır. Bütün bunlar nazara alındığında Monarşi veya oligarşiye nazaran, katılımcı demokrasi veya cumhuriyetçi yönetim şeklinin İslam’ın ruhuna daha uygun olduğu görülür.
Türkiye’nin şu anki yönetimi demokrasiden çok oligarşiye benziyor. Nasıl böyle bir hale geldi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, devlete el koyarak, sermaye sahiplerini vesayete alarak ve yakın çevresini ödüllendirerek bir zamanlar demokrasi adına umut veren Türkiye’yi yanlış bir yola doğru sevk etti. Gücü tekelinde toplamaya matuf kamuoyu oluşturmak için beni ve hizmet gönüllülerini devlet düşmanı ilan etti ve ülkenin yakın tarihinde yaşanmış bütün kötülüklerden mesul tuttu. Bu yapılanlar bir kimseyi ve grubu günah keçisi yapmanın tipik bir örneğidir.
Başlatılan cadı avında en başta kendilerini barış ve hoşgörüye adamış Hizmet hareketi katılımcıları olmak üzere her türlü muhalif insanı hedef aldı. Çevreci protestocular, gazeteciler, akademisyenler, Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler ve Erdoğan’ın yaptıklarını eleştiren bazı dindar Müslüman gruplar da bu politikadan nasibini aldı. Haksız işten atmalar, tutuklamalar, hapis, işkence, mal gaspı ve daha nice zulümlerle insanların hayatları mahvedildi.
Devam eden zulümden kaçan binlerce Hizmet gönüllüsü Fransa da dahil olmak üzere dünyanın değişik ülkelerine sığındılar. Gittikleri yerde onlara düşen görev, topluma entegre olarak yasalara uygun bir şekilde yaşamak, sosyal problemlerin çözümüne katkı yapmak ve İslam’ın radikal yorumlarının Avrupa’da yayılmasına karşı müspet hareketle mücadele etmektir.
Türkiye’de insanları bir kişiye veya gruba sempati beslemekten ötürü suçlu ilan etme temeline dayalı bir yargı zulmü kampanyası devam ediyor. Bu kampanyanın kurbanlarının sayısı her gün artıyor. 150 binden fazla vatandaş haksız yere işlerinden atıldı, 200 binden fazlası tutuklandı ve 80 binden fazla vatandaş hapsedildi. Siyasi amaçla yapılan bu zulümde hedef alınan ve ülkeyi terk etmek isteyenler pasaportları iptal edildiği için Birleşmiş Milletlerin tanıdığı bu temel insan hakkından dahi mahrum ediliyor.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu 1923’ten bu yana askeri darbelerle sarsıntılar yaşasa da ağır aksak demokrasi yolunda ilerleme kaydediyordu. Mevcut hükümetin uygulamaları Türkiye’nin uluslararası arenada kazandığı itibarı tüketiyor ve Türkiye’yi hürriyetlere düşman, demokratik eleştiri hakkını kullanan vatandaşlarını hapsetmekle ünlü ülkeler kategorisine itiyor. İdaredekiler ülkelerarası diplomatik ilişkileri suiistimal ederek, tüm diplomatik misyonlarını, devletin insan sermayesi ve maddi kaynaklarını Hizmet hareketi gönüllülerini tüm dünyada taciz etmek, takip etmek ve kaçırmak için seferber etmiş görünüyor.
Türkiye’de vatandaşların demokratik taleplerini idarecilerine iletme mevzuunda şu son dönemde çok pasif kaldıkları gözlenmektedir. Belki bunun altında yatan bir sebep olarak ekonomik istikrar endişeleri gösterilebilir. Ancak bugünkü tablodan geriye doğru gidip bakacak olursak bunun tarihi bir sebebinin de olduğunu görebiliriz.
Demokratik yönetim Türk Cumhuriyetinin bir ideali olsa da, Türkiye’de halk tabanında demokratik değerlerin yerleşmesi adına şimdiye kadar sistemli bir gayret sergilenmedi. ‘Güçlü bir lidere itaat’, ‘devlete itaat’, eğitim müfredatında her daim önemli bir rükün oldu. Neredeyse her 10 yılda bir gelen askeri darbeler demokrasiye gelişme ve kök salma fırsatı vermedi. Vatandaşlar insanların devlet için değil devletin insan için var olduğunu unuttular veya onlara unutturuldu. Cumhurbaskanı Erdoğan’ın bu toplum psikolojisinden istifade ettiği rahatlıkla söylenebilir.
Türkiye’nin demokrasisi şu anki rejimden ötürü bir komada olabilir ama ben ümitvarım. Zulüm hiçbir zaman uzun ömürlü olmamıştır. Türkiye’nin bir gün demokrasi yoluna geri döneceğine inanıyorum. Ancak demokrasinin kök salıp uzun vadeli olması için bazı tedbirler alınmalıdır.
En başta eğitim müfredatının elden geçirilmesi lazımdır. Vatandaşların hukukun önünde eşitliği, temel insan hak ve hürriyetleri gibi konuların daha ilkokul yıllarında gençlere verilmesi gerekir ki onlar büyüdüklerinde bu değerlerin hamisi olabilsinler. İkincisi, Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmesinde ifade edilen temel insan haklarını koruyan ve ne azınlığın ne de çoğunluğun diğerleri üzerinde istibdat kurmasına izin veren, bilakis özgürlükçü bir yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır. Hükümetin yetki ihlallerine karşı birer denge unsuru olarak sivil toplum ve hür medya da anayasada korunmalıdır. Üçüncüsü, kanaat önderleri demokratik değerleri söylemleri ve hareketleriyle vurgulamalılar.
Türkiye’de hali hazırda demokrasi ve insan hakları askıya alınmış durumda. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği standartlarında demokrasiyi elde etmek gibi tarihi bir fırsatı kaçırmış görünüyor.
Bir toplumun liderleri bir sıvının üzerindeki kaymak gibidir. Sıvının mahiyeti neyse kaymağın da mahiyeti odur. Sütün kaymağı sütten, yoğurdun kaymağı yoğurttan, şapın kaymağı da şaptan olur. Bir toplumun liderleri, belki her vakit yüzde yüz hassasiyetle olmasa da o toplumun umumi manada inanç ve değerlerini yansıtırlar. Ümit ve dua ediyorum ki yakın dönemde Müslüman çoğunluklu ülkelerde yaşanan elim hadiseler bir kollektif şuurlanmaya vesile olur ve gerek hür ve adil seçimleri, gerekse bütün temel insan hakları ve hürriyetlerini müdafaa eden, demokratik fikirli liderleri ve hükümetleri ortaya çıkarır.
[TR724] 25.2.2019
İşte Le Monde’da yayımlanan makalenin tamamı:
2000’li yılların başlarında Türkiye demokrasisini iyileştirme yolunda adımlar atan Müslüman nüfuslu bir ülke olarak takdir ediliyordu. 2002’de göreve başlayan iktidar partisi Avrupa Birliği’nin demokratik standartlarıyla uyuşan reformlar yaptı ve insan hakları mevzuunda ülkenin sicili düzelme yoluna girdi.
Maalesef bu demokratik reformlar uzun ömürlü olmadı. Bir kaç sene içinde reformlar durakladı ve 2011’de üçüncü seçim zaferinden sonra o zamanın başbakanı bugünün cumhurbaşkanı Erdoğan tamamen bir u-dönüşü yaptı. O günden beri giderek şiddetlenen otoritaryenleşme Türkiye’yi artık diğer Müslüman çoğunluklu ülkelerin örnek alabileceği bir ülke olmaktan çıkardı. Bazıları Türkiye’nin son dönemde sergilediği olumsuz örneği demokratik ve İslami değerler arasındaki uyumsuzluğun delili olarak görebilir. Ancak bu yanlış bir teşhis/netice olur.
Görünenin aksine, dıştan İslami hassasiyete sahipmiş izlenimi vermelerine rağmen, mevcut iktidarın icraatları, İslami temel değerlerle taban tabana zıttır. Bu temel değerler belli bir giyiniş tarzı veya dini sloganlar kullanmakla alakalı değildir. İslam’ın idareyle alakalı temel değerleri hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına saygı, iktidardakilerin hesap verebilmeleri ve her insanın temel haklarının ve hürriyetlerinin korunması gibi değerlerdir. Türkiye’nin demokrasi tecrübesindeki son dönemdeki geriye gidiş İslami değerlere riayetin değil bu değerlere yapılan ihanetin neticesidir.
Le Monde, Gülen’in kaleme aldığı makaleyi birinci sayfadan ‘İslam, demokrasi ile uyumludur’ başlığıyla anonsladı.
Anadolu halkı, gayrimütecanis bir toplumdur. Sünni, Alevi, Türk, Kürt ya da başka bir etnik kökene ait, Müslüman veya gayrimüslim, dindar ya da laik hayat tarzıyla vatandaşlar çok farklı hayat görüşlerine, felsefelere ve inançlara sahiptir. Herkesi aynı yapmaya çalışmak hem nafiledir hem de insanlığa karşı saygısızlıktır. Herkesin anlayışına, duygusuna, düşüncesine, hayat felsefesine, dünya görüşüne saygılı olunmalıdır. Çoğunluk ya da azınlık, hiçbir grubun diğerleri üzerine istibdat kurmadığı katılımcı demokratik yönetim böylesine gayrimütecanis bir toplum için en uygun yönetim şeklidir. Aynısı Suriye, Irak ve diğer komşu ülkeler için de söylenebilir.
Türkiye’de ve başka bir çok yerde tarih boyunca şahit olunduğu üzere müstebit liderlerin hakimiyetlerini korumak için başvurdukları bir metot toplumdaki farklılıklardan istifade edip farklı grupları birbirlerine düşürmektir. Dini inançları ve hayat görüşleri ne olursa olsun, vatandaşlar evrensel hak ve özgürlükleri etrafında bir araya gelebilmeli ve bu hakları ihlal edenlere demokratik yollarla karşı çıkabilmelidir.
Zulme karşı kendini ifade etmek demokratik bir hak, bir vatandaşlık görevi ve inananlar için dini bir vecibedir. Kur’an-ı Kerim, insanların adaletsizlik karşısında susmaması gerektiğini ifade eder: “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve yalnız Allah için hakka şahitlik eden kimseler olunuz, kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa.” (4:135). Başkalarına zarar vermemek kaydıyla inancının veya hayat görüşünün gerektirdiği gibi yaşama ve ifade hürriyeti başta olmak üzere temel hürriyetlerini kullanma insanı gerçek manada insan yapar. Hürriyet, insana Rahman’ın verdiği bir haktır onu kimse alamaz. Hürriyetlerinden mahrum bırakılmış bir insan gerçek manada insanca bir hayat yaşamıyor demektir. Siyasal İslamcıların iddialarının aksine İslam, bir yönetim şekli veya yönetimle alakalı bir ideoloji değildir, bir dindir. Belki yönetimle alakalı bazı prensipler vaz’ eder; ki bu vaz’ etmiş olduğu prensipler bütününün çok küçük bir yüzdesini teşkil eder. İslam’ı siyasal bir ideolojiye indirgemek İslam’ın ruhuna karşı işlenmiş büyük bir suçtur.
İslâm’ın siyaset ve devlet görüşü üzerinde çalışan veya bir şeyler söyleyen kimseler üç konuda hataya düşmüştür. Birincisi, çok defa ‘Kitap ve Sünnet’in ortaya koyduğu İslâm’la, Müslümanların tarihî tecrübeleriyle ortaya çıkan İslam anlayışını birbirine karıştırmışlardır. Müslümanların tarihi tecrübeleri ve o tecrübeler bağlamında ortaya konan hükümleri eleştirel bir gözle ele alarak, temel kaynaklara yönelerek İslam’da insan hakları, demokrasi ve sosyal katılım gibi konularda dünya Müslümanlarına yeni açılımlar sunulması önemlidir. Yapılan ikinci hata bazen bir Kur’ân meali, bazen birkaç seçme hadise istinat ederek önceden tespit edilmiş bir anlayışa meşruiyet arama ve bunu başkalarına empoze etmeye girişmektir.
Kur’an’ın ruhu ve tabiri caizse siyer felsefesi ancak bütüncül bir bakış açısıyla ve Cenab-ı Hakk’ın muradını arama halis niyetiyle yakalanabilir. Yapılan üçüncü hata ise, ‘Din, Allah’ın hâkimiyetine, demokrasi ise milletin re‘yine dayanmaktadır’ diyerek demokrasi ile dinin asla bağdaşmayacağı iddiasında bulunmaktır. Cenab-ı Hakk’ın kozmolojik anlamda her şeye hâkim olduğunda hiçbir mü’minin şüphesi yoktur; ancak bu, bizim iradelerimiz, temayüllerimiz, tercihlerimizin olmadığı veya Allah’ın onları hesaba katmaması manasına gelmez. Hakimiyetin millete ait olması, –hâşâ– onun Allah’tan alınarak insanlara verilmesi değil, Allah tarafından insanların tasarrufuna tevdi edilen bir hususun herhangi bir müstebit şahıs veya oligarşiden alınıp cumhura tevdi edilmesidir.
Ayrıca “devlet” dediğimiz şey insanların bir araya gelerek temel haklarını ve hürriyetlerini muhafaza, adalet ve barışı temin için oluşturdukları sistemin adıdır. Devlet bizatihi maksat değil, insanların her iki cihanda mutluluğa ulaşması için yardımcı bir araçtır. O sistemi oluşturan insanlar bir takım temel inançlar ve değerleri ne ölçüde benimsemişlerse devlet de o ölçüde o inanç ve değerlere yakındır. Dolayısıyla İslami devlet tabiri kendi içinde çelişkilidir. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için teokrasi de İslam’ın ruhuna yabancıdır. İnsanlar arasında bir sosyal kontratın neticesi olan devlet nihayetinde insanlardan müteşekkildir; “İslami” veya “kutsal” olamaz.
Dünyada demokrasi çok farklı şekillerde hayata geçirilmiştir. Bu değişik uygulamaların temelindeki demokratik ideal, yani bir grubun başka bir grup üzerinde baskı kurmaması aynı zamanda İslami bir idealdir. Hukukta eşit vatandaşlık anlayışının temeli her insanı Allah’ın yarattığı kerim bir varlık olarak aziz tutmak ve ona bir sanat eseri olarak saygı duymaktır. Bütün bunlar nazara alındığında Monarşi veya oligarşiye nazaran, katılımcı demokrasi veya cumhuriyetçi yönetim şeklinin İslam’ın ruhuna daha uygun olduğu görülür.
Türkiye’nin şu anki yönetimi demokrasiden çok oligarşiye benziyor. Nasıl böyle bir hale geldi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, devlete el koyarak, sermaye sahiplerini vesayete alarak ve yakın çevresini ödüllendirerek bir zamanlar demokrasi adına umut veren Türkiye’yi yanlış bir yola doğru sevk etti. Gücü tekelinde toplamaya matuf kamuoyu oluşturmak için beni ve hizmet gönüllülerini devlet düşmanı ilan etti ve ülkenin yakın tarihinde yaşanmış bütün kötülüklerden mesul tuttu. Bu yapılanlar bir kimseyi ve grubu günah keçisi yapmanın tipik bir örneğidir.
Başlatılan cadı avında en başta kendilerini barış ve hoşgörüye adamış Hizmet hareketi katılımcıları olmak üzere her türlü muhalif insanı hedef aldı. Çevreci protestocular, gazeteciler, akademisyenler, Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler ve Erdoğan’ın yaptıklarını eleştiren bazı dindar Müslüman gruplar da bu politikadan nasibini aldı. Haksız işten atmalar, tutuklamalar, hapis, işkence, mal gaspı ve daha nice zulümlerle insanların hayatları mahvedildi.
Devam eden zulümden kaçan binlerce Hizmet gönüllüsü Fransa da dahil olmak üzere dünyanın değişik ülkelerine sığındılar. Gittikleri yerde onlara düşen görev, topluma entegre olarak yasalara uygun bir şekilde yaşamak, sosyal problemlerin çözümüne katkı yapmak ve İslam’ın radikal yorumlarının Avrupa’da yayılmasına karşı müspet hareketle mücadele etmektir.
Türkiye’de insanları bir kişiye veya gruba sempati beslemekten ötürü suçlu ilan etme temeline dayalı bir yargı zulmü kampanyası devam ediyor. Bu kampanyanın kurbanlarının sayısı her gün artıyor. 150 binden fazla vatandaş haksız yere işlerinden atıldı, 200 binden fazlası tutuklandı ve 80 binden fazla vatandaş hapsedildi. Siyasi amaçla yapılan bu zulümde hedef alınan ve ülkeyi terk etmek isteyenler pasaportları iptal edildiği için Birleşmiş Milletlerin tanıdığı bu temel insan hakkından dahi mahrum ediliyor.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu 1923’ten bu yana askeri darbelerle sarsıntılar yaşasa da ağır aksak demokrasi yolunda ilerleme kaydediyordu. Mevcut hükümetin uygulamaları Türkiye’nin uluslararası arenada kazandığı itibarı tüketiyor ve Türkiye’yi hürriyetlere düşman, demokratik eleştiri hakkını kullanan vatandaşlarını hapsetmekle ünlü ülkeler kategorisine itiyor. İdaredekiler ülkelerarası diplomatik ilişkileri suiistimal ederek, tüm diplomatik misyonlarını, devletin insan sermayesi ve maddi kaynaklarını Hizmet hareketi gönüllülerini tüm dünyada taciz etmek, takip etmek ve kaçırmak için seferber etmiş görünüyor.
Türkiye’de vatandaşların demokratik taleplerini idarecilerine iletme mevzuunda şu son dönemde çok pasif kaldıkları gözlenmektedir. Belki bunun altında yatan bir sebep olarak ekonomik istikrar endişeleri gösterilebilir. Ancak bugünkü tablodan geriye doğru gidip bakacak olursak bunun tarihi bir sebebinin de olduğunu görebiliriz.
Demokratik yönetim Türk Cumhuriyetinin bir ideali olsa da, Türkiye’de halk tabanında demokratik değerlerin yerleşmesi adına şimdiye kadar sistemli bir gayret sergilenmedi. ‘Güçlü bir lidere itaat’, ‘devlete itaat’, eğitim müfredatında her daim önemli bir rükün oldu. Neredeyse her 10 yılda bir gelen askeri darbeler demokrasiye gelişme ve kök salma fırsatı vermedi. Vatandaşlar insanların devlet için değil devletin insan için var olduğunu unuttular veya onlara unutturuldu. Cumhurbaskanı Erdoğan’ın bu toplum psikolojisinden istifade ettiği rahatlıkla söylenebilir.
Türkiye’nin demokrasisi şu anki rejimden ötürü bir komada olabilir ama ben ümitvarım. Zulüm hiçbir zaman uzun ömürlü olmamıştır. Türkiye’nin bir gün demokrasi yoluna geri döneceğine inanıyorum. Ancak demokrasinin kök salıp uzun vadeli olması için bazı tedbirler alınmalıdır.
En başta eğitim müfredatının elden geçirilmesi lazımdır. Vatandaşların hukukun önünde eşitliği, temel insan hak ve hürriyetleri gibi konuların daha ilkokul yıllarında gençlere verilmesi gerekir ki onlar büyüdüklerinde bu değerlerin hamisi olabilsinler. İkincisi, Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmesinde ifade edilen temel insan haklarını koruyan ve ne azınlığın ne de çoğunluğun diğerleri üzerinde istibdat kurmasına izin veren, bilakis özgürlükçü bir yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır. Hükümetin yetki ihlallerine karşı birer denge unsuru olarak sivil toplum ve hür medya da anayasada korunmalıdır. Üçüncüsü, kanaat önderleri demokratik değerleri söylemleri ve hareketleriyle vurgulamalılar.
Türkiye’de hali hazırda demokrasi ve insan hakları askıya alınmış durumda. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği standartlarında demokrasiyi elde etmek gibi tarihi bir fırsatı kaçırmış görünüyor.
Bir toplumun liderleri bir sıvının üzerindeki kaymak gibidir. Sıvının mahiyeti neyse kaymağın da mahiyeti odur. Sütün kaymağı sütten, yoğurdun kaymağı yoğurttan, şapın kaymağı da şaptan olur. Bir toplumun liderleri, belki her vakit yüzde yüz hassasiyetle olmasa da o toplumun umumi manada inanç ve değerlerini yansıtırlar. Ümit ve dua ediyorum ki yakın dönemde Müslüman çoğunluklu ülkelerde yaşanan elim hadiseler bir kollektif şuurlanmaya vesile olur ve gerek hür ve adil seçimleri, gerekse bütün temel insan hakları ve hürriyetlerini müdafaa eden, demokratik fikirli liderleri ve hükümetleri ortaya çıkarır.
[TR724] 25.2.2019
Gidemeyenler… [Murat Aydın]
Doğup büyüdüğüm şehirde bir Ermeni mezarlığı vardı. Top oynadığımız sahaya onun önünden geçip gittiğimiz için hepimiz bilirdik. Etrafı duvarla çevrili kapısı demir parmaklıklarla kapalı bu mekanın önünden geçmek her zaman bizi ürpertirdi ama zaman zaman kafamı uzatıp bakmaktan kendimi alamazdım. Terk edilmiş gibi viran ve bakımsızdı ama bazen yeni definler de yapılırdı. Gidemeyenlerdi bunlar. 100 yıldır bütün yaşananlara rağmen toprağından kopamayan, bedenini başka bir toprağa gömdürmeyenlerdi.
Bu ülkeyi ısrarla terk etmeyen Ermenilerin durumu bana hep çok ilginç gelmiştir. Türkiye’de yaşayan herhangi bir Ermeni ile empati yaptığınızı düşünsenize; akrabalarınızın büyük bölümü katliama maruz kalmış, dedelerinizin mallarına el konmuş, vakıflarınız yağmalanmış üstüne üstlük ülkede yanlış giden her şey size mal edilmiş ve edilmeye devam ediyor. Sizin kimliğiniz üzerinden insanlar birbirleriyle küfürleşiyorlar. İsminiz canavarlıkla eş anlam taşıyor. Ama siz hala bu şehirlerde, bu ülkede yaşamaya devam ediyorsunuz. Mimaride, sanatta, müzikte, zanaat da yüzlerce yıldır yaptığınız hizmetlerin hepsi yokluğa mahkum edildiği gibi sanki ülkedeki bütün kötülüklerin sebebi sanki sizmişsiniz gibi davranılmış. Bu yüzden de yolda, okulda, her yerde kimliğinizi gizlemek zorunda kalmışsınız. Size en iyi gözle bakan bile ‘olsun siz de insansınız’ diye teselli vermiş, hep ikinci sınıf görülmüş, hep dışlanması gereken, hep gavur olarak bakılmışsınız. Yurt dışına gitmiş, iyi şartlarda, zenginlik içinde yaşayan akrabalarınız orada niye bekliyorsun gel artık buraya diye sizi sürekli taciz etmiş ama siz yine de gitmemiş, gidememişsiniz.
Ve hala yaşadığı toprakların vebalısı olarak yaşama pahasına gitmiyor gidemiyorsunuz… Ermeni kimliğinizi boynunuzda bir pranga olarak tutarak yaşamaya devam ediyorsunuz.
Tıpkı bizim gibi..
Evet bizim gibi. Siz rüyanızda bile bu ülkeyi, bu milleti düşünürken, onlar yaş ve kuru bütün kötülüklerin faturasını size çıkartırlar. Her kötülüğün sebebi olarak görülüp en yakınlarınız tarafından dışlanır, bütün ülkede ötekileştirilirsiniz, ama yine de gidemezsiniz.
Ilık bir akşamüstü rüzgarı yüzünüzü okşar gitme der, güvercinler omuzunuza konar burada sadece bunlar yaşamıyor gitme der, ağaçlar, kuşlar, sahile vuran dalgalar gitme der.
Siz de bu havada gidemezsiniz, güneşli günde gidemezsiniz, baharda da, yağmurlarda da gidemezsiniz. Aslında hiç gidemezsiniz.
Ses oynatıcı
00:00
00:00
Yukarı/aşağı tuşları ile sesi artırın ya da azaltın.
Bu havada gidilmez
Güneşli günde gidilmez
Aslında hiç gidilmez, gidilmez
Bu baharda gidilmez
Yağmurlarda gidilmez
Aslında hiç gidilmez, gidilmez
Son günüme kadar
Kalp durana kadar
Aşk mezara kadar
Sakın ha gitme
Ama en çok da gidenlere gıpta edersiniz, göçebilenlere, terk edebilenlere. Önce heybesini alıp hiç bilmedikleri diyarlara gidip orada yaşayabilenleri önden giden atlıları hep gıpta ile izlersiniz. Ayakları sakat bir çocuğun futbol yıldızlarını izlemesi gibi! Hayal ile hasret ile.
Issız sıcak çölleri
Karşı karlı dağları
Çoktan aşıp gittiler
Kayboldular uzakta
Önden giden atlılar
Ben burada kaldım böyle
Önden de gidemedim, sonra dan da gidemedim. Ve hiç gidemedim. Ben hep kaldım buralarda.
Sonra zalimin zulmü mazlumlara musallat olduğunda ‘’İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Ali İmran 135) müjdesinin muhatapları gibi hicret de edemedim.
Gidemedim…
İnsanlardan daha vefalı şehir tuttu, sokakların kokuları yakaladı yakamdan. Hani çağın bilgesi demişti ya bir taşın üstüne otursam, soluklansam, sonra o taşı bir daha görmesem vefasızlık etmişim gibi gelir. Ben de gidersem bu sokaklara büyük vefasızlık edecekmişim gibi düşündüm ve gidemedim. Beni öyle yakaladı, kokusunu duyduğum leylak ağacı, yorularak çıktığım yokuşlar, Arnavut kaldırımlı taş sokaklar. Gitmek çok büyük yürek isterdi. Gidemedim. ‘Ben burada kaldım böyle’.
[Murat Aydın] 25.2.2019 [TR724]
Bu ülkeyi ısrarla terk etmeyen Ermenilerin durumu bana hep çok ilginç gelmiştir. Türkiye’de yaşayan herhangi bir Ermeni ile empati yaptığınızı düşünsenize; akrabalarınızın büyük bölümü katliama maruz kalmış, dedelerinizin mallarına el konmuş, vakıflarınız yağmalanmış üstüne üstlük ülkede yanlış giden her şey size mal edilmiş ve edilmeye devam ediyor. Sizin kimliğiniz üzerinden insanlar birbirleriyle küfürleşiyorlar. İsminiz canavarlıkla eş anlam taşıyor. Ama siz hala bu şehirlerde, bu ülkede yaşamaya devam ediyorsunuz. Mimaride, sanatta, müzikte, zanaat da yüzlerce yıldır yaptığınız hizmetlerin hepsi yokluğa mahkum edildiği gibi sanki ülkedeki bütün kötülüklerin sebebi sanki sizmişsiniz gibi davranılmış. Bu yüzden de yolda, okulda, her yerde kimliğinizi gizlemek zorunda kalmışsınız. Size en iyi gözle bakan bile ‘olsun siz de insansınız’ diye teselli vermiş, hep ikinci sınıf görülmüş, hep dışlanması gereken, hep gavur olarak bakılmışsınız. Yurt dışına gitmiş, iyi şartlarda, zenginlik içinde yaşayan akrabalarınız orada niye bekliyorsun gel artık buraya diye sizi sürekli taciz etmiş ama siz yine de gitmemiş, gidememişsiniz.
Ve hala yaşadığı toprakların vebalısı olarak yaşama pahasına gitmiyor gidemiyorsunuz… Ermeni kimliğinizi boynunuzda bir pranga olarak tutarak yaşamaya devam ediyorsunuz.
Tıpkı bizim gibi..
Evet bizim gibi. Siz rüyanızda bile bu ülkeyi, bu milleti düşünürken, onlar yaş ve kuru bütün kötülüklerin faturasını size çıkartırlar. Her kötülüğün sebebi olarak görülüp en yakınlarınız tarafından dışlanır, bütün ülkede ötekileştirilirsiniz, ama yine de gidemezsiniz.
Ilık bir akşamüstü rüzgarı yüzünüzü okşar gitme der, güvercinler omuzunuza konar burada sadece bunlar yaşamıyor gitme der, ağaçlar, kuşlar, sahile vuran dalgalar gitme der.
Siz de bu havada gidemezsiniz, güneşli günde gidemezsiniz, baharda da, yağmurlarda da gidemezsiniz. Aslında hiç gidemezsiniz.
Ses oynatıcı
00:00
00:00
Yukarı/aşağı tuşları ile sesi artırın ya da azaltın.
Bu havada gidilmez
Güneşli günde gidilmez
Aslında hiç gidilmez, gidilmez
Bu baharda gidilmez
Yağmurlarda gidilmez
Aslında hiç gidilmez, gidilmez
Son günüme kadar
Kalp durana kadar
Aşk mezara kadar
Sakın ha gitme
Ama en çok da gidenlere gıpta edersiniz, göçebilenlere, terk edebilenlere. Önce heybesini alıp hiç bilmedikleri diyarlara gidip orada yaşayabilenleri önden giden atlıları hep gıpta ile izlersiniz. Ayakları sakat bir çocuğun futbol yıldızlarını izlemesi gibi! Hayal ile hasret ile.
Issız sıcak çölleri
Karşı karlı dağları
Çoktan aşıp gittiler
Kayboldular uzakta
Önden giden atlılar
Ben burada kaldım böyle
Önden de gidemedim, sonra dan da gidemedim. Ve hiç gidemedim. Ben hep kaldım buralarda.
Sonra zalimin zulmü mazlumlara musallat olduğunda ‘’İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Ali İmran 135) müjdesinin muhatapları gibi hicret de edemedim.
Gidemedim…
İnsanlardan daha vefalı şehir tuttu, sokakların kokuları yakaladı yakamdan. Hani çağın bilgesi demişti ya bir taşın üstüne otursam, soluklansam, sonra o taşı bir daha görmesem vefasızlık etmişim gibi gelir. Ben de gidersem bu sokaklara büyük vefasızlık edecekmişim gibi düşündüm ve gidemedim. Beni öyle yakaladı, kokusunu duyduğum leylak ağacı, yorularak çıktığım yokuşlar, Arnavut kaldırımlı taş sokaklar. Gitmek çok büyük yürek isterdi. Gidemedim. ‘Ben burada kaldım böyle’.
[Murat Aydın] 25.2.2019 [TR724]
İstanbul’u beton yığınına çevirenler suçlu arıyor! [İlker Doğan]
AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkan adayı Binali Yıldırım’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı, “Yeşil alanımız, depremde toplanma alanlarımız bile yetersiz.” şeklindeki açıklama gündem oldu. Zira İstanbul’u 1994 yılından bu yana kendisi gibi, ‘Milli Görüş’ geleneğinden gelen isimler yönetiyor. 1994 yılından bu yana boş olan her alana beton sütunlar dikildi. Yeşil alanlar imara açıldı. Deprem toplanma alanları rant için feda edildi. İstanbul’da kişi başına aktif yeşil alan miktarı 2 metreye kadar düştü. Bu rakam Viyana’da 60, Londra’da 27, Amsterdam’da 45, Pekin’de 88 metrekare. Peki bugün İstanbul’un bu hale gelmesinin sorumlusu kim? Olası 6-7 şiddetinde bir depremde binlerce insanın kaybedilmesi durumunda 1994’den bu yana İstanbul’u yöneten Erdoğan kimi suçlayacak?
Çanakkale’de yaşanan deprem gözlerin İstanbul’a çevrilmesine neden oldu. Zira merkez üssü Çanakkale olan 5.1 büyüklüğündeki depremin bile etkileri İstanbul’da ile görülmüş, bazı binalarda çatlaklar oluşmuştu. Çanakkale’de 5.1 büyüklüğündeki bir deprem bile İstanbul’daki binaların duvarlarının çatlamasına neden oluyorsa, merkez üssü İstanbul olan 7 şiddetindeki bir depremde neler olabileceğini tahmin etmek zor değil. 17 Ağustos 1999’da yaşanan 7.4 büyüklüğündeki depremde 18 binden fazla insanımızı kaybetmiştik. O günden bu güne İstanbul’da depreme hazırlık konusunda hiç bir şey yapılmadı. Tam aksine daha fazla para için daha fazla betona, daha çarpık kentleşmeye göz yumuldu. 1999-2003 yılları arasında Afet Acil Eylem Planı çerçevesinde kentte 496 afet toplanma alanı belirlemişti. Ancak bu toplanma alanlarının sayısının bugün 77’ye düştüğü belirtiliyor. Kimi AVM oldu, kimi otele dönüştü, kiminin üzerinden köprü, yol geçti. Uzmanlara göre, İstanbul’daki 2 milyon binanın en az üçte biri riskli sınıfta ve yıkılması gerekiyor. İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Nusret Suna, mevcut durumu, “İstanbul’da kentsel dönüşüm yok, rantsal dönüşüm var.” sözleriyle açıklamıştı.
YEŞİL ALAN MİKTARI 1 METRE KAREYE DÜŞTÜ
Binali Yıldırım doğru söylüyor; İstanbul’da yeşil alan neredeyse kalmadı! Megakentte kişi başına düşen yeşil alan miktarı 2 metreye kadar geriledi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yönetmeliğine göre kişi başına düşmesi gereken yeşil alan miktarının en az 15 metrekare. Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye ettiği ‘aktif yeşil alan’ miktarı ise kişi başına en az 9 metrekare. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin rakamlarına göre ise megakentte kişi başına düşen yeşil alan miktarı 6 metrekare civarında. Uzmanlar ise İstanbul’da kimi bölgelerde kişi başına düşen aktif yeşil alanın 1 metrekareye kadar gerilediğini savunuyor.
İSTANBUL SONDAN İKİNCİ SIRADA!
Dünya Şehirleri Kültür Formu’nun 2015’de yayınladığı İstanbul’la ilgili grafikte, şehirde kamuya açık yeşil alan oranı 2,2 olarak gösteriliyor. Bu oranla İstanbul, 50 ülke arasında 49. sırada kendisine yer bulabiliyor. Geride bıraktığı tek ülke dünya ticaretinin merkezlerinden sayılan Tokyo! New York’ta kişi başına düşen yeşil alan 27 metrekare iken, en yüksek oran 90 metrekare ile Stockholm olarak kayıtlara girdi. Kişi başına Viyana 60, Amsterdam 45, Londra 27 ve Pekin’de 88 metrekare yeşil alan düşüyor.
DEPREM TOPLANMA ALANLARI İMARA AÇILDI
2009’de yapılan çevre düzeni planında, yeşil alanların 10 metrekareden 15 metrekareye çıkarılması öngörüldü. Ancak aradan geçen 9 yıla rağmen dişe dokunur hiç bir gelişme sağlanmadı. Ne bu plan, ne de çevre master planı uygulanmadı. Bunun yerine parseller imara açılarak yeni rant alanları oluşturuldu, yeni binalar dikildi. Yukarıda da söylediğimiz gibi, deprem toplanma alanlarının yüzde 75’i imara açıldı. Her ilçeye hatta her mahalleye, insanların istifade edebileceği yeşil alanlar kurulması gerekirken, otoyol kenarları yeşillendirildi. Taksim’de bile 2 metrekare yeşil alan bırakılmadı, tamamı betonlaştırıldı.
İSTANBUL’U 25 YILDIR ERDOĞAN YÖNETİYOR
Tayyip Erdoğan, 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı koltuğuna oturdu. Görevini 1998’de Ali Müfit Gürtuna’ya teslim etti. 2004’te ise bayrağı dava arkadaşları bir başka isim, Kadir Topbaş aldı. Topbaş’ın istifa ettirilmesinin ardından ise Mevlüt Uysal oturdu aynı koltuğa. Kısaca İstanbul 1994’ten bu yana Erdoğan tarafından yönetiliyor. Erdoğan, Ekim 2017’deki konuşmasında “İstanbul’a ihanet ettik, hala da ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum.” demişti. Bu cümledeki ‘-de’ bağlacı fazla. Doğrusu, “İstanbul’a ihanet ettik, hala da ediyoruz. Bundan ben sorumluyum!” şeklinde olmalıydı…
Erdoğan: Faturası ağır olur!
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan, önceki gece bir televizyon kanalında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Bir soru üzerine ‘kaçak’ yapılaşma konusuna değindi. Şu ifadeleri kullandı: “En son bir felaket yaşadık Kartal. 3 kat izin almış, 3 kat izni 8 kadar 10 kata çıkarmış. Bu tamamen kaçak yapılaşma. İstanbul’un da Türkiye’nin de değişik yerlerinde hepsinde buna benzer kaçak yapılaşmalar var. Bu kaçak yapılaşmalar bizi tehdit ediyor. İstanbul’un deprem bölgelerinde bu sıkıntılar var. Buralar deprem bölgesi, buralarda sıkıntılar var. Büyük depremde faturası ne olur belli değil. Ama ben bundan endişeliyim, korkuyorum. Biz bu kaçak yapılaşmayla devam edersek bu deprem faturası bize çok çok ağır olur.”
[İlker Doğan] 25.2.2019 [TR724]
Çanakkale’de yaşanan deprem gözlerin İstanbul’a çevrilmesine neden oldu. Zira merkez üssü Çanakkale olan 5.1 büyüklüğündeki depremin bile etkileri İstanbul’da ile görülmüş, bazı binalarda çatlaklar oluşmuştu. Çanakkale’de 5.1 büyüklüğündeki bir deprem bile İstanbul’daki binaların duvarlarının çatlamasına neden oluyorsa, merkez üssü İstanbul olan 7 şiddetindeki bir depremde neler olabileceğini tahmin etmek zor değil. 17 Ağustos 1999’da yaşanan 7.4 büyüklüğündeki depremde 18 binden fazla insanımızı kaybetmiştik. O günden bu güne İstanbul’da depreme hazırlık konusunda hiç bir şey yapılmadı. Tam aksine daha fazla para için daha fazla betona, daha çarpık kentleşmeye göz yumuldu. 1999-2003 yılları arasında Afet Acil Eylem Planı çerçevesinde kentte 496 afet toplanma alanı belirlemişti. Ancak bu toplanma alanlarının sayısının bugün 77’ye düştüğü belirtiliyor. Kimi AVM oldu, kimi otele dönüştü, kiminin üzerinden köprü, yol geçti. Uzmanlara göre, İstanbul’daki 2 milyon binanın en az üçte biri riskli sınıfta ve yıkılması gerekiyor. İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Nusret Suna, mevcut durumu, “İstanbul’da kentsel dönüşüm yok, rantsal dönüşüm var.” sözleriyle açıklamıştı.
YEŞİL ALAN MİKTARI 1 METRE KAREYE DÜŞTÜ
Binali Yıldırım doğru söylüyor; İstanbul’da yeşil alan neredeyse kalmadı! Megakentte kişi başına düşen yeşil alan miktarı 2 metreye kadar geriledi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yönetmeliğine göre kişi başına düşmesi gereken yeşil alan miktarının en az 15 metrekare. Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye ettiği ‘aktif yeşil alan’ miktarı ise kişi başına en az 9 metrekare. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin rakamlarına göre ise megakentte kişi başına düşen yeşil alan miktarı 6 metrekare civarında. Uzmanlar ise İstanbul’da kimi bölgelerde kişi başına düşen aktif yeşil alanın 1 metrekareye kadar gerilediğini savunuyor.
İSTANBUL SONDAN İKİNCİ SIRADA!
Dünya Şehirleri Kültür Formu’nun 2015’de yayınladığı İstanbul’la ilgili grafikte, şehirde kamuya açık yeşil alan oranı 2,2 olarak gösteriliyor. Bu oranla İstanbul, 50 ülke arasında 49. sırada kendisine yer bulabiliyor. Geride bıraktığı tek ülke dünya ticaretinin merkezlerinden sayılan Tokyo! New York’ta kişi başına düşen yeşil alan 27 metrekare iken, en yüksek oran 90 metrekare ile Stockholm olarak kayıtlara girdi. Kişi başına Viyana 60, Amsterdam 45, Londra 27 ve Pekin’de 88 metrekare yeşil alan düşüyor.
DEPREM TOPLANMA ALANLARI İMARA AÇILDI
2009’de yapılan çevre düzeni planında, yeşil alanların 10 metrekareden 15 metrekareye çıkarılması öngörüldü. Ancak aradan geçen 9 yıla rağmen dişe dokunur hiç bir gelişme sağlanmadı. Ne bu plan, ne de çevre master planı uygulanmadı. Bunun yerine parseller imara açılarak yeni rant alanları oluşturuldu, yeni binalar dikildi. Yukarıda da söylediğimiz gibi, deprem toplanma alanlarının yüzde 75’i imara açıldı. Her ilçeye hatta her mahalleye, insanların istifade edebileceği yeşil alanlar kurulması gerekirken, otoyol kenarları yeşillendirildi. Taksim’de bile 2 metrekare yeşil alan bırakılmadı, tamamı betonlaştırıldı.
İSTANBUL’U 25 YILDIR ERDOĞAN YÖNETİYOR
Tayyip Erdoğan, 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı koltuğuna oturdu. Görevini 1998’de Ali Müfit Gürtuna’ya teslim etti. 2004’te ise bayrağı dava arkadaşları bir başka isim, Kadir Topbaş aldı. Topbaş’ın istifa ettirilmesinin ardından ise Mevlüt Uysal oturdu aynı koltuğa. Kısaca İstanbul 1994’ten bu yana Erdoğan tarafından yönetiliyor. Erdoğan, Ekim 2017’deki konuşmasında “İstanbul’a ihanet ettik, hala da ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum.” demişti. Bu cümledeki ‘-de’ bağlacı fazla. Doğrusu, “İstanbul’a ihanet ettik, hala da ediyoruz. Bundan ben sorumluyum!” şeklinde olmalıydı…
Erdoğan: Faturası ağır olur!
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan, önceki gece bir televizyon kanalında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Bir soru üzerine ‘kaçak’ yapılaşma konusuna değindi. Şu ifadeleri kullandı: “En son bir felaket yaşadık Kartal. 3 kat izin almış, 3 kat izni 8 kadar 10 kata çıkarmış. Bu tamamen kaçak yapılaşma. İstanbul’un da Türkiye’nin de değişik yerlerinde hepsinde buna benzer kaçak yapılaşmalar var. Bu kaçak yapılaşmalar bizi tehdit ediyor. İstanbul’un deprem bölgelerinde bu sıkıntılar var. Buralar deprem bölgesi, buralarda sıkıntılar var. Büyük depremde faturası ne olur belli değil. Ama ben bundan endişeliyim, korkuyorum. Biz bu kaçak yapılaşmayla devam edersek bu deprem faturası bize çok çok ağır olur.”
[İlker Doğan] 25.2.2019 [TR724]
Lafız hüküm ve amaç ekseninde maslahat (6) [Ahmet Kurucan]
Üç hafta aradan sonra maslahat yazıma örneklerle kaldığım yerden devam ediyorum. Bir yolculuk esnasında sahabe yemek için develerini kesmek üzere Peygamber Efendimiz’den (sas) izin isterler, o da olabilir der ve izin verir. Hz. Ömer bu duruma daha sonra muttali olur ve develerini yemek için kesmeye duran insanlara “Bu uzun yolculukta nasıl hayatta kalacaksınız?” sorusunu sorar ve başka alternatifler üzerinde durulması gerektiğini söyler. Bununla kalmaz Hz. Ömer, gider bu düşüncesini Hz. Peygamber’e de izah eder. Allah Resulü de vermiş olduğu izni geri alır.
Halk tarafında daha çok bilindiğini zannettiğim bir misal de kurban etlerinin nasıl tasarruf edileceği ile alakalı hadisedir. Tarihi kayıtlara göre hicri 9. yılın Kurban Bayramı’na denk gelen günlerde çöllerden pek çok insan Medine’ye gelir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, “Sizden her kim kurban keserse evinde üç gün sonrasına bir şey bırakmasın, tasadduk etsin” der. Ertesi yıl “Kurban etlerinizi bu sene yiyebilir ve biriktirebilirsiniz! Geçen yıl insanların sıkıntısı vardı, bu yüzden ben sizin yardımcı olmanızı istemiştim” tembihini yapar.
Yolculuk esnasında develerin kesilmemesi de ve kurban etlerinin tüketimi de mevcut ve hali hazırda var olagelen bir problemin çözümü adına verilmiş içtihadi iki karardır. Hz. Peygamberin tasarrufları başlıklı yazılarda ele alacağımız üzere bu tasarruflar dini bir hüküm -usulde kullanılan tabirle lazımî teşrî’- değil, Allah Resulü’nün ordu kumandanı veya devlet başkanı olarak ihtiyaca binaen vermiş olduğu kararlardı ve her ikisinde de asıl gözetilen şey insanların maslahatı, yararı ve faydasıdır.
Bir misal daha verelim. Önce şu hatırlatmayı yapalım; boşama üzerinde vereceğimiz bu misal İslam’ın sistem bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerekir. Yoksa onu bugüne olduğu gibi taşımanın yanlış ve daha da ötesi geçerli olmadığına inanıyorum. Bunu daha önce Kur’an’a göre boşama prosedürü başlıklı yazılarımda açıkça yazmıştım.
Malum o sistemde kocanın karısına bossun demesi ile boşama gerçekleşiyordu. Boşama hakkı da üç ile sınırlanmıştı. Bazıları bu hakkı bir defada kullanıyor ve “3 talakla boşsun” diyordu ve bu tasarruf hukuki sonuç doğuruyordu ama üç değil bir talak olarak kabul ediliyordu. Neden? Neden 3 dediği halde bir talakla ile boş oluyordu kadın? Bunun bir tek cevabı var; Efendimizin tatbiki bu yöndeydi. Hikmeti neydi o zaman? İhtimal kolaylık ve zorluk, mefsedet ve maslahat tercihi söz konusu olduğunda kolaylık ve maslahat istikametinde tercihini kullanan Efendimiz üç talakın sonuçlarından hareketle böyle karar vermiş olabilir. Zira üç talak ile boşanma kesin ve kat’i olarak gerçekleşiyor, taraflar birbirleri ile bir daha evlenmek istelerse kadının başka bir erkekle evlilik yapması, yeni kocasının onu boşaması veya ölmesi ve iddet müddetinin bitmesini gerektiriyordu. Bir başka tabirle üç talakla boşamanın hukuki yaptırımları oldukça ağırdı, taraflar bunu kabul ettiği takdirde de geri dönülmesi oldukça uzun zaman alıyordu.
Hiç şüphe yok ki insanlara yanlıştan dönmesi için zaman tanıma bağlamındaki bu maslahat ve kolaylık bazıları tarafından sui istimal edilmeye açıktı ve nitekim bu da gerçekleşti. Hz. Ömer döneminde gördüğümüz bu sui istimal üzerine o, üç talakı üç talak kabul etmiştir. Gerekçesi de kendisine isnat edilen ifadeyle “insanların Allah’ın kitabı ile oynamasını engellemedir.” Zira Bakara suresi 229. ayetinin mantuk ve mefhumundan çıkan manaya göre Allah üç talak ile boşamanın bir defada yapılmamasını emretmiştir.” Erkeğin sonradan vazgeçebileceği iki boşama hakkı vardır. Bir veya iki boşama sonunda koca isterse eşini iyilikle yanında alıkoyar isterse güzellikle onu serbest bırakır.” Hz. Ömer’in bu gerekçesinden anlıyoruz ki o bu ayeti emir olarak değil belki tavsiye olarak değerlendiriyor, belki nüzül şartlarında insanların maslahatı bunu gerektiriyordu ama şimdi değil diye düşünüyor ve ayetin lafzi ve mefhumi manasına aykırı olsa da üç talakla üç talak gerçekleşir diyor. Belki de şöyle düşünüyor Hz. Ömer, üç talakın geçerli kılınması halinde belki cahiliye döneminde olduğu gibi boşanmış kadınların sayısı çoğalacaktı. Bunu engellemenin en etkin yollarından biri insanın ne dediğinin ve ne yaptığının idrakinde olmasını sağlamak, yaptıkları tasarrufların bedellerini ödeyeceklerini göstererek onları dikkat ve teyakkuza sevketmekti.
Buradan rahatlıkla şu sonucu çıkartabiliriz; Hz. Ömer hem ayetin lafizi ve mehfumi manasının hem de Hz. Peygamber uygulamasının mutlak manada dini bir emir olduğunu düşünmüyor. Her ikisinin de insanların maslahatına göre farklı formatlara sokulabileceği, hukuki düzlemde bu tasarrufun yapılabileceği kanaatini besliyor ki bu kararı veriyor. Başka bir ifadeyle daha önceki bir yazıda söylediğimiz lafız, hüküm ve maksad/amaç arasındaki dengeyi nazara alıyor ve amaç doğrultusunda lafzın ifade ettiği hükümden vazgeçip onu başka bir formatta hayata taşıyor.
Pekala başarılı oluyor mu? Belki kendi döneminde başarılı oluyor, kocalar bu ağır yaptırım karşısında eşlerini boşamadan önce daha uzun boylu düşünüyor ama ilerleyen dönemlerde aynı sonuç alınmıyor. Onun içindir ki İ.Teymiye başta olmak üzere bir çok ulema Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebu Bekir döneminde olduğu gibi hukuki yaptırımlar açısından üç talakın bir talak olarak işlem görmesini istemişlerdir.
Aynı çerçevede bir başka misal de Hz. Ali döneminden verelim. Hz. Peygamberin beyanlarına göre “emanetler tazmin edilmez.” Bunun manası açık; birisine yanında durması için belli bir süreliğine emanet bir şey verdiniz. Ama o emanet, emaneti elinde tutanın kasdı olmaksızın zayi olursa ne olacak? İşte böylesi bir mesele karşısında Allah Resulü (sas) yukarıda ifade ettiğimiz hadisini beyan buyurmuş; “emanetler tazmin edilmez” demiş. Hadisin lafzi ve açık hükmü apaçık ortada iken Hz. Ali kendi döneminde tam aksi istikamette hüküm veriyor ve emanetler tazmin edilir diyor. Gerekçe olarak söylediği şey ise şu: ‘insanlar ancak bu yolla düzelebilir.” Buradan anlıyoruz ki çok kullanılan bir tabirle fesad-ı nas hayata intikal etmiş. Yani insanlarda ahlaki problemler baş göstermiş. “Nasıl olsa emanetleri tazmin etme yükümlülüğü yok” diye belki bin-bir türlü yolla muhatabını hatta mahkemeye intikal ettiğinde hakimi ikna edecek sahte delillerle, yalancı şahitlerle o emanetleri gasb etme, mülkiyetlerine geçirmeye başlamışlar. Ve Hz. Ali de hadisin zahiri hükmüne bütünüyle aykırı başka bir hükme imza atmış.
Emanetlerin tazmini hususunda Hz. Peygamber ve Hz. Ali uygulamalarına bir bütün olarak baktığımızda bir problemin insanların maslahatı çerçevesinde çözüme kavuşturulduğunu görüyoruz. Fakat asıl önemli olan Hz. Ali, insanların maslahatı adına Efendimizin bu beyanının lafzi anlamına muhalefet etmekte hiçbir mahzur görmemiştir. Çünkü esas olan lafız değil amaçtır ve hüküm o amaç doğrultusunda verilmiştir.
Maslahat ile alakalı teorik düzeyde sayılabilecek 4, örneklere ayırdığım 2 yazıdan sonra bir değerlendirme yazısı kaleme alıp bu faslı kapatacağım.
[Ahmet Kurucan] 25.2.2019 [TR724]
Halk tarafında daha çok bilindiğini zannettiğim bir misal de kurban etlerinin nasıl tasarruf edileceği ile alakalı hadisedir. Tarihi kayıtlara göre hicri 9. yılın Kurban Bayramı’na denk gelen günlerde çöllerden pek çok insan Medine’ye gelir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, “Sizden her kim kurban keserse evinde üç gün sonrasına bir şey bırakmasın, tasadduk etsin” der. Ertesi yıl “Kurban etlerinizi bu sene yiyebilir ve biriktirebilirsiniz! Geçen yıl insanların sıkıntısı vardı, bu yüzden ben sizin yardımcı olmanızı istemiştim” tembihini yapar.
Yolculuk esnasında develerin kesilmemesi de ve kurban etlerinin tüketimi de mevcut ve hali hazırda var olagelen bir problemin çözümü adına verilmiş içtihadi iki karardır. Hz. Peygamberin tasarrufları başlıklı yazılarda ele alacağımız üzere bu tasarruflar dini bir hüküm -usulde kullanılan tabirle lazımî teşrî’- değil, Allah Resulü’nün ordu kumandanı veya devlet başkanı olarak ihtiyaca binaen vermiş olduğu kararlardı ve her ikisinde de asıl gözetilen şey insanların maslahatı, yararı ve faydasıdır.
Bir misal daha verelim. Önce şu hatırlatmayı yapalım; boşama üzerinde vereceğimiz bu misal İslam’ın sistem bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerekir. Yoksa onu bugüne olduğu gibi taşımanın yanlış ve daha da ötesi geçerli olmadığına inanıyorum. Bunu daha önce Kur’an’a göre boşama prosedürü başlıklı yazılarımda açıkça yazmıştım.
Malum o sistemde kocanın karısına bossun demesi ile boşama gerçekleşiyordu. Boşama hakkı da üç ile sınırlanmıştı. Bazıları bu hakkı bir defada kullanıyor ve “3 talakla boşsun” diyordu ve bu tasarruf hukuki sonuç doğuruyordu ama üç değil bir talak olarak kabul ediliyordu. Neden? Neden 3 dediği halde bir talakla ile boş oluyordu kadın? Bunun bir tek cevabı var; Efendimizin tatbiki bu yöndeydi. Hikmeti neydi o zaman? İhtimal kolaylık ve zorluk, mefsedet ve maslahat tercihi söz konusu olduğunda kolaylık ve maslahat istikametinde tercihini kullanan Efendimiz üç talakın sonuçlarından hareketle böyle karar vermiş olabilir. Zira üç talak ile boşanma kesin ve kat’i olarak gerçekleşiyor, taraflar birbirleri ile bir daha evlenmek istelerse kadının başka bir erkekle evlilik yapması, yeni kocasının onu boşaması veya ölmesi ve iddet müddetinin bitmesini gerektiriyordu. Bir başka tabirle üç talakla boşamanın hukuki yaptırımları oldukça ağırdı, taraflar bunu kabul ettiği takdirde de geri dönülmesi oldukça uzun zaman alıyordu.
Hiç şüphe yok ki insanlara yanlıştan dönmesi için zaman tanıma bağlamındaki bu maslahat ve kolaylık bazıları tarafından sui istimal edilmeye açıktı ve nitekim bu da gerçekleşti. Hz. Ömer döneminde gördüğümüz bu sui istimal üzerine o, üç talakı üç talak kabul etmiştir. Gerekçesi de kendisine isnat edilen ifadeyle “insanların Allah’ın kitabı ile oynamasını engellemedir.” Zira Bakara suresi 229. ayetinin mantuk ve mefhumundan çıkan manaya göre Allah üç talak ile boşamanın bir defada yapılmamasını emretmiştir.” Erkeğin sonradan vazgeçebileceği iki boşama hakkı vardır. Bir veya iki boşama sonunda koca isterse eşini iyilikle yanında alıkoyar isterse güzellikle onu serbest bırakır.” Hz. Ömer’in bu gerekçesinden anlıyoruz ki o bu ayeti emir olarak değil belki tavsiye olarak değerlendiriyor, belki nüzül şartlarında insanların maslahatı bunu gerektiriyordu ama şimdi değil diye düşünüyor ve ayetin lafzi ve mefhumi manasına aykırı olsa da üç talakla üç talak gerçekleşir diyor. Belki de şöyle düşünüyor Hz. Ömer, üç talakın geçerli kılınması halinde belki cahiliye döneminde olduğu gibi boşanmış kadınların sayısı çoğalacaktı. Bunu engellemenin en etkin yollarından biri insanın ne dediğinin ve ne yaptığının idrakinde olmasını sağlamak, yaptıkları tasarrufların bedellerini ödeyeceklerini göstererek onları dikkat ve teyakkuza sevketmekti.
Buradan rahatlıkla şu sonucu çıkartabiliriz; Hz. Ömer hem ayetin lafizi ve mehfumi manasının hem de Hz. Peygamber uygulamasının mutlak manada dini bir emir olduğunu düşünmüyor. Her ikisinin de insanların maslahatına göre farklı formatlara sokulabileceği, hukuki düzlemde bu tasarrufun yapılabileceği kanaatini besliyor ki bu kararı veriyor. Başka bir ifadeyle daha önceki bir yazıda söylediğimiz lafız, hüküm ve maksad/amaç arasındaki dengeyi nazara alıyor ve amaç doğrultusunda lafzın ifade ettiği hükümden vazgeçip onu başka bir formatta hayata taşıyor.
Pekala başarılı oluyor mu? Belki kendi döneminde başarılı oluyor, kocalar bu ağır yaptırım karşısında eşlerini boşamadan önce daha uzun boylu düşünüyor ama ilerleyen dönemlerde aynı sonuç alınmıyor. Onun içindir ki İ.Teymiye başta olmak üzere bir çok ulema Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebu Bekir döneminde olduğu gibi hukuki yaptırımlar açısından üç talakın bir talak olarak işlem görmesini istemişlerdir.
Aynı çerçevede bir başka misal de Hz. Ali döneminden verelim. Hz. Peygamberin beyanlarına göre “emanetler tazmin edilmez.” Bunun manası açık; birisine yanında durması için belli bir süreliğine emanet bir şey verdiniz. Ama o emanet, emaneti elinde tutanın kasdı olmaksızın zayi olursa ne olacak? İşte böylesi bir mesele karşısında Allah Resulü (sas) yukarıda ifade ettiğimiz hadisini beyan buyurmuş; “emanetler tazmin edilmez” demiş. Hadisin lafzi ve açık hükmü apaçık ortada iken Hz. Ali kendi döneminde tam aksi istikamette hüküm veriyor ve emanetler tazmin edilir diyor. Gerekçe olarak söylediği şey ise şu: ‘insanlar ancak bu yolla düzelebilir.” Buradan anlıyoruz ki çok kullanılan bir tabirle fesad-ı nas hayata intikal etmiş. Yani insanlarda ahlaki problemler baş göstermiş. “Nasıl olsa emanetleri tazmin etme yükümlülüğü yok” diye belki bin-bir türlü yolla muhatabını hatta mahkemeye intikal ettiğinde hakimi ikna edecek sahte delillerle, yalancı şahitlerle o emanetleri gasb etme, mülkiyetlerine geçirmeye başlamışlar. Ve Hz. Ali de hadisin zahiri hükmüne bütünüyle aykırı başka bir hükme imza atmış.
Emanetlerin tazmini hususunda Hz. Peygamber ve Hz. Ali uygulamalarına bir bütün olarak baktığımızda bir problemin insanların maslahatı çerçevesinde çözüme kavuşturulduğunu görüyoruz. Fakat asıl önemli olan Hz. Ali, insanların maslahatı adına Efendimizin bu beyanının lafzi anlamına muhalefet etmekte hiçbir mahzur görmemiştir. Çünkü esas olan lafız değil amaçtır ve hüküm o amaç doğrultusunda verilmiştir.
Maslahat ile alakalı teorik düzeyde sayılabilecek 4, örneklere ayırdığım 2 yazıdan sonra bir değerlendirme yazısı kaleme alıp bu faslı kapatacağım.
[Ahmet Kurucan] 25.2.2019 [TR724]
Shamima Begum olayı: Radikalleşen bizden mi, değil mi? [Yavuz Altun]
Shamima Begum, Amira Abase ve Kadiza Sultana, Londra’nın doğu ucundaki Bethnal Green bölgesinde doğup büyümüş üç Müslüman genç kızdı. Şubat 2015’te ortalıktan kayboldular. Nihayet izlerine Suriye’de rastlandı. IŞİD’e katılmışlardı.
Üç yıl sonra bir İngiliz gazeteci Shamima Begum’u Suriye’deki bir mülteci kampında buldu. Kucağında bir çocuk vardı. Begum, bir gün İngiltere’ye dönmek ve çocuğunu orada büyütmek istiyordu. Fakat IŞİD’e katıldığı için pişman da değildi. Hatta oradaki hayatını “normal” şekilde anlatıyordu.
İngiltere, Begum’ün vatandaşlıktan çıkarıldığını duyurdu. Annesi Bangladeş vatandaşı olan Begum, oranın yasalarına göre Bangladeş vatandaşlığına sahip olmalıydı fakat hem Begum hem de Bangladeş yönetimi bunu reddetti. İngiliz yasalarına göreyse, bir başka ülke vatandaşı değilse Begum’ün vatandaşlıktan çıkarılması mümkün değil.
Bu durum bir süredir İngiltere’de en çok tartışılan konulardan biri. Çünkü Begum gibi Batılı ülkelerin vatandaşı olduğu hâlde Suriye’ye ya da Irak’a giderek IŞİD’e katılmış on binlerce insan var. Bunların yüzlercesi Begum gibi yalnızca IŞİD militanlarıyla evlenmek üzere oraya gitmiş genç kadınlar.
IŞİD mevzi kaybettikçe, bu insanlar “evlerine” dönmek istiyor. Ancak evde durumlar karışık.
İngiltere’deki anketlere göre halkın yüzde 80’e yakını Begum’un ülkeye dönmesini istemiyor. İçişleri Bakanı Sajid Javid, Begum’un vatandaşlıktan çıkarılabileceğini fakat çocuğunun yine de vatandaş kalabileceğini duyurdu. IŞİD militanı kocası da Hollanda vatandaşı olduğu için, Begum orayı da deneyebileceğini söyledi.
Bir başka benzer örnek Amerikan vatandaşı Hoda Muthana. Dört yıl önce, 20 yaşındayken Alabama’dan giderek IŞİD’e katılan Muthana, şimdilerde 18 aylık çocuğuyla birlikte ABD’ye dönmek istiyor fakat Başkan Donald Trump, bunun engellenmesi emrini çoktan verdi.
Muthana, Begum’un aksine yaptıklarından pişman ve ülkesine dönerek çocuğunun hayatını kurtarmak istediğini açıkladı. Ailesi, Trump’ın kararına karşı dava açtı ve sonucunu bekliyor.
Bununla birlikte, geçen Haziran ayı itibariyle, bin 765 IŞİD militanının Batılı ülkelere döndüğü tahmin ediliyor.
IŞİD’e katılan Batılı militanların varlığı, ilk günden bu yana en çok tartışılan konulardan biri ve Batı ülkeleri, Türkiye’yle müttefikliği bu sebeple önemsiyor. Çünkü hemen hepsi Türkiye üzerinden Suriye’ye geçen bu isimler, Türk istihbaratı tarafından tespit edilip paylaşılıyor.
Dönen militanların Batılı ülkelerdeki Müslüman nüfusu radikalleştireceği düşüncesi en büyük korku. Ancak mevcut göçmen politikaları ve aşırı sağın yükselişi, Müslümanların radikalleşmesine IŞİD militanlarından daha büyük etkiye sahip.
‘Ülkemiz üzerinde oyunlar oynanıyor’ diyen bakanın sonu(!)
Belçika’da federal hükümetin yanı sıra üç farklı bölgenin hükümeti var: Flaman bölgesi, Brüksel ve Valon bölgesi. Bu hükümetlerin de kısıtlı sayılabilecek yetkileri bulunuyor. Asıl yetki ise, şehir belediyelerinde. Hemen her şehrin kendi yönetim anlayışı var, desek abartılı olmaz.
İşte bu Flaman bölgesi hükümetinde çevre bakanlığı yapan Joke Schauvliege, bu ayın başında istifa etmek zorunda kaldı. Sebebiyse, medyaya sızan bir konuşmasıydı. Bir çiftçi sendikasında konuşma yapan Schauvliege, bir süredir Brüksel’de devam eden, gençlerin çevreyle ilgili protestolarının “planlı” olduğunu söyledi. Üstelik bu iddiasını istihbarata dayandırdı.
Ancak Belçika istihbaratı, bu konuda bilgi vermediklerini açıklayınca, bakan istifa etmek zorunda kaldı.
Üstelik ciddi bir toplumsal tepki de gördü. Hâlâ tepki e-postaları ve mesajları aldığını duyurdu geçenlerde. “Sadece biraz ileri gittim,” dedi.
Gelgelelim, bu durum onun kariyerinin sonu olmadı. Flaman bölgesindeki Hıristiyan Demokrat Parti’de (CD&V) popülaritesi bir hayli yüksek olan Schauvliege, gelecek federal seçimlerde partisinin Doğu tarafının liderliğini üstlenecek. Bu görev için bir kadın aday göstermek isteyen CD&V, istifa olayından sonra Schauvliege’nin geri adım atabileceğinden korkuyordu. Şimdi rahatladı (yine de sürecin bu hafta netleşmesi bekleniyor).
Görüldüğü üzere, politikada bazı hatalar kolay görmezden gelinebiliyor.
Sudan’daki protestolara Ömer El-Beşir’in cevabı ‘olağanüstü hâl’ oldu
Sudan’da bir süredir devam eden protestolar, Ömer El-Beşir’in darbeyle başa geçtiği 30 yıllık iktidarına yönelik bir isyana dönüşmüştü. Yönetim göstericileri silah zoruyla bastırmaya çalışsa da, sokağa çıkanların dağılmasını sağlayamadı.
“Çözüm” olarak Cumartesi günü El-Beşir, önce olağanüstü hâl ilan etti, ardından hükümeti feshettiğini ve yerel yöneticileri görevden aldığını duyurdu. Yerel yönetimi orduya devretti.
BBC’ye göre ekmek ve benzin yardımı kesildiği, fiyatları da bir hayli arttığı için (bir eyalette ekmek üç katına çıkmıştı) başlayan gösterilerde, bugüne kadar binin üzerinde insan gözaltına alındı ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre en az 51 kişi hayatını kaybetti.
Sudan’da enflasyon Aralık 2018’de yüzde 72’yi geçmiş, Ocak 2019’da ise yüzde 43.45’e düşmüştü. Para birimi de geçen yıl bir hayli değer kaybetti. 2011’de Güney Sudan’ın ayrılması ve petrol rezervlerinin önemli bölümünü kaybetmesi, Ömer El-Beşir iktidarını zor durumda bırakmıştı.
Öte yandan olağanüstü hâl ilânına rağmen göstericiler sokakları boşaltmayacağını duyurdu.
IMF’nin ve Dünya Bankası’nın son yıllarda yaptığı ekonomik duraklama uyarıları, bilhassa otoriter liderler tarafından yönetilen ve ekonomisi bir hayli kırılgan hâle gelen ülkeler için ardı ardına iflas anlamına gelebilir.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev mesela Perşembe günü ülkenin zengin enerji kaynaklarına rağmen ekonomiyi iyileştiremeyen hükümeti görevden aldı. 2014’te petrol fiyatlarının düşmesi ve en önemli ekonomik ortağı Rusya’ya Batı’dan gelen yaptırımlar sebebiyle ekonomisi ciddi yara alan Kazakistan, bir süredir toparlanmaya çalışıyordu.
İşler ne kadar kötü giderse gitsin, suçu yükleyecek birilerini bulabildikçe iktidarı sürdürmek mümkün görünüyor.
Afrika Birliği, Avrupa’nın ‘göç merkezleri’ fikrine karşı
Avrupa Birliği üyesi ülkelerin uzunca bir süredir en önemli gündemi göçmen meselesi. Siyasette yükselen aşırı sağ akımlardan tutun ekonomik ve sosyal problemlere kadar hemen her şeyi bir yerinden gelip göçmenlere bağlanabiliyor.
Bunun yanında Avrupa’ya göç akını da giderek artıyor. Afrika ve Asya ülkelerinde süregiden politik ve ekonomik istikrarsızlık, iç savaşlar ve çatışmalar, kitlesel göçleri tetiklemeyi sürdürüyor.
Geçen yaz bir araya gelen Avrupalı liderler, hem kaçakçıların organize ettiği Akdeniz’deki tehlikeli göç yolculuğunu önlemek, hem de Avrupa’ya gelen göçmen sayısında belirgin bir azalma sağlamak amacıyla bir proje geliştirdiler. Buna göre, Afrika’da kurulacak göç merkezleri, bu ülke vatandaşlarından başvuru toplayacak ve değerlendirmeyi yapıp kabul alanları bizzat kendisi ilgili ülkeye taşıyacak.
Daha önce Avusturya ve Danimarka, Avrupa’ya bir şekilde gelen mültecilerin önce ülkesine gönderilmesini, kabul edilmesi durumunda ise yeniden getirilmesini önermişti.
Türkiye ile 2015’te imzalanan ve Suriyeli mülteci akınını önemli ölçüde durduran, 6 milyar euro’luk göç anlaşması, Avrupa mahfillerinde bir “başarı hikâyesi” olarak anlatılıyor. Hatta Alman Şansölyesi Angela Merkel geçenlerde bu anlaşmayı yeterince uygulamayan ve göçmenlerin Avrupa’ya geçişine engel olamayan Yunanistan’a fırça attı.
Avrupalılar, bilhassa göç karşıtı olanlar, Afrika’da kurulacak göç merkezlerinin gerçekten hayati tehlikesi olan göçmenlerle, “ekonomik göçmen” denilen ve yoksulluk sebebiyle Avrupa’ya göç etmek isteyenler arasında bir ayrım yapmasını umuyor.
The Guardian’ın ulaştığı Afrika Birliği yetkilileri, hazırlamakta oldukları bir taslakla, bu konuya karşı duruşlarını deklare edeceklerini söylemişler. Birlik, elbette bu merkezlerin kuruluşuna karşı. Bunun, iç işlerine karışmak olduğunu düşünüyorlar. İşbirliği talep ediyorlar. Uluslararası hukuka uygunluk durumu ise hâlen tartışılmayı bekliyor.
Tabi işbirliğinin, politik durumlarda ne kadar “işlevsel” olacağını tahmin etmek zor değil.
Ama öte yandan şu itirazlarında haklılık payı var: Böyle bir uygulama modern dönem köleliğine benzeyecek. “İyi durumdaki, işe yarar” Afrikalılar Avrupa’ya taşınacak ve geri kalanlar mevcut şartların değirmeninde yokluğa mahkûm edilecek.
Avrupa kamuoyunda “nitelikli göçmen” meselesi önemli bir çıpa. Göçmen karşıtları bile “iş gücüne katkı” ya da “girişimci göçmen” gibi kavramlara sıcak bakabiliyor. Ancak göç meselesi sadece bu çerçeveden ele alınamayacak kadar karmaşık bir mesele.
[Yavuz Altun] 25.2.2019 [TR724]
Üç yıl sonra bir İngiliz gazeteci Shamima Begum’u Suriye’deki bir mülteci kampında buldu. Kucağında bir çocuk vardı. Begum, bir gün İngiltere’ye dönmek ve çocuğunu orada büyütmek istiyordu. Fakat IŞİD’e katıldığı için pişman da değildi. Hatta oradaki hayatını “normal” şekilde anlatıyordu.
İngiltere, Begum’ün vatandaşlıktan çıkarıldığını duyurdu. Annesi Bangladeş vatandaşı olan Begum, oranın yasalarına göre Bangladeş vatandaşlığına sahip olmalıydı fakat hem Begum hem de Bangladeş yönetimi bunu reddetti. İngiliz yasalarına göreyse, bir başka ülke vatandaşı değilse Begum’ün vatandaşlıktan çıkarılması mümkün değil.
Bu durum bir süredir İngiltere’de en çok tartışılan konulardan biri. Çünkü Begum gibi Batılı ülkelerin vatandaşı olduğu hâlde Suriye’ye ya da Irak’a giderek IŞİD’e katılmış on binlerce insan var. Bunların yüzlercesi Begum gibi yalnızca IŞİD militanlarıyla evlenmek üzere oraya gitmiş genç kadınlar.
IŞİD mevzi kaybettikçe, bu insanlar “evlerine” dönmek istiyor. Ancak evde durumlar karışık.
İngiltere’deki anketlere göre halkın yüzde 80’e yakını Begum’un ülkeye dönmesini istemiyor. İçişleri Bakanı Sajid Javid, Begum’un vatandaşlıktan çıkarılabileceğini fakat çocuğunun yine de vatandaş kalabileceğini duyurdu. IŞİD militanı kocası da Hollanda vatandaşı olduğu için, Begum orayı da deneyebileceğini söyledi.
Bir başka benzer örnek Amerikan vatandaşı Hoda Muthana. Dört yıl önce, 20 yaşındayken Alabama’dan giderek IŞİD’e katılan Muthana, şimdilerde 18 aylık çocuğuyla birlikte ABD’ye dönmek istiyor fakat Başkan Donald Trump, bunun engellenmesi emrini çoktan verdi.
Muthana, Begum’un aksine yaptıklarından pişman ve ülkesine dönerek çocuğunun hayatını kurtarmak istediğini açıkladı. Ailesi, Trump’ın kararına karşı dava açtı ve sonucunu bekliyor.
Bununla birlikte, geçen Haziran ayı itibariyle, bin 765 IŞİD militanının Batılı ülkelere döndüğü tahmin ediliyor.
IŞİD’e katılan Batılı militanların varlığı, ilk günden bu yana en çok tartışılan konulardan biri ve Batı ülkeleri, Türkiye’yle müttefikliği bu sebeple önemsiyor. Çünkü hemen hepsi Türkiye üzerinden Suriye’ye geçen bu isimler, Türk istihbaratı tarafından tespit edilip paylaşılıyor.
Dönen militanların Batılı ülkelerdeki Müslüman nüfusu radikalleştireceği düşüncesi en büyük korku. Ancak mevcut göçmen politikaları ve aşırı sağın yükselişi, Müslümanların radikalleşmesine IŞİD militanlarından daha büyük etkiye sahip.
‘Ülkemiz üzerinde oyunlar oynanıyor’ diyen bakanın sonu(!)
Belçika’da federal hükümetin yanı sıra üç farklı bölgenin hükümeti var: Flaman bölgesi, Brüksel ve Valon bölgesi. Bu hükümetlerin de kısıtlı sayılabilecek yetkileri bulunuyor. Asıl yetki ise, şehir belediyelerinde. Hemen her şehrin kendi yönetim anlayışı var, desek abartılı olmaz.
İşte bu Flaman bölgesi hükümetinde çevre bakanlığı yapan Joke Schauvliege, bu ayın başında istifa etmek zorunda kaldı. Sebebiyse, medyaya sızan bir konuşmasıydı. Bir çiftçi sendikasında konuşma yapan Schauvliege, bir süredir Brüksel’de devam eden, gençlerin çevreyle ilgili protestolarının “planlı” olduğunu söyledi. Üstelik bu iddiasını istihbarata dayandırdı.
Ancak Belçika istihbaratı, bu konuda bilgi vermediklerini açıklayınca, bakan istifa etmek zorunda kaldı.
Üstelik ciddi bir toplumsal tepki de gördü. Hâlâ tepki e-postaları ve mesajları aldığını duyurdu geçenlerde. “Sadece biraz ileri gittim,” dedi.
Gelgelelim, bu durum onun kariyerinin sonu olmadı. Flaman bölgesindeki Hıristiyan Demokrat Parti’de (CD&V) popülaritesi bir hayli yüksek olan Schauvliege, gelecek federal seçimlerde partisinin Doğu tarafının liderliğini üstlenecek. Bu görev için bir kadın aday göstermek isteyen CD&V, istifa olayından sonra Schauvliege’nin geri adım atabileceğinden korkuyordu. Şimdi rahatladı (yine de sürecin bu hafta netleşmesi bekleniyor).
Görüldüğü üzere, politikada bazı hatalar kolay görmezden gelinebiliyor.
Sudan’daki protestolara Ömer El-Beşir’in cevabı ‘olağanüstü hâl’ oldu
Sudan’da bir süredir devam eden protestolar, Ömer El-Beşir’in darbeyle başa geçtiği 30 yıllık iktidarına yönelik bir isyana dönüşmüştü. Yönetim göstericileri silah zoruyla bastırmaya çalışsa da, sokağa çıkanların dağılmasını sağlayamadı.
“Çözüm” olarak Cumartesi günü El-Beşir, önce olağanüstü hâl ilan etti, ardından hükümeti feshettiğini ve yerel yöneticileri görevden aldığını duyurdu. Yerel yönetimi orduya devretti.
BBC’ye göre ekmek ve benzin yardımı kesildiği, fiyatları da bir hayli arttığı için (bir eyalette ekmek üç katına çıkmıştı) başlayan gösterilerde, bugüne kadar binin üzerinde insan gözaltına alındı ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre en az 51 kişi hayatını kaybetti.
Sudan’da enflasyon Aralık 2018’de yüzde 72’yi geçmiş, Ocak 2019’da ise yüzde 43.45’e düşmüştü. Para birimi de geçen yıl bir hayli değer kaybetti. 2011’de Güney Sudan’ın ayrılması ve petrol rezervlerinin önemli bölümünü kaybetmesi, Ömer El-Beşir iktidarını zor durumda bırakmıştı.
Öte yandan olağanüstü hâl ilânına rağmen göstericiler sokakları boşaltmayacağını duyurdu.
IMF’nin ve Dünya Bankası’nın son yıllarda yaptığı ekonomik duraklama uyarıları, bilhassa otoriter liderler tarafından yönetilen ve ekonomisi bir hayli kırılgan hâle gelen ülkeler için ardı ardına iflas anlamına gelebilir.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev mesela Perşembe günü ülkenin zengin enerji kaynaklarına rağmen ekonomiyi iyileştiremeyen hükümeti görevden aldı. 2014’te petrol fiyatlarının düşmesi ve en önemli ekonomik ortağı Rusya’ya Batı’dan gelen yaptırımlar sebebiyle ekonomisi ciddi yara alan Kazakistan, bir süredir toparlanmaya çalışıyordu.
İşler ne kadar kötü giderse gitsin, suçu yükleyecek birilerini bulabildikçe iktidarı sürdürmek mümkün görünüyor.
Afrika Birliği, Avrupa’nın ‘göç merkezleri’ fikrine karşı
Avrupa Birliği üyesi ülkelerin uzunca bir süredir en önemli gündemi göçmen meselesi. Siyasette yükselen aşırı sağ akımlardan tutun ekonomik ve sosyal problemlere kadar hemen her şeyi bir yerinden gelip göçmenlere bağlanabiliyor.
Bunun yanında Avrupa’ya göç akını da giderek artıyor. Afrika ve Asya ülkelerinde süregiden politik ve ekonomik istikrarsızlık, iç savaşlar ve çatışmalar, kitlesel göçleri tetiklemeyi sürdürüyor.
Geçen yaz bir araya gelen Avrupalı liderler, hem kaçakçıların organize ettiği Akdeniz’deki tehlikeli göç yolculuğunu önlemek, hem de Avrupa’ya gelen göçmen sayısında belirgin bir azalma sağlamak amacıyla bir proje geliştirdiler. Buna göre, Afrika’da kurulacak göç merkezleri, bu ülke vatandaşlarından başvuru toplayacak ve değerlendirmeyi yapıp kabul alanları bizzat kendisi ilgili ülkeye taşıyacak.
Daha önce Avusturya ve Danimarka, Avrupa’ya bir şekilde gelen mültecilerin önce ülkesine gönderilmesini, kabul edilmesi durumunda ise yeniden getirilmesini önermişti.
Türkiye ile 2015’te imzalanan ve Suriyeli mülteci akınını önemli ölçüde durduran, 6 milyar euro’luk göç anlaşması, Avrupa mahfillerinde bir “başarı hikâyesi” olarak anlatılıyor. Hatta Alman Şansölyesi Angela Merkel geçenlerde bu anlaşmayı yeterince uygulamayan ve göçmenlerin Avrupa’ya geçişine engel olamayan Yunanistan’a fırça attı.
Avrupalılar, bilhassa göç karşıtı olanlar, Afrika’da kurulacak göç merkezlerinin gerçekten hayati tehlikesi olan göçmenlerle, “ekonomik göçmen” denilen ve yoksulluk sebebiyle Avrupa’ya göç etmek isteyenler arasında bir ayrım yapmasını umuyor.
The Guardian’ın ulaştığı Afrika Birliği yetkilileri, hazırlamakta oldukları bir taslakla, bu konuya karşı duruşlarını deklare edeceklerini söylemişler. Birlik, elbette bu merkezlerin kuruluşuna karşı. Bunun, iç işlerine karışmak olduğunu düşünüyorlar. İşbirliği talep ediyorlar. Uluslararası hukuka uygunluk durumu ise hâlen tartışılmayı bekliyor.
Tabi işbirliğinin, politik durumlarda ne kadar “işlevsel” olacağını tahmin etmek zor değil.
Ama öte yandan şu itirazlarında haklılık payı var: Böyle bir uygulama modern dönem köleliğine benzeyecek. “İyi durumdaki, işe yarar” Afrikalılar Avrupa’ya taşınacak ve geri kalanlar mevcut şartların değirmeninde yokluğa mahkûm edilecek.
Avrupa kamuoyunda “nitelikli göçmen” meselesi önemli bir çıpa. Göçmen karşıtları bile “iş gücüne katkı” ya da “girişimci göçmen” gibi kavramlara sıcak bakabiliyor. Ancak göç meselesi sadece bu çerçeveden ele alınamayacak kadar karmaşık bir mesele.
[Yavuz Altun] 25.2.2019 [TR724]
Caminin Çay Ocağı [Hakan Zafer]
Cami çay ocağında çok oturmuşluğum var. Parasız yatılı okumanın, çaya (cam bardakta ama!) ve insani ortama ihtiyaç duyurmasındandır belki. Sessiz sessiz bir köşede çayın tadını almaya çalışırken, ocağı ve ahaliyi gözlersiniz. Gözlem dediğin, genelde konforsuz bi şey. Bir süre sonra kafa, istifçi evi gibi oluyor. Beyin, mecbur kalırsa kurum atıyor. Mesela, münasebet yokken zihnin vitrinine çıkan hatırlamaların, anlam veremediğimiz birçok rüyanın bu türden olduğunu düşünüyorum.
Ocağın geleni gideni türlü çeşitli olur.
Meczup. Tanımıyorsanız, karıştığı erenlerin arasından bir teneffüs vakti biz sefil kulların arasına anca gelmiş zannedecek kadar etkileyicidir. Süre geçtikçe alüminyum çaydanlık gibi sıcaklığını yitirir. Tavında denk geldiyseniz, esrikli halden kısmen nasip almamak için aklınızı kuşanarak hasır tabureye oturmanız gerekir. Bir de göz göze gelmeseniz iyi edersiniz.
Tövbekâr. Daha sakin durduğundan kendini pek ele vermez. Evvelce müskirata alışkınlığından çayın koyusunu sevse de sohbet koyulaştıkça içi daralır. Tabureyi çekip yaklaşırsanız, adamcağızın aklınızda kalmayı istediği sureti bozacak, maziden yana pek soru sormayınız, hoşlaşmaz.
Garip. Sanki karnı doymuş da üstüne keyfin kadife yastığına yaslanacakmış gibi oturur. Çay, onda çoğunun dolu midesinde durduğu gibi durmaz. Garip ne yapsın, bir bardak çayın ederi, ayağını açıkta bırakmayacak yorgan gibidir, gücü ona yetişir.
Tebliğci ama softa. O hiç oralı değildir ama gitmez. Konuşana kadar -ki homurdanmayı da bu neviden sayınız- tesiri azdır. Beğenmez, anca kınar. Dün öğrendiğini bugün, bir urdan kurtuluyormuş gibi üstünden atma telaşındaki bu karakterin, çayla sohbetle pek derdi olmaz. Sözü kesip girer araya. Hep o konuşur. Tırpanına bileyi taşı sürüp gelmişse doğrayamayacağı yoktur maazallah.
Caminin imamı. Cemaatini küçümsemiş gibi olmamak için basit bir bahane ile çıkıp gidene kadar ocağa katlanır. İki yudum çayın -ki kesin biri ikram eder- ne zararı olur?
Yaşından büyüklerin arasında maden arayan genç. Önce kıyafetlerini, tavırlarını, saçını, çıkmışsa bıyığını sakalını, sonra konuşmalarını orada gözünde büyüttüklerine benzetecek evladımızdır. Onda, ormanda seken antilop yavrusunun canavardan habersiz edasını görebilirsiniz. Aradığı cevheri bulamayacağına ikna olursa daha da uğramaz, acil yollu kendine bir ihtilal yapıp sihirbaz şapkasından tavşan olup çıkan renkli mendilden daha fazla şaşırtır sizi.
Geçerken uğramış. Bunlar, ortama, mevzu bulunamadığı, “eeee daha daha nassın?” vaktinde girmiş ve ocak ahalisi dışardan görünüşleri üzerine hikâye konduramamışsa, burada bahsetmeye değmeyecek kadar kısa sürede tozunu alıp giden zararsız tayfasıdır. Acelece içilen çayın ücretini ödemişlerse zaten hiç mesele etmeyin. Denk gelir de başka bir yerde karşılaşırsanız, “gözüm seni bir yerden ısırıyor” iltifatınıza(!) mazhar olurlarsa ne âlâ!
Birini bekleyen. Çay ocağı, minare yardımıyla hemen bulunduğu, gelene gidene “hayırdır” hesabı sorulmadığı için “neredesin” sorusuna cevap olarak vermeye pek münasiptir. Yer küçük olunca, aranan şahıs kolay bulunur.
Vakit öldüren. Bu tayfa, evden bezmişinden, yarenlik edecekleri tek tek yitirmişine; kendini işte zannettirecek kadar ortada gözükmeyen işsizinden, bir iş çıkarsa görünürde olayım diyenine, vs. kendi içinde kısım kısımdır. Ne yapsalardı ya? Tabureyle adamcağızın yanına varıp, “elin ayağın tutuyor maşallah” diyerek aklınızdan geçen en muteber işleri saymak suretiyle raspacı gibi herifi zımparalamanızdan daha büyük gaflette değiller ya!
Kahveye gitmeyi yediremeyen. Hele de namazdan yeni çıkan kalabalığın bir parçasıysa… Ayakkabı ardını, bağını düzeltecek kadar müsaade ediniz araya kaynasın.
Çayın güzelliğine gelen. Bu tayfaya hiç karışmamak evladır. Yanlarında derin, çatallı mevzulara girmek münasip değildir. İsterlerse, dilinin ucunda döndürüp durduğu çay yaprağını tükürdüğü hızla konudan uzaklaşabilirler.
*****
Her biri ayrı âlem 15-20 kişinin hasır tabure üstünde oturduğu 30-40 metrekare bir çay ocağından pek farkımız yok aslında. Köşesinde sessizce oturabilirse kişinin en iyi kendini gözleyeceği bir ocak hem de. Çünkü insan, kendi nefsinin tanığıdır, kendine basiretle dönecek nitelikte yaratılmıştır (Kıyamet Suresi 14).
Gözlem için konforsuz dedim ama kendi, meczup, ilgisiz, umursamaz, meraklı, arzulayan, sorumsuz, gafil, cahil, müsrif, pişman, bilgiç, yerine yakışmayan, kaba, mağrur, muhtaç, vs. yanlarımıza basiretle dönüp bakmadığımız, tanıklık etmediğimiz sürece, o konforsuzluğu mumla arttıracak öyle şahsiyet musibetlerine düşer ki insan, kendine şaşacak kadar bile sıyrılamaz.
Not: Oralete ayıp ettiğimi hissettim, hakkını yemeyeyim. Allah var, çayın kırmızısı kadar olmaz ama o da turuncusu-sarısıyla ocağın bir başka rengidir.
[Hakan Zafer] 25.2.2019 [TR724]
Ocağın geleni gideni türlü çeşitli olur.
Meczup. Tanımıyorsanız, karıştığı erenlerin arasından bir teneffüs vakti biz sefil kulların arasına anca gelmiş zannedecek kadar etkileyicidir. Süre geçtikçe alüminyum çaydanlık gibi sıcaklığını yitirir. Tavında denk geldiyseniz, esrikli halden kısmen nasip almamak için aklınızı kuşanarak hasır tabureye oturmanız gerekir. Bir de göz göze gelmeseniz iyi edersiniz.
Tövbekâr. Daha sakin durduğundan kendini pek ele vermez. Evvelce müskirata alışkınlığından çayın koyusunu sevse de sohbet koyulaştıkça içi daralır. Tabureyi çekip yaklaşırsanız, adamcağızın aklınızda kalmayı istediği sureti bozacak, maziden yana pek soru sormayınız, hoşlaşmaz.
Garip. Sanki karnı doymuş da üstüne keyfin kadife yastığına yaslanacakmış gibi oturur. Çay, onda çoğunun dolu midesinde durduğu gibi durmaz. Garip ne yapsın, bir bardak çayın ederi, ayağını açıkta bırakmayacak yorgan gibidir, gücü ona yetişir.
Tebliğci ama softa. O hiç oralı değildir ama gitmez. Konuşana kadar -ki homurdanmayı da bu neviden sayınız- tesiri azdır. Beğenmez, anca kınar. Dün öğrendiğini bugün, bir urdan kurtuluyormuş gibi üstünden atma telaşındaki bu karakterin, çayla sohbetle pek derdi olmaz. Sözü kesip girer araya. Hep o konuşur. Tırpanına bileyi taşı sürüp gelmişse doğrayamayacağı yoktur maazallah.
Caminin imamı. Cemaatini küçümsemiş gibi olmamak için basit bir bahane ile çıkıp gidene kadar ocağa katlanır. İki yudum çayın -ki kesin biri ikram eder- ne zararı olur?
Yaşından büyüklerin arasında maden arayan genç. Önce kıyafetlerini, tavırlarını, saçını, çıkmışsa bıyığını sakalını, sonra konuşmalarını orada gözünde büyüttüklerine benzetecek evladımızdır. Onda, ormanda seken antilop yavrusunun canavardan habersiz edasını görebilirsiniz. Aradığı cevheri bulamayacağına ikna olursa daha da uğramaz, acil yollu kendine bir ihtilal yapıp sihirbaz şapkasından tavşan olup çıkan renkli mendilden daha fazla şaşırtır sizi.
Geçerken uğramış. Bunlar, ortama, mevzu bulunamadığı, “eeee daha daha nassın?” vaktinde girmiş ve ocak ahalisi dışardan görünüşleri üzerine hikâye konduramamışsa, burada bahsetmeye değmeyecek kadar kısa sürede tozunu alıp giden zararsız tayfasıdır. Acelece içilen çayın ücretini ödemişlerse zaten hiç mesele etmeyin. Denk gelir de başka bir yerde karşılaşırsanız, “gözüm seni bir yerden ısırıyor” iltifatınıza(!) mazhar olurlarsa ne âlâ!
Birini bekleyen. Çay ocağı, minare yardımıyla hemen bulunduğu, gelene gidene “hayırdır” hesabı sorulmadığı için “neredesin” sorusuna cevap olarak vermeye pek münasiptir. Yer küçük olunca, aranan şahıs kolay bulunur.
Vakit öldüren. Bu tayfa, evden bezmişinden, yarenlik edecekleri tek tek yitirmişine; kendini işte zannettirecek kadar ortada gözükmeyen işsizinden, bir iş çıkarsa görünürde olayım diyenine, vs. kendi içinde kısım kısımdır. Ne yapsalardı ya? Tabureyle adamcağızın yanına varıp, “elin ayağın tutuyor maşallah” diyerek aklınızdan geçen en muteber işleri saymak suretiyle raspacı gibi herifi zımparalamanızdan daha büyük gaflette değiller ya!
Kahveye gitmeyi yediremeyen. Hele de namazdan yeni çıkan kalabalığın bir parçasıysa… Ayakkabı ardını, bağını düzeltecek kadar müsaade ediniz araya kaynasın.
Çayın güzelliğine gelen. Bu tayfaya hiç karışmamak evladır. Yanlarında derin, çatallı mevzulara girmek münasip değildir. İsterlerse, dilinin ucunda döndürüp durduğu çay yaprağını tükürdüğü hızla konudan uzaklaşabilirler.
*****
Her biri ayrı âlem 15-20 kişinin hasır tabure üstünde oturduğu 30-40 metrekare bir çay ocağından pek farkımız yok aslında. Köşesinde sessizce oturabilirse kişinin en iyi kendini gözleyeceği bir ocak hem de. Çünkü insan, kendi nefsinin tanığıdır, kendine basiretle dönecek nitelikte yaratılmıştır (Kıyamet Suresi 14).
Gözlem için konforsuz dedim ama kendi, meczup, ilgisiz, umursamaz, meraklı, arzulayan, sorumsuz, gafil, cahil, müsrif, pişman, bilgiç, yerine yakışmayan, kaba, mağrur, muhtaç, vs. yanlarımıza basiretle dönüp bakmadığımız, tanıklık etmediğimiz sürece, o konforsuzluğu mumla arttıracak öyle şahsiyet musibetlerine düşer ki insan, kendine şaşacak kadar bile sıyrılamaz.
Not: Oralete ayıp ettiğimi hissettim, hakkını yemeyeyim. Allah var, çayın kırmızısı kadar olmaz ama o da turuncusu-sarısıyla ocağın bir başka rengidir.
[Hakan Zafer] 25.2.2019 [TR724]
AB bu sefer samimi olsa keşke! [Semih Ardıç]
Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında tam üyelik müzakereleri fiilen durmuş olsa da müzakere kapısı hâlâ açık. Müzakerelerin başladığı 3 Ekim 2005’ten beri bir arpa boyu yol alınamadı.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde insan hakları ihlallerinin artması, demokratik kurumların zayıflatılması, kuvvetler ayrılığının göstermelik hale gelmesi, siyasî talimatla on binlerce insanın hapse atılması ve ifade/basın hürriyetinin ortadan kalkması Türkiye’nin AB’den uzaklaştığına dair görüşleri haklı çıkardı.
REFORM EYLEM GRUBU NE YAPTI?
2018 senesinin başında Ankara-Brüksel arasında yeni bir yakınlaşma iradesi ortaya çıksa da insan haklarındaki geriye gidişi durdurmak bir tarafa son bir senede ihlaller daha vahim bir hal aldı.
AB ile siyasî münasebetleri yeniden canlandırmak için 3 sene sonra Reform Eylem Grubu’nu toplayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, 2018’i de lakırdılarla heba etti.
AKP hükûmeti Brüksel’e şirin görünmek için 3 sene aradan sonra AB Reform Grubu’nu yeniden toplamıştı. Ancak 4 üyesi bulunan grupta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu (sağ başta) ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül (sol başta) ağır insan hakları ihlallerine imza atmaktan geri durmadı.
İsminde “reform” kelimesi geçse de 365 gün boyunca incir çekirdeğini dolduracak kadar reforma imza atılamadı.
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın Kopenhag siyasî kriterlerinden hazzetmediğini söylemeye lüzum var mı?
AB ile yeniden yakınlaşmanın temelinde gümbür gümbür gelen krize karşı AB’nin maddî imkânlarından mahrum kalmamak niyeti yatıyordu.
AB LİDERLERİ ERDOĞAN’I DURDURABİLİRDİ
Esasında tam üyelik için kapıyı çalan Türkiye’nin AB’den ışık süratiyle uzaklaşırken AB liderlerinin Erdoğan’ı demokrasiye rücu etmesi mümkündü. Geriye gidişi durdurmak için sadece daha samimi ve tutarlı bir tavır almaları kâfiydi.
Almanya tecrübesi herkes için ilham verici olabilirdi. Darbe bahanesi ile ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde keyfi gerekçelerle tevkif edilen veya yurt dışı seyahat yasağı konulan vatandaşlarına sahip çıkmak için Almanya’nın 20 Temmuz 2017’de imzaladığı 3 maddelik malî müeyyide paketinin Erdoğan’a nasıl geri adım attırdığı ortada.
Gazeteciler, insan hakları aktivistleri başta olmak üzere onlarca Alman vatandaşı hapishanelerden tahliye edildi. Hem de ne tahliye!
Gazeteci Deniz Yücel, “tutukluluğunun devamına” kararı ile İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi’nin arka kapısından 16 Şubat 2018’de tahliye edilmişti. Masum insanları hapse atarken gerekçe göstermeyen Erdoğan rejimi tahliye ederken de gerekçeye ihtiyaç duymuyor.
ALMANYA’NIN TAVRI TEAMÜLE DÖNÜŞEBİLİRDİ
Berlin’in kendi menfaatleri doğrultusunda neticeye götüren kararlılığının top yekûn bir AB iradesine dönüştürülmemesi demokrasi ve insan hakları adına esef vericidir.
Türkiye ekonomisi iktisadî krizin girdabında iken AB’nin temsil ettiği değerlerin ve sahip olduğu imkânların kıymeti bir kat daha arttı.
Türkiye ihracat gelirinin yüzde 52’sini, doğrudan yatırımların yüzde 80’ini, turizm gelirlerinin yüzde 60’ını AB’den elde ediyor. Borsa ve tahvil piyasasında Avrupa menşeli sermaye tutarı da yukarıdaki oranlara yakın.
BRÜKSEL’İN KAÇIRDIĞI FIRSAT
Sadece Almanya’dan 7 bine yakın şirket senelerdir Anadolu’da istihdama ve ihracata katkı sağlıyor. Erdoğan’ın krizden çıkmak için kaynak aradığı sır değil. Böyle bir zeminde Brüksel’in hem AB üyelik kriterlerini ikmal ettirmesi hem de Türkiye’nin başka bir yörüngeye savrulmasına mani olması mümkündü.
Mamafih şu vakte kadar tarihi fırsatlar “Suriyeli mülteciler” fobisine feda edildi. Erdoğan “Hepsini üzerinize yollarım.” tehdidi ile pazarlığı hep istediği noktada tuttu. AB liderleri de kendi iç kamuoyunda muhtemel yeni bir mülteci krizi ile boğuşmaktansa Türkiye’de milyonlarca insanın en temel haklarından mahrum bırakılmasına seyirci kalmayı tercih etti.
AP “MÜZAKERELER ASKIYA ALINSIN” DİYECEK
Avrupa Parlamentosu’nda (AP) iki hafta sonra Türkiye Raporu oylanacak. Dış İlişkiler Komitesi’nden geçen taslak raporda Türkiye-AB müzakerelerinin resmen askıya alınması çağrısında yer alacak.
Yolsuzluklar, keyfi tutuklamalar, muhalif kişilere matuf baskılar ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından kullanılması gibi pek çok başlıkta Brüksel’in adım atması gerektiği belirtiliyor. Hizmet Hareketi mensuplarının maruz kaldığı hukuksuzluklara “Gülen Hareketi” ibaresi ile dikkat çekiliyor.
Sendika üyelerine, sivil toplum örgütlerine, yeni İstanbul Havalimanı’nda çalıştırılan işçilere, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’a ve muhalif kesimlere yönelik baskıya da yer verilen raporda kuvvetler ayrılığına saygı gösterilmesi ve yargının bağımsız olması talep ediliyor.
ERDOĞAN ATTIĞI ADIMLARIN BEDELİNİ ÖDEMELİ
Avrupa kurallarının değiştirilen anayasa ile birlikte çarpıcı şekilde ihlal edildiğini ifade eden birçok siyasetçiye göre Erdoğan attığı anti-demokratik adımların bir bedeli olduğu hakikati ile yüzleşmeli.
Taslak raporda müzakerelerin mihenk noktasını teşkil eden basın hürriyeti, temel haklar ve hürriyetler gibi konuları ihtiva eden 23’üncü ve 24’üncü fasılların açılmasını defalarca talep edildiğine, ancak AB Konseyi’nin blokajlarına maruz kalındığına işaret ediliyor.
Türkiye’nin katılım müzakerelerinde şu ana dek 16 fasıl müzakereye açılmıştı. Sadece bir fasıl geçici olarak kapatılmıştı. AB Katılım Müzakereleri 35 fasıl üzerinden yürütülüyor.
“TÜRK YARGISI ŞAKA GİBİ!”
Taslak raporu kaleme alan Macar asıllı Avrupa parlamenteri Kati Piri, Twitter’da şunları kaydetti: “Türkiye’de yargı sistemi şaka gibi. Herhangi bir iddianame olmadan insanları tutuklamak ve 16 ay sonra ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmeye çalışmak’ suçlaması ile Osman Kavala gibi insanları hedef almak tam bir delilik.”
Avrupa Parlamentosu’nun müzakerelerin askıya alınması çağrısı, AB Konseyi nezdinde bağlayıcı değil. Rapor tavsiye niteliğinde. Son sözü üye devletleri temsil eden Konsey’e ait. Konuyu gündeme alıp almama yetkisi de Konsey’de.
AP’nin yaptığı çağrının gündeme getirilmesi halinde müzakerelerin askıya alınması için nitelikli (üçte iki) çoğunluk gerekiyor. Müzakerelerin tamamen durdurulması ise oybirliği ile mümkün.
Taslak karar metnin iki hafta içinde Strazburg’da bulunan Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda oylamaya sunularak kabul edilmesi bekleniyor.
SEÇİMDEN SONRA BASKILAR ARTABİLİR
Son iki raporda olduğu gibi 2018 raporu da idare-i maslahat olarak tarihe geçmemeli. Brüksel’in, Avrupalı siyasetçilerin tespit ve tenkitlerine samimiyetle kulak vermesinin vakti geldi de geçiyor.
Aksi takdirde Erdoğan’a 31 Mart’ta yapılacak Mahallî İdareler Seçimi’nin akabinde mevcut hukuk ihlallerini artırarak devam ettirme cesareti verilmiş olacak.
Erdoğan, ekonominin kriz sebebiyle küçüldüğü, halk desteğinin giderek zayıfladığı bir siyasî ve iktisadî iklimde AB’nin “müzakereleri askıya aldık” demesini göze alamaz.
Türkiye’nin böyle bir krizin altından kalkamayacağı gün gibi aşikâr. Madem AB’nin nimetlerinden istifade ediyorsun o halde ev ödevlerini de yerine getir demekten imtina edilmemeli.
HERKESİN MESULİYETİ VAR
Hukuk ve demokrasiye kulaklarını tıkamış Erdoğan ile anladığı lisandan konuşulmalı. İçi boş tehditlerine boyun eğilmemeli. AB’nin iktisadî ve siyasî imkânları Türkiye’de yeniden demokrasiye dönülmesi ve 82 milyonun temel hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınması için kullanılmalı.
Demokrasiyi muhafaza etmek için irade beyanında bulunmayan herkes Türkiye’de yaşanmış ve yaşanacak bütün mağduriyetlerden de mesul olacaktır.
[Semih Ardıç] 25.2.2019 [TR724]
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde insan hakları ihlallerinin artması, demokratik kurumların zayıflatılması, kuvvetler ayrılığının göstermelik hale gelmesi, siyasî talimatla on binlerce insanın hapse atılması ve ifade/basın hürriyetinin ortadan kalkması Türkiye’nin AB’den uzaklaştığına dair görüşleri haklı çıkardı.
REFORM EYLEM GRUBU NE YAPTI?
2018 senesinin başında Ankara-Brüksel arasında yeni bir yakınlaşma iradesi ortaya çıksa da insan haklarındaki geriye gidişi durdurmak bir tarafa son bir senede ihlaller daha vahim bir hal aldı.
AB ile siyasî münasebetleri yeniden canlandırmak için 3 sene sonra Reform Eylem Grubu’nu toplayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, 2018’i de lakırdılarla heba etti.
AKP hükûmeti Brüksel’e şirin görünmek için 3 sene aradan sonra AB Reform Grubu’nu yeniden toplamıştı. Ancak 4 üyesi bulunan grupta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu (sağ başta) ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül (sol başta) ağır insan hakları ihlallerine imza atmaktan geri durmadı.
İsminde “reform” kelimesi geçse de 365 gün boyunca incir çekirdeğini dolduracak kadar reforma imza atılamadı.
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın Kopenhag siyasî kriterlerinden hazzetmediğini söylemeye lüzum var mı?
AB ile yeniden yakınlaşmanın temelinde gümbür gümbür gelen krize karşı AB’nin maddî imkânlarından mahrum kalmamak niyeti yatıyordu.
AB LİDERLERİ ERDOĞAN’I DURDURABİLİRDİ
Esasında tam üyelik için kapıyı çalan Türkiye’nin AB’den ışık süratiyle uzaklaşırken AB liderlerinin Erdoğan’ı demokrasiye rücu etmesi mümkündü. Geriye gidişi durdurmak için sadece daha samimi ve tutarlı bir tavır almaları kâfiydi.
Almanya tecrübesi herkes için ilham verici olabilirdi. Darbe bahanesi ile ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde keyfi gerekçelerle tevkif edilen veya yurt dışı seyahat yasağı konulan vatandaşlarına sahip çıkmak için Almanya’nın 20 Temmuz 2017’de imzaladığı 3 maddelik malî müeyyide paketinin Erdoğan’a nasıl geri adım attırdığı ortada.
Gazeteciler, insan hakları aktivistleri başta olmak üzere onlarca Alman vatandaşı hapishanelerden tahliye edildi. Hem de ne tahliye!
Gazeteci Deniz Yücel, “tutukluluğunun devamına” kararı ile İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi’nin arka kapısından 16 Şubat 2018’de tahliye edilmişti. Masum insanları hapse atarken gerekçe göstermeyen Erdoğan rejimi tahliye ederken de gerekçeye ihtiyaç duymuyor.
ALMANYA’NIN TAVRI TEAMÜLE DÖNÜŞEBİLİRDİ
Berlin’in kendi menfaatleri doğrultusunda neticeye götüren kararlılığının top yekûn bir AB iradesine dönüştürülmemesi demokrasi ve insan hakları adına esef vericidir.
Türkiye ekonomisi iktisadî krizin girdabında iken AB’nin temsil ettiği değerlerin ve sahip olduğu imkânların kıymeti bir kat daha arttı.
Türkiye ihracat gelirinin yüzde 52’sini, doğrudan yatırımların yüzde 80’ini, turizm gelirlerinin yüzde 60’ını AB’den elde ediyor. Borsa ve tahvil piyasasında Avrupa menşeli sermaye tutarı da yukarıdaki oranlara yakın.
BRÜKSEL’İN KAÇIRDIĞI FIRSAT
Sadece Almanya’dan 7 bine yakın şirket senelerdir Anadolu’da istihdama ve ihracata katkı sağlıyor. Erdoğan’ın krizden çıkmak için kaynak aradığı sır değil. Böyle bir zeminde Brüksel’in hem AB üyelik kriterlerini ikmal ettirmesi hem de Türkiye’nin başka bir yörüngeye savrulmasına mani olması mümkündü.
Mamafih şu vakte kadar tarihi fırsatlar “Suriyeli mülteciler” fobisine feda edildi. Erdoğan “Hepsini üzerinize yollarım.” tehdidi ile pazarlığı hep istediği noktada tuttu. AB liderleri de kendi iç kamuoyunda muhtemel yeni bir mülteci krizi ile boğuşmaktansa Türkiye’de milyonlarca insanın en temel haklarından mahrum bırakılmasına seyirci kalmayı tercih etti.
AP “MÜZAKERELER ASKIYA ALINSIN” DİYECEK
Avrupa Parlamentosu’nda (AP) iki hafta sonra Türkiye Raporu oylanacak. Dış İlişkiler Komitesi’nden geçen taslak raporda Türkiye-AB müzakerelerinin resmen askıya alınması çağrısında yer alacak.
Yolsuzluklar, keyfi tutuklamalar, muhalif kişilere matuf baskılar ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından kullanılması gibi pek çok başlıkta Brüksel’in adım atması gerektiği belirtiliyor. Hizmet Hareketi mensuplarının maruz kaldığı hukuksuzluklara “Gülen Hareketi” ibaresi ile dikkat çekiliyor.
Sendika üyelerine, sivil toplum örgütlerine, yeni İstanbul Havalimanı’nda çalıştırılan işçilere, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’a ve muhalif kesimlere yönelik baskıya da yer verilen raporda kuvvetler ayrılığına saygı gösterilmesi ve yargının bağımsız olması talep ediliyor.
ERDOĞAN ATTIĞI ADIMLARIN BEDELİNİ ÖDEMELİ
Avrupa kurallarının değiştirilen anayasa ile birlikte çarpıcı şekilde ihlal edildiğini ifade eden birçok siyasetçiye göre Erdoğan attığı anti-demokratik adımların bir bedeli olduğu hakikati ile yüzleşmeli.
Taslak raporda müzakerelerin mihenk noktasını teşkil eden basın hürriyeti, temel haklar ve hürriyetler gibi konuları ihtiva eden 23’üncü ve 24’üncü fasılların açılmasını defalarca talep edildiğine, ancak AB Konseyi’nin blokajlarına maruz kalındığına işaret ediliyor.
Türkiye’nin katılım müzakerelerinde şu ana dek 16 fasıl müzakereye açılmıştı. Sadece bir fasıl geçici olarak kapatılmıştı. AB Katılım Müzakereleri 35 fasıl üzerinden yürütülüyor.
“TÜRK YARGISI ŞAKA GİBİ!”
Taslak raporu kaleme alan Macar asıllı Avrupa parlamenteri Kati Piri, Twitter’da şunları kaydetti: “Türkiye’de yargı sistemi şaka gibi. Herhangi bir iddianame olmadan insanları tutuklamak ve 16 ay sonra ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmeye çalışmak’ suçlaması ile Osman Kavala gibi insanları hedef almak tam bir delilik.”
Avrupa Parlamentosu’nun müzakerelerin askıya alınması çağrısı, AB Konseyi nezdinde bağlayıcı değil. Rapor tavsiye niteliğinde. Son sözü üye devletleri temsil eden Konsey’e ait. Konuyu gündeme alıp almama yetkisi de Konsey’de.
AP’nin yaptığı çağrının gündeme getirilmesi halinde müzakerelerin askıya alınması için nitelikli (üçte iki) çoğunluk gerekiyor. Müzakerelerin tamamen durdurulması ise oybirliği ile mümkün.
Taslak karar metnin iki hafta içinde Strazburg’da bulunan Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda oylamaya sunularak kabul edilmesi bekleniyor.
SEÇİMDEN SONRA BASKILAR ARTABİLİR
Son iki raporda olduğu gibi 2018 raporu da idare-i maslahat olarak tarihe geçmemeli. Brüksel’in, Avrupalı siyasetçilerin tespit ve tenkitlerine samimiyetle kulak vermesinin vakti geldi de geçiyor.
Aksi takdirde Erdoğan’a 31 Mart’ta yapılacak Mahallî İdareler Seçimi’nin akabinde mevcut hukuk ihlallerini artırarak devam ettirme cesareti verilmiş olacak.
Erdoğan, ekonominin kriz sebebiyle küçüldüğü, halk desteğinin giderek zayıfladığı bir siyasî ve iktisadî iklimde AB’nin “müzakereleri askıya aldık” demesini göze alamaz.
Türkiye’nin böyle bir krizin altından kalkamayacağı gün gibi aşikâr. Madem AB’nin nimetlerinden istifade ediyorsun o halde ev ödevlerini de yerine getir demekten imtina edilmemeli.
HERKESİN MESULİYETİ VAR
Hukuk ve demokrasiye kulaklarını tıkamış Erdoğan ile anladığı lisandan konuşulmalı. İçi boş tehditlerine boyun eğilmemeli. AB’nin iktisadî ve siyasî imkânları Türkiye’de yeniden demokrasiye dönülmesi ve 82 milyonun temel hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınması için kullanılmalı.
Demokrasiyi muhafaza etmek için irade beyanında bulunmayan herkes Türkiye’de yaşanmış ve yaşanacak bütün mağduriyetlerden de mesul olacaktır.
[Semih Ardıç] 25.2.2019 [TR724]
Tipik bir gazeteci davası daha: Harun Çümen [Bülent Korucu]
Gazetenin dört bir yandan kuşatıldığı, Erdoğan’ın tehdit ve şantajlarıyla reklam verenlerimizin paniklediği günlerdi. Ekonomik prangalarla susturulmak isteniyorduk. İster istemez harcamalarda kısıntıya gidilmiş, sayfa sayısı azaltılmıştı. Daha az personel ile çalışmak geminin yürümesi için kaçınılmazdı. Kapı açıldı, gelen Harun Çümen’di. “Ben ekonomi muhabiriyim, kolay iş bulurum. Zeytinyağı filan satarak bile geçimimi sağlarım. Beni işten çıkarın ekonomik durumu kritik olanlar çalışsın.” Bu Harun’a yakışan bir yaklaşımdı. Ama bir gün zeytinyağı satarken yakalanıp terörist damgası yiyeceği aklına gelmemiştir.
Harun Reşit Çümen başarılı bir borsa muhabiri ve ekonomi editörüydü şimdi o da tutuklu gazeteci. Yaklaşık 12 aydır cezaevinde ve savcı suç bulabilmek için özel hayatının son beş yılını tarıyor. İzlediği ya da izlemekten vazgeçtiği televizyon platformundan, kullandığı telefon hattına kadar bütün tüketim tercihleri sorgulanıyor. Ev hanımı olan eşinin kamuda veya özel sektörde çalışıp çalışmadığı bile soru olarak yöneltiliyor. Kamuda çalışsa KPSS soruşturmasına, özel sektörde ise KHK ile kapatılan kurumlara dahil edip oradan Harun’a isnat edilecek suç bulmaya çalışacaklar. Hiç biri olmayınca devletin denetim ve izniyle faliyet gösteren kurumlarda çalışması veya sendikalara üye olması savcının elindeki son barut.
Bir yıl önceki gözaltı biçimi binlercesi gibi tuhaf. Çümen, 21 yıllık gazetecilik tecrübesinden sonra işsiz kalan yaklaşık 8 bin gazeteci gibi farklı işler yaparak geçimini sağlamaya çalışıyordu. Doğduğu ve ailesinin yaşadığı Manisa şehri bir zeytin ve zeytinyağı merkezi. O da getirdiği yağ ve zeytinleri satarak geçimini sağlıyor. Yılda bir kaç kez Edirne ili Enez ilçesinde ikamet eden kayınbiraderinin yanına ürün götürüyor. Ona ve önerdiği kişilere satış yapıyor. Olay günü polis iki arabayı durduruyor ve yurt dışına kaçmaya çalıştığını iddia ettiği iki aileyi gözaltına alıyor. Üçüncü arabada Çümen tek başına seyahat etmektedir ve arabasında yaklaşık 150 kilo zeytin vardır. Çümen’in arabasında yurt dışına çıktığı iddia edilen kişilere ait herhangi bir eşya bulunmadığı gibi aralarında bir iletişim kaydına da rastlanmıyor. Yurt dışına kaçmak ya da kaçanlara yardım etmek suçlaması ispatlanamayınca, yukarıda söz ettiğimiz tarama faaliyeti gündeme geliyor.
Gazeteci Harun Çümen ailesiyle birlikte…
Yargılamayı tutuklu sürdüren mahkemenin talep ettiği soruşturma kalemleri bile ortada bir delil olmadığını ispatlıyor. Mahkeme açıkça “elimde delil yok acilen delil bulun” talimatı veriyor. Ancak talep ettiği delillerin hiç biri evrensel hukuk açısından da Türk ceza hukuku açısından da suç olarak tanımlanmış değil.
Mahkeme şunları talep ediyor:
–ByLock ve başka haberleşme programı olup olmadığının araştırılarak mahkememize bildirilmesinin istenmesine,
–Asya Katılım Bankası’na yazı yazılarak varsa hesap numaralarının ve 5 yıllık geriye doğru hesap hareketlerinin dökümünün gönderilmesinin istenmesine,
–Turkcell (Süper Online tv), D-Smart, Dijitürk, Türk Telekom (tivibu tv) şirketlerine ayrı ayrı yazı yazılarak aboneliği olup olmadığı, abonelik varsa iptal edilip edilmediği iptal edildiyse iptal edilme nedeni ve abonelik tarihlerinin ne olduğu ve Samanyolu Tv, Bugün Tv, Kanaltürk Tv’nin yayından kaldırılış tarihinin ne olduğu hususlarının sorulmasına,
–Sanıklar hakkında UYAP sisteminde bulunan örgütlü suçlar bilgi bankasından sorgu yapılmasına, bilgi ve belge bulunması halinde dosyaya eklenmesine,
–İstanbul Valiliği İl Dernekler Müdürlüğüne ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Sendika Üyeliği ve İstatistik Daire Başkanlığı’na müzekkere yazılarak sanıkların herhangi bir dernek, sendika yada meslek odasına üye olup olmadığı, üye ise üyelik tarihleri, üyelikten ayrılmış ise sebebi ve tarihi, ayrıca üye olduğu dernek, sendika veya meslek odasının Temmuz 2016 dan sonra çıkarılan KHK’lar ile kapatılıp kapatılmadığı hususlarının araştırılarak toplanan bilgi ve belgelerin mahkememize gönderilmesinin istenilmesine,
–İstanbul SGK İl Müdürlüğü’ne müzekkere yazılarak sanıkların SGK kayıtlarının gönderilmesinin istenilmesi ile çalıştıkları kurumlar içerisinde FETÖ ile iltisaklı olduğundan bahisle kapatılan kurum olup olmadığı hususunun sorulmasına,
–Adli Emanetin 2018/16601 sırasında kayıtlı, sanıklardan el konulan dijital materyallerin resen seçilecek uzman bilirkişiye tevdi edilerek rapor aldırılmasına,
Bütün ticari faaliyetleri devlet denetiminde olan bir basın kuruluşunda resmi kayıtlı olarak çalışmak, kanuni prosedürleri tamamlayarak kurulmuş legal bir sendikaya üye olmak, bir televizyon platformuna olan aboneliği bitirmek hâlâ Türk ceza kanununda bile suç olarak yazmıyor. Ama mahkemeler kendini kanun koyucu yerine koyarak kanunlarda yazmayan suçlamalar ihdas edip ceza veriyor.
Harun Çümen, gazetecilik faaliyetlerinden ötürü bir çok kez mahkemelerde ifade verdi.
Çümen 10 aylık tutukluluğun ardından ilk defa 8 Ocak 2018’de İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesine çıktı. İkinci duruşması 28 Mart 2019’da yapılacak. Hakkında terör örgüt üyeliği suçlamasıyla 10 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor. Edirne’nin Keşan ilçesinde gözaltına alınan Çümen, kendisine Yunanistan’a kaçmaya hazırlandığına dair yöneltilen iddiaları reddetti. “Hakkımda tek bir soruşturma yoktu, neden kaçayım?” diyen Çümen, kayınbiraderinin Keşan’a 40 km uzaklıkta bir köyde yaşadığını ve bu yüzden bölgeyi sık sık ziyaret ettiğini söyledi. Çümen ayrıca gazeteci olarak çalışamadığından, geçinebilmek için tarım ve hayvancılık ürünleri ticareti yapmaya başladığını ve gözaltına alındığı sırada zeytinyağı satışı için bölgede bulunduğunu, arabasında da çok sayıda zeytinyağı olduğunu söyledi. Aynı zamanda komşusu olan avukatı Gökçen Yaşar, Çümen’in evini zeytinyağı ticareti için depo haline getirdiğine şahitlik yapacağını mahkemede dile getirdi.
Kendisiyle ilgili herhangi bir iddia bulunmadığından kaçma gibi bir niyeti olmadığına dikkat çeken Çümen, “Keşan’a gitmeseydim, örgüt üyesi olmayacaktım. 311 gündür bu garipliği çözmeye çalışıyorum,” dedi. Gözaltına alındıktan sonra sorgu hâkiminin kendisini kaçmakla değil, aksine “göçmen kaçakçılığı” yapmakla suçladığını ve bu iddiaya dayanarak soruşturma başlattığını belirten Çümen, “Bu da iddiaların tutarsızlığının göstergesidir” diye konuştu.
Çümen, Edirne’de yakalandı, İstanbul’da ikamet ediyor ve yargılanıyor ama Balıkesir Cezaevinde tutuklu. Ailesi ve iki yaşındaki kızı görüşlere gidebilmek için 300 kilometre otomobille yaklaşık 4 saat yol gitmek zorunda. Hukuksuz tutukluluk uygulaması sadece tutuklulara değil ailelerine de yönelik bir cezalandırma haline geldi. Bu ihlalin binlerce mağduru var.
[Bülent Korucu] 25.2.2019 [TR/24]
Harun Reşit Çümen başarılı bir borsa muhabiri ve ekonomi editörüydü şimdi o da tutuklu gazeteci. Yaklaşık 12 aydır cezaevinde ve savcı suç bulabilmek için özel hayatının son beş yılını tarıyor. İzlediği ya da izlemekten vazgeçtiği televizyon platformundan, kullandığı telefon hattına kadar bütün tüketim tercihleri sorgulanıyor. Ev hanımı olan eşinin kamuda veya özel sektörde çalışıp çalışmadığı bile soru olarak yöneltiliyor. Kamuda çalışsa KPSS soruşturmasına, özel sektörde ise KHK ile kapatılan kurumlara dahil edip oradan Harun’a isnat edilecek suç bulmaya çalışacaklar. Hiç biri olmayınca devletin denetim ve izniyle faliyet gösteren kurumlarda çalışması veya sendikalara üye olması savcının elindeki son barut.
Bir yıl önceki gözaltı biçimi binlercesi gibi tuhaf. Çümen, 21 yıllık gazetecilik tecrübesinden sonra işsiz kalan yaklaşık 8 bin gazeteci gibi farklı işler yaparak geçimini sağlamaya çalışıyordu. Doğduğu ve ailesinin yaşadığı Manisa şehri bir zeytin ve zeytinyağı merkezi. O da getirdiği yağ ve zeytinleri satarak geçimini sağlıyor. Yılda bir kaç kez Edirne ili Enez ilçesinde ikamet eden kayınbiraderinin yanına ürün götürüyor. Ona ve önerdiği kişilere satış yapıyor. Olay günü polis iki arabayı durduruyor ve yurt dışına kaçmaya çalıştığını iddia ettiği iki aileyi gözaltına alıyor. Üçüncü arabada Çümen tek başına seyahat etmektedir ve arabasında yaklaşık 150 kilo zeytin vardır. Çümen’in arabasında yurt dışına çıktığı iddia edilen kişilere ait herhangi bir eşya bulunmadığı gibi aralarında bir iletişim kaydına da rastlanmıyor. Yurt dışına kaçmak ya da kaçanlara yardım etmek suçlaması ispatlanamayınca, yukarıda söz ettiğimiz tarama faaliyeti gündeme geliyor.
Gazeteci Harun Çümen ailesiyle birlikte…
Yargılamayı tutuklu sürdüren mahkemenin talep ettiği soruşturma kalemleri bile ortada bir delil olmadığını ispatlıyor. Mahkeme açıkça “elimde delil yok acilen delil bulun” talimatı veriyor. Ancak talep ettiği delillerin hiç biri evrensel hukuk açısından da Türk ceza hukuku açısından da suç olarak tanımlanmış değil.
Mahkeme şunları talep ediyor:
–ByLock ve başka haberleşme programı olup olmadığının araştırılarak mahkememize bildirilmesinin istenmesine,
–Asya Katılım Bankası’na yazı yazılarak varsa hesap numaralarının ve 5 yıllık geriye doğru hesap hareketlerinin dökümünün gönderilmesinin istenmesine,
–Turkcell (Süper Online tv), D-Smart, Dijitürk, Türk Telekom (tivibu tv) şirketlerine ayrı ayrı yazı yazılarak aboneliği olup olmadığı, abonelik varsa iptal edilip edilmediği iptal edildiyse iptal edilme nedeni ve abonelik tarihlerinin ne olduğu ve Samanyolu Tv, Bugün Tv, Kanaltürk Tv’nin yayından kaldırılış tarihinin ne olduğu hususlarının sorulmasına,
–Sanıklar hakkında UYAP sisteminde bulunan örgütlü suçlar bilgi bankasından sorgu yapılmasına, bilgi ve belge bulunması halinde dosyaya eklenmesine,
–İstanbul Valiliği İl Dernekler Müdürlüğüne ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Sendika Üyeliği ve İstatistik Daire Başkanlığı’na müzekkere yazılarak sanıkların herhangi bir dernek, sendika yada meslek odasına üye olup olmadığı, üye ise üyelik tarihleri, üyelikten ayrılmış ise sebebi ve tarihi, ayrıca üye olduğu dernek, sendika veya meslek odasının Temmuz 2016 dan sonra çıkarılan KHK’lar ile kapatılıp kapatılmadığı hususlarının araştırılarak toplanan bilgi ve belgelerin mahkememize gönderilmesinin istenilmesine,
–İstanbul SGK İl Müdürlüğü’ne müzekkere yazılarak sanıkların SGK kayıtlarının gönderilmesinin istenilmesi ile çalıştıkları kurumlar içerisinde FETÖ ile iltisaklı olduğundan bahisle kapatılan kurum olup olmadığı hususunun sorulmasına,
–Adli Emanetin 2018/16601 sırasında kayıtlı, sanıklardan el konulan dijital materyallerin resen seçilecek uzman bilirkişiye tevdi edilerek rapor aldırılmasına,
Bütün ticari faaliyetleri devlet denetiminde olan bir basın kuruluşunda resmi kayıtlı olarak çalışmak, kanuni prosedürleri tamamlayarak kurulmuş legal bir sendikaya üye olmak, bir televizyon platformuna olan aboneliği bitirmek hâlâ Türk ceza kanununda bile suç olarak yazmıyor. Ama mahkemeler kendini kanun koyucu yerine koyarak kanunlarda yazmayan suçlamalar ihdas edip ceza veriyor.
Harun Çümen, gazetecilik faaliyetlerinden ötürü bir çok kez mahkemelerde ifade verdi.
Çümen 10 aylık tutukluluğun ardından ilk defa 8 Ocak 2018’de İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesine çıktı. İkinci duruşması 28 Mart 2019’da yapılacak. Hakkında terör örgüt üyeliği suçlamasıyla 10 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor. Edirne’nin Keşan ilçesinde gözaltına alınan Çümen, kendisine Yunanistan’a kaçmaya hazırlandığına dair yöneltilen iddiaları reddetti. “Hakkımda tek bir soruşturma yoktu, neden kaçayım?” diyen Çümen, kayınbiraderinin Keşan’a 40 km uzaklıkta bir köyde yaşadığını ve bu yüzden bölgeyi sık sık ziyaret ettiğini söyledi. Çümen ayrıca gazeteci olarak çalışamadığından, geçinebilmek için tarım ve hayvancılık ürünleri ticareti yapmaya başladığını ve gözaltına alındığı sırada zeytinyağı satışı için bölgede bulunduğunu, arabasında da çok sayıda zeytinyağı olduğunu söyledi. Aynı zamanda komşusu olan avukatı Gökçen Yaşar, Çümen’in evini zeytinyağı ticareti için depo haline getirdiğine şahitlik yapacağını mahkemede dile getirdi.
Kendisiyle ilgili herhangi bir iddia bulunmadığından kaçma gibi bir niyeti olmadığına dikkat çeken Çümen, “Keşan’a gitmeseydim, örgüt üyesi olmayacaktım. 311 gündür bu garipliği çözmeye çalışıyorum,” dedi. Gözaltına alındıktan sonra sorgu hâkiminin kendisini kaçmakla değil, aksine “göçmen kaçakçılığı” yapmakla suçladığını ve bu iddiaya dayanarak soruşturma başlattığını belirten Çümen, “Bu da iddiaların tutarsızlığının göstergesidir” diye konuştu.
Çümen, Edirne’de yakalandı, İstanbul’da ikamet ediyor ve yargılanıyor ama Balıkesir Cezaevinde tutuklu. Ailesi ve iki yaşındaki kızı görüşlere gidebilmek için 300 kilometre otomobille yaklaşık 4 saat yol gitmek zorunda. Hukuksuz tutukluluk uygulaması sadece tutuklulara değil ailelerine de yönelik bir cezalandırma haline geldi. Bu ihlalin binlerce mağduru var.
[Bülent Korucu] 25.2.2019 [TR/24]
Tarihi eser yapmak! [Naci Karadağ]
AKP iktidarının sayısız saçmalıklarından biri de mimari alanındaki temel yaklaşımı ve belki de Erdoğan’dan kaynaklanan “gecekondu zihniyeti” olsa gerek…
Bir kere tek başına TOKİ bu ülkenin başına gelmiş en büyük felaketlerden biridir.
Bizzat TOKİ’nin yaptırdığı kendi anketlerinde bu kurumun yaptırdığı binaların her geçen gün daha da felaket bir kalitesizliğe yürüdüğünün kanıtı.
Kaldı ki, iktidarının mimari anlayışı inşa ettiği yapılara bakarak anlamak da mümkün.
Belediye başkanlığı dönemini de katarsak çeyrek asırdır İstanbul’dan sorumlu olan bir insanın kamu önüne çıkıp, mimari felaketlerden, kaçak yapılardan, dikey mimariden, betonlaşmadan şikayet etmesi galiba propaganda ve sosyolojinin meselesi.
Neredeyse yüzde 80’i kaçak olan, tarihin en büyük depremlerinden birine gebe bir kentteki binaların bırakınız depremi kendiliğinden yıkılmaya başlı başına ciddi bir sıkıntı iken Erdoğan’ın ekrana çıkıp, gözünü İstanbul’un tarihi mekanlarına diken açıklamalar yapması onun mimari, tarih ve eser konusundaki hassasiyetini göstermiyor maalesef.
Aksine işin içine bir de Katarlıları ekleyince başka kokular yükseliyor bu son hamleden!
Pelikan Çetesi’nin operasyonuyla ardına bakmadan koltuğunu terk eden Ahmet Davutoğlu’nun “Diyarbakır Toledo olacak” cümlesini hatırlamakta yarar var.
Sur semtini yıkmaktan maksadın, içinde yaşayanlarla beraber toprağın altına gömmek olduğunu kısa süre sonra anlamıştık. Ve neticede ortaya çıkan tablo belki Toledo değildi ama Halep, Şam gibi Suriye kentlerinin savaş sonraki haline ziyadesiyle benzeşti.
Tayyip Erdoğan’ın büyük bir zevk ve gururla yaptırıp, içine yerleştiği Saray’a bakarak Siyasal İslam ve Erdoğan’ın mimari ve estetik anlayışı hakkında bir kanaate sahip olmak da mümkün.
Her ayrıntısıyla kasavet, zevksizlik ve –kimse kusura bakmasın/ görgüsüzlüğün fışkırdığı bu yapılar için yapılan doğa katliamları ve illegal işgaller ise ayrı bir fasikül.
Bakınız şu bina Abu Dabi’deki Elçilik binamız.
Bu binayı biliyorsunuz zaten:
Bu iktidar pek çok alanda muazzam bir dibe vuruş ile başarısızlık duvarına toslamış durumda.
Başta ekonomi olmak üzere, adalet, eğitim, sağlık ve daha bin türlü alanda tarihin en sefil dönemini yaşıyor Türkiye Cumhuriyeti.
“Çanakkale’den beri bu ülkenin başına gelen en büyük felaket” tespitini haksız çıkaran bir tek alan var sanırım.
Müteahhit sektörü.
Dikkat buyurunuz, inşaat sektörü demiyorum, zira bu sektör de bitmiş durumda.
Ancak muazzam bir müteahhit piyasası oluşturdu Erdoğan.
Günah ve vebali söyleyenlerin üzerinedir, pek çok kişi bu durumu anlayabiliyor ve “sizde pişer bize de düşer” zihniyetiyle izah ediyor.
Ancak ülkenin yarısı, fiziki görünüm olarak bile neredeyse birbirinin aynısı olan milyonlarca müteahhitle doldu.
Bunların hepsine devlet bankaların kredi, TOKİ ile ortaklık ve yine millet arazilerinden yerler verilip on binlerce bina yapıldı.
Bakınız şu yapılar İskoçya’dan filan değil çok yakın bir yerden; Bolu’dan..
Bu ucube Bolu’ya kondurulurken 5 dakika uzaklıkta ise şöyle bir şey gerçekleşiyordu:
Ortaçağ şatosunun çakmasını modern mimari diye şehre bir hançer gibi saplarken, tarihi eserleri de yağmalamak, yerle bir etmek!
Bakın şurası da Konya;
Çok fazla foto-roman oldu farkındayım ancak mesele mimari, tarih ve eser… İdare ediverin…
Son olarak bir TV kanalında konuşan Erdoğan şöyle enteresan bir cümle kullandı:
Tam olarak şöyle dedi aslında:
“AK Parti belediyeciliği zaten tanımında bir sosyal belediyeciliktir. Dikey mimariden bir an önce sıyrılmak gerek. Bizim kültürümüzde yatay şehirleşmeyi görürsünüz. Süleymaniye’nin etrafı şu an yenileniyor. Aslına uygun olarak inşa edilecek. Bitince bambaşka olacak. Yatay şehirleşmeye öncelik verdik. Süleymaniye’nin etrafı şu anda yenileniyor. Tarihi eserler vs. Katar-Türkiye-KİPTAŞ işbirliği ile yıkılıp aslına uygun şekilde inşa edilecek. Bitince bambaşka olacak.”
Her cümlesi ayrı bir sorun, her kelimenin arkasındaki bağlam apayrı bir problem…
“Tarihi eseri yıkmak… Yeniden yapmak… Katar ve TOKİ ile birlikte…”
Neresinden tutsanız felaket bir durum.
Bir kere cümle başlı başına sorunlu.
Tarihi eser yıkılıp tekrar inşa edilmez.
İnşa edilse bile en fazla eser olur ama asla ‘tarihi’ olmaz!
Bunu bilmek için profesör olmaya da gerek yoktur…
Bu cümleden eserden ve tarihten ne anladığınız ortaya çıkıyor aslında.
Erdoğan’ın en iyi becerebildiği şeylerden biridir yıkmak. Bunu tarih de yazacaktır eminim.
Çok iyi bir yıkım insanıdır…
Kümesteki kuşları bile dürtmesini hatırlayınız. Huzuru yıkıyor, dağıtıyor diye eleştiri konusu olmuştu.
Tekrar inşa etmek de içinde rant varsa yine mevcut iktidarın ihtisas alanı.
Ancak inşa edilen şeyin eser olduğu tartışılır.
Tarihi olması ise zaten mümkün değil.
Saray’ın merdivenlerine Duşakabinoğullarından kostüm müsameresi dizerek tarihi olamazsınız maalesef.
Esas can yakıcı olan ise galiba gözü bu kez tarihi Yarımada’ya dikmiş olmaları.
Sultanahmet ve çevresini Katarlılar ile beraber murdar edecekler sanırım.
Diğerleri neyse de, buna kahrolunur kesinlikle!
[Naci Karadağ] 25.2.2019 [TR724]
Bir kere tek başına TOKİ bu ülkenin başına gelmiş en büyük felaketlerden biridir.
Bizzat TOKİ’nin yaptırdığı kendi anketlerinde bu kurumun yaptırdığı binaların her geçen gün daha da felaket bir kalitesizliğe yürüdüğünün kanıtı.
Kaldı ki, iktidarının mimari anlayışı inşa ettiği yapılara bakarak anlamak da mümkün.
Belediye başkanlığı dönemini de katarsak çeyrek asırdır İstanbul’dan sorumlu olan bir insanın kamu önüne çıkıp, mimari felaketlerden, kaçak yapılardan, dikey mimariden, betonlaşmadan şikayet etmesi galiba propaganda ve sosyolojinin meselesi.
Neredeyse yüzde 80’i kaçak olan, tarihin en büyük depremlerinden birine gebe bir kentteki binaların bırakınız depremi kendiliğinden yıkılmaya başlı başına ciddi bir sıkıntı iken Erdoğan’ın ekrana çıkıp, gözünü İstanbul’un tarihi mekanlarına diken açıklamalar yapması onun mimari, tarih ve eser konusundaki hassasiyetini göstermiyor maalesef.
Aksine işin içine bir de Katarlıları ekleyince başka kokular yükseliyor bu son hamleden!
Pelikan Çetesi’nin operasyonuyla ardına bakmadan koltuğunu terk eden Ahmet Davutoğlu’nun “Diyarbakır Toledo olacak” cümlesini hatırlamakta yarar var.
Sur semtini yıkmaktan maksadın, içinde yaşayanlarla beraber toprağın altına gömmek olduğunu kısa süre sonra anlamıştık. Ve neticede ortaya çıkan tablo belki Toledo değildi ama Halep, Şam gibi Suriye kentlerinin savaş sonraki haline ziyadesiyle benzeşti.
Tayyip Erdoğan’ın büyük bir zevk ve gururla yaptırıp, içine yerleştiği Saray’a bakarak Siyasal İslam ve Erdoğan’ın mimari ve estetik anlayışı hakkında bir kanaate sahip olmak da mümkün.
Her ayrıntısıyla kasavet, zevksizlik ve –kimse kusura bakmasın/ görgüsüzlüğün fışkırdığı bu yapılar için yapılan doğa katliamları ve illegal işgaller ise ayrı bir fasikül.
Bakınız şu bina Abu Dabi’deki Elçilik binamız.
Bu binayı biliyorsunuz zaten:
Bu iktidar pek çok alanda muazzam bir dibe vuruş ile başarısızlık duvarına toslamış durumda.
Başta ekonomi olmak üzere, adalet, eğitim, sağlık ve daha bin türlü alanda tarihin en sefil dönemini yaşıyor Türkiye Cumhuriyeti.
“Çanakkale’den beri bu ülkenin başına gelen en büyük felaket” tespitini haksız çıkaran bir tek alan var sanırım.
Müteahhit sektörü.
Dikkat buyurunuz, inşaat sektörü demiyorum, zira bu sektör de bitmiş durumda.
Ancak muazzam bir müteahhit piyasası oluşturdu Erdoğan.
Günah ve vebali söyleyenlerin üzerinedir, pek çok kişi bu durumu anlayabiliyor ve “sizde pişer bize de düşer” zihniyetiyle izah ediyor.
Ancak ülkenin yarısı, fiziki görünüm olarak bile neredeyse birbirinin aynısı olan milyonlarca müteahhitle doldu.
Bunların hepsine devlet bankaların kredi, TOKİ ile ortaklık ve yine millet arazilerinden yerler verilip on binlerce bina yapıldı.
Bakınız şu yapılar İskoçya’dan filan değil çok yakın bir yerden; Bolu’dan..
Bu ucube Bolu’ya kondurulurken 5 dakika uzaklıkta ise şöyle bir şey gerçekleşiyordu:
Ortaçağ şatosunun çakmasını modern mimari diye şehre bir hançer gibi saplarken, tarihi eserleri de yağmalamak, yerle bir etmek!
Bakın şurası da Konya;
Çok fazla foto-roman oldu farkındayım ancak mesele mimari, tarih ve eser… İdare ediverin…
Son olarak bir TV kanalında konuşan Erdoğan şöyle enteresan bir cümle kullandı:
Tam olarak şöyle dedi aslında:
“AK Parti belediyeciliği zaten tanımında bir sosyal belediyeciliktir. Dikey mimariden bir an önce sıyrılmak gerek. Bizim kültürümüzde yatay şehirleşmeyi görürsünüz. Süleymaniye’nin etrafı şu an yenileniyor. Aslına uygun olarak inşa edilecek. Bitince bambaşka olacak. Yatay şehirleşmeye öncelik verdik. Süleymaniye’nin etrafı şu anda yenileniyor. Tarihi eserler vs. Katar-Türkiye-KİPTAŞ işbirliği ile yıkılıp aslına uygun şekilde inşa edilecek. Bitince bambaşka olacak.”
Her cümlesi ayrı bir sorun, her kelimenin arkasındaki bağlam apayrı bir problem…
“Tarihi eseri yıkmak… Yeniden yapmak… Katar ve TOKİ ile birlikte…”
Neresinden tutsanız felaket bir durum.
Bir kere cümle başlı başına sorunlu.
Tarihi eser yıkılıp tekrar inşa edilmez.
İnşa edilse bile en fazla eser olur ama asla ‘tarihi’ olmaz!
Bunu bilmek için profesör olmaya da gerek yoktur…
Bu cümleden eserden ve tarihten ne anladığınız ortaya çıkıyor aslında.
Erdoğan’ın en iyi becerebildiği şeylerden biridir yıkmak. Bunu tarih de yazacaktır eminim.
Çok iyi bir yıkım insanıdır…
Kümesteki kuşları bile dürtmesini hatırlayınız. Huzuru yıkıyor, dağıtıyor diye eleştiri konusu olmuştu.
Tekrar inşa etmek de içinde rant varsa yine mevcut iktidarın ihtisas alanı.
Ancak inşa edilen şeyin eser olduğu tartışılır.
Tarihi olması ise zaten mümkün değil.
Saray’ın merdivenlerine Duşakabinoğullarından kostüm müsameresi dizerek tarihi olamazsınız maalesef.
Esas can yakıcı olan ise galiba gözü bu kez tarihi Yarımada’ya dikmiş olmaları.
Sultanahmet ve çevresini Katarlılar ile beraber murdar edecekler sanırım.
Diğerleri neyse de, buna kahrolunur kesinlikle!
[Naci Karadağ] 25.2.2019 [TR724]
Beşiktaş zirve, Fenerbahçe milat peşinde [Hasan Cücük]
Futbolumuzun 4 büyüklerinin kendi aralarındaki yaptıklara maçlara baktığımızda Fenerbahçe’nin bariz üstünlüğünü görüyoruz. Sarı-lacivertliler, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’a karşı her daim üstünlük kurmasıyla dikkat çekiyor. Özellikle Kadıköy’de oynanan maçlarda rakipleri galibiyete hasret kaldı. Bu yıl durumlar biraz farklı. Düşme hattında bir Fenerbahçe olmasına rağmen derbilerde farkını ortaya koymaya devam ediyor.
Ligin ilk devresinde Fenerbahçe, futbolun diğer büyüklerine karşı oynadığı 3 maçın birinde yenilip, ikisinde berabere kaldı. Tek yenilgisini Trabzonspor deplasmanında aldı. Karadeniz ekibi, Fenerbahçe’yi 2-1 yenerken, 8 yıl sonra rakibiyle oynadığı bir maçtan galibiyetle çıkıyordu. Fenerbahçe, sahasında Beşiktaş’la 1-1, deplasmanda ise Galatasaray’la 2-2 berabere kaldı. Beşiktaş, facia bir sezon yaşayan Fenerbahçe’yi yine deplasmanda yenemedi. Zira, siyah-beyazlı ekip 2004’ten sonra Kadıköy’de galibiyete hasret kaldı. Kadıköy’de kazanamama fobisi olan Galatasaray’da sahasında sarı-lacivertli ekiple 2-2 berabere kalarak, tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşayan rakibine üstünlük kuramadı.
Bugün yine bir derbi izleyeceğiz. Beşiktaş, sahasında Fenerbahçe’yi konuk edecek. İki takım arasında geçen yıl Türkiye Kupası’nda gerilim yaşanmıştı. Kadıköy’deki maçta tribünlerden Şenol Güneş’e saldırı olmuş, hakem maçı tehir etmişti. Federasyonun, maçın kaldığı yerden devam edeceği kararına Beşiktaş tepki gösterip, sahaya çıkmayınca hükmen 3-0 yenilmişti. Kupadan elendiği gibi bir yılda Türkiye Kupası’ndan men cezası almıştı. Ligin ilk devresinde oynanan maç öncesi yeni başkan Ali Koç’un ortamı yumuşatan demeçlerinden dolayı, herhangi bir gerginlik yaşanmamıştı. Bakalım Vodafone Park’ta rövanş nasıl geçecek.
İki takım Vadofone Park’ta saatler 21’i gösterdiğinde 349. randevu için karşı karşıya gelecek. İki ekip arasında 28 Kasım 1924’te Fenerbahçe’nin 4-0 galibiyetiyle başlayan 95 yıllık rekabette sarı-lacivertliler, rakibi karşısında galibiyet sayısı bakımından önde bulunuyor. Geride kalan maçlarda Fenerbahçe 132, Beşiktaş 124 galibiyet aldı, 92 karşılaşmada ise taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamadı. Rekabette Fenerbahçe’nin 479 golüne, Beşiktaş 437 golle karşılık verdi. Beşiktaş ile Fenerbahçe, 1959 yılından bu yana düzenlenen lig maçlarında ise 125 kez karşı karşıya geldi. Ligde geride kalan müsabakalarda Fenerbahçe 46, Beşiktaş 39 galibiyet aldı. Bu iki takım arasındaki 40 maç ise beraberlikle sonuçlandı. Sarı-lacivertlilerin ligdeki 138 golüne, siyah-beyazlılar 137 golle yanıt verdi.
Bunlar her maç öncesi karşımıza çıkan istatistikler. Futbolda dün yok. Bugün var. Bugünü dikkate aldığımızda bu istatistikkleri dikkate almamak gerekiyor. Beşiktaş oynadığı son 5 maçından 4’ünü kazanıp, birinde berabere kaldı. Zirve yarışı verdiği Başakşehir ve Galatasaray’la son 5 maçta aynı puanı topladı. Fenerbahçe cephesinde ise işler oldukça karışık. Son 5 maçta 2’şer galibiyet ve beraberlik alan Fenerbahçe, bir maçtan yenilgiyle ayrıldı. Fenerbahçe’nin tüm sezon boyunca ortaya koyduğu performansı dikkate aldığımızda son 5 haftada iyi bir görüntü çizdiğini söylemek mümkün.
Beşiktaş’ın saha, seyirci ve form avantajına Ersun Yanal faktörünü de eklemek gerekiyor. Yanal’ın şansı rakip Beşiktaş olunca tersine dönüyor. Teknik direktör olarak Beşiktaş’a karşı 34. resmi maçına hazırlanan Ersun Yanal, geride kalan 33 maçta yalnızca 5 kez galip gelebildi. Beşiktaş’a karşı 5 galibiyetin yanı sıra 9 beraberlik ve 19 yenilgi alan Yanal, Fenerbahçe teknik direktörü olarak siyah-beyazlılara karşı oynadığı iki maçtan da beraberlikle ayrıldı. 2013-14 sezonunda Kadıköy’de oynanan derbi 3-3 beraberlikle tamamlanırken Beşiktaş’taki maç ise 1-1 sona erdi. Hemen hatırlatalım o sezon Fenerbahçe ligin bitimine 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmişti.
Ersun Yanal, teknik direktörlük kariyerinde Beşiktaş’a karşı oynadığı son 14 maçtan galibiyet çıkaramadı. Bu süreçte siyah-beyazlılara karşı 6 beraberlik ve 8 mağlubiyet alan Ersun Yanal, Beşiktaş’a karşı son galibiyetini 2006-07 sezonunda Manisaspor ile aldı. O sezon Ege ekibinin başında Beşiktaş’ı hem Süper Lig’de hem de Türkiye Kupası’nda mağlup etmeyi başaran deneyimli teknik adam, o günden bu yana kazanamıyor.
Fenerbahçe açısından olduğu kadar Ersun Yanal içinde oldukça önemli bir derbi olacak. Fenerbahçe çok zor olsa da Beşiktaş’ı yenip hem düşme hattından uzaklaşıp, hem de moral bulmak istiyor. UEFA Avrupa Ligi ve Türkiye Kupası’ndan elenen sarı-lacivertliler için tek mücadele alanı Süper Lig. Düşme hattından hızla uzaklaşma adına Beşiktaş maçı bir milat olabilir. Beşiktaş için ise zirveye tutunma adına mutlak kazanılması gereken bir maç. Derbilerin klasiği 3 ihtimalli maç söylemi Beşiktaş – Fenerbahçe karşılaşması için pek geçerli olmayacak gibi!
[Hasan Cücük] 25.2.2019 [TR724]
Ligin ilk devresinde Fenerbahçe, futbolun diğer büyüklerine karşı oynadığı 3 maçın birinde yenilip, ikisinde berabere kaldı. Tek yenilgisini Trabzonspor deplasmanında aldı. Karadeniz ekibi, Fenerbahçe’yi 2-1 yenerken, 8 yıl sonra rakibiyle oynadığı bir maçtan galibiyetle çıkıyordu. Fenerbahçe, sahasında Beşiktaş’la 1-1, deplasmanda ise Galatasaray’la 2-2 berabere kaldı. Beşiktaş, facia bir sezon yaşayan Fenerbahçe’yi yine deplasmanda yenemedi. Zira, siyah-beyazlı ekip 2004’ten sonra Kadıköy’de galibiyete hasret kaldı. Kadıköy’de kazanamama fobisi olan Galatasaray’da sahasında sarı-lacivertli ekiple 2-2 berabere kalarak, tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşayan rakibine üstünlük kuramadı.
Bugün yine bir derbi izleyeceğiz. Beşiktaş, sahasında Fenerbahçe’yi konuk edecek. İki takım arasında geçen yıl Türkiye Kupası’nda gerilim yaşanmıştı. Kadıköy’deki maçta tribünlerden Şenol Güneş’e saldırı olmuş, hakem maçı tehir etmişti. Federasyonun, maçın kaldığı yerden devam edeceği kararına Beşiktaş tepki gösterip, sahaya çıkmayınca hükmen 3-0 yenilmişti. Kupadan elendiği gibi bir yılda Türkiye Kupası’ndan men cezası almıştı. Ligin ilk devresinde oynanan maç öncesi yeni başkan Ali Koç’un ortamı yumuşatan demeçlerinden dolayı, herhangi bir gerginlik yaşanmamıştı. Bakalım Vodafone Park’ta rövanş nasıl geçecek.
İki takım Vadofone Park’ta saatler 21’i gösterdiğinde 349. randevu için karşı karşıya gelecek. İki ekip arasında 28 Kasım 1924’te Fenerbahçe’nin 4-0 galibiyetiyle başlayan 95 yıllık rekabette sarı-lacivertliler, rakibi karşısında galibiyet sayısı bakımından önde bulunuyor. Geride kalan maçlarda Fenerbahçe 132, Beşiktaş 124 galibiyet aldı, 92 karşılaşmada ise taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamadı. Rekabette Fenerbahçe’nin 479 golüne, Beşiktaş 437 golle karşılık verdi. Beşiktaş ile Fenerbahçe, 1959 yılından bu yana düzenlenen lig maçlarında ise 125 kez karşı karşıya geldi. Ligde geride kalan müsabakalarda Fenerbahçe 46, Beşiktaş 39 galibiyet aldı. Bu iki takım arasındaki 40 maç ise beraberlikle sonuçlandı. Sarı-lacivertlilerin ligdeki 138 golüne, siyah-beyazlılar 137 golle yanıt verdi.
Bunlar her maç öncesi karşımıza çıkan istatistikler. Futbolda dün yok. Bugün var. Bugünü dikkate aldığımızda bu istatistikkleri dikkate almamak gerekiyor. Beşiktaş oynadığı son 5 maçından 4’ünü kazanıp, birinde berabere kaldı. Zirve yarışı verdiği Başakşehir ve Galatasaray’la son 5 maçta aynı puanı topladı. Fenerbahçe cephesinde ise işler oldukça karışık. Son 5 maçta 2’şer galibiyet ve beraberlik alan Fenerbahçe, bir maçtan yenilgiyle ayrıldı. Fenerbahçe’nin tüm sezon boyunca ortaya koyduğu performansı dikkate aldığımızda son 5 haftada iyi bir görüntü çizdiğini söylemek mümkün.
Beşiktaş’ın saha, seyirci ve form avantajına Ersun Yanal faktörünü de eklemek gerekiyor. Yanal’ın şansı rakip Beşiktaş olunca tersine dönüyor. Teknik direktör olarak Beşiktaş’a karşı 34. resmi maçına hazırlanan Ersun Yanal, geride kalan 33 maçta yalnızca 5 kez galip gelebildi. Beşiktaş’a karşı 5 galibiyetin yanı sıra 9 beraberlik ve 19 yenilgi alan Yanal, Fenerbahçe teknik direktörü olarak siyah-beyazlılara karşı oynadığı iki maçtan da beraberlikle ayrıldı. 2013-14 sezonunda Kadıköy’de oynanan derbi 3-3 beraberlikle tamamlanırken Beşiktaş’taki maç ise 1-1 sona erdi. Hemen hatırlatalım o sezon Fenerbahçe ligin bitimine 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmişti.
Ersun Yanal, teknik direktörlük kariyerinde Beşiktaş’a karşı oynadığı son 14 maçtan galibiyet çıkaramadı. Bu süreçte siyah-beyazlılara karşı 6 beraberlik ve 8 mağlubiyet alan Ersun Yanal, Beşiktaş’a karşı son galibiyetini 2006-07 sezonunda Manisaspor ile aldı. O sezon Ege ekibinin başında Beşiktaş’ı hem Süper Lig’de hem de Türkiye Kupası’nda mağlup etmeyi başaran deneyimli teknik adam, o günden bu yana kazanamıyor.
Fenerbahçe açısından olduğu kadar Ersun Yanal içinde oldukça önemli bir derbi olacak. Fenerbahçe çok zor olsa da Beşiktaş’ı yenip hem düşme hattından uzaklaşıp, hem de moral bulmak istiyor. UEFA Avrupa Ligi ve Türkiye Kupası’ndan elenen sarı-lacivertliler için tek mücadele alanı Süper Lig. Düşme hattından hızla uzaklaşma adına Beşiktaş maçı bir milat olabilir. Beşiktaş için ise zirveye tutunma adına mutlak kazanılması gereken bir maç. Derbilerin klasiği 3 ihtimalli maç söylemi Beşiktaş – Fenerbahçe karşılaşması için pek geçerli olmayacak gibi!
[Hasan Cücük] 25.2.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)