Denizler ve defineler [Can Bahadır Yüce]

Denizi ilk gördüğüm anı hatırlamıyorum. Karşılaştığım ilk geniş su kütlesi bir göldü. (Belleğimde buna ilişkin hiç iz yok ama birkaç siyah-beyaz fotoğraf beni o karşılaşmanın düş olmadığına ikna ediyor.) Ama gerçek denizle, bir köpürüp bir durulan, bilinmez yerlerine yalnız tuhaf canlıların ve gözüpek korsanların gidebildiğini düşlediğim, aylarca yolculuk edersem altın kumlu mercan adalarına ulaşacağımı hayal ettiğim o görkemli mavilikle dört yaşındayken karşılaştım.

Deniz edebiyatı krallığında tacın sahibi Joseph Conrad 17 yaşındayken ilk kez denize doğru gidişini rüyaya dalmaya benzetir. Ben de dört yaşında batıya, denize doğru, ülkeyi bir uçtan bir uca (Erzurum’dan İzmir’e) kat eden yolculuğumu bir rüya gibi hatırlıyorum.

Belleğimde sularla karşılaşma anına dair bir iz olmadığına göre denizin varlığını evimizin ön cephesinden görünen geniş maviliğe baka baka benimsemiş olmalıyım. Belki bu yüzden, deniz bana önce bir hayret ya da şaşkınlık değil bir aşinalık gibi gelmiştir.

Denize aşinalık: Korsanlara hayranlık duymama yol açan galiba buydu. Çünkü serüvenlerini okuduğum korsanlar denizi avucunun içi gibi biliyor, okyanusların ortasında bulutlara bakarak yönünü kestiriyor, havayı koklayarak akıntıları tahmin ediyor, yıllar önce su almak için birkaç günlüğüne uğradığı gizemli adaları bir bakışta tanıyor, demir atılacak körfezleri eliyle koymuş gibi buluyordu. (Korsan düşleri belleğimde öyle yer etti ki ilk kitabımın ilk bölümüne “Korsanın Günlüğü” adını vermiştim. Demek, 17 yaşında Yaslı Mızıka’yı yazarken hep korsan düşleri kurmuşum: “Ey korsan! şimdi köpükleri oku ve ürper / o sahipsiz sandığın tören senindi.“)

Deniz kokusu, kayalıkları döven dalgaların sesi, maceracı korsanlar ve düşsel adalar beni büyülü bir dünyaya çağırıyordu. O dünyaya gerçekten girişim bir kitapla oldu.

***

Define Adası’nı on yaşında –ilkokul üçüncü sınıfta– mı yoksa bir yıl sonra mı okumuştum, tam anımsamıyorum. Sert, yeşil kapaklı bir kitaptı. Her asker ailesinin birkaç yılda bir başına gelen o kaçınılmaz taşınmalardan birinde kaybolan ya da “komşunun çocuğu”na verilen kitabın Özay Süsoy çevirisi olduğuna eminim.

Kitap benzersiz girişiyle daha ilk sayfadan beni kendine bağlamıştı: Romanın anlatıcısı küçük Jim söze başlarken definenin bir kısmı hâlâ orada olduğu için adanın yerini saklı tutacağını söylüyordu. Bu giriş notu, Atlas Okyanusu’nun bilinmez bir noktasındaki adaya ilişkin merakımı kamçılamaya yetmişti.

Gelmiş geçmiş en dehşet verici korsan olan tahta bacaklı Uzun John Silver’ı, omzundan düşürmediği papağanı Kaptan Flint’i, çoğunun yüzünde kılıç yarası bulunan kavruk yüzlü denizcileri, çevreye deniz kokusu yayan sarhoşları, karada yaşamanın hasta ettiği deniz tutkunlarını ve bütün bunların arasında serüvenden serüvene atılan Jim Hawkins’i ben de milyonlarca çocuk gibi o romanda tanıdım.

Yaşıtım Jim deniz kurtlarıyla, güngörmüş pasaklı korsanlarla birlikte kamarot olarak güneşli denizlere açılırken kamarotluk dünyanın en güzel mesleği gibi geliyordu bana. Üstelik Jim gemidekilerin hayatını kurtarıyor, isyan çıkarmaya niyetli kötücül korsanları yenilgiye uğratıyordu. Tıpkı onun gibi, “denize dair hülyalarla, bilinmedik adalarda geçecek maceraların heyecanıyla” doluydum.

Romanı bitirdiğimde, incecik kumla kaplı deniz dibine atılan çapanın sesini hiç duymadığım halde o sese aşinaydım artık. Korsanların aralarındaki suçluları cezalandırmak için öldürmek yerine ıssız bir adaya bırakmalarında bir asalet buluyordum. Yosun tutmuş kalyonlar bana ürkütücü değil gizemli ve şiirsel görünüyordu. (Bu imgeye yıllar sonra Lord Byron’ın ve V.B. Bayrıl’ın şiirlerinde rastlayacaktım.)

Korsanların milleti yoktur. Bunu romanın sonunda, 700 bin altınlık definede her ülkenin parası çıkınca ilk kez anlamıştım. İngiliz, Fransız, İspanyol, Portekiz paraları, resimli ve tuhaf Doğu paraları, George ve Louis altınları… Paraların üstünde son yüzyılın bütün krallarını görünce şaşkınlığa uğrayan Jim gibi, korsanların aslında hiçbir yere ait olmaması bana büyülü görünmüştü.

Tehlikeli korsanların, ada kuşlarının, gemilerin geçişini izlemek için kendine hep iyi bir yer seçen Kaptan’ın şiirlerime girdiğini çok sonra fark ettim. (Varlık’ta yayımlanan ilk şiirlerimdeki “İnanma korsan inanma / Buralardan geçmez donanma” dizelerine –bu iki dizeyi ‘tekerleme gibi’ olduğu için kitaba almamıştım– bir bellek kazısıyla dönüp bakınca, kökeninin Define Adası’nda olduğunu görüyorum.)

Bazı kitaplara yaşam boyu gönül borcu duyarız. Benim için o kitaplarında başında Define Adası geliyor. Hatta bazen okurlar ikiye ayrılır diye düşünüyorum: Define Adası’nı okuyanlar ve okumayanlar.

Çocukken, belki romanın etkisi, büyüyünce uzaklarda, okyanusları aşıp gidilen ama nedense denizsiz diyarlarda yaşayacağımı hayal ederdim. Tam hayal de değil—bunu sanki bilirdim. Şimdi Kuzey Amerika dağlarının ortasında bir odada, aylarca deniz görmeden oturmuş bunları yazarken hayatın olağanüstü şaşırtıcı mı yoksa fazlasıyla sıradan mı olduğuna karar veremiyorum.

Define Adası’nı ilk okuyuşumdan bu yana çeyrek asır geçti. Artık çok iyi biliyorum: Gerçek bir korsan için çekici olan defineyi bulmak değil, denizlere açılmaktır. Bazı geceler rüyamda, tıpkı Jim gibi, kayaları döven dalgaların sesini duyuyorum. İşte o zaman bir cümle gelip uykuma sokuluyor:

Benim başımı döndüren define değil, denizin güzelliği.

[Can Bahadır Yüce] 8.9.2018 [Kronoshaber.com]

Hocaefendi’nin Eserlerini Tanıyor muyuz? [Gültekin Bibar]

Hocaefendi’nin eserlerini genel olarak, a)  Bizzat kendisinin kaleme aldığı ve b) Vaaz, sohbet, konferans, demeç ve röportajlarının kitaplaştırılmasıyla oluşan ama hepsi kendi tashihinden geçen eserler şeklinde ikiye ayırabiliriz.

Bizzat kaleme aldığı eserlerin büyük çoğunluğu Sızıntı, Yeni Ümit, Yağmur dergilerinin başyazıları, üst yazılar, kapak ve resim dizeleri,  şiirleri ve orta sayfa yazılarından oluşuyor.
Bunlardan başka Arapça öğretim seti Tekellüm serisini ilk hazırlayan da Hocaefendi olmuştur. Lise öğrencileri için hazırladığı ama bir türlü basılamayan “Edebiyat “ kitabının notlarını da kendi arşivinde görmüştüm.

Kitap isimleri nazara alınınca Çağ ve Nesil serisi, Beyan Kitabı, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, Kendi Dünyamıza Doğru, Kırık Mızrap, Kalbin Zümrüt Tepeleri, Ölçü veya Yoldaki Işıklar bizzat kaleme aldığı eserlerdir.

Ölçüler’i Kestane Pazarında iken yazmaya başlamış… Yani 30 lu yaşlarda! Sonraları bu notlar Sızıntı’da yayımlanmış. “Ölçüler” Pırlanta Külliyatının çekirdekleri gibi… (Kendisine bu mülahazamı sormuş ve tasdik almıştım.)

Daha sonra ele aldığı bütün konuları komprimeler şeklinde orada sunmuş. Tıpkı risaleler gibi… Risalelerin özeti Mesnevi, Mesnevinin özeti Hakikat Çekirdekleri değil mi? Sonradan yazılan kitaplar o çekirdeklerin bir ağaç şeklinde açılımı mahiyetinde, büyük ve muhteşem bir ağacın birbirini tamamlayan parçalarıdır.

Hüzmeler ve İktibaslar kitabı ise özgün bir öneme haiz önemli bir çalışmadır. Aslında risalelerin ilk sadeleştirme örneğidir ve harikadır, ancak Hocaefendi bunu yazma yerine eline risaleyi almış, bir paragrafa göz atmış sonra oradaki hakikatleri sade bir dil ile söylemiş ve bunlar kaydedilmiş…
Hocaefendi ilk yazılarını 1955 lerde kaleme almış, o dönemdeki bazı gazetelere göndermiş. Şiirleri de öyle… Yine o yıllarda -ki medrese yılları- oluyor, roman yazmaya başlamış! Daha İslami kesim roman kelimesine alışkın olmadığı bir zaman diliminde ve kendisi oldukça gençken oldukça cesur bir teşebbüste bulunmuş. Yazdığı romanı bir arkadaşına okutmuş, o da beğenmeyince Hocaefendi roman yazmayı bırakmış… Bir türlü vakıf olamadığımız bu eserin adını da “…Ve İnsan Aldandı!” olarak tespit etmiş.

İkinci kısım eserler sözlü konuşmaların yazıya dökümü tarzında elde edilmiş. Bunun ilk örneğini Hitap Çiçekleri eserinde görüyoruz. Değişik vaazlardan seçmelerle kitap haline getirilmiş ilk eseridir Hocaefendi’nin. Hitap Çiçekleri benim de ilk okuduğum eserdir. Henüz yeni tanımışken Elaziz’deki abilerim ışık evinde bana “kitaplıktan kendine bir kitap seç” demişlerdi, ben de onu seçmiştim. Manasını çok anlamasam da yüksek sesle okuyor, elimden bir türlü bırakamıyordum. Hatta hatırlıyorum soba olmayan odada bir Şubat günü yorganı üstüme alıp bağıra bağıra okuyordum. Annem beni ısrarla sobalı odaya çağırıyor, ben “bitirmeden gelmem!” diyordum… Bunu şunun için anlatıyorum, o haleti ruhiyeyi başka bir kitap okurken bir türlü alamadım, yıllar sonra Kalbin Zümrüt Tepeleri 2’yi okurken bir nebze hissedebildim…

Asrın Getirdiği Tereddütler de önemli bir kısmı meşhur Bornova Camiinde cemaat tarafından sorulan sorulara verilen cevaplardan oluşuyor.

İrşad Ekseni, Cihad, Kur’anın Altın İkliminde, Çekirdekten Çınara, Kader, Enginliğiyle Bizim Dünyamız, Varlığın Metafizik Boyutu, Yaratılış ve Evrim, Ölüm Ötesi Hayat, İnancın Gölgesinde Hayat kitapları 1980 öncesi vaaz ve konferansların yazıya geçirilmiş halidir.

Bununla alakalı Hocam’dan bizzat duyduğum bir cümleyi yeri gelmişken paylaşmak istiyorum: Malumunuz Hocaefendi vaazlarını bir kitaba bakarak yapmıyor, tamamen irticali konuşuyordu. Bununla birlikte muhatabı olan kitleyi yetiştirmeye matuf ciddi bir müfredat takip ediyordu. Vaazlar konularına göre belirli bir sıralamayla gidiyordu. Bunu cami cemaatine yapmak -ki cemaat daha çok heyecan arar- takdir edersiniz ki çok zor bir iştir.

Peki Hocaefendi nasıl yapıyordu bunui? İrtacalen yaptığı vaazlar nasıl kolaylıkla insicamlı bir biçimde kitaplaşabiliyordu? Daha önce sorduğumuzda “ilk zamanlarda önümde sadece Kur’an olurdu, sonraları konu başlıkları ve bazı malzelemeleri (ayet, hadis, menkıbe) kısa not şeklinde önüme koyuyordum” demişti.

Ama bu da yeterli değildi, sonra bir gün sakin ve yalnız bir ortamda “Vaazları ileride kitaplaşabilir mülahazasıyla sistematik bir şekilde anlattım” dedi. Bu hadd-i zatında çok önemli bir ifadeydi benim için…

O yüzden vaazların kitaplaşması da çok zor olmadı. Nasıl bir zekâ, nasıl bir dimağ idi ki, bazen 10 bazen 20 bazen 30 vaazlık bir serinin sistemini kafasında tutuyordu? Sonsuz Nur vaazlarının sayısı bundan da fazlaydı.

Maddeleştirerek anlatacak olursak;

  • İlmi bir konuyu sistematik bir biçimde
  • Cami cemaatine
  • Hissiyat, heyecanı da ihmal etmeden
  • Konuyla ilgili çelişkili ifadelerden uzak
  • Çağdaş kavramlar ile ama özden uzaklaşmadan
  • Konuyla ilgili ayet hadis menkıbelerin insicamlı bir şekilde sıralandığı
  • İkna edici keyfiyette
  • Yeni yorumlar ekleyerek
  • Fantastik mülahazalara girmeden ama Batılı Filozoflardan da alıntılar yaparak
  • Maddi manevi her türlü beklentiden uzak
  • Edebi bir anlatımla

Bu vaazlar bir neslin imanının kurtulmasına ve tahkimine vesile oldu. Maddeleri artırmak mümkün.
Hele benim 80 öncesi vaaz ve hutbelerde dikkatimi en çok çeken bir şey var ki, en çok meşgul olduğum alan hadis olması itibariye beni hayranlıktan bayıltacak hale getirmiştir. Sizin de dikkatinizi çekmiştir, Hocaefendi hadis rivayet ederken mutlaka kaynağını söyler, dahası ravi Sahabi kimse onun da adını verir. Bu başlı başına çok zor bir konudur. Çünkü bir hadisin hangi kitapta geçtiğini ezberlemek zordur, zira birbirine benzeyen hadisi şerifler hemen hemen bütün hadis kaynaklarında vardır. Dolayısıyla bir rivayetin (rivayetlerin bazısında bazı kelime ve cümle farklılıkları var, hadis aynı olsa da) hangi kaynakta geçtiğini hatırda tutmak çok ciddi bir hafıza gerektiriyor. Üstelik hadislerin sıhhat derecelerini de ifade ediyor. Ama beni hayran bırakan mesele bunlar değil, zira İslam dünyasında sayıları az olsa da bu tarz âlimler mevcut.

Esas mesele şu ki, Kütüb-i Sitte dediğimiz ve herkesin ulaşabildiği temel hadis kitaplarında geçmeyen, özellikle Sünen müelliflerinin kitaplarında yer alan rivayetlerden alıntılar yapıyor, mesela Abd b. Humeyd’in Süneni’ndeki şu rivayette diyor… Veya Sünen-i Said b. Mansur dan… Hele bir de bir hadisin başı bir kitapta devamı ise başka bir kitapta olunca o rivayeti değişik kitaplardan alıntılayarak anlatmak her babayiğidin harcı değil. Böyle bir vukufiyet bilgisayarların olmadığı bir zaman diliminde bütün Hadis Külliyatı’nı bir harita gibi bilmeyi gerektiriyor. Yüzlerce kitap, bazıları onlarca cilt…
Hocaefendi’nin eserlerini anlamak ve istifade etmek için vaaz ve sohbetlerin hinterlandı da diyeceğimiz buralara girmemiz gerekiyor…
Bu önemli konuya sonraki yazılarda da devam edeceğiz. Allah hepimizi bu tatlı su kaynağından istifade ettirsin…

[Gültekin Bibar] 12.9.2018 [Thecrcl.ca]

Enes Kanter Time dergisine yazdı: “Erdoğan’ı eleştirdiğim için Türkiye’ye dönemiyorum; olanları anlatmazsak ülkem çok acı çekecek”

Dünyanın en saygın dergilerinden Time için bir yazı kaleme alan NBA Basketbolcusu Enes Kanter Türkiye’de son durumu anlattı. Derginin internet sitesinde yayımlanan makalede “Enes Kanter: Erdoğan’ı eleştiriyorum ve ülkeme dönemiyorum” başlığı kullanıldı. Kanter yazısında, Erdoğan’a muhalif kimliğinde dolayı Türkiye’ye dönemediğine dikkat çekti.

Sadece kendisinin değil ailesi ve yakınlarının da cezalandırıldığını belirterek, “Babam bu ay terör örgütü üyesi olduğu iddiasıyla mahkemeye çıkacak. O bir profesör, terörist değil. Benim babam olması nedeniyle ona Türk hükümeti ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan tarafından zulüm ediliyor.” şeklinde yazdı.

Erdoğan’ın darbeden Fethullah Gülen ve takipçilerini suçladığını söyleyen Kanter, “Bu çılgınca bir iddia. O gece Pensilvanya’da ben Gülen ile aynı evdeydim. O da hepimiz gibi şaşkın ve Türkiye adına endişeliydi. Bütün geceyi Türkiye için dua ederek geçirdik. O tarihten beri Erdoğan bütün muhalifleri ve Gülen ile bağlantılı gördüğü her şeyi yok etmek için darbe girişimini bir bahane olarak kullanıyor.” ifadesini kullandı.

Kanter, “Anlatmak gerekiyor yoksa ülkem bir sessizlik içerisinde acı çekecek. Özgür medya ve güçlü bir sivil toplum istiyoruz. Türkiye’deki suskun insanların sesini duyurmak ve Erdoğan’ın karanlık rejimine ışık tutmak için Eylül ayında, İnsan Hakları Vakfı tarafından düzenlenen New York’taki Oslo Freedom Forumu’na katılacağım.” diyerek yazısını tamamladı.



ENES KANTER’İN YAZISININ TAMAMI ŞÖYLE;

“Babam bu ay terör örgütü üyesi olduğu iddiasıyla mahkemeye çıkacak. O bir profesör terörist değil. Benim babam olması nedeniyle ona Türk hükümeti ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan tarafından zulüm ediliyor. Ben Erdoğan’ın diktatör rejimini eleştiren birisiyim ve aynı zamanda Erdoğan’ın bir numaralı düşman olarak gördüğü Âlim Fethullah Gülen’in takipçisiyim.”

Ben NBA’yeyde oynuyorum. Bu zamana kadar Erdoğan rejiminin insan haklarına karşı ne kadar acımız olduğunu herkese duyurmak için bütün fırsatları değerlendirdim.

“EĞER ERDOĞAN’A MUHALİF İSENİZ, BÜTÜN HAYATINIZ VE ÇEVRENİZDEKİLER BUNDAN ETKİLENEBİLİR”

Eğer siz Erdoğan’a muhalif iseniz, bütün hayatınız ve çevrenizdekiler bundan etkilenebilir. Son üç yıldır Türkiye’ye ayak basmak benim için son derece tehlikeli. Türkiye’yi en son ziyaret ettiğimde hükümet kardeşimin okulunu yıktı ve benim dişçimi ve eşini hapse attı. Bu rejim çocuğu ile fotoğraf çektirdiğim bir kişiyi ve aramızda birkaç Twitter üzerinden yazışma geçen komedyeni tutukladı. Geçen yıl, Erdoğan pasaportumu iptal etti ve tutuklanmam için uluslararası bir emir çıkardı. Bu şu anda vatansız olduğum ve ABD’yi terk edemediğim anlamına geliyor. Bu benim kariyerimi de etkiliyor. Ama daha da kötüsü, ailem üzerindeki sonuçları. Kardeşlerim okulda zor durumda. Arkadaşlarım benimle iletişim kurmaya korkuyorlar. Profesör olan babam işini kaybetti. Eğer mahkemeyi de kaybederse 10 yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya kalabilir.

Ben bir suçlu ya da radikal değilim. Ben “tehlikeli” değilim. Ben görüşlerini ve inançlarını ifade etme hakkına sahip bir insanım. Erdoğan bu hakkımıza saygı duymuyor ve onu eleştiren herkesi yok etmek istiyor.

“DARBE GECESİ GÜLEN İLE AYNI EVDEYDİM; BÜTÜN GECEYİ TÜRKİYE İÇİN DUA EDEREK GEÇİRDİK”

Erdoğan uzun zamandır zaten diktatördü fakat 2016’daki darbe girişiminden sonra baskılarını daha da artırdı. Erdoğan, başarısız darbe girişimi ile ilgili Gülen’i ve onun takipçilerini suçluyor. Bu çılgınca bir iddia. O gece Pensilvanya’da ben Gülen ile aynı evdeydim. O da hepimiz gibi şaşkın ve Türkiye adına endişeliydi. Bütün geceyi Türkiye için dua ederek geçirdik.

O tarihten beri Erdoğan bütün muhalifleri ve Gülen ile bağlantılı gördüğü her şeyi yok etmek için darbe girişimini bir bahane olarak kullanıyor. Son iki yılda, genç bir kaç gazeteci tarafından kurulan ve Türkiye’deki mağduriyetleri takip eden Turkey Purge internet sitesine göre Erdoğan rejimi 142 bin kişiyi gözaltına almış ve 80 bin kişi tutuklamış. 4500 hakim ve savcıyı görevlerinden uzaklaştırmış. Aynı zamanda 319 gazeteciyi tutuklayarak ve 180 tane medya kuruluşunu kapatarak bağımsız medyaya ve ifade özgürlüğüne darbe vurmuş. Türkiye şuanda dünyada en çok gazetecinin tutuklu oldu bir ülke. Erdoğan’ın zulmü Türkiye sınırlarını aşarak Türkmenistan, Malezya ve Kosova gibi ülkelere uzandı.

“ERDOĞAN’IN REJİMİNİN ÜLKEYİ KARANLIĞA NASIL SÜRÜKLEDİĞİNİ GÖRMEK BANA ACI VERİYOR”

Arkadaşlarım ve ailem bana artık ülkeyi tanıyamayacağımı söylüyor. İnsanların mutsuz ve korktuklarını söylüyorlar. İnsanlar Erdoğan rejiminin uygulamalarının bir sonucu olarak batan ekonomi ile mücadele ediyorlar. Ben ülkemi ve insanlarını çok seviyorum. Gülen’in Hizmet felsefesinin takipçisi olarak, eğitim, eşitlik ve demokrasiye inanıyorum. Erdoğan’ın rejiminin ülkeyi karanlığa nasıl sürüklediğini görmek bana acı veriyor.

“ANLATMAK GEREKİYOR YOKSA ÜLKEM BİR SESSİZLİK İÇERİSİNDE ACI ÇEKECEK”
‘Madem Erdoğan rejimi ailene zarar verebilir neden hala onu eleştiriyorsun?’ diye insanlar bana sık sık soruyorlar. Aslında tam bu sebeple eleştiriyorum. Erdoğan’ın zulmettiği insanlar benim ailem arkadaşım, komşum ve sınıf arkadaşım. Konuşmam, anlatmam gerekiyor yoksa ülkem bir sessizlik içerisinde acı çekecek.

Ben şanslıyım. Erdoğan rejiminin hedefi olduğumda NBA ve Amerika benim yardımıma geldi beni Amerika’ya güvenli bir şekilde döndürebilmek için. Ben bu ayrıcalığı Türkiye halkının olanları duyması için kullanmak istiyorum.

İşte burada: 5 yil önce Türkiye şu an olduğundan daha özgürken binlerce insan İstanbul’daki bir parkı ve demokrasiyi korumak için sokaklara döküldü. Darbe girişiminin ilk yıldönümünde binlerce kişi, özgür ifade, meclis ve siyasi görüş hakkını geri talep etmek için yürüdü. Erdoğan’a muhalif olmanin risklere rağmen, muhalefet adayı Haziran ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların yüzde 30.6’sını kazandı.

“ÖZGÜR MEDYA VE GÜÇLÜ BİR SİVİL TOPLUM İSTİYORUZ”
Bütün bu insanların söylediği şey, statükonun yeterince iyi olmaması. Bu bizim güzel ülkemiz için çoğumuzun istediği şey değil. Demokrasi ve özgürlük istiyoruz. Düşüncelerimizi özgürce ve korkusuzca ifade edebilmek istiyoruz. Özgür medya ve güçlü bir sivil toplum istiyoruz. Daha fazlasını istiyoruz.

Türkiye’deki suskun insanların sesini duyurmak ve Erdoğan’ın karanlık rejimine ışık tutmak için Eylül ayında, İnsan Hakları Vakfı tarafından düzenlenen New York’taki Oslo Freedom Forumu’na katılacağım.”

[TR724] 12.9.2018

“Erdoğan ve Perinçek Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan operasyonun neresinde?”

Erkam Tufan Aytav’ın Youtube kanalındaki 30 dakika programının konuğu, AKP iktidarının 2016’ın Mart ayında el koyduğu Zaman Gazetesi’nin son Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici oldu. Programda geçtiğimiz Cuma günü vakıf yönetimindeki değişiklikten sonra el değiştiren Cumhuriyet Gazetesi masaya yatırıldı.

Programda Bilici, “Cumhuriyet gazetesi nasıl el değiştirdi? Erdoğan-Perinçek operasyonun neresinde? Cem Küçük, H.Gülerce Latif Erdoğan gibi tetikçi-itirafçılar operasyonda ne rol üstlendi? Cumhuriyete yapılan dizayn, CHP’ye de sıçrar mı?” sorularının cevabı verildi.

İşte Erkan Tufan Aytav’ın sorularına Abdülhamit Bilici’nin verdiği cevaplar;


[TR724] 12.9.2018

Üç dönem üç içişleri bakanı [Dr. Serdar Efeoğlu]

17 Aralık 2013’de AKP’nin rüşvet ve yolsuzluğa bulaştığı ortaya çıktığında en çok merak edilen konuların başında Erdoğan’ın nasıl bir tepki vereceği geliyordu.

Erdoğan’ın ilk önemli icraatı İçişleri Bakanı’nı değiştirmek oldu. O sırada Başbakanlık Müsteşarı olan Efgan Ala bakan yapılarak bir dizi operasyon başladı. Ala’nın bakanlığı ile Türkiye “kapıyı kırıp adam alma” ve “iktidar biziz, kanun gerekiyorsa hemen çıkarırız” gibi Hükümet olmayı “sınırsız bir güç olmak” olarak algılayan bir zihniyeti gördü.

Ala’dan sonra bu makama layık görülen Süleyman Soylu da devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan söylemleriyle, 1990’ları hatırlatan icraatlarıyla ve gözaltında yapılan işkencelerle öne çıktı.

Acaba Türkiye’de İçişleri Bakanları hep böyle miydi? İçişleri bakanları üzerinden Türk siyasi hayatı için bir değerlendirme yapılabilir mi? Bu yazıda birkaç isim üzerinden bu sorulara cevap aramaya çalıştık.

TALAT BEY (PAŞA)

İttihat ve Terakki’nin üç liderinden birisi olan Talat Bey, 1909’da kabineye Dâhiliye Nazırı olarak girdiyse de bu çok uzun sürmedi. 31 Mart olayında isyancıların hedefindeki isimlerden birisiydi. Balkan Harbinde Edirne’de savaşmak istediyse de asker içinde bozgunculuk yaptığı gerekçesiyle geri gönderildi. Güç Cemiyetteydi ve Talat Bey, Enver Bey’le birlikte 30 Ocak 1913’deki Babıali Baskınını organize ederek Kamil Paşa hükümetini devirdi ve İttihatçılar yönetimi ele geçirdiler.

Said Halim Paşa kabinesinde Dâhiliye Nazırı olan Talat Bey, ülkenin mülki idare yönünden hâkimi oldu. Birinci Dünya Savaşında Enver Paşa cepheleri organize ederken onun görevi cephe gerisini yönetmekti. İttihat ve Terakki meclisin devre dışı kalmasıyla ülkeyi Kanun-ı Muvakkatlerle yönetirken Talat Bey de etnisite mühendisliğine girişti.

TEHCİR VE VAGON YOLSUZLUĞU

Balkan Harbi sonrasında ortaya çıkan göçlerle beraber önce Rumlarla ilgili planlar yaptı Olayın uluslararası platforma taşınmasıyla geri adım atmak zorunda kaldı. Bu dönemde Talat Bey’in Anadolu’nun etnik yapısı ile ilgili çalışmalar da yaptırdığı anlaşılmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da sıranın Ermenilere geldiğini düşünen Talat Bey kanuna bile ihtiyaç duymadan tehcirle ilgili süreci başlattı. Talat Paşa’nın “etnisite mühendisliği” ve süreçteki rolü, kendi notlarından oluşan ve Murat Bardakçı tarafından yayınlanan “Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrûkesi” adlı eserde açıkça görülmektedir.

Talat Bey Ermeni tehcirini Meclis-i Vükela’nın onayını almadan başlatmış, tehcir 27 Mayıs 1915’de bir kanuna dönüşmüştür. Bu bile onun gücünün ve tehcirdeki etkisinin açık kanıtıdır.

1917’de Said Halim Paşa’nın istifası sonrasında Sadrazam olmuş ve Meşrutiyet döneminin “milletvekili” kökenli ilk sadrazamı olarak görev yapmıştır. “Vezir” rütbesinin verilmesiyle de “Talat Paşa” olmuştur. Talat Paşa, ne hikmetse sadrazam olduktan sonra devretmesine rağmen Dâhiliye Nazırlığını yeniden uhdesine aldı.

Talat Paşa’nın bu dönemine de insanların açlıktan kırıldığı bir ortamda İaşe Nezareti’nin yolsuzlukları damga vurdu. İaşe Nazırı Kara Kemal’in başını çektiği bir grup, halk yiyecek ekmek bulamazken “vagon yolsuzluğu” ile ceplerini doldurmakla nam saldılar.

Osmanlı Devleti’nin son on yılında önemli roller üstlenen Talat Paşa, ancak askeri rüştiyeyi yani ortaokulu bitirebilmiş ve memuriyette de posta memurluğundan ileri gidememişti.

Talat Paşa’nın 1913-1918 arasında kısa bir süre haricinde İçişleri Bakanlığı’nı bırakmaması, bu bakanlığın ülke siyasetindeki yerini göstermesi yönüyle dikkat çekicidir.

Talat Paşa kaleme aldığı hatıratında “Esas itibarı ile askeri bir ihtiyat tedbirinden başka bir şey olmayan tehcir, vicdansız ve seciyesiz insanların elinde bir facia şeklini almıştır” dese de yaşanacakları öngörmemesi çok mantıklı gözükmemektedir.

ŞÜKRÜ KAYA

Erken Cumhuriyet dönemine damgasını vuran İçişleri Bakanı ise Şükrü Kaya oldu. 1927-1938 arasında 4.028 gün bakanlık yaparak Cumhuriyet döneminin en uzun süreli İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, tek parti iktidarının kurulması ve CHP-devlet bütünleşmesi sürecinin en önemli mimarlarındandır.

Şükrü Kaya, Sorbonne’da Hukuk okumuş ve Talat Paşa’nın Dâhiliye Nazırlığı döneminde bu bakanlıkta çalışmaya başlamıştı. Kaya’nın tehcir sırasında bir Alman mühendise söylediği “Son çözüm, Ermeni ırkının ortadan kaldırılmasıdır. Ermenilerle Müslümanlar arasında öteden beri var olan çatışmalar artık son aşamaya ulaşmıştır. Zayıf olan ortadan yok olacaktır “ sözü toplum mühendisliği yönünü göstermektedir.

İttihatçı geçmişine rağmen Atatürk’ün İçişleri Bakanlığını üstlenen Kaya, on bir yıllık süre içinde birçok icraata imza atmıştır. 1930’daki Menemen Olayı, 1937’deki Dersim olayları onun bakanlığı döneminde yaşanmış ve iki olayda da çok sert tedbirler alınarak şiddete başvurulmuştur. Devlet deyim yerindeyse Menemen Olayı ile Batı Anadolu’ya, Dersim Olayı ile de Doğu Anadolu’ya “gücünü ve gününü göstermiştir”.

İskân Kanunu görüşmelerinde söylediği “bu kanun tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket yaratacaktır” sözü Kaya’nın “tek tip yurttaş” oluşturma düşüncesinin göstergesidir. Yine radyolarda alaturka müziğin yasaklanmasında da rolü olduğu anlaşılmaktadır.

Kaya’nın bakanlığı dönemi laiklik politikalarının zirve yaptığı bir dönemdir. Ayasofya’nın müze olması, Türkçe ezan uygulaması ve dini faaliyetlerin “irtica” sayılarak ısrarla takibi o dönemin öne çıkan özellikleridir.

Kaya’nın diğer bir özelliği yargıya açıktan müdahale etmesidir. Devrin mağdurlarından birisi de Bediüzzaman olmuş, Kaya’nın bakanlığı müddetince sürgün ve hapis hayatı yaşamıştır. Bir suç bulunamadığı halde Bediüzzaman ve talebeleri Bakan’ın “dini siyasete alet etmek” iddiasıyla yaptığı baskılarla tahliye edilmemiş ve Bediüzzaman bir mahkemede “Şükrü Kaya’nın şahsını, Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya’ya şikâyet ediyoruz” demiştir.

İçişleri Bakanlığı ile CHP genel sekreterliğinin birleştirilmesinden sonra CHP genel sekreterliğini de üstlenen Kaya, İsmet Paşa’nın başbakanlıktan uzaklaştırılmasıyla kendisini “İkinci Adam” olarak görmeye başlamıştı. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü’nün ilk tasfiye ettiği iki isimden birisi oldu ve siyasi hayatın dışına itildi.

Abdülhamit’in hatıra defteri üzerinde yaptığı tahrifattan dolayı inandırıcılığı zayıf olsa da İsmet Bozdağ’a göre; hatıralarını kaleme almış, fakat bu hatıralar bugüne kadar ortaya çıkmamıştır. Bu durum bir devrin “sır küpü” sayılabilecek Kaya’nın hatıralarının başına bir şeyler gelmiş olabileceğini düşündürmektedir.

NAMIK GEDİK

Menderes devrinin öne çıkan İçişleri Bakanı ise Namık Gedik’ti. Asıl mesleği hekimlik olan Gedik’in ilk bakanlığı 1954’de başladı.

1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül olaylarının sorumlularından birisi olarak görülen Namık Gedik, 10 Eylül 1955’de bakanlık görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Fuat Köprülü, Yassıada yargılamalarında bu olayları “Zorlu’nun ilhamı ile Menderes ve Gedik’in tertiplediği” iddiasında bulunmuştur. Özel Harp Dairesi’nin başarılı bir organizasyonu olarak gösterilen bu olaylardaki rolü, Gedik’in konumunu daha anlaşılır kılmaktadır.

Gedik 1956’da yeniden İçişleri Bakanlığı’na atandı ve görevi 27 Mayıs darbesine kadar devam etti. 1957’den itibaren “gittikçe otoriterleşen” Demokrat Parti’nin muhalefeti ve basını susturma politikalarının önemli bir icracısı olarak görev yapan Gedik, yanlış politikalarla 27 Mayıs’a giden sürecin mimarlarından birisi oldu.

İnönü’nün 1959 yılında çıktığı “Büyük Taarruz” gezisinde yaşanan Uşak olaylarında, İnönü’nün treninin Yeşilhisar’da durdurulmasında, Topkapı ve Geyikli olaylarında ön planda Gedik’e bağlı olarak görev yapan mülki amirlerle polisler vardı. Özellikle polisler “Demokrat Parti’nin güçleri” gibi davranarak olayların tırmanmasına yol açtılar.

Namık Gedik 1960 yılında, ömrünün son günlerinde Urfa’ya gitmek isteyen Bediüzzaman’a engel olmaya çalışarak bir kez daha sahneye çıktı. Verdiği direktifte Bediüzzaman’ın Isparta’ya dönmesini istiyor ve Urfa’da bir otelde hasta yatan Said Nursi’ye bu karar tebliğ ediliyordu.

Gedik, 27 Mayıs darbesinde gözaltına alınarak Harp Okulu’na götürüldü ve burada pencereden atlayarak intihar etti. Bir başka iddiaya göre de askerler aşağıya atarak öldürdüler. Said Nursi gibi Gedik’in cesedi de bilinmeyen bir yere gömüldü.

TESADÜF MÜ?

Bu örnekler İçişleri bakanlarının Türk siyasetinde ne kadar önemli olduklarını ve devletin dönüşümündeki rollerini ortaya koymaktadır. Bugün de son iki bakanın icraatlarına bakıldığında aynı yaklaşımın devam ettiği anlaşılmaktadır.

Bugün Türkiye “Müslüman-muhafazakâr görünümlü bir tek adam” rejimine dönüşmekte ve bu rejim kendisine karşı çıkan her şahıs, zümre ve fikri yok etmeyi temel amaç olarak görmektedir. Kuşkusuz Türkiye’nin nasıl bir rejime dönüştüğünü anlamak için geçmişte olduğu gibi bugün de İçişleri bakanlarının söylem ve icraatlarına bakmak önemli kriterlerden birisidir.

Kaynakça: A. Aslan, Türk Basınında Talat Paşa Suikastı ve Yansımaları, İÜ AİİTE yüksek lisans tezi, İstanbul 2010; M. Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C. 4, İstanbul 1982; M. Turan, “Tek Parti Dönemi Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya’nın Kitaplığı”, Tarih ve Toplum, S. 284, Ağustos 2017; M. Solak, Atatürk Döneminde Şükrü Kaya’nın Siyasi Hayatı, AÜ TİTE yüksek lisans tezi, Ankara 2010; Resul Babaoğlu, “6-7 Eylül Olaylarının Muhtemel Failleri Üzerine Değerlendirme”, JASS, S. 6, 2013.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 12.9.2018 [TR724]

“Burunlarından fitil fitil getireceğim” [Semih Ardıç]

Türkiye’nin ilham kaynağı artık Vladimir Putin Rusyası. Hürses Gazetesi’nde 11 Eylül’de Fehmi Çalmuk imzası ile yayımlanan makalede sanki hüsn-ü misâlmiş gibi Putin’in işadamlarını çağırıp imzalattığı beyannamelerden bahsedildi.

Türkiye’de yakında Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın da Putinvari bir adım atacağına dair kuvvetli emareler olduğundan bahseden Çalmuk 10 Ağustos’un milat olarak kabul edileceğini aktardı.

Malum 10 Ağustos’ta dolar ve euro zıpladı. Zam sağanağı da aynı tarihlerde başladı. O günden sonra dolar için 6,45 TL’nin altı hayal oldu.

“DOLARI BANKALAR YÜKSELTTİ” İDDİASI

Güya 10 Ağustos’tan 13 Ağustos’a kadar bankalarası piyasada dolar manipülasyonu yapılmış ve bu yüzden dolar 6,88 TL’ye kadar yükselmiş.

Anlaşıldığı kadarıyla Merkez Bankası’nın Ağustos ayına dair hazırladığı para hareketleri listesi muhtemelen Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile Emniyet’in çalışmasında belirleyici olacak.

Operasyon listesinin başında hâlâ Hizmet Hareketi’ni destekleyen büyük işadamları varmış. Maksat da Türkiye’den çıkan paraları geri getirmekmiş. Yurtdışına para çıktıysa nasıl gelecek?

Türkiye kambiyo kontrol rejimine ve sermaye kontrollerine geçti de bir bizim mi haberimiz yok?

ABRA-KADABRA İNCELEME ALTINDA!

Son derece sakıncalı suâllere cevap verilmiyor. 10 Ağustos mercek altına alınmış.

Çalmuk, devamında şunları yazmış: “Kimin elinin kimin cebinde olduğu hangi yurtiçi bankaların, yurtiçinde yerleşik yetkili müesseselerin, kurumsal ve bireysel müşterilerin döviz abra-kadabrası inceleme altında.”

“Türkiye’de de böyle bir operasyonun an be an yapılacağına ilişkin umudum halen diriliğini koruyor. Bunun emareleri de var.” diyen Çalmuk’un bir cümlesi var ki o sözler adeta hukuk devletinden eser kalmadığının itirafı.

Çalmuk aynen şöyle yazdı: “10 Ağustos olayını kendisine yönelik ‘ekonomik darbe girişimi’ diye kabullenen Erdoğan’ın ‘Burunlarından fitil fitil getireceğim’ cümlesini de ekleyelim.”

“BURUNLARINDAN FİTİL FİTİL GETİRECEĞİM”

Bir memleket düşünün en tepedeki kişi döviz kurları yükseldiğinde bunu “kendisine darbe yapmak” şeklinde kabul ediyor.

Darbeye destek verdiğini iddia ettiği bankalar, şirketler, holdingler ya da şahıslardan bizzat hesap soracağını yakın çevresi ile paylaşıyor.

Ortada iddia olunduğu gibi bir suç varsa bile fâillerine hukuk zemininde değil Erdoğan’ın hissiyatına göre hesap sorulacak.

O kimi ya da kimleri işaret ederse her biri devletin en acımasız çehresi ile yüzleşecek. Dikkat edin! Kimin suçlu olup olmadığını mahkeme, iddianame, savunma hakkı vb. tayin etmeyecek.

DOLAR ALANLAR ŞÜPHELİ

Türkiye’yi aile şirketi gibi idare eden Erdoğan’ın hükmü kâfi. Madem onlar dolar aldı hepsi bedelini ödemeli!

Artık Saray’ın talimatlarına göre karar veren mahkemelerin vereceği kararı bile beklemeye tahammül yok. Bankalardan döviz işlemi yapanları tespit etmek çok kolay.

Dolayısıyla malum muhaberat zihniyeti evvela onların üzerine gidecek. Rutin bir işlem bile artık kriminal bir mahiyete büründürülüyor.

8 Eylül’de yayımlanan “MASAK’tan esnafa: Niçin 1.750 dolar yolladın” (http://www.tr724.com/masaktan-esnafa-niye-1-750-dolar-yolladin/) başlıklı makalede anlattığım vaka zaten böyle bir cinnet halinin en müşahhas misaliydi.

Bundan böyle daha büyük grupların üzerine gidilecek.

PATRONLARIN UYKULARI KAÇIYOR     

Türkiye’nin içine düştüğü malî krizin müsebbibi olan Erdoğan hükûmeti hâlâ komplo teorilerine sarılarak çaresizliğini de ele veriyor.

İşadamı dolar alır-satar. Vadesi gelen döviz ödemesi için alır, TL ihtiyacı varsa döviz bozdurur.

Serbest piyasa şartlarında bahse konu işlemlere suç, hatta darbe suçu demek için insanın aklını peynir ekmekle yemesi lazım.

Maksat üzüm yemek değil ki! Krizden çıkış için bir reçete hazırlamak yerine esnafın, tüccarın, sanayicinin ümüğünü sıkmak tercih ediliyor.

Patronlar her gün birilerinin kendisini alıp götürüceği endişesiyle yaşıyor.

HİZMET HAREKETİ İLE BAŞLADILAR, DEVAM EDECEKLER

Yine tipik fişleme listeleri elden ele dolaşacak. Kırmızı, turuncu ve yeşil renklerle tasnif edilen listelerde kırmızı listedekiler “kayyım”, “müsadere” ve “afakî vergi cezaları” ile tehdit edilecek.

Ölümü görüp sıtmaya razı olanlar belayı savuşturucak. Hak, hukuk diyenler perişan edilecek.

Ne de olsa son üç senede Hizmet Hareketi’ne mensup işadamları üzerinde “mal gaspı”, “mülkiyet hakkının ihlali” gibi ağır suçları işlemede hayli tecrübe kazandılar.

Kullanılan üslup bile ne kadar değişti. “Teessüf ederim. Yaptıklarımız gözünüze dizinize dursun.” siteminden “Burunlarından fitil fitil getireceğim.” tehdidine geçildi.

İktisadî krizin içinden çıkılmaz bir hal aldığı ortada. Para muslukları kapalı, havuz kurudu. Parasızlıktan trollerin maaşları bile verilemiyor. Bu sayede sosyal medya da biraz arındı, kendine geldi.

Erdoğan’a bir düşman lazım. Yeni düşman da bankacılar, işadamları ve yabancı yatırımcılar.

DOLAR TURŞULARI DA TEHDİT SAYILABİLİR

Bursa Orhangazi’de dolar turşusu kuran turşucu, o turşularla poz veren Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu bile kırmızı listeye girmiş olabilir.

Neticede onlar da dolar turşusu kurarak şüphe uyandırdı. Erdoğan’ın nazarında bazen bir 5 Kg dolar turşusu, 5 Kg. C4 patlayıcıdan daha tehlikeli olabilir.

Hem yarın o turşuların açılıp Erdoğan’a karşı yeni bir darbede mühimmat olarak kullanılmayacağı ne malum!

Saray’a yakın gazetelerden birinde köşe tutmuş Fehmi Çalmuk “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” demek istemiş.

Mesaj gayet sarih: O turşular işadamlarının burunlarından fitil fitil gelecek.

[Semih Ardıç] 12.9.2018 [TR724]

#Zikir Sokakta! [Naci Karadağ]

Helak olmuş kavimlerin tarihsel güzergâhında milim sapma olmadan ilerleyen bir ülke olduk…

Kendisine tebliğ gelmeden, yani herhangi bir teklifle karşılaşmadan sapıtan toplumları şimdi çağırıp sorma imkanımız olsa eminim kendilerince “bağlam” ilişkisi kurarak makul, mantıklı gerekçeler sunarlardı bize.

Çok mu anlaşılmaz oldu?

Açayım…

Kız çocuklarını diri diri gömenler mesela.

Bugün buradan; günümüzden baktığımızda bize inanılmaz sert, insafsızca, insanlık dışı geliyor ki haklıyız. Hiçbir gerekçe bir insanın öz evladını diri diri toprağın altına sokmayı haklı gösteremez.

Ama cahiliye döneminden kızını gömen bir babayı takip edip, toprağı kazmasını gizlice izlesek emin olun, babanın üzüntüsünü, belki gözyaşlarını görürdük.

İmkan olsa sorsak, muhtemelen şöyle bir cevap alırdık:

“Ne diyon sen beyim, ben ister miyim evladımı elimle gömeyim, öldüreyim! Ben fakirim, Mekke’de fakirsen hayatın da dahil her şeyinle zenginlerin malısın. Şimdi bak, bu kız çocuğum daha 7/8 yaşına gelmeden bir zengin alacak istismar edecek, sonra başkalarına satacak. Çocuk hiç yaşamadan diri diri zaten ölmüş olacak. Şimdi masumken eğer onu toprağa gömersem, belki cennette iyi bir hayatı olur! Çünkü günahsızdır, masumdur. Zengin Mekke ulularının şarapla sofralarına meze olacağına, toprağın altı daha hayırlıdır!”

Bu yaptığımız geçmişe gidiş, şüphesiz farazi ve yanılma ihtimalimiz olan bir ihtimal… Ala şu aşağıdaki video gerçek. Açlıktan perişan olan Suriyeli çocuk ölmek istiyor, sebebini sorduklarında “cennette ekmek var ve cennette evim olacak” cevabını veriyor ve ölmek istiyor:


Teklifin olmadığı yerde tebliğ, tebliğin olmadığı yerde cahiliye olması normaldir.

Esas sıkıntı ise tebliğle şereflenmiş kavimlerin bir süre sonra cahiliye dönemlerinden daha perişan bir hale dönüşmelerinde…

Dinin içinin oyulduğu, ahlak kavramının bambaşka saiklerle yeniden inşa edildiği bir çağı yaşıyoruz.

Kendisine peygamber gönderilmiş bir kavmin bu hale düşmesidir dehşet verici olan.

Allah’ın evi olarak gördüğü mekâna gidebilmek için bir ömür boyu rüya görür Müslümanlar.

Arzu eder ki âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı o muazzam insanın yaşadığı beldelere gidip onu solumak, ondan bir esinti, bir iç titremesi duyabilmek için bir ömür bekler samimi mümin.

“İşte” der, “Buralarda yürümüş benim efendim… Burada yüzünü toprağa sürmüş, burada yalvarmış, mübarek dişi şurada kırılmış, yanağından akan kanlar şu topraklara süzülmüş.”

Muazzam bir iç gerilimle kıvrım kıvrım kıvranır, o kutsal beldenin tüm maneviyatını içine çekmek, kendine hapsetmek ister.

Dilinden dua, kalbinden titreme eksik olmaz.

Her adımda bir sahabe efendimize denk gelir adeta…

Ebu Bekir (RA), şurada koşturmuş, diye düşünür.

Ömer Efendimiz (RA) burada gürlemiş, tüyleri diken diken urbasından dışarı fırlamış. Ali Efendimiz (KS) şurada meydan okumuş çağın zalimlerine.

Hayâ abidesi Osman (RA) şu sütunun ardından iki büklüm secdede kalmış günler boyu…

Ve biz, bu sonsuzluk kervanının son mücrimleri işte buradayız…

Keremlerinden bir kırıntı, hatıralarından bir esinti duyabilmek için…

Ama gözünüzü seveyim, kurbanınız olayım, bugünü kadar hiçbir bahtsız jenerasyon, hiçbir nasipsiz ümmet kitlesi, ihram içinde bu mübarek beldede pişti oynamayı bırakınız cesareti, aklına dahi getirmemiş.

Bakınız şurada bu çağın mümini olduğunu zanneden bir bahtsızlar güruhu var.

İhram içinde o kutsal topraklarda pişti oynuyorlar, kâğıt oynuyorlar…


İmanı kendi beldesinden kovarcasına yapılan bu küstahlığa karşı dehşete düşmesi gerekenler ne yapıyor sizce?

Vereyim cevabını..

Sokakta zikir adına şov yapmakla meşguller.

Beytullah’ta kâğıt oyunu oynayanların çağdaşları, sokakta dans gösterisini bize ibadet diye yutturmaya çalışıyorlar.

İzleyin ve şu soruya cevap verin:

Din böyle bir şey olabilir mi?


Allah’ın sahibi olduğu dini düğün halayına çevirmenin bedelini sadece bu müptezel kitle değil, bütün bir ümmet çekecek diye korkan kimse yok mu?

Zikri sokağa, piştiyi Kabe’ye sokan bu çağın İslamcılarının bu dine verdiği zararı hangi büyük din düşmanı verebilir söyler misiniz?

Toprağın altının üstünden hayırlı olduğu bir devrin kapılarını açtık maalesef… Başımıza ne gelirse müstehakız…

[Naci Karadağ] 12.9.2018 [TR724]

Saman alevi mi değişim mi? [Hasan Cücük]

UEFA Uluslar Ligi’ne Türkiye sahasında Rusya’ya 2-1 yenilerek kötü bir başlangıç yapmıştı. İkinci maçında İsveç’e konuk olan A Milliler için tek çıkar yol galibiyetti. 2-0 geriye düştüğümüz maçta tarihi bir dönüş yaşadık. Maçın son bölümlerinde Emre Akbaba ile bulduğumuz iki golle sahadan 3-2 üstün ayrıldık. Skor kadar oynanan futbolda göz doldurdu. Skor ve futboldan bağımsız olarak teknik patron Mircea Lucescu’nun sahaya sürdüğü kadro değişimin sinyali olarak algılandı.

Türk milli takımının makus talihini değiştiren isim olarak 1990-93 arasında görev yapan Sepp Piontek gösterilir. Alman hoca yönetiminde Türkiye, çıktığı 27 maçtan sadece 4’ünü kazanırken, 15’ini yitirdi, 8’inde de berabere kaldı, 22 gol atıp, 50 gol yedi. Piontek dönemindeki 4 galibiyetten 3’ü özel maçlarda gelirken, resmi maçlardaki tek galibiyetin de San Marino karşısında alınması dikkati çekti. İstatistikler bu kadar kötü hatta facia iken nasıl oluyordu Piontek değişimin mimarı oluyordu?

Sepp Piontek, 1978’de göreve geldiği Danimarka’yı 12 yıl içinde Avrupa’nın futbol ülkelerinden biri yapmayı başarmıştı. Klasik bir Almandı. Disiplinden taviz vermeyen, kadroya aldığı oyuncunun adına değil futbola bakan biriydi. Dönemin Federasyon Başkanı Şenes Erzik, Türk futbolunda değişimin ancak disiplinli bir hoca ile gerçekleşeceğine inandığı için Piontek’i göreve getirmişti. Piontek öncesinde milli takım, kazanmayı düşünmeyen, uluslararası turnuvalara katılma hayali olmayan, dahası 3 büyüklerden aynı oranda alınan oyuncularla kurulu bir yapıydı. Piontek göreve gelir gelmez önce disiplin deyip, milli takımı bir çiftlik gibi gören oyunculara kapıları kapatmakla başladı. Bu isimler arasında Rıdvan Dilmen ve Tanju Çolak gibi dönemin yıldızları vardı. ‘Bana kalpten oynayan oyuncu lazım’ diyen Piontek, adım adım Anadolu’yu dolaştı. İlk kez bir milli takım hocası İstanbul dışına çıkıp, oyuncu seyrediyordu. Takım kötü sonuçlar alıyordu ama gidilen yolun doğruluğu konusunda başta federasyon başkanı Şenes Erzik’ten büyük destek alıyordu.

Piontek’in temellerini attığı milli takım ilk başarısını Fatih Terim’le Euro 96’ya katılarak aldı. Euro 2000’deki çeyrek final ve 2002 Dünya Kupası’nda gelen üçüncülük Piontek’in 90-93 arasında çizdiği yolun ve oluşturduğu felsefenin ürünüydü. Milli takım Sepp Piontek’le kabuk değiştirmiş, ürününü ilerleyen yıllarda almıştı.

Piontek’in oluşturduğu milli takım çok gerilerde kaldı. Türkiye değişime ayak uyduramadığı için bir çok turnuvayı evinde seyretti. 2002 Dünya Kupası’nda üçüncü olduk ama bir daha Dünya Kupası bileti alamadık. Euro 2008’de yarı final oynadık ama bir sonraki turnuvada yoktuk. Euro 2016’da gruptan çıkamayıp evimize döndük.

Fatih Terim’in adının karıştığı ‘kebapçı kavgası’ sonucu gönderilmesiyle Mircea Lucescu göreve getirildi. Dünya Kupası bileti Terim döneminde kaçmak üzereydi. Lucescu’nun gelişi bunun tescili oldu. Dünya Kupası treninin kaçmasının sorumluluğunu Lucescu’ya yüklemek haksızlık olurdu. Romen hocanın asıl sınavı UEFA Uluslar Ligi ve Euro 2020 grup elemeleri olacaktı. UEFA Uluslar Ligi’nde ilk maçımızda sahamızda Rusya’ya 2-1 yenildik ama oynanan futbol geçer not almıştı. İsveç karşısında futbol ve skor kadar sahaya sürülen kadroda değişimin habercisi oldu. Yıllarca aynı isimlerden kurulu kadro yerine Lucescu gençlerden kurulu bir kadro kurmuştu. Lucescu’nun sahaya sürdüğü oyuncuların yaşlarının toplama rakip İsveç’ten 40 yıl daha az olması kadromuzun yapısı hakkında bilgi veriyordu.

Lucescu’nun sahaya sürdüğü Mehmet Zeki Çelik, Kaan Ayhan, Çağlar Söyüncü, Okay Yokuşlu, Cengiz Ünder, Serdar Gürler, Hakan Çalhanoğlu ve Emre Akbaba gibi oyuncular henüz 20’li yaşların başında bulunuyor. Yine 1300 küsür gün sonra kaleyi Sinan Bolat’a teslim etmesi Lucescu’nun kafasında bir değişim planı olduğunu gösteriyor. Lucescu’nun milli takım kadrosunda görmeye aşina olduğumuz isimlerin Mehmet Topal, Cenk Tosun ve Oğuzhan Özyakup’la sınırlı olması değişimin habercisi olarak algılandı.

Lucescu’nun bir şansı da İsveç karşısında sahadan galip ayrılmamız oldu. Maçtan önce yayınlanan istatistklerde Romen hoca, son 20 yılın en başarısız milli takım çalıştıranı olarak görülüyordu. Lucescu, İsveç karşısında sadece kendi geleceğini değil, milli takımda yaşanacak değişimide kurtardı. Bunun bir değişim mi yoksa geçici mi olduğunu önümüzdeki maçlarda göreceğiz. Lucescu bu kadroda israrcı olursa Türk futbolunda yeni bir değişim dönemi başlamış olur. Tıpkı Piontek dönemi gibi.

[Hasan Cücük] 12.9.2018 [TR724]

“Henüz doğmamış teröristleri tespit ettik amirim” [Adem Yavuz Arslan]

Başlığı görüp ‘henüz doğmamış terörist’ nasıl oluyor demeyin.

Sonuçta bu ülke doğumhane kapılarında bekleyen polisleri, bir günlükken annesi ile tutuklanan bebekleri ve hücreye atılan çocukları gördü.

O yüzden ‘gelecekte doğacak’ bebekleri bile şimdiden ‘terörist’ olarak fişlemeleri sizi şaşırtmasın.

ÖNCE TEŞEKKÜR

Belki duymuşsunuzdur.

‘Erdoğan-Ergenekon rejimi’ ‘FETÖMETRE’ diye bir yazılım üretti.

Ergenekoncuların ve Havuz yazarlarının ‘süper bilimsel bir çalışma’ diye öve öve bitiremedikleri ‘FETÖMETRE’ gerçekte fişleme dosyalarının bilgisayara aktarılmış hali.

Dahası, işkence görüntülerini Şenol Kazancı yönetimindeki Anadolu Ajansı eliyle servis ettikleri gibi, fişlemeleri de Nedim Şener aracılığı ile duyurdular.

Fişleme yaptılarını, üstelik sadece TSK personelinin değil, onların ikinci- üçüncü derece akrabalarını bile fişlediklerini, kişisel bilgilerini hukuksuz bir şekilde ele geçirip arşivlediklerini, organize ispiyonlama mekanizması kurduklarını, delilsiz – savunmasız binlerce askeri ordudan attıklarını kendi ağızları ile itiraf ettiler.

Hem de ballandıra ballandıra.

Hatta kamuoyunun ‘bamya’ kod adı ile tanıdığı Zeki Üçok, Erdoğan’a çağrı yaparak “bu yazılımı tüm kamu da uygulayın” dedi. Üçok daha da ileri giderek “FETÖMETRE’yi kamuda uygulayın dolar 5 liranın altına inmezse namussuzum” dedi.

Neyse…

Nedim Şenerler, Zeki Üçoklar ve Ardan Zentürklere ‘Erdoğan rejiminin fişlemelerini açık ettikleri için’ teşekkür etmek lazım.

‘FETÖMETRE’ uygulaması ile ihraç edilen, tutuklanan askerlerin işi AİHM’de çok kolay olacak.

ÖNCE TESPİT ET SONRA İMHA ET!

‘FETÖMETRE’ lafını ilk duyduğunuzda gülme ihtiyacı hissediyorsanız kendinizi suçlamayın. Sosyal medyadaki geyiklere bakın, yalnız olmadığınızı görürsünüz.

Keşke bu uygulama ile binlerce insan mağdur edilmese, biz de köşe yazısı olarak internette dönen ‘FETÖMETRE’ geyiklerini alıntılayıp eğlenseydik.

Fakat bahse konu uygulama tam anlamıyla bir soykırım pratiği.

Şu ifadeler TSK yönetiminin Havuz medyası eliyle servis ettiği yazılardan; “

“Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Fethullahçı kadroları ‘önce tespit et sonra imha et’ stratejisi üzerine kurulu FETÖMETRE analiz programını… “

İfadeye bakar mısınız?  Program ‘önce tespit edip sonra imha edecek’miş !

Devam edelim;

“Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Cihat Yaycı tarafından talimatı verilen kriterler matrisi 70 temel düzeyde 250’de alt kriterli hesaplama yöntemi oluşturuyor “

Neymiş bu ‘bilimsel kriterler’ diye bakıyorsunuz. Maddeler evlere şenlik.

Fakat TSK’nın kurmay heyeti bu maddeleri ciddiyetle uygulamış.

Yine Havuz’da yapılan propaganda ya göre “görevde veyahut emekli personel ve akrabaları dahil olmak üzere yaklaşık 810 Bin kişiye ilişkin biyografik personel bilgileri detaylıca değerlendirilmeye alındı”

Eş, anne baba, kardeş, amca dayı çocukları hatta üçüncü, dördüncü derece akrabaların kayıtları bile fişleme dosyalarında.

Bankasya’nın tüm hesapları taranmış.

Diyelim ki siz TSK’da bir subaysınız. Bankasya’nın önünden bile geçmemişsiniz. (Geçseniz de bir şey olmamalı fakat konumuz şimdi o  değil) Amcaoğlunuz Bankasya’da hesap açmış, yada çalıştığı dersane maaşlarını Bankasya üzerinden ödemiş.

Yada hiç görmediğiniz kuzeniniz öğretmen ve KHK ile atılmış.

Tümgeneral Cihat Yaycı’nın önderliğinde geliştirilen bu ‘fişleme yazılımı’ ile ‘Cemaatçi olarak’ fişleniyorsunuz.

‘GELECEK NESİLLERİ’ DE FİŞLEMİŞLER!

Erdoğan propagandistlerinin ballandıra ballandıra anlattığı ‘FETÖMETRE’ ile ilgili bir bölüm var ki tanım bulmak zor.

Aynen şöyle diyor ‘FETÖMETRE’ fişlemelerinin ‘reklamı’nda; “Yapılan incelemelerde, genç yaşta ve mesleki geçmişlerinin henüz başında olmalarından dolayı, fazla iz bulunamayan haklarında başkaca bilgi elde edilemeyen genç subay-astsubaylar için ise 33 temel ve 60 alt kriterli matris kullanıldı. Böylelikle örgütün derin uzantılarının da tespit edilerek gelecek yıllarda örgütle iltisaklı nesillerin de tekrar TSK’ne girmemesi hedefleniyor.”

Yalnış okumadınız. ‘Gelecek yıllarda örgütle iltisaklı nesillerin ‘…. Erdoğan  rejimi hızını alamayıp henüz doğmamış nesilleri bile ‘terörist’ olarak fişlemiş.

Henüz doğmamış çocukları bile tehdit olarak görüp ‘imha etmeyi’ planlamak bizim yabancı olmadığımız bir konu aslında. Mesela Mısır civarında geçen örnek çok meşhurdur !

‘SUFLECİ PAŞA’NIN İCRAATLARI

Havuz medyasına göre ‘FETÖMETRE’nin mucidi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı.

Söz konusu yazılımı 10 Eylül 2016’da uygulamaya sokmuş.

Tabi 15 Temmuz sonrası kısa bir sürede böyle kapsamlı bir algoritmayı nasıl hazırlayıp uygulamaya soktunuz diye soran olmadı?

Böyle ‘bilimsel’ bir çalışmayı yapan Cihat Yaycı’yı hatırlayamamışsanız bir ipucu vereyim;

15 Temmuz akşamı Erdoğan’ın CNNTürk ekranlarından yaptığı facetime görüşmesini hatırlarsınız.

O görüşmede fonda Erdoğan’a ‘Başkomutanım de, başkomutanım de’ diye sufle veren biri vardı. İşte Erdoğan’a ‘başkomutan’ olduğunu hatırlatan kişi Cihat Yaycıydı.

15 Temmuz’a dair binlerce sorudan birisi de şu; Cihat Yaycı o akşam 23’de kadar Erdoğan’ın kaldığı oteldeydi ama hiç bir iddianamede , ifadede bu olayla ilgili bilgi yok.

Öte yandan Zeki Üçok gibi Ergenekoncular, Nedim Şener gibi Saray sevdalıları Cihat Yaycı’yı öve öve bitiremiyorlar fakat gerçekte bu fişlemeler daha geniş bir kadronun ürünü. Ergenekoncuların zayıf kaldığı yerlerde başka tarikat ve cemaatlerden askerler fişlemelere yardımcı oluyorlar.

Nitekim Doğu Perinçek ekran ekran gezip “28 Şubatta bile yapamadığımızı yaptık, TSK’dan 30 küsür bin askeri temizledik” diyor.

KRİTERDEN KRİTER BEĞEN

Gelelim bilimsel çalışmanın detaylarına.

TSK’da ki ‘Cemaatçi’leri tespit etmek için 70 ana kriter yazılmış. Bu kriterlere göre puanlar veriliyor. Eğer bir subay yada astsubay bu kriterlerden puan topluyorsa sorgusuz sualsiz ihraç ediliyor.

Sonra da tutuklanıyor.

Kriterler içerisinde yok yok. Birinci, ikinci, üçüncü ve  dördüncü derecede akrabalarınızın banka hesapları, telefon görüşmeleri, çalıştığı kurumlar yada üye olduğu sendikalar bile sizi fişlemek için kullanılmış.

Diyelim ki kardeşiniz öğretmen ve Cemaat iltisaklı bir okulda çalışmış. Siz ne kadar başarılı olursanız olun, darbeye karışmamış hatta darbecilerle mücadele edip gazi bile olmuş olsanız kurtuluşunuz yok.

Yada dayınızın oğlu, amcanızın kızı Bankasya’da hesap açmış. Bittiniz !

Mesela başka neler var?

Diyelim ki son yıllarda boşandınız? Bunu da ‘Cemaatçi olmanın nişanesi’ olarak saymış Cihat Yaycı’nın fişleme yazılımı.

Nasıl evlendiğiniz de önemli tabi. Eğer bir dost ortamında tanışıp evlenmişseniz ‘kesin Cemaatçi’sinizdir.

Dil puanınız yüksekse, yurtdışı görevde bulunmuşsanız, kritik birimlerde çalışmışsanız da Cemaatçi olma ihtimaliniz yüksek.

Hele bir de yüksek lisans doktora yapmışsanız hiç kaçarınız yok kesin Cemaatçisiniz.

Diyorum ya, işin içinde binlerce mağdur olmasa süper geyik yapılacak bir konu şu FETÖMETRE olayı.

Çünkü öyle bir fişleme yazılımı yapılmış ki, birini suçlamak ve tutuklamak istiyorsanız soruları ona göre koyuyorsunuz ve hedefi onikiden vuruyorsunuz !

Mesela bu FETÖMETRE kriterlerini, 15 Temmuz’un en karanlık isimlerinden dönemin ÖKK komutanı Zekai Aksakallı’ya uygulasanız hiç kurtuluşu yok.

Yada 15 Temmuz’un diğer kritik ismi Mehmet Dişli’yi analiz etseniz onun da şansı yok. Hatta programın sahibi denilen Cihat Yaycı’da bu kriterlere tabi tutulsa çoktan Silivri’yi boylardı.

Dahası bu kriterlere göre ‘en büyük Fethullahçı’ Erdoğan’ın kendisi.

FETÖMETRE ASLINDA CEMAATİ TEMİZE ÇIKARIYOR

Yazılarımı ve Youtube’da yaptığım videoları takip edenler bilir.

Benim 15 Temmuz’a dair temel bir tezim var; O gece yaşananlar bir darbe girişimi değildi. Darbe yaptığını sanan, emir komuta içinde sokağa çıktığını düşünen bir takım saftirikler vardı ama gerçekte herşey başarısızlığa göre kurgulanmış bir istihbarat operasyonuydu.

Bizzat Akar, Erdoğan ve Fidan üçlüsünün kurguladığı, TSK içindeki Ergenekoncu kadrolarla hayata geçirilen bu kumpasla Türkiye’de rejim değiştirildi.

Tarihi tasfiyeler yapıldı. Yapılmaya devam ediyor.

Erdoğan ‘Allah’ın bir lütfu’ olarak gördüğü 15 Temmuz’u sorgulatmıyor. Bir şekilde bize dayatılan senaryoyu sorgulayan olursa kendini hapiste buluyor.

Bunun son örneği Ece Sevim Öztürk oldu.

Oysa ki AKP’nin siyasallaşmış yargısı bile 2 yıldır tutuklu bulunan, ağır işkencelerden geçirilmiş bir çok subay-astsubayın darbeci olmadığını teyit etmek zorunda kaldı.

Hatta darbeyi önleyen, Erdoğan’ı koruyan polislerin-askerlerinde ‘Cemaatçi’ olduğu ortaya çıktı.

Bunca sansüre ve baskıya rağmen gelinen nokta bu. Özgür medya ve bağımsız gazeteciler olsa 15 Temmuz senaryosu delik deşik olacak !

Daha da ilginç olan şu; Erdoğan rejiminin övünerek duyurduğu FETÖMETRE aslında Cemaati darbe girişiminden temize çıkartan bir uygulama.

Sonuçta 15 Temmuz günü sokağa çıkan asker sayısı belliydi. Bugüne kadar ihraç edilen, tutuklanan asker sayısıda.

Binlerce subayı, astsubayı suçlamak için bir şey bulamayınca, akrabalarının banka hesaplarından, sendaki üyeliğinden, gazete aboneliğinden ‘suç’ çıkarmaya çalışıyorlar.

“Eğer bu bir Cemaat darbesi ise Cemaatçi diye ihraç edip tutukladığınız binlerce asker neden darbeye katılmadı?” sorusunu kimse sormuyor.

Dahası, kendisine dair bir suç unsuru bulamadıkları askeri ihraç edip tutuklamak için 40 dereden su getirenler, darbenin mimarı denilen Mehmet Dişli’nin kardeşi Şaban Dişli’yi Türkiye’yi temsilen büyükelçi atayabiliyor!

[Adem Yavuz Arslan] 12.9.2018 [TR724]