Erdoğan rejimi neden Batı düşmanı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Dış düşmanlar söylemi günümüz Türkiye toplumunda – tıpkı diğer diktatörlüklerde olduğu gibi – sıklıkla başvurulan bir safları sıklaştırma yöntemi. Kafa karıştırıcı bir kavram kargaşasına karşın, birbirlerinden ideolojik olarak, dünya görüşleri ve yaşam tarzları bakımlarından taban tabana denebilecek kadar farklı kesimler, dış düşmanların “Türkiye aleyhtarı” tutumu konusunda tam bir görüş birliği içerisinde algılıyor iç ve dış siyaseti. Bu durumun esasında bir Ortadoğu normali olduğunu bilmeme karşın, Türkiye’nin kendisine özgü özel yakın tarihi, büyük oranda bu ülkeyi diğer Ortadoğu ülkelerinden ayırırdı geçmişte. Oral Sander hoca bunu Türklerin sömürgeleştirilmemiş bir toplum olmasıyla açıklar. İçinde bulunduğumuz günlere dek ben de eskiden öğrencilerime Türkiye’de anti-Batı türü radikal fanatik akımların ve komplo teorilerinin Ortadoğu ülkelerine göre görece daha az olması durumunu bu bağlamda açıklardım. Ama artık böyle düşünmüyorum. Neden mi? Birkaç mukayeseli değerlendirme bu konuyu açıklamada yararlı olabilir.

RUSYA İLE TÜRKİYE’NİN BATI ALGISI FARKLI

Rusya çarpık bir Batı algısına sahiptir. Rusya’nın Türkiye’den farkı, tarihinin hiçbir döneminde demokratik bir deneyim yaşamamış olmasıdır. Ama Türkiye öyle değil. Bir kere Türkiye 1900’lerden beri ulus devletleşmeye yönelik bir siyasi mimariyle yönetiliyor. Oysa Rusya 1917’de yaşadığı antiemperyalist – yani anti-Batıcı – bir komünist devrim sonucunda Sovyetler Birliği oldu. Yani Batı’nın liberal özgürlükçü demokrasisini ve piyasa ekonomisini ötekisi olarak kabullendi, yetişen jenerasyonları da bu anti-Batıcı ideolojinin formatlarına göre endoktrine etti. Örneğin Putin’in jenerasyonu bu sosyalizasyonun ürünüdür. Rusya’nın Batı algısını daima bu tarihsel çerçevede anlamak gerekir. Oysa Türkiye’de işler çok farklı yürüdü.

Yani Türkiye tarihsel gerçekleri bakımından hem Ortadoğu toplumlarının dini üst-ideolojik Batı karşıtlığına, hem de Rusya toplumunun ideolojik ve medeniyetsel olarak tezat kabul ettiği için reddettiği ve ideolojik karşı pozisyon olarak üretilmiş olan Batı karşıtlığına yabancıdır. Türkiye insanı Batı’ya karşı sömürgeleştirilmiş bir halkın duyduğu kompleksleri hiçbir zaman duymadı. İdeolojik olarak da daima “muasır medeniyet” olarak algıladığı Batı medeniyetinin evrensel olarak kabul ettiği değerlerine yöneldi – cumhuriyetin demokrasiye evrilmemiş olsa da demokrasi değerlerine kapıyı aralamış olması, hatta bunun köklerinin Osmanlı tarihinde bile epey derinlere uzanan köklere sahip olması önemlidir. Cinsiyetlerin eşitliğinden düzenli seçimlere, sekülerleşmeden basın özgürlüğüne, ulus devlet kuruluşundan Kurtuluş Savaşı’nın hemen ertesinde Batı ile işbirliğinden imtina etmemesine dek birçok örnekle kanıtlanabilinecek bir Batı yönelimi, tartışmasız olarak bir parçasıdır modern Türkiye tarihinin. Türk aydını hiçbir zaman Batıyı öcü veya topyekûn düşman olarak algılamamış, kısmi başarısızlıkları veya eksiklikleri Batıya fatura etmemiştir. Dahası, Batıyı ötekileştirmeyen, bilakis Batılı devletler topluluğuna (gelişmiş ülkeler kulübüne) dâhil olmaya çalışan bir yaklaşım içinde olmuştur.

KATEGORİK BATI DÜŞMANLIĞI YOKTU

Türk nasyonalizmi (ulusalcılık ve milliyetçilik aynıdır, biri dindar diğeri daha seküler nasyonalizmlerdir sadece) içinde genelleştiren bir tür anti-Batıcı bir söyleme yer vermemiştir. Anti-emperyalist olduğunu söylemsel ve eylemsel olarak vurgulayan geç Türk sol düşüncesi bile içine asla kategorik bir Batı düşmanlığı dâhil etmemiştir. Evrenselci sol akımlar bile esasen Batı kategorilerinde siyasi ideolojileri benimser, Batılı “yoldaşlarının” etkisinde, onlarla etkileşimde hareket ederlerdi. Türkiye’de nasyonalizm de sol ideoloji de bu bakımlardan Batı’ya uzlaşılmayacak bir öteki olarak bakmadılar. Aynı şeyi örneğin Ortadoğu için – yoğunluklu olarak Araplar ve Araplık özelinde – söylemek güçtür. Batı düşmanı bir Türk nasyonalizmi veya solu yoktur, ama Ortadoğu’dan kendisini özene bezene ayıran ve Ortadoğululuğu reddeden bir tür üst kimlik vardır. Dahası bu üst kimlik, Ortadoğu’dan kendisini izole eden tutumunda Batılı olduğu algısıyla hareket etmektedir. Batıdan gelen olumlu şeyler, olumsuzluklara göre çok daha fazladır bu algıya göre. Oysa Doğuya ilişkin her şeyde bir tür gerilik ve gericilik, bir tür altta olma ve edilgenlik söz konusudur. Türk elitleri, hangi ideolojik yörüngeye dâhil olurlarsa olsunlar, ister milliyetçiler isterse solcular –farklı gerekçeler ve meşrulaştırmalarla – Batıyı dışlamamışlardır.

Örneğin milliyetçi ideolojinin lideri Türkeş daima NATO üyeliği ve Batı ittifakını aşırı sol gruplara karşı bir tür güvenlik sigortası ve Sovyet etkisinden korunma mekanizması olarak algılamıştır. Zaten milliyetçilik başlı başına Batı kültüründen türemiş bir kimliktir. Bu nedenle Türk milliyetçilerinde kategorik bir Batı düşmanlığı olması mantıksız olurdu. Türkeş bu tutumunda son derece akılcı ve rasyoneldi. Aynı şekilde, ortanın solu ideolojisinin mimarı Ecevit, bir Robert Kolej mezununu olarak asla kültürel bakımdan anti Amerikancı veya anti Batıcı olmadı. Afyon yaptırımları da Kıbrıs müdahalesi kararı ve akabinde yaşanan sorunlar da ABD’yi karşısına almaktan çekinmeyen Ecevit’i anti-Batıcı bir söylemin ucuzluğuna itmedi. Farklılıklarının değerler çerçevesinde değil, daha hızlı değişebilen milli menfaatler çerçevesinde meydana geldiğini anlayacak kadar rasyoneldi Ecevit. İdeolojik batı karşıtlığının Türkiye’nin birliği ve güvenliği açılarından yapıcı değil yıkıcı etkisi olacağını değerlendirecek rasyonel akla ve izan duygusuna sahip liderler çoğunluğu teşkil ettiler modern Türk tarihinde. Dahası, sonrasında sıkıntılar yaratabilecek sosyolojik değişimlerin tohumlarını atmadılar.

İKİ İSTİSNAİ DAMAR

Bu bahsettiğim Türkiye siyasetindeki ana akım tutumun ya da yaklaşımın iki istisnası bulunmaktadır. Bunlardan biri Milli Görüş geleneği olarak ortaya çıkan Türkiye İslamcılığıdır. Diğeri ise çok daha yeni olan bir tür neo-nasyonalizmdir. İslamcılar daima Batı tipi bir siyasal sistemle sorunlu oldular. İslamcılık, etkin olduğu tüm ülkelerde Batı karşıtı, hatta Batı düşmanı fikirlerle beslendi. Türkiye İslamcılığı bunun bir istisnası değil. Dahası, kategorik olarak insan hak ve özgürlükleriyle de sorunlu bir ilişkisi oldu İslamcılığın. Elbette bu hak ve özgürlükleri kendilerinin siyasi hedefleri için araç olarak kullandıkları dönemler hariç. Yani tramvay gibi: Yeri gelince inilen bir araç. Bu durum Türkiye için olduğu kadar Mısır gibi birçok İslam ülkesi için de aynıdır.

Neo-nasyonalistler ise Soğuk Savaş sonrasında, özellikle de 1990’ların sonundan itibaren AB hedefiyle Kopenhag Kriterleri’ni gerçekleştirmeye yönelen Türk siyasetinin ilkesel kararından sonra çok büyük bir güç kaybına uğradılar. Derin devletin vesayet sistemi aşamalı olarak geriledi. Ve bu kesimin ana nüvesini oluşturan neo-nasyonalist (Avrasyacı-ulusalcı) asker-bürokrat-entelektüel entelijensiya giderek Batı’yı düşman olarak algılamaya başladı, çünkü Batı değerlerinin kendi yönetimsel imtiyazlarının aleyhine olduğunu kavramışlardı. Doğal olarak buna direnç göstermekteydiler.

İslamcılar da demokratik yollardan iktidara gelip, Batı tipi demokrasi reformlarıyla muktedir olunca, yani sistemi büyük oranda tek başlarına kontrol etmeye başlayınca, alengirli ve akçalı işlere bulaşıp, gerek pragmatik gerekse ideolojik nedenlerle iktidarı kaybetmek istemediler. İktidarı kaybetmek, her şeylerini kaybetmekti çünkü. Böylelikle daha önce söz verdikleri demokratikleşme sürecini tersine çevirerek demokratik devleti sonlandırma stratejisini benimsediler. Önce AB reformları sürecinde gerçekleştirilen tüm demokrasi reformlarını bir-bir ortadan kaldırdılar. Sonrasında ise, seviyeyi daha önceki kısmi demokrasi olarak nitelendirilebilecek Kemalist devletin asgari ve çok yetersiz parlamenter demokrasi seviyesinin bile katlarca altına indirdiler. İşin garip olan yanı, bu anti-demokrasi sürecini kendilerini başlıca düşman olarak algılayan neo-nasyonalistlerin yardım ve desteği ile gerçekleştirdiler. Daha önce tasfiye edilen bu Avrasyacı-ulusalcı aşırılar, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz süreçlerinde iki aşamalı olarak ve her bir aşamada devlette daha girift olarak aktifleşerek Erdoğan liderliğindeki iktidar elitiyle bir tür örtülü koalisyona girdiler. Şimdilik bu koalisyonda fiili ve aktif güç mücadelesi ötelenmiş görünüyor. Ama bu her an değişebilir.

TOPLUMDA KARŞILIĞI VAR ARTIK

Bu iki grup da, kendi kitlelerine yoğun bir Batı karşıtlığı pompalıyor. Bu Batı karşıtlığının toplumda ciddi bir karşılığı oluşmuş durumda. Elbette Türkiye’de yeni bir şey bu, çünkü yukarıda belirttiğim gibi, 1990’larda da öncesinde de böyle bir şey yoktu. Gözlemlediğim bu büyük değişim sadece kısmi bir Batı karşıtlığı değil. Çok kitlesel, Rusya ve bazı Ortadoğu ülkeleri seviyesinde – devlet katında değil halk bazında – bir Batı karşıtlığından bahsediyorum. Özellikle gençler üzerinde çok etkin bir endoktrinizasyon var. Medyayı bir propaganda makinesine dönüştüren Erdoğancı İslamcı iktidar ve onun neo-nasyonalist Avrasyacı derin ortakları, kendilerini sağlama almak adına Türkiye’nin her türlü iç ve dış sorununda ABD ve Almanya gibi Batılı ülkeleri, NATO ve AB gibi Batılı kurumları işaret ediyor. İşin tuhafı, Türkiye bir NATO üyesi olarak ve AB ile resmi olarak katılım müzakereleri yürütmekte olan bir aday ülke olarak yapıyor bu olumsuz propagandayı. Yani Rusya’dan ya da İran’dan bahsetmiyoruz. Bu ülkeler Batı güvenlik sistemine dâhil olmadıkları gibi, Batı’nın ekonomik ve siyasal yapılanmasında da pay sahibi değiller. Rusya kendi toprak bütünlüğünü korumak ve yayılmacı hedeflerine zemin sağlamak için Batı karşıtlığını benimsiyor, kendi baskıcı siyasal rejimini konsolide edebilmek için Batı değerlerini ötekileştiriyor. İran ise ideolojik nedenlerle Batı karşıtı ve Rusya gibi o da stratejik olarak rejim ve toprak bütünlüğü bakımından halkını Batı’ya ve değerlerine karşı koşullandırıyor. Bu iki ülkenin rejimi de Batı’nın demokrasi desteğini ve insan hakları politikalarını kendi iktidarları bakımından bir numaralı tehdit olarak algılıyor.

Bu size bir yerlerden tanıdık geldi mi? Bugünkü iktidar neredeyse meteorolojik olumsuzluklardan bile ABD, Almanya, NATO veya AB’yi sorumlu tutacak! 15 Temmuz darbe girişimi – rejimin tüm gölgeleme ve karartma çabalarının garabetine paralel olarak – ABD’ye açıkça fatura edilmedi mi? Hala Alman gazeteciler, ABD’li din görevlisi hapiste (rehin) tutulmuyor mu? Daha önce kendilerinin PYD liderini Ankara’ya davet edip onunla görüşenler, bugün aynı Kürt gruplara ABD IŞİD karşıtı cephede destek verdi diye PKK desteği ile suçlanmıyor mu? Daha önce Suriye ve Ruslardan korunmak için NATO’dan Patriot bataryaları alan ve NATO askerlerini – Alman ve Hollandalı birlikleri – konuşlandıranlar, meydanlarda “Ey NATO” diye halka propaganda yapmıyor mu? Halkbank davasında ABD savcıları ve yargıcı için “FETÖ üyesi” denmiyor mu? Saymakla bitmeyecek kepazelik, tutarsızlık, devlet aklı ve ciddiyetiyle bağdaşmayacak çelişkili demeç ve politikalarla ülkeyi yerle bir eden diktatörlük, yaşanan korkunç gerileme ve kayıpları örtbas etmek amacıyla tıpkı Rusya ve İran’da olduğu gibi, “Batılı odakları” suçlayan komplo teorilerini resmi rejim söylemi olarak benimsemekte.

MUHALEFET KENDİNE BİÇİLEN ROLÜ OYNUYOR

Bugün Erdoğancılar ve neo-nasyonalist Avrasyacıların koalisyonu dâhilinde Bahçeli kontrolündeki MHP açıktan, Kılıçdaroğlu’nun pasif yönetimi altındaki CHP ise örtülü olmak üzere, kendilerine biçilen rolü – ama bilinçli ama bilinçsiz olarak – oynuyorlar. Erdoğan’ın İslamcılığı ile neo-nasyonalist Avrasyacıların nasyonalizmi, Batı karşıtlığına dayanıyor ve bu, hem MHP’li milliyetçilere, hem de CHP etrafına kümelenen ulusalcılara fazlasıyla hitap ediyor. Batı karşıtlığı, bir tür “neo-Türk-İslam Sentezi” çerçevesinde, İslamcılığı ve nasyonalizmi aynı potada eritiyor, çok tehlikeli bir faşizan siyaset dinamiği ile birlikte yeni Türkiye denilen musibet projenin siyaset mimarisi olarak karşımıza çıkıyor. Tüm insan hakları standartları, anayasal haklar ve özgürlükler, anayasal düzenin kurumsal çatısı, kısacası insanca yaşamımızı garanti etmeye yönelik tüm normatif yapı, “Batı’nın Türkiye ve Türklere karşı kurduğu bir kumpas” söylemi üzerinden yok ediliyor. Kitleler bir tür “yeni Kurtuluş Savaşı” verildiğinden emin, olanı-biteni kabullenmiş, demokrasinin bitmesine itiraz etmedikleri gibi, kurulan diktatoryaya da hararetle alkış tutuyorlar. Bu kaotik fanatizm içinde kim lider, hangi ideoloji belirleyici, önemini neredeyse tümüyle kaybetmiş durumda. Bir bakıyorsunuz, CHP eğilimli bir “hukukçu” son AYM kararına uymayan yerel mahkemeyi “FETÖ” gerekçeleriyle haklı bulabiliyor. Tam bir garabet! 1930’ların Almanya’sında olduğu gibi, son derece kutuplaşmış bir toplum, bir tür çılgın ideoloji altında birleşmekte. Anti Batıcı aşırılık adeta tüm kesimlerde geçer akça, neredeyse ideolojik karışımın tutkalı.

Türkiye elbette her devletten farklı çıkarlara sahip olabilir. Buna ABD, Almanya, Japonya veya Madagaskar fark etmeksizin tüm ülkeler dâhildir. Ancak birincisi, mevcut çıkar farklılıkları hiçbir ülkeyi kategorik olarak düşman ve tüm kötü şeylerin sorumlusu ilan etmemizi gerektirmez, ikincisi, izlenen siyasetin rasyonel olması, ülkenin yararına göre şekillenmesi gerekir, liderlerin güç ihtiraslarına göre değil!

Bugün Suriye’de askeri müdahale için sınıra askeri yığınak yapan iktidarın arka planda olan korkunç zihin yapısını ve ülkede meydana getirdikleri tehlikeli algıyı dikkate alınca, çok ciddi tehlikelerin Türkiye’yi beklediğini, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’na sokulan Osmanlı Devleti gibi varoluşsal bir tehdidin söz konusu olabileceğini görüyor, endişeleniyorum. Sadece kendi siyasi ajandalarına ve istikballerine odaklanan rejimin karar alıcılarını gördükçe, bu endişelerim yerini korkuya bırakıyor. Veya iç çekişmelerin eski Yugoslavya gibi korkunç yıkımlarla neticelenecek bir iç savaşa evrilmesi tehlikesi, çok ürkütücü.

TARİHTEKİ ÖRNEKLERİ HİÇ BİLMEMEK…

Manipüle edilmiş toplumların yaşadıkları yıkımları yazan siyasi tarih kitaplarını hiç okumamış, kendisini pompalanan propagandanın nefret ve büyüsüne kaptıran kitleler, yapılan algı operasyonunun farkına vardıklarında umarım çocukları için çok geç olmaz. İyi olanın güçlü devletten ziyade, müreffeh, demokratik, hukuka saygılı, daha özgür ve daha zengin bir devlet olduğunu insanlarımıza nasıl anlayacağız? Kısa yaşamlarında insanların güven içinde mutlu ve huzurlu olarak yaşamalarının en büyük nimet olduğunu, hakkın, hukukun, refahın Batı ya da Doğu gibi yönleri olmadığını, bunların evrensel ve insan olmaktan gelen ve bu nedenle bizim ve çocuklarımız tarafından hak edilen şeyler olduğunu hangi yolla göstereceğiz? Barışı nasıl nefretin ve ötekileştirmenin yerine geçirip yüceltebileceğiz? Gerçek ihanetin çocuklarımızın geleceğini çalmak olduğunu ve bu gün, şu anda Türkiye’de rejimin yaptığının tam da bu olduğunu insanımıza nasıl izah edeceğiz?

Son söz: Nasihatlere kulaklarını tıkayanlar, musibetlerden öğrenirler – umarım buna gerek kalmaz.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.1.2018 [TR724]

7 dakikada domuz eti tarifi [Levent Kenez]

Havuz medyası ve trolleri vasıtasıyla üretilen ve yayılan yalan iftira ne kadar şey varsa grup toplantısında bunlarla sunum yaptı Cumhurbaşkanı. Zaten aynı ekip hazırlıyor her şeyi. Bazı yerlerde havuzda çıkan yalan haberleri paylaştı diye başlıyor. Yok öyle bir şey, zaten aynı insanlar hem orayı hem burayı yönetiyor.

Dün gazetelerinin birinde Canan Kaftancıoğlu için yazan resim altı şöyleydi: “PKK/PYD yandaşı, FETÖ hayranı, domuzsever Canan Kaftancıoğlu Gezi’de polise taş atarken görüntülenmişti”. İsim dışında bir tek doğru kelime yok bu cümlede. Aynı kişi ile televizyonlarında da yayın yaparken fonda ezan-sela sesi veriyorlar. Mesele Kaftancıoğlu değil son örnek o.

Bu organize kötülükle mücadele etmek çok zor. Ve bu mücadele İpek Medya’nın kapısında kaybedilmiştir. İşin enteresan yanı o gün sevinçten kutlama yapan Ergenekon artıkları da bugün muhalif olduğu söylenen birkaç yayın organına yön veriyor.

Organize kötülüğün sahipleri de Türkiye’deki neredeyse bütün televizyon ve gazeteleri kontrol etmekte. Birçoğunun bizzat yayıncılığını yapmakta, kalanları da patronların boynuna doladıkları tasma ile idare ediyor. Patronları da herhalde fıtratları gereği boyunlarındaki tasmadan pek de şikayetçi değiller. Nasıl, yakışmış mı diye birbirlerine soruyorlar. “Bugünler geçecek iyi geçinelim nasıl olsa böyle bir idare daha fazla süremez” diye yaptıkları hesap tutmadı. Ama mallarını korumak için yapmadıkları rezillik de kalmadı. Havuzdakileri gazeteciden saymıyorum da bunların televizyonlarında her daim gazeteci tipler hala en fazla muhalifler tarafından seyrediliyor, onlar tarafından takip ediliyor, bunu anlamak en zoru. Erdoğan’ın dümenine her gün su taşıyan Doğan Grubu gazetelerini alan, Ciner’in gazetesini okuyan, Şahenk’in televizyonunu izleyen bir muhalifin çok da şikayet etmeye hakkı yok herhalde. Gerçi bu medya kuruluşları patronlarının malları için bir sigorta. Para kazanmak için var değiller. Ama sen niye para veriyorsun ki?

Bu organize kötülükle mücadele etmek çok zor. 20 gazete, 30 televizyon kanalı ile bir mühendislik var çünkü. Karşılarındaki kitlenin en nobran hislerine yönelik bir yayın. Neymiş domuz mu yemiş köpürt de köpürt. “Vay şerefsize bak sen” dedirteceklerini çok iyi biliyorlar çünkü.

Nedir gideri olan, Osmanlı mı? Saçma sapan Osmanlı güzellemeleri yap dur. Ecdat, cennetmekan Abdülhamit Han hazretleri, evlad-ı Fatihan. Bütün arşivleri Osmanlı’ya küfürle dolu İrancı tiplerin Osmanlı sevgisi göz yaşartıcı. Sanırsın başka bir zaman diliminde Osmanlı hala devam ediyor. Cihana hükmediyor. Yıkıldı, gitti işte. Yıkanlar da bugünkü saltanat meraklıları ile bunlardan önceki vesayetin babası İttihatçılar.

Neyin gideri var, dinin mi? Hâşâ Kuran, hadis edebiyatından geçilmiyor. İçindekinin bir önemi yok. Herhalde bu topraklarda Kuran hiç bu kadar dekor olmamıştır. Zamanında söylenen samanlıkta öğrenilirdi, ahıra saklanırdı demek çok değerli zamanlarmış, Kuran’a bir saygı varmış demek ki insanlar üzerine titriyormuş. Bugün Kuran resmi toplantıların hediye materyali sadece. Şaşalı hat resimlerini her yere asmak moda da ne yazdığını bilen yok.

Neyin gideri var? Dünyaya kafa tutmanın… Ver mehteri. Kime kafa tutmuş? Putin’e mi? Putin ayağına kadar getirdi elini öptürmek için. ABD’ye mi kafa tutmuş? Kapalı kapılar ardında söylediklerini adamlar ara ara sızdırıyorlar. NATO’ya kafa tutuyor ama bir tane uçağını kaldıramayacağını görünce hemen tornistan. Almanya’ya kafa mı tuttu? Ne güzel, peki tank için yalvarmalar, aman şu ihale de sizin olsun, aman aramız bozulmasınları nereye koyalım. Sorsan en çok İsrail’e düşman ama İsrail’in jet yakıtını aile şirketleri taşıyor. Suudi Arabistan’a bile kafa tutamadın sen ya. Esad bile senin gittiğini görecek. Ama bunların da bir önemi yok. Sağa sola küfürler savurup bunu dik durma diye pazarlayıp sonra geri adım atınca zaten haber yapmıyor, yaptırmıyorsun. Fransa Sarayı’nda dimdik yürüdü diye haber çıkıyor da bir dünya malı sana kakaladılar bunlar haber olmuyor. Papa’nın etekleri altında bize karşı Haçlı seferi başladı diye meydanlarda halkı gaza getiriyorsun da ay başında Vatikan’dasın. Herhalde Papa’yı son defa uyarmak için gidiyor.

Bu organize kötülükle mücadele etmek zor. Mahkemeleri elinde tutan; mahkeme kararlarını uygulatmayan; sermayeyi garsonu yapan; düşman diye algılattığı on binlerce insanları, gazetecileri, vekilleri, parti liderlerini, hapse atan bir rejim bu. Hala ülkede demokrasi varmış gibi kurumlar varmış gibi yaptıkça kaybedilen sadece zaman. Muhalefetin en büyük kötülüğü “-mış gibi” davranmak bu ülkeye.

Türkiye’nin bu rejimden ağrısız,acısız kurtulmayacağı çoktan belli oldu. “Domuz eti yemiş şerefsiz” diyenler “ne yerse yesin bana ne” demedikçe “her yere türbanlılar doldu” diyenler de “Kim ne giyerse giysin” demedikçe  düzelmeyeceğiz. Ve bunun bugün için eğitimle, lafla, iknayla olması mümkün değil. Dünya’nın bütün bugün özgür ülkeleri gibi tecrübeyle olacak bu, anlaşıldı. Yeteri kadar tecrübe etmemiş miydik? Hayır etmemişiz, çünkü biri ezilirken diğerimiz hayatına devam etmiş. Devlet eliyle birileri dövülürken hep çekirdek çıtlatmışız. Ülkede kimsenin kimseye ne demokrasi ne de özgürlükler konusunda ders verecek kadar sicili temiz değil. Kimsenin sütü beyaz değil.  Ha illa laf falan sokayım diyorsanız, Cemaat size bu konularda birkaç tur bindirir ama yazının konusu bu değil.

Siz bunların seçim kaybetseler bile gideceğini düşünüyor musunuz? Bakın seçimleri kaybetsinler, bütün seçimlerde hile yapan bunların “Seçimde hile var, ABD, AB bilmem ne müdahale etti” diye sokağa silahlı adamlarını nasıl salacaklarını bir görün. Bir de diyorlar ki böyle konuşmayın halkı büsbütün ümitsizliğe itiyorsunuz 2019’u riske atıyorsunuz. Ne saf insanlar var ya.

Sen yetim malı yiyorlar diyorsun adam koskoca propaganda makinesi ile domuz eti yemişler diyor. Sen ülkeyi maceraya sürüklüyorlar diyorsun adam ‘kıçı kirliler’ tükürsek boğarız diyor. Sen Anayasa Mahkemesi kararları hak-hukuk, adalet diyorsun diyorsun, adam bize hukuk darbesi yapıyorlar diyor.

Hitler gibi yönetiyorsa Hitler gibi gider, Stalin olmuşsa Stalin gibi anılır, Kaddafi ya da Saddam olmuşsa sonu da öyle olur.

Bunları zaten biliyoruz n’apalım ölelim mi?

Yer kalmadı, acizane n’apmak lazım bir sonraki yazıda.

Bu arada başlık ne alaka diyenler için yazının okunması 7 dakika sürüyor.

[Levent Kenez] 18.1.2018 [TR724]

Botswana bizi kıskanıyor [Alper Ender Fırat]

BBC Travel dergisinin, dünyanın en iyi yönetilen altı ülkesini sıraladığı haber dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. O listede Danimarka, Yeni Zelanda, Japonya, Kanada ve Şili’nin yanı sıra çok ilginç bir ülkenin de ismi geçiyordu. Bir Afrika ülkesi olan Botswana’nın.

Elbette ki bu tür listeler oluşturulurken bir kısım politik hesapların devreye giriyor olması muhtemeldir ancak genel bir kanaat oluşturması açısından bu listelerin bir gerçekliğinin olduğu kesin.

Bir ülkenin iyi yönetilip yönetilmediğinin en önemli ölçümlemelerinden birisi Hukukun Egemenliği Endeksi! Yani adaletli ve bağımsız yargının olup olmaması ve yargının yönetenleri denetleyebilmesi ülkenin iyi yönetildiğinin ölçütü kabul ediliyor. İyi yönetimin diğer ölçüleri Dünya Bankası’nın Yönetişim Endeksi ile Sosyal Gelişme Endeksi verileri. Ülkelerin bu kategorilerdeki performansına göre ligdeki sıralaması belli oluyor.

Bu listelerin hiçbirinde Müslüman bir ülkenin adı 40. veya 50. sıralarda bile geçmiyor. Bu bilinen bir şey ama bir Afrika ülkesi olan ve muhtemelen pek çok kimsenin adını bile bilmediği bir ülkenin bu listeye giriyor olması hem bizim açımızdan hem de Müslüman dünya açısından bir hayli düşündürücü.

Botswana’yı bu listeye taşıyan en önemli nedenin rüşvet ve yolsuzluk ile yaptığı mücadele olduğu belirtiliyor. Ülkenin 90’lı yıllarda rüşvet ve yolsuzluk olaylarıyla sarsılmasından sonra kurulan komisyon bugün hala görevini yapıyor ve rüşvetle suçlanan devlet görevlilerini soruşturup cezalandırmaya devam ediyor. Yani haberin belirttiğine göre bu ülkede rüşvet ve yolsuzluğa göz açtırılmıyor.

Haberde ülkede bireysel özgürlüklere, basın hürriyetine ve mülkiyet haklarına büyük önem verildiğinden, ırk, dil, cinsiyet ayrımlarına girmeyen ve adaletsizliğe karşı mücadele eden bir toplumdan bahsediyor.

Şaka gibi değil mi?

Yüzlerce yıllık devlet ve toplum geleneği olan Türkiye’de neyi ortadan kaldırmışsak 1966 yılında bağımsızlığını kazanmış bir Afrika ülkesinde onlar var. Türkiye’de, bireysel özgürlüğün ortadan kaldırıldığı, basına karşı dünyadaki en baskıcı yönetimin bulunduğu, yüz binlerce insanın malına çöküldüğü bugünlerde, bir Afrika ülkesi bu konularda dünyanın en seçkin ülkeleri arasında yer alıyor.

Oysa bugünkü evrensel ölçümlemelere göre Hz. Ebubekir’in ya da Hz. Ömer’in yönettiği İslam devleti, yine bugün dünyanın en iyi yönetilen ülkeleri arasına girerdi. Onların isimlerini ağızlardan hiç düşürmeyenlerin yönettiği ülkeler arasında, neredeyse ilk yüz ülke içine girebilen yok.

Bugün kendisini İslamcı olarak adlandıranların ağzından vatan, millet, bayrak, ezan, iç düşmanlar, dış düşmanlar, terör, hain, terörist kelimeleri hiç düşmezken, hak, adalet, hakkaniyet, hukuk, adil yönetim gibi kelimeler hayatlarında zerre miskal yer teşkil etmiyor. Üretim, paylaşma, emek, alın teri, gelir adaleti, yardımlaşma ile ilgili neredeyse cümle kurmuyorlar.

Türkiye’yi her çağdaş ölçümlemede yerin dibine batıran Recebizm; işte böyle bir bataklıkta hayat buluyor. Yani eğer böyle bir bataklık, böyle topyekûn bir karakter bozulması olmasaydı Recebizm iktidarı mümkün olamazdı. Bu nasıl topyekûn bir bozulma, nasıl bir yozlaşmadır anlamak mümkün değil.

Birkaç yıl önce bir yazıda ‘Bunlar Uganda da bile olmaz!’ diye bir cümle kurunca hem Uganda’nın Ankara büyükelçiliğinden hem de o ülkedeki birkaç tanıdıktan çok ciddi tepkiler almıştım. İşin doğrusu ilk önce bu tepkiyi yadırgamıştım ama bugün iyice anlıyorum ki Afrika’daki birçok ülke Türkiye’den çok daha ileride ve her geçen gün aradaki farkı açıyorlar.

[Alper Ender Fırat] 18.1.2018 [TR724]

Türkiye artık muhaberat devleti! [Doç. Dr.Mahmut Akpınar]

Otoriter devletlerde istihbarat birimleri mümkün olduğunca tek elde toplanır ve başına da liderin güvendiği bir kişi konur. Demokratik ülkelerde -kuvvetler ayrılığı mantığı ile- istihbarat tek kişinin veya “dar oligarşik bir kadro”nun eline geçmemesi için çeşitlendirilir. Böylece istihbarat birimleri birbirini denetler ve dengeler. Devletin büyüklüğüne göre bazen onlarca istihbarat birimi bulunur (ABD’de 16 tane).

Bir de muhaberat devletleri vardır ki buralarda devletin diğer bütün organları-kurumları etkisizdir. Bu ülkelerde parlamento, yargı dahil hepsi istihbarat raporlarına göre konum alır. İstihbarat her alanı kontrol eder, herkesi fişler ve takip eder. Eski Doğu Bloku ülkeleri herkesin herkesi takip ettiği, güvensizliğe dayalı birer korku devletleriydi. Bu ülkelerde vatandaşın her şeyini takip etme ve mümkün olduğunca çok kişiyi istihbarat ağına katma esastı. Böylece “devletin-istihbaratın kaçılamayacak kadar güçlü” olduğu korkusunu veriyorlardı. Bu ülkelerde öncelik vatandaşın, muhaliflerin farklı bir kulvara girmelerini önlemekti; giren varsa erkenden hakkından gelmekti. Komünist Blok dediğimiz ülkelerde istihbarat birimleri güçlüydü, merkeziyetçiydi ama kişiye endeksli değildi, kurumsaldı.

***

Diktatörlerin olduğu ülkelerde ise güçlü bir istihbarat kurumu bulunur, ama kişiye bağlıdır. İşler kanuna-hukuka uygunluk üzerine değil, bütünüyle lidere sadakat içinde yürütülür. Saddam’ın, Kaddafi’nin, Esed’in devletleri otoriter olmanın yanında birer muhaberat devletleriydi. Bir kişiyi ve ailesini iktidarda tutmak, onların menfalarını korumak üzere yapılandırılmıştı ve tehdit algısı ona göre kurgulanmıştı. Otoriter yapıların olduğu ülkelerde istihbarat çoğu zaman analitik yöntemlerle de çalışmaz. Yatırımlar yaparlar, çok sayıda personel istihdam ederler, ileri takip-dinleme cihazlarını alırlar ve kullanırlar; ama istihbarat liderin paranoyalarının peşinden gider; ona göre çalışır. Kendi halkına karşı fişlemeci, işkenceci ve acımasız davranan muhaberat devletinin ajanları gidip bir terör örgütüne rehin düşecek kadar da beceriksizdirler. Otoriter ülkelerde istihbarat liderin hakimiyetini perçinleyecek faaliyetler yapar. Liderin koltuğu için halkı “ülkenin tehdit ve tehlike altında olduğuna” ikna edecek mizansenler oluşturur. Bunları Psikolojik Harekât yöntemleriyle, güdümüne aldığı medya marifetiyle kamuoyuna sürekli ve üst perdeden pompalar.

Otoriter ülkelerde tek ve güçlü bir muhaberat kurumu veya o ağı besleyen ama alternatif olmayan yancı başka istihbarat birimleri bulunur. İstihbarat faaliyetleri ve kurumu otoriter liderlerin en önemli enstrümanıdır. Başındaki adamlar en güvenilen kişidir; liderin ‘sır küpü’dür. Ancak zaman içinde lider namına çalışan istihbarat birimi de ihanet edebilir. Lider sezerse, en ağır şekilde cezalandırır. Fakat çoğu zaman otoriter liderlerin çöküşü yine ele geçirilmiş istihbarat kurumları veya satın alınmış kurum yetkilileri tarafından gerçekleştirilir.

***

Demokratik ülkelerdeki çoklu istihbarat yapıları anayasa ve yasalar çerçevesinde çalışır ve liderin değil yasaların ve milletin-devletin menfaatlerini, kazanımlarını önceler. Demokratik ülkelerde var olan çok sayıdaki istihbarat birimi ihtisas alanlarına göre ve yetkilendirilmelerine göre çalışır ve aynı zamanda birbirini denetler ve dengeler. O nedenle batıda ortaya çıkan istihbarat yozlaşmaları, istismarları genelde diğer istihbarat birimleri tarafından yakalanır ve afişe edilir. Aralarında koordinasyon ve yardımlaşma kadar rekabet vardır. Demokratik ülke liderleri ve anayasal kurumlar gelişmeleri birden fazla ve farklı açılardan bakabilen istihbarat birimleri üzerinden okuma ve olayları daha sağlıklı değerlendirme imkanlarına sahiptirler. İstihbarat birimleri alternatifleri olduğundan ve başka yollarla olayların test edileceğini bildiklerinden yasal-anayasal sınırlar içinde kalırlar. Lideri- anayasal kurumları kendilerine mahkûm hissetmezler. Vazgeçilmez olduklarını düşünmezler ve kirli ilişkilere girmekten çekinirler. Ayrıca bu yöntem liderlerin ve istihbarat kurumlarının yasadışı, millet aleyhine işler çevirmelerine, angajmanlara girmelerine, güç temerküzüne yönelmelerine veya toplumun bir kesimini, devlet imkanları üzerinden şeytanlaştırmalarına-ötekileştirmelerine mâni olur.

Eğer bir demokratik ülkede seçimle gelen bir lider-hükümet farklı istihbarat kurumları ile çalışmak ve olayları-gelişmeleri farklı pencerelerden görmek yerine istihbarat birliğine gidiyor, bütün istihbarat kurumlarını kişisel güveni nedeniyle bir birimin altında topluyor, diğerlerini etkisiz hale getiriyorsa ciddi tehlikeler var demektir. Bu türden yapıların demokratik ülkelerde olması düşünülemez. Varsa, farklı ihtimallerden bahsetmek gerekebilir:
  1. Lider/grup otoriterleşme ve devletin bütün gücünü tekelinde toplama eğilimine girmiş ve bu yönde ilerliyor demektir.
  2. Ülke tekel haline getirilmiş istihbarat birimi eliyle bir kısım tasfiyelere, yeni dengelere hazırlanıyor demektir; ki bu demokratik ve anayasal düzenden kopuşu ve farklı bir rejime gidişi ifade eder.
  3. Bazen devletin merkezine konumlandırılmış istihbarat birimi başında “Milli” yazsa da milletin aleyhine ve milli çıkarların rağmına iç veya dış başka odaklar hesabına çalışır. Bu güçler çok stratejik bir konumda olan istihbarat üzerinden devleti, ülkeyi maniple eder. İstihbaratın karar mercilerine ve kamuoyuna servis ettiği hedefli bilgilerle ülke bir yerlere sürüklenir. Bu bir pakttan ayrılma, başka bir pakta yönelme şeklinde olabileceği gibi ülkeyi iç savaşa sokma, başka bir ülkeyle savaşa itme şeklinde de cereyan edebilir. Bu durumda:
    1. Lider bunun farkında olmayabilir
    2. Farkında olup pek çok yönden kuşatılmış olabilir ve yapacağı bir şey yoktur
    3. Lider de böylesi bir projenin parçası olabilir.

Her ne kadar Anayasaya göre Türkiye hala demokratik bir hukuk devleti sayılsa da devletin temel dengeleriyle, anayasal düzeniyle oynanmış, de facto bir otoriter rejim kurulmuştur. Artık devletin karargâhı, kamarası TBMM, Bakanlar Kurulu hatta Saray değil, MİT haline gelmiştir. İktidarıyla muhalefetiyle Parlamento ve parlamenterler işlevsizdir. Yasama misyonu MİT tarafından tasarlanan, hazırlanan KHK’larla icra edilmektedir. Devlet aygıtı MİT-Erdoğan ikilisinin peşi sıra sürüklenmektedir. Yasal olarak operasyonel ve icrai yönü olmayan MİT bütün kurumların üstüne çıkarılmış, illegal/kirli tüm operasyonların üssü yapılmıştır. Artık MİT işkencelerin, adam kaçırmaların, uluslararası terör örgütlerine silah temin etmenin, her türden kirli iş ve ilişkilerin odağıdır.

Son dönemde Türkiye’de dikkat çekilmesi gereken konulardan birisi tüm istihbaratın bir kurumda (MİT) temerküz etmiş olması, diğer istihbarat birimlerinin buraya bağımlı çalışması ve buranın da dar bir kesimin, hatta bir kişinin inisiyatifine-kontrolüne terkedilmiş olmasıdır. Bu ülke-millet adına fevkalade tehlikeli olduğu gibi hükümet-lider adına da fecaatlere davetiye çıkarabilecek, anomali bir durumdur.

Sınırsız güven duyulan ve her şeyin teslim edildiği, çapraz kontrolün, analitik sorgulamanın yapılmadığı, yargının talimat aldığı, bürokrasinin ürperdiği bir istihbarat yapısı ülkeyi uçuruma sürükler. Devletin çivisini çıkarabilir, milletin bütünlüğü ve geleceği adına telafisi imkânsız zararlara neden olabilir.

Bir devlet için istihbarat göz mesabesindedir. İstihbarat kurumları ve oralardan gelen bilgiler-analizler devlet adamlarının ufkunu açabileceği gibi, onları körleştirebilir; bir yerlere sürükleyebilir. Liderin karakteri de yatkınsa O’nu paranoyalara salabilir. Devlet veya lider tek istihbarat kurumuna mahkûm ve mecbur hale gelmiş veya getirilmişse, ülkenin hangi uçurumlara sürükleneceğini kestirmek zordur.

[Doç. Dr.Mahmut Akpınar] 18.1.2018 [TR724]

Sanayiciye vergi var, müteahhide yok [Semih Ardıç]

Kupon arazi, Toplu Konut İdaresi (TOKİ), Emlak Konut ve inşaat deyince akan sular duruyor. Türkiye’nin dünyayı kıskandıran (!) şahlanışının sırrı bu kelimelerde mahfuz. Kimse bunları hafife almamalı…

İnşaat uğruna her nevi teşvik veriliyor, bankalar musluğu kıssa hükûmet Hazine kefaleti ile ne yapıp edip imdada yetişiyor. 10 milyar liradan fazla gayr-i nakdi kredinin batması, bankaların bunlara ayırdığı karşılıkların kimin cebinden çıkacağı haber bile olmuyor.

YENİ ROL MODEL ALİ AĞAOĞLU

Velhasıl müteahhidin bir dediği iki edilmiyor. Türkiye’de iş hayatına atılmak üzere olan gençlerin hayallerini milyonluk lüks arabalardan müteşekkil koleksiyonuna sahip Ali Ağaoğlu ya da her ihalenin gediklisi Mehmet Cengiz süslüyor.

Yeşilçam filmlerindeki ‘fabrikatör’ amcalar gözden düşeli hayli vakit oldu. Koç ve Sabancı aileleri bile inşaat şirketlerini seneler sonra aktif hale getirdi. Fabrikaları kapatıp arsalarını hasılat taksimi ile müteahhide devreden işadamları, kupon arazi ve imar rantının son vagonlarına da olsa binmek için didiniyor.

KANAL İSTANBUL KİMLERİ ZENGİN EDECEK?

Üç-beş ay içinde Kanal İstanbul çılgınlığı başlayacak ki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yakınında olanlar güzergâh üzerindeki arsaları çoktan topladı. O arsalar, milletin cebinden çıkan vergilerle kamulaştırılacak. Bu sayede bir koyup 100 kazananlar bitmek bilmeyen havuz problemine bîgane kalmayacak elbette.

Ne de olsa devir müteahhitlerin devri… Beş yıldızlı otellerde gazetecilerle gün aşırı mükellef toplantılar tertip eden müteahhitler, proje maketlerinin önünde çektirdikleri fotoğraflarla yeni Türkiye’nin yeni yüzleri haline geldi.

TÜRKİYE ÖZGÜRLÜKTE MALİ VE ETİYOPYA İLE AYNI SINIFTA

Varsın Freedom House’un Türkiye’yi ilk defa ‘özgür olmayan ülkeler’ sınıfına düşürdüğünden kimsenin haber olmasın. Orta Afrika Cumhuriyeti, Mali, Etiyopya ve Yemen gibi 49 geri kalmış devletle beraber telaffuz edilsek de Türkiye’nin inşaat sektörü hepsinin üstesinden gelir!

Beş kuruşluk itibarı kalmamış, kerameti kendinden menkul, yazdıkları en acemi blog yazarları kadar bile okunmayan ve ithalat gezilerinde Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ile uçan gazetecilerin yegâne gelir kaynağının da inşaat sektörü olduğu hatırdan çıkarılmamalı.

REKLAM KOKULU İNŞAAT HABERLERİ

Gazetecilikle Saray dalkavukluğu arasındaki farkı tefrik edemeyenlerin elinde bir deri bir kemik kalan gazetelerin hal-i hazır sayfalarının ekseriyetini ya inşaatçıların reklam kokulu haberleri ya da çarşaf çarşaf ilanları işgal ediyor. İkisinin de ücreti gazete, internet siteleri ve televizyonlara, peşin ya da ‘barter’ (daire ya da işyeri) olarak ödeniyor.

Gazetelerin önceliği inşaat olunca haftalık benzin zamları veya asgarî ücretlinin 718 lira 69 kuruş emekli maaşı ile geçimini nasıl idame ettireceğine dair haber ve analizleri yer kalmıyor tabiî. Moral bozacak haberlerin kime, ne faydası var? En fazla iki sütuna beş santim haber kâfi. ‘Benzin fiyatlarına güncelleme’ başlığı ile dokuz sütuna manşet olsa neye yarar ki!

YASSI ÇELİKTE VERGİ YÜZDE 9-10, İNŞAAT DEMİRİNDE YÜZDE SIFIR

İnşaat lobisinin bizzat Saray’ın himayesinde ihya edildiğini bilen biliyor. Bir tarafta senelik ihracatı 40 milyar doları bulan sektörlerin yassı çelik ithalatından vergi alınıyor. Diğer tarafta inşaatta kullanılan demire hiç vergi tatbik edilmiyor.

Çelik boru, doğalgaz cihazı, iklimlendirme sanayi, kazan ve basınçlı kap, makine, soğuk hadde ve galvanizleme, otomotiv yan sanayi ve beyaz eşya gibi sanayinin bel kemiği vasfını taşıyan sektörler için yassı çelik en büyük maliyet kalemlerinin başında geliyor. Yassı çelikten yüzde 9-10 ithalat vergisi alınması maliyeti daha da katlıyor. Yerli demir-çelik firmalarını desteklemek için getirilen vergiler, Türkiye’nin en büyük sektörlerine zarar veriyor.

‘BİRAZ DÜŞÜRELİM’ SÖZÜ UNUTULDU

Yassı çelik ithal eden sektörleri temsilen derneklerin yönetim kurulu üyeleri Ankara’da çalmadık kapı bırakmadı. “Biraz düşürülebilir.” cevabı ile umutlanan sanayici, ithalat rejimi açıklandığında hiçbir değişiklik olmadığını gördü.

Oysa müteahhitlerin ‘inşaat demiri ithalatına uygulanan vergi sıfırlansın’ talebi anında kabul gördü. Gümrüğü sıfırlayan mevzuat değişikliği Resmî Gazete’de yayımlandı. Yassı Çelik Kullanıcıları Platformu Sözcüsü Ali Eren’in, “Ayrımcılık yapıldı. İnşaat demirinde sıfırlanırken yüksek katma değerli üretim yapan sektörlerimiz göz ardı edildi.” sözleri hükûmeti hatadan geri çevirir mi? Böyle bir ihtimal çok zayıf.

DÖVİZ GELİRİ GETİREN SEKTÖRLER CEZALANDIRILDI

Döviz gelirinin artması için ihracatta daha fazla katma değerli mamul ihraç etmenin yolları bulunmalı. Madem yassı çelik imalatı, sanayicinin talebini karşılamıyor o halde kamunun ithalattan aldığı vergi ve harçlarda ‘teşvik’ sistemi devreye alınmalıydı.

Yassı çelik otomotivden beyaz eşyaya kadar imalat sanayiinin hemen her sektöründe kullanılıyor. Türkiye’nin 25 milyar dolar ile ihracat birinciliğini elinde tutan otomotiv sanayiine verilecek dolaylı bir teşvikten niye imtina edildi?

İNŞAAT DEMİRİNDEN YÜZDE 30 VERGİ ALINIYORDU

‘Yerli araba’ diye yeri göğü inleten bir iktidar ilgili endüstrinin inkişafına katkı sağlayacak vergi düzenlemesi yapmaya yanaşmadı. Mamafih inşaat demirine uygulanan ithalat vergisi evvela yüzde 30’dan yüzde 10’a, nihayet 1 Ocak 2018 itibarıyla sıfıra düşürüldü.

AKP iktidarı böyle bir kıyağa imza atarak inşaat demiri ile araba ya da akıllı buzdolabı imal etmeyi düşünmüş olamaz.

O halde şunu mu demek istiyorlar?

Vergiler yüzünden muadili piyasaların fevkinde yassı çelik almak mecburiyetinde kaldıkları elhak doğrudur. Yassı çeliği ithal etmeyip yerli demir-çelik imalatçısına sipariş verdiklerinde dört-beş ay ötesine gün verildiği de bir vakıa! Hatta yassı çelik firmalarının yurt içinde bile fiyatları dolar esasına göre tespit etmesi gibi nice garabetin yaşandığını tekrar ifade etmeye lüzum yok.

MÜTEAHHİT İFLAS MI ETSİN?

Sanayiciler de biraz empati yapsın. AKP’nin kurduğu rant ve ihale düzeninin ayakta kalması için müteahhitlerin iflas etmemesi elzemdir. Bankaların konut kredilerinde senelik maliyet yüzde 20’ye tırmandı, daire satışları düştü.

İhracatı sırtlayan sanayici, müteahhide bu kadarcık vergi kıyağını fazla kurcalamak yerine bu ayrımcılığı da sineye çeksin. Aksi halde Erdoğan’ın tabiri ile bugüne dek yapılan iyilikler hepsinin eline dizine durur.

Yerli ve millî sanayiciye yakışan tavır her nevi adaletsizliği sineye çekmektir…

Ver Mehter’i…

[Semih Ardıç] 18.1.2018 [TR724]

Güney Afrika: Herkesin memleketi… [Türkmen Terzi]

Birkaç yıl önce Zaman’ın haftasonu eki için Cape Town’un, Zanzibar’ın sahillerini, meyvelerini, okyanuslarını yazmıştım. Ama dostlar mahpuslarda iken geziden, lezzetlerden bahsedilmez. Sizlere bu sefer, en kuzeydeki Can-ada gibi, en güneydeki her renkten insana analık yapan Mandela’nın gökkuşağı ülkesini anlatacağım. Her şey zıddıyla bilinir ya, ilk önce kimseye yar olmayan doğduğum topraklardan bahsedeyim.

Anadolu’dan çok analar çıkmış. Yemen’e, Galiçya’ya, Çanakkale’ye gitmiş babalar-oğullar. Her türlü yoklukta ocaklarını tüttüren anaların yeri ülkemiz. Tabi bütün iklimlerin en güzelinin yaşandığı topraklarımızda gözü olanlar hiç eksik olmamış. Mevsimler herkese bahar olmamış. Yedi düvele karşı harp etmişiz bin yıl önce geldiğimiz memleketimizde tutunabilmek için.

Tabi bu cümleler bugünlerde zulmün her türlüsüne maruz kalan insanlar için pek bir anlam ifade etmiyor. Kendi annesinin-babasının minik yavrusu ile dışarı attığı bir kadın, mesela, bütün kalbiyle inanamaz artık şanlı geçmişimize. Tabi bu cümlelerin gayesi ecdadı töhmet altında bırakmak değil ama hani derler ya, yapıp ettiğin torunlarından bile çıkar. İşte şimdilerde çoğunluğu milliyetçi-muhafazakâr ailelerden gelen insanlar diyor ki; bize bu zulmü yapan kendi ailemizken, acaba Ermenilere, Rumlara, Kürtlere neler yapılmıştır! Başlık uzaklarda bir yerlerde herkesin memleketi olmuş bir diyardan bahsettiği için; hiç kimseye yar olmamış, anaları hep ağlatmış bir Anadolu ile giriş yapalım dedik. Ne de olsa her şey zıddıyla bilinir.

ÜMİT BURNU VE KARANLIK TARİHİN BAŞLANGICI

Güney Afrika denilince akla hep dünyanın en ırkçı rejimi apartheid’ın (ayrılıkçılık) siyahları kendi topraklarında nasıl ezdiği ve 27 yıl hapis yatarak beyaz azınlığa karşı mücadelede sembol isim olan Nelson Mandela gelir. Geçmişin acı tecrübelerinin yanında bu uzak ülke son dört asırdır dünyanın her yerinden mazlum ve mağdurların sığınağı olmuş.

Bizler ne zaman “Ümit Burnu” sözlerini duysak içimiz sızlar. Bizim için ümit değil, karamsarlığın başladığı dönemdir. Batı yeni dünyalara açılırken, bize uğramadığı ticaret yolları keşfederken, Osmanlı üç kıtanın birleştiği dünyanın en kaynayan topraklarında bir cepheden diğerine 300 yıl koşmuş. Ve sonunda tarih sahnesinden silinmiş. Ama bugünlerde Ümit Burnu aynen birçok Avrupalı için Kuzey’in soğuğundan, harbinden kaçışın simgesi olduğu gibi, kendi öz yurtlarından kovulan Anadolu insanı için de yeni bir dünyayı simgeliyor. Tabi ki beyaz adamın Ümit Burnu’na yerleşmesi siyah adam için günümüze kadar sürecek bir sömürge yönetimini başlatmış. Öte yandan aynı beyaz devletlerin ezdiği yüzbinler 1650’lerden şimdilere kadar Güney Afrika’da nefes almışlar. Yani burası mazlum halkların ülkesi.

Güney Afrika’ya kimler gelmemiş ki. Hollandalı denizci Jan van Riebeeck, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin kontrolü altında 1652 yılında Ümit Burnu yakınlarında Table Koyu’nda Cape Colonisi’ni kurmuş. Asya’ya giden, dönen birçok Hollandalı genç Ümit Burnu’nda gemiden inerek yeni bir maceraya başlamış. Daha sonra Fransa’da inançlarından dolayı katledilen Huguenot’lar için ümit olmuş bu uzak yerler. Asya’daki savaştan dönen Alman askerler de yerleşmiş buralara. 200 yıl sonra İngilizler ele geçirmiş Cape’i. Hollandalılar katarlarla göç ederek iç taraflarda kendilerine yeni hayatlar kurmuşlar.

1880’lerden itibaren bu sefer Doğu Avrupalıların, özellikle Baltık bölgesini terk eden Yahudilerin yurdu olmuş Cape. 1946’lara gelindiğinde Cape bölgesinin beyaz nüfusu 2 milyon 400 bine ulaşmış. İkinci Dünya Savaşı yıllarının Avrupa’sından kaçan Almanlar, İtalyanlar, Hollandalılar, Yunanlar, Portekizliler Güney’e gelmişler. Bugün Güney Afrika’da her milletten insanları görürsünüz. Siyahlar, beyaz azınlığın idaresine dayanan ırkçı (apartheid) rejiminin sorumlusu olarak, ülkelerine ilk gelen, bugün de resmi dil olarak okullarda öğretilen Flemenkçe’nin lehçesi Afrikaans dilini kullanan Hollanda kökenlileri sorumlu tutarlar. Diğer beyazlara tepkileri daha azdır.

KAYYIMLARIN EL KOYAMADIĞI FOTOĞRAF MAKİNESİ

Türkiye’de onlarca insanın tutuklandığı, ordunun bölündüğü, bürokrasinin dağıtıldığı, hukukun tabutuna son çivinin çakıldığı, annelerin bebeklerinden ayırıldığı Türkiye’nin en karanlık günlerinin yaşandığı bu günlerde, Güney Afrika’da hayatın durduğu Noel tatilini fırsat bilerek kendimi yollara verdim. Ne de olsa eski Cihan muhabiriyiz. Kayyımların el koyamadığı fotoğraf makinesi halen bende. Çok uzun zamandır planladığım bu geziye başladım. Tevafuk, İngilizlerle Hollandalıların savaştığı ülkenin en tarihi kasabası Graff Reinet’te bir gece konakladım. Pansiyonun önündeki mezarlık beni geçmişe götürdü. 1800’lerin başlarından sonlarına kadar yaşayanların mezarlığıydı.

1785’te kurulan bu kasabanın tarihi halen canlı. Afrika’nın uçsuz bucaksız, ıssız, susuz dağlarının ovalarının arasında kayıp bir kasaba burası. Bu tarihi mekânda dinlendikten sonra 350 kilometre dağlardan kıvrım kıvrım akan yolları geçerek meşhur George’a indim. Yollarda etrafı çevrili binlerce dönüm çiftliklerde koyunlar çobansız otluyordu. Yer yer durarak yel değirmenlerini fotoğrafladım. Zamanın durduğu kimsesiz mekanlarda kendimi dinledim. Yüksek dağlardan inerek geldiğim George’a çok içim ısındı. Nüfusları yüzde 2’den az olan Güney Afrika Müslümanları helal kültürünü her yerde olduğu gibi burada da yaşatıyorlar. George’daki çilek bahçesinde 30 Rand (8 TL) ücret karşılığında aldığınız basketlerle çilek topluyorsunuz. Yüzlerce insanın geldiği mekân Cennet’ten bir köşe gibiydi.

George’dan Cape Town’ a devam ettim. Gene yüksek dağlardan büyüleyici Masa Dağı ile meşhur olan şehre indim. Cape Town dünyanın en yaşanılır şehirleri arasında ilk beşte. Üstgeçitlerin köprülerin demirleri bile yeni boyanmış. Dünyanın yedi harikasından biri olan Masa Dağı eteğindeki tarihi Botanik Bahçesi büyüleyici. Ümit burnuna yolculuk keskin virajlardan, olağanüstü manzaralardan devam ediyor. Son bir yıl yağmur bu güzel şehre inmiyor. Rahmet kesilmiş gibi. Üstad’ın Isparta’ya gittiğinde gördüğü susuzluk manzarası aklıma ilişti. Birkaç gün sonra yeri ıslatacak kadar su indi gökyüzünden. Yılın ilk gününde Masa Dağı’na çıkmak için yüzlerce insan sırada bekledi. Teleferiğe binmek için yaklaşık 2 saat beklense de az rastlanır şekilde hiç rüzgâr yoktu ve hava çok açıktı. Haliyle iki okyanusu birleştiren şehrin manzarası büyüleyiciydi. Cape Town’un dünyada benzeri olmayan penguen sahili de turistlere sunduğu eşsiz imkanlardan birisi.

Uğradığım mekanlar arasında George ve diğer sahil şehri Port Elizabeth arasında meşhur Garden Route (Bahçe Yolu) ülkenin en turistik güzergahı. Etrafında piknik mekanlarının olduğu, balık tutulan, rafting yapılan nehirlerin okyanusla birleşme yerleri, yüksek viyadükler, ormanların manzarası ile harika bir yol.

İlk yazımda Cape Town’u İstanbul ile kıyaslamış, ilki doğasıyla diğeri tarihiyle olağanüstü demiştim. Tabi şu sıkıntılı günlerde Güney Afrika’nın dağları, okyanusları değil, herkesin memleketi olması ilgimi çekti. Kimseye yar olmayan, sevenleri ayıran Anadolu değil, Afrika’nın en ucundaki Ümit Burnu bizlere bu kez bir ümit verdi, yuvamız oldu.

[Türkmen Terzi] 18.1.2018 [TR724]

Erdoğan, UYAP’ı neden gündem yaptı? [Aziz Kâmil Can]

Anayasa Mahkemesinin, Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın haksız tutukluluk nedeniyle temel haklarının ihlal edildiğine karar verdiği ancak alt derece Ağır Ceza Mahkemelerinin bu kararı “yok” saydığı gün, Erdoğan “Adalet Şurası”nda adalet (!) dersi vererek, yeni bir tespitini gündem ortaya attı:

… Cumhuriyet tarihinin en büyük reformlarını gerçekleştirdik. Ama bir şeyi gerçekleştiremedik, UYAP gibi çok önemli bir teknolojiyi, mekanizmayı maalesef bu bir öz eleştiridir, FETÖ’cülere kaptırdık… ve oradan da gerçekten en büyük zulmü icra ettiler.”

Erdoğan’ın “saygı duymuyorum”dan “tanımıyorum”a terfi eden “adalet” anlayışı artık hepimizin malumu. Ancak adaletin elektronik olanıyla (UYAP) sıkıntısının olduğunu bu konuşmasıyla öğrenmiş olduk.

UYAP üzerinden nasıl bir zulüm icra edilmiş olabilir? Normalde kanuna aykırı adli bir zulüm yapacak olan, bunu gizli yapar. Bütün delillerin kaydedildiği ve tüm taraflara açık olan UYAP üzerinden o zulmü yapamaz.

Bu yazıda Erdoğan’ın UYAP iddiasının gerçek olup olmadığı somut verilerle ortaya konmaya çalışacağız.

1.UYAP’I AKP KURUP FETÖ’CÜLERE Mİ KAPTIRDI?

UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) ile ilgili ilk adımlar, AKP’nin iktidar olmasından önce 1998 yılında atıldı. AKP’nin iktidar olmasından sonra da proje devam ettirilerek 2005 yılında idari ve adli birimler tarafından kullanılmaya başlandı. Proje, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği başta olmak üzere birçok yabancı ve yerli kuruluş tarafından en başarılı proje ödüllerine layık görüldü. Hiçbir başarının cezasız kalmadığı ülkemizde, UYAP’ın kurulmasından, yaygınlaştırılmasına kadar projenin her aşamasında yöneticilik görevi üstlenen ve uluslararası ödüllerin alınmasında büyük emeği olan hakimler 17/24 Aralık öncesi ve sonrası tamamen tasfiye edildi.

Kısaca, adalet hizmetlerinin elektronik ve güvenli ortamda yürütülmesi ve hızlandırılması amacıyla kurulan UYAP, sonradan tasfiye edilen hâkimlerin ve diğer proje ortaklarının (HAVELSAN vs) gayretleriyle bir “devlet projesi” olarak hayata geçirildi.

2.UYAP ÜZERİNDEN AKP’YE OPERASYON MU YAPILDI?

Erdoğan’ın iddialarının altını doldurmak için harekete geçirilen Sabah’ın haberinde, “…17/25 Aralık Hükümete karşı yargı darbesi operasyonlarının ardından TÜBİTAK’tan ve TSK’dan atılan yazılımcılar ile Sürat Bilişimin yazılımcıları tarafından kurulan UYAP sistemi sayesinde FETÖ devletin tüm operasyonlarını kontrol etti. HAVELSAN’ın yüzde 10’unu ele geçiren FETÖ’cüler ise ancak geçen yıl temizlendi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, önceki gün gerçekleşen Adalet Şurası’nda UYAP’ı FETÖ’cülerin ele geçirmesine dikkat çekmesi gözleri UYAP’ın yapıldığı HAVELSAN’a çevirdi. HAVELSAN’da devletin stratejik yazılım programları 17/25 Aralık operasyonundan sonra bile FETÖ’cülerin sığınma yeri olduğu ortaya çıktı.” ifadeleri yer aldı.

Haberdeki (!) yanlışlığı kısaca izah edelim. 17/25 Aralık 2013 soruşturmasından sonra HAVELSAN’da göreve başlayan yazılımcılar tarafından UYAP’ın kurulduğu ve operasyonların kontrol edildiği iddia ediliyor. Oysa UYAP 2005 yılında kuruldu!

Ayrıca, HAVELSAN tarafından bu haberlere karşı 12 Ocak’ta yapılan açıklamada, 2013 yılından itibaren HAVELSAN’ın UYAP ile ilgili bir yazılım faaliyeti olmadığından bahsediliyor

“12 Ocak 2018 tarihinde çeşitli basın organlarında yer alan ‘UYAP’ın arkasından HAVELSAN çıktı’ başlıklı haberlerde Kurumumuz açık olarak hedef gösterilmektedir. UYAP’ın HAVELSAN tarafından geliştirilmesi ile ilgili ilk projesi 2000 yılında imzalanmış, sistem geliştirmesi, garanti ve bakım sözleşmeleri ise 2013 yılında tamamlanmış ve bu tarihten sonra sistem tamamen Adalet Bakanlığı’na teslim edilmiştir. 2013 yılı sonrası HAVELSAN’dan sistemin bakım, işletme ve idamesi ile ilgili hiçbir katkı ve destek talep edilmemiş olup HAVELSAN’ın UYAP ile ilişkisi kesilmiştir.”

3.HÂKİM SAVCILAR UYAP ÜZERİNDEN DİNLENİYOR MU?

Erdoğan’ın UYAP ile ilgili açıklamalarından sonra, fırsatı değerlendiren Oda TV adlı internet sitesi, FETÖ’cülerin UYAP üzerinden hâkim ve savcıları dinlediğini ima etti. Oda TV’nin haberine göre, bir savcı UYAP’a bağlı bilgisayarından dinleme yapıldığından şüpheleniyor ve UYAP’tan sorumlu daire başkanı da 15 Temmuz’dan sonra tutuklandığı için olay FETÖ’ye yıkılıyordu.

“Ağustos 2016 ayında Bakırköy savcısı Tamer Can makam odasında konuşulanları bir kaç saniye sonrasında bilgisayarından duyması üzerine bilgisayarının uzaktan kontrol edilip ortam dinlemesi yapıldığından şüphelendi ve tutanak tuttu. Bilirkişi Mehmet Güçlü’ye göre ‘UYAP sistemine bağlı bilgisayarlara uzaktan erişim sağlanarak, mikrofon sistemi aktif edilebilir ve bilgisayarın bulunduğu ortamdaki sesler dinlenebilirdi. Bu çok korkutucu bir ihtimaldi.’ Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yapılan soruşturmalarda, UYAP’ın ‘sahibi’ konumundaki Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı’nda çok sayıda ihraç yaşandı. Öyle ki; daire başkanı da FETÖ’den tutuklandı.”

Bu haberdeki yanlışlıklara gelelim: Tutuklandığı belirtilen Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanı M.O., 9 Nisan 2013 tarihinde, yani iddia edilen olaydan 3 yıl 4 ay önce bu görevden alınmıştı. Bu tarihten sonra ise Başkanlığa sırasıyla AKP’ye yakın bilinen Cengiz Ünsal, 9 ay sonrasında da Servet GÜL getirilmişti. (*)

Sahte rapor düzenlemeyi reddeden UYAP yönetimi görevden alındı. AKP’li hâkimler UYAP’ın yönetimine atandıktan sonra görevli diğer hâkimler de tasfiye edildi. Yargı kulislerine göre tasfiye edilen hâkimler 17/25 Aralık yolsuzluk fezlekelerinin UYAP’tan silinmesine karşı çıkmışlardı. AKP, 17/25 soruşturmasına ilişkin işlemlerin UYAP üzerinden yapılmış olmasına rağmen, “soruşturma UYAP’tan yapılmadı” şeklinde rapor düzenlenmesini istiyordu. Bu isteğe karşı çıkanların hepsi 2014 yılına kadar tasfiye edildiler.

Bu tayinlerin üzerinden 3 yıllık bir süre geçtiği gibi kuruluşundan bu yanı da sistemin sahibi Adalet Bakanı ve dolayısıyla AKP idi. Eğer UYAP’la ilgili bir dinleme iddiası varsa bunun şüphelisinin mevcut yönetici ve çalışanlar olmalıdır. Ayrıca maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için bilgisayarlarda ve UYAP sistem merkezinde incelemeler yapılması gerekir. Bu yapılmayıp işin kolayına kaçılıyor, her zamanki gibi fatura Cemaate kesiliyor ve hedef saptırılıyor. Böylece savcının dinlenilmesi iddiası ile ilgili dosya “faili meçhul” olarak kalırken, gerçek suçlular da bir kez daha korunmuş oluyordu.

UYAP bilgileri MİT’le paylaşılıyor!

Diğer taraftan iktidar emriyle UYAP ile MİT arasında elektronik bağlantı kurulmasına ilişkin 2013 yılında protokol imzalandığı da hatırlanmalıdır. 2013 yılında bu protokol çalışmaları sırasında bir kısım bürokratların “kanuni” dayanak olmadığı için “kişisel veri” niteliğindeki dava bilgilerinin MİT ile paylaşılmasına karşı çıktığı, 5320 sayılı Kanun’un 16. maddesi gereği soruşturma ve kovuşturma sonucu verilen kararların ilgili kolluk (polis, jandarma) birimlerine gönderilmesi gerektiği, MİT için böyle açık bir düzenleme bulunmadığı, paylaşım için yasal düzenleme yapılması gerektiğini savundukları, AKP’ye yakın ve halen görevde olan birim yöneticisi hâkimlerin bile benzer şekilde yazılı görüş sunduğu yargı kulislerine yansımıştı. Dönemin müsteşarı Birol ERDEM, dava bilgilerinin emniyet/jandarma birimleriyle de paylaşıldığını bu nedenle MİT ile protokole karşı çıkanları cemaatçi oldukları düşüncesiyle görevden aldığını ve bu suretle protokolün imzalanabildiğini beyan etmişti.

4.ERDOĞAN’IN UYAP İDDİALARININ ARKASINDA NE VAR?

Erdoğan’ın durup dururken UYAP konusunu ortaya atmasının arkasında neler olabileceğine dair ihtimalleri sıralayarak yazıyı bitirelim.

Bilindiği üzere, Hakan Atilla’nın ABD’de jüri tarafından suçlu bulunması sonrası 17/25 Aralık soruşturmasına ilişkin olarak AKP kanadında artan kaygılar var. 17/25’de görev almış polis şeflerinin eşleri tutuklandı, kendileri de delillerin ABD’ye gönderilmesinde rolleri olup olmadığı hakkında tekrar sorguya alındılar, işkence iddiaları bile var. 17/25 Aralık soruşturmasına ilişkin tüm deliller UYAP sisteminde kayıtlıdır.

Acaba Erdoğan hükümeti, 17/25 Aralık, MİT Tırları, İzmir Liman Yolsuzluğu gibi ulusal ve uluslararası arenada Erdoğan’ı zora sokan dosyaları geri getirilemeyecek şekilde UYAP veri tabanından sildirerek bu delilleri yok etmeyi mi düşünüyor?

Bunun alt yapısını oluşturmak için UYAP’ta FETÖ izi var, HAVELSAN üzerinden sızılmış gibi suni gündemler üzerinden sistem idamesini AKP’li güvenilir (!) bir şirkete ihale edip, sistemdeki “istenmeyen” delillerden kurtulmayı mı planlıyor? Erdoğan’ın UYAP açıklamasının ardından sosyal medya hesabında konuyu gündeme getiren Gazeteci Adem Yavuz Arslan’ın yazdıkları önemli.

Erdoğan, birçok şeyi direk kontrolüne aldığı gibi UYAP’ı da Saray bünyesinde oluşturacağı bir mekanizmaya mı bağlamak istiyor?

İşte bu noktada Erdoğan yönetiminin bu sisteme müdahale ederek kendilerine ilişkin delilleri yok etmesi, gereksiz yeni ihaleler ile haksız zenginleşme gitmesi ve vatandaşların verilerine mutlak ve denetimsiz kontrolle sahip olmasının önüne geçmek için muhalefet partilerine ve sivil toplum kuruluşlarına önemli görevler düşüyor.

Örneğin, muhalefet partilerinin, AKP’nin yolsuzluklarına ve yasa dışı silah sevkine dair (kapatılan) soruşturma dosyalarındaki tüm belge ve delillerin bir örneğini avukatları vasıtasıyla elektronik ve fiziki ortamda temin ederek muhafaza altına almaları; bu dosyaların UYAP’tan silinmesine yönelik bir işlem yapılıp yapılmadığı, bu dosyaların log kayıtlarında değişiklik olup olmadığı, yandaş şirketlere UYAP sistem yazılımları ihalesi verilip verilmediği, MİT’e verilen UYAP sistemine erişim yetkisinin sınırlarının ne olduğu hakkında soru önergeleri vererek ve sair araştırmalar yaparak bu gündemi yakından takip etmeleri mümkün ve hatta gereklidir. Bu gereklilik aynı zamanda, muhalefet görev ve sorumluluğu veren millete karşı bir vefa borcunun da ifası anlamına gelmektedir.

[Aziz Kâmil Can] 18.1.2018 [TR724]

Premier Lig yıldızlaştırdı, La Liga kaptı [Hasan Cücük]

Avrupa’nın bir numaralı ligi olarak İngiltere Premier Lig gösteriliyor. Bunun belirli sebepleri var. Mesela 1992’de start alan bu ligde top koşturmak için milli takım forması giyiyor olmanız gerekir. Böyle olunca da futbolcu kalitesi üst düzey oluyor. Ancak Premier Lig’de parladıktan sonra bir durak daha var. Özellikle Barcelona ve Real Madrid, Premier Lig’de yıldızlaşmış oyuncuları yüksek bonservis ücretleriyle transfer ediyor. Bunun son örneği, Liverpool’dan Barcelona’ya giden Philippe Coutinho oldu.

STEVE MCMANAMAN (Liverpool – Real Madrid, 1999): Liverpool alt yapısından yetişen Steve McManaman, 9 yıl formasını giydiği takımından ayrılarak 1999’da Real Madrid’e transfer oldu. Premier Lig’den Real Madrid’e gelen ilk oyuncu olarak tarihe geçen McManaman, İspanyol kulübünün formasını 4 yıl boyunca başarıyla terletti.

DAVID BECKHAM (Manchester United – Real Madrid, 2003): Alex Ferguson’un prenslerinden olan David Beckham, 2000’li yılların başında oluşturulmaya başlayan Los Galacticos’un yeni halkası olarak 2003’te Real Madrid’e katıldı. Beckham oynadığı futboldan ziyade sansasyonel yaşamıyla magazin sayfalarından düşmeyen bir isim hâline geldi. 4 yıl kaldığı Real Madrid’e ekonomik olarak çok ciddi katkı yaptı.

MICHAEL OWEN (Liverpool – Real Madrid, 2004): Ada futbolunun harika çocuğu olarak sivrilen Michael Owen hızı ve tekniğiyle mevkiinin en iyilerden biriydi. 2003’te Manchester United’ın yıldızı Beckham’ı kadrosuna katan Real Madrid, bir yıl sonra bu kez Liverpool’un starını takıma kazandırdı. Ancak Owen’in İspanya serüveni tam bir kâbus oldu. Yaşadığı sakatlıklardan dolayı pek verimli olamadı. Bir yıl sonra yeniden Premier Lige döndü.

RUUD VAN NISTELROOY (Manchester United – Real Madrid, 2006): York ve Cole sonrası Manchester United’ın gol yükünü çeken Hollandalı Nistelrooy, 5 yıl formasını giydiği İngiliz kulübüne veda ederek 2006’da 14 milyon Euro karşılığında Real Madrid’e transfer oldu. ManU ile 150 maçta 95 gol atan Nistelrooy’un İspanya yılları Ada dönemini arattı. 4 yıl top koşturduğu Real Madrid’de 68 maçta forma giyip 46 gol attı.

THIERRY HENRY (Arsenal – Barcelona, 2007): Arsenal formasını 8 sezon giyip, Ada’ya damgasını vuran Thierry Henry bir türlü hasretine son veremediği Şampiyonlar Ligi kupasını kazanmak için 2007’de Barcelona’ya gitti. Henry, Ronaldinho ve Messi ile forvet hattında mükemmel bir uyum sağlarken yıllarca hasretini çektiği Şampiyonlar Ligi kupasını 2008’de kazandı. 3 yıl kaldığı Barcelona’da 7 kupa sevinci yaşadı. Henry ile birlikte Arsenal’den yıldız oyuncuların kaçışı da başlamış oldu.

CRISTIANO RONALDO (Manchester United – Real Madrid, 2009): Premier Lig’in kaçırdığı en önemli yıldızlardan biri oldu. David Beckham’ın boşluğunu doldurmak için Ferguson’un Manchester United’a kazandırdığı Ronaldo kısa sürede Ada’ya damgasını vurdu. Barcelona hegemonyasını yıkmak için kolları sıvayan Real Madrid yönetimi 2009’da 94 milyon Euro ödeyerek Ronaldo’yu kadrosuna kattı. Premier Lig’e, oynadığı futbol ve attığı gollerle dünyanın en iyi futbolcularından biri olan Ronaldo ayarında henüz bir futbolcu gelmedi.

LUKA MODRIC (Tottenham – Real Madrid, 2012): 2009’da Ronaldo’yu kadrosuna katarak forvet hattını güçlendiren Real Madrid, orta sahada Xavi-İniesta ikilisinin yakaladığı oyun kurma becerisine sahip, oyun zekâsıyla öne çıkan bir oyuncu arayışına girdi. 2012’de Tottenham’dan transfer edilen Luca Modric, 30 milyon Euro bonservis bedelinin karşılığında son 5 yılda Real Madrid’in ataklarını yönlendiren isim oldu.

GARETH BALE (Tottenham – Real Madrid, 2013): Real Madrid, Modric’i aldıktan bir yıl sonra bu kez Tottenham’ın kapısını Gareth Bale için çaldı. Tottenham dirense de transferin son günlerinde Galli yıldızını 101 milyon Euro’luk rekor teklif karşısında elinde tutamadı. Modric ile yüzü gülen Real Madrid aradan geçen 4 yıla rağmen Bale’den istediği verimi alamadı. Sık sık sakatlanan yıldız oyuncu, Ada günlerinden çok uzak bir performans sergiledi.

LUIS SUAREZ (Liverpool – Barcelona, 2014): Barcelona uzun yıllar aradığı forvetini 2014’te Liverpool’da buldu. İngiliz kulübüyle gol yollarında oldukça etkili olan Suarez, Messi ile birlikte Barcelona’nın en önemli gol silahı hâline geldi. Zaman zaman hırsına yenilse de modern futbolun gördüğü en iyi santraforlardan biri olarak İspanyol kulübünde attığı goller ve futboluyla resital sunmaya devam ediyor.

[Hasan Cücük] 18.1.2018 [TR724]

Gençler kalp krizi tehdidi altında! [TR724]

Genç insanlarda ani ölüme neden olan hastalıkların en başında kalp sorunları geliyor. Doğuştan gelen kalp rahatsızlıklarının yanı sıra beslenme ve yaşam biçimi de kalp rahatsızlıklarını tetikleyen önemli bir kriter.

Ani ölümlerin altında yatan en önemli sorun “gizli kalp.” Genç yaşta geçirilen kalp krizleri genellikle hafif ya da orta dereceli darlıktan kaynaklanıyor. Kalp krizi öncesi dönemde yapılan elektrokardiyografi, efor testi ile kalpte kanlanma bozukluğunu gösteren talyum sintigrafisi ile stres EKO gibi testler normal çıkabiliyor. Hatta bu testlerin tamamen normal olduğu bazı kişiler, müteakip gün ve aylarda kalp krizi geçiriyor ve yüksek oranda da hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Halk arasında bu durum ‘gizli kalp hastalığı’ olarak adlandırılıyor.

Damar sertliği ileri yaşlarda daha yaygın olmakla birlikte genç insanlarda da görülebiliyor. Günümüzde özellikle kalp şikâyeti yaşamayan ancak kalp hastalığı gelişme riski olan gençlerde yapılan sağlık taramalarında damar sertliği ve damar darlıkları tespit ediliyor. Erkeklerde 45 yaş altında, kadınlarda ise 55 yaş altında kalp krizi genç kabul ediliyor. Hatta halk arasında genç yaşta geçirilen kalp krizlerinin daha ağır seyrettiği ya da öldürücü olduğuna inanılıyor. Bilimsel veriler ve araştırmalar da bunu doğruluyor. Çünkü yaş ilerledikçe ve damarlar yavaş yavaş daralıyor, kalbin koroner damarları arasında kendiliğinden yeni köprü by-passlar oluşuyor ve ani damar tıkanması durumunda bu by-passlardan gelen kan, kalp krizinin ağırlığını azaltabiliyor. Fakat gençlerde henüz bu köprü by-passlar oluşmamış olduğundan, kalp krizi kalbe daha ağır hasar verebiliyor.

Kangren olan kalp, kriz geçiriyor

Atardamarların içinde biriken, damarların içini daraltan veya tıkayan kolesterol birikintilerine ‘plak’, hastalığa tıpta ‘ateroskleroz’, halk dilinde ise ‘damar sertliği’ deniliyor. Damarların içindeki basınç varlığı ve sürekli kan akışı zaman zaman bu plakları çatlatıyor. Kandaki pıhtılaşma, damarı delinmiş veya yırtılmış olarak algıladığı için pıhtı oluşturarak deliği tıkamaya çalışıyor, ancak aynı zamanda bu pıhtı damarın da içini tamamen tıkayarak kalbin belli bir bölümünün kansız kalmasına ve kangren olmasına yol açıyor. Yine bu durum tıpta ‘myokard infarktüsü’, halk dilinde de ‘kalp krizi’ olarak tanımlanıyor.

Sigara, stres…

Bazı insanların damarlarının içinin doğumundan itibaren temizken, aynı yaş ve cinsiyetteki diğer insanların damarlarının sertleşebiliyor. Neden-sonuç analizleri yapıldığında bazı risk faktörleri göze çarpıyor. Yaşın ilerlemesi, sigara, kolesterol yüksekliği, tansiyon yüksekliği, şeker hastalığı, şişmanlık, stresli yaşam ve kişinin ailesinde 45 yaş öncesi kalp krizi geçiren birisinin olması en önemli nedenler arasında bulunuyor. Bu risk faktörlerinden birkaç tanesine sahip olan bir bireyin kalp krizi gelişme riski de o oranda artıyor. Uzmanlara göre, aileden gelen yatkınlık değiştirilemezken, diğer faktörler tedavi edilebilir, risk olmaktan çıkarılabilir. Bunun için doktora başvurmadan önce, yaşam şeklini sağlıklı yönde değiştirmek, sigarayı bırakmak, tansiyon yüksekliğini ve şeker hastalığını kontrol altına almak gerekiyor.

[TR724] 18.1.2018

Yarınki nesiller [Safvet Senih]

Özüne ve köküne bağlı yetişmiş ve Kalbin Zümrüt Tepelerinde gezinen yarının mutlu nesilleri için Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi “Mutlu Nesiller” başlıklı yazısında hayal ve hülyâlarımızı zorlayan enfes ifadeler kullanıyor. “Hayâli cihan  değer”  bu güzellikleri seneler sonra bir daha beraber mütâlaa ve müzâkere edelim:

“Yarınların iyilik ve güzellik dünyasında herşeyi Cennet ehlinin temiz simaları gibi imrendirici, onların derin bakışları kadar ifadeli ve tenlerinin kokuları kadar bayıltıcı buluyor, dört bir yandan taşıp gelen bu bin bir râyiha ile taş gibi kalblerin dahi yumuşayıp eridiğini hissediyoruz.

“Evet, geleceğin zihni aydın, ruhu aydın insanın elinde bütün varlık bir GÜL GONCASI gibi açıldıkça açılacak ve bu aydınlık iklimin talihli insanları, kâinatları keşfetme yolunda, yüksek himmetli fatihler gibi zaferden zafere koşacak; nihayet  bütün eşyanın insana musahhar olduğu sırrını kavrayarak, önünde sıra sıra dizilmiş zafer tâklarının altından geçip duygu ve düşünce sancağını Hakk’ın Hoşnutluğu Burcuna dikerek kendini idrak içinde iki büklüm olacaktır. Yani âcizliğindeki GÜCÜ, fakirliğindeki SERVET  ve ZENGİNLİĞİ  görerek ŞÜKÜR  ve  ŞEVK  ile kanatlanıp fethedilecek başka dünyalar arayacak ve gözleri ÖBÜR  ÂLEME uyanacağı ana kadar da rüyalar gibi tatlı bu şirin dünyasına yeni yeni buudlar kazandırmak için çırpınıp duracaktır.

“O günlere yetişebilirsek, bizim gibi dili bağlı, gönlü buruk, hisleri felce uğramış, çeşitli mahrumiyetler içinde duygu ve düşünce dünyasını geliştirme fırsatını bulamamış olanlar dahi neşeyle coşup, dâhiyane sözler etmeye başlayacak ve bir zamanlar sinelerinde saklı bulunan emellerin, hasret ve ümit arası gelip-giden gizli duyguların, bahtına küskün kapalı düşüncelerin ortaya çıktığını görerek inanç ve ümitlerinde  yaşattıkları o sihirli dünyaları bir kere daha bütün ihtişamı ile yaşayacaklardır.

“Evet iç âlemlerimizde uyuklayan hisler ŞEVK ile gerilip şahlandığı ve ayn-ı lezzet olan hayatın sabahleyin uyanan kelebekler gibi, çiçekler arasında kona-kalka saadetine yeni buudlar aradığı gibi, her yanda çeşit çeşit lezzetlerin tutup durduğu bu kuşakta, kendi his ve şuur dünyalarına açılmış ruhlar, daha ledünnî güzellikleri, hayallere karşı daha göz kamaştırıcı ihtişamları arayışa koyulur; nançlı ışıldayan gönül düzlüklerinde küme küme yıldızların dizildiği, öbek öbek Cennet tepeleri gibi yamaçların sağa-sola serpildiğini görür ve peşi peşine gelip iç âlemlerini saran bu renkli düşünceler sayesinde zevk dünyalarını söndürmek isteyen monotonlukları parçalar ve hep yepyeni iklimlerde şevk ve tarab içinde yaşarlar.

“Bu noktaya ulaşmış bir ruh, bütün bütün varlık kadehini taşa çalarak gönlüne açılan menfezlerden hakikatin çehresini müşahedeye dalar ve hilkatin sınırlarından sıyrılarak bütün zamanların mekânların, buudların dışına kaymak arzusu ile kendine yeni bir yuva aramaya çalışır. Her sıçrayışta biraz daha ışıklarla sarılır; her aydınlanışta varlığının esas kaynağını biraz daha hissetmeye başlar ve ‘ben’ dediği şeyi bütün bütün unutur. Artık kulaklarına çarpan her seste, gözlerinin içine akan her renkte, ezelden bir tohum hâlinde ruhuna saçılan aşkın, bir humma gibi her yanını sardığını duyar ve önüne geçilmez bir visâl arzusuyla yanar-tutuşur. Bundan sonra onun için ne renklerin ağlayışı, ne aydınlıkların kayışı, ne de somurtkan inkırazlar asla bahis mevzuu değildir. Onun kulaklarında her ses bir ümit  nağmesi gibi çınlar, özündeki her kıpırdanış bir ölümsüzlük ritmiyle atar; lâhûtîlik bütün sırlarını onun önüne yayar; gayri bundan öte kendisini, kalbinde ve kafasında bulunan yabancı herşeyi yakıp kül eden aşkın kolları arasında bulur ve varlığının gayesini anlar.

“Evet öyle ümit ediyorum ki, yarınki nesiller, her gün her gece, her saat, her saniye bu güzel hayattan böyle bir zevk alarak, sinelerinde büyük deryaların büyük dalgaları gibi birbirini takip eden vuslat ve aşk dalgalarına kendilerini salıverip, her biri küçük birer dalga iken derya olacak ve bütün bir ömür boyu damla damla aşk ve vuslat yudumlayan bu talihliler, bir gün en büyük aşka, en büyük vuslata ererek gölgelerin aldatmasından ve kesretin dağdağalarından bütün bütün kurtulacaklardır.”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu Mutlu Nesiller yazısında, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Dördüncü  Mektup’ta ele aldığı ve Hizmet’in gerçekliğini teşkil eden ve başka anlayış ve meşreplerden farklılığımızı ortaya koyan “Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak” prensiplerini, özümseyip içselleştirmiş nesillerin mutlu geleceklerini anlatıyor. Bunlar sadece birer hayal ve hülya değil; aynı zamanda keşif ve müşahedelerdir. Zaten pek çok güzel işlerin başlangıcı Sure-i Yusuf’ta da anlatıldığı üzere rüyalarla başlar… Hayaller, tasavvurlara, tasavvurlar taakküllere dönüşür ve yavaş yavaş –eğer makul bir çizgide devam ediyorsa- tahakkuk eder.

Evet mutlu nesiller, yeni bir dönemle karşı karşıya… Önümüzde yeni bir hizmet faslı başlıyor. Artık bu farklı bir hizmet olacak inşaallah… Kur’an makuliyetinde Avrupa ve Amerika gibi Batı ülkelerinde oralıların Hizmeti anlatmak… İnsanlığın muhtaç olduğu ve Kur’an deryasından günü müze takdim edilen hazine  ve cevherlerden herkesi haberdar etmek… Sadece konuşmak değil, yaşamak suretiyle… Yaşatmak aşkıyla…

[Safvet Senih] 8.1.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com