The Circle’dan Teşekkürler [Engin Sezen, The Circle]

The Circle mülakatları sürgün gazeteci yazar Arzu Yıldız’la başladı, İlahiyatçı akademisyen yazar Dr. Ahmet Kurucan’la sona erdi.

Birbirinden değerli, 30 isimle konuşuldu, tarihe bir kayıt düşüldü. Hareket içinden neş’et etmiş aydınlarca, Cemaat’in hal-i hazırdaki fotoğrafı çekildi. Konuşan aydınlarımızın şimdiki durum itibariyle Cemaat’le olan angajmanları, intisap ve iltisakları farklı farklıydı. Aynı Hareket’in içinden çıkan bu aydınlarımız, benzer sorulara çok farklı cevaplar verdiler. Bu, fevkalade bir renklilik ve zenginlikti. Açık ve net, sorumlulukla ortaya çıkıp konuşan, sorularımıza cesaretle, içtenlikle cevap veren bütün aydınlarımıza teşekkür ediyorum. Söyledikleriyle ve söylemedikleriyle tarihin huzurunda, endam aynasının karşısına çıktılar, tartışma’ya çok önemli katkılar sundular.

The Circle, Cemaat’in dünü, bugünü ve geleceğine dair tartışmaların yapılmakta olduğu özgür bir platform haline geldi. Bu cihetle, The Circle kayda değer bir vazife de deruhte etti. Bir diğer sürgündeki gazeteci Harun Odabaşı’nın deyişiyle, ‘uçlarda dolaştığı da oldu, ama kendine mahsus bir müvazene tutturdu, dengeyi kurdu’. Evet, bu bilinçli bir tavırdı.

Bir kapı açtı The Circle, bir eşiğin aşılmasını temin etti. Cemaat’in en azından bir kısmının ‘hayal aleminden’ çıkıp, gerçeklerle ‘yüzleşmesine’ vesile oldu. Gelen binlerce yorumdan görünen bu… 3-5 sene sonra bu mülakatların Cemaat için ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılacak…Şimdi sağda solda eleştirenler, dış’a karşı Cemaat’i savunmaya çalışırken, Allahu alem, bu mülakatlara başvuracak.  Umulur ki, başka muadilleri çıkar ve onlar da kendi meşrep ve mesleklerince bir farklılık ve farkındalık ortaya koyarlar.

Ahmet Kurucan’ın sözleriyle: ‘’The Circle röportajarının her birisini tarihe not düşen metinlerdi’’.
Harun Tokak’ın deyişiyle de: ‘’Bu zor zamanlarda Cemaat’in gündemini belirledi’.
Ve daha niceleri… Binlerce yorum, mesaj, email…

Mülakatlar’daki tarihi data’nın tahlil edileceği bir değerlendirme yazısı yazıp bu mülakatları bir e-kitap olarak yayına hazır hale getirmeyi planlıyorum. Böyle bir tahlili yazının zorluğunun da farkındayım. Bu değerlendirme yazısını sizler kitapta okuyacaksınız.

Burda:

Hangi ortak, ana ve yardımcı temalar öne çıktı?

Ana tartışmalar?

Eleştirilen hususlar?

Çözüm önerileri? gibi öne çıkan konular, muhtasaran da olsa, tematik bir analize tabi tutulmaya çalışılacak.

Cemaat küresel bir sosyla ve dini fenomen! Cemaat’teki aydın kesiminin yurtdışında verdiği varlık ve yaşam mücadelesi de ayrı bir fenomen. Bu mülakatlarla tahsil edilen data’nın IPA (Interpretative phenomenological analysis) değerlendirmesini yapabilecek biri-leri keşke çıkabilse… Böyle dört başı mamur bir analiz, hassaten zaman fakirliği yaşadığım bu günlerde, benim boyumu aşacak!
Hapishane görevimin yanısıra, üniversitede verdiğim bir undergarduate ders ( Dersin adı: Living Interfaithfully)… ve hepsinde de önemli son virajına giren bir doktora tezi. Hayat gailesi, derd-i maişet diğer yandan… Bunların üzerine, Laurier University ve University of Waterloo ile birlikte kurulan Canadian Muslims Reserach ve Resource Center’in yönetim kurulunun tevdi ettiği bir Executive Director’lük sorumluluğumuz da oldu. Allah mahcup etmesin. The Circle bu yoğun şartlarda ortaya çıktı nitekim, ordan burdan adeta ‘zaman tırtıklayarak’ bir şeyler yapmaya çalışıldı… ve 90 gün içinde İkiyüzbin’den fazla tekil ziyaretçi-okura ulaştı. Bundan sonra da, zaman zaman hackerlarla uğraşsak da, sizlerin dostane ve içten desteklerinizle yolumuza devam edeceğiz.
Sonbahar’da Türkçe mülakatlarının ikinci bölümünü yapacağız. Aydınlarla mülakatlarımıza devam edeceğiz. Daha söylenmemiş çok şey var bu gökkubbe altında. ‘Hiç bir şey kalmasın bu alemde nihan’ demeye, ‘Her dem yeniden doğarız’ hissiyatıyla dolup dolup boşalmaya devam edeceğiz. Konuşacağımız kişiler, bu kez farklı kesimlerden de olacak. Odağımız yine aynı: Hizmet Hareketi… Şimdiden bu mülakatlar için bize söz veren birbirinden değerli isimler var. Duyunca şaşıracağınız isimler. Sorularımızı onlara da yöneltebilmek için sabırsızlanıyoruz.

Sonra, esnafla çok konuşmak istiyoruz. Süreç’in kahramanı esnafla… Dünyanın her yerine yayılmış fedakar ve cefakar işadamlarımızla… Alan değil, veren elle. Onların sesi çok çok önemli. Kazanmanın ve kaybetmenin anlamını bilen, gerçek hayattan gelen esnafın süreçle ilgili tavrı, bugün için de, Cemaat’in geleceği için de hayati. Para’nın gücü, tarihte her zaman statükoyu sarsmıştır! Evet, esnaf’la da konuşacağız. Talep, onlardan geldi.

Ayrıca, Hapishanelere girip çıkanlardan çok mesaj geliyor. Onları düzenleyip yayınlamak ise apayrı bir saha ve uzmanlık. Hassas bir konu. Psikolojik ve yasal açılardan. Duyduklarım, insanı yaşamaktan soğutacak kadar. Gelen mektuplardaki tasvirler gözümün önünden gitmiyor. Bunları yayına hazır hale getirmeye ruhen ne kadar hazırım ve buna nasıl dayanabilirim, bilmiyorum. Hakeza Meriç…

Bu arada, tekrarında fayda var:

The Circle mütevazi bir site. Gönüllüce yürümeye çalışıyor. Proje çok, zaman ve imkan az. İmkansızlığa rağmen, bazı faaliyetler akmasa da damlamaya devam edecek:

Mesela, şimdi sırada 2010’larda Türkiye’nin Olağanüstü Yılları başlığında avukat arkadaşların bir projesi olacak:  11 Soruda 11 Avukatla Olağanüstü Dönemin Hukuki veçhesini anlamaya çalışacağız, küçük mülakatlarla.

Sonra, Psikolog, Psikiyatr ve Terapistlerle de bir seri mülakatlarımız olacak.

The Circle YouTube Kanalı projemiz zaten vardı, ona biraz daha eğileceğiz.

Ve çok çok istediğim online da olsa Türkçe yazarlık okulu projemiz. Hizmet Hareketi’nin şu anda en ihtiyaç duyduğu meslek dalı, yazarlık ve şairlik demem bundan… The Circle İngilizce yayın kadromuz zaten aylık aksatmadan toplanmaya devam ediyor. Bir de belli bir müfredat dahilinde periyodik Türkçe Yazar Okulumuz var planımızda.

Peki önümüzdeki aylarda ne olacak?

The Circle, tekrar fabrika ayarlarına dönerek, İngilizce yerel yayına devam edecek. Turizm ve Göçmenlik Bakanlarıyla mülakatlarımız olacak.

Ben haftalık yazacağım. Bazen İngilizce, bazen Türkçe. İngilizce yazılar daha çok yerel meselelerle ilgili olacak: Mahalledeki komşuluk ilişkileri, Waterloo’nun çöp sorunu, kültürlerarası diyalog etkinlikleri, yerel siyaset vs.

Zaman zaman gönüllülerin İngilizce’ye tercüme ettiği The Circle Türkçe mülakatlar yayımlanacak. İhsan Yılmaz, Gökhan Bacık ve Özgür Koca’nınkiler hazır.

Türkçe kalem alınacak yazıları da kendi alanıma tashih etme düşüncesindeyim: psikoloji, terapi, zihin sağlığı, edebiyat, okuma-yazma, Kanada…

Haftalık da bir Misafir Kalemimiz olacak: Bu Pazartesi, Prof. Dr. Suat Yıldırım hocamızla misafir yazar köşemiz de vira bismillah diyecek.

Ez-cümle,

The Circle’a olan desteğiniz için herkese teker teker teşekkür ederim. dünyada The Circle sitesine girilmedik bir ülke yok sanırım! Müthiş bir destekti bu. Allah mahcup etmesin.

Bazen, emaille, bazen telefonla… desteğinizi esirgemediniz.

Minnettarım.

Allah bes

Baki heves.

[Engin Sezen, The Circle] 27.4.2018 [thecrcl.ca]

Hukukçu akademisyenler hazırladı: “KHK ile erkeği kadın, kadını erkek yapamazsınız…OHAL KHK’leri yasa olamaz derhal iptal edilmeli”

İnsan Hakları Ortak Platformu’nda (İHOP) 15 Temmuz sonrası OHAL ortamında çıkarılan KHK’lerle ilgili yeni bir rapor yayınlandı. Hukukçu akademisyenler Kerem Altıparmak, Dinçer Demirkent ve Murat Sevinç tarafından hazırlanan raporda, “Neden OHAL KHK’leri yasa olamaz, neden yasalaşan tüm KHK’ler esasen yok hükmündedir ve neden derhal hepsinin iptal edilmesi gerekir?” sorularının cevabı verildi.

Bianet’te yayınlanan raporla ilgili bilgi notu şöyle;

“OHAL KHK’sinin yasa olması mümkün olmadığı esasen yok hükmünde olan tüm yasaların bu kural kapsamında iptal edilmesi gereklidir.

Parlamenter sistemin anavatanı olan İngiltere’de meclisin gücünü anlatmak için, “İngiliz parlamentosu erkeği kadın, kadını erkek yapamaz; bunun dışında her şeye kâdirdir” denilir.

Yasama yetkisinin ‘genelliği’ ilkesinin en güçlü biçimde ifadesi de diyebiliriz buna. Türkiye yirmi bir ayı aşkın süredir OHAL ve OHAL KHK’leri ile yönetiliyor.

OHAL KHK’leri ile yapılamayacak nitelikte işlemler yapılıyor, yapılabiliyor; çünkü Anayasa Mahkemesi (AYM) OHAL KHK’lerini incelemeyeceğine hükmetti. Bu durumda bizlerin, ‘AYM tarafından denetlenemeyen OHAL KHK’leri ile kadını erkek, erkeği kadın yapmak mümkün mü?’ sorusunu yöneltmemiz, çok mu absürt olur?

Meşhur bir fıkradır. İstihbarat örgütleri arasında bir yarışma yapılmış. Yarışmaya KGB, CIA, MOSSAD ve MİT katılmış. Hedef ormandan tavşan getirmekmiş. Sırayla tüm istihbarat örgütleri ormandaki tek tavşanı bulmak için gönderilmiş ve farklı sürelerle tavşanla geri gelmişler. Son olarak sıra MİT’e gelmiş. MİT kısa bir süre sonra bir fille geri dönmüş. Yarışma organizatörleri “Tavşan getirecektiniz, fil değil” deyince ağzı burnu dağılmış fil atılmış “Yemin ederim ben tavşanım abi” demiş.

21. ayını dolduran olağanüstü hal döneminde çıkarılan OHAL Kanun Hükmünde Kararnamelerine (KHK) bakınca benzer bir düşünceye kapılmadan edemiyor insan. File “Ben tavşanım” dedirtme örneğinde olduğu gibi OHAL KHK’si ile ilgisi olmayan metinlere zorla OHAL KHK’si dememiz isteniyor. O OHAL KHK’lerine İngiltere’de Parlamentoya verilen yetkiler kadar geniş yetkiler verilmek isteniyor. Ama nasıl tavşan fil olmazsa, OHAL KHK’si olmayan bir metin de zorla OHAL KHK’si olamaz. Ne var ki tavşan getirilecek bir yarışmada fil getirirseniz bunun yaptırımı bellidir, yarışmayı kazanamazsınız. Peki OHAL KHK’si olmayan bir metne OHAL KHK’si muamelesi yaptığınızda yaptırımı ne olmalıdır? Bu yazıda, hukuk düzenimizin file tavşan demeye izin verip vermediğini saptamaya çalışacağız.

Kısa bir süre önce yazdığımız raporda, 20 Temmuz 2016 tarihinde başlayan (bundan sonra “20 Temmuz Rejimi” olarak adlandıracağız) OHAL rejiminin atipikliğini bu dönemde çıkan belirli bir tür KHK üzerinden incelemiştik.[1]

Anılan yazıda 20 Temmuz rejimi KHK’lerini iki gruba ayırarak ele almıştık. Hatırlatmak gerekirse;

OHAL ile ilgisi olmayan ve olağan yasalarla düzenlenmesi gereken konuları düzenleyen ve dolayısıyla yasama yetkisinin devri niteliğini taşıyan KHK’ler.
Genel, soyut ve kişilik dışı kurallar içermeyen, kişiselleştirilmiş cezalandırma niteliğinde olan ve bu nedenle yargı yetkisinin devri niteliğini taşıyan KHK’ler.
İlk değerlendirmemiz yukarıdaki ayrımda gösterilen ikinci tip KHK’lere ilişkindi.

İlk tip KHK’ler ve daha genel olarak 20 Temmuz Rejimi KHK’lerinin hukuki değerlendirmesini ise bir başka çalışmaya bırakmıştık.

İkinci tip KHK’lerden farklı olarak ilk tip KHK’ler ‘genel, kişilik dışı ve soyut’ kurallar koydukları için ilk bakışta “kanun hükmünde” olabilir KHK’ler olarak karşımıza çıkıyorlar. Ancak bu KHK’ler açısından da birbirine bağlı üç soru ortaya çıkıyor:

Birincisi bu KHK’lerin gerçekten OHAL KHK’si olup olmadığı sorusu. İkinci olarak OHAL KHK’sinin bir yasaya dönüşüp dönüşemeyeceği meselesi. Üçüncüsü ise bu hususun AYM tarafından denetlenip denetlenemeyeceği konusu.

AYM’nin 2016 kararı ve sonraki denetime etkisi

İncelemeye son sorudan başlamak gerekiyor. Çünkü bilindiği gibi AYM, 2016 yılında OHAL KHK’leri hakkında verdiği kararla ‘önceki’ içtihadından dönmüş ve OHAL KHK’lerinin anayasallık denetimine tabi olmadığını saptamıştı. [2] Bu denetlenemezlik halinin OHAL KHK’lerinin ‘yasalaşmasından sonra’ da söz konusu olup olmadığı önemlidir.

Şüphesiz AYM, bu KHK’ler yasalaştıktan sonra, herhangi bir yasayı denetlediği gibi bu yasaları esas bakımından Anayasaya aykırı bulup iptal edebilir. Buradaki sorun, ya da bizim sorumuz bu değil. Sorun, AYM’nin yasalaşmış OHAL KHK’lerinin OHAL KHK’si olup olmadığını denetleyip denetleyemeyeceği. Çünkü eğer OHAL KHK’si, OHAL KHK’si olduğu sırada denetlenemiyorsa, bu denetimin yapılabileceği tek aşama kuralın yasalaşması sonrası olabilir. Bu aşamada da bir KHK’nin OHAL KHK’si olup olmadığı denetlenemiyorsa, esasen OHAL KHK’lerinin hiçbir şekilde denetlenemediği sonucu ortaya çıkacak, OHAL KHK’lerinin tamamen denetlenemez bir düzenleme tipi olduğu sonucuna ulaşılacaktır. Bir başka deyişle, OHAL KHK’siyle, OHAL’le ilgili olsun olmasın her konu düzenlenebilecek ve bu durum ‘getirilen kural’ KHK iken OHAL KHK’si olup olmadığı denetlenemediği gibi, yasa olduktan sonra da denetlenemeyecektir.

Bir kez daha vurgulamak zorunlu görünüyor: Burada söz konusu edilen denetim, yasa haline gelmiş bir kuralın diğer tüm yasalar gibi esas bakımından denetimi değildir. Örneğin 7072 Sayılı Yasa ile 680 Sayılı KHK yasalaşmıştır. Bu yasada OHAL’le ilişkilendirilemeyecek çok sayıda hüküm vardır: Örneğin Yasanın 6. maddesi uyarınca 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 9/A maddesinin birinci cümlesinde yer alan “en az yetmiş puan almak kaydıyla” hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. AYM, tüm diğer yasa hükümlerinde olduğu gibi bu değişikliğin esas bakımından Anayasaya aykırı olduğuna karar verebilir. Ancak burada sormak istediğimiz soru şudur: Bu hüküm ve diğerleri açısından, AYM esasa bakmadan kuralın OHAL’le ilgisi olmadığını saptayıp bu nedenle OHAL KHK’si olmayan bir hükmün sonrasında kanun haline de gelmeyeceğini saptayabilir mi? AYM’nin daha önceki içtihattan dönen 2016 kararları bu konuyu açıklığa kavuşturmamıştır.

AYM’nin OHAL KHK’lerini denetlememe konusundaki tutumu, bu satırların yazarları da dahil olmak üzere çok sayıda kamu hukukçusu tarafından eleştirilmiştir. Eleştirileri tekrar etmeyi anlamlı bulmuyoruz. Bununla birlikte AYM bu kararında bir yandan kendi içtihadından saparken, diğer yandan ‘denetlenemezlik’ alanının sınırlarını da çizmiştir. Şöyle ki:

“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olması, hukuk devleti ilkesinin gereğidir. Kanun hükmündeki düzenlemeler, yargı denetimine konu yapılabildikleri ölçüde temel hak ve özgürlükler etkili şekilde korunmuş ve güvence altına alınmış olur. […] Ancak bu durum, yargısal denetime istisna getiren anayasal hükümlerin varlığını ve uygulanmasını etkilemez. Anayasa’da, 90. maddenin beşinci fıkrası, 125. maddenin ikinci fıkrası, 159. maddenin onuncu fıkrası gibi yargı denetimini kısıtlayan kimi istisnai maddelere yer verilmiştir.”[3]

Bu durumda ‘kural’ yargısal denetimin yapılması; ‘istisna’ ise buna Anayasa’da açık istisnalar getirilmesidir. AYM’ye göre 148. madde bu istisnalardan biridir. Ancak bu durum kabul edilse bile bu temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan istisnaların dar yorumlanması gerektiği açıktır. OHAL KHK’lerinin Anayasaya uygunluk denetimi yapılamamaktadır çünkü, “Anayasa’nın 148. maddesinin lafzı, Anayasa koyucunun amacı ve ilgili yasama belgeleri göz önünde bulundurulduğunda, olağanüstü dönem KHK’larının herhangi bir ad altında yargısal denetime tabi tutulamayacağı açıktır.”[4]

İstisnaların dar yorumlanması gereği Anayasa’nın sistematik bir şekilde yorumlanmasını da gerektirir. OHAL KHK’lerinin yargısal denetime kapalı olmasının nedeni, Anayasa’nın bütününden anlaşılabilir. OHAL döneminde normal zamanlarda alınacak önlemlerin ötesine geçmek ve olağan zamanlarda geçerli olamayacak önlemleri süratle almak gerekebilecektir. Bu önlemlerin de yargısal denetim tehdidi ile geciktirilmesi bu dönem için uygun görülmemiştir. Ancak yine Anayasa, OHAL KHK’lerinin TBMM onayına sunulmasını zorunlu kılarak bu durumun ilelebet sürmesine müsaade de etmemiştir. O halde OHAL KHK’lerinin yargısal denetim dışında kalacağı dönemin geçici olması ve sadece OHAL KHK’si oldukları dönem için geçerli olduğunu kabul etmek gerekir.[5]

Aşağıda açıklanacağı gibi biz, OHAL KHK’lerinin yasa olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığını düşünüyoruz. Ancak aksinin kabulü halinde bile, yasa olarak mecliste onaylanan metnin OHAL KHK’si olmadığının tespiti halinde, içeriğine bakılmaksızın iptalinin gerektiği, AYM’nin kısıtlayıcı yorumu çerçevesinde dahi mümkün görünmektedir.

Bir başka deyişle, OHAL KHK’sinin OHAL KHK’si olup olmadığına ilişkin yargısal denetimi iki ayrı zaman diliminde incelemek gerekir. Birincisi, OHAL KHK’si Meclis’te onaylanmadan önceki; ikincisi, OHAL KHK’sinin Meclis’te onaylanmasından sonraki dönemler. AYM’ye göre Anayasa’nın 148. maddesi nedeniyle geçici ve kısa olması gereken ilk dönemde yargısal denetim yapılamayacaktır. Ancak OHAL KHK’si Meclis’te onaylandıktan sonra, söz konusu düzenleme OHAL KHK’si niteliğini kaybettiği için, 148. maddede öngörülen yargı kısıtlaması da kalkmış olacaktır.[6]

Somut duruma bakacak olursak, TBMM tarafından onaylanarak yasalaşan 7080- 7097 sayılı yasalar, artık ‘yasa niteliğini’ taşıdıkları için AYM denetimine açılmıştır. Artık, bu düzenlemelerin ‘her bir maddesinin Anayasa’ya uygunluğunun denetlenebilir oluşunun yanında, ilk düzenlendiği anda OHAL KHK’si niteliği taşıyıp taşımadığının tespiti yoluyla iptali de mümkün olacaktır. Bu yaklaşım kabul edilirse, yukarıdaki örneği esas alırsak, hakimlik sınavındaki barajı kaldıran hükmün esas denetimine girmeksizin, salt OHAL’le ilgisi bulunmadığı için iptali gerekecektir.

Anayasa ve İçtüzüğe göre yasaların nasıl yapılacağı açıktır. Bir yasanın usulüne uygun olarak yasalaşması için öncelikle bu süreci başlatacak hukuki bir işlem olması ve bu işlemin de usulüne uygun bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekir. Daha da somutlaştırmak gerekirse; nasıl yasa teklifi yapmaya yetkisi olmayan bir kişinin teklifi, ilgili komisyonlardan geçmez ve doğal olarak Genel Kurul’da oylanıp yasa haline gelemezse; OHAL KHK’si olmayan bir metin de Genel Kurul’da bu sıfatla onaylanıp yasalaşamaz. Böyle bir yasanın içeriği ne olursa olsun iptali gerekir. Bunu yapabilecek tek yer de, yasa haline geldikten sonra o metinleri inceleme yetkisi olan AYM’dir.

Bir OHAL KHK’si yasa haline gelebilir mi?

AYM’nin yargısal denetimine ilişkin kısıtlamanın OHAL KHK’sinin TBMM tarafından onaylanmasıyla kalktığını saptadığımıza göre yukarıda sorduğumuz ilk soruya geri dönebiliriz. Bir OHAL KHK’si yasa haline gelebilir mi?

İlk raporumuzda, bir metnin ‘yasa’ adını alabilmesi için taşıması gereken nitelikler anlatılmıştı. Buna göre bir yasanın maddi anlamda yasa olması için kişiye özel olmaması, genel ve soyut olması gerekir. OHAL KHK’leri, doğal olarak hem yasalardan hem de olağan dönem KHK’lerinden farklı özellikler taşıyan metinlerdir. Aslında, adı dışında olağan dönem KHK’si ile bir benzerliği olmayan, tümüyle farklı bir düzenleme tipi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Nedir bu farklar? Çok kısaca şu şekilde özetleyebiliriz: Her ne kadar her ikisi de bakanlar kurulunun bir işlemi gibi görünse de, OHAL KHK’si ve olağan KHK’ler, iki ayrı organ tarafından çıkarılır. OHAL KHK’si, diğerinden farklı olarak ancak ‘Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan bakanlar kurulu’ tarafından çıkarılabilir. Yine, OHAL KHK’si için yetki kanununa gerek yoktur. OHAL KHK’si, OHAL ilan edilen yer dahilinde, OHAL için gerekli konularda ve OHAL süresinde geçerlidir. Dolayısıyla OHAL KHK’si konu açısından sınırlı ve süre açısından geçicidir. Öte yandan, OHAL KHK’si olağan KHK’nin yapamadığı bir şeyi yapabilir.

Anayasa’nın 91. maddesine göre “sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez”. Bu farkın nedeni de kolayca anlaşılabilir, temel hakları kalıcı olarak etkileyecek işlemlerin bir idari işlemle yapılması uygun görülmemiştir. Geçici ve acil nitelikte olan durumlarda ise bu kurala istisna getirilmiştir. OHAL KHK’sinin amacı, olağan dönem koşullarına bir an önce dönülmesi için gerekenlerin yapılmasıdır. Yukarıda altını çizdiğimiz gibi, iki KHK’nin yalnızca adı ortaktır.

Bu durumda, olağan KHK’lerin tek sınırı 91. maddede gösterilen konularda çıkarılma yasağıyken, OHAL KHK’lere istisnai bir düzenleme alanında sınırlı bir sürede geçerli olmak üzere izin verilmiştir.

Burada, ‘sorunun’ daha iyi anlaşılması için belki bir iki cümleye daha gereksinim var: Eğer OHAL KHK’si, günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi, bir OHAL KHK’sinin taşıması gereken niteliklere sahip değilse, yasa haline gelebilir mi? Hayır, biz tam olarak bu sorunun yanıtını aramıyoruz. Bizim sorumuz şu: Bir OHAL KHK’si, taşıması gereken tüm niteliklere sahip olsa dahi, ‘yasa’ olabilir mi? Sorumuzun yanıtı, kaçınılmaz olarak ilk sorunun cevabını da içerecektir.

O halde aslında bireysel işlem niteliğinde olmayan ve kural koyan OHAL KHK’lerini de ikiye ayırmak mümkündür. a. OHAL KHK’lerinin taşıması gereken özellikleri taşımayan KHK’ler; b. OHAL KHK’lerinin taşıması gereken özellikleri taşıyan KHK’ler.

O zaman sorumuzu ikiye bölebiliriz: (a)daki KHK’ler yasalaşabilir mi?, (b)deki KHK’ler yasalaşabilir mi?

(a) tipindeki KHK’ler aslında ilk yazımızda tartıştığımız KHK’lerdeki eksiklikleri taşımayan KHK’lerdir. Bir başka deyişle, bu KHK’ler bir yasanın taşıması gereken özelliklere sahiptir. Genel, kişilik dışı ve soyuttur. Sorun şudur ki bu KHK’ler; yer, zaman, konu bakımından hiçbir sınır tanımamaktadırlar. Son dönem çıkarılan KHK’ler bu tür kurallarla doludur. Gerçekten de 20 Temmuz Rejiminde toplam 154 yasada 1000’i aşkın maddede değişiklik yapılmıştır. [7]

Bu değişikliklerin büyük bir çoğunluğu kalıcı niteliktedir ve mevzuatta ciddi değişikliklere yol açmıştır.[8]

Oysa, OHAL KHK’lerinin nitelikleri, konu, yer ve süre bakımından sınırlı olmaları, bir OHAL KHK’si ile yasada değişiklik yapılamayacağı anlamına gelir. Eğer OHAL KHK’lerinin OHAL bölgesi dışında ya da OHAL sona erdikten sonra da uygulanması isteniyorsa, bu durumda düzenlemenin yasayla yapılması zorunludur. Bu durumda, eğer bir OHAL KHK’si geçici bir durumu düzenlemiyor, kalıcı bir şekilde yasayı değiştiriyorsa bu aslında o KHK’nin o geçici duruma ilişkin olmadığının itirafıdır ve bu nedenle o KHK artık OHAL KHK’si olamaz.

Nitekim, öğretide bu görüşü destekleyen tutarlı görüşler mevcuttur. Ergun Özbudun’a göre, “KHK ile getirilen kuralların, nasıl olağanüstü hal öncesine uygulanması olanaksız ise olağanüstü hal sonrasında uygulanmaları veya başka bir zamanda ve yerde olağanüstü hal ilanı durumunda geçerliliklerini korumaları olanaksızdır.”[9]

Bir diğer anayasa hukukçusu Cem Eroğul da, AYM’nin bazı OHAL KHK’lerini (gerekli nitelikleri taşımadıkları, dolayısıyla birer OHAL KHK’si sayılamayacakları güçlü varsayımıyla) incelediği kararlarına atıf yaptığı makalesinde, Özbudun ile aynı kanıyı payaşıyor. [10]

OHAL KHK’leri ile yasal düzenleme yapılamayacağını savunan Eroğul’a göre, olağan KHK ile OHAL KHK’si arasında yalnızca ad benzerliği vardır ve olağan KHK’ler gerçek KHK’lerdir çünkü yasa alanında düzenleme yapabilirler. Oysa, yasa alanında düzenleme yapamayacak olan OHAL KHK’si gerçek bir KHK sayılamaz. OHAL KHK’leri yasa gücünde değildir.[11] Dolayısıyla OHAL KHK’leri ile yasalarda değişiklik yapılamaz.

Peki (b) tipi KHK’ler? Genel, soyut, kişilik dışı olan ve fakat kalıcı olmayan düzenleme getiren KHK’ler? (a) tipinden farklı olarak bunlar olağanüstü hale ilişkindir ve o nedenle OHAL KHK’sidir. Ancak bunların da yasalaşması söz konusu olamaz, çünkü yasalaştıkları anda geçici ve olağanüstü hale ilişkin olmaktan çıkıp (a) tipine dönüşüp kalıcı olurlar.

OHAL KHK’leri, yasalardan tümüyle farklı niteliklere sahip olduğu için, yasalarda bir değişiklik yapamayacağı gibi, kendisi de bir yasa olamaz. Aslında bu durumu bir cümleyle şu şekilde özetlemek mümkündür: Bir metin OHAL KHK’si ise yasa, yasa ise OHAL KHK’si değildir. Bu durumda ne (a) tipi ne de (b) tipi KHK’lerin yasalaşması mümkündür.

Bu açıklamalarımız sonrasında şu soru sorulabilir. Madem yasaları değiştiremiyor o halde OHAL KHK’lerinin adı neden KHK’dir?

Bu sorunun cevabını Anayasa’nın sistematik yorumunda bulmak mümkündür. Anayasa bir yandan genel esasları arasında egemenliğin yetkili organlar eliyle kullanılacağını söyleyip (md. 6), yasama yetkisinin devredilemez olduğunu belirtip (md. 7), bir yandan da her konunun sınırsız bir şekilde OHAL KHK’leri ile düzenlenmiş olmasını imkan veriyor olamaz. Sistematik yorum, bir hukuk metni içindeki farklı kuralların bütün halinde birbiriyle tutarlı bir şekilde okunmasını gerektirir. Bu tutarlılık, OHAL KHK’lerinin adının KHK olmasının, onların yasayı değiştirebilme gücünden değil yasaya etki gücünden gelmesi halinde mümkündür. OHAL KHK’leri yasaları değiştiremez ama askıya alabilirler, ki isimleri de buradan gelmektedir. OHAL KHK’leri, yukarıda açıkladığımız nedenlerle, olağan dönem KHK’lerinden farklı olarak yasaları kalıcı olarak değiştiremezler ama acil ihtiyaç nedeniyle yasama organının yetki yasası olmaksızın geçici olarak yasaları askıya alırlar. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerin bile bu kurallarla yapılabilmesinin nedeni de budur. Sınırlı bir süre, yer ve konuya ilişkin olan düzenleme yasama yetkisinin devri anlamına gelmeyeceği için genel esaslarda belirtilen ilkeler de çiğnenmiş olmaz. Eğer geçici düzenleme yeterli değilse yasama yetkisini kullanan TBMM normal usuller çerçevesinde yasa çıkartabilir.

Anayasa’nın 121. maddesindeki “119’uncu madde uyarınca ilân edilen olağanüstü hallerde vatandaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile olağanüstü hallerin her türü için ayrı ayrı geçerli olmak üzere, Anayasanın 15’inci maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri, Olağanüstü Hal Kanununda düzenlenir” hükmü de ancak bu şekilde bir anlam kazanmaktadır. Eğer her yasa OHAL KHK’leri ile düzenlenebilecek ve değiştirilebilecek olsaydı, bu hükmün hiçbir anlamı kalmazdı. Oysa OHAL KHK’leri sadece acil durumlara yönelik geçici bir etki gösterdiği için kalıcı değişikliklerin Olağanüstü Hal Kanunu ve diğer yasalarda olağan yollar izlenerek yapılması gerekmektedir.

OHAL KHK’lerinin TBMM tarafından ‘onaylanması’ süreci de bu yorumla tamamen uyumludur.

Anayasa’da, konuyu İçtüzük’e bırakan (md.121-122) düzenlemeye karşın, İçtüzük’te OHAL KHK’lerinin onayına dair süre ve usul konusu 1996 yılındaki TBMM kararına kadar yer almamıştır. 1996’da gerçekleştirilen kapsamlı İçtüzük değişikliğiyle, söz konusu kararnameler için ‘özel’ yöntem ve süre belirlenmiştir (md.128). Düzenlemeye göre OHAL KHK’leri komisyonlarda (diğer KHK, yasa tasarı ve tekliflerinden önce) ve Genel Kurul’da en geç 30 gün içinde görüşülür ve karar bağlanır. Bir OHAL KHK’sinin 30 gün içinde görüşülüp karara bağlanmadığı durumda reddedilip reddedilmemiş sayılacağı ise, doktrinde tartışmalıdır. Ergun Özbudun’a göre bu durumun bir ‘zımni ret’ olarak kabul edilmesi mümkün değildir. 12 Özbudun, İçtüzük’teki süreye ilişkin düzenlemenin ‘manevi bir bağlayıcılık’ dışında gerçek bir müeyyidesinin olmadığı kanısındadır.[13]

Ergun Özbudun, konunun devamında, doktrinde genel kabul gören görüşü dile getiriyor. Buna göre, sıkıyönetim ve olağanüstü halde çıkarılan KHK’ler, TBMM tarafından onaylandıktan sonra ‘yasa’ olur ve AYM denetimine açılır. Cem Eroğul ise yukarıda sunduğumuz çerçeveyle uyumlu bir şekilde daha tutarlı bir tez ileri sürmektedir.

Eroğul’a göre bir ‘onay’ aşamasından söz edilebilmesi, bu kararnamelerin yalnızca bir yürütme işlemi olduğu göz önünde bulundurulduğunda mümkün olabilir. Burada sözü, uzunca bir alıntıyla Cem Eroğul’a bırakalım: “Kanımca, 121. ve 122. maddelerde sözü edilen ‘onay’, bir siyasal denetim aracıdır. Siyasal denetim aracı olduğuna göre de, öteki siyasal denetim araçları için olduğu gibi, yalnızca meclis kararı yoluyla kullanılabilir. Bu denetimin yasa yoluyla gerçekleşmesi anayasaya aykırı olur… Olağanüstü YGK’lerin niteliği böyle anlaşılırsa, bunların niye Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında bırakıldığı ve niye ancak meclisin yürüteceği bir siyasal denetime bağlandığı kolayca görülür. Anayasa Mahkemesi’nin asli işlevi yasaların ya da yasa niteliği taşıyan düzenlemelerin anayasaya uygunluğunu denetlemektir… Meclis’in görevi, belli bir somut olağanüstü durumda, yürütmenin aldığı önlemlerin devletin temel niteliklerine; dolayısıyla da ülkenin siyasal çıkarlarına genel olarak uygun olup olmadığına bakmaktır. Uygun bulursa, bir meclis kararı ile onayını verir. Uygun bulmazsa, yine bir meclis kararı ile, olağanüstü kararnamelerin bütününü ya da uygun bulmadığı bölümlerini yürürlükten kaldırır. Bu iki kararın dar anlamda yasama işlemleriyle hiçbir ilgisi yoktur.”[14] Tabii, eğer OHAL KHK’leri ile yasalarda değişiklik yapılamazsa, yani bu kararnameler yasa gücünde değilse, TBMM’nin bu kararnamelere ‘değiştirerek onay’ vermesi de, bir yetki gaspı kabul edilmelidir; zira TBMM’nin yetkileri anayasada sayılmıştır. Onay verebilir, onaylamayabilir, ancak değiştiremez. Dolayısıyla İçtüzük’te OHAL KHK’leri için öngörülen ‘onay’ yöntemi Anayasa’ya aykırıdır.

Demek ki, OHAL KHK’leriyle, olağan dönem KHK’lerinden farklı olarak yasalar değiştirilemez. Bir OHAL KHK’si, yasaya dönüştürülemez.

Sorunu kavramak için tersten gidelim. Birinci yazıda incelediğimiz ihraç kararnamelerinin neden yasa haline getirilemeyeceğini açıklarken OHAL konusu ve süresi ile sınırlı “tedbir” kavramına başvurmuş, bunun sürekli hale getirilemeyeceğini belirtmiştik. Bu tedbirlere ilişkin genel ve soyut ilkeler Anayasa ve Olağanüstü Hal Kanunu’nda çizilmiştir. İhraç kararnamelerine benzer bir konu olan 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na dayanarak bir daha geri dönmemek üzere işlerinden çıkarılanlar sorunu, tedbir ile yasa arasındaki farkı ortaya koymak için çok iyi bir örnek sunar.

1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na 2301 ve 2766 sayılı Kanunlar ile sıkıyönetim komutanına sakıncalı bulduğu kişilerin görevlerine son verme yetkisi verme yetkisi eklenmiş ve görevine bu şekilde son verilenlerin bir daha kamu hizmetinde çalıştırılamayacakları hükme bağlanmıştır. Bu genel ve soyut kural nedeniyle binlerce kişi bir daha kamu hizmetine dönmemek üzere görevinden uzaklaştırılmış ya da sürgün edilmiştir. Mahkeme yolu ise kapatılmıştır. Danıştay 07.12.1989 tarihli içtihadı birleştirme kararı ile Sıkıyönetim Kanunu’nda verilen yetkinin sıkıyönetim süresini aşacak biçimde etki doğuramayacağını belirterek kanunda çerçevesi çizilen yetkinin “tedbir” niteliğini ortaya koymuştur.[15]

20 Temmuz rejiminin OHAL KHK’lerinde gördüğümüz durum ise bir yandan maddi anlamda yasa niteliği taşıyamayacak KHK hükümlerinin yasalaştırılması bir yandan da yasa yapma prosedürüne uyularak çıkarılması gereken normların OHAL KHK’leri ile düzenlenmesidir. Danıştay’ın 1989 tarihli içtihadı birleştirme kararına sebep olan olayların seyri izlendiğinde, yasa ve idari işlem arasında ayrım yapmak hem şekil hem de esas bakımından mümkündür. Yasa, yasa yapma prosedürlerine uyularak yapılmış 1402 Sayılı Sıkıyönetim Yasası’dır. İdari işlemler ise sıkıyönetim komutanının kararlarıdır. Danıştay’ın kararının özü ise sıkıyönetim yasasının yalnızca sıkıyönetim dönemi ile sınırlı bir yetki verdiğidir.

Dolayısıyla sıkıyönetim dönemi sona erdiğinde söz konusu yasaya dayanılarak alınan kararları geçerliliği de ortadan kalkar.
İşte OHAL KHK’lerinin yaptığı Danıştay’ın saptadığı bu hukuka aykırılığı çok genişletmekten başka bir şey değildir. 20 Temmuz rejimi bir yandan bireysel işlemleri, öte yandan ise o işlemleri değiştiren KHK’leri yasalaştırarak kalıcı hale getirmiştir. Danıştay, salt idari işlemin bile kalıcı olmasının Anayasa’ya aykırı olduğunu saptamışken, 20 Temmuz rejiminde hem idari işlemler hem de genel, soyut, kişilik dışı kurallar OHAL’le sınırlı olmayacak kalıcı kurallar haline dönüşmüştür. Eğer Danıştay’ın 1989 kararı Anayasa’nın gereğiyse, yeni durumun Anayasal geçerliliğinin olamayacağı da açıktır.

OHAL KHK’lerinin yasalaşmasının mümkün olmadığı görüşünü açık biçimde kabul eden Ersan Şen de onay prosedürü ile yasa yapma prosedürünün farklı olduğuna dayanarak KHK’lerin hiçbir şekilde yasalaşamayacağını savunmuştur. Eğer KHK’de yer alan bir hüküm kalıcı kılınmak isteniyorsa bu konuda yasa yapma prosedürüne uyularak bir yasa çıkarılması gerekir. “KHK onayının kanun olarak değerlendirilmesinin nedeni, OHAL’den sonra da değişikliklerin kalıcı olmasını sağlama amacına dayanmaktadır. Anayasa ise; KHK’nın onayına “kanun” demez, sadece “onay” der ve m.121/3 ve 122/3’de de “onay” kelimesinden bahseder.”[16]

20 Temmuz rejimi kararnamelerini yasa haline getiren tasarrufun hukuki statüsünü belirlemek bile mümkün değildir. Bu belirsizliğin kaynağı söz konusu 20 Temmuz rejimi atipik OHAL KHK’lerinin İçtüzüğün 128. Maddesi uyarınca TBMM Genel Kurulu’na getirilerek yasalaştırılmasının hukuk düzenimiz içinde yeri olmamasıdır. Bilindiği gibi halihazırda 20 Temmuz rejimi altında çıkarılan OHAL KHK’leri Meclis tarafından onaylanarak yasaya dönüştürülmüştür. Hâl böyleyken, TBMM onayından sonra bu kararnameler AYM önüne geldiğinde; AYM, OHAL KHK’lerinin içeriğini inceleme fırsatı bulacağından, öncelikle söz konusu düzenlemelerin bir yasa hükmü olamayacağını saptamalı sonra da bu dönemde TBMM’den yasa olarak geçen tüm KHK’leri iptal etmelidir.

Yasa Olarak Onanan OHAL KHK’sine Yönelik Yaptırım NeOlabilir?

Görüldüğü gibi OHAL KHK’lerinin yasalaşması Anayasa’ya açıkça aykırıdır. Bu aykırılığın hukuki yaptırımının ne olduğunun da ayrıca tartışılması gerekir. OHAL KHK’lerinin olağan dönem KHK’lerinden farklı olarak yasa gücünde olma niteliğinin yasaları değiştirebilmesinden değil, onları belli bir süre için askıya alabilmesinden geldiğini belirtmiştik. OHAL ilanını gerektiren koşulların ortadan kaldırılması için alınacak tedbirlerin geçici niteliği açıktır. Olağanüstü Hal Kanunu’nun yalnızca OHAL ilanını takip eden ve OHAL süresince geçerli olan kurallar koyduğu düşünüldüğünde, Anayasa ve OHAL kanununa dayanarak çıkarılan OHAL KHK’lerinin “tedbir” niteliğini aşacak biçimde yasalaşması ve süreklileşmesi mümkün değildir. Tedbir niteliğindeki kararları alacak organ ve kararlaşma usulü ile yasayı önerecek, görüşecek, kabul edecek organlar ve yasalaşma usulleri birbirinden tamamen farklıdır. Dolayısıyla burada sorun nesnel, genel, soyut ve sürekli kuralların konması konusunda izlenecek usulün ihlali durumunda ne tür bir yaptırımın söz konusu olacağıdır.

20 Temmuz rejiminin atipik OHAL KHK’lerinin bu yazıda incelenen türünün özelliği genel, soyut ve sürekli kuralları içermesidir. Bunlar maddi bakımdan kanun niteliği taşımaktadır. Peki yetki kanunu olmadan, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nun çıkardığı bu kararnamelerin TBMM tarafından “onayı” onları yasa haline getirir mi? Daha açık bir biçimde, ‘maddi anlamda yasa niteliği taşıyan bir metin’ TBMM Genel Kurulu’na bir insan hakları ve iki anayasa hukukçusundan oluşan bu makalenin yazarları tarafından sunulursa, Genel Kurul bu metni görüşüp yasalaştırabilir mi? Kararnamelerin yasalaşmasındaki usul sorunu bu kadar açıktır ve bunun hukuk düzenindeki anlamı yokluktur.

Maddi anlamda yasa niteliği taşıyan normların hangi organlar tarafından ve hangi usuller izlenerek konacağı Anayasa ve İçtüzük’te gösterilmiştir. Özbudun’un da belirttiği gibi olağanüstü halin süresinin, konusunun ve bölgesinin sınırlarını aşan kuralların yasa ile düzenlemesi gerekir. Yasa ile düzenlemek demek yasama prosedürlerine uyulması demektir. Yasa tasarı ya da teklifinin sunulması, komisyonlarda ve genel kurulda görüşülmesi bu prosedürlerin temel aşamalarıdır. Yasa tasarı ve teklifinin kim tarafından verilebileceği, komisyon ve genel kurulda görüşme usulleri de Anayasa ve İçtüzük’te belirtilmiştir. İçtüzüğün

128. maddesine dayanarak komisyonlarda görüşülmeden doğrudan TBMM Genel Kurulu’na getirilen KHK’lerin yasa olarak kabul edilmesi yasaya geçerlilik kazandıran bütün prosedürlerin atlanması anlamına gelecektir ki bu hukuken mümkün değildir. Bu durumda esasen, yasama organının iradesi sakat olduğu için ortada bir yasa da mevcut değildir. Normal koşullarda, bu eksikliğin saptanması ve ilgili yasa değişikliklerinin “yok” hükmünde olduğu tespit edilmelidir. Ancak Anayasa hukukunda AYM’nin yokluğu tespit etmesi gibi bir usul olmadığı ve Resmi Gazete’de yasa ismiyle yayımlanan tüm metinlerin sonuçları hemen doğduğu için tek hukuki yol bu yasaların esasa girmeksizin AYM tarafından iptal edilmesidir.

Bu durumda OHAL KHK’lerinin yasalaşmasının ardından Anayasa Mahkemesi nasıl karar verecektir?

Yukarıda belirtildiği gibi eğer bir OHAL KHK’si TBMM’de yasalaşmasından sonra da OHAL KHK’si olarak denetlenemiyorsa bu onun hiçbir zaman denetlenemeyeceği anlamına gelir ki bu olağanüstü hali anayasal bir kurum olmaktan çıkarır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin bu yasaları sıradan bir denetime tabii tutması mümkün değildir. Mahkeme’nin önüne gelen yasa maddelerinin anayasaya uygunluk denetiminden önce bu maddelerin içinde yer aldıkları OHAL KHK’lerinin OHAL KHK’si olarak anayasal denetiminin yapılması gerekir.

İkincisi KHK ve yasa arasındaki anayasal fark ortaya konmalıdır ki bu önümüzdeki sorun bakımından olağanüstü bir anayasal öneme sahiptir. Yukarıda ayrıntılı biçimde tartışıldığı gibi OHAL KHK’lerinin yasa haline gelmesi hiçbir bakımdan mümkün değildir. OHAL koşullarını ortadan kaldırmak için geçici tedbirler koymak için düşünülmüş ve anayasa koyucu tarafından bununla sınırlandırılmış bir yetki olan Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanmış Bakanlar Kurulu’nun OHAL KHK’si çıkarma yetkisi, asli ve genel bir yetki olan yasama yetkisinin yerini alamaz. Yani İçtüzüğün 128. Maddesine dayanılarak OHAL KHK’lerini yasalaştırmak, geçici tedbirleri, yasa yapma prosedürlerine uymadan yasalaştırmak hukuk düzenimiz içinde olanaklı değildir. Bir yasa metni ancak Anayasa’da belirtilen usuller izlenerek kabul edilirse yasa niteliği kazanır.

Yasalaşmış olan tüm OHAL KHK’leri bakımından durum aynı olduğu için yani bir OHAL KHK’sinin yasa olması mümkün olmadığı esasen yok hükmünde olan tüm yasaların bu kural kapsamında iptal edilmesi gereklidir. Dahası hiç yürürlüğe girmemiş olması gereken bu düzenlemelere ilişkin verilecek iptal kararının da normal iptal kararlarından farklı olması gerekir. AYM’nin iptal ettiği hükümlerin kaldırdığı yasa hükümleri iptal kararı sonrasında yürürlüğe girmez. Oysa yok hükmünde olan bir yasa hükmünün iptali, iptal kararlarının geriye yürümeyeceği kuralından da etkilenemez. Bir başka deyişle yasayı değiştirme gücü olmayan bir düzenlemeyle yasa değiştirilemeyeceğine göre KHK’lerin kaldırdığı tüm hükümlerin de hiç kaldırılmamış gibi yürürlüğe girmesi gerekecektir.

Mahkeme’nin burada sergileyeceği tavır Türkiye’de anayasal denetimin var olup olmadığını gösterecek turnusol kağıdı niteliğindedir. Çünkü bu aşamada Mahkeme’nin yasa olarak önüne getirilen metinlerin “birer yasa olarak yok hükmünde” olduğunu tespit etmekten başka tek seçeneği vardır. O seçenek de hukuk devletinin en büyük kazanımlarından olan anayasa mahkemesinin fiili olarak ilgasıdır.

[TR724] 27.4.2018

Ergenekon sanığı: Operasyonları yargıdaki 100-150 savcı ve onlarla çalışan 1000 polis arkadaşımız yapıyor

Ergenekon Davası sanığı emekli Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, Hizmet Hareketi ile mücadele eden ekip içinde AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la birlikte kendilerine yakın polis, savcı ve hakimlerin olduğunu söyledi.

Üçok, “Bu süreci değerlendirdiğimizde, mücadele eden bir Cumhurbaşkanı var, onunla birlikte hareket eden kendilerini adeta bu işe adamış olan İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizde 100-150 savcı arkadaşımız var. Bu savcılarla beraber çalışan yaklaşık 1000 polis arkadaşımız var.” ifadelerini kullandı.

Emekli Hakim Albay Üçok, “Şu an itibariyle özellikle kamu kurumlarını, bakanlıkları incelediğimizde şunu görüyoruz. Yaklaşık 12 bakanlıkla ilgili bir yayın yapıldı, 381 bin 300 civarında personel çalışıyor.” diyerek, yapılan ihraçları yetersiz bularak, sadece yüzde 4 civarında bir ihraç olduğunu belirtti.

Cumhuriyet’in haberine göre, Gülen Cemaati davalarından yargılanan işadamlarının serbest bırakılması için kurulan borsada milyon dolarların döndüğü ve danışmanlarının Erdoğan’a sorunları iletmediği iddialarıyla ilgili AKP milletvekili Şamil Tayyar’ın açıklamalarına atıfta bulunan Üçok, kendisinin de bu konuda yeni bir yöntemle karşılaştığını iddia etti.

“Kamu kurumlarında, bakanlıklarda ve yine zengin iş adamları arasında uygulanan bir sistem olduğunu ve adına “Hüsn-ü Şehadet” denildiğini iddia eden Üçok, “Hüsn-ü, güzel iyi kuvvetli demek. Şehadet ise şahitlik anlamına geliyor.” diyerek, hükümete yakın birinin suçlanan kişilerle ilgili Hüsn-ü Şehadeti ile bazı kişilerin yargılama dışında kaldığını iddia etti.

[TR724] 27.4.2018

HDP dahil kimse Kürtler’den oy istemiyor! [Ebubekir Işık]

24 Temmuz seçimlerine doğru yol aldığımız bu günlerde seçim güvenliği konusunda muhalefet partileri br araya gelse de, 1980’lerden bu güne Türk siyaset tarihinde belki de ender rastlanacak bir seçim dönemine giriyoruz. AK Parti başta olmak üzre, seçimlere girecek hemen hiç bir siyasal parti Kürtlerden destek talep etmemekte. Bu genellemeye HDP’yi de kısmen dahil etmek mümkün. Nasıl mı? Anlatalım…

Cumhur İttifakı Kürtler’den Oy Alır mı?

Çözüm sürecinin 2015 yılında PKK ve AK Parti marifetince sona erdirilmesinden bu tarafa, Erdoğan yönetiminin gerek Türkiye sathında gerekse de Irak ve Suriye’de Kürtlerin siyasal kazanımlarını ortadan kaldırmak için süreklilik arz eden bir kalkışma içerisinde olduğu hepimizin malumu.  Erdoğan’ın 25 Eylül 2017 Irak Kürdistanı bağımsızlık referandumuna karşı İran ve Irak merkezi hükümetini de yanına alarak ortaya koymuş olduğu tavır ve Suriye’nin kuzeyinde başlatmış olduğu askeri operasyonlar, Kürtlere karşı adeta ‘Yurtta harp, cihanda harp’’ motivasyonu ile hareket ettiğini ve bu eğilimin bir sure daha devam edeceğini gösteriyor.

***

Erdoğan yönetiminin  Kürt fobisinden kaynaklı olarak Ekrad’ın desteğini büyük ölçüde kaybetme riski ve Milliyetçi Hareket Partisi ile kurduğu Cumuhur ittifakı, doğal olarak yaklaşan 24 Temmuz seçimlerinde Kürtlerden ciddi bir destek beklenmemesi gerektiği sonucunu doğurmuş durumda. Bu nedenle, AK Parti’nin önceki seçimlere kıyasen ciddi bir enerji ortaya koymak suretiyle Kürtlerden destek talep etmediği de artık son derece açık.

Zaten Kürtler CHP’nin gündeminde bile değil

CHP’nin arkaik Türk ulusalcı refleksleri ve üniter devlet fetişizmini detaylıca burada tekrar ifade etmeye gerek görmüyorum. Fakat, Kürt siyasal hareletinin Erdoğan yönetimince bu kadar yıpratılması ve eşbaşkanları dahil yüzlerce seçilmiş siyasetçinin tutuklanması noktasında CHP’nin en az AK Parti kadar Kürtlere karşı jakoben ve  kategorik reflekslerle hareket ettiğini bilmekteyiz. Bugünde aynı siyaset geleneğinin devamına şahit oluyoruz.

***

Sol spektrumda kendisine belkide en yakın ve en demokratik parti olan HDP ile bir ittifak kurmaktansa, koyu milliyetçi eğilimleri ile bilinen ve geçmişi faaili meçhullerle dolu olan Meral Akşener’in partisi ile kurulmuş olan birliktelik, konjonktürel olarak bir takım hayırlı sonuçlara gebe olsa da, bu durum aslında CHP’nin içersinde bulunduğu Kürt fobisinin hep diri tutulduğunun somut bir dışa vurumu. Bu bağlamdan hareketle, CHP’nin 24 Temmuz seçimlerinde Kürtlerin oylarına talip olmadığı, Kürtler ile birlikte anılmak istemediği ayan beyan ortada.

İYİ Parti Kürtlere İYİ Gelmez!

İYİ Parti seçim stratejisini AK Parti ve MHP’den dökülecek merkez sağ seçmen ve milliyetçi oylar üzerinde kurmuşa benziyor. Bu bağlamdan hareketle, Meral Akşener ve kurmaylarının ortaya koyduğu seçim stratejisine baktığımızda FETÖ ile mücadeleye devam etme iradesi ile birlikte Türkiye’nin üniter yapısının ne pahasına olursa olsun korunacağı; ve dolayısıyla Kürtlerin on yıllardır talep ettikleri yerel yönetimlerin güçlü olduğu bir demokratik düzen arayışını kategorik olarak reddeden bir parti profile karşımıza çıkmakta.

***

Bu yönüyle, Meral Akşener’in Kürt oylarına talip olmadığı ve böylesine bir uğraş içerisine girmeyeceğini şimdiden ön görmek mümkün. Kaldı ki İYİ Parti’nin kadrosuna baktığımızda Türkiye halklarının çeşitliliğinden hiç nasibini almamış son derece tek renkli ve memleketin doğu-güneydoğusunu yok sayan bir liste ile hareket edildiğine şahit olmaktayız. Bu açıdan İYİ Parti’nin söylemde olmasa da, kadro seçimi, siyasal söylem ve manifesto diline baktığımızda Kürtlerin siyasal taleplerini kategorik olarak dışlayan bir milliyetçi parti profiline sahip olduğunu görmekteyiz.

HDP’nin Muhafazakar Kürtlerle İmtihanı

24 Temmuz erken seçiminin resmi olarak açıklandığı bu günlerde HDP ve bileşenlerinin yaptığı siyasal çalışmalara baktığımızda sol-sosyalist partilerin yanısıra, Kürdistani siyasal hareketler ve sivil toplum örgütleri ile bir araya gelme uğraşı içerisinde olduğunu görmekteyiz. Fakat, AK Parti’ye geçmişten bugüne oy veren muhafazakar Kürtlerin desteğini almak noktasında ciddi bir iradenin ve bu iradeye bağlı olarak geniş katılımlı bir siyasal faaliyetin yürütülmediğinin altını çizebiliriz.

***

Bunun ile birlikte AK Parti’yi destekleyen muhafazakar Kürtler ile ortak duygu ve söylemlere sahip Altan Tan, Osman Baydemir, Mehmet Ali Alan gibi isimlerin yanlızca AK Parti’nin hışmına uğramadığı, benzer şekilde HDP içersinde çok fazla öne sürülmedikleri de bilinen bir gerçek. Bu haliyle, HDP’nin 2015 Kasım seçimlerinden bu tarafa kendisini farklı kesimlerden destekleyen seçmenin önemli bir kesimin desteğini kaybettiği düşünüldğünde, HDP’ye gerek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gerekse de genel seçimlerde asıl ivmeyi kazandıracak olan seçmen kesiminin muhafazakar Kürtler olduğu son derece açık. Anacak, ne hikmetse HDP ve bileşenleri bu realiteyi Kürt siyasal hareketinin geleneksel bir takım pozisyonlarına kurban etme yolunu tekrar tercih etmişe benziyorlar.

[Ebubekir Işık] 27.4.2018 [TR724]

Döndü Yazgan olayı [Reis’in Kriminal Çetesi -3] [Naci Karadağ]

Tarih Temmuz 2017… Yine Hessen eyaletindeyiz. Pazar günleri yayınlanan “Welt am Sonntag” gazetesi Türk kökenli bir baş komiserin Almanya’daki MİT ajanlarıyla sıkça görüştüğünü ve söz konusu polis memurun görevden uzaklaştırıldığını yazdı.

İlk başta gerçek kimliği açıklanmayan ve “Semra Melek” adıyla anılan Türk kökenli baş komiserin, Frankfurt ve Mainz kentlerindeki Türk konsoloslukları üzerinden MİT ile temasa geçtiği belirtiliyordu. Kısa süre sonra bu kişinin bir süredir Türk devletiyle içli-dışlı olan ve Türk polisini Almanya’ya davet edip organizasyonlar düzenleyen Döndü Yazgan olduğu ortaya çıkacaktı.

Wiesbaden Polisi Uyum Sorumlusu olan Döndü Yazgan’ın son yıllarda AKP rejimiyle kurduğu sıkı ilişkiler dikkat çekiyordu. Özellikle AKP’nin önemli yayın kuruluşlarından biri olan Sabah gazetesinde hakkında sıkça övücü yazılar çıkan Döndü Yazgan, Erdoğan rejiminin Almanya’daki kuruluşları olan Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD) ve DİTİB’in has elemanı olarak biliniyordu. Havuz medyası bu gelişme üzerine tek merkezden kontrol edilmişçesine sert yayınlar yaptı. Özellikle havuzun Sabah kolu adeta bir istihbarat yayın organı gibi savaş açmıştı.

Üstelik bu gelişme tam da Türk istihbaratının Alman istihbaratına sızma girişimlerinin ayyuka çıktığı döneme denk gelmişti.

Aynı yılın Temmuz ayının başında da Almanya’nın iç istihbaratından sorumlu olan Anayasa Koruma Örgütü’ne MİT’in sızmaya çalıştığı açıklanmıştı. MİT’in Alman istihbaratına sızma planının Anayasa Koruma Örgütü için çalışmak isteyenler üzerinden yürütmeye çalıştığı iddia ediliyordu. Zira istihbarat kurumu son dönemlerde yeni elemanlar almak istemiş ve yapılan incelemede Türkçe konuşan birçok aday dikkat çekmişti. Ancak bu kişilerin MİT ile bağlantısı olma ihtimali üzerinde duran Alman istihbaratı başvuruları ret etmiş ve duruma el koymuştu. Yetkililer daha önce de MİT’in birçok kez Alman polisi ve istihbaratına Türk tercümanlar üzerinden sızmaya çalıştığını açıklamıştı. Bu sebeple birçok tercüman deşifre edilerek görevlerine son verilmişti.

Bir başka ilginç ayrıntı ise savcılık raporunda yer alan Türkiye’nin Frankfurt konsolosluğunun adeta ‘istihbarat merkezi’ gibi kullanıldığı suçlamasıydı.

Alman istihbaratının hazırladığı rapora göre, Yazgan’ın Frankfurt ve Mainz kentlerindeki başkonsoloslarıyla sık sık görüştüğü vurgulanıyordu. Dosyadan sonradan çıkarılan belgelere göre ise Yazgan’ın pek çok fişlemeyi konsolosluğa ulaştırdığı iddia ediliyordu. Frankfurt Başkonsolosu bu gelişmeler üzerine Bern’e atandı. İsviçre’nin Almanca yayın yapan en büyük gazetelerinden Tages Anzeiger, İsviçre Federal Hükümetin yıllık çalışma raporlarına dayandırarak yayınladığı haberde, Bern Türkiye Büyükelçiliğinin MİT’in ajanlaştırma merkezi haline getirildiğini duyuruyordu.

Bir süre sonra ise casusluk yaptığı iddiasıyla görevden uzaklaştırılan baş komiser Döndü Yazgan’la ilgili çok kritik yeni bir bilgi ortaya çıkacaktı. MİT görevlileriyle sık sık görüştüğü Alman İstihbaratı tarafından tespit edilen baş komiser Döndü Yazgan, iddiaya göre görevden alınmadan önce 22 Temmuz cumartesi günü Almanya’nın Bremen kentinde Abdullah Ağar’la görüşmüştü. Bu görüşme oldukça kritikti, çünkü Abdullah Ağar’ın profili oldukça sıra dışıydı. Susurluk’tan mahkûm olan Mehmet Ağar’a en yakın isimlerden olan Abdullah Ağar, eski bir özel harekatçıydı.

Şu an güvenlik uzmanı olarak görev yapan Abdullah Ağar’ın geçmişte JİTEM’le çalıştığı iddia ediliyor. Ancak Abdullah Ağar’ın profili bununla sınırlı değil. Abdullah Ağar, Haydar Baş’ın Büyük Türkiye Partisi’nde (BTP) geçmişte genel başkan yardımcılığı yapmış bir isimdi.

Genişleyen istihbarat ağı!

Türk istihbaratı her hareketinden sonra bir şekilde yakayı ele verdikçe farklı yöntemler geliştiriyordu. Şüphesiz bunların başında sivilleri istihbarat alanına kaydırmak, en azından muhbirlik yaptırmaktı. Havuz medyası bazı özel bilgileri kullandıkça Alman istihbaratı özellikle iltica talebinde bulunan Türk vatandaşlarıyla ilgili çok ciddi bir istihbarat çalışmasının olduğundan şüphelenmeye başlamıştı.

İktidar Almanya’da başta Diyanet Kurumu olan DİTİB, UETD, konsolosluklar, paravan şirketler ve Türk bankaları üzerinden çok ciddi bir istihbarat akışı sağlamaktaydı. Resmi kimliği olan bu ajan ağının kurulmasına karşı hukuk silahını kullanan Alman makamları MİT ile iltisaklı pek çok kişiyi tespit etmiş, kimilerini yargıya yönlendirirken kimilerini de sınır dışı etmeye başlamıştı.

Özellikle 2017 yılında Türk istihbarat ağına çok ciddi bir kuruluş olan Göç ve Mülteci Dairesi (BAMF) de eklendi. İstihbarat buralarda görevli Türk kökenli tercümanlar ve diğer memurları kullanarak tüm vatandaşları fişliyordu.

BAMF çok önemli bir kurumdu. Almanya’ya gelen sığınmacılara mülteci statü verilip verilmesine BAMF karar veriyordu. Bu dairede ilk ifadeleri alınan sığınmacılar, ayrıntılı şekilde nasıl Türk devletinden kaçtığını anlatıyorlardı. Ancak bu sığınmacıların mülteci dairesindeki ilk randevudan sonra ne zaman kaçtıkları, isimleri ve hangi şehirde kaldıkları gibi ayrıntılı bilgilerin son dönemlerde sıkça AKP medyasında çıkması dikkat çekiyordu. Güvenlik nedeniyle söz konusu sığınmacıların Almanya’nın hangi kentinde yaşadıkları açıklanmadı. Ancak ARD televizyonunda yayınlanan “Report Mainz” programı, (şurada da ayrı bir haber var) ve haftalık Der Spiegel dergisine göre Türkiye’den gelen sığınmacılar sızma skandalında hem mülteci dairesinin çalışanlarını, hem Türkçe tercümanları ve hem de güvenlik elamanlarını suçluyorlardı. Bu şikâyetler üzerine açılan soruşturma neticesinde 15 tercümanın sözleşmesi feshedilmişti.

Konuya ilişkin konuşan Yeşiller Partisi lideri Cem Özdemir ise “Bu ülkenin güvenliği çalışan herkes bu ülkenin yasalarına sadık kalmalı” diyerek olayın ayrıntılı araştırılmasını talep etti.

MİT’in Almanya’daki en aktif birimi olan Havuz gazetesi Sabah ise her gün manşetine ihbar hattı numarası koyarak Almanya’daki vatandaşları ihbarcı olmaya teşvik ediyordu. Sabah, kullandığı dil ve gazetecilikle ilgisi olmayan bu fişleme çalışmasından dolayı, basın tarihinde eşi benzeri görülmedik para cezasına çarptırılacaktı ancak yine de ispiyon yayıncılığına ara vermeyecekti!

Hamle yaptığı her alanda uluslararası skandala imza atan MİT yine de faaliyetlerinden vazgeçmiyor, başta resmi kurumlardaki personel olmak üzere, cami cemaatinden, market çalışanlarına kadar herkesi jurnalci olmaya zorlarken, diğer yandan hem paramiliter güç oluşturmak hem de fişleme işlerini bulundukları devletin kanunundan saklamak için bir takım yapılanmalara gidiyordu.

İşte Almanya Osmanlıları böylesi bir iklimde oluşturuldu. Sabıkalı pek çok tekinsiz kişi bu yapılara üye olarak kaydedildi ve bazıları Alman mülteci kurumlarına koruma olarak sokuldu…

[Naci Karadağ] 27.4.2018 [TR724]

Artık çok geç [Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB) bankaların ağırlıklı fonlama maliyetini (geç likidite penceresi/GLP) yüzde 12,75’ten yüzde 13,50’ye çıkardı. Hal böyle iken ‘faizler çok yüksek, düşmeli’ nakaratını tekrarlayan Saray ve iktidardan faizin artırılmasına tek kelime edilmedi.

Nitekim iktidar cenahında takat kalmadı. Kasa tam takır kuru bakır… Döviz arttıkça ekonominin makyajı dökülüyor.

Deniz tükenince böyle oluyor. Faize karşı olduğunu beyan eden siyasetçilerin bile nutku tutuluveriyor.

FAİZ ARTIŞI DAHA GEÇ HİSSEDİLİYOR

Seçime 60 gün kaldı. Doların artmasını anında hissediyor vatandaş. Akaryakıt zammı dakika sekmiyor.

Faizin hanelerin bütçelerini nasıl delik deşik ettiği daha geç hissediliyor. Doların sokağa inme sürati 10 ise faizde 6-7 civarında.

24 Haziran 2018 Pazar günü baskın seçim olacak. İktidar, iktisadi buhranı seçimi müteakip tarihlere taşıma telaşında. O tarihe kadar sıcak paraya daha bol faiz vererek ortamı sakinleştirme taktiği benimsendi.

Ucuz ve pörsümüş taktiğin ipuçları günler evvel verildi.

GÜNEY AFRİKA YÜZDE 8, TÜRKİYE YÜZDE 12,3 İLE BORÇLANIYOR

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ile Maliye Bakanı Naci Ağbal işi gücü bıraktı, faiz lobisini ikna turuna çıktı. Biri dahilde, diğeri okyanus ötesinde ‘istediğiniz faiz olsun, bizde ondan bol ne var!’ şeklinde bol kepçe vaatte bulundu.

Ne de olsa muadili ekonomiler içinde en fazla faizi Türkiye ödüyor. Yaptıkları yapacaklarını teminatı sayılır…

Hazine’nin 10 yıllık vade ile aldığı borç için ödediği faiz oranı yüzde 12,3. Aynı vadede borç için Brezilya yüzde 9, Güney Afrika yüzde 8, Meksika yüzde 7, İngiltere yüzde 1, Hollanda yüzde 0.77 ve Almanya yüzde 0.06 faiz ödüyor.

İktidarın ifadesi ile ‘Almanya bizi çekemiyor’ deyip onu geçelim.

Pekâlâ Türkiye’nin Güney Afrika’ya nazaran yüzde 4’ten fazla faiz ödemesini nasıl izah edeceğiz?

Millî gelir (GSYH) yüzde 7,4 artıyorsa borçlanma maliyeti niye düşmüyor?

BÜYÜYORSAK YABANCI YATIRIMCI NİYE GELMİYOR?

Bir başka ifadeyle büyümeden pay almak isteyen yabancı firmaların yatırım için Türkiye’nin kapısında sıraya girmesi icap etmez miydi?

Doğrudan yatırımlar da istihdamı artırmalı, cari açığı daraltmalıydı değil mi?

Bunların hiçbiri tahakkuk etmiyor. Bilakis sermaye Türkiye’yi terk ediyor. Sıcak para ise kalmak için daha fazla faiz talep ediyor.

Böyle bir denklemde seçime gidiyorsanız kızdığı kimselere parmak sallamakla meşhur Recep Tayyip Erdoğan da olsanız faiz artışına sesinizi çıkarmazsınız, çıkaramazsınız.

TCMB Başkanı Murat Çetinkaya ile Para Politikası Kurulu’nun diğer üyeleri seçmen davranışı-döviz fiyatları münasebetini doğru tahlil etti.

Bu yüzden geç kalmakla beraber isabetli bir karar verildi.

Mevcut şartlarda Erdoğan’ın başkanlığında bile yapılsa o toplantıda faiz indirimi ya da sabit tutma gibi bir karar alınamazdı.

ARTIK DOLARDA 4 TL’NİN ALTINI UNUTUN

Faiz artışına rağmen doların 4 TL’nin altına düşmemesi yeni seviyenin 4 TL üzerinde şekilleneceğini gösteriyor. Her sıcak haber doları 4 TL’nin üzerinde yeni seviyelere çıkaracak.

Haricî şartlar da Türk Lirası’nı Mayıs ayında artçı şoklara maruz bırakabilir. ABD’nin 10 yıllık tahvil faizi yüzde 3 eşiğini aştı ki bu TL için hiç iyi haber değil. Keza Borsa İstanbul için de satış habercisi.

ABD tahvillerinin Ocak 2014’te görülen yüzde 3,04 seviyesini aşması halinde yükseliş hızlanacak. Yani dolara talep katlanacak.

Yatırımcı ABD tahvil getirisinin artmasını, merkez bankalarının da faizleri artıracağı şeklinde tevil edecektir. Böyle bir iklimde ne faiz düşer ne de dolar/TL kuru.

230 milyar dolar döviz mükellefiyeti olan şirketlerin borçlanma maliyetleri her halükârda artacak.

BORSA CAZİBESİNİ KAYBEDECEK

Patronlar maliyeti bir yerden çıkarmak için de maaş zamlarında daha cimri davranacak. Tenkisata kadar gidecek gider azaltıcı tedbirler…

Temettü (kâr payı) dağıtmak yerine öz sermaye ihtiyacı karşılanacak. Dolayısıyla büyük fonlar için borsalar cazibesini giderek kaybedecek.

Dolar endeksi dün 91.22 ile son dört ayın yüksek seviyesine yükseldi. Euro da dolar karşısında 1.21’e geriledi. Doların küresel bazda dört ayın en yüksek noktasını görmesine paralel gelişmekte olan ekonomilerin para birimleri dolar karşısında eridi.

2018 HERKES İÇİN ZOR BİR SENE OLACAK

Türkiye’nin dahil olduğu gelişen borsalar son 10 haftanın en düşük seviyesine indi. Morgan Stanley ABD hisse senetleri stratejisti Michael Wilson, “2018’in beklediğimiz gibi zor bir sene olacağı ispatlandı” diyor.

Financial Times’ın ‘Erdoğan’ın ekonomi daha da kötüye gitmeden seçim kararı aldığına’ dair yaptığı yorumun mürekkebi kurumadan Goldman Sachs faiz artışının seçim şartlarında alındığını kaydetti.

Goldman, TCMB’nin kararının satır aralarındaki derin endişeyi ıskalamamış. Zira Merkez Bankası dövizdeki artış sebebiyle enflasyonun yükseleceğini ifade etti.

Yatırımcıların akıl hocası, Türkiye’de faizlerin 2018 senesi içinde en az yüzde 1.5 artacağını belirtiyor ki bu tahmin mevcut şartların daha elverişsiz hale gelmemesi ile yakından alakalı.

DÜNYADA DEĞİŞEN ŞARTLAR DA TÜRKİYE’NİN ALEYHİNE

Türkiye’de her şey hal-i hazırdaki gibi kalsa bile biriken işsizlik, cari açık, borçluluk oranı ve bütçe açığı gibi iktisadî meselelere çare bulmak hiç kolay olmayacak.

Olağanüstü Hal (OHAL) ile idare edilen bir ekonomide hukuk güvenliğinin kalmaması başta olmak üzere nice endişe de fırsat maliyeti olarak 81 milyonun omuzuna biniyor.

Dünyada değişen siyasî ve iktisadî şartlar maalesef 464 milyar dolar döviz borçları altında kıvranan Türkiye’nin aleyhine.

Merkez Bankası son iki senede ilk defa isabetli bir karar verdi. Amma velakin TL’yi kurtarmak için artık çok geç.

Sıcak para bu kadar faizle bile iştahı kesilmeyecek kadar asabileşti.

Yüksek faiz, dolayısıyla yüksek kur tüneline girdik.

Geçmiş olsun.

[Semih Ardıç] 27.4.2018 [TR724]

Savcıdan el koyma itirafı [Zaman Davası’nda Sona Doğru -4] [Mehmet Yıldız]

Geçen üç yazıda Zaman Davasında duruşma savcısı Cem Üstündağ’ın esas hakkındaki mütalaasında gazeteci sanıklarla ilgili iddialarını ele aldım. Bugünkü yazıda Zaman çalışanları ve yöneticileriyle ilgili suçlamaları değerlendireceğim.

Savcı şunları iddia ediyor:

‘Fettullahçı medya grubunun asıl niyetinin ortaya çıkmasından sonra

(1) bu yapıya yönelik adli ve idari denetimin arttığı,

(2) örgütün güdümündeki malvarlıksal değerlerin kamunun mülkiyetine geçmesine engel olmak isteyen yayın organlarının yöneticisi ve çalışanı olan örgüt üyesi bir kısım sanıkların bunun engellemek amacıyla ortada hiçbir ticari ihtiyaç yokken muvazaalı satışlarla şirketlere ait malvarlığın 3. kişilerin üzerine aktarma yoluna gittikleri…’

Bu iddiaların ortaya atıldığı ilk günden itibaren Zaman grubunun eski yöneticilerinden aldığımız bilgiler ışığında yorumlayalım.

İdari denetim

Savcının cümlesinin ilk kısmı, Zaman grubuna adli ve idari denetimin arttığı çok doğru. Özellikle 2012 yılından itibaren gazete binasına adeta karargah kuran vergi müfettişleri, 1 yıla yakın araştırmaları sonucu dişe dokunur bir usulsüzlük bulamamışlar. Hatta bir gün işen ayrılan birinin ihbarı üzerine 10 kadar SGK müfettişi gazeteye baskın yaparak çalışanların bulunduğu açık ofislere dalıp tek tek kimlik kontrolü bile yapmışlar. Bir sigorta denetiminden çok taciz amaçlı yapılan bu baskından bir sonuç çıkmamış elbette.

Erdoğan’ın Cemaati açıktan hedefe koyduğu 17 Aralık’tan sonra meydanlarda ‘bunların gazetelerini almayın’ demesinden itibaren durumdan vazife çıkaran yakın çevresi işi gücü bırakıp ‘Zaman’ı nasıl çökertiriz’e kafa yormaya başladı. O günlerde ortaya saçılan ses kayıtlarında bu açıkça görülüyordu. Erdoğan’ın danışmanı Mustafa Varank’ın, Baçbakan’ın özel kalemi Hasan Doğan’la yaptığı görüşmede ‘… bunları maliyeden şey yapmak lazım. Kaç gösteriyor kaç vergi ödüyor..’ Daha Doğan Grubu medyasında deneyip sonuç aldıkları yöntemi Zaman için de kullanmak istiyorlar. Erdoğan’ın Eylül 2008’de Doğan grubu gazetelerini aynı şekilde hedefe koyarak ‘bunların gazetelerini almayın’ demesinden hemen sonra Aydın Doğan’ın şirketlerine çöken vergi müfettişleri 4 milyarlık ceza kesmişlerdi. İşte Aydın Doğan’ın, mecburen iktidarla uzlaşmayı seçip gazeteciliği bıraktığı gün o gündür.

Erdoğan’ın sözlerine pek itibar etmeyen Zaman okurları gazetelerini almaya devam edince başka yöntemler uygulamaya başladılar. Hedef gelir kaynaklarını yok ederek ekonomik yoldan çökertmekti. Ve Erdoğan bunda büyük ölçüde başarılı oldu. 2014 ortalarından itibaren reklam verenler ve reklam ajanslarına uygulanan baskı neticesi reklam gelirleri hızla düştü. Gazete okurlarını terörist olarak yaftalamaya başlayınca tiraj da aynı şekilde azaldı. Gazetenin personel sayısını aynı oranda azaltamayınca gelir gider dengesi bozuldu. Şirket mevcut durumda zarar eder hale geldi.

Adli denetim

2014 yılı sonuna gelindiğinde idari tedbirler yetmemiş, adli tedbirler devreye sokuldu. Gazetenin genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı 14 Aralık 2014’te gözaltına alındı, hakkında yeterli suç şüphesi olmadığı gerekçesiyle serbest bırakıldı. Gazete Erdoğan’a biat etmeyip bildiği gibi gazetecilik yapmaya devam edince 2015’in Eylül ayında Dumanlı hakkında yakalama emri çıkarıldı, gazete binasının etrafı sivil polislerce kuşatıldı. Today’s Zaman’ın yayın yönetmeni Bülent Keneş bu süreçte gözaltına alınıp tutuklandı ve itiraz üzerine serbest bırakıldı. Başka gazetecilere de onlarca dava açılmış ve hapis tehditleri başlamıştı.

Gelirler iyice düşünce maaş ödeme sıkıntısı baş gösterdi. Kasasında nakit azaldı. Zaten son 2 yıldır banka hesaplarında iki aylık giderlerini karşılayacak nakdi hiç olmadı. Bankasya dahil hiçbir banka kredi vermedi.

Varlığını sürdürebilmek için çareler arayan Zaman yönetimi mülklerini satmak yoluyla çıkış aramaya başladı. Ancak son derece kıymetli gayrimenkulleri kimse almaya cesaret edemiyordu. Sonunda yakın zamanda Belçikalı bir şirket tarafından satın alınan Cihan Medya Dağıtım adlı Zaman’ın dağıtıcı şirketi gayrimenkulleri satın alarak kira karşılığı Zaman’a kullandırmaya devam etti.

İşte bugün Zaman davasında yargılama konusu olan işlemler bunlar. Devletin bütün gücünü kullanarak bir medya şirketini yok emek istemesi sonucu ayakta kalma mücadelesi silahlı terör suçu olarak karşımıza çıktı bugün!

Gelelim Savcı Üstündağ’ın iddiasına. Aslında bir itirafta bulunmuş Savcı bey mütalaasında. ‘Örgütün güdümündeki malvarlıksal (ne demekse) değerlerin kamunun mülkiyetine geçmesi’nden bahsetmiş. İddiaya göre malvarlıklarının paravan şirketlere devredilerek devletin el koymasının önüne geçilmek istenmiş. Böyle bir şey mümkün mü?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ‘Basın Araçlarının Korunması’ başlıklı 30 maddesinde, ‘Kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz.’ yazar. Dolayısıyla herhangi bir basın organının basımevi ve eklentileri ile basın araçları müsadere edilemeyeceğine göre, bu basın araçlarının paravan şirketlere satılarak mal kaçırmaya çalışmak da hukuk dışı bir iddiadır. Zira hukuken zapt edilmesi ve müsadere edilmesi mümkün olmayan bir malı hangi amaçla kimden kaçıracaklar.

Ayrıca mal kaçırma olsa gizli gizli iz bırakmadan yapılması gerekir. Bütün işlemler resmî kurumlar nezdinde yapılmış ve bu satışlardan doğan vergiler son kuruşuna kadar devlete ödenmiş. O gün bu işlemleri yapan Zaman grubu yönetimin alım satım yetkisi var mıydı vardı?

Anayasa ve kanunları çiğneyerek gazete ve televizyonlara el koyan devlet, hayatında kendi adına şirket yönetip herhangi bir başarı göstermemiş, çoğu zaman da batırmış olan kayyımlara teslim ettiği şirketleri ya batırdı ya da kapattı. Kayyımları işledikleri her suçu örtbas etmek için ilave yasalar çıkararak onlara dokunulmazlık sağladı. Yetmedi OHAL KHK’larıyla yeni zırhlar getirdi.

Bugün bu şirketleri tamamen yasalara uygun olarak yönettikleri halde 21 aydır tutuklu yargılanan yöneticiler, işlerini doğru yaptıkları için adliyenin yolunu bile bilmeyen çalışanlar, gazeteciler ve yazarlar bir gün sırf bu yüzden silahlı terörden yargılanacaklarını akıllarından geçirmediler.

Ya bu gazete ve televizyonlara el konulmasını emreden iktidar, bu el koymaya aracılık eden savcılar, el koyma kararı veren hakimler, bu şirketleri kötü yöneterek batıran, yasaları çiğneyerek onlarca mali suç işleyen kayyımlar… bunca suçun hesabının bir gün sorulmayacağını mı zannediyorlar? Bütün suçlar gözümüzün önünde işlendi. Hepsi kayıt altında. Ve bir gün bütün defterler açılacaktır. Ama bu dünyada ama öbür dünyada…

[Mehmet Yıldız] 27.4.2018 [TR724]

‘İtinayla iftira atanların pîri… [Emine Eroğlu]

Firavun’u gücü, Karun’u serveti, Haman’ı zekâsı zehirlemişti.

Onu rekabet duygusu, görünme arzusu, alkış ve iltifat tiryakiliği zehirledi.

Hakikatten önce o hakikatin kendisiyle temsil edilmiyor oluşuna itiraz etti.

Aşağılayıp karaladığı “sıradan” insanlarla aynı cenneti paylaşmaktansa cehenneme gitmeyi tercih etti.

Kendisini seçmeyen bir Allah’a iman etmek istemedi.

Aklına sığıştıramadı, “Taif’te Urve b. Mesut, Mekke’de Velid b. Muğire gibi peygamberliğe daha layık isimler varken, nasıl oluyor da Ebû Talib’in yetimi gibi fakir ve kimsesiz bir insan peygamber olabiliyor?”

Şeytan’ın Hazreti Adem’le sınanması gibi “insan-ı kamil”le sınandı.

Yoklukla değil, varlıkla imtihan edildi.

Kendine takıldı.

Ebedi hüsrana uğrayanlardan oldu.

ZAAFLARIN PERÇEMİ

Biliyordu. Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu gayet iyi biliyordu. Gelişmiş bir şiir zevki, güçlü bir hitabet yeteneği vardı. “İçinizde şiiri, kasideyi ve cin sözlerini benden daha iyi bilen biri yoktur. O’nun söylediği bunların hiçbirine benzemiyor” diyordu.

Resûl-i Ekrem’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaşmış, İlahi beyanı dinlemiş, sözden iyi anladığı için de Kur’ân’ın ifadelerinin tesirinde kalmış ve O’nun bir beşer kelâmı olamayacağını hissetmişti.

Fakat manipüle edilmeye o denli elverişliydi ki… Ebu Cehil, kendinden gayet emin, “Ben onun hakkından gelirim.” diyor ve hakkından da geliyordu.

“Ey Velid! Kavmin sana vermek için mal topluyor. Çünkü sen Muhammed’den bir şeyler elde etmek için O’nun yanına gidiyormuşsun!” gibi bir taciz atışı karşısında kolayca kibrine yenik düşüyordu.

Yalnız kaldığında konuşturabildiği vicdanı ikinci bir kişinin yanında dilsizdi.

Artık hakikati reddetmesi yetmiyor, bir de ona küfretmesi gerekiyordu ki kendini ispatlasın. Düşmanlık etmesi gerekiyordu ki zihinlerdeki imajını tazelesin.

Zaaflarının perçeminden yakalanmıştı bir defa.

Tarihin bütün münkir ve münafıklarıyla aynı şeyleri mırıldanmaya hazırdı.

Küstahlıkta, Efendimize “ebter” diyen As bin Vail’le, eblehlikte, bir kemik parçasını gösterip “Bu mu dirilecek?” diye soran Übey ibni Halef’le yarışabilir; dilerse Ebu Cehil gibi “Getirin zakkumu, pişirip yiyeyim!” diye saçmalayabilirdi.

O da firavunlardan bir firavundu en nihayetinde.

Hepsiyle aynı kumaştandı.

HAKİKATİ EĞİP BÜKEN BİR İFTİRACI

Velid b. Muğire bir prototipti. Hakikati eğip büken, onu alaya alan ve kahr olası hükümler veren bir iftiracı prototipi.

“O iftirayı attık tutmadı, bu iftirayı attık tutmadı. Şöyle dersek tutturabiliriz” diye kafa yoranların üstadı, pîri.

Sahil-i selâmete bir adım kala ökçeleri üzerine gerisin geriye dönüveren, bunun için de Cenâb-ı Hakk’ın, “Ben onu sekara (Cehennem’e) sokacağım” (Müddessir, 26) diye buyurduğu talihsiz…

Attığı iftiranın inandırıcılığı ile övünen belagat ustası…

Kalkıp kavminin toplandıkları yere geldi.

“Siz, ‘Muhammed mecnun!’ diyorsunuz; O’nda hiç cinnet emaresi gördünüz mü? ‘Kahin!’ diyorsunuz; O’nu hiç kahinlik yaparken müşahede ettiniz mi? ‘Şair!’ diyorsunuz; O’nu hiç şiirle uğraşırken ve şiir söylerken gördünüz mü? ‘Yalancı!’ diyorsunuz; O’nun hiç yalan söylediğini duydunuz mu?” diye şaşkınlık uyaran sorular sordu.

Orada bulunanlar, ”Hayır. Ama peki öyleyse O nedir?” dediler.

Velid, “Durun bir düşüneyim!” dedi.

BU NASIL BİR ÖLÇÜP BİÇME?

Kur’an bu düşünüp taşınma, ölçüp biçme ve sonra da bir hüküm verme halini bütün jest ve mimikleriyle tasvir ediyor:

“Zira o, düşündü taşındı, kendince ölçtü biçti.

Canı çıkasıca, bu ne biçim ölçüp biçmekti!

Kahrolası nasıl (ölçüp biçti) ve nasıl ölçtü biçtiyse!

Sonra (başını kaldırıp halka) baktı.

Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.

Sonunda da, kibrini yenemeyip sırt çevirdi.

‘Bu (Kur’ân) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir.

Ve bu, insan sözünden başka bir şey değil” (Müddessir, 18-25).

Kur’an’ın çizdiği tabloda bu “kahrolası ve sonra yine kahrolası” adam alabildiğine tiyatral. Yapmacık, zorlamalı. Alaycı bir ciddiyeti var. Zihnini yoruyor, sinirlerini geriyor, alnını kırıştırıyor, yüz hatlarını ve mimiklerini oynatıyor.

Düşünüp taşınıyormuş, ölçüp biçiyormuş gibi yapıyor.

Aslında Kur’an’ı karalayacak bir söz söylemeye hazırlanıyor.

Sözün tesirini arttırmak için sessizlik efekti veriyor.

Ortamı önce gerip sonra rahatlatmak istiyor.

Başını kaldırıp halkı süzüyor. Söyleyeceği şeyi merak etmelerini istiyor.

Kaşlarını çatarak ve yüzünü asarak derin düşünceye dalmış gibi gösteriyor.

Ve hakikate sırtını dönerek veriyor hükmünü.

ASRIN VELİDLERİ

Gerçek olan şu ki, Velid b. Muğire aslında bu şeytani tiyatroyu zamanın kürsüsünde sergilemeye devam ediyor.

Üzerinden on dört asır geçse de sahneden inmiyor.

Hala yüzünü ekşitip kaşlarını çatıyor. Ölçüp biçiyor.

Hakikati değil, kendini mahkum ediyor. Müminlere değil, Allah’a savaş açıyor…

Ve biz Kur’an’ın irşadıyla teşhis ediyoruz onu.

Mimiklerinden, kurduğu cümlelerden, dönüp alkışçılarına bakışlarından anlıyoruz kim olduğunu.

Süfyaniyet asrının özneleriyle benzerliğinden tanıyoruz.

İbretle seyrediyoruz, “sarp mı sarp yokuşlar”a sürülüşünü.

Susup kenara çekiliyor, hükmü Rabbimize bırakıyoruz:

“Mal ve ailesiz, tek olarak yarattığım, sonra çok çok mal, servet ve etrafında dolaşan oğullar verdiğim, her türlü imkanı önüne serdiğim, o adamın hakkından gelmeyi sen Bana bırak” (Müddessir, 11-14).

[Emine Eroğlu] 27.4.2018 [TR724]

Kupa 1, Real Madrid’den sorulur [Hasan Cücük]

Real Madrid, Şampiyonlar Ligi yarı final ilk maçında deplasmanda Bayern Münih’i yenerek final yolunda önemli bir avantaj sağladı. Son iki yılda Şampiyonlar Ligi kupasını üst üste kazanarak bir ilki başaran Real Madrid, bu yıl da kazanıp kırılması zor bir rekorun sahibi olacak. Ligde bu sezon zor günler geçiren Real Madrid, Devler Ligi’nde ise kendi kendiyle yarışıyor.

ALFREDO Dİ STEFANO İLE GELEN 5 KUPA

Avrupa’nın bir numaralı kupası olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası 1955’te start aldı. Çift maçlı eliminasyon sistemiyle düzenlenen kupaya ülkelerinde şampiyon olmuş takımlar katılıyordu. UEFA’ya bağlı ülkelerin şampiyonlarının bilek güreşine sahne olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı ilk kez müzesine Real Madrid götürdü. Real Madrid, finalde Fransa temsilcisi Stade de Reims’i 4-3 yenerek, Kupa 1’i müzesine götürüyordu. Real Madrid, bu başarısını 1957, 58, 59 ve 60’da tekrarlayarak üst üste 5 yıl Avrupa’nın bir numaralı kupasını kimseye kaptırmadı. Daha kupanın başlangıcında Real Madrid efsanesi doğmuştu. Efsane Afredo Di Stefano, üst üste 5 finalde de gol atıp tarihe adını altın harflerle yazdırdı. 1962 ve 64’te de Real Madrid adını finale yazdırıyordu ancak Benfica ve İnter engeline takılıyordu.

Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasını 6. kez 1966’da Partizan’ı yenerek müzesine götüren Real Madrid’in kupaya hasret kalacağı yıllar da böylece başladı. Kupasız geçen yıllar uzadıkça Real Madrid efsanesi de unutulmaya yüz tuttu. Uzun bir aradan sonra 1981’de finale çıktığında, rakibi Liverpool’du. Paris’te oynanan finali Liverpool Alan Kennedy’nin attığı golle 1-0 kazanıp, kupayı müzesine götürdü. Real Madrid’in hanesine yine hüsran düşecekti.

VİCENTE DEL BOSQUE’DEN BEKLENMEDİK BAŞARI

Şampiyonlar Ligi 1992-93 sezonuyla birlikte format değiştirip, lig usulüne döndü. Real Madrid’in kupa hasreti ise hala devam ediyordu. Sadece kupa değil finale çıkmak bile uzak bir hedefe dönmüştü. Hasret nihayet 1998’de sona erdi. Gruptan lider çıktıktan sonra Alman temsilcileri Bayer Leverkusen ve Borussia Dortmund’u eleyerek finale kalan Real Madrid’in rakibi Juventus’tu. Real Madrid, 22 yıllık Kupa 1 hasretine Predrag Mijatovic’in golüyle son verdi.

Madrid ekibi 2000 ve 2002’de Şampiyonlar Ligi’ni kupasını kazanırken, bu başarıda ‘emanetçi’ olarak takımın teslim edildiği teknik patron Vicente del Bosque’nin katkısı büyüktü. 2000’de Valencia, 2002’de Bayer Leverkusen finalde Real Madrid’e boyun eğen takımlar oldu. 1998-2002 arasında Real Madrid’in Şampiyonlar Ligi’ni 3 kez kazanması, eski günleri hatırlatmıştı. Ancak uzun sürmedi. 2002’den sonraki on yılda yine kupaya hasret günler yaşanacaktı.

2014’te bu hasreti sona erdirecek isim, daha önce Milan’la 2 kez Şampiyonlar Ligi kupasına uzanmış olan Carlo Ancelotti oldu. Rakip, bir başka Madrid takımı Atletico’ydu. Godin’in attığı golle öne geçen Atletico, maçı 1-0 bitirmeye çalışıyordu. Ancak 90+3’te sahneye Sergio Ramos çıktı ve skoru eşitledi. Uzatma devrelerinde ise Bale, Marcelo ve Ronaldo golleriyle rakibi tuş etti ve maç 4-1 tamamlandı.

KUPA KAYBETMEYEN HOCA!

Ocak 2016’da Zinedine Zidane göreve geldiğinde de Real Madrid için en önemli hedef Şampiyonlar Ligi’ydi. Takım yeni bir kimliğe bürünmüştü. Futbolculuk döneminde dünyanın en iyilerinden biri olan Zidane, teknik adamlığında da kalitesini konuşturdu ve kısa sürede ‘kupa kaybetmeyen hoca’ olarak anılmaya başladı. Koltuğa oturduğunda ligden ümidini kesmiş bir Real Madrid vardı. Sezon sonunda takımı Şampiyonlar Ligi’nde finale taşıdı. Rakip yine Atletico Madrid’di. Bir kez daha kıyasıya bir mücadele vardı sahada. Normal süresi 1-1 bitmiş, uzatmalarda da gol olmamıştı. Penaltı atışlarını ise 5-3’lük skorla Zidane’ın öğrencileri kazandı.

2016-17 sezonunu La Liga’da şampiyon olarak tamamlayan Real Madrid, sezon sonunda yine Devlet Ligi’nde finale çıktı ve Juventus’la oynadığı maçı 4-1 kazanarak, iki yıl üst üste kupayı eve götürdü. Böylece 1992’de format değiştiren Kupa 1’i üst üste kazanan ilk takım oldu.

Bu sezon La Liga’da şampiyonluk yarışından erken kopan Real Madrid iddiasını Şampiyonlar Ligi’nde sürdürüyor. Final yolunda Bayern Münih’i deplasmanda yenerek önemli bir avantaj sağladı. Şayet bu yıl da finale kalıp kupaya uzanırsa kırılması zor bir rekorun sahibi olacak. 1955-60 arasında kupayı üst üste 5 yıl müzesine götüren Real Madrid’de Afredo di Stefona’nın rolünü son yıllarda Cristiano Ronaldo üstleniyor. Portekizli yıldız son iki finalde başrolde oynamıştı. Bu sezon da takımını finale götüren yolda sahanın hep en iyilerinden.

[Hasan Cücük] 27.4.2018 [TR724]

Berat: Af ve Kader Gecesi [Cemil Tokpınar]

Dünyevî ve siyasî gündemin yoğun bir şekilde insanları meşgul ettiği şu günlerde Ramazan ayına giderek yaklaşıyoruz. Üç Ayların feyizli ve bereketli ikliminin son kandili olan Berat Gecesini önümüzdeki Pazartesi’yi Salı’ya bağlayan gece idrak ve ihya edeceğiz inşallah.

Umumî bir af ve mağfiret fırsatı olan bu gecenin kıymet ve ehemmiyetini hakkıyla fark edip günler öncesinden hazırlanmak, oruçlarla karşılamak, geceyi sabaha kadar ibadetle geçirmek ve oruç tutmak için plan ve programlar yapmak gerekiyor. Çünkü ülkemiz ve İslâm âlemi ciddi sıkıntılar içinde kıvranırken böylesi bire binler, on binler kazandıran faziletli geceler paha biçilmez bir fırsattır.

Bazılarına garip gelebilecek bir alışkanlığım var. Her yıl yeni takvimi incelediğimde ilk işim, “Acaba mübarek ve bereketli zaman dilimleri hangi tarihe ve güne rastlıyor?” diye bakarım. Eğer mübarek gecelerin ertesi günü tatil ise sevinirim. İşte Berat Gecesinin gündüzü de 1 Mayıs Emek ve Dayanışma gününe rastlıyor. Dolayısıyla sabaha kadar ihya etmek çok kolay.

Âdeta kader gecesi

Şaban ayının on beşinci gecesi olan Berat Kandili hakkında Rabbimiz şöyle buyurur:

“O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede ayırt edilir.” (Duhan Suresi: 2-4).

Âlimlerin bazısı bu ayette kastedilen gecenin Kadir Gecesi olduğunu, bir kısmı ise Berat Gecesi olduğunu belirtmişlerdir. İki açıklamayı birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayrımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir.

İbni Abbas’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırt edilmesi şu anlama gelmektedir:

Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur.  Herkesin ve her şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir. (Hülâsâtü’l-Beyân, 13:5251).

“İstiğfar eden yok mu?”

Müminlerin günah kirlerinden kurtulup Rabbimizin af ve mağfiretine nail olmaları ümit edildiği için bu geceye Berat Gecesi denmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir:

“Şaban’ın on beşinci gecesi geldiğinde geceyi uyanık hâlde ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:

‘İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.” (İbn-i Mâce, İkâme: 191).

Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resûlullah’ı (s.a.v.) yanında bulamayan Hz. Âişe (r.a.) Validemiz kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’l-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış hâlde buldu.

Peygamberimiz (s.a.v.) mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:

“Muhakkak ki, Allahü Teâlâ Şaban’ın on beşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve insanların Benî Kelb Kabilesi’nin koyunlarının kılları sayısınca günahını mağfiret eder.” (Tirmizî, Savm: 39).

Buradaki “koyunların kılları” ifadesi, çokluktan kinayedir. Yani Cenab-ı Hak, bu gece samimî bir şekilde af ve mağfiret dileyen bütün kullarını affeder. Yeter ki tevbe ve istiğfarın şartlarına uyup, hakkıyla yapsın.

Bu gece kimler affedilmez

Bu af ve berat gecesinde affedilmeyenler ise bazı hadislerde şöyle belirtilir:

“Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şaban’ın on beşinci gecesinde rahmetiyle yetişip her şeyi kuşatır. Bütün mahlûkatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalpleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.”

“Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.” (İbn-i Mâce, İkâme: 191).

“Berat, 50 senelik ibadet ömrünü kazandırabilir”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, talebelerine yazdığı bir mektupta Berat Gecesinin faziletini anlatırken şöyle der:

“Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta her bir amel-i salihin ve her bir harf-i Kur’an’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’an’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır. Leyle-i Berat, elli senelik bir ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilir. (Şualar, 14. Şua).

Bu gece nasıl ihya edilir?

Mübarek gecelerde mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet etmek güzel olur. Yalnız başına yapılan ihya gayreti esnasında nefis ve şeytan uykuya teşvik edebilir. Bu yüzden en güzeli, bir camide veya sohbet meclisinde dostlarla birlikte ihya etmektir. Böylece hem insanlar birbirini teşvik etmiş olur, hem de birbirinin duasına ortak olurlar.

Daha önceki bir yazımızda bahsettiğimiz gibi, bu gecelerde yapılacak beş mühim ibadet vardır:

  1. Tevbe ve istiğfar etmek: Tevbe ve istiğfarın en kısası, “Estağfirullah ve etûbü ileyh” şeklindedir. Daha uzun ve çeşitli istiğfarlar da vardır.
  2. Kur’an okumak: Bilhassa Yasin, Fetih, Rahman, Tebâreke, Amme gibi çok faziletli sureleri okumak.
  3. Namaz kılmak: Beş vakit namazı cemaatle kılmakla beraber evvabin, teheccüd, tevbe, tesbih ve hacet namazlarını kılmak.
  4. Peygamber Efendimize (s.a.v.) bol bol salâvat-ı şerife getirmek.
  5. Dua etmek: Kur’an’da ve hadiste geçen duaları, Cevşen’i, büyük velilerin dualarını okumakla birlikte içimizden geldiği gibi Rabbimize niyazda bulunmak.

Gecenin gündüzünde ise oruç tutmak çok faziletlidir. Tutulacak orucun zamanı, kandil gecesinden önceki gündüz değil, sonraki gündüzdür.

[Cemil Tokpınar] 27.4.2018 [TR724]

Enerji veriyor, sağlığınızı alıyor!

Son yıllarda sık tüketilmeye başlanan enerji içecekleri, yüksek miktarda şeker ve uyarıcı madde içerdiği için obizeteden davranış bozukluğuna kadar birçok sağlık sorununa yol açabiliyor.

Özellikle ergenliğe adım atma sürecindeki çocukların bu ürünleri çok tükettiğine dikkat çeken Endokrinoloji Uzmanı Prof. Dr. Selim Kurtoğlu, ebeveynleri uyarıyor: ‘Enerji içeceklerinin birçoğunda yüksek dozda kafein, şeker türleri, ginseng, mate çayı, guarana, taurin, glukuronalakton, inozitol, karnitin, sitrik asit, karbonat ve vitaminler gibi uyarıcı maddeler vardır. Ergenlerde de önemli sağlık sorunlarına neden olan bileşiklerin başında kafein yer almaktadır. Enerji içeceklerindeki kafein miktarı ise asitli içeceklerden oldukça fazladır.’

Ani kalp problemine dikkat!

Kafein ve ginseng maddelerinin, kalp ve damar sorunlarına yol açtığı bilinmektedir. Kafeine bağlı olarak çarpıntı, ritim bozukluğu, hipertansiyon riski ortaya çıkabilmektedir. Kalp hastalığı söz konusu ise; enerji içeceğinin aşırı tüketimi ani ölümlere bile neden olabilmektedir. Beyin damarlarında daralma, geçici iskemik ataklar olabilmektedir. Ginseng ise çarpıntı, kalp atımlarında artış, hipotansiyon, uykusuzluk, ödem, baş dönmesi gibi yan etkilere yol açabilmektedir.

Enerji içeceklerinin oluşturduğu diğer bir risk ise yapay tatlandırıcılardan kaynaklanan şeker yüküdür. Bir kutu enerji içeceğinde, 21-34 gram şeker bulunur. İçeriklerinde bulunan diğer bir madde de asiditeyi artıran sitrik asittir (limon tuzu). Tüm bu faktörlerin yan etkileri artırdığı bilimsel verilerle ortaya konulmuş durumda. Enerji içeceklerinin aşırı tüketilmesi halinde karşılaşılan diğer problemleri ise şöyle sıralamak mümkün:

  • Kafeine bağlı olarak; anksiyete bozukluğu, uykusuzluk, reflü, bulantı kusma, yerinde duramama, ellerde titreme, sık nefes alma ve buna bağlı olarak alkaloz, iştahsızlık ve sık idrara çıkma görülebilmektedir.
  • İçeriğindeki sitrik asit nedeniyle diş minelerinde aşınma, diş çürükleri, asit içeriğine bağlı mide şikayetleri ve gastrit gözlemlenebilmektedir.
  • Enerji içeceklerinde bulunan glukoz, sükroz ve früktozun yüksek dozda ve uzun süre alınması ise obezite ve karaciğer yağlanması ile insülin direnci ve tip 2 diyabet tablosunu ortaya çıkarmaktadır.
  • Bu içeceklerin uykusuzluğa neden olduğu bilinmektedir, ayrıca uyku kalitesine de etkilemektedir.
  • Görme sorunlarına yol açabilmekte, anksiete, suç işleme eğilimi, depresyon hatta intihara neden olabilmektedir.
  • Sigara, alkol ve diğer uyuşturucu maddelere yönelme görülmekte, ileri yaşlarda alkolizm riski ortaya çıkabilmektedir.

[TR724] 27.4.2018

Mükemmel çözümsüzlük [Kemal Ay]

Ermenistan’daki olayları takip etmişsinizdir. Yüz binlerce insanın bir araya geldiği protesto gösterilerinden sonra son 10 yıldır görevde olan Başbakan Serj Sarkisyan istifa etmişti. Muhalefet lideri, eski bir gazeteci olan Nikol Pashinyan erken bir seçime giderek kartların yeniden dağıtılmasını talep ediyor fakat Meclis’te sadece 9 milletvekiline sahip olan partisinin böyle bir karar alma yetkisi yok. Sarkisyan’ın başında olduğu Cumhuriyetçi Parti, Meclis’te çoğunluğa sahip (105 vekilden 58’i). Bu durumda da Sarkisyan, işleri ağırdan alarak ülkeyi bir süre belirsizliğe mahkûm edebilir, protestoların ateşi söndüğünde de tekrar yerine dönebilir.

Bu arada Rusya’nın ülkedeki etkinliğini hesaba katmak gerekiyor. En büyük enerji sağlayıcısı olmanın yanı sıra en önemli ticaret ortağı Ermenistan’ın. Hâliyle ülkedeki siyasetle yakından ilgililer. Ancak asıl problem Azerbaycan’ın tavrı. Gösteriler başladıktan kısa süre sonra Ermenistan sınırına asker gönderen Azerbaycan, göstericilerin değil Sarkisyan’ın lehine bir hamle yapmış oldu. Zira iki ülke arasında askerî gerilimin yükseldiği bir dönemdeyiz ve olası bir Azerbaycan hamlesi, toplumsal muhalefeti geri çekilmeye zorlayabilir.

Bu çözümsüzlük hâli Ermenistan’a özgü değil. 2008 krizinden bu yana ekonomik göstergeler pek çok ülkede kırılgan. Hâl böyle olunca toplumlar güçlü ve istikrarlı liderlik arayışına giriyor. Yolsuzluklar, sıklıkla gündeme geliyor. Brezilya’da hükümetin değişmesine yol açtı söz gelimi. Venezüella’da ise politik zorbalığı netice verdi. Tıpkı Türkiye’deki gibi Venezüella yönetimi muhalefeti yok ettiğinde halkın hiçbir şikayetinin kalmayacağını hesaplıyor. Ancak Venezüella’da ekonomik kriz, halkı giderek daha da umutsuzluğa sürüklüyor. Devlet Başkanı Maduro koltuğunu bırakmak istemediği için muhalif liderleri tutuklatırken, bir yandan da Rusya’yla temasa geçerek rejimini korumayı hedefliyor.

Avrupa Birliği üyesi ülkelerden Polonya ve Macaristan’da iktidarda olan ‘popülist’ partiler, Brüksel’in en büyük problemlerinden. Ancak bu konuda AB uyum yasalarını hatırlatma dışında bir hamleleri yok. Bu noktada Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron, Kosova ve Makedonya gibi ülkeleri de kapsayan genişleme görüşmelerinin, Avrupa’nın kendi içinde bir reform yapılmadan önce devam etmemesi gerektiğini belirtti. Avrupa Birliği kurumlarının yöneticileri ise eğer AB genişlemezse, Rusya’nın burada daha etkin konuma gelebileceğinden endişeli.

Macron’un bu hafta başında yaptığı ABD ziyaretinde de ‘dünya düzenini’ korumaya yönelik sözleri, Fransa’nın ‘Batılı değerler’ konusunda daha fazla inisiyatif alacağı beklentisi doğurdu. Hatta Macron, bu konuda Trump’ı da ikna etmeye çalışıyor. Son olarak Suriye’ye yönelik hava harekâtının içinde de yer alan Macron, bu hamleyle Türkiye ile Rusya’nın arasını açmayı hedeflediklerini bile söyledi. Ancak bütün bunlar, Batılı güçlerin dünya düzenini 1990’lardaki ‘liberal demokratik’ değerlere göre sürdürebilecekleri anlamına gelmiyor. Çünkü ‘demokrasi’ uzunca bir zamandır güç sahiplerinin canını sıkıyor. Enerji politikalarının belirlenmesi ve buradaki ticaretin paylaşılması konusunda alıcı konumdaki ülkelerin ‘bağımlı’ olmasını isteyen üreticiler, giderek daha fazla talepkâr oluyor. Eski Sovyetler Birliği coğrafyasının yanı sıra Türkiye ve Avrupa içlerinde enerji açısından etkin olan Rusya, politik olarak da bu gücünü kullanmak istiyor.

Yani Batılı güçlerin kurduğu ‘birbirine bağlı’ küresel ticaret düzenini eleştiren Rusya ve Çin, aslında alternatif bir ‘bağımlılık’ kurgulamanın peşinde. Yeteri kadar ülkeyi ikna edebilirlerse, neden olmasın? Ancak böyle bir şeyin soğuk savaş ya da sıcak çatışma olmadan gerçekleşmeyeceği de muhakkak. Nitekim ABD’nin Çin’e yönelik ticarî yaptırımları, AB ile Rusya arasındaki ‘zehirleme’ krizi ve NATO’nun geleceğine dair tartışmalar, önümüzde uzanan yolla ilgili hep. Bu yolun nereye varacağı kesin değil ancak neler getireceğini az çok görebiliyoruz.

Ermenistan’daki ‘devrim’in bir türlü yolunu bulamaması, Balkanlarda popülist liderlerin giderek güçlenmesi, Arap yarımadasındaki siyasî krizler bir anlamda bu küresel mücadelelerle paralel şekilde ilerliyor. Bu, yalnızca Rusya’nın dış politika hamleleriyle değil Suriyeli mülteci kriziyle ve 2008’deki finansal krizle de birlikte ortaya çıkan bir sonuç. Avrupa Birliği’nden sonra ABD’nin de kendi sorunlarına yönelmesi, küresel düzende bir ‘otorite boşluğu’ doğuruyor ki, malum doğa boşluk kabul etmez. Türkiye’de Erdoğan rejiminin her şeye rağmen uluslararası dengelerle oynayabilmesi ve alternatifli dış politika yürüterek iç siyasette elini güçlü gösterebilmesi de bunlarla yakından ilişkili.

24 Haziran’daki seçimlerde Erdoğan’ın karşısına çıkacak herhangi bir adayın, bu uluslararası bağlamdan kopuk bir isim olursa, kazanma şansının çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye şu anda bütün bu krizlerin ortasında, çok kritik bir konumda bulunuyor ve hiçbir güç odağı, Türkiye’nin yoğun istikrarsızlık yaşamasını istemiyor. Dünyadaki otorite boşluğu kaybolmadıkça da, pek çok ülkede bu türlü rejimler hayatiyetini sürdürecektir.

[Kemal Ay] 27.4.2018 [TR724]