Dinde tefekkuh [Safvet Senih]

Cenab-ı Hak, “Müminlerin hepsinin topyekûn sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan büyük bir kısmı savaşa çıkarken, bir takım da din hususunda sağlam  bilgi sahibi olmak, dînî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve sefere çıkanlar geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle, onları uyarmalıdır.”  (Tövbe Suresi, 9/122) buyuruyor.

Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Kim, dinde derinleşip sağlam bilgiye sahip olursa, Allah, onun sıkıntılarına ve hesapsız rızıklanmasına yeter.”

Tefekkuh, külfet ve zahmete katlanıp dinin inceliklerini iyice ve derinlemesine öğrenmek demektir.

Malumdur ki, İslamiyette ve Kur’an’da siyaset ve idare ile ilgili hükümler yüzde beştir. Yüzde 95’i iman, ibadet ve muâmelatla ilgilidir. Onun için günümüzde “siyasal İslam” ile, “sivil İslam”  tabirlerini kullananlar bu yüzde 95’i sivil İslam olarak ele alıyorlar.

Hikmet-i İlahiye âl-i beyti potansiyel olarak uhrevî ve mânevî bir saltanata namzet ettiği için onların hilafete ve siyasete bulaşmadan, tabir caiz ise, iç onarımla ilgilenmelerini istedi. İmam-ı Rabbanî’nin tesbitiyle, Efendimiz  (S.A.S.) hilafetin âl-i beytte kalmasını istiyordu. Ama murad-ı İlahî, onların  dünyevî  ve maddî bir saltanattan çok, mânevî ve uhrevî bir saltanata mazhar olmalarını istiyordu. Yani onlar dinde tefekkuh edecek, güneşin doğup-battığı her yere gidip bu % 95’li güzellikleri dünyaya yayacaklardı. Ama şöyle bir durum da var: Bir namazı eğer Mescid-i Nebevî’de kılarsanız 50 bin kat sevap var. Eğer Kâbe’de kılarsanız 100 bin kat sevap var. Âl-i beytin bütün tarihi, hatıraları en başta Dedelerinin (S.A.S.)  kabr-i şerifi ve vahyin merkezleri Mekke ve Medine’de… Onun için  bu mukaddes beldelerden ayrılıp uzaklara gitmek zor… Onun için, dünyaya tâlip ve saltanata meraklı olanlar bu mübarek insanlara musallat oldular. “Eninde sonunda halk bu seyyid ve şeriflerin etrafında toplanıp bu saltanatı elimizden alırlar” endişesine kapılan bazı  siyasîler onları oralardan hicret etmeye mecbur bırakacak zulümler yaptılar, gadirlerde bulundular…

M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Küçük Dünyam” da hatıralarını anlatırken bakınız nereden başlıyor: “Ahlat malumunuz Bitlis vilayetimize  bağlı tarihi bir belde. Seyitler soyunun, göç yerlerinden biri olarak Bitlis yöresini seçmeleri KADERİN  GARİP  BİR  CİLVESİ. Geylânîlerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların Anadolu’ya gelip yerleşmesinden sonra olmuş… Kar-kış kalkmış, köhne Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan  da Emevî ve Abbasî zulmünden emin olunmuş ve bu seyitler soyu, belli tarikatların içinde ve başında kar çiçekleri gibi açmaya başlamışlardır.

“Bu günlere gelinceye kadar da hep saklandılar, gizlendiler. Bitlis ve yöresi, seyitler adına sanki Ashab-ı Kehfin Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse, mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.

“İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lâzım. Bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesadüfî değildir. Hîzan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.

“Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: İslam’a yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. Asırda kitleler halinde İslam’a girmiştir. Bunlar, âdâb, ahlâk, kültür ve İslâmî akîde hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, Saltuklular, Karamanlar ve Anadolu’ya yerleşen bütün Oğuz boyları, dediğimiz hususlarda desteklenmelidir ki, İslam adına yapacakları fetihler istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin.

“Sâdât (Seyyidler) ve onların sempatizanları, dine CİBİLLΠ olarak bağlıdırlar. Âdeta bu yöre “Müteka’l-Bahreyn’ (İki denizin birleştiği yer) olmuş. Yani, esas devlet gücünü temsil eden Türk boyları ile İslâmî ruhu bütün hakikatiyle temsil eden mânâ ve hakikat erleri sâdât birleşerek bir derya meydana getirmişler. Fizikî olarak da bu deryayı Van Gölü temsil etmektedir.

“Bu iki deryanın birleşmesi Türk tarih yazarlarınca da çok önemli görülmektedir. Mesela Fuad Köprülü, Ortadoğu’da, Uzakdoğuda yeni Türk tekevvünlerini anlatırken, bunların arkasında hep böyle mânâ erlerinin bulunduğundan bahseder.

“Anadolu’da Türk boyunun edâ edeceği nice fonksiyonlar vardır. Denilebilir ki, Türk boyları için tarihindeki geçmiş dirilişlerinin yanında İSLÂM’LA YENİDEN  DİRİLİŞE  ERME,   İslâmın en yakını sayılan Ehl-i Beytle olmuştur. Buna bir mânâda telkih (aşılama) de denebilir. Sanki Bitlis ve özellikle Ahlat, o aşılmaz dağ ve vâdilerini, Ehl-i Beyt düşmanlarına karşı bir silah gibi kullanmış; zulümden kaçan veya İslam’la bütünleşen bütün mânâ erlerine de bağrını, sinesini alabildiğine açmış ve onları koruma altına almıştır. Bitlis ve yöresi, mânâ adına öyle mümbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu’yu ışık hüzmeleriyle yönlendirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dal-budak salmıştır.

“Nasıl ki, doğuda Malazgirt bir başlangıç ve mukaddimedir. Selçuklular, Malazgirt’i fethettikten sonradır ki,  ayaklarını yere basarlar ve senelerce yine bir Türk yurdu olan Anadolu’yu istismar eden köhne Bizans’la hesaplaşırlar. Öyle de Güneydoğu’dan gelen Türk boyları için de Ahlat aynı durumdadır. Ahlat, şarktan Anadolu’ya açılan bir kapıdır ve şarktan çok Anadolu’dan sayılmalıdır.”

Selçukludan sonra Osmanlı Âl-i Beyte çok önem verdi; “Şecereler” çıkardı, bu seyyidler ordusu için “Bunlar askerlik yapmayacak ve vergi vermeyecekler. Çünkü asıl vazifeleri İslamiyeti öğrenmek ve öğretmek.” meâlinde kararını verdi. Elhamdülillah tâ o zamanlardan beri devam eden medreseler, güneydoğumuzda bu kudsî vazifeyi edâ etmektedirler. Yani dinde tefekkuh ödevini hakkıyla edâ ediyorlar. % 5’lik siyasetten uzak kalarak % 95 iman, ibadet ve muâmelat üzerinde derinleşiyor ve insanımıza ahlâk ve fazilette rehberlikte bulunuyorlar…
 
[Safvet Senih] 30.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Türk Telekom soygunu [Semih Ardıç]

Türk Telekom 29 Ağustos 2018 tarihi itibarıyla başta Akbank, İş Bankası ve Garanti Bankası olmak üzere 29 alacaklı bankanın oldu. Oger Telecom’un kurduğu OTAŞ’ın elindeki yüzde 55 hisse bankalara devredildi.

4,75 milyar dolar kredi borcu ödenmeyince bankalar alacağının peşine düştü. 22 aydır kanunun kendilerine verdiği hakları kullanamıyorlardı. Saray’ı ikna etmek için çaldıkları kapılar yüzlerine kapanıyordu.

HEM BATIRDILAR HEM DE KULİS YAPTILAR

Zira Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın has bürokratları (Fahri Kasırga, Fuat Oktay) ile müşavirleri (Yiğit Bulut) şirketi batırdıkları gibi hisselerin el değiştirmemesi için kapalı kapılar ardında kulis yaptı.

Saray gazetelerinde Telekom’un stratejik bir şirket olduğundan dem vuran haberler yayımlandı. Böyle bir şirket elden çıkarsa Türkiye’nin iki yakasının bir araya gelmeyeceği terennüm ettirildi.

Devasa bir telekomünikasyon şirketini batırmayı başaran yöneticilerin tek derdi koltuk olunca Türk Telekom bankalardan aldığı krediyi ödeyemedi.

Doların son 3 senede 2,5 TL’den 6,5 TL’ye tırmanmasıyla şirket fiilen batmış oldu.

BANKALAR İÇİN YOLUN SONU

Bankalar işler yolunda iken Telekom kredisinin risklerini üstleniyordu. Amma velakin son iki ayda Türkiye’de ekonomi altüst oldu.

Alacaklarını tahsil edemeyeceği endişesine kapılan bankalar hükûmete şu teklifi takdim etti: “Ya hisseleri devralalım ya da bize bu batık yüzünden sermaye desteği verin.”

Türk Telekom’u 2005’te devralan Oger Telecom 2014 yılına kadar özelleştirme bedelinin tamamına yakının temettü olarak geri aldı. Oger’den geriye 4,75 milyar dolar borç kaldı.

Krizle boğuşan Saray bir de bankaların sermaye ihtiyacı tartışmasını göze alamazdı. Erdoğan bankaları kurtarmak için Telekom’u vermeye razı oldu.

Bankalar, büyük ortaklarının ve diğer hissedarlarının hukukunu geç de olsa muhafaza altına aldı.

Hiç bilmedikleri telekomünikasyon işini nasıl idare edeceklerini düşünemeyecek kadar köşeye sıkışmışlardı.

Sabancı’nın Akbank’ı, Ferit Şahenk’in eski bankası Garanti, yüzde 27’si Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ait olan İş Bankası ve diğerleri alacaklarını tahsil edene kadar Türk Telekom’da kalacak.

Belki 3-5 seneyi bulabilir bu zoraki nikâh.

KRİZDE TÜRK TELEKOM’A ALICI ÇIKMAZ

TL’nin mum gibi eridiği iklimde kimse Türk Telekom’u satın almaz. Zaten alıcı çıksa bankalar bu işleme tavassut edecekti. Kimse rağbet göstermedi hisse devrine.

Ehven-i şer çözümden başka bir şık görünmüyor.

HARİRİ AİLESİ VE AHBAPLARI İHYA OLDU

Gelelim Telekom’u 2005 senesinde 6,55 milyar dolara satın alan Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin ailesine ait Saudi Oger şirketine…

Oger Telecom, OTAŞ üzerinden Türk Telekom hisselerini devralmıştı. Bankalara 4,75 milyar dolar borcunu ödemeyen OTAŞ özelleştirmenin yapıldığı seneden itibaren her sene temettü (kâr payı) aldı.

Borsa İstanbul’a verilen beyannamelere göre Hariri ailesi 2014 yılına kadar özelleştirme bedelinin tamamını temettü transferi ile geri aldı.

Geride 4,75 milyar dolar (30,6 milyar TL) borç kaldığına göre Türkiye’nin bu işten kâr ettiği söylenebilir mi?

Bilakis Türk Telekom özelleştirmesinin finali büyük bir soyguna işaret ediyor.

MİLYARLARCA DOLAR YURTDIŞINA KAÇIRILDI

Oger Telecom hükûmetle bu kadar içli dışlı bir grup olmasaydı milyarlarca dolar kaynak bu kadar kolay yurtdışına çıkarabilir miydi?

Hadi kaynak çıktı, bu kadar yüksek borcu bırakıp gidebilir miydi? Neticede devrettikeri hisseler Hazine’ye ait. Sadece 21 seneliğine işletme hakkını kendilerine verilmişti.

Telekom aynı telekom. Oger’e giden temettü devlette kalsaydı ne âlâ! Birileri geldi ve hepimizin gözü önünde kasayı boşalttı gitti.

Özelleştirmenin yapıldığı 2005’ten 2018’e kadar geçen 15 senenin hesabına soracak Cumhuriyet savcısı kaldı mı?

Kapıda güvenlik görevlisi hariçten gelecek hırsızlara karşı bekliyor. Oysa Türk Telekom’un kasasının anahtarları hırsıza verilmiş.

Bankalar da alacağını bir şekilde tahsil edecek.

Nihayetinde bütün bu soygunun ceremesini vatandaş çekecek.

[Semih Ardıç] 30.8.2018 [TR724]

Sevmek zamanı! [Naci Karadağ]

Gündemin ağırlığı hepimizi boğuyor. Öyle ki zaman zaman nefes alamayacak hale geliyoruz. Sağ olsun siyasetçiler, hayatı siyasi dünya üzerinden kurgulamayı artık normalleştiren bir millet olduk. Acıları paylaşırken bile önce acının yaranın hangi tarafımızda olduğuna bakar olduk.

Galiba en çok zayiatı da buradan veriyoruz; insanlığımızdan…

Gülmek, ağlamak, paylaşmak, takdir etmek ya da kınamak için muhatabın siyasi kampın neresinde durduğuna bakıyoruz önce.

Yazık ki böyle…

Teknoloji ve iletişim çağının bir laneti midir bilemiyorum ama üzülecek zaman olmuyor neredeyse, acıyı hafifletecek zamanın olmaması gibi.

İnanılmaz bir hızla yaşıyoruz duyguları ve doğal olarak duygu dönüşümlerimiz de ışık hızıyla oluyor!

Yolladığımız bir mesajın ulaşıp ulaşmadığını muhatabımızdan değil, ekranın altındaki “Çift tık”tan anlıyor ve buna göre üzülüyor, seviniyor, belki de sinirleniyoruz; “Madem okudu, niye cevap yazmıyor ki?”

Fıtri olan mesafeleri kısalttığımız için lanetlenmiş olabilir miyiz, diye düşünmek lazım ciddi ciddi.

Sömürgeciliğin zirve olduğu dönemler…

İngilizler sömürdükleri zenginlikleri limanlara kolayca ulaştırabilmek için her yere ray döşediği zamanlar.

Bu vesile ile Çin’e de demiryolu getirmişler. Çinli çiftçiler tarlalarının ortasından dumanlar çıkararak gürültüyle ilerleyen bu devasa demir ejderhadan rahatsızlıklarını itirazla dile getiriyorlar. İngilizler ise demiryolunun yararlarını anlatarak Çinli köylüleri ikna etmeye çalışırken; “Şimdi köyünüzden Pekin’e gitmek kaç gün sürüyor?” diye soruyorlar. Çinlilerin cevabı: “40 gün filan…”

İngilizler kibirle, “hah, tamam işte bu treni kullanarak sadece 4 günde gidebileceksiniz!” diyorlar.

Köylülerin takdirini beklerken bir çiftçinin şu cevabıyla sarsılıyorlar:

“İyi de biz geri kalan 36 gün ne yapacağız ki?”


Hız her zaman iyi bir şey değil. Bazen bir hayale ulaşamamak bile gerçeğin kendisinden çok daha güzel olabiliyor.

Metin Erksan’ın güzeller güzeli Sevmek Zamanı filmini hatırlayalım.

Usta yönetmen Erksan, doğu geleneğinin “surete âşık olma” temasından ilham alan Sevmek Zamanı filmiyle zaman kavramını aşan ve her çağa yayılan bir sinema yaptığını göstermiştir yıllar önce bizlere.

İstanbul adalarda ustasıyla birlikte boyacılık yapan Halil, çeşitli evlerde çalışmaktadır. Bir gün çalışmaya gittiği bir köşkün duvarında asılı halde gördüğü bir kadın resmine âşık olur. Uzun bir süre boyunca resme bakmak için sık sık evi ziyaret eden Halil, bu güzel kadının suretine tarifi zor bir biçimde âşık olmuştur. Yine bu ziyaretlerden birinde, fotoğrafını gördüğü kadın, Meral, ansızın çıkagelir. Halil’in suretine âşık olduğunu öğrenen Meral, bu durumdan fazlasıyla etkilenir. Aralarında bir şeyler olacağını, Halil’in çok özel bir adam olduğunu düşünen genç kadın Halil’le aralarında özel bir şeyler olacağını düşünür. Ancak Halil yalnızca Meral’in resmine âşık olmuştur, kendisine değil… Zengin kızı Meral’i reddeder boyacı Halil.

Gurbet eskiden çok daha güzel ve anlamlıymış sanırım.

Şimdilerde görüntülü arama, dakika başı mesajlaşmalar ile özlemek bile lüks artık modern insan için.

Yaklaşık 60 yıl önce Köln’e ekmek kazanmaya gelen Gurbetçi Bayram’ın öyküsünü bilir misiniz?

Bir pansiyonda 12 Türk işçiyle beraber bekâr olarak kalıyordur Bayram. İşçilerin bazıları evlidir ve çoğunun okuma yazması yoktur. Aralarındaki en yaşlı olan Muharrem eşine mektup yazmak için Bayram’dan rica eder. Bayram her hafta Muharrem ağabeyi için yengeye mektuplar yazar.

Mektubun diğer ucundaki durum da pek farklı değildir. Muharrem’in eşinin de okuma yazması yoktur ve okuyup cevap yazması için komşunun kızı Gülbahar’dan yardım istemektedir sürekli.

Muharrem’in eşi, bir mektubun sonuna, “Sağ olsun bizim komşu kızı Gülbahar ne zaman istesem sana mektup yazıyor..” diye not düşer.

Muharrem’in cevabi mektubunda ise şu not vardır:

“Allah razı olsun bizim Bayram da beni kırmıyor, hem okuyor, hem yazıyor…” diye not yazdırdı.

O andan itibaren aracılar birbirini fark etmiştir. Bayram bir gün Muharrem’den habersiz mektuba şu notu ekler: “Gülizar Hanım yazınız pek güzelmiş, okunması çok kolay…”

Gülbahar bu jeste karşılık verir ve birbirini tanımayan bu iki insan, başkasının mektubunun altında, mektubun sahiplerinden habersizce mektuplaşmaya başlarlar. Her mektubun sonunda, kendisine yazılan kısmı okumak için sabırsızlanır Gülbahar.

Muharrem ve eşinden habersiz aşk mektupları gidip gelmeye başlar.

Aradan bir süre geçtikten sonra Bayram durumu Muharrem ağabeyine açar.

Yaşlı işçi şöyle der; “Ulan Bayram ben bir söylüyorum sen üç yazıyordun meğer ondanmış” der.

İlk izin döneminde beraberce Gülbahar’ı istemeye giderler.

Ve evlenir Gülbahar ile Bayram…

Bugün Almanya’da mutlu mesut beraber yaşamaya devam etmektedirler.

Sevmek eski zamanlarda sevmekmiş anlayacağımız…

[Naci Karadağ] 30.8.2018 [TR724]

Bir kere düşmeye gör [Hasan Cücük]

Futbolda 2018-19 sezonu heyecanı tüm Avrupa’da yeniden başladı. Kıyasıya şampiyonluk mücadelesi verecekler gibi ligde tutunmak içinde büyük efor sarfedecek kulüplerde olacak. Ancak öyle kulüpler var ki; onlar mazinin başarısıyla avunup ne şampiyonluk heyecanı ne de lig düşme korkusu yaşayacak. Bu takımlar arasında kimler yok ki?

Trabzonspor, Türk futboluna adını 4. büyük olarak yazdırdı. Şampiyonluğu ilk kez İstanbul dışına çıkarak kulüp olarak futbol tarihimizde yerini aldı. Trabzonspor’un ‘en’leri oldukça fazla ama bunlaın hepsi mazide kaldı. 1974’de çıktığı 1. Lig’de (Süper Lig)  ilk şampiyonluğunu 1976’da yaşadı. Sonra başarılar peş peşe geldi. 1976-84 arasına tam 6 şampiyonluk sığdırdı. Sonra derin bir sessizlik öktü bordo-mavilerin üzerine. İki kez şampiyonluğu averajla kaybettiler. Son yıllarda bırakın zirveyi zorlamayı ilk 5’e bile girmekte zorlandılar. Her sezon başında konulan ‘şampiyonluk’ hedefine aldanmayın, Trabzonspor için şampiyonluk Kaf Dağı’nın ötesinde bulunuyor.

Ligimizde en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Galatasaray, 1972-73 sezonunu zirvede tamamladıktan sonra derin bir sessizliğe bürüntü. Yıllar birbir ilerledi ama beklenen şampiyonluk bir türlü gelmedi. Ta ki Alman futbolunun efsane teknik adamı Jupp Derwal takımın başına gelene kadar. Galatasaray’ın şampiyonluk hasreti 1986-87 sezonunda 14 yıllık bir aradan sonra nihayete ermişti. Son şampiyonluğunu 2013-14 sezonunda yaşayan Fenerbahçe, tam 4 yıldır zirveye hasret. Sadece şampiyonluğa değil, bu süre içinde tek bir kupa bile kazanamadı. Bu süreç devam ederse Fenerbahçe için de şampiyonluk sendromu başlamış olur. Ancak bunu söylemek için henüz erken.

Liverpool, 1989-90 sezonunu şampiyon olarak tamamladığında 18 kez ligi zirvede bitirmenin mutluluğunu yaşıyordu. Açık ara İngiltere’de en çok şampiyonlyk yaşayan takım olan Liverpool, yeni şampiyonluk hayalleri kurarken bir kabusun içine düşüyordu. Yıllar birbirini kovalıyordu ama o hayali kurulan şampiyonluk bir türlü gelmiyordu. Son şampiyonluğun üzerinden tam 28 yıl geçti. Jürgen Klopp yönetiminde sezona iyi bir başlangıç yapan Liverpool, artık hasretin biteceği bir sezon olması için elinden geleni yapıyor.

İngiltere’de Liverpool’un sessizliğe büründüğü yıllarda sahneye Alex Ferguson’un çalıştırdığı Manchester United çıkıyordu. 1986’da göreve başlayan Ferguson, ManU ile ilk şampiyonluğuna 1992-93 sezonunda ulaşıyordu. Sonrasında ise şampiyonluğa ambargo koyan bir takım oluyordu. Ferguson, takımını 2012-13 sezonunda bir kez daha şampiyon yaptıktan sonra 27 yıllık United dönemine noktayı koyup emekliye ayrılıyordu. 1993-2013 arasına tam 13 şampiyonluk sığıdıran Manchester United için Ferguson sonrası duraklama dönemi başlıyordu. David Moyes, Louis van Gaal ve şimdilerde Jose Mourinho gibi usta teknik adamlara rağmen ligi zirvede tamamlayamıyordu. Geçen sezon ligi ikinci bitiren United, Ferguson sonrası en iyi derecesini elde edince bu yıl için ümitleniyordu. Ancak ilk 3 haftada alınan 2 yenilgi şampiyonluğun uzak bir ihtimal olduğunu acı gerçeğini bir kez ortaya çıkardı.

Manchester United ve Liverpool’dan sonra İngiltere’de en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Arsenal, son şampiyonluğu 2003-04 sezonunda hem de namağlup olarak yaşadı. 1996’da takımı çalıştırmaya başlayan Arsene Wenger ile daha önce 2001-02 sezonunu zirvede bitiren Arsenal, 2004’den sonra sessizliğe büründü. Şampiyonluk gelmeyince Wenger’de pes edip 22 yıl sonra görevini bıraktı. Sezona Unai Emery yönetiminde başlayan Arsenal için şampiyonluk uzak bir ihtimal olmaya devam ediyor.

Lyon, Fransa Ligue 1’de ilk şampiyonluğuna 2002’den ulaştıktan sonra peş peşe tam 7 kez bu sevinci yaşıyordu. Son şampiyonluğunu yaşadığı 2008’den sonra derin bir sessizlik dönemi başlıyordu. 2011’de Katar sermayesini arkasına alan Paris Saint Germain (PSG) 2012’den itibaren şampiyonluğa ambargo koyunca Lyon için zirve hayal oluyordu. Sadece Lyon için değil Fransa futbolunun efsane takımları Marsilya ve Bordeaux için de şampiyonluk çok uzaklarda bulunuyor.

İtalya Serie A’da Juventus’a uzun yıllar Milano şehrinin iki ekibi Milan ve İnter kafa tutmuştu. 2006’da Juventus şikeden dolayı ligden düşürülünce meydan bu iki takıma daha doğrusu İnter’e kalmıştı. İnter, 2007-10 arasında 4 yıl üst üste ligi zirvede bitirmişti. Milan ise 7 yıllık hasrete son verip 2010-11 sezonunda şampiyon olmuştu. Şikeden dolayı düştüğü Serie B’den bir yıl sonra tekrar Serie A’ya çıkan Juventus, toplarlanma sürecini tamamlayıp 2011-12 sezonunu şampiyon tamamlıyordu. Juventus kendine gelirken, Milano ekipleri güç kaybı yaşıyordu. Juventus üst üste 7 kez ligi zirvede tamamlarken, Milan ve İnter için ilk 3 bile ihtimal olmaktan çıkıyordu. Senaryo bu sezonda kaldığı yerden devam edecek gözüküyor. Milano’ya şampiyonluğun gelmesi ihtimal dahilinde pek gözükmüyor.

[Hasan Cücük] 30.8.2018 [TR724]

AK Parti’nin İslam dünyasına büyük zararı! [Erhan Başyurt]

Türkiye, 2012’ye kadar süren ileri demokratikleşmeye yönelik reformlar ve özgürleştirme reformlarıyla ‘yükselen yıldız’ konumundaydı.

‘Ilımlı İslam’ modeli ile örnek gösteriliyordu. Batı ile iyi ilişkilere sahip, komşularıyla barış arayışında, bölgesel olarak etkin bir ülkeydi.

AK Parti, ileri demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, insan hakları ve özgürlüklerden uzaklaşarak, ‘tek adam’ rejimi ile otoriter bir rejime dönüşerek, sadece kendi halkına değil İslam dünyasına da büyük zarar verdi.

Türkiye içe kapandı. Komşularıyla sorunlu, Batı’yla çatışan bir ülke haline geldi.

Kendi vatandaşına ‘düşman’ gibi muamele edip, ‘düşman hukuku’ uygulamaya, soykırımı uygulamaya başladı.

Yarım milyon insan AK Parti’nin hukuksuz uygulamalarının kurbanı haline geldi, ülke fakirleşti ve kendi sorunlarıyla boğuşmaya başladı.

Sonuç sadece Türk halkına ve ülkeye zarar vermedi, İslam dünyasına da büyük zarar verdi.

Kendisi otoriterleşen Türkiye hiçbir İslam ülkesine demokrasi ve insan hakları öneremez hale geldi.

Mısır, Yemen, Sudan, Suriye, Libya, Irak, Filistin, Afganistan, Burma’da insan hakları ihlalleri ve mağduriyetlerin hesabı sorulamaz hale geldi.

Kendi dertlerimizden ve insan hakları ihlalleriyle boğuşmaktan, mazlum ve mağdur halkların sorunlarına vakit ayıramaz hale geldik.

AK Parti, İslam dünyasına modern eğitim imkanları sunan, eğitim merkezli Hizmet’i hedef seçerek, okullarını kapattırarak birçok geri kalmış İslam ülkesinde aydın nesiller yetiştirilmesini engelledi.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiseri tarafından yayınlanan yeni yayınlanan Rohinga (Burma Müslümanları) Raporu’na bir bakın.

Tecavüze uğrayan, katledilen, etnik temizliğe maruz kalan, göç yolları kapatılan ve katledilen Rohinga Müslümanlarının, açık bir soykırımına hedef oldukları resmi bir raporla teyit ediliyor.

İslam dünyasından insanlar, özgürlükler, yaşam güvenliği ve daha müreffeh bir hayat için Batı’ya göç ediyor.

Dikkat edin! İslam ülkelerine değil, Batı’ya kaçmaya çalışıyorlar. İnsanlar, Akdeniz’de botlarda hayatlarını kaybediyor. Tıpkı Türkiye’den kaçmaya çalışan KHK mağdurları ve soykırımına hedef olan insanlar gibi…

Oysa AK Parti iktidarı, Afrika’dan Güney Asya’ya kadar Üçüncü Dünya ülkeleri için bir umuttu. Şimdi ise, kendi insan hakları ihlallerinden başka ülkelere ses çıkaramayan su-i misal ‘haydut’ bir ülke haline geldi.

BM Güvenlik Konseyi’ne Türkiye’nin seçildiğinde aldığı oyları bir hatırlayın!

AK Parti, reformist ve demokratik kimliğinden uzaklaşınca, bir de şimdi ki desteğine bakın.

Bir daha BM Güvenlik Konseyi’ne üye seçilebilir mi?

Irak’ta ve Suriye’de uzun süredir yaşanan felaketlere bir bakın! Her ikisi de AK Parti’nin iktidarında ve maalesef katkılarıyla yaşandı…

AK Parti, kendi halkına zulmederek, hukuktan ve demokrasiden ülkeyi uzaklaştırıp ekonomik krize sokarak, sadece Türkiye’ye ve Türk halkına değil, İslam dünyasına, diktatörlerin postalları altında ezilen mağdur ve mazlum halklara büyük zarar verdi. Onları bir kez daha hamisiz ve sözcüsüz bıraktı…

[Erhan Başyurt] 30.8.2018 [TR724]

Kıskananlar çatlasın mı? [Bülent Korucu]

Bir kıskanma muhabbetidir gidiyor. Almanya, ABD ve Fransa gibi ülkelerin bizi kıskandığına ciddi ciddi inanan bir kitle var. Bu kıskanma mevzuunun doğruluk payı olabilir. Ama ülke bazlı olmaktan çok Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan merkezli bir hasetlik söz konusu diye düşünüyorum.

Mesela ABD Başkanı Donald Trump hasedinden çatlıyordur. Düşünsenize kendisi hakkında soruşturma yürüten bir kişiyi bile bırakın cezaevine göndermeyi görevden alamadı. Kabinesine seçtiği Adalet Bakanı Jeff Sessions, Başkan Trump’la polemiğe giriyor ve “Adalet Bakanlığı’nın eylemleri, siyasi hesaplardan etkilenmeyecektir” diyor. Federal yargıçlar sanki nöbetleşerek ona yargının bağımsızlığını hatırlatan kararlar veriyor. Azledilme ihtimalini o da yabana atamıyor, ön alıcı şeyler söylüyor. Yöneltilen suçlamalar örtbas etmeye yeltendiğinde faturanın ağırlaşacağını biliyor; sadece bireysel ve insani suçlarmış havası vermeye gücü yetiyor.

Güney Kore eski Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’nin ‘şimdi Türkiye’de olmak vardı’ diyenlerin başını çekmesi kuvvetle muhtemel. Eski cumhurbaşkanının yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma suçlarından aldığı 25 yıl hapis cezası temyiz mahkemesinde onaylandı. 66 yaşındaki Park Geun-hye adının karıştığı yolsuzluk skandalı sebebiyle geçtiğimiz yıl görevden alınmıştı. Erdoğan’ın iPhone yerine önerdiği Samsung başta olmak üzere onlarca dev markayı üreten ülkenin başkanı rüşvet almak ve iş adamlarıyla çıkar ilişkisine girmek gibi 21 ayrı suçtan yargılandı. Rüşvet skandalının ortaya çıkmasının ardından yüz binlerce Güney Korelinin katıldığı dev protestolar düzenlenmişti. Park Geun-hye cezaevi günlerini ‘çalıyor ama çalışıyor’ sözünü Kore diline neden uyarlayamadığını düşünerek geçirecek!

Malezya Başbakanı Necip Rezak’ı hatırlatmama gerek var mı? Adam evindeki milyon dolarları sıfırlayamadan yakalandı. Selfi çektirmekle vakit harcayacağına seçimleri daha yapılmadan kazanmanın püf noktalarını öğrenmemekle hata yaptığını düşünüyordur şimdilerde.

İnanmazsınız Putin bile Erdoğan’a hayran! Kaos içinde devraldığı ülkeyi göreceli bir istikrara kavuşturdu. Petrol ve doğalgaz gibi ekonomik silahları üstüne de nükleer teknolojisi var. Eski zenginleri tutuklatıp ülke içindeki bölüşümü kafasına göre yeniden yaptı. Bunlara rağmen anayasaya şekli olarak da olsa bağlılığını gösterdi. Bir dönem devlet başkanlığına ara verip emanetçi Medvedev’i koltuğuna oturttu. Anayasayı kendine göre yeniden yazdıran, yetişmediği yerde anayasa yokmuş gibi davranan Erdoğan’dan öğrenmesi gereken çok şey var.

İran dini lideri Ali Hamaney konusunda tam emin değilim ama sanki o da içten içe gıpta ediyor. O kadar medrese tahsili ve silsile takip ederek yükseldiği makamı var. Yine de dini bir imam hatip kaçkını kadar verimli kullanamıyor. Ara sıra mecburen reformculara ve muhaliflere nefes alma imkanı veriyor. Erdoğan, bir kaç slogan ve bir iki kısa süre ezberiyle neredeyse Humeyni’nin tahtını sallayacak. Suud Kralı’nın tepkisinden çekinmese ‘Gaip imam benim’ diye ortaya atılması pekala mümkün.

Alman Şansölyesi Angela Merkel, kara kara düşünüyor mudur sizce? Yönettiği ekonominin 2017 yılında ticari cari fazlası 304 milyar avro olmuş;  bütçe 36 milyar avro fazla vermiş, yine de Alman halkına yaranamamış. Seçimde oy kaybetmiş, hükümeti zar zor kurabilmişti. Enflasyonu, işsizliği, cari açığı patlatmış olan Erdoğan’ın yerli ve milli süper kahraman olduğunu düşündükçe kahrolmuyordur bence. Hitler bütün dünyaya zarar verdi ancak Alman halkı da ağır fatura ödedi. İkiye bölünmüş ülkenin Doğu yakasından gelip birleşmeyi sinerjiye dönüştüren Merkel, o acıdan büyük dersler çıkarmış görünüyor. Hitler’e özenmek olurdu Erdoğan’a gıptası.

Bir de Erdoğan’ın kıskandıkları var. Benim aklıma Esad geliyor. Ülkeyi dokuz şiddetinde depreme uğramış gibi yerle bir ettirdi ve hâlâ ayakta. Erdoğan Suriye’de beslediği silahlı adamlarla Esad’ı yıkamadı; umarım onları kullanarak ayakta kalmayı denemez. O zaman Suriye’yi mumla ararız.

[Bülent Korucu] 30.8.2018 [TR724]