Esad: Erdoğan, dikkatleri başka yöne çekmek için savaş çıkarıyor

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, Dağlık Karabağ'da taraflar arasındaki gerilimin tırmanmasına neden olan 'baş kişinin' Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğunu söyledi ve ekledi: "Erdoğan, halkının dikkatini Türkiye içinde yaptıklarından başka yöne çekmek için çeşitli bölgelerde savaşlar çıkarıyor."

KRONOS 06 Ekim 2020 DÜNYA

Karabağ'da Ermenistan-Azerbaycan arasındaki çatışmalarda Türkiye'nin rolüne değinen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad "Erdoğan, halkının dikkatini Türkiye içinde yaptıklarından başka yöne çekmek için çeşitli bölgelerde savaşlar çıkarıyor" dedi

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Dağlık Karabağ’da Ermenistan ve Azerbaycan arasında süren gerilim ve çatışmaya sebep olan baş kişinin Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğunu söyledi. RİA Novosti haber ajansına demeç veren Esad, “Suriye’de hükümete karşı savaşan militanların Karabağ’daki çatışma alanına götürüldüklerini doğrulayıp doğrulayamayacağı sorusuna, “Kesinlikle doğrulayabiliriz” cevabını verdi ve ekledi:

‘SORUNA YOL AÇAN, TEŞVİK EDEN TÜRKİYE’ 

“Ancak doğrulayabilecek olmamızın sebebi elimizde bir kanıt olması değil. Kimi zaman bir şeye dair elinizde kanıt yoktur fakat o şeyin göstergesi ortadadır. Türkiye’nin Karabağ’da da aynı yöntemleri kullanıyor olduğunun kanıta ihtiyacı yok, bu çok aşikâr. Zira bu probleme yol açanın, ona teşvik edenin kendisi Türkiye. Türkiye bir şey elde etmek istiyor ve aynı metotları kullanacak. Suriye’deki teröristleri Karabağ’da kullandığını kesin bir biçimde söyleyebiliriz.”

Ayrıca Esad demecinde, “İzninizle açık ve net bir biçimde söyleyeyim: Erdoğan Suriye’deki teröristleri desteklemektedir, Libya’daki teröristleri de desteklemektedir” ifadelerini de kullandı.

‘ERDOĞAN, HALKININ DİKKATİNİ BAŞKA YÖNE ÇEKMEK İSTİYOR’  

Suriye Devlet Başkanı Esad, Erdoğan’ın başka ülkelerde savaş başlatmasının sebebinin, ‘kendi halkının dikkatini iç sorunlardan başka yöne çekmek istemesi olduğunu’ da ekledi:

“O (Erdoğan), bilhassa Suriye’de IŞİD’le bağlarının ortaya çıkmasından sonra, halkının dikkatini Türkiye içinde yaptıklarından başka yöne çekmek adına çeşitli bölgelerde savaşlar çıkarıyor. IŞİD’in Suriye petrolünü ABD’nin koruması altında Türkiye üstünden sattığını ve tabii ki Türklerin bu petrolün alışverişinde yer aldığını herkes biliyor.”

6.10.2020 [Kronos.News]

Türkiye’deki işkence ve hak ihlallerinin sorumluları İngiltere’de yaptırım listesine alınacak

Brüksel merkezli insan hakları grubu The Arrested Lawyers Initiative, Türkiye’de hakları ihlal edilen mağdurlarla ilgili çalışma başlattı. Türkiye İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Projesi’ne imza atan grup, gözaltında veya cezaevlerinde işkence ve ölümlere neden olan sorumluların İngiltere’nin Küresel İnsan Hakları Yaptırım Mevzuatı kapsamına alınması için çalışacak.

BOLD – Projeyi yönetecek İngiliz insan hakları avukatı Kevin Dent QC, “Türkiye’deki insan hakları ihlalcilerinin İngiltere’nin Magnitsky yaptırımlar listesine alınmasını amaçlayan heyecan verici bir proje. İnsan haklarını ihlal edenlere cezasızlık çağı tam anlamıyla sona erdi” ifadesini kullandı.

Projede avukat Dent’in yardımcılığını üstlenen Avukat Michael Polak ise, şunları kaydetti: “Hukukun üstünlüğü ile neredeyse alakasız bir biçimde ve kesintisiz olarak tutuklandıkları Türkiye’de bulunan avukatların, gazetecilerin ve akademisyenlerin toplu bir biçimde hedef alınmaları çok endişe verici. Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser ve Af Örgütü Türkiye başkanı Taner Kılıç gibi kişilerin tutuklanma ve hapsedilmeleri bu sistematik insan hakları ihlallerinden kimsenin muaf olmadığını gösteriyor. Keyfi tutuklamalara maruz kalanlar çoğu zaman işkenceye de maruz kalıyorlar. Bu maskaralıkta yer alan devlet görevlilerinin ve savcıların cezasızlığı konusuyla ilgilenmek esaslı bir görev ve bu diğerlerini bunlara dahil olmaktan vazgeçirebilir.” 

Tutuklanan Avukatlar Girişiminin (The Arrested Lawyers Initiative) başlattığı projeyle ilgili açıklamada, Türkiye’de hukukun üstünlüğünün sürekli ihlal edilmesine ve avukatların, aktivistlerin, gazetecilerin ve akademisyenlerin uydurma suçlamalarla hapse atılmasına yanıt olarak Türkiye İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Projesini başlattıkları kaydedildi.  Projenin, kitlesel fonlama yoluyla finanse edileceği, Türk hükumeti tarafından hedef alınan kişileri korkunç koşullarda sürekli hapiste bırakan ve sıkça gözaltında işkence ve ölümlere neden olan siyasi kovuşturmalardan sorumlu olan kişilere İngiltere’nin yeni Küresel İnsan Hakları Yaptırımları mevzuatının kullanılacağı belirtildi.

KEYFİ TUTUKLAMA VE GÖZALTILARIN KURBANLARI…

Projeyle ilgili yapılan açıklamada, şunlar belirtildi: “Türkiye’de 2016’dan bu yana avukatlara yönelik kesintisiz devam eden bir tutuklama kampanyası devam etmekte olup ve bu durum toplumun her kesimini etkilemektedir. Türkiye’deki 81 ilin 77’sinde avukatlar, baro başkanları, Hükümet’in talimatları doğrultusunda hareket etmeyi reddeden yargıçlar uydurma suçlamalarla tutuklanmaktadır. Siyasi gerekçelerle yürütülen yargılamalarda aktivistler, gazeteciler ve akademisyenler de uzun süreli hapis cezalarına mahkûm edilmektedir. Sivil toplum lideri Osman Kavala, Af Örgütü Türkiye Başkan ve Direktörü Avukat Taner Kılıç ve İdil Eser, avukatlar Selçuk Kozağaçlı ve Turan Canpolat, yazar ve gazeteci Ahmet Altan, akademisyen ve gazeteci Sedat Laçiner, gazeteciler Ayşenur Parıldak ve Mustafa Ünal, sanat yönetmeni Fevzi Yazıcı keyfi tutuklama ve göz altı kurbanlarından sadece bazılarıdır. Geçtiğimiz günlerde, mazlumları temsil ettiği gerekçesiyle hapiste tutulan ve adil yargılanma talebi mücadelesinde hayatını kaybeden Avukat Ebru Timtik’i derin bir üzüntüyle hatırlıyoruz. Türk makamları ve savcılar, kimin hapiste tutulacağı ve tutukluluk süreleri konusunda çok büyük bir yetkiye sahip bulunmaktadır. Bu yetki ise genellikle hükümetin istekleri doğrultusunda hareket eden Türk Mahkemeleri tarafından denetlenmeye tabi tutulmamaktadır. Türk mahkemeleri ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler’in tutukluların tahliye edilmeleri gerektiği yönünde verdiği kararları sistematik bir şekilde görmezden gelmektedir.

TUTUKLANANLAR İŞKENCE VE TECRİTE MARUZ BIRAKILIYOR
Tutuklananların birçoğu işkenceye ve tecride maruz kalmakta, sağlık hizmetleri ile hukuki yardımdan mahrum bırakılmaktadır. Bu nedenle hapis ve gözaltında hayatını kaybedenler olmuştur. Bazı yargı mensuplarının tutuklulardan özgürlükleri karşılığında zorla para aldıkları da tespit edilmiştir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, ulusal ve uluslararası STK’lar ve barolar yayınladıkları güvenilir raporlarla, Türk yetkililerin sorumlu olduğu insan hakları ihlallerini kayda geçirmişlerdir. Masum avukatlar ve diğer yurttaşları uzun süreli cezalar ile insani olmayan koşullardaki cezaevlerine gönderen savcılara ve diğer kamu görevlilerine Türk hükümeti dokunulmazlık sağlamıştır. Bu durum, insan haklarını ihlal edenleri yargılamanın ya da bu eylemlerine karşı yasal mücadele yürütmenin, Türkiye içinde mümkün olmadığı anlamına gelmektedir.

FAİLLER YAPTIRIM LİSTESİNE ALINACAK

Bu yolda atacağımız ilk adım, bu eylemlerin sorumlularının, yeni uygulamaya konulan Birleşik Krallık Küresel İnsan Hakları Yaptırım Mevzuatı çerçevesinde yaptırıma tabi tutulmasını sağlamak için bir kampanya düzenlemek olacaktır. Bu doğrultuda iki üst düzey İngiliz İnsan Hakları avukatını; i) Faillerden hangilerinin yaptırım listesine dahil edilmesi gerektiği konusunda değerlendirme yapmaları ve tavsiye vermeleri, ii) Türkiye’de keyfi tutuklamalardan sorumlu kişilerin neden olduğu zarara dikkat çekmek için siyasi lobi çalışmaları yürütmeleri, iii) Tespit edilen sorumlular hakkında yasal başvuruları hazırlamaları ve iv) Yapılacak başvurunun yaptırım kararı ile sonuçlanması için Birleşik Krallık hükümeti yetkilileriyle görüşmeler yapmaları için görevlendireceğiz. Bu proje, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği nezdinde benzer uygulama ve başvurular için de bir örnek ve hareket noktası teşkil edecektir. Bu başvurulardan arta kalan fonlar, diğer yaptırım olanakları ile insan hakları ihlallerinden sorumlu olan kişilerin yerel ve uluslararası düzeyde sorumlu tutulması adına diğer yasal mekanizmalar için de kullanılacaktır.”

PROJEYE BAĞIŞ YAPILABİLİYOR

Türkiye’deki ağır insan hakkı ihlallerine neden olan sorumlulara yaptırım listesine alınmasını isteyenler gofundme.com adresinden bağışta bulunabiliyor. Projeye bugün itibariyle 13 bin euro bağış toplandı.

6.10.2020 [Bold Medya]

Tutuklu avukat Turan Canbolat’a Fransa’dan destek mektubu: Size yardım etmeye kararlıyız!

Lyon Barosu İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Franck Heurtrey, Elazığ’da tutuklanan avukat Turan Canbolat’a destek mektubu gönderdi. Heurtrey, mektubunda “Fransız avukatlar, Türk meslektaşlarının kaderine karşı duyarsız değiller ve tam tersine Türkiye’deki mevcut durumdan endişe ediyorlar” dedi.
BOLD – Ocak 2016’dan beri Elazığ Cezaevinde tutuklu bulunan ve 10 yıl hapis cezası verilen Avukat Turan Canbolat’a Avrupalı meslektaşlarından destek mektubu geldi. Lyon Barosu İnsan Hakları ve Sivil Özgürlükler Komisyonu Başkanı Franck Heurtrey, Canbolat’a gönderdiği mektupta, “Seni düşünüyoruz ve yardım etmeye kararlıyız” dedi.

TÜRK MESLEKTAŞLARIN KADERİNE KARŞI DUYARSIZ DEĞİLİZ

Heurtrey, mektubunda Canbolat’a şunları söyledi: “Baromuz adına bugün size destek ve dayanışma sunmak istiyoruz. Özellikle Fransız ve Lyon avukatları Türk meslektaşlarının kaderine karşı duyarsız değiller ve tam tersine Türkiye’deki mevcut durumdan endişe ediyorlar. Bu mektubun size ulaşıp ulaşmayacağın bilmiyorum ama umarım bana cevap verme ve size nasıl yardımcı olabileceğimizi bildirme fırsatına sahip olacaksınız. Lyon’daki yerel yetkilileri (seçilmiş yetkililer, başkonsolosluk) uyaracağız ve size yazmaya devam edeceğiz.

Seni düşünüyoruz ve size yardım etmeye kararlıyız.”

5 YILDIR TUTUKLU

Avukat Turan Canpolat, Ocak 2016’dan bu yana tutuklu bulunuyor. Bylock programını kullandığı, KHK ile kapatılan bazı şirketleri temsil ettiği iddiasıyla Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 10 yıl hapis cezasına çarptırılan Canpolat, 27 Şubat 2020’den bugüne Elazığ Cezaevinde hücrede tutuluyor.

6.10.2020 [Bold Medya]

Altınkum’da dev arazi, Çakıcı’nın teşvikiyle Acun Ilıcalı’ya verilmiş

Didim’de rantçıların gözdesi olan 30 bin dönümlük dev bir arazinin organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’nın devreye girmesiyle ünlü televizyoncu Acun Ilıcalı’ya verildiği iddia edildi.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, televizyon kanalı sahibi ve sunucu Acun Ilıcalı’nın Didim Altınkum’da denize sıfır vakıf arazisinde incelemelerde bulunduğu iddiası ilçede merak uyandırdı.

Uzun zamandır rantçıların iştahını kabartan 30 bin dönümlük arazinin üzerinde daha önce sosyal tesis olarak kullanılan metruk binaların apar topar yıkılarak arazinin temizlenmesi ilçe halkının tepkisine neden olmuştu. İlçeye daha önce Alaattin Çakıcı’nın, ardından da Acun Ilıcalı’nın gelmesi ve Altınkum Sahili’nde görülmesi bir anda arazinin apar topar Ilıcalı’ya verileceği söylentilerine neden oldu.

İlçedeki siyasi parti temsilcileri süreci takibe aldıklarını söylüyor.

6.10.2020 [TR724]

Erdoğan’ın yurtdışına yardım olarak gönderdiği tıbbi cihazlar üreticiden hibe olarak alınmış

Devletten alacaklarını 16 aydır tahsil edemedikleri için Ulus’ta eylem yapan Tüm Tıbbi Cihaz Üreticileri Derneği (TÜDER) Başkanı Mustafa Daşçı, Türkiye’nin yurtdışına gönderdiği tıbbi yardımlar için, “Yani 1 tane ihraç edeceksek 1 tane de devlete hibe verdik. Yurtdışındaki bazı devletlere gönderilen cihazlar bizim hibe ettiğimiz cihazlarımız.” diye konuştu.

TÜDER başkanı Mustafa Daşçı, Atilla Güner’le Akşam Postası’na şunları anlattı:

“Sağlık Bakanlığı hastanelerine verdiğimiz malın bedelini 16 aydır tahsil edemiyoruz. Üniversite hastanelerine ise 3.5 yıldır verdiğimiz malın bedelini tahsil edemiyoruz. 2019 Yılının Temmuz ayında verdiğimiz malların bedelini tahsil henüz edemedik. Türkiye’de ortalama yıllık tıbbi cihaz ihtiyacı sağlık hizmetlerinin sunumunun gerçekleştirilebilmesi için 3.5 milyar dolar civarında para harcanıyor. Verdiğimiz malları dolar bazında vermiş olsaydık bugün bizim 27.5 milyar TL alacağımız olacaktı. Biz hammaddeyi de mamul maddeyi de sağlık hizmetlerinin sunumu gerçekleştirilebilmesi için döviz ile alıyoruz TL ile veriyoruz.

Türkiye’de tıbbi teknolojide son derece iyi gidiyoruz ve 145 ülkeye ihracat yapıyoruz. İç pazardaki pazar payımız kamunun toplu alımları nedeniyle yüzde 16’dan yüzde 6’ya kadar düştü. Devlet bunu hesabını sorması lazım aslında.

Devletin saymanlıkları ve il sağlık müdürlükleri şirketleri arayarak “geçen yıl sattığın maldan yüzde 25 indirim yap” diyor.  Böyle bir şey bu zamana kadar hiç görülmüş bir şey değildi. Ancak 2017 yılında sayın Cumhurbaşkanı bir defaya mahsus olarak belirli bir feragat istedi. O zaman ben uygun olmadığını dile getirmiştim. Herkes feragat etmedi ama etmeyenlerin hala o tarihten alacakları var.

”DEVLET BİZDEN NE ALIYORSA ZATEN ÜCRETSİZ ALIYOR”

Devlet bizden şu an ne alıyorsa zaten ücretsiz alıyor. Herhangi bir ödeme yapmıyor ki. Yurtdışına bazı devletlere ücretsiz hibe, tıbbi cihaz gönderildi. Devlet, Türkiye’de vatandaşa hibe cihaz dağıttı. Yerli üreticiden, yurtdışına ihracat yapması için 1’e 1 hibe aldı bizden. Kaç milyon adet ihracat yapacaksan o kadarını USAŞ adıyla kurulan kamu kuruluşuna ve sonradan devlet malzeme ofisine 1’e 1 bağışlarda bulunarak ihracatları gerçekleştirdik.”

Daşçı ile Atilla Güner arasında bu sözler üzerine şu diyalog yaşandı:

AG: Yani aslında yurtdışına bağış yapan devlet değil sizsiniz. Sizden almış oraya vermiş.

MD: Resmiyette bizim adımız geçmediği için bizim böyle bir kelime kullanma yetkimiz yok.

6.10.2020 [TR724]

Bürokrasi kahvehaneye döndü | AYAKÜSTÜ

Troller, ifşaatlar ve Yeni Türkiye

Programda GATA Başhekim Yardımcısı Ali İdizer olayı üzerinden ‘devletteki troller dönemi’ masaya yatırılıyor. Görevden alma sonrası muhalefetin muzaffer tavırlarındaki tutarsızlığa dikkat çekiliyor.

HDP’ye yönelik operasyonun arka planı ile Perinçek’in eski partilisi emekli Korgeneral İ.Hakkı Pekin ile girdiği tartışma ve ardından gelen ’15 Temmuz ifşaatı’ da ‘Ayaküstü’ farkıyla yorumlanıyor.


6.10.2020 [TR724]

Otomotivde ‘umutsuzluk’ rekoru! [Yusuf Dereli]

Türkiye’de otomobil ve hafif ticari araç pazarı, bu yılın eylül ayında geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 115,8 büyüdü. ODD’nin verilerine göre pazar, toplam 90 bin 619 adetlik satış rakamına ulaştı. Bu tüm zamanların en yüksek eylül ayı rakamı. Avrupa’da ise durum Türkiye’dekinin tam tersi, pazar daralıyor. Peki işsizliğin tırmandığı, gelirlerin azaldığı ve otomobillerin yıl başından bu yana yaklaşık yüzde 30 zamlandığı dönemde Türkiye’de otomobil satışları neden artıyor? Sorunun cevabı basit aslında; Türkiye’de yaşayan insanlar, TL’nin değer kaybının devam edeceğini, kura bağlı olarak bugün 200 bin TL olan otomobilin fiyatının gelecek yıl 250 bin TL’ye çıkacağını düşünüyor. Özetle ‘gelecekten’ umudu azalan tüketici bugün fahiş fiyattan da olsa borç harç bir otomobil almayı ‘kârlı’ bir yatırım olarak görüyor. 

Otomotiv Distribütörleri Derneği’nin (ODD) ‘Otomotiv Pazarı 2020 3. Çeyrek’ sonuçları açıklandı. Buna göre, Türkiye’de otomobil ve hafif ticari araç pazarı, 2020 yılının 9 aylık döneminde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 75,5 büyüyerek 493 bin 621 adet olarak gerçekleşti. Bu çok ciddi bir büyüme oranı. Bu yılın eylül ayı ile geçen yılın aynı ayı değerlendirildiğinde ise otomobil ve hafif ticari araç pazarı yüzde 115,8’lik büyümeyle 90 bin 619 adet oldu. Tüm zamanların en iyi eylül rakamları. Ağustos ayının sonunda yaşanan ÖTV zammına rağmen söz konusu rakamlara ulaşılması inanılmaz.

AVRUPA PAZARI KÜÇÜLÜYOR

Satışların artması otomotiv sektörü açısından sevindirici bir gelişme. Ancak gelirlerin azaldığı, borçların arttığı, işsizliğin tırmandığı bir dönemde insanların neden ‘çıldırmış’ gibi otomobil aldığı sorusu herkesin zihnini meşgul ediyor. Zira Avrupa’da pazar Türkiye’nin aksine küçülüyor. İnsanlar pandeminin neden olduğu krizin yarattığı belirsizlik nedeniyle öncelikle acil ihtiyaçları olan mal ve hizmetlere yöneliyor.

Geçtiğimiz ay AB’de toplam pazar yaklaşık yüzde 18 küçülmüştü. Örneğin, İngiltere’de yıllık bazda eylül ayında toplam araç satışı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 33,2 azalarak toplam 1 milyon 243 bin adet olarak kaydedildi. Son 21 yılın en düşük satışı. İspanya ve Fransa’da da düşüş devam ediyor. ODD’nin verilerine göre ağustos ayı itibariyle toplam AB pazarı yüzde 17,7 küçülmüştü. 

TÜRKLERİN, GELECEKTEN UMUDU YOK

Türkiye’de hem ÖTV zammının, hem de kurdaki yükselmenin etkisiyle yılbaşından bu yana otomobiller yüzde 30 civarında zamlandı. Şimdi herkes, ekonomik krize ve Ağustos ayı sonundaki ÖTV zammına rağmen Türkiye’de satışların nasıl bu kadar arttığı sorusuna cevap arıyor. Söz konusu sorunun tek cevabı yok ancak en önemlisi Türkiye’de yaşayan insanların geleceğe dair umutlarını kaybetmiş olmaları. Türkiye’de yaşayanlar, bugün 200 bin liradan satılan otomobilin, kurun yükselmesiyle bir yıl sonra 250 bin lira olacağını düşünüyor. Bu motivasyonla kredi çekerek fahiş fiyattan da olsa otomobili alıyor. Onlara göre bugünkü fiyatlar, gelecek 5 yılın en düşük fiyatları!

OTOMOBİL YENİDEN YATIRIM ARACI!

Pandemi nedeniyle insanların toplu taşıma yerine otomobili tercih etmesi bir başka neden olarak gösterilebilir. Ayrıca ikinci el fiyatlarındaki fahiş artış, otomobili yeniden ‘yatırım’ aracı haline getirmiş durumda. Tıpkı 20-25 yıl önceki gibi! Geçtiğimiz yıl 50 bin liradan satılan otomobilin bugünkü satış fiyatı mübalağasız, 100 bin TL oldu! Vatandaşlar, bugün 100 bin liraya aldıkları otomobilin bir ay sonra 110 bin lira olacağını düşünüyor; ki son 1 yıldır öyle oldu… Salgın nedeniyle arzın azalacağına dair endişelerin de insanları otomobil almaya sevk ettiği söylenebilir. Düşük bir ihtimal olsa da, geçmişte ötelenen alımların, bu yıl yapıldığını söyleyenler de var.

[Yusuf Dereli] 6.10.2020 [TR724]

TÜİK gerçek enflasyonu saklıyor [Yusuf Dereli]

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), merakla beklenen Eylül ayına ilişkin enflasyon verilerini dün açıkladı. Temmuzda yüzde 11,76, ağustosta yüzde 11,77 olan TÜFE, eylül ayında yüzde 11,75 seviyesinde gerçekleşti. Enflasyon bir önceki yılın Aralık ayına göre ise yüzde 8.33 artmış. Eylül 2019’da TÜFE, yüzde 9,26 olarak açıklanmıştı. YEP’te açıklanan yıl sonu enflasyon hedefi yüzde 10,5’ti.

TÜİK’in enflasyon oranları tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira halkın hissettiği enflasyonla, TÜİK’in oranları arasında uçurum var. Muhalefete göre yıllık enflasyon oranı en az yüzde 30. Johns Hopkins Üniversitesi’nden Ekonomi Profesörü Steve Hanke ise Türkiye’de gerçek enflasyonun yüzde 37,97 olduğunu anlatıyor. Market, çarşı ve pazardaki fiyatlar da muhalefeti ve Hanke’yi doğruluyor.


‘TL’YE GÜVENİN’ MESAJI İŞE YARAR MI?

Ekonomistlere göre tıpkı pandemide olduğu gibi enflasyon konusunda da iktidar gerçek rakamları gizliyor. Prof. Dr. Veysel Ulusoy, “Türkiye’de saklanan enflasyon gerçeğini gözardı etmeyelim,” ifadelerini kullanıyor. Dr. Murat Kubilay ise, TÜİK’in bu oranları açıklayarak Merkez Bankası’nın (MB) yüklü bir faiz artırımından korumaya çalıştığını söylüyor. Amaç, insanların enflasyonun düştüğüne inandırıp, TL’ye geçmesini sağlamak! Peki TL’nin hızla değer kaybettiği, işsizliğin tırmandığı, istihdamın bir yılda 2 milyon kişi azaldığı bir ortamda rakamlarla oynayarak yapılan ‘algı’ operasyonu işe yarar mı? 

Eylül ayı enflasyon verilerini açıklayan TÜİK yine tartışmaların odağında. Zira TÜİK’in açıkladığı oranlar Türkiye gerçekleriyle uyuşmuyor. TÜİK’e göre Türkiye’de tüketici fiyatları Eylül’de aylık yüzde 0.97, yıllık yüzde 11.75 artış kaydetti. Geçtiğimiz yılın eylül ayında söz konusu oran yüzde 9,26’ydı. Geçtiğimiz yıla göre enflasyon artmış. Eylül 2020’nin zam şampiyonu ise yüzde 18,65’le patlıcan oldu.

TÜİK’in rakamlarına göre ÜFE ise eylülde yıllık yüzde 14,33, aylık yüzde 2,65 yükseldi. ÜFE, ağustosta yüzde 11,53 olarak açıklanmıştı. Geçtiğimiz yıl eylül ayında ise yıllık artış yüzde 6,53 olarak kayıtlara girdi. 

RAKAMLAR NE KADAR GERÇEKÇİ?

Eylül ayı enflasyon rakamları beklentilerin altında açıklandı. Geçtiğimiz haftaki Bloomberg anketine göre, Eylül ayı için aylık TÜFE beklentisi yüzde 1.55’ti. Yıllık TÜFE ise yüzde 11,77’den, 12,39’a çıkacaktı. Kaldı ki halkın yaşadığı enflasyonla TÜİK’in rakamları arasında çok ciddi bir fark var. İşte tüm bu nedenlerden dolayı TÜİK’in verileri gerçekçi bulunmuyor. Ekonomistlere göre tıpkı pandemide olduğu gibi enflasyon, işsizlik, istihdam gibi ekonomik konularda da rakamlar gizleniyor. 

AVRUPA’DA BİRİNCİYİZ!

TÜİK’e göre yıllık enflasyon yüzde 11.77! Peki son bir yılda gıdadan, dayanıklı tüketim mallarına kadar her şeyin yüzde 20 ile yüzde 30 arasında zamlandığı bir ortamda bu oran ne kadar gerçekçi? Muhalefete göre enflasyon oranı en az yüzde 30. CHP’li Veli Ağbaba, “Tüm dünyada düşme eğilimindeki enflasyon, TÜİK’in rakamlarla oynamasına rağmen bu haliyle bile dünyada rekor kırıyor. Yüzde 11,75 olarak açıklanan enflasyonla Türkiye şu an Avrupa 1.’si, G20 ülkeleri arasında 2. sırada. Ne Damat Bakanla, ne TÜİK’le ne YEP’le enflasyon asla düşmeyecek,” yorumunu yaptı.

CHP Sözcüsü Faik Öztrak ise, “Milletin cüzdanındaki yangın büyürken, devletin rakamlarına bu yangın nedense bir türlü yansımıyor. TÜİK’in enflasyonu ile vatandaşlarımızın yaşadığı gerçek enflasyon arasındaki makas her geçen gün biraz daha fazla açılıyor,” dedi.

GERÇEK ENFLASYON YÜZDE 37!

Johns Hopkins Üniversitesi’nden Ekonomi Profesörü Steve Hanke de Türkiye’de gerçek enflasyonun TÜİK verilerinin aksine, yüzde 37,97 olduğunu söylüyor. Hanke, “Benim baz aldığım yüksek frekanslı veriler ve PPP prensiplerine (satın alma gücü paritesi) göre resmi olarak açıklanan bu oran, gerçek enflasyon oranının üçte biri bile değil,” paylaşımında bulundu.

SAKLANAN ENFLASYON GERÇEĞİNİ UNUTMAYIN!

Prof. Dr. Veysel Ulusoy da dün açıklanan enflasyon rakamlarının ardından benzer ifadeler kullandı. Ulusoy, “Türkiye’de saklanan enflasyon gerçeğini gözardı etmeyelim. Akaryakıt zammı, ÖTV artışı ve bilgisayar zammının oldukça yüksek olduğu bir ayın enflasyonunun yüzde 0.97 gerçekleşmesi gerçeklerden uzak bir orandır,” ifadelerini kullandı.

FİYATLARDAKİ ARTIŞ SÜRECEK

Ekonomist Mustafa Sönmez’e göre ise fiyatlardaki artış önümüzdeki dönemde de sürecek: “Sanayiciler otomotiv fiyatlarını yıllık yüzde 25’e kadar artırdılar, dayanıklı mallarda yıllık artışlar yüzde 20’ye yaklaşıyor. Ortalama YÜFE artışı %14,3. Bunun çarşı pazara tüketici fiyatlarına yansıması önümüzdeki aylarda daha çok gözlenecek.”

FAİZ ARTIŞININ ÖNÜNE GEÇMEK İSTİYORLAR

Dr. Murat Kubilay, TÜİK’in bu oranları vererek Merkez Bankası’nı yüklü bir faiz artırımından korumaya çalıştığını söylüyor. Kubilay, “TÜİK hesapladığı bu enflasyonla, TCMB’yi yüklü faiz artırımından korumaya çalışmış gibi. Bizim buna ikna olup TL mevduata geçmemizi bekliyorlar. Dövize talebin nedenini hala anlayamamışlar, kolayca çözebileceklerini düşünüyorlar. Hala yastık altına kaçışın nedeninden bihaberler,” diyor.

DOLARIN DÜŞMESİYLE, ÇIKMASI BİR OLDU!

Ekonomistlere göre rejim, vatandaşların TL’ye yönelmesini istiyor. Ancak enflasyon rakamlarının yüzde 30’larda, faizin ise yüzde 10,25 olduğu bir ortamda bunun olması mümkün değil. İşte bu yüzden iktidar enflasyon oranını düşük göstererek vatandaşları ‘ikna’ etmeye çalışıyor. Peki bu işe yarar mı? Dolar dün güne 7.76 seviyelerinde başladı. Enflasyon rakamlarının açıklanmasının ardından tıpkı Murat Kubilay’ın söylediği gibi düşüşe geçti. Birkaç saat içerisinde 7.72’ye geriledi. Ancak söz konusu düşüş uzun sürmedi. Sadece 1 saat içerisinde yeniden başladığı noktaya döndü. 

MB FAİZ ARTIRACAK, BAŞKA YOLU YOK!

TÜİK ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın; kura bağlı olarak enflasyon önümüzdeki dönemde daha da artacak. ÜFE’deki artış da gösteriyor ki, her şey zamlanacak. Dolayısıyla MB’nin pozitif reel faiz sağlaması için faizleri artırmaktan başka çaresi yok. Zira enflasyonun TÜİK’e göre bile yüzde 12’ye dayandığı bir ortamda yüzde 10,25 politika faizi vererek hiç kimseyi TL’ye çekemezsiniz.

[Yusuf Dereli] 6.10.2020 [TR724]

Türkiye İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Projesine desteğimi ilandır [Kerim Balcı]

2008 yılında Rusya’da haksız olarak tutuklanan, hapishanede dövülerek öldürülen Sergei Magnitsky ile on yıl sonra Türkiye’de haksız olarak tutuklanan, hapishanede dövülerek öldürülen Gökhan Açıkkollu’nun hikayeleri arasındaki irtibatı biliyor musunuz?

Birbirlerine çok benzeyen bu iki dram arasında henüz bir irtibat yok aslında. İrtibatı siz ve biz kuracağız…

Türkiye İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Projesi’ne hak ettiği desteği verebilirsek, projeyi sırtlayan omuzlar yüklerini sonuna kadar taşıyabilirlerse, Sergei Magnitsky’nin hatırasına geçirilen Bireysel Yaptırım Yasaları, Gökhan öğretmenin katillerinin korkulu rüyası olacak.

Sadece Gökhan öğretmeni öldürenleri değil, Ahmet Altan’ı, Fevzi Yazıcı’yı, Yakup Şimşek’i haksız yere hapseden savcı ve hakimleri de ürpertecek bu yaptırımlar; Can Dündar’ın evine el koyan iradeyi de, helikopterlerden Kürt köylülerini atan zalimleri de, açlık grevinde tükenen hayatları görmezden gelenleri de saracak bu korku.

Siz üzerinize düşeni yaparsanız, biz üzerimize düşeni yaparsak KHKlıların, zulmen mahpusların, gadren mahkumların, sürgüne zorlanmışların yüzü bir defa olsun gülecek…

Nasıl mı?

Önce Sergei Magnitsky’nin hikayesi…

Sergei Magnitsky Rusya’da faaliyet gösteren Hermitage Capital’in muhasebeciliğini yapan kendi halinde bir Rus vatandaşıydı. Çalıştığı Amerikan şirketi hızla büyüyünce Rus rakiplerinin canını sıkmış olacak ki bir gün vergi müfettişleri dikildiler kapılarına. 2008 yılında Magnitsky şirketin mühürlerine el koyan “kayyımların” şirketten 280 milyon dolar çaldıklarını ortaya koydu.

Ama hırsızlar değil, o tutuklandı.

Magnitsky zulmen girdiği hapishaneden çıkamadı bir daha. 2009 Kasımında hücresinde dövülerek öldürüldü.

Hermitage Capital’in kurucusu Bill Browder 2005 yılına kadar sıkı bir Putin destekçisiydi. Ancak şirketi Rus petrol devi Gazprom’daki yönetici yolsuzluklarını ortaya çıkarınca “milli güvenliğe yönelmiş bir tehdit” olarak ilan edildi. 2009 yılında Magnitsky’nin vahşi bir şekilde öldürüldüğünü öğrenen Bill Browder, eski dostunun hatırasını yaşatmaya karar verdi.

Üç yıl süren yoğun çabaları sonrasında Amerika Birleşik Devletlerinde ilk Magnitsky Yasası’nın çıkarılmasını sağladı Browder. Yasa ilk planda sadece bu olaya karışmış Rusları kapsıyordu. Browder ve ekibinin çabalarıyla 2016 yılında bu defa Küresel Magnitsky İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Yasası geçti. Bu yasayla Amerikan yönetimi dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan insan hakları ihlallerinin faillerine yaptırım uygulayabilecekti. Nitekim o tarihten bu yana ABD yönetimi 200’ün üzerinde kişi veya kuruma yaptırım uyguladı.

Magnitsky Yasası insan hakları savunuculuğu için de önemli bir dönemeç oldu. Hemen bütün Batı ülkelerinde insan hakları dernekleri yerel Magnitsky yasalarının geçirilmesi için kampanya yapmaya başladılar. 2016 yılında Estonya, 2017 yılında İngiltere, Litvanya ve Kanada, 2018 yılında da Letonya ve Gibraltar kendi yasalarını geçirdiler. İngiltere 2018 yılında kendi Magnitsky Yasasının kapsamını genişletti ama uygulamaya koymadı. Magnitsky Yasaları hali hazırda Avrupa Birliği üyesi bütün ülkelerde ve Avustralya’da parlamentolarda görüşülme aşamasında. Yasanın, insan Hakları Savunucuları için önümüzdeki asırda en çok başvurulan caydırıcılık yöntemi olacağında şüphe yok.

Magnitsky Yasaları öncesinde iç hukuk yollarının verimsizliği karşısında insan hakları savunucularının başvurabileceği uluslararası mekanizmalar BM İnsan Hakları Komiserliği bünyesindeki komitelere yapılan başvurular, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurular ve Evrensel Yargı Hakkı çerçevesinde açılabilecek davalardan ibaretti.

Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine karşı bu üç mekanizma da kullanıldı. BM İnsan Hakları Komiserliğinden mağdurlar lehine pek çok kararlar da çıktı. Ama bu kararların yaptırımı olmadığından Türkiye zalimlerini zulümlerinden caydırmaya yetmedi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde aleyhine en çok dava açılan, en çok mahkum edilen ülkelerden biri oldu Türkiye. Ne var ki zulmün zirveye dayandığı son beş yılda yapılan başvuruların büyük kısmı “iç hukuk yollarının tüketilmediği” gerekçesiyle reddedildi. Oysa iç hukuk yolları tüketilememeyi bırakın, başlatılamıyordu bile. Bazı davalardan müspet sonuç alındıysa da Türkiye zalimleri bunları uygulamadı. Çünkü AİHM kararlarının da BM İnsan Hakları Komiserliği kararları gibi herhangi bir yaptırım mekanizması yoktu.

Birkaç ülkede civanmert hukukçular evrensel yargı hakkı çerçevesinde işkenceciler aleyhine davalar açtılar. Ancak özünde ceza davası olan bu başvurularda hem delil yeterliliği bariyeri çok yüksek oluyor, hem de ya mağdurun ya da failin o ülkede bulunması isteniyordu. Bu şartları yerine getiren başvurulardan netice alınması da yıllar sürebiliyordu.

Magnitsky Yaptırımları bu üç mekanizmanın zayıflıklarını barındırmıyor. Delil yeterliliği bariyeri daha düşük, failin veya mağdurun yaptırım uygulayan ülkede olması gerekmiyor, dahası yaptırımı bizzat yabancı bir ülke uyguladığından Türkiye’deki zalimlerin uygulamama gibi bir şansı da bulunmuyor.

Magnitsky Yaptırımları her ülkede farklı boyutlarda uygulanıyor. En yaygın olan yaptırımlar vize yasağı, bankacılık hizmetlerinden yararlandırmama, yaptırım uygulayan ülkedeki mal varlıkları ve hesapların dondurulması gibi yaptırımlar. İlk bakışta insanın aklına “fail bu ülkeye hiç gitmezse, o ülkede herhangi bir mal varlığı da yoksa, bu yaptırımların ne caydırıcılığı olur ki” hissi gelebilir. Ancak tecrübe bu tür yaptırımların sadece yaptırım uygulananlar üzerinde değil, ileride bu listeye girmekten endişe eden kişiler üzerinde bile caydırıcı bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

Zulümden ve yolsuzluktan beslenenler kendilerine gelişmiş Batı ülkelerinde alternatif yaşamlar kurma eğilimi gösteriyorlar. Magnitsky Yaptırımları onlara bu kapıyı kapatıyor. Dahası zalimler yaptırımların hukuk mücadelesinin sadece bir kademesi olduğunu, mazlumlar güçlendikçe bu yaptırımların arkasının geleceğini de iyi biliyorlar. Bu da onların dokunulmazlık zanlarını ve kimseye hesap vermek zorunda kalmayacakları yanılgısını yıkıyor.

Bugüne kadar ABD, Kanada ve İngiltere bir dizi Rus, Çinli, Myanmarlı insan hakları ihlalcisine Magnitsky Yaptırımı uyguladı. Amerika Birleşik Devletleri 2018 Ağustos’unda Rahip Andrew Brunson’ın uzun süren gözaltı süresine tepki olarak Türkiye İçişleri ve Adalet Bakanları Süleyman Soylu ve Abdülhamit Gül’e yaptırım uyguladığında devreye soktuğu yasa yine bu Magnitsky Yasasıydı. Yaptırımlar işe yaradı ve Rahip Brunson serbest bırakıldı ve davası sürmesine rağmen ülkesine dönmesine izin verildi.

Brunson’un yararlandığı Magnitsky Yasası’ndan bütün temel insan hakları ellerinden alınan, işkenceye maruz bırakılan, sürgüne zorlanan insanlar yararlanamazlar mı?

Türkiye İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Projesi bu ümitle hayata geçirilmiş. Projenin hedefi açık: Zalimlerin ve işbirlikçilerinin dokunulmaz ve sorgulanamaz oldukları zanları yıkmak. Projeyi hayata geçirenlerin taktik hedefleri Türkiye’de yaşanmakta olan insan hakları ihlallerinde ağır sorumluluğu olan kişilerin bir kısmını Birleşik Krallık yaptırım listesine dahil ettirmeye çalışmak. Stratejik hedefleri ise Türkiye’de zulmü azmettiren siyasilerle zulmü bizzat irtikap eden memurları arasındaki emir-itaat ilişkisini kırmak ve gerçek bir Türk demokrasisinin inşasına hizmet etmek.

Madem bu kadar işe yarıyordu, neden bugüne kadar bu başvurular yapılmadı sorusu da akla gelebilir. Ne yazık ki İngiltere 2018 yılında geçirdiği Magnitsky Yasası’nı 6 Temmuz 2020 tarihine kadar uygulamaya sokmamıştı. 6 Temmuz günü İngiltere Dışişleri Bakanlığı 25 Rus, 20 Suudi Arabistanlı, 2 Myanmarlı ve 2 Kuzey Koreli insan hakları ihlalcisini Magnitsky Yaptırımları listesine aldığını açıkladı. Türkiye İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Projesi’nin çalışmaları işte bu tarihten sonra başlamış.

Projeyi omuzlayan The Arrested Lawyers Initiative’in sitesinden aldığım bilgilere göre ekip ilk iş olarak projenin başarılı olabilmesi için alanlarında uzman iki İngiliz hukukçusuyla anlaşmış. Bunlardan Kevin Dent kıdemli bir avukat. İngiltere’nin en başarılı beş yüz avukatının listelendiği Legal 500 listesinde yer alıyor. Kevin Dent, proje için şunları söylemiş:

“Türkiye’deki insan hakları ihlalcilerinin İngiltere’nin Magnitsky yaptırımlar listesine alınmasını amaçlayan heyecan verici bir proje. İnsan haklarını ihlal edenlere cezasızlık çağı tam anlamıyla sona erdi ve bu kampanya yakın zamanda yürürlüğe giren ilgili İngiltere kanununu, güçlü bir yaptırım başvurusu yapmak için kullanacak.”

Projenin ikinci avukatı ise Michael Polak. Polak kariyerini dünya çapında insan hakları ihlalleriyle mücadele etmeye adamış zaten. Uygur Türklerinin maruz bırakıldıkları hak ihlallerinin Çinli faillerine karşı yaptırım uygulatma mücadelesi de veren Polak, Türkiye İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Projesi için şunları söylemiş:

“Hukukun üstünlüğü ile neredeyse alakasız bir biçimde ve kesintisiz olarak tutuklandıkları Türkiye’de bulunan avukatların, gazetecilerin ve akademisyenlerin toplu bir biçimde hedef alınmaları çok endişe verici. Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser ve Af Örgütü Türkiye başkanı Taner Kılıç gibi kişilerin tutuklanma ve hapsedilmeleri bu sistematik insan hakları ihlallerinden kimsenin muaf olmadığını gösteriyor. Keyfi tutuklamalara maruz kalanlar çoğu zaman işkenceye de maruz kalıyorlar. Bu maskaralıkta yer alan devlet görevlilerinin ve savcıların cezasızlığı konusuyla ilgilenmek esaslı bir mesele ve bu, diğerlerini bunlara dahil olmaktan vazgeçirebilir.”

The Arrested Lawyers Initiative’in açıklamalarına göre projenin ilk fazında Türkiye’de birden fazla mağdur grubuna zulmetmiş kişiler hedef alınacakmış. Site bir liste yayınlamıyor. Ama benim aklıma mesela Gökhan Acıkkollu merhumu gözaltına aldırıp işkence yaptıran savcı geliyor. Bu kişi aynı zamanda ISTANBUL1O olarak bilinen Af Örgütü yöneticilerini ve birçok insan hakları savunucularını tutuklatan kişidir. Herhalde listeye alınmayı hak ediyor.

Yine İstanbul’da iki yüz avukatı Hizmet Hareketi bağlantıları olduğu iddiasıyla tutuklatan savcı, aynı zamanda Osman Kavala ve Deniz Yücel’i de tutuklatan kişidir. Veya mesela Hizmet Hareketi medyasında çalışan gazetecilere uzun süreli hapis cezaları yağdıran, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına rağmen salıverilmesi gereken Ahmet Altan’ın tutukluluğunun devamına karar veren hakim, aynı zamanda Çağdaş Hukukçular Derneği avukatlarını yargılamış ve Can Dündar’ın mal varlığına el konulmasına karar vermiştir.

Projeyi yüklenenlerin böyle bir kastı var mı bilmiyorum, ama böylesi bir “her kesime zulmedenler listesi”nin Türkiye’nin tüm muhalif gruplarının desteğini alabileceğini ümit ediyorum ben.

Magnitsky Yaptırımları mahkemelerce değil, bakanlıklar tarafından uygulanıyor. Bu da siyasi iradeyi harekete geçirecek lobicilik ve halkla ilişkiler faaliyetlerine bütçe ve insan kaynakları ayrılmasını gerektiriyor. Yani avukatların sağlam delillerle dosya hazırlayıp başvuru yapmaları yetmiyor. Kamuoyu desteği için medya çalışmaları, yayınlar, panel ve konferanslar ve mektup ve imza kampanyaları düzenlenmesi gerekiyor. Bu da Türkiye İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Projesini bünyesinde onlarca irili ufaklı proje barındıran dev bir projeye dönüştürüyor.

Yaptırım uygulanacak zalim sayısı bu kadar çok, yaptırımları hayata geçirmek için gereken aktivite miktarı bu kadar büyük olunca projenin bütçesi de büyüyor tabi ki. The Arrested Lawyers Initiative bu finansal yükü omuzlamak için GoFundMe sitesi üzerinden kitlesel bağış kampanyası yapmış. Linkini buraya bırakıyorum. Bu yazıyı yazdığımda projenin birinci fazı için hedeflenen 50 bin Poundluk hedefin onda biri toplanmıştı henüz. Demek ki size ve bize daha çok vazife düşüyor.

Her hayırlı işe mani olmayı kendine vazife edinmiş insî ve cinnî vesvas ve hennasların bu projeyle alakalı da kulaklarımıza fısıldayacağından eminim. Böylesi fısıldamalar zaten yolunda gitmeyen projeleri bahane ederek, yeni projelerin yola koyulmasına engel olurlar. Bunun en masumu daha önce verdiği fikirler dinlenmediği veya hayata geçirilmediği için fikir cimriliği göstermeye başlamak, en insafsızı da çözümü bizzat sorun olan kişi veya gruplara havale ederek, “Madem bu işin kaymağını onlar yedi, bu yükü de onlar çeksin,” demektir.

Türkiye İnsan Hakları Hesap Sorulabilirlik Projesini küçücük olsun bir katkıyla desteklemek insanlık borcu bence. Projenin finansmanının ne kadar çok destek toplayabildiği kadar, bu miktarı ne kadar çok kişiden topladığı da önemli. Kitlesel bağış (crowd funding), bu tür projelerin halkla ilişkiler stratejisinin bir parçasıdır. Yani elli kişiden toplanacak 50 bin pounda kıyasla 5 bin kişiden toplanacak 50 bin pound, projeye daha fazla meşruiyet ve bilinirlik kazandıracaktır. Bu sebeple benim 5 Dolarımla, 5 Avromla ne olur dememek, 5 Dolarla da olsa burada olduğumu ilan etmeliyim demek lazım.

Bu güzel projeyi omuzlayan The Arrested Lawyers Initiative gönüllülerini gönülden tebrik ediyorum. Siz üzerinize düşeni yaparsanız, biz üzerimize düşeni yaparsak, Mazlumların Allah’ı da üzerine düşeni yapacaktır… Buna yüzde bin, yüzde bir milyon imanla inanıyorum.

[Kerim Balcı] 6.10.2020 [TR724]

Futbolda tuhaf zamanlar… [Hasan Cücük]

Meşhur Çin bedduası “Tuhaf zamanlarda yaşayasın” tam da 2020 yılı için edilmiş olmalı. İlk gününden beri yaşanmadık felaket kalmadı. Daha da sona ermesine 3 ay var. Bakalım daha neler göreceğiz. Futbola da yansıması hayli sıra dışı oldu. Pandemiden sonraki maçlarda özellikle şaka gibi sonuçlar gördük. Yenilmez armada denen takımlar, tarihi hezimet yaşadı. 

Futbolda tuhaflıklar, mart ayıyla birlikte başladı. Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıktıktan sonra global bir salgına dönüşen koronavirüsten dolayı mart ayında ligler birer birer kepenk indirdi. 24 ülkenin kıyasıya şampiyon olmak için ter dökeceği Euro 2020 salgından nasibini alıp, bir yıl sonraya ertelendi. Ligler rötarlı oynandı. Avrupa’da tarihte ilk kez ligler temmuz ayında oynandı. Avrupa kupaları sahiplerini ancak ağustos ortasında buldu. Seyircisiz maçlar artık alıştığımız bir durum hâline geldi. 

İlk büyük olağandışılığı Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde yaşadık. Bayern Münih-Barcelona eşleşmesinde 90 dakika bittiğinde tabelada 8-2 Almanların üstünlüğü vardı. Messi, Griezmann, Suarez, Busquets, Rakitic, Pique gibi yıldızların olduğu Barcelona, uzun tarihinde sadece ikinci kez kalesinde 8 gol birden görüyordu. Öyle ki, bu hezimet sonrası nadir görülen bir temizlik yaptı. Teknik patron Quiqie Stien başta olmak üzere birçok oyuncuyla yollar ayrıldı.

Dünyanın bir numaralı ligi olarak gösterilen İngiltere Premier Lig, yeni sezon başlar başlamaz beklenmedik skorların adresi oldu. Hiç alışık olmadığımız takımlar üstelik başrolde! Geçen sezon 30 yıllık hasreti sonlandıran Liverpool, bitime 6 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmişti. Daha sezonun ilk devresi bitmeden, namağlup ilerleyen Liverpool’a herkes şampiyon gözüyle bakıyordu. Artık yalnızca rekorlar kırması bekleniyordu Sezonun ilk puan kaybını 9. hafta United’la deplasmanda 1-1 berabere kalarak yaşayan Liverpool, ilk 8 haftada kalesinde sadece 7 gol gördü.

Gelelim bu sezona… Liverpool yine bildiğimiz ve beklediğimiz gibi başladı. 3’te 3 yapıp 9 puanı topladı. Ama çarklarda bir sorun vardı. 15 yıl aradan sonra yeniden Premier Lig’e terfi eden Leeds United’i sezonun açılış maçında 4-3 yenerken, kalesinde gördüğü 3 gol hayra alamet değildi. Virgil van Dijk, Robertson ve Trent Alexander-Arnold gibi mevkilerinin en iyisi defans oyuncularına usta eldiven Alisson Becker’ı eklediğimizde kalede görülen 3 gol sıra dışıydı. Chelsea ve Arsenal maçlarını kayıpsız atlatan Liverpool, Aston Villa deplasmanından 3 puanla dönüp milli araya 4’te 4 yaparak girmek istiyordu. 

Ancak daha maçın 4. dakikasında Alisson Becker’in yokluğunda kaleye geçen Adrian’ın amatörlere taş çıkartan hatasıyla yenen gol, 90 dakikanın Liverpool açısından pek de iyi geçmeyeceğinin işareti oldu. Goller peş peşe geliyordu. Devre biterken skor 4-1 Aston Villa lehineydi. İkinci devrede de Liverpool, ilk yarıdaki amatör görüntüsüne devam etti. Ortaya bir facia çıktı. 90 dakika bittiğinde 7-2’lik Aston Villa zaferi vardı. Liverpool, kalesinde 57 yıl sonra 7 gol birden gördü. Premier Lig’de 15 Nisan 1963’te oynanan müsabakada Tottenham’a 7-2 kaybeden Liverpool, aradan geçen 57 yılın ardından aynı skorla Aston Villa’ya yenildi. Ayrıca Liverpool, Premier Lig’de şampiyon olduktan sonraki sezonda 7 gol yiyen ilk takım olarak da tarihe geçti. 

Liverpool’un hezimetinden saatler önce benzer kaderi Manchester United yaşadı. Eski hocası Jose Mourinho’nun takımı Tottenham’ı konuk eden United maça golle başlamıştı. 30. saniyede kazanılan penaltıyı Bruno Fernandes gole çevirdi. United defansının zorla gol yemek için yaptığı peş peşe hataları Ndombele ve Min Son değerlendirirken, kronometre 7. dakikayı gösterdiğinde 2-1 Tottenham üstünlüğü vardı. 28. dakikada Anthony Martial’ın kırmızı kart görmesiyle iyice gardı düşen United, Harry Kane ve Min Son’un gollerine engel olamadı. Devreyi 4-1 geride kapatırken, 90 dakikayı da 6-1’lik hezimetle noktaladı. Tarihinde ikinci kez Old Trafford’da bir maçın ilk devresinde kalesinde 4 gol görmüş oldu. En son 1957’de yaşanmıştı bu durum. Hangi takıma karşı mı? Yine Tottenham!

Premier Lig’in tuhaflıkları sadece Liverpool ve United’la sınırlı kalmadı. Pep Guardiola’nın takımı Manchester City, geçtiğimiz hafta sahasında Leicester City’ye 5-2 yenildi. Şampiyonluğun her sezon en büyük adaylarından olan City, 3 maç sonunda sadece 4 puan toplayabildi. Puan tabelasında adını bulmak için baya aşağılara inmemiz gerekiyor. City’ye deplasmanda gol olup yağan Leicester City, 4. haftada sahasında West Ham’ı konuk etti. İlk 3 maçını kayıpsız atlatan Leicester City’nin hedefi 4’te 4 yapmaktı. Tıpkı Liverpool gibi. West Ham ise ilk iki maçını kaybetmiş, ancak 3’üncü maçında 3 puanı görmüştü. Sonuç mu? Tam bir şok: Leicester City 0 West Ham 3. 

Bir örnek de Almanya’dan. Son Bundesliga ve Avrupa şampiyonu Bayern Münih yeni sezona da fırtına gibi girmişti. Evinde ağırladığı Schalke’yi 8-0’la geçti. Ancak bir sonraki maçta Hoffenheim deplasmanında 4-1’lik hezimetten kurtulamadı.

Liverpool, Manchester City, Manchester United ve Leicester City son 10 yılın 8’inde şampiyonluk yaşayan takımlar. Araya sadece Chelsea iki kez girebildi. Yıllar sonra kalesinde gördükleri farklı skorlarla tarihe negatif not düştüler. Tuhaf başlayan sezon bakalım nasıl bitecek? Belki de hiç şans vermediğimiz ekipler şampiyonluk ipini göğüsleyecek!

[Hasan Cücük] 6.10.2020 [TR724]

Kim tam ki? [M.Nedim Hazar]

Allah selamet versin Yılmaz Erdoğan’ın meşhur Vizontele filminde Siti Ana oğlunun şehit olmasından sonra gelin adayı genç kız ile karşılaşır.

-Nasılsın Asiye?

Diye sorar yüreği yaralı kadın. Genç kız iç çeker ve şöyle der:

-Eksik!

Siti Ana’nın buna cevabı müthiştir:

-Hangimiz tamam ki?

Bu dönemde kiminle karşılaşsam ruhunda (genellikle olumsuz) bir değişim görmem kaçınılmaz oluyor. Hiç kimse tanıdığım o insan değil sanki.

Son dönemde belki sizin de başınıza gelmiştir bilemiyorum.


Hani…

Tuhaf ve anlamını çözemediğimiz bir sıkıntı burup durur ruhumuzu. Gözümüzü kapattığımızda nefesimiz kesilir gibi olur ve dehşetle doğruluruz yatakta. Kimi panik atak diyor buna kimi üst düzey endişe dengesizliği…

İçinden geçtiğimiz süreç ruh kalibrasyonunuza göre etkiliyor sizi elbette ama kötülüğün bitmeden uzun sürmesi bir süre sonra çıkışsızlık ve karamsarlık ile birleşip canına okuyor psikolojinin.

Uzmanlar bu bozukluğa “aşırı kaygı bozukluğu” da diyorlar. En temel özelliği en az 6 ay boyunca, bir dizi olay ya da etkinlik hakkında aşırı evham ve kuruntu duyma, olarak tanımlıyorlar. Anksiyeteyi bazı kuramcılar, yaşanan iç çatışmaların sonucu olarak gösterirken bazıları da öğrenilmiş davranışlar olarak görüyor. 

Bazı durum ve riskler bu bozukluğu zirveye taşıyor. Örneğin olası iş riskleri, çocuklarının başına gelebilecek kötü durumlar, kendi sağlığı vs…

Esasen endişelerin çoğunun günlük hayatta yaşanabilecek olağan olaylar, konuşmalar, davranışlar ile ilgili olduğunu vurgulayan işin ehilleri, bir noktadan sonra en sıradan gelişmenin bile ciddi anlamda endişe ve kaygıya sebebiyet vereceğini söylüyor.

Bir standardı, yani normali var bu kaygı derecesinin. Psikolojisi bozuk insanların her gelişmedeki normal sayılabilecek kaygı odağını bulup, abartarak olmayacak ve baş edilemeyecek yeni kaygılar ürettiği de bir gerçekmiş. Fenası ise şu; kaygı odağı hastalığın gidişi sırasında bir konudan diğerine kayarak çoğalabiliyor. Bu halin sürekliliği ise, tedaviyi zorlu kılıyormuş.

Kaygının kontrol altına alınamamasını yine uzmanlar “kafaya aşırı takma” olarak niteliyorlar. Her ne kadar bu rahatsızlığa dûçar olan kişinin çevresinde “Takma kafana!” diyecek birileri varsa da, pek bir etkisi olmuyormuş. Felaket ise, benzer kaygı rahatsızlığı olanların bir arada oluşu…

Sürekli kaygı ciddi bir odaklanma sıkıntısını beraberinde getiriyor maalesef. Bunun sebep olduğu dikkat bozukluğu ise, hakimiyetsizlik ve sürekli huzursuzluğu tetikliyor. Böyle durumlarda ne dinlenme kâr ediyor ne uyku… Fiziksel olarak da kişiyi etkiliyor bu bozukluğun sürekliliği. 

Kaygılar, günlük olaylar, söylenen sözler, yapılan davranışların toplamından müteşekkil. Olmamış veya olmuş olsa bile aslında o kadar da önemli olmayan kaygılar büyüyor ve kişinin tüm ruh halini işgal ediyor.

Şu kısmı olduğu gibi uzmanından alıntılıyorum: “Etrafta konuşulan herhangi bir söz, davranış alınganlığa yol açar. Geçmişte söylenmiş bir söz, yüz ifadesi unutulmaz ve sanki o an yaşanıyormuş gibi aynı sıkıntıyı hissettirir. Sanki adeta hep olumsuzluklar hatırlanır, iyi şeyler yaşanmamıştır.”

Kaygının çok ciddi anlamda ümitsizliği tetiklediği eskiden beri bilinir. Dolayısıyla anksiyete bozukluğu olan biri gelecek hakkında ümitsizdir. Enteresan bir ayrıntı: Kaygı bozukluğu olan kişi haddinden fazla öğüt verip, yönlendirmede bulunuyormuş.

“Özellikle yakınında bulunan kişilerin sürekli hataları görülür ve alınganlıklar nedeniyle de küslükler olabilir,” diyor doktorlar. İki türlü teşhisten bahsediliyor. Bir, davranışlara bakılarak. İki, hastalığın emarelerinden yola çıkarak. Bayılma ve uyuşma hem belirti hem de ayrı bir sıkıntı olarak geçiyor bu hastalığın literatüründe.

Esas sıkıntı ise, pek çok kez bu rahatsızlığın yapılan tahliller ve muayeneler ile tespit edilememesi. “Tamamen psikolojik” diye özellikle vurguluyor uzmanlar. Ancak tedavinin de şart olduğunu ifade ediyorlar. Kendiliğinden geçmesi mümkün değilmiş. Hatta bazı ağır olgularda tedavinin hiç kesilmemesi gerekiyormuş. Geçici bir iyileşme ile hasta kendini ‘iyileştim’ diye kandırabiliyormuş ama çok kısa süre sonra aniden ve daha şiddetli şekilde hastalık geri dönebiliyormuş. 

Hekimler, iyileşen hastalarda, ilaç dozlarının kademeli olarak azaltılması gerektiğini önemle vurguluyorlar.

Sevgili okur, daha önce bazı dostlarımda şahit olduğum bu semptomların pek çoğu bizzat şahsımda da belirince oturup daha derinlemesine araştırma yapmak durumunda kaldım.

Rahmetli Ayşe Şasa ruh sağlığı açısından çok kırılgan bir yapıya sahipti ve meşhur matematikçi John Nash ile sık sık telefon görüşmeleri yapardı. Aynı marazdan muzdaripti Nash de (meşhur, Oscarlı “Beautiful Mind” filminin gerçek kahramanı) saatlerce dertleşirlerdi Şasa-Nash ikilisi. Ayşe Hanım’ın ruhunu nasıl zapt ettiğini merak eden Nash’e verdiği cevap sanırım bu literatürün henüz keşif sahanlığının dışında: “Tek boyutlu bir şekilde mücadele edince çok zayıf kalıyor insan. Mutlaka manevi bir yere yaslamak gerekiyor sırtı…”

Yanlış anlaşılmasın tıp alanını asla küçümsüyor ya da yok sayıyor değilim. Bu konuda rahmetli Haluk Hoca ile dertleştiğimiz de olmuştur.

Yaşadığımız şu zehirli dönem pek çok hassas ruhu darmadağın edebiliyor. Çok güçlü sandığımız karakterler bir anda yer ile yeksan olabiliyor mesela. Özellikle bu tür ortamlara alışmamış ve hayatları hep meşru ve steril bir alanda geçmişler için büyük ihtimalli riskler var. Dr. Murat Eren Özen’in makalesinden size aktardığım bu sinsi rahatsızlığa karşı dikkat ve duaya ihtiyaç var.

[M.Nedim Hazar] 6.10.2020 [TR724]

Düşmanlık hukuku [Yavuz Altun]

Yakın zamanda Türkiye siyasetinde bana kalırsa en anlamlı jest, İYİ Parti lideri Meral Akşener’le hapisteki Kürt siyasetçi Selahattin Demirtaş arasında yaşandı.

Demirtaş, “Dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim,” sözleriyle bir pas attı.

Akşener, şöyle karşılık verdi:

“Şimdi ben Güneydoğu’yu iyi bilirim. Güneydoğu’nun bir özelliği şudur. Kanlın olsa kan davalı birisi olsa kapısı çalındığı zaman o kapıdan içeri alınır. O evin annesi en yaşlısı korur, kollar. Son kapıdan dışarı çıktıktan sonra kan davası devam eder. Güneydoğu’nun böyle bir özelliği vardır.”

Malum İYİ Parti, Türk milliyetçisi bir siyaseti temsil ediyor. Aktörlerinin zihinlerindeki en belirgin meselelerden biri PKK ve etrafında gelişen Kürt hakları hareketine karşı takınacakları tavır. Ancak MHP’den de ayrı yerde durduklarını ifade ediyorlar. Bu ayrı yerde sık sık, “parlamenter sistem” vurgusu yapılıyor. Bununla, bir anlamda “uzlaşma siyaseti” güdeceklerinin mesajını veriyorlar.

Nitekim yol ayrımının 2015’te siyasetin Cumhurbaşkanı Erdoğan için tıkandığı bir noktadan başlaması manidar. Erdoğan, 7 Haziran 2015 seçimlerinde altından kayan halıyı fark etmiş, MHP’yi yanına çekmişti. 1970’lerin meşhur milliyetçi cephe hükümetlerine benzeyen bu yeni ittifak, Türkiye’yi çok partili sistemden “iki ittifaklı” bir modele neredeyse mecbur bırakan başkanlık sistemine götürdü.

O günden beridir Bahçeli ve Erdoğan, “Cumhur ittifakını” Türkiye’nin “doğal hükümeti” (natural government) kılmaya uğraş veriyor. Yani bir başka deyişle müesses nizam. Pratikte sistem bu şekilde işliyor gerçekten de, fakat teoride hâlen meşruiyetini tesis edebilmiş görünmüyor.

Öte yandan bu koalisyon için Demirtaş’ın özel bir anlamı var. Yüzde 10 seçim barajı sebebiyle Kürt partiler uzun süre bağımsız milletvekilleriyle Meclis’e girip içeride grup kurma stratejisi benimsemişti. Demirtaş, 7 Haziran 2015 seçimlerinde bu stratejiyi bir adım ileriye taşıdı.

Böylece hem 2007’den bu yana kilitlenmiş siyasî aritmetiği değiştirmiş oldu, hem de Türkiye muhalefetinde kendiliğinden bir ittifak yarattı.

Her ne kadar KONDA’nın raporuna göre, Demirtaş liderliğindeki HDP’nin barajı geçebilmesinde asıl etkenler AKP’den kopan ve daha önceki seçimlerde oy vermemiş ya da ilk kez o seçimde oy vermiş kitlelerden alınan oylar olarak görülse de, retorik düzeyde, HDP’ye “emanet oy” verilmesi ve her halükârda Meclis’e sokulmasının gerekliliğinin kamuoyunda benimsenmesi, HDP’yi doğal olarak muhalefet bloğunun ayrılmaz bir parçasına dönüştürdü.

Bu hamleye karşılık “milliyetçi cephe” Güneydoğu’da gerilimi arttırma, Demirtaş’ı sanki silahlı kanadın lideri gibi lanse etme ve HDP’li siyasetçilerin meşruiyetini sürekli tartışmaya açma yolunu seçti.

HDP’yi kapatmadan, onun altını oyma stratejisinin bir ayağı, muhalefet bloğunu HDP’den soğutmak için sürekli terör çıpasını kullanmaksa, diğer ayağı Güneydoğu’daki belediyelere kayyım atayarak partinin yerel networklerle ilişkisini kesmek. Böylece partiye verilecek desteği masraflı hâle getirmek.

Nitekim bu planın ikinci ayağı işliyor gibi görünüyor. HDP’nin 2014 yerel seçimlerinde aldığı belediye sayısıyla (102), 2019’da aldığı belediye sayısı (65) arasındaki fark, iktidarın iştahını arttırdı. 31 Mart seçimleri sona erer ermez, kayyım atamalarına başlandı. Bugün gelinen noktada, HDP’nin elinde sadece 6 belediye kaldı.

Yine de ama iktidar HDP’yi muhalefet bloğundan koparabilmiş değil. Bu kez ciddi ciddi HDP’yi kapatmayı, muhtemelen önemli sayıda siyasetçiye de siyaset yasağı getirmeyi planlıyor.

Cumhur ittifakı gücü paylaştığı için fikir ayrılıklarını sineye çekebilecek manevra alanına sahip. MHP, ufak tefek hamlelerle alanını genişletiyor, bugün olmazsa yarın istediklerini alabiliyor. Ayrıca destekçilerini bürokrasiye kanalize edebiliyor. Millet ittifakı ise bir hayalin peşinde koştuğundan, çabucak hayal kırıklığına dönme ve safların ayrışması tehlikesini ensesinde hissediyor.

Ancak Meral Akşener’in “Kan davalısı da olsa kapıyı çalan içeri alınır” sözünü alınganlık göstermeden kabullenen Demirtaş’ın tavrı, bu tabloda ümit verici ve bununla birlikte kanaatimce muhaliflere de bir yol gösteriyor.

Peki, nedir o yol?

Daha evvel muhalefetteki aktörlerin aralarındaki husumeti, tabiri caizse, savaş baltalarını gömmelerinin zorluğundan bahsetmiştim. Öyle birkaç kez bir araya gelmekle, oturup konuşmakla çözülemeyecek kadar derin meseleler var.

Ancak bu aktörler her şeye rağmen bir araya gelip bir “düşmanlık hukuku” üretebilir. Farklılıkları, anlaşmazlıkları hatta karşılıklı garezi yok saymak yerine, bunları kucaklayarak, bunlara rağmen nasıl konuşulacağını, nasıl ortak bir zemin bulunabileceğini topluma gösterebilirler.

Bunun yanında neden ittifak hâline olduklarını, bu ittifakın sınırlarını, anlaşmazlıklarını kamuya açabilir, böylece birbirine paralel topluluklar hâlinde yaşayan Türkiye halklarının önüne bir vizyon sermiş olurlar.

Bu neden önemli?

Öncelikle muhalefetin dağınık görüntüsünün giderilmesi gerekiyor. Şu an güçlü bir iktidara karşı metanetli bir direniş seddi gibi değil, seçime kadar zoraki yan yana gelmiş beş benzemez gibi davranıyorlar.

Bu da toplumda sıklıkla “Acaba gerçekten de muhalefetin bir stratejisi var mı?” sorusunun sorulmasına sebep oluyor.

Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündem belirleme paletinin zenginliği (dış politika), siyasetin temposunu belirleme imkânlarına (yargı) sahip olması, muhalefetteki dağınıklığı daha da görünür kılıyor.

Mesela MetroPOLL anket şirketine göre Eylül ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görev onayı 4.4 puan artış kaydetti. Ekonominin daha iyiye gitmediği, pandemiyle birlikte belirsizliklerin arttığı bir dönemde bunu neye yormak gerekir?

Muhalefet, dış politikayı ciddiye almamaya, “milli mesele” söylemiyle seçmene ben bu işte yokum demeye devam etsin ankette bu artışın “Doğu Akdeniz politikası” sebebiyle olduğu notu düşülmüş. Azerbaycan-Ermenistan çatışmasının, bir sonraki ay yine iktidarın hanesine artı yazacağını da beklemek gerekir.

Gündemi ekonomiden azıcık başka yöne çevirdiğinizde muhalefet tel tel dağılıyor. Ne diyeceğini bilemez hâle geliyor. Bunun en büyük sebebi, hem birbirleriyle hem de toplumla iletişim hâlinde olmamaları.

Dış politika konusunda CHP, İYİ Parti ve HDP’nin birbirinden farklı düşündüğü aşikâr. Ancak bu farklılığı, bir kamusal tartışmaya tahvil edebilmeniz gerekir. “Devletin itibarına gölge düşürmeyelim” dediğiniz noktada, o “devlet” sandığınız şey, TBMM’nin kapısına dev Erdoğan posterini koyarak sizi daha da köşeye sıkıştırır.

Bilakis, “halkın temsilcisi” olduğunu unutmayarak muhalif partiler, aralarında bu meseleleri tartışıp ortak tepki koymakla mükellefler.

İktidarı besleyen en önemli dinamiklerden biri bu tarz mütecaviz hamleler. Bunlara karşı itidalli olmak yolunu seçmiş olabilirsiniz ama yok saymak, güçsüzlük göstergesine dönüşür.

Osmanlı’nın yıkılışıyla iktidarın halka transferi imkânı doğmuş, erken dönem Cumhuriyet uygulamaları ve ardından gelen darbe dönemleri bu imkânı yok etmişti.

Şimdi yeniden böyle bir imkân doğmuşken, bunu iyi değerlendirmek gerekiyor. Bürokratik dayanaklarını kaybettiği düşünülen Kemalizm’in artık “sivil bir düşünce” olarak yeniden dirileceği analizini yapanların beklentisi buydu.

Ancak gelinen noktada, muhalefetin hâlen sırtını gerçekten de topluma yaslayacak bir siyaseti geliştiremediğini görmek gerekiyor.

Toplumu Erdoğan karşıtlığında birleştirmek kolay. Ekonomik darboğazın etkisiyle Cumhur ittifakının oy kaybedeceğini beklemek de öyle. Gelgelelim, ekonomi varyantının hemen yanına başka şeyler eklendiğinde, seçmen davranışının değişebildiği de tarihteki örnekleriyle sabit.

Demirtaş’ı farklı kılan böylesi sistemsel kilitlenme noktalarında yeni bir yol işaret edebilmesi yahut doğrudan inisiyatif alarak taze bir politik hamle üretebilmesiydi. Cezaevinde olduğu hâlde CHP ve İYİ Parti’de dillendirilen “güçlendirilmiş parlamenter sistem” tartışmasına katkı yapması bunun örneklerindendi.

Yine Akşener’le riskli bir diyalog kanalı açmasının amacı da bu.

Türkiye gibi paralel topluluklardan oluşan bir halkın kısa vadede “kardeşlik” eğilimi göstermesi imkânsız. Bunun yerine işte “düşmanlık hukuku” konulmalı. Muhalefet farklılıklarını yan yana gelip dillendirmeli. Cumhur İttifakı’nın herkesi “aynılaştıran” siyasetine, toplumdaki çok parçalılığı öne çıkaran ve bununla övünen bir siyaset konulabilir.

Ama bu da konuşarak olacak. Sembolik, sloganvari, gazete manşetlerine malzeme verecek konuşmalar yerine, samimi, gerekirse sosyal medya kanallarından insanlara tek tek ulaşarak, Whatsapp gruplarına sızarak, Instagram’da TikTok’ta toplumun karşısına çıkarak, “biz farklıyız ve bir arada yaşayabiliriz” diyerek iletişim kurulmalı.

Muhalefet gerçek bir umut olmak istiyorsa kravatı çıkarıp kolları sıvamalı. Ankara ağzıyla değil sokak ağzıyla konuşmalı. Zoraki müttefik olarak değil bilinçli biçimde birbirinden ayrışan aktörler olarak bir araya gelmeli.

Risk almalı. Konforlu ve güvenli yollar tıkandı.

[Yavuz Altun] 6.10.2020 [TR724]

Devlet Bahçeli haklı, AYM kapatılsın! [Av. Mehmet Tahsin]

Geçtiğimiz pazar günü partisinin Çorum İl Kongresinde konuşan Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Türkiye’de yargıya olan güvenin yerlerde süründüğünden ve kararların talimatla verildiğinden bahsetti. Buna karşılık son günlerde iktidar partisinin hedefinde olan Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) sahip çıktı.

Babacan konuşmasında, askeri vesayet döneminde AYM’de görev yapan hakimlerin hür iradeleriyle davranma cesaretine sahip olmadıklarını, 2010 yılında kendisinin de içinde bulunduğu ekibin, yüksek mahkemenin yapısını değiştirdiklerini, bireysel başvuru hakkı getirdiklerini anlattı ve şimdiki AYM’nin işini daha iyi yaptığını iddia etti.

Babacan’a göre, AYM’nin esastan incelediği hak ihlali başvurularının yüzde 91,8’i (aslında 93,2 olacak) hakkında hak ihlali kararı verilmiş.

Bu istatistikten yola çıkan Babacan, AYM’ye yapılan 100 başvurudan 93,2’si için ihlal kararı verildiğini zannediyor. Bu yüzden iktidarın AYM’ye karşı çıktığını düşünüyor ve bugünkü rejimin hizaya getiremediği kurumlardan biri olarak gördüğü Anayasa Mahkemesi’ni alkışlıyor.




Sayın Babacan’a bu bilgiyi kim verdiyse eksik vermiş. Kendisine tavsiyem, AYM’nin web sayfasında yer alan bireysel başvuru istatistiklerine göz atması.

Mahkemenin açıkladığı rakamlara göre 2013’ten 2020’nin ilk çeyreğine kadar toplam 266.466 bireysel başvuru yapılmış. Bu başvuruların 220.985’i karara bağlanmış, 45.481’i hala mahkeme önünde bekliyor.



Babacan’ın bahsettiği istatistik, esastan incelenen başvurulara ait, AYM’ye yapılan toplam başvuru sayısına değil. Bu nedenle tablonun bir kısmına bakıp da AYM’nin görevini hakkıyla yaptığı sonucuna varması doğru değil.



Açıkça görülüyor ki AYM’nin karara bağladığı 220.985 başvurudan sadece 8.659’u için ihlal kararı verilmiş. Bu da yüzde 3,9’a tekabül ediyor. Yani AYM kapısında hak arayan her 100 kişiden 96’sı geri çevrilmiş.  



Usulüne uygun yapılmadığı için idari ret kararı verilen yüzde 5’i saymazsak, her yüz başvurudan 90’ı hakkında “kabul edilmezlik” kararı verilmiş.

AYM kimi kabul ediyor kimi kabul etmiyor?

Son yıllarda AYM’nin iki kırmızı çizgisi var. Biri Gülen Cemaati diğeri Kürtler. Bu iki kesimden gelen bireysel başvurular, AYM tarafından esastan incelenmeksizin komisyon kararıyla “kabul edilmez” bulunuyor. 

Kararların gerekçeleri ise çok tanıdık. İktidarın “FETÖ” söylemleri art arda sıralanıp, işte bu nedenle “kabul edilmezlik kararı verilmiştir” deniliyor.

Bankaya para yatırmak, gazete aboneliği, SGK kaydı, Digiturk abonelik iptali gibi sudan sebeplerle hayatı karartılan yüzbinlerce mağdurun başvurusunu esastan incelemeye gerek görmeden “kabul edilmezlik” kararı vermesi bu yapılanları insan hakkı ihlali olmadığını göstermez.

Temel sorun AYM’nin belli kesimlere yönelik hak ihlallerine göz yumması. Bu kesimler iktidarın kimi düşman kabul ettiğine göre değişiyor. 2014 yılında Kürtler dost idi ve AYM’den Kürtler lehine birçok karar çıktı. (Mesela Abdullah Öcalan lehine bile karar çıktı). 

Bugün bu kesimler lehine böyle bir karar çıkacak olsa kararda imzası olan üyelerin başına ne geleceği az çok belli. İki üyesi AİHM tarafından ihlal kararı verilmiş olmasına rağmen 4 yılı aşkın bir süredir cezaevinde olan bir mahkemenin diğer üyeleri kararlarında bu durumu göz önünde bulunduruyor mudur sizce? 

Peki hâl böyleyken Anayasa Mahkemesi neden iktidarın hedefinde?

Ali Babacan’ın da dediği gibi 2010 yılında yapılan Anayasa Referandumu sonrasında AYM’nin yapısı tamamen değişti. 16 kişilik AYM üyesinin 1’i Ahmet Necdet Sezer, 6’sı Abdullah Gül, 6’sı Recep T. Erdoğan ve 3’ü TBMM kontenjanından seçildi.* Meclis çoğunluğunun da iktidar partisinde olduğunu göz önüne alırsak, 1 üye hariç diğerlerinin hepsi de AKP iktidarı tarafından atandı. Bu yapıda bir AYM’den AKP iktidarını üzecek bir karar çıkması beklenemez.

Bakmayın siz Ali Babacan’ın “başvuruların yüzde 93,2’si için ihlal kararı verildi” demesine. Başvuruların yüzde 96’sı esastan incelenmeksizin  reddediliyor zaten.

Mesela 2016’da KHK’larla işine son verilen on binlerce mağdur AYM’ye başvurmuştu. İktidarın, hokkabazlık yaparak şapkadan çıkardığı “OHAL Komisyonu” tavşanı hem AYM’ye hem de AİHM’e başvuru yolunu en az 10 yıl boyunca kapatmış oldu. OHAL Komisyonu karar verecek, komisyon kararına karşı, idare mahkemesine gidilecek, oradan da olumsuz sonuç çıkarsa AYM’ye, olmadı AİHM’e gidilecek. Bu mücadeleyi sürdürmeye belki de pek çok insanın ömrü yetmez.

Siz Erdoğan’ın, Bahçeli’nin veya Soylu’nun AYM’ye atarlanmalarını da ciddiye almayın. Mevcut AYM tam da onların istediği gibi çalışıyor. Belki de bu hırgürün nedeni, Türkiye’de “iktidarın rağmına karar verebilen bir Anayasa Mahkemesi varmış” görüntüsü vermek.

Zira AYM’nin arada bir vitrin süsü niyetine verdiği suya sabuna dokunmayan ihlal kararları sayesinde hala Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti muamelesi görüyor. AİHM hala Türkiye’de etkili içi hukuk yolları olduğu varsayarak kendisine doğrudan yapılan başvuruları reddediyor.

Bu yüzden ben de Devlet Bahçeli’nin “AYM kapatılsın” önerisine sonuna kadar destek veriyorum. Hiç olmazsa “etkili bir iç hukuk yolu varmış” bahanesi ortadan kalkar da bu sayede mağdurlar doğrudan AİHM’e başvurur.


 [Av. Mehmet Tahsin] 6.10.2020 [TR724]

Gri tanrı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Devlete bir renk ve bir san seçecek olsaydım, onu “gri tanrı” diye adlandırırdım ben.

Devletin rengi gridir. Ve o bir sahte tanrıdır. Ondan saklanmak, kamufle olmak için en iyisi griye bürünmek! “Sen, ben yokuz! Biz varız!” Biz metrobüste veya banliyöde istif olan, aybaşında asgari ücret maaşı geç yatırılan, çocuğuna et yediremeyen, ödeyemediğinde elektriği veya doğalgazı kesilenleriz. “Sen, ben yokuz! Biz varız!” Biz bir sabah evinden alınan, sonra bir “hainler mezarlığında” mezar taşsız gömülen, ya da soğukta üst aramasında askerlerin önünde üzerindekileri çıkarttırılan Kürt kız çocuğuyuz.

“Sen, ben yokuz! Biz varız!” Biz Boğaz Köprüsü’nde linç edilen erleriz, askeri öğrencileriz. “Sen, ben yokuz! Biz varız!” İyi de siz ki, korumaları ve altında makam aracı, askeri-polisi ve de vergilerimizle ödenen birkaç kallavi maaşı olanlarsınız. “Sen, ben yokuz! Biz varız!” Tamam, sustum. Ben olamam, ancak ben “bizin” bir parçasıyımdır. Yeter ki siz olun! Devletin görevi işte bunu muhafaza etmektir!




Sizin kim olduğunuza devlet karar veriyor. Sizin kim olmadığınıza devlet karar veriyor. Değerinize veya değersizliğinize devlet karar veriyor. Kaderinize karar veren aynı devlet. Oyun hamuru gibi bir malzemesiniz devlet için. Şekilden şekle sokuyor sizi. Beğenmezse yeniden yoğuruyor. Sizin yeniden biçimlendiriyor. Sizi sadece fiziki olarak değil, kimliksel olarak da, değerler evreniniz bakımından da devlet var ediyor. 

Unutulanlardan değilseniz eğer siz, ne ala size! Her sabah işinize gidin. Akşama eve dönün. Uygun görülen gazeteleri okuyun, televizyonu açtığınızda karşınıza çıkarılan sunucunun ağzından size anlatılanları dinleyin. Hafta sonu komşuyla veya bacanakla konuşurken, reklam arasında belki uzak diyarlarda sizin olmayan bir yerlerin esasında “aslanlar gibi Osmanlı toprağı” olduğunu konuşun. Kuzey Afrika’nın oralarda gaz arayan, ama aslında ya “size gaz veren” ya da “sizin gazınızı alan” devletinizle gurur duyun. Ama dikkat edin, reklamlar az sonra biter.

Kim bilir ne güzel programlar vardır izlenecek. O programların hiç birinde ne devleti soyanları, ne devleti satanları, ne devlete musallat olanları, ne devleti şirazesinden çıkartanları görmeyeceksiniz. Zaten herkesin “bize düşman olduğu” dünyadan birkaç haber izlersiniz belki. Fethedemediğiniz, düşmanlarda kalan o eski yerlerin hayallerini kurarken, oralara bugün vize alamadığınız veya paranız olmadığı için gidemeyeceğinizi akıl eder misiniz? Olsun. Fetih sonrası vizeye gerek olmaz. Öyle mi?

Kullanmadığınız özgürlükleri talep etmenin anlamı ne ki zaten? Sahip olmadığınız bir düşünceyi ifade edeceğim diye risk almaya değer mi? Zaten spor ve magazin haberlerine bakarken, medya özgürlüğünden size ne ki? Fenerbahçe veya Galatasaray maçının skoru mu değişecek sanki kardeşim, basın özgür olursa? Laf! Suç işlemedikten sonra yargı bağımsız olsa ne olur, olmasa ne olur?

“Zaten ne öyle bağımsızlık falan! Bizim apartman yönetimi bağımsızlık falan dese hoşuna gider mi komşuların? Kapıcı çıkıp “hak” mı talep ediyor? Görevlerini yapsınlar olur biter. İşkence var falan diyorlarmış! E ne yapsın devlet? Suçlu suçunu itiraf etmiyor ki adam gibi birader! Öyle mi? Kürtlere hakmış! Yahu ben ekstra hak istiyor muyum? Ne? Dil mi? Bana ne kardeşim! Bak Kilisenizi cami yaparım! Ayrıca yaptım da! Ne oldu? Sonuçta hakkını yediğim diğerleri bile sustu en azından, doğru mu? Bak, beğenmeyen gider, beğenen ziyaret edecekse camiyken de ziyaret eder!”

Bu mudur?

Budur. Çünkü siz kolektifsiniz. Kolektifin bir çarkısınız. Önemli olan kolektif! Siz kimsiniz ki! Ve şunu unutmayın sakın. Bu kolektifin başında da gri bir sahte tanrı olan devlet var.

Devletinizin geçmişinde “büyük olmasıyla” övünün. Devletinizin gelecekte “yine büyük olacağının” hayallerini kurun. Devletinizin size öğretildiği kadarıyla tarihini öğrenin. Mesela Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Fransa Kralı Françesko’ya yazdığı mektubu iyi bilin. Tam fethedilecekken “kadınların oyunu ile baştan çıkartılan” vezirlerin veya kumandanların zafiyetlerine bıyık altı gülün. Aklınıza Malkoç oğlu veya Kara Murat filmlerini falan getirin. O filmlerdeki “kahpe Bizans’ı”, “çorbacı gâvuru”, çorbacının güzel kızın Maria’yı ve ona musallat olan alçak ve sarhoş Bizans askerlerini falan düşünürsünüz. Sonra Kara Murat’ın onları nasıl alt ettiğini, kızı kurtarıp onunla aşk yaşadığını falan hayal edin. Ülkücü kahvehanesinde bunlar ileride arkadaşlarla yapacağınız tarih muhabbetlerine iyi malzeme olur. Ortaokulda tarih hocasının tarih atlasındaki en geniş sınırların üzerinde parmaklarınızı gezdirin. İşte bu devlete kast etmek istiyorlar! Ne duruyorsunuz? Basın küfrü! Basın!

“Bu devletle ne çok uğraşan vardır, bilmez misiniz? Tarihin yegâne birleştirici özelliği Türk ve Müslüman düşmanlığıdır. Hala anlamadınız mı? Batılılar zaten hep bir olmuş, tek amaçları “bizi bölmek, parçalamak”. Bizi çekemiyorlar azizim! Değil mi? Çünkü İstanbul’da Frankfurt Havalimanından daha büyük havalimanı “yaptık!”. Helal bize. Bak hainler diyor ki, neymiş efendim neden her siyasetçinin, kıçı kırık bürokratın, hatta art arda iki cümle kurmaktan aciz bir çuval dinbazın altında sürüsüne bereket, mebzul miktarda Mercedes, BMW, Audi, Volkswagen araçlar var? Şimdi sen bunlara mı hak talep edeceksin? Yahu bir tane de olumlu bir şey söyleyin be kardeşim bu ülke, bu millet ve bu devlete dair!”

“Oyunlarını bozduk. Hainlerin ihanetini deşifre ettik. Devlete kalkan başlara ne olduğunu cümle âleme gösterdik. Gezi’yi de bunlar yaptı. Arkalarında hep aynı güçler. Yerli-milli ayağa kalkışımızı, üzerimize dar gelen esvabı yırtıp atışımızı, bize biçtikleri rolü artık oynamadığımızı, onların oyununda figüran olmaktansa kendi oyunumuzda başrol oynamaya karar verdiğimizi gördüler! 17 Aralık’ta sivil darbeye kalktılar. 15 Temmuz’da fiilen darbe yaptılar! Hep karşılarında bizi buldular! Çünkü bu inleyen ezanları susturamayacaklar! Bu bayrağımızı gönderden indiremeyecekler. Bu her bir santimetre karesi şehit kanlarıyla sulanmış vatanımızı bölemeyecekler!”

Hapishanedeki insanlar kolayca unutuldu. KHK’lılar unutuldu. Meriç’i ve Ege’yi geçerken hayatını kaybedenler unutuldu. Şehri uzaktan ağır silahlarla bombalanırken öldürülenler, cesetleri yerde sürüklenenler, izbe ve gizli mekânlarda maaşlarını vergilerden alan memurların yaptığı ağır ve aşağılık işkencelere uğrayanlar unutuldu. Annesine pasaport verilmeyen ve adeta kedinin fareyle oynadığı gibi oynanan zavallı Kara Efe gibi ağır hasta çocukların babalarına veya annelerine hasret can verdiği unutuldu. Kendisine pasaport verilmeyen ve tedavisi geciktirilen Haluk Savaş Hoca’nın “bağıra-bağıra öldüğü” unutuldu. Malları gasp edilen ve yağmalanan vatandaşların hakkı-hukuku unutuldu. Yerde tekmelenen madenci yakını unutuldu. Roboski’de katledilen masumlar unutuldu. Gar saldırısı unutuldu. Ahmet Altan ve Osman Kavala unutuldu. Çünkü toplumun çok, ama çok büyük bir bölümü, bu mağduriyetlere uğratılan yüz binlerce insanın terörist ve vatan haini olduğundan emin. Onlar gri tanrının kulları, ona itaat ediyor, ona tapıyorlar. Onsan korkuyor, ondan rızık talep ediyorlar. Ona dua edip ona masum adaklar ve kurbanlar veriyorlar.

Bugün de kim olduğumuza karar verdi. Kim? Gri tanrınız! Ve bugün de kim olmadığınıza karar verdi. Bugün de değerinize veya değersizliğinize karar verdi. Kaderinize de. Oyun hamuruyum, oyun hamurusun, oyun hamuruyuz bu devlet için. Bizler bir malzemeyiz.  Şekilden şekle gireriz. Bizi beğenmezse yeniden yoğuruverir. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 17 Aralık ve 15 Temmuz. 1915, Rum Katliamları, 6-7 Eylül pogromu, Varlık Vergisi, Dersim Katliamı, Maraş Katliamı, Sivas Katliamı,  Kürtlerin başına gelenler! Daha neler, neler! O size ne çok sahte peygamber gönderdi bugüne dek! Sizi her gün yeniden biçimlendiriyor. Sizi sadece fiziki olarak değil, kimliksel olarak da, değerler evreniniz bakımından da gri tanrı var ediyor. “Ona tapın” denince kızıyorsunuz sonra. Ama sizi var etmese de biçimlendiren, inşa eden, sonra istediğinde yok eden, güzü sınırsız, gücü denetlenemeyen odur. Gri tanrınız size cenneti vaat eder ama devamlı cehennemde tutar. Buna rıza gösterirsiniz. Çünkü gri tanrıya itiraz olmaz! Hala aklınızda bir şüphe mi var?

Bu devlettir tanrınız sizin aslında. Onu da tıpkı gerçek Tanrı gibi göremez, ona dokunamazsınız. Ama o sizi her yerde görebilir, gerek görürse size “dokunur” hatta. O devleti yakından tanırsınız. Özellikle de eğer size dokunduysa! Ve yoluna çıkmamaya gayret edersiniz. Grileşmeye çabalarsınız. Renklerinizden utanarak koyu bir tonun arkasına gizlenip, sobelenmemeye çalışan bir çocuğun ebeden kaçamaması gibi, sonunda onun eline düşersiniz. Bazen insan değilsinizdir. Mesela ağaçsınızdır. Ya da bir göl! Bazen bir mezrasınızdır, boşaltılan ve ateşe verilen. Bir dağsınızdır belki de, siyanüre boğulan. Bir arkeolojik esersinizdir, barajın altında bırakılan. Canlı veya cansız, fark etmeksizin, insanından taşına herkes tanır bu tanrıyı. O yaratmasa da hiçbir şeyi, o yok etme hakkını kendinde bulandır! Dahası ona bu gücü siz verirsiniz.

Devlet Türkiye’de bu gri tanrıdır. Bu tanrının peygamberleri değişse de, talep ettiği hep aynı: griliklerde kaybolmanız. Her sahte tanrı gibi, gri tanrının en büyük korkusu farklılıklarımız ve renklerimiz!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.10.2020 [TR724]

Harp Okulu öğrencileri hakkında çarpıcı iddia!

Gazeteci Bünyamin Güler, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne karıştıklarına dair tek delil olmadığı hâlde müebbet hapis cezasına çarptırılan Harp Okulu öğrencileri hakkında çarpıcı bir iddiada bulundu.

Gazeteci Bünyamin Güler, şahsi Twitten hesabında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın askeri öğrencilerin dosyalarının yeniden incelenmesi için talimat verdiğini iddia etti.

Erdoğan’ın askeri öğrencilerin dosyalarını inceleme talimatı verdiğini belirten Milli Gazete muhabiri Güler, "Cumhurbaşkanlığının ilgili hukukçuları Adalet Bakanlığı’yla temasa geçti. Askeri öğrencilerin dosyalarını incelemek üzere isteyen Cumhurbaşkanlığı hukukçuları, çalışmalar için ilk adımı attı." dedi.

Güler, askeri öğrencilerin mağduriyetinin anlatıldığı çok sayıda mektubun Erdoğan'a ulaştığını ve Erdoğan'ın talimatıyla hukukçularının dosyaları incelemeye aldığını söyledi.

Bünyamin Güler şahsi Twitter hesabında şu ifadeleri kullandı:

"ERDOĞAN’DAN ASKERİ ÖĞRENCİLERLE İLGİLİ TALİMAT

1) 15 Temmuz gecesi ellerine silah almadıkları halde defalarca müebbet hapis cezasına çarptırılan askeri öğrencilerle ilgili yeni bir gelişme yaşandı.

2) Askeri öğrencilerle ilgili alınan kararların toplum vicdanını yaralaması ve adalete olan güveni zedelemesinden dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın askeri öğrencilerin dosyalarını inceleme talimatı verdiği öğrenildi.

3) Bunun üzerine Cumhurbaşkanlığının ilgili hukukçuları Adalet Bakanlığı’yla temasa geçti. Askeri öğrencilerin dosyalarını incelemek üzere isteyen Cumhurbaşkanlığı hukukçuları, çalışmalar için ilk adımı attı.

4) Cumhurbaşkanlığı askeri öğrencilerin dosyalarını inceledikten sonra Yargıtay 16'ncı Ceza Dairesi kararını verecek."

MELEK ÇETİNKAYA ASKERİ ÖĞRENCİLERİ UNUTMADI, UNUTTURMADI

Harp Okulu öğrencisi Furkan Çetinkaya'nın annesi Melek Çetinkaya yaklaşık 4 yıldır "askeri öğrenciler suçsuz" sloganı ile eylem yapıyor. 

Demokratik hakkı olan protestoları sebebiyle 17 Temmuz'da tutuklanan Çetinkaya iki ay sonra tahliye edilmişti.

6.10.2020 [Samanyolu Haber]

[Dünü, bugünü ve yarını...]

Abdullah Aymaz, Eyüp Beşir ve İbrahim Shafi Zanga, Hizmet Hareketi'nin üç farklı kuşağını temsil ediyor. "Hizmet Konuşmaları" programına konuşan üç isim Hizmet'in geleceğini nasıl yorumladı?

YouTube'da yayın yapan Hizmetten.com kanalında başlayan “Hizmet Konuşmaları” programının ilk üç bölümünde Hizmet Hareketi mensubu üç farklı kuşağın görüşleri yer almıştı.

Kanalda yayınlanan son videoda üç farklı kuşaktan üç isimin anlattıkları bir araya getirildi.
 
Üç ismin, "Hizmet nedir? Bugüne kadar neler yaptı? Gönüllülerini nasıl bir gelecek bekliyor?" gibi ortak sorulara nasıl cevap verdikleri ortaya konuldu.  

İşte Abdullah Aymaz, Eyüp Beşir ve İbrahim Shafi Zanga’nın Hizmet Konuşmaları’ndaki o açıklamalarının dikkati çeken bölümleri:


6.10.2020 [Samanyolu Haber]

Yatması gereken süre dolmasına rağmen gazeteci Fahri Öztoprak tahliye edilmiyor

Dört yıldır cezaevinde bulunan ve ağustos ayında ceza süresini dolduran gazeteci Fahri Öztoprak hâlâ tahliye edilmiyor.

19 Aralık 2016’dan bu yana Erzurum Kapalı Cezaevinde tutuklu olan gazeteci Fahri Öztoprak, yatması gereken süre bittiği halde tahliye edilmiyor. Denetimli serbestlik hakkı kazandığı için cezaevi yönetime dilekçe veren Öztoprak’ın talebi reddedildi.

Fahri Öztoprak, Bank Asya hesabı, sosyal medya paylaşımları ve bir gizli tanığın ifadelerine dayanılarak örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. 

DENETİMLİK SERBESTLİK HAKKI İHLAL EDİLDİ

2018 yılı şubat ayında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası 25 Nisan 2019’da onandı. 2020 yılı ağustos ayı itibarıyla denetimli serbestlik hakkı kazandı, ancak tahliye edilmeyerek bir kez daha hukuksuzluğa maruz kalıyor.
 
25 yıl Samsun, Trabzon ve Erzurum bölgelerinde gazetecilik yapan Fahri Öztoprak, en son Zaman gazetesi Erzurum bölge sorumlusu olarak görev yapıyordu. 

Bold'dan Sevinç Özarslan'ın haberine göre lise yıllarında gazete dağıtırken tanıştığı mesleğini hiç bırakmayan Öztoprak, aynı zamanda doğa tutkunu bir fotoğraf sanatçısı. 

Karadeniz Bölgesi’nde kişisel sergiler açtı. Anadolu Üniversitesi İşletme bölümünden mezun olan Fahri Öztoprak cezaevinde de aynı üniversitenin medya iletişimi bölümünü okuyor.

6.10.2020 [Samanyolu Haber]

Mantıka't-Tayr Kuş Dili ve... [Abdullah Aymaz]

Aslında “Kuş Dili”  “Lisane’t-Tayr” şeklinde ifade edilir. Kur’an-ı Kerim, “Lisan” kelimesini değil; “mantık” kelimesini kullanıyor. Mantık, bildiğimiz mantık mânası yanında “nutuk” kökünden olması itibariyle, konuşma ve lisan mânasına da gelir. Mantıka’t-Tayr, Elmalılı Hamdi Yazır’a göre “uçma mantığı” mânasınadır. Tayr, kuş; tayaran kuş gibi uçmak demektir. Biz 1995’te Samanyolu TV’de “Kur’an Ve  İlim”  programları yapıyorduk. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi profesörleri, beşer-onar dakikalık bir şeyler söylediler. Ama doktorasını kurbağalar üzerine yapan Prof. Dr. İrfan Yılmaz, tam mantıka’t-tayr üzerine bir buçuk saat konuştu. Bizimle beraber programdaki bütün profesörler de bir kurbağacının mantıka’t-tayr üzerine bu kadar derin ve geniş bilgiler sunan konuşmasına hayret ettiler. Programdan sonra İrfan Beye ben de hayretle “Bu bilgileri nereden derledin?” diye sordum. “Sızıntı’dan” dedi. Kendisi Sızıntı dergisinin uzun zaman yayın heyetinin başında olduğu için bütün yazıları defalarca tekrar tekrar inceliyordu. Onun için zihnine nakşetmişti. Gerçekten ilmî, fennî yazılarla dolu olan bu dergi tam bir bilgi hazinesi idi…

“Cenab-ı Hak, Davud ve Süleyman Aleyhisselam'lara, kuşların lisanlarını, hem istidatlarının dillerini yani HANGİ İŞE YARADIKLARINI, onlara Cenab-ı Hakkın ihsan ettiğini “(Süleyman) ‘Ey insanlar bizlere (Babam Davud’a ve bana) kuşların dili, mantığı öğretildi” ve “(Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları), toplu haldeki kuşları Davud’un hizmetine râm etmiştik.”  âyetlerinin cümleleri  gösteriyorlar. Evet madem hakikattir, madem yeryüzü, Rahman olan Cenab-ı Hakkın bir sofrasıdır ve insanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifade eden diğer hayvanların ve kuşların çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki, en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip, İlâhî ilham ile çok büyük bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan gibi KUŞLARI  konuşturarak, insanların medeniyetinin güzelliklerine güzel şeyleri ilave etmiştir; öyle de, başka kuş ve hayvanların istidat dili bilinirse, çok tâifeleri var ki, - kardeşleri ehlî hayvanlar gibi -  birer mühim işte kullanılabilirler. Meselâ, ÇEKİRGE  ÂFETİNİN  İSTİLASINA  KARŞI,  çekirgeyi yemeden mahveden SIĞIRCIK  KUŞLARININ  DİLİ  bilinse ve hareketleri tanzim edilip düzenlense, ne kadar faydalı bir hizmette ÜCRETSİZ  olarak istihdam edilebilir. İşte kuşalardan şu nevi istifade ve emre âmâdeliği, hem telefon ve fonograf gibi cansız şeyleri konuşturmanın ve kuşlardan istifade etmenin, en son hududunu şu âyet çiziyor, en uzak hedefini tayin ediyor, en haşmetli suretine parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder. İşte Cenab-ı Hak şu âyetlerin rumuzla işaretlerinin diliyle mânen diyor ki:

“Ey insanlar!   Bana tam kul olan bir hem cinsinize, onun peygamberliğinin masumluğuna ve saltanatının tam adâletine vesile olmak için mülkümdeki muazzam mahlûkatın o peygamberin emrine musahhar edip konuşturuyorum ve ordu, asker ve memurlarından ve hayvanatının çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyle ise her birinize de madem gök ve yer ve dağlar, üzerine alıp yüklenmekten çekindikleri EMÂNET-İ  KÜBRÂYI  (Büyük emaneti)  takdim edip vermiştir. Yeryüzüne Halife olmak istidadını, kabiliyetini vermişim. Şu mahlukatın dizginleri kimin elinde ise,  O’na râm olup, itaat etmek lâzımdır; tâ O’nun mülkündeki mahluk da size râm olabilsin ve onların dizginleri elinde olan Zât’ın (c.c.)  namına elde edebilseniz, istidat ve kabiliyetlerinize lâyık makama çıksanız…”

“Madem hakikat böyledir;  mânasız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel; en hoş, en yüksek, en ulvî masumane bir eğlenceye çalış ki, dağlar dana DÂVUDVÂRΠ birere muazzam Fonoğraf olabilsin, tatlı nesim havasının dokunmasıyla, ağaçlardan ve nebatattan birer musîkî teli gibi zikir nağmeleri kulağına gelsin ve dağ, binlerce dilleriyle TESBİHAT  yapan bir acâibül mahlukat mâhiyetini göstersin ve ekser kuşlar, Süleyman Aleyhisselamın HÜDHÜD  kuşu gibi birer munis arkadaş  veya itaatli birer hizmetkâr  suretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem kabiliyetli olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin. Öteki eğlenceler gibi, insaniyetin gerektirdiği makamdan seni düşürtmesin…”  (Yirmici Söz, İkinci  Makam)

Hâlâ günümüzde ÇEKİRGE  istilaları büyük bir tehdit olarak insanların peşini bırakmıyor. Çekirgeleri yemeden sadece sesiyle mahveden Sığırcık Kuşlarından istifade edilebilir. Hatta Sığırcık Kuşlarının sesleri kaydedilip, belki şiddeti de ayarlanarak çekirgeler üzerine gönderilirse, insanlık için  büyük felâketlerden  olan çekirge istilasına bir çare olabilir. İşte bunun gibi diğer canlılar üzerinde de çalışmalar yapılsa hiç zehirli ilaçlar kullanmadan canlılara karşı canlılar kullanılarak zararsız  temiz gıdalar  temin edilebilir… 

[Abdullah Aymaz] 6.10.2020 [Samanyolu Haber]