Kader bu ya [Abdullah Aymaz]

Fıtrî donanımı, kesbî ve vehbî ilimleri fevkalâde bir zât, Ankara’da siyasetin boğucu atmosferinde hizmet-i İmâniye ve Kur’aniye imkânı bulamayınca, daha önce 18 küsur sene hizmet ettiği Van şehrimize geliyor.

Bir câmide kalıyor. Sonra dört –beş talebesiyle Erek Dağı’na gidiyor. Kur’ani sohbetler ilmî-fikrî görüşmeler yapıyor. Arapça veya Kürtçe olarak konuşulan bu meseleleri not alan, yazıp saklayan yok. Seneler sonra bunların kırıntılarını ya Vanlı Hamid Ağabeyimizden bire bir veya Çoranivisli Ali Çavuş’tan kulaktan kulağa duyabiliyoruz…

Eğer Üstad Hazretleri’nin ömrü öyle geçseydi 1925’ten -1960’a kadar, dünyayı aydınlatacak o zâttan bize neler miras kalacaktı, bir düşünelim. Ama kader bu ya, birileri ona musallat oldu. Hem Ramazan günü ve hem de karlı bir kış mevsiminde yayan olarak tâ oradan Erzurum’a, oradanda deniz yoluyla Trabzon, İstanbul, İzmir ve Antalya’ya… Oradan da Burdar’a getirilip bir câmiye yerleştirildi.

Orada “Nur’un İlk Kapısı” ismindeki kitabını yazdı. Oradan Isparta’ya, oradan da Isparta tarafından yolu olmayan, ancak Eğirdir tarafından kayıkla geçilebilen Barla’ya sürdüler… Kader bu ya, orada Şamlı Hafız Tevfik Efendiyi buldu. Babası Şam’da görev yaptığı için o münasebetle Şam’da daha sonra Üsküdar’da bulunan Hafız Tevfik’in annesi Barlalıdır. Babası  seneler önce yani daha çocukken, keşfen kerâmeten “Evladım sen bu zâtla  birgün beraber hizmet edeceksin” dediği Üstad ile, İstanbul’daki evlerinin yanması ve kalacak yerleri olmadığı için Barla’ya dede ocağına geldiğinde buluşurlar.

O güzel yazısıyla, “Kader bana hat (yazı) kabiliyeti vermemiş, bir sayfayı bir saatte zor yazıyorum. Onun için her şeyi ezberleyip kalbime yazardım” diyen Bediüzzaman Hazretleri’ne muhatap ve kâtip olmuş ve beraberce pek çok Risaleyi yazmışlar…

Risale-i Nurların şaheserlerinden Sözler, Mektubat ve Lem’alar orada telif edilmiştir. Daha sonraki her sürgün yerinde de bazı eserler yazılmıştı. Meyve Risalesi gibi hapisanelerde de yazılanlar vardır…

Ya zâlimler musallat olmasaydı da Erek Dağında birkaç talebesiyle kalakalsaydı, en başta bizler ve bütün dünya insanlığının muhtac olduğu eserler, Amerikalı kardeşimiz Abdüllâtif Beyin “Bediüzzaman o teleskop gibi derin bakışlı anlayışı ile Kur’an’ın enginliklerine dalıp bir gavvas gibi çıkardığı Kur’an hazineleri dedigi Risale-i Nurlar”ı nasıl yazılacaktı? Eğer Eskişehir, Denizli ve Afyon hapisaneleri ve mahkemeleri olmasaydı, bu İlhamât-ı Kur’aniye, Sünuhât-ı Kur’aniye, İstihrâcât-ı Kur’aniye ve İstinbâtât-ı Kur’aniye olan Risale-i Nurların ilânatı ve tanıtılması hem de Cumhuriyet gazetesi gibi gazetelerle nasıl yapılacaktı? Ayrıca, sömürgecilerin  İslam ülkelerini Türkiye’den koparmak için “Türkiye lâik oldu. İslamiyeti terketti”  şeklindeki propagandalarına karşı, “İslamiyet için dimdik ayakta duran, mahkemeden mahkemeye hapisaneden hapisaneye girip çıkan İslamî bir cemaat var, İslamiyet bitmemiş, İslamiyet canlı olarak Türkiye’de yaşıyor” dedirtecek imaj nasıl oluşacaktı?..

Şimdi benzer ve zorlu bir süreç yaşıyoruz, ama bütün dünyada Hizmet Hareketi nedir, bunların düşünceleri nedir, yazılan kitaplarında neler vardır, binlerle problemlerle ve krizlerle boğuşan dünyaya ne mesajı vardır ve nasıl bir çözüm getiriyor, diye müthiş bir merak uyandı.

Merak ilmin hocasıdır. Bu merak dünyaya çok şey öğretecek inşallah… Bizim yapamadığımız ve anlatamadığımız pek çok gerçeği hem de en önemli insanlara yani biri bin yapanlara anlatacak. Yanlarına varamadıklarımız şimdi bizim yanımıza geliyorlar. Türkiye’de algı operasyonları ortalığı tozu dumana karıştırırken dünya bu hizmeti kaynağından hem de dosdoğru öğrenme merakı ile derin gafletinden uyanıyor. Dünyanın pek çok güzelliklere gebe olduğunu görüyoruz Elhamdülillah…

Abdullah Aymaz,28.11.2016 /Zaman

TSK, Suriye’de kime kalkan? [Faruk Mercan]

TSK, Suriye’de kime kalkan? Emevi Camii imamı Muaz EL Hatip’e ne oldu?

Türkiye yanıyor.

Bu yangın, memleketin her tarafını sarmış durumda..

Adını koyalım: Türkiye iç savaş şartlarının yaşandığı bir Afganistan, bir Irak, bir Suriye artık...

Ülkenin her tarafında dolaşan canlı bombalar, Suriye’den ve Güney Doğu’dan gelen şehitler...

Devletten ihrac edilen 130 bin insan, 90 bin gözaltı, BBC’nin daha yeni duyurduğu korkunç işkence olayları, adi suçlular çıkarılarak hapishanelere konulan 40 bin insan...

200 bin kişinin pasaportu iptal edilmiş.
Saraydaki Şahıs, Avrupayı mültecilerle korkutuyor, ama kapılar açılsa binlerce Türk vatandaşı ülkeyi terkedecek... Yüzlercesi terkediyor zaten...

Böyle bir Türkiye nasıl ayakta tutulabilir? Ancak tamamen kapalı bir rejime dönüştürülerek...

Türkiye bugün NATO’dan çıkarılsın, Avrupa Birliği süreci bitsin, Saraydaki Şahıs buna çok memnun olacak.

Geçtiğimiz hafta, TSK Suriye’de çok ağır bir saldırıya daha uğradı. Şehitlerin sayısı beş olarak açıklandı.

Sadece Suriye’de değil, Güney Doğu’da verilen şehitlerin sayısı da millete doğru olarak açıklanmıyor.

15 Temmuz’dan önce, bir türlü TSK’yı Suriye’ye sokamadı Saraydaki Şahıs... 15 Temmuz’da TSK’nın parçalanmasından yararlandı ve TSK’yı Suriye’ye soktu. Adına da “Fırat Kalkanı” diyerek...

Ne diyordu Saraydaki Şahıs ve akıldaneleri 4 yıl önce:

“Bu bayram namazını Şam’daki Emevi Camii’nde kılacağız.”

Kaç bayram geçti?

Ve Suriye’de şehit olan kaç askerin cenaze namazı kılındı Ankara’da?

Ne uğruna?.. Bir kin ve intikam olayına dönüşen Esad’ı devirmek uğruna...

İslam dünyasına “Emirel Müminin” olmak uğruna...

Evet, Saraydaki Şahsın “Halifelik” sevdasıyla, Türk askeri bugün Suriye topraklarında...

Bir Batılı gazeteci, Orta Çağ’da Hristiyan mezhepleri arasındaki savaşı hatırlatarak, Irak ve Suriye’de olup bitenlere “Müslümanların Otuz Yıl Savaşları” diyor. Ama, Suriye’de fazlası var... Suriye’de hem Müslümanların kurban gittikleri bir mezhep savaşı var, hem de Çin’in, Rusya’nın, Amerika’nın, Avrupa’nın müdahil olduğu bir başka savaş var...

İran, Esad rejimini muhafaza etmek için 20’i kadarı general, bin askerini kaybetti şimdiye kadar Suriye savaşında... Rusya’nın gemilerle Beyrut’tan Lazkiye’ye Hizbullah mensupları ve silah taşıdığı bir Suriye var karşımızda..

Hatırlar mısınız, Saraydaki Şahıs, 2012 yılında Emevi Camii İmamı Muaz EL Hatip ile mitingler yapıyordu. O konuşmalarda Suriyelileri kışkırtıyor ve Esad’ın yakında devrileceğini söylüyordu. Suriye’nin yeni lideri de hazırdı: Muaz EL Hatip.

Bugün muhaliflerin son kalesi olan Halep de düşmek üzere... Halep’te kadınlar, çocuklar, yüzlerce sivil bombalar altında can verirken, 300 bin Halepli kaçacak yer ararken, Saraydaki Şahıs’tan tık yok... Muaz EL Hatip de yok artık... Halep’i bombalayan Rusya’ya tek kelime edemiyor Çakma Halife...

Türkiye’nin yakın siyasal tarihindeki trajedileri en iyi bilen isimlerden biri olan siyaset bilimci Prof. Mümtazer Türköne, Silivri zindanına kapatılmadan önce tarihi bir uyarı yaptı ve şöyle dedi: “Türkiye’yi Balkan faciası günleri bekliyor!”

Evet, tarihi bir uyarıydı bu...

İttihatçılar, Osmanlı Ordusu’nu parçaladılar. Sonra Balkan faciası yaşandı. Ve sonra 1. Dünya Savaşı... Sürecin sonunda İttihatçılar yok oldular, ama Osmanlı Devleti de parçalandı.

Saraydaki Şahıs, 15 Temmuz’a kadar TSK’yı Suriye’ye sokamadı. Uzun süredir yaptığı çalışmanın semeresini TSK’yı parçalayarak elde etti. Tıpkı bir macera peşinde koşan İttihatçıların yaptığı gibi, Ordu’yu savaşa soktu. TSK, artık Suriye ve Orta Doğu batağında...

Güya Müslümanlara zulüm yapan Esad’ı devirecekti, ama bugün kendisi Türkiye’yi Suriye’ye çevirmiş durumda... Hatta Suriye’den daha beter bir Türkiye var artık...

Evet, Türkiye artık bir Baas Suriye'si...

Türkiye artık bir Taliban Afganistan'ı.....

Türkiye artık bir Saddam Irak’ı...

Türkiye artık bir Kaddafi Libya’sı...

Ne yazık ki, TSK’yı da kendisine “kalkan” yapmış durumda Saraydaki Şahıs...

Bu badirenin sonunda memleketin başına ne gelecek umurunda değil...

Yeter ki Saray'ını ve kurduğu köhne rejimini korusun...

Ama tarih, Prof. Mümtazer Türköne gibi insanları haklı çıkarıyor.

Daha ince kullandığım bir ifadeyi tekrar edeyim:

Bir devlet, bir millet, bir ülke sıfırlanıyor!

Mümtazer Türköne gibi Silivri zindanına kapatılmış olan büyük sosyolog ve alim Ali Bulaç, şöyle demişti bir gün:

“Bunlara Suriyeli kadınların ahı yeter...”

Evet, fitil fitil burnunuzdan gelecek Suriyeli kadınların ve çocukların ahı... Anadolu topraklarında, üç yıldır yaptığınız, tarihimizde eşi benzeri görülmemiş zulümleriniz de burnunuzdan fitil fitil gelecek...

Bu sürecin sonunda, aynı acıları misliyle yaşayacak ve İttihatçılar gibi yok olup gideceksiniz.

Faruk Mercan, 29.11.2016 /Samanyolu Haber

Everest tepesi gibi dik durmak... [Abdullah Aymaz]

Merhum Sâlih Özcan Ağabey, “Üstad Hazretlerinin Sözler, Mektubat, Lem’alar ve Şualar  gibi kitapları olmasaydı bile Lâhikaları yeterdi.” demişti. M. Fethullah Gülen Hocaefendi de “Lâhikalar da olmasaydı, Üstad Hazretlerinin o dimdik duruşu yeterdi.” dedi. 

Zira Cumhuriyetin başında dine karşı çok ters bir tavır alındı. Dini öğreten bütün kaynaklar kapatıldı; medrese, tekke, zâviye ne varsa âdeta kurutuldu. Birilerinin, sırf din ve dindarlar aleyhine kanun çıkartarak tezgahladığı Menemen olayı gibi benzer olaylarla mürşit ve rehberler sindirildi. 

Rejimin hiç şakası yoktu; insanlar derhal idama gönderiliyordu. Ama Everest tepesi gibi dimdik ayakta duran bir zât vardı, o da Bediüzzaman Hazretleriydi. Sarığından  bile taviz vermedi… Esas derdi yani İman problemini teşhis edip bütün çalışmalarını onun üzerine yoğunlaştırdı. İnanç problemini halletmeden hiçbir problem çözüme ulaşamazdı. 

Yazdığı muhteşem eserlerle her şeyden  önce iman ve Kur’an  hizmetine başladı… Hapislere ve sürgünlere hiç önem vermedi. O ihtişamlı dik duruş, diğer mürşid ve rehberlere de örnek oldu. Zaten dinin kaynaklarını kurutmak isteyenler de her şeyi ve herkesi bırakıp onun ve talebelerinin peşine düştüler. 

Şarktaki büyük olaya sebep olanların yakınlarını bile bir müddet sonra serbest bırakıp hatta müftülük gibi görevler bile verirken ona hiçbir hak tanımadılar; sadece ya hapis ya sürgünle mecburî ikametler… O ise hiç yılmadan yazmaya ve örnek olmaya devam etti… Hapislerin ve mahkemelerin bile ilânât olduğunu, bu duyuru ve tanıtma ile insanların iman hakikatlarını anlatıp neşreden eserlere ve kitaplara yöneleceklerini söyledi. 

Hatta, sömürgecilerin İslam Dünyasını dünyadan kopartmak için, “Türkiye lâik oldu, dinden çıktı, İslâmiyeti terketti; artık Türkiye’yi ve Türkleri unutun.” şeklindeki telkinlere karşı, Bediüzzaman Hazretleri bu mahkemelerin Âlem-i İslâma, “Hayır, Türkiye’de çok güçlü İslâmî bir faaliyet var. Müslümanlık bitmedi, onun kahraman müdâfileri dimdik ayakta duruyor!..” mesajını verdiği için hayırlı olduğunu, mahkemelerin  devam etmesinin hikmetlerinden bahsetti… Bugün eğer, Diyanet, Kur’an Kursları, İmam Hatipler ve İlahiyatlar ve İslami cematler varsa, bütün bunlar Bediüzzaman engelinin aşılamadığından dolayıdır. Eğer onun dik duruşu aşılabilseydi, bunların hiçbirisinden söz etmek mümkün olamazdı. Aynen Sovyetler dönemindeki Müslüman milletlerin başına gelenler de bizim başımıza gelecekti…

Günümüze gelince, insanlık varıp bir çıkmaza dayandı. Orijinalliklerini kaybettikleri için diğer semavî dinlerin söyleyeceği pek fazla bir şey kalmadı… Semavî dinlerden sadece İslamiyetin esasları orijinal şekliyle ayakta duruyor. İnsanlık ister istemez, Kur’an ve İslâmiyete yönelecek. Bunu önlemek için İslam düşmanları kendilerince akıllıca, ürkütücü ve korkutucu radikal selefi anlayışları körüklediler, normal yaşayışa sahip Müslümanların içine bile endişe ve korku saldılar. 

Bunlar devam ederken, insanlığın gözleri Türkiye’ye çevrildi… Siyasî İslamı temsil ettiğini söyleyenler, görüntüleriyle bunları gösterenler bir iktidar oldu. Öbür taraftan dünya çok büyük yolsuzluklara, gayr-i Müslim dünyada bile görülmeyen haksızlıklara, adaletsizliklere şâhit oldu ama ne Diyanetten, ne İlâhiyatlardan, ne de İslâmî cemaatlerden en ufak bir itiraz çıkmadı, hatta İslâmiyete asla uymayan bu yanlışlıkları alkışlarcasına bir tavır takınıldı. Dünya şaşırıp kaldı. Tek kurtuluş İslamiyet görülürken böyle şaşırtıcı bir şey yaşanıyordu…

Ama bütün bunlara karşı dimdik ayakta duran ve bu yanlışlıklara asla taviz vermeyen M. Fethullah Gülen Hocaefendiyi dünya bu münasebetle iyice tanımış oldu. Şimdi harıl harıl onun hayatı ve eserleri incelenmeye başlandı. Bu süreç, dayanılmaz işkenceleri, cendereleriyle beraber böyle güzel bir ilânat  ve duyuru ile de zulüm ambalajlarından ve cevirlerden de cebrî lütuflar doğurdu. İnşallah bunun ne mânâya  geldiğini de çok geçmeden göreceğiz….

Abdullah Aymaz, 29.11.2016 / Samanyolu Haber / aaymaz@samanyoluhaber.com

NATO’daki ‘eski’ Türk subayları, 15 Temmuz ve sonrası hakkında ne düşünüyor? [Ali Mirza Yazar]

15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından başlatılan ‘cadı avı’ sonrası, en belirsiz duruma düşen gruplardan birisi, Avrupa’daki NATO karargâhlarında çalışan Türk subaylar oldu. Bir rivayete göre 56 Türk NATO personelinden sadece 7’si görevinde kalabildi. Bir başka rivayete göreyse, Almanya, Belçika, Hollanda ve İngiltere’deki karargâhlarda görevli 149 TSK mensubundan sadece 9’u yerinde.

Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) görevlerinden alınan personelin bazıları Türkiye’ye dönmedi. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde olduğu düşünülen Türk subaylarından son günlerde haberler geliyor. Geçen Cuma NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenburg, NATO’da görev yapan bazı Türk subaylarının Avrupa’dan iltica talebinde bulunduklarını açıklamıştı. NATO’nun Almanya’daki hava kumanda strateji biriminin başındaki General Mehmet Yalınalp ise, geçen hafta Reuters’e konuştu.

Bir listede ismi geçti diye

15 Temmuz darbe girişiminde rol aldığı iddiasıyla görevine son verilerek Türkiye’ye çağrılan Yalınalp, hakkındaki iddiaları yalanlarken, şu anda devam eden tasfiyelerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zayıflattığını iddia etti. “Ordu zayıflıyor. Süresiz şekilde tutuklandıkları için personelimizi kaybediyoruz” ifadelerini kullanan General Yalınalp, toparlanmanın on yıllar süreceğini belirtti.

1 Ağustos’ta yayınlanan yeni bir KHK ile görevine iade edildiği haberini alan Yalınalp, buna rağmen Türkiye’ye dönmemiş. Çünkü dönenlerden bazıları tutuklanmış. Reuters’e konuşan bir Türk yetkili de Yalınalp hakkında tutuklama kararı olduğunu doğruluyor. Yalınalp’e göre, tutukluluk gerekçesi ‘darbeci askerlerden birinde’ ele geçirilen bir ‘generaller listesi’. Bu listede ismi geçenlerden bazıları hâlâ görevinin başında ancak Yalınalp için bu geçerli değil.

Eğitimli askerler tasfiye edildi

“Eski sınıf arkadaşlarımdan bazıları şimdi tutuklu, bu generaller darbe günü tatildeydiler… Çok eğitimli kimseler” diyen Yalınalp, görevden alınan, tutuklanan 5 binden fazla subayın Türk Ordusu’ndaki en eğitimli kesim olduğunu vurguluyor. Bir generalin yetişmesi için 25, 30 yıl gerektiğini söyleyen General Yalınalp, 240 F16 jeti uçuracak yalnızca 200 pilot kaldığını da kaydediyor.

Yakın zamanda, darbe soruşturmalarında ismi geçen bazı pilotların, gündüz adli kontrole girip ardından Suriye’de göreve gittikleri medyaya yansımıştı. Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, 15 Temmuz’dan bu yana 3 bin 665 personelin ihraç edildiğini, 16 bin 423 öğrencinin de TSK ile ilişiğinin kesildiğini açıkladı.

Başarısız olacağı başından belli bir darbe

Yalınalp’e göre görevleri başındaki askerler hâlâ nefret mektupları alıyorlar ve bu da orduda tutuklanma korkusunun sürdüğünü gösteriyor. Onu Türkiye’ye dönmeyip Almanya’da doktora pozisyonuna başvurmaya iten sebep, Washington’daki bir meslektaşının, General Yavuz Çelik’in emekliliği kabul ederek Türkiye’ye döndüğü hâlde tutuklanması.

Yalınalp, bu tecrübedeki generallerin ‘başından itibaren başarısız olacağı belli’ böyle bir darbe teşebbüsüne dâhil edilseler bile kabul etmeyeceklerinin de özellikle altını çiziyor.

Arafta kalan Türk subayları

Reuters’in haberinden kısa süre sonra Amerikan bağımsız haber radyosu NPR da, 15 Temmuz sonrası işini kaybeden Brüksel’deki NATO subaylarıyla konuştu. Güvenlik gerekçesiyle isimleri gizli tutulan subayların, isimleri KHK’da görevden alınanlar arasında çıkınca, pasaportları iptal edilmiş ve Türkiye’ye dönüş için gerekli doküman iletilerek ülkeye girmeleri beklenmiş.

Subaylardan biri, durumu şöyle açıklıyor:

“İki emir vardı. İlki bize görevimizin sona erdiğini söylüyordu; 221 isim vardı bu listede. Birkaç gün sonra, ikinci bir emirde daha fazla isim eklenmişti ve hepimizin soruşturma altında olduğunu, acilen ‘vatana’ dönmemiz gerektiğini belirtiyordu. Verilmiş bir ceza yoktu henüz.”

İlk etapta hiçbiri ne yapacağını bilememiş. NATO’daki meslektaşları ile vedalaşıp Türkiye’ye dönmeyi ve masum olduklarını ispatlamayı düşünmüşler. Ancak ilk giden 17 arkadaşlarının tutuklandığını görünce, bu karardan vazgeçmişler. Böylece arafta kalmışlar: Artık NATO çalışanı değiller, ülkeleri, işleri ve yasal bir statüleri de yok.

Toplantı tuzağıyla tutuklama

Bu arada, ismi listede olmayan NATO’daki bir Türk subayı 12 Ekim’de Ankara’da toplantıya çağrılır. Bir günlük bir iş gezisidir bu. Yaşananları gördükleri hâlde karı-koca bir şeyden şüphelenmez ancak ertesi gün subay Brüksel’e dönmeyince, karısı durumu anlar. NATO’daki üsleri dâhi Türkiye’den haber alamaz. Nihayet arkadaşları aracılığıyla bir haber gelir: Toplantı tuzaktır, subay tutuklanmıştır.

‘Bir Türk subayının sessiz çığlığı’

NATO’daki meslektaşlarına “Bir Türk subayının sessiz çığlığı” başlığı ile bir veda mektubu yazan eski NATO çalışanı şunları kaydetmiş:

“Diğer Türk meslektaşlarım gibi, görevden alınmam sadece işimi kaybetmem anlamına gelmiyor. Bütün askerî kimliklerimi, pasaportumu, sosyal haklarımı, sağlık güvencemi, banka hesaplarımı, emeklilik primimi, çalışma hakkımı vs. kaybettim. Daha da üzücü olanı, geçmişsiz ve maalesef geleceksiz olarak kendi başıma bırakıldım.”

Bu mektubun yazarı, NPR’a verdiği röportajda, Türkiye’nin insan onurunu, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarına saygıyı kaybettiğini, “Türkiye’nin kayıplarının yanında kendi kayıplarının hiçbir şey olduğunu” vurguluyor.

NATO’nun değerleri

Türk subaylarından birisi, NATO’nun içine düştüğü durumu ise şöyle açıklıyor: NATO’ya üye 28 ülkenin toplam gücü, en zayıflarının gücü kadardır ve bu şu anda Türkiye’dir. Bir başka subay da, NATO’nun kuruluş metninde insan haklarına saygıya referans verildiğini, eğer bu Türk subayları yanlışlıkla ‘ihanet’ suçlamasıyla başbaşa bırakırsa, kendi değerlerini terk ettiği anlamına geleceğini söylüyor.

Ali Mirza Yazar, 29.11.2016 /TR724

Diktatör mü? [Nazif Apak]

Uzun zamandır Türkiye’de diktatörlük tartışılıyor. Konu her açıldığında “Bu ülkede diktatörlük olsaydı, bunları yazamazdınız, konuşamazdınız” gibi cevaplar verilirdi bir zamanlar. Ne oldu sonra? Eleştiri yayınlayabilecek gazete kalmadı, ekranlar karartıldı.  Birileri hala “Yok canım; bu ülkede demokrasi var” diyor. Şimdi cümle biraz değişmiş; “Ben diktatör olsaydım sen kaçamazdın” diyorlar yazarlara. Aslında şöyle demek daha doğru: Gazeteciler demokratik rejimlerde kaçmaz; ancak antidemokratik sistemlerde kaçmak zorunda bırakılır…

BİR ELBİSE DİKELİM

Aslında bu tartışmanın kişiselleştirilmeden tartışılması lazım. Diktatörlük standartlarının belirlenmesi gerekiyor ki daha soğukkanlı sonuçlara ulaşılabilsin. Kimdir diktatör, ne iş yaparlar, nasıl yaşarlar, geride ne bırakırlar gibi sorular art arda sorulur ve somut örnekler üzerinden cevaplar aranırsa mevzu daha objektif bir standarda kavuşabilir. O ölçüler belli olur, diktatör prototipi ete kemiğe bürünürse o elbiseyi kişilere uyarlarsınız; eminim, bazılarına cuk diye oturur, bazılarına da dar gelir…

DİKTATÖRÜN BİR GÜNÜ

Yüzlerce araştırmaya, anıya, belgesele bakınca rahatlıkla söyleyebiliriz ki bütün diktatörlerin ortak bazı özellikleri var. Sadece bir belgeselden kısa özetler yapıp bir-iki küçük yorum ekleyim; siz gerisini düşünün. Youtube’dan rahatlıkla bulabileceğiniz bir belgeselden bahsediyorum: Diktatörün Bir Günü/ A Day in Life of Dictator. Üç diktatörün hayatındaki bir günü mercek altına yatırıyor belgesel. Stalin, İdi Amin ve Kaddafi örneklerinden hareketle diktatörlerin psikolojisini ortaya koyuyor. Modern teknolojinin sağladığı olanakları iyi kullanan yapımcılar, mekanları, şahısları orijinal hallerine uygun bir şekilde canlandırmış. Birinci dereceden olaylara tanıklık etmiş kişilerden de sıkça görüş alınmış. Bakalım, bu belgeselde yer alan bazı bilgiler size de bir şeyler çağrıştıracak mı?

STALİN’İN LİSTELERİ

Sovyet lideri Josef Stalin ormanların içinde inşa edilmiş özel bir sarayda yaşıyordu. Üç bin kişilik bir koruma ordusu vardı. Her gün binlerce kişinin yer aldığı kara liste getirilir, Stalin karar verir; böylece insanlar tutuklanır, hapse atılır, işten çıkarılır, sürgün edilirdi. Her gün listeyi temize çeken ve Stalin’e sekreterlik yapan Ekaterina Katoukova bir gün eve döndüğünde kocasının da tutuklandığını gördü. Stalin’e yalvarması boşunaydı; kocasını bir daha göremedi, kendisi de 2 ay sonra tutuklandı, işkence gördü, tecavüze uğradı. Ve bütün bu olup bitenler Stalin’in emriydi. 20 milyon insanı katletti, yine de doymadı kana. İstihbarat servisinin başındaki Yezhov’a listeler yaptırdı, ölüm ve sürgün emirleri verdi; sonra onu da işkenceler eşliğinde idam ettirdi…

TUTUKLATMA HASTALIĞI

Kaddafi’nin özel fotoğrafçısı Muhammed Glivan listeler yapma ve insanları hapse attırma alışkanlığının Kaddafi’de de olduğunu ayrıntısıyla anlatıyor ve diyor ki “Kaddafi sadece Devletin başı değildi; aynı zamanda yargıçtı, polisti. Her gün tek tek kimin tutuklanacağına karar verirdi.” Kaddafi’nin de binlerce koruma görevlisi ile etrafı duvarlarla çevrilmiş, içinde yüzlerce odası olan bir mekanda yaşaması, ilginç bir benzerlik olsa gerek. Tanıkların anlattıklarına göre Kaddafi’nin bir de televizyon stüdyosu gibi çok geniş bir odası vardı ve tutsak ettiği medyayı oradan yönetiyordu.

UMUT OLARAK GELMİŞLER

Belgeselde adı geçen üç diktatör de bir umut olarak ortaya çıkmış, başlangıçta güzel hayaller vaat ederek geniş bir destek almış ama sonra güç zehirlenmesine maruz kalarak temizleme/arındırma adı altında (purge)  yapmadık zulüm bırakmamışlardı. Psikologlar, genelde diktatörlerin kişilik bozukluğu yaşadığını, erken yaşta (genellikle babalarından) gördükleri şiddetin ilerideki zulümlerinde etkili olduğunu, fakirlik içinde büyüyüp güç elde edince mal mülk sahibi olmayı istedikleri, bunun da saray yaptırmak, zengin insanlara hükmetmek gibi yansımalarının olduğunu vs. söylüyor.

HAPİSHANE BASKINI

Güçlerini katlayabilmek için kah suikast bahanesi uydurmuş, kah ayaklanma tehdidi savunarak ‘hainler’ in cezalandırılması ve idam edilmesini savunmuşlardı. Mesela Kaddafi, 1996’da Ebu Selim Hapishanesi’nde isyan çıktı bahanesiyle 269 mahkumu katletti. Libya’nın en güvenli hapishanesinde isyan nasıl çıkmış, mahkumlar gardiyanları nasıl esir almış, anahtarları nasıl ele geçirmişti? Hâlâ bilinmiyor. İsyan bahanesiyle yüzlerce gardiyan hapishaneye girerek mahkumları tek tek katletti. İftar saatlerine denk getirilen ve televizyonda canlı yayınlanan idam cezaları uygulandı. O korkunç infazlar yapılırken Kaddafi taraftarları zafer sloganları atıyordu. Bütün bu vahşetler yaşanırken insanlar korkudan ne yapacağını bilemiyor, çaresiz kaldıkları günlerin bir an önce bitmesi için dua ediyordu.

Bitti de! Bütün Firavunlar gibi bütün diktatörler de bir gün çekip gitti. Arkalarında sorgusuz sualsiz hapse atılanlar, açlığa mahkum edilenler, işkenceyle öldürülenler kaldı. Ve hiçbir diktatör, mücadeleyi kazanamadı; geçici olarak galip görünseler bile!

Nazif Apak, 29.11.2016 /TR724

Öyle yağma yok! Krizin fâili Saray’da [Analiz: Semih Ardıç]

Yine o bildik taktik… Yine o usta manevralar… Yine 14 senedir iktidarda değil de sokakta halkın arasında dolaşıyormuş da olup bitenden zerre kadar haberi yokmuş gibi ıslık çalmalar… AKP’nin her sahada müflis siyasetinin faturasını başkalarına yıkma gayretinin tipik emareleri.

Dolar, kasım başında 3 TL iken ekonomiyi yere göğe sığdıramayanlar 40 kuruştan fazla artışı görünce diline yine Cemaati dolamaya yeltendi. Siz, “Dolara yatırım yapan yaya kalır” demiyor muydunuz? Ekonomi o kadar sağlamdı ki dünya kıskanıyordu. Hatta size itimat ettiği için bankadaki dolarını bozdurup TL alanları misal olarak gösteriyordunuz. Aynı vatandaş sizin yüzünüzden dili yandığı için her fırsatta dolar alıyor. O gün vatanperver dedikleriniz bugün vatan haini, öyle mi?

Siz de biliyorsunuz ki ekonomiyi temellerinden sarstınız, batırdınız. Kimyasını bozdunuz. Kurallarını, müesseselerini yerle bir ettiniz. Bahaneniz de hazırdı: “Hızımıza ayak uyduramıyorlar. Ayak bağı oluyorlar.”

EKONOMİYİ TEK ADAMA BAĞLADINIZ

Nasıl olsa sermaye akışı mevsim normallerinin fevkindeydi. Amerika ve AB, krizden çıkmak için şirketlerini, bankalarını paraya boğdukça siz ne nasipleniyordunuz. Bol bol dolar geliyordu. Hal böyle iken ekonomi yönetimini tek adama bağlamanın ne mahsuru olabilirdi? Nitekim bağladınız gitti!

Sıcak paranın yetişmediği yerde ‘hayırsever Reza’nın önüne yattınız. Onun uçak dolusu dolarları imdadınıza yetişti. Rüşvet, pardon komisyon mukabili gelen çil çil altınlarla gözleriniz kamaştı. Müteahhitler üzerinden piyasaya aktardınız kara paraları. Servetiniz banka hesaplarına sığmaz oldu. Artık açık denizlerde iri tankerlerden müteşekkil filo olarak yüzüyor komisyon kırıntısı servetleriniz.

Panama gibi kara para aklama merkezlerinde, İsviçre bankalarında nedense hep sizlerin, şehzadelerinizin, hısım–akrabanızın isimlerine rastlanıyor. Ceyhan’dan kalkan kaçak petrol yüklü tankerlerinizle Akdeniz’de mekik dokudunuz. İsrail’e müteşekkir kalacaksınız. Sayesinde kasalarınız hiç boş kalmadı.

Artık memleketin ekonomisi, vatandaşın derd-i maişeti şahsi servetinizin idaresinden sonra geliyordu.

FAİZ LOBİSİNE 715 MİLYAR TL

Şimdi ne sıcak para var ne de hayırsever Reza. Yakında IŞİD’in kanlı petro dolarları da kalmayacak. Suriye ve Irak’tan gelen kirli, kanlı petrol paraları ile Reza’nın yokluğunu fazla hissetmediniz. Sıcak paranın sahipleri düne kadar Hizmet Hareketi’ne reva gördüğünüz zulmü görmezden geliyordu. Zira “Faiz lobisine boyun eğmeyeceğiz” diye meydanları inlettiğiniz günlerde bile en yüksek reel faizi verdiniz onlara. AKP iktidarında her sene ortalama 55 milyar TL faize ödendi. 13 senede 715 milyar TL’yi faize ödeyenlerin faiz lobisine karşı olduğunu söylemesinden daha büyük palavra olamaz.

Devran döndü. Sıcak para fonlarını yönlendirenlerin nezdinde sizin vereceğiniz paranın Amerika’nın vaat ettiği sağlam kazancın yanında kıymeti yok. Merkez Bankası’nda verecek para da kalmadı. TÜİK’in yalanlarına hepsinin karnı tok. Merkez Bankası’nı Saray’ın şamar oğlanına çevirdiniz. Elinizde ne kadar işe yaramaz adam kaldıysa hepsi için BDDK, Hazine, SPK ve TMSF tam bir arpalığa dönüştü.

TEK LİYAKATLERİ VAR O DA SARAYIN KAPI KULU OLMAK

Başında bulundukları müesseselerin ne işe yaradığını sual etseniz iki satır dâhi yazılı cevap veremeyecek kadar mevzua Fransız zevatı bu makamlara ekonomiyi ihya etmeleri için tayin etmediğinizi herkes biliyor. Onlara, oyuncuları ve kuralları ile beraber serbest piyasayı ahenk içinde işletme vazifesini vermediniz. Bilakis Saray’ın sevk ve idare ettiği kan davasının tetikçileri olacaklardı.

Yazlıkların, Çekmeköy’de havuzlu villaların, hanım ve veletlerine varıncaya dek hediye ettiğiniz lüks arabaların, kabarık banka hesaplarının diyetini ancak böyle ödeyebilirlerdi. Şu ana dek Saray için tuttukları en büyük balık Bank Asya oldu. Onu Koza İpek, Boydak, Kaynak, Naksan, Alfemo, Süvari takip etti.

HARAM PARA YİYEN KAYYIMLAR

Zaman Gazetesi, Cihan Medya Dağıtım ve Cihan Haber Ajansı’na el koyup kasada ne var ne yok harcadıktan sonra TMSF’ye devretmelerindeki kurnazlığı da göz ardı etmesin efendileri! KHK ile temmuz sonunda kapatılan Zaman’ın abonelerinin kredi kartlarından kasım ayına kadar ücret kestiler. Bu paralar da bitince gazeteyi fona devrettiler.

Haram para yemede, şirket batırmada hünerleri Saray için referans olacaktır. AKP’nin gözde kayyımları Hasan Ölçer, Hüdai Bal, Ümit Ünal, Sezai Şengönül, Tahsin Kaplan ve Metin İlhan sosyal medya hesaplarında profillerine ‘itina ile şirket batırıp markaları buharlaştırılır’ yazsın ki bu kabiliyetleri herkesçe bilinsin.

TMSF TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜ

Bilvesile hatırlatmakta fayda var. Kayyımlar, batırdıkları şirketlerin sahiplerinden korkuyorlar. Ama kurnazca davranarak topu TMSF’ye atıyorlar. Kasayı tam takır kuru bakır yaptıktan sonra cenazeyi TMSF’ye kaldırtmaktan farkı yok son devirlerin. Kayyımlar, TMSF’ye devir ettikleri bilanço değeri üzerinden asıl sahiplerine tazminat ödeneceğini zannede dursun!

Neticede o şirketlerin sahipleri hâlâ hayatta. Şirketleri gasp edildiğinde nasıl bir piyasa ya da marka değerine sahip olduğunu hesaplamak hiç zor değil. O hesap bilirkişilerin veya PwC, Deloitte, KPMG gibi yatırım danışmanlık şirketlerinin iki gününü almaz. Sadece Kentbank’ta 4,5 milyar dolar ödemeye mahkum edilen Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi, Hizmet Hareketi’ne yakın şirket ve kuruluşlara bu rakamın kat be kat üzerinde tazminat ödemek mecburiyetinde kalacak.

BU KRİZE HERKES BORÇLU YAKALANDI

Türkiye bugün eşine az rastlanır bir krizle boğuşuyor. 2001 krizinde ne vatandaş ne de şirketler bu kadar borçlu idi. Sadece vatandaşın bankalara olan borcu 360 milyar TL. Doların artışı sebep değil netice. Yandaşa aktarılan kaynaklar yüzünden içi boşaltılan bir ekonomide en son arzu edilecek şey sermaye göçüdür. Maalesef Türkiye bu arzusuna nail oldu, yerli veya yabancı her yatırımcı kaçıyor. Borçluluk yüksek iken döviz şokunu atlatamazsınız.

AKP hükümeti fâili olduğu krizi Cemaatin ya da başkalarının üzerine yıkarak kurtulamaz. O çok itimat ettikleri seçmen cebinden eksilen paranın hesabını kimlere soracağını gayet iyi bilir. 2001 krizini müteakip ilk seçimde koalisyon ortakları DSP, MHP ve ANAP’ın üçünü de büyük bir zevkle sandığa gömmüştü. Bu kez nasıl bir tavır takınacağını kestirmek daha da güç…

Semih Ardıç, 29.11.2016 /TR724

O iyi insanlar, o güzel atlara… [Tarık Toros]

Geçen bindiğim taksinin şoförüne hayran oldum. İlkokul mezunu olduğunu saklamayacak kadar alçakgönüllü bir adamdı. Şaşırtıcı derecede konulara hâkimdi. Ona göre en temel sorun, yöneticilerin “akşam başka sabah başka konuşması”.

“Bunların” dedi, “Son kalkınma planlarındaki dolar kuru tahmini 2 TL bile değildi.”

“Hadi canım” dedim. “Gazetecisin, araştır bak” diye mırıldandı, yakasını silkerek.

Kalkınma Bakanlığı’nın internet sitesine girdim, 2013’te Resmi Gazete’de yayımlanan “Onuncu beş yıllık kalkınma planı”nı buldum. Taksici haklı çıktı:

Plan, 2014-2018 yıllarını kapsıyor. Dolar kurunun 5 yılda sadece 10 kuruş artarak 2018’de “1.97 TL” olacağı varsayılmış. Büyüme oranı 5.9’a, kişi başına milli gelir 16 bin dolara yükseliyor, işsizlik oranı ise yüzde 7.2’ye düşüyor.

2015 seçimlerinden önce tek tek çıkarmıştım. Siyasal iktidar 2011 vaatlerinin yüzde 70’ten fazlasını tutmamış. Buna rağmen o sene iki seçimi de kazandı. Son kalkınma planına bakıyorsunuz, baştan sona hikâye anlatılmış. Planda tüm finansal hesaplamalar “dolar” üzerinden. Öyle ki, dolar kelimesi tam 73 kez geçiyor. “Türk Lirası” ise sadece bir kez, o da şurada: “Türk Lirası’nın aşırı dalgalanmalardan korunmasına ilişkin uygulamalar..”

Aman canım sende. Gerçek gündem “terör” değil mi nasılsa. Dün, “Terörle mücadele kıyamete kadar sürecek” diyenler… OHAL’i kalıcı hale getirdi. Bugün diyorlar ki, “Her gün terör eylemi yapılan bir ülkeye terörle mücadele yapma demek dükkânı kapatıp git demek.”

Dükkânı kapatıp gidemezler! Bırakamazlar! Bakın, tepedekilerin ülkeyi yönetmek gibi bir perspektifi yok. Perspektifleri “kendilerini kurtarmak” üzerine kurulu. Yegâne motivasyonları bu ve bugüne kadar kazanımlarından asla ve kat’a geri adım atmazlar, atamazlar. Çünkü suçüstü yakalandılar. Ülkeyi hallettiler, şimdi ABD’ye, Avrupa’ya meydan okumalarının nedeni de bu. Hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, hukuksuzluklarını, işledikleri tüm insanlık suçlarını dünya da tescil etmek üzere, tüm panikleri bundan.

Olan ülkeye, millete oluyor. Tarih, suça bulaşanları olduğu kadar, onlara çanak tutanları, suskun kalanları, gemisini yürüten kaptanları, sinen korkakları, iftiracıları, kelepircileri, hepsini kaydediyor. Ülke, hırsıza arsıza bırakılmayacak kadar değerli lakin sürecin çarkları beyinleri öğütüyor.

Yaşar Kemal’in “Demirciler Çarşısı Cinayeti” romanından o meşhur alıntıyla bitirelim: “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”

Şimdi mazlum mesajları:

TÜKENDİM GENÇ YAŞTA!

“Tarık bey, bu satırları size bitmiş ve tükenmişlik içinde yazıyorum. Biliyorum benden daha kötü durumda olan nice insan var, bu halime de şükür fakat yine de çok kötü durumdayım psikolojik olarak. Ben 27 yaşında bekar, 15 Temmuz’dan önce İngilizce öğretmeni olarak çalışan biriyim. Alanımda uzman sayılırım. Girdiğim YDS sınavlarından 95’in altında not almadım. Hep kendimi geliştirdim, hiç durmadım. Fakat artık devam edecek gücü kendimde bulamıyorum. Tam evlilik çağımda bir arkadaş ricasıyla girdiğim sendika yüzünden ihraç oldum. Şimdi ne işim var, ne gücüm. Bi kız sevsem ‘mesleğin ne’ diye soracaklar, verecek cevabım yok. Tarık bey ben mesleğime ne zaman dönerim? 6-7 sene sürse bu iş, ben o zamana kadar ne yapıcam. Yurt dışına gideyim diyorum, arabam var satayım diyorum ama ihraçtan dolayı pasaport vermezler gibime geliyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Tükendim genç yaşta. Sizce ne kadar sürer bu zulüm?”

20 GÜNLÜK YİYECEK KALDI

“İhraç edilmiş memurum. Rızkı veren Allah’tır. Kula minnet eylemeyiz. Ama bunların iftiralarını, yalanlarını sineye çekebilirken, iki yüzlülüklerini çekemiyorum. Kendime yediremiyorum. Kışa giriyoruz, 3 çocuğumla ortada kaldım. Kredi borçlarım, piyasa borçlarım var, ev kredisi ödüyorum. Daha doğrusu ödeyemiyorum. Bunları umursamıyorum. Ama bu aldatılmayı sindiremedim. Evimde 20 günlük yiyecek, cebimde 10 günlük ekmek parası var. Maddi olarak bittim ama inanın umurumda değil. Bu aldatılmanın acısını çekemiyorum.”

ÇOCUKLAR ANNESİZ-BABASIZ

“Eşi bulunamadığı için tutuklanan bir anne, iki aydır çocuklarıyla görüştürülmüyor. Korucu ailesinden bahsediyorum. 6 ve 10 yaşındaki çocukların suçu ne? Hukuk bir yana, vicdanlar kararmış.”

Tarık Toros, 29.11.2016 /TR724

Erdoğan rejimi tarafından intihar süsü verilen infazlar [Akif Umut Avaz]

Türkiye yargısız infazın her türünün yaşandığı bir zulümhaneye dönüştü. Her gün ülkenin dört bir köşesinden kitlesel gözaltı, keyfi tutuklama, tecavüz, işkence, intihar ve infaz haberleri geliyor. Erdoğan’ın, şimdilik 3’er aylık periyotlarla da olsa, ebediyen sürdümek için can attığı OHAL’i istismar ederek ferman gibi dayattığı zulüm KHK’ları ülkeyi tam anlamıyla bir hapishaneye çevirdi. Keyfi ve uzun süreli gözaltılar boyunca feryatların yükseldiği polis merkezleri, ciddiyetsiz soruşturmalarla onbinlerce insanın tıkıldığı cezaevleri işkence ve infaz merkezleri oldu.

En son Öğretmenler Günü’nün ertesi günü 47 yaşındaki öğretmen Ergülü Yıldız’ın canına kıydığı duyuldu. Hizmet Hareketi’ne sempatisiyle bilinen yılların öğretmeni Yıldız, yolsuzlukta suçüstü yakalanmış Erdoğan’ın bir safsatası olan “FETÖ”ye üyelik suçlamasıyla önce açığa alınmış, daha sonra gözaltına alınıp adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Yaşını başını almış saygın bir öğretmenin adi bir suçlu gibi mutat şekilde polis karakoluna giderek imza vermek zorunda bırakılmasının bile nasıl zulüm olduğunu ve nasıl bir yıkıma yol açtığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu psikolojik yıkımın büyüklüğünü, tabii bu ölümler gerçekten intiharsa, masum mümin insanların intihara sürüklenmesinden çıkarmak da mümkün.

Uzmanlara göre, insanlar genelde üstesinden gelemedikleri yoğun bir acıyı veya acıları dindirmek için intihar ederler. İntihar, kesif bir çaresizlik duygusu içerisindeki kişinin bir çeşit yardım çığlığıdır. Bu psikolojiye kendilerini kaptıranlar başka seçenekleri olmadığını düşünürler. İntihar girişiminde çoğu zaman amaç ölmek değil, hissedilen acıyı dindirmektir.

Tabii bütün bu söylediklerimiz gözaltı ve tutukluluk hali dışında uğranılan zulüm, baskı ve haksızlıklar yüzünden yaşanan intihar vakaları ile ilgili. Bir insanın başkasına veya kendisine en ufak zarar verme imkanı bulunmayan gözaltı ve tutukluluk hallerinde yaşanan ölümlerin infaz olduğundan şüphe duymak için ise her türlü sebep ve buna çok müsait bir vasat var. Bu yüzden Erdoğan rejimi dışarıdaki ölümlerden bir sorumluysa, gözaltı ve hapishanelerdeki ölümlerden bin sorumludur.

Bir zulüm ve soykırım makinasına dönüştürdüğü devletin ceberrut gücünü kullanarak yüzbinlerce masum insanı mağdur eden, onbinlercesine zindanlarda zulmeden Erdoğan rejimi yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı daha şimdiden büyük bir yekûn tutar hale geldi. Açık kaynaklardan tespit edebildiğim kadarıyla 15 Temmuz’dan bu yana cezaevlerinde, gözaltında, gözaltına alınmaya çalışılırken veya açığa alındıktan sonra intihar/infaz ed(il)enlerin sayısı 25’i çoktan geçti. Haksızlık ve zulümler karşısında aşağılık mı aşağılık birer dilsiz şeytana dönüşenler, Albay Ali Tatar’ın acıklı intiharına dair çıkardıkları haklı sesin milyonda birini bile kasten ve teammüden öl(dürül)en bu insanlar için çıkarmadılar.

İntihar kamuflajıyla öldürülen bu insanlardan özellikle 30 günlük gözaltı süreleri veya gayr-i nizami tutuklulukları sırasında ölenlerin ne tür işkenceler neticesinde hayatlarını kaybettikleri bir sır olarak duruyor. Saray’ın adi bir aparatçığı işlevi gören ilgili komisyonun AKP’li Başkanı Mehmet Metiner’in, işkence iddialarını duymazdan geleceklerine ve araştırmayacaklarına dair beyanları ve darbe girişiminin ertesi günü (16 Temmuz 2016) gözaltında alınan askerlere “Size bir tavsiyem var: Biz sizi asmadan gidin intihar edin” denilen videoların ortalıkta dolaştığı bir gözüdönmüşlük ortamında kimi kime şikayet edeceksiniz?

Zalimler, ölmüşlerin türlü acılar ve travmalar içerisinde geride bıraktıklarının vebalini de boyunlarında taşıyorlar. Yakınlarını intihar neticesinde kaybedenlerin yaşadıkları büyük acıların bir tarifi var mıdır? Bir intihar sonucu hayatın yitirenlerin yakınlarını da üstesinden gelmekte güçlükler yaşayacakları çok sıkıntılı süreçler bekler. Üzüntünün yanında suçluluk duygusu, pişmanlık, öfke gibi çok değişik duygular işin içine girer. Toplumdan uzaklaşma ve içine kapanma eğilimi gösterirler. Olaydan kendilerini sorumlu tutar tekrar aynı olaya sebebiyet verme korkusu yaşarlar.

İşin özeti, masum insanların kanına eli bulaşmış, geride bıraktıkları yakınlarını tarifi imkânsız büyük acılara gark etmiş zalimlerin, büyüklerimizin ifadesiyle, yatacak yeri yok!

İşte  15 Temmuz’dan bu yana yaşanan şüpheli intiharlar/infazlar

1-Astsubay Ferhat Daş (15 Temmuz): Tankçı Uzman Çavuş İbrahim Donat 15 Temmuz gecesini anlattığı ifadesinde, Astsubay Çavuş Ferhat Daş’ın vatandaşların “Siz vatan evladı değil misiniz? Darbe yapılıyor’’ sözleri üzerine ‘’Biz vatan haini değiliz’’ diye bağırdığını ve beylik tabancasıyla alttan çenesine doğru bir el ateş ederek intihar ettiğini söyledi.

2-Yarbay Hasan Yücel (20 Temmuz): Genelkurmay Hizmet Tabur Komutanı Yarbay Hasan Yücel, 15 Temmuz gecesini Genelkurmay Karargâhı’nda yaşayan subaylardan biriydi. Girdiği bunalım sonucu Yarbay Yücel’in 20 Temmuz 2016 günü sabah 10:30’da Karargâh’taki odasında yaşamına son verdiği iddia edildi. Hem de yanında iki arkadaşının bulunduğu sırada beylik tabancasını kalbine dayayıp tetiği çekerek. İntihar mı, infaz mı anlamak pek mümkün değil tabii.

3-Kaymakam Necmi Akman (20 Temmuz): Darbe girişiminin ardından anında duyulan ilk intihar haberi Manisa’nın Ahmetli ilçesinden geldi. Darbecilikle suçlanarak görevden uzaklaştırılan Kaymakam Akman koruma polisinin tabancasıyla kendisini başından vurdu.

4-Komiser Yardımcısı Mutlu Çil (20 Temmuz): Aynı gün 2. intihar haberi Ankara’dan geldi. Anlatılanlara göre, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde açığa alınan 900 emniyet mensubu arasında yer alan Güdül Emniyet Müdürü hakkında işlem yapılırken, Komiser Yardımcısı Mutlu Çil silahla kendisi vurarak intihar etti. Acaba gerçekten kendisini vurarak mı, yoksa vurularak mı öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

5-Emniyet Müdürü Muhammet Mertoğlu (22 Temmuz): Darbe girişimi sonrası Bartın’ın Ulus ilçesine atanan Muhammet Mertoğlu, 22 Temmuz’da odasında yapılan arama sırasında “Benden de mi şüpheleniyorsunuz?” diyerek intihar etti. Mertoğlu, darbe gerekçesiyle tutuklanan Emniyet Müdürü Levent Mustafaoğlu’nun yerine, göreve getirilmişti. Hikayenin inandırıcılığı insafınıza kalmış.

6-Yarbay Levent Önder (22 Temmuz): Siirt’teki 3’üncü Komando Tugay Komutanlığı Kurmay Başkanvekili görevini yürüten Yarbay Levent Önder’in intihar ettiği iddiası da benzer bir tutarsızlıkla malül. İddiaya göre, darbe girişimi sırasında Siirt’te yaşanan gelişmeleri önleyemediği için bunalıma giren Önder, beylik tabancası ile intihar etmişti. Oysa Yarbay Önder, darbe girişimi nedeniyle tutuklanan Albay Alican Erkilitlioğlu’nun yerine atanmıştı.

7-Polis Memuru Halil Gök (22 Temmuz): Düzce’nin Akçakoca ilçesinde, İlçe Emniyet Müdürlüğü’nda görevli polis memuru Halil Gök, darbe girişiminin ardından açığa alınacağını öğrenince intihar etti. İddialara göre, binanın bodrumunda bulunan malzeme deposuna giden Gök, tabancasını başına dayayıp ateşledi.

8-Yarbay İsmail Çakmak (23 Temmuz): En şüpheli ölümlerden biri de Yarbay Çakmak’ınki. Darbe girişiminde bulunduğu gerekçesi ile tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne konulan Yarbay Çakmak, resmi iddialara göre, koğuşta kendini asarak intihar etmişti.

9-Emniyet Amiri Mithat Aynacı (25 Temmuz): Erdoğan’ın darbe söylemine inandırıcılk katmakta kullandığı en tartışmalı malzemelerden biri olan eski İstanbul Güvenlik Şube Müdürü Mithat Aynacı’nın intiharı da bünyesinde pek çok soru işaretini barındırıyor. Cezaevinde ölü bulunan Aynacı’nın İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nü ele geçirmek isteyen askerlere yardımcı olduğu öne sürülmüştü. Aynacı, 1 Kasım 2014’te ihraç edildiği mesleğine açtığı dava sonucunda geri dönmüş, ancak kendisine yeni görev verilmemişti.

10-Polis Memuru Hidayet Meral (30 Temmuz): Buyrun Bartın’ın Ulus ilçesinde şüpheli bir infaz/intihar hikayesi daha. İlçe Emniyet Müdür Vekili’nin intihar ettiği ilçenin kaymakamı olan Selçuk Şakar da tutuklanmıştı. İddilara göre intihar eden 32 yaşındaki Meral, bu kaymakamın koruma polisiydi.

11-İşadamı Vedat Savlu (2 Ağustos): Tartışmalı darbe teşebbüsü gerekçesiyle Isparta’da Hizmet Hareketi sempatizanlarına yönelik soruşturmada hakkında gözaltı kararı verilen işadamı Savlu, resmi açıklamaya göre, güya evine gelen polis ekiplerinden kaçmaya çalışırken 4. kattan düşmüştü. Polisin çağırdığı ambulansla hastahaneye götürülmesine rağmen kurtarılamamıştı. Rahmetli 4. kattan kaçmayı düşünecek kadar bir ”Süpermen” falan olmalı. Ya da…

12-Öğretmen Gökhan Açıkkolu (5 Ağustos): 23 Temmuz günü gözaltına alınan öğretmen Gökhan Açıkkolu, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü nezarethanesinde gözaltındayken yaşamını kaybetti. Hasta olduğu halde işkence ve kötü muameleyle nezarethane koşullarında tutularak ölümüne yol açılan Açıkkolu, ölümünden sonra da Despot Erdoğan’ın haysiyetsiz yaltakçılarının insanlık dışı zulümlerine maruz kaldı. Dini usullere uyulmaksızın Kadir Topbaş’ın icadı olan “Hainler Mezarlığı”na gömülmek istendi.

13-Emniyet Amiri Ahmet Beşli (10 Ağustos): Resmi söyleme göre, Emniyet Amiri Beşli de polislerin gözü önünde intihar etmişti. İddialar Hatay’da gözaltına alınmak istenen Beşli’nin, polislerinin gözü önünde beylik tabancasıyla başına ateş ederek intihar ettiği yönündeydi.

14-İnfaz Koruma Memuru Ömer Çubuklu (1 Eylül): Resmi açıklamaya göre, Despot Erdoğan uydurması ”FETÖ” kapsamında tutuklanmasına karar verilen infaz koruma memuru Ömer Çubuklu, İzmir 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde tek başına tutulduğu geçici kabul bölümünde ayakabı ve eşorfman bağcığı ile kendisini asıp intihar etmişti. Ayakkabı bağcığı ve eşofman bağcığı cezaevlerinde ne zamandan beri serbest acaba?..

15-Öğretmen Mustafa Güneyler (2 Eylül): Bilecik’in Osmaneli ilçesinde açığa alındıktan sonra meslekten ihraç edilen öğretmen Mustafa Güneyler intihar etti. Güneyler’in Erdoğan rejiminin aynı gece 672 sayılı KHK ile meslekten ihraç edilmesinin ardından bunalıma girdiği ve evinde tüp gazı açarak intihar ettiği açıklandı.

16-Savcı Seyfettin Yiğit (16 Eylül): Bursa’da görev yapan Cumhuriyet Savcısı Seyfettin Yiğit, ’FETÖ’ soruşturması kapsamında tutuklanarak konulduğu Bursa E Tipi Cezaevi’nde ölü bulundu. Çamaşır ipiyle intihar ettiği ileri sürülen Yiğit’in ailesi, savcının ölümünün intihar değil, cinayet olduğunu öne sürdü.

17-Öğretmen Ali Derebaşı (19 Eylül): Kayseri’de anaokulu öğretmeni Ali Derebaşı öğretmen eşinin Hizmet Hareketi mensubu olduğu iddiasıyla alınmasından sonra görev yaptığı okulda 19 Eylül’de yaşamına son verdi.

18-Polis Memuru Emrah Oğuz (3 Ekim): Açığa alınan 12 bin 800 polis arasında adı geçen Bayburt Emniyet Müdürlüğü’nde görevli 32 yaşındaki Oğuz, intihar etti. Oğuz, iddialara göre tabancasını teslim etmek için gittiği Bayburt Emniyet Müdürlüğü yakınlarında tabancayla başına ateş ederek intihar etmişti.

19-Polis Memuru Adem Tıraş (4 Ekim): Mersin’de açığa alınan polisler arasında yer alan 26 yaşındaki Adem Tıraş, parkta tabancayla başına ateş ederek yaşamına son verdi.

20-Astsubay Önder Irmak (10 Ekim): Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğü tarafından ‘FETÖ’ ile bağlantısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 39 yaşındaki Astsubay Kıdemli Başçavuş Irmak, iddialara göre, nezarette bulunduğu sırada götürüldüğü tuvalette bulunan temizlik malzemelerini içerek yaşamına son verdi.

21-İmam Hasan Taştan (11 Ekim): Hizmet’e yönelik operasyonda öğretmen oğlu Mersin’de tutuklanan cami imamı 53 yaşındaki Hasan Taştan, yaşamına son verdi.

22-İnfaz Koruma Memuru Enver Şentürk (13 Ekim): Adıyaman’da açığa alınan Adıyaman Cezaevi İnfaz Kurumu’nda görevli gardiyan, 31 yaşındaki, Enver Şentürk oturduğu binanın 8. katında kendini asmış halde bulundu.

23-MİT Mensubu A.O. (1 Kasım): Yazar Saygı Öztürk’ün iddialarına göre, 15 Temmuz sonrası görevden alınan MİT mensubu A.O. Türkiye’ye diplomatik plakalı bir araçla döndü. Ancak, A.O. 1 Kasım’dan bu yana kayıplara karıştı. Bu tarz başka kaybolma olaylarının da yaşanmış olabileceğini belirten Öztürk, bunların ve intiharların araştırılması gerektiğini vurguladı.

24-Mühendis Burak Açıkalın (8 Kasım): Kırıkkale’nin Hacılar Beldesi’ndeki F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Burak Açıkalan’ın intihar ettiği duyuruldu. Açıkalın, Twitter fenomeni Fuat Avni’ye istihbarat sağladığı iddiasıyla 15 Temmuz sonrası tutuklanan İstihbarat Daire Başkanlığı’nda görevli mühendisler arasındaydı. İntihar olduğu iddia edilen Açıkalın’ın ölümü de cezaevinde infaz şüphelerinin odaklandığı vakalar arasında.

25-Öğretmen Ergülü Yıldız (25 Kasım): 15 Temmuz sonrası açığa alınan öğretmen Ergülü Yıldız intihar etti. Çorum’un Sungurlu ilçesinde bir okulda müdür yardımcısı olan 47 yaşındaki Yıldız, Hizmet Hareketi’ne mensup olduğu gerekçesiyle önce açığa, sonra gözaltına alınmış, ancak adli kontrolle serbest bırakılmıştı.

Akif Umut Avaz, 29.11.2016 /TR724

AKP, nelerle yargılanacak? [Haber-İnceleme: Erman Yalaz]

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) mimarlarından hukukçu Prof. İzzet Özgenç, piyasada ‘itiraflar’ olarak dolaşan hapisteki yargı mensuplarının ifadelerine bakarak, bunların suç teşkil etmediğini söyledi. Prof. Özgenç’e göre, eğer bunlar suçsa, en başka hükümetteki ve mevcut bürokrasideki isimlerin de tek tek hesap vermesi gerekiyor. Bu yerinde bir uyarı, zira şu anda koltuğunu kaybetmemek için canhıraş AKP’nin suçlarına ortak olanlar, ileride, hukuk geri geldiğinde nelerle yargılanacaklarını iyi bilmeliler.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) bugünlerde Anayasa’yı rafa kaldırmış, yasaları uygulanmaz hâle getirmiş, yargıyı da Saray’a bağlamış olabilir ama bugünden geriye doğru bakınca ‘suç çetelesini’ görebiliyor mudur? Bir gün ellerindeki güç kayıp giderse, nelerle karşı karşıya kalacaklarını hiç düşünmüşler midir?

Düşünmüş olmalılar ki, başka çare görmeyip iktidara sımsıkı tutunuyorlar. 17-25 Aralık’ta kapalı kapılar arkasında çevirdikleri dümenler ortaya çıkınca başladı bu ‘tutunma’ hâli. Belki sadece 4 bakanla sınırlı kalsa, onlar feda edilebilirdi ama soruşturma Bilal Erdoğan’a uzanınca üstüne beton döküldü. Bir kez suç sarmalına girince, geri dönüş mümkün olamadı. Muhalifleri, medyayı susturma, sermayeye el koyma, gasplar peşi sıra geldi. 15 Temmuz sonrasında ise adeta bir uçurumdan yuvarlandı Türkiye.

Ancak tek suç, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları değildi. Üzeri böylesine örtülmek istenen çok başka ‘suç dosyaları’ da mevcut. Normal bir ülkede her biri iktidarı bir gecede değiştirir ancak Türkiye’de üzerine bir de hamaset bina ediliyor. İşte o dosyalardan belli başlı olanları…

1- 17 ARALIK: 87 MİLYAR EUROLUK KARA PARA DAVASI

17 Aralık’ta Reza Zarrab ile 4 AKP’li bakan ve çocuklarının merkezinde yer aldığı 87 milyar Euro’luk kara para, rüşvet ve yolsuzluk trafiği polisin ve adaletin ağına takıldı. AKP, atadığı polis ve savcılarla takipsizlik kararı verdirse de dosya 5 Mayıs 2014 ile 5 Ocak 2015 tarihleri arasında 15 kişilik TBMM soruşturma komisyonu kayıtlarına girdi. 4 bakanın Yüce Divan’a gönderilmesi AKP’li üyelerin oylarıyla engellendi. Ancak gerek TBMM kayıtları gerek süreci tersine çevirerek emniyet ve yargı mensuplarına yönelik tutuklama dosyalarında 17 Aralık’ın orijinal iddianame ve bilgileri mevcut. 71 sanıklı dava, hukukun normal işlediği günlerde açılacak.

2- 25 ARALIK: 100 MİLYAR DOLARLIK İHALE VE USULSÜZLÜK DOSYASI

İstanbul’da Savcı Muammer Akkaş’ın yürüttüğü ve 1.5 yıl süren rüşvet ve yolsuzluk  soruşturmasında kara para aklama, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve yolsuzluk incelemeye alındı. Mali değeri 100 milyar doları bulan dosya kapsamında 28 büyük ihale ve usulsüz işlem yakın takibe alındı. Urla villaları, El-Kaide ile şaibeli ilişkileri olduğu iddia edilen Yasin el-Kadı’nın korunması, medyayı ele geçirmek için 600 milyon dolarlık rüşvet havuzu oluşturulması gibi ciddi suçlamaların soruşturulması engellendi.

3- OSLO GÖRÜŞMELERİ, HABUR OLAYI, ÇÖZÜM SÜRECİ İTİRAFLARI

Kürt Sorununu çözmeye yönelik adımlar çerçevesinde başlayan ve içinde Oslo görüşmeleri, Habur olayı gibi kritik gelişmeleri de barındıran süreçte önce inkar politikası izlendi. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan ve Oslo’da PKK-MİT görüşmelerini uzun süre ‘ihanet’, ‘şerefsizlik’ gibi güçlü sözlerle reddetti. Oslo’da PKK’ya verilen sözler ile Habur Sınır Kapısı’nda 19 Ekim 2009’da 34 PKK’lının teslim olup serbest bırakılmaları sürecinde anayasa ve yasaların çiğnendiği tartışılıyor.

Erdoğan: Valilere üzerine gitmeyin dedik, silah yığdılar

Çözüm sürecinde PKK, evlere ve şehirlere silah ve bomba yığınağı yaptı. 16 Eylül 2015’te Tayyip Erdoğan önce “Çözüm süreci içerisinde valilerimize ‘operasyon yapmayın’ talimatı verdik” sonra 21 Mart 2016’da “Valilere üzerine gitmeyin dedik, silah yığdılar” itirafında bulundu. CHP, Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve çözüm sürecinde görev alan bakanlar hakkında “teröre yardım ve yataklık yaptıkları” gerekçesiyle Savcılığa suç duyurusunda bulundu. AKP’li eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, 100’den az terörist grup görülürse müdahale edilmeyeceği talimatı verildiğini teyit etti.

Askerin operasyon talebini valiler ve hükümet engellediği belgelendi

2013’te yazılan yeni görev emri ile PKK’nın sınır dışına çıkışlarına göz yumulması istendi. Polis ve askerin yetkileri daraltılırken, önce 2015’te askerin PKK’ya yönelik 100’den fazla operasyon talebine izin verilmediği ortaya çıktı. MHP’li Oktay Vural, çözüm sürecindeki bu tavizin sayısını “1000 operasyon” olarak açıkladı. Örgüt şehirlere 80 bin silah ve bomba yerleştirirken buna göz yumulduğu, askerin yazılı izin taleplerine cevap verilmediği ortaya çıktı.

Anayasayı ihlal ederek şehirleri yıkma emri, milyonlara sürgün

7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidarı kaybeden AKP, Güneydoğu’da terörü aktifleştirdi. Çözüm sürecinde askere kırsalda bile operasyon izni vermeyen AKP iktidarı bu kez Anayasa’yı şehir ve ilçeleri tanklarla bombalayarak askıya aldı. Diyarbakır Sur, Silopi, Şırnak, Yüksekova, Silvan, Lice, Hani, Hazro, Bismil, Dicle, Bağlar, Kayapınar, Yenişehir, Kocaköy gibi ilçelerin bir çoğunda taş taş üstünde kalmadı.

Milyonlarca insan göç etti. En az 400 sivil, 2 bine yakın polis ve askerin şehit edildiği, bir o kadar PKK’lının öldürüldüğü  bir süreç yaşandı. Mahalle mahalle ilan edilen Sıkıyönetim ve OHAL’ler,  faili meçhul cinayetler ile  bölge 1990’lı yıllardan daha kötü günler yaşadı.

4- SURİYE’DEKİ İÇ SAVAŞA TAŞINAN SİLAHLAR

Adana Savcılığı’nın talimatıyla 19 Ocak 2014’te ihbar üzerine Jandarma’nın durdurduğu tırlarda 1,000 havan, 1,000 top mermisi, 50 bin makineli tüfek mermisi, 30 bin ağır makineli tüfek mermisi ele geçirildi. MİT’le ilişkili olduğu inkâr edilmeyen TIR’larda önce ilaç gibi insanî yardım malzemesi olduğu söylendi. Ancak daha sonra silahların da görüntüleri çıktı.

Bu tırlardan yüzlercesine izin verildiği, Suriye iç savaşına silah ve mühimmat sevkiyatı yapıldığı belirlendi. Operasyon yapan jandarma, savcı ve hakimler tutuklandı. Ancak medyanın yakın takibi ile suç belgeleri ve görüntüleri deşifre oldu. Uluslararası savaş suçları kapsamına giren bu olayı Erdoğan ve iktidarı savunmaya devam ediyor.

Terör suçlusu IŞİD’lileri takas ve salıverme

Ekim 2014’te İngiliz Times gazetesi, Türkiye’nin terör örgütü IŞİD  militanlarının elinde tutulan 49 kişinin serbest bırakılması için örgütle müzakere ettiği ve bu müzakereler sonucunda aralarında iki İngiliz vatandaşının da bulunduğu 180 IŞİD militanını serbest bıraktığını yazdı. Olay yalanlanmadı.

IŞİD, Türkiye’deki ilk kanlı eylemini 20 Mart 2014’te gerçekleştirdi. Niğde’nin Ulukışla ilçesindeki bu olayda, bir astsubay, bir polis ve bir kamyon şoförü hayatını kaybetti. Failler yakalandı. Ankara Cezaevi’nde tutuklu olduğu söylenen ancak davaya katılmayan Benyamin Xu,  Çendrim Ramadani, Muhammed Zakiri’ye müebbet hasip cezası verildiği açıklandı. Ancak sanıkların yüzleri görülmedi, mahkemeye dahi çıkmadan hüküm ihdas edildi.

5- 15 TEMMUZ İHMAL, İŞKENCE, GASP VE OHAL HUKUKU

15 Temmuz 2016 gecesi başlayan darbe girişimi, henüz sabaha ulaşamadan bastırıldı. Ancak hâlâ darbenin kimler tarafından planlandığı, darbeyi gerçekleştiren kişilerin amaçlarının ne olduğu ortaya çıkmış değil. Dahası, ortaya çıkan bilgilere göre darbenin geleceği önceden bilindiği hâlde önlem alınmamış ve 250’ye yakın insan ‘ihmal’ ya da daha kötüsü ‘kasıt’ sebebiyle hayatını kaybetmiş durumda.

4,5 aydır darbenin komutanları dahi tespit edilemezken,  sırf Hizmet Hareketi ile irtibatı var ya da muhaliftir diye 100 bin kişi gözaltına alındı 40 bine yakını tutuklandı. Hakkında suçlamaları dahi bilmeden hapis yatan 170 gazeteci, 2 bin 400 yüksek yargıç, on binlerce polis ve asker var. Darbeleri Araştırma Komisyonu, darbenin en kritik isimlerini dinlemedi. Şu ana kadar dinlenen isimlerse meseleyi aydınlatmaktan çok başka tartışmalar açtı. Belli ki bağımsız bir komisyonun darbenin arka planını araştırması istenmiyor.

15 Temmuz’da linç edilerek öldürülen askerî lise öğrencileri ve askerler

Darbe girişimi esnasında ‘sivil görünümlü’ kimselerin iki askeri lise öğrencisi ve bir erin, linç ederek, kafaları kesilerek öldürdüğü ileri sürüldü. Ekim 2016’da, Boğaz Köprüsünde 15 Temmuz gecesi vahşice boğazlanan kişinin, harp okulu öğrencisi 21 yaşındaki Murat Tekin olduğu ortaya çıktı. Otopsi raporu ve ailesinin beyanlarıyla kesinleşen bu cinayete ilişkin soruşturma açılıp açılmadığı bilinmiyor. Diğer iki olay ve ölümlerin de üstü kapatıldı. AKP yöneticilerinin bu linç ortamının oluşmasına yaptığı katkılar, dava konusu.

6- 15 TEMMUZ İŞKENCELERİ, OHAL VE MÜLK GASPLARI

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW), AF Örgütü, İnsan Hakları Derneği, sanık avukatları ve yakınlarının beyanı ile yüzlerce insana işkence edildiği ortaya çıktı. Cezaevi, gözaltı ya da görevden alma aşamalarında 25’i geçen şüpheli intiharlar soruşturulmadı. OHAL ve KHK’lar bahane edilerek, hukuk askıya alında. Avukat ve yakınlarıyla görüştürülmeyen insanların ev, araba, fabrika ve holdinglerine hiçbir somut delil getirilmeden sulh ceza hakimleri kararıyla, yani tek kişinin oluyurla el konuldu. Gasp edilerek TMSF’ye devredilen holding sayısı bile 300’leri geçti. Binlerce şirkete el konurken, Hizmet Hareketi ile irtibatı nedeniyle 2 binden fazla eğitim kurumu, 15 üniversite, onlarca hastane kapatıldı. Yüz binlerce hasta, öğrenci, öğretmen, çalışan mağdur edildi.

7- MEDYAYA HUKUKSUZ KAPATMA, YANDAŞ MEDYAYA USULSÜZ HİBE

AKP, iktidarını pekiştirmek için önce yandaş medya oluşturmaya başladı. Ardından TRT ve Anadolu Ajansı gibi devlet kurumlarını ‘yandaşlaştırdı’. Son hamle, muhalif medyayı çeşitli bahanelerle kapatmak oldu. Koza-İpek Medya’ya kayyım eliyle çökülmesinin üzerinden bir yıldan az bir zaman geçti ama bu süreçte Samanyolu ve Zaman Grubu, Özgür Gündem, İMC TV gibi kanallar ve toplamda 200’e yakın medya organı kapatıldı.

Buna karşın TMSF ve Sulh Ceza hakimlikleri eliyle alınan kararlarla medya AKP yandaşı haline getirildi. 10 televizyondan 7’si iktidar borazanı haline geldi. Muhalifler susturulurken, yandaşlar reklam ve kamu kaynaklarıyla beslendi. Örneğin sadece Sayıştay raporlarına konu olan kamu bankalarının son 5 yıllık reklam bütçesi de 1 milyar TL’yi aştı. Bu bütçenin çoğunluğu Sabah, Star, Yeni Şafak, Akşam, Güneş, Takvim, Yeni Akit ve Türkiye gazeteleri arasında dağıldı. Yine A Haber, Ülke Tv, TV Net, 360 TV, 24 TV, Beyaz TV’ye reklamlarla ihya edildi. TRT ve AA bütçeleri ve harcamaları denetim dışı kaldı.

8- HAVUZ İŞADAMLARI, USULSÜZ İHALELER, KİT VE SAYIŞTAY DENETİMSİZ TÜRKİYE

TOKİ, Karayolları, TCDD, DMO alım ihaleleri başta olmak üzere on milyarlarca dolarlık ihalelerde AKP’nin işadamı havuzu hep önde oldu. 3. köprü, 3. havalimanı, Hızlı Tren, İzmir Demiryolu, Diyanet Vakfı’nın karıştığı yolsuzluklar, torpilli ihaleler araştırılmadı. Kayseri, İstanbul, Ankara, Hatay, Fatih belediyelerinde onlarca yolsuzluk iddiası ya mahkemelerde ya da İçişleri Bakanlığı müfettişleri eliyle örtüldü.

Sayıştay denetim raporları son 4-5 yıldır TBMM’den kaçırılmak suretiyle, kamu harcamaları tamamen denetim dışı tutuldu. En akılda kalan denetimsiz kamu harcamaları arasına Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve MİT bütçesi girdiği halde denetim yapılmadı. Kamu ihalelerinde yüzlerce kurum için denetim devre dışı bırakıldı. Devlet ihaleleri yandaş şirketlere peşkeş çekildi.

Erman Yalaz, 29.11.2016 /TR724