Türk Büyükelçiliğinde ‘Gazetecilere Özgürlük’ eylemi [Murat Kâni]

Uluslararası Af Örgütü Hollanda Şubesi, Türkiye’deki tutuklu gazetecilere dikkat çekmek amacıyla ilginç bir eylem gerçekleştirdi. Hollanda Den Haag’daki Türkiye Büyükelçiliği duvarına “Gazetecilik suç değildir” yazısı ve tutuklu gazetecilerin isimleri yansıtıldı.

‘Gazetecilik suç değildir’

Gece saat 22:00’de Den Haag’daki Türkiye Büyükelçiliği’nin önüne gelen Uluslararası Af Örgütü mensubu ve gazeteciler, Büyükelçilik binasının giriş duvarına cezaevi parmaklıkları görseli ile ‘Free Ahmet Şık’, ‘Free Mahir Kanaat’ şeklinde yansıtma yaptı. Daha sonra Elçilik önünde tutuklu gazetecilerin resimleri tek tek sıralandı.  

156 medya kuruluşu kapatıldı 2 bin 500 gazeteci işsiz kaldı

Dünya genelinde aralarında tanınmış gazeteci ve karikatüristlerin de olduğu 250 bini aşkın imza toplayan Uluslararası Af Örgütü Hollanda Şubesi, Türkiye’de 100’lerle ifade edilen tutuklu gazetecinin serbest bırakılması çağrısında bulundu. Af örgütünün çağrısında 15 Temmuz’daki darbe teşebbüsünün ardından en az 156 medya kuruluşu kapatıldığı hatırlatıldı. En az 2 bin 500 gazetecinin işinden edildiğini vurgulayan Uluslararası Af Örgütü Hollanda Şubesi, tutuklu gazeteciler serbest kalıncaya kadar eylemlerini sürdürecek.

[Murat Kâni] 5.5.2017 [TR724]

Yeşil sahaların tedavi edilemeyen hastalığı: Irkçılık [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

İtalya Serie A’da oynanan Cagliari-Pescara maçının sonlarına doğru Ganalı yıldız Sulley Muntari ev sahibi takımın tribünlerinden gelen ırkçı sözlere isyan ederek sahayı terk etti. Ancak Muntari, taraftarlara doğru yöneldiğinde hakem engeline takıldı. Amacının sadece ‘ırkçı sözler sarfeden’ taraftarla konuşmak olduğunu açıklayan Muntari’ye hakem sarı kart gösterirken, siyahî oyuncu tribünleri ve hakemin kararını protesto için soyunma odasının yolunu tuttu. Ganalı yıldız yeşil sahalarda ırkçılığa maruz kalan maalesef ne ilk ne maalesef son oyuncu.

FİFA, yeşil sahalarda görmek istemediğimiz hareketlerin başında gelen ırkçılıkla mücadeleyi uzun yıllar önce başlattı. 2006 Dünya Kupası sırasında takımlar sahaya ‘Say no to racism’ (Irkçılığa hayır de) pankartlarıyla çıktı. Son yıllarda bu cümle UEFA’nın vazgeçilmez sloganlarından biri oldu. Her Avrupa kupası maçı öncesinde ünlü futbolcular kendi dillerinden ‘ırkçılığa hayır’ derken, saha kenarındaki reklam panolarında da sürekli olarak bu cümle yerini alıyor. Ancak yapılan tüm kampanyalara rağmen bu hastalık futbol statlarından sökülüp atılamıyor.  

YEŞİL SAHALARIN UTANCI IRKÇI SÖZLERDEN BİR DEMET

Suarez sadece gol atmıyor

Barcelona’nın Uruguaylı forveti Luis Suarez sadece gol atmıyor, aynı zamanda ırkçılık sabıkası kabarık bir futbolcu. Rakiplerini ısırmasıyla meşhur Suarez, İngiltere’de top koştururken söylediği ırkçı sözlerle uzun süre manşetlere konu olmuştu. 15 Ekim 2011’de oynanan Manchester United-Liverpool maçında skoru gölgede bırakan olay, Luis Suarez’in United’ın defans oyuncusu Patrice Evra’ya söylediği iddia edilen ifadelerdi. Evra’nın maçtan sonra Fransız televizyonu Canal Plus’a “Suarez’in belli bir sözcüğü, maç boyunca en az on kez bana söylediğini kameralar tespit etmiştir” açıklaması gündeme bomba gibi düştü. Suarez’in Evra’ya ‘Negrito’ (küçük zenci) dediğinin gazetelerde yazılmasından sonra İngiltere Futbol Federasyonu harekete geçerek Suarez hakkında soruşturma başlattı. Suarez, “Tek söyleyebileceğim, herkese, her zaman saygı duyduğumdur. Sahaya çıktığımda bir çocuğun heyecanıyla futbolumu oynarım, sorun çıkarmaya çalışmam” diyerek kendini savunsa da, İngiltere Futbol Federasyonu yıldız oyuncuya 8 maç oynamama ve 40 bin Pound para cezası verdi.

Irkçı sözler Terry’nin kaptanlığına mal oldu

Chelsea’nin Queens Park Rangers’la (QPR) oynadığı maçta kaptan John Terry’nin Anton Ferdinand’a maç boyunca ırkçı hakaretler savurduğunu iddia eden savcı Alison Saunders, Chelsea kaptanının “karşısındaki kişinin duyabileceği şekilde ırkçılığı tetikleyebilecek tehdit, küfürlü taciz, küçük düşürücü ve terbiyesizce söz ve davranışta bulunmak” suçunu işlediğini ortaya koydu. Terry’ye federasyon 4 maç ve 2 bin 500 sterlin ceza kesti ancak olay böylece kapanmadı. Ferdinand olayı mahkeme taşıdı. Gelgelelim, 4 gün süren yargılamada Terry suçsuz bulundu. Yine de ırkçı söyleme cezayı kesen İngiltere Futbol Federasyonu, Terry’den milli takım kaptanlığını almaya karar verdi.

‘Aragones siyahî oyuncuları sevmezdi’

İspanya’yı 44 yıl aradan sonra Euro 2008’de kupaya taşıyan Luis Aragones, Fransa ile oynayacakları maç öncesi futbolcusu Antonio Reyes’e Fransız forvet Thierry Henry’yi kastederek ‘Çık o pis zenciyi sahadan sil’ demişti. Olay medyaya yansıyınca Aragones, bunu oyuncusunu motive etmek için söylediğini açıkladı. Nicolas Anelka, İspanya’dan tanıdığı Aragones’i hiç sevmemesini “Özellikle siyahi futbolcuları sevmez, onlara sürekli sorun çıkarır” sözleriyle anlatıyordu.

Eto’o hiçbir şeyden çekmedi, ırkçılıktan çektiği kadar

Barcelona’da oynarken, İspanya’da yoğun şekilde ırkçılığa maruz kalan futbolcu olan Eto’o’ya en ağır hakaretlerden birini Athletic Bilbao Teknik Direktörü Javier Clemente yöneltmişti. Eto’o, Athletico Bilbao oyuncusu Unia’ya tükürünce Clemente, “Düne kadar ağaçta oynayanlar şimdi yere inip insanlara tükürüyor” dedi.  Ayrıca çoğu maçta top Eto’o’nun ayağına geldiğinde rakip tribünlerden maymun sesleri yükseliyordu. Öyle ki Eto’o, bazı maçlarda ırkçı tezahüratlardan dolayı sahayı terk etmek istemişti. Real Zaragoza, taraftarlarının Eto’o’ya yaptığı ırkçı tezahüratlar yüzünden 9 bin Euro cezaya çarptırıldı. Eto’o haklı olarak cezayı komik bulduğunu açıkladı.

Yeşil sahaların uslanmaz faşisti: Di Canio

Uzun yıllar Lazio forması giyen Paolo Di Canio, futbolundan ziyade tribünlere verdiği faşist Mussolini selamıyla hafızalara kazındı. Di Canio özellikle ‘solun kalesi’ olan Livorno ile oynadıkları maçlarda tribünlerine Nazi selamı verirdi. Di Canio aynı selamı Juventus taraftarına verince 1 maç ve 10 bin Euro cezaya çaptırılmıştı. Aynı hareketi Roma taraftarlarına da yapınca bu kez 7 bin Euro ceza aldı. Di Canio’nun ırkçı hareketine en ilginç yorum ise zamanın başbakanı Berlusconi’den geldi: “Di Canio iyi bir çocuk. Hareketi özel bir anlam taşımıyor.”

IRKÇILIĞA KARŞI VERİLEN BAZI CEZALAR

– 21 Mayıs 2009’da Anderlecht’te forma giyen Jelle Van Damme, Standart Liege’in savunma oyuncusu Oguchi Onyewu’ya ‘pis maymun’ dediği gerekçesiyle cezalandırıldı. Belçika Futbol Federasyonu bu oyuncuya bir sezon ihraç cezası verdi.

– Ajax’ın golcüsü Kenneth Perez, 2006’da Twente ile oynanan maçta siyahî olan yan hakeme ırkçı söylemde bulunduğu için 5 maç ve 12 bin 500 Euro ceza almıştı. Perez yaptığı hakaretten dolayı ayrıca kamuoyu önünde özür diledi.

– Fransa amatör kümedeki Lagnieu takımının oyuncusu Maxence Cavalcante, bir maçta Senegalli Makam Traore’e ‘maymun’ dediği için dört ay hapis cezası aldı.

– Bulgaristan’da 1. Lig takımlarından Botev Plovdiv’in 3 puanı taraftarlarının ırkçı tezahüratları yüzünden silindi.

– İspanya 3. Ligi’nde mücadele eden Bada Bing takımı, Club Atletico Rosario Central ile oynadığı maçta, rakip takımın Latin Amerikalı oyuncularına ırkçı saldırılarda bulunduğu için 18 bin 420 Euro para cezasına çarptırılmıştı. Ayrıca iki oyuncusu 6 yıl 9 ay, dört oyuncusu ise 2 ila 3 yıl arasında değişen hapis cezaları aldı.

[Efe Yiğit] 5.5.2017 [TR724]

Kürtler neden ‘Evet’ dedi? [Haber-Yorum: Deniz Ayhan]

Yaklaşık bir asır kadar önce inşa edilen fakat bugüne değin toplumsal ve siyasi alanda bir çok kriz, gerilim, muhtıra ve hatta darbelerle günümüze kadar gelen ‘parlamenter sistemi’ değiştirmeye çalışan Türkiye, geleceğini belirlemeye aday anayasa referandumunu geride bıraktı.

Devlet sistematiğini yeniden kurgulamak amacıyla yapılan halk oylamasında sonucun ‘evet’ çıkması için devletin sahip olduğu bütün imkanlar maalesef pervasızca kullanıldı ve nihai olarak referandum sonucu ‘evet’ lehine sonuçlandı. Fakat, ‘evet’ oylarının fazla olması mevcut durumu iyileştirmezken, aksine var olan politik ve toplumsal temelli gerilimlere yenilerini ekledi.

Tüm bunları ifade etmekle beraber, referandum sonucunun Türkiye’nin kangrenleşmiş bir çok siyasal ve sosyal meselesini nasıl etkileyeceği de referandumdan bu tarafa merak edilen konular arasında. Şüphesiz bu problemlerin başında Kürt Meselesi gelmekte. Kürtlerin referandum tercihinde etkili olan faktörler neydi, referandum sonucu Kürt Meselesinin geleceğini nasıl şekillendirecek gibi sorular bugünlerde kamuoyunda konuşuluyor.

AK Parti’nin oyları Doğu’da arttı!

Referandum sonuçları ve Kürtlerin genel tercihlerine baktığımızda söylenebilecek ve kesinliği üzerinde tartışma çıkmayacak tek verinin Doğu ve Güneydoğu’dan çıkan evet oylarının, 1 Kasım’da AK Parti’nin aldığı oylarla karşılaştırıldığında yaklaşık 450 bin civarında arttığı olacaktır. Bu rakam kullanılan oyun yaklaşık yüzde 1’ine karşılık geliyor. Hatta Diyarbakır gibi illerde 1 Kasım’da HDP’nin aldığı oylardan 10 puan kadar daha düşük aldığını, seçmenin ‘evet’ cenahına geçtiğini görmek referandum sonrası yapılan oy ve tercihler analizlerinde görmek mümkün. Peki ‘evet’ cephesi lehine olan bu destek artışını nasıl yorumlamak lazım?

Vahap Coşkun: Kürtler AKP dışında alternatif olmadığına inandı

Burada öne çıkan muhtelif yorumlara baktığımızda, örneğin Kürt meselesinde önemli bir otorite kabul edilen Doç. Dr. Vahap Coşkun özellikle Kürt seçmenin Kürt sorununun çözümünde AKP dışında alternatif olmadığına inandığını ve dolayısıyla Kürtlerin önemli bir kısmının hükümetin elini güçlü tutmak gerektiği yönünde irade beyanında bulunduklarının altını çizmekte. Coşkun ayrıca, Kürtler açısından 1982 Anayasası’nın kabul edilebilir tarafı olmadığına ve anayasal her değişikliğin Kürtler adına belki hayırlı bir sonuca yol açar düşüncesinin bir çok Kürt seçmende bulunduğuna da işaret etmekte.

Ümit Fırat: Bezginlik vardı, böyle düşünenler sandığa gitmedi

Kürt meselesinde farklı ve önemli bir ses olarak kabul edilen yazar Ümit Fırat Al Jazeera’ya verdiği mülakatta; “Kürtlerin bir kısmı son iki yılın travmasından sonra siyasetten soğuma, politik aktiviteden uzak durma eğilimine girmişlerdi. Bezginlik vardı. Böyle düşünenler sandığa gitmedi. Bir de HDP’ye oy vermiş, yarın bir seçim olsa belki yine HDP’ye oy verecek bir kesim de referandumda evet dedi” ifadelerini kullanarak referendum ve Kürt seçmenin tercihine dair önemli ifadelerde bulundu.

Mesut Yeğen: Kürtler hayır seçeneği etrafında kaldı!

Kürt Meselesi üzerinde yıllardır çalışmalar yapan diğer bir önemli isim olan sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen ise farklı görüşte. Yeğen kendi şahsi internet blogunda yazdığı bir makalesinde, “alınan sonuçlara ve yaşanan olumsuzluklara rağmen, HDP etrafındaki Kürtlerin hayır seçeneği etrafında kaldığını” belirtmekte. Yeğen, 2019’un Kürtler için önemli olacağını düşünenler arasında ve bundan sonra başkanlık sisteminde yarışacak tüm adayların, Kürtlerin reyini kazanmak için ciddi çaba sarf etmesi gerektiğini belirtmekte. Yeğen’in yaptığı diğer kritik bir analiz ise referandum sonuçlarına bakıldığında Kürt seçmenin tercihinin hiç bir parti için garanti olmadığını ve bu durumun HDP için dahi geçerli olduğunu söylemekte.

Başkanlık sistemi ve Kürt seçmenin tercihi bağlamında geleceğe baktığımızda şunları ifade etmek yanlış olmayacaktır. Referandumdan sonra Kürt meselesi konusunda, sorunun çözümü için siyasi bir tasarrufta bulunulması gerektiği AK Parti kulislerinde konuşulan önemli gündemler arasında ve hükümet bu gerekliliğin farkında. Sonuçta Kürtler, 16 Nisan’da yapılan anayasa referandumunun getirdiği 18 maddeyi çok benimsedikleri için değil, Kürt meselesini bu iradenin yani AK Parti’nin çözebileceğini düşündükleri için evet oyu verdiler.

İkinci olarak ise, AKP’nin ve Erdoğan’ın Kürt Meselesi’ne dair kullandığı yer yer İslamcı ve ve hatta koyu milliyetçi dilin yumuşayacağı öngörüsünde bulunabiliriz. AKP ve Erdoğan, referandum için yola MHP ile çıkmış ve onunla yürümüş olsa bile, MHP’nin istek ve arzularına göre Kürt siyasetini tayin ederlerse içeride ve dışarıda baskıyla karşılaşacaktırlar. Burada Doç. Dr. Vahap Coşkun’a tekrar dönmek gerekirse, Coşkun Kürt bölgesine bakınca, AKP’nin aldığı oylardan yüksek ‘evet’ oyu çıktığını ve 1 Kasım’da Diyarbakır’da AKP’nin yüzde 21 oy aldığını ama bu oyun referandumda yüzde 33 ‘evet’ yönünde çıktığını belirtmekte. Dolayısıyla bu referandumda uca ucuna elde edilmiş bir evet başarısı varsa, bu artışı evet blokuna MHP’nin oylarının değil Kürtler’in oylarının kazandırdığı bir çok uzmanın ortak kanaati.

[Deniz Ayhan] 5.5.2017 [TR724]

‘Oh olsun!’ demiyorum [Alper Ender Fırat]

Ey İslamcılar, son dönemde size yapılanlara Oh olsun demiyorum. Ettiğinizi buluyorsunuz da demiyorum. Kendi adıma kızmıyorum da. Sadece acıyarak ve ibretle olayları izliyorum. Kim bilir belki bu yaşadıklarınız yeniden Allah’ı bulmanızı sağlar.

“Ortada bir ülkü, bir amaç kalmadı. Her şey bir kişinin kişisel hikayesine dönüştü, hukuk, adalet, evrensel değerler her geçen gün çöpe atılıyor, bu ülkeyi çok yanlış yerlere götürür” diye itiraz etmeye başladığımızda, el birliğiyle bizi boğup susturmaya çalışanların bugün karşılaştıkları muameleleri gördükçe oh olsun demiyorum. Beter olun demiyorum, sadece herkesin bütün yaptıklarını görüp gözeten ve bir gün mutlaka hesap gören Allah’a yeniden iman edin diyorum.

Eğer itirazlarımızın başladığı o zaman, iktidar şarabının zehirli lezzetinden kendinizi biraz sıyırabilseydiniz olayların gerçek yüzünü görür ve hepimize lazım olan şeyin adalet ve hukuk olduğunu daha yüksek sesle dillendirirdiniz. Elinizde avucunuzda neyiniz varsa, bildiğiniz bütün gücünüzü seferber edip Recebizmin önündeki engelleri bir bir yok ederken onun frensiz bir kamyona dönüşüp sizi de ezebileceğini hesap edebilirdiniz.

NEDEN ADALETTEN YANA TAVIR ALMADINIZ?

Size bu kavgada Hizmet’ten yana tavır alın diyen olmadı ama hukuktan yana tavır alabilirdiniz. Hani bu ülkede 100 yıldır kendisini dışlanmış hisseden herkesi dindarı, Alevi’si, Süryani’si, Ermeni’si, Ezidi’si herkesi kucaklayan, herkesin kendisini birinci derece vatandaş gibi hissedeceği bir sistem kuracaktın diye Reisinize hatırlatmalarda bulunabilirdiniz.

Din diye kabul ettiğiniz ve her seçimde tepe tepe kullandığınız İslam’ın emirlerini siyaset için heba etmeseydiniz, Yüce Peygamberin (asm) Veda Hutbesi’nde açık açık ortaya koyduğu gibi hiç kimse işlemediği bir suçtan dolayı yargılanamayacağını, oğlun bile babasının suçundan dolayı cezalandırılamayacağını en azından bugün hatırlatabilirdiniz.

‘Acırsak acınacak hale geliriz’ sözünü ilk duyduğunuzda, böyle bir düsturun ne dinde, ne evrensel ne de yerel hukukta olduğunu, bunun olsa olsa bir ‘Firavun ahlakı’ olabileceğini yüksek sesle söyler Recebizmin zıvanadan çıkmasını engellemeyi deneyebilirdiniz. Bunun hem size faydası hem de ona faydası olacaktı.  

CENNETİ YERYÜZÜNDE SANDINIZ!

Hayır öyle yapmadınız bir holiganın takımını tuttuğu gibi yandaş oldunuz. Kavga ederken ne ölçü bıraktınız kendinizde ne de ilke. Yalan söylediniz, iftira attınız, hakaret ettiniz, çirkinleştikçe çirkefleştiniz ve nihayet insan olmaktan çıktınız. Zulüm tarihi yeniden yazılırken hiçbir şey yapmasanız tribünde alkış tutup tezahürat yapan holigan oldunuz.

Zalim ve zulümleriyle yek vücut oldunuz. Zulmü içselleştirdikçe cennetin yeryüzünde bir yer olduğu ve hesap gününün asla gelmeyeceği zannına kapıldınız. İçinizden bir tane ‘Zulüm bizdense ben bizden değilim’ diyen Rachel Corrie çıkmadı. Yüz binlerce kadın, yaşlı, genç içeri atılıp en ahlaksız muamelelere maruz kalırken, işkencelerde öldürülürken ‘gık’ etmediniz. Her yapılana alkış tuttunuz da iş size uzanmaya başlayınca tedirginliğiniz başladı. İşin buraya geleceğini Reisinizin Ergenekon’la iş tutmaya başladığında öngörseydiniz ‘o tatlı’ kendinize de bir iyilik etmiş olacaktınız. Reisiniz o sahte darbeyi Ergenekon’a ne karşılığında yaptırdı sanıyorsunuz.

VALLAHİ ÖLÜM VAR, AHİRET VAR!

Yaşadıklarınıza ve yaşayacaklarınıza oh olsun demiyorum. Ama seviniyorum. Sizin için seviniyorum. Bu dünyanın son durak olmadığını ve bir hesap gününün olduğunu hatırlayacaksınız belki. Kim bilir belki yeniden Allah’ı bulursunuz. Allah’ı bulmanın yolunun zalimin zulmüne gerekçeler üretmekten değil şeksiz şüphesiz adaletin yanında olmaktan geçtiğinin farkına varırsınız.

Onun için yeniden Reis biz ettik sen etme, bizi yanlış anladın, ver elini öpelim de barışalım moduna girmeyin. Vallahi ölüm var, ahiret var ve kaçınılmaz bir hesap günü var.

[Alper Ender Fırat] 5.5.2017 [TR724]

Devletin temeli sarsılıyor! [Erhan Başyurt]

Mahkeme salonlarında asılı, ‘Adalet mülkün temelidir’ sözü ‘Faruk’ unvanına layık görülen Hz. Ömer’e atfedilir.  

Mülk, Arapça’da devlet, egemenlik ve yönetim anlamında da kullanılır.

Türkçesi, ‘Devletin temeli, adalettir’

Yöneticiler, adaleti tesis edebiliyorsa, hukuk varsa devlet varlığını sürdürebilir.

Başka bir deyişle, ‘Adalet yoksa, devletin temeli sarsılır ve yıkılır’.

***  

AK Parti maalesef bir süredir, adaleti yok ederek, siyasallaştırarak devleti temelinden sarsıyor.

Hukuk yok ediliyor. Suç, artık yasalarda açıkça yer alan ve öngörülebilen bir şey olmaktan çıkarılıyor.

Talimatla ‘delil’ uyduruluyor ve en ağır suçlamalara gerekçe yapılıyor.

Hâkimler de yasalara uygun değil, siyasi talimata uygun kararlar verip masum insanları yok yere sudan bahanelerle hapse atıyor.  

***   

Hukukun mefluç hale getirilmesinde AK Parti iktidarı kadar, onlarla işbirliği yapan ‘ulusalcılar’ da mes'uldür.

HSYK üzerinden kurulan ortaklık, hukuku siyasi intikam aracına dönüştürme arayışı, ülkeyi uçurumun eşiğine getirdi.

***

AK Parti son dönemlerde vites büyüttü.

Referandum sonrası artık ‘ulusalcıları’ koltuk değneği olarak kullanmasına da gerek kalmadı.

HSYK, önümüzdeki aylarda yeniden şekillendiriliyor.

Bu kez üyeleri kürsü hâkimleri seçmeyecek. Tüm üyeler, doğrudan Cumhurbaşkanı ve AK Parti’nin çoğunlukta olduğu Meclis tarafından atanacak.

***

Anayasa Mahkemesi ve yüksek yargıya da artık Cumhurbaşkanı ve AK Parti tek başına atama yapacak.

Kürsü hâkimleri konusunda da artık daha pervasız adımlar atıyorlar.

Darbe bahanesiyle, önceden fişledikleri 4 bin hâkim ve savcıyı ihraç edip, delilsiz hapse attılar.

Yerlerine ‘partili’ hâkim ve savcılar yerleştirip tam kadrolaşıyorlar.

Referandum sonrası sessiz sedasız ‘mülakatla’ alınan bin 300 hâkimin, yüzde 90’ının AK Parti teşkilatlarından olduğu ifade ediliyor.

Bizatihi AK Parti il veya ilçe başkanı olan onlarca isim tek tek açıklandı…

***

Tek Adam, Tek Parti… ‘Partili Cumhurbaşkanı’ ve ‘Partili Yargı’ dönemi başladı…

Adında ‘adalet’ olan parti ‘bağımsız, tarafsız ve adil’ olması gereken yargıyı yok etti.

***

Adalet yok edilince, komedyene ‘tweet’ attığı için, iş adamına ‘alkış’ çaldığı için, gazeteciye ‘haber’ yazdığı için, polise ‘hırsızları’ yakaladığı için, öğretmene ‘ahlaklı nesil’ yetiştirdiği için müebbet hapis istenir oldu.

***

Adalet yok edilince, tahliye kararları uygulanmaz oldu, mahkemede hâkimin tahliye verdiğini cezaevi kapısında savcının gözaltına alması moda oldu. Tahliye kararında ısrar eden hâkimler görevden alınır ve hapse atılır oldu. Mazlumu savunan avukatlar tutuklanır oldu.

***

Adalet yok edilince, seçimde hilenin, ihalede usulsüzlüğün, kamuda rüşvet ve yolsuzluğun, torpil ve kayırmacılığın, yasaya aykırı icraatların, anayasayı ihlallerin, işkencenin ve zulmün hesabı sorulamaz oldu…

***

AK Parti, Sulh Ceza Hâkimliği adıyla kurduğu ve zulümlerini icra ettiği ‘proje mahkemeleri’ artık tüm yargı camiasına doğru genişletiyor.

***

Adalet yok ediliyor. Devlet (mülk), temelinden sarsılıyor.

Gün be gün bu acı gerçeğin daha çok farkına varacağız ve toplum olarak maalesef giderek daha ağır etkilerine maruz kalacağız.

Ve zamanı geldiğinde, devletin temelini yıkanların da o enkazın altında kalacağını göreceğiz…

[Erhan Başyurt] 5.5.2017 [TR724]

‘Şirket sizin, anahtarı AKP’de’ düzeni çöküyor! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Turkcell’de İsveçli ortak Telia’nın 1,77 milyar lira gibi yüksek tutarda bir hisseyi elinden çıkarması hiç hayra alamet değil. Bu karar Türkiye ekonomisine faydadan çok zarar getirecek bir tavır değişikliğinin habercisidir. Telia’nın hamlesi gösterdi ki dünyanın önde gelen şirketleri Türkiye’den çıkmaya karar verdi. Anti demokratik iklimde daha fazla itibar ve para kaybetmek istemiyorlar. Avusturyalı OMV ve Fransız Total ile başlayan ‘veda partisi’ne Turkcell ortakları da icabet ediyor.

Şu husus mühim: Telia, şirketin seyrinden memnunsa niye hisseleri kimsenin beklemediği bir anda satsın? Büyük ortakların ya da ana hissedarın bu minvaldeki kararları yatırımcıdaki tedirginliği artırır. “İçeride neler oluyor?” suâline yeni suâller ilave olunur. Telia atacağı adımın neticesini hesap etmemiş olamaz. Hâlâ ortaklığı bulunan şirkete niçin böyle bir kötülükte bulunsun! İşte mevzunun bam teli burası.

TURKCELL, AKP’Lİ İSİMLERİN ELİNDE ERİYOR

Telia’nın ani kararının temelinde ‘zararın neresinden dönersem kârdır’ düşüncesi yatıyor. Telia, diğer büyük ortaklar Çukurova ve Sonera gibi Turkcell’in Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) mensup isimlerin elinde eriyip gitmesine mani olamayınca en azından riskini azaltma yolunu tercih etmiş olabilir. Nitekim temettü (kâr payı) alamıyorlar. Kâr da her sene geriliyor.

Pekala Türkiye’deki üç cep telefonu operatöründen birinde olup bitenlerle AKP arasında irtibat kurulabilir mi? Bu suale kısa bir kronolojiyi müteakip cevap vereceğim.

ESKİ BAKANLAR YÖNETİMDE

Çukurova Grubu’nun patronu Mehmet Emin Karamehmet ile TeliaSonera arasındaki ihtilafın giderilmesi için Turkcell’e ortakların yerine bağımsız üye atanmasına karar verilmişti. Sermaye Piyasası Kurulu’nun uhdesinde üyeler şirketi genel kurula hazırlayacaktı. Mamafih 11 Mart 2013’te açıklanan isimler, kanunda belirtilen ‘bağımsızlık’ vasıflarından fersah fersah uzaktı.

Kimdi bu isimler? Ahmet Akça, Hilmi Güler ve Atilla Koç, Turkcell’i bağımsız olarak idare edecek, ortakların ve küçük yatırımcıların menfaatelerini muhafaza edeceklerdi. Oysa bu üç isim doğrudan hükûmetle, AKP ile irtibatlıydı. Bezm-i Âlem Üniveritesi Mütevelli Heyet Başkanı Akça, Recep Tayyip Erdoğan’a en yakın isimlerden biri olarak maruf. AKP’nin ilk iki döneminde bakanlık yapmış Hilmi Güler ve Atilla Koç da diğer iki isimdi. Mehmet Bostan (Türkiye Varlık Fonu Başkanı) ve Bekir Pakdemirli de yine AKP referansı ile daha sonra yönetime girdi.

7 kişilik yönetimde 5 sandalye iktidarın inhisarı altında. Kararlar için 5 üyenin tensibi şart olduğuna göre diğer iki üyenin mevcudiyeti sembolik hale geldi. SPK bu isimlerin tayininde kanunu çiğnediği gibi Turkcell’in idaresinin bizzat sahiplerine iade edilmesi için adım atmıyor.  Ensar Vakfı’na verilen sponsorluk desteği Turkcell’i arpalığa çevirenlerin icraatından sadece biri.

SÜREYYA CİLİV VE EKİBİ TASFİYE EDİLDİ

Sözde bağımız üyelerin ilk icraatı şirketi zirveye çıkaran Süreyya Ciliv ve ekibi tasfiye etmek oldu. Ciliv’i Karamehmet 2007’de davet etmişti. O tarihte Ciliv, Microsoft’ta Bill Gates’in A Takımı’ndaydı. Tasfiyeler aşağı kadar sirayet etti. En iyi mühendisler kapının önüne konuldu. Bakan, mebus yakınları için iş ve birim ihdas edildi. Hükûmete yakın medya kuruluşlarına, gazetelere hiçbir rasyonel veriye bakılmaksızın reklam veren statüsünün ötesinde ödemeler yapıldı. AKP’li belediyelere de benzer biçimde kaynak aktarıldı. Karamehmet’e “Pamukbank davasını kapatacağız.” diyenlerle Turkcell’i arpalığa çevirenlerin yolu Ankara’da kesişiyor.

Diğer taraftan Turkcell’e abone, para ve en mühimi itibar kaybettiren isimlere hesap da sorulamıyor. Genel kurullar yapılmıyor. İktidarın himayesinde bildiklerini okumaya devam ediyorlar.

Bugüne kadar SPK’nın oyalamaları ile gelen ortakların artık sabrı tükendi. Anahtarı geri almak için harekete geçtiler. Hükûmete rağmen bunda ne kadar muvaffak olacakları bilinmez. Yine de bir reaksiyon gösterildiğini görmemiz lazım.

TÜRKİYE ARTIK RİSKLİ

İsveçli ortak Telia, bir dönem Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkan coğrafyasında GSM operatörlüğü yapmaya hazırlanan Turkcell’in iktidar elinde mum gibi eriyor olmasına daha fazla seyirci kalmayacağı mesajını verdi. Elbette bu kararda, Erdoğan’ın referandumu müteakip giderek tırmandırdığı gerilim siyasetinin, AB’den kopuşun ve tek adamlık rejimine giden yolda artan hukuk ihlallerinin de payı var.

Telia geç de olsa masaya yumruğunu vurdu. Bundan böyle hem Telia’nın kalan hisselerinde hem de Sonera’nın hisselerinde her nevi sürprize hazırlıklı olmak lazım.

Anahtarı AKP’de şirket modelinin bir yerde iflas edeceği belliydi.

[Semih Ardıç] 5.5.2017 [TR724]

E ama biz sizi halife biliyorduk [Ahmet Dönmez]

“Zikr’ül Rahman, tilavet’ül Kur’an, geliyor muhteşem halife Erdoğan” diye arz-ı tazim ediyorlardı onun için. O ki Arakan’dan Bosna’ya, Kahire’den Gazze’ye ‘ümmetin biricik umudu’; 37. Osmanlı Padişahı, 118. İslam Halifesi’ydi. Öyle diyorlardı. ‘Halife-i ruy-i zemin’di. Zillulah’tı. Bazı atılgan arkadaşlar “Tayyip Erdoğan ‘de facto halife’dir ve ben ona biat ediyorum” diye ilan bile etmişlerdi. Ha şimdi hutbe okuyacak ha şimdi sikke bastıracak derken kaç seçimdir ayaklarına turab oldu bu ümmet. Şimdi nereden çıktı bu “Biz tekkeye mürid aramıyoruz” terslemeleri efendim?

Partili Cumhurbaşkanı’nın İslamcı-Pelikancı kavgasında safını ‘Pelikancı’lardan yana belirlemesidir mevzu. Erdoğan’ın bu kariyer basamaklarını ‘sata sata’ tırmandığını görmüyor olabilir mi ki bu şaşkınlar? Neye hayret ediyorlar ki? Beraber yola çıktıklarından kaç kişi kaldı yanında? Sadece bazıları raf ömrünü doldurmadı, o kadar. Herkes sırasını bekliyor. Aslında 15 Temmuz olmasa, çok daha önceden başlayacaktı bu kapışma. Alçak darbe girişiminden 2 hafta önce Erdoğan, Mavi Marmara için “Bana mı sordunuz” çıkışıyla tüm zamanların en büyük satışlarından birine imza atmıştı. Bir kısım muhipleri bunu ‘dost kazığı’ olarak nitelemiş, bir kısmı da “Bizi üzdünüz, kalbimizi kırdınız” diye serzenişte bulunmuştu. Sonrasında Erdoğan’ın talimatıyla Mavi Marmara davası da kapatılmış, bizzat savcısı, “Devletimiz egemenlik haklarından feragat etmiştir” demişti.

HERKES BIÇAĞI SIRTINDA HİSSEDİNCE ANLIYOR

Bu son kavganın çıkışı da aynı yerden oldu. Cem Küçük, Mavi Marmara’cıları ‘manyaklar’ olarak niteledi ve ortalık toz duman oldu. Bir süredir Erdoğan’a “Niye bu tetikçilere müsaade ediyorsunuz?” diye sitem dolu yazılar yazan İslamcılar ise bir gün Reis’in çıkıp o ‘sonradan olmalara’ haddini bildireceğini umut ediyorlardı. Gaflet işte. Yaşanan her bir ‘sezon satışı’ herkesin gözünün önünde cereyan ettiği halde hala herkesin bıçağı sırtında hissedinceye kadar Erdoğan’dan bu kadar emin olması da apayrı bir olgu.

Sayın AKP’li Cumhurbaşkanı çıktı dedi ki, “Bir siyasi partinin çalışmalarında, İslamcı olmak ya da olmamak şeklinde bir ayrım yapmak zaten yanlış. Biz tekkeye mürit aramıyoruz ki.” Çok doğru. Zaten işin eğriliği bu sözde değil. Arka planındaki ikiyüzlülükte. Bu sözleri, son 7 yıldır günbegün bütün adımlarını, tavırlarını, konuşmalarını sözde bir ‘hilafet’ maverası etrafında şekillendiren bir liderin söylüyor olması garip. Zaten aynı konuşmanın hemen devamında, bazı İslamcıları ‘sırat-ı müstakimden ayrılmakla’ suçlaması bile kendini tekzip eder mahiyette değil mi? Aslında Erdoğan’ın derdi İslamcılarla değildi; kendisine pazara kadar değil, mezara kadar biat etmeyen İslamcı’larlaydı. Bizatihi bu sözlerin kendisi şuur altında bir ‘ulûhiyet’ sanrısı taşıdığını gösterirken kalkıp da birilerini ‘ulûhiyet davası peşinde koşmakla’ itham etmesi de tipik bir Erdoğan davranışıydı.

HANİ ÜMMET KAZANIYOR, TARİH-COĞRAFYA ONA KIYAMA DURUYORDU?

Her seçim öncesi “Ümmet kazanacak” başlıkları atılırken hiç itirazı olmadı Beyefendi’nin. Haliyle seçimlerden sonra “Ümmet kazandı” dediler, gık’ını çıkarmadı. Onun attığı her adım ‘göklerden inen bir karar’dı zira. Zorda kalırsa örümcekler uçağa ya da Huber Köşkü’ne ağ örüyor; onu adeta Hz Peygamber gibi muhafazaya alıyorlardı. Bazıları ‘sırat-ı müstakimden ayrılıp da’ ona muhalefet etmeye kalktığında ‘iflah olmuyor’lar, çarpılıyorlardı. Ola ki birileri ona oy vermezse hem dünyasını hem ahiretini berbat ediyordu. Müftüler, hocalar cami cemaatini ‘halifeye’ oy vermeye çağırıyor, şeyhülislam Hayrettin Efendi’leri ona oy vermeyenleri adeta ‘kâfir’ ilan ediyordu. Farz’dı Reis’i desteklemek. Zat-ı şahanelerinin bir miting için Şanlıurfa’ya yolu düştüğünde ‘kendisini karşılamak üzere tarih de coğrafya da kıyama kalkıyor’du. O öyle bir makama sahipti ki, dönemin HDP Genel Başkanı Demirtaş’a, “Senin camiyle ne işin olur ya! Bunların kıldığı namaz bile insanları aldatmak için” diye hüküm verebiliyordu. Canı isterse miting meydanlarında Kur’an-ı Kerim sallıyor canı isterse Risale-i Nur’lardan ders yapıyordu. Siz ona siyaseten rakip oluyordunuz, o “Bize Allah yeteeeer!” diye bağırıyordu. 10 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı seçildiğinde bir AKP milletvekili, “Bugün Peygamber Efendimiz’i gururlandırdık” diyor, onun hoşuna gidiyordu. Bir başka milletvekili “O Allah’ın bütün vasıflarını taşıyor” diyor, o fahirleniyordu. Hatta “Peygamber bile Mekke’ye girerken kibirlendi de biz kibirlenmedik” diyenlere makam üstüne makam bahşediyordu. Bazı vekillere göre ona dokunmak ibadet, bazılarına göre de onun göründüğü televizyonu göbek hizasının altında tutmak günahtı. Kendisi de zaten bir gün dayanamayıp “Bizim rahmetimiz gazabımızı aşacaktır” diyerek asıl gönlünde yatanı açık edecekti.

‘GEREKİRSE 10 TAKLA ATAR’

Uzun söze gerek yok; her tavrında her edasında bir güzellik vardı mübareğin. 17 Aralık’tan sonra nice nice yurdum insanı, “Halifeye ihanet ettiniz” diyerek Gülen cemaati mensuplarını tel’in etmişlerdi. Ol halife uğruna, kendi çocuklarını evlatlıktan reddedenler oldu. Onun için naatlar yazanlar çıktı. Doğum günü geldiğinde billboardlara ’kutlu doğum’ afişleri asılıyordu. Tophane’de, eski futbol oynadığı kulübü bile ziyaret etse “Hoş geldin Allah’ın elçisi” tezahüratıyla karşılanıyordu.

Haliyle insanlarda büyük bir beklenti hâsıl olmuştu. Millet ufak ufak sarığı kaftanı giyinip halk otobüslerinde “Nisan’a kadar lan sizin sonunuz. Osmanlı gelecek hepinizi kılıçtan geçirecek” diye naralar atmaya, “Erdoğan dünyaya nam saldı. Siz öleceksiniz, gebereceksiniz, az kaldı” diye efelenmeye başlamıştı ki, o da ne? Hazret çıktı dedi ki, “Biz tekkeye mürit aramıyoruz” E, ama biz sizi halife sanıyorduk be Reis!

Aslında durum o kadar karmaşık değil. Yıllar önce Akit yazarı Nusret Çiçek, “O en nihayet bir siyasetçi, gerekirse on takla atar” diye yazmıştı. İşte bu kadar!

[Ahmet Dönmez] 5.5.2017 [TR724]

Uluslararası Dil ve Kültür Festivali devam etmeli, çünkü… [Nazif Apak]

Önümüzdeki günlerde Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin başlayacağını biliyor muydunuz?

Evet, Türkçe Olimpiyatları adıyla yola çıkan, daha sonra bir yeryüzü kaynaşmasına dönüşen ve cihanşümul bir kardeşlik havasına ev sahipliği yapan o güzel günler yakında yeniden başlıyor.

Cümle alemin de bildiği gibi, Uluslararası Dil ve Kültür Festivali bir eğlence programı değil. Hoplayıp zıplama, hoşça vakit geçirme vs. hiç değil!

Kültür ve medeniyet meselesine çağları aşan bir ufuk zenginliği ile kafa yoranlar, bu uğurda ömür tüketenler, bu nadide etkinliği her daim göz yaşları içinde seyretti. Dilleri değişik, dinleri ayrı, renkleri farklı olan gencecik insanların belli bir düzlemde bir araya gelmeleri; barış içinde yaşama erdemini sembolize etmeleri zaten başlı başına büyük bir mesajdı. Ve o mesajın hakkını eda etti geniş kitleler. Kimi zaman tebessümle, kimi zaman mutluluk içeren ince bir hüzünle seyretti sahneye yansıyan gayretleri. Günün sonunda yeryüzü barışı kazandı daima.

Kimi huysuz ruhlar, milletlerin sarmaş dolaş olmasından, farklı renklerin ebruya dönüşüp kendine mahsus bir ahenk yakalamasından rahatsız oldu kuşkusuz. Herkesi kucaklamanın gereği, o programlara onlar da davet edildi. Geldiler, nutuklar attılar, alkışlar topladılar. Buna rağmen her fırsatta bu güzellerden güzel samimi gayretleri baltalamanın yolunu aradılar.

Şimdi de istiyorlar ki kültürler arası kardeşlik bestesine son verilsin, lâl kesilsin o şeker- bal yemiş diller, donsun kalsın hafızalarda o muazzam besteler.

Aslında onlar da biliyor ki böyle bir programa herkesin ihtiyacı var. Dalga dalga nefretlerin yayıldığı, anlama gayretlerinin tükendiği, çatışmacı söylemlerin cirit attığı meydanda, dostluk adına terennüm edilecek her şarkı, istikbal yamaçlarında yankılanacak. Ne yazık ki malum bir inat ve kıskançlık uğruna nice evrensel köprüleri yıkmanın vebaliyle yaşamaktadırlar. Belki de bu yüzden çakma festivaller düzenlediler, paçalarından taklit damlayan ve samimi olmadığı her halinden belli mesajlar vermeye kalkıştılar. Boşuna gayret! Hiç bir taklit, aslının yerini tutamaz ki! Hele taklit edilen şey bir fedakârlık destanı ise, ‘yaşatmak için yaşamak’ gibi ulvi bir düşünceyle yapılıyorsa…

Ey sevgili okur!

Sen de biliyorsun ki bu asude program, ‘gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan’ maksadıyla düzenlenen şenlik faaliyeti değil! Hiç bir zaman da olmadı. Ama şimdilerde çizgisini daha da netleştirerek yeni sezona hazırlanıyor.

Programı düzenleyenler de yaşanan zulümlerin elbette farkındadır. Nasıl farkında olmasınlar ki! Onlar da gaddarca yapılan zulümlere maruz bırakılmış durumda. Sürgünde yaşamanın dayanılmaz acısını yüreklerinde her an hisseden bu güzide insanların geride bıraktıkları arkadaşları için azap çekmemeleri mümkün mü! Sürgündeki adamın iki seçeneği var: Çekilip bir kenara oturup, boş oturmanın hacaleti içinde yasamak; ya da yazarak, konuşarak, anlatarak mazlumun sesi soluğu olmak. Bunu yaparken öfkeye esir olmamak gerekiyor ki cihanşümul mesajlarınızın samimiyeti de anlaşılsın. Direnmek gerekiyor sonuna kadar; dimdik durmak gerekiyor inançla, sabırla… Ve ilan etmek gerekiyor ki kim ne derse desin sevgi esastır insanlık için; nefret değil.

En zor olan da bu değil mi? Bir yandan masum mahpusların/mazlumların/mağdurların hüznü yüreğini dağlayacak durmaksızın; bir yandan da gözyaşlarını silip dimdik duracaksın hayat denen sahnenin tam ortasında ve haykıracaksın sevgi dolu türkülerini yeryüzünün masum çiçekleriyle…

Bu seneki Festival, belki daha mütevazi imkanlarla yapılacak. Olsun. Susmaktan, lâl kesilip pes etmekten iyidir. Bu nadide dostluk daveti ha bir olimpiyat stadında yapılmış ve on binler katılmış; ha mütevazi bir salonda tertiplenmiş ve binlerce insan duygudaşlığı iliklerine kadar yaşamış. Önemli olan kültürler arası dostluk tohumlarının muhafaza edilmesi değil mi! O tohumlar (hiç şüpheniz olmasın) bir gün elbet meyve verecek. Ve işte o gün anlaşılacak şimdi ekilen kardeşlik tohumlarının kıymeti. Ufuksuzluğa esir düşmüş bir topluluğun dostluk, kardeşlik, diyalog, hoşgörü gibi kavramları duyduğu andan itibaren neden çılgına döndüğünü yarının sevgi çiçekleri anlayamayacak. Bir anlam vermeyecekler kimilerinin huşunetine. Belki de acıyacak şiddet ve nefret dolu kâbusları kurtuluş rüyası diye anlatanlara.

Hele bir düşünün; Uluslararası Dil ve Kültür Festivali programlarını iptal etmek en çok kimi sevindirirdi acaba?

Her söylem ve eylemini kamplaştırma üzerine kuran ve tenafürü bir hayat tarzı haline getirenlerin Kültür Festivalinin iptalini nasıl canla başla istediğini bilmeyen mi var Allah aşkına!

Bu Festivaller hiç bir zaman bir antitez olmadı. Birilerine meydan okuma, onları kışkırtma, onların kıskançlık ve hasedini alevlendirme gibi bir amaç da taşımadı. Bu gerçeğe rağmen birileri hep gıpta ve öfke ile baktı, gasp etme güdüsüyle hesaplar yaptı. Çakma programlar vicdanlarda iz bırakmadı; bırakamaz da. Samimi bir şekilde ve dünya barışına katkı sağlama felsefesi ile yaklaşılsaydı başarı da elde edilebilirdi. İşte o zaman, öteden beri Kültür Festivali düzenleyenlerin alkışlarını duyacaktınız.

Evrensel mesajı ile ülke sınırlarını aşan ve dünyaya mal olan bir kültür faaliyetidir. Bu haliyle gelecek nesillere sunulan bir emanettir de. Bir ülkedeki kötülük, evrensel bir güzelliğin sonunu getirmemeliydi. Getirseydi zulme boyun eğme gibi bir vebale de girilmiş olunurdu. Görünen o ki kıt kanaat imkanlarla, ıstıraplar sineye çekilerek yeni bir dostluk destanı yazılacak. Belki zahiren o kadar parıltılı olmayacak programlar; ama herkes bir gün bilecek ki dilsiz şeytan olmanın arsızca maskeli balolar düzenlediği bir dönemde bir avuç kara sevdalı adam hiç bir zaman susmadı, mazlumların ahını duyurdu vicdanlara ümit besteleriyle…

Bir gün elbet bu zulüm dönemi de sona erecek: tıpkı daha öncekilerin sona erdiği gibi. Gaddarların maşası olup yerin dibine girecek kadar utananlardan haksızlık karşısında dilsiz şeytan durumuna düşenlere kadar bir çok insan utanç yaşayacak istikbalde. Bir de bu ara dönemi aktif sabır ile değerlendirip dünyanın ihtiyaç duyduğu mesajları vermeye devam edenler olacak. Onca kine, nefrete, linç girişimine rağmen ‘Aç sineni açabildiğin kadar, ummanlar gibi olsun’ deyip sevgi demetleriyle yoluna devam edenlerin erdemini konuşacak tarihçiler. Ve hep bir sayfa açılacak Kültür Festivalleri için.

O sayfanın bu seneki halini görmeye sayılı günler kaldı.

Hayırlı olsun, Allah mahcup etmesin…

[Nazif Apak] 5.5.2017 [TR724]

Denetleyemeyen demokrasi! [Sefer Can]

Siyaset teorisinde ‘denetleyemeyen demokrasi’ kavramı var mı? Bilmiyorum. Fakat denetlenemeyen bir yönetim şeklinin demokrasi olmayacağı çok açık. Demokrasiyi oluşturan temel ve belirleyici önermelere ters zira. 2011 seçimlerinde demokratik anayasa vaadiyle yüzde 50 civarında oy alan AKP lideri Tayyip Erdoğan gizli ajandasını yürürlüğe koymaya başladı. Prof. Dr. Ergün Özbudun’un başkanlığındaki kurulun hazırladığı ve parlamenter sistemi güçlendirmeyi önceleyen anayasa taslağı ile başlayan serüvenin hazin sonunu yaşıyoruz. Türk tipi denen ucube başkanlık, hukuk devletinin de sonu oldu.

SAYIŞTAY’LA BAŞLADI

Erdoğan’ın kafasındaki tamamen sorumsuz tek adam rejiminin artık rötuşları kaldı. Tamamen denetimsiz ve sınırlanamayan bir iktidara alanı için gücünü hukuktan alan bütün mekanizmaların ele geçirilmesi gerekiyordu. Erdoğan aşama aşama bunu gerçekleştirdi. Bugün Meclis’in yasama yetkisinin elinden alındığında şikâyet ediyoruz. Ama süreç Sayıştay eliyle gerçekleştirilen bütçesel denetimin akim bırakılmasıyla başladı. Bütçe yapma ve doğal olarak bütçenin hukuka uygun kullanımı, parlamentoların olmazsa olmaz yetkilerinden. AKP’li yöneticilerin “Sayıştay raporları gelirse duman oluruz” konuşmaları bir gerçeğin ifadesiydi. Devleti ele geçirirken kamu kaynaklarının kullanılmasının itirafıydı. Derenin taşıyla derenin kuşunu vurma kurnazlığıydı.

Bütçe yetkisine sahip çıkamayan TBMM bugün yasama yetkisini de kaybetmiş durumda. Siyasal denetimin içler acısı halini görmek için 15 Temmuz Araştırma Komisyonu tutanaklarına bakmak yeterli. AKP’nin örtme operasyonunun basit bir aparatı olarak kullanıldı. İstenmeyen ve senaryoyu bozacak konuşmalar ufukta görününce emirle kapatıldı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakal’ı dinlemeyi başaramayan komisyon onun yerine, Metro Turizmin sahibi Galip Öztürk ile Borsa İstanbul’un ve Kızılay’ın Başkanı gibi alakasız isimlerle yetindi. Bir de birkaç basit itirafçının, maklube tarifinden öteye geçmeyen cemaat geyiği ile vakit doldurdular. Aylar geçti rapor hâlâ ortada yok.

HUKUKSAL DENETİM KORKUSU

Erdoğan’ın en büyük korkusu hukuk karşısında hesap vermek. Bunu engellemek adına bütün yargı sistemini alt üst etti. Danıştay ve Yargıtay üyelerini bir gecede kanunla görevden aldı. Yerlerine 15 Temmuz’un hemen akabinde özel seçilmiş isimleri atadı. Anayasa Mahkemesinin iki üyesi tutuklandıktan sonra hepsi hizaya geldi. Bununla yetinmeyen Erdoğan atama yetkisini kullanırken tamamen biatlıları tercih ediyor. ABD Başkanı Yüksek Mahkemeye atadığı üyeyi Kongreden geçirmek için birçok dengeyi gözetmek zorunda. Biz de en son atanan üyeler cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Recai Akyel ile Türk tipi başkanlığın müelliflerinden Yusuf Şevki Hakyemez. Akyel’in Sayıştay’ın anahtarlarını Erdoğan’a teslim eden başkan olduğunu da unutmayalım. Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna atadığı isimler de farklı değildi. Özel avukatlarından tutun partide aktif siyaset yapmış kişilere kadar vardı iş. Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’u AYM’ye atadığında kıyamet kopmuş, kanuni zorunluluk olmamasına rağmen Özok istifa etmişti. Suçu CHP’ye üyelikti. Şimdi ne kadar naif kalıyor bu örnekler.

HSYK’NIN TAMAMINI ERDOĞAN SEÇECEK

HSYK’da meslektaşlarının oylarıyla gelmiş üyeler Erdoğan’ın hayalinde yargı sistemine tam oturmuyordu. Ulusalcı kanatla koalisyon vardı ama tam emin olamıyordu. Şimdi 13 üyenin tamamının seçimi Erdoğan’ın inisiyatifine verildi. 6 tanesini Cumhurbaşkanı olarak kalanları da AKP Genel Başkanı sıfatıyla seçecek. Biz de bu yapının adalet dağıtmasını bekleyeceğiz. Parti teşkilatlarından seçilen hâkim ve savcıların listesi kamuoyuna yansıdı. Bundan sonra istisnalar haber yapılmaya başlanacak.

Erdoğan hiçbir denetim mekanizmasını kendi haline bırakmıyor. Kamu Baş Denetçisi (ombudsman) olarak Şeref Malkoç’u atadı. 30 yıllık siyaset arkadaşı, AKP'nin Yüksek Seçim Kurulundaki üyesi ve başdanışmanı…

Tedbirin büyüklüğü korkunun dolayısıyla riskin büyüklüğünü gösteriyor. Bu kadar panikleyecek ne yaptılar dersiniz?

NOT: “Türkiye’de hukuk devletinin sonu” tezini ortaya koyan derli toplu bir rapor yayınlandı. Stockholm Center of Freedom’un hazırladığı rapor bilhassa “iç hukuku tüketin gelin” diye ısrar eden uluslararası insan hakkı kurumlarının önüne konulabilecek bir çalışma.


[Sefer Can] 5.5.2017 [TR724]

ABD artık diktatörlere diktatör demeyecek [Analiz: Kemal Ay]

Malumu ilân etme görevi, dış politika meselelerinde Trump’ın damadı Jared Kushner’in gölgesinde kalan Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’a verildi. Petrol devi EXXON’un eski CEO’su Tillerson, önceki gün dış politikadaki ‘insan hakları’ baskısının ABD’nin çıkarlarına zarar verdiğini açıkladı. Bundan böyle ABD, diğer ülkelerle işbirliği kurarken insan hakları karnesine bakmayacak. Zaten ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl hazırladığı ‘İnsan Hakları Raporu’nun bu yıl ilk kez dışişleri bakanının basın toplantısıyla değil gazetecilere giden bir e-posta ile duyurulması, işareti vermişti.

Geçen gün CNN International’ın yaptığı bir haber sosyal medyada hayli ilgi çekti. Başlığı “Trump’ın Diktatör Yorumları” olan haberde 5 fotoğraf vardı: Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un, Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Mısır Devlet Başkanı El-Sisi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte. Donald Trump, bu isimlerin hepsiyle ilgili ABD teamüllerinde pek olmayan şekilde ‘olumlu’ ifadeler sarf etmişti.

Siyaset bilimci Ian Bremmer, Rex Tillerson’ın sözlerinin üzerine, Twitter adresinden ‘Pax Americana gitti, G Sıfır geldi’ yazdı. ‘G Sıfır’ (G Zero), Ian Bremmer’ın icadı bir kavram. Bu konuda bir kitabı da var. Bremmer’a göre ABD’nin dünya siyasetindeki ağırlığı gün geçtikçe azalıyor. Tek kutuplu, tek süpergüçlü dünya düzeninin sonuna geliyoruz. Üstelik ‘dünyanın jandarması’ rolünü üstlenmek hayli pahalı olduğu için kimse de ABD’nin boşluğunu doldurmak istemeyecek. En fazla bölgesel çıkarların peşine düşülecek. Bu da, uzun vadede daha istikrarsız bir dünya demek.

İKİLİ İLİŞKİLERDE ÇİN MODELİ

11 Eylül 2001’deki El Kaide terör saldırılarından hemen sonra ABD dış politikası çoğu Müslüman nüfuslu ülkelere yapılan yardımları arttırmıştı. Politika yapıcılar, bir çeşit ‘ulusal güvenlik meselesi’ olarak görüyordu. Donald Trump ve ekibi ise tam tersini düşünüyor. Yeni başkanlık bütçesinde en çok kesinti yiyen kalemlerin başında ABD’nin dış yardımları geliyor.

Afrika ülkeleriyle ilişkiler konusunda ABD ve Çin iki farklı yaklaşımı temsil ediyor. Amerikalılar ‘liberal demokratik değerler’ konusunda ısrarcı oluyor, bunun uygulanması için maddi yardımlarda bulunuyor. Çin ise birçoğu koltuğundan pek kalkmak istemeyen liderlerle anlaşarak bu ülkelerde altyapı yatırımları yaparak ülkenin kaynaklarına doğrudan ortak oluyor. Bu pencereden bakınca Tillerson haklı. Çin’in insan hakları, demokrasi, ifade özgürlüğü gibi ‘dertleri’ olmadığı için Asya-Pasifik’te ve Afrika’da ABD’den daha etkin pozisyonları alabilir hâle geldi. Her ne pahasına olursa olsun ‘güçlünün yanında olmak’, dış politikada tavizler koparmanın en ‘verimli’ yöntemi.

OBAMA DÖNEMİNİN ETKİLERİ

Peki, ABD de Çin gibi davranmaya başlarsa ne olur? Muhtemelen ABD bürokrasisindeki bazı karar mekanizmaları uzun zamandır, Trump-Tillerson ikilisinin düşündüğünü düşünüyordu. ‘Değerler’ odaklı dış politika önceki başkan Obama’nın elini zayıflatmış, ABD’nin uluslararası süpergüç imajını yerle bir etmişti. 2000-2008’deki Bush doktrininin getirdiği kaosun ardından, Obama’nın 2008’deki ‘ABD askeri geri dönmeli’ çıkışı popüler bir fikirdi. Ancak Suriye iç savaşında Rusya karşısındaki ‘aciz görüntü’ ABD siyaseti için kullanılabilir bir argümandı.

Obama, ABD’nin savaş ihraç eden bir ülke olarak anılmasının önüne geçmek, Ortadoğu’da ve diğer ‘etki alanlarında’ daha ziyade ‘değerler’ siyasetiyle anılmak istiyordu. Ancak Arap Baharı’nda tuzağa düştü. Libya müdahalesi, Obama doktrininin kendini yalanladığı andı. Suriye iç savaşının her aşamasında, muhalifler ve uluslararası destekçileri şu soruyu sordu: “Neden Libya’ya müdahale edildi de, Suriye’ye edilmedi?” Aslında cevabı basitti: Libya’da Rusya, İran ve Çin gibi aktörlerin karşı dayatması yoktu. Ama yine de ABD’den daha ‘etkili’ bir dış politika bekliyordu herkes. Brookings gibi ‘liberal’ bir düşünce kuruluşunda çalışan Shadi Hamid bile, dünya barışının yolunun ABD’nin askerî operasyonlarından geçtiğini yazacaktı.

EKONOMİ MERKEZLİ DIŞ POLİTİKA

Eğer ABD, Rusya ve Çin aynı tarz-ı siyaset ile uluslararası meselelere yaklaşacaksa bundan sonra neler olabilir? Evvela ‘liberal demokratik değerlerden’ vazgeçmek, aynı zamanda liberal ekonomi politikasından vazgeçmek anlamına gelmiyor. Ancak zaten Rusya ve Çin de ‘devlet destekli liberal ekonomi’ modelini benimsemiş ülkeler uzun zamandır. Bu sebeple, bu üç etkili ülkenin tamamen ekonomi odaklı bir uluslararası sistem inşa edeceği beklentisi gerçekçi. Birbirlerinin ticarî çıkarlarını doğrudan tehdit etmedikleri sürece, ufukta ciddi bir çatışma da görülmüyor üstelik. Ancak kimse de çatışmasızlığı garanti edemiyor ve zaten bu yüzden yeni döneme G Sıfır adı veriliyor.

Bu arada, bu üç nüfuzlu aktörün üzerinde anlaştığı en önemli mesele, radikal İslamcı terörle mücadele. Üstelik bu kez nüanslara pek dikkat edilmeyecek. Bush Doktrini, sahada silahlı terör gruplarıyla çatışırken, Müslüman nüfusun yaşadığı ülkelerde siyasetteki ‘ılımlı İslamcı’ gruplarının (Mısır’da İhvan, Türkiye’de AKP) desteklenmesine dayanıyordu. ‘Türkiye modeli’ propagandasının bir sebebi de buydu. Ancak bu politikanın bir işe yaramadığı, radikal İslamcı terörün Suriye’de olduğu gibi ılımlı İslamcı gruplar tarafından da desteklendiği görülünce, nüanslar rafa kaldırıldı.

OdaTV’den Barış Terkoğlu’nun önceki gün Twitter’da tespit ettiği gibi: “Tarihte tesadüf yok: Aynı anda ABD İhvan’ı terörist ilan etmeyi, Hamas İhvan köklerinden kopmayı, AKP İslamcılardan kurtulmayı tartışıyor.” (Hamas’la El Fetih arasındaki son görüşmenin Moskova’da gerçekleştiğini de hatırlatalım.)

DİKTATÖRLER HEMEN SEVİNMESİN

Bu gelişmeler, ABD’nin yeni dış politikasından ‘insan hakları’ kartıyla sürekli sıkıştırılan diktatörlerin en büyük faydayı göreceğini düşünenleri yalanlıyor. Zira madem dış politikada ‘güç merkezli’ ve tamamen ekonomik çıkarlara dayalı bir yöntemi benimsiyorsunuz, o hâlde ‘stratejik ortaklık’ gibi konumlar elde edemezsiniz. ABD’nin yeni dış politikasının daha müdahaleci olacağı ve çıkarları için askerî araçları kullanmaktan çekinmeyeceği de ayrıca aklınızda bulunmalı…

Son olarak, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden imar etmek üzere 13 milyar Dolar (bugünün parasıyla yaklaşık 130 milyar Dolar) yardımda bulunduğu Avrupa ise, şimdilerde ‘liberal demokratik değerlerin’ tek hâmisi olarak görülüyor. Eğer Fransa’da Emmanuel Macron, Almanya’da da Merkel ya da Schulz seçilirse, Avrupa bu konumunu sürdürebilir. Ancak ABD’nin askerî desteği olmadan ne ölçüde ‘nüfuzlu bir aktör’ olabilir, orası ayrı tartışma konusu.

[Kemal Ay] 5.5.2017 [TR724]