Duvardan sökülemeyen tablo [Safvet Senih]

İhsan Atasoy Bey, “Nur’un Büyük Kumandanı Zübeyir Gündüzalp” isimli değerli araştırma eserinde hattat ve ressam olan Ağabeyimiz Refet Kavukçu’dan ibretli hatıralar naklediyor. 

Refet Bey, hat çalışmaları için Erzincan’dan İstanbul’a gidip yerleşmek istiyor ama Zübeyir Ağabey onun Erzincan’dan ayrılmasını istemiyordu… 

Refet Ağabey diyor ki: 

''İstanbul’a gitmek rüyalarıma giriyordu. Ama Zübeyir Ağabey, yanına uğrayan hemşehrilerime dahi, benim Erzincan’dan ayrılmamak gerektiğini, bu İstanbul’a gitme işimden vazgeçmemi tavsiye ediyordu. Böylece kararımdan vazgeçtim. Bunun ne kadar isabetli olduğunu, sonradan karşılaştığım hâdiselerle tesbit etmiş oldum. Zübeyir Ağabey, bununla şunu demek istiyordu: ‘Hatt-ı Kur’an’ı nasıl elde edeceksen et, ama HİZMET HATTINI değiştirme.’ Zaten bir keresinde şunu da söylemişti: ‘Bir kişinin ÇEVRE YAPABİLMESİ, ETRAFINI TANIYIP TANITABİLMESİ 40 SENEDE olabilir. Bu kazancı zâyi etmemek lâzım’ 

“Erzincan’da İslâm Kitabevini çalıştırıyordum. Bir yandan da İstanbul’dan gelen hat ve yazı örneklerini çalışıyordum.  Zaman yetmiyordu. Bir İstanbul ziyaretinde Zübeyir Ağabeye, ‘Her akşam Risale-i Nur dersine gitmesem de bazı akşamlar yazı yazsam, hat çalışsam olur mu?’ diye sormuştum. Biraz düşündü, ‘Sana yarın cevap vereceğim.’ dedi.  Ertesi sabah aynı saatte Bekir Berk Beyin yazıhanesine geldi. ‘Refet kardeş, derse gitmemene gönlüm razı olmuyor; her akşam derse iştirak etmelisin!’ demişti. Zübeyir Ağabeyin idealinde ders, her meşru faaliyetin önünde geliyordu. 

“Âyetü’l-Kübra Risalesini resimli hale getirmek istemiştim. Bu husustaki bazı örnek çalışmalarımı gösterdiğim zaman Zübeyir Ağabey, ‘Âyetü’l-Kübrâ’nın filmi çekilmeli. O yüce eseri ancak tabiattan alınmış canlı çekimler daha isabetli tasvir eder.’ demişti.

“Yıl, 1963… Kirazlı mescit 46 Numarada kalıyordu. Bir gün tatlı bir tebessümle: ‘Aziz kardeşim, Nurlardan aldığın vecizeleri resimleyerek bize gönderiyorsun, polisler gelip götürüyorlar’ diyerek duvarı gösterdi. Buraya öyle bir TABLO YAP Kİ, GÖTÜRMESİNLER…’ 

“Bunun üzerine, duvara yağlı boya bir resim yapmıştım! Risale-i Nurların, fırtınalı bir denizde Kur’an-ı Kerimi koruduğunu temsil  eden bir resimdi bu… Altına da şunu yazmıştım. ‘İslâmiyetten elini gevşetme, sımsıkı sarıl; yoksa mahvolursun…’

“Yağlı boyanın etrafında portatif bir çerçeve asılmıştı. Bir gün polisler yine arama yapmak için gelmişler. Komiser, ‘Bu tabloyu da alın.’ demiş. Ellerini çerçeveye attıklarında tablonun duvarda, çerçevenin ellerinde kaldığını görüp hayret etmişler.  O zaman komiser, ‘ÜZERİNE BİR ÖRTÜ ATIN!...’  diye emir vermişti. Tablo SAKINCALI  kabul edilmiş, uzun seneler örtülü kalmıştı. Söz Bediüzzaman’ın imzasını taşıdığı için görünmesini istemiyorlardı.

“1960’lı yıllarda aralıklarla İstanbul’a gider, çoğu defa Bekir Berk Ağabeyin yazıhanesinde kalırdım. Zübeyir Ağabey her gece gelir sabahlara kadar hizmetle alâkalı sohbetler ederdi. O Davudî sesi hâlâ kulaklarımda yankılanır.

Bir gün yazıhanenin duvarlarına tutunarak merdivenleri çıktığını gördüm. Koluna girip yardım etmek istedim. Kabul etmedi. Hakikaten çok, ama çok izzetli bir şahsiyetti…

“Üstadın vefatından sonra, kaldığı mekânların resimlerini yapma arzusu içime doğmuştu. Bu maksatla yaptığım bazı çalışmaları kendisine  gönderiyordum. Bana karşılık olarak yazdığı ilk mektubunda şunları söylüyordu:

“Merhum, muazzez ve muallâ Üstad’ı Necibimiz Bediüzzaman Hazretlerinin mübarek ve nurânî menzillerini ziyaret etmenizden hâsıl olan kudsî heyecan ve intibalarınızı, tamamen hak ve hakikat olan kanaatlerinizi dört gözle beklemekteyiz’  Her ziyaret ettiğiniz yerin intibaını müstakil olarak kaleme alıp gönderin. Mesela Emirdağ müstakil bir halde Barla’nınkini ayrı olarak yazıverin. Çam Dağının manzarasını canlandırırken yalnız mücerret olarak çam ağacını değil de etrafındaki dağların haşmetini de canlandırmak ve bu şekilde Hz. Üstad’ın gezdiği ve dolaştığı yerleri daha da heybetli ve muazzam göstermek için çalışmanız mümkün ise… Hem meselâ Katran Ağacının heybetini belirtmek için uçurumu ve oradan sahil kısmını göstermek… Hem de Barla’daki çınarın bütün dallarıyla birlikte eksiksiz olarak biraz daha yorulsanız… Yani o muazzam çınarı bütün dehşeti ve azametiyle gösterseniz…’

Yine 4 Aralık 1965 tarihli, Zübeyir Ağabeyden naklen ifade edilen bir mektupta şöyle deniliyordu:
“Cenab-ı Hak nasip ederse, inşaallah her beraber bir seyahate çıktığımda, Üstadımızın gerek telif esnasında gerekse ders esnasında oturduğu yerler ve oturuş vaziyetlerini resmetmek için biraz çalışmanızı arzu ediyorum. Bunu bilhassa, Zübeyir Ağabey çok arzu ediyor. Belki ileride nesl-i cedîd, Üstad’ın hayat safhalarını senaryo mevzuu yapacaklar. Belki daha evvel de olması muhtemel…’

“Bu teşviklerle, 40 senelik bir çalışma, BEDÎÜZZAMAN  ALBÜMÜ’nü Zübeyir Ağabey yazdırdı… Bununla şeref duyuyor ve iftihar ediyorum!  Ve onu her zaman rahmetle anıyorum.

“Enteresandır; merhum Zübeyir Ağabeyin tabutu koridordan geçmeyince, pencere demirleri sökülerek Kirazlımescid’den dışarı çıkarılmıştı. Bu, şunu ifade ediyordu:  ‘Daha gencim, hayatımı fedâ ettiğim kudsî davamı bu genç yaşta bırakmak istemiyorum…’ (1920 doğumlu Zübeyir Ağabey 1971’de vefat ettiğine göre 51 yaşında idi. - S.Senih)

“Cenab-ı Mevlâ, onu yâd etmekte âciz kaldığım yüce vasıflarla donatıp yetiştiren Hz. Üstadımızdan ve Risale-i Nur’dan bizleri ayırmasın ve şefaatlerine nâil kılsın. Âmin!..”

Biz de diyelim: Âmin! Âmin!  Âmin!.. 

[Safvet Senih] 7.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Hakk’ın Şahitleri [Mehmet Ali Şengül]

Allah (cc) insanı yaratıp kendi haline bırakmamıştır. Anne karnında akıllara hayret verecek mükemmellikte yaratılan insanın cesediyle ruhunu  buluşturan, harika bir varlık olarak her şeyi emrine musahhar kılan Allah, insanın gözünü dünyaya açtığı andan itibaren ölünceye kadar vücudunu geliştirmekte, ihtiyaçlarını karşılamakta, aklını ve iradesini kullandığı ölçüde ruhunu kemâlata doğru sürekli yükseltmektedir.
     
Allah (cc), insanı bu kemalata ulaştırmak için beşir ve nezir olarak Peygamberler göndermiştir. Hususiyle ahir zamanda, bütün dinler ve peygamberleri gerçek hüviyetiyle tanıyan ve tanıtan son din olan İslam’ı, Kur’an-ı Muciz’ül Beyan’ı ve Hatem-ül Enbiya ünvanıyla Efendimiz Hz. Muhammed’i (sav) müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndermiştir.
     
Bütün peygamberler, muhataplarını imana, inanca, ahlaka, fazilete davet ederken; ‘Benim bu hizmet için  sizden istediğim beklediğim hiç bir ücret yoktur. Tek istediğim, dileyen kimsenin Rabbi'ne giden yolu bulmasıdır’ demişler ve Hakk’a davet etmişlerdir. Şura suresi 23.ayet bunu ifade etmektedir: “...De ki: Ben bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü, sizden akrabalık sevgisinden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur...”
      
İnanan halis mü’minler davete icabet edip itaat etmişlerdir. Kabul etmeyenler ise, isyan edip karşı çıkmışlardır. İnkar edenler, isnat ve yalanlarla fitne çıkarıp isyan etmişler; Allah’a ve Peygambere muhalefet etmek suretiyle şeytana kulak vermişlerdir. Böylece ortalığı karıştırarak, yakıp yıkıp, yuvaları tarumar etmiş, aileleri ve insanları birbirine düşman haline getirmişlerdir.
     
Allah’a başkaldırıp peygamberleri dinlemeyenlere karşı çok üzülen Efendimiz’e (sav) Şuara suresi 3.ayette Cenab-ı Hak, “(Habibim) Onlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini yiyip tüketeceksin“  buyurarak tesellide bulunmuştur.
      
İnsanlığın küfür ve dalaleti karşısında böylesine sarsılan nebiler Nebisi (sav) başta olmak üzere, her devir ve dönemde aynı davanın derdini, çilesini çeken gönül ve ruh mimarlarına Cenab-ı Hak;  “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir.” (Kasas suresi, 56) buyurmuş, bir nevi  ‘siz vazifenizi yapın, Allah’ın icraatına müdahale etmeyin, karışmayın!‘ ikazında bulunarak rehberlik yapmış ve yapmaktadır.
      
Allah (cc) Kur’an-ı Müciz‘ül Beyan’da Şuara suresi 221-223. Ayetlerde; “Şeytanların kime indiğini bildireyim mi? Onlar yalan ve iftiraya, günaha düşkün kimselere inerler. Çünkü o iftiracılar şeytanlara kulak verirler, esasen onların çoğu yalancıdırlar.“ Buyurmaktadır.
       
Bakara suresi 143.ayette Cenab-ı Hak, “Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Peygamberde sizin hakkınızda şahit olsun…” buyurarak; imanla şereflendirdiği müslümanların Kur’an ve Sünnet çizgisinde gerçek müslüman olmalarını, imandan mahrum insanlara model ve örnek olmaları gerektiğini mezkûr ayette açıkca ifade etmektedir.
     
“Enes radıyallahu anh şöyle dedi:

Peygamber aleyhisselâm ile bazı sahâbîler birlikte bulunurlarken onların yanından bir cenaze geçti. Ashâptan bazıları o cenazeyi hayırla andı. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Kesinleşti” buyurdu.

Sonra bir cenaze daha geçti. Orada bulunanlar onu da kötülükle andılar. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem  yine:

-“Kesinleşti” buyurdu.

Bunun üzerine Ömer İbnu’l-Hattâb:

-Ne kesinleşti Ya Resûlallah? diye sordu. Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurdu:

-“Şu önce geçen cenazeyi hayırla andınız; bu sebeple onun cennete girmesi kesinleşti. Bu berikini kötülükle andınız; onun da cehenneme girmesi kesinleşti. Çünkü siz (mü’minler), yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz. Neye şahitlik ederseniz gerekli olur.”

(Buhârî, Müslim,  Ebû Dâvûd, Tirmizî,  Nesâî,  İbni Mâce)

Mü’mini gören Allah’ı hatırlamalıdır. Mü’min, Allah’ı görüyor gibi yaşamalı, tebliğiyle, tavır ve davranışlarıyla Allah’ı tanıtıp sevdirmelidir. Mü’min hasbî, fedakar ve kalbini Allah’ın rızasına kilitlediği, Kur’an ve Sünnet çizgisinde müstakim hareket ettiği müddetçe Allah(cc) imanını zayi etmeyecektir.

Maide suresi 8.ayette, “ Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” Buyrulmaktadır. 

Allah’ın kuluna sahip çıkması kulun Allah’a halis bir niyetle teveccühüne bağlıdır. Yine Maide suresi 9.ayette Allah (cc), “Allah iman edip makbul ve güzel işler yapanları affedip kendilerine büyük mükâfat vermeyi vâd etmiştir.” Buyurmaktadır.

Bakara suresi 152 ve 153.ayetlerde Cenab-ı Hak; “Siz Beni zikredin ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin” ve “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah’dan yardım dileyin. Muhakkak ki, Allah sabredenlerle beraberdir.” Buyurmaktadır.

Allah Resulü’nün (sav) beyanlarıyla; “Namaz dinin direğidir. Kim onu terk ederse dinini yıkmıştır.”(Aclunî) Ve Hz.Ali Efendimiz’den rivayetle, “Namaz imanın direğidir. Cihad amelin zirvesidir. Zekât ise, bu ikisini arasında yer alır.” (Deylemî) hakikatleri ifade edilmiştir. Yani, Namaz imanı besler, kulu Rabbine bağlar. Sonsuz elemleri ve emelleri olan, aciz, zayıf ve fakir  insanı; kudret-i nâmütenâhi olan Allah’a ulaştırır.

Bakara suresi 154-157. ayetlerde Cenab-ı Hak; “Allah yolunda öldürülenler hakkında ‘ölü’ demeyin.  Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.

Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz.

Sen sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.”

 “İşte Rab’leri tarafından bol mağfiret ve rahmete mazhar olanlar onlardır.  Hidâyete erenler de ancak onlardır.” Buyurmuştur.

Yine Allah Bakara suresi 164.ayette; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda, 

Ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda, Elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.”

Buna rağmen akıl, irade ve şuurla donatılan insan, başkalarını Allah’a denk tutar. Hatta Allah’ı severcesine onları severler. Halbuki bu hususu Rabbimiz, Tevbe suresi 9.ayette şöyle ifade etmektedir: “Onlar Allah’ın ayetlerini az bir dünya menfaati karşılığında sattılar da, Allah’ın yolundan insanları alıkoydular. Gerçekten onlar ne fena iş yapıyorlar!” 

Tevbe suresi 10. Ayette ise, “Mü’minler hakkında ne ahit, ne yemin, ne hukuk, hiçbir şey gözetmezler. Bunlar öyle saldırgan kimselerdir!” buyurmaktadır.

Rabbimiz Tevbe suresi 20 ve 21.ayetlerde de; “İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nail olanlar!

Onların Rabbi kendilerinin, katından bir rahmete, bir rıdvana ve içinde daimi nimetler bulunan cennetlere gireceklerini müjdeler.” Buyurmuştur.

Merhamet-i Sonsuz olan Allah (cc), ahiretlerini kaybetmemeleri için dünyada kullarını uyarır. Mü’min, Allah’ın nimetlerinden meşru, helal olma kaydıyla her zaman istifade edebilir. Ne var ki, beyt-i hüda olan kalbine bunları koymamalıdır.

Kendini Allah’a adamış, o kuvvet kaynağına sırtını dayamış, malını,  canını, herşeyini Allah’a teslim etmiş, kalbini Allah’ın rızasına kilitlemiş olan mü’minler, gönül erleri, hak dostları; -biiznillah-  hem dünyada hem de ahirette kaybetmeyecek  kazanacaklardır.

[Mehmet Ali Şengül] 7.7.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Suriyelileri linç etmek… [Mehmet Nedim Yılmaz]

Yer: Sakarya, Hendek.

Hava karardığında mahalleli de öfkeden kapkara kesilmişti. Onlarcası evlerine dükkânlarına koşup sopa, bıçak, demir -ne buldularsa- kapıp sokakları tuttu. Sokakta duyulan tek ses hınç ve intikam sesiydi. Yarım saat içinde yüzleri bulan kalabalık, kenar mahallede yan yana duran birkaç evdeki aileleri gözüne kestirmişti.

Sonra yağma başladı. Önce ailelerin evlerini bastılar, evde bulunanları –kadın, çoluk-çocuk- tartakladılar, linç etmek istediler. Evlerin camlarını indirdiler. Yetmedi. İşlerinden evlerine dönen gençleri de köşe başlarını tuttukları sokaklarda tekme, tokat, yumruk, sopa, demir ile öldüresiye dövdüler.

Neden mi? İddiaya göre bir galvaniz fabrikasında Suriyeli bir işçi ile bölüm sorumlusu arasında tartışma çıktı. Ertesi gün de devam eden tartışma bir anda kavgaya dönüştü. Akşam saatlerinde ise yüzlerce kişinin linç girişimine sahne oldu Hendek.

Saldırganlardan biri linç girişimini şöyle anlattı:

“Sanayide Suriyeliler kavga çıkarmışlar, kadınlara da laf atıyorlarmış. Biz de toplandık baya kişi, Suriyelileri gördüğümüz yerde dövdük. Mezbahane denilen yere geçtik, orada da çok sayıda Suriyeli dövdük.”

Olaydan sonra 2 kişi gözaltına alındı sadece.

Hendek’te topluca işlenen bu nefret suçu ne ilk ne de son. Çok değil, daha 3 ay önce, İzmir’in Torbalı ilçesinin Pamukyazı Mahallesi’nde çıkan kavganın arından 300 kişilik grup, Suriyelilerin yaşadığı mahalleye baskın yapmış, bıçaklı ve sopalı saldırılardan sonra Suriyelilerin evlerini talan etmiş ve kadın-erkek, çoluk-çocuk 500 mülteciyi tekme-tokat mahalleden atmıştı. Linç korkusu öylesine büyüktü ki, savaştan kaçarak İzmir’e sığınan mülteciler geriye dönüp eşyalarını toparlamaya bile cesaret edememişti.

Benzeri görüntüler daha önce Gaziantep, Hatay, Adana, Denizli, İstanbul gibi kentlerde de yaşandı. Ve dün gece linç girişiminin adresi Ankara oldu. Hürriyet gibi gazetelerin “gerginlik” olarak gördüğü, Ankara Valisi Ercan Topaca’nın “Gençler arasında küçük bir tartışma yaşanmıştır. Büyük olaylar olduğu konusunda asılsız haberler yayılmaktadır” şeklinde geçiştirmeye çalıştığı olay Yenimahalle’den çıkıp Türkiye geneline yayıldı ve Twitter’da “Suriyelileri geri gönderin” etiketi bir kez daha birinci sıraya yerleşti.

Birçok Türkiye vatandaşı, sokakta yarım kalan linçin kızgınlığıyla kendilerinden olmayan bir ırka karşı nefretini kustu, ne kadar “misafirperver” bir toplum olduğumuzu bize bir kez daha hatırlattı!

Sahadaki bu üzücü durum çok tehlikeli bir noktaya ilerliyor. Hatay, Antep, Kilis, Adana, Antalya, İzmir, İstanbul, Sakarya ve daha birçok kentte patlamaya hazır bomba var. Ve bu sosyal patlamanın oldukça somut, reel, geçerli sebepleri var.

SİYASİ DOLGU MALZEMESİ OLARAK SURİYELİLER

1- Ankara’nın da taraf olduğu Suriye iç savaşının siyasi arka planını bir kenara bırakarak, Türkiye’nin Suriyelilere kapılarını açtığı noktayı temel alırsak Suriyeliler, Tayyip Erdoğan için “kullanışlı” siyasi bir malzemedir. Suriyelilerle ilgili söylemleri ve yaptıkları bunu açıkça ortaya koyuyor. Örneğin miting meydanlarına götürdüğü ve burada uzun nutuklarla oya devşirmeye çalıştığı Suriyelilerin kamplarda ve kamp dışında, metropollerin göbeğindeki perişan halleri hiçbir zaman gündemi olmadı Erdoğan’ın. Dahası, Fatih, Başakşehir gibi “İslamcı” semtlerde kış aylarında yalın ayak sokaklarda dolaşan Suriyelileri de görmedi Erdoğan. Halk arasındaki yaygın ifadesiyle “Onları kullanıp sokağa attı.”

Yeri geldi, Suriyelileri siyasetin müzakere masasında meze yaptı. Avrupa’yı insan hakları kriterlerine uymayacak şekilde utanç verici cümlelerle Suriyeli mülteciler konusunda tehdit ederken, Türkçesi, onlara şöyle diyordu: Açarım kapıları, üzerinize salarım, haa! Siyasi şantajın dolgu malzemesi yaptı ülkesine sığınan çaresiz mültecileri.

SURİYELİLER MÜLTECİ POLİTİKASIZLIĞI KURBANI

2- AKP, mültecileri Türkiye’ye kabul edişi ve sonrasında tamamen yanlış bir politika izledi. Aslında burada bir politikadan da bahsedemeyeceğimiz için, politikasızlık demek daha doğru olur.

Öncelikle Suriyelilerin büyük bölümünün sınırdan geçişi esnasında uzunca bir dönem profesyonel şekilde kayıt tutulmadı. Türk devleti, ülkesine kabul ettiği bir başka devletin vatandaşlarının birçoğunun kim olduğunu, nereye göçtüklerini, nerede yaşadıklarını bilmiyor. Örneğin en uç nokta olarak, Suriye muhaberatına çalışan kişilerin sınır illerinin tamamının yansıra İstanbul gibi büyük şehirlerde Suriyeliler hakkında bilgi topladığı iddiası, mültecilerin günlük konuşmalarının çerez kısmına giriyor artık.

Diğer taraftan Türkiye’nin doğru düzgün bir mülteci/sığınmacı yasası, politikası, sistematiği bulunmuyor. 2015 tarihli Policy Institute raporu bu gerçeği tüm çıplaklığıyla Türk yetkililere anlatmaya çalışmıştı: Türkiye, mülteci alımı konusunda uluslararası standartların henüz yarısını bile karşılayabilecek durumda değil.

Bu yüzden Türkiye şartlarını ve toplum yapısını iyi bilmeyen Suriyeli aileler, rastgele kulaktan duyma şekilde adını bildikleri şehirleri yaşam alanı olarak denemeye başladılar 2011 sonrası. Sosyal dokuya uymayacak şekilde, kargaşa çıkma ihtimali çok yüksek il ve ilçelere –bilmeden- gittiler, onları yönlendiren bir devlet de olmadı!

Örneğin ÖSO’yu desteklediği bilinen aileler Hatay’da Esed’i tutan Alevi köyleri ve mahallelerine yakın noktalara yerleşebildiler. Buralarda kavga-gürültüsüz gün yok neredeyse.

Mesela Arap çingenesi göçebe aileler dilenmek için İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlere gidebildiler. Biraz da Suriyelilerin büyükşehirlerdeki vitrinleri onlar oldular.

Diğer taraftan sistemsiz şekilde Türkiye içinde serbest bırakılan aileler, öbek öbek, kalabalık gruplar halinde milliyetçi şehirlere gittiler. Oraların milliyetçi şehirler olduğunu, Rus veya Ukraynalı değilse başka ırktan insanlara pek de iyi gözle bakılmadığını bilseler, eminim oralara gitmeyi asla düşünmezlerdi. Ne de olsa insan kendi topraklarından çıkmak zorunda kaldıktan sonra gittiği yabancı ellerde de sürekli aşağılanmak ve tekrar tekrar kovulmak istemez herhalde.

Birlemiş Milletler’in (BM) Türkiye’de Suriyeli ve Iraklılar için kurduğu sistem, “yabancıların” ülkemizi, onu yönetenlerden daha iyi bildiğini ortaya koyuyor. BM, resmi rakamlara göre 2,8 milyon Suriyeli mülteciyi barındıran Türkiye’de uluslararası ortaklarıyla birlikte kamplar ve ev kampları kurdu. Ev kamplarını, Bolu gibi daha sakin sosyolojiye ve daha iyi imkânlara sahip şehirlere kurmaya özen gösterdi.

Ve en önemlisi, mülteciler için adli kontrol sistemi kurdu. BM’nin sahip çıktığı Suriyeli ve Iraklılar, her hafta bulundukları şehirlerde imzaya gidiyorlar. Başka şehirlere gezmeye gitseler bile ikamet ettikleri noktalara dönmek zorundalar. Zira burada hem barınma, hem eğitim hem de iş imkânları ayarlanmış durumda. Bu kişilerin topluma kazandırılmaları için Türkçe eğitimleri de yine takip ediliyor.

Türkiye’nin umursamadığı sığınmacılar ise kovulmayacakları bir şehir bulmuşlarla şanslılar. Değilse kovulmadan, aşağılanmadan yaşayabilecekleri bir yer bulana kadar göç ve sürgünleri devam edecek.

SURİYELİLER TOPLUMA ADAPTE EDİLİYOR MU?

3- Krizin altıncı yılında, Suriyeli çocukların eğitimi konusunda hala yeterli adımlar atılmış değil. Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı ile birkaç AKP’li belediyenin seçim malzemesi olarak kullandığı Suriyeli çocuklara okul projelerinin dışında AKP’nin seçim broşürlerinde yazılanın aksine eğitim durumu facia. Birçok Suriyeli kendi imkânlarıyla eğitim konusunu aşmaya çalışsa da pes eden sayısı daha fazla. Batılı ülkelerde, örneğin Almanya’da Türklerin de aralarında bulunduğu yabancı kökenlilere adaptasyon sürecinde sağlanan imkânlar ve uygulanan sürdürülebilir projeleri Anadolu topraklarında göremiyoruz maalesef. Eğitimden mahrum, adaptasyon süreci sorunlu ikinci kuşak Suriyelilerle tanışmaya hazırlıklı olmalı toplum. Zira kavga-gürültüyle olmaz. Yarın bir gün ülkede adalet sağlanırsa, Suriyelilere toplu linç girişimi yapanlar insanlık dışı suçlardan ötürü uzun yıllarını memleketlerinin hapishanelerinde geçirebilirler.

UCUZ VE SAHİPSİZ SURİYELİ İŞÇİLER SORUNU

4- Suriyelilerin çalışma izinleri ve takibatları hiçbir şekilde yapılmıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin sanayi siteleri, esnaf dükkânları, atölyeleri ahlaksız işverenlerin sigortasız, haksız-hukuksuz, karın tokluğuna, 3 kuruşa çalıştırdığı “ucuz işçi” Suriyelilerle dolu. İşveren sigorta ödeyeceği Türkiyeli çalışan yerine bu ucuz işçileri tercih ediyor. Türkiye’nin zıvanadan çıkan kaçak işçi sorunu “Suriyeli Kaçak İşçi Sorunu” olarak katlandı da katlandı. Kapitalizmle arası iyi Türkiye halkı, kanunu geçtik, ahlak sınırlarını da tanımadan bu savaş mağduru “devletsiz, sahipsiz” sığınmacıları kelimenin tam anlamıyla sömürüyor.

SAVAŞ MAĞDURU SIĞINMACILARA TURİST TARİFESİ VE SÖMÜRÜ

5- Suriyelilerin alınış biçimi, onların bilmedikleri bir coğrafyada sahipsiz, sistemsiz şekilde kendi başlarına bırakılmaları karaborsacılığı da patlattı. Zaten can çekişen emlak sektörü hem Suriyelilerin hem de Türk vatandaşlarının belini büktü. Savaştan çıkan ve çoğu ihtiyaç sahibi Suriyelilerin yoğun göç ettiği il ve ilçelerde kiralar fırladı; üçe, dörde, beşe katlandı. Suriyeliler zengin oldukları için mi böyle oldu? Hayır. Türkiyeli ev sahiplerinin, emlakçıların sömürgeci zihniyetinden ötürü bu utanç tablosu. 3 Suriyeli aile mecburiyetten bir ev kiralayıp 1500 TL kira

yı ancak karşılayabildikleri için oldu. Kısır döngü böylece toplumu kemirip bitiriyor: Mahalleli Suriyelilerin kalabalık aileler halinde kalmalarından şikâyetçi. Bu kadar parayı toparlamak için trafik ışıklarına salınan mendilci çocuklardan da rahatsız.

Örnek vermek gerekirse Hatay’da 2011 yılında 300 TL olan ev kiraları 2012’nin sonlarında 1500 TL’yi bulmuştu. Suriyeliler üzerinden fırsatçılık ayyuka çıktı, gıda fiyatlarıyla oynanan yerler bile oldu.

Geçtiğimiz yıllarda Almanya’da Suriyeli bir kiracı Alman ev sahibini kirayı fahiş fiyattan tuttuğu için mahkemeye vermişti. Mahkeme Suriyeliyi haklı buldu, haksız kazanç sağlama teşebbüsünden ötürü Alman vatandaşına Suriyeli aileye ödemek üzere tazminat cezası kesti.  Dahası, istemesi halinde o evde makul fiyata oturmaya devam etme hakkı tanıdı. İstanbul Fatih’te ev sahibi AKP’li “hacı amcaların” Suriyeli aileyi sokağa atışı ise ne medyada yer bulabildi, ne mahkemede dava konusu olabildi.

Bu iki örnek arasındaki fark hem devlet sistemi, hem toplum anlayışı, hem de insan haklarına yaklaşım bağlamında hangi noktada durduğumuzu göstermeye yeter.

Sonuç olarak, sosyolojimizi, ekonomimizi, yaşayış biçimimizi doğrudan etkileyen “Suriyeliler” konusu, AKP’nin siyasi rant ve oy uğruna kullanıp toplumun kucağına bıraktığı, en kötüsü de umursamadığı çok kritik bir konu.

Türkiye sathında yaşanan olayların arka planı, sebepleri, faili ve bu failin eksiklikleri acilen tespit edilmezse, linç kültüründe birinciliğe oynayan Türkiye halkı, yüz yıl sonra bile utançla hatırlanacak yeni katliamların “kahramanı” olmaktan çok uzak değil.

SORUMLULUK VE SUÇ AKP İKTİDARININ

Bu anlamda bu yazıyı, Hendek’teki linç girişimi sonrasında HDP Göçmen ve Mültecilerden Sorumlu Merkez Yönetim Kurulu (MYK) üyesi Gülsüm Ağaoğlu’nun tespitleriyle bitirmek ufuk açıcı olacaktır:

“Sakarya’nın Hendek ilçesinde Suriyeli bir işçi ile ustası arasında başlayan tartışmanın ilçe genelinde Suriyelilere yönelik bir linç operasyonuna dönüşmesine ve Suriyelilerin yeniden sürgün edilmelerine sebep olan idari ve siyasi sorumluları en sert biçimde kınıyoruz.

Türkiye’ye sığınan 3 milyon Suriyelinin yaşam koşullarının kötüleşmesi, karşılaştıkları ayrımcılık ve nefretin derinleşmesi ve bu krize sebep olan siyasi ve idari sorumluların halen duyarsızlığını koruması linç vakaların olağanlaşmasına neden olmaktadır.

Daha önce Urfa, Antep, Konya, Denizli, Maraş ve İstanbul’da Suriyeli sığınmacılara yönelik gerçekleştirilen linç olaylarına dün Sakarya’nın Hendek İlçesi eklendi. Sebebi ne olursa olsun etnik, dinsel, cinsiyet kimliğine dayalı nefret söylemleriyle hızla gelişen ve kontrolsüzce kitlesel linç eylemlerine dönüşen bu olaylar karşısında hiçbir demokratik kurum sessiz kalmamalıdır.

Bu tür şiddet olaylarına yönelik güçlü tepki vermek son derece önemlidir.

Hem Türkiye hem de Suriye’nin Müslüman halkları için kutsal olan Ramazan ayında barışın, hoşgörünün, adaletin ve vicdanın hâkim olması gerekirken, nefret ve şiddetin kitleselleşmesinde AKP iktidarının rolü büyüktür.

AKP iktidarını, Suriyeli sığınmacıların giderek kötüleşen koşullarını düzeltmeye, sömürülmelerine neden olan güvencesizliğe karşı gerekli yasal ve idari önlemleri almaya ve mültecilere yönelik uluslararası yasaları tanımaya çağırıyoruz. Aksi halde daha da derinleşecek toplumsal krizin ve kronikleşen ırkçılığın tüm ülkeye sirayet etmesi kaçınılmazdır.

Halkların Demokratik Partisi olarak, halklarımızı linç olaylarına karşı duyarlı olmaya ve AKP iktidarını Suriyeli mülteciler özelinde ırkçılığı körükleyen bir politikadan uzak durmaya çağırıyoruz.

[Mehmet Nedim Yılmaz] 7.7.2017 [TR724]

Bilmem, ne dediğinizin farkında mısınız? [Abdullah Salih Güven]

Meseleyi şahsileştirmek istemiyorum ama ellerinde hiçbir delil olmadığı, aksine deliller Cemaatin iddia edilenin aksine terör örgütü olmadığını gösterdiği halde hala ağızlarını doldura doldura “F..Ö” dedikleri için isim vereceğim: Ali Rafet Özkan.

4 ay önce Diyanet TV’de yaptığı bir konuşmaya denk geldim. Farklı Bakış adı altındaki programda ‘Hıristiyan Fundemantalizm’ini konuşuyorlar üç akademisyen. Programın sonuna doğru isminin önünde profesör unvanı taşıyan ve Kastamonu Üniversitesi Rektör yardımcısı olduğunu öğrendiğim bu zevat aynen şunları söylüyordu:

“Kazancınızın onda birini kilisenize bağışlıyorsunuz. Bu akıllara ziyan bir şeydir. Biz Müslümanlar olarak kazancımızın onda birini camiye vermeyiz. Resmi olarak tanınmayan bu gruplar kendi ayakları üzerinde durmaları gerekiyor. Bu acından çok büyük bir fedakarlıktır. İnançta samimiyet nedir? Bu adamların yaptıklarıdır. Biz hamasete gelince mangalda kül bırakmıyoruz ama fedakarlığa gelince bu insanların büyük fedakarlıklar yaptıklarını görmek lazım. Ondalık hesabı Hz. Davud’dan (as) beri gelen bir uygulamadır. Bunu Hıristiyanlar çok iyi yapar. Fetö de bunlardan aldığı için çok iyi yapar.”

CÜMLE CÜMLE ANALİZ EDELİM

İster ağlayın ister gülün. Belki en güzeli ağlanacak halimize gülmek. Neden mi? Gelin cümle cümle analiz edelim sayın Rektör Yardımcısı’nın söylediklerini.

“Kazancınızın onda birini kilisenize bağışlıyorsunuz.” Vakıayı tespit adına söylenen bir cümle. Bütün Hıristiyanlar için geçerli değil bu tabii ki. Zaten Özkan böyle bir şeyi iddia etmiyor. Genelleme yapmıyor. Dolayısıyla itiraz edecek değilim.

“Bu akıllara ziyan bir şeydir.” Neden? Gerçekten neden insanın inandığı bir din uğruna kazancının onda birini bağışlaması akıllara ziyan bir şey olsun?

Kendisinin bu fedakarlığı yapamayacak olması mı? Eğer öyleyse şahsen maddi imkanlarının yokluğu mu yoksa oranın büyüklüğü mü? Maddi imkanları yoksa kimsenin diyeceği bir şey olamaz fakat oranın büyüklüğü ise, büyüklük-küçüklük maddeye bakış açısı ve inanç ile doğru orantılı değil midir? Nitekim sayın profesörümüz bu sorunun cevabını devam eden cümlede veriyor. Diyor ki:

“Biz Müslümanlar olarak kazancımızın onda birini camiye vermeyiz.”

Buradaki kilit iki kelime var; biz ve Müslümanlar. Kim bu ‘Biz Müslümanlar’? Yeryüzünde an itibariyle yaşayan Müslümanlar mı, yoksa 15 asırlık İslam tarihinde yaşamış ve ahirete intikal etmiş olanlar mı? Eğer ikincilerse onlar arasında gerçekten kazancının onda birini camiye veya caminin temsil ettiği inanç etrafında hayırlı faaliyetlere bağışlayan kişiler yok mudur? Hiç olmamış mıdır? Tarih bunun aksini söylüyor? Bırakın onda birini mal varlığının tümünü bağışlayan onlarca, yüzlerce, binlerce Müslümandan bahsediyor Müslümanların tarihi.

Yok, sayın rektör yardımcısının kastı an itibariyle dünya üzerinde yaşayan Müslümanlarsa, aynı soru burada da geçerli. 1,5 milyarlık Müslüman nüfus içinde kazancının onda birini bağışlayan hiç mi Müslüman yok? Hayır her ikisi de değil, onun kastı istisnalar hariç genel yapının tasviri deniyorsa, bunu ben de kabul edebilirim ama istisnalara mutlaka vurgu yapılması şartıyla.

Devam edelim: “Resmi olarak tanınmayan bu gruplar kendi ayakları üzerinde durmaları gerekiyor. Bu acından çok büyük bir fedakarlıktır.” Resmi din-sivil din ayrımına işaret ediyor sanırım Sayın Özkan. Türkiye’de devletin kontrolü altında bulunan din, devletten maaş alan din görevlileri, dini kurumların inşasından muhafazasına, işletme giderlerinden maddi kaynak gereken faaliyetlerine kadar birçok şeyi zihninde canlandırıyor, Hıristiyan dünyası ile mukayese ediyor ve okuduğunuz tespiti yapıyor. Cümlelerin haydi onun anlayacağı bir tabirle söyleyeyim “tahtında müstetir” bir hayranlıkla ifade ediyor.

Şimdi söyleyeceklerine dikkat edin: “İnançta samimiyet nedir? Bu adamların yaptıklarıdır. Biz hamasete gelince mangalda kül bırakmıyoruz ama fedakarlığa gelince bu insanların büyük fedakarlıklar yaptıklarını görmek lazım.”

Bu cümleyi söz gelimi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin söylediği düşünün. İnanın bana Türkiye’de yer yerinden oynar ve havuz medyası günlerce bu cümlenin üzerinde tepinirdi. Hıristiyanların inançlarında samimi olduklarını söyledi, samimi olmadığını, hamasette bulunduğunu, mangalda kül bırakmadığını itiraf etti, halkı Hıristiyanlığa çağırdı, gizli kardinal olduğuna hala delil mi istiyorsunuz, işte delili ve daha neler neler derlerdi?

Ali Rafet profesör bundan sonra bir tespit de daha bulunuyor: “Ondalık hesabı Hz. Davud’dan (as) beri gelen bir uygulamadır. Bunu Hıristiyanlar çok iyi yapar.” ‘Ondalık’ dediği, kazancın onda birini bağışlamak. Alanım olmadığı için bilmiyorum. Doğrudur ya da yanlıştır hiçbir fikrim yok.

Şimdi halk tabiriyle zurnanın zırt dediği yere geliyoruz: “F..ö de bunlardan aldığı için çok iyi yapar.”

MADEM BU ONDALIK UYGULAMASI GÜZEL, SİZ DE YAPIN

Benim ister gülün ister ağlayın ya da ağlanacak halimize gülün dediğim bu işte. Madem Cemaat ondalık uygulamasını Hıristiyanlardan aldı ve yaptığın yorumlardan anlaşıldığına göre bu alkışlanacak bir uygulama, takdire şayan bir şey, insanın dinine olan bağlılığının ve samimiyetinin göstergesi; bunu cemaat uygulayınca neden kötü olsun. Ben kötü demiyorum diyebilir Özkan? Doğru demiyor ama konuşmanın akışı içinde anlaşılan mana o. Sözün mantuku bunu gerektiriyor. Zaten ‘F..ö’ demek yeterli bunu anlamak için.

Ayrıca madem bu ondalık uygulaması çok güzel, siz de alın o zaman? İster şahsi, ister Cemaat düzleminde sizin bu sistemi almanıza ve uygulamanıza mani olan ne? Maaşınızın onda birini camiye bağışlamaya engel nedir? Eğer bunu yapamıyor, üstelik yapanları üstü açık ve kapalı biçimde eleştiriyorsanız bunun sebebi hakkında hiç düşündünüz mü? Mesela, maddi fedakârlık düşünceleriniz ve hisleriniz olmasın? Veya inancınız? Allah’a, Allah’ın yardım emir ve tavsiyelerini kabulüne, dünyaya bakış açına, ahirete olan inancınıza ve bunların seviyesine işaret ediyor olmasın? Eğer sizin ‘F..ö’ dediğiniz Cemaat içinde bunu yapan Müslümanlar varsa ki var olduğunu bütün dünya biliyor, bu sizi neden rahatsız ediyor ki? Siz de yapın. Müslümanlık namına hayırlı olduğuna inandığınız bir vakfa, derneğe bağışlayın. Bir fakire verin. Bu ondalık düşüncesini veya sistemini ister Hz. Davud’dan al, ister Hıristiyanlardan, ister ‘öşür’den ilhamla İslam’dan al, önemli olan bunun hayata geçmesi değil midir? Haydi, hodri meydan Sayın Özkan. Mangalda kül bırakmanın, fedakarlığın, samimiyeti göstermenin tam zamanı.

NE DEDİĞİNİZİ GERÇEKTEN BİLMİYORSUNUZ…

Kaldı ki maddi bir yanlışlığını da düzelteyim bu arada, Cemaat içinde kazancının onda birini Cemaate bağışlayacaksın şeklinde genel, bütün Cemaat mensup ve müntesiplerini içine alan bir kaide ve kuraldan bahsetmek mümkün değildir.

‘F..ö’ sizin aklınızı başınızdan almış Sayın Profesör. Ne dediğinizi gerçekten bilmiyorsunuz. Yalnız unutmayın, aklınızı başınızdan alan Cemaat değil, Cemaati terör örgütü olarak ilan edenler. Siz biliyorsunuz onların kim veya kimler olduğunu. Keşke almasalardı? Keşke sorumlu bir birey olarak yapılan ithamların ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu bir araştırsaydınız. En azından mülahaza dairenizi açıkta bıraksaydınız? Ama ben boşuna konuşuyorum. Farkındayım. 17 bini kadın 50 bini aşkın insanın darbeye teşebbüs ve terör örgütü üyesi olma suçuyla hapishanelerde çürümeye terkedildiğini, on binlerce insanın işinden atıldığı gerçeği bile sizin gerçeği görmeniz için yeterli değilse, bundan sonra söylenecek her söz israftır. Allah yardımcınız olsun. Ahirette görüşmek üzere.

[Abdullah Salih Güven] 7.7.2017 [TR724]

ByLock şapkasından yeni tavşanlar… [Sefer Can]

Hizmet Hareketine yönelik ve artık cadı avı nitelemesini çok aşan soruşturmalar, yama üstüne yama ile bile ayakta duramıyor. Aidatını devletin topladığı sendikaya üyelik, kanunlara uygun ve izinle açılmış bankada hesap açmak, ancak Meclis’te kanun çıkarılarak kurulabilen üniversitede çalışmak, Digitürk aboneliği iptali gibi uzayıp giden bir suç listesi var. Kanunun suç saymadığı bir şeyi tutuklama ve mahkumiyet gerekçesi yapmayı hukuk kılıfına uydurmakta zorlanıyorlar. Bunları örgüt üyeliğine delil yapacaklar, o zamanda karşılarına hukuk önünde eşitlik ilkesi çıkıyor. Okul taksidini Bankasya’ya yatıran garibana cezaevi yolları, 5 milyon dolar yalı kredisi alan Nagehan Alçı’ya tebessüm. Adil Öksüz’ü karakolda ziyaret eden Başbakanlık bürokratı Ali İhsan Sarıkoca bile bazılarını hapiste tutan tarihte yüklü meblağ yatırmış. Ama o borçlarını ödemek ve kardeşine göndermek için yapmış. Hadi ayıklayın bakalım pirincin taşını…

AKP lideri Tayyip Erdoğan’ın kitlesel kıyım için bir aparata ihtiyacı vardı, onu ByLock ile buldu. Sendika ve banka gibi kayıt altında değil ekleme ve çıkarmaya müsait. Muğlak ve gizli olması ihtiyaca göre yeniden tanımlanmasını da sağlıyor. Programı indirmemiş olanlara ‘Bylocklu telefondan aranmışsın ya da mesaj atmış’ diyorsun sonsuz ufuklar açılıyor önünde. Erdoğan bu fırsatı tepe tepe kullanıyor. Fakat Bylock kanuna aykırı delilin tipik örneği. Hangi şartlarda elde edilip kayıt altına alındığı bile bilinmeyen bir dosya var ortada. Yandaş gazetelerin ürettiği efsaneler hukuksuzluğu büyütmekten başka işe yaramıyor. “MİT, şirketin Litvanya’daki bilgisayarlarını gece baskınıyla kaptı geldi” ya da “kahraman MİT hackerları kopyaladı” üstureleri hukuk önünde delil olmayacağının ispatı. Bilgi Teknolojileri Kurumu ve cep telefonu operatörlerinden bilgi almak da kurtarmıyor. Önden mahkeme kararı almadan geçmişe doğru iletişim tespit raporları ancak istihbarat fantezisi yapmanıza yeter. Hukuk bunları red eder.

Göze alınan bütün hukuksuzluklara rağmen mızrak çuvala sığmıyor. Durmadan güncelleme yapıyorlar. En hakikinin hakikisi ByLock listeleri bir kaç ay sonra çöpe gidiyor. 7 Nisan’da ‘ByLock’a hatasız sorgu güncellemesi’ diye haber yaptılar. “ByLock listelerinde adı bulunanların soruşturma sürecindeki itirazları ve KOM Daire Başkanlığı’nın veri tabanında yaptığı sorgulamalarda hatalar çıkması üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve MİT harekete geçti. MİT, ByLock’u kullananların isim listelerinin yer aldığı veritabanını güncelleyerek daha hassas sorgulama yapılabilmesi için yeni bir ekran oluşturdu ve hataları giderdi.” diye yazdılar. Bu haber dahi tek başına hukuksuzluğun ve mağduriyetin itirafıydı. Şecaat arzederken sirkat söylemek böyle bir şeydi. Zira ‘hatasız ekran’ müjdesi aslında aylardır süren mağduriyetin ifşasıydı. “MİT’ten gelen listelerde ismi olduğu halde, itiraz üzerine yapılan ikinci güncel incelemede ByLock kullandığı tespit edilemeyen bazı kişiler olduğunu belirlendi. Özellikle bir GSM operatöründen gelen isimlerde, güncel incelemeyle örtüşmeyen sonuçlar tespit edildi.”

Binlerce insan hukuksuz yere içeride

Aynı kişi hakkında her seferinde farklı cevap alan mahkemeler bunalmış durumda. Cep telefonuna dair bilirkişi raporu getirmek bile yetmiyor, yargıçlar ‘anayasanın üstünde olan MİT listeleri’ni baz alıyor. Sulh Ceza Hakimi ‘ben tutuklayayım, başım yanmasın. Kovuşturma aşamasında heyet salıverir,’ diyor. Mahkeme cesaret edemeyip temyize havale ediyor. Binlerce insan hukuksuz yere içeride.

Dün yandaş gazeteler yine müjde verdi: Bylock’ta yeni kriter gelmiş! Daha önce kırmızı, turuncu ve mavi kategorilere göre yapılan değerlendirme bırakılıyormuş. Şüphelilerin programı telefon ya da tablete indirip en az 3 kez kullanmış olmaları yeterli sayılacakmış. Bu, suçsa bir keresi de üç keresi de aynıdır. Üçe kadar adam öldürmek, banka soymak serbest mi?

Bylock şapkasından çıkan yeni tavşanlardan biri de güya içeriklerin yayınlanması. Muhalif görünümlü avukatlar eliyle bu dökümanlar sosyal medyada yayılıyor. Cemaatin açık kaynaklardaki yayınlarından kes yapıştır metinler üretiliyor. Söz konusu tarihte, 24 saat yayın yapan Irmak TV ve Cihan Radyo’da zaten seyredilen sohbetler niye gizli kanaldan bir daha yazılsın ki? Üstüne biraz da ‘makrube’ (onlar öyle yazmış-maklube demek istiyorlar herhalde) muhabbeti… alsana cemaat yazışması!

Unutmadan bir de CryptNote çıkardılar. Vatan Gazetesi manşet yaptı diğerleri daha küçük gördü. Ben yoruldum ona da Evrensel Gazetesi cevap versin: “Masaüstü bilgisayarlar ile Android telefon ve tabletlerde kullanılabilen CryptNote’un Android uygulaması son olarak 23 Eylül 2012’de güncellenmiş. Uygulamayı Google Play’den indirenlerin sayısı bugüne kadar 100 ila 500 arasında. Öte yandan uygulama iOS cihazlarda kullanılamıyor. Mesajlaşma yapamıyor. Kısacası, “FETÖ” üyeleri ByLock yerine yeni bir haberleşme uygulaması kullanacaklarsa bunun CryptNote olması mümkün değil.”

Böyle böyle telefon kullanmayı suç haline getirecekler. Evrensel bile inanmamış ama bunlar gözü yaşlı patronun gazetecileri..

[Sefer Can] 7.7.2017 [TR724]

Ne diyem? Mahmut mu diyem! [Barbaros J. Kartal]

Önceki gün insan hakları kuruluşları temsilcilerinin Büyükada’da bir otelde yaptıkları eğitim seminerini polis bastı ve 11 kişiyi ve otelin sahibini gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar arasında Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty) Türkiye direktörü de bulunuyor. Yaklaşık bir ay önce de aynı örgütün yönetim kurulu başkanı ve mülteci hakları konusunda Türkiye’deki en yetkin isim olan Taner Kılıç tutuklanmıştı. Amnesty’nin merkezi bizim için adiyattan olan mesele için ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyoruz şeklinde açıklama yaptı. Halbuki adamlar dünyanın savaş bölgeleri dahil onlarca yerinde aktif.

Biliyorsunuz geçtiğimiz yıl Heybeliada’da 15 temmuz günü yapılan bir tink-tank toplantısını darbe toplantısı diyerek haber yapmışlar, havuz medyası aralarında Henry Barkey’in de olduğu kişileri hedefe koymuştu. İsim benzerliğinden ABD’de idama mahkum olan bir canavarı da Erdoğan’a suikast yapacak tetikçi olarak toplantıya dahil etmişlerdi. Ne var ki sıradan toplantıya havuz yazarı bir akademisyenin de katıldığı ortaya çıkmıştı. Bu aptal haberlere sadece koyun bir kitle inanmıyor , eski genelkurmay başkanı İlker Başbuğ da katıldığı programlarda bu toplantıyı darbe toplantısı olarak sunuyor. Neyin ne olduğunu anlayın artık diyen yüz ifadesi ve itici sırıtması ile.

Erdoğan şunu istiyor diktatör olduğu bilinsin ama öyle muamele görmesin

Peki Erdoğan uluslararası arenada kendisini zora sokan, içerde de pek ihtiyacı olmayan bu tür hamleleri neden yapıyor? Örneğin yabancı gazetecilerin sınır dışı edilmesi, kimsenin tanımadığı yabancı gazetecilerin gözaltına alınması ya da önceki gün olduğu gibi uluslararası kuruluşların temsilcilerini engellemek gibi. Bence basit bir nedene dayanıyor. Erdoğan yurt dışında diktatör olarak tanımlanmasının önüne geçemeyeceğini biliyor. Zaten öyle olduğu için bunu engellemesi mümkün değil. İçeride kimse de diyemiyor zaten. “Erdoğan diktatör olsa sen bunları yazabilir misin?” diyen laf ebesinin geçenlerde yazılarına son vermişlerdi hatırlarsınız.

Erdoğan şunu istiyor diktatör olduğu bilinsin ama gittiğinde öyle muamele görmesin. Türkiye Batı’ya tamamen kapansın.  İnsan hakları ve benzer konularda Türkiye ile hiç muhatap olmasın. AB ile ilişkilerin kopması en çok sevindiği işlerden bir tanesi ama ekonominin etkilenmemesi için temkinli davranıyor. Erdoğan kısaca diyor ki içerideki işlere karışmayın kimi ezmişiz ezmemişiz bunları boş verin yıllarca diğer diktatörlerle nasıl çalıştıysanız öyle çalışalım. Ticaret yapılsın, ihaleler olsun. Askeri ortak işler yürütelim. Zaten Suriye ve Ortadoğu’da epey bir terbiye edildi. İsrail lafını ağzına falan aldığı yok. Kendi ajandasını dayatmadığı sürece orta yol bile bulabilir müttefiklerle.

Batı’nın rahatlıkla kabul edeceği bu şartlara rağmen neden Batı ile anlaşamıyor. Birinci nedeni güvenilmez bir lider oluşu. Kapalı kapılar arkasında konuştuğu ile sahada yaptıkları birbirinden tamamen farklı. Örneğin IŞİD ile mücadele ettiğini söylüyor, ancak IŞİD militanlarının elinde Türkiye’den gelen silahlar çıkıyor. AB toplantılarına katılıp ‘seçim dönemi geride kaldı artık yeni bir sayfa açalım’ diyor, Türkiye’ye döner dönmez bütün AB liderlerine en ağır hakaretlerde bulunuyor. Rusya ile iyi ilişkilerin olduğunun iddia edildiği bir dönemde tek taraflı tavizlere rağmen ilişkiler bir türlü normalleşmiyor.  Katar ile kirli ilişkiler içerisinde olduğunu bilmeyen yok. Suudlar ile Katarlılar kriz yaşayınca orantısız bir şekilde Katar’ın yanında yer alıyor. Ancak Suudların uluslararası arenadaki etkisi ve gücü daha fazla olduğu için tornistanın yollarını arıyor.

Çapsız medya, zeka seviyesi düşük haberler

İçeride herkesi ezdiği için mecbur kendisine gelen tehdidin dışarıdan olduğunu söylemek zorunda. ABD, AB, Vatikan, Haçlılar, Almanya yeri gelirse Portekiz bile kendisini devirmek için planlar yapıyor algısı veriyor. Çapsız medyası ile bir gün birine bir gün diğerine zeka seviyesi düşük haberlerle çakıyor. Her ağzını açtığında nefret saçıyor. Muhatapları da ‘sen böyle yaparsan seninle nasıl anlaşabiliriz’ deyince pazarlığa oturmayı deniyor. Giderek elindeki kozların azaldığını gördükçe daha da sertleşiyor ve hata üzerine hata yapıyor.

Suça bulaşmış kirli bir lider olduğu için artık geri dönüşü olmayan bir yolda olduğunu biliyor. Diğer diktatörler gibi ülkesinin tek hakimi ve çatlak bütün seslerin bastırıldığı kimsenin karşısına çıkamadığı bir ülke haline gelmedikçe Türkiye’de kendisine huzur yok. Ya Türkiye’yi o hale getirecek ya da Türkiye’yi yakıp yıkacak. Yakın gelecek ile ilgili olumlu bir sinyal yok maalesef.

Diktatör olmak istiyor ama sen zaten diktatörsün denince de kızıyor.

[Barbaros J. Kartal] 7.7.2017 [TR724]


Sınanmak [Alper Ender Fırat]

İnandığımız ve dilimize aldığımız her şeyle büyük bir sınava girdik.

Belki üzerinde düşünmeden, kaygısızca ettiğimiz her cümleden imtihan olduk, dilimizin söylediği sözlere ne kadar inandığımız sınandı.

Allah, dilimize pelesenk olmuş ‘Yalan dünya’ sözünü ne kadar içselleştirdiğimizi, elimizden her şeyi alarak bize gösterdi. Makamlarımızı, mallarımızı, evlerimizi, servetlerimizi elimizden aldı. Yaşarken, nefes alırken, acıyı ve tatlıyı hissederken bizi gassalın elinde bir meyyite dönüştürdü. Gözümüzden sakındığımız binalarımız, kurumlarımız, evlerimiz yitip gitti.

Yoklukla, acıyla, hapisle, sıkıntılarla sınandık.

Yusuf’un (a.s), Musa’nın (a.s), Firavun’un, Yezit’in birer menkıbe değil aksine her dönem yaşanan bir hakikat olduğunu gördük ama asıl imtihanı Yusuf gibi zindana atılırken değil, ‘Süfyan ve şakirtleri’ tarafından üzerimize atılan iftiralar, yalanlar, şerefsiz ithamlara direnirken yaşadık.

İyice anladık ki ‘İnandık’ demekle her şey hallolmuyormuş. İnandığımız şeylerin; yalanlarla, iftiralarla, münafıklığın her türlü fitnesiyle baş etmesi, her gün her dakika iftira tazyikine direnmesi gerekiyormuş.

Anladık ki ‘İnandık’ demek yetmiyormuş.

Çocuklarımızla, kardeşlerimizle, anne-babamızla, en yakın akrabalarımızla imtihan edildik. ‘Mahşer’de kimse kimseyi tanımayacak herkes kendini kurtarmaya bakacak sözünün nasıl bir gerçeklik taşıdığını bizzat müşahade ettik. En yakın arkadaşların nasıl yüz çevirdiğini, 40 yıllık arkadaşlıkların sahte ve yapaylığını, yalan olmanın ne acı bir şey olduğunu yaşayarak gördük

Daha önce hiç böyle sınanmamıştık…

Allah, her gün defalarca tekrar ettiğimiz “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden medet umarız” sözüne ne kadar inandığımızı, sorguladı. Firavunlara boyun eğip onlardan mı medet umacaktık yoksa her gün dilimizle söylediğimizin hakkını mı verecektik?

Meğer ağızdan kolaylıkla çıkan bu söz ne kadar zor, ne kadar ağır bir imtihanmış…

Sadece biz değil onlar da sınandı. Ama onlar her sınavdan bir şeylerini bırakarak çıktılar. Başörtülü bacılarını bıraktılar önce. Yaşlı-genç, çocuklu-çocuksuz-hamile demeden on binlerce mümin kadını hapsettiler de kimse dönüp bu ne kepazelik diye sormadı. Bu kadınları zindanlara atanlara bir kere nerede bizim inandığımız şeyler diye soran olmadı. Piri fani hacı amcalara kelepçe taktılar, yüzlerce bebeği hapis ettiler de ‘ne oluyoruz, biz böyle bir Türkiye için mi bunca yıl mücadele ettik’ diyen çıkmadı.

Yıllar boyu Filistin’le yatıp Filistin’le kalkanlar Mavi Marmara haraç mezat satılırken yeni konsept gereği sadece sustu.

Daha da önemlisi Ergenekon’un yapmak istediği her şey yeşil bir urba giyenler tarafından bir bir hayata geçirildi, Türkiye 1940’lı yılların ceberrut devletine yeniden dönüştürüldü.

Allah bunların önlerine bir iktidar nimeti koydu. Bunun için nelerden vazgeçebileceklerini sınadı. Gördük ki vazgeçmeyecekleri hiçbir şey yokmuş. Zalim, yalancı, müfteri, ilkesiz olmayı çok rahatlıkla tercih ettiler. Kendilerini bağlayacak hiçbir kanun ve etik kuralı bırakmadılar. İktidar nimetinden tepe tepe faydalanabilmek için ilkesiz oportünist bir fırıldağa döndüler.

Hayat bir imtihanmış bir kere daha anladık. Hatta hayat ağır bir imtihanmış bunu da anladık. Pek çok zaman çaresiz ve kimsesiz kalınan bir imtihan… Ama hakikati arayanların mutlaka Allah’ı bulduğu bir yolmuş bu imtihan.

İnanıyorum ki ‘asıl hesap günü’ çaresiz ve kimsesiz kalmamamız için Allah bize kendisini bulacağımız bir imkan daha sundu.

Yazıklar olsun iktidar şarabıyla sarhoş olup Allah’ın ayetlerini ucuza satanlara.

[Alper Ender Fırat] 7.7.2017 [TR724]

Gittiğiniz yol yol değil…. [Erhan Başyurt]

Avrupa (Birliği) Parlamentosu, Türkiye üyelik müzakerelerinin durdurulması kararı aldı.

AP kararı bağlayıcı değil tavsiye niteliğinde ama Türkiye’nin üyeliğine ilişkin stratejinin belirleneceği Avrupa Birliği Konseyi’nde gözardı edilmeyecek bir rol oynayacaktır.

‘’Yok hükmünde saymanız’’ da gerçekte yok hükmündedir…

Önemli olan, en yakın müttefiklerimizin yer aldığı, Türkiye’nin 50 yıldır üyelik için çırpındığı bir kurumun bu keskin kararı almasına sebep olacak haklı gerekçeler üretmiş olmanızdır.

***

Uzun süredir yazıyor, konuşuyor ve yüksek sesle uyarıyoruz; Türkiye hukukun üstünlüğünü terk ederek ve ileri demokrasinin temel ilkelerinden uzaklaşarak, dikta ile yönetilen ülkelerin uçurumuna sürükleniyor…

Duvara konuşuyor, suya yazı yazıyor gibiyiz…

Eskilerin deyimiyle, kellim kellim la yenfa!

***

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi de Nisan 2017’de Türkiye’yi yeniden ‘siyasi denetim’ altına aldı.

Türkiye’nin uluslararası hukuku ihlal ettiği, kendi anayasasını bile çiğnediği gerekçe gösteriliyor.

***

Bağımsız yargı yok edildiği ve siyasallaştığı için Avrupa Yargı Kurulları Ağı (ENCJ), Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun gözlemci statüsünü askıya aldı.

***

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) de, son referandumda Türkiye’nin hem uluslararası yasaları hem de kendi anayasasını çiğnediği gözlemci raporuna dayanarak duyurdu.

***

Türkiye’de iktidar, altına imza attığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin neredeyse tüm maddelerini ihlal ediyor.

Türkiye’den AİHM’ne yapılan başvurular 100 bine yaklaşıyor ve tüm zamanların rekoru kırılmış durumda… Türkiye, kendinden sonraki en fazla ihlal başvurusu yapılan ülkelerin ikisinin toplamından fazla şikayet konusu olmuş durumda…

Tam bir utanç tablosu!

***

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu da Mart ayında yayınladığı raporda, Güneydoğu’da son 18 ayda yürütülen askeri operasyonları sırasında yaşanan insan hakları ihlallerinin soruşturulması çağrısında bulundu.

2 bine yakın insanın hayatını kaybettiğine ve 500 bin insanın göçe zorlandığına dikkat çekildi.

***

Tüm bu raporlar ve uluslararası kurumların kararları, Türkiye’nin dıştan çekilen ‘’röntgen filmi’’ gibi…

İç hastalıklarımızı açıktan gösteriyor ve Türkiye’yi teşhis edilen rahatsızlıklar konusunda tedaviye çağırıyorlar.

Ama hepsi nafile!

Paranoyalar yaşayan ve komplolar içinde boğulan iktidarın gözü de aklı da gerçeklere kapalı.

Hamaset yapıyor ve algı yönetimi halkı oyalıyor ve kendilerini kandırıyorlar.

Türkiye’nin çok güvendiği NATO üyeliği bile sorgulanır hale geldi.

***

Peki ne oluyor?

Türkiye kararlı bir ‘delilik’ ile demokrasi, ekonomi, hukuk ve insan hakları liginde hızla ‘küme’ düşüyor.

İktidar, 1983 ve 2013 arası elde edilen tüm demokratik kazanımları geriye döndürürken, ülkeye itibar kaybettiriyor ve az gelişmiş-otoriter ülkeler ligine doğru yol alıyor.

***

Türkiye, uluslararası sistemde küme düşmenin bedelini sadece siyaseten etkisizleşmekle ödemeyecektir.

Ekonomimiz de ağır bir fatura ile karşılaşacaktır.

Güven duygusunu yitiren dış yatırımlar azalacak, iç sermaye de kaçmanın yollarını arayacaktır.

Sonuç, otoriterleşen/totaliterleşen bir Türkiye ve fakirleşen bir Türk halkı olacaktır.

***

Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının, ifade ve fikir hürriyeti, basın hürriyeti ve demokratik özgürlüklerin bir an önce onarılması ve gelişmiş ileri demokratik ülke standartlarının hayata geçirilmesi hayati ve elzemdir…

Bir kez daha iktidara sesleniyoruz;

Gittiğiniz yol yol değil…

Ülkeyi ve kendinizi uçuruma sürüklemekten vazgeçin!

[Erhan Başyurt] 7.7.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde? (15 – Sonuç) [Ahmet Dönmez]

Hülasa;

15 Temmuz, ‘Erdoğan-Ergenekon-cemaat içi angaje unsurlar’ üçlü sacayağı tarafından tezgahlanmış bir ‘false flag’ (sahte bayrak-kumpas) operasyonundan başka bir şey değildir.

Bir yönüyle çok başarılı, muazzam, şapka çıkarılası bir organizasyondur.

Uzun süren hazırlıkların yanı sıra derin devletin bütün operasyon birikimini / tecrübesini burada kullandığını düşünürsek aslında ortaya çıkan ürüne şaşırmamak gerekir.

Oyun o kadar ustaca oynanmıştır ki, cemaat tıpkı filmlerdeki gibi; polis helikopterlerinin spot ışıkları açıldığında cesedin başında, elinde kanlı bir bıçakla yakalanan tuzak mağdurları gibi kalakalmıştır. “Ben yapmadım! Ben katil değilim!” diye istediği kadar bağırsın. O linç kalabalığının öfkeli gürültüsü içinde duyan bile olmayacaktır. MİT’in ‘rabarba’ ekibi zaten bunun için vardır.

15 Temmuz, geçmişi 20 yıl öncesine kadar giden bir hazırlığın başarılı bir finalidir.

Erdoğan ile 2007 Dolmabahçe Zirvesi’nde kurulan ittifak, sürecin en önemli kilometre taşlarından biridir. Kimilerine göre Erdoğan-Ergenekon birlikteliğinin mazisi çok daha eskidir. Hatta Prof. Dr. Abdurrahim Karslı’nın ifşa edip Ali Bulaç’ların tasdik, Abdurrahman Dilipak’ların da itiraf ettiği bir ‘projeye’ kadar gitmektedir. Erdoğan’ın hapse atılıp siyaseten önünün açılmasından Fazilet Partisi’nin kapatılmasına, Bahçeli’nin erken seçim çağrısı yapmasından Baykal’ın Erdoğan’ın yasağının kaldırılmasına öncülük etmesine kadar bir dizi siyasi kırılma olayı, hep bu projeye dayandırılmaktadır. “Cemaati yok etmek için Erdoğan’ın önü açıldı” iddiasında değilim. Çünkü bununla sınırlı olmadığı aşikar. Fakat pekala en önemli hedeflerden birinin bu olduğunu öne sürebilirim. Zaten yaşananlar da bunu bir komplo teorisi olmaktan çıkarıyor.

ÖNCE İSİMLER TESPİT EDİLDİ, SONRA SUÇ ÜRETİLDİ

Hasılı…

Bu 20 yıllık hazırlığın en önemli aşaması, TSK içerisinde cemaate yakın subay ve generallerin kimler olduğunun tespitidir. Bunun için uzun yıllar sabırlı ve inatçı bir çalışma yürütülmüştür. Hem cemaatin sivil kadroları içerisine ‘MİT’çi abiler’ sızdırılmış hem de mevcut ‘abi’lerden bazıları teşkilat tarafından devşirilmiştir. Benim görebildiğim kadarıyla bu çaba amacına ulaşmış ve istediğini büyük oranda elde etmiştir.

AKP iktidarı ile cemaatten bazı isimlerin kurduğu sıcak ilişkiler sayesinde sivil kadrolar da büyük oranda deşifre edilmiştir. Buradaki kastım, ’şeffaflık’ ya da ‘gizli teşkilat’ tartışmalarını ima etmiyor. Devletin onyıllarca süren keyfi ve cebri eleminasyon mekanizmalarına karşı, ‘öteki’ olarak tanımlanan bütün kesimlerin zulümden kaçınmak için başvurduğu gibi kendini gizleme refleksini kastediyorum.

2012 yılına gelindiğinde artık devletin elinde cemaate ait önemli bir isim havuzu vardı. Avrasyacı kadroların domine ettiği, “Çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar intikamımızı alacağız” motivasyonunda ifade bulan yeni bir süreç başlıyordu. Ama sorun şuydu; evet isimler tespit edilmişti ama bunlar neye göre toplanacaktı? Artık iş, bir şekilde cemaati kriminalize etmeye kalmıştı. İşte 15 Temmuz buydu. Cemaati suça bulaştırma organizasyonuydu. Bundan sonrası önemli değildi. Bir şekilde cemaati ‘silahlı terör örgütü’ olarak kabul ettirdikten sonra darbeye karışsın karışmasın, suç işlemiş olsun olmasın; listelerdeki herkesi o çuvalın içine doldurup kollektif bir imhaya gidilebilirdi.

CEMAAT VE KAMUOYU ‘DARBE’ FİKRİNE HAZIRLANDI

Planın en mühim gereklerinden biri de hem cemaat kadroları ve tabanının hem de kamuoyunun psikolojik olarak ‘darbe’ fikrine hazırlanmasıydı.

Bunu, yazı dizisinin 2. bölümünde şöyle ifade etmiştim: “Cemaat tabanı muazzam bir psikolojik baskı altında bunaltılıyordu. ‘Haşhaşi’den ‘terörist’e, ‘süte karışmış pis su’dan ‘virüs’e kadar sabah akşam çeşitli hakaretler işitiyordu. Bu hakaretlerden en fazla payını alan da Hareket’in lideri Fethullah Gülen’di. Bu da cemaat gönüllülerini bir o kadar rencide ediyordu. Sürekli damarına ve nasırına basılan, provoke edilen, terörize edilmeye çalışılan, oturduğu binada bile huzuru kaçırılan, komşularınca tacize uğrayan, iş yerlerinde mobinge maruz kalan, kemiğine dayanıncaya kadar etine bıçak sokulan bir cemaat söz konusuydu. Hanefi Avcı’nın Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili yaptığı benzetmede olduğu gibi, birileri ısrarla odayı ısıtmaya çalışıyordu. Böylelikle birileri de ceketlerini çıkarmaya zorlanıyordu. 3 yıl boyunca oda cehennem sıcaklığına ulaştırıldı.”

Artık ordu içerisinde Gülen’e sempati duyan bir asker, “Düğmeye bir basılsa da tepesine binsek” diyecek hale getirilmişti. Böylece planın en önemli aşaması başarılmıştı.   

GÜLEN, AKAR ÜZERİNDEN MESAJ VERDİ

Öte taraftan cemaate de dışarıdan sürekli “Emir-komuta içinde bir darbe yapılacak” fısıltısı pompalanıyordu. Fethullah Gülen’in Stockholm Center for Freedom’ın (SCF-Stockholm Özgürlük Merkezi) ’15 Temmuz: Erdoğan’ın darbesi’ raporu için verdiği röportajda da bunun işaretleri var. Gülen, “Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın uzun zamandır bir darbe hazırlığı içerisinde olduğunu duyuyordum” dedi. Kim ya da kimlerden, ne şekilde duyduğunu bilmiyoruz. Belki ileride daha detaylı açıklamalar yapacaktır. Fakat kesin olan şu ki TSK ve etkileşim içerisinde olduğu bazı merkezlerden, Gülen ve arkadaşlarına bu yönde bir algı çalışması yürütülüyordu.

Adil Öksüz ve benzeri elemanların da bu faaliyete dahil olduğu anlaşılıyor. Bu algı çalışmasının hedefi sadece Gülen değil, aslında bir o kadar da TSK içerisindeki cemaate yakın subaylardı. Artık bu bilgi o kadar ayağa düşmüştü ki, kışlalarda alt rütbeliler arasında bile uluorta konuşulur hale gelmişti. Bunu, iddianamelerdeki bazı ifadelerde görebiliyoruz.

Adil Öksüz de görüştüğü bazı askerlere, “Emir-komuta zinciri içerisinde bir darbe olacak” telkininde bulunuyordu. Çok büyük ihtimalle bu aşamada, “Hocaefendi de ‘Eğer emir-komuta zinciri içerisinde olacaksa, bizim arkadaşlarımızın katılımı minimum düzeyde olacaksa, kimsenin burnu kanamayacaksa tamam’ dedi.” yönünde ifadeler de kullanıldı. Bu subaylara, “TSK kararlı. Bu iş böyle gitmeyecek. Yönetime el konacak. ‘Şucu-bucu’ yok. Herkes elini bu taşın altına koyacak. Siz de kendi pozisyonunuz içerisinde, verilen görevi yapın yeter” denildi.

“AKAR’IN EMRİYLE KOMUTANLARINIZIN SİZE VERECEĞİ EMİRLERE UYUN”

Mesela Kara Havacılık Okulu’ndan Pilot Yarbay İlkay Ateş, ifadesinde şunları anlattı: “Darbe girişiminden 2 gün önce Yenimahalle Anadolu Bulvarı’na yakın bir evde toplantı yaptık. Yarbay Özcan Karacan, Yüzbaşı Taha Fatih Çelik ve Yarbay Erdal Başlar’la birlikte bir odaya girdik. 4 kişi beraber namaz kıldık. Daha sonra Ramazan isminde birisi geldi. Bu kişiyi tanımıyorum, Ramazan gerçek ismi mi emin değilim. Konuşmalarından Genelkurmay’da çalıştığı izlenimine kapıldım. Bize, ‘Genelkurmay Başkanı’mızın emirleriyle komutanlarınızın size vereceği emirlere itaat edin’ dedi. Kesinlikle orada ‘darbe’ diye bir şey geçmedi, ‘faaliyet’ diye bahsedildi. Bu faaliyetin Genelkurmay Başkanı’nın emriyle yapıldığı ve bütün Silahlı Kuvvetler’in bu işe katıldığı söylendi.”

Tabi ki meselenin tek cephesi cemaat değildi. Avrasyacıların uzun süredir tasfiye etmek istediği NATO’cu subaylar da hedefe oturtuldu. Herkes alacağını alacaktı. Erdoğan da Ergenekon da…

Planın bir diğer ayağı, kamuoyunun hazırlanmasıydı. 15 Temmuz’a aylar kala bazı medya platformlarında ısrarla cemaatin darbe yapacağı, başka çaresinin kalmadığı, YAŞ öncesi harekete geçeceği yönünde analizler, köşe yazıları, röportajlar çıkıyor; ’Yangın Var!’ diye bağırılıyordu. Bir de zaten Türk halkı çoktan, “Bilmiyorum ama kesin paralel yapı yapmıştır” kıvamına getirildiği için o zihinsel hazırlık çok zor olmayacaktı. Nihayetinde 15 Temmuz gecesi İstanbul’daki bir minibüsçüden Malatya’daki bir öğretmene kadar hemen herkes, “Kesin cemaat yaptı” diyebildi. Hizmet Hareketi mensupları ise birbirine, “Bunu biz mi yaptık?” diye soruyordu.

Peki ordu içerisindeki   

“İŞTE BAHSEDİLEN DARBE OLUYOR GALİBA” DEDİLER

İlk tepki ne idi? Amatörce de olsa ilk askeri hareketlilik başladığında ve Hulusi Akar sorunsuz bir şekilde Akıncı Üssü’ne götürüldüğünde, aylardır üzerinde çalışılan bu askerler, “İşte o sözü edilen emir-komuta içerisindeki darbe başladı galiba. Herhalde bu iş olacak.” diye düşündü. Böylece cemaate yakın bazı askerler de kendilerine verilen görevi icra etmek üzere sahaya çıktı. Dediğim gibi, bunların bazıları zaten böyle bir müdahaleye dünden razıydı. Psikolojik olarak o noktaya getirilmişti. Fakat tuzağı farkedip geri adım atacakları zaman iş işten geçmişti. Hem onlara perdeleme yapıp gerçeğin anlaşılmasını geciktirmek hem de darbe girişiminin kanlı bir şekilde tamamlanmasını sağlamak üzere başka ekipler de sahaya çıkarılmıştı. O mini cooper’lardan, siyah camlı transporter’lardan ateş eden karanlık tipler de bu ekiplerin bir parçasıydı. Dikkat edilirse 15 Temmuz gecesi sahnelenen saçmalıkların inandırıcı görünmesinin ve dolayısıyla sorgulanmamasının sebebi, ortada 249 şehidin varlığıdır. Aydınlatılması gereken en büyük karanlık nokta da burasıdır.

Neden bütün cemaat kadroları bu plana dahil edilmedi peki? Bunun iki sebebi var. Bir; üst rütbeli ve kurmay subaylar arasında ne kadar çok kişi harekata dahil edilirse plandaki saçmalıkların farkedilip kumpasın boşa düşürülmesi ihtimali o kadar çok olacaktı. İkincisi; gerçek bir darbe planı ile Türkiye’nin her tarafından askerler dahil edilse bu sefer girişim planda kalmayıp gerçek bir darbeye dönüşebilirdi. Planı hazırlayanlar için bu büyük bir risk olurdu. Ayrıca böyle bir zayiata gerek de yoktu. Başta dediğim gibi, önemli olan küçük çaplı da olsa bir suç üretmekti. Sonra herkesi o kollektif suça dahil edip tutuklamak kolaydı.

EMEKLİ TUĞAMİRAL ERTÜRK: 15 TEMMUZ, 11 EYLÜL’E BENZİYOR

Eski Balyoz sanığı, Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, 30 Kasım 2016 tarihinde kendi sitesinde ilginç bir yazıya imza atmıştı. ’11 Eylül ve 15 Temmuz’ başlığından da anlaşılacağı üzere darbe girişimini ABD’nin 11 Eylül saldırısına benzetiyordu. Eski Deniz Harp Okulu Komutanı, yazısında şu analizi yapıyordu: “11 Eylül 2001 saldırısı üzerinden daha bir ay geçmeden, ABD Afganistan’a müdahale etti. Bu kadar kısa sürede müdahale edebilmek için, daha önceden hazırlanmış planlarınızın olması gerekirdi. Demem o ki; 15 Temmuz, 15 yıl önce yaşanan 11 Eylül’e çok benziyor. Her ikisinin de arkasında; ABD derin devletinin bir bölümü ve Neocon’lar var. Diğer büyük benzerlik ise; saldırıların önlerinin açılması ve ardından gelen fırsatçılık. ’15 Temmuz Darbe Girişimi’ni yapanların Fethullah Gülen Cemaati olduğu konusunda asla şüphemiz yok. Darbe Girişimi’nin üzerinden 4,5 ay geçmesine ve yeni bilgilerle analizlerimizi geliştirmemize rağmen; hala aynı noktadayız. Ama bu sürede başka bir sonuca da ulaştık. Sanki sonrasında yapılmak istenenler için, darbenin önü açılmış gibi!”

Aklın yolu bir. Aslında bu gerçek çırılçıplak vaziyette karşımızda duruyor. Fakat birileri ideolojik saiklerle bu hakikati görmezden gelmeye veya maniple etmeye çalışıyor.

Ben 15 Temmuz’u böyle görüyorum. 15 bölüm boyunca kendi analizimi sizlerle paylaşmaya çalıştım. Yeni çıkacak bilgi veya belgelerle bu tezlerimi gözden geçirmeye ya da fikrimi değiştirmeye hazırım. O zaman da bunu açık bir şekilde yazacağımdan kuşkunuz olmasın.

-BİTTİ-

[Ahmet Dönmez] 7.7.2017 [TR724]

AKP’nin ‘Yıldız’ Hocası [Faik Can]

Son dönemlerde adını sanını daha önce duymadığımız hoca kılıklı adamlar ortaya çıkmaya başladı. İktidarın yanlışlarına payandalık yapan bu tipler hem cahil halk yığınlarını yönlendirmek hem de İslam’ın temiz yüzünü kirletip insanları dinden soğutmak gibi bir misyona sahip. Rus Büyükelçi Karlov suikastından sonra katil Mevlüt Mert Altıntaş’ın, sohbetlerine gittiği anlaşılan Nurettin Yıldız da bu isimlerden biri. Hatırlarsanız, suikastın üzerindeki sis perdesi kalkmadan 24 Aralık 2016 tarihli Hürriyet gazetesi Karlov’un katili polis memurunun Nurettin Yıldız isimli bir din adamının sohbetlerine devam ettiğini ve ondan etkilendiğini iddia eden bir habere yer vermişti. Habere göre Rus Büyükelçiyi öldüren polis Mevlüt Mert Altıntaş’ın gözaltına alınan ev arkadaşı avukat S.Ö. ve polis S.B. Nurettin Yıldız’ın sohbetlerine katılıyordu. Avukat S.Ö. ile suikastçı Mevlüt Mert Altıntaş Nurettin Yıldız’ın sohbetlerinde tanışmıştı.

Nurettin Yıldız 1960 Trabzon doğumlu bir ilahiyatçı. İlahiyat tahsilini Mekke Ümmü’l-Kurâ Üniversitesi’nde yaptı. Suudi Arabistan’daki tahsilinden sonra döndüğü İstanbul’da camilerde vaizlik yapan ve adı çok da duyulmayan Nurettin Yıldız AKP iktidarı sayesinde tanınan ve bilinen bir isim haline geldi. Hükümetin desteği ile kurduğu Senabil Hizmet ve Kültür Vakfı ile birlikte, birçok sivil toplum örgütünün yönetiminde bulunan Nurettin Yıldız son olarak, Sosyal Doku Derneği’nin kuruluşunu yaptı. AKP iktidarından sonra kendi kurduğu vakıfta her hafta Pazar günleri halka açık sohbetler yapmaya başladı. Bu sohbetlerinde dile getirdiği bazı görüşleri hem toplumun hem de din adamlarının tepkisine sebep oldu. 15 yıldır Türkiye’nin pek çok yerinde yüzlerce seminer ve konferans veren ve aylık 5 dergide (Altınoluk, Ribat, Reyhan, Genç Doku, Elif Elif) düzenli yazılar yazan Nurettin Yıldız Milli Gazete ve Akit gibi gazetelerde de köşe yazıları yazıyor.

Nurettin Yıldız’ın eğitim aldığı üniversitenin telakkilerinden mi, yoksa kendisine yüklenen farklı bir misyondan mı kaynaklandığını bilemediğimiz garip bir din anlayışı var. Neo-Harici olarak adlandırabileceğimiz bir düşünce tarzı bu. Bugün adlarından sıkça söz ettiren el-Kaide, el-Nusra, Işid, Hizbu’t-Tahrir, Ahrarü’ş-Şam gibi terör örgütlerinin beslendiği fikri kaynak ağırlıklı olarak bu düşüncedir. Hariciliğin ve günümüzdeki uzantılarının analizini başka bir yazıya bırakıp konumuza devam edelim.

Allah’a saygısız, sahabeye karşı küstah

Ehl-i sünnet akidesine göre “Mekândan münezzeh” Allah Teâlâ için -hâşâ- “Yerde mi, gökte mi olduğuna daha bin yıldır karar veremedik, onun için hiç karıştırmayın bu meseleleri” diyen saygısız bir üslubun sahibidir hoca (!) Nurettin Yıldız! Efendimiz’den sonra insanların en faziletlisi kabul edilen Hazreti Ebû Bekir için “O dönemde sıddık olmak kolay tabii. Gelsin bugüne de göreyim nasıl sıddık olunuyormuş!” diyecek kadar da küstahtır!

Yaşı seksene gelmiş, bedenen de oldukça zayıf bir sahabi olan Hassan b. Sabit, aynı zamanda büyük bir şairdi. Allah Resûlü çok sevdiği Hassan b. Sabit’in bu sebeple savaşlara iştirak etmesine izin vermiyordu. Onu cephe gerisinde tutuyor ve şiirleriyle askerleri coşturmasını istiyordu. Nurettin Yıldız ise bu durumu “Hassan b. Sabit ödlek olduğu için savaşlara katılmıyordu!” diye anlatıyor. (Mecburen alıntıladığım bu saygısızlıklar için Rabbim’den af, Hz. Ebû Bekir efendimizden, Hassan b. Sabit’ten ve sizlerden özür diliyorum.) AKP’nin Yıldızı’nın marifetleri bununla da sınırlı değil.

Nurettin Yıldız 5 Aralık 2014 tarihinde Akit Gazetesi internet sitesinde yayınlanan videosunda “Çalışan kadınların fuhşa ve ahlaksızlığa zemin hazırladıklarını ve kadınların sosyal hayatta yer almaması gerektiği” şeklinde sapıkça bir iddiada bulundu. İslam dininde kadınların sosyal hayatta yer alıp çalışmalarıyla ilgili hiçbir yasaklayıcı hüküm olmamasına rağmen Nurettin Yıldız, kadını sadece cinsel bir obje olarak gören zihniyetinin ürünü olan iddiasına şu sözlerle açıklık getirmeye çalıştı: “Her çalışan kadın, gözü doymamış erkek demektir. Çalışan kadın ya evlenmeyi erteleyerek erkeklerin evlilik sürecini baltalıyor ya da evli olduğu halde çalıştığı için yorgunluğu ve vakit darlığı nedeniyle erkeği ile ilişkisinde kadınlığı arızalıdır. Kadınlığı arızalı olduğu için erkeğin gözü açtır. O evinde erkeğini eksik bırakıyor erkeği de iş yerinde bir başka kadına tasallut oluyor. Böyle fuhuş değil ama fuhşa hazırlık yapan sürece destek oluyor. Ayrıca çalışan kadın doğurmayan ya da az doğuran kadın demektir. Yani benim ümmetim zarar gördü.”

Yıldız’ın en çok tepki çeken ve konferans için gittiği bazı şehirlerden kovulmasına sebep olan açıklaması ise “6 yaşındaki kız çocuklarıyla evlenilebileceğini” söylemesiydi. 10 Ocak 2015 tarihinde yaptığı ve kendi internet sitesinden de yayınlanan sohbetinde Yıldız hiçbir kaynak göstermeden kendi yorumunu dinin hükmü gibi göstererek “Ergen olmayan çocukların birbirleriyle ve kendinden büyüklerle evlenebileceğini” söyledi. Yıldız’a göre “25 yaşındaki bir erkekle, 7 yaşındaki bir küçük kızın ya da 7 yaşındaki bir erkek çocukla 25 yaşındaki bir kadının evlenmelerinde hiçbir sakınca yoktur.”

Tartışılmaktan ve gündem olmaktan mutlu olmalı ki, tepki çeken açıklamalarına devam etti Nurettin Yıldız. 22 Haziran 2015 tarihinde yayınlanan bir sohbetinde ise kadına şiddeti özendiren ve meşrulaştıran açıklamalarda bulundu. “Erkek kadını dövmezse rahatlamak için başka yollar bulur ve kadın o zaman delirir. Kadınlar delirmemek için yatıp kalkıp Allah erkeklere kendilerini dövme hakkı verdiği için şükretmelidir” diyen Yıldız, “Koca dayağında hikmet olduğunu” savunarak “Kol kırılsa dahi yen içinde kalmalıdır” ilkesiyle de kadınları bu durumdan kimseyi haberdar etmemelerini istedi.

Nurettin Yıldız bir başka sohbetinde de Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamit’in piyano çalmasını ve kızına piyano dersi aldırmasını dine aykırı olduğu gerekçesiyle eleştirdi. Hiçbir temel kaynağa dayandıramadığı bu hezeyanlarından sonra 7 dil bildiği söylenen Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’i “o kadar yabancı dil öğreneceğine gidip bir Kur’an tefsiri okusaydı ya” sözleriyle eleştirmesi düşünce dünyasına dair önemli ipuçları barındırıyor.

AKP onu, o da AKP’yi çok seviyor

Nurettin Yıldız’ın Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’a, AKP’nin de Nurettin Yıldız’a sebebini bilemediğimiz bir ilgisi ve sempatisi var. Hakkındaki tartışma ve eleştiriler artınca o da hemen Cumhurbaşkanı’na olan bağlılığını dile getirmiş. Yıldız, toplumun her kesiminden tepki gören açıklamalarından sonra konferans için gittiği Sinop ve Gaziantep’ten vatandaşlar tarafından kovulunca Anadolu Ajansı’na verdiği bir röportajda bu tepkilerin kendisine değil, aslında iktidar partisine ve Cumhurbaşkanı’na yönelik olduğunu iddia etti. “Bu rağbeti baltalamak istiyor olabilirler. Siyasi bir maksada ulaşmak istiyor olabilirler. Cumhurbaşkanımız’dan tutun, toplumun her kademesindeki mümin insanlara destek vermeyi imanımın bir gereği olarak görüyorum. Bu nedenle iktidardaki siyasi partiye yakın gördükleri için de saldırıyor olabilirler. Beni yıpratıp, siyasete bir zarar vermeyi amaç edinmiş olabilirler” dedi.

Nurettin Yıldızı konferanslara davet edenler daha çok AKP gençlik kolları üyeleri. Gittiği yerlerde devlet imkânlarıyla karşılanıp ağırlanan Yıldız Ankara Kızılcahamam’daki AKP Gençlik Kolları İl Başkanları ve MKYK üyeleri İstişare ve Eğitim Kampı’nda da AKP’nin bütün gençlik yapılanmasını eğitti! AKP’li gençlere Nurettin Yıldız’ın “Ölçülerimiz” konulu eğitim verdiği öğrenildi. Nurettin Yıldız’ın gençlerle buluştuğu bir sohbette “işte ordu işte komutan” sloganları ile karşılanması da ona olan bakışı anlatması açısından önemli bir örnek!

9 Ocak 2017 tarihli bir başka sohbetinde “Demokrasi kâfirin üzerine ayarlanmış bir oyuncaktır. Onun kafasına uygun bir külahtır, onun ayağına uygun bir ayakkabıdır. Müslüman onu giyince yürüyemez. Çaresiz kalınınca hile, savaş ve taktik gereği demokrasi kullanılabilir” sözleriyle yeniden gündeme geldi.

Nurettin Yıldız Suriye’de savaşan Ahraru’ş-Şam adlı örgütün liderini ziyaret etmiş ve ölümünden sonra da ona bir mektup yazmış. Örgüt lideri Ebu Abdullah’a ve yaptıkları “cihada” övgüler dizen Yıldız, örgüt liderinin ölümünü “davamız adına büyük bir kayıp” olarak nitelendiriyor.

Suriyeli örgüt lideriyle Cennette buluşmak için sözleşen Nurettin Yıldız 25 Aralık 2016 tarihli sohbetinde Hizmet Hareketi mensupları için ise yargılanmadan idam talebinde bulunuyor. Kur’an’da hapis cezası olmadığını söyleyen Yıldız, cemaat gönüllüleri hakkında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın üzerine düşeni yapması gerektiğini söylüyor. Yıldız’a göre Diyanet, devleti yönlendirmeli ve 20 sene hapishanelerde bu insanları beslemesini engellemeli. Çünkü ona göre esas ceza bunları öldürmek, idam etmek, ellerini ayaklarını çaprazlama kesmek veya sürgüne göndermek olmalıdır. Diyanet ise, rezaletleri ayyuka çıkmış Nurettin Yıldızla ilgili tek satır açıklama yapmazken, aylardır Hocaefendi’nin kitaplarını içinde İslam’a aykırı bir cümle var mı diye satır satır inceliyor.

[Faik Can] 7.7.2017 [TR724]