Kimsenin aklına gelmeyen o soru iki gün önce Kahramanmaraşlı sosyal medya kullanıcısı Uhud Güzel’in aklına takıldı: “Hazreti Muhammed deyince tüyleri diken diken olan kafirlerin konu Celaleddin Rumi’ye gelince neden hayranlık duyduklarını düşündünüz mü hiç?”
Evet, Uhud güzeldi ama kafalar daha da güzeldi.
Kontra bir soru geçen hafta sosyal medyadan Diriliş Ertuğrul dizisi ekibine de yöneltildi: “Dizide Moğollar’la mücadele konusu işlenir ama o dönemin en önemli figürü olan Mevlana’ya yer verilmez. Madem dizinin senaryosu tarihi gerçeklere göre yazılıyor, Mevlana’nın Türklere bakışını neden es geçiyorsunuz?” ‘Kafirlerin’ ilgisi ortadaydı. Teknoloji devi Apple, her yıl 7-17 Aralık tarihleri arasında Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin 745. Vuslat Yıl Dönümü dolayısıyla icra edilen Şeb-i Arus için özel gönderi yayınlamıştı.
Ertuğrul dizisinde Mevlana sorusuna cevap da sosyal medyadan geldi. Sahi neler diyordu ki Mevlana Türkler için? Ariflerin Menkıbeleri’ne bakalım; “…mevlana hazretleri: bağ yapımında Rum rençberler, bozumunda da Türk rençberler tutmak lazımdır. Çünkü dünyayı imar etmek rumlara, yıkmak ise türklere mahsustur” buyuruyordu! Üstelik kehanette de bulunuyor, bunun kıyamete kadar devam edeceği, yine merhametsiz Türk zalimlerin eliyle Konya şehrinin de harap olacağını haber veriyordu.
Oldu mu şimdi? Şeb-i Arus programında konuşan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, tam da bu noktaya parmak basıyor (!) İngiliz felsefeci Thomas Hobbes’un ünlü “İnsan insanın kurdudur” sözünü hatırlatıyordu…
Ne alaka, demeyin…
Mevlana’nın Ariflerin Menkıbeleri’nde geçen ifadelerinin bir yankısı olmalıydı. Oldu da. Alperen Yücelen gibi, “İyi de sevgilisi Şems Türktü” gibi magazin backroundu (!) uyarılar gelse de yorumlardaki genel istikamet belliydi: Hangi inançlı Müslüman kendisine Mevla-na denmesine göz yumardı? Biz ortada haşa Allah falan diye mi geziyor muyuz? Şeytanın baş maşalarından biri Mevlana, tıpkı bugünün ‘fetösü’.”
Nereden, nereye…
Anadolu’da talancı ‘Moğolları’ bile İslam’a ısındırmaya çalışan medrese tahsilli, pür-sünni Mevlana bir çırpıda harcanıvermişti dijital çağın ergenleri tarafından. Hoş, Hazreti Pir’e ‘Moğol casusu’ diye orta anadolu üniversitelerinde tez yazan akademisyenlerin olduğu ve itibar gördüğü bir dönemde çok mu önemliydi, ergen dönem islamcıların tavrı. Eşsiz üslubu, çağları aşan fikirleriyle bütün dünyada tolerans ve barış mesajlarıyla ilham veren Mevlana bir anda ‘çağının fetö’sü olmuştu işte.
Sözlü kültür diye ‘gaydırı gubbak’ türkülerden ‘sözlük’ çağına adımını atamamış cahiller ordusu yine fazla mesai yapıyordu. ‘Mevla’nın işini üzerine almak, yardım etmek, sevmek, yaklaşmak olduğunu nereden bilebilirlerdi ki… Bir köle azad eden kimse, efendi anlamlarına da uzak olacaklardı elbette. Bir kimseyi koruyan, onun terbiyesinden, iş ve davranışlarından sorumlu olan kimse, velî manasını da keza…
Peki kullandığımız anlamıyla Mevlana’nın, “Efendimiz, sâhibimiz” anlamındaki bir söz olduğunu, Kubbealtı Lugati’nde bu sözün, “bâzı büyük şeyhlerin ve âlimlerin isimleri başında saygı ifâdesi olarak kullanılırdı [Tek başına kullanıldığı zaman Mevlevî tarîkatının kurucusu, büyük Türk mutasavvıf ve şâiri Celâleddîn-ı Rûmî hazretleri kastedilmektedir]” açıklamasını…
Alparslan Kuytul hocaya zindanı layık görmeselerdi de öğrenebilir, ‘dostumuz’ manasına geldiğini bilebilirlerdi.
Sözlük sözcüğün, eskiden akrandan akrana hitâben, “Mevlânâ ne haldesin?” ve “Mevlânâ görünmez oldun, nerede idin?” tarzında kullanılırdı ayrıntısına da yer vermiş.
Bir de aynı kökten türetilen Mevâli var: İslam tarihinde cahiliye devrinde toplumdaki kişilerden birinin ya da çoğunluğunun isteğiyle kabileye katılan insanlara/kölelere verilen ad.
Emevilerin ırkçı politikasını özetleyen kelime olarak da tanımlanıyor kavram. İlerleyen yıllarda ise Mevâlî anlayışı daha da genelleştirilerek özgür veya köle olma şartı aranmadan Müslüman olup fakat Arap olmayan herkes için verilmiş bir isim haline geldi.
Mevlana’yı anma törenlerinde Erdoğan’ın çattığı Thomas Hobbes’dan bir alıntı daha yapalım… “Dokunulmazlık kibir demektir, kibir de nefret; nefret ise bütün baskıcı büyüklüğün aşağı alınma mücadelesini doğurur.”
Ülkede yükselen nefretin, yüzyıllara ışık tutan bir tasavvuf büyüğüne bu çağın din bilgini için kullanılan ‘nefret’ sözcüğü ile hakaret etmesi tesadüf değil.
“Tekrar soruyorum, bu bağlamda, Fethullah Gülen’e inanalar ile Mevlana’ya inanlar arasında ne fark var? Mevleviler arasında da çok sayıda akademisyen, subay, siyasetçi, hukukçu, işadamı bulunmaktadır. Alın size, Fethullah Gülen müritleriyle Mevleviler arasında bir benzerlik daha!” ifadeleri de ‘Kemalist Çizgi’den başka bir aklı evvelin…
[Cem Mora] 18.12.2018 [Kronos.News]
İş başa düşünce [Safvet Senih]
Salih Gülen, “Osmanlı’nın “kara” kelimesiyle imtihanını anlatırken diyor ki: “Osmanlının Kara Belaları: (Bunlardan) KARAcahisar Tekfuru, Osman Gazi zamanında civar tekfurları da ikna ederek (ayartarak) Osman Gazi üzerine yürümüş ve İkizce yakınlarında yapılan savaşta Osmanlı hanedanından ilk kayıp (Osman Gazi’nin kardeşi Sarı Batu) şehit düşmüştür.
“KARAmanoğulları, Osmanlının Anadolu’da siyasî birliğini kurmasında en fazla sıkıntı çıkaran ve en çok direnen beyliktir.
“KARAdeniz, Osmanlıda ilk defa Müslüman bir toprağın kaybedildiği bir denizdir. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Karadeniz kıyısındaki Kırım kaybedilmiştir…
AnKARA, (Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle EnKara) Savaşı, Yıldırım Bayezid işe Timur arasında cereyan eden 1402’deki savaş, Osmanoğullarının mağlubiyeti ile neticelenince Anadolu’daki siyasî birlik dağılmış, ülke fetret devrine girmiş ve İstanbul’un fethi gecikmiştir.
“KARAyazıcı Abdülhalim, Sultan III. Mehmet devrinde büyük bir Celâli isyan çıkaran, aynı zamanda Anadolu’da Celâlî’lerin hep birlikte hareket ettikleri ilk isyanı da başlatan kişidir.
“KARAhumma (tifo), bulaşıcı bir hastalık olmasından dolayı Osmanlı’da çok sayıda insanın ölümüne sebep olur ki, Sultan I. Abdülhamit devri sadrazamlarından KARA ünvanlı KARA vezir Mehmed Paşa da KARAhummadan vefat etmiştir.
“Bütün bunlara kaderin garip bir cilvesi demek mümkün, ancak daha ilginç olan husus bütün bu kara belaların Osman Gazi’nin kurduğu Osmanlının başına gelmesidir, çünkü Osman Gazi’nin ünvanı KARA’dır.”
Yavuz Selim daha şehzade iken bazı fitnekârların kışkırtmasıyla Babası II. Bayezid’in ordusuyla Çorlu taraflarında karşı karşıya kalmıştı. Askerlerine kimsenin kılıç kaldırmamalarını emretti. Onlar saldırınca, KARAbulut ismindeki atının sayesinde etrafındaki çemberi yarıp gitti… Bu arada kurtulmasında KARA Hüseyin Ağa adlı birinin büyük faydası oldu.
Çaldıran savaşında, Şah İsmail’in ordusu daha uzakta dağınık vaziyette iken Yavuz Sultan Selim’in ordusu savaş düzeni alarak ilerlemeye başlamış. Bu arada hava KARARMAYA başlamış. Osmanlılar bunun güneş tutulması olduğunu fark edip ilerlemeye başlamışlar. Güneş tutulması geçince gündüz ortasında oldukları iyice anlaşılmıştır. Büyük zafer de kazanılmıştır.
“1915’te Ocean zırhlısını 265kg mermi ile vuran Seyit Onbaşı gibi KARA Mehmed ismindeki gözü pek bir topçunun yaptığı atış, savaşın seyrini değiştirir. Zira mermi, amiral gemisinin BARUT deposuna isabet eder ve gemi sulara gömülür.”
“Osmanlı’da saray mutfaklarındaki aşçı ve yamakların nefis yemekler yapmaları dışında üstlendikleri enteresan roller vardır. 1596’da Haçova’da Avusturya ile Osmanlı arasında yapılan savaşta Osmanlı ordusu Avusturya’nın ciddi saldırıları üzerine dağılmaya başlar. Sultan III. Mehmed, otağını savaşı yakından yönetebileceği bir yere kurdurmuştur. Ağır kayıplar veren Osmanlı Ordusunun kaçmaya başladığı görülür. Düşman kuvvetlerinin Sultan’ın otağına doğru yaklaşması büyük heyecana sebep olur. Padişah’a kıyafet değiştirip kaçması bile teklif edilir. Padişah’ın hocası aynı zamanda Yavuz Sultan Selim’in en kıymetli adamlarından Hasan Can’ın oğlu, Seyhülislam Hoca Sadeddin Efendi, sözleriyle padişahın ordusunu terk etmemesini sağlar. Peygamber Efendimizin (S.A.S.) hırkasını giymiş, Peygamber kılıcının elinde olduğu bir Padişah’ın gidişatı değiştireceğini söyler. Sultan III. Mehmed, kararlılık gösterir ve karargâhı terk etmez. Düşmanın karargâha kadar ulaştığını gören aşçılar, Padişah’ın orada olduğunu ancak askerin kaçtığını fark edince, (İŞ BAŞA DÜŞTÜ!.. diyerek âdetâ) çılgına dönerler. Ellerine ne geçirirlerse, düşman üzerine hücum ederler. Aşçılar dışında Padişah hizmetinde bulunan saray çalışanları; seyis, hademe, KARAkullukçu, deveci ve katırcı gibi geri hizmettekiler de savaşa katılır. Ummadığı bir direnişle karşılaşan Avusturyalılar, her şeyin bittiğini düşündükleri bir anda neye uğradıklarını şaşırırlar. Direnişi gören geri çekilmiş haldeki askerler de bir kısmı geri dönüp, aşçılarla birlikte hücuma geçer. Kaybedildiği sanılan savaş birden zafere dönüşür. Türk tarihinde aşçıların yardımıyla kazanılan Haçova’nın benzeri başka bir zafer yoktur. Aşçılar, düşman askerlerinden ele geçirdikleri miğferleri İstanbul’a dönünce zaferi hatırlatsın diye saray mutfağı olan Matbah-ı Âmire’nin kaplarının üzerine çivilerler.”
Her dönem işte böyle iş ve işler başa ve başlara düşebilir. Mühim olan, böyle zamanlarda her şeyi göze alıp işin üzerine gitmek, moralleri düzeltip yolumuza güzelce devam etmemiz gerekir…
“Sultan II: Bayezid, saltanatının son zamanlarda Şahkulu isyanını bastırırken Sadrazam Atik Ali Paşa’nın şehit olduğu haberini alınca çok üzüldü. Padişah’ın üzüntüsüne taht mücadelesi yapmayan Şehzâde Şahinşah’ın ansızın vefat da eklendi. Sultan Bayezid, tahtı, Şehzâde Ahmed’e bırakması için yapılan baskılardan bunalmıştı. Şehzâde Ahmed’i İstanbul’a davet etmek zorunda kaldı. Devlet adamları Şehzâde Ahmed taraftarı idiler; Yeniçeriler ise, Şehzade Yavuz Selim’in taraftarıydılar. Devlet adamları bu durumu çok ciddiye almıyor, yeniçeriler için ‘İt ağzında kemik tutar, bunlara kemik atalım’ diyerek, onlara verilecek birkaç akçe ile yola geleceklerini düşünüyorlardı. Fakat durum hiç de böyle gelişmedi. Konuşulanlar yeniçerilerin kulağına gidince afişler hazırladılar ve üzerine şöyle yazdılar: ‘Bizi ciddiye almayıp Şehzade Ahmed’i getirirsiniz, bizim için, it ağzında kemik tutar dersiniz. Bilin ki, biz köpek değiliz, aslanız. Bize gıda olarak kelle gerektir. Vallahülazîm, cümlenizin başını keseriz.’ Bu afişleri her yere astılar, sonunda onların dedikleri oldu ve Şehzade Yavuz Selim padişah oldu.”
Tarihimizde yaşanan bu kanlı çatışmalar inşaallah artık sona erer. Herşey sulh içinde hallolur.
[Safvet Senih] 19.12.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“KARAmanoğulları, Osmanlının Anadolu’da siyasî birliğini kurmasında en fazla sıkıntı çıkaran ve en çok direnen beyliktir.
“KARAdeniz, Osmanlıda ilk defa Müslüman bir toprağın kaybedildiği bir denizdir. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Karadeniz kıyısındaki Kırım kaybedilmiştir…
AnKARA, (Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle EnKara) Savaşı, Yıldırım Bayezid işe Timur arasında cereyan eden 1402’deki savaş, Osmanoğullarının mağlubiyeti ile neticelenince Anadolu’daki siyasî birlik dağılmış, ülke fetret devrine girmiş ve İstanbul’un fethi gecikmiştir.
“KARAyazıcı Abdülhalim, Sultan III. Mehmet devrinde büyük bir Celâli isyan çıkaran, aynı zamanda Anadolu’da Celâlî’lerin hep birlikte hareket ettikleri ilk isyanı da başlatan kişidir.
“KARAhumma (tifo), bulaşıcı bir hastalık olmasından dolayı Osmanlı’da çok sayıda insanın ölümüne sebep olur ki, Sultan I. Abdülhamit devri sadrazamlarından KARA ünvanlı KARA vezir Mehmed Paşa da KARAhummadan vefat etmiştir.
“Bütün bunlara kaderin garip bir cilvesi demek mümkün, ancak daha ilginç olan husus bütün bu kara belaların Osman Gazi’nin kurduğu Osmanlının başına gelmesidir, çünkü Osman Gazi’nin ünvanı KARA’dır.”
Yavuz Selim daha şehzade iken bazı fitnekârların kışkırtmasıyla Babası II. Bayezid’in ordusuyla Çorlu taraflarında karşı karşıya kalmıştı. Askerlerine kimsenin kılıç kaldırmamalarını emretti. Onlar saldırınca, KARAbulut ismindeki atının sayesinde etrafındaki çemberi yarıp gitti… Bu arada kurtulmasında KARA Hüseyin Ağa adlı birinin büyük faydası oldu.
Çaldıran savaşında, Şah İsmail’in ordusu daha uzakta dağınık vaziyette iken Yavuz Sultan Selim’in ordusu savaş düzeni alarak ilerlemeye başlamış. Bu arada hava KARARMAYA başlamış. Osmanlılar bunun güneş tutulması olduğunu fark edip ilerlemeye başlamışlar. Güneş tutulması geçince gündüz ortasında oldukları iyice anlaşılmıştır. Büyük zafer de kazanılmıştır.
“1915’te Ocean zırhlısını 265kg mermi ile vuran Seyit Onbaşı gibi KARA Mehmed ismindeki gözü pek bir topçunun yaptığı atış, savaşın seyrini değiştirir. Zira mermi, amiral gemisinin BARUT deposuna isabet eder ve gemi sulara gömülür.”
“Osmanlı’da saray mutfaklarındaki aşçı ve yamakların nefis yemekler yapmaları dışında üstlendikleri enteresan roller vardır. 1596’da Haçova’da Avusturya ile Osmanlı arasında yapılan savaşta Osmanlı ordusu Avusturya’nın ciddi saldırıları üzerine dağılmaya başlar. Sultan III. Mehmed, otağını savaşı yakından yönetebileceği bir yere kurdurmuştur. Ağır kayıplar veren Osmanlı Ordusunun kaçmaya başladığı görülür. Düşman kuvvetlerinin Sultan’ın otağına doğru yaklaşması büyük heyecana sebep olur. Padişah’a kıyafet değiştirip kaçması bile teklif edilir. Padişah’ın hocası aynı zamanda Yavuz Sultan Selim’in en kıymetli adamlarından Hasan Can’ın oğlu, Seyhülislam Hoca Sadeddin Efendi, sözleriyle padişahın ordusunu terk etmemesini sağlar. Peygamber Efendimizin (S.A.S.) hırkasını giymiş, Peygamber kılıcının elinde olduğu bir Padişah’ın gidişatı değiştireceğini söyler. Sultan III. Mehmed, kararlılık gösterir ve karargâhı terk etmez. Düşmanın karargâha kadar ulaştığını gören aşçılar, Padişah’ın orada olduğunu ancak askerin kaçtığını fark edince, (İŞ BAŞA DÜŞTÜ!.. diyerek âdetâ) çılgına dönerler. Ellerine ne geçirirlerse, düşman üzerine hücum ederler. Aşçılar dışında Padişah hizmetinde bulunan saray çalışanları; seyis, hademe, KARAkullukçu, deveci ve katırcı gibi geri hizmettekiler de savaşa katılır. Ummadığı bir direnişle karşılaşan Avusturyalılar, her şeyin bittiğini düşündükleri bir anda neye uğradıklarını şaşırırlar. Direnişi gören geri çekilmiş haldeki askerler de bir kısmı geri dönüp, aşçılarla birlikte hücuma geçer. Kaybedildiği sanılan savaş birden zafere dönüşür. Türk tarihinde aşçıların yardımıyla kazanılan Haçova’nın benzeri başka bir zafer yoktur. Aşçılar, düşman askerlerinden ele geçirdikleri miğferleri İstanbul’a dönünce zaferi hatırlatsın diye saray mutfağı olan Matbah-ı Âmire’nin kaplarının üzerine çivilerler.”
Her dönem işte böyle iş ve işler başa ve başlara düşebilir. Mühim olan, böyle zamanlarda her şeyi göze alıp işin üzerine gitmek, moralleri düzeltip yolumuza güzelce devam etmemiz gerekir…
“Sultan II: Bayezid, saltanatının son zamanlarda Şahkulu isyanını bastırırken Sadrazam Atik Ali Paşa’nın şehit olduğu haberini alınca çok üzüldü. Padişah’ın üzüntüsüne taht mücadelesi yapmayan Şehzâde Şahinşah’ın ansızın vefat da eklendi. Sultan Bayezid, tahtı, Şehzâde Ahmed’e bırakması için yapılan baskılardan bunalmıştı. Şehzâde Ahmed’i İstanbul’a davet etmek zorunda kaldı. Devlet adamları Şehzâde Ahmed taraftarı idiler; Yeniçeriler ise, Şehzade Yavuz Selim’in taraftarıydılar. Devlet adamları bu durumu çok ciddiye almıyor, yeniçeriler için ‘İt ağzında kemik tutar, bunlara kemik atalım’ diyerek, onlara verilecek birkaç akçe ile yola geleceklerini düşünüyorlardı. Fakat durum hiç de böyle gelişmedi. Konuşulanlar yeniçerilerin kulağına gidince afişler hazırladılar ve üzerine şöyle yazdılar: ‘Bizi ciddiye almayıp Şehzade Ahmed’i getirirsiniz, bizim için, it ağzında kemik tutar dersiniz. Bilin ki, biz köpek değiliz, aslanız. Bize gıda olarak kelle gerektir. Vallahülazîm, cümlenizin başını keseriz.’ Bu afişleri her yere astılar, sonunda onların dedikleri oldu ve Şehzade Yavuz Selim padişah oldu.”
Tarihimizde yaşanan bu kanlı çatışmalar inşaallah artık sona erer. Herşey sulh içinde hallolur.
[Safvet Senih] 19.12.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Mektep İmtihansız Olmaz-1 [Mehmet Ali Şengül]
Dünya bir mekteptir. İnsanlar da seviyelerine göre o mektebin talebeleridirler. Huzur ve saâdet, imtihanı başarmakla elde edilir. İnsana düşen vazîfe ise, rehberine kulak verip îtimat ederek, kitabının muhtevâsını iyi anlamaya çalışmalı ve kendisine verilen imkanları iyi değerlendirmelidir.
Allah (cc) Peygamberleri, kullarıyla Allah arasındaki engelleri kaldırmak, mutlak saâdet ve huzura kavuşmalarını sağlamak için birer rehber olarak göndermiştir. Onun için gerçek ‘Saâdet Asrı’; Efendimiz’in îmanla mücehhez yetiştirmiş olduğu Ashâb-ı Kiram döneminde gerçekleşmiştir.
Allah’a ve Resûlullah’a gönülden inanmış ve bağlanmış olan Ashab-ı Resûlullah’ın, îmanlarından dolayı, mallarına ve canlarına el konulduğu, yuvalarının parçalandığı, boykotlarla her şeyden mahrum edildikleri günlerdi gerçek saâdet asrı..
Hz. Zübeyir’in, Hz. Habbab’ın kızdırılmış demirlerle yakıldığı, Hz.Bilal-i Habeşi’nin taşlar altında ‘Ehad’ diye inlediği, îmanlarından dolayı kendilerine yaşamaları çok görülen Yâsir âilesinin, mahlukâta bile yapılmayacak işkencelerle hayatlarına son verildiği günlerdi.
Bedir ve Uhud şehitlerinin, kanlarıyla ruhlarının ufkuna yürüdüğü günlerdi. Hz.Hamza ile Hz.Mus’ab bin Umeyr’in (r.anhümâ), ‘Bu mezar ikimize de yeter deyip’, iki şehitin kardeş gibi bir kabre kondukları günlerdi.
Devlet oldukları, vâli tayin edildikleri, paralara boğuldukları, rahata ve dünya nimetlerine kavuştukları, makâmın, servetin, şan ve şöhretin öne çıktığı, içtihat farkıyla birbirleriyle vuruştuğu günler değildi gerçek saâdet asrı.
Bugün de yaşananlar, o günlerde yaşananlardan farklı değil... Buna rağmen bugün de olanlar ve yaşananlar, gerçek mânâda musîbet değildir. Çünkü, gerçek musîbet dine gelen musîbettir. Bu hususu, dine ve ona hizmet edenlere engel olanlar düşünsün.
Böyle günlerde mü’minler, sıkıntılar ne kadar büyük olursa olsun sabredip şükürle şahlanmalı, ‘sıkıntıdan patlıyorum’ dememeli, şikâyet etmeden, sıkıntı ve musîbetlerin daha büyüklerine bakıp hâline hamdetmeli ve ellerini açıp Allah’a hâllerini arzetmelidirler.. Bugünler, dik durup, geriye adım atmadan, şartların elverdiği ölçüde herkesin üzerine düşen vazîfeyi yapması gereken günlerdir..
Allah (cc) Bakara sûresi 214.âyette; “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki,
Peygamber ile yanındaki mü’minler bile, “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır” buyurmaktadır.
Hz.Üstad veciz ifâdeleriyle; ‘Din bir imtihandır, teklif-i İlâhi bir tecrübedir. Tâ ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile müsâbaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki, bir mâdene ateş veriliyor, tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr-ı imtihanda olan teklifât-ı İlâhiye, bir ibtilâdır ve bir müsâbakaya sevktir ki, istidâd-ı beşer mâdeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliye birbirinden tefrik edilsin’ demiştir. (Sözler, 20.Söz)
İnsanların başına biraz sıkıntı gelse, Allah (cc) bol bol verdiği nimetlerini biraz kesiverse, zâlimleri musallat edip azıcık canlarını yakıverse; bazı insanlar, daha önce Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği sayısız nimetleri unutur ve nankörlük ederler.
Dün büyük salonlarda on binlerce insanların takdir ettiği, alkış tuttuğu günler mi, Medrese-i Yusûfiye’de kuru ekmek yeme, abdest almaya su bulamama, îman ve Kur’an hizmetinden dolayı işkenceler altında kıvranarak, Allah’a teveccüh edip aczini itiraf ederek, Cennet ırmakları kadar kıymetli dökülen göz yaşları mı? Hangisi Allah indinde daha kıymetli?
Buna rağmen Allah’dan her zaman âfiyet ve huzur istenmeli, Cenâb-ı Hak’tan imkan ve ihlasla hizmet etme talep edilmelidir. Ama, irâde dışı vukû bulan hâdiseler karşısında da, sabredip katlanılmalıdır.
Bugüne kadar neler oldu, neler gelip geçti gitti? Olan hâdiseler olacakların referansıdır. Bu günlerde geçecek.. Ne zaman? Onu sadece Allah bilir. Mü’mine düşen, nefsi ve nesli için Allah’dan, ihlas ve samimiyetle hizmet edeceği huzurlu ve güvenli, güzel günler dilemektir.
Bu dünya imtihan yeri.. Bâzen rahat ve rehâvet, dünyânın câzibedar güzellikleri, makam ve mansıpları şımartıyor insanları.. Dünyânın bir misâfirhâne, insanın da misâfir olduğu unutuluyor.. Dünya rahat yeri değil, hizmet yeridir. Mükâfat yeri âhirettir. Dünya rahat yeri olsaydı; Allah (cc), peygamberlerine Cennet gibi bir hayat yaşatırdı.
Her an İlâhi dâvetin geleceği, öldükten sonra tekrar dirilmenin olacağı, hâkimler Hâkimi Allah huzurunda zerre kadar hayır ve şerrin hesâbının sorulacağı gün unutulmamalıdır.
Bugün ve yarın, insanımızın zorlanacağı noktalarda yanlışlarını tashih edecek, hissî hareketlerden uzak, Kitap ve Sünnet çizgisinde marziyyât-ı İlâhiyi esas alıp, muhtaç gönüllere hakkı duyuracak hayırhah nesillerin yetiştirilmesi esas olmalıdır.
Mekke’nin fethinden sonra Ensâr’ın (r.anhüm) ; ‘Efendimiz (sav) Mekke’de doğdu, Kâbe-i Muazzama orada, bir ömür boyu yaşadığı hatırâlar; bunlardan dolayı acaba Mekke’de kalır mı?’ endişelerine karşı Allah Resûlü (sav); “Ben sizin söylediğiniz şeylerden Allah’a sığınırım. Bilin ki, benim hayâtım sizin hayâtınızla, ölümüm de sizin ölümünüzledir” buyurarak cevap vermiş ve Medine-i Münevvere’ye geri dönmüştür. (Müslim)
Zâten Efendimiz (sav) de; canlarını, mallarını ortaya koyan, Kendisine (sav) sâhip çıkan mahzun ve mükedder Muhâcir ve Ensar (r.anhüm) hazerâtını, boynu bükük bırakamazdı, bırakmadı da.. Çünkü onlar, Akabe’de ve hicrette Allah Resûlü’nü yalnız bırakmadılar. Canları dahil herşeylerini vermeye söz vermişlerdi ve elhak verdiler de..
“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlarını ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzab sûresi, 23)
Ne olur Yâ Resûlallah! Âhir zamanda mahzun, mükedder, mahkum, dâvâ adına çile ve ızdıraba katlanan gedâlarına (dilencilerine); küfr-ü mutlaka, zâlim, fâsık, fâcir ve münâfıklara karşı sarsılmadan dimdik duran ümmetine de sâhip çık!
Allah’a ve Resûlullah’a yakın olmayı düşünenler, Kitap ve Sünnet-i Seniyyeye müteveccih olmaları gerekir ki, yapmış oldukları işlerinde ve hizmetlerinde yanılma payı çok olmasın. Bizlere emânet edilen dâvây-ı İslâm’ı, din emânetini, gelecek nesillere sağlam bir şekilde sağlıklı götürebilme ve ulaştırabilme, Kitap ve Sünnet’e ittibâya bağlıdır.
Âl-i İmran suresi 154.âyette; “... Allah sizin içinizde olanı sınamak ve kalplerinizi her türlü vesvese ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki, bunu (imtihanı) başınıza getirdi. Allah sinelerin özünü dahi bilir.”
Tâha sûresi 135.âyette; “De ki, herkes beklemede! Siz de gözleyin bakalım! Doğru yolu tutanları, hidâyete erenlerin kim olduğunu yakında anlayacaksınız.”
Enbiya sûresi 35.âyette de; “Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda bizim huzurumuza getirileceksiniz.”
Ve Hac suresi 38.âyette de; “Muhakkak ki Allah îman edenleri koruyup müdâfa eder. Çünkü Allah, hâin ve nankör olan hiçbir kimseyi sevmez.” Buyrulmaktadır.
Bu yüce ve kutsî dâvâyı omuzunda taşıyan adanmış ruhlar, acından ölseler, darağacına çekilseler bile, inkâr-ı ulûhiyet içinde olanlara, bilerek veya oyuna gelerek de olsa onlara destek veren zâlimlere asla teslim olmayacaklar ve Allah’a teslimiyet içinde ve üzerlerine düşen vazifeyi îfâ ederek, o yolda emanetleri vereceklerdir.
-Devam edecek-
[Mehmet Ali Şengül] 19.12.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Allah (cc) Peygamberleri, kullarıyla Allah arasındaki engelleri kaldırmak, mutlak saâdet ve huzura kavuşmalarını sağlamak için birer rehber olarak göndermiştir. Onun için gerçek ‘Saâdet Asrı’; Efendimiz’in îmanla mücehhez yetiştirmiş olduğu Ashâb-ı Kiram döneminde gerçekleşmiştir.
Allah’a ve Resûlullah’a gönülden inanmış ve bağlanmış olan Ashab-ı Resûlullah’ın, îmanlarından dolayı, mallarına ve canlarına el konulduğu, yuvalarının parçalandığı, boykotlarla her şeyden mahrum edildikleri günlerdi gerçek saâdet asrı..
Hz. Zübeyir’in, Hz. Habbab’ın kızdırılmış demirlerle yakıldığı, Hz.Bilal-i Habeşi’nin taşlar altında ‘Ehad’ diye inlediği, îmanlarından dolayı kendilerine yaşamaları çok görülen Yâsir âilesinin, mahlukâta bile yapılmayacak işkencelerle hayatlarına son verildiği günlerdi.
Bedir ve Uhud şehitlerinin, kanlarıyla ruhlarının ufkuna yürüdüğü günlerdi. Hz.Hamza ile Hz.Mus’ab bin Umeyr’in (r.anhümâ), ‘Bu mezar ikimize de yeter deyip’, iki şehitin kardeş gibi bir kabre kondukları günlerdi.
Devlet oldukları, vâli tayin edildikleri, paralara boğuldukları, rahata ve dünya nimetlerine kavuştukları, makâmın, servetin, şan ve şöhretin öne çıktığı, içtihat farkıyla birbirleriyle vuruştuğu günler değildi gerçek saâdet asrı.
Bugün de yaşananlar, o günlerde yaşananlardan farklı değil... Buna rağmen bugün de olanlar ve yaşananlar, gerçek mânâda musîbet değildir. Çünkü, gerçek musîbet dine gelen musîbettir. Bu hususu, dine ve ona hizmet edenlere engel olanlar düşünsün.
Böyle günlerde mü’minler, sıkıntılar ne kadar büyük olursa olsun sabredip şükürle şahlanmalı, ‘sıkıntıdan patlıyorum’ dememeli, şikâyet etmeden, sıkıntı ve musîbetlerin daha büyüklerine bakıp hâline hamdetmeli ve ellerini açıp Allah’a hâllerini arzetmelidirler.. Bugünler, dik durup, geriye adım atmadan, şartların elverdiği ölçüde herkesin üzerine düşen vazîfeyi yapması gereken günlerdir..
Allah (cc) Bakara sûresi 214.âyette; “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki,
Peygamber ile yanındaki mü’minler bile, “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır” buyurmaktadır.
Hz.Üstad veciz ifâdeleriyle; ‘Din bir imtihandır, teklif-i İlâhi bir tecrübedir. Tâ ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile müsâbaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki, bir mâdene ateş veriliyor, tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr-ı imtihanda olan teklifât-ı İlâhiye, bir ibtilâdır ve bir müsâbakaya sevktir ki, istidâd-ı beşer mâdeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliye birbirinden tefrik edilsin’ demiştir. (Sözler, 20.Söz)
İnsanların başına biraz sıkıntı gelse, Allah (cc) bol bol verdiği nimetlerini biraz kesiverse, zâlimleri musallat edip azıcık canlarını yakıverse; bazı insanlar, daha önce Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği sayısız nimetleri unutur ve nankörlük ederler.
Dün büyük salonlarda on binlerce insanların takdir ettiği, alkış tuttuğu günler mi, Medrese-i Yusûfiye’de kuru ekmek yeme, abdest almaya su bulamama, îman ve Kur’an hizmetinden dolayı işkenceler altında kıvranarak, Allah’a teveccüh edip aczini itiraf ederek, Cennet ırmakları kadar kıymetli dökülen göz yaşları mı? Hangisi Allah indinde daha kıymetli?
Buna rağmen Allah’dan her zaman âfiyet ve huzur istenmeli, Cenâb-ı Hak’tan imkan ve ihlasla hizmet etme talep edilmelidir. Ama, irâde dışı vukû bulan hâdiseler karşısında da, sabredip katlanılmalıdır.
Bugüne kadar neler oldu, neler gelip geçti gitti? Olan hâdiseler olacakların referansıdır. Bu günlerde geçecek.. Ne zaman? Onu sadece Allah bilir. Mü’mine düşen, nefsi ve nesli için Allah’dan, ihlas ve samimiyetle hizmet edeceği huzurlu ve güvenli, güzel günler dilemektir.
Bu dünya imtihan yeri.. Bâzen rahat ve rehâvet, dünyânın câzibedar güzellikleri, makam ve mansıpları şımartıyor insanları.. Dünyânın bir misâfirhâne, insanın da misâfir olduğu unutuluyor.. Dünya rahat yeri değil, hizmet yeridir. Mükâfat yeri âhirettir. Dünya rahat yeri olsaydı; Allah (cc), peygamberlerine Cennet gibi bir hayat yaşatırdı.
Her an İlâhi dâvetin geleceği, öldükten sonra tekrar dirilmenin olacağı, hâkimler Hâkimi Allah huzurunda zerre kadar hayır ve şerrin hesâbının sorulacağı gün unutulmamalıdır.
Bugün ve yarın, insanımızın zorlanacağı noktalarda yanlışlarını tashih edecek, hissî hareketlerden uzak, Kitap ve Sünnet çizgisinde marziyyât-ı İlâhiyi esas alıp, muhtaç gönüllere hakkı duyuracak hayırhah nesillerin yetiştirilmesi esas olmalıdır.
Mekke’nin fethinden sonra Ensâr’ın (r.anhüm) ; ‘Efendimiz (sav) Mekke’de doğdu, Kâbe-i Muazzama orada, bir ömür boyu yaşadığı hatırâlar; bunlardan dolayı acaba Mekke’de kalır mı?’ endişelerine karşı Allah Resûlü (sav); “Ben sizin söylediğiniz şeylerden Allah’a sığınırım. Bilin ki, benim hayâtım sizin hayâtınızla, ölümüm de sizin ölümünüzledir” buyurarak cevap vermiş ve Medine-i Münevvere’ye geri dönmüştür. (Müslim)
Zâten Efendimiz (sav) de; canlarını, mallarını ortaya koyan, Kendisine (sav) sâhip çıkan mahzun ve mükedder Muhâcir ve Ensar (r.anhüm) hazerâtını, boynu bükük bırakamazdı, bırakmadı da.. Çünkü onlar, Akabe’de ve hicrette Allah Resûlü’nü yalnız bırakmadılar. Canları dahil herşeylerini vermeye söz vermişlerdi ve elhak verdiler de..
“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlarını ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzab sûresi, 23)
Ne olur Yâ Resûlallah! Âhir zamanda mahzun, mükedder, mahkum, dâvâ adına çile ve ızdıraba katlanan gedâlarına (dilencilerine); küfr-ü mutlaka, zâlim, fâsık, fâcir ve münâfıklara karşı sarsılmadan dimdik duran ümmetine de sâhip çık!
Allah’a ve Resûlullah’a yakın olmayı düşünenler, Kitap ve Sünnet-i Seniyyeye müteveccih olmaları gerekir ki, yapmış oldukları işlerinde ve hizmetlerinde yanılma payı çok olmasın. Bizlere emânet edilen dâvây-ı İslâm’ı, din emânetini, gelecek nesillere sağlam bir şekilde sağlıklı götürebilme ve ulaştırabilme, Kitap ve Sünnet’e ittibâya bağlıdır.
Âl-i İmran suresi 154.âyette; “... Allah sizin içinizde olanı sınamak ve kalplerinizi her türlü vesvese ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki, bunu (imtihanı) başınıza getirdi. Allah sinelerin özünü dahi bilir.”
Tâha sûresi 135.âyette; “De ki, herkes beklemede! Siz de gözleyin bakalım! Doğru yolu tutanları, hidâyete erenlerin kim olduğunu yakında anlayacaksınız.”
Enbiya sûresi 35.âyette de; “Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda bizim huzurumuza getirileceksiniz.”
Ve Hac suresi 38.âyette de; “Muhakkak ki Allah îman edenleri koruyup müdâfa eder. Çünkü Allah, hâin ve nankör olan hiçbir kimseyi sevmez.” Buyrulmaktadır.
Bu yüce ve kutsî dâvâyı omuzunda taşıyan adanmış ruhlar, acından ölseler, darağacına çekilseler bile, inkâr-ı ulûhiyet içinde olanlara, bilerek veya oyuna gelerek de olsa onlara destek veren zâlimlere asla teslim olmayacaklar ve Allah’a teslimiyet içinde ve üzerlerine düşen vazifeyi îfâ ederek, o yolda emanetleri vereceklerdir.
-Devam edecek-
[Mehmet Ali Şengül] 19.12.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
“Kendileriyle yüzleşmede hâle ile hâllenenler”
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Aralık ayı Çağlayan Dergisi’nin başyazısı ‘Kendileriyle yüzleşmede hâle ile hâlleneller(2) başlığını taşıyor. Gülen’in Kasım ayındaki başyazısının devamı şeklinde olan yazıda Hocaefendi, kendileriyle yüzleşebilenlerin hal durumunu şöyle anlatıyor:
“…Tepeden tırnağa günahlarla âlûde bir mücrim hissiyatıyla en içten yakarışlara yönelir.. iki korku ile iki emniyetin beraber olamayacağı iz’ânıyla yakarıştan yakarışa geçer.. titreyen elleriyle hep rahmet u re’fet kapısının tokmağına dokunur ve dur-durak bilmeden sürekli sızlanır durur.. sızlanır durur ve hislerini gözyaşlarıyla taçlandırırken de inanma urbası altında hakiki imandan uzaklaşmış, mehâfet ve mehabet hissinden mahrum ölü ruhlara tebah mesajları sunar.”
Yazının tamamı şöyle;
KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEDE HÂLE İLE HÂLLENENLER (2)
İmam, her zaman farklı bir derinlikte devam ettirdiği âh u enînlerini şu zebercet beyanlarla da seslendirir: “Ey Rab, ömrünü isyan vadilerinde geçirdikten sonra, içten bir pişmanlık hissiyle Sana yönelip rahmet kapının tokmağına dokunan, dokunup Senin rahmet, şefkat ve utûfet teveccühlerini bekleyen ilk insan ben değilim; daha niceleri o kapının eşiğine baş koydu ama hiçbiri geriye boş dönmedi.” Böyle deyip sızlanır ve şu engin reca nağmeleriyle devam eder:- “Ey yüceler yücesi Rabbim! Ben huzur-ı kibriyâna zâdsız-zahîresiz yöneldim; Sen bir keremkânisin; dua ve tazarrularıma icâbet buyur; beni ümit ve beklentilerimde inkisara uğratma!”
Bu iç çekiş ve yakarışlar Hâle’dekilerin sızlanışları çizgisinde sürüp gider; sürüp gider de o, bu iç yakan âh u efgânıyla, kalb kasvetine yenik düşmüş cismaniyet insanlarına ve çizgi kaymalarıyla hedef sapması içinde bulunanlara, gönül diliyle ne besteler ne besteler sunar.. ve bu sûzişî nağmeleriyle, duyup hissettiklerini bencileyin yolzedelerin ruhlarına duyurmaya çalışır. Güfteler Hâle’den, nağmeler ateş-i aşkla yanan o melek sineden, bir ezan sesiyle,
“Gafletle uyumak ne revadır abd-i hakîre,
Şefkatle nida ederken Rahman gecelerde.” (İbrahim Hakkı)
mazmununda, çok yüksek hislerle Allah’a iç döküşlerini ve nefsiyle yüzleşmelerini öyle tesirli iniltilerle sunar ki, anlayanlara bir saba nağmesi tesiri icra eder ve böyleleri bütün bütün ölmemişlerse, kalkar Hak kurbetine koşarlar. O içten nağmelerle uyanıp kendimize gelmeyi Allah bize de müyesser kılsın!..
Yetinmez Hazret bu şekilde Hakk’a iç döküşle; O’na gönülden yönelişin her yöntemini kullanmak ister. Kendiyle yüzleşme ve arkadan gelenlere inâbe yolunu işaretleme çizgisinde bir kere daha kor başını rahmet ü re’fet eşiğine ve farklı bir çerçevede sızlanmalara salar kendini: “Allah’ım! İşlediğim hata ve günahlar -neye günah diyorsa?!.-zillet urbaları giydirdi ruhuma.. cüda düştüm Senden ve kendimi meskenet libası içinde hissediyorum. Günahlar bî hadd ü pâyân kalbimi simsiyah hale getirdi. –Bu ne derin bir iç murakabesi!- Kapındayım, başım şefkat eşiğinde; ey o Biricik Mabud u Maksûd! Kabul buyur bu yönelme ve inâbemi!.. Bir kez daha Senin o yücelerden yüce dergâhına yöneldim. Başım önümde huzur-ı azametin karşısında el-pençe divan duruyor, affıma ferman bekliyorum. Gayri eğer uzaklaştırırsan bu bendeni kapından, kime yönelir, kime sığınırım?!. Ey günahların en büyüğünü dahi affeden ve dağınıklığa düşmüş yaralı gönülleri sarıp sarmalayan yüce Rab! Senden, o yüz kızartan hatalarımı bağışlamanı, affedip yok saymanı, bütün mesâvîmi setretmeni diliyorum. Ötelerde sevdiklerine iltifatını, o lütuf, kerem ve rahmetinin serinletici iklimini benden de esirgeme!”
Bu sözlerle bir farklı sızlanış tablosu daha sergileyerek, o derinlerden derin istiğfar, tevbe ve inâbe kurnalarına koşar. İrfan ufkuyla mebsûten mütenasip (doğru orantılı) çevreye öyle âh u vâhlar salıverir ki, o çığlıkları duyunca, bu âh u vâhı kirlerle âlûde bir mücrimin sızlanışları sanırsınız. Ne var ki, biz tam anlamasak da bu iç çekişler birer mukarrabîn ufku iniltisi ve nâdânlara ezan sesiyle birer uyarma ve ikaz nefesi mahiyetinde temcîd edalı nağmelerdir. Ne der ve ne söylerse söylesin, aslında bu “fenafillâh” abidesi, zannediyorum, rüyasında bile nefs-i emmâre ile hasbihal etmemiştir; ama gel gör ki, bize ders ve tenbih, kendi açısından da Hak karşısında ihraz ettiği mukarreb konumu zaviyesinden hep inlemiştir. Onun bu yakarışlarına bir iç çekiş ve bir sızlanış mahiyetinde sûzişî iniltiler diyebilirsiniz.
Bu itibarla da o, başı hep Hak kapısının eşiğinde “Bahtına düştüm!” der durur. İşte o sızlanışlardan bir hicaz iniltisi daha: “Ey yüce Rabbim! Beni hiçbir zaman Senden cüda kılıp kötülüklere düşürme; hatadan hataya düşüp isyan deryasına sürüklenmeme fırsat verme ve Senin gazabını gerektiren hususlara sürüklenmekten bendeni muhafaza buyur! Beni bitip tükenme bilmeyen tûl-i emeller arkasından koşturan, belâ ve musibetler karşısında sürekli sızlanıp duran, her hayırlı işi kendinden bilen, her zaman mâlâyâniyâta meyyal bulunan, gaflet ve nisyanlarla mâlemâl, günahlara karşı her dem açık; Sana yönelmeye, tevbe ve inâbede bulunmaya gelince ‘yarın’ deyip erteledikçe erteleyen şu baş belası nefs-i emmâremi Sana şikâyet ediyorum.”
Otağını itmi’nan ufkuna kurmuş bu sâfi ve zâki ruh bilmem ki neye nefs-i emmâre diyor?!. Bununla da yetinmeyip şeytan ve hevâ-i nefis girdaplarına karşı da aynı iltica ve tazarruda bulunduktan sonra ayrı bir niyaz faslına geçerek gönül dilinden kopup gelen ve biz gafillere şamar mahiyetindeki şu iç döküşlerde bulunuyor: “Ey Rab! Çeşit çeşit vesveselere esir, kaskatı kesilip paslanmış şu mürde kalbimi, havf u haşyet nedir unutmuş halimi Sana şikâyet ediyorum.” Gözyaşı ve kalb ürpertilerini asırlar ve asırlar ötesinde unutmuş; Müslümanlığı şeklîlik ve surîliğe emanet bu çağın كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا mâsadakı dünyaperest ruhlar bilmem ki bundan bir şey anlayacaklar mı? Ben hiç zannetmiyorum!..
Hazret bunlarla da yetinmez; yönelir mehâfet ve mehâbet ufkuna ve insanî kemâlâtın temel unsurlarına.. yönelir رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ hakikati zıllinde gerçek fazilet unsuruna; Akif’in şu mısralarını seslendiriyor gibi inler ve bir kere daha Hak karşısında iki büklüm olur:
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden silinsin farz edelim havfı Yezdân’ın
Ne irfanın kalır tesiri kat’iyen, ne vicdanın.
Hayat artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…” (M. Akif)
Böyle düşünür ve ölmemiş gönüllerde insanca yaşama hissi uyarır. Bu duygularını mehâfet ve mehâbet nağmeleriyle dillendirir; O’nun tarafından görülüyor olma zirvesinin ötesinde huzur-ı kibriyâda bulunuyormuşçasına ney gibi inler ve bir dîdebân tavrı sergiler. İşte bu konuda da farklı desen ve farklı renkte ümit edalı bir kaç demet havf u haşyet zemzemesi:
“Ey merhamet ve şefkat sultanı yüce Rabbim! Sana yönelen bu bendeni ve bu kapıkulu gedânı Sensizlik ateşine mi atacaksın? Edip eylediklerini ancak Senin engin rahmet ummanlarının arındıracağı bu âcizi afv u safhından mahrum mu bırakacaksın? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! Sen hiçbir zaman dergâh-ı ulûhiyetine yönelenleri eli boş ve inkisar içinde geriye çevirmemişsindir.” -Burada solukları kesilmişçesine ve mehâfet mızrabı yemiş bir kalb iniltisiyle- “Ne olurdu bir bilebilseydim; adımı ‘saîdler’ defterine kaydedip beni yakınlığınla şereflendirdiğini! Bilseydim de gözüm gönlüm sürurla, sevinçle tüllenseydi!.. Ey Rab! Şöyle-böyle seni bilip Sana inananların yüzüne rahmet kapılarını kapama! Ümit ve inancım, yüce varlığını duyurmakla ihyâ ettiğin gönülleri Sensizlik zilletine bırakma -hiçbir zaman bırakmamıştın- bırakıp da firkat ve cehennem ateşine yakma! Rabbim! Ben kulunu, gazap ve azap eleminden koru!.. Hayırlı ve hayırsızın birbirinden ayrılacağı, hesap endişesiyle elin-ayağın birbirine dolaşacağı, iyiliklerle serfirâz ruhların kurbet neşvesiyle kendinden geçeceği, hayatını kirletmiş bahtsızların uzaklık hicranıyla tir tir titreyeceği.. ve hiç kimsenin zerre miktarı haksızlığa maruz kalmayacağı o çetinlerden çetin günde beni Cehennem azabından koru!..” diyerek derin bir endişe içinde bulunduğunu dillendirir.. tepeden tırnağa günahlarla âlûde bir mücrim hissiyatıyla en içten yakarışlara yönelir.. iki korku ile iki emniyetin beraber olamayacağı iz’ânıyla yakarıştan yakarışa geçer.. titreyen elleriyle hep rahmet u re’fet kapısının tokmağına dokunur ve dur-durak bilmeden sürekli sızlanır durur.. sızlanır durur ve hislerini gözyaşlarıyla taçlandırırken de inanma urbası altında hakiki imandan uzaklaşmış, mehâfet ve mehabet hissinden mahrum ölü ruhlara tebah mesajları sunar.
KASIM AYINDAKİ BAŞYAZI İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKİ TIKLAYABİLİRSİNİZ
KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEDE HÂLE İLE HALLENENLER
[TR724] 19.12.2018
“…Tepeden tırnağa günahlarla âlûde bir mücrim hissiyatıyla en içten yakarışlara yönelir.. iki korku ile iki emniyetin beraber olamayacağı iz’ânıyla yakarıştan yakarışa geçer.. titreyen elleriyle hep rahmet u re’fet kapısının tokmağına dokunur ve dur-durak bilmeden sürekli sızlanır durur.. sızlanır durur ve hislerini gözyaşlarıyla taçlandırırken de inanma urbası altında hakiki imandan uzaklaşmış, mehâfet ve mehabet hissinden mahrum ölü ruhlara tebah mesajları sunar.”
Yazının tamamı şöyle;
KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEDE HÂLE İLE HÂLLENENLER (2)
İmam, her zaman farklı bir derinlikte devam ettirdiği âh u enînlerini şu zebercet beyanlarla da seslendirir: “Ey Rab, ömrünü isyan vadilerinde geçirdikten sonra, içten bir pişmanlık hissiyle Sana yönelip rahmet kapının tokmağına dokunan, dokunup Senin rahmet, şefkat ve utûfet teveccühlerini bekleyen ilk insan ben değilim; daha niceleri o kapının eşiğine baş koydu ama hiçbiri geriye boş dönmedi.” Böyle deyip sızlanır ve şu engin reca nağmeleriyle devam eder:- “Ey yüceler yücesi Rabbim! Ben huzur-ı kibriyâna zâdsız-zahîresiz yöneldim; Sen bir keremkânisin; dua ve tazarrularıma icâbet buyur; beni ümit ve beklentilerimde inkisara uğratma!”
Bu iç çekiş ve yakarışlar Hâle’dekilerin sızlanışları çizgisinde sürüp gider; sürüp gider de o, bu iç yakan âh u efgânıyla, kalb kasvetine yenik düşmüş cismaniyet insanlarına ve çizgi kaymalarıyla hedef sapması içinde bulunanlara, gönül diliyle ne besteler ne besteler sunar.. ve bu sûzişî nağmeleriyle, duyup hissettiklerini bencileyin yolzedelerin ruhlarına duyurmaya çalışır. Güfteler Hâle’den, nağmeler ateş-i aşkla yanan o melek sineden, bir ezan sesiyle,
“Gafletle uyumak ne revadır abd-i hakîre,
Şefkatle nida ederken Rahman gecelerde.” (İbrahim Hakkı)
mazmununda, çok yüksek hislerle Allah’a iç döküşlerini ve nefsiyle yüzleşmelerini öyle tesirli iniltilerle sunar ki, anlayanlara bir saba nağmesi tesiri icra eder ve böyleleri bütün bütün ölmemişlerse, kalkar Hak kurbetine koşarlar. O içten nağmelerle uyanıp kendimize gelmeyi Allah bize de müyesser kılsın!..
Yetinmez Hazret bu şekilde Hakk’a iç döküşle; O’na gönülden yönelişin her yöntemini kullanmak ister. Kendiyle yüzleşme ve arkadan gelenlere inâbe yolunu işaretleme çizgisinde bir kere daha kor başını rahmet ü re’fet eşiğine ve farklı bir çerçevede sızlanmalara salar kendini: “Allah’ım! İşlediğim hata ve günahlar -neye günah diyorsa?!.-zillet urbaları giydirdi ruhuma.. cüda düştüm Senden ve kendimi meskenet libası içinde hissediyorum. Günahlar bî hadd ü pâyân kalbimi simsiyah hale getirdi. –Bu ne derin bir iç murakabesi!- Kapındayım, başım şefkat eşiğinde; ey o Biricik Mabud u Maksûd! Kabul buyur bu yönelme ve inâbemi!.. Bir kez daha Senin o yücelerden yüce dergâhına yöneldim. Başım önümde huzur-ı azametin karşısında el-pençe divan duruyor, affıma ferman bekliyorum. Gayri eğer uzaklaştırırsan bu bendeni kapından, kime yönelir, kime sığınırım?!. Ey günahların en büyüğünü dahi affeden ve dağınıklığa düşmüş yaralı gönülleri sarıp sarmalayan yüce Rab! Senden, o yüz kızartan hatalarımı bağışlamanı, affedip yok saymanı, bütün mesâvîmi setretmeni diliyorum. Ötelerde sevdiklerine iltifatını, o lütuf, kerem ve rahmetinin serinletici iklimini benden de esirgeme!”
Bu sözlerle bir farklı sızlanış tablosu daha sergileyerek, o derinlerden derin istiğfar, tevbe ve inâbe kurnalarına koşar. İrfan ufkuyla mebsûten mütenasip (doğru orantılı) çevreye öyle âh u vâhlar salıverir ki, o çığlıkları duyunca, bu âh u vâhı kirlerle âlûde bir mücrimin sızlanışları sanırsınız. Ne var ki, biz tam anlamasak da bu iç çekişler birer mukarrabîn ufku iniltisi ve nâdânlara ezan sesiyle birer uyarma ve ikaz nefesi mahiyetinde temcîd edalı nağmelerdir. Ne der ve ne söylerse söylesin, aslında bu “fenafillâh” abidesi, zannediyorum, rüyasında bile nefs-i emmâre ile hasbihal etmemiştir; ama gel gör ki, bize ders ve tenbih, kendi açısından da Hak karşısında ihraz ettiği mukarreb konumu zaviyesinden hep inlemiştir. Onun bu yakarışlarına bir iç çekiş ve bir sızlanış mahiyetinde sûzişî iniltiler diyebilirsiniz.
Bu itibarla da o, başı hep Hak kapısının eşiğinde “Bahtına düştüm!” der durur. İşte o sızlanışlardan bir hicaz iniltisi daha: “Ey yüce Rabbim! Beni hiçbir zaman Senden cüda kılıp kötülüklere düşürme; hatadan hataya düşüp isyan deryasına sürüklenmeme fırsat verme ve Senin gazabını gerektiren hususlara sürüklenmekten bendeni muhafaza buyur! Beni bitip tükenme bilmeyen tûl-i emeller arkasından koşturan, belâ ve musibetler karşısında sürekli sızlanıp duran, her hayırlı işi kendinden bilen, her zaman mâlâyâniyâta meyyal bulunan, gaflet ve nisyanlarla mâlemâl, günahlara karşı her dem açık; Sana yönelmeye, tevbe ve inâbede bulunmaya gelince ‘yarın’ deyip erteledikçe erteleyen şu baş belası nefs-i emmâremi Sana şikâyet ediyorum.”
Otağını itmi’nan ufkuna kurmuş bu sâfi ve zâki ruh bilmem ki neye nefs-i emmâre diyor?!. Bununla da yetinmeyip şeytan ve hevâ-i nefis girdaplarına karşı da aynı iltica ve tazarruda bulunduktan sonra ayrı bir niyaz faslına geçerek gönül dilinden kopup gelen ve biz gafillere şamar mahiyetindeki şu iç döküşlerde bulunuyor: “Ey Rab! Çeşit çeşit vesveselere esir, kaskatı kesilip paslanmış şu mürde kalbimi, havf u haşyet nedir unutmuş halimi Sana şikâyet ediyorum.” Gözyaşı ve kalb ürpertilerini asırlar ve asırlar ötesinde unutmuş; Müslümanlığı şeklîlik ve surîliğe emanet bu çağın كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا mâsadakı dünyaperest ruhlar bilmem ki bundan bir şey anlayacaklar mı? Ben hiç zannetmiyorum!..
Hazret bunlarla da yetinmez; yönelir mehâfet ve mehâbet ufkuna ve insanî kemâlâtın temel unsurlarına.. yönelir رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ hakikati zıllinde gerçek fazilet unsuruna; Akif’in şu mısralarını seslendiriyor gibi inler ve bir kere daha Hak karşısında iki büklüm olur:
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden silinsin farz edelim havfı Yezdân’ın
Ne irfanın kalır tesiri kat’iyen, ne vicdanın.
Hayat artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…” (M. Akif)
Böyle düşünür ve ölmemiş gönüllerde insanca yaşama hissi uyarır. Bu duygularını mehâfet ve mehâbet nağmeleriyle dillendirir; O’nun tarafından görülüyor olma zirvesinin ötesinde huzur-ı kibriyâda bulunuyormuşçasına ney gibi inler ve bir dîdebân tavrı sergiler. İşte bu konuda da farklı desen ve farklı renkte ümit edalı bir kaç demet havf u haşyet zemzemesi:
“Ey merhamet ve şefkat sultanı yüce Rabbim! Sana yönelen bu bendeni ve bu kapıkulu gedânı Sensizlik ateşine mi atacaksın? Edip eylediklerini ancak Senin engin rahmet ummanlarının arındıracağı bu âcizi afv u safhından mahrum mu bırakacaksın? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! Sen hiçbir zaman dergâh-ı ulûhiyetine yönelenleri eli boş ve inkisar içinde geriye çevirmemişsindir.” -Burada solukları kesilmişçesine ve mehâfet mızrabı yemiş bir kalb iniltisiyle- “Ne olurdu bir bilebilseydim; adımı ‘saîdler’ defterine kaydedip beni yakınlığınla şereflendirdiğini! Bilseydim de gözüm gönlüm sürurla, sevinçle tüllenseydi!.. Ey Rab! Şöyle-böyle seni bilip Sana inananların yüzüne rahmet kapılarını kapama! Ümit ve inancım, yüce varlığını duyurmakla ihyâ ettiğin gönülleri Sensizlik zilletine bırakma -hiçbir zaman bırakmamıştın- bırakıp da firkat ve cehennem ateşine yakma! Rabbim! Ben kulunu, gazap ve azap eleminden koru!.. Hayırlı ve hayırsızın birbirinden ayrılacağı, hesap endişesiyle elin-ayağın birbirine dolaşacağı, iyiliklerle serfirâz ruhların kurbet neşvesiyle kendinden geçeceği, hayatını kirletmiş bahtsızların uzaklık hicranıyla tir tir titreyeceği.. ve hiç kimsenin zerre miktarı haksızlığa maruz kalmayacağı o çetinlerden çetin günde beni Cehennem azabından koru!..” diyerek derin bir endişe içinde bulunduğunu dillendirir.. tepeden tırnağa günahlarla âlûde bir mücrim hissiyatıyla en içten yakarışlara yönelir.. iki korku ile iki emniyetin beraber olamayacağı iz’ânıyla yakarıştan yakarışa geçer.. titreyen elleriyle hep rahmet u re’fet kapısının tokmağına dokunur ve dur-durak bilmeden sürekli sızlanır durur.. sızlanır durur ve hislerini gözyaşlarıyla taçlandırırken de inanma urbası altında hakiki imandan uzaklaşmış, mehâfet ve mehabet hissinden mahrum ölü ruhlara tebah mesajları sunar.
KASIM AYINDAKİ BAŞYAZI İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKİ TIKLAYABİLİRSİNİZ
KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEDE HÂLE İLE HALLENENLER
[TR724] 19.12.2018
Herkül Milas, özeleştirinin tarihçesini yazdı
Gazeteci Yazar Herkül Milas, son dönemlerin güncel tartışması, özeleştiri ve eleştirinin sınırlarıyla ilgili bir yazı kaleme aldı. Bugünkü bazı özeleştiri çağrılarının Ortaçağ engizisyon mahkemeleri devrinden kalma bir alışkanlık olduğunu anlatan Milas Ahval’deki yazısında, “Hukukun sakat olduğu rejimlerde de özeleştirili itiraflar boldur. Çin’de televizyonda canlı yayınlanıyormuş. Ancak hukuk rejimlerinde durum farklı. Bu tür ülkelerde özeleştiri edebiyatı yaygın değildir, pek duymayız “özeleştiri yap” talebini. İş savcılara ve hâkimlere düşüyor. Kanıt ve ispat ile suçlu suçsuzdan ayrılıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Herkül Milas’ın yazısının tamamı şöyle:
Özeleştiri
Özeleştiri bir kimsenin kendi hatalarını alenen kabul etmesi olarak anlaşılır. Bir olgunluk işareti de sayılır. Tabii bunu kendi özgür iradesiyle yapıyorsa ve ‘özür’ anlamındaysa. Bu durum tövbe etmeyi andırır.
Temize de çıkar özeleştiri yapan, günahlarından da arınır bir bakıma, saf imişim, gençtim aldatıldım, bir daha yapmam diyen – ve bu sözlerin berisinde kurnazlık ve aldatmaca yoksa.
Ancak böyle bir itiraf zor altında ve baskıyla olursa özeleştiri sayılır mı?
Aklıma Stalin zamanındaki sayısız özeleştiriler geliyor. Bu özeleştirileri hemen akabinde – kabul edilen hatalar ise rejime ihanet etmek, yabancı güçler hesabına ajanlık yapmak gibi ‘hatalardı’ – tabii ki idamlar izlerdi.
Sonradan öğrendik ki zavallı insanlar bir ikilemle karşı karşıya kalırmış. ‘İtirafta’ bulunmamaları ve özeleştiri yapmamaları durumunda yakınlarının, yani çoluk çocuğunun yok edileceği bildirilirmiş. Şöyle denirmiş: Seni nasıl olsa idam edeceğiz, ‘özeleştiri’ yap, bari aileni kurtar.
Ortaçağdaki engizisyon mahkemelerinin zavallı üyeleri geliyor aklıma! Farklı inanç sahibini, muhalifi, yakıp idam edecekler ama adam şeytana taptığını bir türlü itiraf etmiyor!
Üyeleri uğraştırıyor, canlarını sıkıyor. Kemiklerini kırıyorlar, etlerine kızgın şişler sokuyorlar, tırnaklarını söküyorlar, gözlerini oyuyorlar ve nihayet adam özeleştirisini yapıyor. Mahkeme üyeleri haklı çıkıyor, sevinç içinde adamı kazığa bağlayıp odunları tutuşturuyorlar. Ruhunu kurtarıyorlar!
Seyirci halkımız da alkışlıyor: Her isteneni itiraf eden, her ithamı kabul eden bir özeleştirinin sonucunda bu idam en adil ceza değil midir?
Dikkat ederseniz özeleştiri talepleri Ortaçağ hukukunda temeldi. “Confessio est regina probationum”, yani “itiraf kanıtın şahıdır” gibi bir laf varmış.
Hukukun sakat olduğu rejimlerde de özeleştirili itiraflar boldur. Çin’de televizyonda canlı yayınlanıyormuş. Ancak hukuk rejimlerinde durum farklı. Bu tür ülkelerde özeleştiri edebiyatı yaygın değildir, pek duymayız “özeleştiri yap” talebini. İş savcılara ve hâkimlere düşüyor. Kanıt ve ispat ile suçlu suçsuzdan ayrılıyor.
Masumiyet karinesi temel olduğu için insan ne Engizisyon Mahkemesi önünde masum olduğunu kanıtlamak durumunda kalıyor, ne de Stalin tarafından suçlu ilan edilip özeleştiri (otokritik) yapması, yani aynaya tükürmesi bekleniyor.
Hukuk varsa özeleştiri aldatmacanın başka türlüsüne de dönüşmüyor, “hata yaptım” deyip aynı yolda devam edilmiyor, ciddi hata yapan bir kenara çekiliyor, artık ortalıkta boy göstermiyor. Hatanın itirafı ile istifa bir arada düşünülüyor. Özeleştiri yapan hiç hata yapmamış gibi kurumla gezinmiyor.
Özeleştiri (ve pişmanlık / repentance) nanik yapmaya dönüşmüyor. Çocukken “pardon çıkalı eşekler çoğaldı” diye bir tekerlememiz vardı. Biz bu laftan “pardon deyince artık her edepsizliği yapabildiğini, temize çıkacağını sanıyorsun” anlamında kullanırdık. Bu durumu anlatmaya çalışıyorum.
Bir de Katolik Kilisesi’nin (arkaik) bir anlayışını, yaygın günah çıkarma pratiğini. İnsanlar hatalarını din adamına anlatırlar, yani itirafta bulunurlar, din adamı da Tanrı tarafından affedilmeleri için ne yapmaları gerektiği konusunda yardımcı olur. Bu pratik başka dinlerde de görülür.
Bu ilişki bana psikologa giden insanları da andırıyor. Derdini anlatıyorsun ve biraz rahatlamış hissediyorsun. Derdini dostuna anlattığında da öyle oluyor sanıyorum.
Ama talep edilen siyasi özeleştirinin amacı ve işlevi farklıdır: Hasmı yok eder. Düşmanının suçunu ispat edemeyince “söyletirsin”, olur biter! İtiraflar beğenilmeyince bu kez ‘yalancı’ yaftasını kullanırsın. Bu mekanizma, kendi ispat etme yükümlülüğünü ötekinin itiraf etme mecburiyetine dönüştürme kurnazlığıdır.
Hıristiyan inancına göre insanlar suçlu doğarmış, Âdem Babanın ilk günahını taşırlarmış. Buna ilk günah ya da ecdat günahı derler (Original /ancestral sin).
Ondan sonra hayatın boyunca bu günahtan kurtulmak için papazdan papaza koşarsın. Şimdi de böyle bir ikilem içinde yaşayanları görüyoruz: Ya suçlu olduğunu kabul edip özeleştiri sonucu rezil olacaksın, ya da suçlu olarak süründürüleceksin! Masumiyet karinesinin tam tersidir bu arkaik anlayış: suçluluk karinesi!
Ne idi ilk insanın günahı? En büyük tek gücün buyruğuna karşı çıkmak – yani OHAL’in ihlali gibi bir şey. Bu durumda mahkeme kararını beklemek, kanıt istemek de anlamsız. Ruhunu kurtarmak isteyen – bedenini de – çoktan özeleştirisini yapar, karar verilen günahı kabul eder.
Aslında özeleştiri ‘cesaretle kendini ele alıp değerlendirmek’ anlamındaysa her gece uyumadan önce yaptıklarımızı düşünmemizde kuşkusuz yarar vardır. Bu çok olumlu bir adımdır. Vicdanımızla hesaplaşmak da denebilir buna. Ama bunu insan kendisi için yapmalı, buna kendisi karar vermeli.
Karşı taraftan ille de özeleştiri istemek temel hukuk ilkelerine karşı çıkmaktır. Malum ‘susma hakkı’ diye bir ilke de var, masumiyet karinesinden başka – hukukun egemen olduğu toplumlarda.
Suçu kanıtlanmamış, peşin suçlu sayılan kişiye “suçu kabul et daha ağır bir cezadan kurtul” teklifinde bulunurlar. Yapmadığı bir şeyi yapmış olduğunu itiraf edip daha ağır bir cezadan kurtulmak ikilemini yaşar ‘şüpheli’. Risk almak istemeyen birileri ‘suçu’ itiraf da eder, özeleştirisini de yapar! İtirafçıların ortaya çıkmasının bir nedeni de budur.
Karşı tarafın suçlu olduğunu kanıtlama mecburiyetinde olanın ise kaybedeceği bir şey yoktur: Güç onda olduğu sürece ya en ağır cezayı verecektir ya da insanı rezil eden bir itirafı/özeleştiriyi kopartarak karşı tarafı yine yok edecektir.
Toplumumuz öylesine yatkın ki bazı anlayışlara! İlkel, geleneksel, hukuk yoksunu anlayış ‘aklıselim’ olarak sinmiş içine. En doğal bir istek olarak beliriyor (bu tür) özeleştiri. Sözde “tövbe et!” anlamında, aslında “biat et” anlamında. Etmezsen isyan etmiş sayılırsın, güce karşı isyandır bu.
Bu güç devlet olabilir, devleti temsil eden kurum veya kişi olabilir. Ama kendini ‘güç’ ve ‘otorite’ olarak algılayan herhangi bir kişi de olabilir.
Özeleştiri talebi otoriter bir istektir. Kimi zaman Tanrı’nın talebi olarak dile getirilir, kimi zaman devletin, gücü elinde bulunduran diktatörün, hatta evin içindeki otoriter kişinin de. Özeleştiri talebi özel hayatın ihlali anlamını da taşır. Çağdaş demokratik toplumlarda vatandaşlar yasalara karşı sorumludurlar.
O yazılı yasaklar sınırlar insanı. Özeleştiri bu sınırları zorlar. İnsanlardan isteklerini, hayallerini, gizli arzularını ve hele amaçlarını açıklamaları istenir. İç dünyalarını ‘itiraf’ etmeleri istenir. Günah çıkarırcasına. Ruhen çırılçıplak soyunmaları istenir, utanmadan! Ama utanmadan da istiyorlar bunu. İnsanların ruhen de biat etmeleri istenir.
Bütün bunlar kafamda üşüşürken, “kimse özeleştiri yapması istenen bir insan konumunda kalmasın” dileğinde bulunmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.
[TR724] 19.12.2018
Herkül Milas’ın yazısının tamamı şöyle:
Özeleştiri
Özeleştiri bir kimsenin kendi hatalarını alenen kabul etmesi olarak anlaşılır. Bir olgunluk işareti de sayılır. Tabii bunu kendi özgür iradesiyle yapıyorsa ve ‘özür’ anlamındaysa. Bu durum tövbe etmeyi andırır.
Temize de çıkar özeleştiri yapan, günahlarından da arınır bir bakıma, saf imişim, gençtim aldatıldım, bir daha yapmam diyen – ve bu sözlerin berisinde kurnazlık ve aldatmaca yoksa.
Ancak böyle bir itiraf zor altında ve baskıyla olursa özeleştiri sayılır mı?
Aklıma Stalin zamanındaki sayısız özeleştiriler geliyor. Bu özeleştirileri hemen akabinde – kabul edilen hatalar ise rejime ihanet etmek, yabancı güçler hesabına ajanlık yapmak gibi ‘hatalardı’ – tabii ki idamlar izlerdi.
Sonradan öğrendik ki zavallı insanlar bir ikilemle karşı karşıya kalırmış. ‘İtirafta’ bulunmamaları ve özeleştiri yapmamaları durumunda yakınlarının, yani çoluk çocuğunun yok edileceği bildirilirmiş. Şöyle denirmiş: Seni nasıl olsa idam edeceğiz, ‘özeleştiri’ yap, bari aileni kurtar.
Ortaçağdaki engizisyon mahkemelerinin zavallı üyeleri geliyor aklıma! Farklı inanç sahibini, muhalifi, yakıp idam edecekler ama adam şeytana taptığını bir türlü itiraf etmiyor!
Üyeleri uğraştırıyor, canlarını sıkıyor. Kemiklerini kırıyorlar, etlerine kızgın şişler sokuyorlar, tırnaklarını söküyorlar, gözlerini oyuyorlar ve nihayet adam özeleştirisini yapıyor. Mahkeme üyeleri haklı çıkıyor, sevinç içinde adamı kazığa bağlayıp odunları tutuşturuyorlar. Ruhunu kurtarıyorlar!
Seyirci halkımız da alkışlıyor: Her isteneni itiraf eden, her ithamı kabul eden bir özeleştirinin sonucunda bu idam en adil ceza değil midir?
Dikkat ederseniz özeleştiri talepleri Ortaçağ hukukunda temeldi. “Confessio est regina probationum”, yani “itiraf kanıtın şahıdır” gibi bir laf varmış.
Hukukun sakat olduğu rejimlerde de özeleştirili itiraflar boldur. Çin’de televizyonda canlı yayınlanıyormuş. Ancak hukuk rejimlerinde durum farklı. Bu tür ülkelerde özeleştiri edebiyatı yaygın değildir, pek duymayız “özeleştiri yap” talebini. İş savcılara ve hâkimlere düşüyor. Kanıt ve ispat ile suçlu suçsuzdan ayrılıyor.
Masumiyet karinesi temel olduğu için insan ne Engizisyon Mahkemesi önünde masum olduğunu kanıtlamak durumunda kalıyor, ne de Stalin tarafından suçlu ilan edilip özeleştiri (otokritik) yapması, yani aynaya tükürmesi bekleniyor.
Hukuk varsa özeleştiri aldatmacanın başka türlüsüne de dönüşmüyor, “hata yaptım” deyip aynı yolda devam edilmiyor, ciddi hata yapan bir kenara çekiliyor, artık ortalıkta boy göstermiyor. Hatanın itirafı ile istifa bir arada düşünülüyor. Özeleştiri yapan hiç hata yapmamış gibi kurumla gezinmiyor.
Özeleştiri (ve pişmanlık / repentance) nanik yapmaya dönüşmüyor. Çocukken “pardon çıkalı eşekler çoğaldı” diye bir tekerlememiz vardı. Biz bu laftan “pardon deyince artık her edepsizliği yapabildiğini, temize çıkacağını sanıyorsun” anlamında kullanırdık. Bu durumu anlatmaya çalışıyorum.
Bir de Katolik Kilisesi’nin (arkaik) bir anlayışını, yaygın günah çıkarma pratiğini. İnsanlar hatalarını din adamına anlatırlar, yani itirafta bulunurlar, din adamı da Tanrı tarafından affedilmeleri için ne yapmaları gerektiği konusunda yardımcı olur. Bu pratik başka dinlerde de görülür.
Bu ilişki bana psikologa giden insanları da andırıyor. Derdini anlatıyorsun ve biraz rahatlamış hissediyorsun. Derdini dostuna anlattığında da öyle oluyor sanıyorum.
Ama talep edilen siyasi özeleştirinin amacı ve işlevi farklıdır: Hasmı yok eder. Düşmanının suçunu ispat edemeyince “söyletirsin”, olur biter! İtiraflar beğenilmeyince bu kez ‘yalancı’ yaftasını kullanırsın. Bu mekanizma, kendi ispat etme yükümlülüğünü ötekinin itiraf etme mecburiyetine dönüştürme kurnazlığıdır.
Hıristiyan inancına göre insanlar suçlu doğarmış, Âdem Babanın ilk günahını taşırlarmış. Buna ilk günah ya da ecdat günahı derler (Original /ancestral sin).
Ondan sonra hayatın boyunca bu günahtan kurtulmak için papazdan papaza koşarsın. Şimdi de böyle bir ikilem içinde yaşayanları görüyoruz: Ya suçlu olduğunu kabul edip özeleştiri sonucu rezil olacaksın, ya da suçlu olarak süründürüleceksin! Masumiyet karinesinin tam tersidir bu arkaik anlayış: suçluluk karinesi!
Ne idi ilk insanın günahı? En büyük tek gücün buyruğuna karşı çıkmak – yani OHAL’in ihlali gibi bir şey. Bu durumda mahkeme kararını beklemek, kanıt istemek de anlamsız. Ruhunu kurtarmak isteyen – bedenini de – çoktan özeleştirisini yapar, karar verilen günahı kabul eder.
Aslında özeleştiri ‘cesaretle kendini ele alıp değerlendirmek’ anlamındaysa her gece uyumadan önce yaptıklarımızı düşünmemizde kuşkusuz yarar vardır. Bu çok olumlu bir adımdır. Vicdanımızla hesaplaşmak da denebilir buna. Ama bunu insan kendisi için yapmalı, buna kendisi karar vermeli.
Karşı taraftan ille de özeleştiri istemek temel hukuk ilkelerine karşı çıkmaktır. Malum ‘susma hakkı’ diye bir ilke de var, masumiyet karinesinden başka – hukukun egemen olduğu toplumlarda.
Suçu kanıtlanmamış, peşin suçlu sayılan kişiye “suçu kabul et daha ağır bir cezadan kurtul” teklifinde bulunurlar. Yapmadığı bir şeyi yapmış olduğunu itiraf edip daha ağır bir cezadan kurtulmak ikilemini yaşar ‘şüpheli’. Risk almak istemeyen birileri ‘suçu’ itiraf da eder, özeleştirisini de yapar! İtirafçıların ortaya çıkmasının bir nedeni de budur.
Karşı tarafın suçlu olduğunu kanıtlama mecburiyetinde olanın ise kaybedeceği bir şey yoktur: Güç onda olduğu sürece ya en ağır cezayı verecektir ya da insanı rezil eden bir itirafı/özeleştiriyi kopartarak karşı tarafı yine yok edecektir.
Toplumumuz öylesine yatkın ki bazı anlayışlara! İlkel, geleneksel, hukuk yoksunu anlayış ‘aklıselim’ olarak sinmiş içine. En doğal bir istek olarak beliriyor (bu tür) özeleştiri. Sözde “tövbe et!” anlamında, aslında “biat et” anlamında. Etmezsen isyan etmiş sayılırsın, güce karşı isyandır bu.
Bu güç devlet olabilir, devleti temsil eden kurum veya kişi olabilir. Ama kendini ‘güç’ ve ‘otorite’ olarak algılayan herhangi bir kişi de olabilir.
Özeleştiri talebi otoriter bir istektir. Kimi zaman Tanrı’nın talebi olarak dile getirilir, kimi zaman devletin, gücü elinde bulunduran diktatörün, hatta evin içindeki otoriter kişinin de. Özeleştiri talebi özel hayatın ihlali anlamını da taşır. Çağdaş demokratik toplumlarda vatandaşlar yasalara karşı sorumludurlar.
O yazılı yasaklar sınırlar insanı. Özeleştiri bu sınırları zorlar. İnsanlardan isteklerini, hayallerini, gizli arzularını ve hele amaçlarını açıklamaları istenir. İç dünyalarını ‘itiraf’ etmeleri istenir. Günah çıkarırcasına. Ruhen çırılçıplak soyunmaları istenir, utanmadan! Ama utanmadan da istiyorlar bunu. İnsanların ruhen de biat etmeleri istenir.
Bütün bunlar kafamda üşüşürken, “kimse özeleştiri yapması istenen bir insan konumunda kalmasın” dileğinde bulunmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.
[TR724] 19.12.2018
Hubris sedromu (kibir sendromu) nedir?
TBMM Genel Kurulu’nda bütçe görüşmelerinde söz alan Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Barış Atay, “Hubris sendromu’ denilen bir hastalık çıktı. Kısaca, çok uzun süre gücü elinde bulunduranların, birçok defa kazanabilenlerin yaşadığı güç zehirlenmesi de deniliyor. İnternette bu sendromun adını aratınca, bir platformda karşımıza ilk çıkan örneğin ‘Recep Tayyip Erdoğan’ olması enteresan bence ve sizin için de düşündürücü olmalı” ifadelerini kullandı. AKP’liler Atay’a, “Terbiyeli konuş” diye tepki gösterdi. Peki nedir bu Hubris sedromu (kibir sendromu)?
Aşırı gurur, kibir, kasılma anlamlarını içeren Hubris; sendrom haline geldiği zaman kişiyi içinden çıkılmaz durumların içine sürükleyebiliyor ve tabii kişinin çevresindekileri de… Şöyle ki özellikle siyasilerde görüldüğü bilinen ve istatistiksel olarak kanıtlanan bu sendrom; ‘iktidarda uzun süre kalan liderlerin, beyinlerinde ortaya çıkan bir kişilik bozukluğu’ olarak tanımlanıyor.
Araştırmalara göre hubris sendromu, eski Yunan’da kahramanın kendini beğenmişliği, küstahlığı, kibirli haline ve hırsına yenilerek yok olmasına neden olan nörolojik kökenli bir bozukluk, hastalık olarak tanımlanıyor.
Bu sendromun nedenleri ve belirtileri nelerdir?
1. Kişi kendisinden başka hiçbir şeyi üstün görmez. ‘En iyi benim’ imajını, yaptığı her işte cüretkarca sergiler.
2.Kişi kendini ‘Vazgeçilmez bir kimlik’ olarak görür.
3. Aşırı kararlıdırlar ve hataya asla kabul etmezler.
4. Görüntüsüne, imajına aşırı önem verirler. Başkalarının ne söylediğini aslında takarlar ama belli etmezler.
5. Öncelikle ‘Ben ne dersem o, benim fikirlerim önemlidir ve bana itaat edilmelidir’ düşüncelerini sıkça tekrarlarlar.
6. Kendi karar ve yargılarına aşırı güvenirler. Başkalarının önerilerine veya eleştirilerine katlanamazlar, küçümser, alay ederler.
7. Yaradan’dan başka kimseye verilecek bir hesabın olmadığı düşüncesi hakimdir.
8. Aşırı süperegoya sahiptirler, narsisttirler. ‘Ben bilirim’ci yapıları vardır.
9. ‘Ben’den çok, konuşmalarında ‘Biz’i vurgularlar.
10. Konuşurken, sıkça, kişinin kendisini “biz” sözcüğü ile tanımlar…
Hubris Sendromu’na yakalanan kişi veya kişiler, genellikle bunun farkında değildir. Herhangi bir ‘x’ kişisinin ona içinde bulunduğu durumun yanlışlıklarını söylemesi durumunda, hubris sendromuna yakalanan kişi, hemen harekete geçerek tüm bu söylenenleri rahatlıkla yalanlayabilir. Hem de bunu öyle bir yapar ki karşısındaki insana neredeyse ne dediğini unutturur…
İkna kabiliyetleri ve kendilerine olan güvenleri, son derece yüksek olan bu kişiler aşırı süper egolarıyla ahiret hayatını sıkça dillerine alırlar. Çevrelerinde dolanan tabir-i caizse,‘şakşakçı’ları, bu kişi veya kişilere kendilerini fazla güvende hissettirmektedir. Hatalarını bu nedenle kabul etmezler ve hep onlar, haklılardır.
TEDAVİ VAR MI?
“Hubris sydrome (kibir sendromu)” tezini ilk ortaya atan bilim adamlarından olan Nörolog ve psikiyatrist İngiltere eski Dışişleri Bakanı Dr. Lord David Owen, “Kibir sendromu” teşhisi konan İngiltere Başbakanlarından Margaret Thatcher ve Tony Blair’in tedavi sürecinde ciddi rol oynamıştır. O zamandan bu zamana gelişen teknoloji ve imkanlarla birlikte çeşitli psikoterapi ve bireysel terapi seanslarıyla kişileri, kıskıvrak etkisi altına alan bu virüsün etkileri azaltılmaya çalışılmıştır.
[TR724] 19.12.2018
Aşırı gurur, kibir, kasılma anlamlarını içeren Hubris; sendrom haline geldiği zaman kişiyi içinden çıkılmaz durumların içine sürükleyebiliyor ve tabii kişinin çevresindekileri de… Şöyle ki özellikle siyasilerde görüldüğü bilinen ve istatistiksel olarak kanıtlanan bu sendrom; ‘iktidarda uzun süre kalan liderlerin, beyinlerinde ortaya çıkan bir kişilik bozukluğu’ olarak tanımlanıyor.
Araştırmalara göre hubris sendromu, eski Yunan’da kahramanın kendini beğenmişliği, küstahlığı, kibirli haline ve hırsına yenilerek yok olmasına neden olan nörolojik kökenli bir bozukluk, hastalık olarak tanımlanıyor.
Bu sendromun nedenleri ve belirtileri nelerdir?
1. Kişi kendisinden başka hiçbir şeyi üstün görmez. ‘En iyi benim’ imajını, yaptığı her işte cüretkarca sergiler.
2.Kişi kendini ‘Vazgeçilmez bir kimlik’ olarak görür.
3. Aşırı kararlıdırlar ve hataya asla kabul etmezler.
4. Görüntüsüne, imajına aşırı önem verirler. Başkalarının ne söylediğini aslında takarlar ama belli etmezler.
5. Öncelikle ‘Ben ne dersem o, benim fikirlerim önemlidir ve bana itaat edilmelidir’ düşüncelerini sıkça tekrarlarlar.
6. Kendi karar ve yargılarına aşırı güvenirler. Başkalarının önerilerine veya eleştirilerine katlanamazlar, küçümser, alay ederler.
7. Yaradan’dan başka kimseye verilecek bir hesabın olmadığı düşüncesi hakimdir.
8. Aşırı süperegoya sahiptirler, narsisttirler. ‘Ben bilirim’ci yapıları vardır.
9. ‘Ben’den çok, konuşmalarında ‘Biz’i vurgularlar.
10. Konuşurken, sıkça, kişinin kendisini “biz” sözcüğü ile tanımlar…
Hubris Sendromu’na yakalanan kişi veya kişiler, genellikle bunun farkında değildir. Herhangi bir ‘x’ kişisinin ona içinde bulunduğu durumun yanlışlıklarını söylemesi durumunda, hubris sendromuna yakalanan kişi, hemen harekete geçerek tüm bu söylenenleri rahatlıkla yalanlayabilir. Hem de bunu öyle bir yapar ki karşısındaki insana neredeyse ne dediğini unutturur…
İkna kabiliyetleri ve kendilerine olan güvenleri, son derece yüksek olan bu kişiler aşırı süper egolarıyla ahiret hayatını sıkça dillerine alırlar. Çevrelerinde dolanan tabir-i caizse,‘şakşakçı’ları, bu kişi veya kişilere kendilerini fazla güvende hissettirmektedir. Hatalarını bu nedenle kabul etmezler ve hep onlar, haklılardır.
TEDAVİ VAR MI?
“Hubris sydrome (kibir sendromu)” tezini ilk ortaya atan bilim adamlarından olan Nörolog ve psikiyatrist İngiltere eski Dışişleri Bakanı Dr. Lord David Owen, “Kibir sendromu” teşhisi konan İngiltere Başbakanlarından Margaret Thatcher ve Tony Blair’in tedavi sürecinde ciddi rol oynamıştır. O zamandan bu zamana gelişen teknoloji ve imkanlarla birlikte çeşitli psikoterapi ve bireysel terapi seanslarıyla kişileri, kıskıvrak etkisi altına alan bu virüsün etkileri azaltılmaya çalışılmıştır.
[TR724] 19.12.2018
Bakan söz verdi ama ilaç hasret bitmedi: ‘Her gün eriyoruz’ [İlker Doğan]
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın SMA hastalarına ‘ilaç’ müjdesi vermesinin üzerinden 37 gün geçti. Ancak günden güne eriyen SMA hastaları hâlâ ilaca kavuşamadı. Hastaların ilaç hasreti 727 güne çıktı. ‘Bürokrasi’ bekletiyor ancak hastalık ilerlemeye devam ediyor.
SMA, ilerleyici bir kas-sinir sistemi hastalığı olarak biliniyor. Tedavi edilmediğinde ölümcül sonuçları olan bu hastalık, kuvvette azalma, yutkunma ve çiğneme bozukluğu, solunum güçlüğü gibi belirtilerle kendisini gösteriyor. SMA için üretilen ilacın 2016 sonunda ABD’de onaylanması Türkiye’deki hastalar ve yakınları için de büyük umut olmuştu. SGK geçtiğimiz yıl sadece SMA tip 1 hastaları için ilacı geri ödeme kapsamına aldı. Tip 1’e göre daha hafif ilerleyen tip 2 ve 3 hastaları kapsam dışında bırakıldı. İlacın bir dozu 62 bin Euro. Türkiye’deki toplam Tip 2 ve Tip 3 hasta sayısı 600 civarı. Hastalar ilk yıl 6 doz, sonraki her yıl ise 3 doz alıyor.
BAKAN: TİP 2 VE TİP 3 DE KAPSAMA ALINACAK
SMA tip 2 ve tip 3 hastalarının geçtiğimiz ay Sağlık Bakanlığı’nın önünde başlattığı ‘ilaç nöbeti’ haftalar sonra sonuç verdi. İki yıldır ‘ilaç’ diye bağıran hastaların sesini duyan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 12 Kasım’da yaptığı basın toplantısında SMA tip 2 ve tip 3 için bireysel hasta başvurularını işleme almaya başladıklarını anlattı. Koca, “İlgili kurul onayını takiben başvuru sahiplerine bilgilendirmeleri yapılmaktadır. Bakanlığımız, hızlı ruhsatlandırma ve zorunlu ruhsat serbestleştirme yöntemi dahil alternatif yollarla ilaç temini için süreci başlatmıştır. Bu tür hastalarımızı ilaçsız bırakmayacak şekilde, söz konusu ilaçları ülkemize uygun fiyatla temin için tüm imkanlarımızı seferber etmiş durumdayız.” ifadelerini kullandı.
ARADAN 37 GÜN GEÇTİ, İLAÇ HALA YOK
Bakan’ın açıklamasının üzerinden 37 gün geçti. Ancak bugüne kadar hiç bir hasta ilaca ulaşamadı. İki çocuğu da SMA hastası olan Arzu Uz Şahin, sesini sosyal medya hesabından duyurmaya çalışıyor. Şahin, “SMA hastaları başvurularını yapıyor. Sağlık Uygulama Tebliği’nin çıkması için SGK ne bekliyor? Tebliğ için bekleyecek zamanımız yok, ilacı bir an önce almamız gerekiyor. Sağlık Bakanı, ‘ilaca erişimde bir sorun yaşanmayacak, hastalar panik yapmasın’ dedi. Tip2 ve Tip 3 hastalar hâlâ ilaca erişemedi, panikteyiz. 690 gün sonra acıklama geldi. 30 gün geçti. Hâlâ SMA ilacı yok. 720 günün hesabını soruyorum! Çocuklarım hâlâ ilaç bekliyor. Çocuklarımın zamanı kalmadı. Başvurumuzu yaptık, onayımızı aldık. İlaç nerede?” ifadelerini kullandı.
BÜROKRASİYİ BEKLERKEN, ERİYORUZ
SMA TİP 3 hastası Ayça Uz, yürüme yetisini yavaş yavaş kaybetmeye başladı. İki yıldır ilaç beklediğini anlatan Ayça, “Siz çocuğunuz hasta olunca ‘Hala ilaç yok’ dediniz mi hiç? Bizim anne babalarımız her gün #HalaSMAilacıYok diyor çünkü bürokrasi bekliyoruz! Çünkü prosedür bekliyoruz! Çünkü tebliğ yayımlamanızı bekliyoruz! Hastalık beklemiyoooorr! Ne bekliyorsunuz? Her gece nasıl uyuyorsunuz? Ben bu 2 yılda ilaç olmasına rağmen kötüleştim, kardeşim kötüleşti, tüm SMA hastaları kötüleşti. Hadi ilaçsız geçen yıllar tamam da ilaç varken geçen 2 koca yılın hesabını kim verecek?” diyor.
[İlker Doğan] 19.12.2018 [TR724]
SMA, ilerleyici bir kas-sinir sistemi hastalığı olarak biliniyor. Tedavi edilmediğinde ölümcül sonuçları olan bu hastalık, kuvvette azalma, yutkunma ve çiğneme bozukluğu, solunum güçlüğü gibi belirtilerle kendisini gösteriyor. SMA için üretilen ilacın 2016 sonunda ABD’de onaylanması Türkiye’deki hastalar ve yakınları için de büyük umut olmuştu. SGK geçtiğimiz yıl sadece SMA tip 1 hastaları için ilacı geri ödeme kapsamına aldı. Tip 1’e göre daha hafif ilerleyen tip 2 ve 3 hastaları kapsam dışında bırakıldı. İlacın bir dozu 62 bin Euro. Türkiye’deki toplam Tip 2 ve Tip 3 hasta sayısı 600 civarı. Hastalar ilk yıl 6 doz, sonraki her yıl ise 3 doz alıyor.
BAKAN: TİP 2 VE TİP 3 DE KAPSAMA ALINACAK
SMA tip 2 ve tip 3 hastalarının geçtiğimiz ay Sağlık Bakanlığı’nın önünde başlattığı ‘ilaç nöbeti’ haftalar sonra sonuç verdi. İki yıldır ‘ilaç’ diye bağıran hastaların sesini duyan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 12 Kasım’da yaptığı basın toplantısında SMA tip 2 ve tip 3 için bireysel hasta başvurularını işleme almaya başladıklarını anlattı. Koca, “İlgili kurul onayını takiben başvuru sahiplerine bilgilendirmeleri yapılmaktadır. Bakanlığımız, hızlı ruhsatlandırma ve zorunlu ruhsat serbestleştirme yöntemi dahil alternatif yollarla ilaç temini için süreci başlatmıştır. Bu tür hastalarımızı ilaçsız bırakmayacak şekilde, söz konusu ilaçları ülkemize uygun fiyatla temin için tüm imkanlarımızı seferber etmiş durumdayız.” ifadelerini kullandı.
ARADAN 37 GÜN GEÇTİ, İLAÇ HALA YOK
Bakan’ın açıklamasının üzerinden 37 gün geçti. Ancak bugüne kadar hiç bir hasta ilaca ulaşamadı. İki çocuğu da SMA hastası olan Arzu Uz Şahin, sesini sosyal medya hesabından duyurmaya çalışıyor. Şahin, “SMA hastaları başvurularını yapıyor. Sağlık Uygulama Tebliği’nin çıkması için SGK ne bekliyor? Tebliğ için bekleyecek zamanımız yok, ilacı bir an önce almamız gerekiyor. Sağlık Bakanı, ‘ilaca erişimde bir sorun yaşanmayacak, hastalar panik yapmasın’ dedi. Tip2 ve Tip 3 hastalar hâlâ ilaca erişemedi, panikteyiz. 690 gün sonra acıklama geldi. 30 gün geçti. Hâlâ SMA ilacı yok. 720 günün hesabını soruyorum! Çocuklarım hâlâ ilaç bekliyor. Çocuklarımın zamanı kalmadı. Başvurumuzu yaptık, onayımızı aldık. İlaç nerede?” ifadelerini kullandı.
BÜROKRASİYİ BEKLERKEN, ERİYORUZ
SMA TİP 3 hastası Ayça Uz, yürüme yetisini yavaş yavaş kaybetmeye başladı. İki yıldır ilaç beklediğini anlatan Ayça, “Siz çocuğunuz hasta olunca ‘Hala ilaç yok’ dediniz mi hiç? Bizim anne babalarımız her gün #HalaSMAilacıYok diyor çünkü bürokrasi bekliyoruz! Çünkü prosedür bekliyoruz! Çünkü tebliğ yayımlamanızı bekliyoruz! Hastalık beklemiyoooorr! Ne bekliyorsunuz? Her gece nasıl uyuyorsunuz? Ben bu 2 yılda ilaç olmasına rağmen kötüleştim, kardeşim kötüleşti, tüm SMA hastaları kötüleşti. Hadi ilaçsız geçen yıllar tamam da ilaç varken geçen 2 koca yılın hesabını kim verecek?” diyor.
[İlker Doğan] 19.12.2018 [TR724]
Bu rektör Hollanda’yı neden karıştırıyor? [Basri Doğan]
Rotterdam İslam Üniversitesi (IUR) Rektörü Ahmet Akgündüz, Akit Tv’de muhalif kesimlerin Kur’an’a göre ölüm cezası alması gerektiği, 15 Temmuz kurgu darbesinden sorumlu tuttuğu Hizmet Hareketi mensuplarının da öldürülebileceğini söylemesi Hollanda’da tartışılıyor.
Akgündüz’ün bu ve benzeri söylemleri yeni değil, belli periyotlarla devam ediyor. Rotterdam İslam Üniversitesi’nin ilk rektörü olduğu 2000’li yıllarda kadınların dövülmesi, Ermeniler, Kürtler hakkında, daha sonra ise Aleviler konusunda olmadık ifadeler kullandı. AKP rejimine yakın sitelerde makaleler kaleme alan Akgündüz ‘Alevilerden kız alınmaz, kız verilmez, pişirdikleri yenmez’ ifadesini kullanmıştı. Hollanda’daki Alevi Dernekleri Federasyonu, Alevilere karşı kin, nefret ve aşağılama propagandası yürüten Rotterdam İslam Üniversitesi rektörü Prof. Ahmet Akgündüz’ü sert bir dille kınayarak, ’’Derhal görevinden alınmasını talep ediyoruz.” açıklamasında bulunmuştu.
Alevilerle ilgili açıklamalarında 3 yıl sonra Hollanda yine Akgündüz’ü ve üniversitesini konuşuyor. Hizmet Hareketi mensuplarının öldürülmesi yönündeki açıklaması ülkedeki tüm kesimlerin tepkisini çekti. Hollanda Eğitim Bakanı İngrid van Engelshoven, Ahmet Akgündüz’ün ifadelerine ilişkin soruşturma başlattı. Eğitim Bakanı, “Gerekirse, Akgündüz’ün rektörlük yaptığı Rotterdam İslam Üniversitesi’nin akreditasyonunu geri çekeceğim. Bunlar korkunç ifadeler. Özel bir komite ifadeleri inceleyecek, tam olarak ne söylendiğini belirleyecek ve bu ifadeleri nasıl yorumlamamız gerektiğine karar verecek.” dedi.
Peki Akgündüz, üniversitesinin bulunduğu ülkede tepki göreceğini bildiği halde bu tür açıklamaları neden yapıyor?
Akgündüz, öncelikle Batı’daki fikir özgürlüğünün sınırlarını sonuna kadar zorlamayı tercih ediyor. Bu sayede kendisini gündemde tutma çabası içerisinde. Söylemleri ve AKP iktidarına yakın durma pozisyonu ile Rotterdam’da rektörü olduğu İUR üniversitesine hem maddi destek hem de öğrenci desteği almaya çalışıyor.
Son ‘ölüm fetvası’ndan sonra Hollanda devlet televizyonu NOS başta olmak üzere, RTL, Telegraaf, Volkskrant ve Algemeen Dagblad gazetelerinde haber oldu. Akgündüz şunu biliyor; yarın aleyhinde soruşturma açıldığında, mahkemeye çağrıldığında ’’Bakın bizi dışlıyorlar. Irkçılar…’’ gibi söylemlerde bulunarak AKP rejiminden ‘maddi’ manevi destek alacak.
Akgündüz’ün kafa yapısını ortaya koymak için Cihan Haber Ajansı’nın temsilcisi olduğum dönemde yaşadığımız bir olayı hatırlatalım.
29 Haziran’da farklı kurumlarca tertip edilen bir iftarı haber yapmıştık. Söz konusu haberin fotoğraf ve görüntüleri ortadayken, Akgündüz, “Rotterdam İslam Üniversitesi’nin verdiği geleneksel iftarı başka bir kurum vermiş gibi haber yaptılar” diye açıklamalarda bulunmuştu. Akgündüz’ün çarpıtıldığını iddia ettiği 30 Haziran’daki Rotterdam İslam Üniversitesi iftarına Cihan Haber Ajansı davetli değildi. Doğal olarak üniversitenin iftarını da haber yapmamıştı. İftira attığını kabul edip, özür dileyeceği yerde Akgündüz, “Müslümanlar! Cihan Haber Ajansı’ndan bir haber okuduysanız yüzde 50 yalan olma ihtimali vardır, dikkat ediniz!” diye yalanında ısrar etmesi Hollanda’da hayretle karşılanmıştı.
Her kriz döneminde ‘Hollanda’yı karıştırarak’ gündeme gelen ardından da rektörü olduğu üniversiteye (IUR) öğrenci ve maddi destek alan Ahmet Akgündüz bakalım defa da başarılı olacak mı?
[Basri Doğan] 19.12.2018 [TR724]
Akgündüz’ün bu ve benzeri söylemleri yeni değil, belli periyotlarla devam ediyor. Rotterdam İslam Üniversitesi’nin ilk rektörü olduğu 2000’li yıllarda kadınların dövülmesi, Ermeniler, Kürtler hakkında, daha sonra ise Aleviler konusunda olmadık ifadeler kullandı. AKP rejimine yakın sitelerde makaleler kaleme alan Akgündüz ‘Alevilerden kız alınmaz, kız verilmez, pişirdikleri yenmez’ ifadesini kullanmıştı. Hollanda’daki Alevi Dernekleri Federasyonu, Alevilere karşı kin, nefret ve aşağılama propagandası yürüten Rotterdam İslam Üniversitesi rektörü Prof. Ahmet Akgündüz’ü sert bir dille kınayarak, ’’Derhal görevinden alınmasını talep ediyoruz.” açıklamasında bulunmuştu.
Alevilerle ilgili açıklamalarında 3 yıl sonra Hollanda yine Akgündüz’ü ve üniversitesini konuşuyor. Hizmet Hareketi mensuplarının öldürülmesi yönündeki açıklaması ülkedeki tüm kesimlerin tepkisini çekti. Hollanda Eğitim Bakanı İngrid van Engelshoven, Ahmet Akgündüz’ün ifadelerine ilişkin soruşturma başlattı. Eğitim Bakanı, “Gerekirse, Akgündüz’ün rektörlük yaptığı Rotterdam İslam Üniversitesi’nin akreditasyonunu geri çekeceğim. Bunlar korkunç ifadeler. Özel bir komite ifadeleri inceleyecek, tam olarak ne söylendiğini belirleyecek ve bu ifadeleri nasıl yorumlamamız gerektiğine karar verecek.” dedi.
Peki Akgündüz, üniversitesinin bulunduğu ülkede tepki göreceğini bildiği halde bu tür açıklamaları neden yapıyor?
Akgündüz, öncelikle Batı’daki fikir özgürlüğünün sınırlarını sonuna kadar zorlamayı tercih ediyor. Bu sayede kendisini gündemde tutma çabası içerisinde. Söylemleri ve AKP iktidarına yakın durma pozisyonu ile Rotterdam’da rektörü olduğu İUR üniversitesine hem maddi destek hem de öğrenci desteği almaya çalışıyor.
Son ‘ölüm fetvası’ndan sonra Hollanda devlet televizyonu NOS başta olmak üzere, RTL, Telegraaf, Volkskrant ve Algemeen Dagblad gazetelerinde haber oldu. Akgündüz şunu biliyor; yarın aleyhinde soruşturma açıldığında, mahkemeye çağrıldığında ’’Bakın bizi dışlıyorlar. Irkçılar…’’ gibi söylemlerde bulunarak AKP rejiminden ‘maddi’ manevi destek alacak.
Akgündüz’ün kafa yapısını ortaya koymak için Cihan Haber Ajansı’nın temsilcisi olduğum dönemde yaşadığımız bir olayı hatırlatalım.
29 Haziran’da farklı kurumlarca tertip edilen bir iftarı haber yapmıştık. Söz konusu haberin fotoğraf ve görüntüleri ortadayken, Akgündüz, “Rotterdam İslam Üniversitesi’nin verdiği geleneksel iftarı başka bir kurum vermiş gibi haber yaptılar” diye açıklamalarda bulunmuştu. Akgündüz’ün çarpıtıldığını iddia ettiği 30 Haziran’daki Rotterdam İslam Üniversitesi iftarına Cihan Haber Ajansı davetli değildi. Doğal olarak üniversitenin iftarını da haber yapmamıştı. İftira attığını kabul edip, özür dileyeceği yerde Akgündüz, “Müslümanlar! Cihan Haber Ajansı’ndan bir haber okuduysanız yüzde 50 yalan olma ihtimali vardır, dikkat ediniz!” diye yalanında ısrar etmesi Hollanda’da hayretle karşılanmıştı.
Her kriz döneminde ‘Hollanda’yı karıştırarak’ gündeme gelen ardından da rektörü olduğu üniversiteye (IUR) öğrenci ve maddi destek alan Ahmet Akgündüz bakalım defa da başarılı olacak mı?
[Basri Doğan] 19.12.2018 [TR724]
Bari bir vefa [Fatma Betül]
-Yok öyle bir şey yok,
-Kaç seneler oldu biliyor musun? Kaç seneler…
-İnşallah orada görüşürüz yine, değil mi?
-Orası bizim için.
-Burası boş, boş. Burası imtihan dünyası, imtihan. Orası esas dünya…
-İğneden ipliğe sorulur bir gün…
Sadece bir dakikalık bir videoydu izlediğim. Bir dakikaya hayatın anlamını, kitaplarca cümlenin ezcümlesini söyleyivermişti, ölüm döşeğindeki eşine veda etmek üzere olan dede. Çok eski zamanlardan değil bu hikaye. Modern zamanların her şeyi olduğundan farklı gösterdiği şu demlerde yaşanıyor tüm görkemi ve sadeliğiyle. Yıldızların yastık kılıfı olup başucuna konduğu yaşlı bir nene. Başında gri renkli başörtüsü, üzerinde eprimiş bluzü. Kahverengi ve Anadolu’da neredeyse her evde görmeye alışık olduğumuz desende bir battaniyenin altında. Belki de ölüm döşeğinde. Yamacında yaşı çoktan sekseni devirmiş gerçek bir “ihtiyar delikanlı”. Başında siyah takkesi, üzerinde ceketi ve göremediğimiz yüzüne nur ekleyen uzun beyaz sakalları ile bir pir-i fani. Bir asırlık çınar. Kulak versen sözlerine bir kütüphanelik kitap çıkar.
Bir eli ömürlük eşinin ellerinde, diğer eli şefkatle duruyor eşinin başının üzerinde. Gözleri gözlerinde, bir şeyler söylüyor. Kalp delen. Ciğeri bin pare eyleyen cinsten. Söylediği o üç beş cümlelik sözlerle bütün bir hayatı özetliyor. İlk başta ağlayan ve izleyen herkesi de ağlatmaya yeten o içli yüz ifadesine sahip eşi, dinledikçe dinleniyor sanki. Yüzündeki acı siliniyor usulca. Vefanın, sadakatin, bir ömür el ele vermişliğin gücü ile sevgi ile donanıyor yüzü ilkin. Sonra ışıyor. Dedemiz konuştukça ruhu itminana eriyor. Bize de canlı birer emsal olarak bu vefayı izlemek düşüyor.
Ve-fa. Sevgide bağlılık, sözünde durma ve dostluğu sürdürme manalarına geliyor diyor lügatler. Şöyle bir coğrafyamıza bakıyorum da, “Ah vefa! Neredesin?” diyorum. O kadar mı uzaklara gittin. Dönmeyecek misin? Bizi özlemeyecek misin? Giderken, dostluğu, sevgiyi ve merhameti de mi ekledin bohçana? Yoksa, biz mi kaybettik bu değerleri çoktan da haberimiz yok.
20 yıllık dostlarım yüzüme bakmıyor ama ben gerçek dostluğu bulmuşum
Bir şeyin bulunmayışı yok olduğu anlamına gelmez her zaman. Bir telefon geliyor. Eşini 28 aydır ilk günkü aşkla heyecanla bekleyen bir öğretmen hanım anlatıyor. 19 aydır eşimle aynı koğuşu paylaşan, 24 metrekarelik odada 24 kişi yaşayan. Karanlık ve aysız gecelerde aynı hasrete uyuyup aynı özlemlere uyanan bir masumdan söz ediyor. 5 ay olmuş hak ettiği özgürlüğüne yeniden kavuşalı. Bir çocuk gibi mavi gökyüzüne, toprağa yeniden ve hayretle bakılarak geçen 5 ay. En önemlisi de içeriyi, içerde bıraktığı ve “ailemden fazla zaman geçirmişimdir” diye bahsettiği arkadaşlarından ayrı geçen 5 ay. ‘Özledim’ diyor, bir görebilsem onları. Yalvarıyor tutuklu yakınlarına kapalı görüşlerde. “Şu kış kıyamette siz gelemezsiniz belki ama gelirim ben. Lütfen söyleyin dilekçelerine adımı yazsınlar. Her hafta birini görür konuşurum, sizlerden de haber uçururum. Şu paraları da ben yatıramıyorum, siz benim adıma arkadaşların hesabına yatırıverin, olur mu? Arkadaşlar çay, şeker alsınlar. Unutamadığım çay sohbetlerinde, onlar da beni unutmasınlar. 20 yıllık emniyetçiydim. İçeri girdim. Dışarı çıktım. 20 yıllık dostlarım yüzüme bakmıyor. Ben gerçek dostluğu bulmuşum nasıl bırakayım… “
Yeni gelenler yerde yatmasın diye…
Bir hanımefendi. Ellili yaşlarında. Temiz giyimli. Nezaketli. Sevecen. Öyle hoş sohbet ki. Bir yıla yakın tutuklu kaldığı cezaevini özlemle anlatıyor. Burnunun direği sızlıyor her seferinde. Her seferinde göz pınarlarına yaşlar birikiyor. ‘İçerde’, diyor gelen bulgur pilavlarından az kısır yapmadık. Su ısıtıcısında pişirdiğimiz pudinglerden tatlılar, mozaik pastalar. Sonra elişleri yapardık, tanıdıklara yollardık. Mavi boncukları gökyüzü hasretiyle, yeşil olanları ağaç ve toprak görme hayaliyle geçirirdik iğneden. Göz nuru dökerdik. Gönül sızısı dizerdik iplere ince ince. Kışın üşüyene kendimiz de ısınamadığımız halde patiklerimizi verirdik. O ısınınca biz de ısınırdık sanki, Allah şahit. Yeni gelenler yerde yatmasın diye az oturarak uyumaya gayret etmedik. Çay demlerdik. Dertlenir, gözyaşı dökerdik. Çünkü anneydik. Evlattık. En önemlisi kardeştik. Cezaevi özlenir mi, oranın yemekleri bile özlenip dışardayken yediklerin boğazda düğümlenir mi? Öyle bir düğümlenir ki… Lokmalar geçmez olur boğazından. En sevdiğin yemeğin bile tadı yoktur. Arkadaşların yiyemeyince, ziyafet dolu sofralar kuru bir somundur. Daha ilk lokmada gözlerin dolar, arkadaşlarını özler. Ağlarsın. Ben orada hasretten uykusuz kaldığım geceleri , sabahların zemheri vakitlerini, beton üzerinde incecik örtülerde kapandığım secdeleri, arkadaşlarımın hıçkırıklarla ettiği dualarına yağmur gibi inen gözyaşlarımla “Amin” demeyi çok özledim, hem de çok..
Ey vefa! Sen varsın, amenna. Anladım. Dünya durdukça. Bu güzel insanlar bu dünyada oldukça. Güzellikleri yaydıkça hasılı. İyiliği çoğalttıkça. Sen de var olacaksın. Seni yurdundan sürgün etmek isteyenlere inat. Her sürgün edişte bir parçanı daha bırakıp toprağın bağrına. Gün be gün çoğalarak yaşayacaksın.
Bize kendini hiç unutturma ve hiç eksik olma hayatımızdan, olur mu?
[Fatma Betül] 19.12.2018 [TR724]
-Kaç seneler oldu biliyor musun? Kaç seneler…
-İnşallah orada görüşürüz yine, değil mi?
-Orası bizim için.
-Burası boş, boş. Burası imtihan dünyası, imtihan. Orası esas dünya…
-İğneden ipliğe sorulur bir gün…
Sadece bir dakikalık bir videoydu izlediğim. Bir dakikaya hayatın anlamını, kitaplarca cümlenin ezcümlesini söyleyivermişti, ölüm döşeğindeki eşine veda etmek üzere olan dede. Çok eski zamanlardan değil bu hikaye. Modern zamanların her şeyi olduğundan farklı gösterdiği şu demlerde yaşanıyor tüm görkemi ve sadeliğiyle. Yıldızların yastık kılıfı olup başucuna konduğu yaşlı bir nene. Başında gri renkli başörtüsü, üzerinde eprimiş bluzü. Kahverengi ve Anadolu’da neredeyse her evde görmeye alışık olduğumuz desende bir battaniyenin altında. Belki de ölüm döşeğinde. Yamacında yaşı çoktan sekseni devirmiş gerçek bir “ihtiyar delikanlı”. Başında siyah takkesi, üzerinde ceketi ve göremediğimiz yüzüne nur ekleyen uzun beyaz sakalları ile bir pir-i fani. Bir asırlık çınar. Kulak versen sözlerine bir kütüphanelik kitap çıkar.
Bir eli ömürlük eşinin ellerinde, diğer eli şefkatle duruyor eşinin başının üzerinde. Gözleri gözlerinde, bir şeyler söylüyor. Kalp delen. Ciğeri bin pare eyleyen cinsten. Söylediği o üç beş cümlelik sözlerle bütün bir hayatı özetliyor. İlk başta ağlayan ve izleyen herkesi de ağlatmaya yeten o içli yüz ifadesine sahip eşi, dinledikçe dinleniyor sanki. Yüzündeki acı siliniyor usulca. Vefanın, sadakatin, bir ömür el ele vermişliğin gücü ile sevgi ile donanıyor yüzü ilkin. Sonra ışıyor. Dedemiz konuştukça ruhu itminana eriyor. Bize de canlı birer emsal olarak bu vefayı izlemek düşüyor.
Ve-fa. Sevgide bağlılık, sözünde durma ve dostluğu sürdürme manalarına geliyor diyor lügatler. Şöyle bir coğrafyamıza bakıyorum da, “Ah vefa! Neredesin?” diyorum. O kadar mı uzaklara gittin. Dönmeyecek misin? Bizi özlemeyecek misin? Giderken, dostluğu, sevgiyi ve merhameti de mi ekledin bohçana? Yoksa, biz mi kaybettik bu değerleri çoktan da haberimiz yok.
20 yıllık dostlarım yüzüme bakmıyor ama ben gerçek dostluğu bulmuşum
Bir şeyin bulunmayışı yok olduğu anlamına gelmez her zaman. Bir telefon geliyor. Eşini 28 aydır ilk günkü aşkla heyecanla bekleyen bir öğretmen hanım anlatıyor. 19 aydır eşimle aynı koğuşu paylaşan, 24 metrekarelik odada 24 kişi yaşayan. Karanlık ve aysız gecelerde aynı hasrete uyuyup aynı özlemlere uyanan bir masumdan söz ediyor. 5 ay olmuş hak ettiği özgürlüğüne yeniden kavuşalı. Bir çocuk gibi mavi gökyüzüne, toprağa yeniden ve hayretle bakılarak geçen 5 ay. En önemlisi de içeriyi, içerde bıraktığı ve “ailemden fazla zaman geçirmişimdir” diye bahsettiği arkadaşlarından ayrı geçen 5 ay. ‘Özledim’ diyor, bir görebilsem onları. Yalvarıyor tutuklu yakınlarına kapalı görüşlerde. “Şu kış kıyamette siz gelemezsiniz belki ama gelirim ben. Lütfen söyleyin dilekçelerine adımı yazsınlar. Her hafta birini görür konuşurum, sizlerden de haber uçururum. Şu paraları da ben yatıramıyorum, siz benim adıma arkadaşların hesabına yatırıverin, olur mu? Arkadaşlar çay, şeker alsınlar. Unutamadığım çay sohbetlerinde, onlar da beni unutmasınlar. 20 yıllık emniyetçiydim. İçeri girdim. Dışarı çıktım. 20 yıllık dostlarım yüzüme bakmıyor. Ben gerçek dostluğu bulmuşum nasıl bırakayım… “
Yeni gelenler yerde yatmasın diye…
Bir hanımefendi. Ellili yaşlarında. Temiz giyimli. Nezaketli. Sevecen. Öyle hoş sohbet ki. Bir yıla yakın tutuklu kaldığı cezaevini özlemle anlatıyor. Burnunun direği sızlıyor her seferinde. Her seferinde göz pınarlarına yaşlar birikiyor. ‘İçerde’, diyor gelen bulgur pilavlarından az kısır yapmadık. Su ısıtıcısında pişirdiğimiz pudinglerden tatlılar, mozaik pastalar. Sonra elişleri yapardık, tanıdıklara yollardık. Mavi boncukları gökyüzü hasretiyle, yeşil olanları ağaç ve toprak görme hayaliyle geçirirdik iğneden. Göz nuru dökerdik. Gönül sızısı dizerdik iplere ince ince. Kışın üşüyene kendimiz de ısınamadığımız halde patiklerimizi verirdik. O ısınınca biz de ısınırdık sanki, Allah şahit. Yeni gelenler yerde yatmasın diye az oturarak uyumaya gayret etmedik. Çay demlerdik. Dertlenir, gözyaşı dökerdik. Çünkü anneydik. Evlattık. En önemlisi kardeştik. Cezaevi özlenir mi, oranın yemekleri bile özlenip dışardayken yediklerin boğazda düğümlenir mi? Öyle bir düğümlenir ki… Lokmalar geçmez olur boğazından. En sevdiğin yemeğin bile tadı yoktur. Arkadaşların yiyemeyince, ziyafet dolu sofralar kuru bir somundur. Daha ilk lokmada gözlerin dolar, arkadaşlarını özler. Ağlarsın. Ben orada hasretten uykusuz kaldığım geceleri , sabahların zemheri vakitlerini, beton üzerinde incecik örtülerde kapandığım secdeleri, arkadaşlarımın hıçkırıklarla ettiği dualarına yağmur gibi inen gözyaşlarımla “Amin” demeyi çok özledim, hem de çok..
Ey vefa! Sen varsın, amenna. Anladım. Dünya durdukça. Bu güzel insanlar bu dünyada oldukça. Güzellikleri yaydıkça hasılı. İyiliği çoğalttıkça. Sen de var olacaksın. Seni yurdundan sürgün etmek isteyenlere inat. Her sürgün edişte bir parçanı daha bırakıp toprağın bağrına. Gün be gün çoğalarak yaşayacaksın.
Bize kendini hiç unutturma ve hiç eksik olma hayatımızdan, olur mu?
[Fatma Betül] 19.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Fatma Betül Meriç
Bir hayalin sonu: Kudüs düştü! [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Osmanlı devlet adamları Birinci Dünya Savaşı’na büyük hayallerle girmişlerdi. Savaşı Almanlar kazanacak, böylece Abdülhamit döneminin başından itibaren 1914’e kadar elden çıkan Kıbrıs, Kars, Ardahan, Batum, Mısır, Trablusgarp, Batı Rumeli ve Ege Adaları geri alınacaktı.
Osmanlı Devleti’nin savaş stratejisi, Almanlarla yapılan ittifak antlaşması doğrultusunda oluşturuldu. Osmanlı Devleti’ne düşen görev Batı cephelerinde savaşan Alman ordularının yükünü hafifletecek cepheleri açmaktı.
İNGİLİZ KUVVETLERİ
İngilizler Kafkas cephesi haricinde birçok cephede Osmanlı kuvvetleriyle savaştılar ve Kutü’l-Ammare ve Çanakkale’de yenildiler. İngilizlerin Çanakkale’deki en büyük başarısı, 1915 Aralık ve 1916 Ocak ayında gerçekleştirdikleri “tahliye harekâtları” oldu. Gelibolu’dan tahliye ettikleri bu kuvvetleri diğer cephelerde Osmanlı ordusuna karşı kullanma imkânı elde ettiler.
İngilizler Hindistan yolu güvenliğine büyük önem verdiklerinden Fransa’daki Batı cephesinden sonra en fazla kuvveti Mısır’da yani Sina-Filistin cephesinde bulundurdular. Britanya ordusu, İngilizlerin resmi harp tarihi yayınlarına göre savaş sonuna kadar Osmanlı ordusuna karşı 1.446.364 asker sevk etmişti.
İngilizlerin Filistin cephesindeki başarılarında komutanların ve askerlerin önemli bir rol oynadığı görülmektedir. “Düzenli ordu, Gönüllü ordu ve dominyonlarından gelen askerler” şeklinde örgütlenen kuvvetlerin Sina-Filistin’de genellikle gönüllü kuvvetlerle mücadele ettiği görülmektedir.
Dört tümen ise Gelibolu’da Osmanlı ordusuna karşı savaşarak tecrübe kazanmış birliklerdi. Ayrıca Avustralyalı ve Yeni Zelandalı kuvvetler yer almakta ve atlı birliklerin esasını oluşturmaktaydı. Bunların yanında Anadolu ve Amerika’dan gelen Ermenilerin oluşturduğu üç Fransız taburu ve yine Musevilerden oluşan üç tabur bulunmaktaydı.
ALLENBY VE FALKENHAYN
Osmanlı Devleti bu cephede “Al bayrak Kahire üzerinde yükselsin“ sloganıyla ilki 1915 Ocak ayında, diğeri 1916 Ağustosunda olmak üzere iki defa “Kanal Harekâtı” düzenledi. Osmanlı kuvvetleri iki seferin de başarısız olması üzerine taarruz gücünü kaybederek savunmaya çekildiler.
İngilizler bundan sonra “Mısır Sefer Kuvveti” denilen birliklerle 1917 Martında Gazze’ye saldırdılar. Fakat hem Birinci, hem de üç hafta sonra gerçekleşen İkinci Gazze muharebelerinde başarılı olamadılar.
Bu yenilgilerin sonucunda üst komuta kademesi değiştirilerek 28 Haziran 1917’de Mısır Kuvveti Başkomutanlığına süvari subayı Orgeneral Edmund Allenby tayin edildi.
Allenby bölgedeki ihtiyaçları “su, ulaşım ve gizlilik” olarak belirlemiş ve kısa sürede bunlar için gerekli tedbirleri almıştır. Allenby’nin yaptığı düzenlemeler, İngilizlerin muharebe gücünü artırmış ve cephedeki dengeleri değiştirmiştir. Bu aşamada Allenby’ye verilen emir, Noel’e kadar Kudüs’ün mutlaka ele geçirilmesiydi.
Bu sırada Osmanlı ve Alman Genelkurmayları yeni bir strateji belirlemekte ve İngilizlerin hazırlıkları doğru değerlendirilemediğinden işgale uğrayan Bağdat’ı geri alma planları yapılmaktaydı. Bunun için “Yıldırım Orduları Grubu” oluşturuldu.
Bu grubun ağırlığını Almanlar oluşturmakta, ordu karargâhında 65 Alman ve 9 Türk subay yer almaktaydı. Alman komutanlardan çoğu Avrupa cephelerinden geldiklerinden ne coğrafyayı ne de Türk askerini tanıyorlardı.
Yıldırım’ın komutanlığına ise savaşın başında Alman Genelkurmay Başkanı olan Falkenhayn getirildi. Falkenhayn’ın komutanlığı, Türk subaylarının tepkisiyle karşılandığı gibi bu süreçte Türk subaylar Alman komutanlarla çok ciddi görüş ayrılıkları yaşadılar.
Yaşanan olumsuzluklar savaşın seyrine de etki etti. M. Kemal Paşa da bölgenin Müslüman Arap nüfusundan dolayı Sina Cephesinin bir Alman komutanın emrine verilmesine karşı çıkan bir rapor gönderdi ve bir süre sonra da yerine Fevzi Paşa tayin edildi.
Allenby’nin emrindeki orduyu çok iyi tanımasına karşılık Falkenhayn’ın emrindeki subaylarla problem yaşaması ve askeri tanımaması büyük bir dezavantajdı. Falkenhayn birliklerinin durumunu dikkate almadan sürekli taarruzu düşünmüş, kurmay başkan Von Kress ve 20. Kolordu komutanı A. Fuat Paşa’nın önerilerini dikkate almamıştı.
KUDÜS’Ü KİM TESLİM ETTİ?
Osmanlı ve Alman genelkurmayları Filistin’de İngiliz tehdidinin arttığını anlayınca Yıldırım Grubu’nu bu bölgeye sevk ettiler. Ancak geç kalındığından birlikler hazırlıklarını tamamlayamadan savaşmak zorunda kaldılar.
Allenby’nin komutasındaki İngiliz birlikleri hazırlık ve yığınağını tamamladıktan sonra 31 Ekim 1917’de harekete geçtiler. Osmanlı ordusu İngilizler karşısında tutunamadı ve Birüssebi’yi kaybederek geri çekildi.
Osmanlı kuvvetleri kuvvet dengesizliğinin de etkisiyle III. Gazze Muharebelerini kaybetti ve geri çekilmek zorunda kaldı. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı’nda birçok cephede görülen firarlar da ordunun zafiyetini artırmaktaydı.
İngilizler için bundan sonraki hedef Kudüs’tü. Osmanlı komuta kademesi ise şehrin savunulması ya da teslimini müzakere etmekteydi. Şehrin savunulması durumunda kutsal mabetlerin zarar göreceği endişesi öne çıktığından Harbiye Nezareti’nde ve Yıldırım Ordusu karargâhında uzun tartışmalar yapılmaktaydı.
KUDÜS DÜŞTÜ!
Falkenhayn ve diğer Alman subayların şehri savunma yanlısı görüşlerine karşılık 20. Kolordu komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa savaşın kaybedileceğine kesin gözüyle bakmasının sonucu olarak Kudüs’ün teslim edilmesi düşüncesindeydi. A. Fuat Paşa bundan dört yıl önce Balkan Harbinde Yanya savunmasında görev aldığından Yanya’daki durumu bir daha yaşamak istemediğini söylüyordu.
Cephedeki komutanlardan birisi de 7. Ordu komutanı Fevzi Paşa (Çakmak) idi. Fevzi Paşa daha sonra günlüğünde Kudüs’ün teslimini kendisinin emrettiğini yazacaktır.
Sonunda savunma yerine Kudüs’ün teslimi kararlaştırıldı. Şehrin belediye başkanı El-Hüseyni Bey, İngilizlere şehrin teslimini öngören mektubu götürdü. Mektupta Kudüs’ün dini yapılara zarar verilmemesi için teslim edildiği ve İngilizlerin de buna uyacaklarının umulduğu belirtilmişti.
İngilizler 9 Aralık 1917’de Kudüs’e girdiler. Böylece Hz. Ömer devrinden itibaren Haçlıların 1099-1187 arasındaki işgali dışında bin iki yüz yıla yaklaşan Müslüman egemenliği ve 1517’den itibaren dört yüz yıl devam eden Osmanlı egemenliği sona erdi.
Türk komuta kademesi Kudüs’ün kaybından Falkenhayn’ı sorumlu tutsa da, Osmanlı Genelkurmayının yanlış bir stratejiyle Bağdat’ın geri alma planlarının yapması ve Falkenhayn’ın Yıldırım komutanlığının kabul edilmesi de Kudüs’ün kaybına zemin hazırlamıştır.
Kendisinden çok güçlü kuvvetlerle karşı karşıya olan bir ordu için “ricat”, normal olsa da Osmanlı komuta kademesi bu süreci iyi yönetemedi ve Kudüs’ten sonra Şam ve Halep de elden çıktı.
Falkenhayn’ın Kudüs’ün teslimine rağmen 1918 Şubat’ına kadar görevine devam etmesi de ilginçtir. Falkenhayn daha sonra Almanya’ya gönderilerek yerine Liman Von Sanders getirildi.
ALLENBY-II. WİLHELM
Şehrin teslim olmasından sonra İngiliz komutan Allenby Kudüs’e mütevazı bir şekilde girdi. Dönemin İngiliz yazarları bu olayı 1898’de Alman İmparatoru II. Wilhelm’in şehre girişiyle mukayese ederek “İngiliz farklılığını” ortaya koymaya çalıştılar.
Abdülhamit devrinde yoğunlaşan Osmanlı-Alman ilişkilerinin bir sonucu olarak devrin Alman İmparatorum II. Wilhelm iki defa İstanbul’a gelmiş ve 1898’deki ikinci ziyaretinde Kudüs’ü ziyaret etmişti. Kayser Wilhelm şehre büyük bir gösterişle girmiş, hatta otomobilinin geçebilmesi için şehrin surlarından bir parça yıktırılmıştı.
Alman İmparatorunun bu şaşaalı ziyaretine karşılık Allenby, Kudüs’e gösterişsiz bir şekilde yürüyerek girdi. Kendisine; özel olarak giyinmemiş, elbiseleri tozlu ve çamurlu İngiliz askerleri eşlik etti. Bu bilinçli bir tercihti ve özellikle bölgenin İngilizlere göre “özgürlüğüne kavuşturulan” Arap halkına verilen bir mesajdı.
Haziran 1916’da Mekke’nin Şerif Hüseyin’in eline geçmesiyle başlayan dini yönden çok önemli yerlerin kaybı, 11 Mart 1917’de Bağdat’ın ve 9 Aralık 1917’de Kudüs’ün kaybıyla devam etti. Bu felaketler zinciri bundan sonra da sürecek, önce Şam sonra da Halep İngilizlerin işgaline uğrayacaktır.
İttihat ve Terakki liderleri savaşa büyük ümitlerle girmişler ve belki de “Muhteşem Yüzyılı” geri getireceklerini zannetmişlerdi. Ancak realiteyle örtüşmeyen politikalar, stratejik hatalar, lojistik ve askerin yetersizliği gibi faktörler büyük felaketi hazırladı ve mevcut toprakların yarısından fazlası kaybedildiği gibi Anadolu toprakları da Mondros sonrasında işgale uğradı. Bu yönüyle Kudüs’ün düşmesi bir yıl içinde tamamen sona erecek hayallerin bitişinin habercisiydi.
Kaynaklar: C. Kemal, Birinci Dünya Savaşında Filistin Cephesi, AÜ TİTE Doktora Tezi, Ankara, 2004; N. Karakaş, “Sina-Filistin Cephesi’nde Britanya Ordusu: Teşkilat ve Kadro”, TAD, S. 28, 2013; M. Özgan, “1. Dünya Savaşı’nda Sina-Filistin Cephesi”, İNIJOSS, S. 10; 2016; İ. Üzen, “İngilizlerin Kudüs’ü Ele Geçirmesi ve Allenby’nin Kudüs’e Girişi”, FÜ SBD, C. 19, S. 2, 2008.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 19.12.2018 [TR724]
Osmanlı Devleti’nin savaş stratejisi, Almanlarla yapılan ittifak antlaşması doğrultusunda oluşturuldu. Osmanlı Devleti’ne düşen görev Batı cephelerinde savaşan Alman ordularının yükünü hafifletecek cepheleri açmaktı.
İNGİLİZ KUVVETLERİ
İngilizler Kafkas cephesi haricinde birçok cephede Osmanlı kuvvetleriyle savaştılar ve Kutü’l-Ammare ve Çanakkale’de yenildiler. İngilizlerin Çanakkale’deki en büyük başarısı, 1915 Aralık ve 1916 Ocak ayında gerçekleştirdikleri “tahliye harekâtları” oldu. Gelibolu’dan tahliye ettikleri bu kuvvetleri diğer cephelerde Osmanlı ordusuna karşı kullanma imkânı elde ettiler.
İngilizler Hindistan yolu güvenliğine büyük önem verdiklerinden Fransa’daki Batı cephesinden sonra en fazla kuvveti Mısır’da yani Sina-Filistin cephesinde bulundurdular. Britanya ordusu, İngilizlerin resmi harp tarihi yayınlarına göre savaş sonuna kadar Osmanlı ordusuna karşı 1.446.364 asker sevk etmişti.
İngilizlerin Filistin cephesindeki başarılarında komutanların ve askerlerin önemli bir rol oynadığı görülmektedir. “Düzenli ordu, Gönüllü ordu ve dominyonlarından gelen askerler” şeklinde örgütlenen kuvvetlerin Sina-Filistin’de genellikle gönüllü kuvvetlerle mücadele ettiği görülmektedir.
Dört tümen ise Gelibolu’da Osmanlı ordusuna karşı savaşarak tecrübe kazanmış birliklerdi. Ayrıca Avustralyalı ve Yeni Zelandalı kuvvetler yer almakta ve atlı birliklerin esasını oluşturmaktaydı. Bunların yanında Anadolu ve Amerika’dan gelen Ermenilerin oluşturduğu üç Fransız taburu ve yine Musevilerden oluşan üç tabur bulunmaktaydı.
ALLENBY VE FALKENHAYN
Osmanlı Devleti bu cephede “Al bayrak Kahire üzerinde yükselsin“ sloganıyla ilki 1915 Ocak ayında, diğeri 1916 Ağustosunda olmak üzere iki defa “Kanal Harekâtı” düzenledi. Osmanlı kuvvetleri iki seferin de başarısız olması üzerine taarruz gücünü kaybederek savunmaya çekildiler.
İngilizler bundan sonra “Mısır Sefer Kuvveti” denilen birliklerle 1917 Martında Gazze’ye saldırdılar. Fakat hem Birinci, hem de üç hafta sonra gerçekleşen İkinci Gazze muharebelerinde başarılı olamadılar.
Bu yenilgilerin sonucunda üst komuta kademesi değiştirilerek 28 Haziran 1917’de Mısır Kuvveti Başkomutanlığına süvari subayı Orgeneral Edmund Allenby tayin edildi.
Allenby bölgedeki ihtiyaçları “su, ulaşım ve gizlilik” olarak belirlemiş ve kısa sürede bunlar için gerekli tedbirleri almıştır. Allenby’nin yaptığı düzenlemeler, İngilizlerin muharebe gücünü artırmış ve cephedeki dengeleri değiştirmiştir. Bu aşamada Allenby’ye verilen emir, Noel’e kadar Kudüs’ün mutlaka ele geçirilmesiydi.
Bu sırada Osmanlı ve Alman Genelkurmayları yeni bir strateji belirlemekte ve İngilizlerin hazırlıkları doğru değerlendirilemediğinden işgale uğrayan Bağdat’ı geri alma planları yapılmaktaydı. Bunun için “Yıldırım Orduları Grubu” oluşturuldu.
Bu grubun ağırlığını Almanlar oluşturmakta, ordu karargâhında 65 Alman ve 9 Türk subay yer almaktaydı. Alman komutanlardan çoğu Avrupa cephelerinden geldiklerinden ne coğrafyayı ne de Türk askerini tanıyorlardı.
Yıldırım’ın komutanlığına ise savaşın başında Alman Genelkurmay Başkanı olan Falkenhayn getirildi. Falkenhayn’ın komutanlığı, Türk subaylarının tepkisiyle karşılandığı gibi bu süreçte Türk subaylar Alman komutanlarla çok ciddi görüş ayrılıkları yaşadılar.
Yaşanan olumsuzluklar savaşın seyrine de etki etti. M. Kemal Paşa da bölgenin Müslüman Arap nüfusundan dolayı Sina Cephesinin bir Alman komutanın emrine verilmesine karşı çıkan bir rapor gönderdi ve bir süre sonra da yerine Fevzi Paşa tayin edildi.
Allenby’nin emrindeki orduyu çok iyi tanımasına karşılık Falkenhayn’ın emrindeki subaylarla problem yaşaması ve askeri tanımaması büyük bir dezavantajdı. Falkenhayn birliklerinin durumunu dikkate almadan sürekli taarruzu düşünmüş, kurmay başkan Von Kress ve 20. Kolordu komutanı A. Fuat Paşa’nın önerilerini dikkate almamıştı.
KUDÜS’Ü KİM TESLİM ETTİ?
Osmanlı ve Alman genelkurmayları Filistin’de İngiliz tehdidinin arttığını anlayınca Yıldırım Grubu’nu bu bölgeye sevk ettiler. Ancak geç kalındığından birlikler hazırlıklarını tamamlayamadan savaşmak zorunda kaldılar.
Allenby’nin komutasındaki İngiliz birlikleri hazırlık ve yığınağını tamamladıktan sonra 31 Ekim 1917’de harekete geçtiler. Osmanlı ordusu İngilizler karşısında tutunamadı ve Birüssebi’yi kaybederek geri çekildi.
Osmanlı kuvvetleri kuvvet dengesizliğinin de etkisiyle III. Gazze Muharebelerini kaybetti ve geri çekilmek zorunda kaldı. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı’nda birçok cephede görülen firarlar da ordunun zafiyetini artırmaktaydı.
İngilizler için bundan sonraki hedef Kudüs’tü. Osmanlı komuta kademesi ise şehrin savunulması ya da teslimini müzakere etmekteydi. Şehrin savunulması durumunda kutsal mabetlerin zarar göreceği endişesi öne çıktığından Harbiye Nezareti’nde ve Yıldırım Ordusu karargâhında uzun tartışmalar yapılmaktaydı.
KUDÜS DÜŞTÜ!
Falkenhayn ve diğer Alman subayların şehri savunma yanlısı görüşlerine karşılık 20. Kolordu komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa savaşın kaybedileceğine kesin gözüyle bakmasının sonucu olarak Kudüs’ün teslim edilmesi düşüncesindeydi. A. Fuat Paşa bundan dört yıl önce Balkan Harbinde Yanya savunmasında görev aldığından Yanya’daki durumu bir daha yaşamak istemediğini söylüyordu.
Cephedeki komutanlardan birisi de 7. Ordu komutanı Fevzi Paşa (Çakmak) idi. Fevzi Paşa daha sonra günlüğünde Kudüs’ün teslimini kendisinin emrettiğini yazacaktır.
Sonunda savunma yerine Kudüs’ün teslimi kararlaştırıldı. Şehrin belediye başkanı El-Hüseyni Bey, İngilizlere şehrin teslimini öngören mektubu götürdü. Mektupta Kudüs’ün dini yapılara zarar verilmemesi için teslim edildiği ve İngilizlerin de buna uyacaklarının umulduğu belirtilmişti.
İngilizler 9 Aralık 1917’de Kudüs’e girdiler. Böylece Hz. Ömer devrinden itibaren Haçlıların 1099-1187 arasındaki işgali dışında bin iki yüz yıla yaklaşan Müslüman egemenliği ve 1517’den itibaren dört yüz yıl devam eden Osmanlı egemenliği sona erdi.
Türk komuta kademesi Kudüs’ün kaybından Falkenhayn’ı sorumlu tutsa da, Osmanlı Genelkurmayının yanlış bir stratejiyle Bağdat’ın geri alma planlarının yapması ve Falkenhayn’ın Yıldırım komutanlığının kabul edilmesi de Kudüs’ün kaybına zemin hazırlamıştır.
Kendisinden çok güçlü kuvvetlerle karşı karşıya olan bir ordu için “ricat”, normal olsa da Osmanlı komuta kademesi bu süreci iyi yönetemedi ve Kudüs’ten sonra Şam ve Halep de elden çıktı.
Falkenhayn’ın Kudüs’ün teslimine rağmen 1918 Şubat’ına kadar görevine devam etmesi de ilginçtir. Falkenhayn daha sonra Almanya’ya gönderilerek yerine Liman Von Sanders getirildi.
ALLENBY-II. WİLHELM
Şehrin teslim olmasından sonra İngiliz komutan Allenby Kudüs’e mütevazı bir şekilde girdi. Dönemin İngiliz yazarları bu olayı 1898’de Alman İmparatoru II. Wilhelm’in şehre girişiyle mukayese ederek “İngiliz farklılığını” ortaya koymaya çalıştılar.
Abdülhamit devrinde yoğunlaşan Osmanlı-Alman ilişkilerinin bir sonucu olarak devrin Alman İmparatorum II. Wilhelm iki defa İstanbul’a gelmiş ve 1898’deki ikinci ziyaretinde Kudüs’ü ziyaret etmişti. Kayser Wilhelm şehre büyük bir gösterişle girmiş, hatta otomobilinin geçebilmesi için şehrin surlarından bir parça yıktırılmıştı.
Alman İmparatorunun bu şaşaalı ziyaretine karşılık Allenby, Kudüs’e gösterişsiz bir şekilde yürüyerek girdi. Kendisine; özel olarak giyinmemiş, elbiseleri tozlu ve çamurlu İngiliz askerleri eşlik etti. Bu bilinçli bir tercihti ve özellikle bölgenin İngilizlere göre “özgürlüğüne kavuşturulan” Arap halkına verilen bir mesajdı.
Haziran 1916’da Mekke’nin Şerif Hüseyin’in eline geçmesiyle başlayan dini yönden çok önemli yerlerin kaybı, 11 Mart 1917’de Bağdat’ın ve 9 Aralık 1917’de Kudüs’ün kaybıyla devam etti. Bu felaketler zinciri bundan sonra da sürecek, önce Şam sonra da Halep İngilizlerin işgaline uğrayacaktır.
İttihat ve Terakki liderleri savaşa büyük ümitlerle girmişler ve belki de “Muhteşem Yüzyılı” geri getireceklerini zannetmişlerdi. Ancak realiteyle örtüşmeyen politikalar, stratejik hatalar, lojistik ve askerin yetersizliği gibi faktörler büyük felaketi hazırladı ve mevcut toprakların yarısından fazlası kaybedildiği gibi Anadolu toprakları da Mondros sonrasında işgale uğradı. Bu yönüyle Kudüs’ün düşmesi bir yıl içinde tamamen sona erecek hayallerin bitişinin habercisiydi.
Kaynaklar: C. Kemal, Birinci Dünya Savaşında Filistin Cephesi, AÜ TİTE Doktora Tezi, Ankara, 2004; N. Karakaş, “Sina-Filistin Cephesi’nde Britanya Ordusu: Teşkilat ve Kadro”, TAD, S. 28, 2013; M. Özgan, “1. Dünya Savaşı’nda Sina-Filistin Cephesi”, İNIJOSS, S. 10; 2016; İ. Üzen, “İngilizlerin Kudüs’ü Ele Geçirmesi ve Allenby’nin Kudüs’e Girişi”, FÜ SBD, C. 19, S. 2, 2008.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 19.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Teknoloji Bakanı Varank için büyük, insanlık için küçük bir adım: Tavşan elması… [Semih Ardıç]
Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, araştırma-geliştirme (ARGE) faaliyetlerinde ne kadar mühim icatlara imza attıklarını anlatmaya çalışırken elindeki küçük şişeyi gösterdi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’na hitap eden Varank gösterdiği şişede tavşan elmasından mamül bir ilaç olduğunu söyledi. “Ruscus Aculeatus” ismi verilen bitki halihazırda ilaç şirketleri tarafından zaten kullanılıyor.
VARANK İÇİN BÜYÜK, İNSANLIK İÇİN KÜÇÜK BİR ADIM
Varank’ın “buldum” edası ile sarıldığı icadın literatürde neye tekabül ettiği meçhul! Varank için o büyük adımın insanlık için kıymeti yok maalesef.
Bakan Varank, Anadolu’da “enir” ya da “tavşan elması” diye bilinen bitkiden elde edildiği iddia edilen ilacın vasfına, hayvanlar ve insanlar üzerindeki test neticelerine, tıbbî onay alıp almadığına temas etmedi.
İlaç imal ettiğinizi iddia ediyorsanız evvela bunlara cevap vermelisiniz. İnsan hayatı ile birebir alakalı bir bahsi de günü birlik siyasetin malzemesi yapmamalısınız.
Varank gayet rahattı ve, “Sağlık Bakanlığı ihtiyaçları doğrultusunda yenilikçi ilaçları bilimsel yöntemlerle geliştirdik. Bu sayede yüksek katma değerli bitkisel ilaçların üretilmesinin yolunu açtık.” ifadelerini kullandı.
BAKKAL HESABI İLE ARGE
Katma değeri de şu şekilde hesaplamışlar: Tavşan elmasının kilosu 4,5 euro. Gıda takviyesi mi, ilaç mı olduğuna henüz karar veremedikleri karışım ise 20 eurodan satılıyormuş. Bakkal hesabı ile ARGE yapılırsa bu tabloya şaşırmamak lazım.
Varank coşkusunu saklamadı ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sıralarındaki mebuslara şöyle haykırdı: “Siz ‘AR-GE, teknoloji’ diyordunuz buyurun AR-GE, buyurun teknoloji.” Eczacıların, hekimlerin bu bahiste muhakkak ifade edeceği çok husus vardır.
Meselenin teknik veçhesinin garabeti bir tarafa günü kurtarma teşebbüslerinin acı hakikati değiştirmediğini birilerinin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kurmaylarına ifade etmesi elzem hale geldi.
TÜRKİYE 4,8 MİLYAR DOLAR İLAÇ İTHAL EDİYOR
Türkiye 875 milyon dolar ilaç ihracatına mukabil her sene ithal ettiği ilaca 4,7 milyar dolar ödüyor. Tedavide kullanılan medikal cihazlar ayrı kalemde gösteriliyor.
İlaç bahsinde daha vahim bir fasıl var ki o da yerli ilaç firmalarının birer birer yabancılara satılmış olmasıdır.
1980-1990 arasında ilaç ihtiyacının yüzde 80’ini yerli imalat ile karşılanıyordu. AKP’nin devr-i iktidarında ise tam aksi bir tablo teşekkül etti.
2010 yılında ilaç ihtiyacının yüzde 60’ını ithalatla karşılayan Türkiye’de bu oran artık yüzde 80’i de geçti.
Saman, canlı hayvan, kırmız et, bulgur, kuru fasülye, patetes ithal edecek kadar kıtlığa düşmüş bir memlekette ilaçta ne gibi bir farklılık bekliyorduk ki!
YERLİ İLAÇ FİRMALARI YABANCILARIN OLDU
1980’li yıllarda İbrahim Ethem, Eczacıbaşı, Deva, Fako ve İlsan-İltaş gibi sektörlerinde lider ilaç firmalarının yabancı sermayeli firmalar haline dönüştürülmesi dün hayaldi, AKP sayesinde hakikat oldu.
Üretmeden tüketmek salgını ilaç endüstrisine de sirayet etti. Hatta bazı ilaç fabrikaları yıkıldı, aynı arsa üzerinde bu defa alışveriş merkezleri inşâ edildi. İstanbul Büyükdere Caddesi’nde Kanyon AVM’nin yerinde Eczacıbaşı İlaç Fabrikası bulunuyordu.
Yabancı ilaç firmaları hem iç pazarı ele geçirdi hem de ihracat kapasitesinin güdük kalması için ne lazımsa icra etti.
BURAM BURAM VASATLIK KOKUYOR
Ahval böylesine perişan iken Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank’ın bir şişe tavşan elmasını TBMM kürsüsünde, “ARGE görün ARGE!” diye takdim etmesine mukabil gülüp geçmek mümkün olsaydı keşke!
Buram buram vasatlık ve ihtiras kokan yeni Türkiye’de hezeyanlar bitmek bilmeyecek.
Parti müftüsü Hayreddin Karaman, “Kriz vaktinde yastık altında para tutmak caiz değildir.” fetvasını verirken, Teknoloji Bakanı ARGE’den tavşan elmasını anladığını cümle âleme ilan etti.
Türkiye’nin krizi zannedilenden çok daha derinlerde…
[Semih Ardıç] 19.12.2018 [TR724]
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’na hitap eden Varank gösterdiği şişede tavşan elmasından mamül bir ilaç olduğunu söyledi. “Ruscus Aculeatus” ismi verilen bitki halihazırda ilaç şirketleri tarafından zaten kullanılıyor.
VARANK İÇİN BÜYÜK, İNSANLIK İÇİN KÜÇÜK BİR ADIM
Varank’ın “buldum” edası ile sarıldığı icadın literatürde neye tekabül ettiği meçhul! Varank için o büyük adımın insanlık için kıymeti yok maalesef.
Bakan Varank, Anadolu’da “enir” ya da “tavşan elması” diye bilinen bitkiden elde edildiği iddia edilen ilacın vasfına, hayvanlar ve insanlar üzerindeki test neticelerine, tıbbî onay alıp almadığına temas etmedi.
İlaç imal ettiğinizi iddia ediyorsanız evvela bunlara cevap vermelisiniz. İnsan hayatı ile birebir alakalı bir bahsi de günü birlik siyasetin malzemesi yapmamalısınız.
Varank gayet rahattı ve, “Sağlık Bakanlığı ihtiyaçları doğrultusunda yenilikçi ilaçları bilimsel yöntemlerle geliştirdik. Bu sayede yüksek katma değerli bitkisel ilaçların üretilmesinin yolunu açtık.” ifadelerini kullandı.
BAKKAL HESABI İLE ARGE
Katma değeri de şu şekilde hesaplamışlar: Tavşan elmasının kilosu 4,5 euro. Gıda takviyesi mi, ilaç mı olduğuna henüz karar veremedikleri karışım ise 20 eurodan satılıyormuş. Bakkal hesabı ile ARGE yapılırsa bu tabloya şaşırmamak lazım.
Varank coşkusunu saklamadı ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sıralarındaki mebuslara şöyle haykırdı: “Siz ‘AR-GE, teknoloji’ diyordunuz buyurun AR-GE, buyurun teknoloji.” Eczacıların, hekimlerin bu bahiste muhakkak ifade edeceği çok husus vardır.
Meselenin teknik veçhesinin garabeti bir tarafa günü kurtarma teşebbüslerinin acı hakikati değiştirmediğini birilerinin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kurmaylarına ifade etmesi elzem hale geldi.
TÜRKİYE 4,8 MİLYAR DOLAR İLAÇ İTHAL EDİYOR
Türkiye 875 milyon dolar ilaç ihracatına mukabil her sene ithal ettiği ilaca 4,7 milyar dolar ödüyor. Tedavide kullanılan medikal cihazlar ayrı kalemde gösteriliyor.
İlaç bahsinde daha vahim bir fasıl var ki o da yerli ilaç firmalarının birer birer yabancılara satılmış olmasıdır.
1980-1990 arasında ilaç ihtiyacının yüzde 80’ini yerli imalat ile karşılanıyordu. AKP’nin devr-i iktidarında ise tam aksi bir tablo teşekkül etti.
2010 yılında ilaç ihtiyacının yüzde 60’ını ithalatla karşılayan Türkiye’de bu oran artık yüzde 80’i de geçti.
Saman, canlı hayvan, kırmız et, bulgur, kuru fasülye, patetes ithal edecek kadar kıtlığa düşmüş bir memlekette ilaçta ne gibi bir farklılık bekliyorduk ki!
YERLİ İLAÇ FİRMALARI YABANCILARIN OLDU
1980’li yıllarda İbrahim Ethem, Eczacıbaşı, Deva, Fako ve İlsan-İltaş gibi sektörlerinde lider ilaç firmalarının yabancı sermayeli firmalar haline dönüştürülmesi dün hayaldi, AKP sayesinde hakikat oldu.
Üretmeden tüketmek salgını ilaç endüstrisine de sirayet etti. Hatta bazı ilaç fabrikaları yıkıldı, aynı arsa üzerinde bu defa alışveriş merkezleri inşâ edildi. İstanbul Büyükdere Caddesi’nde Kanyon AVM’nin yerinde Eczacıbaşı İlaç Fabrikası bulunuyordu.
Yabancı ilaç firmaları hem iç pazarı ele geçirdi hem de ihracat kapasitesinin güdük kalması için ne lazımsa icra etti.
BURAM BURAM VASATLIK KOKUYOR
Ahval böylesine perişan iken Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank’ın bir şişe tavşan elmasını TBMM kürsüsünde, “ARGE görün ARGE!” diye takdim etmesine mukabil gülüp geçmek mümkün olsaydı keşke!
Buram buram vasatlık ve ihtiras kokan yeni Türkiye’de hezeyanlar bitmek bilmeyecek.
Parti müftüsü Hayreddin Karaman, “Kriz vaktinde yastık altında para tutmak caiz değildir.” fetvasını verirken, Teknoloji Bakanı ARGE’den tavşan elmasını anladığını cümle âleme ilan etti.
Türkiye’nin krizi zannedilenden çok daha derinlerde…
[Semih Ardıç] 19.12.2018 [TR724]
Papağanlara karşı boş değiliz! [Naci Karadağ]
“Çıkmışlar sokağa davet ediyorlar, bu ne terbiyesizliktir ya? Bir tanesi TV ekranlarından kendini bilmez, haddini bilmez, edep yoksunu bir tanesi çıkmış sokağa davet ediyor. Ahlaksıza bak, ahlaksıza bak. Bu ne terbiyesizliktir? Zaten bunlara yargı gereken cevabı verecektir. Ben buna inanıyorum.
“Sen napıyorsun? Burası Paris mi? Gezi olaylarında zaten herkes dersini aldı. 15 Temmuz’da zaten herkes dersini aldı. Bu ülkede bundan sonra bu tür olaylara girişenler bunun bedelini ağır öderler.”
“Bay Kemal sokağa çağırıyor. Birileri çıkmış portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir sokağa çağırıyor.
“Haddini bil haddini. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni. Bu milletle dalga geçilmez. Öyle bulduk ekranı, bu ekrandan milleti sokağa çağırmak… Sokağa mı çağırıyorsun, işte buyur. Bu ülkede benim milletimle, onuruyla oynanmaz. Hesabı ağır olur.
“Bay Kemal 15 Temmuz’da tankların arasından kaçtın Bakırköy Belediyesi’ne gittin. Ama bir daha kaçamazsın. Bu ifadeleri kullanırken dikkatli kullan. Anında bedel ödersin.”
Bu ifadeler bir ülkenin Cumhurbaşkanına ait.
Üstelik geçmişi gazeteci cinayetleriyle dolu bir ülkenin en üst düzeydeki yöneticisine.
Lideri böyle yapar da yalakası geri durur mu?
“Gezi olayları esnasında, CHP’nin ve HDP’nin çok sevdiği çapulcular, seçilmiş hükümeti devirebileceklerini zannetmediler mi…? Emperyalist yamyamlarca desteklenmediler mi…? Ülkemizde, Osman Kavala başta olmak üzere, bazı iş adamları ve holdingler bu alçakları açıkça desteklemediler mi…? DHKP-C, PKK, Fetö mensubu kahpeler ile birlikte davrandılar. Devlete başkaldırdılar.
Silah sıktılar. Taş attılar. Molotof kokteyli attılar. Sadece kamu mallarına değil; binlerce sivil vatandaşın malına mülküne zarar verdiler. Bu nedenle başları kesilmelidir. Bu saatten sonra, Türkiye’de Sarı Yelek hayali kuranların sonu, Sarı Etek olur….”
Bu satırları Erkan Tan isimli Mehterci yandaş Havuz’daki köşesinde dile getiriyor.
Reisi “Patlatırlar enseni” diye tehdit ederken, yalaka tetikçisi “Başları kesilmelidir” diyor…
Kendine muhalefet denilen birkaç parti var. Senin benim yaptığımız gibi sosyal medyada birkaç tepki mesajı dışında bir şey yaptıkları söylenemez.
Maksat dostlar alışverişte görsün siyasetine aynen devam.
Tehdit edilen gazeteci Fatih Portakal şöyle diyor sonra: “(…) Canıma zarar geleceğinden korkuyorum. Çünkü beni her gün ekranlarınızda en az 10 dakika gösteriyorsunuz. Bir aklı evvel çıkacak, başıma bir şey geleceğinden korkuyorum. Kendim için önemli değil. Ailem, sevdiklerim var. Tek endişem o. Beni tabii ki eleştirebilirsiniz ama lütfen beni hedef göstermeyin. Bunu çok yapıyorsunuz ve bir gün başıma bir şey gelirse bunun vebali de sizindir.”
Bir başka tehdit edilen Kemal Kılıçdaroğlu ise, “Sen kimi tehdit ediyorsun?” diye çıkışamıyor bile…
Kimseden ses yok, seda yok…
Troller, tetikçiler tam kadro halinde Portakal’a yükleniyorlar 24 saat.
Akranlarda sosyal medyada gazete köşelerinde her türlü hakaret, aşağılama, küfür, tehdit gırla gidiyor.
Sonra bir psikopat çıkıyor.
Acun’un reyting uğruna bu milletin başına bela ettiği figürlerden biri.
Acun Ilıcalı için pek çok şey denebilir ama sanırım en doğrusu medya sektörünün Doktor Frankeştayn’ı olmasıdır.
Yüzlerce hilkat garibesi “Yaratık” üretip piyasaya sürdü Acun.
Toplumun içinde normal insanlar gibi dolaşmayı bırak pek çoğuna program yaptırdı ve yaptırıyor.
Nihat Doğan denen ruh hastasını bu milletin başına bela eden ondan başkası değildir mesela.
Neyse…
Acun’un ürettiği psikopatlardan biri olan bir “şef” çektiği videoda zavallı bir papağanın boynunu öldürürcesine sıkarak “Acun diyeceksin” diye kuşu tehdit ediyor.
Ortalıkta bir kızıl kıyamet koptu ki sormayın…
Sanki bu ülkede hayvanlara hiç eziyet edilmiyormuş gibi..
Sanki bu ülkede insanın kıymeti biliniyormuş da, sıra hayvanların kıymetine gelmiş gibi…
Sanki bu ülkede bebekler bile hapislere atılmıyor, ev hanımlarına işkence yapılmıyor, 70 binden fazla öğrenci hapislerde çürütülmüyormuş gibi.
Birdenbire papağansever yönü çıktı ortaya yüce milletimizin!
Aman bir hassasiyet, bir hayvanseverlik, bir vicdan gösterisi aldı başını ki sormayın.
Haluk Levent operasyona başladı, Ömür Gedik cezai işlemleri takip etti, muhtemelen Müge Anlı da gerekli cezayı açıklar.
Acun’un bir yaratığı daha el birliğiyle derdest edildi ve ma’şeri vicdan rahatladı.
Bir ülke düşünün, en tepesindeki kişi kendi halkının boğazını sıkıyor, “AKP diyeceksin, reis diyeceksin” diye işkence üstüne işkence ediyor, muhalif olan herkesi şeytanlaştırıyor. işkence ediyor, hapse atıyor, güpegündüz insan kaçırtıyor, hatta öldürülüyor.
Bunlara karşı “gık”ı çıkmayan halkımız papağan için galeyana geliyor.
Bu ne iğrenç ve mide bulandırıcı bir ikiyüzlülüktür söyler misiniz?
Portakal ve narenciyeden nefret eden Reis’imiz ve halkımız, papağana karşı hiç de boş olmaması nasıl bir toplumsal çürümüşlüğün delilidir!
[Naci Karadağ] 19.12.2018 [TR724]
“Sen napıyorsun? Burası Paris mi? Gezi olaylarında zaten herkes dersini aldı. 15 Temmuz’da zaten herkes dersini aldı. Bu ülkede bundan sonra bu tür olaylara girişenler bunun bedelini ağır öderler.”
“Bay Kemal sokağa çağırıyor. Birileri çıkmış portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir sokağa çağırıyor.
“Haddini bil haddini. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni. Bu milletle dalga geçilmez. Öyle bulduk ekranı, bu ekrandan milleti sokağa çağırmak… Sokağa mı çağırıyorsun, işte buyur. Bu ülkede benim milletimle, onuruyla oynanmaz. Hesabı ağır olur.
“Bay Kemal 15 Temmuz’da tankların arasından kaçtın Bakırköy Belediyesi’ne gittin. Ama bir daha kaçamazsın. Bu ifadeleri kullanırken dikkatli kullan. Anında bedel ödersin.”
Bu ifadeler bir ülkenin Cumhurbaşkanına ait.
Üstelik geçmişi gazeteci cinayetleriyle dolu bir ülkenin en üst düzeydeki yöneticisine.
Lideri böyle yapar da yalakası geri durur mu?
“Gezi olayları esnasında, CHP’nin ve HDP’nin çok sevdiği çapulcular, seçilmiş hükümeti devirebileceklerini zannetmediler mi…? Emperyalist yamyamlarca desteklenmediler mi…? Ülkemizde, Osman Kavala başta olmak üzere, bazı iş adamları ve holdingler bu alçakları açıkça desteklemediler mi…? DHKP-C, PKK, Fetö mensubu kahpeler ile birlikte davrandılar. Devlete başkaldırdılar.
Silah sıktılar. Taş attılar. Molotof kokteyli attılar. Sadece kamu mallarına değil; binlerce sivil vatandaşın malına mülküne zarar verdiler. Bu nedenle başları kesilmelidir. Bu saatten sonra, Türkiye’de Sarı Yelek hayali kuranların sonu, Sarı Etek olur….”
Bu satırları Erkan Tan isimli Mehterci yandaş Havuz’daki köşesinde dile getiriyor.
Reisi “Patlatırlar enseni” diye tehdit ederken, yalaka tetikçisi “Başları kesilmelidir” diyor…
Kendine muhalefet denilen birkaç parti var. Senin benim yaptığımız gibi sosyal medyada birkaç tepki mesajı dışında bir şey yaptıkları söylenemez.
Maksat dostlar alışverişte görsün siyasetine aynen devam.
Tehdit edilen gazeteci Fatih Portakal şöyle diyor sonra: “(…) Canıma zarar geleceğinden korkuyorum. Çünkü beni her gün ekranlarınızda en az 10 dakika gösteriyorsunuz. Bir aklı evvel çıkacak, başıma bir şey geleceğinden korkuyorum. Kendim için önemli değil. Ailem, sevdiklerim var. Tek endişem o. Beni tabii ki eleştirebilirsiniz ama lütfen beni hedef göstermeyin. Bunu çok yapıyorsunuz ve bir gün başıma bir şey gelirse bunun vebali de sizindir.”
Bir başka tehdit edilen Kemal Kılıçdaroğlu ise, “Sen kimi tehdit ediyorsun?” diye çıkışamıyor bile…
Kimseden ses yok, seda yok…
Troller, tetikçiler tam kadro halinde Portakal’a yükleniyorlar 24 saat.
Akranlarda sosyal medyada gazete köşelerinde her türlü hakaret, aşağılama, küfür, tehdit gırla gidiyor.
Sonra bir psikopat çıkıyor.
Acun’un reyting uğruna bu milletin başına bela ettiği figürlerden biri.
Acun Ilıcalı için pek çok şey denebilir ama sanırım en doğrusu medya sektörünün Doktor Frankeştayn’ı olmasıdır.
Yüzlerce hilkat garibesi “Yaratık” üretip piyasaya sürdü Acun.
Toplumun içinde normal insanlar gibi dolaşmayı bırak pek çoğuna program yaptırdı ve yaptırıyor.
Nihat Doğan denen ruh hastasını bu milletin başına bela eden ondan başkası değildir mesela.
Neyse…
Acun’un ürettiği psikopatlardan biri olan bir “şef” çektiği videoda zavallı bir papağanın boynunu öldürürcesine sıkarak “Acun diyeceksin” diye kuşu tehdit ediyor.
Ortalıkta bir kızıl kıyamet koptu ki sormayın…
Sanki bu ülkede hayvanlara hiç eziyet edilmiyormuş gibi..
Sanki bu ülkede insanın kıymeti biliniyormuş da, sıra hayvanların kıymetine gelmiş gibi…
Sanki bu ülkede bebekler bile hapislere atılmıyor, ev hanımlarına işkence yapılmıyor, 70 binden fazla öğrenci hapislerde çürütülmüyormuş gibi.
Birdenbire papağansever yönü çıktı ortaya yüce milletimizin!
Aman bir hassasiyet, bir hayvanseverlik, bir vicdan gösterisi aldı başını ki sormayın.
Haluk Levent operasyona başladı, Ömür Gedik cezai işlemleri takip etti, muhtemelen Müge Anlı da gerekli cezayı açıklar.
Acun’un bir yaratığı daha el birliğiyle derdest edildi ve ma’şeri vicdan rahatladı.
Bir ülke düşünün, en tepesindeki kişi kendi halkının boğazını sıkıyor, “AKP diyeceksin, reis diyeceksin” diye işkence üstüne işkence ediyor, muhalif olan herkesi şeytanlaştırıyor. işkence ediyor, hapse atıyor, güpegündüz insan kaçırtıyor, hatta öldürülüyor.
Bunlara karşı “gık”ı çıkmayan halkımız papağan için galeyana geliyor.
Bu ne iğrenç ve mide bulandırıcı bir ikiyüzlülüktür söyler misiniz?
Portakal ve narenciyeden nefret eden Reis’imiz ve halkımız, papağana karşı hiç de boş olmaması nasıl bir toplumsal çürümüşlüğün delilidir!
[Naci Karadağ] 19.12.2018 [TR724]
Ferguson’un bıraktığı kara delik Mourinho’yu da yuttu [Hasan Cücük]
Jose Mourinho için Manchester United defteri artık kapandı. Liverpool yenilgisi sonrası Portekizli hocanın bileti kesildi. Liderin 19 puan gerisinde 6. sırada bulunan Manchester United için sadece şampiyonluk değil, Şampiyonlar Ligi biletini sağlayan ilk 4 bile tehlikeye girince Manchester United yönetimi ünlü hocanın görevine son verdi. Jose Mourinho için artık kovulmak sıradan olmaya başladı. Özellikle 3. sendromu yaşayan Mourinho, şu ana kadar çalıştırdığı takımlarda 3. sezonu tamamlamayı başaramadı.
1888-89 sezonunda start alan İngiltere Ligi’nde en çok şampiyonluk yaşayan takım listesinde Manchester United ilk sırada yer alıyor. 20 şampiyonluk gören Manchester United’in bu başarısının 13’ünün altında Alex Ferguson imzası var. İkinci sırada 18 şampiyonlukla Liverpool, üçüncü sırada 13 şampiyonlukla Arsenal bulunuyor. İlk üçteki takımlardan Manchester United 5, Liverpool 28 ve Arsenal 14 yıldır şampiyonluk hasreti çekiyor. Cenk Tosun’un formasını giydiği Everton 9 şampiyonlukla listede 4. sırada yer bulurken, tam 32 yıldır şampiyonluk göremedi. Bu gidişle de zor görecek gözüküyor. Listede 5. sırada 7 şampiyonlukla yer bulunan Aston Villa, Premier Lig’e çıkacağı günlerin hayalini kuruyor. Şampiyonluk Kaf Dağı’nın ardandan daha uzaklarda duruyor.
Şampiyonluk sayısında ilk 5’te yer alan takımların uzun dönemdir şampiyonluk hasreti çekmesi İngiltere’de futbolun yükselişinin takımlar arasında gidip- geldiğini gösteriyor. İspanya’da Barcelona ve Real Madrid’in, Almanya’da Bayern Münih’in, İtalya’da Juventus’un ezici şampiyonluk üstünlüğünü Premier Lig’de görmek mümkün olmuyor.
Alex Ferguson sonrası ManU’da bir düşüş yaşanacağın da herkes hemfikirdi. Hele Manchester City ve Chelsea’nin para gücüyle yükselişe geçtiği, Liverpool’un Jürgen Klopp, Tottenham’ın Pochettino ile kendine geldiği bir dönemde Manchester United’ın diğer şampiyonlar ligi zirveden uzak kalması olağan bir durumdu. Ancak kimse bu denli bir düşüşü de beklemiyordu. Ferguson sonrası sadece geçen sezon ligi ilk dörtte tamamladı. Diğer sezonlar Şampiyonlar Ligi biletinin dışında kaldı.
2016’da Jose Mourinho’ya takım teslim edilirken elbette ilk hedef şampiyonluktu. İlk sezon ligde ilk 4 dışında kalınmasını kazanılan UEFA Avrupa Ligi telafi etti. Avrupa’nın 2 numaralı kupası sayesinde Şampiyonlar Ligi bileti alındı. Geçen sezon ligde ikincilik geldi gelmesine ama haftalar öncesinden City yarışta tek başına kalmıştı.
Jose Mourinho’nun 2,5 yıllık Manchester United döneminde; birer UEFA Avrupa Ligi, Lig Kupası ve FA Cup kazanıldı. Transfere harcanan para ise tam 455 milyon Euro oldu. Pogba’ya 105, Lukaku’ya 85 ve Fred’e 59 milyon Euro ödendi. Takımın yıldızı Pogba, Mourinho’nun egosunu aşmakta zorlandı. Fransız yıldız zaman zaman yedek kulübesinin müdavimi oldu. Mourinho egosundan sadece Pogba değil Lukaku’da nasibini aldı.
İstatistikler de Mourinho’nun neden gönderildiğini açıklamaya yetiyor. Bir tarafta sınırsız transfer yapan diğer tarafta harcadığının karşılığını sahaya yansıtamayan. Sonuç ortada. Manchester United, Mourinho yönetiminde Premier Lig’de 176 puan topladı. Bu süreçte Manchester City 222, Tottenham 202, Chelsea 200 ve Liverpool 196 puan topladı. İngiliz futbolunda Top 6 olarak tanımlanan takımlardan Mourinho topladığı puanlarla sadece Arsenal’i geride bıraktı.
Mourinho’nun kaderinde Jürgen Klopp’un artık ayrı bir yeri var. Portekizli hoca, 17 Aralık 2015’te Chelsea’nın başındayken Klopp yönetimindeki Liverpool’a 3-1 yenilerek kovulmuştu. Tam 3 yıl sonra tarih yeniden tekerrür etti. 18 Aralık 2018’de ise yine 3-1’lik bir skorla Klopp’un Liverpool’a yenilince Manchester United yönetimi tarafından görevine son verildi. Bir anlamda Klopp, Mourinho’nun kabusu oldu.
Jose Mourinho, yaptığı 455 milyonluk transfere aldığı astronomik ücrete rağmen Ferguson sonrası boşluğu dolduramayanlar listesine dahil oldu. Kovulurken kesesini yine doldurdu. Tazminatı ise tam 27 milyon Euro. 55 yaşındaki Portekizlinin hayatı bundan sonra nasıl şekillenecek zaman gösterecek. Henüz 40 yaşındayken tarihi başarılara imza atan Mourinho’nun son yılları oldukça sönük geçti. Klopp, Sarri, Pochettino, Conte, Unai Emery ve Guardiola gibi kurt teknik adamlar arasında Mourinho’nun ‘özel biri’ olmasına imkan tanınmadı.
[Hasan Cücük] 19.12.2018 [TR724]
1888-89 sezonunda start alan İngiltere Ligi’nde en çok şampiyonluk yaşayan takım listesinde Manchester United ilk sırada yer alıyor. 20 şampiyonluk gören Manchester United’in bu başarısının 13’ünün altında Alex Ferguson imzası var. İkinci sırada 18 şampiyonlukla Liverpool, üçüncü sırada 13 şampiyonlukla Arsenal bulunuyor. İlk üçteki takımlardan Manchester United 5, Liverpool 28 ve Arsenal 14 yıldır şampiyonluk hasreti çekiyor. Cenk Tosun’un formasını giydiği Everton 9 şampiyonlukla listede 4. sırada yer bulurken, tam 32 yıldır şampiyonluk göremedi. Bu gidişle de zor görecek gözüküyor. Listede 5. sırada 7 şampiyonlukla yer bulunan Aston Villa, Premier Lig’e çıkacağı günlerin hayalini kuruyor. Şampiyonluk Kaf Dağı’nın ardandan daha uzaklarda duruyor.
Şampiyonluk sayısında ilk 5’te yer alan takımların uzun dönemdir şampiyonluk hasreti çekmesi İngiltere’de futbolun yükselişinin takımlar arasında gidip- geldiğini gösteriyor. İspanya’da Barcelona ve Real Madrid’in, Almanya’da Bayern Münih’in, İtalya’da Juventus’un ezici şampiyonluk üstünlüğünü Premier Lig’de görmek mümkün olmuyor.
Alex Ferguson sonrası ManU’da bir düşüş yaşanacağın da herkes hemfikirdi. Hele Manchester City ve Chelsea’nin para gücüyle yükselişe geçtiği, Liverpool’un Jürgen Klopp, Tottenham’ın Pochettino ile kendine geldiği bir dönemde Manchester United’ın diğer şampiyonlar ligi zirveden uzak kalması olağan bir durumdu. Ancak kimse bu denli bir düşüşü de beklemiyordu. Ferguson sonrası sadece geçen sezon ligi ilk dörtte tamamladı. Diğer sezonlar Şampiyonlar Ligi biletinin dışında kaldı.
2016’da Jose Mourinho’ya takım teslim edilirken elbette ilk hedef şampiyonluktu. İlk sezon ligde ilk 4 dışında kalınmasını kazanılan UEFA Avrupa Ligi telafi etti. Avrupa’nın 2 numaralı kupası sayesinde Şampiyonlar Ligi bileti alındı. Geçen sezon ligde ikincilik geldi gelmesine ama haftalar öncesinden City yarışta tek başına kalmıştı.
Jose Mourinho’nun 2,5 yıllık Manchester United döneminde; birer UEFA Avrupa Ligi, Lig Kupası ve FA Cup kazanıldı. Transfere harcanan para ise tam 455 milyon Euro oldu. Pogba’ya 105, Lukaku’ya 85 ve Fred’e 59 milyon Euro ödendi. Takımın yıldızı Pogba, Mourinho’nun egosunu aşmakta zorlandı. Fransız yıldız zaman zaman yedek kulübesinin müdavimi oldu. Mourinho egosundan sadece Pogba değil Lukaku’da nasibini aldı.
İstatistikler de Mourinho’nun neden gönderildiğini açıklamaya yetiyor. Bir tarafta sınırsız transfer yapan diğer tarafta harcadığının karşılığını sahaya yansıtamayan. Sonuç ortada. Manchester United, Mourinho yönetiminde Premier Lig’de 176 puan topladı. Bu süreçte Manchester City 222, Tottenham 202, Chelsea 200 ve Liverpool 196 puan topladı. İngiliz futbolunda Top 6 olarak tanımlanan takımlardan Mourinho topladığı puanlarla sadece Arsenal’i geride bıraktı.
Mourinho’nun kaderinde Jürgen Klopp’un artık ayrı bir yeri var. Portekizli hoca, 17 Aralık 2015’te Chelsea’nın başındayken Klopp yönetimindeki Liverpool’a 3-1 yenilerek kovulmuştu. Tam 3 yıl sonra tarih yeniden tekerrür etti. 18 Aralık 2018’de ise yine 3-1’lik bir skorla Klopp’un Liverpool’a yenilince Manchester United yönetimi tarafından görevine son verildi. Bir anlamda Klopp, Mourinho’nun kabusu oldu.
Jose Mourinho, yaptığı 455 milyonluk transfere aldığı astronomik ücrete rağmen Ferguson sonrası boşluğu dolduramayanlar listesine dahil oldu. Kovulurken kesesini yine doldurdu. Tazminatı ise tam 27 milyon Euro. 55 yaşındaki Portekizlinin hayatı bundan sonra nasıl şekillenecek zaman gösterecek. Henüz 40 yaşındayken tarihi başarılara imza atan Mourinho’nun son yılları oldukça sönük geçti. Klopp, Sarri, Pochettino, Conte, Unai Emery ve Guardiola gibi kurt teknik adamlar arasında Mourinho’nun ‘özel biri’ olmasına imkan tanınmadı.
[Hasan Cücük] 19.12.2018 [TR724]
Erdoğan kabinesi ABD’de ‘toplanıyor’ [Adem Yavuz Arslan]
Bir önceki yazıda (Türkiye’ye kim inanır ?) tam da bundan bahsediyordum.
Başta Erdoğan ve Mevlüt Çavuşoğlu olmak üzere AKP yöneticileri o kadar çok yalan söylüyorki uluslararası arenada Türkiye’nin çok ciddi bir ‘inanırlılık sorunu’ var.
Son örnek Pazartesi günü yaşandı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yaptığı açıklamada ‘FBI’in Gülen Cemaati’ne yönelik soruşturmalar başlattığını, 15 eyaleti kapsadığını hatta New Jersey’de tutuklananlar olduğunu’ söylemişti.
‘Haber’ tabi ki Havuz medyasında ve ‘yavru Havuz’da manşetlere çıktı. Aktroller sosyal medyada coşkuyla paylaştılar.
Her zaman olduğu gibi, yani çok geçmeden Çavuşoğlu’nun bu açıklamasının da doğru olmadığı ortaya çıktı.
ABD makamları böyle bir göz altı işleminin olmadığını açıkladı.
NEREDEYSE HER GÜNE BİR YALAN
İlerleyen saatlerde de Beyaz Saray’dan Çavuşoğlu’na bir yalanlama daha geldi.
Çavuşoğlu haftasonu yaptığı açıklamada Başkan Trump ile Erdoğan arasında Arjantin’de yapılan görüşmede Trump’ın Erdoğan’a “Gülen’i yollamak için çalışıyoruz” dediğini iddia etmişti.
Beyaz Saray, Çavuşoğlu’nun söylediği türden bir diyalog olmadığını açıkladı. Bir bakıma ‘her güne bir yalan, bir yalanlama’ düşüyor artık.
Bu arada Çavuşoğlu Doha’da katıldığı bir toplantı da Rahip Brunson için ‘CIA ajanı’ deyip, bırakılması için herhangi bir pazarlığın yapılmadığını iddia etti.
Normal de bu açıklamada bir skandal ama diğer yalanlardan ona sıra gelmedi.
Ağustos 2016’da Flynn, parayı Hollanda merkezli danışmanlık şirketi Inovo üzerinden tahsil etmiş. Inovo şirketinin kurucusu, AKP yanlısı Türkiye Yabancı Ekonomik İlişkiler Kurulu üyesi bir iş adamı olan Ekim Alptekin. Aynı zamanda Türkiye-ABD İş Konseyi’nin direktörü olan Ekim Alptekin, Erdoğan’ın ABD gezilerinin organizasyonlarıyla ilgileniyor.
Brunson için yapılan pazarlıklar canlı yayında oldu. ‘Ver papazı al papazı’ diyen Erdoğan’ın kendisiydi. Türkiye ile ABD arasında mekik dokundu. Herkesin gözü önünde olan bu sürece rağmen ‘pazarlık olmadı’ demek hayli ilginç bir ruh hali.
Ayrıca madem Brunson papaz değil CIA ajanıydı zoru görünce neden serbest bıraktınız. Savcıyı değiştirip mahkemeye baskı yapan kimdi ? ABD’ye ‘çok üstümüze gelmeyin, önümüzdeki duruşmada serbest kalacak’ sözünü veren de Patagonya lideri miydi ? ABD’liler hangi garanti ile duruşmadan bir gün önce İzmir’e özel uçak getirdiler ?
Dediğim gibi, Çavuşloğu’nun yalanlarını yazmaya kalksak ciltler dolusu ansiklopedi olur.
O yüzden ‘önümüzdeki yalanlara bakacağız’ deyip ‘esas konuya’ geçeyim.
Çavuşoğlu’nun ‘FBI Cemaate yönelik operasyon başlattı, New Jersey’de tutuklananlar oldu’ açıklamasının dolaşıma girdiği saatlerde ABD’de Çavuşoğlu’nu bizzat ilgilendiren bir iddianame açıkladı.
Doğu Virginia Bölge Mahkemesince açıklanan iddianame de AKP’nin ABD’deki iş ortaklarından Ekim Alptekin ile Bijan Kian ABD yasalarına aykırı çalışmalar yapmakla, FBI’ya yalan söylediklemekle suçlanıyorlar.
Diplomatik-hukuki bu terimlerin açılımı aslında daha ağır suçlamalara işaret ediyor. Çünkü görünürdeki ‘ABD kamuoyunu yasalara aykırı bir şekilde lobi yaparak etkilemek’ suçunun meali ‘komplo kurmak’.
Daha açık bir ifadeyle “Fethullah Gülen’e komplo kurma, Gülen’i kaçırmak için planlar yapmak”.
İddianame 21 sayfa ama hayli detaylı ve dolu. Tıpkı Zarrab dosyasında olduğu gibi Erdoğan’ın ismi geçmiyor ama oklar yine ona dönük.
Savcı Mueller’in ‘Senior Turkish Leader 1” ve “Senior Turkish Leader 2” diye kodladığı isimlerin Erdoğan ve Binali Yıldırım’ı işaret ettiğini bilmek için CIA’de çalışmaya gerek yok.
Ayrıca isimleri verilmese de ‘Türk Bakan 1’ ve ‘Türk Bakan 2’nin Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak olduğu açık.
Yani Çavuşoğlu’nun ‘FBI, Cemaate yönelik tutuklamalara başladı’ dediği saatlerde kendisi resmen iddianameye konu oldu.
İLGİNÇ ZAMANLAMA; 15 TEMMUZ’DAN 4 GÜN SONRA TUTUKLAMA TALEBİ
İddianame Flynn’in savcıya ‘çok yardımcı olduğunu’ teyit ediyor.
Muhtemelen yakın gelecekte Flynn’in anlatımları çerçevesinde ‘Erdoğan ve adamları’ ile ilgili başka iddianameler göreceğiz.
Bu iddianamede, Wall Street Journal’in kasım 2017’de yazdığı Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Flynn’in Türk bakanlar ile Gülen’i kaçırmak için plan yaptığı haberinin detayları da var.
Toplantıya katıldığı iddia edilen Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak’tan “Turkish Minister 1 ve ‘Turkish Minister 2’ olarak bahsediliyor. İddianame de şu ifadeler yer alıyor ; “ Türk kabinesi düzeyindeki yetkililer bu proje için gerekli bütçeyi onayladı. Alptekin de Türk yetkililere çalışmalarla ilgili verip onların talimatlarını Rafiekian, Flynn ve Flynn Intel Group’taki diğerlerine aktardı.”
İddianame de ayrıca Flynn ve Alptekin arasındaki para trafiklerine dair detaylara da yer veriliyor; “Alptekin’in Hollanda’daki şirketi Flynn Intel Group’un müşterisi gibi gösterilerek 600 bin dolarlık ücret Hollanda’daki şirket üzerinden üç aşamada gönderildi. Alptekin ödemeleri Türkiye’deki bir hesaptan yaptı. Ödemeleri alan Flynn Intel Group, ardından Hollanda’daki şirkete iki aşamada yüzde 20’şer komisyon gönderdi.”
Hatırlanacağı gibi FBI’a 4 kez yalan beyanda bulunduğu tespit edilen Ekim Alptekin daha önce ‘parayı kendi cebimden verdim’ açıklaması yapmış ancak özel savcı Mueller ikna olmamıştı.
İddianame de gözlerden kaçan ancak çok önemli olan bir detay var.
Türkiye, Fethullah Gülen’in tutuklanması için 19 Temmuz 2016’da ABD’ye başvurmuş. Bundan 4 gün sonra, 23 Haziran’da ise Türkiye’ye iade edilmesi için başvuru yapmış. Savcı, Türkiye’nin yolladığı belgelerin ‘hukuki standartları karşılamadığı’ gerekçesi ile ABD tarafından işleme konulmadığını belirtiyor.
Burada biraz durmak lazım.
17 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası Cemaat ‘terör örgütü’ ilan edilmiş, AKP 7/24 Gülen’e saldırıyor ve ekranlarda “Gülen’i bize verin” kampanyaları yapıyordu.
Ancak resmi başvuru için 3 yıl bekleniyor ve tam da 15 Temmuz darbe girişiminin hemen akabinden iki başvuru birden yapılıyor !
Bu durumun tesadüf olması mümkün değil.
En basit tabirle darbe ortamında işi oldu bittiye getirmek istemişler. Bana kalırsa 15 Temmuz’un planlamasını yaparken bu başvuru için de hazırlık yapmışlardır. 15 Temmuz gecesi için 4 farklı havalimanında 4 farklı uçak hazırlatan Erdoğan’ın kendince hayati bir meseleyi ihmal edeceğini düşünmek Erdoğan’ı tanımamak olur.
KAÇIRMA PLANI GÜLEN’İN MASUMİYETİNİ TEYİTTİR
Öte yandan, AKP’lilerin Gülen’i mafya yöntemleri ile kaçırmaya çalışması, bunun için planlar yapması amaçlarının tam tersi bir sonuç doğuruyor.
Çünkü Türkiye ile ABD arasında suçluların iade anlaşması var ve somut verilere dayalı dosyalarda iade mümkün.
Türkiye ne zaman Gülen’i iade edin çağrısı yapsa ABD tarafı ‘somut delilleri verin süreci başlatalım’ diyor.
Ancak bugüne kadar böyle bir delil sunulamadı.
AKP hükümetinin elindeki tüm imkanlara rağmen böyle bir delil sunamaması Erdoğan’ın damadı ve Dışişleri Bakanının Gülen’i kaçırmak için planlamalar yapması Gülen’e yöneltilen suçlamaların da boş olduğunu teyit ediyor.
Zira, Gülen dedikleri gibi ‘terörist’ ise ve elinizde somut delilleriniz varsa bunu resmi makamlardan iletir ve iadeyi sağlarsınız. Onun yerine mafya yöntemlerine başvuruyorsanız ‘terörist’ ve ‘darbe’ iddialarınızın altının boş olduğunu kendi elinizle göstermiş olursunuz.
İddianameye geri dönersek,
21 sayfalık metinde Ekim Alptekin ve Bijan Kijan arasındaki yazışmalardan çok sayıda örnek var.
Alptekin ile Türk hükümeti arasında yapılan görüşmeler, bu görüşmelere dair bilgiler var.
Bu durum iddianame de ismi verilmeyen ama Erdoğan, Yıldırım, Çavuşoğlu ve Albayrak olduğu belli olan ‘Türk siyasetçiler’ için baş ağrıtabilir. Çünkü bahse konu olay sadece Gülen’e yönelik yıpratma, karalama kampanyası değil.
‘SONUN BAŞLANGICI MI ?’
Doğal olarak bu planların hukuki bir takım sonuçları olacaktır. Bu noktada geçtimizi ağustos ayında Washington’da yapılan bir toplantıyı hatırlatmadan geçmeyeyim.
Washington merkezli Demokrasileri Koruma Vakfı (FDD)’nda yapılan bir programda Zarrab soruşturmasını yapan FBI ekibi ödüllendirildi.
FBI ajanı Jennifer McReynolds soruşturmaya dair çok çarpıcı detaylar paylaştıktan sonra “Türkiye’deki soruşturması başbakanlığa kadar gitti ve gömüldü. Birçok suç ortakları suçlandı ama henüz adaletin önüne çıkarılmadılar. Sonun başlangıcındayız ’’ demişti.
O konuşma ‘bundan sonrası’na dair ipuçları içeriyordu.
Aynı zamanda Trump yönetimine de bir ‘bu işe müdahale etmeyin’ mesajıydı. Çünkü Erdoğan’ın tüm mesaisini ve bütçesini Zarrab’ı kurtarmaya ve ABD’de de süren davaları kapatmaya ayırdığı herkesin malumu.
Mueler’in Ekim Alptekin iddianamesi gösteriyor ki ABD makamlarının ellerinde malzeme çok.
Daha önce birkaç kez yazdım, söyledim. ABD’nin enteresan bir işleyişi var. Güvenlik bürokrasisi, yargısı ‘bir şey yapmıyormuş’ gibi gözüktüğü anda bile bilgi belge topluyor.
Uygun zamanı bulduklarında ise muhataplarının iflahını kesiyorlar. O yüzden Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı bile olsanız savcıyla anlaşma yoluna gidiyorsunuz.
Bu hatırlatmayı şundan yaptım; Berat Albayrak’ın e-maillerinden de görüldüğü üzere Erdoğan’ın ABD’de ki adamları hayli pervasızca işler çeviriyorlar. Flynn ile yapılan Gülen’i kaçırma planı bunlardan sadece biriydi.
ABD güvenlik birimlerinin elinde hatırı sayılır dosya biriktiğini tahmin etmek zor değil.
Bir hükümet düşünün; Başkanı, başbakanı ve bakanları ABD’de iddianamelere konu oluyor.
Zarrab iddianamesinde doğrudan Erdoğan olmasa bile ona işaret ediliyordu. Berat Albayrak dolaylı olarak mahkeme de sık sık gündeme gelmişti.
Egemen Bağış, Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve üst düzey bürokratlar hakkında yakalama kararı var.
Dün açıklanan iddianameyle bu listeye Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak da eklendi.
Böyle giderse Erdoğan ve kabinesi ABD’de ‘toplanacak’ gibi.
[Adem Yavuz Arslan] 19.12.2018 [TR724]
Başta Erdoğan ve Mevlüt Çavuşoğlu olmak üzere AKP yöneticileri o kadar çok yalan söylüyorki uluslararası arenada Türkiye’nin çok ciddi bir ‘inanırlılık sorunu’ var.
Son örnek Pazartesi günü yaşandı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yaptığı açıklamada ‘FBI’in Gülen Cemaati’ne yönelik soruşturmalar başlattığını, 15 eyaleti kapsadığını hatta New Jersey’de tutuklananlar olduğunu’ söylemişti.
‘Haber’ tabi ki Havuz medyasında ve ‘yavru Havuz’da manşetlere çıktı. Aktroller sosyal medyada coşkuyla paylaştılar.
Her zaman olduğu gibi, yani çok geçmeden Çavuşoğlu’nun bu açıklamasının da doğru olmadığı ortaya çıktı.
ABD makamları böyle bir göz altı işleminin olmadığını açıkladı.
NEREDEYSE HER GÜNE BİR YALAN
İlerleyen saatlerde de Beyaz Saray’dan Çavuşoğlu’na bir yalanlama daha geldi.
Çavuşoğlu haftasonu yaptığı açıklamada Başkan Trump ile Erdoğan arasında Arjantin’de yapılan görüşmede Trump’ın Erdoğan’a “Gülen’i yollamak için çalışıyoruz” dediğini iddia etmişti.
Beyaz Saray, Çavuşoğlu’nun söylediği türden bir diyalog olmadığını açıkladı. Bir bakıma ‘her güne bir yalan, bir yalanlama’ düşüyor artık.
Bu arada Çavuşoğlu Doha’da katıldığı bir toplantı da Rahip Brunson için ‘CIA ajanı’ deyip, bırakılması için herhangi bir pazarlığın yapılmadığını iddia etti.
Normal de bu açıklamada bir skandal ama diğer yalanlardan ona sıra gelmedi.
Ağustos 2016’da Flynn, parayı Hollanda merkezli danışmanlık şirketi Inovo üzerinden tahsil etmiş. Inovo şirketinin kurucusu, AKP yanlısı Türkiye Yabancı Ekonomik İlişkiler Kurulu üyesi bir iş adamı olan Ekim Alptekin. Aynı zamanda Türkiye-ABD İş Konseyi’nin direktörü olan Ekim Alptekin, Erdoğan’ın ABD gezilerinin organizasyonlarıyla ilgileniyor.
Brunson için yapılan pazarlıklar canlı yayında oldu. ‘Ver papazı al papazı’ diyen Erdoğan’ın kendisiydi. Türkiye ile ABD arasında mekik dokundu. Herkesin gözü önünde olan bu sürece rağmen ‘pazarlık olmadı’ demek hayli ilginç bir ruh hali.
Ayrıca madem Brunson papaz değil CIA ajanıydı zoru görünce neden serbest bıraktınız. Savcıyı değiştirip mahkemeye baskı yapan kimdi ? ABD’ye ‘çok üstümüze gelmeyin, önümüzdeki duruşmada serbest kalacak’ sözünü veren de Patagonya lideri miydi ? ABD’liler hangi garanti ile duruşmadan bir gün önce İzmir’e özel uçak getirdiler ?
Dediğim gibi, Çavuşloğu’nun yalanlarını yazmaya kalksak ciltler dolusu ansiklopedi olur.
O yüzden ‘önümüzdeki yalanlara bakacağız’ deyip ‘esas konuya’ geçeyim.
Çavuşoğlu’nun ‘FBI Cemaate yönelik operasyon başlattı, New Jersey’de tutuklananlar oldu’ açıklamasının dolaşıma girdiği saatlerde ABD’de Çavuşoğlu’nu bizzat ilgilendiren bir iddianame açıkladı.
Doğu Virginia Bölge Mahkemesince açıklanan iddianame de AKP’nin ABD’deki iş ortaklarından Ekim Alptekin ile Bijan Kian ABD yasalarına aykırı çalışmalar yapmakla, FBI’ya yalan söylediklemekle suçlanıyorlar.
Diplomatik-hukuki bu terimlerin açılımı aslında daha ağır suçlamalara işaret ediyor. Çünkü görünürdeki ‘ABD kamuoyunu yasalara aykırı bir şekilde lobi yaparak etkilemek’ suçunun meali ‘komplo kurmak’.
Daha açık bir ifadeyle “Fethullah Gülen’e komplo kurma, Gülen’i kaçırmak için planlar yapmak”.
İddianame 21 sayfa ama hayli detaylı ve dolu. Tıpkı Zarrab dosyasında olduğu gibi Erdoğan’ın ismi geçmiyor ama oklar yine ona dönük.
Savcı Mueller’in ‘Senior Turkish Leader 1” ve “Senior Turkish Leader 2” diye kodladığı isimlerin Erdoğan ve Binali Yıldırım’ı işaret ettiğini bilmek için CIA’de çalışmaya gerek yok.
Ayrıca isimleri verilmese de ‘Türk Bakan 1’ ve ‘Türk Bakan 2’nin Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak olduğu açık.
Yani Çavuşoğlu’nun ‘FBI, Cemaate yönelik tutuklamalara başladı’ dediği saatlerde kendisi resmen iddianameye konu oldu.
İLGİNÇ ZAMANLAMA; 15 TEMMUZ’DAN 4 GÜN SONRA TUTUKLAMA TALEBİ
İddianame Flynn’in savcıya ‘çok yardımcı olduğunu’ teyit ediyor.
Muhtemelen yakın gelecekte Flynn’in anlatımları çerçevesinde ‘Erdoğan ve adamları’ ile ilgili başka iddianameler göreceğiz.
Bu iddianamede, Wall Street Journal’in kasım 2017’de yazdığı Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Flynn’in Türk bakanlar ile Gülen’i kaçırmak için plan yaptığı haberinin detayları da var.
Toplantıya katıldığı iddia edilen Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak’tan “Turkish Minister 1 ve ‘Turkish Minister 2’ olarak bahsediliyor. İddianame de şu ifadeler yer alıyor ; “ Türk kabinesi düzeyindeki yetkililer bu proje için gerekli bütçeyi onayladı. Alptekin de Türk yetkililere çalışmalarla ilgili verip onların talimatlarını Rafiekian, Flynn ve Flynn Intel Group’taki diğerlerine aktardı.”
İddianame de ayrıca Flynn ve Alptekin arasındaki para trafiklerine dair detaylara da yer veriliyor; “Alptekin’in Hollanda’daki şirketi Flynn Intel Group’un müşterisi gibi gösterilerek 600 bin dolarlık ücret Hollanda’daki şirket üzerinden üç aşamada gönderildi. Alptekin ödemeleri Türkiye’deki bir hesaptan yaptı. Ödemeleri alan Flynn Intel Group, ardından Hollanda’daki şirkete iki aşamada yüzde 20’şer komisyon gönderdi.”
Hatırlanacağı gibi FBI’a 4 kez yalan beyanda bulunduğu tespit edilen Ekim Alptekin daha önce ‘parayı kendi cebimden verdim’ açıklaması yapmış ancak özel savcı Mueller ikna olmamıştı.
İddianame de gözlerden kaçan ancak çok önemli olan bir detay var.
Türkiye, Fethullah Gülen’in tutuklanması için 19 Temmuz 2016’da ABD’ye başvurmuş. Bundan 4 gün sonra, 23 Haziran’da ise Türkiye’ye iade edilmesi için başvuru yapmış. Savcı, Türkiye’nin yolladığı belgelerin ‘hukuki standartları karşılamadığı’ gerekçesi ile ABD tarafından işleme konulmadığını belirtiyor.
Burada biraz durmak lazım.
17 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası Cemaat ‘terör örgütü’ ilan edilmiş, AKP 7/24 Gülen’e saldırıyor ve ekranlarda “Gülen’i bize verin” kampanyaları yapıyordu.
Ancak resmi başvuru için 3 yıl bekleniyor ve tam da 15 Temmuz darbe girişiminin hemen akabinden iki başvuru birden yapılıyor !
Bu durumun tesadüf olması mümkün değil.
En basit tabirle darbe ortamında işi oldu bittiye getirmek istemişler. Bana kalırsa 15 Temmuz’un planlamasını yaparken bu başvuru için de hazırlık yapmışlardır. 15 Temmuz gecesi için 4 farklı havalimanında 4 farklı uçak hazırlatan Erdoğan’ın kendince hayati bir meseleyi ihmal edeceğini düşünmek Erdoğan’ı tanımamak olur.
KAÇIRMA PLANI GÜLEN’İN MASUMİYETİNİ TEYİTTİR
Öte yandan, AKP’lilerin Gülen’i mafya yöntemleri ile kaçırmaya çalışması, bunun için planlar yapması amaçlarının tam tersi bir sonuç doğuruyor.
Çünkü Türkiye ile ABD arasında suçluların iade anlaşması var ve somut verilere dayalı dosyalarda iade mümkün.
Türkiye ne zaman Gülen’i iade edin çağrısı yapsa ABD tarafı ‘somut delilleri verin süreci başlatalım’ diyor.
Ancak bugüne kadar böyle bir delil sunulamadı.
AKP hükümetinin elindeki tüm imkanlara rağmen böyle bir delil sunamaması Erdoğan’ın damadı ve Dışişleri Bakanının Gülen’i kaçırmak için planlamalar yapması Gülen’e yöneltilen suçlamaların da boş olduğunu teyit ediyor.
Zira, Gülen dedikleri gibi ‘terörist’ ise ve elinizde somut delilleriniz varsa bunu resmi makamlardan iletir ve iadeyi sağlarsınız. Onun yerine mafya yöntemlerine başvuruyorsanız ‘terörist’ ve ‘darbe’ iddialarınızın altının boş olduğunu kendi elinizle göstermiş olursunuz.
İddianameye geri dönersek,
21 sayfalık metinde Ekim Alptekin ve Bijan Kijan arasındaki yazışmalardan çok sayıda örnek var.
Alptekin ile Türk hükümeti arasında yapılan görüşmeler, bu görüşmelere dair bilgiler var.
Bu durum iddianame de ismi verilmeyen ama Erdoğan, Yıldırım, Çavuşoğlu ve Albayrak olduğu belli olan ‘Türk siyasetçiler’ için baş ağrıtabilir. Çünkü bahse konu olay sadece Gülen’e yönelik yıpratma, karalama kampanyası değil.
‘SONUN BAŞLANGICI MI ?’
Doğal olarak bu planların hukuki bir takım sonuçları olacaktır. Bu noktada geçtimizi ağustos ayında Washington’da yapılan bir toplantıyı hatırlatmadan geçmeyeyim.
Washington merkezli Demokrasileri Koruma Vakfı (FDD)’nda yapılan bir programda Zarrab soruşturmasını yapan FBI ekibi ödüllendirildi.
FBI ajanı Jennifer McReynolds soruşturmaya dair çok çarpıcı detaylar paylaştıktan sonra “Türkiye’deki soruşturması başbakanlığa kadar gitti ve gömüldü. Birçok suç ortakları suçlandı ama henüz adaletin önüne çıkarılmadılar. Sonun başlangıcındayız ’’ demişti.
O konuşma ‘bundan sonrası’na dair ipuçları içeriyordu.
Aynı zamanda Trump yönetimine de bir ‘bu işe müdahale etmeyin’ mesajıydı. Çünkü Erdoğan’ın tüm mesaisini ve bütçesini Zarrab’ı kurtarmaya ve ABD’de de süren davaları kapatmaya ayırdığı herkesin malumu.
Mueler’in Ekim Alptekin iddianamesi gösteriyor ki ABD makamlarının ellerinde malzeme çok.
Daha önce birkaç kez yazdım, söyledim. ABD’nin enteresan bir işleyişi var. Güvenlik bürokrasisi, yargısı ‘bir şey yapmıyormuş’ gibi gözüktüğü anda bile bilgi belge topluyor.
Uygun zamanı bulduklarında ise muhataplarının iflahını kesiyorlar. O yüzden Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı bile olsanız savcıyla anlaşma yoluna gidiyorsunuz.
Bu hatırlatmayı şundan yaptım; Berat Albayrak’ın e-maillerinden de görüldüğü üzere Erdoğan’ın ABD’de ki adamları hayli pervasızca işler çeviriyorlar. Flynn ile yapılan Gülen’i kaçırma planı bunlardan sadece biriydi.
ABD güvenlik birimlerinin elinde hatırı sayılır dosya biriktiğini tahmin etmek zor değil.
Bir hükümet düşünün; Başkanı, başbakanı ve bakanları ABD’de iddianamelere konu oluyor.
Zarrab iddianamesinde doğrudan Erdoğan olmasa bile ona işaret ediliyordu. Berat Albayrak dolaylı olarak mahkeme de sık sık gündeme gelmişti.
Egemen Bağış, Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve üst düzey bürokratlar hakkında yakalama kararı var.
Dün açıklanan iddianameyle bu listeye Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak da eklendi.
Böyle giderse Erdoğan ve kabinesi ABD’de ‘toplanacak’ gibi.
[Adem Yavuz Arslan] 19.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)