Çorlu’daki tren faciasında hayatını kaybeden 25 kişiden biri olan 9 yaşındaki Arda’nın annesi Mısra Sel, TCCD Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü İsa Apaydın tarafından bloklandı. Evladını kaybeden annenin, sosyal medyadaki adalet feryadına blokla cevap veren Apaydın, kamuoyunun tepkisine neden oldu: “Adalet isteyen bir anneyi değil, onlarca insanı sevdiklerinden ayıran kazaları engelleyin!”
Çorlu’da tren faciası yaşandığında takvim yaprakları 8 Temmuz’u gösteriyordu. Korkunç kazada, yağış sebebiyle rayların altındaki toprak menfezinin kayması sonucu 5 vagonun raydan çıkmış ve 25 kişi hayatını kaybetmişti. Skandal sonrası başlatılan soruşturmada bugüne kadar bir arpa boyu bile yol alınamadı. İYİ Parti’nin kaza sonrası verdiği araştırma önergesi de AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi. Kaza sonrası hazırlanan ve TCDD yönetimini aklayan bilirkişi raporu da kamuoyunun tepkisine neden olmuştu. Söz konusu raporda, bütün fatura yol-bakım onarım ekibine kesiliyordu.
ADALETİ SOSYAL MEDYADA ARIYORLAR
Yetkililerin duyarsızlığı ve adaletin kaplumbağa hızıyla ilerlemesi mağdurları isyan etme noktasına getirdi. Kazada yakınlarını, eşlerini, evlatlarını kaybeden aileler, adalet taleplerini sosyal medyadan dile getirmeye başladı. Ancak bu da çözüm olmadı! İhmaller sonucu meydana geldiği bilirkişi raporuyla belli olan kazada 9 yaşındaki oğlu Arda’yı kaybeden Mısra Sel’in, ‘adalet’ çığlığı, TCDD Genel Müdürü İsa Apaydın tarafından bloklandı. Genel Müdür, Twitter hesabı üzerinden, “17 hafta önce bugün! Çorlu’da 25 (?) vatandaşımız öldü! Oğlum öldü! İhmallerin yüzünden @TCDDemiryollari @UABakanligi 17 hafta geçti, davası başlamadı!? Sanki hiç birşey olmadı! #adalet bekliyoruz! Sorumluların yargılanmasını istiyoruz!” paylaşımı yapan anneyi ‘engelledi.’
‘BENİ ENGELLEMEK’ FACİAYI ÖRTMÜYOR
Mısra Sel, İsa Apaydın’a tepkisini yine kişisel Twitter hesabı üzerinden gösterdi. Sel, “Beni engellemek, yazdıklarımı görmemek bu faciayı örtmüyor! Gerçekler ortada! 25 kişi öldü!Oğlum öldü oğlum! Neden rahatsız oldu acaba!?” ifadelerini kullandı. Bir başka paylaşımında ise Sel, “Bir saniye düşünün! Eşiniz,anneniz,kardeşiniz,babanız,evladınız!Evde yolunu gözlerken bir faciada can veriyor!İhmallerden!Artık onsuz yaşamak zorunda kalıyorsunuz! Siz acı çekerken,sebep olanlar koltuklarında oturmaya devam ediyor! Vicdanlar rahat!” cümlelerine yer verdi.
ÖMER KAVİLİ: GİZLENEMEYECEKSİNİZ
TCDD Genel Müdürü Apaydın’ın tavrı sosyal medyada büyük tepki çekti. Tepki gösterenlerden biri de Ömer Kavili oldu. Kavili, Apaydın’a hitaben paylaştığı tweet’te, “Deve kuşu başını kuma gömünce gizlendiğini ve kendisini kimsenin göremediğini zannedermişşş #Kavilizm @isaapaydintcdd” ifadelerini kullandı. Bir başka kullanıcı ise, “Acılı İnsanları değil, o insanların canını yakan kazaları engelleyeceksiniz.” tweet’i paylaştı.
***
Deliller karartılmak istenmiş
Gazeteci Mustafa Hoş, Çorlu tren faciasını yakından takip eden isimlerden biriydi. Geçtiğimiz günlerde bir yol bakım müdürünün soruşturma dosyasına giren ifadesini kamuoyuyla paylaştı. Buna göre, yol bakım müdürü ifadesinde, amirlerinin bir vagon taş doldurup kaza yerine getirmelerini istediğini söylüyordu. İfadeye göre, amirlerinin bunu istediği saatte enkaz henüz kaldırılmamıştı. Ve vagonların içerisinde ve altında kalan cesetleri çıkarma çalışmaları devam ediyordu. İnsanlar canlarıyla uğraşırlarken, sorumlular gece yarısı bir ekip toplayıp boşalan menfezlerin altını taşlarla doldurmanın, daha doğrusu delilleri karartmanın hesabını yapıyorlardı.
Bakım ihalesi ödeneğe takılmış
Kaza sonrası ortaya atılan belli başlı iddialar vardı. Bunlardan ilki bu hattın bakımı için açılan ihalenin ödenek yetersizliği nedeniyle iptal edildiğiydi. Buna göre DDY, tren yolunun bakımı için 11 Haziran’da ihale ilanı vermiş ama Temmuz’da planlanan ihale, 21 Haziran’da ‘ödenek tahsis emri çıkmadığından’ iptal edilmişti. İkinci iddiası ise tren hatlarını kontrol eden yol bekçilerinin görevlerine son verilmesiydi. Yol bekçisi kadrosu 5 yıl önce kaldırılmıştı. Bu iddiayı bizzat dönemin Ulaştırma Bakanı doğruladı. Yeni sistemde yol bekçilerine gerek olmadığını açıkladı. Üçüncü neden ise AKP iktidarının denetimleri meslek odalarından alıp özel şirketlere vermesiydi. Bu durumun, denetimleri zaafa uğrattığı belirtiliyor.
[İlker Doğan] 13.11.2018 [TR724]
Adalet talebine, ‘blok’ geldi [İlker Doğan]
Doğu Ekspresinde Cinayet; Fransız bakan neden Erdoğan’a çattı? [Yavuz Altun]
Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğunda öldürülen Cemal Kaşıkçı, dün ilginç bir polemiğin konusu oldu.
Malum, Türkiye Cumhuriyeti elinde cinayetle ilgili bir ses kaydı olduğunu iddia ediyor. Bugüne kadar medyaya yansıyan haberler arasında bunu yalanlayan da var, doğrulayan da.
CIA Başkanı Gina Haspel’in Türkiye ziyaretinde bu kaydı dinlediğini ve zinhar dinlemediğini söyleyenler olduğu gibi, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun da kayıttan bilgisi olduğu ve Suudilere ayıp olmasın diye dinlemekten vazgeçtiği imasında bulunan haberler de yayınlandı.
Ancak geçen haftasonu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu ses kaydını ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi önde gelen ülkelerle paylaştıklarını açıkladı. “Herkes durumun farkında,” demeye getirdi.
Gelgelelim dün, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian ilginç bir çıkış yaparak, böyle bir şeyden haberdar olmadığını söyledi. Daha da ileri gidip, Erdoğan’ın bu cinayet üzerinden “politik oyunlar oynadığını” aktardı.
Fransızlar bazen böyle dobra olabiliyor.
Hemen akabinde Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, NTV’ye bağlanarak bu çıkışı ayıpladı ve Fransız istihbarat birimleriyle “onların talebi üzerine” Kaşıkçı vakasındaki bilgileri paylaştıklarını belirtti.
Çavuşoğlu, geçenlerde söylediği gibi, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili ellerinde “daha fazla delil” olduğunu da vurguladı. Soruşturma tamamlanınca açıklayacaklarmış.
Konsolosluk cinayetinin üzerinden 42 gün geçmesine rağmen, iki önemli sorunun cevabı hâlen yok: Gazetecinin cesedi nerede? Türkiye’nin elindeki ses kaydı nasıl elde edildi?
Cesetle ilgili Türk medyasında çıkan haberleri alt alta koyduğumuzda, Türk polisinin kafasının bir hayli karışık olduğunu söyleyebiliriz.
Belgrad Ormanı’nda, Yalova’da bir çiftlik evinde ve hatta Suudi Arabistan Konsolosu Muhammed Uteybi’nin konutundaki şöminede cesetle ilgili izlere rastlandığı yönünde haberler çıktı.
Yetmedi, önceki gün iktidara yakın medyada cesedin eritilerek konsolosluğun bahçesindeki kuyuya atıldığı iddia edildi.
Suudi Arabistan ise bu konuda sessizliği tercih ederek, süre kazanıyor. Bir yandan da Türkiye’nin konuyla ilgili elinde ne kadar bilgi olduğunu öğrenmeye çalışıyor.
Spekülasyon yapalım: Riyad yönetimi Türkiye’den bu konuda güvenilir bilgi sızdıracak birine, tercihen soruşturmada yer alan bir polise ya da savcıya, servet değerinde rüşvet verecektir. Belki de çoktan vermiştir.
Gelelim diğer meseleye.
Türkiye nasıl oldu da “yabancı toprağı” sayılan diplomatik bir binada vuku bulan olayın ses kaydını elde edebildi?
Akla gelen ilk açıklama “ortam dinlemesi” yapıldığı yönündeydi. Eğer yakın zamanda istihbarat elemanları binaya bir böcek yerleştirmemişse, bunun nasıl olduğunun açıklanması biraz zahmetli bir iş.
Bu sebeple zaten Apple Watch hikâyesi uyduruldu. Güya Kaşıkçı’nın Apple marka saati, ses kaydı yapıp bunu da internete yüklemeyi başarmıştı. Kimse yemedi tabi.
İkinci ihtimal, maktulün üstünde bir ses kayıt cihazı bulunuyor olması ve Türk istihbaratının o esnada canlı dinleme yapması.
Ben biraz bu ihtimalden yanayım. Kaşıkçı’nın İstanbul’daki elçiliğe gitmeden önce Türk istihbaratını haberdar ettiğini ve içeride başına gelebilecek kötü bir şeyin önlenebilmesi için yardım talebinde bulunduğunu düşünüyorum.
Bunun üzerine muhtemelen Kaşıkçı’nın üzerine bir dinleme cihazı yerleştirildi ve elçilikte olup bitenler naklen dinlendi.
Eğer bu teori doğruysa ve Kaşıkçı’nın ölümü uzun süren bir sorgunun neticesindeyse, neden anında müdahale edilmediği sorgulanmalıdır elbette. Belki de Suud yetkililer, dinleme cihazını keşfettikten sonra Kaşıkçı’nın bu vakadan kurtulup bütün dünyada olayı anlatmasına izin vermektense, onu öldürmeyi tercih etmiştir. Kim bilir?
Soruşturmanın uzaması Erdoğan için birçok yönden avantajlı. Bölgesel ilişkiler bağlamında pazarlık yapmak için bu konuyu kullanıyor. Batı’yla tekrardan yakınlaşma ve Batılı medyada imajını düzeltme adına fayda sağlıyor.
Dün her ne kadar Fransa dışişleri bakanı ses kayıtlarından haberi olmadığını belirtse de, Kanada Başbakanı Justin Trudeau bir açıklama yaparak, istihbaratının kaydı dinlediğini söyledi.
Almanya’dan Şansölye Angela Merkel’in sözcüsü de Türkiye’yle “istihbarat paylaşımı” yaptıklarını belirtti.
Anlaşılan şimdilik öncelikli hedef, hazır fırsatını bulmuşken Suudi Arabistan’a bir dizgin vurmak. ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı Ortadoğu planının önemli bir parçası olan Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın bu vesileyle biraz da olsa kontrol edilebilir hâle getirilmesi, Trump’tan ve bodoslama İran karşıtlığından hoşnut olmayan Avrupa ülkelerinin çıkarına.
Erdoğan’ı şu süreçte hoşnut etmek de, boyunlarının borcu. Ama arada Fransız dışişleri bakanı gibi vicdanlı patavatsızlar çıkacaktır. E, o kadarına da Erdoğan katlansın artık. Girdiği her ortamda, sırtını sıvazlayıp yüzüne güldükleri kadar kadraj altında tekme atmayı da sürdürecekler. Roma İmparatorluğu’nun mirasçılarıyla siyaset yapmak biraz da böyledir.
Son olarak, merhum Cemal Kaşıkçı’yı açıkçası iyi tanımıyorum. Türkiye’yle yakın ilişkileri olduğunu ölümünden sonra ortaya çıkanlardan öğrendim.
Ölünün arkasından kötü konuşmak olmaz. Fakat merak etmeden de edemiyorum: Acaba Erdoğan’ın Türkiye’deki siyaset tarzını demokrasiyle bağdaştırıyor muydu? Yahut Türk hapishanelerindeki onlarca gazeteci hakkında ne düşünüyordu?
[Yavuz Altun] 13.11.2018 [TR724]
Malum, Türkiye Cumhuriyeti elinde cinayetle ilgili bir ses kaydı olduğunu iddia ediyor. Bugüne kadar medyaya yansıyan haberler arasında bunu yalanlayan da var, doğrulayan da.
CIA Başkanı Gina Haspel’in Türkiye ziyaretinde bu kaydı dinlediğini ve zinhar dinlemediğini söyleyenler olduğu gibi, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun da kayıttan bilgisi olduğu ve Suudilere ayıp olmasın diye dinlemekten vazgeçtiği imasında bulunan haberler de yayınlandı.
Ancak geçen haftasonu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu ses kaydını ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi önde gelen ülkelerle paylaştıklarını açıkladı. “Herkes durumun farkında,” demeye getirdi.
Gelgelelim dün, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian ilginç bir çıkış yaparak, böyle bir şeyden haberdar olmadığını söyledi. Daha da ileri gidip, Erdoğan’ın bu cinayet üzerinden “politik oyunlar oynadığını” aktardı.
Fransızlar bazen böyle dobra olabiliyor.
Hemen akabinde Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, NTV’ye bağlanarak bu çıkışı ayıpladı ve Fransız istihbarat birimleriyle “onların talebi üzerine” Kaşıkçı vakasındaki bilgileri paylaştıklarını belirtti.
Çavuşoğlu, geçenlerde söylediği gibi, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili ellerinde “daha fazla delil” olduğunu da vurguladı. Soruşturma tamamlanınca açıklayacaklarmış.
Konsolosluk cinayetinin üzerinden 42 gün geçmesine rağmen, iki önemli sorunun cevabı hâlen yok: Gazetecinin cesedi nerede? Türkiye’nin elindeki ses kaydı nasıl elde edildi?
Cesetle ilgili Türk medyasında çıkan haberleri alt alta koyduğumuzda, Türk polisinin kafasının bir hayli karışık olduğunu söyleyebiliriz.
Belgrad Ormanı’nda, Yalova’da bir çiftlik evinde ve hatta Suudi Arabistan Konsolosu Muhammed Uteybi’nin konutundaki şöminede cesetle ilgili izlere rastlandığı yönünde haberler çıktı.
Yetmedi, önceki gün iktidara yakın medyada cesedin eritilerek konsolosluğun bahçesindeki kuyuya atıldığı iddia edildi.
Suudi Arabistan ise bu konuda sessizliği tercih ederek, süre kazanıyor. Bir yandan da Türkiye’nin konuyla ilgili elinde ne kadar bilgi olduğunu öğrenmeye çalışıyor.
Spekülasyon yapalım: Riyad yönetimi Türkiye’den bu konuda güvenilir bilgi sızdıracak birine, tercihen soruşturmada yer alan bir polise ya da savcıya, servet değerinde rüşvet verecektir. Belki de çoktan vermiştir.
Gelelim diğer meseleye.
Türkiye nasıl oldu da “yabancı toprağı” sayılan diplomatik bir binada vuku bulan olayın ses kaydını elde edebildi?
Akla gelen ilk açıklama “ortam dinlemesi” yapıldığı yönündeydi. Eğer yakın zamanda istihbarat elemanları binaya bir böcek yerleştirmemişse, bunun nasıl olduğunun açıklanması biraz zahmetli bir iş.
Bu sebeple zaten Apple Watch hikâyesi uyduruldu. Güya Kaşıkçı’nın Apple marka saati, ses kaydı yapıp bunu da internete yüklemeyi başarmıştı. Kimse yemedi tabi.
İkinci ihtimal, maktulün üstünde bir ses kayıt cihazı bulunuyor olması ve Türk istihbaratının o esnada canlı dinleme yapması.
Ben biraz bu ihtimalden yanayım. Kaşıkçı’nın İstanbul’daki elçiliğe gitmeden önce Türk istihbaratını haberdar ettiğini ve içeride başına gelebilecek kötü bir şeyin önlenebilmesi için yardım talebinde bulunduğunu düşünüyorum.
Bunun üzerine muhtemelen Kaşıkçı’nın üzerine bir dinleme cihazı yerleştirildi ve elçilikte olup bitenler naklen dinlendi.
Eğer bu teori doğruysa ve Kaşıkçı’nın ölümü uzun süren bir sorgunun neticesindeyse, neden anında müdahale edilmediği sorgulanmalıdır elbette. Belki de Suud yetkililer, dinleme cihazını keşfettikten sonra Kaşıkçı’nın bu vakadan kurtulup bütün dünyada olayı anlatmasına izin vermektense, onu öldürmeyi tercih etmiştir. Kim bilir?
Soruşturmanın uzaması Erdoğan için birçok yönden avantajlı. Bölgesel ilişkiler bağlamında pazarlık yapmak için bu konuyu kullanıyor. Batı’yla tekrardan yakınlaşma ve Batılı medyada imajını düzeltme adına fayda sağlıyor.
Dün her ne kadar Fransa dışişleri bakanı ses kayıtlarından haberi olmadığını belirtse de, Kanada Başbakanı Justin Trudeau bir açıklama yaparak, istihbaratının kaydı dinlediğini söyledi.
Almanya’dan Şansölye Angela Merkel’in sözcüsü de Türkiye’yle “istihbarat paylaşımı” yaptıklarını belirtti.
Anlaşılan şimdilik öncelikli hedef, hazır fırsatını bulmuşken Suudi Arabistan’a bir dizgin vurmak. ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı Ortadoğu planının önemli bir parçası olan Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın bu vesileyle biraz da olsa kontrol edilebilir hâle getirilmesi, Trump’tan ve bodoslama İran karşıtlığından hoşnut olmayan Avrupa ülkelerinin çıkarına.
Erdoğan’ı şu süreçte hoşnut etmek de, boyunlarının borcu. Ama arada Fransız dışişleri bakanı gibi vicdanlı patavatsızlar çıkacaktır. E, o kadarına da Erdoğan katlansın artık. Girdiği her ortamda, sırtını sıvazlayıp yüzüne güldükleri kadar kadraj altında tekme atmayı da sürdürecekler. Roma İmparatorluğu’nun mirasçılarıyla siyaset yapmak biraz da böyledir.
Son olarak, merhum Cemal Kaşıkçı’yı açıkçası iyi tanımıyorum. Türkiye’yle yakın ilişkileri olduğunu ölümünden sonra ortaya çıkanlardan öğrendim.
Ölünün arkasından kötü konuşmak olmaz. Fakat merak etmeden de edemiyorum: Acaba Erdoğan’ın Türkiye’deki siyaset tarzını demokrasiyle bağdaştırıyor muydu? Yahut Türk hapishanelerindeki onlarca gazeteci hakkında ne düşünüyordu?
[Yavuz Altun] 13.11.2018 [TR724]
Tek gerçek, canı yanan çocuklardır [Tarık Toros]
Erzurum başsavcılığı, Mersin başsavcılığına 25 Ekim 2018 tarihli bir yazı yazdı.
Elif Zahide Tohumcu’nun;
-Şüpheli sıfatıyla savunmasının alınması..
-Delillerin sorulması için..
-İvedilikle ifadeye çağırılması istendi.
**
Yazıda soruşturma numarası var ama ne hakkında olduğu yok.
Sayfanın altına bakıyorsunuz.
Elif Zahide Tohumcu, 26.06.2014 doğumlu.
Yani, henüz 4 yaşında.
Yazıyla DÖRT.
**
Olay Cuma günü gündem oldu.
4 gündür…
Twitter’de belli hesaplar, belli birkaç internet sitesi dışında olaya tepki gösteren yok!
**
Bırakın hukuk/adalet/yargı…
Olayı insaniyet açısından ele alacak hal bulunmuyor.
Oralara girmeyeceğim.
**
Ülkenin gazete sayfalarını çevirin, az ekranlarına bakın…
Hiçbir şey olmamış gibi bir hayat yaşanıyor.
Adeta güllük gülistanlık.
Muhalif kesime bakın:
Gezi’de polis şiddeti kurbanları Berkin Elvan, Ali İsmail söz konusu olunca…
Mangalda kül bırakmıyor.
Yine…
Son dönemde, tuhaf bir şey oldu.
Eskiden 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, mesela…
Sadece o gün kutlanırdı.
Şimdi üç gün önceden başlıyor.
Tıpkı, 10 Kasım Atatürk’ün ölüm yıldönümü gibi.
Geçen hafta, “Nur içinde yat Atam” mesajlarını görünce…
“Allah Allah bugün 10 Kasım mı acaba” diye düşündüm.
Baktım 8 Kasım.
29 Ekim kutlamaları da öyle, 25-26’sında başlamıştı.
İtirazım bunlara değil.
Gezi Olayları’na, geçmiş darbe günlerine, ara dönemlere rahmet okutacak bir dönem yaşanıyor.
Gözünü güncel zulme kapatıp arşivden kart çekmek işe yarıyor mu gerçekten, merak ediyorum.
Ya da klasik, zararsız alan paslaşması mı bunlar, bilemiyorum.
**
Şu son 5-6 senede gördüğüm şu:
Vicdan ve kamu vicdanı farklı şeyler.
Bu toplum kendi notunu çok çok önceleri vermişti de, idrak etmemiştik henüz.
Şimdi iliklerimize kadar hissediyoruz.
**
Esasen…
4 yaşında bir çocuğu ifadeye çağıran savcının ülkesinde…
Bundan zerre bahsetmemek, görmezden gelmek, yokmuş gibi davranmak, üstünü kapatmak değildir ana mesele.
Yetişkinler bir biçimde acılarıyla yaşamayı becerir.
Hayatını ona göre tanzim eder.
Olmadı, yeni hayat kurar.
Ya çocuklar?
**
Göç yollarında yitip gidenler hicrandır.
Ve halen;
Binlercesinin cezaevinde olduğu…
On binlercesinin dışarıda anasız-babasız bırakıldığı…
Bir o kadarının açlık kertesinde yaşam mücadelesi sürdüğü…
Okulunda dışandığı, itilip kakıldığı bir ülkede…
Tek gerçek, canı yanan çocuklardır.
Yaraları sararsınız, lakin bunun tedavisi yoktur.
Travması nesiller boyu devam eder.
[Tarık Toros] 13.11.2018 [TR724]
Elif Zahide Tohumcu’nun;
-Şüpheli sıfatıyla savunmasının alınması..
-Delillerin sorulması için..
-İvedilikle ifadeye çağırılması istendi.
**
Yazıda soruşturma numarası var ama ne hakkında olduğu yok.
Sayfanın altına bakıyorsunuz.
Elif Zahide Tohumcu, 26.06.2014 doğumlu.
Yani, henüz 4 yaşında.
Yazıyla DÖRT.
**
Olay Cuma günü gündem oldu.
4 gündür…
Twitter’de belli hesaplar, belli birkaç internet sitesi dışında olaya tepki gösteren yok!
**
Bırakın hukuk/adalet/yargı…
Olayı insaniyet açısından ele alacak hal bulunmuyor.
Oralara girmeyeceğim.
**
Ülkenin gazete sayfalarını çevirin, az ekranlarına bakın…
Hiçbir şey olmamış gibi bir hayat yaşanıyor.
Adeta güllük gülistanlık.
Muhalif kesime bakın:
Gezi’de polis şiddeti kurbanları Berkin Elvan, Ali İsmail söz konusu olunca…
Mangalda kül bırakmıyor.
Yine…
Son dönemde, tuhaf bir şey oldu.
Eskiden 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, mesela…
Sadece o gün kutlanırdı.
Şimdi üç gün önceden başlıyor.
Tıpkı, 10 Kasım Atatürk’ün ölüm yıldönümü gibi.
Geçen hafta, “Nur içinde yat Atam” mesajlarını görünce…
“Allah Allah bugün 10 Kasım mı acaba” diye düşündüm.
Baktım 8 Kasım.
29 Ekim kutlamaları da öyle, 25-26’sında başlamıştı.
İtirazım bunlara değil.
Gezi Olayları’na, geçmiş darbe günlerine, ara dönemlere rahmet okutacak bir dönem yaşanıyor.
Gözünü güncel zulme kapatıp arşivden kart çekmek işe yarıyor mu gerçekten, merak ediyorum.
Ya da klasik, zararsız alan paslaşması mı bunlar, bilemiyorum.
**
Şu son 5-6 senede gördüğüm şu:
Vicdan ve kamu vicdanı farklı şeyler.
Bu toplum kendi notunu çok çok önceleri vermişti de, idrak etmemiştik henüz.
Şimdi iliklerimize kadar hissediyoruz.
**
Esasen…
4 yaşında bir çocuğu ifadeye çağıran savcının ülkesinde…
Bundan zerre bahsetmemek, görmezden gelmek, yokmuş gibi davranmak, üstünü kapatmak değildir ana mesele.
Yetişkinler bir biçimde acılarıyla yaşamayı becerir.
Hayatını ona göre tanzim eder.
Olmadı, yeni hayat kurar.
Ya çocuklar?
**
Göç yollarında yitip gidenler hicrandır.
Ve halen;
Binlercesinin cezaevinde olduğu…
On binlercesinin dışarıda anasız-babasız bırakıldığı…
Bir o kadarının açlık kertesinde yaşam mücadelesi sürdüğü…
Okulunda dışandığı, itilip kakıldığı bir ülkede…
Tek gerçek, canı yanan çocuklardır.
Yaraları sararsınız, lakin bunun tedavisi yoktur.
Travması nesiller boyu devam eder.
[Tarık Toros] 13.11.2018 [TR724]
Kokuşan devlet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Esas olan 15 Temmuz sonrası devletin kokuşmaya başlamasıdır. Bu nedenle 15 Temmuz darbe girişimini kimin yaptığı ya da yaptırdığı hakkında kafalarda birçok soru işareti olmasına karşın, beni ilgilendiren esas konu, bu elim kalkışmanın sonrasında siyasetten ekonomiye, sosyal yaşamdan dış politikaya neler olduğu. Darbenin komuta kademesi hala belli değil. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) çok büyük bir çoğunluğunun darbeye karışmadığı bilindiği halde, general-amiral komuta kademesi toplamının yüzde elliye yakınının darbeci oldukları iddiasıyla tutuklanmaları, dahası bu askerlerin “FETÖ” olarak adlandırılan hayali bir terör örgütü üyesi olarak gösterilmeleri, odaklanılması gereken bir konu. Çünkü daha darbenin hemen başında Cemaat’in darbe yaptığı iddiasını ortaya atan Erdoğan ve çevresi, nedense darbenin soruşturulması konusunda görevlendirilen Araştırma Komisyonunu işlevsizleştirmek için elinden ne geliyorsa yaptı.
Darbe gerekçesiyle Türkiye’de rejim değişikliği gerçekleştirildi. İnanılmaz rakamlarda ve oranlarda bir tasfiye yapıldı. Devlet kadrolarından yüz binlerce memur ihraç edildi. İçinde yargıçlar, savcılar, polisler, askerler, öğretim üyeleri, öğretmenler, diplomatlar, büyük-orta ve küçük bürokratlar var. Yüz binlerce insan kanunlarda yer almayan suç gerekçeleri öne sürülerek, kanıtlara dayandırılmadan hapse atıldı. İçlerinde Cemaat’e mensup veya yakın olanlar, Kürtler, Barış Akademisyenleri, demokratlar, liberaller var. Hapishanelerde binlerce kadın ve sayıları 700’ün üzerinde bebek var. Yani 15 Temmuz’u kim yaptı sorusundan önce, 15 Temmuz sonrasında ne yapıldı, buna odaklanmak lazım. 15 Temmuz’u şu anki sis perdesinden dolayı analiz edemiyoruz. Ama 15 Temmuz sonrasında kokuşan devleti görüyoruz. Dolayısıyla spekülasyona gerek olmaksızın, kokuşmanın nedeni olan darbe girişimi sonrasında yapılan hak ihlallerine yoğunlaşmak, devlet mimarisinde gerçekleşen tepeden tırnağa dönüşümü analiz etmek, anayasal düzenle çelişen hukuki ve fiili yapıyı eleştirmek gibi daha yapıcı ve tutarlı işlerle uğraşmalıyız.
Bugün yüzbinlerce insan darbeci olmaktan hapiste
Neden kokuşma? 15 Temmuz sonrasında en başta eleştirilmesi gereken şey, kolektif cezalandırma ve masumiyet karinesi ilkesinin ihlalidir. Masumiyet karinesine göre, bir kişi, aksi ispat edilene kadar masumdur. Sen suç işlemişsin diye iddia edilerek kişinin özgürlük hakkı gasp edilemez. Kanıtlarla desteklenmeden, ispat olmaz. Gözünün üzerinde kaşın var türünden komik iddialarla, ağır suçlamalar yapılıyor ve insanlar herhangi bir kanıt olmaksızın cezaevine atılıyor. Bugün yüz binlerce insan darbeci olmak veya darbeye destek vermek gibi iddialar temelinde hapistedir ya da işini kaybetmiş durumdadır. Bir an için, hipotetik olarak darbe ile Cemaat arasında kurulan ilişkinin gerçek olduğunu düşünelim. Bu durumda bile, yapılan kitle takibatı ve kolektif cezalandırma haklı çıkarılamaz. Sadece hukuk tekniği bakımından değil, anayasal düzenin temel dayanakları ve yasaların ruhu bakımından da yüz binlerce insanın Cemaat’e bağlı, onunla bağlantılı veya ona karşı sempati duyuyor gibi gerekçelerle topyekûn “darbeci” ilan edilerek kriminalize edilmesi düşünülemez. Sadece hukuk devleti olmanın gereği değildir bu. Aynı zamanda devlet olmanın da gereğidir. Bakın hukuk devleti olmanın demiyorum. Demokratik olmayan, insan hak ve özgürlüklerine dayanmayan devletler bile, kanun devletiyseler eğer – ki devlet olmak için bu bir asgari zorunluluk – kanunlarda yer almayan suç olmayacağını kabullenmek durumundadırlar. Dahası, suçun oluşması için gerekli fiillerin işlenip işlenmediği konusunda kanıtların olması esastır. Yani sadece bir gruba sempatiyle yaklaşılması ya da ideolojik olarak bir gruptan olunması, o gruba ait başkalarının işledikleri suçtan sizin sorumlu tutulmanızı haklı çıkarmaz. Bu elbette kuramsal düzeyde bir argüman. Yani temel önerme, farz edelim ki Cemaat’ten birileri 15 Temmuz’a karışmış olsun, cümlesidir. Bunun böyle olup olmadığıyla ilgilenmiyorum. Diyorum ki, olsa bile, bu durum, Cemaat’ten olan ya da ona yakın duran insanların suçlanmasını ve takibata alınmasını haklı çıkarmaz. Takibat kavramını, hukuki olmayan yollarla, devlet gücünü ve otoritesini kullanarak yapılan keyfi zulüm anlamında kullanıyorum. Bugün itibarıyla, yüz binler Cemaat’ten oldukları iddiasıyla hem yukarıdaki anlamda “takibata tabi tutuluyor”, hem de sosyal ve politik linçe uğruyor. Bu koku nereden geliyor diye merak edenler, bunu görün! Kimse Cemaat’e yakınlık veya aidiyet gibi iddiaların doğru olup olmadığıyla ilgilenmiyor, anti parantez. Ama bu pek de önemli değil. Çünkü Cemaat’ten olmak, tek başına bir suç zemini oluşturamaz. Bir örnek vererek bunu açıklayayım.
Bugün olan bu değil mi?
Örneğin, bugüne kadarki darbeler ve diğer askeri müdahaleler, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, Kemalist/Atatürkçü olduğunu iddia eden askerlerce ya da hiziplerce gerçekleştirildi. Bir an için, bunlardan birinin başarısızlıkla sonuçlandığını (15 Temmuz gibi) var sayalım. Ve ardından, bu darbe veya müdahale girişimiyle fikirsel veya örgütsel olarak bağlantılı bulunan kişi ve kurumların topluca takibata alındıklarını düşünelim. Yani, bir tüm Kemalistlerin, Atatürkçülerin, CHP’lilerin, darbeye karışan karışmayan tüm askerlerin, devlet kurumlarında çalışan tüm Atatürkçü düşünce mensuplarının, üniversitelerdeki Kemalist veya sol öğretim üyelerinin, kısaca darbecilerle benzer dünya görüşünden olan tüm kesimlerin kitlesel olarak takibat altına alındıklarını hayal edelim. Bugün olan bu değil mi? Tek fark, Kemalist ya da Atatürkçü oldukları gerekçesiyle değil, Cemaat’ten oldukları iddiasıyla takibata alınıyorlar. Yüz binlerce insandan bahsediyoruz. İlkokul öğretmenleri var aralarında. Öğrenciler, ev hanımları, hatta 4 yaşında çocuklar var, haklarında soruşturma yapılan! Gazeteciler var aralarında, birçoğu iki yılı aşkın süredir cezaevinde olan. Selahattin Demirtaş’ın ve Kürt milletvekillerinin tek suçunun, rejimin diskurunu benimsememiş olmaları olduğunu herkes biliyor. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak gibi gazeteci-yazarların da öyle! Yani işlendiği iddia edilen suç, kitlesel-kolektif bir yaptırıma (intikama) tabi tutuluyor. Bu hukuksal bir tutum değildir ve anayasal hakların ve prosedürlerin ağır şekilde ihlalidir. Dahası, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınmış olan hak ve özgürlüklerin de temelden ihlal edilmesidir. Tekrar ediyorum, velev ki darbeye kalkışan bazı kişilerin Gülen Cemaati ile bağı olsa bile (ki bu konuda henüz kanıtlanmış herhangi bir somut veri yok) bugünkü kitlesel takibat haklı çıkartılamaz. Dahası, sadece bazı kişilerin Gülen Cemaati ile ilintisinin olması bile, Gülen Cemaati’ni töhmet altında bırakmayı haklı çıkarmaz. Kaldı ki, bugün yaşananlar, sadece töhmet altında bırakmayı fersah-fersah geçmiş, bir linç ve soykırıma dönüşmüştür. Bundan bir yıl kadar önce dostum ve meslektaşım Savaş Genç’le beraber Erkam Tufan Aytav’ın bir programında konuk olmuş, 15 Temmuz sonrası sürecin neden soykırım olduğunu detaylarıyla irdelemiştik. Bugün memnuniyetle görüyorum ki, Herkül Milas gibi birçok onurlu ve kendisine saygısı olan aydın, artık bu gerçekleri açıkça yazmaya ve konuşmaya başladı. Dolayısıyla, yüz binlerce insanın maruz kaldığı anayasa dışı, kanunsuz-usulsüz, mafya vari infaz ve linç kampanyası, devlet davranışına tekabül etmemektedir ve bu bağlamda Türkiye, yasallık ve meşruiyet sınırlarını çoktan aşarak, yasadışılığın sistematikleştiği bir otoriteryan rejim haline gelmiştir. Kokuşmaya hala şaşırıyor musunuz?
Bunlar alçak rejimlerin yapmadığı şeyler değil!
Gelelim, suçun şahsiliği ilkesinin ihlali meselesine. En pis kokular buradan çıkıyor! Bugün Can Dündar’ın eşinin pasaportunu iptal eden / pasaportuna el koyan bir rejim var. Tabi mesele salt Dündar’ın eşi değil. Tanınmış ve konunun önemine dikkati çekecek kadar ortada bir örnek olması bakımından bunu verdim. Elbette gayet iyi biliyorum ki, aynı sorunu yaşayan yüz binler var bugün! Tek “suçları” eşlerinin ya da anne-babalarının devlet tarafından “devlet düşmanı” ve hain ilan edilmiş olmaları. Haydi diyelim ki, birine size karşı geldi diye hain damgası vurdunuz ve onu kriminalize ettiniz! Ve onun pasaportuna el koydunuz, yurtdışı yasağı getirdiniz, kamudaki işinden attınız, SGK kayıtları üzerinden onu fişlediniz ve çalışmasını engellediniz, hatta onu hapse tıktınız. Bunlar alçak rejimlerin yapmadığı şeyler değil! Zaten Türkiye tarihi, bu tür zulümlerin bolca vuku bulduğu, dünya otoriteryan yönetimler literatürüne yeterince girmiş bir tarih! Fakat bunun daniskası ne biliyor musunuz? Yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım, eş ve çocukların, anne babaların, yakın akrabaların da “suç kapsamına” alınması. Ahkâm kesmiyorum, teorik de konuşmuyorum. 15 Temmuz sonrası, benim 11 yaşındaki kızımın ve 7 yaşındaki oğlumun pasaportlarını kanunsuzca geçersiz ilan eden, politik hiçbir fiili olmayan eşimin pasaportunu aynı şekilde kanunsuzca geçersiz ilan eden, beni yurtdışında bir üniversitede görevliyken gıyabımda KHK ile Türk-Alman Üniversitesi’ndeki profesörlük kadromdan atan bu “devlet”, bu uygulamaları Can Dündar’ın eşi de dâhil yüz binlerce Türkiye vatandaşına utanmadan uyguladı! Kadromu madromu bırakın! Umurumda bile değil zaten inanın! Lisans-yüksek lisans ve doktoramı Almanya’dan aldım çok şükür. İyi kötü, kimseye muhtaç olmadan mesleğimi Kanada’nın büyük üniversitelerinden birinde yapmaktayım. Ama çocuklarım diyorum! Bu devlette görev yapan memurlar, eliniz nasıl vardı 7 ve 11 yaşındaki iki çocukla uğraşmaya! Benim çocuklarım gibi on binlercesi var. Ve tabi, Meriç’te ve Ege’de hayatını kaybeden minikler! Ve açıkça suçun şahsiliği ilkesini binlerce, yüz binlerce kez çiğnedi! Kokuyor buram-buram, leş gibi, namusunu ayaklar altına aldığınız Türk devleti! Merak ediyorum doğrusu: zaten benim gibi yüz binleri hiçbir kanuna ve kanıta dayanmadan zulme uğrattı, tamam da, eşlerimiz ve çocuklarımız ne yaptı? Biliyorum, onların bir şey yapmadıklarını biliyorsunuz siz de. Tamam da, bunu bilerek her sabah aynada o sefil yüzünüze nasıl bakıyorsunuz! Merak ettiğim bu! Anayasasına uyacağınıza yemin ettiğiniz devletin anayasa suçu işleyerek miniklerine ve masumlarına zulüm yapmasını nasıl kabulleniyor vicdanlarınız? PKK’lıların eş ve çocukları, anne-babalarına bile rüsva görülmeyen bir uygulamadır. Ki uygulanmasın da zaten hiçbir suçlunun minik evladına, ana-babasına, eşine! Halen parlamentoda Abdullah Öcalan’ın yeğeni milletvekilidir! Nazım Hikmet zulme uğratıldığında, eski eşi ve oğlu takibata alınmadı bu memlekette! Boğdurulan Osmanlı vezirlerinin eş ve çocukları zulme uğratılması! Tek istisnası Ermeni soykırımı! Modern tarihte (20. yüzyıldan itibaren) sadece Ermeni soykırımında uygulanmış olan bir sistematikten söz ediyorum. Bu nedenle, bu pis koku soykırım niteliğinde olan, ağır bir zulümden geliyor. Tabi ben burada somut olduğu için pasaport iptali ve yurtdışı yasağını ele aldım. Ama biliyorum ki, binlerce insan bugün ağabeylerinin ya da babalarını işlediği iddia edilen suçlardan dolayı hapishanede rehin olarak tutuluyor. İnsanlara açıkça, baban/ağabeyin gelsin teslim olsun, seni bırakalım deniyor. Bu tür bir uygulama, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bu rejim tarafından uygulanıyor. Bu hukuksuz uygulamaların emrini verenler ve onların emrine itaat edenler, halk ve devlet düşmanı hainlerdir. Pis kokunun asıl kaynağı, onların çürümüş şahsiyetleri ve vicdanlarıdır.
Bu koku var ya bu koku! Arınamayacaksınız ondan!
15 Temmuz’un sonrasında olan birkaç uygulama örneğinde, neden 15 Temmuz’un kimin tarafından yapıldığının spekülasyonlarıyla değil de, somut ve sistematik, ağır hak ihlalleriyle uğraşmamız gerektiğini yalın şekilde ele almaya çalıştım. Mesele kötü koku! 15 Temmuz bir kaldıraçtır: anayasal devlet mimarisini ortadan kaldıran ve anayasasız-yasasız, keyfi bir rejim kurmayı meşrulaştıran bir kaldıraç. Neyse ki dünya bu korkunç zulmün farkında ve Türkiye’deki rejimin karar alıcıları ve bürokratları için geriye sayım sabırla sürmekte. Bir gün bu sistem çöküp, anayasal devlete ve demokrasiye geri dönüldüğünde, bu barbarlığın emrini verenler ve onların kanunsuz emirlerini uygulayarak zulüm makinesinin çalışmasını sağlayanlar, yargı önünde hesap verecekler. O zaman ortadan kaldırdıkları hukuka sığınmak dışında umutları olmayacak. Bu koku var ya bu koku! Arınamayacaksınız ondan!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.11.2018 [TR724]
Darbe gerekçesiyle Türkiye’de rejim değişikliği gerçekleştirildi. İnanılmaz rakamlarda ve oranlarda bir tasfiye yapıldı. Devlet kadrolarından yüz binlerce memur ihraç edildi. İçinde yargıçlar, savcılar, polisler, askerler, öğretim üyeleri, öğretmenler, diplomatlar, büyük-orta ve küçük bürokratlar var. Yüz binlerce insan kanunlarda yer almayan suç gerekçeleri öne sürülerek, kanıtlara dayandırılmadan hapse atıldı. İçlerinde Cemaat’e mensup veya yakın olanlar, Kürtler, Barış Akademisyenleri, demokratlar, liberaller var. Hapishanelerde binlerce kadın ve sayıları 700’ün üzerinde bebek var. Yani 15 Temmuz’u kim yaptı sorusundan önce, 15 Temmuz sonrasında ne yapıldı, buna odaklanmak lazım. 15 Temmuz’u şu anki sis perdesinden dolayı analiz edemiyoruz. Ama 15 Temmuz sonrasında kokuşan devleti görüyoruz. Dolayısıyla spekülasyona gerek olmaksızın, kokuşmanın nedeni olan darbe girişimi sonrasında yapılan hak ihlallerine yoğunlaşmak, devlet mimarisinde gerçekleşen tepeden tırnağa dönüşümü analiz etmek, anayasal düzenle çelişen hukuki ve fiili yapıyı eleştirmek gibi daha yapıcı ve tutarlı işlerle uğraşmalıyız.
Bugün yüzbinlerce insan darbeci olmaktan hapiste
Neden kokuşma? 15 Temmuz sonrasında en başta eleştirilmesi gereken şey, kolektif cezalandırma ve masumiyet karinesi ilkesinin ihlalidir. Masumiyet karinesine göre, bir kişi, aksi ispat edilene kadar masumdur. Sen suç işlemişsin diye iddia edilerek kişinin özgürlük hakkı gasp edilemez. Kanıtlarla desteklenmeden, ispat olmaz. Gözünün üzerinde kaşın var türünden komik iddialarla, ağır suçlamalar yapılıyor ve insanlar herhangi bir kanıt olmaksızın cezaevine atılıyor. Bugün yüz binlerce insan darbeci olmak veya darbeye destek vermek gibi iddialar temelinde hapistedir ya da işini kaybetmiş durumdadır. Bir an için, hipotetik olarak darbe ile Cemaat arasında kurulan ilişkinin gerçek olduğunu düşünelim. Bu durumda bile, yapılan kitle takibatı ve kolektif cezalandırma haklı çıkarılamaz. Sadece hukuk tekniği bakımından değil, anayasal düzenin temel dayanakları ve yasaların ruhu bakımından da yüz binlerce insanın Cemaat’e bağlı, onunla bağlantılı veya ona karşı sempati duyuyor gibi gerekçelerle topyekûn “darbeci” ilan edilerek kriminalize edilmesi düşünülemez. Sadece hukuk devleti olmanın gereği değildir bu. Aynı zamanda devlet olmanın da gereğidir. Bakın hukuk devleti olmanın demiyorum. Demokratik olmayan, insan hak ve özgürlüklerine dayanmayan devletler bile, kanun devletiyseler eğer – ki devlet olmak için bu bir asgari zorunluluk – kanunlarda yer almayan suç olmayacağını kabullenmek durumundadırlar. Dahası, suçun oluşması için gerekli fiillerin işlenip işlenmediği konusunda kanıtların olması esastır. Yani sadece bir gruba sempatiyle yaklaşılması ya da ideolojik olarak bir gruptan olunması, o gruba ait başkalarının işledikleri suçtan sizin sorumlu tutulmanızı haklı çıkarmaz. Bu elbette kuramsal düzeyde bir argüman. Yani temel önerme, farz edelim ki Cemaat’ten birileri 15 Temmuz’a karışmış olsun, cümlesidir. Bunun böyle olup olmadığıyla ilgilenmiyorum. Diyorum ki, olsa bile, bu durum, Cemaat’ten olan ya da ona yakın duran insanların suçlanmasını ve takibata alınmasını haklı çıkarmaz. Takibat kavramını, hukuki olmayan yollarla, devlet gücünü ve otoritesini kullanarak yapılan keyfi zulüm anlamında kullanıyorum. Bugün itibarıyla, yüz binler Cemaat’ten oldukları iddiasıyla hem yukarıdaki anlamda “takibata tabi tutuluyor”, hem de sosyal ve politik linçe uğruyor. Bu koku nereden geliyor diye merak edenler, bunu görün! Kimse Cemaat’e yakınlık veya aidiyet gibi iddiaların doğru olup olmadığıyla ilgilenmiyor, anti parantez. Ama bu pek de önemli değil. Çünkü Cemaat’ten olmak, tek başına bir suç zemini oluşturamaz. Bir örnek vererek bunu açıklayayım.
Bugün olan bu değil mi?
Örneğin, bugüne kadarki darbeler ve diğer askeri müdahaleler, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, Kemalist/Atatürkçü olduğunu iddia eden askerlerce ya da hiziplerce gerçekleştirildi. Bir an için, bunlardan birinin başarısızlıkla sonuçlandığını (15 Temmuz gibi) var sayalım. Ve ardından, bu darbe veya müdahale girişimiyle fikirsel veya örgütsel olarak bağlantılı bulunan kişi ve kurumların topluca takibata alındıklarını düşünelim. Yani, bir tüm Kemalistlerin, Atatürkçülerin, CHP’lilerin, darbeye karışan karışmayan tüm askerlerin, devlet kurumlarında çalışan tüm Atatürkçü düşünce mensuplarının, üniversitelerdeki Kemalist veya sol öğretim üyelerinin, kısaca darbecilerle benzer dünya görüşünden olan tüm kesimlerin kitlesel olarak takibat altına alındıklarını hayal edelim. Bugün olan bu değil mi? Tek fark, Kemalist ya da Atatürkçü oldukları gerekçesiyle değil, Cemaat’ten oldukları iddiasıyla takibata alınıyorlar. Yüz binlerce insandan bahsediyoruz. İlkokul öğretmenleri var aralarında. Öğrenciler, ev hanımları, hatta 4 yaşında çocuklar var, haklarında soruşturma yapılan! Gazeteciler var aralarında, birçoğu iki yılı aşkın süredir cezaevinde olan. Selahattin Demirtaş’ın ve Kürt milletvekillerinin tek suçunun, rejimin diskurunu benimsememiş olmaları olduğunu herkes biliyor. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak gibi gazeteci-yazarların da öyle! Yani işlendiği iddia edilen suç, kitlesel-kolektif bir yaptırıma (intikama) tabi tutuluyor. Bu hukuksal bir tutum değildir ve anayasal hakların ve prosedürlerin ağır şekilde ihlalidir. Dahası, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınmış olan hak ve özgürlüklerin de temelden ihlal edilmesidir. Tekrar ediyorum, velev ki darbeye kalkışan bazı kişilerin Gülen Cemaati ile bağı olsa bile (ki bu konuda henüz kanıtlanmış herhangi bir somut veri yok) bugünkü kitlesel takibat haklı çıkartılamaz. Dahası, sadece bazı kişilerin Gülen Cemaati ile ilintisinin olması bile, Gülen Cemaati’ni töhmet altında bırakmayı haklı çıkarmaz. Kaldı ki, bugün yaşananlar, sadece töhmet altında bırakmayı fersah-fersah geçmiş, bir linç ve soykırıma dönüşmüştür. Bundan bir yıl kadar önce dostum ve meslektaşım Savaş Genç’le beraber Erkam Tufan Aytav’ın bir programında konuk olmuş, 15 Temmuz sonrası sürecin neden soykırım olduğunu detaylarıyla irdelemiştik. Bugün memnuniyetle görüyorum ki, Herkül Milas gibi birçok onurlu ve kendisine saygısı olan aydın, artık bu gerçekleri açıkça yazmaya ve konuşmaya başladı. Dolayısıyla, yüz binlerce insanın maruz kaldığı anayasa dışı, kanunsuz-usulsüz, mafya vari infaz ve linç kampanyası, devlet davranışına tekabül etmemektedir ve bu bağlamda Türkiye, yasallık ve meşruiyet sınırlarını çoktan aşarak, yasadışılığın sistematikleştiği bir otoriteryan rejim haline gelmiştir. Kokuşmaya hala şaşırıyor musunuz?
Bunlar alçak rejimlerin yapmadığı şeyler değil!
Gelelim, suçun şahsiliği ilkesinin ihlali meselesine. En pis kokular buradan çıkıyor! Bugün Can Dündar’ın eşinin pasaportunu iptal eden / pasaportuna el koyan bir rejim var. Tabi mesele salt Dündar’ın eşi değil. Tanınmış ve konunun önemine dikkati çekecek kadar ortada bir örnek olması bakımından bunu verdim. Elbette gayet iyi biliyorum ki, aynı sorunu yaşayan yüz binler var bugün! Tek “suçları” eşlerinin ya da anne-babalarının devlet tarafından “devlet düşmanı” ve hain ilan edilmiş olmaları. Haydi diyelim ki, birine size karşı geldi diye hain damgası vurdunuz ve onu kriminalize ettiniz! Ve onun pasaportuna el koydunuz, yurtdışı yasağı getirdiniz, kamudaki işinden attınız, SGK kayıtları üzerinden onu fişlediniz ve çalışmasını engellediniz, hatta onu hapse tıktınız. Bunlar alçak rejimlerin yapmadığı şeyler değil! Zaten Türkiye tarihi, bu tür zulümlerin bolca vuku bulduğu, dünya otoriteryan yönetimler literatürüne yeterince girmiş bir tarih! Fakat bunun daniskası ne biliyor musunuz? Yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım, eş ve çocukların, anne babaların, yakın akrabaların da “suç kapsamına” alınması. Ahkâm kesmiyorum, teorik de konuşmuyorum. 15 Temmuz sonrası, benim 11 yaşındaki kızımın ve 7 yaşındaki oğlumun pasaportlarını kanunsuzca geçersiz ilan eden, politik hiçbir fiili olmayan eşimin pasaportunu aynı şekilde kanunsuzca geçersiz ilan eden, beni yurtdışında bir üniversitede görevliyken gıyabımda KHK ile Türk-Alman Üniversitesi’ndeki profesörlük kadromdan atan bu “devlet”, bu uygulamaları Can Dündar’ın eşi de dâhil yüz binlerce Türkiye vatandaşına utanmadan uyguladı! Kadromu madromu bırakın! Umurumda bile değil zaten inanın! Lisans-yüksek lisans ve doktoramı Almanya’dan aldım çok şükür. İyi kötü, kimseye muhtaç olmadan mesleğimi Kanada’nın büyük üniversitelerinden birinde yapmaktayım. Ama çocuklarım diyorum! Bu devlette görev yapan memurlar, eliniz nasıl vardı 7 ve 11 yaşındaki iki çocukla uğraşmaya! Benim çocuklarım gibi on binlercesi var. Ve tabi, Meriç’te ve Ege’de hayatını kaybeden minikler! Ve açıkça suçun şahsiliği ilkesini binlerce, yüz binlerce kez çiğnedi! Kokuyor buram-buram, leş gibi, namusunu ayaklar altına aldığınız Türk devleti! Merak ediyorum doğrusu: zaten benim gibi yüz binleri hiçbir kanuna ve kanıta dayanmadan zulme uğrattı, tamam da, eşlerimiz ve çocuklarımız ne yaptı? Biliyorum, onların bir şey yapmadıklarını biliyorsunuz siz de. Tamam da, bunu bilerek her sabah aynada o sefil yüzünüze nasıl bakıyorsunuz! Merak ettiğim bu! Anayasasına uyacağınıza yemin ettiğiniz devletin anayasa suçu işleyerek miniklerine ve masumlarına zulüm yapmasını nasıl kabulleniyor vicdanlarınız? PKK’lıların eş ve çocukları, anne-babalarına bile rüsva görülmeyen bir uygulamadır. Ki uygulanmasın da zaten hiçbir suçlunun minik evladına, ana-babasına, eşine! Halen parlamentoda Abdullah Öcalan’ın yeğeni milletvekilidir! Nazım Hikmet zulme uğratıldığında, eski eşi ve oğlu takibata alınmadı bu memlekette! Boğdurulan Osmanlı vezirlerinin eş ve çocukları zulme uğratılması! Tek istisnası Ermeni soykırımı! Modern tarihte (20. yüzyıldan itibaren) sadece Ermeni soykırımında uygulanmış olan bir sistematikten söz ediyorum. Bu nedenle, bu pis koku soykırım niteliğinde olan, ağır bir zulümden geliyor. Tabi ben burada somut olduğu için pasaport iptali ve yurtdışı yasağını ele aldım. Ama biliyorum ki, binlerce insan bugün ağabeylerinin ya da babalarını işlediği iddia edilen suçlardan dolayı hapishanede rehin olarak tutuluyor. İnsanlara açıkça, baban/ağabeyin gelsin teslim olsun, seni bırakalım deniyor. Bu tür bir uygulama, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bu rejim tarafından uygulanıyor. Bu hukuksuz uygulamaların emrini verenler ve onların emrine itaat edenler, halk ve devlet düşmanı hainlerdir. Pis kokunun asıl kaynağı, onların çürümüş şahsiyetleri ve vicdanlarıdır.
Bu koku var ya bu koku! Arınamayacaksınız ondan!
15 Temmuz’un sonrasında olan birkaç uygulama örneğinde, neden 15 Temmuz’un kimin tarafından yapıldığının spekülasyonlarıyla değil de, somut ve sistematik, ağır hak ihlalleriyle uğraşmamız gerektiğini yalın şekilde ele almaya çalıştım. Mesele kötü koku! 15 Temmuz bir kaldıraçtır: anayasal devlet mimarisini ortadan kaldıran ve anayasasız-yasasız, keyfi bir rejim kurmayı meşrulaştıran bir kaldıraç. Neyse ki dünya bu korkunç zulmün farkında ve Türkiye’deki rejimin karar alıcıları ve bürokratları için geriye sayım sabırla sürmekte. Bir gün bu sistem çöküp, anayasal devlete ve demokrasiye geri dönüldüğünde, bu barbarlığın emrini verenler ve onların kanunsuz emirlerini uygulayarak zulüm makinesinin çalışmasını sağlayanlar, yargı önünde hesap verecekler. O zaman ortadan kaldırdıkları hukuka sığınmak dışında umutları olmayacak. Bu koku var ya bu koku! Arınamayacaksınız ondan!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kovmakta üstümüze yok! [Hasan Cücük]
Milli maç arasının verildiği Süper Lig’de, sessizliği bozan haber Konyaspor’un teknik direktör değişikliğine gitmesi oldu. Yeşil–beyazlı takımdan yapılan açıklamada, Rıza Çalımbay ile yolların ayrıldığı ifade ediliyordu. Sezonun ilk devresi bitmeden kenar yönetiminde değişikliğe giden takımların sayısı bir elin parmaklarını geçiyordu. Bu sayısının önümüzdeki günlerde artması muhtemel. Zira, koltuğuna pamuk ipliği ile bağlı teknik adamlar sayısı oldukça fazla.
Sezonda bileti kesilen ilk isim Safet Susic olmuştu. Artık ligimizin gediklisi olan Boşnak hocayla Akhisarspor yollarını 17 Eylül’de ayırmıştı. Koltuğun yeni sahibi Cihat Arslan olmuştu. Susiç’le Akhisarspor tarihinde ilk kez Türkiye Kupası ve Süper Kupa’yı müzesine götürmesine karşılık, daha ligin başında bu başarıları görmezden gelinip bileti kesildi.
Susiç’in ardından bileti kesilen isim İbrahim Üzülmez oldu. Eylül ayı bitmeden gönderilen Üzülmez’in yerine koltuğun sahibi Okan Buruk oldu ancak Rizespor’un tabeladaki yeri değişmedi. Ligin dibine demir atan Karadeniz ekibinde Okan Buruk’un koltuğuda ciddi şekilde sallantıda bulunuyor.
Teknik adam kovma sezonu açılmıştı, durmak bilmiyordu. Erzurumspor Mehmet Altınparmak’ı gönderip takımı Mehmet Özdilek’e emanet ediyordu. Ligin ilk 4 haftasında 12 puan çıkaran Kasımpaşa’da işler tersine dönünce Kemal Özdeş’in bileti kesilip yerine Mustafa Denizli geliyordu. 4 büyüklerden ilk hoca değiştiren Fenerbahçe oluyordu. Hüsran geçen haftanın ardından 28 Ekim’de Phillip Cocu’nun sözleşmesi fesh ediliyordu. Aradan geçen günlere rağmen Fenerbahçe henüz yeni hocanın adını ilan etmedi. Takımı Cocu’nun yardımcısı Erwin Koeman çalıştırıyor.
6 Kasım’da peş peşe iki kulüpten teknik adam kovma haberi geldi. Alanyaspor, Mesut Bakkal ile yollarını ayırdıktan kısa süre sonra yeni teknik patronun Sergen Yalçın olduğunu açıklıyordu. Aynı gün Sivasspor da Tamer Tuna ile olan birlikteliğinin sona erdiğini açıklıyordu. Dün ise bu kervana katılan son isim Rıza Çalımbay oldu. 17 Eylül – 12 Kasım arasında 18 takımlı Süper Lig’den 8’i hoca değiştirmiş oluyordu.
KOLTUĞU SALLANAN HOCALAR VAR
Koltuğu sallantıda olan hocaların başında Trabzonspor’un teknik patronu Ünal Karaman bulunuyor. Malatyaspor deplasmanında alınan 5-0’lık hezimet Ünal Hoca’nın bordo-mavi günlerinin sonuna geldiğinin güçlü işareti oldu. Kulislerde Ünal Karaman’ın yerine gelecek isimler çoktan konuşulmaya başladı bile. Keza Kayserispor’da Ertuğrul Sağlam içinde tehlike çanları çalıyor. Sahasında eksik Galatasaray’a 3-0 yenilmesi Sağlam’ın koltuğunun hiçte sağlam olmadığını gösterdi. Listeye birazda zorlayarak Şenol Güneş’i de eklemek gerek. Bu sezon ne ligde ne de Avrupa’da tat veren bir Beşiktaş var. İlk iki yılın sonunda gelen şampiyonluk ve geçen yıl destan yazılan Şampiyonlar Ligi’nden sonra bu yıl yaşanan hüsran Şenol Güneş’i istifaya götürebilir. Bu gidişle devre bitmeden hoca değiştiren takımların sayısı salt çoğunluğu aşabilir.
İNGİLİZ SABRI
Süper Lig kulüpleri hoca kovma konusunda adeta birbirleriyle yarışırken, İngilizler sabırlı davranıyor. Futbolun kalbinin attığı lig olan İngiltere Premier Lig’de bu sezon kıran kırana bir şampiyonluk yarışının olacağı emareleri çoktan görüldü. Geçen yılın şampiyonu Manchester City bu sezonda unvanını kimseye bırakmaya niyetli gözükmüyor. City’nin geçen yıla nazaran bu sezon oldukça dişli rakipleri var. Jürgen Klopp yönetiminde Liverpool ve Maurizio Sarri’nin Chelsea’sı şampiyonluk yolunun dikensiz gül bahçesi olmadığını City’ye gösteriyor. Son yılların yükselen değeri Tottenham hiç transfer yapmamasına rağmen bu yılda zirveden kopmadan yoluna devam ediyor. Yine şampiyonluk adayı listesine Arsenal’i de eklemek gerekiyor. Zirvenin görünümü böyle.
Puan cetvelinin dibinde Fulham, Huddersfield, Cardiff, Sourhampton ve Crystal Palace gibi takımlar bulunuyor. Alttan kurtulma mücadelesi veren bu takımların ilginç özelliği ise sezona başladıkları teknik adamlarla yollarına devam ediyor olmalarıdır. Acele edip hemen teknik adam değişikliğine gitmediler. Premier Lig’de 12. hafta geride kalırken, 20 takımda sezona başladığı teknik adamla yoluna devam ediyor. Teknik adamda istikrarı yakalayan Premier Lig takımları oynadıkları futbolla, puan sıralamasındaki yerine aldırmaksızın zevk vermeye devam ediyor.
[Hasan Cücük] 13.11.2018 [TR724]
Sezonda bileti kesilen ilk isim Safet Susic olmuştu. Artık ligimizin gediklisi olan Boşnak hocayla Akhisarspor yollarını 17 Eylül’de ayırmıştı. Koltuğun yeni sahibi Cihat Arslan olmuştu. Susiç’le Akhisarspor tarihinde ilk kez Türkiye Kupası ve Süper Kupa’yı müzesine götürmesine karşılık, daha ligin başında bu başarıları görmezden gelinip bileti kesildi.
Susiç’in ardından bileti kesilen isim İbrahim Üzülmez oldu. Eylül ayı bitmeden gönderilen Üzülmez’in yerine koltuğun sahibi Okan Buruk oldu ancak Rizespor’un tabeladaki yeri değişmedi. Ligin dibine demir atan Karadeniz ekibinde Okan Buruk’un koltuğuda ciddi şekilde sallantıda bulunuyor.
Teknik adam kovma sezonu açılmıştı, durmak bilmiyordu. Erzurumspor Mehmet Altınparmak’ı gönderip takımı Mehmet Özdilek’e emanet ediyordu. Ligin ilk 4 haftasında 12 puan çıkaran Kasımpaşa’da işler tersine dönünce Kemal Özdeş’in bileti kesilip yerine Mustafa Denizli geliyordu. 4 büyüklerden ilk hoca değiştiren Fenerbahçe oluyordu. Hüsran geçen haftanın ardından 28 Ekim’de Phillip Cocu’nun sözleşmesi fesh ediliyordu. Aradan geçen günlere rağmen Fenerbahçe henüz yeni hocanın adını ilan etmedi. Takımı Cocu’nun yardımcısı Erwin Koeman çalıştırıyor.
6 Kasım’da peş peşe iki kulüpten teknik adam kovma haberi geldi. Alanyaspor, Mesut Bakkal ile yollarını ayırdıktan kısa süre sonra yeni teknik patronun Sergen Yalçın olduğunu açıklıyordu. Aynı gün Sivasspor da Tamer Tuna ile olan birlikteliğinin sona erdiğini açıklıyordu. Dün ise bu kervana katılan son isim Rıza Çalımbay oldu. 17 Eylül – 12 Kasım arasında 18 takımlı Süper Lig’den 8’i hoca değiştirmiş oluyordu.
KOLTUĞU SALLANAN HOCALAR VAR
Koltuğu sallantıda olan hocaların başında Trabzonspor’un teknik patronu Ünal Karaman bulunuyor. Malatyaspor deplasmanında alınan 5-0’lık hezimet Ünal Hoca’nın bordo-mavi günlerinin sonuna geldiğinin güçlü işareti oldu. Kulislerde Ünal Karaman’ın yerine gelecek isimler çoktan konuşulmaya başladı bile. Keza Kayserispor’da Ertuğrul Sağlam içinde tehlike çanları çalıyor. Sahasında eksik Galatasaray’a 3-0 yenilmesi Sağlam’ın koltuğunun hiçte sağlam olmadığını gösterdi. Listeye birazda zorlayarak Şenol Güneş’i de eklemek gerek. Bu sezon ne ligde ne de Avrupa’da tat veren bir Beşiktaş var. İlk iki yılın sonunda gelen şampiyonluk ve geçen yıl destan yazılan Şampiyonlar Ligi’nden sonra bu yıl yaşanan hüsran Şenol Güneş’i istifaya götürebilir. Bu gidişle devre bitmeden hoca değiştiren takımların sayısı salt çoğunluğu aşabilir.
İNGİLİZ SABRI
Süper Lig kulüpleri hoca kovma konusunda adeta birbirleriyle yarışırken, İngilizler sabırlı davranıyor. Futbolun kalbinin attığı lig olan İngiltere Premier Lig’de bu sezon kıran kırana bir şampiyonluk yarışının olacağı emareleri çoktan görüldü. Geçen yılın şampiyonu Manchester City bu sezonda unvanını kimseye bırakmaya niyetli gözükmüyor. City’nin geçen yıla nazaran bu sezon oldukça dişli rakipleri var. Jürgen Klopp yönetiminde Liverpool ve Maurizio Sarri’nin Chelsea’sı şampiyonluk yolunun dikensiz gül bahçesi olmadığını City’ye gösteriyor. Son yılların yükselen değeri Tottenham hiç transfer yapmamasına rağmen bu yılda zirveden kopmadan yoluna devam ediyor. Yine şampiyonluk adayı listesine Arsenal’i de eklemek gerekiyor. Zirvenin görünümü böyle.
Puan cetvelinin dibinde Fulham, Huddersfield, Cardiff, Sourhampton ve Crystal Palace gibi takımlar bulunuyor. Alttan kurtulma mücadelesi veren bu takımların ilginç özelliği ise sezona başladıkları teknik adamlarla yollarına devam ediyor olmalarıdır. Acele edip hemen teknik adam değişikliğine gitmediler. Premier Lig’de 12. hafta geride kalırken, 20 takımda sezona başladığı teknik adamla yoluna devam ediyor. Teknik adamda istikrarı yakalayan Premier Lig takımları oynadıkları futbolla, puan sıralamasındaki yerine aldırmaksızın zevk vermeye devam ediyor.
[Hasan Cücük] 13.11.2018 [TR724]
Adanmış Ruh Hasan Feyzi... [Abdullah Aymaz]
Öğretmen, edip, şair, mutasavvuf ve hatip olan Hasan Feyzi Yüreğil, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kitaplarını, 1943 yılında başlayan Denizli Mahkemesi münasebetiyle, katiplik yapan talebesi Muharrem Beyin vasıtasıyla tanır. Çünkü Muharrem Bey, Risale-i Nurları mahkemeden alıp öğretmeni Hasan Feyzi Efendiye getirir. Böylece Risalelerle tanışan Hasan Feyzi Efendi onları okudukça hayran olur ve Bediüzzaman Hazretlerini görme arzusu artar. Onu görmek için hapishaneden, mahkemeye götürüldükleri yolun üzerinde beklemeye başlar. İçinden de “Bediüzzaman Hazretleri, eğer âhirzamanda gelecek o büyük veli zat ise, herhalde kendisini bana belli eder.” diye geçirir. Bediüzzaman Hazretleri, tam Hasan Feyzi Efendinin yanından geçerken birden durur ve Hasan Feyzi Efendiye derince bir bakışa atar. Hasan Feyzi Efendinin kalbi yerinden oynayacak hale gelir. Üstad Hazretleri, ellerini birkaç defa başına doğru kaldırıp selam verir. Bundan dolayı kendinden geçer ve ayakta duramaz hale gelir. Artık ondan sonra her şeyi bırakır ve bütün benliğiyle Üstad’a sadakatla bağlanır. Artık duruşmanın yapılacağı günleri hasretle bekler… Mahkeme, beraat kararı verdikten sonra Üstad’ın bir müddet yani Emirdağ’a gönderilinceye kadar kaldığı Denizli’deki Şehir Otelinin üst katında her gün hiç aksatmadan görüşür.
Üstad Hazretlerinin doğduğu gün birden bire ayağa kalkıp “Bugün bir büyük evliya dünyaya geldi! Bu zat, Sahibüzzaman ve asrımızın vekilidir” diyerek müjdeler veren Mevlana Halid Bağdâdî Hazretlerine bağlı Hacı Hasan Feyzi Efendinin yerine bu baş öğretmen Hasan Feyzi Yüreğil, artık Denizli adına Bediüzzaman Hazretlerine ve Risale-i Nurlara sahip çıkar.
Ama ayrılık vakti gelir çatar. O âşık gönül, firak ve firkate dayanacak gibi değildir. Onun için bu ayrılık üzerine bir şiir yazıp, 31-Temmuz 1944 günü Emirdağ’a doğru hareket etmek üzere olan otobüsün penceresinden Üstadın önüne bırakır. Şiirin mısraları arasında şöyle der:
“Bâb-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban olacak.”
Nitekim Denizli hapisanesinde Üstad Hazretleri zehirlenip kıvranmaya başlayınca, akşam namazını kıldıran Hâfız Ali Ağabey mahbuslardan meydana gelen cemaate “Ben dua edeceğim, siz de ‘Âmin’ diyeceksiniz” der. Uzun bir dua eder, sonunda da “Yâ Rabbi! Yan odada zehirlenip yatan Üstadımız Hazretlerinin ömrü mukadder ise, benim ömrümden onun ömrüne idhâl eyle!” der. Onların hepsi de “Âmin!” derler. Duasının ardından hemen şiddetli bir sancı gelir ve hastaneye kaldırılır, birkaç gün içinde ruhunu şehid olarak teslim eder.
İşte, “Canım sana kurban olacak” diyerek, ruhunu Üstad’ı yoluna adayan Hasan Feyzi Yüreğil de Üstad Hazretlerinin Emirdağ’da zehirlenip, acı ve elemden kıvrandığı 13 Kasım 1946 günü onun yerine ruhunu teslim edip şehid olur. Denizli kabristanına Hafız Ali’nin yakınına defnedilir.
Hasan Feyzi Efendinin talebelerinden emekli İmam Cafer Tayyar hoca, Nurettin Aksakal’a şunları anlatır:
“Hasan Feyzi Efendi, Risale-i Nurlarla buluşmadan önce de halkı aydınlatan bir kandildi. Göveçlik’te muallim iken de halkla iç içeydi. Denizli’de vazifeli iken, Delikliçınar’da Cillov Mescidine gelirdi. Garip, içine kapanık hali hep dikkat çekerdi. Altıntop camiinde vaaz verdiği zamanlarda Peygamber Efendimiz’den (S.A.S.) bahsederken hep ağlardı, dinleyenleri de ağlatırdı”
Bediüzzaman Hazretlerinin Denizli’den ayrılışı, çoklarına çok ağır gelmişti ama Hasan Feyzi’ye hepsinden daha çok ağır gelmiş, canını defa ettirmişti.
Denizli, pek çok kahramanları yetiştirmiştir, yetiştirmektedir ama Hasan Feyzi Efendinin yeri başkadır… Allah hepsinden râzı olsun.
[Abdullah Aymaz] 13.11.2018 [Samanyolu Haber]
Üstad Hazretlerinin doğduğu gün birden bire ayağa kalkıp “Bugün bir büyük evliya dünyaya geldi! Bu zat, Sahibüzzaman ve asrımızın vekilidir” diyerek müjdeler veren Mevlana Halid Bağdâdî Hazretlerine bağlı Hacı Hasan Feyzi Efendinin yerine bu baş öğretmen Hasan Feyzi Yüreğil, artık Denizli adına Bediüzzaman Hazretlerine ve Risale-i Nurlara sahip çıkar.
Ama ayrılık vakti gelir çatar. O âşık gönül, firak ve firkate dayanacak gibi değildir. Onun için bu ayrılık üzerine bir şiir yazıp, 31-Temmuz 1944 günü Emirdağ’a doğru hareket etmek üzere olan otobüsün penceresinden Üstadın önüne bırakır. Şiirin mısraları arasında şöyle der:
“Bâb-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban olacak.”
Nitekim Denizli hapisanesinde Üstad Hazretleri zehirlenip kıvranmaya başlayınca, akşam namazını kıldıran Hâfız Ali Ağabey mahbuslardan meydana gelen cemaate “Ben dua edeceğim, siz de ‘Âmin’ diyeceksiniz” der. Uzun bir dua eder, sonunda da “Yâ Rabbi! Yan odada zehirlenip yatan Üstadımız Hazretlerinin ömrü mukadder ise, benim ömrümden onun ömrüne idhâl eyle!” der. Onların hepsi de “Âmin!” derler. Duasının ardından hemen şiddetli bir sancı gelir ve hastaneye kaldırılır, birkaç gün içinde ruhunu şehid olarak teslim eder.
İşte, “Canım sana kurban olacak” diyerek, ruhunu Üstad’ı yoluna adayan Hasan Feyzi Yüreğil de Üstad Hazretlerinin Emirdağ’da zehirlenip, acı ve elemden kıvrandığı 13 Kasım 1946 günü onun yerine ruhunu teslim edip şehid olur. Denizli kabristanına Hafız Ali’nin yakınına defnedilir.
Hasan Feyzi Efendinin talebelerinden emekli İmam Cafer Tayyar hoca, Nurettin Aksakal’a şunları anlatır:
“Hasan Feyzi Efendi, Risale-i Nurlarla buluşmadan önce de halkı aydınlatan bir kandildi. Göveçlik’te muallim iken de halkla iç içeydi. Denizli’de vazifeli iken, Delikliçınar’da Cillov Mescidine gelirdi. Garip, içine kapanık hali hep dikkat çekerdi. Altıntop camiinde vaaz verdiği zamanlarda Peygamber Efendimiz’den (S.A.S.) bahsederken hep ağlardı, dinleyenleri de ağlatırdı”
Bediüzzaman Hazretlerinin Denizli’den ayrılışı, çoklarına çok ağır gelmişti ama Hasan Feyzi’ye hepsinden daha çok ağır gelmiş, canını defa ettirmişti.
Denizli, pek çok kahramanları yetiştirmiştir, yetiştirmektedir ama Hasan Feyzi Efendinin yeri başkadır… Allah hepsinden râzı olsun.
[Abdullah Aymaz] 13.11.2018 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)