Saraydakileri de çok iyi tanıyoruz, zindandakileri de… [Bülent Keneş]

Amatör gazetecilik yıllarımı da sayacak olursam neredeyse 30 yıldır medyanın içindeyim. Şartlar birçok farklı yayın organında gazetecilik, editörlük, yöneticilik yapmama yol açtı/imkan verdi. Mesleğin Türkiye’de yapılış tarzını ve meslektaşlarımın önemlice bir kısmını hem içerden, hem de dışarıdan gözlemleme şansım oldu. Bu yüzden kendimi, medya sektöründe kimlerin amacının ülkenin, milletin insanlığın hayrına çabalamak; kimlerin derdinin halkın doğru haberlere, bilgilere ulaşmasını sağlamaya çalışmak; kimlerin derdinin medya mahallesine açtığı tezgahla başka sektörlerdeki ballı işlerini yürütüp bir çeşit kirli ticaret yapmak olduğunu görebilecek bir noktada görüyorum.

Yine de en son yapmak isteyeceğim şey herhalde bir genelleme yapmaktır. Ama içinde bulunduğumuz şartlarda bundan kaçamaya ne kadar imkan var bilemiyorum. Her koşul altında her medya kurumunda hala gerçeklerin peşinde olmaya çabalayan, yazabildiği, söyleyebildiği, gösterebildiği kadarını esirgemeyen meslektaşlarım olduğunu bilmesine biliyorum. Ancak, birer yalan, iftira, karalama ve linç aracına dönüşen çalıştıkları o yayın organlarının kepaze hallerinden yine de bu tür meslektaşlarımın da sorumluluğu olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

Çünkü, mesleki dürüstlüklerini bireysel olarak sürdürme çabaları, parçası oldukları aşağılık medya düzeninin veballerine ortak olmalarına engel değil. İster ekonomik kaygılarla, isterse mesleki duygularla bu kokuşmuş düzende sürdürdükleri varlıklarıyla katkı verdikleri pejmürde gazete ve televizyonların tüm günahlarına ortak oluyorlar.

İKTİDAR KELPLERİNİN KARARLARININ AHLAKİ VE HUKUKİ HİÇBİR HÜKMÜ YOK

Malumunuz, Doğu Perinçek’in ifadesiyle iktidara köpekliği karakter haline getiren Türk yargısının İstanbul’daki bir uzantısı her biri birbirinden kıymetli 25 meslektaşımıza 7 yıl 6 aydan, 1 yıl 1 aya uzanan değişik hapis cezaları verdi. Böylece çok azı dışında tamamı 18 aydır cezaevinde olduğu için bugüne kadar “tutuklu” dediğimiz bu meslektaşlarımız artık “hükümlü” statüsüne geçti.

Haysiyetini yitirmiş mahkemelerin verdiği kararın ne ahlaken, ne vicdanen, ne de hakiki hukuk nezdinde bir hükmü, bir kıymet-i harbiyesi yok. Ama neticede Ahmet Memiş, Ali Akkuş, Muhammed Sait Kuloğlu, Mustafa Erkan Acar, Oğuz Usluer, Ufuk Şanlı, Yetkin Yıldız, Cuma Ulus, Mutlu Çölgeçen, Ünal Tanık, Seyid Kılıç, Davut Aydın, Abdullah Kılıç, Cihan Acar, Bünyamin Köseli, Cemal Azmi Kalyoncu, Halil İbrahim Balta, Bayram Kaya, Habip Güler, Hanım Büşra Erdal, Yakup Çetin, Hüseyin Aydın, Gökçe Fırat Çulhaoğlu, Murat Aksoy ve Atilla Taş Erdoğan rejiminin çadır tiyatrolarında fiilen “hükümlü” hale getirildi.

Bugün itibariyle maalesef 55 gazeteci bu konumda. İki yıla yakın bir süredir cezaevlerinde tutsak bulunan en az 190 gazeteci ve medya çalışanı da benzer bir kaderi yaşamak için sırasını bekliyor. Haklarında yakalama kararı olan en az 139 gazeteci ise yakalanmaları durumunda aynı kaderi paylaşacak. Şu fecaati düşünebiliyor musunuz? Şayet Erdoğan rejiminin eline imkan geçmiş olsaydı bugün sadece tutuklu ve hükümlü 245 gazeteciden değil, en az 385 gazeteci ve medya çalışanından söz edecektik.

Bu 385 gazeteci ve medya çalışanından pek çoğunu şahsen tanıyorum. Şahsen tanımadıklarımı ise, yazdıklarından ya da ekranlardan biliyorum. Yalanın, uydurmanın, çarpıtmanın, iftiranın semtlerine uğramadığı bu meslektaşlarıma zindanları reva görenlerin tercih ettikleri gazeteci tipini de çok iyi biliyorum. İster istemez bu durum beni bir mukayese yapmaya itiyor.

Yukarıdaki listede yer alanlardan Mustafa Erkan Acar, Ali Akkuş, Halil İbrahim Balta, Büşra Erdal gibi bazılarıyla yakın çalışma imkanım oldu. Diğerlerinin de bir çoğuyla ya yolum kesişti, ya da yaptıkları işlere aşinalığım oldu. Bunlardan hiçbirinin “Ya n’olacak? Yalansa yalan, uydurmaysa uydurma, çarpıtmaysa çarpıtma… Yazdıkları neticede ses getiriyor, gündem oluyor ya, sen ona bak!” şeklindeki bir ahlaksızlıklarına şahit olmadım. Tam tersine her haberlerinde, her yayınlarında kılı kırk yarma titizliğini, her bilgiyi mutlaka birkaç kaynaktan teyit etmeden haberleştirmeme çabasını gördüm.

MESLEĞİN YÜZ KARALARI, İKTİDARIN MASKARALARI İÇİN ALTIN BİR ÇAĞ

Ama, sadece gazetecilik mesleğinin değil, insanlığın da utancı, yüzkarası olan bu korkunç kelimeleri bu kulaklar duydu. İşin garip tarafı (Lafın gelişi öyle diyorum, yoksa bu anlatacaklarım bu dönemin ruhuna oldukça uygun ve hatta küçük bir özeti gibi.) ise, yukarıda isimleri zikredilen tertemiz meslektaşlarım, hayatlarının en verimli çağında zindanlarda ömür çürütürken, hem bu sözleri söyleyen “gazeteci,” hem de bu sözlerin söylenmesine yol açan “gazeteci”nin bugün Erdoğan’ın sarayına kapağı atıp başdanışman konumuna oturmaları oldu.

Gazete, TV gibi her gün sayfalar dolusu bilgi/haber üretmek zorunda olan mecralarda kusursuzluk, hatasızlık elbette ki mümkün değil. Hep minimize etmek kaygısı gütmek kaydıyla yanlışlar, hatalar elbette yapılabilir. Ama, bile bile yalan yazmak, söylemek ve bundan fayda beklemek sadece gazeteciliğe değil, insan olma haline de büyük bir ihanettir.

Konuyu müsaadenizle biraz açacağım. 2000’li yılların ilk yarısında yayın koordinatörü olarak çalıştığım İngilizce yayın yapan günlük bir gazetede meslekte birkaç yılını henüz geçirmiş bir de diplomasi muhabirimiz vardı. Üniversite bitirememiş bu muhabir ne zaman bir habere imza atsa, o haber yayınlandığı gün mutlaka haberin kaynağı ya da muhatabı tarafından telefonla aranırdım. Haberin doğru olmadığını ya da büyük çarpıtmalar içerdiğine dair şikayetlerine, haklı öfkelerine maruz kalırdım.

Bir değil, iki değil… O imzayla çıkan haberlerin pek çoğunda aynı durumu tekrar be tekrar yaşamıştım. Her defasında gazetenin bir sonraki sayısına bir düzeltme notu koymuş, muhatabı olan muhabire ise, her defasında daha özenli, daha dikkatli yazması uyarısında bulunmuştum. Ama, maalesef bu konuda ne bir çaba, ne de bir gelişme gözlemleyememiştim. Sorunu kendi kapasite ve imkanlarımla çözemeyince, genelde yapmayı hiç tercih etmediğim bir şeyi yapmış ve o dönem gazetenin hem yayın yönetmeni hem de yarı-patronu olan güya yılların gazetecisi adama gidip durumu olduğu gibi izah etmiştim. Karşılığında ise, yukarıdaki o korkunç sözleri duymuştum.

HER DEVİRDE İŞİNİ YÜRÜTEN HACIYATMAZLAR VE MEDYA TÜCCARLARI

Meslek adına çok şeyler öğrendiğim, maddi açıdan rahat ettiğim, küçük bir ekiple çok iyi işler yapmaya imkan da bulduğum o gazeteden ayrılma arayışına girmeme yol açan çok önemli bir skandaldı bu benim için. Yine o sözün sahibi olan zat, yıllar sonra sahibi olduğu gazeteleri kaybedince, devrin cumhurbaşkanını defaatle araya koyarak Today’s Zaman’da yazmak istediğinde, bazı başka hasletlerinin yanısıra hiç unutmadığım o sözleri de aklıma gelmiş ve taleplerini reddetmiştik.

Bu korkunç yaklaşım, sadece, her devrin şartlarına anında uyum gösterip hacıyatmaz gibi hep ayakta kalmayı başarabilen o medya tüccarına ait bir karaktersizlik örneği olsa üzerinde durmaya belki değmezdi. Ama, Türkiye’nin en etkili gazetelerinden birinde yayın yönetmenliği yapmış bir gazetecinin bile, katıldığı bir panelde, manşet attıkları yalan haberler yüzünden kararan hayatlara dair kendisine yöneltilen bir soruya verdiği, “O tür manşetleri sansasyon, gündem olsun diye atıyoruz. Atarken şakalaşıp, gülüştüğümüz bu tür manşetleri bir gün sonra da unutuyoruz. Siz niye o manşetleri bu kadar ciddiye alıyorsunuz ki?” diyebilmesi, bu hastalığın o adamla sınırlı olmadığını gösterir bir örnektir.

Şimdilerde her gün onlarca gazetenin manşetlerinde, ana haber bültenlerinde ya da gün boyu televizyonlarda tekrarlanan bu hastalık Allah’a binlerce şükürler olsun ki, bize ve bizim medya kurumlarımıza hep uzak oldu. Yanlışlar yapmadık mı? Mutlaka yapmışızdır… Hiç mi hata etmedik? Elbette etmişsizdir… Ama bile bile ve kasten yalan ve iftira yazarak ondan bir fayda görme şerefsizliğine, haysiyetsizliğine asla tenezzül etmedik. Şahsen ben etmediğim gibi birlikte çalışma şerefine nail olduğum, bugün tamamı ya hapiste ya sürgünde ya da işsiz olan meslektaşlarımda da böyle ahlak dışı bir yaklaşıma hiç şahit olmadım.

ÇETİN DOĞAN’IN DAMADI DANI RODRIK HAKLIYDI…

Mesela, Today’s Zaman gazetesini yaparken şöyle bir hadise başımıza gelmişti. Bir gün sabah kalktığımda, Harvard Profesörü Dani Rodrik’in 28 Şubat’ın önemli generallerinden olan, daha sonra da darbecilik hastalığını bırakmayan kayınpederi Çetin Doğan’ı savunmak için kurduğu bir blogda, yayınladığımız bir habere dair zehir zemberek bir metin gördüm. Önce metni, sonra da bizim yayınladığımız haberi dikkatlice okudum. Rodrik, o haberde yazılanı genelleyerek sistematik bir kara propagandanın parçası olduğunu iddia etmekte ne kadar haksızsa söz konusu habere dair yazdıklarında o kadar haklıydı. Maalesef, derleme olduğu için imzasız yayınlanan o uzunca haberin bir paragrafında gerçeklerle uyuşmayan ifadeler vardı.

Ergenekon, Balyoz soruşturmalarının en civcivli olduğu bir döneme gelen o gün gazeteye varır varmaz yaptığım ilk iş, gerçeklerle bağdaşmayan o ifadelerin habere nasıl girdiğini araştırmak olmuştu. Gerçeği öğrenmem saniyeleri bile bulmamıştı. Çünkü, o haberi yazan gazeteci arkadaşım, hemen müdahale etmiş ve “Haberi ben yazdım, ama Rodrik haklı. O kısımda geçen bilgileri biraz karıştırmışım,” deyivermişti. O dakikadan itibaren yapmamız gereken şey belliydi: Haberi sitede hemen düzeltmek ve ertesi gün de bir düzeltme ve özür notu yayınlamak.

Ama bunlarla birlikte yapmamız gereken bir şey daha vardı: Bir hata üzerinden mal bulmuş mağribi gibi Today’s Zaman’a saldırmakla kalmayıp, hep bu tür “yalan haberler” yaptığımız iftirasını atan Rodrik’e ulaşıp, durumu izah etmek… Sağolsun o gazeteci arkadaşım, “Bülent Bey, hata benim. Telafi etmek de bana düşer,” demiş ve sabah toplantısından çıkar çıkmaz haberdeki hatanın nasıl yapıldığını uzun uzadıya izah ettiği bir mail yazıp hem Rodrik’e hem de bana göndermişti.

YALAN RAİÇ, HİYANET MÜLTEZEM, HER YERDE HAK MEÇHUL…

Değil bile bile yalana, çarpıtmaya tevessül edip sonra da hiç utanıp arlanmadan pişkin pişkin “Ya n’olacak, yalansa yalan, uydurmaysa uydurma, çarpıtmaysa çarpıtma… Yazdıkları neticede ses getiriyor, gündem oluyor ya, sen ona bak!” demek, kazara yapılan bir hatanın bile peşini bırakmayan gazetecilik anlayışı, gazetecilik ahlakı maalesef Türkiye’de kaybetti.

Mehmet Akif’in “Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul / Yalan raiç, hiyanet mültezem, her yerde hak meçhul / Ne tüyler ürperir ya rab, ne korkunç inkılab olmuş / Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş” diye betimlediği o korkunç şartların yeniden hakim olduğu Türkiye’nin layığı elbette ki bu gazetecilik anlayışı ve ahlakı olamazdı. Mevcut şartlarıyla ülkenin ve milletin layığı yapmadıkları söyleşileri yayınlayan, ağaçla söyleşi yapan, yalan üzerine yalan haberler uyduran, iftira üzerine iftira içeren manşetler atan siyasal İslamcı dinbazların mürailiği, ve ahlak ve haysiyet yoksunu havuz medyasındaki şaklabanların şerefsizlikleriymiş.

Bu sert ifadelerime bakıp sakın hemen kızmayın. Bir şey söylüyorsak, hakaret olsun diye değil, tespit olarak söylüyoruz. Söylediklerimiz bu konularda tecrübelerimiz, bildiklerimiz olmasındandır. Şöyle ki; Erdoğan rejimi, demokrasi, hak, hukuk ve adaletten sapıp da despotluğa doğru yol aldığı oranda eleştirilerimizin dozu da artmıştı. Bunun üzerine, kuruluşundan o güne kadar bize haftada bir yazan, bugün ise inceymiş edalarıyla Erdoğan’ın resmi papağanlığını yapan bir zat-ı na-muhterem üşenmemiş beni aramış ve eleştirel yayınlarımızdan Beyefendi’sinin duyduğu derin rahatsızlıkları iletmişti. Ona tek soru sormuştum: “Şunca yıllık yayınlarımızda ‘Şunu da yalan yazdınız’ diyebileceğiniz bir örnek verebilir misiniz?” Cevabı “Hayır,” olmuştu ve eklemişti “Ama her şeyi de yazmak zorunda mısınız?..”

Bu ahlaksız tavrı bugün halen siyasal İslamcı dinbaz mevkutelerde köşe dolduran kadınlı, erkekli bazı diğer vicdan münafıklarından da duymuştum: “Ama her şeyi yazmak zorunda mısınız?..” “Her şey” dedikleri ne mi? Ne olacak hırsızlık, yolsuzluk, talan, yalan, zulüm, baskı, hukuksuzluk, keyfilik, haksızlık, zorbalık vesaire…

ÖNÜNÜZE ALIP SİZ DE TEK TEK FOTOĞRAFLARINA BAKIN…

Şimdi bir saraylarda el üstünde tutulan mesleğimizin yüz karalarına, bir 7 gün 24 saat yalan ve iftiralarla sayfaları boyayan, ekranlarını dolduran insanlık müsveddelerine (çok az istisnayı tenzih ederim) bakıyorum, bir de ne hayatlarında, ne yazdıklarında yalan ve iftiranın zerre yer bulamadığı hapishanelerdeki, sürgünlerdeki insanlık numunesi meslektaşlarıma…

Tanıdıklarıma hem şahit, hem kefilim. Tanımadıklarımın ise bazen fotoğraflarını tek tek karşıma alıyor uzun uzadıya simalarına bakıyorum. “Böyle temiz simalı insanlardan yalan, iftira, karalama, bile bile kötülük sadır olur mu?” diye düşünüyorum. Aynı kaderi paylaştıkları kendilerine kefil olduğum meslektaşlarıma dair tecrübelerimin verdiği hüsn-ü zanla böyle bir şeye tevessül edebileceklerine asla ihtimal vermiyorum.

Taşların bağlanıp köpeklerin serbest olduğu ifritten, çirkef ve çamurdan bir dönemde, sadece tertemiz meslektaşlarıma değil, ortalamaları itibariyle bulundukları çevrenin en müstesna ve en masum insanlarına reva görülen tüm o alçakça zulümleri kaldırmakta çok güçlük çekiyorum. Bu yüzden sadece bu zulümleri irat eden zalimleri değil, bunlara sessiz kalan şahsiyet yoksunu yığınları  ne unutabileceğimi, ne de affedebileceğimi sanmıyorum.

[Bülent Keneş] 10.3.2018 [TR724]

Derin devlet ve Erdoğan neden Atlantik karşıtı ve Rus yanlısı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye ile ABD arasındaki sorunlar büyüyor. Tıpkı AB ile büyüyen sorunlar gibi. Oysa ABD de AB ve özellikle Almanya, Fransa, Hollanda gibi Batı Avrupalı üyeleri de, Türkiye’nin 60 yıldan fazla süredir çok yakın ortakları. Güvenlik, ekonomi ve siyasi alanlarda gerçekleşen yakınlaşma ve işbirliği, bu örgütler ve ülkelerle Türkiye arasında bir güvenlik topluluğu oluşturmuş, Atlantik ortaklığı ve Türkiye’nin Avrupa bütünleşme sürecine katılımı Türkiye’nin karar alıcılarınca daima öncelenmişti. Türkiye’nin Atlantik ortaklığı ve AB bütünleşmesine ilgisinin birçok nedeni sayılabilir. Bunlardan belki de en güçlü olanlarından biri, kimliksel düzeyde Türkiye’nin kendisini “muasır medeniyet” seviyesine ulaşmayı hedefleyen bir ülke olmasıdır.

BATILILAŞMANIN MAKUL GEREKÇELERİ

Türkiye’de yönetici elitler Batılı devletlerin ekonomik, bilimsel, teknolojik, hukuksal, yönetimsel, sanatsal vs. birçok toplumsal alanda muasır medeniyet seviyesini temsil ettiklerini düşünüyorlardı. 1920’lerin dünyasındaki bu algının rasyonel nedenleri olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Askeri rekabet bakımından Batı’yla mücadele edemeyen Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve yıkılışının nedenleri arasında, Devlet-i Aliye’nin bilimsel, teknolojik, sosyolojik ve hatta teolojik alanlarda kendisini yenileyememesi olduğu gerçeği, 20. yüzyılda Osmanlı entelijensiyası tarafından ağırlıklı olarak benimsenmişti. Dahası, 1920’lerin ve 30’ların reformları, 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı Osmanlı reformlarının devamıydı. Yani bu bakımdan Osmanlı ile Cumhuriyet arasında bir kopukluk yoktur. Bu bakımlardan konuya yaklaşıldığında, Türkiye’de Batıcılık düşüncesinin – yani Batı’nın bilimini, siyasal kurumlarını, askeri organizasyon yapısını, eğitim kurumlarını Türkiye toplumuna uygulamak fikrinin – ister istemez bir kimliksel dönüşüme yol açtığı yadsınamaz. Çünkü Batı’nın sadece fennini, okulunu, askeriyesini alamıyorsunuz. Bunların altyapısını da edinmek durumundasınız. Okullarda işlenecek derslerden, öğrenilecek düşünce biçimine, toplumsal organizasyon yapısının ekonomi-politik dinamiklerinden, politik coğrafyayı ilgilendiren pratiklere dek, birçok uygulamalı saha, salt teknik bir ithalatla elde edilemiyordu.

Bunun için, reformlar basitten karmaşığa, yüzeyselden derinlemesine olanlara doğru, açık bir ana yönde birbirini kovaladı. Derken Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Tüm kurumlarıyla zaten hâlihazırda büyük oranda Batılılaşmış olan bir Osmanlı eliti kurdu bu cumhuriyeti. Bu insanlar uzaydan gelmediler. Osmanlı eğitim sisteminde, Saray’ın siyasi kararı üzerine inşa edilen uzun ve kapsamlı bir reform sürecinin ürünleri olarak aktif görevlerde bulunurlarken, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ve fiilen yıkılan bir memleketi yeniden kurmaya çalışmaktaydılar. Bu nedenle, içinde yetiştikleri sistemin kendilerine öğrettiği gerçekliğin yönünde hareket ettiler. Edindikleri kimlik, bunu gerektirmekteydi. Dünyayı ve toplumlarını algılarken, bu gerçekliklerden hareket etmeleri kaçınılmazdı.

NATO’YA NEDEN GİRMİŞTİK?

1920’lerde kurulan ve 1930’larda konsolide olan Cumhuriyet, 1930’ların sonunda Avrupa içi bir mücadele olarak başlayan ama kısa sürede dünyayı yakan İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla beraber, giderek daha bağımlı güvenlik politikalarına yönelmek durumunda kaldı. Başlarda müstakil bir dış politika ile güvenliğini sağlayabileceğini düşünen Ankara, 1930’ların sonundaki İtalyan ve Alman yayılmacılığı nedeniyle, statükocu güçler olan Birleşik Krallık ve Fransa’nın yanında oldu. Diğer yandan Türk-Sovyet dostluk antlaşmaları üzerinden kendisini güçlenmekte olan Sovyetler’e karşı da garanti altına almaya gayret etti. Sovyetler 1940’larda artık bu dostluğu devam ettirmekten yana görünmüyorlardı. Almanya’nın baskısı da artmaktaydı. İngilizler Türkiye’nin Almanya’ya krom ihraç etmesine ses çıkartmadılar, çünkü Türkiye’nin Almanya tarafından yutulmasına gerekçe oluşturmak istemiyorlardı. Türkiye’nin Batı ile girift ittifak ilişkilerinin öncü kanalları, bu dönem yaşanan diplomatik ilişkilerde olgunlaştı.

Savaş bittiğinde Avrupa’daki tek galip Sovyetler Birliği olmuştu. Tüm doğu Avrupa’yı işgal eden Kızıl Ordu, gittiği her yerde çoğulcu demokrasi potansiyelini yok ederek kendine kukla devlet yönetimleri kurdu. Böylece tüm doğu Avrupa kendi tarihsel gerçeklerinden kopartılarak, yapay birer Sovyet uydu devletine dönüştürüldü. Sovyetler Birliği, savaşın hemen ardından gerek diplomatik notalarla, gerekse de Potsdam Konferansı’nda Türk Boğazları ve Marmara bölgesi ile Kars, Ardahan gibi bazı doğu illerini Türkiye’den istedi. Türkiye kendisini bu Sovyet yayılmacılığına karşı öz imkânlarıyla korumaktan aciz durumdaydı. Bu nedenle başta ABD olmak üzere, Batılı devletlerden yardım istedi. Böylelikle Yunanistan’la beraber Truman Doktrini ve Marshall Yardımı kapsamına alındı. Sovyetler’e karşı ABD gücüyle güç dengesi sağladı. İşgali engelledi.

Kore Savaşı sonrasında NATO’ya giren Türkiye’nin toprak bütünlüğü NATO caydırıcılığı ile sağlandı. 1991’e kadar gayet somut olarak var olan bu Sovyet tehlikesi, NATO güvenlik topluluğunun sağladığı caydırıcılık ve güç dengesi ile bertaraf edildi. Bu dönemde TSK, tümüyle NATO yapısına girdi ve güvenlik kimliğine büründü. NATO güvenlik topluluğunun normlarını ve değerlerini uyguladı. Böylelikle sadece askeri sahada değil, ekonomide, siyasette, sosyal sahalarda, eğitimde vs. gittikçe ivme kazanan bir entegrasyon meydana geldi. Çok partili hayat, Cumhuriyet’in demokratikleşmesi ve çoğulculaşma, NATO ve buna paralel giden Avrupa bütünleşme hareketiyle, Türkiye’ye adapte edildi. Türkiye toplumu – arızalara karşın – Batı kulübünün değerlerini savunan bir ülke oldu. Yukarıda vurguladığım gibi, zaten Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet dönemlerinde başlayan modernleşme dinamikleriyle de örtüşen bir süreçti bu yaşanan.

TÜRKİYE’DEKİ SOLA ETKİLERİ

Başta demokratikleşme ve insan hakları standartlarının yükseltilmesi olmak üzere, bu güvenlik topluluğunun normatif değerleri, gidilecek istikameti belirledi. Kısacası Atlantikçi güvenlik topluluğu sadece Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve var oluşunu garanti etmekle kalmadı, Soğuk Savaş boyunca Kemalizm’in tepeden inmeci (Jakoben) kültürünün de törpülenmesinde önemli bir katkı sağladı.

Bu ilişkiler dinamiğinde NATO Türkiye’de yükselme potansiyeli olan Marksist Leninist siyasi hareketlere karşı bir pozisyon aldı. Zaten Türkiye’deki siyasi elitler de bu türden siyasal ve sosyal hareketlere karşıydılar. Sovyetleşmeyi beraberinde getirecek ve Türkiye’nin SSCB tarafından yutulmasına zemin hazırlayabilecek ideolojileri bertaraf etmenin, Kemalist ve milliyetçi Türkiye devletinin ana yaklaşımı olmasını tercih etmekteydiler. Yani bazılarının iddia ettiği üzere, Atlantikçiler emperyalizm için değil, ortak menfaatler ve arada mevcut olan güvenlik kültürünün gereği olarak Türkiye’de kontrgerilla tutumu içinde oldular. Türkiye’de yapılacak bir sol devrimin tek sonucu Türkiye’de rejim değişikliği olmayacaktı. Aynı zamanda bu Türkiye’nin Sovyet güdümüne girmesi ve bağımsızlığın sonu anlamına gelecekti.

BATI KARŞITLIĞI EŞİĞİ NEDEN AŞILDI?

Şimdi Perinçek grubu ve derin devlet, bu Marksist-Leninist jargonu Kemalizm diye yutturma peşindeler. Ve bu tutumu “yurtseverlik” olarak ısıtıp, nasyonalist bir politika olarak İslamcılara yamamayı başardılar. Çünkü İslamcı lügatte de benzer terminolojiler var. Batı’yla daimi sorunu olan İslamcılık, değerlerle işi olmayan, sadece pür güç politikalarıyla dünyayı okuyan Rusya’ya bu nedenle yönelmekte sorun görmüyorlar. Boğazına kadar yolsuzluğa bulaşmış olan ve bu nedenle hukuk devletinden öcü gibi korkan rejim, Rusya’ya yamanarak hukuk dışı bir Putinist rejimin tesisini, “anti emperyalist” bir dil kullanarak halka kabul ettirmeye çalışıyor. İşte Atlantikçi güvenlik topluluğunun karşısına Rusya “alternatifini” koymaları ve Suriye’de sahada fiilen Rusya ile ortak hareket etmelerinin nedeni bu. Böylece Atlantikçi güvenlik topluluğunun normatif değerleri – mesela insan hakları, mesela hukuk devleti, mesela açık toplum ve şeffaf devlet – tümüyle Türkiye’den silinirken, bu topluluktan ister istemez boşalan güvenlik denkleminde Rusya öne çıkıyor. Bu yolla, hem Türkiye’deki yolsuzluk sarmalı devam ediyor, hem de fiili faşizan rejim yerleşiyor. Bu rejimin iki ortağı olan İslamcılar ve Ergenekoncu derin devlet, aralarındaki tüm ideolojik farklılıklara karşın, Atlantikçi güvenlik topluluğundan Türkiye’yi kopartmak konusunda fikir birliği içinde görünüyorlar. Fiili rejimleri 2019’da anayasal niteliğe bürünecek. Bu gerçekleşene dek, ortaklığın devamı ortak çıkarları. Yol kazasına uğramak istemiyorlar.

Suriye’de sahada ABD’yi bir numaralı düşman ilan eden, 15 Temmuz’un arkasında da ABD ve Batılı güçleri – kanıt olmaksızın – sürekli olarak suçlayan, ABD’nin Suriye Kürtleri üzerinden Türkiye’ye karşı bir vekalet savaşı verdiği fikrini devletin ana dış tehdit konseptinin orta yerine yerleştiren rejim, fiilen Türkiye’yi Atlantik güvenlik topluluğundan çıkartmış bulunuyor. Türkiye ile sahada istihbarat paylaşmayan, Türkiye’ye güvenmeyen, Türkiye’yi Rusya’ya yaklaşmamak hususunda uyaran ve giderek Türkiye’yi yitirdiklerini kavrayan Atlantik güvenlik topluluğu, başta ABD olmak üzere gidişatı su an için izlemekle yetiniyor. Türkiye’nin iç dinamikleri üzerinden bir tür revizyona gideceği umudunu taşıdıkları kanısındayım. Bu nedenle yumuşak bir dil tercih ediyorlar. Ancak sorun şu ki, şu an Türkiye’de Erdoğan, derin yapı, MHP, CHP gibi önemli aktörlerin tümü, anti Atlantikçi diskursu benimsemiş durumda. Dolayısıyla iç dinamiklerin bir tür revizyona kanalize olmaları kolay görünmüyor. Biten hukuk devleti ve anayasal düzenin kendisini savunma mekanizmaları da (mesela Anayasa Mahkemesi gibi) ortadan kalktığına göre, Türkiye’nin bu kimliksel transformasyonu geriye döndürmesi zor. İslamcılık ve nasyonalizmin Atlantikçi karşıtlığı (aslında Batı düşmanlığı) hususunda geri dönülme eşiği aşıldı gibi görünüyor. Bu da Türkiye’de normalleşmenin dış dinamiklerinin etkisini giderek sınırlandırıyor. Yani mesele sadece iç dinamikler değil, aynı zamanda dış dinamikler.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.3.2018 [TR724]

Anlatmaya gerek var, görmüyorsunuz [Ahmet Dönmez]

Evet sayın seyirciler, Ulusal Kanal’da darbeciyi çekiyoruz. Mükemmel manzara mükemmel! Görüyorsunuz. Anlatmaya gerek yok. Konuşmuyorum. Kendisi konuşuyor çünkü. Görüyorsunuz. Anlatmaya hiç gerek yok. Vay sübliminal-mübliminal… Konuşmam! Kesin!

Ve ilerliyoruz tam yanına doğru… Çatır çatır!.. Mükemmel!.. Çatır çatır konuşuyor. “Vatan Partisi’nin direnişini zaafa uğratmaya çalışırsanız ve hedef olarak Vatan Partisi’ni alırsanız işte o zaman darbe olur.” diyor. Görüyorsunuz. Anlatmayacağım bu sefer. Neden anlatayım? Görüyorsunuz çünkü…

***

Hayır!

Siz bakmayın öyle dediğime.

Anlatmaya gerek var; görmüyorsunuz çünkü!

Tabi ki anlatacağım. Söyleyeceğim çok şey var. Genzimi yakan acılarla doluyum. Haksızlıklar, hukuk cinayetleri, eriyip giden insanlar, perişan olan aileler, babasını unutmaya başlayan çocuklar var. Bunların bazıları benim oğlumun oyun arkadaşıydı. Ortak kahkahaları halen kulaklarımda. Babaları can dostlarım…

***

Doğu Perinçek’in bu konuşmayı yaptığı gün, 25 gazeteci arkadaşım hapis cezalarına çarptırıldı. Çoğu 6 yıl 3 ay ila 7 yıl 6 ay arasında hüküm giydi. Darbe girişiminden hemen sonra isimleri AKP’li trol hesaplarca ‘tutuklanacaklar listesi’nde dolaşmaya başlamıştı. “İşte darbeci gazeteciler” deniyordu onlar için. Nitekim 25 Temmuz’da evlerine baskın oldu ve alınıp götürüldüler. O gün bugündür de güneş yüzü göremediler.

***

Anlatmaya çok gerek var; görmüyorsunuz çünkü!

Daha önce ben de çeşitli vesilelerle yazdım başka meslektaşlarım da irdeledi. Bu arkadaşlarla ilgili iddianame bomboş. Bildiğin bomboş. Savcının delil diye koyduğu tweet’leri, retweet’leri alt alta koy, ortaya mini bir demokrasi kitapçığı bile çıkabilir. Ama sayın mahkeme heyeti nasıl bir ruh hali ile yaşıyorlarsa oradan ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ çıkardılar. Hangi silahlı terör örgütü: 15 Temmuz darbe girişimine kalkışan silahlı terör örgütü…

Bu arkadaşların iddianamesi diyor bunu.

***

İşte bu yüzden tekrar tekrar anlatmaya gerek var. Görmüyorsunuz çünkü.

Neden anlatmayayım?

Bakalım bu arkadaşların darbe karşısındaki tutumu neymiş?

İddianamede neler yazılı?

Mesela Abdullah Kılıç… Habertürk’te yönetici olduğu dönemde sürekli darbe mağdurları ile ilgili röportajlar yapılmasını istiyormuş. Ergenekoncuların darbe yapmaya çalışan insanlar olduğunu, darbenin çok kötü olduğunu, yapılan soruşturmaların da bu yönüyle desteklenmesi gerektiğini ifade ediyormuş.

İddianamede aynen böyle yazıyor.

Görüyorsunuz.

Ama Abdullah Kılıç önceki gün 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

***

Bununla sınırlı değil.

Aynı iddianamede Abdullah Kılıç’la ilgili başka hangi deliller varmış, bakalım:

“04.07.2013 tarihinde ‘Beklenen gelişme! Mısır’daki askeri darbeden sonra bazı yazarlar, yine-yeniden Erdoğan’a bak senin de sonun böyle olur demeye başladı’ diye tweet atmıştır.”

“15.03.2016 tarihinde BBC Türkçe@bbcturkce isimli hesaptan ‘Cemil Bayık Times’a konuştu: Erdoğan’ı ve AKP’yi devirmek istiyoruz’ şeklindeki tweeti paylaşıp üzerine ‘Demokrasiyi terör örgütüne boğdurmayız’ şeklinde kendi yorumunu eklemiştir.”

“18.07.2016 tarihinde ‘Hainler halkı vurun diyor işte kan donduran yazışmalar’ şeklinde tweet atmıştır.”

Bu cümleler iddianameden birebir alıntı.

Şaka gibi değil mi?

Görüyorsunuz işte.

Neden anlatmayayım?

Gazeteci bu paylaşımları yapmış, savcı bunları ‘delil’ diye iddianameye koymuş, hakim de bu iddianame üzerinden hapis cezası vermiş Kılıç’a.

Mükemmel manzara mükemmel (!)

***

Millet Gazetesi’nden Cuma Ulus’un “suçları” arasında da darbe var. Bir örnek:

“16 Temmuz 2016 günü Değer Özergün @degerozergun adresinden ‘Tüm Bu darbe senaryosu için düşüncem çok net: Yapanın da, yaptıranın da, iftira atanın da Allah belasını versin ve iki cihanda da rezil eylesin!’ şeklinde twetter paylaşısını retweet ettiği tespit edilmiştir.”

Görüyorsunuz işte: Millet’in Genel Yayın Yönetmeni Değer Özergün darbeyi lanetlemiş, ‘yapanın da yaptıranın da Allah belasını versin’ demiş, Cuma Ulus da bunu retweet yapmış. Savcı da bunu tespit etmiş.

Görüyorsunuz, ne kül yutmaz savcılarımız var.

Hakim de 7 yıl 6 ay ceza verdi.

***

Zaman’ın eski parlamento muhabiri Habib Güler’le ilgili deliller de tweet’lerden ibaret. İddianameden bir iki tanesini paylaşayım;

“27 Mayıs 2016 günü ’27 Mayıs darbesinin 56. yıl dönümünde, tüm darbecileri ve adaleti katledenleri, tüm zalimleri ve milletin hakkını yiyenleri lanetliyoruz..’ şeklinde:

16 Temmuz 2016 günü ‘Darbe girişimini aydınlatmak ve hainlerden hesap sormak Meclis’in namus borcudur. Bir komisyon kurulmalı ve tüm gerçekleri ortaya çıkarmalı’ şeklinde;

16 Temmuz 2016 günü ‘Namlusunu millete çevirip milletin meclisini yıkan hainler, hep lanetle anılacak. Bu millet, iradesine kast edenlere gereken cevabı verecek’ şeklinde paylaşımlar yapmıştır.”

Suçu bu sevgili Habib’in.

Görüyorsunuz.

6 yıl 3 aya hüküm giydi.

Neden konuşmayayım?

***

Aksiyon, Zaman, Sabah, TRT, Vatan, Milliyet ve en son Millet gazetesinde çalışmış olan sevgili Ufuk Şanlı, ‘darbeye nasıl karışmış’ bakalım.

İddianamedeki delillerden bazıları şunlar:

“15/07/2016 tarihinde paylaşılan “Mart 2016’da @acikistihbarat sitesinde yayanlanan şu makaleye dikkat – RTE’nin darbeyle başkan olma umudu – acikistihbarat.com/sayfalar/haber...” şeklinde tweeti retweet yapmıştır.”

“ 16/07/2016 tarihinde paylaşılan ‘darbe girişimi hakkında @sahmetsahmet (Ahmet Şık) yazdığı notu okumanızı isterim ilginç bilgiler içeriyor’ şeklindeki tweeti retweet yapmıştır.”

“16.07.2016 günü Levent Gültekin @acikcenk adresinden atılan ‘Darbe bastırıldı, darbeciler tutuklandığına göre hâlâ sela ile halk niye sokağa çağrılıyor? Nedir derdiniz Allah aşkına?’ şeklinde tweeti retweet yapmıştır.”

“19.07.2016 tarihinde İsmail Kuçukkaya @KucukkayaIsmail adresinden atılmış ‘Anlayamadığım 1-Genelkurmay o gün 16’da uyarıldıysa nasıl oluyor da komutanların hepsi rehin alınabiliyor? Hem de kriz toplantısından sonra?; Anlayamadığım 2- Saat 16’da darbe haberi alındıysa Cumhurbaşkanı akşama kadar neden otelde bekletildi? Neden güvenli yere götürülmedi? Darbe girişiminden Genelkurmay 16’da haberdar edilmiş. Merak ettiğim şu: Cumhurbaşkam’na ne zaman ve kim haber verdi? Otelde neden kalındı?; Anlayamadığım 4- Darbe Girişimi 16’da öğrenildiyse bazı komutanlar yine de

19’da düğüne mi katıldı? Kuvvet Komutana dahil?’ şeklindeki tweetleri retweet yaptığı anlaşılmıştır.”

Bu tweet’leri atanlar, yazıları yazanlar çok şükür ki dışarıda. Görevlerindeler. Normal olarak. Fakat onların tweet’lerini retweet yapan Ufuk Şanlı, 19 ay tutukluluğun ardından 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Görüyorsunuz işte!

***

Türk Solu Genel Yayın Yönetmeni Gökçe Fırat’la ilgili delillerden bazılarını da şöyle sıralıyor savcı:

“15 Temmuz 2016 günü

“Akşam 22.00’de darbe yapılmaz. Darbe, köprüleri tutarak yapılmaz”  “Darbe yapıldı diyerek darbeye direndik kahramanlığı yaratacaklar ”

“Tam bir senaryo”

“Askeri halkla karşı karşıya getirecek tüm girişimlerden uzak durun”  “Tayyip, halkı sokağa çağırıyor. Hedefi insanları askere ezdirmek!”  “Vatandaş: Sokağa çıkma! İçsavaşa yol verme!”

“Asker oyuna gelme! Halkla karşı karşıya gelme! Sakın halka ateş açma! İstedikleri zaten bu.”

“Askeri kışladan çıkaranların Halkı sokağa dökenlerin Derbecilik oyunu oynayanların Demokrasi oyunu oynayanların Allah belasını versin! ”

(…)

16 Temmuz 2016 günü

“Tek bir hükümet üyesi tutuklanmadan, yandaş medya susturulmadan darbe olmaz, olsa olsa tiyatro olur! Dün olan da tiyatroydu.”

“Sözde darbe girişimi, Başkanlık yolunda atılmış yeni bir adımdır. TSK, doğrudan Saray’ı bağlanacak. Özel Ordu kurulacak.”

“Bîzler darbeci AKP iktidarına karşı sivil mücadelenin, demokrasi mücadelesinin başındayız. Bu mevziyi AKP’ye bırakmayacağız.”

“İlk defa bir Anayasa Mahkemesi Üyesi gözaltında. Anayasa ihlal edildi diyen AKP’nin hedefi AYM !Sadece Ordu’ya değil Yargı’ya da darbe!”

“Darbe tiyatrosunun amacı belli oldu. 2500 hakim görevden alındı. Danıştay, Yargıtay, AYM üyeleri gözaltında. AKP’nin Yargı darbesi bul” şeklinde paylaşımlar yaptığı tespit edilmiştir.

Konuşmaya gerek var mı?

Konuşmam!

Kesin!

Herhalde Fırat’a darbecilikten değil, darbecileri deşifre etmekten verdiler bu cezayı.

***

Gelelim eski Sabah Ankara Haber Müdürü, en son Millet gazetesi Yazı İşleri Müdürü olan Mutlu Çölgeçen’e… İddianamede onunla ilgili delillerden bazıları da şunlar:

“02 Temmuz 2016 tarihinde ‘Ben acik diyeyim. Kaos artarsa, muhalefet uzerine duseni yapmaz ve iktidar da sagduyulu olmazsa DARBE olur. :((‘ şeklinde tweet atmıştır.”

“18 Haziran 2016 tarihinde ‘Çözüm sokakta değil…ve kaos hic beklenmeyen baska olaylara neden olabilir’ ; ‘Birileri Temmuz ayina odaklanmis durumda. Allah korusun Ramazan bayrami bile bu millet icin aciya dönebilir’ şeklinde tweetler atmıştır.”

Görüyorsunuz işte, bir gazeteci olarak açık açık darbeye karşı uyarmış Mutlu. “Çözüm sokakta değil” demiş. “Allah korusun, Ramazan Bayramı bile acıya dönebilir” ikazını yapmış.

Ama ona da 7 yıl 6 ay geldi.

Görüyorsunuz.

***

Bakalım Hanım Büşra Erdal’la ilgili neler varmış.

Savcı, “17 Temmuz 2016 tarihinde T24 sitesinden alıntılayarak ve örgüt liderini de röportaj yapar şekilde fotoğrafını koyarak ‘Gülen: Uluslararası bir komisyon darbeyi araştırsın sonucunu şimdiden kabul ediyoruz’ şeklinde paylaşımda bulunmuştur.” diyor.

6 yıl 3 ay hüküm giydi.

Zaman’ın eski ekonomi muhabiri Halil İbrahim Balta da 15 Temmuz gecesi  “Malesef AKP halk ile askeri karşı karşıya getiriyor.” şeklinde tweet atmış. Delillerden biri bu.

7 yıl 6 ay yedi.

Millet köşe yazarı Murat Aksoy için savcı şöyle diyor: “15 Temmuz darbe girişimi gecesi ‘Darbe girişimine karşı demokrasi ve siyaset diyoruz ama Camilerden cihat çağrıları nedir?’ şeklindeki paylaşımda bulunduğu anlaşılmış, bu paylaşım o gün twitter uygulamasını kullanan kişiler tarafından eleştirilmiş ve şüpheli FETÖ’cü olmakla itham edilmiştir.”

Hakkınızdaki suçlama işte bu.

Görüyorsunuz.

Twitter uygulamasını kullanan kişiler tarafından itham edilmişseniz, işiniz bitik. Bundan daha büyük hukuki karine mi olur?

***

Bir de ‘sübliminal darbe mesajı verdiler’ diye gözaltına alınıp ‘anayasayı ihlal’ suçundan ağırlaştırılmış müebbete çarptırılan Ahmet Altan’lar, Nazlı Ilıcak’lar var…

Hayatları demokrasi mücadelesi ile geçmiş, askeri vesayete direnmiş, bunun için bedeller ödemiş yılların gazetecileri ‘darbeci’ diye ömür boyu hapse mahkum edildi.

Doğu Perinçek ise açıktan darbe tehdidi yapıyor.

15 Temmuz’un arkasında da aslında kimlerin olduğunu ele veriyor.

İşte görüyorsunuz.

Daha önce de Ahval’e verdiği röportajda, “Önümüzdeki derinleşen ekonomik kriz sürecinde ordunun kucağına darbeyi bırakmak isteyenler olabilir. 2018’de. Görüyoruz yani” diyerek aba altında sopa göstermişti.

Muhabirlerin tweet’lerinde iz sürüp darbeyi hemencecik tespitediediveren savcılar ne yapıyor?

Onlar sadece seyrediyor.

Mükemmel manzara mükemmel!

[Ahmet Dönmez] 10.3.2018 [TR724]

Şahitler kahvesi [Naci Karadağ]

Çok değil bir hafta önce şunları yazmışız bu köşede: “Hatta bir gün ortaya çıkıp ‘peygamberler de bizi aldattı’, filan derlerse kimse şaşırmasın inanacak yüzde 35’lik bir Aldanist topluluğu hazır kıta bekliyordur. Aldanizm’in yayın organları hepsi aynı manşet ile çıkacaktır emin olun: 1500 yıllık gerçek, İslam ile aldatıldık! Biliyoruz epey uç bir örnek ama inanın muhal değil artık bu ülke için.”

Önceki gün Erdoğan şöyle bir konuşma yaptı:

“Din adamı olarak ortaya çıkıp da kadınla ilgili çok farklı açıklamalarda bulunup dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı içtihatta bulunan kişiler ortaya çıkıyor. Anlamak mümkün değil. Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız. Beni birçok hocaefendi tefe koyacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın.”

Hemen o akşam ekranlara masalar kuruldu, oturak alemleri yapıldı ve Erdoğan’ın ne kadar önemli bir noktaya parmak şeyettiğinin altı çizildi. Gözüne girmek isteyenler kamikaze çıkışı bile yaptılar. Daha Erdoğan’ın kendisi bile ne dediğini sindirmeye başlamamıştı ki, sözgelimi Atılgan Bayar isimli eski kadrodan olup bugünlerde dışarıdan içeriye esefli mesajlar yollayan zat, “Ayet bize güncelleyin demiyor mu? ‘Ey iman edenler, iman ediniz.’” şeklindeki tivitiyle liderliği alıverdi.

Ertesi gün gazeteler kendilerinden beklenen şekliyle vazifelerini yerine getirdiler.

“Karar gazetesi: Bu zihniyet islam değil, dinde güncelleme gerekir”

Şeklinde manşet atarken, “Yeni Şafak: Hocalarımız niye sessiz?” niye sessiz diyerek diyanet ve ilahiyat camiasını da ateşe atıyordu.

Nitekim çok değil birkaç saat içinde Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mensupları bir deklarasyon yayınladılar. Bunca çocuk tacizine, cinayetine, tecavüzüne, kadın şiddetine gıkları çıkmayan ilahiyatçı zümre dile gelmiş şöyle diyordu: “ İlahiyatçılar olarak bizler, Sayın Cumhurbaşkanımızın 8 Mart Kadınlar Günü münasebetiyle yapmış olduğu açıklamayı son derece anlamlı, önemli ve yerinde buluyor, bu yolda yapılacak çalışmalara her türlü bilimsel katkıyı sunmanın görevimiz olduğunu kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz..”

Nasıl ama…

Bir ara tespit yaparak mevzumuza devam edelim: Bu zamanda trol olmak çok zor. Hele hele Tayyip Erdoğan gibi atarlı bir siyasetçiyi ölümüne savunacak ve ekmeğinizi buradan çıkaracaksanız. Nitekim daha 24 saat geçmeden Erdoğan, “ne yenilenmesi, ne güncellenmesi, ben öyle bir şey demedim” deyip çıkıverdi. Haydi şimdi troller başladılar bu hızlı dönüşü de savunmaya…

Trollerin işinin zor olduğunu her daim söylüyoruz ama bir yazıda sırf bu konuyu ele alıp trol olmanın ıstıraplarına değinmek isteriz.

Şahitler Kahvesi

Vedat Türkali’nin şimdi ismini hatırlamadığım bir eserinde geçer mesele.

45-50’li yıllar…

Sultanahmet Adliyesi’ne yakın Binbirdirek’te ünlü bir kahvehane…

Bu kahvehane ününü çay ya da kahvesine değil, müdavimlerine borçlu. Çünkü bu mekana takılanların tamamı profesyonel şahit.

Adliyeye yakın olan bu enteresan mekanda akşama kadar oturup mahkemeye işi düşen insanları bekliyor şahitler kahvesindekiler. Bir çeşit amele pazarı gibi.

Şahit pazarı…

Adamın birinin sıkıntılı bir davası var ve duruşmaya geç kalmış. Avukatı şahit getirip getirmediğini sorunca adam olumsuz cevap vermiş. Avukat, “Şu aşağıda bir kahvehane var, içeri gir ve şahit lazım dedikten sonra ilk tuttuğun kişiyi getir”, demiş.

Adam avukatın tarif ettiği yerdeki kahvehaneyi bulmuş ama o esnada bomboşmuş kahve. Bir tek cılız bir adam köşede sobanın yanında pinekliyor. Müşkülü olan adam can havliyle “Niye kimse yok?” diye soracak olmuş ki, cılız kahvehane mukimi, “Bir şahit vefat etti, ocakçı da dahil cenazeye gittiler…” Daha sonra adamın soracağını sezmiş gibi cevap vermiş, “Beni de acemiyim diye götürmediler…” Sonunda da şöyle demiş: “Hayrola niye sordunuz ki?”

Adamcağızın başka şansı yok zaten. “Şahit lazım” demiş… Acemi şahit hemen sandalyeden fırlamış ve “Yürü yürü geç kalmayalım” diye adamın koluna girmiş. Adam şok tabii. Hızlı adımlarla adliyeye yürürken “Beyim davanın konusu ne?” diye yeni velinimetine sormuş acemi şahit. “Alacak-verecek meselesi” cevabını alan bitirim hemen “Hâlâ ödemedi mi o haysiyetsiz herif borcunu?” diye atılmış. Adam bozulmuş, “Sus be densiz, borçlu olan benim” diye paylamaya kalkışsa da şahit anında tornistan: “Kaç kere ödeyeceksin abi; yeter ama!” diyerek daha duruşma başlamadan patronunun gönlünü kazanmış.

Tayyip Erdoğan, Türkiye’de medya bırakmadı… Üniversite de, sivil toplum örgütü filan da… Hepsi şahitler kahvesinin birer ferdi oldu maşallah.

[Naci Karadağ] 10.3.2018 [TR724]

Usandım [Bekir Salim]

Gazetelerimizin arşivlerini de sildikleri için, sürecin tâ başında söylediğim bu şiiri kayıtlara geçsin diye tekrar paylaşıyorum. Usandım dememe bakmayın; biz son nefesimize kadar sevmeye, sevilmeye, insanlara faydalı olmaya devam edeceğiz inşaallah…

Dost, bağımı talan etti; hasâretten usandım.
Yaktı bu cism ü cânımı, hararetten usandım.
Ya sabır ver, ya bir çare, ey sâhibel gureba,
Bu kadar yalan, iftira, hakaretten usandım.

Ben de aciz bir kulunum, sevgide haddi aştım.
Ehl-i îmân vefi olur deyip peşinden koştum.
Günah işlediysem affet, gene bahtına düştüm.
Derdimi dert bilmezlere şikâyetten usandım.

Nasıl bir cinnet hâlidir; dostu düşman seçerler,
Farkında bile değiller; kime savaş açarlar.
Üç kuruşluk dünya için ukbadan vazgeçerler,
Bu zavallı, bu kör kütük cehaletten usandım.

Bir gün gelir havayı da suyu da çok görürler
Niye bilmem özlerinde böyle bir hak görürler.
Bu kafayla, akı kara karayı ak görürler.
Meleği şeytan gösteren siyasetten usandım.

Salim der, merhamet eyle, bana gazapla bakma.
Bu dünyada yandırsan da öte tarafta yakma.
Mutlak âdil olan sensin, hakkım varsa bırakma,
Ben, üç beş fani elinde adâletten usandım.

[Bekir Salim] 10.3.2018 [TR724]

Putin’in Batı’yla asimetrik savaşı ve Türkiye [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Putin KGB’den yetişme istihbarat formasyonu ve geçmişi olan bir devlet adamı. Soğuk savaş dönemi KGB’sinde görev yaptı ve o dönemin mücadele yöntemleriyle zihin dünyası şekillendi. Bu nedenle gerek iç politikada gerekse dış politikada soğuk savaş dönemi mantığıyla hareket ediyor. KGB’nin yöntemlerini kullanıyor. Bir devlet adamından çok bir “istihbarat ajanı” gibi davranıyor. En güvenli ülkelerin metropollerinde hasımlarını öldürtüyor, kontrolü dışında olan ve güçlenen şirketlere ağır cezalar kesiyor, mallarını kamulaştırıyor. İstemediği hiç bir siyasi sosyal-muhalifin Rusya’da barınma ihtimali yok! Ya tutuklanıyor, hapse atılıyor veya  bir şekilde öldürülüyor, şaibeli bir kazaya maruz kalıyor. Yurt dışına çıkan muhaliflerinin de peşini bırakmıyor. İstanbul’da onlarca Çeçen lideri öldürttü, Londra’da bir otelde bir siyasi muhalifi öldürtmüştü, geçen hafta eski KGB üyesi bir ajanı ve kızını zehirletti. İngiltere medyası şu anda bu vakayı ve Putin’le ilgisini tartışıyor.

Rusya Putin’le birlikte soğuk savaş yöntemlerine geri döndü. Petrol ve gazdan elde ettiği paraları Rus halkının refahı, rahatı için kullanmak yerine siyasi gücünü artırmak ve Rusya’yı yeniden etkili bir askeri güç yapmak için kullanıyor. Bunu başardı da. Bugün Rusya Sovyet döneminde olduğu gibi NATO’nun, ABD’nin ve AB’nin yani batılı güçlerin en çok çekindiği, askeri açıdan en fazla karşılaştığı ve rekabet ettiği ülke. 1990’ların başında kabuğuna çekilen, Kızıl Orduyu tasfiye eden Rusya Putin’le yeniden askeri  ve istihbari güç elde etme yarışına girdi. Gürcistan’ı işgal etti, Ukrayna’ya askeri unsurlarıyla girdi ve dünyanın gözü önünde Kırım’ı Rusya’ya iltihak etti. Batılıların açtığı yolu o da kullandı ve “IŞİD’le mücadele” bahanesiyle Ortadoğu’ya girdi. Suriye açıklarında deniz üssü edindi, uçak gemisi bulunduruyor ve fiilen Suriye’de savaşıyor. Türkiye Afrin’e Rusya’nın izni ile operasyon düzenleyebildi. Çünkü o bölgenin hava kontrolü Rusya’nın elinde. Rusya İran’la ve Esed’le işbirliği geliştirerek Ortadoğu’nun de facto en önemli aktörü oldu. Bugün gerek bölgesel güçler gerekse batılı güçler Rusya’yı dikkate almadan siyasi-askeri planlama yapamıyor. Zira alanda ordusuyla, hava unsurlarıyla karşılarında Rusya’yı buluyorlar.

Putin’li Rusya son dönemlerde aldığı inisiyatiflerle tüm dünyaya yeniden iki kutuplu soğuk savaş dönemine dönüldüğü izlenimini veriyor. Çin’in hızla silahlanması ve ekonomik etki alanını sessiz ve derinden genişletmesi, yakın komşularını ve büyük güçleri tedirgin etmesi ayrı bir bahsin konusu. Ancak Putin sadece askeri gücünü ortaya koymuyor, ‘hard power’la alana inmiyor; aynı zamanda asimetrik savaş yöntemlerini de kullanarak dünyaya, özellikle de demokratik batılı ülkelere şekil vermeye çalışıyor.

Rusya öteden bu tarafa bilişim (IT) alanındaki yetişmiş personeliyle ve münhasıran farklı saldırılar düzenleyen hacker’larıyla meşhur. Putin iktidarının organizesiyle, belki istihbaratın özel çabasıyla Rusya’da internet üzerinden operasyonlar yapan troller ordusunun, dijital saldırılar yapan hacker timlerinin olduğu herkesçe biliniyor. Demokratik batılı ülkeler bir süredir Rusya güdümlü hacker’ların ve trollerin batıdaki seçimleri nasıl maniple ettiğini, kamuoylarını nasıl yönlendirdiğini tartışıyor. Öyle ki son 4-5 yılda Avrupa’da ve ABD’de yapılan seçimlerin pek çoğunda Putin ve trollerinin şaibesi var. Trump’ın Putin’in siyasi/ekonomik desteğiyle ve trollerin yoğun manipülasyonuyla seçimleri kazandığına dair devam eden soruşturmalar var ve Trump’ın başı bu noktada belada. Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Flynn, bu konuda bir soruşturma geçiriyor. Geçen hafta The Economist dergisi Putin Rusya’sının dijital manipülasyonları, müdahaleleri üzerine bir sayıda iki makale yayınladı. İtalya seçimlerinden Macaristan seçimlerine, İspanya’da Katalanların bağımsızlık çalışmalarına, İngiltere’nin AB’den ayrılması için yaptığı Brexit oylamasına kadar pek çok ülkede Putin’in trollerinin etkisi konuşuluyor ve yaptığı manipülasyonlardan bahsediliyor. Rusya’da ki “trol fabrikaları” ve burada çalışanlarla yapılan mülakatlar batı medyasında yer alıyor.

Putin ve Rusya neler yapıyor?

Fazla takipçisi olan pek çok fake sosyal medya hesabı oluşturup bu hesaplar üzerinden seçmenleri maniple ediyor. Trump’a karşı Hillary Clinton’un kaybetmesi için siyahilerin ve Müslümanların naylon hesaplarla yönlendirildiği konusunda ciddi iddialar bulunmaktadır. Florida gibi kritik ve seçimin kaderini değiştirecek eyaletlerde daha özel çalışmalar yapılmıştır. Seçimlerde USA’daki aktivistleri, kalabalık üyesi bulunan grupları seçimi etkilemeye yönelik -pozitif ve negatif- yönlendirilmiştir. Fake hesaplarda gerçek kişilerin fotoğraflarını kullandıkları tespit edilmiştir. Facebook, trollerin orta-alt toplum kesimlerine ulaşmada kullandığı en etkili sosyal medya mecrasıdır. Deutsche Welle seçimler öncesi Rusya’nın manipülasyon çalışmalarıyla 126 milyon ABD’liye ulaştığını iddia etmektedir. Batıda seçimler ve sayımlar dijital yöntemlerle yapılmaktadır. Putin ekibinde çalışan hacker’ların oylama ve sayım süreçlerine müdahale ettiği yönünde çok ciddi iddialar bulunmaktadır. Ancak ABD gibi büyük ülkeler itibarlarını ve kendi toplumlarına karşı güvenilirliklerini sorgulatacağı için bunları açıktan kabul etmeme veya etkisini küçültme tavrı göstermektedirler.

Putin’in trol ordusunun ve dijital etki çalışmalarının en temel amaçlarından birisi de batıda ırkçılığı körüklemek, göçmenleri ve azınlıkları ekstremize etmek ve batı demokrasilerini bölünmüş, çalışamaz, yürütülemez hale getirmektir. Sol ve komünist partilerle geliştirdiği angajmanlar yanında batıdaki aşırı sağ partilerin yüksek oy almasına yönelik manipülasyonlar yapmakta, insanların demokrasiye, hukuka, çoğulculuğa olan güvenlerini yaralamaya, azaltmaya çalışmaktadır. Bu manipülasyonları Rusya’da istihdam ettiği on binlerle ifade edilen trol ordusuyla ve internet üzerinden yapmaktadır. Ayrıca Batıda kurulu ekonomik gücü olan Rusya etkisindeki şirketleri/kişileri hedef gruplara, partilere ekonomik destek sağlama, bağış yapma amacıyla kullanmaktadır. Demokrasinin, açık toplumun imkanlarını demokrasiyi ve hukuku tahrip etmek için, hem de batı dünyasının içine elini sokarak istismar etmektedir.

Rusya kurduğu bu yapılarla AB karşıtı partileri, grupları öne çıkarmakta, KGB yöntemlerini kullanarak dezenformasyon yapmakta, bölünme eğilimi taşıyan hareketleri güçlendirmektedir. Bunları hem internet ve sosyal medya üzerinden hem de konvansiyonel medya ile yapmaktadır. Russia Today ve Sputnik  üzerinden yaptığı yayınlardan dolayı Macron ve Merkel Putin’i doğrudan uyarmıştır. Ayrıca önemli mailleri ele geçirip ifşa ederek batı dünyasında infialler oluşturmak, Rusya stratejileri ile uyuşmayan liderler, siyasi aktörler yıpratılmakta, itibarsızlaştırılmaktadır. ABD seçimlerinden önce sosyal medya üzerinden ırkçı ve radikal İslamcı eğilimden kitleleri iki ayrı hesap üzerinden mobilize ederek aynı anda aynı yerde toplamış ve ortaya çıkabilecek büyük bir çatışma güçlükle engellenebilmiştir. Rusya’nın propaganda çalışmalarından, hacker’larından korunabilmek için son dönemde pek çok Batı ülkesi tedbir almakta, yatırımlar yapmaktadır.

Peki Rusya, Putin bunu neden yapıyor?

Rusya Alexandre Dugin’in akıl hocalığını yaptığı Yeni Avrasyacılık stratejisini izliyor. Bu stratejinin temel hedefi Avrupa’yı kendi içinde parçalamak, ülkeleri NATO korumasından çıkarmak, bölgedeki ABD etkisini kırmak ve Moskova merkezli Yeni Avrasya etki alanı oluşturmaktır. Bu amaca ulaşmak için demokrasilerin zayıflatılması, ülkelerin demokrasiye, hukuka, liderlerine güvenin azalması, NATO ve AB yapılarının zayıflatılması ve mümkün olduğunca atomize, zayıf bir Avrupa oluşturulması gerekmektedir. Putin’in batıya karşı asimetrik savaşının arkasında bu strateji yatmaktadır.

Ayrıca Ortadoğu toplumları gibi Ruslar için de bireysel refah, kalkınma, hukukun üstünlüğü, özgürlükler gibi değerlerden öte “güçlü devlet”, “karizmatik lider“ önemsenmektedir. Bu stratejilerle Putin kendini Rus halkı karşısında güçlü tutuyor, sorgulanmasını engelliyor. Putin’in sık sık meydan okuyucu eylemlerde bulunması, pozlar vermesi Rus toplumunda var olan “güçlü devlet, güçlü lider” algısını tatmine yöneliktir. Ruslarda soğuk savaş döneminin “Dünyayı titreten güçlü Rusya özlemi” vardır. AKP’nin Osmanlı propagandası/istismarı ile halkı uyuttuğu gibi Putin de Rusların büyük Rusya hayallerini kullanmaktadır. Aradaki fark şudur ki, Erdoğan’ınki tamamen hayali, şişirme, kendini kurtarmaya yönelik  iken, Putin’in ki dünyayı rahatsız edecek kadar gerçekçidir.

Türkiye Putin’in bu çalışmalarının neresinde?

Malumunuz Erdoğan ve Davutoğlu uçak düşürme vakasından sonra Rusya’ya efelendiler ama sonra hem özür dilediler hem de Rusya’ya boyun eğdiler. Rusya’nın tarihi emellerinden birisi de sıcak denizlere inmektir. Hem sıcak denizlere inebilmek hem de AB-NATO etkisini kırabilmek için Türkiye’nin Rusya yanında konumlanması, Rusya namına batıya karşı kullanılabilmesi Rusya için büyük önem arz etmektedir. Makyevel’le yarışacak kadar pragmatizm üstadı olan Erdoğan’ın bu sıkışmışlık anında Putin’le anlaşma yolunu tercih etmiştir. Biz bu işbirliğinin en önemli meyvesini senaryo darbe ile verdiğini düşünmekteyiz. “Putin Dugin ve 15 Temmuz” başlıklı yazımız okunursa 15 Temmuz üzerindeki Dugin-Erdoğan-Ulusalcı işbirliğine dair izler görülecektir. Bu işbirliğinin -Türkiye açısından bağımlılığın- Afrin operasyonu ile güçlenerek devam ettiği görülmektedir. “Afrin’de Kim Kime Karşı Savaşıyor?” başlıklı yazımız da Rusya’nın Türkiyeyi Yeni Avrasyacılık stratejisi çerçevesinde NATO’ya ve Batılı güçlere karşı nasıl bir sopa olarak kullandığını görmeye yardımcı olacaktır.

Öte yandan Erdoğan rejimin kamu kaynaklarıyla finance edilen troll ordusunu kurarken Rusya’dan aldığı know-how desteği, Türkiye’deki seçimlerde bu trollerin, hackerlerin etkisi merak sebebidir. Erdoğan rejiminin seçimlerde ve kamuoyunu yönlendirmede, medyayı sindirmede, internet üzerinden manipülasyonlar yapmada, Türk toplumuna uygulanan psikolojik harekat yöntemlerinde Putin ve Rusya’dan nasıl destek aldığı, hangi seçimlerde/vakalarda bunların nasıl kullandığı ciddi araştırma konularıdır. Keşke Türkiye’deki muhalefet Erdoğan’ın söylemlerini tekrar etmek ve tezlerini meşrulaştırmak yerine böylesi konularla da ilgilense!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 10.3.2018 [TR724]

Adalete kim tecavüz etti? ABD mi, Rusya mı? [Sefer Can]

“Zaman zaman mahkemelerimizin, yüksek yargı kurumlarımızın, Anayasa Mahkemesinin kararlarını eleştirdiğimiz olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Ama hiçbir zaman bu kararları yok saymadık. Gereğini yerine getirme konusunda tereddüde düşmedik. Adaletin tıkandığı, bu kuruma olan güvenin kaybolduğu bir yerde diğer erklerin sağlıklı çalışabilmesi mümkün değildir. Mazlumun ahının arşı titrettiğine iman eden insanlar olarak adaleti kaybettiğimizde her şeyimizi kaybedeceğimizi bilmek zorundayız.”

Sokakta bir anket yapıp bu sözlerin kime ait olduğunu sorsak, Tayyip Erdoğan cevabı alacağımızı hiç sanmıyorum. “İstanbul’un silüetini bozduk, şehre ihanet ettik” cümlesini kuranın Erdoğan olması kadar şaşırtıcı değil mi? Benzer bir şaşkınlığı Erdoğan’ın kilere kaldırdığı siyasetçilerden olan Cemil Çiçek de yaşamış olmalı ki, “’İstanbul’un silüetini bozduk’ diyor. E kim bozdu? Amerika mı, Rusya mı bozdu?” diye sordu. Aynı soruyu adalet için de sorabiliriz: “Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını tanımıyorum da saygı da duymuyorum” açıklamasını Trump yapmış olamaz. Olsa olsa Putin kurabilir bu cümleyi…

Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu düşürürken Anayasa Mahkemesi kararlarına bile uyulmadığını hatırlatmadı mı? Hukuk güvenliğinin olmadığı bir ülkede yatırım yapmak risklidir demedi mi? Yüz binlerce insanın acı acı tecrübe ettiği, Mısır’daki sağır sultanın bile haberdar olduğu adaletsizliklerden en son şikayet edecek kişi AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Erdoğan olabilir.

Bazen kendini tekzip eden öyle çarpıcı açıklamalar yapıyor ki karşımızda birden fazla kişi olduğunu düşünebiliriz. Bir gün savcıların da kafası karışacak ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’a cumhurbaşkanına hakaretten dava açacaklar!

Yargıçları toplayıp ‘acımayın, acınacak hale gelirsiniz’ diyen hangi Erdoğan’dı? Can Dündar’ı ‘Bunu yanına bırakmam’ şeklinde tehdit edip yargıçlara görev veren… Büyükada’da toplantı yapan insan hakları aktivistlerini; gazeteci Deniz Yücel’i aylarca tutuklu yargılatan sonra pazarlıkla salıverdiren… “HSYK bazı yargıçlar için geç kalıyor” deyip sonra apar topar yapılan toplantının ardından özürleri kabul eden… Sahi karşımızda kaç tane Erdoğan var? Nedir bu kadar çelişkinin sebebi? Prompteri ele geçirildi ya da konuşma yazarları arasında kriptolar var türü şakaları bir kenara bırakıyoruz.

Çoğul kişilik dedikleri bu mu bilemiyorum. Konunun uzmanlarının konuşması lazım. Siyasi analizle sonuca gitmek istediğimizde şunları söyleyebiliriz.

DAHA ÖNCE TUTMUŞ YÖNTEMLER

1- Erdoğan daha önce defalarca başvurduğu ‘aldatıldım’ oyununa zemin hazırlıyor. Mavi Marmara olayında yıllarca verdiği desteği unutup “Giderken dönemin başbakanına mı sordunuz?” demişti. ‘Savcısıyım’ diyecek kadar ileri gittiği Ergenekon Davalarında aynı taktiğe başvurmuştu. Çözüm sürecini en yakın adamları Efkan Ala ve Yalçın Akdoğan’a emanet etmesine rağmen masayı devirirken, “Dolmabahçe mutabakatından haberim yoktu” deyip kenara çekilmişti. Bizzat izin verdiği İmralı ziyaretlerinin fotoğrafları Selahattin Demirtaş’ın yargılanmasında delil dosyasına konuldu.

2- Son zamanlarda sıkça yeni bir metot deniyorlar. İyi polis kötü polis oynuyorlar. Bürokratlar ölümü gösteriyor, Erdoğan hastalığa razı ederek prim topluyor. Motorlu Taşıtlar Vergisindeki fahiş artışı vatandaşa böyle sundular. Arabalara cam filmden özel halk otobüslerinin eylemine kadar ‘kurtar bizi reis’ senaryoları sahneleniyor. 215 bin kişiyle başlayan ByLock listesine önceleri toz kondurmuyordu. Sonra sayı 90 binlere kadar düştü. Son süreçte 11 bin 480 kişi ayıklandı.

İster ‘aldatıldım’ aldatmacası isterse iyi polis rolü… Hepsi ufukta belirtileri görülen seçimleri garantileme manevrası.

BÜYÜYÜ BOZAN AÇIKLAMA

Erdoğan adalet manifestosu irat ederken Hakimler Savcılar Kurulu Başkanvekili Yılmaz, bütün büyüyü bozdu. Yılmaz, 1.300 hakimden 173’ünün atanmaması üzerine başlayan tartışmada yine şecaat arz ederken suç üstü yakalandı. Son yıllardır hukuktaki suçun ve cezanın şahsiliği ilkesinin rafa kalktığını biliyoruz. Eşinden, babasından dolayı tutuklanan yüzlerce insan, aynı şekilde iptal edilmiş 240 bin pasaport var. Şimdi hukuku güncellediklerini ve bir aşama daha ileri gittiklerini görüyoruz. İkinci üçüncü derece yakınlar da cezalandırılmaya başlanmış. Yılmaz aynen şöyle diyor: “Bazı arkadaşlarımız hakkında bizi tatmin edecek bilgi olmadığını gördük. Bu 173 kişi içinde bir kişi ile ilgili doğrudan terör örgütü bağlantısı yok. Ancak FETÖ ya da başka terör örgütleri ile iltisak noktasında bazı deliller var. Yani ikinci kuşak, üçüncü kuşak akraba iddiaları var. Şimdi bu inceleniyor. Belki 173 kişi de mesleğe kabul edilecek.”

Erdoğan’ın adalet edebiyatının makyajını döken sadece bir örnek bu. İçli köfte yaptığı için tutuklanan ev kadınlarını söylemiyorum bile. Biz de Cemil Çiçek gibi soralım o halde: Siz baştayken adalete kim tecavüz ediyor, ABD mi Rusya mı? Ergenekoncu yargı demeyin kimse inanmaz. Ergenekon, ‘Milli orduya kumpas’ değil miydi?

[Sefer Can] 10.3.2018 [TR724]

‘Bizim çocuklar’ Stuttgart’ı uçuruyor [Efe Yiğit]

Bundesliga’da son haftalarda en dikkat çeken skorlara imza atan takımın başında Stuttgart geliyor. Bayern Münih’in her hafta yakın takipleriyle puan farkını açıp üst üste 6. şampiyonluğuna koştuğu Almanya’da Stuttgart son 5 haftada topladığı 13 puanla liderle birlikte en çok puan toplayan takım oldu. Stuttgart’ın bu başarısında tanıdık isimlerin imzası var. Biri kenar yönetimini devralan Tayfun Korkut, diğeri ise Beşiktaş’tan tanıdığımız Mario Gomez.

GENÇ TAKIMLARDA HOCALIĞA BAŞLADI

Tayfun Korkut, Almanya kökenli gurbetçi futbolculardan biriydi. Fenerbahçe formasıyla futbolseverlerin gönlünde taht kurmuştu. Futbolcuyken tam bir görev adamıydı. Sağ ayaklı olmasına rağmen sol kanatta başarılı maçlar çıkarmıştı. Fenerbahçe’den sonra Real Sociedad, Espanyol, Beşiktaş ve Gençlerbirliği formalarını giyen Tayfun, 2006’da sakatlıktan dolayı 32 yaşında futbola veda etmişti.

Sağlam bir futbol altyapısı olan Tayfun Korkut, futbolculuktan sonra Real Sociedad, 1899 Hoffenheim ve Stutgart genç takımlarını çalıştırdı. A Milli Takım’da yardımcı antrenör olarak görev yaptıktan sonra ilk ciddi teknik adamlık deneyimini 2014’te Hannover 96 ile yaşadı. Burada ilk 9 haftada yenilgi yüzü görmeyerek büyük bir başarıya imza attı. Hannover 96 sezon sonunda ligi 9. sırada bitirirken, başarının mimarı olarak genç teknik adam görüldü. Ancak Tayfun Korkut’un Hannover 96’daki ikinci sezonu sıkıntılı başladı. Lars Stindl, Joselu ve Leonardo Bittencourt gibi isimlerin satılmasıyla Hannover 96 güç kaybederken, genç hocanın görevine 29. hafta sonunda son veriliyordu. Bu sürede 7 galibiyet, 8 beraberlik ve 14 yenilgi almıştı. Sezon sonunda Hannnover 96 lig düşmekten kurtulamadı.

LEVERKUSEN’DE DENEDİ AMA OLMADI

2016-17 sezonuna Bundesliga 2 takımlarımdan Kaiserslautern’i çalıştırarak başlayan Tayfun Korkut’un bu macerası da 17 hafta sürdü. Takımsız kalan Tayfun Korkut’un bu kez kapısını Bundesliga ekiplerinden Bayer Leverkusen çalacaktı. Roger Schmidt’in yerine takım Tayfun Korkut’a emanet edilirken, bu birlikteliğin sezon sonuna kadar olduğu açıklanıyordu. 11 haftalık Bayer Leverkusen döneminde 2 galibiyet, 5 beraberlik ve 4 yenilgi alındı. Sezonun bitimiyle Korkut’un sözleşmesi de bitmiş oldu.

TARAFTARLAR İSTEMESE DE…

Stuttgart’ta görevine son verilen Hannes Wolf’un yerine Tayfun Korkut’un getireceği açıklandığında taraftarlar tepki gösterecekti. Buna rağmen kulüp yönetimi geri adım atmayıp, koltuğu Tayfun Korkut’a emanet etti. Öncelikle savunma problemine el atan Tayfun, Benjamin Pavard ve Timo Baumgartl’ı stopere, Holger Badstuber’i ise savunmanın önüne yerleştirip savunma güvenliğini sağladı. Wolf döneminde Stuttgart 20 maçta 20 gol yerken, Tayfun Korkut’la 5 maçın sonunda kalesinde sadece 3 gol görüyordu. Ara transferde takıma katılan Erik Thommy, Wolf döneminde şans bulamamıştı ancak Tayfun Korkut’un gözdesi oldu. Erik Thommy oynadığı 5 maçta 4 asist ve bir golle dikkat çekti. Stuttgart’ın oynadığı maçlara baktığımızda basit bir futbol, kontra ataklar ve sağlam savunma kurgusu dikkat çekiyor. Bu oyun takıma 5 maçta 4 galibiyet ve 1 beraberlik getirdi.

MARİO GOMEZ, KENDİNE GELDİ

2015-16 sezonunda kiralık oynadığı Beşiktaş’ta 26 gole imza atıp Süper Lig’in gol kralı olan Mario Gomez, siyah beyazlı taraftarların gönlünü fethetmişti. Kariyerini Bundesliga takımlarından Wolfsburg’da devam ettiren Gomez, İstanbul günlerinin çok uzağında bir görüntü çiziyordu. 2016-17 sezonunda Wolfsburg adına 33 maçta 16 gol atan Gomez için bu sezon tam bir hüsran olmuştu. Sezonun ilk devresinde Wolfsburg formasıyla çıktığı 12 maçta sadece bir gol atınca iyice gözden düşen Gomez, ara transfer döneminde yıldızını parlattığı yuvası Stuttgart’a döndü. Ancak Gomez’in dönüşü de Stuttgart taraftarını pek memnun etmemişti.

Tayfun Korkut’un gelmesiyle Gomez de adeta kendine geldi. Gomez attığı 4 gol ve yaptığı bir asistle Stuttgart’ın başarısında rol oynayacaktı. Takımda tanıdık bir diğer isim olan Andreas Beck de, Tayfun Hoca’nın gözdeleri arasında ve takım başarısı için ter döküyor.

[Efe Yiğit] 10.3.2018 [TR724]

Dolarize olduk [Semih Ardıç]

Türkiye’de bankalarla, faizsiz işlem yapan katılım bankalarında toplam 1 milyar 846 milyar TL mevduat bulunuyor. Mevduatta yabancı paraların payı 846 milyar lira. Güncel kur üzerinden dolara çevrildiğinde döviz tevdiat hesaplarının (DTH) 208 milyar dolar rakamına tekabül ettiği görülecektir.

Tasarrufunu döviz nevinden bankada ya da katılım bankasında tutanlar 2017 senesinin Şubat ayından bu sene Şubat sonuna kadar 27 milyar dolar daha biriktirmiş. Geçen sene 181 milyar dolar olan DTH toplamı hal-i hazırda 208 milyar dolara yükseldi. 2018 senesinin ilk iki ayında döviz hesapları 7,3 milyar dolar arttı. 2017 sonuna göre vatandaşın döviz tevdiat hesapları 2,5 milyar dolar artarken, şirketler 2,2 milyar dolar topladı.

BİR HAFTADA 4.2 MİLYAR DOLAR ARTTI

Vatandaşın 9 Şubat ile 16 Şubat arasında toplam yabancı para mevduatının 4,2 milyar dolar arttığı görülürken bahse konu artış 22 Aralık 2017 haftasından bu yana yaşanan en hızlı haftalık yükseliş olarak dikkat çekti.

Mevduatta dövizin payı son 5 senede yüzde 33’ten yüzde 47’ye yükseldi. Yani TL’ye itimadı azalan yatırımcı, parasını muhafaza etmek için yabancı paraları tercih etmiş. TL sığınılacak liman olmaktan çıkmış. Döviz tasarrufların payı toplam içinde 5 yılda yüzde 33’ten 46’ya yükseldi.

2002’DE TL’NİN PAYI YÜZDE 43 SEVİYESİNDEYDİ

2002’de toplam mevduat içerisinde TL’nin payı yüzde 43, DTH’ın payı ise yüzde 57 seviyesindeydi. Anayasa değişikliği referandumunun yapıldığı 2010’da TL mevduatın payı zirveye çıkmıştı. O dönemde bankalardaki her 100 liralık mevduatın 70 lirası TL olarak tutuluyordu.

Son 4 sene içinde döviz lehine hızlı bir değişim müşahede ediliyor. Mart 2018 itibarıyla yüzde 47 döviz, yüzde 53 TL gibi görünse de yastık altındaki tasarrufların tamamına yakınını Dolar ya da Euro. Dolayısıyla Türkiye’de tasarrufların yarısından fazlasının artık dövize döndüğü rahatlıkla ifade edilebilir.

DOLARİZASYON EKONOMİYİ DIŞ ŞOKLARA AÇIK HALE GETİRİR

Türkiye’deki bu temayüle iktisatta ‘dolarizasyon’ diyoruz. Bir başka ifadeyle hane halkının, şirketlerin, hatta kamunu bizzat kendisinin, yerel para birimine itimatının sarsılmasından mütevellit şekillenen bir yatırımcı davranışıdır. Bu davranışta iktisadî verilerin seyri ve kitlelerin halet-i ruhiyesi belirleyicidir.

Dolarize olmuş bir ekonomide enflasyon yükselmiş, siyasî riskler katlanmış demektir. Ekonomi hariçten gelecek şoklara karşı zayıf düşmüştür. Makale için hazırladığım tabloda görüleceği üzere demokrasi, hukuk ve hürriyetlerin alabildiğine genişletildiği senelerde bankalardaki dövizler bozdurulmuş, TL’ye geçilmişti. Hukuk devletinin, yargı bağımsızlığın ortadan kalktığı son 4 senede ise reform dönemlerinin tam aksi bir grafik çizildi.

TÜRKİYE’NİN RİSKLERİ ARTTI

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Dolar alan yanar.” sözlerinin üzerinden iki sene geçtiği halde ne döviz hesapları azaldı ne de dolar ucuzladı.

2018 senesinde Suriye eksenli siyasî ve coğrafî risklerle ABD Merkez Bankası’nın (FED) faiz artış kararları TL’den kaçışı daha da hızlandıracak. Moody’s not indirimi bütün bunların tuzu biberi oldu. Piyasada dolar/TL kuru ortalama iki haftalık seviyenin altına geldiğinde yatırımcı, ‘destek noktasını’ döviz almak için fırsat olarak görüyor. Böylece ‘düştükçe al’ taktiği ile hareket edenler, oturdukları yerden büyük kazançlar elde ediyor.

Esasında doğru olan davranışı sergiliyorlar. Paralarını eriyip gitmesine seyirci kalamayacaklarına göre piyasaya ayak uyduruyorlar.

ENFLASYON, NAM-I DİĞER GİZLİ VERGİ

’Alıştıra alıştıra devalüasyon’ sinsidir. Zira halk cebindeki paranın eridiğini fark edemez. Döviz kuru arttıkça enflasyon katlanır, hane halkının alım kuvveti azalır. ‘Gizli vergi’ denilen enflasyon paradan para kazanma temayülüne sebep olur. Yatırımlar durur, işsizlik tırmanışa geçer.

Bu girdaptan çıkmak için de çaresiz biçimde faizler artırılır. Dövizden kazananlar ikinci defa da faizden büyük vurgun yapar. Devleti idare edenlere başta Merkez Bankası olmak üzere ekonomi bürokrasisine fiyat istikrarını temin etme vazifesi düşüyor ki Türkiye’de o vazifenin ihmal edildiğini bankalardaki döviz hesapları ispat ediyor.

Döviz kurları biraz düşse bile kimse elindeki doları satmıyor, bilakis satın alıyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun verileri dolarizasyonun devam ettiğini teyit ediyor.

Vatandaş ‘görünen köy kılavuz istemez’ düsturu ile geminin karaya oturacağının farkında. Onun içindir ki fırsatını buldukça dolar, euro, frank alıyor.

Neticede dolarize oluyoruz…

Piyasada rüzgârın yönü değişmeye görsün. Birileri kabul etmek istemese de rüzgâr kaç senedir TL’nin aleyhine esiyor.

[Semih Ardıç] 10.3.2018 [TR724]

Müfteriler için hesap vakti geliyor [Hasan Cücük]

15 Temmuz kontrollü darbe sonrası Avrupa’da ihbar furyası başlamıştı. Bizzat AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla Hizmet Hareketi’ne mensup isimler cumhurbaşkanlığı bünyesinde oluşturulan ihbar hattına bildiriliyordu. Sadece ihbar hattına değil, bulundukları ülkelerdeki Türk büyükelçiliklerine de çok sayıda Hizmet mensubunun adı gidiyordu. İş artık şirazeden çıkmıştı. Sosyal medyadan Hizmet’e ait kurum ve kuruluşlar ‘terörist ve vatan haini’ olarak afişe ediliyordu.

Erdoğan’ın verdiği destekle cahil cesareti ortaya çıkmıştı. Terörü rüyasında görmemiş isimler terörist, Türkiye’nin adını hakettiği yere getirmek için çalışan insanlar vatan haini damgası yiyordu. Ülkesi ve insanlık için bir tas suyu nasip olmamış güruh, zembereği boşalmış bir şekilde şuursuzca masumlara iftira atmaya başlıyordu. Hizmet Hareketi’ne gönül verenler için Türkiye kapısı kapanıyordu. Nasıl ki, Türkiye’de sadece burs, himmet, Bankasya, gazete aboneliği gibi kanunen asla suç olmayan eylemlerden dolayı insanlar ‘terörist’ yaftasıyla zulme maruz kalıyorsa, yurtdışında benzer faaliyetleri yapan Hizmet Hareketi mensupları da aynı kaderi paylaşıyordu. Yurtdışında olmanın önemli şansından dolayı hapis ve zulme maruz kalmıyorlardı.

DANİMARKA’DAKİ ‘İHBARCILAR’

Hizmet Hareketi mensupları adlarının ihbar hattına bildirildiğini biliyordu ancak bunun delilini bulmak kolay olmuyordu. TR724 için kaleme aldığım ‘Dün evinde misafir ol, bugün ihbar et!’ başlıklı yazıda belirttiğim gibi Danimarka’da ilk kez ihbarın resmi belgesi ortaya çıkıyordu. Danimarka’nın ikinci büyük şehri Arhus’ta yaşayan Sivaslı bir AKP’li müfteri, aralarında benim de bulunduğum 6 kişiyi Şarkışla ilçe emniyetine yazılı bir şekilde ihbar etmişti. Belge yazılı olduğu için ortaya çıkmıştı. Danimarka basını bu olaya geniş yer verirken, ülkenin en ciddi gazetelerinden Berlingske 3 gün sürecek detaylı bir haber yaptı. Meclis’teki milletvekilleri sert tepki gösterirken, adalet bakanlığından artık harekete geçmesi istendi.

DANİMARKALI EĞİTİMCİ HEDEFTE

Bir hafta sonra bir başka ihbar e-postası deşifre oldu. Bu kez Hizmet Hareketi’ne yakın isimlerin açtığı bir özel okul vardı. İhbar edilen kişiler arasında okulun Danimarkalı müdür yardımcısı Jörgen Skaastrup ta bulunuyordu. Kendisinin bir eğitimci, çalıştığı okulun ise Danimarka’nın başarılı bir eğitim kurumu olduğunu belirten Skaastrup, ‘1930’lı yılların Nazi Almanya’sında yaşananları 2018’de yaşamak çok acı’ dedi. İhbar belgelerinin bir bir ortaya çıkmasıyla konu başka bir mecraya evriliyordu. Sosyal medyadan yapılan tehdit ve ihbarları maalesef Danimarka polisi yeterince ciddiye almamıştı. Şimdi durum farklıydı. İhbarın belgesinin yanı sıra Türk makamlarının ihbar edilen kişiler hakkında soruşturma açtıkları da tespit ediliyordu.

ADALET BAKANI TOPA GİRDİ

Cadı avına sadece Hizmet Hareketi mensupları maruz kalmıyordu. Danimarka’da yaşayan Kürt politikacılar da ihbardan nasibini alıyordu. Konu artık polisten çıkıp, istihbaratın alanına giriyordu. Basının günlerce yaptığı yayınlar ve Meclis’te milletvekillerinin olaya el atmasıyla soruşturmalar hızlandı. Adalet Bakanı Sören Pape Poulsen imzasıyla yayınlanan kısa bir basın açıklaması, konunun ciddiyetle ele alındığını gösteriyordu. İstihbarat Kuruluşu PET’in yaptığı araştırmalar sonunda 3 kişi hakkında ‘ajanlık’ suçlamasıyla dava açılacağını belirten Adalet Bakanı Pape Poulsen, PET’in araştırdığı ‘çok sayıda’ ihbar olayının olduğunu açıklamakla yetindi. Bu üç kişinin kim olduğunu henüz bilmiyoruz. Haklarındaki suçlama, bir başka ülke adına ajanlık yapmak. Ceza yasasında bu kişiler hakkında istenilen hapis cezası 6 yıl. Soruşturma derinleştirilerek devam ediyor. Adalet bakanı, soruşturmanın selameti için detaylı bilgi vermiyor. Bu, yeni davaların da yolda olduğunun işareti olarak görülüyor. Bu tür davalarda adalet bakanının önemi büyük. Bakan izin vermeden istihbarat teşkilatı bu tür bir soruşturma yürütemiyor. Bakanın ‘çok ciddiye alıyorum’ sözü bu yüzden işin rengini değiştiriyor.

Ceza yasasının 108. Maddesi olan ‘ajanlık’ suçlaması Danimarka’da çok gündeme geldi. Son olarak bu madde 2012’de Rusya adına ajanlık yapan Kopenhag Üniversitesi’ndeki bir öğretim görevlisi için kullanıldı. Öğretim görevlisi 5 ay hapis cezası alırken, üniversitedeki görevinden atılmıştı.

[Hasan Cücük] 10.3.2018 [TR724]

‘Şeker’iniz var ama hasta olduğunuzdan haberiniz yok!

Şeker hastalarının yüzde 25’e yakını hasta olduğunun farkında değil. Halbuki vücudunuz bu konuda size sinyaller veriyor. Bunların farkına varırsanız tedavi için erken yol alabilirsiniz.

Uzmanlar, hastalığın kontrolsüz ilerlemesinin kalp, böbrek, organ kesilmesi, körlük ve diğer ciddi komplikasyonlar açısından büyük risk oluşturduğunu söylüyor. Özellikle ailenizde şeker hastalığı varsa ve kiloluysanız testlerinizi ihmal etmemelisiniz. Peki hastalığın erken dönem belirtilerini nasıl anlayacaksınız? İşte şekerin size verdiği sinyallerden bazıları:

Sık sık tuvalete gitmek, susamak: Şeker hastası olduğunuzda vücudunuz gıdaları parçalayıp şekere dönüştürmede etkisini kaybeder. Vücudunuz bundan kurtulmak için bunu idrara gönderir. Bu nedenle sık sık idrara çıkarsınız. Sık idrara çıkmak, susuzluğunuzu artırır bu da ağzınızın kurumasına sebep olur.

Kilo kaybı: Kilolu olmak şeker hastalığı için risk faktörüdür. Ancak kilo vermek de hastalığın belirtileri arasında yer alıyor. Kilo kaybının birincisi kaybettiğiniz sudan kaynaklanır, ikincisi ise idrarla birlikte biraz kalori kaybedersiniz ve kanınızdaki şekerden gelen kalorileri absorbe edemezsiniz.

Titreme ve açlık hissi: Kan şekeriniz yükseldiğinde vücudunuz glikozu düzenlemekte zorlanır. Karbonhidratı yüksek gıdalar yerseniz kan şekeriniz hızla yükselir. Bu nedenle titreme hissedersiniz ve canınız karbonhidrat ile şeker çeker.

Ayaklarda karıncalanma, yaraların geç iyileşmesi: Yüksek şeker seviyesi, şeker hastası olduğunuzu anlamadan çeşitli komplikasyonlara yol açar. Bunlardan biri de ayaklarınızda hissizliğe yol açan sinir hasarıdır. Bağışıklık sistemi ve vücudunuzun iyileşmesine yardımcı olan süreçler şeker seviyeniz yükseldiğinde çok etkili çalışmaz.

Mantar enfeksiyonlar: Yüksek şeker seviyesi, idrar yollarında enfeksiyonlara sebebiyet veren bakteriler ve mayalar için beslenme zemini oluşturur. Tekrarlayan enfeksiyonlar can sıkıcıdır. Sık sık idrar yolu enfeksiyonu yaşıyorsanız testleri ihmal etmemelisiniz.

Hırçın ve mutsuz musunuz?: Kan şekeriniz tavan yapınca, kendinizi iyi hissetmezsiniz ve her şeye hemenkızarsınoz. Gerçekte yüksek kan şekeri depresyon benzeri belirtiler gösterebilir. Kendinizi yorgun hissedersiniz, dışarı çıkmak istemez, sürekli uyumak istersiniz.

[TR724] 10.3.2018

Ülkeleri birbirine düşüren çeviri faciaları [Yılmaz Tandoğan]

Bir dili bilmek ve konuşmak kadar konuşulanı sindirip aktarabilmek de önemli bir meziyettir bir çevirmen için. Bunun için her iki dilin de kültürüne ve bahsi geçen konuya hakim olmak, olmazsa olmaz bir durumdur. Tercüme kazaları denince aklımıza ilk gelen “chicken translation-tavuk çevirme” olsa da her çeviri hatası bu kadar masum ve zararsız değildir.

Bazı hatalar, ülkeler arası krizlere, savaşların uzamasına ve hatta yüz binlerce insanın ölümüne bile sebep olmuştur. Bir beyin cerrahı için mesleği ne kadar hassas ise, tercüman için de aynı şey söz konusudur. İşte diplomasideki en trajik çeviri hataları:

Aynı kelime, farklı anlam

1830 yılında ABD ve Fransa hükümetleri arasında topraklar konusunda tazminat görüşmeleri yürütülüyordu. Görüşmeler sırasında Fransa, Beyaz Saray’a “The french gouvernement demands…” (Fransız hükümeti talep etmektedir ki…) diye başlayan bir mektup göndermişti. Bunu gören ABD Devlet başkanı Jackson hiddetlenerek, “Eğer Fransa bizden bir şey talep etmeye cüret ediyorsa hiç bir şey alamayacaktır!” demişti. Çok geçmeden sorunun Başkan’ın sekreterlerinden birinin çevirisinden kaynaklandığı anlaşıldı. Çeviri sırasında Fransızcadaki “demander-sormak, istirham etmek” ve İngilizcedeki daha üstten bir manaya sahip olan “talep etme”yi birbirine karıştırmıştı.

Her yöne çeviri

1977 yılında ABD Devlet başkanı Carter’a, Polonya’yı ziyaretinde çeviriler için Lehçe konuşan ama tercümanlık kariyeri olmayan bir Rus tercüman eşlik ediyordu. Carter’ın “Bu sabah ABD’den ayrıldım” sözlerini “ABD’yi tamamen terk ettim” şeklinde, “Geleceğe dair özlemleri”ni “Polonya’ya karşı duyduğum şehvet ve ihtiraslar” şeklinde çevirmişti. O gün akşamki yemekte tabii ki aynı tercümanı kullanmamıştı. Lakin yemek sırasında ilk iki cümlesini sarf ettikten sonra bir sessizlik olmuştu. Çünkü yeni tercüman da onun İngilizcesini anlamamış ve çevirememişti.

Montréal Belediye Başkanı Jean Drapeau Çin ziyareti sırasında tam bir tercüme kurbanı olmuştu. “Demir tavında dövülür” (il faut battre le fer quand il est chaud) cümlesini tercüman “insan kardeşini sarhoşken dövmesi gerekir” (à battre son frère quand il est ivre) diye çevirmişti. Birkaç cevval gazetecinin çevirideki gariplik üzerine yazılı konuşma metnini istemesiyle gerçek ortaya çıkmış herkes derin bir nefes almıştı.

Mühim olan niyetler

MacArthur ABD seçimleri öncesi Tokyo’ya yaptığı ziyarette Japonlar’ın kendisi için hazırladığı “we pray for MacArthur’s erection” yazılı afişi görmüş ama bozuntuya vermemişti. Bu isteyerek yapılmış bir hata değildi. Japonca’da fonetik olarak l ve r sesleri arasında bir fark olmadığı için ortaya böyle korkunç bir durum çıkmıştı.

Tercümanın dikkatsizliği

Uluslararası bir konferans sırasında, İspanyol delege mikrofonu açık bir şekilde konuşmasına başlarken: “Nezle oldum çok özür dilerim” (estoy constipado, perdoname) der demez tercüman Fransızcaya tercümesini yapar ve Fransa delegasyonu arasında salonda merak uyandıran bir gülüşme yaşanır. Zira İspanyolcadaki “constipado” Fransızcada kabız demektir. “Kabız oldum çok özür dilerim” şeklinde çevirisini yapan tercüman açıklama yaparak olayı toparlamaya çalışsa da iş işten geçmiş İspanyol delege salonu terk etmiştir.

Ayakta uyuyan tercümanlar

2012 yılında Farsçadan İngilizceye yapılan kötü bir tercüme Batı medyasında infial uyandırmıştı. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın bir konuşma sırasında sarf ettiği “İsrail haritadan silinmelidir” sözü sert tepki görmüştü. Aslında Ahmedinecad Humeyni’ye ait olan bu sözleri aktarıyordu. Ama çevirmenler sanki bunu o söylemiş gibi çevirmişlerdi.

Yine 2012 yılında, devrik Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’nin konuşmasını çeviren tercüman, Bahreyn ve Mısır arasında kısa süreli ciddi bir krize sebep olmuştu. Konuşmanın sonunda Bahreyn Mısır’ın özür dilemesini bile talep etmişti. Olay çok basitti: Dalgın çevirmen Mursi’nin bahsettiği Suriye yerine Bahreyn demişti.

Eski Fransa başbakanı Jean Marc Ayrault Almanya ziyaretindeki Almanca konuşmasında, hem de iki ülke ilişkilerinden bahsederken “furchtbar” (verimli) yerine  “fruchtbar” (korkunç, berbat) kelimesinı kullanarak pot kırmıştı.

Buzdan bile soğuk savaş

18 kasım 1956’da Moskova’daki Polonya elçiliğindeki batılı diplomatların da bulunduğu bir resepsiyona katılan Nikita Kuruçev’in “Sizi gömeceğiz” sözleri geceye damga vurmuş bir anda dünya basınının gündemine oturmuştu. Hatta bunun nükleer bir tehdit olduğu bile söylenmekteydi. Aslında söylemek istediği Karl Marx’ın “burjuvazi kendi mezar kazıcılarını yarattı” sözüne bir atıf ve kapitalizmin sonunun geldiğine bir göndermeydi.

Tam 7 yıl sonra 1963 yılında Yugoslavya ziyaretinde sözlerine açıklık getirmişti: “Sizi elbette kazma kürekle gömmeyeceğiz, sizi kendi işçi sınıfınız gömecek” diyerek sözlerini yinelemişti.

Bir kelimeyle bir ay uzayan savaş

2008 senesinde Gürcistan ve Rusya krizi sırasında, Fransa iki ülke arasında arabulucu olma rolünü üstlenmişti. Bu durum Fransa açısından uluslararası alanda diplomatik bir başarı olarak gösterilmişti. Varılan antlaşmaya göre Rus güçleri Gürcistan, Güney Osetya ve Abhazya’dan çekileceklerdi. Bu antlaşma Rusça ve İngilizceye de çevrilmiş ve taraflarca imzalanmıştı. Yalnız bir sorun vardı: Antlaşmanın imzalanmasının üzerinden bir ay geçmesine rağmen Rus askerleri hala bahis mevzu bölgeden çekilmemişlerdi.

Sorun bir çeviri hatasından kaynaklanıyordu. İngilizce çevirisinde “Osetya’dan” sözcüğü, Rusça çevirisinde “Osetya’da” olarak geçiyordu. Rusya bu durumu, ilgili üç bölgede tanklarının bulunmasının bir gerekçesi olarak yorumluyordu.

Bu hata Daily Telegraph gazetesinin durumu fark etmesiyle ortaya çıktı. İvedi biçimde birinciye göre Rusya açısından daha az baskın olan yeni bir antlaşma hazırlandı. Bu çeviri hatasıyla Rusya askerlerini çekti çekmesine ama, kendisi için önemli olan yeni iki devletin dünya nezdinde resmileşmesini de sağlamış oldu. Medvedev de akabinde şu açıklamayı yapmıştı: “Tanıma akti gerçekleşti. Uluslararası hukuk açısından iki yeni devlet ortaya çıktı.”

Hayatı cehenneme çeviren çeviri

Bazen çeviriler bir savaşın bir ay uzamasından daha da vahim sonuçlar doğurmuş hatta doğrudan olmasa da binlerce insanın ölümüne sebep olabilmişlerdir. İşte böyle bir olay 2. Dünya Savaşı’nın neredeyse son bulduğu bir dönemde vuku bulmuştu. Japonya, Almanya gibi, bu savaşın mağlubuydu. 1945 Temmuz’unda ABD, Japon hükümetine kayıtsız şartsız teslim olması konusunda bir ültimatom vermişti. Bir yandan galip devletler bir yandan kamuoyu ve medya, Japon hükümetinin cevabını öğrenebilmek için baskı uyguluyorlardı. Başbakan Kantara Suzuki, “Hükümetin bu konuda her türlü cevabı vermekten kaçındığı” cevabını veriyordu. Ya da bunu söylemek istiyordu.

“My thinking is that the joint declaration is virtually the same as the earlier declaration. The government of Japan does not consider it having any crucial value. We simply mokusatsu suru. The only alternative for us is to be determined to continue our fight to the end” (Kumiko Torikai, Voices of the Invisible Presence: Diplomatic Interpreters in Post-World War II Japan, John Benjamins Publishing,‎ 1er janvier 2009)

Zira bunu söylerken kullandığı “mokusatsu” kelimesi belirsiz ve bir çok manaya gelen bir anlam taşıyordu. Çevirmenler ve Japon medyası bu kelimeyi hemen “hesaba katmamak”, “görmezden gelmek” veya “umursamamak/bu fikri aşağılamak” olarak çevirmişlerdi. Bunun altından Japonya’nın bu fikri reddettiği manası çıkarılmıştı.

Aslında mokusatsu kanjisi iki kelimeden  oluşmakta: Moku (sessizlik) ve satsu (öldürmek) yani sessiz bir biçimde öldürmek. Ama Başbakan burada sadece yorum yapamayacağını belirtmek istemişti. Japonya yenilgiyi zaten gayri resmi olarak kabul etmiş ve kendi kamuoyunu buna hazırlayıp, ortamı kendine avantajlı hale getirmek, bir çıkış yolu bulmak ve bunun için zaman kazanmak istiyordu. Japonya’nın cevabı Amerika tarafından küstahça bir ret cevabı olarak nitelenmişti. Unutmamak gerekir ki savaş boyunca Japonların fanatik tavırları kamikaze uçaklar, buchidolar, harakiriler vb. cevabın böyle algılanmasına bir zemin oluşturmuştu.

Japonya Başbakanı Kantara Suzuki’nin açıklamasındaki bir kelimenin yanlış tercümesi Japonya’ya 1945’te çok şeye maloldu | Foto: Carl Mydans
Diğer bir sebep de, ABD’nin elindeki iki atom bombasını atmak için sabırsızlık göstermesi ve güzel bir bahane bulmasıydı. Japonlar ise “mokusatsu”nun telaffuzundan sadece 11 gün sonrası yani 6 Ağustos’a kadar, 70 bin kişinin ölümüne sebep olacak ABD’nin elindeki atom bombaları hakkında en ufak bir fikre sahip değillerdi…

Bazen anlamın ağırlığı kelimenin ağırlığının önüne geçer. Kim bilir belki  İtalyanların “Traduttore, traditore ” yani çevirmen haindir/ihanet eder dediği gibi her çevirinin hata payı olacağını hesapta tutmamız gerekir. Mükemmel ve kusursuz çeviri yoktur, mükemmele yakın ve kusuru az çeviri vardır. Umberto Eco ise klasik “çevirmek ihanettir” anlayışına farklı bir bakış açısı getirip “çevirmek uzlaşmaktır” diyor.

İhanet veya uzlaşı… Bu olaylara bakınca aslında beğenmediğimiz Google translate’in ne kadar da masum olduğunu görmüyor muyuz!

[Yılmaz Tandoğan] 10.3.2018 [TR724]