Tolstoy’dan manidar bir “yargı” anekdotu [Kâzım Güleçyüz]

Rus yazar Tolstoy’un 1899’da yayınladığı Diriliş romanında, eserin kahramanı Nehlüdov’la avukat arasındaki diyalogdan:

“Evet, tarikat üyeleri de bana mektup yazmışlar” dedi Nehlüdov cebinden tarikatçilerin mektubunu çıkararak.“Eğer yazdıkları doğruysa bu da insanı hayrete düşüren bir dava. Şimdi gidip onları görmeye, meselenin içyüzünü öğrenmeye çalışacağım.”

“Gördüğüm kadarıyla hapishanenin bütün şikâyetlerinin aktığı bir huni gibi oldunuz” dedi avukat gülümseyerek. “Bu şikâyetler o kadar çoktur ki başa çıkamazsınız.”

“Hayır, ama bu çok şaşırtıcı bir dava” dedi Nehlüdov ve davanın içeriğini kısaca anlattı:

Bir köyde insanlar İncil okumak için toplanmışlar, yöneticiler gelmiş ve onları dağıtmış. Bir sonraki Pazar günü yine toplanmışlar, o sırada komiser çağrılmış, tutanak düzenlenmiş ve adamları mahkemeye vermişler. Sorgu yargıcı ifadelerini almış, savcı yardımcısı iddianameyi hazırlamış, mahkeme suçlamayı yerinde bulmuş ve adamları mahkemeye vermişler. Savcı yardımcısı iddianameyi okumuş, masanın üzerinde maddî kanıt olarak bir İncil duruyormuş ve adamları sürgün cezasına çarptırmışlar.

“Bu korkunç birşey” dedi Nehlüdov. “Doğru olabilir mi?”

“Burada sizi şaşırtan nedir?”

“Herşey; tamam, komiseri anlıyorum, o emir kuludur, ya iddianameyi hazırlayan savcı yardımcısına ne demeli? Okumuş yazmış adam olacak bir de.”

“Hata, savcıların, genel olarak da tüm mahkeme üyelerinin yeni, liberal insanlar olduklarını sanma alışkanlığımızda. Aslında bir zamanlar öyleydiler, ama artık durum tümüyle değişti. Artık sadece ayın sonunu düşünen birer memur haline geldiler. Maaşını alır, ama maaşından daha fazlasına gerek duymaktadır, ilkeleri de bununla sınırlıdır. Kimi isterseniz suçlayacak, yargılayacak, cezaya çarptıracaktır.”

“Bir insanın başkalarıyla bir araya gelip İncil okuduğu için sürgüne gönderilmesine izin veren yasalar mı var?”

“Bırakın öyle pek uzak olmayan yerlere sürgüne yollamayı, kürek cezası bile verirler. (...)”

‘Olamaz.”

“Olur. Mahkemedeki beyleri gördüğümde onlara minnettarlığımı sunmadan edemediğimi hep söylerim” diye devam etti avukat, “Çünkü eğer ben hapiste değilsem, siz de öyle, bizler hapiste değilsek bu sadece ve sadece onların iyi yüreklilikleri sayesindedir. Yoksa her birimizi temel haklarımızdan yoksun bırakmak ve öyle pek uzak olmayan yerlere sürgüne göndermek en kolay iştir.”

“Ama eğer her şey savcının ve yasayı uygulayıp uygulamama gücünü elinde bulunduran kişilerin keyfine bağlıysa o zaman mahkemeye ne gerek kalıyor?” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mayıs 2017: İstanbul, s. 340-2)

Yorumu okuyucularımıza bırakıyoruz...

Rus yazar Tolstoy’un 1899’da yayınladığı Diriliş romanında, eserin kahramanı Nehlüdov’la avukat arasındaki diyalogdan:

28 Şubat mağduriyetleri üzerine yükselip, adalet kelimesini de ekledikleri partilerinin iktidardaki 16. yılına darbe dönemlerinde bile görülmemiş yoğunluk ve yaygınlıkta mağduriyetlere yol açan hukuksuzluklarla girmek... Yazıklar olsun. Allah kimseyi bu hale düşürmesin.

[Kâzım Güleçyüz] 16.12.2017 [Yeniasya]

Sen misin otopark yüzünden Başsavcıyı protesto eden [Avukat Süleyman Fidan]

Türk hukuk tarihi, şüphesiz son bir asrın en talihsiz günlerini yaşıyor. Gün geçmiyor ki, bu iddiayı destekleyen farklı bir olayla karşılaşmayalım. Siyasilerin, “Anayasa Mahkemesi’ne saygı duymuyorum, kararı kabul etmiyorum ya da Anayasal düzeni değiştirdim” şeklinde açıklama yapabildiği, Başsavcıların “Yargıtay’ın kararı beni bağlamıyor” deme hakkını kendilerinde gördüğü, miting meydanlarında hakim-savcıların açıkça tehdit edilebildiği, bir darbe teşebbüsünde bile darbeye karışan silahlı askerlerden önce teşebbüsün ilk saatlerinde binlerce hakim-savcının gözaltına alındığı, hakimler ve savcılar kurulunun “delil üretebilme” adına meslektaşlarına “komplo” kurabildiği bir sisteme muhatabız ne yazık ki.

Yukarıdaki örneklerini aratmayacak bir başka tuhaflık da geçtiğimiz günlerde Uşak Adliyesi’nde yaşandı( http://www.usak.tv/m/adliyejanpolis/bassavciyi-protesto-eden-32-avukat-a-10-ar-yil-isteniyor-h39131.html).
Hali hazırdaki Başsavcının, Uşak Barosu Avukatlarına karşı takındığı tutum ve davranışlar gerçekten hukuk adına acınası bir tabloyu göz önüne seriyor. Baro seçimleri, stajyer eğitimi, avukatların toplantısalonu ihtiyaçlarına, daha önce görülmemiş şekilde engeller koyan Adliye yönetimi, son olayda bu “çocuksu” tavırlara tabir-i caizse “tüy dikti”.

Baro Avukatları, basına yansıdığı kadarı ile, Adliye bahçesinin çok geniş olmasına rağmen kendilerine bir türlü yeteri kadar otopark yeri ayrılmadığını, tüm taleplerinin Başsavcı tarafından gerekçesiz şekilde reddedildiğini söylüyorlar. Geçtiğimiz yıl haziran ayında, bir bayan Avukatın, aracını kısa süreliğine Savcı otoparkına park etmesi üzerine, Başsavcı’nın talimatı ile Avukat hanımın aracı trafik ekiplerince çekilmiş ve kendisine idari para cezası uygulanmış.

Olaya konu iddianameden öğrendiğimiz kadarı ile, baro yönetimi ve 32 Avukat, bu durumu protesto etmek için, öğle tatili vakti içerisinde Adliye önünde toplanarak, sadece yarım saat süren bir basın açıklaması yapmışlar. Baro başkanının ifadesine göre, basın açıklamasına çok sinirlenen Başsavcı, basın açıklaması sırasında kendilerine adliye personeli ile haber gönderip “avukatların yapabileceği bundan mı ibaret, ellerinden geleni yapsınlar” demiş. Yine baro başkanının ifadesine göre, basın açıklaması sırasında cezaevi aracı veya oradan geçmek isteyen başka bir araca izin vermedikleri gibi bir durum asla yaşanmamış.

Söz konusu olaydan bir yıldan fazla bir zaman geçmişken, geçtiğimiz günlerde bu basın açıklamasına katılan avukatlar bir iddianame ile karşılaştılar. Adliyenin en genç Savcılarından biri tarafından hazırlanan “iddianame” ye göre, Avukatlar basın açıklaması yaparken, bir cezaevi ring aracı yoldan geçememiş ve araç içindeki iki mahkum havanın sıcak olması nedeniyle bunalmış ve araç içinde fazladan yarım saat daha kalmışlar. İddianamede, “izinsiz basın açıklaması sırasında çok fazla kişi mağdur olmuşsa da, kimse şikayetçi olmamış, sadece bu iki mahkum şikayetçi olmuştur” denilerek bir anlamda iddianamenin “acziyeti” ortaya konulmuş. İşin en tuhaf yanı ise, avukatlar için 10 yıla kadar hapis cezası istenmesinden ziyade, böyle bir basın açıklamasının “kriminalize” edilebilmesi için harcanan bir yıllık emeğin sonucunda bulunabilen suç tipleri. Sanırım hukuk fakültelerinde mizah konusu yapılabilecek kadar ilginç iddialar bunlar ne yazık ki! Evet, 32 avukatın mesleklerinden olmasına sebep olabilecek iki suçlama şunlar: “Kara ulaşım araçlarının alıkonulması ve kişiyi hürrriyetinden yoksun kılma suçu (5237 sayılı TCK’nın 223 ve 109. maddeleri).”

Bu iki suç tipinin hangi şartlarda oluşmuş sayılabileceği, kanun maddelerinin gerekçeleri ve yerleşik Yargıtay içtihatlarını incelemeyi hukukçulara bırakarak, belki de tüm bu açıklamalara ek olarak, başka bilgileri vermek de yararlı olabilir.

Başsavcılık makamı sadece bir “temsil” makamından ziyade, özellikle her davanın belkemiğini oluşturan “soruşturma safhasında” olağanüstü yetkilere sahiptir. Bir kaç örnek vermek gerekirse, mesela Başsavcılar, çalıştıkları ilde bulunan cezaevleri üzerinde, kendi belirlediği Cezaevi Savcısı aracılığıyla asıl söz sahibi olan kişilerdir. Aynı zamanda, mahkumlara verilecek ödüller, disiplin cezaları veya şartlı tahliyelere karar veren komisyonlara ya bizzat başkanlık edebilme ya da Cezaevi Savcısını belirleme yetkisi nedeniyle doğrudan tesir edebilme gücüne sahipler. Bunun dışında, bir Başsavcı, kendi adliyesinde çalışan Savcıların hangi dosyalara bakacağı, ne kadar süreyle hangi işlerden sorumlu tutulacakları, Savcıların verdikleri takipsizlik kararını kaldırabilme yetkisine sahip olan,  Savcıların kullanacağı izin, haklarındaki soruşturma veya  mesleki geleceklerini doğrudan etkileyen sicilleri hazırlama yetkilerine sahip olan yegane kişidir. 

Ülkemizin içinde bulunduğu çıkmazın ve dünya hukukun üstünlüğü endeksine göre, son yıllardaki yüksek ivmeli düşüş ile listenin son sıralarında yer almanın nedenlerini sorgulayanlar için, sanırım bu örnek en açıklayıcı durumlar arasında yerini alacaktır.

[Avukat Süleyman Fidan] 16.12.2017 [Samanyolu Haber]

Ruhum kaldı hapiste! [Bârân]

İÇİMDE DERİN SIZI, CANLARIM VAR ZİNDANDA.
BEDENİM OLMASA DA, HAPİSHANE RUHUMDA.
SOĞUK BİR KIŞ GÜNÜNDE, KALAKALDIM ORTADA.
ANLAMAZ KİMSE BENİ, DUYULMAM SOLUKLARDA.

HÜKÜM VERENLER TUTSAK, PEYLENMİŞLER BURADA.
ADALET DUYGUSU YOK, MÜFLİS VİCDANLARINDA.
İZZET-ŞEREF YOK OLMUŞ, AKILLAR PARA-PULDA
SATILIK ŞAHSİYETLER, BEŞ PARALIK DÜNYADA.

YAŞANANLAR ZULÜMDÜR, BU ASRIN DAVASINDA.
TİYATRO OYNANIYOR, MAHKEME SALONUNDA.
GÜLÜNÇ İDDİALAR VAR, ATILAN İFTİRADA.
İNSANLIK YARA ALDI, CILIZ SAVUNMALARDA.

BEBEĞE MERHAMET YOK, HÜRMET YOK YAŞLIYA DA.
İNSANLIK İFLAS ETMİŞ, BUZ GİBİ DUVARLARDA.
KARINCAYA BASMAZKEN, TERÖR VAR İTHAMLARDA.
BU DAVA BURDA BİTMEZ, DEVAMI VAR UKBADA.

DEĞER Mİ FÂNİ DÜNYA, BU KADAR RİSK ALMADA.
MAKAMA VE SARAYA, KÖLESİNE TAPMADA.
BİRİNİ GÖNÜLLEYİP, MİLYONLARI YIKMADA.
HESAP VAR AHİRETTE, HEM DE YÜCE DİVANDA.

AKIL TUTULMASI BU, BİR MİLLET UÇURUMDA.
GÜN SAYIYOR HERHALDE, BUGÜN VE YARINLARDA.
ÂKIL İNSAN KALMAMIŞ, VARSA DA BAŞI KUMDA.
ÜÇ MAYMUN OYNANIYOR, ULEMA ARASINDA.

BU SÜREÇ BÖYLE GİTMEZ, FÂNİLİK VAR İNSANDA.
KİM EBEDİYYEN KALMIŞ, EMANET İKTİDARDA.
TARİH NASIL YAZACAK, ZALİMLERİ SONUNDA.
YÜZ KARASI BİR GÜRUH, İNSANLIKLARI HURDA.

HİZMETİN İNSANLARI, YA YURTTA YA DIŞARDA.
NİYETLERİ DEĞİŞMEZ, NE ORADA NE BURDA,
ALLAH’IN ARZI GENİŞ, HİCRET DİYARLARINDA.
DEĞİL Mİ DÜNYA FÂNİ, ASIL VARLIK BEKADA.

DAVA ŞUURU SAKLI, ADANMIŞ RUHLARINDA.
KAYIP SAYILMAZ BUNLAR, HAREKET İNSANINDA.
AKTİF SABIR GÖSTERİR, YOLLAR DARALDIĞINDA.
ÜMİTLE KOŞTURURLAR, HİZMET VAR YARINLARDA.

RUHLARI HÜR ONLARIN, BEDENLER HAPSOLSA DA.
BÜTÜN BAŞLAR FEDADIR, BU İMAN DAVASINDA.
BÜYÜK ZATLARA BAKIN, HAYATLARI ORTADA.
BU YOLUN KADERİDİR, NEFİS HOŞLANMASA DA.

MASUM KADIN VE YAVRU, NASIL KALIR ZİNDANDA.
DAYANMAZ BUNA YÜREK, İZ’ANLAR HAFAKANDA.
TAŞ KESİLMİŞ VİCDANLAR, MERHAMET UZAKLARDA.
ALLAH’A ARZUHALİM, ‘İMDAD ETSİN YAKINDA’

[BÂRÂN] 16.12.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Üç sürgün gazeteci ve bir haber [Selahattin Sevi]

Tunuslu seyyar satıcı Muhammed Buazizi 18 Aralık 2010 tarihinde kendini yaktığında ateşi bütün Arap dünyasını sarmıştı. 23 yıldır ülkeyi yöneten Zeynel Abidin bin Ali’nin ülkeyi terk etmek zorunda kalması komşu ülkelere de ilham oldu.

İsyan kıvılcımı küçük bir Mağrip ülkesinde çıksa da, 80 milyonluk nüfusuyla Mısır ve başkent Kahire’deki Tahrir Meydanı, Arap Baharı olarak anılacak siyasi ve sosyal zelzelenin sembolü haline geldi.

Dünyanın gözü artık Akdeniz’in güney kıyılarındaydı. Gazeteciliğin duayen isimleri gibi Zaman Gazetesi’nin genç foto muhabirleri de “Ben de orada olayım” yarışındaydı. Tunus’tan sonra Mısır’ı ve Tahrir Meydanı’nı Zaman hiç boş bırakmadı. Foto muhabirleri bütün riskleri ve tehlikeleri göze alarak bir bayrak yarışı gibi haber nöbetindeydi. Dayanamadım, 2011 yılının ilk günlerinde bir haftalığına da olsa ben de Nil’in kıyısında buldum kendimi. Reza’dan Paolo Pellegrini’ye kadar foto muhabirliğinin ‘babaları’ oradaydı.

Sert sloganlar, öfkeli şarkılar, askeri araçlar, tanklar, herkes ve her şey sokaktaydı.

SÜRGÜN MEHMET AKİF’İN KAHVEHANESİNDE…

Ama ben dönmek zorundaydım. Çünkü “Türkiye’de Zaman” adıyla dev bir projenin sorumluluğu üzerimdeydi ve ihmale gelmezdi. Mehmet Akif’e sürgün günlerinde mekân olmuş tarihi kahvede uçağa yetişmeden önce içtiğim çay yoğun tempolu çalışmanın bütün yorgunluğunu aldı götürdü.

Aklım ve gönlüm Kahire’de kalmıştı.

Zaman’a ve Aksiyon’a girecek haber ve fotoğrafları, öyküleri seçerken her zamankinden daha özenliydim. Kendi foto muhabirlerimiz kadar uluslararası seçkin fotoğrafçıların da portfolyolarına bakıyor, sıra dışı çalışmaları portfolyo olarak gazete ve derginin foto-röportaj sayfalarında yayımlıyordum.

Mohammed Elshamy ismini de ilk kez o günlerde fark ettim. 1994 doğumlu genç fotağrafçı bütün dünyadan gelen değme fotoğrafçılara iş atlatıyordu. Sadece anlık sıcak fotoğraflar çekmiyor, yaşından beklenmeyecek olgunlukta fotoğraflı öyküler de geçiyordu dünyaya…

Fakat büyük kardeşinin, Mos’ab’ın fotoğraflarını tercih ettik. Daha yetkin ve sıcak işlerdi. O günlerde haftada iki fotoğraf öyküsü yayımlıyorduk. Kahire’den Mos’ab’ın gönderdiği foto-röportajı Aksiyon’a sakladım ve sayfalarca çalıştık. Mohammed ismini ise aklımın bir köşesine yazdım. İşini yayımlamak nasip değilmiş.

Arap Baharı büyük bir hazana dönerken bütün taşları yerinden oynatmıştı. Tahrir intifadası da bir askeri darbeyle son buldu.

Uzun zamandır imzasını görmediğim Mohammed Elshamy’yi nerede görsem iyi?

New York’ta…

Muhtemelen mesleğini yapabileceği ve hayatını sürdürebileceği bir zemin kalmadığı için ağabeyi gibi o da ülke dışına çıkmıştı. Anadolu Ajansı’nın ‘savaş muhabirliği’ seminerlerine katılmış ve New York’ta görevlendirilmişti.

ADEM YAVUZ’UN PEŞİNDE SÜRGÜN MOHAMMED

Elshamy’yi bana tekrar hatırlatan fotoğraflar, başka bir sürgün gazetecinin işini yaparkenki telaşından enstantaneler içeriyordu. Önce el konulan, daha sonra çıkarılan kanun hükmünde kararname ile kapatılan Bugün Gazetesi’nin Washington temsilcisi Adem Yavuz Arslan’ın foto romanını yapıyordu ajans. Adem Yavuz misafir olarak geldiği New York’ta bütün dünyanın dikkat kesildiği Zarrab davasını izlerken Mısırlı darbe mağduru foto muhabiri Elshamy zehir hafiye gibi peşindeydi.

Adem Yavuz Arslan duruşma aralarında kapıda belirdiğinde Canon’un 80-200 2.8 mm tele lensi avını kovalayan silaha dönüşüyordu. Adem Yavuz sokakta yürürken, Adem Yavuz periskoptan canlı yayın yaparken, Adem Yavuz bir kafede öğün geçiştirirken… Kulağa garip gelebilir ama, gelecek yıllarda sürgünde gazetecilik nasıl yapılır diye iletişim fakültelerinde ders verilirken, ihtimal, ajanstan bu kareler istenecektir.

Daha da ilginç olanı ise, Elshamy’yi görevlendiren, gönderdiği fotoğrafları seçen ve servis eden ajansın fotoğraf sorumlusu, bizden önceki kuşağın sürgünü. Ahmet Sel’den söz ediyorum…

Sel, 1980 darbesiyle 12 Eylül cuntasının hışmından kendini korumak için yurt dışına çıkmak zorunda kalmış, vatandaşlıktan atılmış, yıllarca ülkeye girişi yasaklanmış, tanınan bir Türkiyeli fotoğrafçı. ‘Sakıncalı’ durumu sona erip 2000’li yıllarda Türkiye’ye döndüğünde meslektaşları arasında kapılarını da, gönlünü de Zaman foto muhabirleri açmıştı kendisine.  Kariyerinin önemli bir kısmını Moskova’da ve Kafkasya’da geçiren, ünlü Sipa Press’in üst düzey yöneticiliğini yapmış olan Sel’le birlikte iş bile yaptık. O çok ses getiren ve Türkiye foto muhabirliği ve gazetecilik kültürüne önemli yeri olan “Türkiye’de Zaman”da danışman olarak katkıları oldu. Anadolu Ajansı’na iş başvurusu yaparken önemli referanslarından birinin bu çalışma olduğunu biliyorum. Çünkü, o harikulade ‘Tellaklar’ ve ‘Oryantaller’ serisi çalışmalarını göstermek iyi bir tercih olmazdı. ‘Moskova İnsanları’ gibi kaliteli işi hiç anlamazdı Ajans yöneticileri.

Hoş, ajansta mesaiye başlar başlamaz benim ekibe kancayı atmıştı ama daha iyi paralar teklif etmelerine rağmen sadece bir arkadaşımızı koparabilmişlerdi. Diğerleri ise “daha fazla para mı, özgürce foto muhabirliği mi” ikileminde ikincisini seçmişti.

TÜRKİYE’DE ‘ZAMAN’ VARDI

Anadolu Ajansı o günlerde Zaman’ı ve foto muhabirlerini takıntı haline getirmişti. Arkasında devlet olan ve ülkenin her yerinde basın kartında foto muhabiri yazan 100’e yakın isim vardı ama her yıl düzenlenen meslek örgütümüzün Yılın Basın Fotoğrafları Yarışması’nda ipi ‘bizim çocuklar’ göğüslüyordu. 20 küsür ödülün yarısından fazlası Yenibosna’daki camlı binaya geliyordu. Bana da her yıl Hürriyet’in fotoğraf editörü eğlenceli ‘karrdeşimiz’ Sebati Karakurt’un kestiği cezayı ödemek kalıyordu. Basın fotoğrafı yarışmalarında ‘Karakurt Kanunları’ olarak anılan ceza basit ama netti: En fazla ödülü alan ajans veya gazetenin editörü viskileri ısmarlar! El mahkum… Her ne kadar Zaman’ın viskisini içmek yarışma finalinin yapıldığı Antalya’da ayrı bir keyif deseler de, parasını kendi hesabımdan veriyordum. Limon-soda ile her zaman sevgi ile hatırladığım arkadaşlarıma eşlik etmeyi, kadeh kaldırmayı özlemiyor değilim açıkçası… Günahı boynumuza!

Anadolu Ajansı baktı olmayacak, yarışmadan çekildi. Evet, iki yıl boyunca yarışmaları boykot etti. Gazeteye el konulup hepimiz işsiz kalınca ‘acans’ lütfen yarışmaları teşrif etti.

Ajansın Mısırlı sürgün foto muhabiri Elshamy’nin çektiği, 12 Eylül mağduru, vatandaşlığa henüz dönebilmiş Ahmet Sel’in seçtiği fotoğraflara konu olan ‘modern zamanlar sürgünü’ Adem Yavuz Arslan’ın ismini de ilk kez bir fotoğraf imzası olarak tanımıştım.

ÖNCE FOTO MUHABİRİ SONRA GAZETECİ

Yalçın Çınar editörlüğündeki keyifli Milliyet döneminden sonra yeni bin yılın başında Zaman’a editör olarak döndüğümde miydi, yoksa daha önce mi çıkaramadım. Aksiyon dergisinin orta sayfasına açılmış çarpıcı bir Mostar fotoğrafı ve haberi dikkatimi çekti. İmza: Adem Yavuz Arslan!

Adına ilk kez rastladığım Arslan meğer Zaman’ın taşrasında, İzmir’de çalışıyormuş. Yerel yöneticilerle gittiği bir seyahatte kotarmış o işi ve dergiye göndermiş. Aksiyon da fotoğrafların ve yazının hakkını vererek iki tam sayfa açmış.

Adem Yavuz Arslan’ın ‘tayini’ daha sonra İstanbul’a çıktı. Aksiyon’da işe başladı. Hırsıyla çevresine rahatsızlık verse de birbirinden güzel işlere adını yazdırdı. Tatilde bile fotoğraf makinesini yanından ayırmazdı. Arkadaşlarıyla Şile’ye gittiklerinde herkes güneşli günde masmavi suların keyfini çıkarırken onun gözü üzerine gazete örtülmüş bir mevtaya takıldı. Fotoğraf hem Zaman’da, hem o günün diğer gazetelerinde en görünecek şekilde kendine yer buldu.

1999 depreminde gazeteden herkesi arayıp ulaşamamıştım da, Adem Yavuz Arslan’ı bulabilmiştim. Ödünç araba ve borç benzin parasıyla sabahın köründe Sakarya’daydık.

Sonra Atina’nın camisi, Makedonya romanlarının sorunları, Kosovalı mültecilerin dramı derken Balkanlar’ı yol yapmıştık. Bunlardan en unutulmazı ise, Srebrenitsa katliamının 10. yılında, 2005’te yaptığımız kapsamlı Bosna dosyasıydı. O yazmış, ben fotoğraflamıştım. O zaman mı, başka bir seyahatimizde mi hatırlamıyorum. Onu ilk kez tanıdığım fotoğraftaki yıkılmış Mostar Köprüsü yeniden yapılıyordu. İki dev taşın yerine yerleştirilmesine yardım etmiş ve adımızı taşa yazmıştık. Bu dünyada dikili bir ağacımız olmadı ama Mostar Köprüsü’nde birer taşımız var.

O kadar çok Bosna’ya gidip gelmiştik ki, bir keresinde Adem’in bekar olduğunu öğrenen Boşnak dostlarımız ‘hayırlı bir kısmet’ teklifinde bile bulunmuşlardı. Adem Yavuz’un cevabı manidardı: Ben bu mübarek topraklara başımı kaldırıp hiç o gözle bakmadım ki!

Bosna cihadına, Kosova cengine gidip ‘kolunda gelinle’ dönen ‘malum mahallenin’ gazeteci-yazar müsveddelerinin anlayamayacağı incelikler tabi.

Adem Yavuz, ismiyle müsemma bir gazeteci. Babası televiziyonun olmadığı yıllarda Kıbrıs Barış Harekatı’nda şehit olan Adem Yavuz’un adını vermiş oğluna, radyodan duyduğu haber üzerine… O adı hakkıyla taşıyan şehir hatlarının aynı adla seyr-ü sefer yapan vapuru ve gazetci Adem Yavuz sanırım. Onun kadar haberi koklayan, anlayan ve hızlı yazan çok az meslektaş tanıdım.

Yine başka bir dev çalışma olan Avrupa Türkleri, Avrupa Kürtleri çalışmasından sonra gazetecilik tutkusu onu önce dil öğrenmek için İngiltere’ye götürdü. Gündüz kursta, akşam hamburgercide… Fakat çalınana kadar makinesi hep yanında. Oradan da habersiz ve fotoğrafsız bırakmadı ‘merkez’i.

Fakat Bugün’e transferi, özellikle de Ankara temsilcisi olmasıyla daha çok ‘temsil’ işlerine vakit ayırdı. Gittiği yere rengini veren, imzasını atan Adem Yavuz o sevimli Bugün binasının her noktasına el atmıştı. Sanki Silifkeli çilekeş yörük çocuğu gitmiş, yerine adab erkan bilen, Ankara beyefendisi gelmişti. Starbucks’un kahve makineleri sistemini binaya kurdurup işini iyi bilen bir garsonla kimlere o nefis kahveleri içirmedi ki… Fakat bir yere gitmek için sekreterine şoförünün hazır olmasını istediğinde başka bir aşamaya geçtiğini ben bile anlamıştım. Sonra Washington temsilciliği de eklenince artık haberden ve fotoğraftan kopar zannediyordum.

Yanıldım, Adem Yavuz yine yanılttı beni. Sevimli, çekik gözlü çocuklarıyla pastoral Washington fotoğrafları çekerken, bir baktım Zarrab davasında.

Yine bir omzu yere yakın, yürüyor… Yazıyor… Periskop üzerinden canlı yayın yapıyor… Yüzünde her zamanki telaş!

TOROS DAĞLARI’NDAN NEW YORK SOKAKLARINA

Belki de Kahireli Mohammed Elshamy’ye ve sevgili editörü Ahmet Sel’e teşekkür etmeliyim. Onun en doğal ve kaliteli fotoğraflarını gelecek kuşaklara emanet etmeye katkı sundukları için… Özleyenlere de en yeni Adem Yavuz Arslan fotoğrafları gösterdikleri için…

Son diyeceğim ise, sözümona kara propaganda için Adem Yavuz Arslan’a yıldırma taktiği uygulayanlara: Unutmayın, Adem Yavuz Silifkeli’dir, yörüktür. Ailesini 50 yıl önce devlet zorla düz ovaya indirmiştir.

Eğer yalçın kayalıklarda bir balerin rahatlığı ile seken Silifke’nin keçilerini evcilleştirip koyun haline getirebilirseniz Adem Yavuz’u da belki kendinize benzetebilirsiniz.

[Selahattin Sevi] 15.12.2017 [Kronos.News]

Korkunç cinayet! [Cumartesi Hikâyeleri] [Vehbi Şahin]

Gözlerini açar açmaz insan ne düşünür?

Aç olduğunu, kahvaltıda ne yiyeceğini…

İşe geç kalıp kalmadığını…

Ya da…

Hava durumunu merak eder herhalde…

“Bunlar eskidendi” dedi.

-Şimdi gözlerimi her sabah açtığımda ilk aklıma gelen şey “Bugün için ümit var mı” sorusunun cevabını aramak oluyor.

Ümit…

Ne sihirli bir kelime…

Dışarıda özgürce dolaşanların gözünde pek kıymeti yok ama…

Hürriyetinden mahrum pekçok insan için ekmek, su ve hava kadar elzem bir gıda artık ümit…


ÖZGÜRLÜK AH ÖZGÜRLÜK

Günler, haftalar, aylar, hatta yıllar hep onu beklemekle geçti.

Fakat o gelmedi.

Özgürlüğe kavuşmak ne zormuş meğer…

Kaf dağının ardındaki nazlı sevgili sanki…

Arada bir cilve yapıyor, ama yüzünü göstermiyor hiç…

Sesini duyurmuyor.

Varlığını hissettirmiyor.

Güneş her sabah vaktinde doğuyor, lakin o beklenen umut ışığı bir türlü ışımıyor işte…

Ruhunun daraldığını hissetti.

Karamsar düşünceler çepeçevre kuşatmıştı yine…

“Hürriyet ne güzel şeymiş böyle…” diye mırıldandı.

-Onu bu kadar özleyeceğimi hiç düşünmemiştim.

Pencereyi açtı, derin bir nefes aldı.

Yüreğindeki kavga alevlenmişti.

Karamsarlık kuvvetleri, iyimserlik kalesini top ateşine tutuyordu.

Hasar büyüktü.

-İçimizdeki çatışmaları bitirmedikçe, ne yeni bir başlangıç yapabiliriz ne de gerçek bir huzura erebiliriz.

“Güzel tespit” dedi.

Ah bunu bir de hayata geçirebilse…


DEMEK Kİ SUÇLARI VARMIŞ!

Peki bu çatışmayı nasıl durduracağız?

Yaşanan o kadar çok acı var ki…

Hangi birini anlatmalı…

Geçen gün işittiği bir hadiseyi hatırladı.

Kadın 70 yaşında…

Kızı ve üç damadı hapiste…

Yaşları 3, 4, 7 ve 10 olan dört torunuyla başbaşa kalmış.

Kendi ihtiyaçlarını zor karşılıyor kadın…

Halden anlamayan çocuklarla yaşamak hayatını iyice zorlaştırmış.

Neyse ki büyükşehirde yaşayan iki kızı, 15 günde bir yanına giderek annelerine yardımcı oluyor.

Ahir ömründe bu sıkıntıları yaşayan kadını ve kızlarını asıl üzen ne olmuş biliyor musunuz?

Dünürü olan kadının şu sözleri…

-Suçlu olmasalar hapse atarlar mıydı?

-Demek ki varmış bir suçları…

-Bizi niye almıyorlar içeri?

-Çünkü bizim suçumuz yok…


TOPLU KATLİAM

Yargısız infaz…

Peşin hüküm…

Ne derseniz deyin…

Cemaat’e yönelik linç kampanyasını sessizce izleyen yığınların genel savunmasını yansıtıyor bu mantık örgüsü…

Peşinen suçlu kabul ediyorsun yüzbinlerce masum insanı…

Çektikleri acıları görmezden geliyorsun.

Anaların, çocukların feryadına kulaklarını tıkıyorsun.

“Ne korkunç bir cinayet…” dedi.

-Masumlara iftira attığının farkında bile değil kadın…

Halbuki…

-Bu sözleriyle “toplu katliam” yapıyor, büyük bir vebal altına giriyor. 

Torun sahibi bu kadın gibi düşünen milyonlarca kişi var Türkiye’de…

Beş vakit namaz kılan, zekât veren, oruç tutan Müslümanlar bunlar…

Ama devlet korkusu, Allah korkusuna galip gelmiş muhtemelen…

Kanayan vicdanlarının sesini bu saçma mantıkla susturuyorlar.

-Demek ki varmış bir suçları, bizi niye hapse atmıyorlar o zaman?


TERCİHİN BEDELİ OLACAK

Derin düşüncelere daldı.

Şu anda hissettiği tek duygu “acıma” idi.

“Herkes yaptığı tercihi yaşıyor” dedi.

-Bu seçimin bir bedeli olacak elbet…

-Kaçış yok, faturayı ödeyecekler er ya da geç…

-Ya bu dünyada ya da ahirette…

Bunları söyledi ama içi de rahatlamadı.

Sevinmiyor aksine üzülüyordu.

“Oh olsun” demek insanlıktan çıkmak demekti, onun hayat felsefesine göre…

Çünkü biliyor ki…

Biri bedel öderken, sevinç çığlığını nefsine kul köle olmuş egoistler atar sadece…

Yorulmuştu.

-İçimizdeki çatışmaları bitirmeden, bize gerçek bir huzur gelmeyecek.

Her gün Cemaat’e iftira atıp korkunç cinayetler işleyenlere ne demeli peki?

“Belki de…” dedi.

-Kalıcı olmak için insanların gönüllerine dokunacak işler yapmamız lâzım bundan sonra…

Yoksa…

Bu süreçten de ders çıkarmaz isek ahmaklık etmiş oluruz sanki…

Sustu…

Gözlerini kapattı.

[]

Adalet Bakanlığı, çalıştayda Avrupa Konseyi’ne müjde(!) verdi: 38 yeni cezaevi yapılıyor [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi ve Türkiye Adalet Bakanlığı arasında 2015 yılında oluşturulan çalışma grubu geçtiğimiz günlerde Strazburg’da bir araya geldi. Hak ihlallerini önlemek için işbirliği faaliyetlerinin yürütülmesi kararı yinelendi. Fakat Adalet Bakanlığı’nın 38 yeni cezaevi yapılacağı açıklaması, hak ihlallerinin daha da artıracağının sinyalleriydi.

Avrupa Konseyi ve Adalet Bakanlığı arasındaki oluşturulan çalışma grubu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) içtihadı ışığında uzun tutukluluk, hak ihlalleri, terör suçlarının çerçevesinin belirlenmesi ve özgürlüklerin kısıtlanması gibi konular üzerinde duruyor.

İnsan hakları ve demokrasinin kalesi olarak görülen Strazburg’da yapılan görüşmelerin önemi elbette büyük fakat buradan asıl beklenen netice yerel adalet kurumlarına yansıyor olması. Uzun zamandır bu kararların Türkiye’de makes bulmadığı görülüyor. Tam tersine hak ihlalleri artıyor, özgürlükler kısıtlanıyor.

Bir taraftan da Avrupa ile Türk hükümeti arasında gizliden bir savaş devam ediyor. Avrupa, insan hakları, demokrasi ve özgürlük ilkelerini savunmaya çalışırken, Erdoğan başta olmak üzere Türk hükümeti, otoriterliğe giden yolların taşlarını döşüyor. Son 5 yıldır girişilen bu savaşta kaybeden Türkiye demokrasisi oldu. Avrupa yıllardır savunduğu değer ve ilkelerinde ciddi tavizler vermek zorunda kalırken, Erdoğan iktidarını her gecen gün pekiştiriyor.

Çalışma grubunun hedefleri

Adalet bakanlığı ve Avrupa konseyi yetkilileriyle yapılan son görüşmelerde Türkiye’de yoğun şekilde yaşanan insan hakları ihlallerini önlemek için kararlar alındı. Çalışma grubu, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü etkileyen durumlarla birlikte  terörle ilgili suçların gerekçesine ilişkin konular hakkında, savcılar ve yargıçların mevcut uygulamaları hakkında görüş alışverişinde bulundu.

Ayrıca, ilgili devlet makamlarının, yargılama öncesi haksız ve uzun süreli tutukluluk sürelerini önlemesi ve özgürlük hakkına saygılı olmasını istiyor.  Bu bağlamda, insan hakları ihlallerinin önlenmesi için işbirliği faaliyetlerinin yürütülmesine karar verildi. Grup bir sonraki toplantısını 2018 yılı ilk aylarında Ankara’da yapacak.

Bakanlıktan müjde! Hak ihlalleri ve tutuklamalar artacak

Yeni cezaevleri elbette cezaevlerinin olumsuz şartlarını iyileştirmek için yapılan iyi niyetli adımlar değil. Cezaevlerinde yaşanan işkenceler, on binlerce kadın bebek ve yaşlının hapishanede olması bunun en büyük delili. Türkiye genelinde bulunan 384 cezaevinin 202.399 kişilik kapasitesi doldu. Hatta kapasitesini 30.000 aşarak 232.132 rakamına ulaştı ve her geçen gün yeni tutuklamalar oluyor. Adalet bakanlığı yeni cezaevi sözüyle önümüzdeki yıl yeni tutuklamalar ve hak ihlallerinin artacağı müjdesini (!) veriyor bir anlamda. 2007 yılında 90bin 837 olan mahkum sayısı,  2017 yılında 232.132’ye ulaştı.

Cezaevlerine ayrılan bütçe birçok bakanlığı geride bıraktı…

Cezaevleri konusunda rakamlar havada uçuşuyor. Eski Bakan Bekir Bozdağ, 2016 yılında yaptığı açıklamada 175 irili ufaklı cezaevi yapılacağını duyurmuştu. Yeni bakan Gül ise Kasım ayında yaptığı açıklamaya göre 25 bin kapasite fazlası olan cezaevlerine takviye için 38 yeni cezaevi sözü verdi.

Ortada olan bir gerçek varsa o da iktidar partisi eğitim, sağlık veya teknoloji alanlarındaki planlarından daha fazla cezaevi kurma planları yapıyor. Bir taraftan da yandaş müteahhitlere yeni gelir kapıları acilmiş oluyor. 

600’den fazla çocuk anneleriyle birlikte hapishanede esir

Kapasitesini fazlısıyla aşan cezaevlerinde kalan insanlar hapishanelerin ağır koşulları altında işkence çekiyor. Yerlerde yatanlar, hijyen sıkıntısı olan hapishanelerde bir iddianame dahi olmadan kalanlar, hangi iddia ile suçlandığını bilmeden dört duvar arasında alıkonulan on binlerce insan var.

10 bin kadınla birlikte 600’den fazla çocuk da anneleriyle birlikte hapishanelerin soğuk duvarları arasında büyümek zorunda bırakılıyor. Şartlı tahliye veya elektronik kelepçe gibi çözümler olmasına rağmen yaşlılar, ağır hastalar, yeni doğum yapmış insanlar dahi bu zor şartlarda kalmaya mahkum ediliyor.

Dünyanın en eğitimli mahkûmları Türkiye’de

Adalet bakanlığının verdiği rakamlara göre 2016 yılsonu itibariyle cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı 69 bin 301. Hâkim, savcı, polis, öğretmen, doktor, gazeteci ve akademisyenleri de hesaba katınca dünyanın en eğitimli hapishaneleri Türkiye’de. AKP hükümetinin bu ülkeye miras bıraktığı en büyük değerlerden (!) birisi.

Hırsızlık, adam öldürme, cinsel suçlar ilk sırada

Hapishanelerdeki oranın büyük çoğunluğunu, hırsızlık, adam öldürme, cinsel suçlular oluşturuyor. Türkiye’de hapishanelerindeki rakamların artmasının iki sebebi var. İktidar partisi, bir taraftan başta Hizmet Hareketi’ne yakın insanlar olmak üzere, Kürtler ve sair muhalif kesimleri cezaevine tıkıyor.

Diğer tarafta hırsızlık, cinayet, gasp ve cinsel suçlar da giderek artıyor. Tutukluların yüzde 22,8’i hırsızlık, yüzde 18,9’u uyuşturucu, yüzde 12’si adam öldürme, yüzde 12,5 yaralama, yüzde yüzde 12,2’si yağma ve gasp, yüzde 8,1’i cinsel suçlular, yüzde 4,8’i sahtecilik, yüzde 3,2’si dolandırıcılık, yüzde 1,1’i fuhuş, yüzde 0,9’u adam öldürmeye teşebbüssüden hapishanede bulunuyor. Buna rağmen bu suçluların bir bölümü, ‘siyasî’ suçlulara yer açmak adına salıveriliyor.

[Mehmet Dinç] 16.12.2017 [TR724]

Ey nefsim [Bekir Salim]

Arşivi karıştırırken gözüme takıldı, baktım ki bugün için… Muhatabı da belli aslında, ama ben gene de Üstad Hazretleri gibi diyeyim:

“İsteyen nefsimle beraber dinlesin…”




Ey nefsim, nedir şu sendeki çalım,
Umudumu her gün boş çıkarırsın.
Bu nasıl cehâlet, ne çeşit zulüm,
Amr bin Hîşâm’lara taş çıkarırsın.

İnsanlıktan çabuk sıkılmış canın,
Hırsından delice kaynıyor kanın,
Dünyada herkes mi senin düşmanın,
Önüne gelene diş çıkarırsın.

Niye özenirsin derebeylere,
Hükmetmek istersin güne, aylara,
Karışıp boyunu aşan şeylere,
Başına gereksiz iş çıkarırsın.

Kimseyi dinlemez, benlik güdersin,
Burnunun dikine yürür, gidersin,
Özünde acaba ne vehmedersin,
Ki, dört bir taraftan baş çıkarırsın.

Öyle garip garip düşlere daldın,
Acaba kimlerden icâzet aldın.
Son günlerde sihre pek merak saldın,
Şapkandan habire kuş çıkarırsın.

Evvelce yok idin, nereden çıktın,
Damla değil iken deryaya aktın,
Şimdi ummanlara kafayı taktın,
Kendini kimlere eş çıkarırsın.

Ey Salim, niye hep suratın asık,
Vicdanının sesi ne kadar kısık,
Kapat gözlerini, var gücünle sık,
Belki iki damla yaş çıkarırsın.

 ****

ÇAY LEKESİ

Bir ara eskimiş süsü vermek için çay lekeli sahte evrak üretmişti zift medyası… O zaman dile gelmişti bu dörtlükler… Bilmem onlar mı Reza’dan öğrendiler Reza mı onlardan öğrendi bu sahtecilik işini… Ama, Reza o kadar da akıldan mahrum gibi durmuyor… Önce ülkeyi güldürdüler üstlerine, şimdi bütün dünyayı…

Öyle ya, şakirtler çok sever çayı;
İyi düşünmüşsün çay lekesini.
Lâkin, bazı yerler fazlaca koyu,
Kâğıdın hepsine yay lekesini.

Çürümüş sendeki tüm insaniyet.
Bu ne vicdansızlık, ne bozuk niyet!
Kir tutmuyor sanma namus, haysiyet;
Aldığın paraya say lekesini.

Ne kadar mustarip olsak da bundan,
Gene sıyırmayız kılıcı kından.
Müfteri dövmesi çıkmaz alnından,
İstediğin kadar soy lekesini.

Temsilcisi kim bu çirkin usulün?
O’ndan daha mı az ateşin, külün?
Mukayese için, İbni Selül’ün,
Seninle yan yana koy lekesini.

Çevrende adam yok, hikmet satsınlar.
“Men dakka dukka”yı hatırlatsınlar.
Dilerim sana da çamur atsınlar,
Tâ ciğerlerinde duy lekesini.

Salim der, demek ki, bühtan bir huymuş.
Senin kalıbına tastamam uymuş.
Talihine düşen vazife buymuş;
Marabalar taşır bey lekesini.

[Bekir Salim] 16.12.2017 [TR724]

Erdoğan’ın Batı düşmanlığının tarihsel ve kuramsal arka planı [Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de Batı düşmanlığı, yeni bir fenomendir. Ancak Batı diye bir şeyin yeknesak olarak “Türkiye’ye düşman” olduğu, Türkiye’yi bölüp parçalamak, ele geçirmek, yok etmek, ona zarar vermek istediği türünden algı, yeni değil. Tarih kitapları, inkılâp tarihi yazımının ana çizgisi, romanda ve şiirde işlenen milliyetçiliğin ötekisinin Batı olması değil sadece mesele. Yahudileri “dünyayı yöneten Siyonistler” olarak algılayan, “Ermeni dölü” diye ağır bir ifadeyi en üst perdeden hakaret olarak toplumsal gündelik dile eklemlemiş, Yunanlıları “denize döken” bir toplumsal anlatı var, görmezden gelemeyeceğimiz kadar bariz şekilde sırıtarak orta yerde duran.

Kendi tarihini idealize eden, “hiç hatası olmayan” bir millet konsepti, benim objektifleştirme amacıyla nasyonalist dediğim bir ulusalcılık/milliyetçilik ideolojisiyle, bilinçli olarak üretilmiş bir siyasi araçtır. Ana hedefi, dinden kaynaklı baskın kimliği (ümmet aidiyetini) nasyonalist bir kimlikle bastırmak, ulusalcılığı/milliyetçiliği dominant kimlik haline getirmekti. Osmanlı Devleti’nin geç dönem (19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı) siyasi kadrolarınca ortaya konan bu yaklaşım, sonrasında İttihatçıların B-takımı olan kadro tarafından da benimsenerek, Cumhuriyet’in resmi ideolojik çekirdeğini oluşturdu.

Akçura’nın 1904’te kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı uzun makalesinde ele aldığı Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türk milliyetçiliği (nasyonalizm), açıkça Osmanlıcılığın Osmanlı toplumunu, İslamcılığın ise artık İslam ümmetini bir arada tutmayı başaramadığını gözler önüne serer ve açıkça nasyonalizmin toplumu bir arada tutacak yegâne tutkal olduğu tezini savunur. Ziya Gökalp ise Turancılığı reddetmemesine karşın, önce Türkiyeciliğin gerçekleşmesi gerektiğini, bunu Oğuzculuğun ve akabinde de Turancılığın bu evreyi izleyeceğini belirtir. Türkiye temelli nasyonalizm, içerisinde her zaman irredentist (yayılmacı) potansiyeli taşıyarak, Turancılığı rasyonalize eder ve öteler. Yani, önce bir Türkiye’yi kuralım, Türkiye toplumuna nasyonal bir kimlik verelim de, sonra genişleme-nüfuz arttırma meselesine bakarız der. Kürtleri Türkleştirmek ve İslami kimliği halen birincil kimlik olarak algılayanları nasyonal ideoloji içerisinde asimile etmek gibi “stratejileri” önceler.

TÜRK SİYASETİNDE NASYONALİZMİN AĞIRLIĞI

Nasyonalizm bu nedenle çok ama çok güçlüdür. Arap isyanları ve Arapların İngilizlerle işbirliği, Arnavutluk milliyetçiliği gibi dış etkiler, Türkiye’deki nasyonalizmin kuramcılarını ve bu düşünce sisteminin devlet adamlarını ve siyasetçilerini haklı çıkaran deliller ortaya koymuştur. Anadolu’yu bölme planı olan Sevr Antlaşması da vatanseverlik ve vatan savunmasına yönelik direnişi, milliyetçi sosla tümüyle bir tür ideolojik enstrümana dönüştürmüş, Türk devletinin iliğine-kemiğine kadar nasyonalizmin baş tacı edildiği bir tür asimilasyon makinesine evrilmesine neden olmuştur. Ez cümle ifade etmek gerekirse, bugün Türk siyasal hayatını nasyonalizmden bağımsız şekilde tahlil etmek olanaksızdır.

Başlangıçta Türk nasyonalizmine direnen Kürtler ve İslamcılar vardı. Kürtler asimile olmak istemedikleri için reflekssel bir tepkiyle Türk nasyonalizmine karşı çıkmaktaydılar. İslamcılar ise ideolojik nedenlerle kategorik olarak “kavmiyetçiliği” reddetmekteydiler. Doğal olarak Kürtlerin Türk nasyonalizmine karşı duruşları daha fazla öz-algılarına ve kimliklerine dayanmaktaydı. Oysa İslamcıların tek sorunu, kaybedilen iktidardı. Kürtler toplumu dönüştürmeyi değil, sadece kendi benliklerini korumayı istiyorlardı. İslamcılar ise milliyetçiliğin doğal sonucu olan ulus-devlet, milli sınır, nasyonalist tarih yazımı gibi İslam’ı sulandırdığını düşündükleri her şeyi reddetmekteydiler. Kısacası, nasyonalizmin bir şekilde sırtını yaslamak zorunda olduğu modernleşmeyi de reddetmek durumundaydılar. Oysa Kürtlerin böyle bir derdi yoktu. Aksine İslamcılığın da Kürt kimliğini eriten ve sayıca baskın olan Türklerin işine gelen bir ideoloji olduğunun bilincindeydiler.

1990’lara kadar İslamcılık ve Kürtçülük Türkiye rejiminin ana “ötekileri” olmayı sürdürdü. Bu ötekiler üzerinden nasyonalizmin “aslında ne kadar haklı” olduğu halka “gösterildi”. İslamcılar “gerici”, Kürtler ise “bölücüydü”. Bu gerilim sahasında Türk devleti nasyonalizm ideolojisi ile kutsandı. Kutsal, her şeyin üstünde bir devlet algısı topluma yerleştirildi. Kürtler, bu makinenin çarklarında en fazla mağdur olan grup olduğu için, bu devletle arasına daima iyi bir mesafe koydu. Ancak İslamcılar, “kaleyi içerden fethetmek” türü bir İslami geleneğe sahip oldukları için, takiyye müessesesi gibi İslam’ca izafileştirilmiş bir “ahlak” algısına dayanarak, devletle bütünleşti. Devletle bütünleşmenin kendileri lehine sonuçlanacağından emindiler.

DEVLETİN MUTASYONUNUN ÜRÜNÜ

Erdoğan, Türk devletinin bu mutasyonunun ürünüdür. İki organizma birleşince, ortaya çıkan yeni organizma, her iki başlangıç organizmasının özelliklerini alır. Öyle de oldu. Sistemi dönüştürmek şöyle dursun, sistemin ta kendisi haline geldi İslamcı ideoloji. Derin devlet seri adımlarla kendi programını İslamcılara endoktrine etti. Bu süreç öyle usulca, öyle ustaca, öylesine rafine bir şekilde yönetildi ki, taban meydana gelen dönüşümün farkına varmadı. Nasyonalizm, tıpkı sızdığı sosyalizmi nasyonal sosyalizm adı altında tümüyle nasyonalizme dönüştürdüğü gibi, İslamcılığı da İslami nasyonalizm (milliyetçi-muhafazakârlar) çerçevesinde tümüyle nasyonalizme eklemledi. Bu bağlamda dikkat çekilmesi ve önemle vurgulanması gereken şey, ulusalcılık ve milliyetçiliğin ana hatlarıyla aynı şey olduğu, nasyonalizm ideolojisi oluşturdukları gerçeğidir.

Bugün nasyonalizm dinamiğinin kontrolü Avrasyacı ulusalcılardadır. Çünkü nasyonalizmde sesi en gür çıkan haklıdır. Bu metafor üzerinden okuyacak olursak, elinde silahı olan güç, gidişatı belirler. Erdoğan, AKP’yi nasyonalist ilahlara kurban olarak verdi. İslamcıların Avrasyacılarla olan evliliği gerçi zoraki bir birlikteliktir. Ama bir birlikteliğin bu manada zoraki olup olmaması, doğan çocuk bakımından önem arz etmez. İslamcıların Avrasyacılarla olan bütünleşmesi, nasyonalizm ideolojisinin – farklı soslarla tadının hissettirilmemesine çalışılsa da – yeniden doğuşudur. Avrasyacıların Cumhuriyet’i fabrika ayarlarına geri döndürme stratejisinin en hayati ayağıdır. Ve bunu başarmış durumdalar!

CAMBAZA BAK STRATEJİSİ

İster Turan hayali, isterse Osmanlı nostaljisi, hiç fark etmez. Önemli olan, irredantizmi (yayılmacılığı) bir tür “kızıl elma” haline getirmek, yani cambaza bak, derken istedikleri ajandayı topluma kabul ettirmektir. Hitler’in yaptığı da buydu. Enver ve arkadaşlarının da. Batı düşmanlığı olmadan bu planı uygulayamıyorlar. Çünkü 1945 sonrası Türkiye kurumsal olarak Batı sistemine demir attı. Önemi yadsınamaz bir füzyondur bu. Bu entegrasyonu sonlandırmak için gerekçeler aranıyor. Zarrab meselesi, Rusya’ya yönelme, ABD’nin darbe girişiminin arkasındaki güç veya PKK’yı ve “FETÖ’yü” koruyan düşman olarak lanse etmeleri bundan. Ya da Almanya’nın terör destekçiliği gibi akıl almaz iddialarda bulunmaları, yine toplumu bu gidişata hazırlamak amacını gütmekte.

Rusya’ya yönelmek, sıradan bir dış politika tercihi mi? Nerede benim o ahkâm kesen, mangalda kül bırakmayan Uluslararası İlişkilerci meslektaşlarım? Nerede o çok bilen hocalar? Neden yanıt vermiyorlar? Neden soru sormuyorlar? Bilmediklerinden değil, korktuklarından ses çıkartmıyorlar. Akademinin bu ödlekliği, entelektüel sefaletin ana çıkış noktası delil mi zaten?

[Mehmet Efe Çaman] 16.12.2017 [TR724]

TMSF’nin 1.019 şirketi gasp etme planı [Semih Ardıç]

Hizmet Hareketi ile gönül bağı olan sermayedara ait 1.019 şirketin idaresi kayyıma devredildi. Kayyımlık vazifesini de kanununda böyle bir atıf bulunmayan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) üstlendi.

İsmi üzerinde ‘kayyımlık’, muvakkat (geçici) bir tedbir kararıdır. Kayyımlar o şirketlerde muvakkaten tayin edilmiştir ve vazifeleri maddî kayıplara mahal vermemektir. Kayyımlar, emaneti muhafaza etmekle mükelleftir. Kayyım kararı Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilse dahi Anayasa ve kanunlarla teminat altına alınmış mülkiyet hakkını ortadan kaldıracak nihaî bir karar vasfını haiz değildir.

ŞİRKETLERE EL KOYMANIN FATURASI KABARIYOR

Koza İpek, Boydak, Naksan, Alfemo, Abalıoğlu (Lezita), Aynes, Aydınlı Grup, Uğur Soğutma, Dumankaya, Süvari ve Kaynak gibi holding ya da şirketlere keyfî kararlarla el koymanın faturası günden güne kabarıyor.

Hem yatırımcılardaki tedirginlik artıyor hem de şirketlerin faaliyetleri, pazar payları ve marka kıymeti geriliyor. Kayyımların suiistimalleri şirketlerin esas sahipleri adına başlı başına endişe sebebi. En son Boydak’ta kayyımların tayin ettiği Genel Müdür Ertunç Laçinel’in 20 milyon Euro’yu zimmetine geçirdiği iddia edilmiş ve bu iddia şu ana kadar tekzip edilmemişti.

İmran Okumuş’un kayyımlık yaptığı şirketlerden milyonlarca dolar haksız kazanç temin ettiğini sağır sultan bile duymuşken emanet şirketlerden mesul TMSF şüpheleri izale etmek için göstermelik bir tahkikata bile lüzum görmüyor.

TMSF’NİN AKLA ZİYAN YAZISI

Baştan sona gayri hukukî olan safahatta hükûmetin işlenen her suçu başka bir suçla bertaraf etme gayreti dikkatten kaçmıyor. Şimdi de başbakanlık talebiyle TMSF tarafından 14 Kasım 2017’de kamu kurumlarına gönderilen bir yazıdan bahsediliyor.

TMSF o yazı ile muhataplarından 15 Temmuz 2016’da cereyan eden darbe teşebbüsüne dair zarar tutarını tespit etmelerini ve hazırlanacak raporun 31 Aralık 2017 tarihine kadar kendilerine yazılı olarak beyan etmelerini talep etmiş. Türkiye’nin zarar gören imajı da rakama ilave edilecekmiş. 15 Temmuz ila 31 Ekim 2016’ya kadar olan üç aylık devir hesaplamada esas alınacakmış.

DARBENİN ZARARI O ŞİRKETLERE YIKILACAK

Her rapordaki zarar tutarı alt alta yazılacak ve toplam tutar Hizmet Hareketi ile gönül bağı olan gerçek kişiler (şahıs) ya da tüzel kişilerden (şirket, holding vb.) tahsil edilecekmiş. Guguk devletinde bile karşılığı olmayan o dehşetengiz talep yazısının altındaki imzaya hiç şaşırmadım. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) rozeti ile İstanbul Beyoğlu’nda beş sene belediye meclis üyeliği yapmış ve hal-i hazırda TMSF Başkanlığı koltuğunda oturan Muhiddin Gülal imzalamış o yazıyı.

Gülal’a göre ‘devlet imkânlarını kullanmak ve milletimizin halisane duygularını istismar ederek elde ettikleri servet üzerinden söz konusu zararın karşılanması hakkaniyetin gereği olarak’ ortaya çıkmış. Gülal yüzbinlerce insan hakkında müşahhas bilgileri nereden tespit ettiğini de söyleseydi keşke!

BOYDAKLAR SANAYİCİLİKTEN KAZANDI

TMSF’nin haksız şekilde mallarına el koyduğu Boydaklar, Akın İpek ve Nakipoğulları yarım asırdır sanayicilik yapıyor, on binlerce insanı istihdam ediyor. Başarıları dünyada kabul görmüş bu sanayici aileler mi milletin halisane duygularını istismar ederek servet sahibi oldu? El insaf! 

Mali Suçları Araştırma Kurulu’ndan (MASAK) TMSF’ye devletin bütün birimleri Hizmet Hareketi’ne yakın olan işadamlarının defterlerini didik etti. Hiçbirinin Panama’da, Malta’da veya Man Adası’nda milyonlarca dolar parası çıkmadı.   

ŞİRKETLERİN DARBE İLE İRTİBATI YOK

Hükûmetin TMSF’yi taşeron olarak kullandığı bu işlemler hukuken yok hükmündedir (keenlemyekün). Tam bir telaş halindeyken kaleme alınmış o yazı. Zira köşeye sıkıştılar. İdaresine el koydukları şirketleri ne yapacaklarını bilmiyorlar.

15 Temmuz’dan bu yana yüzlerce dava açıldı. O davalarda bu şirketlerin ve sahiplerinin darbe ile irtibatlı olduğuna dair tek delil bulunamadı. Mamafih TMSF Başkanı Gülal, alenen gaspta ısrar ediyor ve şirketleri sahiplerine iade etmeyi zerre kadar düşünmüyor. Amma velakin mevcut şekliyle daha fazla ellerinde tutamayacaklarının da farkında.

TCK’DA MÜSADERE İÇİN NE DİYOR?

14 Kasım tarihli o yazı 1.019 şirketi iade etmemek için hazırlanan yeni kılıftır. Güya darbe zararlarına mukabil hepsi müsadere edilecek. Müsadere, bir şeyin mülkiyetinin devlete geçmesi demektir. Diğer bir ifadeyle işlenen bir suç karşılığı olarak, suçlunun malvarlığının tamamı veya bir bölümü üzerindeki mülkiyete son verilmesi ve bu mülkiyetin kamusal bir teşekküle (Devlete) devredilmesi manasına gelir ve en ağır müeyyide çeşididir.

Hal böyleyken darbe ile irtibatı ispatlanmamış kişi ya da kişilere ait şirketlerin ve mal varlıklarının mülkiyetinin devlete geçmesi bu kadar basit mi? Türk Ceza Kanunu 54. Maddesi’nin birinci fıkrasında, “İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur.” deniliyor.

TMSF’NİN İŞLEMLERİ HUKUKEN YOK HÜKMÜNDE

Darbe suçunda kullanıldığı ispat edilememiş şirketlere ya da menkul kıymetler devlete aktarılabilir mi? Yine TCK’nın kazanç müsaderesini düzenleyen 55. Maddesi’nin birinci fıkrasında şu hüküm yer alıyor: “Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddi menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançların müsaderesine karar verilir.”

Kanun maddeleri müsadere için doğrudan suça iştirak edilmiş olmasına ve suçun işlenmesi ile elde edilen kazançlara atıf yapıyor. Hayalî bir örgüt ilan edip insanları bu örgüte üye yazmanın müspet (pozitif) hukukta karşılığı yoktur.

DEVLET GASPI OLARAK TARİHE GEÇER

Hukukta ‘yok hükmündeki’ işlemlerle binden fazla şirketin mülkiyetini devlete geçirmek ancak ‘devlet gaspı’ olabilir. Hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın TMSF hukukî mesnetten mahrum hareket ediyor.

Amiyane tabirle, “Darbeden mütevellit zararları (ucu açık ve soyut ifadelerle) toplayalım ve bunları el koyduğumuz şirketlerden tahsil edelim. Şirketlerin haricinde şahısların mülkiyetindeki menkul kıymetlere ve gayri menkulleri de müsadere edelim.” 

GÜLAL, CMK’YI BİR DAHA OKUSUN!

TMSF Başkanı Gülal madem müsadere etmeye bu kadar meraklı kendisine bir iki hususu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141/1-(J) Maddesi’ni tekrar okusun lütfen!

Zira o madde hükmünce; ‘eşyasına veya diğer malvarlığı kıymetlerine, şartları oluşmadığı halde el konulan veya muhafazası için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı kıymetleri maksat harici kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişilerin, maddî ve manevî her türlü zararlarını, devletten talep edebilecekleri’ unutulmamalıdır.

ENİŞTENİN MİLYON DOLARLARI NE OLACAK?

TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, hayatları ve sanayiciliği ortada insanları lekelemekten vazgeçmeli ve devletin yaptığı teftişlerden yüzünün akıyla çıkan insanların mallarını derhal iade etmelidir.

Gülal keşke AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın öğretmenlikten emekli eniştesi Ziya İlgen’in Man Adası’ndaki milyon dolarlarını müsadere etmek için harakete geçebilseydi. İşte o vakit, Reza Zarrab’ın rüşvetini reddeden ‘memur Teoman’ gibi kendisi de tarihe geçerdi.

ZARARI HAZİNE, YANİ VATANDAŞ ÖDEYECEK

TMSF şayet ‘Kanun da mahkeme de biziz. Yok kanun yap kanun’ diyerek hatada ısrar eder ve bu şekilde 50 milyar liradan fazla kıymeti haiz şirketler devletleştirilirse mülkiyet sahipleri, haklarını geriye matuf kuruşu kuruşuna alacaktır.

Tamamen vehimlerden ibaret yaklaşımlarla mülkiyet hakkının ihlaline Türkiye’de mahkemeler dur demezse mağdurlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidecektir.

AİHM’in vereceği milyarlarca dolar tazminat cezalarını AKP’nin hukuk ihlallerine, adaletsizliklerine ve mülkiyet gasplarına seyirci kalan 81 milyon ödeyecektir.

[Semih Ardıç] 16.12.2017 [TR724]

Fotoşopçu Başsavcıya özel not! [Can Yılmaz]

Önce Sabah Gazetesi’nin sonra da İstanbul’u esir alan Başsavcı’nın duyurduğu sözde mektubu hepiniz duymuşsunuzdur. Kısaca tekrar edersek güya herkese “BYLOCK kullanmayan haindir” diyen Fethullah Gülen (tüm iddianamelerde bu safsata iddia var) oturmuş “Muhterem Asliye Ceza Hakimi” diye başlayan bir mektup yazmış ve bir takım sanıkların tahliye edilmesini talep etmiş. Aslında dosya numarasını ve hakimin siciline de yazsa güzel olurmuş ama onu unutmuş olmalı.

Galiba, kumpas mektubu yazanlar şöyle düşünmüş: Mustafa Başer’in tahliyesine karar verip bizim zorla hapsetmeye devam ettiğimiz polisleri sonradan bizim kendi hakimlerimiz de bıraktı, maazallah mektup bizimkilere yazılmış derler kumpas kendimize döner, o nedenle mektubun bizimkilere değil de Başer ve Özçelik yazıldığı açıkça belli etmek için “Asliye Ceza Hakimi” diye müşahhaslaştıralım.

İftira o ki; bu kumpas mektup, 27 Temmuz 2016’da evinde yapılan arama sonrasında gözaltına alınan o günden beri Silivri’de tutsak olan gazeteci Fevzi Yazıcı’nın evinde bulunmuş. Yazıcı hakkında 11 Nisan 2017 tarihinde (2017/1545) iddianame düzenlenerek dava açılmış, 9 Aralık 2017 tarihli duruşmada duruşma Savcısı esas hakkındaki mütalaasını sunmuş ve dava karar duruşması için ertelenmiş. Bu aşamaların hiçbirisinde böyle bir mektuptan söz edilmemiş, böyle bir iddiada bulunulmamışken; emniyet amiri Hüseyin Korkmaz, Newyork’taki davada ifade vermeye başlamadan bir gün önce mektup Fevzi Yazıcı’nın evinde el konulduğu iddia edilen bir dijital materyalde bulunuvermiş!

İktidara yakın bir muhabir dahi kumpas mektubun Gülen’in Aralık 2013’te Abdullah Gül’e yazdığı orijinal mektuptan üretildiğini oradaki imzanın bu sahte mektuba eklendiğini somut bir şekilde ispat etmiştir.

Kumpas mektup bize ne anlatıyor?

Reza Zarrab, soruşturma dosyasına yansıyan bir tapesinde adamı Happani’ye yaşasın photo shop diyordu, Reza’nın önüne yatan yargımızın da artık yaşasın photo shop dediğini, Türkiye’de güvenilebilir bir yargı erki ve adli kolluk olmadığını, aramalarda el konulan materyaller incelenmeden şüpheliler hakkında dava açıldığını hatta müebbet istemli esas hakkında mütalaalar düzenlendiğini, bireylerin her aşamada üretilmiş deliller ile karşılaşabileceğini anlatıyor.

Bugün Türkiye’de hukuk, yargı, yasal kolluk yoktur; insanların tabutlarını dahi yakma tehditlerinin yaptırımsız kaldığı, televizyon ekranlarında alenen adam öldürmeye azmettirme suçunun işlendiğini hangi işkence tekniğinin daha faydalı olacağının tartışıldığı, işkenceyi öven ve onaylayanların parti kurucusu olduğu bir Türkiye var. İşkence ile elde edilemeyen deliller, masa başında, bilgisayar programlarında hazırlanmakta.

Yeni Türkiye’de iktidarın ileri sürdüğü her iddiayı desteklemeye hazır bir yargı ile karşı karşıyayız. Bu kadar vecd ile secde eden bir yargıya, Hitler’in bile sahip olduğunu sanmıyorum. Öyle ki bir aydan fazla bir süre önce siyasetin köpeği olmakla itham edilen 15.000 kişiden müteşekkil yargı erkinden bir tek itiraz sesi yükselmedi.

Son sözüm photoshop Başsavcıya: (Arif Nihat Asya’ya telhimen) “Irkın yararına olan kanundur” diyen Hans Franklar ölmedi kıtalar dolaşıyor.

[Can Yılmaz] 16.12.2017 [TR724]

Nazizm’in parçaları [Alper Ender Fırat]

Küçücük bir yüreğin sevincini anlatan videoyu izlediniz mi? Hani öğretmeninden anne-babasının serbest kaldığını öğrenen ve sevinçten ağlayarak öğretmenine sarılan küçük çocuğu. Öğretmenine sımsıkı sarılıyor ve yağmurlardan bile küçük ellerini sıkıp ağlıyor. İşte onun anne-babası terörist diye aylardır hapiste tutuluyordu. Hiçbir şeyden haberdar olmasanız, ülkede neler olduğuyla ilgili hiçbir kanaatiniz olmasaydı, sadece o çocuğa bakıp “Böylesine ince ruhlu, duygu yüklü bir çocuk yetiştiren anne babayı terörle anmak ne büyük bir alçaklık” derdiniz. Ama siz her şeyi bilmenize rağmen demediniz. Hasediniz, kıskançlığınız, çekememezliğiniz buna müsaade etmedi.

Bu ülkede AKP, CHP, MHP, Ergenekon, 28 Şubatçılar, Mafya, uyuşturucu tacirleri, çeteler, sübyancılar, şikeciler, barolar birliği ve ismini sayamadığım pek çok şebeke Cemaat’e karşı hunhar bir katliam konusunda anlaşmış görünüyor. Denebilir ki Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca hiçbir konuda böylesine bir uzlaşma sağlanamamıştı. Bu ittifak içinde kimi ararsan var. Siyasetçiler, bakanlar, hükümet üyeleri, yargı mensupları, mafya liderleri, eroin kaçakçıları, hırsızlar, şikeciler, rüşvetçiler, mankafalar, sübyancılar, avukatlar, baro yetkilileri, gazeteciler, yazarlar, çizerler, televizyoncular.

Nazi dönemi Almanya’sında da Yahudiler konusunda böyle bir mutabakat vardı. Yahudiler o dönemin Almanya’sında cari olan kanunlara neredeyse harfiyen uymalarına rağmen bütün problemlerin kaynağı olarak görülmüş ve insanların sadece ve sadece Yahudi oldukları için mallarına el konulmuş, toplama kamplarına sürülmüş, oradan da fırınlara gönderilmişti. Toplumsal bir mutabakat söz konusu olduğu için de bu alçakça zulmü herkes alkışlamış, desteklemiş hiç değilse izlemişti.

Bugün de Türkiye’de tıpkı Nazi Dönemi Almanya’sında Yahudilere yapıldığı gibi sadece aidiyetlerinden dolayı, kanunsuz hiçbir işi olmamış bir kesime karşı kıyım yapılıyor ve herkes böyle olması konusunda mutabık. Bütün devlet imkanının kullanılmasına rağmen 15 Temmuz dahil hiçbir konuda hukukun ciddiye alacağı bir delil ortaya koyamayanlar, hizmetin en ağır şekilde cezalandırılmayı hak ettiği konusunda hem fikirler.

Gönlünüzün rahat olması, çoğunluğun böyle istiyor olması haklı olduğunuzu göstermiyor. Bilakis sizi tam da Nazilere benzetiyor. Hepinizin Nazi Almanya’sının birer uzvu, birer parçası olduğunu ispat ediyor. Nazizm nasıl ki sadece Hitler’den müteşekkil olmayan bir faşizm ittifakıydı, sizin bütününüzden de bu katil rejim ortaya çıkıyor. CHP, MHP, barolar birliği, Ergenekon, Mafya, sübyancılar, Saray, AKP, hırsızlar, yolsuzlar hepsi bu faşist rejimin birer sac ayağından başka bir şey değiller.

Sizler bir suçu ve suçluyu yargılayıp cezalandırmadınız. Siz bir zannı, bir kanaati, bir ön kabulü, yargılamadan cezalandırdınız. Yüz binlerce insan hakkında hazırladığınız iddianameler içinde Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre bir tane suç yoktu.

Bu nedenle tarih sizi de yani Saray haricindekileri de Nazi Türkiye’sinin birer uzvu olarak kayıtlara geçirecek ve sizi böyle yargılayacak. Bunun gibi yüz binlerce küçük çocuğun anne babasına terörist dediğiniz ve buna göre muamele ettiğiniz için size de Hitler’in yancısı olarak kayıtlara geçirecek. Ve vicdanlar sizi de Nazizm’e yardım ve yataklıktan mahkum edecek.

[Alper Ender Fırat] 16.12.2017 [TR724]

‘Gülen mektubu’ hakim Berman’ı da ‘koparmış’ [Adem Yavuz Arslan]

Bir önceki yazımda, ‘Davada koptuğum an’ başlığında, Hakan Atilla’nın avukatlarının mahkemeye sunduğu ‘Gülen mektubu’na dair izlenimlerimi paylaşmış ve ‘Çikinova (Zarrab’ın sahte evraklar için kullandığı tabir) mektupla Zarrab’a tur bindirdiler’ demiştim.

Özetle mesele şuydu; İran ambargosunun delinmesi gibi suçlamalarla tutuklu bulunan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın yargılandığı ve kamuoyunda ‘Zarrab Davası’ olarak bilinen davada, Atilla’nın avukatları Gülen’e ait olduğunu iddia ettikleri bir mektubu sunmuştu. İddiaya göre Gülen, hakim Mustafa Başer’e mektup yazıp aralarında Hüseyin Korkmaz’ın da bulunduğu 70 kadar sanığın tahliyesini talep etmişti.
Korkmaz kendisine gösterilen mektubu ilk kez gördüğünü, ‘mantıksız ve saçma gözüktüğünü’ söylemişti. Harrison mektuba dair ısrarlı sorular sormuş, Korkmaz da her defasında benzer cevaplar vermişti. Davanın ilerleyen saatlerinde Hakan Atilla’nın avukatları mahkemeye başvurup Hüseyin Korkmaz’ın ifadelerinin objektif olmadığını ve beraberinde getirdiği delillerin Türkiye’den hukuksuz çıkarıldığını iddia edip davanın düşürülmesini talep etmişti. Gözler hakim Berman’ın vereceği karara çevrilmişti.

https://www.pscp.tv/w/bQKxvzFNV0V3ZHF4YnZ6UWJ8MVBsS1FRUVpra1dLRW-JsP6X8cKkPWZWyK5hYlqqy9EOnOwIWGo_GY7IAMdu

HAKİMDEN GÖRÜLMEMİŞ FIRÇA

Hakim Berman, Hakan Atilla’nın avukatlarınca yapılan ‘davanın düşürülmesi’ başvurusuna cevabı Cuma günü öğle arasında verdi. Jüri salona gelmeden kararı okuyan Berman, Atilla’nın avukatlarının başvurusunu reddetti.

Berman, yüksek mahkeme kararlarına atıflar yaparak Hüseyin Korkmaz’ın ifadesinin ve delillerin ‘neden hukuki olduğunu’ açıkladı. Hakim Berman, Korkmaz’ın ifadesinden satır başlarını hatırlattı, delillerin mahkeme kararıyla toplandığını, bütünlüğünün bozulmadığını ve Atilla’nın adil yargılandığını anlattı. Ayrıca Hüseyin Korkmaz’ın ifadesindeki bazı bölümlerin Hakan Atilla’nın savunmasına destek mahiyette olduğunu söyledi.
Bu aşamada ‘fırça faslı’ başladı. Hakim Berman, Hakan Atilla’nın savunma ekibini- ki her biri deve dişi gibi tecrübeli ve çok pahalı avukatlar- eşine zor rastlanır şekilde fırçaladı. Öyle ki yıllardır bu mahkemede duruşma izleyen ABD’li gazeteciler bile şaşkınlığını gizleyemedi. Mesela ilk günden bu yana davada yaşananları sosyal medyada paylaşan gazeteci Adam Klasfeld şunları yazdı: “ABD’li bir federal yargıçtan bir savunma avukatına yönelik duyduğum en ağır sözlerden biriydi. ‘Benchslap’ denen yargıç azarını daha önce de duydum, bu seferki de sağlamdı.”

Berman, Atilla’nın avukatlarının mahkemeye getirdiği bazı konuların ‘temelsiz ve inandırıcılıktan uzak’ olduğunu söyledi. Hakim Berman ayrıca avukatların dile getirdiği hususları ‘mantıksız-yabancı komplo teorileri’ olarak tanımladı. Avukat Harrison’un Fethullah Gülen’e ait olduğu iddia edilen mektuba dair sorularına da değinen hakim Berman ‘profesyonellikten uzak ve temelsiz’ dedi. Amerikan mahkemelerinin ciddiyetine uymayan tavır sergilendiğini söyleyen Berman, ‘Hiç inandırıcı ve hiç profesyonelce hazırlanmış bir delil değildi.’ ifadesini kullandı.

HAKAN ATİLLA’NIN STRATEJİSİ

Hakim Berman’ın davanın düşürülmesine yönelik talebi reddinden sonra duruşmanın öğleden sonra ki bölümü başladı. Hakan Atilla kendini savunmak için kürsüye çıktı. Sabah oturumunda avukatının sorularını yanıtlamaya başlamıştı. Aldığı eğitim, iş hayatı, aile yaşamı ve bankacılık kariyerine dair soruları cevapladı. Bu esnada eşi ve oğlunun fotoğrafları ekrana getirildi, Hakan Atilla duygusal anlar yaşayıp ağladı.

Atilla’nın savunma timi şöyle bir strateji izliyor; Zarrab’ı çok sık yalan söyleyen bir suç makinesi olarak göstermeye çalışan Atilla’nın avukatları, Hüseyin Korkmaz’ın ifadelerini de ‘Cemaat-darbe-kanunsuz delil’ söylemiyle etkisiz hale getirmeye çalıştılar. Stratejinin 3.aşaması ise ‘Hakan Atilla’nın düzgün -başarılı bir bürokrat ve ‘iyi bir aile reisi’ olduğuna jüriyi ikna etmek. Atilla’ya sorulan tüm sorular bu imajı pekiştirmeye yönelikti. Bu stratejide başarılı olduklarını da söylemek mümkün çünkü milyonlarca dolar rüşvetin havada uçuştuğu, her türlü illegalitenin döndüğü bir davada Hakan Atilla bütün bu kirli ilişkilerin dışında kalmış gözüküyordu. Öğleden sonraki bölümde ise ‘daha teknik’ açıklamalarla Atilla’ya atfetilen ‘ambargonun delinmesi sürecinin mimarı’ suçlamasını boşa çıkarmaya çalıştılar. Atilla’nın avukatları FBI dosyasında ciddi bir yanlışlık olduğunu, Hakan Atilla’ya ait olduğu iddia edilen ses kaydının aslında Hakan Aydoğan’a ait olduğunu iddia ettiler. Atilla’nın avukatları bu konuda çok iddialılar.Eğer savcılık, Atilla’nın çapraz sorgusu sırasında bu iddiayı çürütecek bilgi-belge sunamazsa Atilla lehine önemli bir gelişme olmuş olacak.

“NE ZARRAB’TAN NE DE BİR BAŞKASINDAN RÜŞVET ALMADIM”

Atilla ne Zarrab’tan ne de bir başkasından rüşvet almadığını defaatle söyledi. Atilla, ‘İran için ekonomik cihat yürüttünüz mü?’ sorusuna, “Bunu ilk defa burada duydum” yanıtını verdi. Atilla, “İran yaptırımlarını ihlal etmek konusunu Süleyman Aslan’la konuştunuz mu?” sorusuna, “Bu konuda ne Süleyman Aslan’la, ne de başkasıyla konuştum” yanıtını verdi.

“ONUR AİR’İN SATIŞINA ARACI OLMADIK”

Hakan Atilla savunmasında bankacılık sistemine ve işleyişe dair uzun açıklamalar yaptı. Yaptırımlar konusunda bankada uygulanan sistemler hakkında bilgi veren Atilla, Onur Air’in satış sürecine dair detayları paylaşarak bankanın ‘İran ambargosu konusundaki hassasiyetini’ göstermeye çalıştı. Atilla “Onur Air’in satış sürecinde bizden aracılık yapmamız istendi. Onur Air’i İranlı bir iş adamı alacak fakat ödemeyi başka bir isim yapacaktı. Araştırdık, ödemeyi yapacak kişi Babek Zencani çıktı. Zencani yaptırım listesindeydi ve biz satışa aracılık etmedik” dedi.

Hakan Atilla’nın savunması Pazartesi günü devam edecek. Ardından savcılığın çapraz sorgusuna geçilecek. Önümezdeki Salı günü oturumların bitmesi ve jürinin karar aşamasına geçmesi bekleniyor.

[Adem Yavuz Arslan] 16.12.2017 [TR724]

Muhterem İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan, ‘Gözlerinden Öperim’ [Mehmet Yıldız]

26 Temmuz 2016 günü, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Fuzuli Aydoğdu’nun talebi üzerine, 6. Sulh Ceza Hakimliği tarafından 43 gazeteci hakkında gözaltı ve arama kararı verildi. Bu karar üzerine harekete geçen İstanbul polisi, ertesi sabah 06:00’da kararda adı geçenlerden biri olan Zaman’ın eski görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı’nın evini bastı ve 2,5 saat boyunca evi didik didik aradı. Evde bulunan 1 adet cep telefonu, 1 adet bilgisayar, 36 adet CD/DVD ve 27 adet flash belleğe el koyan polisler ardından Fevzi Yazıcı’yı gözaltına aldılar.

İlk duyduğumda ‘Gazetenin künyesinde ismi olan kim varsa toplamışlar, ne saçmalık’ tepkisini vermiştim. Fevzi bir görsel yönetmen… İşini ciddiye alan çok iyi bir sanatkâr. Ancak ne yayının içeriği ne de gazetenin yönetimiyle ilgili biri. Birkaç gün tutarlar sonra serbest kalır diye düşünmüştüm.

Ama düşündüğüm gibi olmadı. Tutuklandı, Silivri cezaevine gönderildi. Bir yanlışlık olmuştur, yakında itirazla çıkar dedik nafile. Aylar geçti, yapılan bütün itirazlar mahkeme duvarlarına çarpıp geri döndü. 9 ay sonra 10 Nisan 2017’de Savcı İsmet Bozkurt’un imzasını taşıyan ilk iddianame ortaya çıktı. Hah şimdi anlarız aylardır tutuklu kalmasının sebebini dedik ama o da ne! Bırakın Fevzi’nin işlediği suç delillerini, iddianamede adı bile geçmiyordu.

9 ay cezaevinde tuttuğu birini suçlayacak tek bir delil bulamamak savcılar için acı verici bir şey olsa gerek. Neyse ki fazla beklememize gerek kalmadı. Bir gün sonra 11 Nisan tarihinde bu defa bir başka Cumhuriyet savcısı Can Tuncay’ın imzasıyla ikinci bir iddianame daha verildi. Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak, Ekrem Dumanlı, Bülent Keneş gibi isimlerin de aralarında olduğu 17 gazeteciyle beraber Fevzi Yazıcı da darbeye zemin hazırlamakla suçlanıyordu.

HAYALGÜCÜ KUVVETLİ SAVCILAR

İddianameyi okudukça savcıların hukuk bilgisine değil ama hayal gücüne hayran kaldım. Zaman’ın bebek ağlamasıyla başlayıp gülmesiyle biten meşhur reklam filmi var ya… Savcı Can Tuncay, iddianamesinde bu konuya genişçe yer ayırmış. Zaman Gazetesinin 2015 yılı güz dönemi abone kampanyası için hazırlattığı reklam filminin subliminal darbe mesajı verdiğini iddia etmiş. Reklamı hazırlayan Zaman’ın Marka departmanında çalışanların ifadelerini almış. Bu ifadelere göre, reklamları hazırlayan ajans, gazeteye gelip yöneticilere brief vermiş. Birbirinden farklı 5 ayrı reklam filmi ortaya çıkmış sonunda. Ama nedense bunlardan sadece birinde darbeye ilişkin subliminal mesaj tespit etmiş Savcı Bey.

İşte bu brief toplantısına katılanlar yukarıda isimleri geçen başta Zaman’ın Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, sonra abone ve satış sorumlusu Faruk Kardıç, Zaman’ın görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı, Kültür Sanat Editörü Ali Çolak ve Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Mehmet Kamış’ın ‘bu toplantıya katılma eylemleri’ nedeniyle üçer defa müebbet hapisle cezalandırılmalarını talep etmiş.

Türk ceza hukukunda ‘subliminal mesaj verme’ diye bir suç var mı? Yok. Savcı Can Tuncay bu konuda bilimsel bir görüş almış mı? O da yok. Ama iddia kesin; bu filmi yapanlar darbe mesajı vermek istemiş!

İlk duruşma 19 Haziran’da yapıldı. İkincisi 19 Eylül’de… Her duruşmada Fevzi suçsuz olduğunu son derece yalın ve anlaşılır bir şekilde anlatıyor anlatıyor, ‘Zaman reklam filmi toplantısına davet üzerine gazetenin görsel yönetmeni olarak katıldım. İçeriğine değil, estetiğine baktım. Reklamın senaristi değilim. Tesadüfen katıldığım bir toplantıda konuşulan reklam filmi nedeniyle darbeyi bilmekle suçlandım’ diyor ama nafile… Karar, tutukluluğa devam şeklinde çıkıyor her defasında.

SON DURUŞMAYA KATILMAMIŞTI, SEBEBİ ORTAYA ÇIKTI

11 Aralık’ta yapılan son duruşmada Fevzi Yazıcı cezaevinden getirilmemişti. 3 müebbet hapis talebiyle yargılanan birini mahkemeye çıkarmamak ne demek? Avukatı ve yakınları merak etti. Birkaç gün sonra ortaya çıktı ki, Fevzi Silivri’de değil. Bir başka soruşturma nedeniyle gözaltına alınmış ve Vatan Caddesinde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğünde tutuluyormuş!

8 gündür avukatıyla görüştürülmeden gözaltında tutulan Yazıcı’ya bilgisayarından çıktığı iddia edilen bir belge soruluyor ve bu belgeyi kabul etmesi için yoğun baskı yapılıyor. Bir gün önce emniyet müdürlüğüne giden avukatına soruşturmaya dair hiçbir bilgi verilmezken, aynı gün gizli olması gereken soruşturmaya ilişkin bilgi ve belgeler Havuz medyasına servis ediliyor.

Ne var ki Havuz medyasında servis edilen belgeler ve İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan tarafından yapılan açıklama Fevzi Yazıcı’ya kurulan büyük bir kumpası ortaya çıkardı. Savcılığın iddiasına göre, 17 aydır ellerinde bulunan dijital materyallerin içinden nasıl olduysa bir belge bulunmuş. Buna göre Fevzi Yazıcı’nın bilgisayarından (aslında haberde yer alan görselden bilgisayar değil flash bellek olduğu anlaşılıyor) çıktığı iddia edilen bir belgede, bir asliye ceza hakimine hitaben Fethullah Gülen tarafından yazılmış bir mektup yer alıyor.

EN BÜYÜK DELİLMİŞ!

Gülen’in imzasını taşıyan bu mektup Başsavcı İrfan Fidan’a göre bugüne kadar elde edilen en büyük delil niteliğini taşıyor. Bu yüzden koskoca Türkiye Cumhuriyeti yememiş içmemiş, bu belgeyi ABD’de devam eden Zarrab-Atilla yargılamasına yetiştirmiş, gerçek olup olmadığını araştırmadan delil olarak mahkemeye sunmuş!

Yalancının mumu yatsıya kadar yanar sözü bu devirde geçerliliğini yitirdi, birkaç saat içinde söndü elbette. Belge diye mahkemeye sunulan mektubun aslında içerik olarak Fethullah Gülen’in bugüne kadar kamuoyuna yansıyan üslubuyla örtüşmediği gibi mektubun altındaki imzanın başka bir mektuptan kopyalanıp fotoşop marifetiyle bu belgeye yapıştırıldığı ortaya çıktı. Yani İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bilerek veya bilmeyerek bir kumpas kurmuş oldu.

ZARRAB DAVASINDA ÇIKIŞ ARAYIŞI

Bütün bunları savcılığın açıklamasıyla birleştirdiğimde ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Zarrab davasında iyice köşeye sıkışan hükümet, bu davada bir çıkış yapması gerekiyordu. Gülen adına uydurulan bir belgeyi ne yapıp edip mahkemeye delil diye sunmak gerekiyordu. Elde ne var?

17 ay önce tutuklanmış, eski Zaman çalışanı Fevzi Yazıcı isimli biri var. Üstelik 8 Nisan 2015’de ABD’ye gitmiş, 18 Nisan’da geri dönmüş. Böyle bir mektup uydurulup Fevzi’nin bilgisayarına yerleştirilirse alın size dört dörtlük bir talimat! Ancak sorun şu ki, Fevzi’ye bunu kabul ettirmek kolay değil. Böyle bir belgenin bilgisayarlarında hiçbir dönemde olmadığını, eğer varsa bunu bulanların koymuş olabileceğinde diretiyor.

Kurdukları kumpas ayaklarına dolaşmış savcılık şimdi bu işten kurtulmanın yollarını arıyor. Aldığımız duyumlara göre en son konuyu bilirkişi incelemesine göndererek soğumaya bırakmışlar. Tanıdık bir bilirkişi nasılsa bulunur istedikleri gibi rapor alırlar diye düşünmeyin. Gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi iyi bir huyu vardır. O zaman bu kumpasın içinde kim varsa başına neler geleceğini az çok tahmin ediyordur şu günlerde.

HUKUKA AYKIRI ŞEKİLDE EL KOYMA VAR

Bu arada, Fevzi Yazıcı’nın 27 Temmuz 2016 tarihli 4 polis tarafından imzalanmış ev arama tutanağını dikkatle inceledim. Bilgisayar ve flash belleklere el konulma usulü CMK’nın 134. Maddesine tamamen aykırı. Yani, hukuki olarak hiçbir delil niteliği bulunmamaktadır.

[Mehmet Yıldız] 16.12.2017 [TR724]

‘Cemaat’ten değil misin?’ ‘Ne Münasebet! Elbette ki değilim!..’ [Bülent Keneş]

Neredeyse iki haftayı bulan bir süredir herkesin gözü New York’taki mahkeme salonunda. Çaresizlikten olsa gerek Türkiye’de yitirilen adaletin izine belki burada rastlayabiliriz diye aklını, izanını, vicdanını, haysiyetini Erdoğan rejimine ipotek etmemiş kim varsa, dünyanın her neresinde olursa olsunlar, bio-ritimlerini son iki haftadır ABD’nin doğu yakası zaman dilimine göre ayarladılar. Ülkenin içinde bulunduğu berbat durumdan nasıl çıkılabileceğine dair dertlenen herkes hayatını geçici bir süreliğine o saat dilimine göre planladı. New York saatine göre yattı, New York saatine göre kalktı. Günün son mahkeme oturumuna dair Adem Yavuz Arslan’ın titiz notlarını ve izlenimlerini dinlemeden de başını yastığa koymadı.

Onlardan biri de benim galiba. O mahkemede neler olup bittiğini farklı kaynakların yanısıra Adem’in yaptığı Periscope yayınlarından yakından takip ediyorum. Sevgili meslektaşım Adem, şu ana kadar olup bitenleri adeta tarihi bir tutanak tutar gibi dakika dakika raporladığı için davanın ayrıntılarını merak edenlere, Adem’i izlemeye devam etmelerini salık vermekle yetineceğim. Bense bu yazıda o dava vesilesiyle bir kez daha gündeme gelen ve baktığınız pencereye göre “cemaatçilik”, “Gülencilik”, “Gülenistlik”, “şakirtlik”, “Fetöcülük”, “Hizmet gönüllüsü” gibi birbirine taban tabana zıt çağrışımlara yol açan benimsenmiş ya da yakıştırılmış, yapıştırılmış, yaftalanmış, damgalanmış kimlikler üzerinde duracağım.

HÜSEYİN KORKMAZ’I YAFTALAMAK İÇİN ÇIRPINIP DURDULAR…

Malumunuz olduğu üzere, New York’taki mahkeme ve jüri üyeleri son 4 gündür 17 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda önemli bir rol oynayan İstanbul Emniyeti Mali Suçlar Birimi’nde görevli Komiser Yardımcısı Hüseyin Korkmaz’ı dinledi. Onun imhadan kurtarmayı başardığı bazı belgeleri gördü. Korkmaz, davanın yargılanan tek sanığı (tanıklığa her an geçebileceği söyleniyor) durumundaki Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın avukatları tarafından yapılan çapraz sorgulamalarda sürekli olarak tek bir konuda sıkıştırıldı. Parasını Türk hükümetinin ödediği avukatlar saplantılı bir ısrarla Korkmaz’ın Hizmet Hareketi mensubu olduğunu ispatlamaya çalıştılar. Aynı amaca matuf farklı formatlardaki benzer soruları onlarca defa tekrarladılar. Erdoğan’ın Türkiye’de oluşturmayı başardığı, dünyada ise şimdilik başarısız olduğu algıya oturacak bir iki kelimeyi Korkmaz’dan alabilmek için çırpınıp durdular. 

Korkmaz ise, her defasında Fethullah Gülen’i tanımadığını, adına her ne denilirse denilsin Hizmet Hareketi’yle bir ilişkisinin bulunmadığını, yaptığı işin polislik mesleğinin gereği olduğunu, karşılaştığı bütün zorluklara, yaşadığı onca sıkıntıya rağmen mesleğinin gereklerini yapabilmiş olmaktan büyük bir onur ve gurur duyduğunu, bu imkânı verdiği için Allah’a sürekli şükürler ettiğini söyleyip durdu.

Şüphesiz ki, Hüseyin Korkmaz’ın Hizmet Hareketi’ne mensup bir polis olduğunu ispatlamaya yönelik bu nafile çabalar başarılı olsaydı, mahkemenin seyri önemli ölçüde değişebilecek ve belki de Korkmaz’ın tanıklıklarının ve Erdoğan’ın yakın çevresindekilerin İran’a yönelik ABD yaptırımlarını delmeye yardımcı olmak karşılığında aldığı on milyonlarca dolarlık rüşvetlere dair mahkemeye sunduğu bazı kanıtların geçersizliğine hükmedilebilecekti.

KORKMAZ’IN MARUZ KALDIĞI ŞEYE ASLINDA HEPİMİZ HER AN MARUZUS

Ne kadar farkındasınız bilemem ama aslında Hüseyin Korkmaz’ın New York’taki mahkeme salonunda maruz kaldığı şeye her gün yüzbinlerce, belki milyonlarca insan başta Türkiye olmak üzere dünyanın pek çok köşesinde değişik dozlarda da olsa maruz kalıyor. Tıpkı bu yazıyı yazanın olduğu gibi, okuyanların pek çoğunun da benzer bir yaftalamaya, damgalamaya maruz kaldığını tahmin edebiliyorum.

Doğası gereği, duygu, düşünce ve ruh haletleriyle, ancak bir ‘patchwork’a benzetebileceğimiz insanların kendi içerisinde birbiriyle yer yer örtüşen, yer yer çekişen kimliklerini, sosyal kişiliklerini ve rollerini teke indirmek, tekilleştirmek, klişeleştirmek, kendi zihin dünyalarında kurgulayarak başkalarına giydirmeye çalıştıkları stereotiplere hapsetmek için bazı çevreler hastalıklı bir çaba sergiliyor. Milyonlarca insanı kendilerinin tanımladıkları, kendilerinin kesip biçtikleri, kendilerinin şekil verdikleri, dilediklerince kalıba soktukları o tek kimliğe sıkıştırıp marjinalize etmek için amansız bir mücadele veriyor.

Düşünebiliyor musunuz, Allah’ın bahşettiği farklı farklı istidatlar, hassalar, kabiliyetler, duyarlılıklar ve sezgiler ile her biri bir umman enginliğinde, her biri bir evren derinliğinde olan insanları adeta aynı kalıba dökülmüş, birbirinden farksızlaştırılmış, tekdüzeleştirilerek standardize edilmiş fabrikasyon ürünlere dönüştürüp, kendi kokuşmuş beyinlerinde kurguladıkları türlü negatif çağrışımlarla dolu bir kimliğe, daha doğrusu hedefe koyduklarının kişiliğini ezerek yok etmeye matuf bir kategoriye mahkum etmeye yelteniyorlar.

‘NE MÜNASEBET! ELBETTE Kİ CEMAAT’TEN DEĞİLİM!’

Tuhaftır ama bu zulmü birileri şer amaçlı yaptığı gibi, belki bir o kadarı da güya hayır adına yapabiliyor. Yaptıklarının ne kadar korkunç bir zulüm olduğunun ve dağlar kadar büyük bir tekebbür içerdiğinin farkına bile varmadan üstelik… Kendi şahsi kimliklerinin, türlü renklerle dolu kişiliklerinin bile farkında olmaksızın o çok beğendikleri isim ya da kavramlarla sadece kendilerini tanımlamakla yetinseler bile bu başlı başına bir felaketken, bir de çok iyi bir şey yapıyorlarmış edasıyla kendilerine yakın gördükleri herkesi o kalıbın içine hapsetmek için pervasızca uğraşıp duruyorlar.

Oysa ki insan, tüm özellikleri ve farklılıklarıyla Allah (cc) tarafından yaratılmış, hayvanların çoğundan farklı olarak kendisini yenilemesine, geliştirmesine yönelik önünde türlü kanallar ve imkanlar açılmış bir varlık. İnançlı insanlar olarak nedense Allah’ın (cc) dileseydi yarattığı her insanı aynı şekilde yarabileceğini, herkesi aynı renge boyayıp, aynı yeteneklerle ve hassasiyetlerle bezeyip, aynı fıtratlarla donatabileceğini hiç düşünmeyiz.

Geçenlerde çoğu Hizmet Hareketi’ne yakın bir arkadaş grubuyla muhabbet ederken, bir arkadaş bana dönüp “Şimdi sen ‘Cemaat’ten değilim,’ diyebilir misin?” diye sordu. Verdiğim cevap “Ne münasebet, elbette değilim!” oldu. Arkadaş dönüp bu sefer “Ama sen öyle desen, öyle olsan bile herkes senin Cemaat’ten olduğunu söylüyor,” deyince de “O onların sorunu. Ben ne Cemaat’tenim, ne başka bir şeydenim. Ben benim ve bana yakıştırılan/yapıştırılan hiçbir kimliğe boyun eğecek değilim,” şeklinde cevap verdim.

İnsanoğlu gibi karmaşık ve alabildiğine sofistike bir varlığın; sınır tanımayan, sınırlara takılmayan ve sürekli birbiriyle çatışan hayal ve düşünce dünyasıyla tam bir savaş meydanını andıran bir insanın, art niyetle ya da iyi niyetle, bu kadar kolayca bir kalıba dökülüyor olmasına isyan etmemek elde değil.

HER İNSANDA KİMLİK ÇOK, VARSA ŞAYET KİŞİLİK TEKTİR…

Elbette ki herkesin baskın ve belirgin bir kimliği vardır. Ama insanların kişilikleri ile kimliklerini karıştırmamak gerekir. Her insanda, o da şayet varsa(!), kişilik tektir. İnsanın kendisine olan saygısını koruyabilmesi için üzerine titremesi gereken en hayati vasfıdır kişilik. Bugün içinden geldiğimiz türlü yozlaşmışlıklarla malul topluma dönüp baktığımızda kimliksiz hiç kimseyi görmeyeceğizdir. Çünkü, herkesin dört elle sarıldığı şöyle ya da böyle bir kimliği var. Peki aynı cümleyi “Kişiliksiz hiç kimseyi görmeyeceğizdir,” şeklinde kullanmanın bir imkânı var mıdır? Keşke olsaydı…

Kimlik bir açıdan durumsaldır. Yani aynı anda taşıdığınız pek çok kimlikten birini ya da bazılarını bazı durumlarda öncelemek durumunda kalabilirsiniz. Neticede kimlikler bir tür planlanmış davranış veya yüklenilmiş roller olduğundan, bazen mesleki, bazen medeni, bazen ideolojik, bazense kültürel vs. kimliğinizin öne çıkmasını tercih edilebilirsiniz. Kişilik ya da karakter ise, farklı durumlarda bütün bu farklı kimliklerinizle üstlendiğiniz farklı rollerle birlikte hep var olan ve devamlılık arz ertmesi beklenen bir özelliktir.

Neticede haysiyetle iç içe geçmiş kişilik her insanda bir tanedir. Kimlik için ise aynısını söylemek imkansızdır. Çünkü aynı insan aynı anda pek çok kimliği taşıyabilir. İçinden geldiği toplumun, miras aldığı kültürün, benimsediği değerlerin, edindiği tecrübelerin, oynadığı türlü sosyal rollerin, mesleğinin, meraklarının, heveslerinin ve tercihlerinin şekillendirdiği türlü türlü kimlikleri aynı anda sahiplenebilir. Bir insan, mesela, hem Hizmet Hareketi’nin faaliyetlerine elinden geldiğince omuz verip hem de yaptığı mesleği, o mesleğin ya da uğraşının evrensel ilkeleri çerçevesinde başarılı bir şekilde ifa edebilir. Hem o faaliyetlere destek olup, hem de çevreci, liberal, sosyal demokrat, feminist, insan hakları aktivisti vs. olabilir.

GAZETECİ ÖNCE GAZETECİ, POLİS ÖNCE POLİS, YARGIÇ ÖNCE YARGIÇTIR…

Mesela, bir gazeteciyi mesleğini yaparken, kimliklerinden sadece birine şöyle ya da böyle denk gelen içinde bulunduğu bir grubun maslahatları değil, gazeteciliğin evrensel ilkeleri bağlar. O ilkeler çerçevesinde mesleğini yapar ve o ilkelerle çelişmediği müddetçe faaliyetlerine destek olmaya çalıştığı o grubun ya da hareketin maslahatlarına da hizmet edebilir. Elinden gelebiliyorsa mesleğinin ilkelerini daha da geliştirmeye yönelik katkı da verebilir. Ama, insanlığın o alandaki birikimini bir kenara bırakıp, “Bu işin bizcesi budur” diyerek Amerika’yı yeniden keşfetmeye kalkamaz, züccaciye dükkanına girmiş bir fil gibi ortalığı kırıp dökemez.

Aynısı bir polis için de, bir memur, yargıç, savcı, bürokrat, asker vs. için de geçerlidir. Bir polis mesleği itibariyle önce polistir. Bir savcı önce savcı. Bir asker önce asker… Aile içindeyse tüm bunlar eş, baba-anne ya da çocuktur öncelikle. Evindeki kimliğiniz işine taşıyamayacağı gibi, işindeki kimliğini de evine taşıyamaz.

Aynı şekilde, toplumda oynadığı sosyal rollerin karşılığı olan babalık kimliğini, eşlik kimliğini, evlatlık kimliğini, komşuluk kimliğini, falanca takımın taraftarı olma kimliğini, şu ya da bu ideolojiye kendisini yakın hissetme kimliğini, doğduğu aileden miras aldığı dil ve kültürden, inandığı dini inanç veya felsefi görüşten kaynaklanan kimliklerini yaptığı mesleğin evrensel ilke ve prensiplerine karıştıramayacağı gibi herhangi bir gruba yönelik beslediği sempatiyi de üstlendiği kamusal rollerine karıştıramaz. Karıştırmaması gerekir.

Onun içindir ki, hepimizin sıklıkla düştüğü bir yanlıştan zinhar vazgeçmeliyiz. İnsanları kendimiz kesip biçip, enini boyunu kendimiz belirlediğimiz kalıplara döküp yaftaladığımız kimliklerle değil, eylemleri ve eylemsel görünürlükleriyle değerlendirmeliyiz. Bunu söylemesi kolay, yapması zordur.

ÇOCUKLARIMIZA KİMLİKTEN ZİYADE KİŞİLİK KAZANDIRMAYA BAKALIM

Şurası bir gerçek ki, sosyal psikolojide kendi gözünde ve başkalarının gözünde ne olduğuna dair bir tanım içeren kimlik aslında insanların başının belasıdır. İnsanların birbirlerini araçsallaştırmalarından, sınıflandırmalarından, kategorize etmelerinden, ayrıştırmalarından, ötekileştirmelerinden, değersizleştirmelerinden ve düşmanlaştırmalarından başka bir işe yaramayan her türlü kimliği keşke bir kenara bırakabilsek. Kendimize, yakınlarımıza, çevremize, özellikle de çocuklarımıza bir kimlik kazandırmak için uğraştığımız kadar keşke tutarlı bir kişilik kazandırmak için de uğraşsak.

Dedik ya herkesin bir kimliği var. Ama uzak ya da yakın çevrenize şöyle bir bakın bakalım herkesin oturmuş bir kişiliği, belirgin bir karakteri hakikaten var mı?

Hüseyin Korkmaz’a gelince, kim ne derse desin ben sadece mesleğine aşkla, ölümüne bağlı bir polis gördüm sadece. Dini, inancı, ideolojik görüşü, yaşam tarzı, şu ya da bu oluşuma sempatisi ya da antipatisi olmasından kime ne? Diyeceğim o ki, çoğunu kendinizin yapıştırdığı insanların kimliklerine takılmayın, her durumda somut gerçekliğe bakın ve kanaatlerinizi öyle oluşturun.

[Bülent Keneş] 16.12.2017 [TR724]

Bundesliga’nın çocuk işçisi: Fiete Arp [Hasan Cücük]

Tarih 1 Aralık… Bundesliga’da Freiburg’un konuğu Hamburg. Maç saat 20.30’da başlayacak. Ancak misafir takım için bir sorun bulunuyor. Almanya kanunlarına göre 18 yaşından küçüklerin 06.00 ile 20.00 aralığı dışında çalışmasına izin yok. Oysa Hamburg’un kadrosunda bulunan Fiete Arp, henüz 17 yaşında. Benzer bir problemi 6 yıl önce Julian Draxler de yaşamıştı. Yetkililer, kanunda şöyle bir boşluk buluyor: Müzik, tiyatro ve diğer gösterilerde görev alanların 23.00’a kadar çalışmasına izin var. Hâl böyle olunca Fiete Arp’ın maça çıkmasına bir engel kalmıyor. Peki, kim bu Fiete Arp?

BİR MAÇTA 16 GOL ATTI

Futbol otoritelerine göre o Almanya’nın Harry Kane’i. En önemli özelliği ‘gol olmaz’ denilen pozisyonlarda çıkıp gol atabilmesi. Henüz 17 yaşında olmasına karşılık Chelsea ve İnter gibi devlerin Hamburg’un kapısını çalmasını sağladı. Hamburg kadrosunda henüz garanti yeri bulunmuyor. Ancak Almanya U17 takımının en önemli ismi. Mario Gomez’in yaşlandığı Sandro Wagner’den beklenenin alınamadığı Almanya milli takımının gol yollarında Timo Werner ile en büyük ümidi. Hatta Werner’e kıyasla daha komple bir santrafor.

Fiete Arp, futbola başladığında Hamburg’daki mevkii stoperdi. Boyu ve fiziği bu tercihte rol oynamıştı. Ancak Hamburg Futbol Akademisi’nin hocaları, ilerleyen haftalarda Arp’ı forvette oynatmaya karar verdi. Hamburg genç takımının rakibini 22-0 yendiği maçta attığı 16 golle gözlerin pasını sildi. Adeta kendini bulmuştu.

17 YAŞ ALTINDA HARİKALAR SERGİLEDİ

2016-17 sezonunda 17 Yaş Altı Bundesliga’da Arp fırtınası esiyordu. 26 golle sezonu gol kralı olarak tamamlayıp, yılın futbolcusuna verilen Fritz-Walter Madalyası’nın sahibi oldu. Ödülü Hamburg’un bir başka efsanesi olan Horst Hrubesch’in elinden aldı. Horst Hrubesch, 1980’lı yıllarda fırtına gibi esen Hamburg ile 3 Bundesliga ve 1 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası sevinci yaşamış, Alman futbolunun efsanelerinden biriydi. Ödülü takdim ederken, Arp hakkında ‘Bu çocuk çok farklı. Her şeyi yapabilme özelliğine sahip. Gol olmaz denilen pozisyonları gole çevirmede üstüne yok’ sözlerini kullanacaktı.

Fiete Arp, Hamburg formasını ilk kez Bundesliga’da 30 Eylül’de oynanan Werder Bremen maçında giydi. Bundesliga’da 21. yüzyılda doğup da forma giyen ilk oyuncu olan Arp, maçın uzatma dakikalarında sahaya çıktı ve topa bile dokunamadı ama yine de tarihe geçti. Bundesliga’da ilk golünü ise 28 Ekim’deki deplasmanda 2-1 yenildikleri Hertha Berlin maçında kaydetti. Hamburg formasıyla ilk 11’de sahaya çıktığı ilk maç 4 Kasım’daki Stuttgart karşılaşmasıydı. Hamburg’un 3-1 kazandığı maçta Arp’ın iki defans oyuncusunu çalımlayıp attığı gol hafızalara kazınacaktı. Bu sezon Hamburg formasıyla Bundesliga’da 6’sı ilk 11’de olmak üzere 8 maçta sahaya çıkan Arp’ın 2 golü bulunuyor.

ALMAN MİLLİ TAKIMININ FORVET UMUDU

Almanya U17 milli takımında Arp’ın yeri bambaşka. Kaptanlığını yaptığı U17 takımıyla ilk şovunu Mayıs ayında U17 Avrupa Şampiyonası’nda gerçekleştirdi. Almanya’nın yarı finale kadar çıkabildiği turnuvada Arp tam 7 gole imza attı. Bosna-Hersek karşısında 12 dakikada kaydettiği 3 gol ise tarihe geçti. Hindistan’da düzenlenen U17 Dünya Kupası’nda Almanya’nın en büyük umudu olan Arp, 5 gol buldu fakat çeyrek finaldeki Brezilya engelini aşamadılar. U17 formasıyla 13 maçta 14 gol atarak kalitesini ortaya koymuş oldu.

Geçen yaz transfer sezonunda Fiete Arp adını gazete sayfalarında görmüşsünüzdür belki. Hamburg teknik direktörü Markus Gisdol’un ‘mükemmel bir yetenek’ dediği Arp için şu ana kadar Chelsea ve İnter devreye girdi. Chelsea’nin 15 milyon Euro’luk cazip teklifini ise Arp, henüz yurt dışında oynayacak tecrübeye sahip olmadığını söyleyerek geri çevirdi. İngiliz Harry Kane’e benzetilen Arp, bu performansını sürdürürse, birkaç yıl içinde Avrupa’nın konuştuğu bir forvet hâline gelecektir.

[Hasan Cücük] 16.12.2017 [TR724]

Romanya’daki Hizmet okullarından futbol okulu açılımı [Necdet Çelik]

Eğitim kalitesiyle Romanya’da kendini ispat eden Lumina okulları, ülkenin tanınmış futbolcusu Lucian Sanmartean ile ortaklaşa futbol okulu kurdu. Tanıtım programına katılan Romanya Gençlik ve Spor Bakanı Marius Dunca, eğitim ve sporu birleştiren bu girişime övgülerde bulundu.

Sporla eğitimi birleştiren bu girişim, Spor Bakanı Dunca ve Futbol Federasyonu Başkanı Razvan Burleanu katılımıyla kamuoyuna tanıtıldı.Medyanın büyük ilgi gösterdiği programda konuşan Bakan Marius Dunca, bir hayalin gerçekleşmesi olarak nitelendirdiği girişimden övgüyle bahsetti. Dunca, ‘Gördüklerim karşısında hem şaşırdım, hem hayran kaldım. Özel okulun spora katkı vermesi olağanüstü.’ dedi. Dunca, şöyle devam etti: ‘’Eğitimin sporla iç içe sürdürülebilmesi bizim için hayaldi. Bu futbol okulu bir modeldir, bunu tanıtmamız gerekiyor, toplumun böyle modellere ihtiyacı var.’’

Federasyon Başkanı sorumluğu üslendi

Lumina okullarını olimpiyat başarılarından tanıdığını kaydeden Futbol Federasyonu Başkanı Razvan Burleanu ise, yönetimden ‘Futbol okulunun sorumluluğunu üstlenmelerini’ talep etti. Burleanu, sağlam karakterli oyuncuların yetişmesinde Lucian Sanmartean’a güvendiğini kaydetti.

Hayatında eğitimden geri kalmadan sporda başarılı olduğunu anlatan Lucian Sanmartean velilere şu çağrıda bulundu: ‘’Yeni nesli eğitmek istiyoruz. Çocuklar hem kaliteli eğitim alsınlar, hem de sporda yetişsinler.’’

37 yaşındaki Lucian Sanmartean, Steau Bükreş’in yanı sıra yurt dışında top koşturmuş bir isim. Büyücü lakaplı orta saha oyuncusu, halen birinci lig takımı FC Voluntari’de forma giyiyor.

6-11 yaş arası çocuklara eğitim verecek

Lumina-Sanmartean futbol okulu, spora hevesli 6-11 yaş arasındaki çocuklara hitap ediyor. Aylık 45 euro ödeyerek kayıt yaptıracak çocuklar, UEFA lisanslı hocalar eşliğinde çalışma şansı yakalayacak. Geleceğin sporcusu çocuklar, Lumina okullarına ait 6 sahanın yanısıra, avrupa standartlarındaki tüm spor imkanlarını da kullanacak.

[Necdet Çelik] 16.12.2017 [TR724]