Sadece bilgi ya da ticaret değil kötülük de küreselleşiyor. Hayatı kolaylaştıran eşyalar kadar hayatı yok eden silahlar da gelişiyor. Evet, internette yemek pişirmek gibi istisnalar hariç her şeyi yapabilecek hale geldik. Alışverişte adeta sınır kalmadı. İhtiyacımız olan bütün ürünleri, on-line ortamında hem de fiyat karşılaştırmaları yaparak alabiliyoruz. Bu realite birçok şirketin yönetim şemasını dönüştürmeye devam ediyor. Özellikle medya sektöründe haberin kendisi hariç her şey değişiyor. Daha geçmişi birkaç yılla ifade edilen sosyal medya, sektörün ayrılmaz bir parçası haline geldi bile. Hatta sanal alem milliyeti ve devleti olmayan para birimleri üretti. Sanal para o kadar belirgin hale geldi ki, şimdi ülkeler meşruiyeti ve geleceği konusunda ne yapacaklarını tartışıyorlar. Geleneksel olandan beslenenler bu değişimlerden pek hoşlanmasalar, direnme emareleri gösterseler de basınç o kadar yüksek ki bu alanda ilerlemenin önünde durulamıyor.
Kötülüğün de bir ekonomisi var. Sadece terör ve silahtan bahsetmiyoruz. Kumar, fuhuş ve uyuşturucu insanın zaaflarına hitap ettiğinden yayılma istidadı diğerlerine göre daha fazla. Küresel bir boyutu olduğu için ülkeler mücadele etmek ve kontrol altına almakta zorlanıyor. Ayrıca bu illegal sektörler legal olanı da etkileyip ‘iyi’lerden destek alabiliyor. Örneğin uzakdoğu ülkelerinde çocuk fuhşu çok yaygın. Sadece bu sebeple gelişmiş ülkelerden turlar bile düzenleniyor. Özünde kötüden daha kötü olan bu faaliyet bu ülkelerin turizmine katkı, daha çok uçak bileti, devlete vergi, gıda sektörüne doping otellerin doluluk oranında canlanma demek. Çocuk fuhşunu ortadan kaldırmak isteyen bir siyasi iradeye diğer sektörlerden de sert muhalefet gelebilir. Uzağa gitmeye gerek yok. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin önemli gelir kaynaklarından biri kumar turizmi. Özellikle İsrail’den çok müşteri geliyor. Bir dönem buradaki casinoların dışarıdan eğitim maksadıyla gelen gençliği kötü etkilediği gerekçesi ile kapatılması gündeme geldiğinde bakanlar seviyesinde karşı çıkanlar olmuştu.
Emek kısmında da tablo hiç iç açıcı değil. Emek de küreselleşti ama beyin göçü kısmı hariç emeğin ucuzlaması ile sonuçlandı. Üretim maliyetini düşürmek isteyen şirketler kölelik düzenini hatırlatan şartlarda çalıştırılan ucuz işçilerin olduğu yerlere akın ettiler. Rekabete direnemeyen Almanya gibi ülkeler bile taşeron şirketlerin önünü açtı.
Donald Trump, ABD Başkanı seçildikten kısa bir süre sonra Suudî Arabistan’a gitmiş ve bir ayine benzeyen dans eşliğinde toplamda 350 milyar dolarlık bir ticaret anlaşması yapmıştı. ABD silah teknolojisinde en yakın rakibinin bile birkaç gömlek üstünde. Ama bu silahların daha çok satılması daha çok kan dökülmesi ve bozgunculuk ile mümkün.
Trump, Amerika’nın refah içerisinde olan kesiminin korkularına hitap ediyor. Bunu yaparken herkesesin anlayabileceği perdesiz bir üslupla adeta ‘üstün ırk’ tezini savunuyor. Taraftarlarına söylediği ve medyaya yansıyan ‘niye bu bok çukurundaki ülkelerden insan alıyoruz’ sözü diğer tavırlarıyla da birleşince böyle okunabilir. Yani son yıllarda her haber dinleyişimizde artan tonda hissetmeye başladığımız kötülük çok ciddi mevzi kazanıyor. İnsanlığın ortalama 20-30 senede bir çılgınlık yaptığını varsayarsak durum daha bir vahim.
Peki ne yapılabilir? Bilimsel olarak küreselleşmenin zararları net bir şekilde ortaya konsada bu muhalefet elle tutulur bir kurumsallaşma gerçekleştiremedi. Küresel ısınma gibi insanlığın geleceğini ilgilendiren bir konuda bile ortak karar almakta zorlanırken, Trump ve Putin gibi otoriter eğilimli liderler varken insan iyimser olamıyor. Avrupa Birliği ise sorunların bir kısmı ile yüzleşmek zorunda kalsa da kendi bölgesindeki refahı sürdürmek öncelikli bir tutum içinde. Sermayenin dediği oluyor diye mücadeleyi bırakmak da doğru olmaz. Davos ve G20 toplantılarından anlaşılıyor ki küreselleşme karşıtlarının sayısı her geçen yıl biraz daha artıyor. Ama sokaklarda ortaya koydukları renkli protesto görüntülerinin dışında çok parçalı bir yapıları var. Düşman ortak olunca kendi aralarındaki farklılıklar görünmüyor ama şimdilik alternatif bir gelecek sunma noktasında tepkiden teoriye ve örgütleşmeye geçmekte pek bir başarısızlar.
[Harun Odabaşı] 15.1.2018 [Kronos.News]
Yakup Saygılı: ‘Silivri’den en son biz çıkarız’ [Cevheri Güven]
17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını yürüten hemen herkes ya hapiste ya da sürgünde.
Silivri’de kaldığım iki ayda, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonunu yürütenlerden hapiste olanların, yani Mali Şube polislerinin tutulduğu hücrelerin karşısında kaldım.
İstanbul Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı’yı 10 dakikalık aileyle telefon görüşmesi hakkımı kullanmak için hücremden çıkartıldığımda gördüm ilk kez.
Yan tarafımdaki ankesorlü telefondan getirmesini istediği kıyafetleri tarif ediyordu. “Onu almazlar canım” sözleriyle Silivri’deki mavi, lacivert gibi tonlardaki kıyafet yasaklarını izah etmeye çalışıyordu eşine.
Gün boyu tek başınıza tutulunca konuşmayı unutacakmışsınız gibi geliyor. Birkaç kelimeyle de olsa sohbet etmek için yollar yöntemler aramaya koyuluyorsunuz. Bağırmak akla ilk gelenlerden.
Yakup Saygılı ile sohbetlerimiz işte böyle bağırarak başladı.
Saygılı üç ayrı kilitle kapatılan hücre kapısının ardından, ben de karşısındaki odamın havalandırma boşluğundan bağırıyordum.
Böylece bazen ailelerimizden, bazen hukuki durumlarımızdan, bazen memleket meselelerinden üç beş dakika bağrışıyoduk. Fazlasına nefeslerimiz yetmiyordu.
O günlerde Can Dündar da tutuklanmış ve Yakup Saygılı’nın çapraz hücresine konulmuştu. Saygılı, Can Dündar’ın “Erdoğan’ın En Uzun Günü” belgeseli ve 17/25’le ilgili yazı dizisini övmüş, dava dosyasına delil olarak sunduğunu anlatmıştı.
Yakup Saygılı çok saygıdeğer biri. 15 yıla yakın Ankara gazeteciliği yapmış ve onlarca bürokratla tanışmış biri olarak Yakup Saygılı’nın gördüğüm en saygın devlet adamı olduğunu söyleyebilirim.
Görevini yapmış olmanın rahatlığı ve güveni içindeydi, başka da bir beklentisi yoktu.
Kırgın olduğu tek konu vardı. Tüm muhalefet partileri (o günlerde MHP dahil) kendisi ve ekibinin yürüttüğü yolsuzluk soruşturmasını ağızlarına sakız yapmışlardı, siyaseten sürekli olarak dile getiriyorlardı ama bir kez olsun tutuklu Mali Şube polislerini ziyaret etmemiş, onların ağzından olayı dinlememişlerdi. Muhalefet bu operasyon kendi kendine olmuş gibi davranıyor, Saygılı ve ekibini yok sayıyordu.
Tıpkı bugün olduğu gibi.
Şu an Yakup Saygılı ve ekibinden iki önemli isim İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde.
OHAL döneminde çıkartılan bir KHK’yla polise verilen cezaevinden adam alıp sorgulama yetkisine dayandırılarak yapılan bir işlem bu.
Bu yetki 90’lı yıllarda da kolluk kuvvetlerinde vardı ve özellikle Güneydoğu’da cezaevinden alınan tutuklulara işkence yapılması, kolluk tarafından yeni suça zorlanmaları nedeniyle iptal edilmişti. Cezaevlerindeki tutukluların sadece savcı tarafından sorgulanabileceğine ilişkin AB ile uyumlu düzenleme yapılmıştı.
AKP pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da 90’lara döndü.
OHAL döneminde gözaltı süresi 30 gün. Saygılı ve ekibi kısıtlı gıda, banyosuzluk, soğuk ve yetersiz dinlendirme yöntemleriyle bu süre kullanılarak iyice yıpratılacak.
Bu bile başlı başına işkence ama belki de fiziki, psikolojik ya da kimyasal (ilaç) işkenceye geçilecek. Aileleriyle tehdit edilecekler.
Muhalefet partileri ise yine Saygılı ve ekibi yokmuş gibi davranmakta.
İşkencenin olabileceği çok açık oysa.
Çünkü emin olun Erdoğan, Saygılı ve ekibinden 15 Temmuz’un aktörlerinden daha çok nefret ediyor.
Çünkü Erdoğan’ın takındığı “dindar-dürüst” maskesinin Türkiye’de ve tüm İslam aleminde düştüğü günlerdir 17 ve 25 Aralık.
Hâlâ seçimler kazansa da herkes Erdoğan’ın bir hırsız olduğunu, 25 yaşındaki İranlı bir züppe tarafından dahi satın alınabildiğini biliyor.
Duvarlara yazılan hırsız var sloganları onun için…
Arap medyasında 17-25 sonrası çıkan “Yanılmışız, Ortadoğu’nun hırsız diktatörlerinden farksızmış” yorumları onun için…
Amerikan mahkemelerinde en iğrenç boyutlarıyla anlatılan, hırsızlıklar, yolsuzluklar “hayırsever işadamının” itirafları onun için…
Erdoğan’ın asıl yarası budur. Türkiye’de, Ortadoğu’da, dünyada itibarının bittiği tarihtir 17/25.
Her diktatör gibi güçlü ama itibarsızdır.
Ve Yakup Saygılı bu yüzden ne yaptığının farkında olarak ve bedeline katlanmış olarak bir Silivri akşamında bu satırların yazarına şunu der:
“Buradan en son biz çıkarız.”
[Cevheri Güven] 15.1.2018 [Kronos.News]
Silivri’de kaldığım iki ayda, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonunu yürütenlerden hapiste olanların, yani Mali Şube polislerinin tutulduğu hücrelerin karşısında kaldım.
İstanbul Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı’yı 10 dakikalık aileyle telefon görüşmesi hakkımı kullanmak için hücremden çıkartıldığımda gördüm ilk kez.
Yan tarafımdaki ankesorlü telefondan getirmesini istediği kıyafetleri tarif ediyordu. “Onu almazlar canım” sözleriyle Silivri’deki mavi, lacivert gibi tonlardaki kıyafet yasaklarını izah etmeye çalışıyordu eşine.
Gün boyu tek başınıza tutulunca konuşmayı unutacakmışsınız gibi geliyor. Birkaç kelimeyle de olsa sohbet etmek için yollar yöntemler aramaya koyuluyorsunuz. Bağırmak akla ilk gelenlerden.
Yakup Saygılı ile sohbetlerimiz işte böyle bağırarak başladı.
Saygılı üç ayrı kilitle kapatılan hücre kapısının ardından, ben de karşısındaki odamın havalandırma boşluğundan bağırıyordum.
Böylece bazen ailelerimizden, bazen hukuki durumlarımızdan, bazen memleket meselelerinden üç beş dakika bağrışıyoduk. Fazlasına nefeslerimiz yetmiyordu.
O günlerde Can Dündar da tutuklanmış ve Yakup Saygılı’nın çapraz hücresine konulmuştu. Saygılı, Can Dündar’ın “Erdoğan’ın En Uzun Günü” belgeseli ve 17/25’le ilgili yazı dizisini övmüş, dava dosyasına delil olarak sunduğunu anlatmıştı.
Yakup Saygılı çok saygıdeğer biri. 15 yıla yakın Ankara gazeteciliği yapmış ve onlarca bürokratla tanışmış biri olarak Yakup Saygılı’nın gördüğüm en saygın devlet adamı olduğunu söyleyebilirim.
Görevini yapmış olmanın rahatlığı ve güveni içindeydi, başka da bir beklentisi yoktu.
Kırgın olduğu tek konu vardı. Tüm muhalefet partileri (o günlerde MHP dahil) kendisi ve ekibinin yürüttüğü yolsuzluk soruşturmasını ağızlarına sakız yapmışlardı, siyaseten sürekli olarak dile getiriyorlardı ama bir kez olsun tutuklu Mali Şube polislerini ziyaret etmemiş, onların ağzından olayı dinlememişlerdi. Muhalefet bu operasyon kendi kendine olmuş gibi davranıyor, Saygılı ve ekibini yok sayıyordu.
Tıpkı bugün olduğu gibi.
Şu an Yakup Saygılı ve ekibinden iki önemli isim İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde.
OHAL döneminde çıkartılan bir KHK’yla polise verilen cezaevinden adam alıp sorgulama yetkisine dayandırılarak yapılan bir işlem bu.
Bu yetki 90’lı yıllarda da kolluk kuvvetlerinde vardı ve özellikle Güneydoğu’da cezaevinden alınan tutuklulara işkence yapılması, kolluk tarafından yeni suça zorlanmaları nedeniyle iptal edilmişti. Cezaevlerindeki tutukluların sadece savcı tarafından sorgulanabileceğine ilişkin AB ile uyumlu düzenleme yapılmıştı.
AKP pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da 90’lara döndü.
OHAL döneminde gözaltı süresi 30 gün. Saygılı ve ekibi kısıtlı gıda, banyosuzluk, soğuk ve yetersiz dinlendirme yöntemleriyle bu süre kullanılarak iyice yıpratılacak.
Bu bile başlı başına işkence ama belki de fiziki, psikolojik ya da kimyasal (ilaç) işkenceye geçilecek. Aileleriyle tehdit edilecekler.
Muhalefet partileri ise yine Saygılı ve ekibi yokmuş gibi davranmakta.
İşkencenin olabileceği çok açık oysa.
Çünkü emin olun Erdoğan, Saygılı ve ekibinden 15 Temmuz’un aktörlerinden daha çok nefret ediyor.
Çünkü Erdoğan’ın takındığı “dindar-dürüst” maskesinin Türkiye’de ve tüm İslam aleminde düştüğü günlerdir 17 ve 25 Aralık.
Hâlâ seçimler kazansa da herkes Erdoğan’ın bir hırsız olduğunu, 25 yaşındaki İranlı bir züppe tarafından dahi satın alınabildiğini biliyor.
Duvarlara yazılan hırsız var sloganları onun için…
Arap medyasında 17-25 sonrası çıkan “Yanılmışız, Ortadoğu’nun hırsız diktatörlerinden farksızmış” yorumları onun için…
Amerikan mahkemelerinde en iğrenç boyutlarıyla anlatılan, hırsızlıklar, yolsuzluklar “hayırsever işadamının” itirafları onun için…
Erdoğan’ın asıl yarası budur. Türkiye’de, Ortadoğu’da, dünyada itibarının bittiği tarihtir 17/25.
Her diktatör gibi güçlü ama itibarsızdır.
Ve Yakup Saygılı bu yüzden ne yaptığının farkında olarak ve bedeline katlanmış olarak bir Silivri akşamında bu satırların yazarına şunu der:
“Buradan en son biz çıkarız.”
[Cevheri Güven] 15.1.2018 [Kronos.News]
Zor zamanlarda razı olmak! [Dr. Hüseyin Kara]
Hakiki müminlerin dinî hayatları iki ana akım üzerinden yürümektedir. Bunlardan birincisi; nimetlere kavuştukları zaman şükretmeleri, diğeri de bela ve musibetlere dûçâr olduklarında sabretmeleridir. Baştan, imanla kazanma kuşağına girenler; birbirlerine yüz seksen derce zıt gibi görünen durumların her birisinden böylece kârlı çıkmaktadırlar. Bunların birincisine müsbet ibadet, ikincisine de menfî ibadet denmektedir.
Hangi olaylar karşısında nasıl davranılacağını en iyi müminler bildiği için, meşakkatli dünya hayatının problemleri ile baş etme konusunda inançsızlardan çok daha dirençlidirler. Çünkü; dünya hayatının bir imtihan, dolayısıyla burada rahatlık aramanın boşuna bir çaba olduğunu, yine en iyi müminler bilmektedirler. Ve yine bilinmektedir ki nimetleri verenle nikmetleri veren, iyilikleri yaratanla kötülükleri yaratan, servetleri verenle onları tekrar geri alan aynı Allah’tır. Her durumda O’nun verdiklerine ve yarattıklarına razı olmak çok önemli bir kulluk şuuru gerektirmektedir. İnsan, menfaatine düşkün ve nimetlerle perverde olmayı sevdiği için gelen rızıklara ve iyiliklere karşı razı olduğunu ifade etmesi çok kolay bir kadirşinaslıktır. Fakat aynı razılığı bela ve musibetler anında göstermesi ise çok zordur. Meğer asıl kulluk, ‘zor zamanlarda da razı olmakmış.’
Efendimiz (sav) Ebu Said El Hudrî’den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: ‘‘Kim, ben Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sav) razıyım derse ona cennet vacip olur.’’ (Müslim-1884 nolu hadis) Bu büyük müjdeyi gören her müminin aklından ilk geçen duygu; tabii ki söylerim. Hem de günde kaç defa söyleyebilirim olur. Rahatlığın içinde nimetlerle birlikte yaşanan bir hayatta bu cümlenin söylenmesi hiç de zor değildir. Fakat devasa sıkıntıların, onulmaz dert ve musibetlerin hengâmında da aynı ifadeyi içten ve inanarak söyleyebilmek gerçek bir müminlik tavrı ister.
Hadisteki üç şeyden bütün hayatı boyunca razı olan, ‘Sen’in kahrın da hoş, lutfun da hoş’ diyebilen babayiğitlerin her zaman kârlı çıktıklarına pek çok şahit vardır. Ancak bazı insanların dayanıksızlığı ve manevî anatomisindeki immün sisteminin zayıflığı dikkate alındığında, zor zamanlarda hiç sarsılmadan bu ahd u peymanını tekrar edenlerin sayılarında azalma görüldüğü de olmuştur. Bizler, edindiğimiz evrad u ezkâr okuma alışkanlığımızla, sabah-akşam duaları içinde günde altı defa, iki farklı versiyonu ile on iki kez tekrar ettiğimiz bu razılığımızı dile getiriyoruz. Dün de bugün de bu rızalaşmayı okuyoruz. Ölünceye kadar da devam edeceğiz. Çünkü bu ahitleşme çift taraflıdır. Kul Allah’tan razı olmadan, Allah’ın kuldan razı olması da beklenemez.
Hizmet Hareketi mensupları; dört yıldan beri karşılaştıkları kötülüklere, çektikleri çilelere ve uğradıkları hak ihlallerine rağmen, yine de bu üç şeyden razıyız diyorlarsa, bu onların imanlarının enginliğine delâlet eder. Kalplerinde hiçbir ağırlık hissetmeden ve hiç kimseden öç almayı düşünmeden, hatta ‘mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesine’ bile baş vurmadan, ‘Sen’den gelen her şeye razıyız.’ demeye devam edebiliyorlarsa, işte gerçek müminlik şuuru buna derler. Bu seviye, aynı zamanda rıza ufkunun bir basamağıdır.
Bir müminin, lehinde veya aleyhinde, beğendiği veya beğenmediği, hayatta iken cereyan eden kaderinde, Rab olarak Allah’ın icraatlarından razı olması, onun ma’rifetullah şuuru ile doğru orantılıdır. Kul Cenab-ı Hakk’ı ne ölçüde doğru tanıyorsa o kadar ihlaslı kulluk yapar. Kulun imtihan seyrinin, yeknesaklıktan çok, inişli çıkışlı bir seyir takip ettiği bilinmektedir. Yani insanın hayatı bir düzlem üzerinde cereyan etmiyor. Tam tersine ömür yolculuğunun akabeleri, zorlukları ve sıkıntıları bulunmaktadır. Kul daraldığında, Allah’ın icraatından değil de kendi güçsüzlüğünü Allah’a şikâyet etmesi doğru olanıdır. Hz. Yakup (as) gibi: ‘’ Ben, dedi sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilmediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.’’ (Yusuf, 12/86) veya Hz. Eyub (as) gibi ‘‘ Eyub’u da an. Hani o ‘Ya Rabbi, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.’ diye niyaz etmiş. Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.’’ ( Enbiya, 21/83-84)
Bu konuda pek çok peygamberânî örnek Kur’an ayetlerinde önümüzü aydınlatırken, Efendimiz’in (sav) Taif’te karşılaştığı oldukça talihsiz ve kaba manzara sonrasında yaptığı duaların, bir rahmet peygamberine yakışır seviyede olduğuna melekler de şahit oldular. Orada duaya başlarken; önce maddi güçsüzlüğünü ve Allah’tan başka kimsesizliğini O’na arzettikten sonra; ‘Bütün bunlara rağmen Sen bana kızmıyorsan bunların yaptıklarına ben hiç aldırış etmem. Zira Sen’den razıyım.’ diye bitirmesi rıza ufkunda denebilecek son söz olarak meleklerin kaydına geçmiştir. İşte zor zamanlarda rıza buna denir...
Geçen asrın dertli dava insanı, Üstad Bediüzzaman Hazretleri de kendisine yapılan onca eziyet ve işkencelere, sürgün ve hapislere rağmen, bu zulmü irtikap edenlere şahsî hakkını helal etmesi de kendisine yakışan bir civanmertlik nişanesidir. Ardından dönüp kusuru kendinde arayıp bütün bu olanların faturasını nefsine kesmesi ise şayan-ı takdir bir duruştur. Tarihçe-i Hayat’ta şöyle diyor: ‘Yirmi sekiz sene çektiğim eza ve cefalar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helal olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkum etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helal ettim. Adil kadere de derim ki; ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim... Ben maddi ve manevi her şeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-ı imaniye her tarafa yayıldı.’ İşte zor zamanlarda rıza böyle bir şey...
Bu büyük iman ve Kur’an davasının dünü, bugünü ve yarını arasında fark bulunmayan tek husus, her halde karşılaştığı ve ileride de muhtemel karşılaşacağı bela ve musibetler, sıkıntılar ve iftiralar neticesinde mahkumiyet ve mağduriyetler yaşanması, yaşanıyor olması ve ileride de yaşanacak olmasıdır. Bütün bunlara eyvallah diyecek ve asla nefsinden başkasını şikâyet etmeden rıza ufkunda yer almak için çırpınıp duracak civanmert bir kadroyu Allah her daim bu Hizmet Hareketi’nde tutmuştur. Onlar da selefleri gibi zor zamanlarda razı olmaktan ayrılmayacaklardır. İnşaallah.
Geldiğimiz bu noktada iki hususu arz ederek yazıyı noktalamak istiyorum. Birincisi: Türkiye’de bu meş’um hadiselerin başlamasından az sonra, tam dört yıl evvel, Ocak 2014’te, Hocaefendi’yi ziyaret ettiğimde, merak ettiğim en önemli soruyu, bu işler nereye kadar gider, Efendim diye zat-ı alilerine sordum. ‘Siz kâinatı Allah’ın idare ettiğine inanmıyor musunuz?’ deyince, ‘Tabii ki inanıyoruz, Efendim.’ dedim. Bunun üzerine ‘O’nun dediği yere kadar gider bu işler. Düne kadar Hizmetlerimize bunca fütûhat nasip eden Allah’tan hepimiz razıydık, O’ndan hoşnuttuk ve icraatından memnunduk. Şimdi bu sıkıntılar başlayınca Rabbimize kızacak ve şikayet edecek halimiz mi var. Haşa! Hayır ve şerri Allah yarattığına göre, kula düşen sadece O’nun emrine inkıyad edip sabretmektir. Tam da bu olaylar başladıktan sonra ben ‘Radıyna billahi Rabben’’i daha çok ve de içten okuyorum.’ dedi.
İşte zor zamanlarda razı olmanın büyük kametlerde böyle tezahür ettiğini, okuyarak değil de yaşayarak ilk defa ders almış oldum. Geriye dönüp baktığımızda, Hizmet Hareketi mensuplarının başlarına gelen bunca musibet ve belaların asıl sebebi; kaliteli müminlikle birlikte kaliteli hizmetlerde Allah’ın bizleri muvaffak etmesini çekemeyen Müslüman görünümlü münafıkların, devlet gücünü arkalarına alarak yaptıkları zulümden başka bir şey değildir. İşin tuhaf tarafına bakıldığında görülen manzara ise daha şaşırtıcıdır. Bugün bize zulmedenlerin pekçoğu, dün bize her türlü desteği verenlerin ta kendilerinin olmasıdır. Kader planına bakıldığında ise; Allah onları o gün hayırda kullanmıştı, bugün ise şerde kullanıyor. Yüz seksen derece değişen taraf onlardır. Hizmet Hareketi mensupları ise yerlerinde sabit kadem durmaktadırlar. Hem de çoğunluk itibarıyla hiçbir sarsıntıya maruz kalmadan, aktif sabır ve metanetle Allah’ın ihsan edeceği engin nusretini bekleyerek, imkânlar nisbetinde hizmetlerine devam ederek... Yarın birgün Türkiye’de işler düzelirse, Hizmet mensuplarının işlerine kaldıkları yerden vira bismillah deyip yeniden başlayacaklarından kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü bu yol insanlığa hizmet için en doğru yoldur. Bu bir iman ve Kur’an davasıdır ve kıyamete kadar devam edecektir. Üstelik inayet-i ilâhi altındadır.
İkinci husus ise; biraz şahsî bir tasarruf olması itibarıyla fakire katılmayanlar kesinlikle mazurdurlar. Hocaefendi yaptığı konuşmalarında zaman zaman Hizmet Hareketi mensuplarının yaşadıkları bunca sıkıntılardan kendisini sorumlu tutarak vicdan azabı çektiğini gözyaşlarıyla dile getirmektedir. Bu Hocaefendi’nin kendi hassasiyetlerinin gereğidir. Yıllar önce Nuh Mete Yüksel’in açtığı davadan sonra bizlere ‘Allah benimle sizleri mahçup etmeyecek.’ demişti ve dava sonuçlanınca dediği gibi olmuştu. Bizler o gün de Hocaefendi’nin beyanına inanmıştık, bugün de inanıyoruz. O konuda bizlerde herhangi bir sarsılmanın yaşandığını hiç kimse müşahede edemez. Diyeceğim o ki; ben, Hocaefendi’den dün olduğu gibi bugün de razıyım. Hatta bugün daha çok razıyım. Cümle alem bilir ki, Hocaefendi’nin bendenizin iltifatlarına asla ihtiyacı yoktur. Fakat ben kendimi ondan razı ve hoşnut olduğumu söylemeye mecbur hissediyorum. Şeytanın ve nefsimin iğvasına kapılmamak için bilerek, inanarak ve de ısrarla dualarımı Hocaefendi’yi ismen anarak bitiriyorum. Bazan unuturum kaygısıyla, dua kitabıma bu ilaveyi yazarak şerh düştüm. Sadece sabah-akşam zikirlerine münhasır kalmadan, her ezanın arkasından da okuyorum. Zira düne kadar Hocaefendi’nin riyasetinde hizmet yapmaktan şeref duyduğum gibi bugün de aynı davada birlikte yargılanmaktan da o kadar şeref duymaktayım. Bunların hepsinin ötesinde, asıl beklentim ise ahiretle alakalıdır. Hele bir de orada bizlere sahip çıkarsa ne baht...
Radıytü billahi Rabben, ve bil’İslâmi dinen ve bi Muhammed’in (sav) nebiyyen ve bi Hocaefendi......., diyor ve ahd u peymanımı tekrar be tekrar yeniliyorum. Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, peygamber olarak Hz Muhammed’den (sav) ve başımızdaki Hocaefendi’den razıyım. Hoca efendi, kendisinin arandığı zor zamanlarında bizlere çok vefalı davranarak, risk alarak bizleri en beklenmedik yerlerde ziyaret edip vefasını göestermişti. Şimdi vefalı olma sırası bizde. Allah da ondan razı olsun, Sıhhat ve afiyet içinde hayırlı ve bereketli uzun ömürler ihsan etsin.
Amin.
[Dr. Hüseyin Kara] 15.1.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
Hangi olaylar karşısında nasıl davranılacağını en iyi müminler bildiği için, meşakkatli dünya hayatının problemleri ile baş etme konusunda inançsızlardan çok daha dirençlidirler. Çünkü; dünya hayatının bir imtihan, dolayısıyla burada rahatlık aramanın boşuna bir çaba olduğunu, yine en iyi müminler bilmektedirler. Ve yine bilinmektedir ki nimetleri verenle nikmetleri veren, iyilikleri yaratanla kötülükleri yaratan, servetleri verenle onları tekrar geri alan aynı Allah’tır. Her durumda O’nun verdiklerine ve yarattıklarına razı olmak çok önemli bir kulluk şuuru gerektirmektedir. İnsan, menfaatine düşkün ve nimetlerle perverde olmayı sevdiği için gelen rızıklara ve iyiliklere karşı razı olduğunu ifade etmesi çok kolay bir kadirşinaslıktır. Fakat aynı razılığı bela ve musibetler anında göstermesi ise çok zordur. Meğer asıl kulluk, ‘zor zamanlarda da razı olmakmış.’
Efendimiz (sav) Ebu Said El Hudrî’den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: ‘‘Kim, ben Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sav) razıyım derse ona cennet vacip olur.’’ (Müslim-1884 nolu hadis) Bu büyük müjdeyi gören her müminin aklından ilk geçen duygu; tabii ki söylerim. Hem de günde kaç defa söyleyebilirim olur. Rahatlığın içinde nimetlerle birlikte yaşanan bir hayatta bu cümlenin söylenmesi hiç de zor değildir. Fakat devasa sıkıntıların, onulmaz dert ve musibetlerin hengâmında da aynı ifadeyi içten ve inanarak söyleyebilmek gerçek bir müminlik tavrı ister.
Hadisteki üç şeyden bütün hayatı boyunca razı olan, ‘Sen’in kahrın da hoş, lutfun da hoş’ diyebilen babayiğitlerin her zaman kârlı çıktıklarına pek çok şahit vardır. Ancak bazı insanların dayanıksızlığı ve manevî anatomisindeki immün sisteminin zayıflığı dikkate alındığında, zor zamanlarda hiç sarsılmadan bu ahd u peymanını tekrar edenlerin sayılarında azalma görüldüğü de olmuştur. Bizler, edindiğimiz evrad u ezkâr okuma alışkanlığımızla, sabah-akşam duaları içinde günde altı defa, iki farklı versiyonu ile on iki kez tekrar ettiğimiz bu razılığımızı dile getiriyoruz. Dün de bugün de bu rızalaşmayı okuyoruz. Ölünceye kadar da devam edeceğiz. Çünkü bu ahitleşme çift taraflıdır. Kul Allah’tan razı olmadan, Allah’ın kuldan razı olması da beklenemez.
Hizmet Hareketi mensupları; dört yıldan beri karşılaştıkları kötülüklere, çektikleri çilelere ve uğradıkları hak ihlallerine rağmen, yine de bu üç şeyden razıyız diyorlarsa, bu onların imanlarının enginliğine delâlet eder. Kalplerinde hiçbir ağırlık hissetmeden ve hiç kimseden öç almayı düşünmeden, hatta ‘mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesine’ bile baş vurmadan, ‘Sen’den gelen her şeye razıyız.’ demeye devam edebiliyorlarsa, işte gerçek müminlik şuuru buna derler. Bu seviye, aynı zamanda rıza ufkunun bir basamağıdır.
Bir müminin, lehinde veya aleyhinde, beğendiği veya beğenmediği, hayatta iken cereyan eden kaderinde, Rab olarak Allah’ın icraatlarından razı olması, onun ma’rifetullah şuuru ile doğru orantılıdır. Kul Cenab-ı Hakk’ı ne ölçüde doğru tanıyorsa o kadar ihlaslı kulluk yapar. Kulun imtihan seyrinin, yeknesaklıktan çok, inişli çıkışlı bir seyir takip ettiği bilinmektedir. Yani insanın hayatı bir düzlem üzerinde cereyan etmiyor. Tam tersine ömür yolculuğunun akabeleri, zorlukları ve sıkıntıları bulunmaktadır. Kul daraldığında, Allah’ın icraatından değil de kendi güçsüzlüğünü Allah’a şikâyet etmesi doğru olanıdır. Hz. Yakup (as) gibi: ‘’ Ben, dedi sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilmediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.’’ (Yusuf, 12/86) veya Hz. Eyub (as) gibi ‘‘ Eyub’u da an. Hani o ‘Ya Rabbi, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.’ diye niyaz etmiş. Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.’’ ( Enbiya, 21/83-84)
Bu konuda pek çok peygamberânî örnek Kur’an ayetlerinde önümüzü aydınlatırken, Efendimiz’in (sav) Taif’te karşılaştığı oldukça talihsiz ve kaba manzara sonrasında yaptığı duaların, bir rahmet peygamberine yakışır seviyede olduğuna melekler de şahit oldular. Orada duaya başlarken; önce maddi güçsüzlüğünü ve Allah’tan başka kimsesizliğini O’na arzettikten sonra; ‘Bütün bunlara rağmen Sen bana kızmıyorsan bunların yaptıklarına ben hiç aldırış etmem. Zira Sen’den razıyım.’ diye bitirmesi rıza ufkunda denebilecek son söz olarak meleklerin kaydına geçmiştir. İşte zor zamanlarda rıza buna denir...
Geçen asrın dertli dava insanı, Üstad Bediüzzaman Hazretleri de kendisine yapılan onca eziyet ve işkencelere, sürgün ve hapislere rağmen, bu zulmü irtikap edenlere şahsî hakkını helal etmesi de kendisine yakışan bir civanmertlik nişanesidir. Ardından dönüp kusuru kendinde arayıp bütün bu olanların faturasını nefsine kesmesi ise şayan-ı takdir bir duruştur. Tarihçe-i Hayat’ta şöyle diyor: ‘Yirmi sekiz sene çektiğim eza ve cefalar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helal olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkum etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helal ettim. Adil kadere de derim ki; ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim... Ben maddi ve manevi her şeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-ı imaniye her tarafa yayıldı.’ İşte zor zamanlarda rıza böyle bir şey...
Bu büyük iman ve Kur’an davasının dünü, bugünü ve yarını arasında fark bulunmayan tek husus, her halde karşılaştığı ve ileride de muhtemel karşılaşacağı bela ve musibetler, sıkıntılar ve iftiralar neticesinde mahkumiyet ve mağduriyetler yaşanması, yaşanıyor olması ve ileride de yaşanacak olmasıdır. Bütün bunlara eyvallah diyecek ve asla nefsinden başkasını şikâyet etmeden rıza ufkunda yer almak için çırpınıp duracak civanmert bir kadroyu Allah her daim bu Hizmet Hareketi’nde tutmuştur. Onlar da selefleri gibi zor zamanlarda razı olmaktan ayrılmayacaklardır. İnşaallah.
Geldiğimiz bu noktada iki hususu arz ederek yazıyı noktalamak istiyorum. Birincisi: Türkiye’de bu meş’um hadiselerin başlamasından az sonra, tam dört yıl evvel, Ocak 2014’te, Hocaefendi’yi ziyaret ettiğimde, merak ettiğim en önemli soruyu, bu işler nereye kadar gider, Efendim diye zat-ı alilerine sordum. ‘Siz kâinatı Allah’ın idare ettiğine inanmıyor musunuz?’ deyince, ‘Tabii ki inanıyoruz, Efendim.’ dedim. Bunun üzerine ‘O’nun dediği yere kadar gider bu işler. Düne kadar Hizmetlerimize bunca fütûhat nasip eden Allah’tan hepimiz razıydık, O’ndan hoşnuttuk ve icraatından memnunduk. Şimdi bu sıkıntılar başlayınca Rabbimize kızacak ve şikayet edecek halimiz mi var. Haşa! Hayır ve şerri Allah yarattığına göre, kula düşen sadece O’nun emrine inkıyad edip sabretmektir. Tam da bu olaylar başladıktan sonra ben ‘Radıyna billahi Rabben’’i daha çok ve de içten okuyorum.’ dedi.
İşte zor zamanlarda razı olmanın büyük kametlerde böyle tezahür ettiğini, okuyarak değil de yaşayarak ilk defa ders almış oldum. Geriye dönüp baktığımızda, Hizmet Hareketi mensuplarının başlarına gelen bunca musibet ve belaların asıl sebebi; kaliteli müminlikle birlikte kaliteli hizmetlerde Allah’ın bizleri muvaffak etmesini çekemeyen Müslüman görünümlü münafıkların, devlet gücünü arkalarına alarak yaptıkları zulümden başka bir şey değildir. İşin tuhaf tarafına bakıldığında görülen manzara ise daha şaşırtıcıdır. Bugün bize zulmedenlerin pekçoğu, dün bize her türlü desteği verenlerin ta kendilerinin olmasıdır. Kader planına bakıldığında ise; Allah onları o gün hayırda kullanmıştı, bugün ise şerde kullanıyor. Yüz seksen derece değişen taraf onlardır. Hizmet Hareketi mensupları ise yerlerinde sabit kadem durmaktadırlar. Hem de çoğunluk itibarıyla hiçbir sarsıntıya maruz kalmadan, aktif sabır ve metanetle Allah’ın ihsan edeceği engin nusretini bekleyerek, imkânlar nisbetinde hizmetlerine devam ederek... Yarın birgün Türkiye’de işler düzelirse, Hizmet mensuplarının işlerine kaldıkları yerden vira bismillah deyip yeniden başlayacaklarından kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü bu yol insanlığa hizmet için en doğru yoldur. Bu bir iman ve Kur’an davasıdır ve kıyamete kadar devam edecektir. Üstelik inayet-i ilâhi altındadır.
İkinci husus ise; biraz şahsî bir tasarruf olması itibarıyla fakire katılmayanlar kesinlikle mazurdurlar. Hocaefendi yaptığı konuşmalarında zaman zaman Hizmet Hareketi mensuplarının yaşadıkları bunca sıkıntılardan kendisini sorumlu tutarak vicdan azabı çektiğini gözyaşlarıyla dile getirmektedir. Bu Hocaefendi’nin kendi hassasiyetlerinin gereğidir. Yıllar önce Nuh Mete Yüksel’in açtığı davadan sonra bizlere ‘Allah benimle sizleri mahçup etmeyecek.’ demişti ve dava sonuçlanınca dediği gibi olmuştu. Bizler o gün de Hocaefendi’nin beyanına inanmıştık, bugün de inanıyoruz. O konuda bizlerde herhangi bir sarsılmanın yaşandığını hiç kimse müşahede edemez. Diyeceğim o ki; ben, Hocaefendi’den dün olduğu gibi bugün de razıyım. Hatta bugün daha çok razıyım. Cümle alem bilir ki, Hocaefendi’nin bendenizin iltifatlarına asla ihtiyacı yoktur. Fakat ben kendimi ondan razı ve hoşnut olduğumu söylemeye mecbur hissediyorum. Şeytanın ve nefsimin iğvasına kapılmamak için bilerek, inanarak ve de ısrarla dualarımı Hocaefendi’yi ismen anarak bitiriyorum. Bazan unuturum kaygısıyla, dua kitabıma bu ilaveyi yazarak şerh düştüm. Sadece sabah-akşam zikirlerine münhasır kalmadan, her ezanın arkasından da okuyorum. Zira düne kadar Hocaefendi’nin riyasetinde hizmet yapmaktan şeref duyduğum gibi bugün de aynı davada birlikte yargılanmaktan da o kadar şeref duymaktayım. Bunların hepsinin ötesinde, asıl beklentim ise ahiretle alakalıdır. Hele bir de orada bizlere sahip çıkarsa ne baht...
Radıytü billahi Rabben, ve bil’İslâmi dinen ve bi Muhammed’in (sav) nebiyyen ve bi Hocaefendi......., diyor ve ahd u peymanımı tekrar be tekrar yeniliyorum. Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, peygamber olarak Hz Muhammed’den (sav) ve başımızdaki Hocaefendi’den razıyım. Hoca efendi, kendisinin arandığı zor zamanlarında bizlere çok vefalı davranarak, risk alarak bizleri en beklenmedik yerlerde ziyaret edip vefasını göestermişti. Şimdi vefalı olma sırası bizde. Allah da ondan razı olsun, Sıhhat ve afiyet içinde hayırlı ve bereketli uzun ömürler ihsan etsin.
Amin.
[Dr. Hüseyin Kara] 15.1.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
'İnsanı deliye çeviren ifadeler' [Abdullah Aymaz]
Yirmi Dördüncü Söz’ün başına Üstad Bediüzzaman Hazretleri dikkat çekici bir not koymuş: “Şu Söz ‘Beş Dal’dır. Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış çık, meyvelerini kopar al.” Kur’an-ı Kerim’de de güzel söz, kökü yerde sabit dalları göklerde, semaya ser çekmiş bir cennetin tubâ ağacı gibi; kötü söz de hiçbir yerde kararı olmayan pis bir ağaç gibi tasvir edilmiştir. (İbrahim Suresi, 14/24-26)
Mecaz, kinaye temsil ve istiâre gibi edebî sanatları nazara almayan Zâhirî Mezhebi mensuplarının hoyrat ve kaba anlayışlarına benzer şekilde 1971’de İzmir Sıkıyönetim mahkemesinde 54 kişilik davada din düşmanı bir savcı, iddianâmesinde Üstadın bu benzetmesi için “İnsanı deliye çeviren ifadeler” diyor hakaretler yağdırıyordu. Hem bu ifadelerin, devletin temel nizamlarını dini esaslara uydurma maddesi olan 163. Madde ile ne ilgisi olabilirdi, o ayrı mesele… Bu süreçte olduğu gibi bu Hizmet ve mensuplarına materyalist düşüncede olan savcılar ayrı bir şekilde, sağcı savcılar ayrı bir tarzda saldırıyorlardı.
Mahkememizin ilk savcısı sağcı hâkimlerle kavga etti. O heyet lağvedildi. Yeni bir heyet geldi. Bu heyetin savcısı da güya sağdandı ama iddianamesinde bize saldırıyor ve “Bunlar şeriatı getirecek, ülkeyi ortaçağ karanlıklarına götürecek iddiasında bulunuyor, hemen arkasından da “Bu ülkeyi ancak milliyetçilik ve Kur’an kurtarır.” diyordu. Sanki Kur’an ve şeriat yani İslam prensipleri, farklı farklı şeylerdi. Bunların hazırladıkları iddianame değil; kendi dünya görüşlerinin ifade alanıydı. Baskın yapılan toplantı sırasında Lem’aların Kuddus ismi mi okunmuş yok, Kuddüs isminin Lem’aları mı okunuyormuş? Öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur? Bunların devletin temel nizamlarını dini esaslara uydurmakla ne alakası olabilir? Allah rahmet eylesin Turgut Özal geldi de bu 163. Madde belasından bizleri kurtardı… Şimdi bu süreçte olanın bunlardan farkı var mı? Yok kermes yapmışsınız, yok burs vermişsiniz, yok gazeteye abone olmuşsunuz, yok bankaya para yatırmışsınız, öyleyse teröristsiniz, devleti yıkmaya çalışmışınız, dünyada böyle bir suç mu var? İktidar sıkışınca, “Bu saçmalıkları biz yapmıyoruz, Perinçek’in adamları olan polisler, savcılar, hakimler yapıyor” Peki iktidarda Perinçek mi var? Siz nesiniz?
Neyse Yirmi Dördüncü Söz’e dönelim… Fihristte denildiği gibi, “Allah, Kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” (Tâhâ Suresi, 20/8) âyetinin meâlinde ve Esmâ-i Hüsnânın cilveleri hakkındaki çok âyetlerin muazzam birer hakikatını beş dal nâmıyla, muazzam bahisler ile tefsir ediyor. Birinci ve İkinci Dalları, mühim sırların muhtasar (özet halinde) bir hazinesidir. Üçüncü Dal, hadis-i şeriflere gelen evhamı, on iki kaide ile reddeder. Evhamın esaslarını keser. Dördüncü Dal, kainat sarayında istihdam olunan nebâtât, hayvanat, insan ve melâike taifelerinin istihdam (hizmette kullanma) sırlarını ve güzel ubudiyet ve tesbih vazifelerini ve İlahî Rubûbiyetin haşmetini, câzibedar bir tarzda beyan eder. Beşinci Dal “Allah, Kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.’ (20/8) âyetinin nurânî ağacının meyvelerinden beş meyvesini gayet parlak ve güzel bir surette gösteriyor. Bu beş meyve ve Otuz Birinci Söz’ün âhirindeki beş meyve, çok şirindirler. Tatlı ilim isteyenler onları alsın okusun.”
Birinci Dal, marifetullah ile ilgili ince sırlar üzerinde duruyor. Cenab-ı Hakkın Esma-i Hüsna’sı (Güzel İsimleri) 99 isimden ibaret değil. Hatta Cevşen’de geçen binbir isimden de ibaret değil… Ne kadar olduğunu bilmiyoruz. 1981 veya 1982’in karlı bir kış günü Kastamonu’da merhum Mehmed Feyzi Efendi Ağabeyimizi ziyaretimizde bize dört sırdan bahsetmiş, “Esrar-ı Ulûhiyet vardır, Allah’a ait sırlardır. Eğer bildirmezse, Allah’ın Habîbi olan Muhammed Aleyhisselam da bilemez.” demişti. Onun için Efendimiz (S.A.S.) buyuruyor ki; “Ya Rabbî bana bildirdiğin ve bildirmediğin isimlerinle Sen’den istiyorum.”
Demek ki O’nun isimlerinin sayısını bilmiyoruz; sonsuz isimleri olabilir. Her bir isminin de yetmiş bin mertebesi, perdesi, var tecelli derecesi var. Varlıklara aynı isim tecelli etse bile derecesi farklı olabilir. Muhyî isminin bitkide farklı, hayvanda farklı, insanda farklı, hatta her insanda farklı tecelli mertebesi var… Mütekellim isminin Kur’an’da tecelli edenle, diğer üç kitapta, suhuflarda tecelli eden mertebesi, ilhama mazhar insanlarda, arı gibi hayvanlarda hatta arzda tecelli eden mertebesi elbette başka başkadır…
Ayrıca isimler girift tecelli eder. Muhyi ismi hayat verince, semi, basir, hakim, Rezzak gibi isimler de çeşitli mertebelerde beraber içice tecelli ederler. Sonsuz yetmiş bin ile çarparsak nasıl bir sayı çıkar düşünelim. Onun için hiçbir varlık tıpatıp öbürün aynısı değildir… Bu meseleyi iyi anlarsak evrim teorisindeki büyük hatayı da anlamış oluruz.
[Abdullah Aymaz] 15.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Mecaz, kinaye temsil ve istiâre gibi edebî sanatları nazara almayan Zâhirî Mezhebi mensuplarının hoyrat ve kaba anlayışlarına benzer şekilde 1971’de İzmir Sıkıyönetim mahkemesinde 54 kişilik davada din düşmanı bir savcı, iddianâmesinde Üstadın bu benzetmesi için “İnsanı deliye çeviren ifadeler” diyor hakaretler yağdırıyordu. Hem bu ifadelerin, devletin temel nizamlarını dini esaslara uydurma maddesi olan 163. Madde ile ne ilgisi olabilirdi, o ayrı mesele… Bu süreçte olduğu gibi bu Hizmet ve mensuplarına materyalist düşüncede olan savcılar ayrı bir şekilde, sağcı savcılar ayrı bir tarzda saldırıyorlardı.
Mahkememizin ilk savcısı sağcı hâkimlerle kavga etti. O heyet lağvedildi. Yeni bir heyet geldi. Bu heyetin savcısı da güya sağdandı ama iddianamesinde bize saldırıyor ve “Bunlar şeriatı getirecek, ülkeyi ortaçağ karanlıklarına götürecek iddiasında bulunuyor, hemen arkasından da “Bu ülkeyi ancak milliyetçilik ve Kur’an kurtarır.” diyordu. Sanki Kur’an ve şeriat yani İslam prensipleri, farklı farklı şeylerdi. Bunların hazırladıkları iddianame değil; kendi dünya görüşlerinin ifade alanıydı. Baskın yapılan toplantı sırasında Lem’aların Kuddus ismi mi okunmuş yok, Kuddüs isminin Lem’aları mı okunuyormuş? Öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur? Bunların devletin temel nizamlarını dini esaslara uydurmakla ne alakası olabilir? Allah rahmet eylesin Turgut Özal geldi de bu 163. Madde belasından bizleri kurtardı… Şimdi bu süreçte olanın bunlardan farkı var mı? Yok kermes yapmışsınız, yok burs vermişsiniz, yok gazeteye abone olmuşsunuz, yok bankaya para yatırmışsınız, öyleyse teröristsiniz, devleti yıkmaya çalışmışınız, dünyada böyle bir suç mu var? İktidar sıkışınca, “Bu saçmalıkları biz yapmıyoruz, Perinçek’in adamları olan polisler, savcılar, hakimler yapıyor” Peki iktidarda Perinçek mi var? Siz nesiniz?
Neyse Yirmi Dördüncü Söz’e dönelim… Fihristte denildiği gibi, “Allah, Kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” (Tâhâ Suresi, 20/8) âyetinin meâlinde ve Esmâ-i Hüsnânın cilveleri hakkındaki çok âyetlerin muazzam birer hakikatını beş dal nâmıyla, muazzam bahisler ile tefsir ediyor. Birinci ve İkinci Dalları, mühim sırların muhtasar (özet halinde) bir hazinesidir. Üçüncü Dal, hadis-i şeriflere gelen evhamı, on iki kaide ile reddeder. Evhamın esaslarını keser. Dördüncü Dal, kainat sarayında istihdam olunan nebâtât, hayvanat, insan ve melâike taifelerinin istihdam (hizmette kullanma) sırlarını ve güzel ubudiyet ve tesbih vazifelerini ve İlahî Rubûbiyetin haşmetini, câzibedar bir tarzda beyan eder. Beşinci Dal “Allah, Kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.’ (20/8) âyetinin nurânî ağacının meyvelerinden beş meyvesini gayet parlak ve güzel bir surette gösteriyor. Bu beş meyve ve Otuz Birinci Söz’ün âhirindeki beş meyve, çok şirindirler. Tatlı ilim isteyenler onları alsın okusun.”
Birinci Dal, marifetullah ile ilgili ince sırlar üzerinde duruyor. Cenab-ı Hakkın Esma-i Hüsna’sı (Güzel İsimleri) 99 isimden ibaret değil. Hatta Cevşen’de geçen binbir isimden de ibaret değil… Ne kadar olduğunu bilmiyoruz. 1981 veya 1982’in karlı bir kış günü Kastamonu’da merhum Mehmed Feyzi Efendi Ağabeyimizi ziyaretimizde bize dört sırdan bahsetmiş, “Esrar-ı Ulûhiyet vardır, Allah’a ait sırlardır. Eğer bildirmezse, Allah’ın Habîbi olan Muhammed Aleyhisselam da bilemez.” demişti. Onun için Efendimiz (S.A.S.) buyuruyor ki; “Ya Rabbî bana bildirdiğin ve bildirmediğin isimlerinle Sen’den istiyorum.”
Demek ki O’nun isimlerinin sayısını bilmiyoruz; sonsuz isimleri olabilir. Her bir isminin de yetmiş bin mertebesi, perdesi, var tecelli derecesi var. Varlıklara aynı isim tecelli etse bile derecesi farklı olabilir. Muhyî isminin bitkide farklı, hayvanda farklı, insanda farklı, hatta her insanda farklı tecelli mertebesi var… Mütekellim isminin Kur’an’da tecelli edenle, diğer üç kitapta, suhuflarda tecelli eden mertebesi, ilhama mazhar insanlarda, arı gibi hayvanlarda hatta arzda tecelli eden mertebesi elbette başka başkadır…
Ayrıca isimler girift tecelli eder. Muhyi ismi hayat verince, semi, basir, hakim, Rezzak gibi isimler de çeşitli mertebelerde beraber içice tecelli ederler. Sonsuz yetmiş bin ile çarparsak nasıl bir sayı çıkar düşünelim. Onun için hiçbir varlık tıpatıp öbürün aynısı değildir… Bu meseleyi iyi anlarsak evrim teorisindeki büyük hatayı da anlamış oluruz.
[Abdullah Aymaz] 15.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Martin Luther King ve hayalleri olanların ödediği bedel [Ali Emir Pakkan]
Türkiye artık dünyanın en büyük hapishanesi. Cezaevlerinde İşkence var. Diğer yandan hak arama yolları tıkalı. Anayasa Mahkemesi tahliye kararı veriyor. Bir mahkeme bu kararı tanımıyor. Yeryüzünde emsali yok. Buna rağmen hizmet hareketi mensupları, yumruklarını bile sıkmadan hak ve özgürlükler mücadelesi vermeye devam ediyor. AİHM’ne binlerce başvuru yapılacaktır.
Tıpkı siyahlar gibi...
Amerika’da her ocak ayının 3. pazartesi günü Martin Luther King Jr Day adıyla kutlanıyor. İnsan hakları savunucusu King'in verdiği mücadeleyi bir de eşi Coretta Scott'ın ‘Hayatım' kitabından okudum. Amerika’da siyahların nasıl haksızlıklara maruz kaldıklarını kendi yaşadıklarından örneklerle anlatıyor.
Küçük yaşta kilise korosunda kendini gösteriyor C. Scott. İyi bir eğitim alıyor.
King ile evlenmeden önce zorluklar başlıyor! Evleri kundaklanıyor ve yakılıyor! Babası yeniden küçük bir ev inşaa ediyor! Kilise hayatın merkezinde. Büyük bir dayanışma ile mağdurların, mazlumların yardımına koşuluyor.
1950’li yıllarda sivil haklar hareketi başlıyor. Zenci lider King ile evlenen Coretta Scott, mücadelesine eşi ile birlikte devam ediyor.
Devlet terörü onları sindiremiyor. Polis tarafından adım adım takip ediliyorlar. King hakkında davalar açılıyor, defalarca tutuklanıyor. Çocuklarına arkadaşları "senin baban hapiskuşu" diyor. Basının hedefi hâline geliyorlar; özgürlükçü fikirlerinden dolayı "vatan hainliği" ile suçlanıyorlar! Sözlü ve fiili saldırıya uğruyorlar. Evleri bombalanıyor. Baba King bıçaklanıyor.
Bayan Scott, en kritik zamanlarda hayat arkadaşı King’in yanı başından ayrılmıyor.
28 Ağustos 1963'’te Kongre önünde yaklaşık 200 bin kişinin toplandığı yürüyüş Amerikan tarihine en büyük kitle gösterisi olarak geçiyor. S. King, anılarında o gece kaldıkları otelde sabaha kadar uyuyamadıklarını, konuşma metnini bir kaç kez değiştirdiklerini anlatıyor. King Jr’ın yaptığı ‘I Have a Dream (Bir rüyam var)’ adlı konuşma, Başkan Abraham Lincoln’ün Gettysburg konuşmasından sonra ülke tarihinin en meşhur hitabeti olarak kaydediliyor. King, "Bir rüyam var. Gün gelecek, eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları, Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar. Bir rüyam var. Gün gelecek, dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil, karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.”"diyor.
Sivil haklar hareketinin eylemleri sonucunda, 1956 yılının sonunda Yüksek Mahkeme ırk ayrımcılığını yasaklıyor. 1964'te Sivil Haklar Yasası ve 1965'te siyahlara da oy hakkı veren yasa kabul ediliyor. King, 14 Ekim 1964'te, Nobel Barış Ödülü alıyor. 4 Nisan 1968'de Memphis’te kaldığı ve bugün müzeye dönüştürülen Lorraine Motel’in balkonunda vurularak öldürülüyor.
Martin Lurher King'in bayrağı yere düşmüyor. Eşi Scott King, bir vakıf merkez (The King Center) açarak mücadeleyi sürdürüyor. Çeşitli etkinliklerle zencilerin mağduriyetlerine dikkatleri çekmeyi başarıyor! Kitaplar yazıyor. Konferanslar veriyor. Başkanlar ile dostluk kurarak sorunları Washington’a aktarıyor.
Dünyanın dört bir tarafına seyahatler ederek, demokrasi ve özgürlüklerin sesi oluyor.
2006’te vefat eden bayan Scoot’un cenazesine 10 binin üzerinde insan katılıyor. Eşi Martin Luther King’in yanına gömülüyor. Her yıl bir milyondan fazla insan The King Center’ı ziyaret ediyor.
King ailesi, hayalleri olanların büyük bedeller ödemeye hazır olması gerektiğini gösteriyor.
Hayalleri olan ve bunlardan çoğunu gerçekleştiren hizmet hareketi de bugün bir bedel ödüyor. Ama her ne olursa olsun Sivil Haklar Mücadelesinin sonunda özgürlükler ve hukuk mutlaka ülkemize geri dönecektir. Zalimler ve İşkenceciler için ise zaman aşımı yoktur...
[Ali Emir Pakkan] 15.1.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Tıpkı siyahlar gibi...
Amerika’da her ocak ayının 3. pazartesi günü Martin Luther King Jr Day adıyla kutlanıyor. İnsan hakları savunucusu King'in verdiği mücadeleyi bir de eşi Coretta Scott'ın ‘Hayatım' kitabından okudum. Amerika’da siyahların nasıl haksızlıklara maruz kaldıklarını kendi yaşadıklarından örneklerle anlatıyor.
Küçük yaşta kilise korosunda kendini gösteriyor C. Scott. İyi bir eğitim alıyor.
King ile evlenmeden önce zorluklar başlıyor! Evleri kundaklanıyor ve yakılıyor! Babası yeniden küçük bir ev inşaa ediyor! Kilise hayatın merkezinde. Büyük bir dayanışma ile mağdurların, mazlumların yardımına koşuluyor.
1950’li yıllarda sivil haklar hareketi başlıyor. Zenci lider King ile evlenen Coretta Scott, mücadelesine eşi ile birlikte devam ediyor.
Devlet terörü onları sindiremiyor. Polis tarafından adım adım takip ediliyorlar. King hakkında davalar açılıyor, defalarca tutuklanıyor. Çocuklarına arkadaşları "senin baban hapiskuşu" diyor. Basının hedefi hâline geliyorlar; özgürlükçü fikirlerinden dolayı "vatan hainliği" ile suçlanıyorlar! Sözlü ve fiili saldırıya uğruyorlar. Evleri bombalanıyor. Baba King bıçaklanıyor.
Bayan Scott, en kritik zamanlarda hayat arkadaşı King’in yanı başından ayrılmıyor.
28 Ağustos 1963'’te Kongre önünde yaklaşık 200 bin kişinin toplandığı yürüyüş Amerikan tarihine en büyük kitle gösterisi olarak geçiyor. S. King, anılarında o gece kaldıkları otelde sabaha kadar uyuyamadıklarını, konuşma metnini bir kaç kez değiştirdiklerini anlatıyor. King Jr’ın yaptığı ‘I Have a Dream (Bir rüyam var)’ adlı konuşma, Başkan Abraham Lincoln’ün Gettysburg konuşmasından sonra ülke tarihinin en meşhur hitabeti olarak kaydediliyor. King, "Bir rüyam var. Gün gelecek, eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları, Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar. Bir rüyam var. Gün gelecek, dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil, karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.”"diyor.
Sivil haklar hareketinin eylemleri sonucunda, 1956 yılının sonunda Yüksek Mahkeme ırk ayrımcılığını yasaklıyor. 1964'te Sivil Haklar Yasası ve 1965'te siyahlara da oy hakkı veren yasa kabul ediliyor. King, 14 Ekim 1964'te, Nobel Barış Ödülü alıyor. 4 Nisan 1968'de Memphis’te kaldığı ve bugün müzeye dönüştürülen Lorraine Motel’in balkonunda vurularak öldürülüyor.
Martin Lurher King'in bayrağı yere düşmüyor. Eşi Scott King, bir vakıf merkez (The King Center) açarak mücadeleyi sürdürüyor. Çeşitli etkinliklerle zencilerin mağduriyetlerine dikkatleri çekmeyi başarıyor! Kitaplar yazıyor. Konferanslar veriyor. Başkanlar ile dostluk kurarak sorunları Washington’a aktarıyor.
Dünyanın dört bir tarafına seyahatler ederek, demokrasi ve özgürlüklerin sesi oluyor.
2006’te vefat eden bayan Scoot’un cenazesine 10 binin üzerinde insan katılıyor. Eşi Martin Luther King’in yanına gömülüyor. Her yıl bir milyondan fazla insan The King Center’ı ziyaret ediyor.
King ailesi, hayalleri olanların büyük bedeller ödemeye hazır olması gerektiğini gösteriyor.
Hayalleri olan ve bunlardan çoğunu gerçekleştiren hizmet hareketi de bugün bir bedel ödüyor. Ama her ne olursa olsun Sivil Haklar Mücadelesinin sonunda özgürlükler ve hukuk mutlaka ülkemize geri dönecektir. Zalimler ve İşkenceciler için ise zaman aşımı yoktur...
[Ali Emir Pakkan] 15.1.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Kitap sevmeyenlere kötü haber! [Kadir Gürcan]
Kitaba dijital olarak ulaşabilme imkanlarının arttığı son on yılda, kitaba alerjisi olup da bir türlü bu alerjiyi dile getiremeyenler, bilinen en eski bilgi vasıtasını yoğun bakım ünitesine kaldırmışlardı. Kitap düşmanlığı kronik ve tedavisi olmayan bir hastalıktır. Kitaptan oldum olası nefret edenler, kitap kadar, kitap okuyanları da sevmezler.
Artık herkesin elinde ve evinde Smartphone, Ipad ve bilgisayar gibi teknolojik ürünlerin ya hepsi veya en az bir kaç tanesi var. Ancak şimdiye kadar, dijital ortamlarda, ciddi bir okuma patlamasına şahit olmadık. Bundan sonra da böyle bir patlama beklemiyoruz.
Hele sosyal medya hesapları olanların, kitap ile aralarına giren mesafe daha da arttı. Mantık insicamı olmadan, içinden geldiği gibi döşenen cümlelerin bir anda binlerce mevhum adresi bulması okul kaçkınları için sığınak olmaya devam ediyor. Binlerce adresten gelen mesajlara laf yetiştiren ve günlük fikri birikimini bu kanalların merhametine bırakanların kitaba ayıracak fazla vakitleri olmasa gerek. Söz konusu adreslerdeki hikmetlerin(!) ömrü sifonu çekene kadar.
ABD Başkanı Trump’ın bir senelik Beyaz Saray mesaisinin kaleme alındığı Fire and Fury kitabı (Michael Wolff), piyasaya çıktığı anda tükendi. ABD Başkanlarının Beyaz Saray hatıraları genellikle, Başkanlık sürelerinin bitmesine ertelenirdi ama, bu menü Trump için özel. Yazar, bunca tehdide rağmen her şeyi göze alıp, kitabı piyasaya sürdü.
Kitapta anlatılanlar, Başkanı çok rahatsız etmiş olmalı ki, Trump adeti olduğu üzere, yazarı ve yayınevini mahkemeye vermekle tehdit etti. Adeti olduğunu nereden biliyoruz? Trump’ın yıllardan beri kendisi ile alakalı kitap yazanlarla alakalı tavrı, tweetleri gibi gayet basit: “Beğenirsem, binlerce nüsha alır dağıtırım. Beğenmezsem, avukat ordumu peşinize takarım.” Zengin bir iş adamı iken kendisini koruyan ve savunan avukat ordusuna bir o kadar da Başkanlık statüsünü koruyan hukuk adamları eklenmiş olmalı. Tehditlerini hayata geçirebilir.
Yoğun iş hayatı içinde olanların ya da devlet işlerinin karmaşasında kaybolanların, kitap okuma gibi ilgi ve özen isteyen işleri rafa kaldırmaları gayet normal. Zaten o makamları işgal edenlerden beklenen, şimdiye kadar olan birikimlerini kullanmaları. Filozof ve bilge numaraları yapmaları değil. Asıl problem, bir şekilde iktidarı elde edenlerin, herkesten akıllı olduklarını göstermek için kitap okuyor olduklarını ima gayretleri. Trump da aynı takıntının kurbanı.
Fire and Fury kitabında geçtiği kadarıyla, ABD Başkanı gününün büyük bir çoğunluğunu TV karşısında eften-püften programlar seyrederek geçiriyormuş. Halbuki bir yıl önce, başkanlığının ilk günlerinde sarf ettiği “Belgesel izliyorum. Kitap okumayı seviyorum. Vaktimin çoğunu kitaplarla geçiriyorum.” beylik lafları sarf eden de kendisi.
Kitapta ilginç detaylar var. Trump’ın ABD Dış Politikasına yeni bir şekil vermesi için getirdiği ve sonra kovduğu Bannon, eski patronu için “Trump okulu seven birisi değil. Hiç sevecek gibi de görünmüyor!” ifadelerini kullanmış. Kızı İvanka bile Başkan Babasının portakal renkli saçlarını mizah malzemesi yapmış, iyi mi? Son bir yıldır Beyaz Saray, katı milliyetçi Bannon, Trump’ın damadı Kushner, oğul Trump Jr, ve kız İvanka arasında “İç Avlu Entrikaları” tiyatrosuna dönüşmüş. Dahası, Trump’ın adamı kabul edilen Bannon, Trump’ın başkanlığı tamamlayabileceğine inanmıyor.
Sosyal Medyayı kendisi için en güvenilir ve muhkem bir mevzi olarak kullanan Trump’ın, mahirane yazılmış bir kitap karşısındaki acziyeti seyredilmeye değer doğrusu. Hem zenginliğini hem de Başkanlık avantajını kullanarak, yazar ve yayınevini mahkemeye verecek şüphesiz ama, açılan derin yaranın iyileşmesi epey zaman alacak. Şu an için kitabı toplattırma ve yazarını sınır dışı etme gibi bir kudreti yok. Zaten kitabın ilk baskısı, okuyucularına tweetlerden daha çabuk ulaştı.
Demokratik ortamlar insanlara böyle zevkli tecrübeler de sunuyor. Üçüncü dünya ülkelerinde müstebit liderlerin hareket tarzı belli: Kitapları toplatıp yaktırmak, yazarlarını da ya hapsedip ya da yurt dışına kaçmak zorunda bırakmak. Bu yüzden kıssadan hisse çıkarıp “Beyaz Saray’dan sonra, darısı Ak Saray’ın başına!” diyecek halimiz yok.
İşimiz kitapla problemi olanlarla. Küçük bir tavsiyeyi şuraya kaydedelim; Düşüncelerin ustaca örüldüğü kitaplardan, okumasanız da, her zaman korkun.
[Kadir Gürcan] 15.1.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Artık herkesin elinde ve evinde Smartphone, Ipad ve bilgisayar gibi teknolojik ürünlerin ya hepsi veya en az bir kaç tanesi var. Ancak şimdiye kadar, dijital ortamlarda, ciddi bir okuma patlamasına şahit olmadık. Bundan sonra da böyle bir patlama beklemiyoruz.
Hele sosyal medya hesapları olanların, kitap ile aralarına giren mesafe daha da arttı. Mantık insicamı olmadan, içinden geldiği gibi döşenen cümlelerin bir anda binlerce mevhum adresi bulması okul kaçkınları için sığınak olmaya devam ediyor. Binlerce adresten gelen mesajlara laf yetiştiren ve günlük fikri birikimini bu kanalların merhametine bırakanların kitaba ayıracak fazla vakitleri olmasa gerek. Söz konusu adreslerdeki hikmetlerin(!) ömrü sifonu çekene kadar.
ABD Başkanı Trump’ın bir senelik Beyaz Saray mesaisinin kaleme alındığı Fire and Fury kitabı (Michael Wolff), piyasaya çıktığı anda tükendi. ABD Başkanlarının Beyaz Saray hatıraları genellikle, Başkanlık sürelerinin bitmesine ertelenirdi ama, bu menü Trump için özel. Yazar, bunca tehdide rağmen her şeyi göze alıp, kitabı piyasaya sürdü.
Kitapta anlatılanlar, Başkanı çok rahatsız etmiş olmalı ki, Trump adeti olduğu üzere, yazarı ve yayınevini mahkemeye vermekle tehdit etti. Adeti olduğunu nereden biliyoruz? Trump’ın yıllardan beri kendisi ile alakalı kitap yazanlarla alakalı tavrı, tweetleri gibi gayet basit: “Beğenirsem, binlerce nüsha alır dağıtırım. Beğenmezsem, avukat ordumu peşinize takarım.” Zengin bir iş adamı iken kendisini koruyan ve savunan avukat ordusuna bir o kadar da Başkanlık statüsünü koruyan hukuk adamları eklenmiş olmalı. Tehditlerini hayata geçirebilir.
Yoğun iş hayatı içinde olanların ya da devlet işlerinin karmaşasında kaybolanların, kitap okuma gibi ilgi ve özen isteyen işleri rafa kaldırmaları gayet normal. Zaten o makamları işgal edenlerden beklenen, şimdiye kadar olan birikimlerini kullanmaları. Filozof ve bilge numaraları yapmaları değil. Asıl problem, bir şekilde iktidarı elde edenlerin, herkesten akıllı olduklarını göstermek için kitap okuyor olduklarını ima gayretleri. Trump da aynı takıntının kurbanı.
Fire and Fury kitabında geçtiği kadarıyla, ABD Başkanı gününün büyük bir çoğunluğunu TV karşısında eften-püften programlar seyrederek geçiriyormuş. Halbuki bir yıl önce, başkanlığının ilk günlerinde sarf ettiği “Belgesel izliyorum. Kitap okumayı seviyorum. Vaktimin çoğunu kitaplarla geçiriyorum.” beylik lafları sarf eden de kendisi.
Kitapta ilginç detaylar var. Trump’ın ABD Dış Politikasına yeni bir şekil vermesi için getirdiği ve sonra kovduğu Bannon, eski patronu için “Trump okulu seven birisi değil. Hiç sevecek gibi de görünmüyor!” ifadelerini kullanmış. Kızı İvanka bile Başkan Babasının portakal renkli saçlarını mizah malzemesi yapmış, iyi mi? Son bir yıldır Beyaz Saray, katı milliyetçi Bannon, Trump’ın damadı Kushner, oğul Trump Jr, ve kız İvanka arasında “İç Avlu Entrikaları” tiyatrosuna dönüşmüş. Dahası, Trump’ın adamı kabul edilen Bannon, Trump’ın başkanlığı tamamlayabileceğine inanmıyor.
Sosyal Medyayı kendisi için en güvenilir ve muhkem bir mevzi olarak kullanan Trump’ın, mahirane yazılmış bir kitap karşısındaki acziyeti seyredilmeye değer doğrusu. Hem zenginliğini hem de Başkanlık avantajını kullanarak, yazar ve yayınevini mahkemeye verecek şüphesiz ama, açılan derin yaranın iyileşmesi epey zaman alacak. Şu an için kitabı toplattırma ve yazarını sınır dışı etme gibi bir kudreti yok. Zaten kitabın ilk baskısı, okuyucularına tweetlerden daha çabuk ulaştı.
Demokratik ortamlar insanlara böyle zevkli tecrübeler de sunuyor. Üçüncü dünya ülkelerinde müstebit liderlerin hareket tarzı belli: Kitapları toplatıp yaktırmak, yazarlarını da ya hapsedip ya da yurt dışına kaçmak zorunda bırakmak. Bu yüzden kıssadan hisse çıkarıp “Beyaz Saray’dan sonra, darısı Ak Saray’ın başına!” diyecek halimiz yok.
İşimiz kitapla problemi olanlarla. Küçük bir tavsiyeyi şuraya kaydedelim; Düşüncelerin ustaca örüldüğü kitaplardan, okumasanız da, her zaman korkun.
[Kadir Gürcan] 15.1.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Zaman ve hayat hırsızları [Veysel Ayhan]
Jennifer, evinde saldırıya uğradığında 22 yaşında üniversite öğrencisi genç bir kızdı. Boğazına dayanan bıçak onu etkisiz bırakmıştı. Saldırı sırasında karanlıkta saldırganın fiziki özelliklerini hafızasına almaya çalıştı. Kendini güçlükle sokağa attığında polise koşmuş, bir hafta sonra da polis merkezinde kendisine gösterilen resimlerden suçluyu kesin olarak teşhis etmişti.
Teşhis edilen suçlu Ronald isimli bir siyahiydi. Ronald, ömür boyu hapse mahkum edildi. Jeniffer bunu duyduğunda “İlk defa nefes alabildim. Hayatımın en mutlu günüydü. Ve adalet sistemimizi şampanya içerek kutladım” demişti.
Ronald, defalarca bu karar itiraz etmiş suçsuz olduğunu söylemişti. Fakat bir işe yaramamıştı. Hapishane gecelerini avukatlara, yüksek yargıçlara ve gazetecilere mektup yazmakla geçiriyordu. Kendini İncil’e vermiş, hapishane korosunda ilahiler söylüyor, Tanrı’dan kurtuluş diliyordu.
Üç yıl sonra 1987’de hapishane mutfağında çalışırken yanına bir müebbet mahkumu yaklaştı ve Jennifer’e kendisinin tecavüz ettiğini itiraf etti. Hücre arkadaşı mahkemeye çıkarıldı ama Jeniffer “Bu kişiyi daha önce hiç görmedim” dedi. Bunu üzerine Ronald tekrar hücreye alındı. Ama suçsuzluğunu haykırmaya devam etti. Aradan 11 yıl geçmiş, yıl 1995 olmuştu. Teknoloji gelişmiş DNA testleri yapılmaya başlanmıştı. Ronald bu testler için başvurdu. Kısa sürede suçsuzluğu ortaya çıktı ve beraat etti.
Jennifer’ın ruhunu suçluluk duygusu kaplamıştı. Kararttığı bir hayatın vicdan azabıyla “Masum bir insanın 11 yılını nasıl geri verebilirim?” diye kendini sorguluyordu. Geceleri uyuyamıyor, kabuslar görüyordu. Eşinin desteğiyle Roland’la yüzleşmek istedi. Bir kilisede buluştuklarında Jennifer ağlamaktan ayakta zor duruyordu. Kendini toparladığında şu sözleri şöyleydi: “Bundan sonra kalan hayatımın tüm dakikaları, saatleri boyunca senden özür dilesem beni affedebilir misin?” Bu sözler üzerine Ronald da ağlamaya başladı. Hapse girdiğinde Jennifer aynı yaşlardaydı. Ve gençliğinin en iyi yıllarını hücrede geçmişti. Ama gözyaşları içinde şu sözleri söyledi: “Sana kızgın değilim. Seni yıllar önce affetmiştim zaten.” Jennifer ve Roland bu hadiseden sonra aile dostu oldular. Sık sık bir araya geldiler, beraber konferanslara katıldılar.
Jennifer her insanın yapabileceği bir hatayı yapmış, kabus gecesinin şokuyla kasıtsız olarak yanlış teşhis yapmıştı. Yargılamaların hukuka göre yapıldığı, delillerin ciddiye alındığı bir ülkede, ABD’nin North Carolina eyaletinde yaşandı bunlar. Bu tür vakalar demokratik ülkelerde nadir ve istisnai. Günlerce haftalarca bu mağduriyet ABD gazetelerinde televizyonlarında gündem oldu. Konuşuldu.
BİZE GELİNCE…
Darbeyle yargılanan sadece 2 bin zanlı var. Bu bahaneyle kadın-erkek 50 bin masum insan zindanda.
Bunu 18 bini kadın. Bir kısmı aylardır hücrede.
50’den fazla insan işkence ile öldürüldü.
Gazeteciler, yazarlar, valiler, kaymakamlar…
700 bebek ve çocuk açık yasa hükümlerine rağmen soğuk beton zeminlerde emekliyor, zindanda büyüyor.
Tutukluların hemen hepsi yani on binlerce “Roland” gayri insani şartlarda hayat sürüyor. Çocuklarından hasret on binler var. Engelliler, hastalar…
Bunların suçsuz olduğunu tüm hakim ve yargıçlar biliyor.
Ama makam ve hapis korkusuyla bu zulme onay veriyorlar.
Jennifer, “bir öfke” veya “çekememezlik” sebebiyle kasıtlı olarak bu iftirayı atmış olsaydı ne olurdu?
Roland onu affetmezdi.
“Kaza”nın hafifletici yanı var. Kasten zulmün yok.
Milyonlarca insana bir iftira ile “kasten” farklı cezalar çektiriliyor, zulmediliyor. Zulüm tüm insani vasıfları alır götürür. İnsanlığını kaybeden pişmanlık duymaz, özür dileyemez. İlk fatura bu.
Yani, bir “Jennifer” olamazlar. Hakkından feragat edecek “Roland” bulmaları da çok zor.
Çalınan, yalnızca bir insanın 11 yılı değil. Elli bin insanın günleri, ayları, yılları çalınıyor. Gençlik ve mutluluklar çalınıyor. Çocuklar anne ve babalarından çalınıyor.
Her yıl, elli bin yıl demek.
Bunu dünyadaki hangi ceza tazmin edebilir ki? Hiçbir ceza!
Masum ve mağdurları geçmiş ve gelecek mağfireti, zalimleri ise son büyük fatura bekliyor olmalı…
[Veysel Ayhan] 15.1.2018 [TR724]
Teşhis edilen suçlu Ronald isimli bir siyahiydi. Ronald, ömür boyu hapse mahkum edildi. Jeniffer bunu duyduğunda “İlk defa nefes alabildim. Hayatımın en mutlu günüydü. Ve adalet sistemimizi şampanya içerek kutladım” demişti.
Ronald, defalarca bu karar itiraz etmiş suçsuz olduğunu söylemişti. Fakat bir işe yaramamıştı. Hapishane gecelerini avukatlara, yüksek yargıçlara ve gazetecilere mektup yazmakla geçiriyordu. Kendini İncil’e vermiş, hapishane korosunda ilahiler söylüyor, Tanrı’dan kurtuluş diliyordu.
Üç yıl sonra 1987’de hapishane mutfağında çalışırken yanına bir müebbet mahkumu yaklaştı ve Jennifer’e kendisinin tecavüz ettiğini itiraf etti. Hücre arkadaşı mahkemeye çıkarıldı ama Jeniffer “Bu kişiyi daha önce hiç görmedim” dedi. Bunu üzerine Ronald tekrar hücreye alındı. Ama suçsuzluğunu haykırmaya devam etti. Aradan 11 yıl geçmiş, yıl 1995 olmuştu. Teknoloji gelişmiş DNA testleri yapılmaya başlanmıştı. Ronald bu testler için başvurdu. Kısa sürede suçsuzluğu ortaya çıktı ve beraat etti.
Jennifer’ın ruhunu suçluluk duygusu kaplamıştı. Kararttığı bir hayatın vicdan azabıyla “Masum bir insanın 11 yılını nasıl geri verebilirim?” diye kendini sorguluyordu. Geceleri uyuyamıyor, kabuslar görüyordu. Eşinin desteğiyle Roland’la yüzleşmek istedi. Bir kilisede buluştuklarında Jennifer ağlamaktan ayakta zor duruyordu. Kendini toparladığında şu sözleri şöyleydi: “Bundan sonra kalan hayatımın tüm dakikaları, saatleri boyunca senden özür dilesem beni affedebilir misin?” Bu sözler üzerine Ronald da ağlamaya başladı. Hapse girdiğinde Jennifer aynı yaşlardaydı. Ve gençliğinin en iyi yıllarını hücrede geçmişti. Ama gözyaşları içinde şu sözleri söyledi: “Sana kızgın değilim. Seni yıllar önce affetmiştim zaten.” Jennifer ve Roland bu hadiseden sonra aile dostu oldular. Sık sık bir araya geldiler, beraber konferanslara katıldılar.
Jennifer her insanın yapabileceği bir hatayı yapmış, kabus gecesinin şokuyla kasıtsız olarak yanlış teşhis yapmıştı. Yargılamaların hukuka göre yapıldığı, delillerin ciddiye alındığı bir ülkede, ABD’nin North Carolina eyaletinde yaşandı bunlar. Bu tür vakalar demokratik ülkelerde nadir ve istisnai. Günlerce haftalarca bu mağduriyet ABD gazetelerinde televizyonlarında gündem oldu. Konuşuldu.
BİZE GELİNCE…
Darbeyle yargılanan sadece 2 bin zanlı var. Bu bahaneyle kadın-erkek 50 bin masum insan zindanda.
Bunu 18 bini kadın. Bir kısmı aylardır hücrede.
50’den fazla insan işkence ile öldürüldü.
Gazeteciler, yazarlar, valiler, kaymakamlar…
700 bebek ve çocuk açık yasa hükümlerine rağmen soğuk beton zeminlerde emekliyor, zindanda büyüyor.
Tutukluların hemen hepsi yani on binlerce “Roland” gayri insani şartlarda hayat sürüyor. Çocuklarından hasret on binler var. Engelliler, hastalar…
Bunların suçsuz olduğunu tüm hakim ve yargıçlar biliyor.
Ama makam ve hapis korkusuyla bu zulme onay veriyorlar.
Jennifer, “bir öfke” veya “çekememezlik” sebebiyle kasıtlı olarak bu iftirayı atmış olsaydı ne olurdu?
Roland onu affetmezdi.
“Kaza”nın hafifletici yanı var. Kasten zulmün yok.
Milyonlarca insana bir iftira ile “kasten” farklı cezalar çektiriliyor, zulmediliyor. Zulüm tüm insani vasıfları alır götürür. İnsanlığını kaybeden pişmanlık duymaz, özür dileyemez. İlk fatura bu.
Yani, bir “Jennifer” olamazlar. Hakkından feragat edecek “Roland” bulmaları da çok zor.
Çalınan, yalnızca bir insanın 11 yılı değil. Elli bin insanın günleri, ayları, yılları çalınıyor. Gençlik ve mutluluklar çalınıyor. Çocuklar anne ve babalarından çalınıyor.
Her yıl, elli bin yıl demek.
Bunu dünyadaki hangi ceza tazmin edebilir ki? Hiçbir ceza!
Masum ve mağdurları geçmiş ve gelecek mağfireti, zalimleri ise son büyük fatura bekliyor olmalı…
[Veysel Ayhan] 15.1.2018 [TR724]
‘Hiç bi kere, hayır hayır, yırt at o kararı Selami…’ [Av. Nurullah Albayrak]
Anayasa Mahkemesi tarafından, gazeteciler Mehmet Altan ve Şahin Alpay hakkında, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması yani tahliye kararı verilerek gazetecilerin serbest bırakılmasına, karar verildi.
Bu karar, nihayet doğruyu gördüler ve hukuka dönüş başlandı şeklinde yorumlanacakken, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi herkesin kendine gelmesini sağlayacak o ibretlik kararını verdi.
Mahkeme, ‘Anayasa Mahkemesi’nin Heyetimizden ihsas-ı rey yasağını çiğnemesine yol açacak talebini yerine getirmemiz kanunen mümkün değildir’ diyerek gazetecilerin tahliye taleplerini reddetti. Gerekçe, tahliye kararı verilmesinin kanunen mümkün olmadığı mealinde. Eğer tahliye kararı verirlerse ihsas-ı rey yasağını ihlal etmiş olurlarmış bu durum da kanunen mümkün değilmiş.
Zannedersiniz ki bu kararı veren hakimler tarafsızlıklarının zirvesinde. Saray ne der diye düşünen ve o doğrultuda karar veren hakimlerin ihsas-ı reyi gerekçe yapmaları trajikomik olmuştur. En basitiyle, yargılanan insanların suçlu olduğunu kabul ederek ‘sen diye hitap ederim’ diyen hakimlerin tarafsızlıktan bahsetmemesi gerekir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen bu karara ve iktidar mensupları tarafından yapılan açıklamalara şaşıranları anlamıyorum. Büyük hukukçumuz ve siyasetçimiz Bekir Bozdağ’ın, ‘Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve yasaların çizdiği sınırı aşmıştır’ diyerek Anayasa ve yasalara atıf yaptığı zannedilmesin. Kastettiği Anayasa; Sarayın talep ve arzuları, yasalar da çıkardıkları ya da gözden kaçırıp çıkartmadılarsa da ilerde çıkartabilecekleri Kanun Hükmünde Kararnamelerdir. Yanlış bir değerlendirme olmasın.
Ortada bir hukuk devleti yok ki olaylara ya da kararlara hukuki değerlendirme yapılsın. ‘Ama, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen bu karar Anayasanın 148. maddesine aykırı’. ‘AİHS’ye göre Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulması gerekir’, şeklinde ki ifadeler sistem değişikliğini görmeyen ya da görmek istemeyenlerin safça değerlendirmesinden başka bir şey değil.
ANLAMAMIZ BİRAZ ZAMAN ALDI
Ortada bir Hukuk devleti değil mafya devleti var. Artık bunu kabul edelim. Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala tarafından İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok’a, ‘yırt at o kararı, hayır hayır, hiç bi kere hiç bi kere, meclis bizde bir yasayla suç olmaktan çıkartırız’ denildiğinde zaten hukuk devleti bitmişti. Sadece bu durumu anlamamız biraz zaman aldı.
OHAL süresinde verilen kararlara bakıldığında bu gerçeği görmemek ve anlamamak için ya yandaş ya da ahmak olmak gerekir.
Sadece mesleklerini yaptıkları için gazeteciler ve avukatlar,
Bir siyasi partinin genel başkanı, milletvekilleri, siyasiler
Ceza Muhakemesi Kanunu ve Ceza İnfaz Kanunu açıkça yasaklamasına rağmen hamile ve yeni doğum yapmış kadınlar, hastalar, muhalif düşüncelerinden dolayı fikirlerini açıklayanlar, mesleklerine geri dönmek için masum eylemler yaparak seslerini duyurmak isteyenler, Anayasal bir özgürlük olmasına rağmen sendika üyesi olduğu ya da bankaya para yatırdığı için tutuklanan ve tutuklanmaya devam eden insanların varlığı bu gerçeği açıklığıyla gözler önüne sermektedir.
Kabul edelim ki karşımızda verdikleri karar ve uygulamalarıyla hukuku yok sayan bir iktidar var. Bizlerden de istediği ve beklediği hukukun olmadığını kabul etmemizdir.
Unutulmamalıdır ki hukukun olmadığını kabul etmek sadece iktidarın işine yarar. Nasılsa bir sonuç çıkmaz demek hukuku yok eden bu anlayışa teslim olmaktır.
İktidar, hukuku yok ettikçe biz daha fazla hukuka sarılmalı ve yapılan hukuksuzluklarla sonuna kadar mücadele etmeliyiz.
Hukuka sarıldığımızda elbet bir sonuç çıkacaktır. Ummadığımız bir zamanda ya da yerde çıkabilir. Yeter ki hukuksuzluklara karşı hukuki argümanları sonuna kadar kullanma azmi ve kararlılığından vazgeçmeyelim.
Bu nedenle…
Yaşanan tüm hukuksuzlukları göstermek, hukuksuzlukları kayda geçirmek ve hukuk geri geldiğinde de haklılığımızı kolayca ispat etmek için hukuksuzluklarla mücadele etmeye devam edilmeli…
[Av. Nurullah Albayrak] 15.1.2018 [TR724]
Bu karar, nihayet doğruyu gördüler ve hukuka dönüş başlandı şeklinde yorumlanacakken, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi herkesin kendine gelmesini sağlayacak o ibretlik kararını verdi.
Mahkeme, ‘Anayasa Mahkemesi’nin Heyetimizden ihsas-ı rey yasağını çiğnemesine yol açacak talebini yerine getirmemiz kanunen mümkün değildir’ diyerek gazetecilerin tahliye taleplerini reddetti. Gerekçe, tahliye kararı verilmesinin kanunen mümkün olmadığı mealinde. Eğer tahliye kararı verirlerse ihsas-ı rey yasağını ihlal etmiş olurlarmış bu durum da kanunen mümkün değilmiş.
Zannedersiniz ki bu kararı veren hakimler tarafsızlıklarının zirvesinde. Saray ne der diye düşünen ve o doğrultuda karar veren hakimlerin ihsas-ı reyi gerekçe yapmaları trajikomik olmuştur. En basitiyle, yargılanan insanların suçlu olduğunu kabul ederek ‘sen diye hitap ederim’ diyen hakimlerin tarafsızlıktan bahsetmemesi gerekir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen bu karara ve iktidar mensupları tarafından yapılan açıklamalara şaşıranları anlamıyorum. Büyük hukukçumuz ve siyasetçimiz Bekir Bozdağ’ın, ‘Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve yasaların çizdiği sınırı aşmıştır’ diyerek Anayasa ve yasalara atıf yaptığı zannedilmesin. Kastettiği Anayasa; Sarayın talep ve arzuları, yasalar da çıkardıkları ya da gözden kaçırıp çıkartmadılarsa da ilerde çıkartabilecekleri Kanun Hükmünde Kararnamelerdir. Yanlış bir değerlendirme olmasın.
Ortada bir hukuk devleti yok ki olaylara ya da kararlara hukuki değerlendirme yapılsın. ‘Ama, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen bu karar Anayasanın 148. maddesine aykırı’. ‘AİHS’ye göre Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulması gerekir’, şeklinde ki ifadeler sistem değişikliğini görmeyen ya da görmek istemeyenlerin safça değerlendirmesinden başka bir şey değil.
ANLAMAMIZ BİRAZ ZAMAN ALDI
Ortada bir Hukuk devleti değil mafya devleti var. Artık bunu kabul edelim. Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala tarafından İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok’a, ‘yırt at o kararı, hayır hayır, hiç bi kere hiç bi kere, meclis bizde bir yasayla suç olmaktan çıkartırız’ denildiğinde zaten hukuk devleti bitmişti. Sadece bu durumu anlamamız biraz zaman aldı.
OHAL süresinde verilen kararlara bakıldığında bu gerçeği görmemek ve anlamamak için ya yandaş ya da ahmak olmak gerekir.
Sadece mesleklerini yaptıkları için gazeteciler ve avukatlar,
Bir siyasi partinin genel başkanı, milletvekilleri, siyasiler
Ceza Muhakemesi Kanunu ve Ceza İnfaz Kanunu açıkça yasaklamasına rağmen hamile ve yeni doğum yapmış kadınlar, hastalar, muhalif düşüncelerinden dolayı fikirlerini açıklayanlar, mesleklerine geri dönmek için masum eylemler yaparak seslerini duyurmak isteyenler, Anayasal bir özgürlük olmasına rağmen sendika üyesi olduğu ya da bankaya para yatırdığı için tutuklanan ve tutuklanmaya devam eden insanların varlığı bu gerçeği açıklığıyla gözler önüne sermektedir.
Kabul edelim ki karşımızda verdikleri karar ve uygulamalarıyla hukuku yok sayan bir iktidar var. Bizlerden de istediği ve beklediği hukukun olmadığını kabul etmemizdir.
Unutulmamalıdır ki hukukun olmadığını kabul etmek sadece iktidarın işine yarar. Nasılsa bir sonuç çıkmaz demek hukuku yok eden bu anlayışa teslim olmaktır.
İktidar, hukuku yok ettikçe biz daha fazla hukuka sarılmalı ve yapılan hukuksuzluklarla sonuna kadar mücadele etmeliyiz.
Hukuka sarıldığımızda elbet bir sonuç çıkacaktır. Ummadığımız bir zamanda ya da yerde çıkabilir. Yeter ki hukuksuzluklara karşı hukuki argümanları sonuna kadar kullanma azmi ve kararlılığından vazgeçmeyelim.
Bu nedenle…
Yaşanan tüm hukuksuzlukları göstermek, hukuksuzlukları kayda geçirmek ve hukuk geri geldiğinde de haklılığımızı kolayca ispat etmek için hukuksuzluklarla mücadele etmeye devam edilmeli…
[Av. Nurullah Albayrak] 15.1.2018 [TR724]
OHAL Türkiyesi’ne ‘hayır’ demek Almanya’da koalisyon şartı oldu [Semih Ardıç]
Federal Almanya’da 24 Eylül 2017’de Federal Meclis (Bundestag) seçimleri yapıldı. Sandıktan çıkan neticeye göre tek başına hükûmet kurma imtiyazını hiçbir parti elde edemedi. Başbakan Angela Merkel’in partisi Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve onu destekleyen Hristiyan Sosyal Birlik’in (CSU) liberaller (FDP) ve Yeşiller (Die Grünen) ile Jamaika koalisyonu kurma teşebbüsü FDP’nin geri çekilmesi sebebiyle akim kalmıştı.
Erken seçim ihtimalinin kuvvetlenmesi üzerine inisiyatif alan Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, Merkel ve eski partisi SPD’nin lideri Martin Schulz’u buluşturdu. Steinmeier’in Büyük Koalisyon (Große Koalition) teklifi halkta da makes buldu.
MUTABAKAT METNİ 28 SAYFA
CDU/CSU ve SPD temsilcileri geçen hafta koalisyon müzakerelerinde 28 sayfalık mutabakat metnine imza attı. SPD’nin 21 Ocak’ta kendi genel kurul delegelerinden onay alması halinde Merkel’in başkalığında ‘Büyük Koalisyon 4.0’ kurulması yolunda son tümsek de aşılmış olacak.
SPD sıralarında münferit itirazlar müşahede edilse Schulz’un kongreden hükûmet vizesini alacağı belirtiliyor. Cumhurbaşkanı Steinmeier 11 Ocak’ta CDU, CSU ve SPD’nin sadece kendi tabanlarına ve kendi siyasî geleceklerine karşı mesuliyet taşımadıklarını, Avrupa ve beynelmilel politikalara dair de mesuliyet taşıdıklarını vurguladı. Dolayısıyla hükûmet krizinde sona gelindiği ifade edilebilir.
4.0 İBARESİ HÜKÛMET İSMİ OLDU
Hükûmet isminde, nam-ı diğer Büyük Koalisyon’da ‘4.0’ ibaresi şuurlu bir tercih. Dijitalleşmeyi ifade eden 4. Sanayi İnkılabı’na atfen kullanılıyor. Partilerin mutabık kaldığı metinde 5G’den e-devlet çalışmalarına, tüketici haklarını sanal dünyada da muhafaza edecek yeni düzenlemelere kadar 4.0 asrının icapları tek tek sıralanıyor.
Sanal dünyayı daha demokratik şekilde halka takdim etmek maksadıyla bütçeden dört senede 12 milyar Euro harcanacak.
TÜRKİYE EN FAZLA İMTİYAZLI ORTAK OLABİLİR
Almanya’da son anda küllerinden doğan koalisyon mutabakatına Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerinde yeni fasıl açılmaması, açılan fasılların kapatılmaması hükmü de dercedildi. Hal-i hazırda SPD adına Dışişleri Bakanlığı vazifesini icra eden Sigmar Gabriel’in Mart 2017’de sarfettiği, “Türkiye’nin AB üyeliği gerçekçi değil” sözlerinin Almanya siyasetinde resmiyet kazandığı ilk vesika Büyük Koalisyon sözleşmesi oldu.
Ne kadar hazin ki muhtemelen Eylül 2021’e kadar Almanya’ya yön verecek üç büyük parti, Türkiye’ye imtiyazlı ortak haricinde bir ihtimal bırakmadı. Tam üyelik faslı açılmamak üzere kapanmış oldu.
ŞAHİN ALPAY VE MEHMET ALTAN VAK’ASI
Her ne kadar AB Bakanı Ömer Çelik, “Türkiye ile yeni fasıl açılmayacak ve açılan fasıl kapanmayacak. Türkiye’ye vize serbestisi verilmeyecek ve Gümrük Birliği genişletilmeyecek.” şeklindeki maddeyi‚ ‘Almanya’nın Avusturyalaşması’ olarak tevil etse de bu sözlerin Brüksel’de alıcısı yok.
AB, Türkiye’de hukuk devletinden eser kalmadığını esefle müşahede ediyor. Anayasa Mahkemesi, muhalif gazetecilik yaptıkları için hapse atılan Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın müracaatını tetkik etti ve ciddi hak ihlalleri tespit etti. Alpay ve Altan’ın tahliyesine karar veren Anayasa Mahkemesi’ne alt mahkeme olan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin rest çekmesi ve iki ismin hapiste kalmasına karar vermesi hukuk devletinin tabutuna çakılan son çivi oldu.
Alpay ve Altan vak’ası herkesin gözü önünde cereyan eden hukuk cinayetlerinin ne ilki ne de sonuncusu olacak.
AB’YE HAKARET EDEN AB BAKANLARI
Hak ihlallerini OHAL bahanesi ile teamüle dönüştü. Gelin görün ki yasama ve yargının hükmünü kaybettiği OHAL rejimi 19 Nisan’a kadar uzatıldı. AB Bakanı Çelik, “OHAL’i bitirelim.” diyeceğine mugalata yapıyor.
Almanya’yı Avusturyalaşmak gibi ne idüğü belirsiz bir kavramla itham edinceye kadar hükûmeti, demokrasi ve insan haklarında AB çizgisine dönmesi için gayret sarfetmeliydi. AB ile münasebetleri geliştirmesi ve pürüzleri gidermesi icap eden bakanlar bile AB’nin makul ikazlarına hakaretlerle cevap veriyorsa başka suçlu aramaya lüzum kalmaz.
İKTİDAR-MUHALEFET TÜRKİYE’YE KARŞI
Türkiye hakikatle irtibatı kalmamış siyasetçilerin hezeyanlarının, hatalarının bedelini ödüyor. Son günlerde dışişleri bakanlarının birbirine çay-kahve ikram etmesinden umutlanan Ankara, Berlin’in Türkiye’deki insan hakları ihlallerini gözardı ettiği vehmine kapıldı herhalde.
Dört sene Almanya’yı idare edecek koalisyonun hazırladığı metin, AKP iktidarı demokrasi ve insan haklarına rücu etmedikçe Türkiye’nin AB üyeliğinde bir arpa boyu yol alınamayacağını cümle âleme ilan etti. Başka mevzuda muhalefet ne der bilinmez, amma velakin Türkiye karşıtlığında CDU/CSU ve SPD’ye FDP, Sol Parti, Yeşiller, hatta radikal ırkçı AfD gibi muhalefet partileri de destek veriyor.
Türkiye’nin mevcut şartlarda Avrupa değerleri ile uzaktan yakından bir alakası olmadığında ne yazık ki Almanya’da hemen her parti hem fikir. Rüzgâr ekenler fırtına biçiyor…
İLTİCA KAPISI AÇIK, KONTROLLER ARTACAK
Mutabakat metninde, ‘Avrupa’ ve ‘Avrupa siyasetinde yeni açılımlar’ başlığı altında AB’nin daha zinde ve kararlı bir şekilde yoluna devam etmesine matuf adımlara Berlin’in öncülük edeceğinin işaretleri veriliyor. Bu da demek oluyor ki Almanya, AB nezdinde ağırlığını artıracak.
Yemen’de iç savaşa taraf olan devletlere silah ihracatlarının nihayet sona erdirileceği taahhüdü, Yemen’de barış müzakerelerine geçilmesini hızlandırabilir.
Seçimden bu yana en fazla tartışılan ve iktidar partilerine verilen halk desteğinin azalmasında ciddi payı olduğu belirtilen mülteci faslında bariz bir değişiklik düşünülmese de kontroller artırılacak ve aile birleşimine tahdit getirilecek.
ALMANYA’DA KIYAMET KOPMADI
Görüldüğü üzere Almanya’da ‘tek parti iktidarı olmadı’ diye kıyamet kopmadı. Sistem tıkır tıkır işliyor. Euro çökmedi, vatandaş halinden memnun.
Koalisyon müzakerelerinde hangi partinin kaç bakanlık kapacağından ziyade vatandaşın derdine derman olacak vizyoner bir çerçeve esas alınıyor. Mutabakat metninde bazı maddeleri sizler için iktibas ettim.
O maddeleri hazırlayan müşterek aklın mücessem hali olan koalisyon hükûmetini mi, 120 bin kişiyi Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile memuriyetten ihraç eden, şirketlere el koyan veya AYM kararlarına saygı duymayan tek parti iktidarını mı tercih edersiniz?
Vereceğiniz cevap demokrasiyi ne kadar içinize sindirdiğinizi anlamanızı sağlayabilir.
CDU/CSU-SPD KOALİSYONU MUTABAKATINDAN BAZI MADDELER:
-AB’de stratejik araştırma siyasetini, yeniliğini güçlendireceğiz ve Dijital Tek Pazar’ı tamamlayacağız.
-Sayısallaştırma ile alakalı antitröst kanununu tadil edilecek.
-2025 senesine kadar Almanya genelinde gigabit ağlar genişletilecek.
-UMTS ve 5G lisanslarından elde edilen gelir halka daha ucuz ve hızlı (50 Mbit/saniye) internet hizmeti için tahsis edilecek.
-5G lisanslarının müzayede gelirleri ile, dijital altyapının genişletilmesi için kullanılabilen bir yatırım fonu kurulacak.
-Mevcut ölü noktaları kapatmak ve dinamik olarak 5G’yi oluşturmak için lisanslama genişleme ihtiyaçlarıyla birleştirecek. 10-12 milyar Euro dijital yatırımlar için ayrılacak.
BÜROKRASİYE KARŞI REFORM
-İdare dijitalleştirilecek ve vatandaşlar ve işletmeler için merkezi ve birleştirilmiş dijital portal oluşturulacak. Uygulama, bu yasama döneminde büyük bir ivme ile ilerletilecek.
-Fransız ortaklarımızla birlikte, kamuya açık bir şekilde sorumlu yapay zekâ merkezi kurulacak.
-Ulaştırma, bireysel özgürlük ve sosyal refah, ekonomik büyüme ve her bölgedeki işler için merkezi bir temel oluşturmaktadır.
-Bu sebeple, demografik değişim, şehirleşme, kırsal alanlarla irtibat kurma ve küreselleşme gibi içtimaî zorluklarla baş etmede, Almanya’daki herkes için modern, temiz ve uygun fiyatlı bir ulaşım organize etmek edilecek.
-Bunu yapmak için, otomatik ve bağlantılı sürüş ve alternatif nakliye gibi dijital yeniliklerin sunduğu büyük fırsatlardan istifade ederek altyapıyı genişletmeye ve modernize etmeye devam edeceğiz.
DİJİTALLAŞME FIRSATI
-Dijitalleşme asrını daha fazla ve daha iyi iş için bir fırsat olarak kullanmak istiyoruz. Yeni iş modelleri geliştirmek ve aynı zamanda toplu pazarlık kapsamını güçlendirmek istiyoruz.
-Liberal demokrasinin güçlendirilmesi herkes için önemli olmalıdır! Demokrasi ve sivil toplumun güçlendirilmesi için tedbirler uygulamak istiyoruz.
-Demokrasinin teşvik edilmeli ve aşırılıkları önleme için kaliteli programların istikrarı muhafaza edilmeli.
-Siyasî ve kültürel eğitimin güçlendirilmesi (mesela, Forum Kanunu’nu destekliyoruz)
-Dijital dünyada da tüketici korumasını sağlamak istiyoruz.
DEMOKRATİK İNTERNET
-Herkes için eşit haklar, net tarafsızlık ve ayrımcılık olmaksızın şebeke erişimi yoluyla garanti altına alınmalıdır. Model deklarasyonu sunarak tüketici için kolluk kuvvetini artıracağız.
-‘Kültür Gündemi ve Geleceği’ başlığı altında kültür, eğitim ve medyaya erişimi güçlendirmek için kültürel eğitim ve arabuluculuk ve medya okur yazarlığı için çalışmalar yürütülecek.
[Semih Ardıç] 15.1.2018 [TR724]
Erken seçim ihtimalinin kuvvetlenmesi üzerine inisiyatif alan Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, Merkel ve eski partisi SPD’nin lideri Martin Schulz’u buluşturdu. Steinmeier’in Büyük Koalisyon (Große Koalition) teklifi halkta da makes buldu.
MUTABAKAT METNİ 28 SAYFA
CDU/CSU ve SPD temsilcileri geçen hafta koalisyon müzakerelerinde 28 sayfalık mutabakat metnine imza attı. SPD’nin 21 Ocak’ta kendi genel kurul delegelerinden onay alması halinde Merkel’in başkalığında ‘Büyük Koalisyon 4.0’ kurulması yolunda son tümsek de aşılmış olacak.
SPD sıralarında münferit itirazlar müşahede edilse Schulz’un kongreden hükûmet vizesini alacağı belirtiliyor. Cumhurbaşkanı Steinmeier 11 Ocak’ta CDU, CSU ve SPD’nin sadece kendi tabanlarına ve kendi siyasî geleceklerine karşı mesuliyet taşımadıklarını, Avrupa ve beynelmilel politikalara dair de mesuliyet taşıdıklarını vurguladı. Dolayısıyla hükûmet krizinde sona gelindiği ifade edilebilir.
4.0 İBARESİ HÜKÛMET İSMİ OLDU
Hükûmet isminde, nam-ı diğer Büyük Koalisyon’da ‘4.0’ ibaresi şuurlu bir tercih. Dijitalleşmeyi ifade eden 4. Sanayi İnkılabı’na atfen kullanılıyor. Partilerin mutabık kaldığı metinde 5G’den e-devlet çalışmalarına, tüketici haklarını sanal dünyada da muhafaza edecek yeni düzenlemelere kadar 4.0 asrının icapları tek tek sıralanıyor.
Sanal dünyayı daha demokratik şekilde halka takdim etmek maksadıyla bütçeden dört senede 12 milyar Euro harcanacak.
TÜRKİYE EN FAZLA İMTİYAZLI ORTAK OLABİLİR
Almanya’da son anda küllerinden doğan koalisyon mutabakatına Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerinde yeni fasıl açılmaması, açılan fasılların kapatılmaması hükmü de dercedildi. Hal-i hazırda SPD adına Dışişleri Bakanlığı vazifesini icra eden Sigmar Gabriel’in Mart 2017’de sarfettiği, “Türkiye’nin AB üyeliği gerçekçi değil” sözlerinin Almanya siyasetinde resmiyet kazandığı ilk vesika Büyük Koalisyon sözleşmesi oldu.
Ne kadar hazin ki muhtemelen Eylül 2021’e kadar Almanya’ya yön verecek üç büyük parti, Türkiye’ye imtiyazlı ortak haricinde bir ihtimal bırakmadı. Tam üyelik faslı açılmamak üzere kapanmış oldu.
ŞAHİN ALPAY VE MEHMET ALTAN VAK’ASI
Her ne kadar AB Bakanı Ömer Çelik, “Türkiye ile yeni fasıl açılmayacak ve açılan fasıl kapanmayacak. Türkiye’ye vize serbestisi verilmeyecek ve Gümrük Birliği genişletilmeyecek.” şeklindeki maddeyi‚ ‘Almanya’nın Avusturyalaşması’ olarak tevil etse de bu sözlerin Brüksel’de alıcısı yok.
AB, Türkiye’de hukuk devletinden eser kalmadığını esefle müşahede ediyor. Anayasa Mahkemesi, muhalif gazetecilik yaptıkları için hapse atılan Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın müracaatını tetkik etti ve ciddi hak ihlalleri tespit etti. Alpay ve Altan’ın tahliyesine karar veren Anayasa Mahkemesi’ne alt mahkeme olan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin rest çekmesi ve iki ismin hapiste kalmasına karar vermesi hukuk devletinin tabutuna çakılan son çivi oldu.
Alpay ve Altan vak’ası herkesin gözü önünde cereyan eden hukuk cinayetlerinin ne ilki ne de sonuncusu olacak.
AB’YE HAKARET EDEN AB BAKANLARI
Hak ihlallerini OHAL bahanesi ile teamüle dönüştü. Gelin görün ki yasama ve yargının hükmünü kaybettiği OHAL rejimi 19 Nisan’a kadar uzatıldı. AB Bakanı Çelik, “OHAL’i bitirelim.” diyeceğine mugalata yapıyor.
Almanya’yı Avusturyalaşmak gibi ne idüğü belirsiz bir kavramla itham edinceye kadar hükûmeti, demokrasi ve insan haklarında AB çizgisine dönmesi için gayret sarfetmeliydi. AB ile münasebetleri geliştirmesi ve pürüzleri gidermesi icap eden bakanlar bile AB’nin makul ikazlarına hakaretlerle cevap veriyorsa başka suçlu aramaya lüzum kalmaz.
İKTİDAR-MUHALEFET TÜRKİYE’YE KARŞI
Türkiye hakikatle irtibatı kalmamış siyasetçilerin hezeyanlarının, hatalarının bedelini ödüyor. Son günlerde dışişleri bakanlarının birbirine çay-kahve ikram etmesinden umutlanan Ankara, Berlin’in Türkiye’deki insan hakları ihlallerini gözardı ettiği vehmine kapıldı herhalde.
Dört sene Almanya’yı idare edecek koalisyonun hazırladığı metin, AKP iktidarı demokrasi ve insan haklarına rücu etmedikçe Türkiye’nin AB üyeliğinde bir arpa boyu yol alınamayacağını cümle âleme ilan etti. Başka mevzuda muhalefet ne der bilinmez, amma velakin Türkiye karşıtlığında CDU/CSU ve SPD’ye FDP, Sol Parti, Yeşiller, hatta radikal ırkçı AfD gibi muhalefet partileri de destek veriyor.
Türkiye’nin mevcut şartlarda Avrupa değerleri ile uzaktan yakından bir alakası olmadığında ne yazık ki Almanya’da hemen her parti hem fikir. Rüzgâr ekenler fırtına biçiyor…
İLTİCA KAPISI AÇIK, KONTROLLER ARTACAK
Mutabakat metninde, ‘Avrupa’ ve ‘Avrupa siyasetinde yeni açılımlar’ başlığı altında AB’nin daha zinde ve kararlı bir şekilde yoluna devam etmesine matuf adımlara Berlin’in öncülük edeceğinin işaretleri veriliyor. Bu da demek oluyor ki Almanya, AB nezdinde ağırlığını artıracak.
Yemen’de iç savaşa taraf olan devletlere silah ihracatlarının nihayet sona erdirileceği taahhüdü, Yemen’de barış müzakerelerine geçilmesini hızlandırabilir.
Seçimden bu yana en fazla tartışılan ve iktidar partilerine verilen halk desteğinin azalmasında ciddi payı olduğu belirtilen mülteci faslında bariz bir değişiklik düşünülmese de kontroller artırılacak ve aile birleşimine tahdit getirilecek.
ALMANYA’DA KIYAMET KOPMADI
Görüldüğü üzere Almanya’da ‘tek parti iktidarı olmadı’ diye kıyamet kopmadı. Sistem tıkır tıkır işliyor. Euro çökmedi, vatandaş halinden memnun.
Koalisyon müzakerelerinde hangi partinin kaç bakanlık kapacağından ziyade vatandaşın derdine derman olacak vizyoner bir çerçeve esas alınıyor. Mutabakat metninde bazı maddeleri sizler için iktibas ettim.
O maddeleri hazırlayan müşterek aklın mücessem hali olan koalisyon hükûmetini mi, 120 bin kişiyi Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile memuriyetten ihraç eden, şirketlere el koyan veya AYM kararlarına saygı duymayan tek parti iktidarını mı tercih edersiniz?
Vereceğiniz cevap demokrasiyi ne kadar içinize sindirdiğinizi anlamanızı sağlayabilir.
CDU/CSU-SPD KOALİSYONU MUTABAKATINDAN BAZI MADDELER:
-AB’de stratejik araştırma siyasetini, yeniliğini güçlendireceğiz ve Dijital Tek Pazar’ı tamamlayacağız.
-Sayısallaştırma ile alakalı antitröst kanununu tadil edilecek.
-2025 senesine kadar Almanya genelinde gigabit ağlar genişletilecek.
-UMTS ve 5G lisanslarından elde edilen gelir halka daha ucuz ve hızlı (50 Mbit/saniye) internet hizmeti için tahsis edilecek.
-5G lisanslarının müzayede gelirleri ile, dijital altyapının genişletilmesi için kullanılabilen bir yatırım fonu kurulacak.
-Mevcut ölü noktaları kapatmak ve dinamik olarak 5G’yi oluşturmak için lisanslama genişleme ihtiyaçlarıyla birleştirecek. 10-12 milyar Euro dijital yatırımlar için ayrılacak.
BÜROKRASİYE KARŞI REFORM
-İdare dijitalleştirilecek ve vatandaşlar ve işletmeler için merkezi ve birleştirilmiş dijital portal oluşturulacak. Uygulama, bu yasama döneminde büyük bir ivme ile ilerletilecek.
-Fransız ortaklarımızla birlikte, kamuya açık bir şekilde sorumlu yapay zekâ merkezi kurulacak.
-Ulaştırma, bireysel özgürlük ve sosyal refah, ekonomik büyüme ve her bölgedeki işler için merkezi bir temel oluşturmaktadır.
-Bu sebeple, demografik değişim, şehirleşme, kırsal alanlarla irtibat kurma ve küreselleşme gibi içtimaî zorluklarla baş etmede, Almanya’daki herkes için modern, temiz ve uygun fiyatlı bir ulaşım organize etmek edilecek.
-Bunu yapmak için, otomatik ve bağlantılı sürüş ve alternatif nakliye gibi dijital yeniliklerin sunduğu büyük fırsatlardan istifade ederek altyapıyı genişletmeye ve modernize etmeye devam edeceğiz.
DİJİTALLAŞME FIRSATI
-Dijitalleşme asrını daha fazla ve daha iyi iş için bir fırsat olarak kullanmak istiyoruz. Yeni iş modelleri geliştirmek ve aynı zamanda toplu pazarlık kapsamını güçlendirmek istiyoruz.
-Liberal demokrasinin güçlendirilmesi herkes için önemli olmalıdır! Demokrasi ve sivil toplumun güçlendirilmesi için tedbirler uygulamak istiyoruz.
-Demokrasinin teşvik edilmeli ve aşırılıkları önleme için kaliteli programların istikrarı muhafaza edilmeli.
-Siyasî ve kültürel eğitimin güçlendirilmesi (mesela, Forum Kanunu’nu destekliyoruz)
-Dijital dünyada da tüketici korumasını sağlamak istiyoruz.
DEMOKRATİK İNTERNET
-Herkes için eşit haklar, net tarafsızlık ve ayrımcılık olmaksızın şebeke erişimi yoluyla garanti altına alınmalıdır. Model deklarasyonu sunarak tüketici için kolluk kuvvetini artıracağız.
-‘Kültür Gündemi ve Geleceği’ başlığı altında kültür, eğitim ve medyaya erişimi güçlendirmek için kültürel eğitim ve arabuluculuk ve medya okur yazarlığı için çalışmalar yürütülecek.
[Semih Ardıç] 15.1.2018 [TR724]
Real Madrid’e ne oldu? [Hasan Cücük]
Son iki yılda üst üste kazandığı Şampiyonlar Ligi kupasını geçen sezon La Liga şampiyonluğu ile taçlandıran Real Madrid’in iki sezondur makine gibi işleyen çarkı, bu sezon terse döndü. Sahasında Villarreal’e yenilerek şampiyonluk yolunda havlu atan eflatun beyazlılar için artık sadece Şampiyonlar Ligi kaldı. Devler Ligi’ndeki rakibin PGS olması Real Madrid’in işinin kolay olmadığını gösteriyor. Zidane ile 2 yıldır masal gibi günler geçiren Madrid ekibi, kâbusla uyanabilir.
RÜYA GİBİ BAŞLAMIŞTI
Ocak 2016’da göreve gelen Zidane yönetiminde Real Madrid, ilk başarıya Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak imza atmıştı. Aradan geçen 2 yılda Zidane’li Real Madrid tam 8 kupa kazandı. Real Madrid, La Liga şampiyonluğuna 5 yıl aradan sonra ulaşırken, Barcelona’nın hegemonyasına son verecek bir kadro kurmanın mutluluğunu yaşıyordu. Zidane ile 2’şer Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupası, FİFA Dünya Kulüpler Kupası, birer kez de La Liga ve İspanya Süper Kupası’nı kazanan başkent ekibi, aynı dönemde kazandığı kupa sayısında Barcelona’yı ikiye katladı. Katalan temsilcisi, Zidane’ın Real Madrid’i çalıştırdığı iki yıl içinde iki kez İspanya Kral Kupası, birer kez de La Liga ve İspanya Süper Kupası şampiyonluğunu tattı yalnızca.
Bu sezon beklenti çıtası yine yükseğe konmuştu. La Liga ile birlikte Şampiyonlar Ligi ilk hedefti. Güçlü rakip Barcelona’nın Neymar’ı satmış olması Real Madrid’in avantaj hanesine artı olarak yazılıyordu. Sezon öncesi oynanan İspanya Süper Kupa’sında her iki maçta da Barcelona’yı yenmesi Real Madrid açısından sezonun kolay geçeceğinin işareti sayılıyordu.
İLK HAFTALARDA PROFİL DÜŞÜKTÜ
Deportivo deplasmanda alınan 3-0’lık galibiyetle sezona başlayan Real Madrid, sahasında Levante ve Valencia ile berabere kalarak ilk alarm sinyalini verdi. Süper Kupa finalinde gördüğü kırmızı karttan dolayı 5 maç ceza alan süper starı Cristiano Ronaldo’dan yoksun sezona başlangıç yapan Real Madrid’de Modric, Isco, Casemiro ve Kroos oynadığı futbolla Portekizli yıldızı aratmadı. Sahasında Real Betis’e yenilerek sezonun ilk mağlubiyetini almasının yanı sıra rakiplerin korkulu rüyası Santiago Bernabeu’nun büyüsü bozulmuş oldu.
FİFA Dünya Kulüpler Kupası finallerinden dolayı bir maçı eksik olan Real Madrid geride kalan 18 haftada gol yollarında ciddi sıkıntı yaşıyor. Ronaldo beklentilerin çok altında kalırken diğer forvet Karim Benzema da kayıpları oynadı. Barcelona ile arasındaki puan farkı daha şimdiden kapanmayacak noktaya ulaşmış durumda. Ligde aldığı 4 yenilginin 3’ünü kendi sahasında yaşadı. Tarihinde ilk kez sahasında Villlarreal’e yenildi. Real Betis ve Barcelona karşısında yine sahasında puansız ayrıldı. Özellikle Barcelona karşısında ortaya konan etkisiz futbol Real Madrid taraftarı için sezonun bitişi olarak görüldü.
GOL AYAKLARI SUSTU
Real Madrid’in gol ayakları susunca puan kayıpları peş peşe geldi. Son 3 maçından sadece 1 puan çıkaran eflatun beyazlılar Mayıs 2009’dan sonra ilk defa La Liga’da üst üste üç maçta da puan kaybı yaşadı. Takımın en skorer isimleri 4’er golle Isco, Ronaldo, Gareth Bale ve Marco Asensio oldu. Takımın Fransız forveti Benzema sadece 2 gol atabildi. 18 haftada rakip ağları 32 kez sarsan Real Madrid kalesinde 17 gol gördü. Aynı haftalar baz alındığında geçen sezon 48, önceki sezon ise 47 gol atmıştı. Gol sayısındaki bariz düşüş kaybedilen puanların da nedenini ortaya koyuyor. Forvetler susunca puan kayıpları doğal oluyor.
Real Madrid’in elinde sadece Şampiyonlar Ligi kaldı. İkinci turda rakip ise PSG. Bu sezon hem ligde hem de Avrupa’da Neymar, Cavani ve Mbappe ile rakiplerine gol olup yağan PSG engelini aşamaması durumunda Real Madrid için sezon Şubat ayında büyük oranda bitmiş olacak. Neymar’ı satan Barcelona, sambacı yıldızın boşluğunu Ousmane Dembele ve Philippe Coutinho ile doldururken, Real Madrid tribünleri coşturacak bir ismi kadrosuna katamadı.
TRANSFER YAPMAK ZORUNDA
Real Madrid şimdi önümüzdeki yılın takımını kurmanın planlarını yapmaya başladı. Müzmin sakat Gareth Bale ödenen 100 milyon Euro’luk bonservisin karşılığını bir türlü veremedi. Benzema, gol yollarında amatör görüntü çizdi. Her iki oyuncu için artık Real Madrid yıllarının sonuna geldiği yorumu yapılıyor. Transfer listesi ise oldukça kabarık. İlk sırada Barcelona’dan PSG’ye giden Neymar var. Ancak bu oyuncunun gelmesi oldukça zor gözüküyor.
Tottenham’ın forveti Harry Kane için 150 milyon Euro artı Bale’i gözden çıkardığı İspanyol basınında yazılıyor. Yine bir başka hedef Liverpool’un Mısırlı yıldızı Muhammed Salah. Eden Hazard ve Timo Werner isimleri de listede yer buluyor. Ronaldo’nun yaşlandığı, Bale ve Benzema’nın hüsran yaşattığı Real Madrid’de tek çıkış yolu yıldız oyuncu transferinden geçiyor. Yoksa Barcelona’ya La Liga’yı teslim edip, taraftarını üzer!
[Hasan Cücük] 15.1.2018 [TR724]
RÜYA GİBİ BAŞLAMIŞTI
Ocak 2016’da göreve gelen Zidane yönetiminde Real Madrid, ilk başarıya Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak imza atmıştı. Aradan geçen 2 yılda Zidane’li Real Madrid tam 8 kupa kazandı. Real Madrid, La Liga şampiyonluğuna 5 yıl aradan sonra ulaşırken, Barcelona’nın hegemonyasına son verecek bir kadro kurmanın mutluluğunu yaşıyordu. Zidane ile 2’şer Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupası, FİFA Dünya Kulüpler Kupası, birer kez de La Liga ve İspanya Süper Kupası’nı kazanan başkent ekibi, aynı dönemde kazandığı kupa sayısında Barcelona’yı ikiye katladı. Katalan temsilcisi, Zidane’ın Real Madrid’i çalıştırdığı iki yıl içinde iki kez İspanya Kral Kupası, birer kez de La Liga ve İspanya Süper Kupası şampiyonluğunu tattı yalnızca.
Bu sezon beklenti çıtası yine yükseğe konmuştu. La Liga ile birlikte Şampiyonlar Ligi ilk hedefti. Güçlü rakip Barcelona’nın Neymar’ı satmış olması Real Madrid’in avantaj hanesine artı olarak yazılıyordu. Sezon öncesi oynanan İspanya Süper Kupa’sında her iki maçta da Barcelona’yı yenmesi Real Madrid açısından sezonun kolay geçeceğinin işareti sayılıyordu.
İLK HAFTALARDA PROFİL DÜŞÜKTÜ
Deportivo deplasmanda alınan 3-0’lık galibiyetle sezona başlayan Real Madrid, sahasında Levante ve Valencia ile berabere kalarak ilk alarm sinyalini verdi. Süper Kupa finalinde gördüğü kırmızı karttan dolayı 5 maç ceza alan süper starı Cristiano Ronaldo’dan yoksun sezona başlangıç yapan Real Madrid’de Modric, Isco, Casemiro ve Kroos oynadığı futbolla Portekizli yıldızı aratmadı. Sahasında Real Betis’e yenilerek sezonun ilk mağlubiyetini almasının yanı sıra rakiplerin korkulu rüyası Santiago Bernabeu’nun büyüsü bozulmuş oldu.
FİFA Dünya Kulüpler Kupası finallerinden dolayı bir maçı eksik olan Real Madrid geride kalan 18 haftada gol yollarında ciddi sıkıntı yaşıyor. Ronaldo beklentilerin çok altında kalırken diğer forvet Karim Benzema da kayıpları oynadı. Barcelona ile arasındaki puan farkı daha şimdiden kapanmayacak noktaya ulaşmış durumda. Ligde aldığı 4 yenilginin 3’ünü kendi sahasında yaşadı. Tarihinde ilk kez sahasında Villlarreal’e yenildi. Real Betis ve Barcelona karşısında yine sahasında puansız ayrıldı. Özellikle Barcelona karşısında ortaya konan etkisiz futbol Real Madrid taraftarı için sezonun bitişi olarak görüldü.
GOL AYAKLARI SUSTU
Real Madrid’in gol ayakları susunca puan kayıpları peş peşe geldi. Son 3 maçından sadece 1 puan çıkaran eflatun beyazlılar Mayıs 2009’dan sonra ilk defa La Liga’da üst üste üç maçta da puan kaybı yaşadı. Takımın en skorer isimleri 4’er golle Isco, Ronaldo, Gareth Bale ve Marco Asensio oldu. Takımın Fransız forveti Benzema sadece 2 gol atabildi. 18 haftada rakip ağları 32 kez sarsan Real Madrid kalesinde 17 gol gördü. Aynı haftalar baz alındığında geçen sezon 48, önceki sezon ise 47 gol atmıştı. Gol sayısındaki bariz düşüş kaybedilen puanların da nedenini ortaya koyuyor. Forvetler susunca puan kayıpları doğal oluyor.
Real Madrid’in elinde sadece Şampiyonlar Ligi kaldı. İkinci turda rakip ise PSG. Bu sezon hem ligde hem de Avrupa’da Neymar, Cavani ve Mbappe ile rakiplerine gol olup yağan PSG engelini aşamaması durumunda Real Madrid için sezon Şubat ayında büyük oranda bitmiş olacak. Neymar’ı satan Barcelona, sambacı yıldızın boşluğunu Ousmane Dembele ve Philippe Coutinho ile doldururken, Real Madrid tribünleri coşturacak bir ismi kadrosuna katamadı.
TRANSFER YAPMAK ZORUNDA
Real Madrid şimdi önümüzdeki yılın takımını kurmanın planlarını yapmaya başladı. Müzmin sakat Gareth Bale ödenen 100 milyon Euro’luk bonservisin karşılığını bir türlü veremedi. Benzema, gol yollarında amatör görüntü çizdi. Her iki oyuncu için artık Real Madrid yıllarının sonuna geldiği yorumu yapılıyor. Transfer listesi ise oldukça kabarık. İlk sırada Barcelona’dan PSG’ye giden Neymar var. Ancak bu oyuncunun gelmesi oldukça zor gözüküyor.
Tottenham’ın forveti Harry Kane için 150 milyon Euro artı Bale’i gözden çıkardığı İspanyol basınında yazılıyor. Yine bir başka hedef Liverpool’un Mısırlı yıldızı Muhammed Salah. Eden Hazard ve Timo Werner isimleri de listede yer buluyor. Ronaldo’nun yaşlandığı, Bale ve Benzema’nın hüsran yaşattığı Real Madrid’de tek çıkış yolu yıldız oyuncu transferinden geçiyor. Yoksa Barcelona’ya La Liga’yı teslim edip, taraftarını üzer!
[Hasan Cücük] 15.1.2018 [TR724]
Adaletsizliği adalet edinmek [Kemal Ay]
Daffy Duck’ın 1943 tarihli ‘To Duck or not to Duck’ isimli bir bölümü var. Türkiye’de 80’li ya da 90’lı yıllarda TV’de rastlamış olabilirsiniz.
Elmer Fudd isimli avcı, kırsal alanda avlanırken, meşhur ördek Daffy Duck’ı yaralayarak düşürür. Sonrasında da kendisinin bir ‘spor adamı’ olduğunu, avcılığı spor olarak yaptığını anlatır. Daffy Duck her tartışmada üste çıkmasıyla meşhurdur. İkisi arasındaki ‘sporun’ adil olmadığından dem vurur ve onu ‘eşit’ şekilde kapışabilecekleri bir boks maçına davet eder.
Aslında davet de etmez, bütün şirretliğiyle bir anlamda zorla onu ringe çıkarır. Tabi burası Daffy Duck’ın ‘çöplüğü’dür. Başta boks hakemi olmak üzere bütün seyirciler Daffy gibi ördektir. Hakem daha maç başlamadan ‘Bu köşede…’ diyerek Elmer Fudd’ı gösterir ve alaycılıkla gülmeye başlar. Motivasyonunu düşürür yani. Seyirciler de yuhalamaya başlar. Daffy Duck’ı takdim ederken ise övgü dolu sözler sarf eder. Onu kahramanlaştırır.
Ardından kuralları anlatmaya başlar maçın hakemi. İki boksöre neler yapmamaları gerektiğini anlatırken, başlar Elmer Fudd’ı tekmelemeye, sıkıştırmaya, usulsüz şekilde yumruklamaya, dirsek atmaya. Her hamleyi yaparken de ‘Bunları yapamazsınız’ der. O bırakınca Daffy Duck başlar, ‘Yani bunlar mı yasak?’ diyerek aynı hamleleri tekrar etmeye. Bununla da kalmaz, kafasında su şişesi bile parçalar.
Maçın finalinde, Daffy Duck rakibini koca bir çekiçle devirir ve o yerdeyken hakem gelir, 1’den 10’a kadar rakamları atlayarak hızlıca sayar ve Daffy’yi şampiyon ilan eder.
***
Bugün Türkiye’de adaletin geldiği noktayı bundan daha iyi özetleyen bir hikâye yok sanırım. Toplumda hakemlik görevi icra etmesi gereken yargı, daha en baştan kimin galip, kimin mağlup (ya da kimin haklı, kimin haksız) olduğunu ilan etmiş. Dahası, iktidarın rakiplerini (muhalefeti) sürekli dayaktan geçirerek, maçı her durumda sağlama alıyor.
Böyle bir ortamda, ringde icra edilenin boks olduğuna hükmedebilir misiniz? Boks biçimi verilmiş bir gösteriden öte değildir yapılan. (Hâlâ spor müsabakası biçiminin korunmaya çalışılması da bir nevi parodi tadı katıyor aslına bakarsanız.)
Düşünün ki Anayasa Mahkemesi (AYM), yani hakemlik mevkiini üstlenmesi gereken organ, yerel mahkemede süren bir davayla ilgili olarak ‘ihlal’ kararı çıkardı. Yerel mahkeme ise ‘gerekçeli karar çıkmadan tahliye vermem’ diyerek diretti. Sonra da zanlıların tahliye başvurularını reddetti.
Birçoklarının yorumuna göre, yerel mahkeme zaman kazanmaya çalışıyor. AYM’nin kararını uygulamak zorunda ancak ‘gerekçeli karar’ bahanesi üreterek süreyi uzatıyor. Tabi, burası Türkiye olduğu için AYM’nin kararının bağlayıcı olup olmayacağı da merak konusu.
Nitekim eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, AYM’nin ‘haddini aştığını’ söylemiş. Can Dündar kararının ‘kötü bir kopyası’ demiş. Daha evvel Erdoğan’ın ‘tanımıyorum, saygı da duymuyorum’ dediği karardı, hatırlarsanız, Can Dündar kararı.
(Netice itibariyle Dündar ve Erdem Gül, hapisten çıkmıştı. Umarım Mehmet Altan ve Şahin Alpay için de AYM kararı işletilir.)
***
Adaletsizliğin bir diğer boyutu, son zamanlarda karşılaştığımız tuhaf ‘yeniden gözaltılar’. Önce tahliye edilen gazeteciler, yeniden tutuklanmak üzere mahkeme çıkışı gözaltına alınmıştı. Önceki gün Reza Zarrab davası bahane edilerek Silivri’de hapis yatan Yakup Saygılı ve iki yardımcısının gözaltına alındığı haberi geldi.
Bu üç polise yönelik işkence iddiaları da bulunuyor. İşkence, artık Türkiye ‘adalet sisteminin’ bir cüzü. Kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırılmalar, gözaltında polis ya da polis olup olmadığı bile belli olmayan kişiler tarafından işkenceye tabi tutulmalar… Gayrimeşru ne varsa, üstelik ‘adalet’ adına işletiliyor.
Bunlar gizli saklı şeyler de değil. Toplumda, ‘eğer bir kişi suçluysa, ona yapılacak her şey mubahtır’ anlayışı ikâme ediliyor. Bakınız, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, okul çevresinde uyuşturucu satanlar için polise ‘ayağını kırın, suçu bana atın’ talimatı veriyor.
Halbuki bir toplumun olgunluğunu, suçlularına nasıl muamele ettiği belirler. Adalet mekanizmasını, bir çeşit ilkel intikam ritüeline çevirirseniz, karşınızda ilkel duygularla beslenen ve linç kültürünü yaygınlaştıran bir toplum belirir. Böyle bir toplumda kimin ne zaman ‘kurban’ olacağının garantisi yoktur.
***
Madem söze oradan girdik, çizgi filmlerle ilgili iki küçük anekdotla bitireyim.
Bazılarında çizgi karakter bir uçuruma doğru hızla koşar, aşağı düşmesi gerekirken uzun süre havada yoluna devam eder, fakat altının boş olduğunu fark ettiği anda, yere çakılırdı.
Baskıcı, zalim iktidarlar böyle bir boşlukta ilerlemek durumundadır ve aşağıya baktığı ya da koşmayı bıraktığı anda düşeceklerini bilirler. Bir nevi, Amok koşucusu.
Bir de çizgi filmlerde hiçbir karakter ölmez ya, annem hep izlerken imrenir, ‘Keşke çizgi filmde yaşasak’ derdi. Bilhassa işkenceler karşısında bunu sık sık içimden geçiriyorum.
[Kemal Ay] 15.1.2018 [TR724]
Elmer Fudd isimli avcı, kırsal alanda avlanırken, meşhur ördek Daffy Duck’ı yaralayarak düşürür. Sonrasında da kendisinin bir ‘spor adamı’ olduğunu, avcılığı spor olarak yaptığını anlatır. Daffy Duck her tartışmada üste çıkmasıyla meşhurdur. İkisi arasındaki ‘sporun’ adil olmadığından dem vurur ve onu ‘eşit’ şekilde kapışabilecekleri bir boks maçına davet eder.
Aslında davet de etmez, bütün şirretliğiyle bir anlamda zorla onu ringe çıkarır. Tabi burası Daffy Duck’ın ‘çöplüğü’dür. Başta boks hakemi olmak üzere bütün seyirciler Daffy gibi ördektir. Hakem daha maç başlamadan ‘Bu köşede…’ diyerek Elmer Fudd’ı gösterir ve alaycılıkla gülmeye başlar. Motivasyonunu düşürür yani. Seyirciler de yuhalamaya başlar. Daffy Duck’ı takdim ederken ise övgü dolu sözler sarf eder. Onu kahramanlaştırır.
Ardından kuralları anlatmaya başlar maçın hakemi. İki boksöre neler yapmamaları gerektiğini anlatırken, başlar Elmer Fudd’ı tekmelemeye, sıkıştırmaya, usulsüz şekilde yumruklamaya, dirsek atmaya. Her hamleyi yaparken de ‘Bunları yapamazsınız’ der. O bırakınca Daffy Duck başlar, ‘Yani bunlar mı yasak?’ diyerek aynı hamleleri tekrar etmeye. Bununla da kalmaz, kafasında su şişesi bile parçalar.
Maçın finalinde, Daffy Duck rakibini koca bir çekiçle devirir ve o yerdeyken hakem gelir, 1’den 10’a kadar rakamları atlayarak hızlıca sayar ve Daffy’yi şampiyon ilan eder.
***
Bugün Türkiye’de adaletin geldiği noktayı bundan daha iyi özetleyen bir hikâye yok sanırım. Toplumda hakemlik görevi icra etmesi gereken yargı, daha en baştan kimin galip, kimin mağlup (ya da kimin haklı, kimin haksız) olduğunu ilan etmiş. Dahası, iktidarın rakiplerini (muhalefeti) sürekli dayaktan geçirerek, maçı her durumda sağlama alıyor.
Böyle bir ortamda, ringde icra edilenin boks olduğuna hükmedebilir misiniz? Boks biçimi verilmiş bir gösteriden öte değildir yapılan. (Hâlâ spor müsabakası biçiminin korunmaya çalışılması da bir nevi parodi tadı katıyor aslına bakarsanız.)
Düşünün ki Anayasa Mahkemesi (AYM), yani hakemlik mevkiini üstlenmesi gereken organ, yerel mahkemede süren bir davayla ilgili olarak ‘ihlal’ kararı çıkardı. Yerel mahkeme ise ‘gerekçeli karar çıkmadan tahliye vermem’ diyerek diretti. Sonra da zanlıların tahliye başvurularını reddetti.
Birçoklarının yorumuna göre, yerel mahkeme zaman kazanmaya çalışıyor. AYM’nin kararını uygulamak zorunda ancak ‘gerekçeli karar’ bahanesi üreterek süreyi uzatıyor. Tabi, burası Türkiye olduğu için AYM’nin kararının bağlayıcı olup olmayacağı da merak konusu.
Nitekim eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, AYM’nin ‘haddini aştığını’ söylemiş. Can Dündar kararının ‘kötü bir kopyası’ demiş. Daha evvel Erdoğan’ın ‘tanımıyorum, saygı da duymuyorum’ dediği karardı, hatırlarsanız, Can Dündar kararı.
(Netice itibariyle Dündar ve Erdem Gül, hapisten çıkmıştı. Umarım Mehmet Altan ve Şahin Alpay için de AYM kararı işletilir.)
***
Adaletsizliğin bir diğer boyutu, son zamanlarda karşılaştığımız tuhaf ‘yeniden gözaltılar’. Önce tahliye edilen gazeteciler, yeniden tutuklanmak üzere mahkeme çıkışı gözaltına alınmıştı. Önceki gün Reza Zarrab davası bahane edilerek Silivri’de hapis yatan Yakup Saygılı ve iki yardımcısının gözaltına alındığı haberi geldi.
Bu üç polise yönelik işkence iddiaları da bulunuyor. İşkence, artık Türkiye ‘adalet sisteminin’ bir cüzü. Kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırılmalar, gözaltında polis ya da polis olup olmadığı bile belli olmayan kişiler tarafından işkenceye tabi tutulmalar… Gayrimeşru ne varsa, üstelik ‘adalet’ adına işletiliyor.
Bunlar gizli saklı şeyler de değil. Toplumda, ‘eğer bir kişi suçluysa, ona yapılacak her şey mubahtır’ anlayışı ikâme ediliyor. Bakınız, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, okul çevresinde uyuşturucu satanlar için polise ‘ayağını kırın, suçu bana atın’ talimatı veriyor.
Halbuki bir toplumun olgunluğunu, suçlularına nasıl muamele ettiği belirler. Adalet mekanizmasını, bir çeşit ilkel intikam ritüeline çevirirseniz, karşınızda ilkel duygularla beslenen ve linç kültürünü yaygınlaştıran bir toplum belirir. Böyle bir toplumda kimin ne zaman ‘kurban’ olacağının garantisi yoktur.
***
Madem söze oradan girdik, çizgi filmlerle ilgili iki küçük anekdotla bitireyim.
Bazılarında çizgi karakter bir uçuruma doğru hızla koşar, aşağı düşmesi gerekirken uzun süre havada yoluna devam eder, fakat altının boş olduğunu fark ettiği anda, yere çakılırdı.
Baskıcı, zalim iktidarlar böyle bir boşlukta ilerlemek durumundadır ve aşağıya baktığı ya da koşmayı bıraktığı anda düşeceklerini bilirler. Bir nevi, Amok koşucusu.
Bir de çizgi filmlerde hiçbir karakter ölmez ya, annem hep izlerken imrenir, ‘Keşke çizgi filmde yaşasak’ derdi. Bilhassa işkenceler karşısında bunu sık sık içimden geçiriyorum.
[Kemal Ay] 15.1.2018 [TR724]
Niğde Yolunu Bildin mi Beyim? [Hakan Zafer]
Yine döndük dolaştık Abdullah Gül’ün gözümüzün önünden köstekli hipnoz saati gibi geçirildiği mecburiyet seanslarına geldik. Meğer ne kıtlık varmış. Koca ülkeye hakaret eder gibi sanki bir iki kişiye mecburmuşçasına seçeneksizlik, en büyük tercih sebebi haline gelmiş.
Meramım, siyasetin amentüsünden, kendini seçtirmeye mecbur bıraktıran “ayak kaydırmayı” yazmak değil. “Kötünün iyisi”, “ehven-i şer” gibi yumuşatıcıların, yama yeri bırakmayacak boyutta toplum karakterinin kumaşına verdiği zarardan sadece siyaset değil inanç etrafında toplanmış kesimlerin de nasibini alıyor olmasına üzülüyor insan.
‘Gerçek’ adam kıtlığı ve devamında gelen beklenti, bende ‘Kargo Kültünü’ çağrıştırıyor.
Kargo Kültü
1.Dünya Savaşı esnasında Amerika, Güney Pasifik adalarına uçaklara yakıt takviyesi yapmak için lojistik merkezleri kurar. Adaya gelen askerler, iniş kalkış için ağaçları keserek genişçe bir yol açarlar. Gece inişleri için sağlı sollu ışıklar yerleştirirler. Yerliler açısından beklenmedik bu durumu olağanüstü hale getiren, bir süre sonra içinden daha önce hiç görmedikleri yiyecek ve eşyaların çıktığı devasa gümüş kuşların inmesi olur.
Yerliler, gelen uçakları ve kargoları kurtarıcı görürler. Kargonun öne çıkan iki somut göstergesi, radyo ve konservedir. Konuşan bir kutu ve bir kutu içinde daha önce tatmadıkları yiyecekler. Bir de bunların gökten yağan şekli var. İniş yapmadan paraşütle atılan kargo kutuları, her zaman Amerikan askerlerine denk gelmez. Arada yerlilerin civarına düşünce “maneviyatları” had safhaya ulaşır.
Savaş sona erince adalar önemini kaybeder. Uçaklar gelmemeye başlar. Kabile reisleri toplanıp kafa yorarlar. Dev gümüş kuşların geliş sebebinin iniş kulesi, pist ve etrafındaki ışıklar olduğu kanısına varırlar. Derhal kendi yöntem ve malzemeleriyle sahte kule ve pist yapıp etrafına ateşler yakarak başlalar beklemeye. İhtiyaç duydukları eşyalarla dolu bir kargo uçağını adaya indirebilmek için ayin yapıp dans ederler. Şu güne dek yapılan ayinlere ve etraftaki sahte hava alanına kanıp gökten kutsal kargoyla inen devasa gümüş kuş olmasa da yerliler bekleyişi halâ bir ibadet olarak sürdürüyor.
***
Bilimsel gözüken ama bilimsel yöntemlerle elde edilmemiş sonuçlara, teknoloji ve toplumsal hazır bulunuşluluğa, Hristiyanlarda Mesih beklentisini anlamaya da kullanılan bu Sosyal Antropoloji kuramını anlatma sebebim, beklenti hali. Müslümanların bitmek bilmez kurtarıcı beklentilerini de aynı tondan yorumlamak kulağı tırmalamaz kanaatindeyim.
Bir yeri, konumu, liyakatsizlere emanet edince beklemek kaçınılmaz oluyor. İşgal ettiği yerden ayrılmak nedir bilmeyen kimseleri, yerlilerin kargo gelsin diye beklerken yaptıkları sahte uçuş kulesi, sahte pist ve ışıklarıyla, yerde dev gümüş kuşu çeksin diye yaptıkları sahte uçaklara benzetiyorum. Bu kadar sahteliğe rıza gösteren kimselerin nasibine de “beklemek” düşüyor maalesef.
Bekliyor ama değişmiyoruz. Değişime direnç gösterince eldeki birkaç alternatifi, garip bir refleksle mecburiyete çeviriyoruz. “Aman ekmeğinden etmeyelim”, “gördüğünden geri düşürmeyelim” türünden bize has merhameti ayarında tutamayınca, muhakeme adaletini yitiriyor, liyakati öldüren hastalıklı yaklaşımlara kapı aralıyoruz. Sosyal grupların merhametiyle, layığı olmadığı konumlarda tutunan kimseler, etrafındakilerin kendisine mecbur oldukları sahteliğini de canlı tutuyor. Bu canlılığı beslemenin ilk akla gelen yemleri, mutlak itaat istemek ve alternatiflerin üstesinden gelmek oluyor.
Alternatifsizlerin, yerlerini terk etmemesinin sebebi ve sonucuna dair iki vurgu yapmak isterim.
Etrafın hayra yormaya baştan razı olması, önemli sebeptir. Ne yapsan, fare ıslığı gibi “vardır bir bildiği mübarek” denilecek ve bu cümlenin hemen sonrasında her şey unutulacaksa, böylesine bir konforu terk ettirecek “hadi bana eyvallah” demek türünden erdemli davranışları neden sergilesin insan?
Önemli sonuç da, grup içinde birey olarak kendini ifade edebilen, yetenekli kimseler, dâhi bile olsa istenmeyene dönüşmesidir. Temel prensiplerine aykırı olduğu halde dindar toplulukların küskününün çokluğuna bir sebep olarak görebileceğimiz bu duruma rağmen uyum, her türlü liyakate tercih edilir. Beklenen uyum, beklenmedik bir sonuç doğuruyor; Lider yalnızlaşması. Yalnız liderle, yönettiği grup arasına konumlanan tampon bireyler, bu yalnızlığın kaymağı diyebileceğimiz rol kapma yarışına girerler. Çoğu zaman, grup, lider yerine bu tampon bireylere itaat eder hale gelir. Olan, “daha iyi” beklentisindeki gruba oluyor: Hep bekliyorlar.
Son Söz:
Bor’un pazarı kalktıysa ısrara gerek yok. Eşeğine güvenen Niğde yoluna düşer.
[Hakan Zafer] 15.1.2018 [TR724]
Meramım, siyasetin amentüsünden, kendini seçtirmeye mecbur bıraktıran “ayak kaydırmayı” yazmak değil. “Kötünün iyisi”, “ehven-i şer” gibi yumuşatıcıların, yama yeri bırakmayacak boyutta toplum karakterinin kumaşına verdiği zarardan sadece siyaset değil inanç etrafında toplanmış kesimlerin de nasibini alıyor olmasına üzülüyor insan.
‘Gerçek’ adam kıtlığı ve devamında gelen beklenti, bende ‘Kargo Kültünü’ çağrıştırıyor.
Kargo Kültü
1.Dünya Savaşı esnasında Amerika, Güney Pasifik adalarına uçaklara yakıt takviyesi yapmak için lojistik merkezleri kurar. Adaya gelen askerler, iniş kalkış için ağaçları keserek genişçe bir yol açarlar. Gece inişleri için sağlı sollu ışıklar yerleştirirler. Yerliler açısından beklenmedik bu durumu olağanüstü hale getiren, bir süre sonra içinden daha önce hiç görmedikleri yiyecek ve eşyaların çıktığı devasa gümüş kuşların inmesi olur.
Yerliler, gelen uçakları ve kargoları kurtarıcı görürler. Kargonun öne çıkan iki somut göstergesi, radyo ve konservedir. Konuşan bir kutu ve bir kutu içinde daha önce tatmadıkları yiyecekler. Bir de bunların gökten yağan şekli var. İniş yapmadan paraşütle atılan kargo kutuları, her zaman Amerikan askerlerine denk gelmez. Arada yerlilerin civarına düşünce “maneviyatları” had safhaya ulaşır.
Savaş sona erince adalar önemini kaybeder. Uçaklar gelmemeye başlar. Kabile reisleri toplanıp kafa yorarlar. Dev gümüş kuşların geliş sebebinin iniş kulesi, pist ve etrafındaki ışıklar olduğu kanısına varırlar. Derhal kendi yöntem ve malzemeleriyle sahte kule ve pist yapıp etrafına ateşler yakarak başlalar beklemeye. İhtiyaç duydukları eşyalarla dolu bir kargo uçağını adaya indirebilmek için ayin yapıp dans ederler. Şu güne dek yapılan ayinlere ve etraftaki sahte hava alanına kanıp gökten kutsal kargoyla inen devasa gümüş kuş olmasa da yerliler bekleyişi halâ bir ibadet olarak sürdürüyor.
***
Bilimsel gözüken ama bilimsel yöntemlerle elde edilmemiş sonuçlara, teknoloji ve toplumsal hazır bulunuşluluğa, Hristiyanlarda Mesih beklentisini anlamaya da kullanılan bu Sosyal Antropoloji kuramını anlatma sebebim, beklenti hali. Müslümanların bitmek bilmez kurtarıcı beklentilerini de aynı tondan yorumlamak kulağı tırmalamaz kanaatindeyim.
Bir yeri, konumu, liyakatsizlere emanet edince beklemek kaçınılmaz oluyor. İşgal ettiği yerden ayrılmak nedir bilmeyen kimseleri, yerlilerin kargo gelsin diye beklerken yaptıkları sahte uçuş kulesi, sahte pist ve ışıklarıyla, yerde dev gümüş kuşu çeksin diye yaptıkları sahte uçaklara benzetiyorum. Bu kadar sahteliğe rıza gösteren kimselerin nasibine de “beklemek” düşüyor maalesef.
Bekliyor ama değişmiyoruz. Değişime direnç gösterince eldeki birkaç alternatifi, garip bir refleksle mecburiyete çeviriyoruz. “Aman ekmeğinden etmeyelim”, “gördüğünden geri düşürmeyelim” türünden bize has merhameti ayarında tutamayınca, muhakeme adaletini yitiriyor, liyakati öldüren hastalıklı yaklaşımlara kapı aralıyoruz. Sosyal grupların merhametiyle, layığı olmadığı konumlarda tutunan kimseler, etrafındakilerin kendisine mecbur oldukları sahteliğini de canlı tutuyor. Bu canlılığı beslemenin ilk akla gelen yemleri, mutlak itaat istemek ve alternatiflerin üstesinden gelmek oluyor.
Alternatifsizlerin, yerlerini terk etmemesinin sebebi ve sonucuna dair iki vurgu yapmak isterim.
Etrafın hayra yormaya baştan razı olması, önemli sebeptir. Ne yapsan, fare ıslığı gibi “vardır bir bildiği mübarek” denilecek ve bu cümlenin hemen sonrasında her şey unutulacaksa, böylesine bir konforu terk ettirecek “hadi bana eyvallah” demek türünden erdemli davranışları neden sergilesin insan?
Önemli sonuç da, grup içinde birey olarak kendini ifade edebilen, yetenekli kimseler, dâhi bile olsa istenmeyene dönüşmesidir. Temel prensiplerine aykırı olduğu halde dindar toplulukların küskününün çokluğuna bir sebep olarak görebileceğimiz bu duruma rağmen uyum, her türlü liyakate tercih edilir. Beklenen uyum, beklenmedik bir sonuç doğuruyor; Lider yalnızlaşması. Yalnız liderle, yönettiği grup arasına konumlanan tampon bireyler, bu yalnızlığın kaymağı diyebileceğimiz rol kapma yarışına girerler. Çoğu zaman, grup, lider yerine bu tampon bireylere itaat eder hale gelir. Olan, “daha iyi” beklentisindeki gruba oluyor: Hep bekliyorlar.
Son Söz:
Bor’un pazarı kalktıysa ısrara gerek yok. Eşeğine güvenen Niğde yoluna düşer.
[Hakan Zafer] 15.1.2018 [TR724]
Ayasofya’nın adaşları! [TR724]
Nika Ayaklanması henüz son bulmuştu. İsyan, on binlerce cana mal olmuş, İstanbul hırpalanmıştı. Geride tarumar bir Ayasofya kalmıştı… Ayaklanmanın üzerinden çok zaman geçmeden imparator Justinyen, harap kilisenin yerine çağlar eskitecek yeni bir mâbet yapmaya karar verir. Rivayet o ki; Bir gece rüyasında bir aziz görür İmparator. Aksakallı, elinde tuttuğu levhada ona cihana nam salacak mâbedi gösterir. Justinyen, hayallerini aşan bu tasarımı uyanır uyanmaz mimarına çizdirir. Dönemin önemli iki mimarı Trallesli (Aydınlı) Anthemius ve Miletli İsidoros görevlendirilir. 23 Şubat 532’de yapımına başlanan Ayasofya, Atina’dan, Efes’ten, Anadolu’nun birçok eski tapınağından getirilen taşlar kullanılarak, binlerce işçinin emeğiyle 5,5 yılda tamamlanır. 27 Aralık 537’de cihana armağan edilir. Sonraki asırlarda Anadolu’da, Makedonya’da, Trakya’da Ayasofya’dan esinlenen çok sayıda mâbet yapılır.
Bazısı ‘ilahi bilgelik’ manasına gelen ismini alır Ayasofya’nın, kimi mimarisini. Bu Ayasofya’lardan biri İstanbul’daki Küçük Ayasofya’dır. İznik, Trabzon, Enez ve Vize’nin de birer Ayasofya’sı var. Türkiye dışında ise Selanik, Sofya, Ohri gibi Balkan kentleri listeye eklenebilir.
Küçük Ayasofya: İç mimarisi huzurun maddeye bürünmüş hali gibi olan Küçük Ayasofya, tarihi yarımadada, Kadırga ve Cankurtaran semtleri arasında kalıyor. Sultanahmet Meydanı’ndan Marmara Denizi’ne doğru biraz yürümek kâfi ulaşmak için. Ayasofya gibi bu mâbedin yaşı da 15 asrı buluyor. Yine imparator Justinyen zamanında, 527’de, Aziz Sergios ve Aziz Bakhos’a atfen yapılmış.
Selanik Ayasofya’sı: 8. asırda İstanbul Ayasofya’sının mimarisi örnek alınarak inşa edilir. Latin istilası sırasında Katolik katedraline dönüştürülmüş olsa da mâbed daha sonra yeniden Ortodoksların ibadethanesi olmaya devam eder. 1430’da Selanik’in Osmanlılar tarafından alınmasının hemen ardından fethin sembolü olarak camiye çevrildiği söylenir. Ayasofya, Selanik’in simgesi haline gelen Beyaz Kule’nin de yer aldığı, şehri Ege’ye bağlayan kordona yakın ve hareketli bir noktada bulunuyor.
İznik Ayasofya’sı: İstanbul, Yenişehir, Lefke (Osmaneli) ve göle doğru açılan dört kapının kentin merkezinde kesiştiği noktada yer alıyor İznik’in Ayasofya’sı. İstanbul Ayasofya’sı kadar meşhur değil lakin dinler tarihinde yeri ayrı. 325 yılında, Hıristiyanlığın yayılma evresinde çıkan birtakım tartışmaların masaya yatırıldığı birinci konsülün ve 787 yılında ikonoklazm (ikona kırıcılık) tartışmaları sonucu yedinci konsülün burada toplanması, Hıristiyanlık tarihi açısından önemli kılıyor Ayasofya’yı ve İznik’i.
Enez Ayasofya’sı: Türkiye Trakya’sının uç noktası Enez’de, 1960’lı yılların ortalarına kadar kullanılmış fakat bugün harap halde bir Ayasofya var. Fatih Camii olarak da bilinen Enez’in simgesi Ayasofya’nın yapım tarihi net bilinmemekle birlikte Orta Bizans dönemi mimarisine ait olduğu tahmin ediliyor.
Trabzon Ayasofya’sı: Bulunduğu semte ismini veren Trabzon Ayasofya’sı, Latin istilası altındaki İstanbul’dan Trabzon’a gelen Komnenos ailesi tarafından 1250-1260 yılları arasında yaptırılmış. Fatih’in Trabzon’u fethinden sonra da uzun süre kilise olarak hizmet vermeye devam eden mâbed, 16. asrın sonlarında camiye dönüştürülmüş.
[TR724] 15.1.2018
Bazısı ‘ilahi bilgelik’ manasına gelen ismini alır Ayasofya’nın, kimi mimarisini. Bu Ayasofya’lardan biri İstanbul’daki Küçük Ayasofya’dır. İznik, Trabzon, Enez ve Vize’nin de birer Ayasofya’sı var. Türkiye dışında ise Selanik, Sofya, Ohri gibi Balkan kentleri listeye eklenebilir.
Küçük Ayasofya: İç mimarisi huzurun maddeye bürünmüş hali gibi olan Küçük Ayasofya, tarihi yarımadada, Kadırga ve Cankurtaran semtleri arasında kalıyor. Sultanahmet Meydanı’ndan Marmara Denizi’ne doğru biraz yürümek kâfi ulaşmak için. Ayasofya gibi bu mâbedin yaşı da 15 asrı buluyor. Yine imparator Justinyen zamanında, 527’de, Aziz Sergios ve Aziz Bakhos’a atfen yapılmış.
Selanik Ayasofya’sı: 8. asırda İstanbul Ayasofya’sının mimarisi örnek alınarak inşa edilir. Latin istilası sırasında Katolik katedraline dönüştürülmüş olsa da mâbed daha sonra yeniden Ortodoksların ibadethanesi olmaya devam eder. 1430’da Selanik’in Osmanlılar tarafından alınmasının hemen ardından fethin sembolü olarak camiye çevrildiği söylenir. Ayasofya, Selanik’in simgesi haline gelen Beyaz Kule’nin de yer aldığı, şehri Ege’ye bağlayan kordona yakın ve hareketli bir noktada bulunuyor.
İznik Ayasofya’sı: İstanbul, Yenişehir, Lefke (Osmaneli) ve göle doğru açılan dört kapının kentin merkezinde kesiştiği noktada yer alıyor İznik’in Ayasofya’sı. İstanbul Ayasofya’sı kadar meşhur değil lakin dinler tarihinde yeri ayrı. 325 yılında, Hıristiyanlığın yayılma evresinde çıkan birtakım tartışmaların masaya yatırıldığı birinci konsülün ve 787 yılında ikonoklazm (ikona kırıcılık) tartışmaları sonucu yedinci konsülün burada toplanması, Hıristiyanlık tarihi açısından önemli kılıyor Ayasofya’yı ve İznik’i.
Enez Ayasofya’sı: Türkiye Trakya’sının uç noktası Enez’de, 1960’lı yılların ortalarına kadar kullanılmış fakat bugün harap halde bir Ayasofya var. Fatih Camii olarak da bilinen Enez’in simgesi Ayasofya’nın yapım tarihi net bilinmemekle birlikte Orta Bizans dönemi mimarisine ait olduğu tahmin ediliyor.
Trabzon Ayasofya’sı: Bulunduğu semte ismini veren Trabzon Ayasofya’sı, Latin istilası altındaki İstanbul’dan Trabzon’a gelen Komnenos ailesi tarafından 1250-1260 yılları arasında yaptırılmış. Fatih’in Trabzon’u fethinden sonra da uzun süre kilise olarak hizmet vermeye devam eden mâbed, 16. asrın sonlarında camiye dönüştürülmüş.
[TR724] 15.1.2018
15 Temmuz’da Erdoğan’ı korumak için çatışan polise ByLock’tan 6 yıl 3 ay hapis [TR724]
15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan orada olmadığı halde tutuklayarak başka bir yere götürmeleri için gönderilen askerlerle çatışan Marmaris Karakol Amiri Başkomiser M.O.’nun, Bylock kullanıcısı olduğu için hakkında ‘Silahlı terör örgütüne üye olma’ suçundan Muğla 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açıldığı ve başkomiserin 6 yıl 3 ay hapis cezasına çaptırıldığı ortaya çıktı.
Başkomiser M.O. duruşmada gece yaşananları şöyle anlatmıştı:
“Marmaris’te o gece darbe olduğunda ben oranın karakol amiriydim. Yine darbeyle alakalı askerlerin yargılandığı davada ben müştekiyim. Karşılarına çıkan ilk adamlardan bir tanesi de benim. ‘Teslim ol…’ diye bana bağırdılar onlar. Nedip Cengiz Eker bizim yanımızda şehit oldu.”
Muğla’da görülen ve Cumhurbaşkanı’na suikast girişimi adı verilen davada sadece 1 sanık hakkında beraat kararı verildi. Çocuğunun doğum günü fotoğrafları sayesinde 224 gün sonra beraat eden eski Pilot Yarbay Hüseyin Yılmaz’ın Avukatı Suat Özbek, müvekkilinin o gece yaşadıklarını kitapta şöyle aktardı:
“Recep Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu yerin bilgisini verdiği iddia edilen müvekkilimin suçsuz olduğunu mahkeme sürecinde yaptığımız savunma ile ispatladık ve mahkeme beraat kararı verdi. Bu süreçte müvekkilimin saat 23.00’te Akıncı Kışlası’na gittiğinin iddia edildiği, ancak bahsedilen saatlerde çocuğunun doğum günü için saat 22.30’a kadar evde olduğunu HTS kayıtları, o gece ailesiyle birlikte çekilen fotoğraflar ve tanık ifadeleriyle ispatladık. Mahkeme, sunduğumuz deliller sonrasında saat 22.00 sıralarında Sönmezateş ile konuşan Yarbay Hüseyin’in müvekkilim olmadığı kanaatine ulaştı. Mahkeme müvekkilim hakkında en doğru kararı verdi.”
[TR724] 15.1.2018
Başkomiser M.O. duruşmada gece yaşananları şöyle anlatmıştı:
“Marmaris’te o gece darbe olduğunda ben oranın karakol amiriydim. Yine darbeyle alakalı askerlerin yargılandığı davada ben müştekiyim. Karşılarına çıkan ilk adamlardan bir tanesi de benim. ‘Teslim ol…’ diye bana bağırdılar onlar. Nedip Cengiz Eker bizim yanımızda şehit oldu.”
Muğla’da görülen ve Cumhurbaşkanı’na suikast girişimi adı verilen davada sadece 1 sanık hakkında beraat kararı verildi. Çocuğunun doğum günü fotoğrafları sayesinde 224 gün sonra beraat eden eski Pilot Yarbay Hüseyin Yılmaz’ın Avukatı Suat Özbek, müvekkilinin o gece yaşadıklarını kitapta şöyle aktardı:
“Recep Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu yerin bilgisini verdiği iddia edilen müvekkilimin suçsuz olduğunu mahkeme sürecinde yaptığımız savunma ile ispatladık ve mahkeme beraat kararı verdi. Bu süreçte müvekkilimin saat 23.00’te Akıncı Kışlası’na gittiğinin iddia edildiği, ancak bahsedilen saatlerde çocuğunun doğum günü için saat 22.30’a kadar evde olduğunu HTS kayıtları, o gece ailesiyle birlikte çekilen fotoğraflar ve tanık ifadeleriyle ispatladık. Mahkeme, sunduğumuz deliller sonrasında saat 22.00 sıralarında Sönmezateş ile konuşan Yarbay Hüseyin’in müvekkilim olmadığı kanaatine ulaştı. Mahkeme müvekkilim hakkında en doğru kararı verdi.”
[TR724] 15.1.2018
Yok böyle bir “tanıklık”: Mahkemede gerçekleri söyleyince SEGBİS’i dondurdular, davayı ertelediler! [TR724]
15 Temmuz sonrası tehdit ve işkence ile sözde ‘itirafçı’ yapılan gizli tanıkların mahkemedeki ifadelerindeki zıtlıklar yaşanan hukuksuzlukları gözler önüne serdi. Oda Tv’den Müyesser Yıldız, Doğu Anadolu’da bir şehirde yaşanan ‘itirafçı’ krizini köşesine taşıdı. Eşiyle ve ölümle tehdit edilen tanık önce önüne konulan ifade tutanağını imzalıyor ve 3 kişinin ismini veriyor. Mahkemede ise başına gelen tüm olayları anlatıyor ve ifadesinin zorla alındığını ortaya koyuyor. 3 kişi için “Tanımıyorum ben onları. İşkenceyle ve eşimle tehdit ettiler” açıklamasını yapıyor. Fakat bu ifadeleri açıkladığı sırada duruşmaların görüntülü ve sesli sistemle kaydedildiği SEGBİS birden donuyor. Bu sebepten mahkeme bir hafta sonra tekrar yapılıyor.
Bir hafta sonraki duruşmasına koğuşu değiştirilip gelen tanık, işkence ve tehdit ile alınan ilk ifadelerini tekrarlıyor. Sanık avukatları, “Şimdi ne değişti de tanıyorum diyorsun? Cezaevinde kim görüştü seninle geçtiğimiz hafta?” ifadesini kullanınca da tanık duruşma savcısının yanında oturan Cumhuriyet Başsavcısına bakıyor.
Duruşma sonunda sanıkların tutukluluğuna devam kararı verilirken tanık tahliye edildi.
İşte Müyesser Yıldız’ın o yazısı;
Yok böyle bir “tanıklık”
ByLock olayından sonra, “Aman gizli tanıklara, itirafçılara da dikkat” demiştik.
Buyurun size inanılmaz bir “tanık” vakası!..
Yer, Doğu Anadolu’da küçük bir kentimiz. Konu, darbeye teşebbüs davası.
Soruşturma aşamasında gizli tanıklık yapan ve “Cemaat abisi” diye bilinen tanık, Polis ve Cumhuriyet Savcılığındaki ifadelerinde, “F…” mensubu olduğunu kabul etmiş, tüm yaşantısını anlatmış, bu arada kentte kendisine bağlı bazı askerlerin de adını vermiştir.
Geçen ayki duruşmada, mahkeme heyeti yerini alır. Nedendir bilinmez, duruşma savcısının yanında Başsavcı da duruşmaya çıkar.
Tanık huzura getirilir. Yemin ettirilir.
Mahkeme Başkanı, “Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?” diye sorar.
Tanık, “Tanımıyorum ben onları” cevabını verir.
Mahkeme Başkanı, tanığın ismini verdiği 3 sanığı sırayla ayağa kaldırır. Tanık yine, “Tanımıyorum” der.
Sonrasında şu diyaloglar yaşanır:
Başkan: Neden soruşturma aşamasında “Tanıyorum” dedin?
Tanık: Ben tanıdıklarımı bilgisayardan gösterdim. Sonra, “Darbe davasından içerde olanlar var, zaten darbeci onlar. Ceza alacaklar. Onların da adını ver çıkaralım seni” dediler. Cezaevinde çekilmiş fotoğraflarını gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim. İsimleri de kendileri yazdı.
Başkan: Soruşturma aşamasında verdiğin ifadeyi kabul etmiyor musun?
Tanık: Efendim, ben örgüt üyesiyim. Beni gözaltına aldılar. Günlerce işkence yaptılar. Karımı gözaltına alıp, yan odada bana gösterdiler. Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumuna verdiler. Günlerce işkenceden sonra bana, “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim. “Sana söylediklerine ilave olarak birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin. Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım. Aklımı yitirmek üzereyim, psikolojik tedavi görüyorum.
Salondakiler donar kalır! Donup kalan sadece onlar olmaz. Malum, duruşmalar görüntülü ve sesli sistemle (SEGBİS) kaydediliyor ya, işte bu da donmuştur. Görüntüler kaydedilmiş, ama sesler hışırtılıdır. Mahkeme Başkanı, iyi niyetle bir hafta boyunca kaydın ses çözümlerini yaptırmaya çalışır. Ancak sesler anlaşılamaz.
1 HAFTADA NE DEĞİŞTİ?
Duruşmanın tekrarlanması mecburiyeti hasıl olur. Ve bir hafta sonra “Tanık” yeniden huzura alınır. Bu duruşmada da şunlar olur:
Başkan: Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?
Tanık: Tanıyorum ben onları. Evime gelir giderlerdi.
Başkan: Geçen hafta tanımıyorum dedin.
Tanık: O zaman kendilerine ve ailelerine acımıştım.
Başkan: Şimdi ne değişti?
Tanık: Düşündüm ki, herkes suçunun cezasını çeksin.
Başkan: Peki o zaman, teşhis ettireceğim sana bu şahısları.
Avukatların da talebi üzerine teşhis edilecek 3 sanığa ilave olarak 5 kişi daha ayağa kaldırılır ve tanık bu 8 kişi arasından 3’ünü teşhis eder. Bu 3 kişi önceki duruşmada da kendisine gösterilen kişilerdir zaten. Buna rağmen 1’i hakkında, “Benziyor” ifadesini kullanır. Oysa, bu sanık uzun boylu, saçları önden epeyce dökük, sarışın teşhisi kolay bir kişidir.
Her neyse, duruşmadaki diyaloglara devam edelim:
Başkan: Evet, söyle bakalım ne biliyorsun sanık hakkında?
Tanık: Ne demişim daha önce efendim?
Başkan: Önce sen söyle bakalım.
Tanık, zorlanarak da olsa kendisine ezberletildiği tahmin edilen kolluktaki ifadesinden birkaç cümleyi tekrarlar. Sıra avukatların sorularına gelir.
Sanık avukatı, müvekkilinin “Rütbesini, tugaydaki görevini” sorar. Tanık, “Bilmiyorum. Nereden bileyim avukat bey” karşılığını verir. Avukat, “Örgüt abisiymişsin ya!.. Bu örgüt, mensuplarının hele ki, asker mensuplarının her şeyini kayda alıyor” diye tepki gösterir. Tanığın cevabı, “Ben öyle şeyleri bilmiyorum avukat bey” olur.
Avukat peşpeşe yeni sorular yöneltir; “Sanık nereli? Eşi çalışıyor mu, ne iş yapar? Kaç çocuğu var?” gibi…
Eş ve çocuklarla ilgili sorulara “Bilmiyorum” cevabını veren tanık, sanığın memleketi için de, “Sanırım Karadenizli. Gümüşhane, Ordu, Trabzon olabilir” der.
GÖREVDEKİ SANIĞIN TAYİNİNİ ÇIKARDI
Avukat, tanığa soruşturma aşamasındaki, “Benimle birkaç kez görüştü, eşinden habersiz gelirdi” şeklindeki ifadesini hatırlatır. Devamında şu konuşmalar olur:
Tanık: Bilmiyorum avukat bey. Öyle mi demişim?
Avukat: Sanık bu şehre ne zaman tayin oldu?
Tanık: Bilmiyorum.
Avukat: Sen bu adamı bir örgüt abisinden devralmadın mı?
Tanık: Hayır, almadım.
Avukat: Eee, nasıl tanıştınız?
Tanık: Benim evime geldi.
Avukat: Nasıl yani, ziline basıp gelince mi tanıştınız?
Tanık: Evet avukat bey.
Avukat: Evini nereden biliyormuş?
Tanık: Bilmiyorum ki.
Avukat: Sen ziline basan herkesi eve alır mısın?
Tanık: Alırım.
Avukat: Gizli örgütsünüz ya onun için soruyorum, dikkatli olmak zorunda değil misiniz? Peki, nasıl haberleşiyordunuz?
Tanık: Haberleşmiyorduk.
Avukat: Kaç kez geldi evine?
Tanık: Bir kaç kez gelmiştir.
Avukat: Kabaca tarihleri hatırlıyor musun?
Tanık: Hayır.
Avukat: Polisteki ifadende tayin oldu gitti şehirden demişsin?
Tanık: Evet.
Avukat: Ne zaman gitti?
Tanık: 2016 Şubat, Mart, Mayıs falan olabilir. Bahar aylarıydı. (Soruşturma aşamasındaki ifadesinde ise Nisan demiş.)
Avukat: Adam tayin olmamış ki!.. Darbe gecesi bile görevde!..
Tanık: Ne bileyim ben avukat bey?
Avukat: Sen geçen hafta buraya geldin ve “Sanığı tanımıyorum” dedin, hatta, “Yemin ederim ilk kez görüyorum” dedin.
Tanık: Evet.
Avukat: Şimdi ne değişti de tanıyorum diyorsun? Cezaevinde kim görüştü seninle geçtiğimiz hafta?
Bu soru üzerine tanık. Başsavcıya doğru bakar.
Avukat, “Neden bakıyorsun Savcı Beye? Sayın Başkanım, tanık size bakarak konuşsun, ikaz edin lütfen” der. Mahkeme Başkanının, tanığı uyarmasından sonra Avukat, sorusunu tekrarlar. Tanık, kimseyle görüşmediğini söyler. Diyalog şöyle sürer:
Avukat: Psikolog görüştü mü?
Tanık: Görüştü, ama onunla benim rahatsızlığımız üzerine konuşuyorum. İyi geliyor.
Avukat: Koğuşun değişti mi?
Tanık: Evet. Geçen hafta burada ifade verdikten sonra koğuşumu değiştirdiler.
Avukat: Sen mi istedin bu değişikliği?
Tanık: Hayır.
Avukat: Hangi koğuşa aldılar? Kimler var yeni koğuşunda?
Tanık: Polisler var. (Tek tek isimlerini sayar. Bu da göstermektedir ki, tanığın hafızası oldukça iyi.)
Avukat: Tekrar şu polisteki teşhis işlemine dönelim. Sen nasıl teşhis ettin bu şahısları?
Tanık: Bana bilgisayardan resimler gösterdiler, tanıdıklarımı söyledim. Sonra cezaevinde çekilmiş resmini gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim.
Avukat: Adını nereden biliyordun?
Tanık: Ben ne bileyim avukat bey? Onlar söylediler adını da.
Avukat: Sen bu ifadeyi verirken avukat yok muydu?
Tanık: Yoktu. İş bittikten sonra geldi. İmzaladı, gitti.
SENİ DE Mİ SÖYLEMİŞİM?
Bu cevaplardan sonra başka sorusu olmadığını belirten Avukat, sözkonusu ifadeyi imzalayan Avukat dahil tüm sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını bildirir.
Ancak duruşmanın asıl bombası birkaç saniye sonra patlar.
Tanığın adını vermediği, tanıkla da hiçbir ilgisi olmayan bir sanık, Mahkeme Başkanından izin isteyerek, soru sormak üzere kürsüye gelir.
Tanığın tepkisi şu olur:
“Seni de mi söylemişim?”
Sonuç:
Sanıkların tutukluluğuna devam kararı verilir. Bu tanık ise tahliye edilir!..
Hasılı kelam; İktidar Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay’la ilgili verdiği tahliye kararına, “F… ile mücadelede zaafiyete yol açar” diye tepki gösteriyor da peki bu “mücadele yöntemlerine” ne demeli?
[TR724] 14.1.2018
Bir hafta sonraki duruşmasına koğuşu değiştirilip gelen tanık, işkence ve tehdit ile alınan ilk ifadelerini tekrarlıyor. Sanık avukatları, “Şimdi ne değişti de tanıyorum diyorsun? Cezaevinde kim görüştü seninle geçtiğimiz hafta?” ifadesini kullanınca da tanık duruşma savcısının yanında oturan Cumhuriyet Başsavcısına bakıyor.
Duruşma sonunda sanıkların tutukluluğuna devam kararı verilirken tanık tahliye edildi.
İşte Müyesser Yıldız’ın o yazısı;
Yok böyle bir “tanıklık”
ByLock olayından sonra, “Aman gizli tanıklara, itirafçılara da dikkat” demiştik.
Buyurun size inanılmaz bir “tanık” vakası!..
Yer, Doğu Anadolu’da küçük bir kentimiz. Konu, darbeye teşebbüs davası.
Soruşturma aşamasında gizli tanıklık yapan ve “Cemaat abisi” diye bilinen tanık, Polis ve Cumhuriyet Savcılığındaki ifadelerinde, “F…” mensubu olduğunu kabul etmiş, tüm yaşantısını anlatmış, bu arada kentte kendisine bağlı bazı askerlerin de adını vermiştir.
Geçen ayki duruşmada, mahkeme heyeti yerini alır. Nedendir bilinmez, duruşma savcısının yanında Başsavcı da duruşmaya çıkar.
Tanık huzura getirilir. Yemin ettirilir.
Mahkeme Başkanı, “Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?” diye sorar.
Tanık, “Tanımıyorum ben onları” cevabını verir.
Mahkeme Başkanı, tanığın ismini verdiği 3 sanığı sırayla ayağa kaldırır. Tanık yine, “Tanımıyorum” der.
Sonrasında şu diyaloglar yaşanır:
Başkan: Neden soruşturma aşamasında “Tanıyorum” dedin?
Tanık: Ben tanıdıklarımı bilgisayardan gösterdim. Sonra, “Darbe davasından içerde olanlar var, zaten darbeci onlar. Ceza alacaklar. Onların da adını ver çıkaralım seni” dediler. Cezaevinde çekilmiş fotoğraflarını gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim. İsimleri de kendileri yazdı.
Başkan: Soruşturma aşamasında verdiğin ifadeyi kabul etmiyor musun?
Tanık: Efendim, ben örgüt üyesiyim. Beni gözaltına aldılar. Günlerce işkence yaptılar. Karımı gözaltına alıp, yan odada bana gösterdiler. Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumuna verdiler. Günlerce işkenceden sonra bana, “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim. “Sana söylediklerine ilave olarak birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin. Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım. Aklımı yitirmek üzereyim, psikolojik tedavi görüyorum.
Salondakiler donar kalır! Donup kalan sadece onlar olmaz. Malum, duruşmalar görüntülü ve sesli sistemle (SEGBİS) kaydediliyor ya, işte bu da donmuştur. Görüntüler kaydedilmiş, ama sesler hışırtılıdır. Mahkeme Başkanı, iyi niyetle bir hafta boyunca kaydın ses çözümlerini yaptırmaya çalışır. Ancak sesler anlaşılamaz.
1 HAFTADA NE DEĞİŞTİ?
Duruşmanın tekrarlanması mecburiyeti hasıl olur. Ve bir hafta sonra “Tanık” yeniden huzura alınır. Bu duruşmada da şunlar olur:
Başkan: Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?
Tanık: Tanıyorum ben onları. Evime gelir giderlerdi.
Başkan: Geçen hafta tanımıyorum dedin.
Tanık: O zaman kendilerine ve ailelerine acımıştım.
Başkan: Şimdi ne değişti?
Tanık: Düşündüm ki, herkes suçunun cezasını çeksin.
Başkan: Peki o zaman, teşhis ettireceğim sana bu şahısları.
Avukatların da talebi üzerine teşhis edilecek 3 sanığa ilave olarak 5 kişi daha ayağa kaldırılır ve tanık bu 8 kişi arasından 3’ünü teşhis eder. Bu 3 kişi önceki duruşmada da kendisine gösterilen kişilerdir zaten. Buna rağmen 1’i hakkında, “Benziyor” ifadesini kullanır. Oysa, bu sanık uzun boylu, saçları önden epeyce dökük, sarışın teşhisi kolay bir kişidir.
Her neyse, duruşmadaki diyaloglara devam edelim:
Başkan: Evet, söyle bakalım ne biliyorsun sanık hakkında?
Tanık: Ne demişim daha önce efendim?
Başkan: Önce sen söyle bakalım.
Tanık, zorlanarak da olsa kendisine ezberletildiği tahmin edilen kolluktaki ifadesinden birkaç cümleyi tekrarlar. Sıra avukatların sorularına gelir.
Sanık avukatı, müvekkilinin “Rütbesini, tugaydaki görevini” sorar. Tanık, “Bilmiyorum. Nereden bileyim avukat bey” karşılığını verir. Avukat, “Örgüt abisiymişsin ya!.. Bu örgüt, mensuplarının hele ki, asker mensuplarının her şeyini kayda alıyor” diye tepki gösterir. Tanığın cevabı, “Ben öyle şeyleri bilmiyorum avukat bey” olur.
Avukat peşpeşe yeni sorular yöneltir; “Sanık nereli? Eşi çalışıyor mu, ne iş yapar? Kaç çocuğu var?” gibi…
Eş ve çocuklarla ilgili sorulara “Bilmiyorum” cevabını veren tanık, sanığın memleketi için de, “Sanırım Karadenizli. Gümüşhane, Ordu, Trabzon olabilir” der.
GÖREVDEKİ SANIĞIN TAYİNİNİ ÇIKARDI
Avukat, tanığa soruşturma aşamasındaki, “Benimle birkaç kez görüştü, eşinden habersiz gelirdi” şeklindeki ifadesini hatırlatır. Devamında şu konuşmalar olur:
Tanık: Bilmiyorum avukat bey. Öyle mi demişim?
Avukat: Sanık bu şehre ne zaman tayin oldu?
Tanık: Bilmiyorum.
Avukat: Sen bu adamı bir örgüt abisinden devralmadın mı?
Tanık: Hayır, almadım.
Avukat: Eee, nasıl tanıştınız?
Tanık: Benim evime geldi.
Avukat: Nasıl yani, ziline basıp gelince mi tanıştınız?
Tanık: Evet avukat bey.
Avukat: Evini nereden biliyormuş?
Tanık: Bilmiyorum ki.
Avukat: Sen ziline basan herkesi eve alır mısın?
Tanık: Alırım.
Avukat: Gizli örgütsünüz ya onun için soruyorum, dikkatli olmak zorunda değil misiniz? Peki, nasıl haberleşiyordunuz?
Tanık: Haberleşmiyorduk.
Avukat: Kaç kez geldi evine?
Tanık: Bir kaç kez gelmiştir.
Avukat: Kabaca tarihleri hatırlıyor musun?
Tanık: Hayır.
Avukat: Polisteki ifadende tayin oldu gitti şehirden demişsin?
Tanık: Evet.
Avukat: Ne zaman gitti?
Tanık: 2016 Şubat, Mart, Mayıs falan olabilir. Bahar aylarıydı. (Soruşturma aşamasındaki ifadesinde ise Nisan demiş.)
Avukat: Adam tayin olmamış ki!.. Darbe gecesi bile görevde!..
Tanık: Ne bileyim ben avukat bey?
Avukat: Sen geçen hafta buraya geldin ve “Sanığı tanımıyorum” dedin, hatta, “Yemin ederim ilk kez görüyorum” dedin.
Tanık: Evet.
Avukat: Şimdi ne değişti de tanıyorum diyorsun? Cezaevinde kim görüştü seninle geçtiğimiz hafta?
Bu soru üzerine tanık. Başsavcıya doğru bakar.
Avukat, “Neden bakıyorsun Savcı Beye? Sayın Başkanım, tanık size bakarak konuşsun, ikaz edin lütfen” der. Mahkeme Başkanının, tanığı uyarmasından sonra Avukat, sorusunu tekrarlar. Tanık, kimseyle görüşmediğini söyler. Diyalog şöyle sürer:
Avukat: Psikolog görüştü mü?
Tanık: Görüştü, ama onunla benim rahatsızlığımız üzerine konuşuyorum. İyi geliyor.
Avukat: Koğuşun değişti mi?
Tanık: Evet. Geçen hafta burada ifade verdikten sonra koğuşumu değiştirdiler.
Avukat: Sen mi istedin bu değişikliği?
Tanık: Hayır.
Avukat: Hangi koğuşa aldılar? Kimler var yeni koğuşunda?
Tanık: Polisler var. (Tek tek isimlerini sayar. Bu da göstermektedir ki, tanığın hafızası oldukça iyi.)
Avukat: Tekrar şu polisteki teşhis işlemine dönelim. Sen nasıl teşhis ettin bu şahısları?
Tanık: Bana bilgisayardan resimler gösterdiler, tanıdıklarımı söyledim. Sonra cezaevinde çekilmiş resmini gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim.
Avukat: Adını nereden biliyordun?
Tanık: Ben ne bileyim avukat bey? Onlar söylediler adını da.
Avukat: Sen bu ifadeyi verirken avukat yok muydu?
Tanık: Yoktu. İş bittikten sonra geldi. İmzaladı, gitti.
SENİ DE Mİ SÖYLEMİŞİM?
Bu cevaplardan sonra başka sorusu olmadığını belirten Avukat, sözkonusu ifadeyi imzalayan Avukat dahil tüm sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını bildirir.
Ancak duruşmanın asıl bombası birkaç saniye sonra patlar.
Tanığın adını vermediği, tanıkla da hiçbir ilgisi olmayan bir sanık, Mahkeme Başkanından izin isteyerek, soru sormak üzere kürsüye gelir.
Tanığın tepkisi şu olur:
“Seni de mi söylemişim?”
Sonuç:
Sanıkların tutukluluğuna devam kararı verilir. Bu tanık ise tahliye edilir!..
Hasılı kelam; İktidar Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay’la ilgili verdiği tahliye kararına, “F… ile mücadelede zaafiyete yol açar” diye tepki gösteriyor da peki bu “mücadele yöntemlerine” ne demeli?
[TR724] 14.1.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)