El-Hüccetü'z-Zehra nerede yazıldı?.. [Abdullah Aymaz]

Afyon’un soğuğunu çok iyi bilirim. Sanki ayazlar ve soğuklar Ege Bölgesinde Afyon’dan çevreye dağıtılır. Çünkü Kütahya’lı olduğum için çoğu defa İzmir’e giderken Afyon üzerinden otobüslere binerdim. Onun için kış soğuklarında arabalarda yer buluncaya kadar oradan oraya koşturma sonrasında hep soğuk ve ayazın şiddetiyle yüz yüze gelirdik. Üstad Hazretleriyle beraber Afyon hapsine giren ağabeylerin hatıralarında hep soğuğa temaslarını da görüyoruz. İşte İnebolu kahramanlarından İbrahim Fakazlı Ağabeyin sözleri:

“Afyon hapsinde falakaya yatırılmamıza rağmen ne pahasına olursa olsun, bir fırsatını bulup Üstadın yanına çıkmayı gözlerdik. Kışın son derece soğuk bir gününde Üstadın yanına gizlice çıkmıştım. Hz. Üstad çok hasta idi. Bana elini uzattı, ‘Tut’ dedi. Ben de tuttum ve öptüm. Ateşler  içindeydi, elim sıcağına tahammül edemiyordu. ‘İbrahim çok hastayım. Artık öleceğim, siz varsınız diye teselli buluyorum’ derken Ceylan Çalışkan geldi. Aynı şeyleri ona da tekrarladı. ‘Ne yapalım?’ diye çaresizlik içinde birbirimize sarıldık, ağlaştık, helalleştik. Üstad bize çok dua etti ve sonra bizi gönderdi. Dönüşte meseleyi kardeşlere anlattık, çok dualar ettik. Cevşenler okuduk. Sonradan anladık ki, Üstad’ı zehirlemişler.

“Kış mevsimi. Her taraf donmuş Afyon’un çevreyle irtibatı kesilmiş, demiryolu kapanmıştı. 15-20 gün şehre yiyecek, yakacak gelmemiş, sular akmıyordu. Hz. Üstad’ın pencereleri kırık dökük, döşeme tahtaları aralıklı, ısınmak mümkün değil. O gün Hz. Üstad’ı önünde bir gaz tenekesi, içinde bir mikdar mangal kömürü, bir çaydanlık, çift battaniye altında iki kat olmuş halde gördüm. Üstadın koğuşunun karşısında bir koğuş daha vardı ki, o koğuştaki pencerenin camları yeniden takılmış, kapıları tamir ettirilmişti. Koğuşun içinde dökme soba, sıcak hamam gibi banyo suları akıyor. Bu koğuşta komünizmden müebbet hapse mahkum bir genç kadına tecavüz etmiş bir doktor, bir de siyasî mahkum vardı. Bunlar imtiyazlı mahkumlardı. Dışarıdan yardımları gelir; hatta komünist gecelerinde dışarıda gezdiklerini söylerlerdi.

“Altı kadar koğuş vardı. Her koğuşta Nur talebeleri bulunuyordu. İdareye, savcılığa ‘Soğuktan donuyoruz, Üstadımız artık dayanamıyor, kömür, yakacak, soba…’ şekilde yazılar yazıldı. Fakat hiçbir netice vermedi. Bu meseleden halk da haberdar olmuştu. Halk ‘mahpuslar donuyor’  diye duymuşlar ve ileri gelenler zorlamışlar. Sonunda istasyonda kalmış olan bir kamyon kadar maden kömürü jandarmaların nezareti altında torbalarla ağır cezalı mahkumlara taşıttırılıp hapisane bahçesine getirildi. Herkese birer teneke verdiler. Ama bu defa o kömürü yakacak ne soba vardı, ne de mangal. Bunun için kömür hiçbir işe yaramadı. Sonunda Mustafa Osman kardeş bir kağıt üzerine saçtan yapılmış ızgaralı bir kömür sobasının krokisini çizerek kendisi adına aldırttı. O sırada Üstad’ı o geniş ve camları kırık koğuştan aldılar. Beşinci Koğuşa verdiler. Güya Üstad’a acıdılar. Halbuki bu koğuş yankesicilik ve hırsızlık suçlarından mahkum olan serserilerin  bulunduğu kalabalık bir koğuştu. Tâ ki, Hz. Üstad, alışık olmadığı bu gürültülü yerde daha çok inlesin.

“Bizim koğuşla ikinci koğuşa aynı kapıdan girildi. Biz kendi hissemize düşen kömürleri Hz. Üstad’a hediye ediyorduk. Mustafa Osman da yaptırdığı sobayı Üstad’a  hediye etmişti. Üstad’ı aldıkları Beşinci Koğuşta Nadir Hoca diye bir mahkum vardı. Oraya bakıyordu. Hemen koğuşun bir kısmını battaniyelerle bölerek Üstad Hazretleri için bir oda yapmış, içine de sobayı kurmuş. Üstad’ı oraya almış ve sobayı yakmışlar. Mahkûmlar Üstad’ı rahatsız etmemek için hiç ses seda çıkarmıyorlarmış. Diğer koğuşlar, gardiyan ve müdür odaları soğuktan donmuş bir halde iken, Üstad’ın bulunduğu koğuş, hamam gibi sıcak olmuş bir Cennete dönmüştü. Mahkûmlar Üstad’a hizmet için yarışa girmişler ve namaz kılmaya başlamışlardı.

“İşte El-Hüccetü’z-Zehra böyle bir hava içinde yazılmaya başlandı.”

Bu parlak, bu zehra hüccet, hârika delilleriyle bir şaheserdir ama zindanlarda yazılmıştı.

“Ellerimizi acıtan dikenler, bir gün işte böyle avucumuza renk renk ve güzel kokulu güller doldurur.”

[Abdullah Aymaz] 28.2.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Derin devletin gazetesi ve son büyük oyun [Akif Umut Avaz]

Fiili diktatörlüğünü yasallaştıracak tarihi referandum yaklaştıkça Erdoğan’ın, geleneği olduğu üzere, tepe tepe kullanılabileceği bir mağduriyete duyduğu ihtiyaç kendisini daha fazla hissettiriyor. Bu amaçla girişilen irili ufaklı denemelere rağmen esaslı bir mağduriyete duyulan bu ihtiyaç henüz giderilebilmiş değil.

Kabul edelim ki çok esaslı bir mağduriyet senaryosu olarak başarıyla sahnelenen 15 Temmuz askeri darbe teşebbüsünün üzerinden zaman geçtikçe etkisi azalıyor. Amacının ve aktörlerinin kimler olduğu başta olmak üzere hakkındaki soru işaretleri, çelişkiler ve şüpheler artıyor. Bu durum, demokrasi tabutuna son çiviyi çakmakta kullanılacak esaslı ve yüksek dozda bir mağduriyete olan ihtiyacı daha da büyütüyor.

Etkili “hayır” kampanyası yapabilecek muhalefet liderlerinin tutuklanıp geride kalanlara gözdağı verildiği, “hayır” diyen vatandaşların gözaltına alındığı, özgür tartışmaya zemin oluşturacak medya organlarının kapatıldığı, muhalif her sesin susturulduğu, hapishanelerin hırsız, katil, tecavüzcü, tacizci gibi gerçek suçlulardan arındırılıp muhalif aydınların çilehanesine dönüştürüldüğü bir ortamda adil ve özgür bir oylama yapılamayacağı ortada. Bu yüzden 16 Nisan referandumunun kesinlikle demokratik, özgür ve adil olamayacağı tespitini şimdiden peşinen yapabiliriz.

SORGULANMAZLIK ZIRHI İÇİN ESASLI BİR MAĞDURİYET LAZIM

Hiç şüpheniz olmasın ki, Erdoğan da kendi eseri olan bu rezil durumun farkında. Zaten yeni ve çok esaslı bir mağduriyete olan ihtiyacı biraz da bundan kaynaklanıyor. Kotarabilirse böyle bir mağduriyet sadece oylama sonuçlarını lehine çevirmesine yaramayacak. Ne yaparsa yapsın olur da sandıktan istediği sonucu alamazsa bile mutlaka deklare edeceği büyük zaferini böylelikle sorgulanamaz hale getirecek.

Ellerinde örnek alacakları başarılı bir tecrübe de var. Açıklığa kavuşturmak şöyle dursun, özenli bir gayretle üstünü kapatmaya çalıştıkları tuhaflıklarla dolu 15 Temmuz darbe müsameresi sonrası Erdoğan’ın anayasayı çöpe atarak gerçekleştirdiği asıl darbeyi sorgulayan mı oldu sanki? Öte yandan, Erdoğan’ın iştahını kabartan bu şeytani tecrübenin bir benzerini denemesinden kendisini alıkoyabilecek bir güç de kalmadı? Öyleyse Kabataş yalanı, 17/25 Aralık kepazeliklerinin üstünü örtmek için piyasaya sürülen akıl almaz yalanlar, Sümeyye suikastı palavrası, 15 Temmuz müsameresi ve benzeri bir sürü mağduriyet mizanseniyle bugüne kadar gemisinin yelkenlerini hep güç ve iktidar rüzgârıyla doldurmayı başarmış Erdoğan’ın aynı yönde yeni teşebbüslerini beklemek gerekir.

Unutmayalım ki, 2007’den beri Erdoğan’ın esaslı mağduriyet oluşturma amaçlı her teşebbüsünde ordu içindeki bazı unsurlara hep başrol verildi. 17/25 Aralık 2013’te hırsızlık, rüşvet ve yolsuzlukta suçüstü yakalandığı andan itibaren uydurduğu “FETÖ” palavrasını inandırıcı kılmak için bile kanlı darbe teşebbüsüyle başrolü yine Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki aynı yapılar üstlendi. Bu rol dağılımının, 27 Nisan 2007 e-muhtırasının hemen akabinde, Erdoğan’ın dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Dolmabahçe’de yaptığı kirli pazarlıklarla nasıl bir ilişkisinin olduğunu hala bilemiyoruz. Ama o görüşmeden sonra Erdoğan ve TSK içerisindeki bazı unsurların, bazen ters köşe atraksiyonlar yaparak da olsa, aynı hedefe doğru hareket ettiklerine dair kuşkular taşımak için sebep çok.

‘DEVLET GAZETESİ’ HÜRRİYET TAM DA BUGÜNLER İÇİN VAR

İşte bu noktada, oldum olası kendisine hep “devlet gazetesi” demekten gurur duyan Hürriyet ve lokomotifliğini yaptığı Doğan Medya Grubu’nun diğer yayın organlarının oynadığı rol önem kazanıyor. 10 Eylül 2002 tarihinde Zaman gazetesine verdiği röportajda Aydın Doğan Nuriye Akman’ın sorularına şöyle cevap vermişti (Erdoğan, eşi benzeri görülmedik bir vandallıkla Zaman’ın tüm arşivini yok ettiği için bu söyleşinin orijinaline ulaşmak artık imkansız.):

“- Siyasi görüşünüzü açıklarken, ‘mek parmak soldayım’ dermişsiniz.

– Evet, ben onu Milliyet gazetesi için söyledim.

– Nedir ‘mek’? Bir Kelkit lafı mı?

– Evet, çok az demek…

– Milliyet ‘mek parmak’ soldaysa, Hürriyet nerede?

– Hürriyet devlet gazetesi daha çok.

– Güzel! Demin devlet gazetesi olduğunu kabul etmiyordunuz, şimdi itiraf ettiniz. (Kahkahalar)

– Bunun için fazla konuşmamak lazım. (Kahkahalar) Ben bir kadeh içmiş olsaydım, sen beni felaket konuşturacaktın demek.

– Hürriyet’i herkese verirler mi derken, bunu demek istiyordum.

– İyi ediyordun. (Kahkahalar) Ne diyeyim?”

Özellikle TSK içerisinde kümelenmiş derin bir yapı 28 Şubat 1997’de Türkiye’nin rotasını değiştirme amacı taşıyan süreç çerçevesinde mütedeyyin kesimlere karşı giriştikleri cadı avında arzuladıkları hedefe ulaşamamıştı. Ne medyada, ne eğitimde, ne sivil toplumda, ne de kamuda hedeflerine ulaşmak şöyle dursun, giriştikleri her anti-demokratik hamle ürettiği mağduriyetler yüzünden kendi itibarlarını yemiş bitirmişti.

Dipdiri olduklarından asla şüphe edilemeyecek aynı ekip ve devamları bugün başta Gülen Hareketi olmak üzere hedefe koydukları tüm sivil ve demokrat kesimleri yok etme işinde elverişli bir maşa kullanmayı neden akıl etmiş olmasınlar? Türk siyasetinde sihirli iktidar iksiri olan “mağduriyet”i neden Erdoğan’a bolca bahşettikçe bahşetmiş olmasınlar? Zamanı geldiğinde ise tüm zaaflarını ve açıklarını çok iyi bildikleri tarihin görüp görebileceği bu en kaypak siyasi müraiyi kendi amaçları doğrultusunda neden kullanmış olmasınlar?

Müesses nizamın ne medyasına, ne iş dünyasına hiç dokunulmazken, daha geniş açıdan bakıldığında onların menfaatleri adına hareket ettikleri görülen 28 Şubatçıların da kafayı taktığı liberallerin, solcuların, Anadolu sermayesinin ve Anadolu’ya hitap eden medyanın kökten kazınması, Kürt meselesinde onlarla aynı çizgiye gelinmiş olması size de tuhaf gelmiyor mu?

DERİN DEVLET OYUNLARINDA GENELKURMAY’IN YERİNİ MİT ALDI

İşte bu noktada, bana göre, taşlar yerli yerine oturuyor. Kemalist-laikçi derin devletin odağını eskiden Genelkurmay Başkanlığı oluştururdu. Bu derin yapı, dış politika ve güvenlikte Avrasyacı, iç siyasette bir nevi Baasçı amaçlar güderdi. Siyasal İslamcı Erdoğan kamuflajına rağmen aynı ekibin etkin olduğu yeni derin devletin eskiden tek farkı olsa olsa odağında bugün MİT’in bulunması olabilir.

Erdoğan’ın müsteşarını, nihayetinde yine asker kökenli Hakan Fidan’la, değiştirmek dışında hiç dokunmadığı MİT’i mevcut haliyle tam sahiplenmiş olmasındaki tuhaflık dikkatinizi hiç çekmiyor mu? Hele aynı MİT’in uzmanı olduğu türlü psikolojik harp yöntemleriyle burnuna adeta bir halka takmışçasına Erdoğan’ı istediği zaman istediği yere sürüklemedeki kabiliyetlerini göz önüne aldığınızda durum daha da ilginçleşmiyor mu?

15 Temmuz 2016 gecesi güya tarihi çağrı için Erdoğan’ın kendi telefonu ve onca danışmanının telefonu varken bir MİT’çinin (Nuh Yılmaz) telefonundan, yandaş onca yayın organı duruyorken özellikle o güne kadar kavgalıymış gibi gözüktüğü Aydın Doğan’ın ifadesiyle “devletin” CNN Türk’üne ve Hande Fırat’a konuşmuş olması bir tesadüf mü? Yoksa olay, derin devletin yeni güç merkezi olan MİT’in, derin devletin oldum olası medyası durumundaki Hürriyet ve kardeş yayın organlarını alışkanlıkla devreye sokmasından mı ibaretti? Bu konuda akla gelebilecek her soru, her şüphe makuldür ve mutlaka yüksek sesle dile getirilmelidir. Türk siyasetinde iktidar iksiri olan mağduriyet üretiminde geçmişte sıklıkla rol almış aktörlerin tamı tamına aynı rolleri üstlenmeleri bir tesadüf olabilir mi? Hiç sanmam…

15 TEMMUZ MİZANSENİNDE ROL VERİLEN TÜM AKTÖRLER YİNE SAHNEDE

En son bir derin devlet prodüksiyonu olan 15 Temmuz mizanseninde rol verilen tüm aktörler, referanduma haftalar kala bugün yine sahnedeler ve kabul edelim ki rollerini hakkıyla oynuyorlar. Haber alma kaynakları 15 Temmuz’da deşifre olan Hande Fırat yine başrolde mesela. Tek farkla bu sefer kullandığı mecra CNN Türk değil, Hürriyet… Bir şiir vesilesiyle Erdoğan’ı ülkenin başına musallat eden derin yapılar (bu sefer odaklandıkları MİT’te) Erdoğan’a mağduriyet üretmekte yine TSK’yı kullanıyorlar.

Meğer bu sefer “genç subaylar” değil, doğrudan “karargâh rahatsızmış”… Hani şu aralarında çok yıldızlı komutanların da olduğu binlerce mensubu abuk sabuk iddialarla hücrelerde gece gündüz işkence gören karargâh… Silah arkadaşlarının düşürüldüğü durumdan değil ama başka 7 konudan çok ama çok rahatsızmış… Erdoğan ise son derece başarılı olduğu aynı rolde yine: Değer tanımaz gaddar bir zalimin olabilecek en aşağılık hali olan mağduru oynama rolünde.

MİT’le ve derin devlet yapılarıyla ilişkileri konusunda hakkında envai çeşit şaiya bulunan Devlet Bahçeli’nin akıl almaz bir hızla sert Erdoğan karşıtlığından koşulsuz Erdoğan yardakçılığına dönüşümünü de açıklayabilecek bu yaklaşım, konvansiyonel derin devletin iplerini tamamen ele geçirdiği Erdoğan kamuflajıyla hedeflerine hızla yaklaştığı öngörüsünü esas alır.

Bahçeli’nin her normal insanın midesini bulandıran bu tuhaf hali, TÜSİAD’ın olup bitenlere dair hiçbir rahatsızlık izhar etmemesi, TSK içerisindeki laikçi askerlerin olup bitenden hoşnut olmadıklarına dair tek bir imada bile bulunmamaları, devlet gazetesi Hürriyet ve ait olduğu grubun mevcut gidişata canla başla destek olması cirmini kestiremediğim ama büyük ama çok büyük olduğundan şüphe duyduğum yeni bir şeytani oyunun sahnede olduğuna işaret ediyor. Kimbilir, belki de bu sahnelenen son büyük oyun olacak… Demokrasinin tabutundaki son büyük çivi…

[Akif Umut Avaz] 28.2.2017 [TR724]

O rakam Ocak’ta işten attıklarınızın yarısı bile etmiyor [Analiz: Semih Ardıç]

Talimatla enflasyonu düşürdüğünü zannedenler bu defa işsizlere de aynı metotla iş bulacaklarını iddia ediyorlar. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu 1,3 milyon üyesi adına Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a ‘huzurda’ işsizliği azaltma sözü verdi. ‘Gümbür gümbür’ sözlerin sarf edildiği toplantının üzerinden neredeyse bir ay geçti.

İş âlemi, akademi ve medya, Saray’ın kapı kulu haline geldiğinden bu yana Türkiye’de makuliyetten uzak hiçbir mevzua muhalefet edilmiyor, edilemiyor. Paralel Hazine ve ballı ihalelerin ilk safhasında olduğu gibi işsizliği talimatla azaltma teşebbüsüne de itiraz gelmedi. Aklı başında biri çıkıp, “Dalga mı geçiyorsunuz? Şirketler maaş vermekte zorlanırken nasıl ilave eleman istihdam edecek?” demedi, diyemedi.

İŞSİZE BİR PARMAK BAL

16 Nisan’da referandum sandığı kurulacak. O tarihe kadar işsizliğin azalmayacağını bizzat bu kampanyaları tertip edenler gayet iyi biliyor. Maksat ‘çalışıyoruz, hallolacak’ mesajı vermek. Kampanyayı tertip edenlerin maksadı sadece oy ütmek. İşsizin ağzına bir parmak bal çalıp referandum köprüsünden karşıya geçmekten başka bir gayeleri yok.

İstihdam seferberliğine verilecek en isabetli isim ‘referandum seferberliği’ olurdu. Trafik cezalarını bile tebliği ettirmeyecek kadar ayrıntıları hesap eden hükümet, parti kursalar yüzde 10 barajını rahatlıkla geçebilecek nüfusa (iş bulma ümidini kaybedenlerle yüzde 19,5) sahip işsizlere dâir propagandayı ihmal eder mi hiç!

Seferberliğin sebebi belli. Devletin ve özel sektörün imkânları, meselelere kalıcı çareler bulmak için değil sandıktan ‘evet’ çıkmasını sağlayacak kısa vadeli menfaatlere feda ediliyor. ‘Altay Tankı’na TÜMOSON motoru’ yalanının hakikatmiş gibi takdim etmekten emekliye 8 lira maaş promosyonu vermeye kadar serapa popülizm kokan adımlar bunlar… Yalan, hakikatin o göz alıcı elbisesi ile dolaştırılıyor, milyonlar kandırılıyor.

AKP 14 SENEDE YAPAMADIĞINI 3 AYDA YAPACAK!

İşsizlik AKP devr-i iktidarında yüzde 10’dan aşağı inmedi. Tek parti iktidarları arasında işsizlik sicili en bozuk parti AKP. Başarısız olduğu bu sahada 14 senede yapamadığını iki ayda mı yapacak? Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu 1 Şubat’tan itibaren 120 bin kişiye iş imkânı sunulduğunu söylüyor. ‘Gümbür gümbür’ istihdama bakın!

Her yeni elemanın bir senelik masrafı İşsizlik Fonu’ndan karşılanacağı halde beyan edilen rakam devede kulak misali. 120 bin istihdam, Erdoğan’ın da teşrif ettiği, hatta Deniz Ticaret Odası Başkanı Metin Kalkavan’ı “Benimle pazarlık mı yapıyorsun.” diyerek azarladığı o meşhur kampanya açılışına gölge düşürdü. Talimatla hareket etmeyi içine sindiren patronlar yakında bu fiyaskodan sigaya çekilebilir!

OCAK’TA 293 BİN 399 KİŞİ İŞSİZLİK MAAŞI İSTEDİ

‘İstihdam seferberliği’ sloganıyla allayıp pulladıkları kampanyanın içinin ne kadar boş olduğunu ispat eden daha çarpıcı bir rakamı paylaşayım. Ocak ayında işsizlik maaşı almak üzere 293 bin 399 kişi müracaat etti. Artış 2016 Ocak ayına nazaran yüzde 23,5. İşsizliğin ne kadar hızlı yükseldiğine işaret ediyor bu veri.

İstihdam seferberliğini tertip edenler kusura bakmasın amma velakin milletin aklıyla alay ediyorlar. Sadece Ocak’ta işten attıkları insan sayısı 293 bin 399. Şubatta seferberlik ilan ettiklerine göre en azından Ocak’ta işten attıkları kadar kişiyi geri almaları beklenirdi. Öyle olmadı. Bunun yarısı kadarını bile iş vermediler.

REFERANDUMDAN SONRA İŞTEN ATMAK SERBEST

İşsizlik Ocak’ta başka, Şubat’ta başka davranarak azalmaz. Hele hele şirketlere, ‘ne yapıp edin asgarî 3 ay çalıştırın’ nevinden referandum ayarlı şartlarla hiç azalmaz. Bunun ‘Nisan’dan sonra işten atsanız da olur’ demekten ne farkı var! Hükümet işsizliğin ortalığı kırıp geçirdiği Türkiye’de 3 aylığına verilen işi lütuf sayabilir. Vatandaşın, hassaten işsizlerin penceresinden ahval öyle görünmüyor. Zira çalıştıkları dönemde peşinen ödedikleri paralarla ayakta duran İşsizlik Fonu’ndan iktidarın işine geldiği şartlarda iş/maaş hakkı tanımak işsizlere yapılmış en ağır hakarettir.

Hülasa… Yeni istihdamın getireceği 12 milyar TL yük, İşsizlik Fonu’ndan karşılanıyor. Mamafih şirketler ocakta işten attıklarının yarısını bile geri almıyor. İstihdam edilen kişiler nispeten talihli sayılabilir. Amma velâkin onları da ‘üç ay tutma’ mecburiyeti var. Referandum geçtiğinde kriz sürerse ilk onlar feda edilecek. AKP senelerin kronik meselesi işsizliğe tenakuzlarla dolu kampanyayla mı çare bulacak? Kimse işsizleri istismar ederek hayal tacirliği yapmasın. İşsiz sayısı düşmediği gibi artıyor.

Bunun ismine de ‘istihdam seferberliği’ deniliyor.

Ne kadar da ikna edici değil mi?

[Semih Ardıç] 28.2.2017 [TR724]

Süleyman hep başbakan karargah hep tedirgin [Tarık Toros]

Zaman çabuk geçiyor. Bundan tam 1163 gün önce, dönemin başbakan danışmanı Yalçın Akdoğan, “Ülkesinin milli ordusuna kumpas kuranlar” diye yazmıştı. Sonraki aylarda darbe davalarının sanıkları tahliye oldu ve ‘kumpas’ kelimesi gerek iktidar gerekse muhalifi kesimlerce benimsendi. Bir kere daha altını çizelim: Tam 3 yıl 2 ay 4 gün geçti. Peki, davalar ne oldu?

Sanıkları dışında takip eden kalmadı ama halen devam ediyor. Örneğin, Ergenekon davası İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 21 Haziran 2017’den itibaren yeniden görülmeye başlanacak. İstanbul 18. Ağır Ceza’da görülen Oda TV davasının geçen 15 Şubat’ta duruşması vardı. Dava 12 Nisan’a ertelendi. Öyle ki, soruşturma süreci dahil 7 yıldır devam eden bir dava bu. 134 sayfalık iddianamesi 5,5 yıl önce kabul edilmişti. Sanıkları bir ila bir buçuk yıl tutuklu kaldı. Son tutuklular, Yalçın Akdoğan’ın yazısından 12 gün önce tahliye edildi.

KUMPASSA NEYİN ERTELEMESİ BU?

Hani kumpastı. Hani uydurma delillerle açılmıştı. Hani, suç üretilmişti. Hani, suç örgütü icat etmek için siyasi cinayetler işlenmişti? Derdim davayı kaşımak değil. Kitap yazmak suç değildir. Bunu birkaç kişinin farklı ofislerdeki bilgisayarları kullanarak ortak bir dosya üzerinde yapması da durumu değiştirmez. Basılmamış kitaba dava açılmıştır. Daha o gün ortaya çıktı ki, koparılan gürültünün aksine iddianame de çok zayıftır. Peki, sormazlar mı, bu davalar neyi bekliyor hala?

UYDURMAYSA DEVAM EDEN NE?

Tuhaflıklar bu kadar mı sadece. Kumpas davaları da sürüyor bir yandan, bilirkişi davaları vesaire. Bu davaları soruşturan tüm polis, savcı ve hakimler 2 ila 3 yıldır tutuklu. Bir kısmı da tutuklanmamak için yurt dışına çıktı. Öyle acayip bir tablo var ki, Akdoğan’ın kumpas yazısının üzerinden üç yıl iki ay dört gün geçmiş, hem kumpas soruşturmaları açılmış davaları görülüyor, hem de “uydurma” denilen davalar devam ediyor. Kaldı ki, “kumpas” iddialarının geçmişi, üç-dört yıldan daha eskiye dayanıyor.

SADECE KENDİLERİNİ ‘AKLADILAR’

Kimse kalkıp adli süreç demesin! Bakın 17-25 Aralık’a… Emniyete, yargıya biçim verilip aylar içinde kapatıldı. Dosyalar imha edildi. Hoş, yargı safahatına girmiş hiçbir bilgi ve belge kaybolmaz, bunu da en iyi kendilerini akladığını zannedenler bilir. Demek ki istenirse şıp diye kapatılıyor. Davalar halen devam ettiği için belli ki istenmiyor! Belli ki, Ankara’daki egemenlik ve güç savaşı davaları bir biçimde “diri” tutuyor. Hem bakmayın kumpas dediklerine, kendi bakanları, kendi gazetecileri defalarca Sarıkız’dan girdi, Ayışığı’ndan çıktı, Balyoz’la başladı, Kafes’le bitirdi. Bunlar, kumpas denilen iddialara konu darbe planlarının kod adları.

İFADELER ORADA DURUYOR

Daha önce not düşmüştüm, yine tekrarlayayım: Ömrüm vefa ederse “Tanık ve Sanık ifadeleriyle Ergenekon” diye tümüyle açık kaynaklardan ve duruşma tutanaklarından derlenen bilgilerle bir kitap yazmak isterim. Soruşturmayı ana hatları ile teyit eden nice ifade var. Sadece o mu, komutanların gazetelere verdikleri röportajlar, “darbeyi o önlemedi ben önledim” kapışmaları ayrıca kitap olur. Bugün yeri ve sırası değil, alıcısı da yok. Bir kumpas lafıdır gidiyor işte. Hukuk ihlalleri yok mu, olmamış mı? Elbette var. Sapla samanı ayıran yok ki. Davalar ihlalden bozuldu, yeniden yargılamada vaziyeti görürüz, yine ileri tarihe ertelenmezse tabi.

DEVLET ‘BELGE YALAN’ DEMİYOR Kİ

Kumpas davaları demişken… Burada da bir yanılsama var. Bilirkişi davaları gibi teknik konular bir tarafa, özellikle gazeteciler hangi suçlamalarla yargılanıyor biliyor musunuz: “Devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etme”, “Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli kalması gereken bilgileri açıklama”, “Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri çalma”, “Terör örgütü üyesi olma” vesaire. Benzer durum MİT TIR’ları davasında da var. Yani bir anlamda devlet, “belgeler düzmece” demiyor esasen, “Devlet sırrını nasıl ele geçirip yayınlarsınız” diye gazetecileri içeride çürütüyor. Kamuoyu da seçimden seçime, referandumdan referanduma mütemadiyen güncellenen “vesayet tehdidi” ile avutuluyor. Ordu hallaç pamuğu gibi atıldı, karargah hep “tedirgin” mesela! Gün gelecek, “darbe darbe” diye gaz verenlerin öz hakiki darbeci oldukları görülecek görülmesine de kamçılanacak “çakma darbeci” kalmamış olacak.

Fikret Kızılok, Demirel için yazıp söylemişti: “Ne padişah ne sultan / Bir enişten bir ablan / Yanında bir de baban / Sefam olsun yaradan / Süleyman hep başbakan / Hep başbakan hep Süleyman.”

[Tarık Toros] 28.2.2017 [TR724]

Bu yaşananlar kaç 28 Şubat eder? [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Postmodern darbe süreci 28 Şubat’ın üzerinden 20 yıl geçti. Bugün iktidarda olanların ‘mağduruz edebiyatı’ ile sıkça kullandığı 28 Şubat uygulamaları son 3 yılda bizzat ‘sivil iktidar (!) eliyle hayata geçirildi. Askerlerin başaramadığını, Tayyip Erdoğan ve AKP rejimi sivil bir vesayet inşa ederek başardı. Zulüm ve haksızlıklar o kadar çok ki, artık kimsenin bugün yaşananları 28 Şubat ile kıyaslayacak gücü kalmadı.  Çünkü her gün her hafta, her şehirde, her ailede bir 28 Şubat yaşanıyor.

Kitlesel fişleme, kitlesel tasfiye, işkence, kötü muamele, ifade ve basın özgürlüğünü sıfırlama, kapatılan gazete, tv ve yüzlerce yayın kuruluşu, kapatılan okullar, yurtlar, haksız yere mahpus yatan 100 binler, Anadolu sermayesinin tasfiyesi ve el koymalar, başörtülü kadınların öğretmenlikten, teyzelerin kermesten tutuklanması…  Liste uzun.  Ortada ikna odaları yok, çakma manşetler dışında. 28 Şubatçılar başaramadı. Ama 20. yılında AKP ve iktidarı 28 Şubatçıların ‘1000 yıl sürecek’ diyerek dillendirdiği zulmü 3 yıl gibi kısa bir zaman dilimine sığdırdı ve başardı. Bakın askeri vesayetin isteyip de başaramadığı neleri başardı AKP ve Erdoğan iktidarı…

KİTLESEL GÖZALTI VE KİTLESEL TUTUKLAMA: 120 BİN GÖZALTI-46 BİN TUTUKLU

15 Temmuz öncesinde ‘paralel’ safsatasıyla başlatılan cadı avı kapsamında  önce polisler, işadamları, esnaf, öğretmen ve gazeteciler ile başlayan tutuklama furyası bir yıl içinde felaket boyutuna ulaştı. 15 Temmuz darbesinden sonra somut dayanaktan yoksun bir şekilde, 120 bine yakın gözaltı yapıldı, 45 bin 882 kişi tutuklandı. Halen cezaevlerinde 123 bin hükümlü, 79 bin tutuklu var. Bunların yarıya yakını f..  iftirası ve  iddiasıyla tutuklanmış durumda. 7 aydır hapiste tutulan, hakkında suçlamaları bilmeyen ve iddianameleri hazırlanmamış onbinlerce insan var.

KİTLESEL TASFİYE ve İHRAÇLAR: SEZER YAPMADIĞINI ERDOĞAN KHK İLE YAPTI

28 Şubat’ta sürecinde askerlerin talebiyle  mütedeyyin memurların ihracı için AnaSol hükümeti isteğiyle  Memurlar Karannamesi çıkarıldı. Bugün vesayetçi olarak eleştirilen dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer düzenlemeyi veto etmişti. AKP hükümeti ise 15 Temmuz bahane ederek çıkarttığı Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kitlesel tasfiye kararları alıp uyguluyor.  Ülkede 7 ayı aşkındır OHAL rejimi uygulanıyor. Tayyip Erdoğan başkanlığındaki bakanlar kurulu kararları, MGK tavsiyeleri ile 130 binden fazla memura işlem yapılırken, solcu-sağcı, milli görüşçü-cemaatçi deyip 100 binden fazla kamu personeli işsiz bırakıldı.  Kapatılan üniversitelerle birlikte  7 bin 500’e yakın akademisyen işsiz bırakıldı ve ihraç edildi.

DÜN ‘YEŞİL SERMAYE’ İDİ, BUGÜN ANADOLU SERMAYESİNİN TAMAMINA EL KONUYOR

Kombassan, Yimpaş ve Petlas gibi şirketler ‘yeşil sermaye’ denilerek hedef haline getirilmişti 28 Şubat’ta. Ürün ve şirketleri boykot kararları alınmıştı. Ancak hiçbir zaman müsadere ve el koyma kararları alınmadı. AKP’nin muhalif işadamlarına yönelik baskıları 2015’te başladı. TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz’dan TUSKON üyelerine, Akın İpek, Boydaklar gibi Anadolu sermayesinden Aydın Doğan’a herkes halen hedef. İşadamlarının şirketlerine, mal varlıklarına tek bir hakim kararıyla sulh cezalar eliyle el konuyor.

Bank Asya, İpek-Koza,  İstikbal,  Feza Gazetecilik, Küçükbay Yağ, Dumankaya, Naksan, HES Kablo, Kaynak Holding, Fi-Yapı, Alfemo, Akfa holding gibi  Anadolu sermayesi TMSF’ye devredildi. Tasfiye ve müsadere hakkı tanınan TMSF’ye 22 Şubat 2017 tarihi itibariyle devredilen ve kayyım atanan şirket ve holding sayısı 810. (http://www.tmsf.org.tr/sirket)  Hiçbir mahkeme kararı, yargılama yapılmadan şirketlere el kondu, ne evrensel hukuk ne  İslam hukukunda olan ‘müsadere’ uygulanıyor. Binlerce esnaf, işadamı, ara ve tepe yönetici , uzman hapiste. Hazine ve Çevre Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Tapu Kadastro Müdürlükleri eliyle gasp edilen özel gayrimenkul sayısı Ocak 2017 itibariyle 70 bini geçmişti.

GÜLEN’E 28 ŞUBAT SÜRECİNDE TEK DAVA, AKP İKTİDARINDA 27 DAVA

28 Şubat sürecinde Refahyol (Refah Partisi-Doğru Yol Partisi) iktidarına yönelik siyasi kararlar alınırken tek kişilik terör örgütü üyeliğinden dava açılan isim Fethullah Gülen idi. 20 Haziran 1999’da ‘irtica, örgüt üyeliği ve devleti el geçirme’ suçlamasıyla dava açılan ve ‘idamla’ yargılanan Gülen, 8 yıl süren yargı sürecinde Yargıtay onamasıyla 1999’da beraat etti, suçsuz bulundu. Bugün ise hakkında yine idam manşetleri atılıp, idam yargılamaları yapılıyor.  İstanbul ve Ankara’daki iki ana davanın dışında Gülen’e yönelik 2 yıl içinde ‘ müebbet istemiyle’ açılmış dava sayısı 27.

EĞİTİMDEN SİVİL TOPLUMA DARBE DÖNEMLERİNİ KATLAYAN TASFİYELER

Başörtüsü yasağı, katsayı zulmü, üniversite ve MEB’de fişlemeler 28 Şubat’ın gündemiydi.  AKP’nin son 7 KHK ile ortaya koyduğu akademik tasfiye 28 Şubat’ı da 12 Eylül darbesini de solladı. 12 Eylül darbesinde 3 bin 854 öğretmen, 120 akademisyen ihraç edilmişti.  15 Temmuz bahane eden AKP iktidarında son 7 ayda önce dekanlar istifa ettirildi, 80 bin öğretmen açığa alındı, 7 bine yakın akademisyen ihraç edildi. Rektörlük seçimleri kaldırıldı, YÖK eliyle rektörlük kurumu ve seçim Cumhurbaşkanına yani Erdoğan’a bağlandı.

15 üniversite kapatılırken yurt, okul, etüt merkezi olarak kapatılan kurumların sayısı 2 bin 400. Sivil toplumda da büyük tasfiye yaşanıyor. 19 sendika, 1700 dernek ve vakfın faaliyeti durdurulup mal varlıklarına el konurken, konuşan STK’lar ve başkanları hedefte. Askeri okullar, polis okulları ve koleji kapatıldı. Türkiye’nin başarılı 170 lisesi öğretmen tasfiyeleri eliyle parti okulu haline getirildi.

GİTTİ BRİFİNG MEDYASI, GELDİ YANDAŞ VE TETİKÇİ MEDYA

28 Şubat sürecinin en hatırda kalan yanlarından biri askeri vesayetin medya eliyle attırdığı manşetler, andıçlanan gazetecilerdi.  ‘Üst düzey bir komutana’ dayandırılan manşet haberlerle siyaset ve siviller baskı altına alınmaya çalışılıyordu. Genelkurmay sözcüsü Erol Özkasnak’ın medya brifingleri tarihe geçmişti.

AKP ve Erdoğan ise muhalif basının tamamını el koyma, kapatma, gazetecileri hapse atma gibi daha kalıcı ve kesin bir çözüm (!) üretti. Süreç 2014 Aralık ayında  Zaman, Samanyolu, İpek Medya (Kanaltürk, Bugün TV, Millet ve Bugün) gazetelerine baskınlar ve el koymalarla başladı.

Mart 2016’da 1 milyon tirajlı Zaman’a  ve bünyesindeki Aksiyon, Cihan Haber Ajansı, Irmak Tv gibi yayın kuruluşlarına el konuldu, kayyım atandı. 15 Temmuz darbesinden sonra tablo felakete döndü, 170 basın kuruluşunun kapısına kilit vuruldu. Darbe karşıtı yayınları çok net bilinen ve AKP muhalifi olmak dışında bir suçu olmayan yüzlerce gazeteci talimatla tutuklandı. Halen cezaevlerinde 191 gazeteci var.  5 haber ajansı, 32 Tv kanalı, 62 gazete, 21 dergi, 31 radyo, 29 yayınevi kapatıldı. Yüzlerce gazeteci işsiz ve sürgünde…

HAVUZUM GELDİ TETİKÇİ GAZETECİLİK TÜREDİ

Zaman, Cumhuriyet, Özgür Gündem, Birgün, Evrensel, Hürriyet, Cihan Haber Ajansı, DİHA, Jinha, Etha TRT, Meydan, Özgür Düşünce, Aksiyon, Vatan, Azadiye Welat, Sözcü, Yeniçağ … Fikirleri farklı bütün yayın kurumları AKP karşıtı olduğu için hedefe kondu.

Bu manzara içinde en korkunç olanı ise, köşelerinden, tv ekranlarından gazetecileri hedef haline getiren, tutuklayıp dayak attıran Cem Küçük, Fatih Tezcan vari isimlerin gazeteci olarak anıldığı yandaş, tetikçi medya oluşturulmasıydı. 17-25 Aralık sürecinde medyayı ele geçirmek için Erdoğan ve Binali Yıldırım ekibinin kurduğu iddia edilen komisyonu ‘havuz’u oluşturulduğu (ihale karşılığı işadamlarından 600 küsür milyon dolar toplanmak suretiyle) ortaya çıktı. Gözaltı, tutuklama, el koyma ve tehditler ile medya AKP ve Erdoğan bağımlısı yayın yapar hale getirildi. Gazetecilik öldürüldü, halkın doğru bilgilenme hakkı yok edildi.

İŞKENCE VE ZULÜM ZİRVE YAPTI

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Venedik Komisyonu, Avrupa Parlamentosu gibi doğrudan anayasal ve yasal bağlayıcılığı olan kurumların uyarılarına rağmen hukuk askıya alındı, ülke OHAL ve KHK’larla yönetiliyor. Türkiye tarihinde ilk kez hükümet Birleşmiş Milletler’e başvurarak adil yargılamayı rafa kaldırdığını, tutuklananlara insanca davranmayacağını, dünyaya ilan etti. İşkence itirafları ve tespitleri mahkeme kayıtlarına girdi.

Kırıkkale’de 48 tutuklu işkenceyi ve işkenceci polisleri tek tek anlattı. Cezaevleri, emniyet sorgu mekanlarında işkence yapıldığı insan hakları dernekleri ve avukatlar eliyle tescillendi. Uluslararası gözetim kurumları Af Örgütü ve AİHM ve BM komisyonları raporlarına girdi. Cezaevlerinde ve soruşturmalarda şüpheli şekilde ölen, ancak intihar etti diye kamuoyuna duyurulan 40’tan fazla insan olduğu ortaya çıktı. Gazetecilere sözlü, fiili taciz edildiği, bayan öğretmenlere tecavüz edildiği belirlendi, polis-asker-öğretmen sivil ve memur erkek kişilere şişe ve copla tecavüz, fiili tecavüz suçları işlendi.

Evet AKP rejiminin bütün bu zulüm çemberi içinde insan haklarını, demokrasiyi hukuk devletini yerle bir etti. Örnekler onlarca sayfayla çoğaltılabilir.

“Eskiden olan da buydu. MGK bir karar alır, bunu hükümete bildirirdi. Hükümetin işi de onu, devletin diğer kurumları tarafından uygulanmasını sağlamaktı. Genelkurmay da bu kararlar doğrultusunda brifing verirdi. 28 Şubat’ta gördük. Bunlar yargı mensuplarına anlatılırdı. Yargı da karar alırdı. Bugünkü de aynı şey. Askerin yapacağı işi seçilmişler yapıyor.” 15 Temmuz darbe girişiminden 15 gün önce Eski İstanbul Baro başkanlarından tecrübeli hukukçu Yücel Sayman’ın sözleriydi bunlar.

Seçilmişler (!) hukuku ve demokrasiyi askıya aldı ve bunları yaptı, yapıyor. Despotik ve tek adama dayalı bir rejim inşasını tescillemek için şimdi 16 Nisan’da başkanlık sistemi getirilmesi için Türkiye referanduma götürülüyor. Fiilen anayasa rafa kaldırıldı, hukuk ve insan hakları yok. Çaya çorbaya meze haline getirilse de İslam ve insanlık adına hiçbir kutsal ve değer kalmadı.

Kurban kesmek, burs vermek, kermes yapmak, bankada hesabı olmak, gazete aboneliği, evinde elinde risale-Gülen kitabı bulunması gözaltı ve tutuklama sebebi oldu. Teyzeler, nineler, ablalar, dedeler, lohusa kadınlar,başörtülüler, açıklar, Aleviler, Sünniler, Kürtler, milliyetçiler, solcular, sağcılar; muhalif herkes, Erdoğan ve AKP karşıtlığının bedelini ağır bir şekilde ödüyor. Evet, 28 Şubatçıların başaramadığını, AKP ve Erdoğan başardı!

[Erman Yalaz] 28.2.2017 [TR724]