Kötürüm Ali, birer birer mahkeme basamaklarını emekledi...[Safvet Senih]

Ömer Özcan Bey, AĞABEYLER  ANLATIYOR-2 isimli değerli çalışmasında hazırladığı Kötürüm Ali ile ilgili hatıraları naklederken, yaşadığımız süreci hatırlatan şeyleri de bir nevi dile getirmiş oluyor:

Kötürüm (Alil) Ali Osman, Isparta’nın Atabey ilçesinde 1913’te doğmuş ve 1950’de vefat etmişti. 20 yaşlarında yakalandığı yılancık hastalığı sebebiyle bacaklarının kas ve sinirleri tamamen zayıflayarak yürüyemez hale gelmiş ve kötürüm  kalmıştır. Çare olarak, yere dayanıp yürüyebilmesi için altına deriden bir altlık, ellerine de birer ellik verilmiş. Bu şekilde önce ayaklarını öne atıyor, sonra elleriyle yere dayanarak vücudunu ileriye doğru verip yürüyebiliyormuş...

1938-1393’larda hemşehrisi Tahirî Mutlu Ağabey vesilesi ile Risale-i Nurları tanıyan Alîl Ali, hayatını tamamen Hizmete vakfeder. Maddî-bedenî hayatı yıkılır ama, mânevî hayatı birden ayağa kalkar. Üstad Hazretlerine yazdığı bir mektubunda: “Allahıma şu dünyadaki bütün zerreler adedince hamd olsun. Şu zamanın hatta mâzi ve müstakbelin de en büyük ve en mühim ulemâsı olan Risale-i Nur’u bizlere bahşetmiş.” demektedir. Bu muhterem ve mübarek Ağabeyimiz, hayatını iman ile hayatlandırarak, yarım vücuduyla, kısa ömründe, sanki on ayakla hizmete koşmuştur. 

Ali Rıza Atadal’ın annesi, Alil Ali’nin kardeşidir. Yani Ali Rıza Beyin de dayısı olmaktadır. Ayşe Atadal, o günlerin zor şartlarını şöyle anlatıyor:

“O tarihlerde en küçük bir ihbar olduğunda, gelip evleri basıyorlar ve yazılan Risale-i Nurları imha ediyorlardı. Bu sebeple, Risaleler, ekseriyetle geceleri, kandil veya gaz lâmbasının ışığı ile yazılıyordu. Ancak şüphe çekmemek için dışarıya ışık sızdırılmadan yazılması lâzımdı. Ali Osman da o yazanlardan biridir. Ev eski, ahşap, her taraftan soğuk alırdı. Yakacak odun ve kömür de fazla olmazdı. Bu sebeple akşamdan yanan sobanın kor halindeki ateşi, mangaldaki külün içine alınır ve mangaldaki kor ateş çabuk sönmesin diye de üzeri külle örtülürdü. Ali Osman yazdıkça üşüyen parmaklarını, sadece parmaklarını bu külü açarak ısıtırdı. Üşüdükçe tekrar ısıtır ve bu şekilde sabaha kadar yazıya devam ederdi.

“Rahmetli Ali Osman Ağabeyin bu şartlarda çok fazla hizmet etmiştir. Bu ihlaslı fedakârlığı bana çok tesir ederdi. Arada bir parça  Risale-i Nurlardan okuyuverdiğinde, sanki ağzından CENNET BALI  akıyor gibi tatlı lezzet alırdım.” 

Daha sonra Eğirdir’e birisinin gidip hizmet etmesi gerekir. Ağabeyler, istişare ederek, bekâr olduğu için Ali Osman Ağabeyimizin gitmesine karar verirler. Ali Osman Ağabey, Eğirdir’e Çilingir Ali Savran’ların yanına gider. O zaman şimdiki gibi özel dersane gibi evler olmadığı için şahısların evleri kullanılır. Nur talebelerinin evleri hem genişlik, hem de emniyet bakımından müsait değildir. Eğirdir halkı da ekseriyetle Halk Partili olmasıyla meşhur olduğundan Risale-i Nurların yazılması ve tanıtılması oldukça zor şartlar altında yerine getirilmektedir. Eğirdir’de Ali Osman Ağabeyin  dayısı Hasan İnce vardır. Onun da orada iki katlı, o günkü şartlara göre güzel ve geniş olan bir evi vardır. Fakat Hasan İnce, Halk Partilidir hem de Eğirdir Halk Partililerin başıdır. 

Kaderin cilvesine bakın ki, en büyük Hasan İnce’nin hanımı Şehriban İnce, “Hz. Musa Aleyhisselamın Asiyesi gibi” çok sâfî, salâbetli, dindar bir hanımdı. Kötürüm Ali Osman’ı oraya yerleştirir. Hizmetlerin kendi evinde yapılmasını ısrarla ister. Hasan İnce de mecburen bunu kabul eder. Artık Halk Partisi Başkanının evi, Risale-i Nur dersanesi olmuştur. Şikayet bile olsa kimse, o eve baskın yapamaz, arama yapamaz… Üç-dört sene gibi uzun müddet b u evde, hizmetler devam eder. Pek çok Nur talebesi yetişir. Daha sonra Ali Osman Ağabeyi, merkezi bir köy olan İmrahor’a taşırlar. Bir müddet de orada hizmetlere devam eder. 

Afyon Mahkemesinde Kötürüm Ali Osman da tutuklu olarak bulunur. 22 Mart 1948 günü Hapisaneden Mahkemeye giderler. Ali Osman Ağabey de aralarındadır. 

Herkes ikişer ikişer kelepçelenir. Jandarma refakatinde Mahkemeye doğru hareket eder. Fakat Ali Osman Ağabey kötürüm olduğu için arkalarında kalır. Tek başına arkalardan sürünerek, kendini çeke çeke mahkeme binasına kadar gelir. 

Önden giden Üstad ve Ağabeyler muhâkeme edilecek olan binanın üst katına çıkarlar. Salonun üst kısmında merdivenin başında Mahkeme saatını beklemektedirler. Ali Osman Ağabey arkadan gelmiştir. Üst kata çıkması lâzımdır. Merdivenlerden çıkmaya başlar. Evvela vücudunu bir üst basamağa alıp, sonra ayaklarını çekerek, geri geri, ‘tık… tık… tık…’ diye ses çıkararak tırmanmaktadır. Manzara çok dokunaklıdır. Yukarıdan  bu manzarayı Üstad’la beraber seyreden Ağabeylerin bazıları: ‘İşte en sakatımız dahi buraya gelmiş idam ile yargılanıyoruz’ diye hüzünlenirler. Üstadımızın da gözleri yaşarmıştır. İşte tam bu esnada, Üstadımız gür bir sesle bütün topluluğa hitaben ‘Korkmayınız kardeşlerim! İnşaallah bu nurlar parlayacaklar!…’ der.”

Her türlü sıkıntı ve tehlike karşısında bile moral gücümüzü sağlam tutarak işimize devam etmeliyiz. 

Çünkü kıyamete ayarlı bu mukaddes Kur’an ve iman hizmetinin önüne Allah’ın izniyle hiçbir zaman hiçbir engel konamaz… 

Sadece imtihan gereği sıkıntılı süreçler karşımıza çıkabilir ama bunlar hep geçici şeylerdir…

[Safvet Senih] 14.6.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Kur'an'ı Tarih Tasdikler: Zulmedene Meyleden Zulme Uğrar [Salih Yusuf]

Kitlesel zulümlere bir toplumun direkt veya dolaylı verdiği destek, o toplumun sonrasında yaşayacağı acıların işaretidir .

Bu kaderin değişmez acı bir cilvesidir.

2. Dünya Savaşı'nın son diliminde Alman Halkının yaşadığı büyük kıyımlardan çok bahis edilmez. O trajik sonun sahiplerini ananlar ve onlar için ağlayanlar da pek duyulmaz. Bunun başlıca nedeni ise epey bir suç işlemiş bir hükümetin payandası ve taraftarları gözükmeleridir.

Savaşın sonuna doğru Sovyet ordusunun intikam amacıyla yaptığı sistemli katliam ve tecavüzlerinden kaçan Alman sivillerin doluştuğu gemilerin bir çoğu Baltık denizinde batırıldı.

Sovyet denizaltılarının batırdığı Gustloff ve Goya isimli gemilerde bulunan çoğunluğu kadın ve çocuk 15 bin kadar insan o soğuk sularda çırpına çırpına boğuldular.

Bu iki olay Dünya tarihinin en çok insanın öldüğü ilk iki gemi faciası olduğu halde, kazayla batan bir Titanik kadar veya Nazi Almanyası'ndan kaçan sivillerin batırılan gemileri kadar dünya kamuoyunun zihninde ve vicdanında yer bulamadı.

Alman Güçleri tarafından evlerinden, ekmeklerinden edilmiş on binlerce çoluk-çocuk, canlarını kurtarabilmek için güvenli gördüğü bölgelere gemilerle kaçmaya çalışırken nicesi Karadeniz'de, Atlantik'te ve bahsi geçen o Baltık Denizi'nde boğulmuşlardı.

O korkutucu denizlerde bu can pazarları bu denli yaşanırken Alman Halkının ekseriyeti hükümetlerini ateşli bir şekilde savunmaya devam ediyorlardı. Elbette yaşanan her şeyden tüm Alman halkı direkt sorumlu değildi. Zira olayın boyutundan tam anlamıyla haberdar değillerdi.

Çünkü tüm baskıcı otoriteler gibi Nazi Hükümeti de farklı ses ve haber kaynaklarını yasaklamış, böylece neden oldukları trajedinin korkunçluğunu kendi halkından saklayabilmişlerdi. Halkın duyduğu birkaç acı vak'a da; 'yakılması gereken kuruların ayırt edilmesinin ne denli zor olduğunun anlaşılmasını gerektiren bir kaç yaş odunun yanması'ydı. Haliyle Vatan ve devletin hayrına yapılan her şey tüm o yanlışlara kefaretti.

Halkın önemli bir kısmı devletlerinin yaptığı zulümlerin boyutundan habersiz olarak keyiflerine, eğlencelerine ara vermeden devam ettiler.

Ama asker-sivil-kadın-çocuk ayırt etmeyen intikam çarkı savaşın seyri değişmesiyle birlikte onlara dönmüştü.

Ve ancak o zaman arşa ulaşan ahları, feryatları işitebildiler. Onların acılarını kendi acıları üzerinden anladılar.

Savaş sonrasında Müttefik güçler tarafından, Alman halkına periyodik olarak hükümetlerinin yaptıkları izletildi. Bugün internette kolayca bulabileceğiniz bu görüntülerde, anne-babalarından koparılan çocukların çığlıklarını, toplama kamplarında sivil insanların cesetlerinden oluşmuş tepecikleri izleyen Alman Halkının büyük pişmanlığını gözyaşları ve iki büklüm olmuş hallerinden anlayabilirsiniz.

PARONAYA BULAŞICIDIR

Bilim, paranoyanın bulaşıcı olduğunu ve bu hastalığı başkalarının ruhlara bulaştıran kişinin, cirmi yani çapı kadar etrafına etki edebileceğini söyler.

Evet, kaygı ve nefretlerini keşfetmiş bir paranoyak liderin büyüsüne, koca bir halk kapılıvermişti. Ve sonrasında onun arkasından feci bir sona uğramışlardı. Ne garip ki; onunla birlikte uçuruma doğru sürüklenirlerken adeta devirdikleri her bir koruyucu bariyeri, yükselmelerinin önündeki engeller olarak gördüler. Bu nedenle son ana kadar gerçeği göremediler.

Fizan'daki sağır sultanın duyduğu bugünün Türkiyesi'ndeki zulümlerden halkın önemli bir kısmı, masum suçlu ayırt etmeyen dehşetten habersiz gibiler.

Dünyaya gözlerini açar açmaz mağdur edilen bebeklere kadar uzanan zulümleri gözleriyle gördükleri takdirde asla razı olmayacaklarına inandığım insanlar, sağlıklı ve doğru bilgilenme imkanları olmadığından dolayı bu zulüm çarkının işlemesine ve devamına vesile olmaktalar.

Bu da ileride kendilerinin de maruz kalacağı geniş yelpazedeki zulümlerin kapısını aralamak manasına gelmektedir.

Zira Alman Halkı olayında olduğu gibi insanlığın çokça tecrübe ettiği bu gerçeği Allah kitabında net bir uyarıyla bildirmiştir:

"Zalimlere sakın sempati duymayın, onları desteklemeyin, yoksa size de ateş dokunur"  (Araf  113)

Bu süreçte, toplumsal uzlaşı ile saygı duyulan, adî veya ideolojik hiçbir kavgada hedef olmayan, dokunulmaz birçok kutsalın önündeki surlar yıkıldı.

Yaşlı ve özürlü insanlardan başörtülü kadınlara, ev hanımlarından yeni doğum yapmış lohusalı annelere ve bebeklerine, ekmeklerinden edilen yüz binlere kadar merhametsiz uygulamalar toplum indindeki kırmızı çizgileri tuzla buz etti.

Malum üzere bu tahripkârlık, 15 Temmuz'dan çok evvel başlayan tutuklamalar ve mala-mülke hukuksuzca el koymalarla başlamıştı. Belli ki o uğursuz gece de başörtülü ev hanımlarını, dindar genç-yaşlı sivilleri onlara baştan beri alerjisi olan aynı zihniyet hedef yapmıştı. Halen kimlerin o insanları öldürmek kastıyla ateş ettiğini ortaya çıkartacak balistik incelemelerin yapılmaması da bugün ilişilemeyen bu klik üzerindeki şüpheleri güçlendirmekte. Ve o olay sonrasındaki sınırsız haksızlıkların niteliği de hep aynı adresi göstermekte.

Evet bir gün aynı zalim eller tarafından benzer vasıflara sahip insanların başına da yarın aynı şeyler gelmemesinin garantisi yok artık.

Bunca gerilim siyaseti ve uygulamaları sonucu nefretle domine edilmiş başta seküler kesimler olmak üzere geniş bir tabanı arkasına alan ve hali hazırdaki akıl almaz eziyetlerin taşeronluğunu yapan Ulusalcı etkinlerin; Ergenekon, Balyoz ve Jitem davalarından kaynaklı intikamlarının kalan diğer yarısı da acımasız olacak gibi.

Bugün Boğaziçi sahillerinde gezen, tozan, sosyal tesislerde yiyen, içen ve eğlenen muhafazakar görünümlü adamından, kadınına ve kızına kadar geniş bir kesim, içeride tutulan on binlerce masum insana yaşatılan sıkıntılarla aynı acımasızlıkla maruz kalabilirler. Belki daha da fazlasına..

Bu endişelerimi aktardığım ev arkadaşım gözleri faltaşı gibi açılarak:

"Bizler buna müsaade etmemeliyiz" diyerek yıkandığı gönül deryasının hakkını veren bir refleks gösterdi.

"Ah! ah! Terörist ve hain olduğunuza inandırılmış ve sizlerden nefret eden sağından, solundan o insanların dahi kötü akibetinden endişe duyan sizleri tanıyamamak onlar için en büyük mahrumiyet " dedim kendi kendime.

[Salih Yusuf] 14.6.2017 [Samanyolu Haber]
syusuf@samanyoluhaber.com

Suudilerin Hicaz hâkimiyeti ve Katar krizi [Dr. Serdar Efeoğlu]

Ortadoğu, yaklaşık yüz yıldır dünyanın en önemli çatışma alanlarından birisi oldu. Geçtiğimiz hafta Suudi Arabistan’ın öncülüğünde altı ülkenin yine bir Körfez ülkesi olan Katar’ı teröre destek vermekle suçlayarak bazı yaptırımlara girişmesi, Ortadoğu’yu yine dünya gündemine taşıdı. Erdoğan iktidarının Suudilere karşı Katar’ın yanında yer almaktan da öte askeri destek vermesiyle de kriz yeni bir aşamaya girdi.

VEHHABİLERİN ORTAYA ÇIKIŞI VE SUUDİLER

Bugün Suudilerin egemenliğinde olan Hicaz, Yavuz’un 1517’deki Mısır seferiyle Osmanlı topraklarına dâhil oldu. Osmanlılar yüzyıllarca bölgeyi özerk bir yapı ile yöneterek çöllerde yaşayan Bedeviler ve vahalardaki yerleşik aşiretlere müdahale etmediler.

Hicaz, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Mekke şerifleri tarafından idare edildi. Fethedilen yerlere Türk nüfus yerleştirme politikası Hicaz’da uygulanmadığından bölge etnik özelliklerini korudu.

Vehhabilik ise 18. yüzyılda Necid bölgesinde ortaya çıktı. Mezhebin kurucusu Hanbeli kadısının oğlu Muhammed bin Abdülvahhab şirk olarak gördüğü uygulamalara karşı harekete geçtiyse de büyük bir muhalefetle karşılaştı. Ancak Dir’iyye Emiri Muhammed bin Suud’un himayesi altında fikirlerini yayma imkânı elde etti. Aralarında yapıldığı iddia edilen anlaşmaya göre Suudilerin emirliğini destekleyecek, onlar da Vehhabiliğin yayılmasına yardım edeceklerdi. Böylece dini bir hareket olarak ortaya çıkan Vehhabilik, siyasi bir kimliğe kavuştu.

SUUDİLERİN İLK HİCAZ HÂKİMİYETİ

Suud ailesi kısa zamanda Riyad ve Ahsa’yı ele geçirerek Necid’in bedevi kabilelerini kontrol altına aldı. Vehhabi Suudiler, 1803-1805 yılları arasında Mekke, Medine ve Taif’i işgal ederek Hicaz’da Osmanlı halifesi adına hutbe okunmasına son verdiler.

Suriye ve Irak’taki Osmanlı kuvvetlerinin Suud yayılmacılığına engel olamaması üzerine Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın kuvvetleri harekete geçti ve 1815 yılında bölgede Osmanlı hâkimiyetini yeniden sağladı. Hatta Suudi emirlerinden Abdullah bin Suud, İstanbul’da yargılanarak Peygamberimizin defnedildiği hücre-i saadeti yağmalamak suçundan idam edildi. Suudiler bu müdahale ile büyük bir darbe alsalar da 1824’de Emirlik yeniden canlandırıldı.

Osmanlı Devleti Necid’de Suudilere karşı Cebelişemmer Aşireti’ni ve başındaki Reşidileri destekledi. Reşidiler bu sayede rakipleri Suudilere karşı üstünlük sağlayarak 1891-1902 arasında Riyad’a hâkim oldular. Suud ailesi ise II. Abdülhamit’in onayıyla Kuveyt’e giderek orada yaşadı. Reşidilerin çok güçlenmesi hem Osmanlı Devleti’ni, hem de Kuveyt Emirini himaye eden İngilizleri rahatsız etti. Kuveyt Emiri karşısında tutunamayan Reşidilerin elindeki Riyad tekrar Suudilerin eline geçti. Bundan sonra Suudi-Reşidi rekabeti yıllarca devam etti.

Suudiler bu rekabette üstünlük kurarak Reşidileri merkezleri Hâil ve çevresine mahkûm ettikten sonra İngilizlerin desteğiyle bütün Necid’e hâkim oldular. Osmanlı Hükümeti bu durumu kabullendi ve 1914 yılında Abdülaziz bin Abdurrahman’a Paşalık vererek yeni kurulan Necid vilayetine vali tayin etti. Böylece Suudiler bağımsız bir yapıya kavuşuyor, Vehhabilik de devlet olma aşamasına geliyordu.

Vehhabiler bid’atlara karşı çıkan bir yaklaşımla ortaya çıksalar da diğer Müslüman grupları “acele bir şekilde tekfir etmeleri” ve “cihad” kavramını Müslümanların içindeki farklı inanç ve geleneklere karşı siyasi ve askeri güce başvuracak şekilde yorumlamaları nedeniyle şiddete dayanan politikalar sergilediler. Mücadele alanları diğer Müslüman gruplar oldu. Hedeflerine ulaşmak için Ortadoğu’da yayılmaya çalışan İngilizlerle işbirliği yapmaktan geri durmadılar ve bu sayede Hicaz’a hâkim oldular.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE SUUDİLER

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdikten sonra Arap isyanlarını engellemeye çalıştı. Mehmet Akif İttihatçıların isteğiyle, Hicaz ve Necid’e seyahat ederek Vehhabi ileri gelenleriyle görüştü. İngilizler de Mekke Şerifi Hüseyin’in isyanı sırasında Suudileri isyana karışmamaya ikna etti. Bu durum Suudilerin savaş sonuna kadar tarafsız kalmalarını sağlasa da bundan kârlı çıkan İngilizler oldu. İngilizler Suudilere silah ve para yardımı da yapmaktaydı.

İngilizlerin bütün Arapların kralı olmak isteyen Şerif Hüseyin’e karşı güven duymamaları, savaş sonunda Hicaz’da hâkimiyet mücadelesini tekrar başlattı. Suudiler yüz sene önce ele geçirip daha sonra kaybettikleri Haremeyn’e yeniden göz diktiler. Osmanlı kuvvetlerinin bölgeyi terk etmesinden sonra da Hüseyin’le mücadeleye giriştiler.

Bu süreçte İngiltere’nin Suud ailesini tercih etmesiyle İbn-i Suud, 1926’da Mekke, Medine ve Cidde’yi ele geçirdi ve Hicaz’a hâkim olarak kendisini “Hicaz Meliki” ilan etti. Suudiler,  Vehhabiliğe sahip çıkarak yayılması için gayret gösterseler de bir menfaat çatışması yaşandığında her zaman İngilizleri tercih ettiler.

1932 yılında Necid, Hicaz, Asir, El-Ahsa bölgelerini içine alan Suudi Arabistan Krallığı ilan edildi. Suudi Arabistan, İngiltere’nin bölgeden çekilmesinden sonra ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olarak varlığını sürdürdü ve son olarak Trump’ın gezisinde görüldüğü üzere bu işbirliği, 11 Eylül saldırıları ile açığa çıkan El Kaide terör örgütüne rağmen bugüne kadar devam etti.

KATAR VE OSMANLILAR

Şu an krizin diğer tarafında yer alan Katar’ın geçmişinde de yine Osmanlı ve İngilizler yer alıyor. Osmanlı Devleti “bin kadar gemiye sahip olan ve ticaretle uğraşan” Katar bölgesini hâkimiyet altına almak için Kanuni devrinde Katar sancağını kurmuşsa da doğrudan hâkimiyet gerçekleşmedi. Yine de bölge, Lahsa eyaletinin nüfuz alanında kaldı. İngilizler 1868’de Katar’ı kendi nüfuzları altındaki Bahreyn Emirliği’ne vergi vermek zorunda bıraktılar.

Katar Emiri’nin İngiliz baskısından kurtulmak için Osmanlılardan yardım istemesiyle 1871’de Katar’da Osmanlı egemenliği sağlandı ve Necid’e bağlı bir kaza yapıldı. Osmanlılar, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Katar’daki haklarından İngiltere lehine vazgeçti ve bölge 1916’da İngiliz egemenliğine girdi. 1940’larda bulunan petrol, bölgenin ekonomik yönden gelişmesinde etkili oldu.

1971’de İngilizlerden bağımsızlığını elde eden Katar, dünyadaki en büyük gaz rezervlerinden birine sahip olmasıyla öne çıkıyor. Katar, 1991’de yaşanan Körfez Krizinde ABD’nin yanında yer aldı ve ekonomisi daha da gelişti. 1997’de 522.000 olan nüfusu, 2004’de 744.000’e, 2016’da da 2,5 milyona çıktı.

TÜRKİYE VE YENİ KRİZ

Suriye’de yaşananlardan ders almamış gözüken Erdoğan yönetimi, çok bilinmeyenli bir denklem olan Katar krizine müdahil olmak için fazla istekli görünüyor. Ancak gerek Suudilerin, gerekse Katar’ın tarihi gelişim sürecine baktığımızda ilişkiler ağının karmaşık olduğu ve büyük güçlerin rekabet alanlarının başında geldiği gerçeği ortaya çıkıyor.

Özellikle krizin temelinde “teröre destek verme” suçlamasının olması ilginç bir durum oluşturuyor. Ayrıca ön planda Suudilerin görünmesine karşılık Katar’da askeri üssü bulunan ABD desteği olmadan böyle bir adım atılması elbette mümkün değil. Krizin Trump’ın Arabistan gezisinden kısa bir süre sonra çıkması da bunu doğruluyor.

Türkiye’nin bu krizde bir arabulucu rolü üstlenmesi mantıklı olsa da doğrudan askeri destek vermesini anlamak zor gözüküyor. Bunu bir de duygusal bir şekilde yeniden yüz yıl önceki topraklara dönüş olarak değerlendirmek reel politikle kesinlikle örtüşmüyor.

AKP yönetimi Türkiye’de bir gecede hiçbir delile dayanmadan ve hiçbir mahkeme kararı olmadan yüzlerce vakfı, STK’yı, şirketleri ve yüzbinlerce kişiyi terörist ilan etmişken, Erdoğan’ın büyük bir aşk ve şevkle Katar’daki vakıfları savunması ve terörle hiçbir ilişkileri olmadığını söylemesi de ilginç bir garabet olarak tarihe geçiyor.

15 Temmuz ve sonrasındaki tasfiyelerle iyice güç kaybeden Türk ordusunun böyle bir maceraya sürüklenmesi için çok önemli gerekçeler olması gerekirken duygusal açıklamalar yapılması, asıl nedenlerin gizlendiği şüphesini öne çıkarıyor ve akla çeşitli sorular getiriyor. Özellikle Katar emir ailesi ile Erdoğan arasında dikkat çeken aşırı yakınlık merak uyandırıyor. Ancak şahsi dostluk ve menfaatlerle dış politika üretilmesinin Türkiye’nin başına yeni problemler açacağı kesin gözüküyor.

Kaynaklar:  “Katar, Suudiler, Vehhabilik”, DİA; M. Bostancı, Suudi Arabistan’ın Kurulması, GÜ SBE Doktora Tezi, Ankara, 2013; T. Erdoğan, Modern Suudi Arabistan Devleti’nin Kuruluşu, FÜ SBE Yüksek Lisans Tezi, Elazığ, 2006.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 14.6.2017 [TR724]

Hırsızlık İslâmi midir? [Vehbi Şahin]

Sonunda bu da oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP grup toplantısında ‘fetva’ verdi.

Ne dedi?

Katar’a uygulanan ambargonun İslami olmadığını söyledi.

“Bir ülkenin halkını tecrite kalkmak insani değildir, İslami hiç değildir” dedi.

Doğru söylüyor.

Katılıyorum kendisine…

Bir insanı suçlu; hatta düşman bile olsa açlığa mahkûm etmek insani değildir, İslami hiç değildir.

Madem Erdoğan ahkâm kesiyor artık…

O zaman şu sorular için de kendisinden “fetva” alabilir miyiz acaba?

-İşkence yapmak İslami midir?

***

-Masumları hapse atmak İslami midir?

***

-İnsanları işsiz güçsüz bırakıp açlığa mahkûm etmek İslami midir?

***

-Kadınları tutuklamak için doğumhane kapısına polis dikmek İslami midir?

***

-Minik bebekleri, anneleriyle birlikte zindana tıkmak İslami midir?

***

-Evlerini ocaklarını başlarına yıkmak İslami midir?

***

-Muhalif diye işadamının malını mülkünü gasp etmek İslami midir?

***

-Yok etmek amacıyla bir grubu veya cemaati soykırıma tabi tutmak İslami midir?

Evet…

Bütün bunları “devletin gücünü arkasına alarak” yapmak insanlığa ve İslam’a yakışıyor mu peki?

“Evet” diyebilir mi bu sorulara Erdoğan?

Devam edelim sormaya…

Meselâ…

-Hırsızlık yapmak İslami midir?

***

-Rüşvet alıp vermek İslami midir?

***

-Yolsuzluk yapmak İslami midir?

***

-Yalan söylemek İslami midir?

***

-İftira atmak İslami midir?

***

-İhalelerden komisyon almak İslami midir?

***

-Kamuya ait malı, makamı, parayı, gücü şahsi işlerinde kullanmak İslami midir?

***

-Kişiye özel adalet tesis etmek İslami midir?

***

-Yandaşın vergi borcunu affetmek İslami midir?

***

Çok uzatmak istemiyorum.

Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas-ı Fukaha’yı dikkate alarak bu yazıda zikrettiğim sorular için de fetva vermesini istiyorum Erdoğan’dan…

“Nereden çıktı bu… Fetva falan vermem. Ben yaptım oldu” diyorsa…

O zaman işi Allah’a kalmış demektir.

Kolay gelsin.

[Vehbi Şahin] 14.6.2017 [TR724]

O ihbar, 20.30’a gerekçe olsun diye mi yapıldı? [Ahmet Dönmez]

“Darbe, akşam 20.30’a göre planlandı” başlıklı dünkü yazımda, aslında kalkışmanın 16 Temmuz sabaha karşı 03.00’e göre değil, tam da 15 Temmuz akşam 20.30’da başlayacak şekilde planlandığını öne sürmüştüm. Gerekçelerimi sıraladıktan sonra, “Peki akşam harekete geçecek şekilde hazırlık yapan cuntacıları kim örgütledi? Bu kadar akıl dışı bir kalkışma planını kim hazırladı? Amaç neydi? Askeri eğitim tarzı ve kurmay zeka içerisinde böyle bir darbe planının mantığı nedir? İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın bildiğini, gördüğünü koca koca paşalar, yılların deneyimli komutanları göremiyor muydu? Başarılı olma şansı son derece düşük olan prime-time darbe girişimine kim, niye kalkışır? Gece 03.00’te darbe olacakmış gibi hareket edenleri nereye koyacağız?” sorularını sıralamıştım. Bitirirken de “Bütün bunların cevabını, ihbarcı binbaşı O.K. etrafında bir sonraki yazıda vermeye çalışacağım.” demiştim.

Bugün kaldığımız yerden devam edelim.

CHP’nin son açıkladığı raporda da altı çizildiği gibi bu bir ‘kontrollü darbe’ydi. Alman Focus dergisi, 23 Temmuz 2016 tarihinde “Macht, Wahn, Erdoğan (İktidar, Hezeyan, Erdoğan)” başlıklı çarpıcı bir habere imza atmıştı. Habere göre İngiliz siber istihbarat servisi GCHQ (Government Communications Headquarters), darbe girişimi sırasında Türk hükümetinin telefon görüşmelerini, e posta ve diğer yazışmalarını tespit etmişti. Daha ilk saatlerde AKP hükümeti, “Darbe Fethullah Gülen’in üzerine yıkılsın” ve “Yarın tasfiyeler başlasın” emirleri vermişti. Bu haber, kontrollü darbenin ilk işaretiydi. Sonrasında zaten Almanya, İngiltere, ABD, AB ve NATO’dan da benzer değerlendirmeler gelmeye devam etmişti.

PSİKOLOJİK SAVAŞ BOYUTU AĞIR BASAN DARBE GİRİŞİMİ

15 Temmuz her yönüyle sıradışı bir darbe girişimiydi. Bir sabah, sokaklarda tank ve cemselerin dışında kimsenin olmadığı, hükümet üyelerinin derdest edildiği, televizyon kanallarında tek merkezden askeri bildirilerin tekrarlandığı bir Türkiye’ye uyanmadık. Onun yerine tuhaf bir şekilde yaz akşamının erken saatlerinde bir avuç asker tarafından Boğaz Köprüsü’nün tek taraflı trafiğe kapatıldığı, Genelkurmay’da komutanların enterne edildiği, tek bir AKP belde başkanının bile gözaltına alınmadığı, televizyonların MİT tarafından organize edilip darbe karşıtı yayınlar yaptığı, sivillerin öldürüldüğü, vatandaşların sokaklarda darbeci avladığı, minarelerden salaların okunduğu, F-16’ların alçak uçuş yaptığı, Meclis’in bombalandığı psikolojik savaş boyutunun ağır bastığı bir darbe girişimine şahit olduk.

Eğer emir-komuta zinciri içinde değilse o saatte kalkışılan bir darbe, kaçınılmaz olarak böyle bir netice verecekti. İşte ‘kontrollü darbe’ denilen şey, tam da yukarıda özetlediğimiz bu manzaraydı. Hepsi bu görüntülerin ortaya çıkması için tasarlanmış ve kurgulanmıştı. Ertesi sabah başlayacak kitlesel kırım için hazırlanmıştı bütün bu düzenek. Önceki gün Veysel Ayhan’ın yazdığı gibi “Erdoğan 249 şehit olmadan bunları yapamazdı.” Darbe girişimini Allah’ın lütfu olarak nitelemesi de bundandı. Darbeden 2 ay sonraki bir konuşmasında, “Bu sayede, normal zamanlarda yapamayacağımız birçok şeyi hamdolsun yapabilme imkânına, gücüne sahip olduk.” demesi de bundandı.

DARBENİN TAM DA AKŞAM VAKTİ VE BU ŞEKİLDE OLMASI GEREKİYORDU

Peki ya tam tersi olsaydı? Yani darbe girişimi akşam saatlerinde başlamamış olsaydı bu şekilde mi sonuçlanacaktı? Dolayısıyla Erdoğan bu imkâna kavuşabilecek miydi? Hiç şüphesiz ki hayır. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın o sözlerini tekrar hatırlayalım: “Akşam 21.00’de darbeye kalkışılmaz. Bizim bildiğimiz o meşhur darbeler, sabah 04.00’te, 05.00’te yapılan darbeler. O darbe olduğunda da Allah muhafaza, hiçbirimiz yerimizden kıpırdayamazdık”

Yine ilk paragraftaki sorulara dönecek olursak; peki akşam 20.30 sularında harekete geçecek şekilde hazırlanan cuntacıları kim örgütledi? Bu kadar akıl dışı bir kalkışma planını kim yaptı? Amaç neydi?

Doğal olarak aylardır herkes bunu sorguluyor. İşte bu sorulara mantıklı bir izahat getirilebilmesi için bir nedene ihtiyaç vardı. O gerekçeyi, ihbarcı Binbaşı O.K. sundu. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, 30 Mayıs’ta TBMM Komisyonu’na gönderdiği cevapta ne diyordu: “Aldığımız tedbirler sayesinde hainler paniğe kapılarak gece geç saatlerde yapmayı planladıkları işi öne aldılar. Böylelikle darbe akamete uğradı.”

Ne olmuştu da Genelkurmay Başkanı ‘sözümona’ bir takım tedbirler almıştı? Çünkü İhbarcı binbaşı O.K., saat 14.20’de MİT’e giderek darbeyi ihbar etmiş, Müsteşar Hakan Fidan da bu bilgiyi Genelkurmay’la paylaşmıştı. Akar da bunun üzerine bazı tedbirler alarak darbecileri paniğe sevketmişti. Senaryo bu şekilde. Yani o ihbar, bir anlamda o geceki ‘kontrollü darbenin’ ateşleyicisi, kinetiği rolündeydi. Pilot Binbaşı O.K.’nin zaten 2 yıldır MİT’e çalıştığı ve Alay içerisinde neredeyse herkesin bunu bildiği iddialarını da hatırda tutarsak bu parça daha anlamlı hale gelecektir.

Böylece ihbarın gereğinin neden yapılmadığı, Cumhurbaşkanı’na neden haber verilmediği, Erdoğan’ın darbe girişimini niye önlemediği, sivilleri neden sokaklara çağırdığı soruları da cevap bulmuş oluyor. Çünkü  bu darbe girişimi zaten biliniyor ve bekleniyordu. İhbar, gereği yapılsın diye değil; akıldan mantıktan yoksun darbe harekâtına gerekçe oluştursun diye yapılmıştı.

Peki, darbe girişiminin gece 03.00’te başlayacağını söyleyen subayların ifadelerini nereye koyacağız? Sözgelimi Kara Havacılık Okulu’nda O.K. ile beraber görev yapan ve hatta birlikte uçacakları talimatlandırılan Pilot Yarbay Murat Bolat, “Darbe aslında 16 Temmuz saat 03.00’te olacaktı” diyor.

Oysa dünkü yazımızda da detaylandırdığımız gibi kalkışmanın akşam saatlerine göre planlandığını gösteren çok sayıda güçlü karine mevcut.

O GECE TEK BİR PLAN VE TEK BİR GRUP YOKTU

Şu durumda 15 Temmuz gecesi yaşananlar, buradan hareketle iddianamelere yansıyan bilgiler, ifadeler, mahkemelerdeki savunmalar ve 10 aydır yapılan değerlendirmelere bakınca şöyle bir fotoğraf ortaya çıkıyor: Aslında o gece tek bir plan ve tek bir ekip yoktu sahada. Kaba bir bakışla, birbirinden farklı 4 ayrı grubun varlığı göze çarpıyor. Bir; 15 Temmuz akşamı bu şekilde harekete geçirilecek olan mevcut cuntacı ekip. İki; Silahlı Kuvvetler’in gece 03.00’te Hulusi Akar’dan başlayarak emir-komuta zinciri içerisinde yönetime el koymasını bekleyen, o yönde bilgilendirilen ve buna göre pozisyon alan ekip. Bu aslında ölü bir plandı ve hiç gerçekleşmeyecekti. Sadece akşam yapılacak kontrollü darbenin izlerini flulaştırmak için üretilmiş bir ‘false flag’den başka bir şey değildi. Üç; aslında bir terörist saldırıya karşı emniyet görevini icra ettiğini zanneden, emir-komuta zinciri içerisinde hareket ettiği bilgisi ile yola çıkmış ve gerçeği ancak saatler ilerledikçe farkedip neye uğradığını şaşıran alt rütbeli, er veya öğrenci çoğunluk. Bunlar farkında olmadan kontrollü darbe için perdeleme vazifesi gördü. Dördüncüsü de ilk grup içerisinden tuzağı farkedip geri dönecekleri engelleyecek, bir şekilde harekâtın devamını ve sivil ölümlerini garanti altına alacak olan asker-sivil karışım.

Planlar ve gruplar arasındaki geçirgenlik nedeniyle ortaya tam da istendiği ve tasarlandığı gibi ‘karmaşık’ bir tablo çıktı. Onun için de hiç kimse aslında 15 Temmuz’da ne olduğunun cevabını tam olarak veremiyor. Bir yerini kapatsan başka bir noktadan açık veriyor. Çelişkiler ve soru işaretleri bütünüyle ortadan kaldırılamıyor.

Peki, bütün bu karmaşa içerisinde Gülen cemaati nerede yer alıyor? Hizmet Hareketi, 15 Temmuz’un neresinde? Bütün bu olaylar içerisinde hiç mi dahli yok? Buna da bir sonraki yazımda kendimce bir cevap vermeye çalışacağım.

[Ahmet Dönmez] 14.6.2017 [TR724]

Comey ve Bharara Türkiye’de olsa ne olurdu? [Adem Yavuz Arslan]

17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmasından birkaç ay sonra, uzun yıllardır tanıdığım bir güvenlik bürokratı ile sohbet ediyorduk.

Kaynağım bulunduğu pozisyon itibariyle ‘yakası açılmadık bilgilere’ sahipti.

Sohbetimiz tamamen ‘off the record’ yani yazılmamak kaydıylaydı ve ben de o görüşmeye dair bir şey yazmadım.

Ancak o gün öğrendiklerimi temel alan çok yazı yazdım. Anlattıkları kamuoyunun tartıştığı konulara dair ‘büyük resmi’ görmemi sağlamıştı.

Aradan geçen sürede çok şey oldu.

Ben Washington’a taşındım, uzun yıllardır tanıdığım güvenlik bürokratı kaynağım 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklandı.

Kaynağım konumu itibariyle dönemin başbakanı Erdoğan ile doğrudan görüşüyordu. AKP iktidarının da çok güvendiği bürokratlardandı.

Kamuoyunun yakından takip ettiği bazı soruşturmaların talimatını bizzat Erdoğan’dan aldıklarını anlatmıştı.

Gerçi onun anlattıklarını, AKP içinde aktif siyaset yapan isimlerden de dinlemiştim.

Erdoğan’dan aldığı ‘hayli ilginç’ başka talimatlar da vardı.

O gün muhatabıma “Bu emirler kanunsuz değil mi? Neden hayır demediniz?” demiştim. O da “Maalesef bizim bürokrasi geleneğimizde itiraz yok. İster kariyer hesabı de ister korku ama bizde böyle bir gelenek yok. Ayrıca itiraz ederseniz bir bahaneyle hapse dahi atılabilirdiniz” demişti.

Takip eden süreçte konuyla ilgili resmi makamlara verdiği ifadede “Ben yalnızca Erdoğan’ın talimatlarını uyguladım” dese de tamamen ilgisiz başka bir soruşturmaya dâhil edilip tutuklandı.

ABD’DE BÜROKRAT SİYASETÇİ İLİŞKİSİ

Bu anekdotu hatırlatmamın nedeni bugünlerde ABD’de yaşananlar.

Rusların ABD seçimlerine müdahale ettiği iddiaları aylardır gündemde. Trump’ın ulusal güvenlik danışmanlığından ayrılmak zorunda kalan danışmanı Flynn ve onun irtibatları manşetlerden inmiyor.

Tabi ki Flynn ile birlikte Ekim Alptekin ve Türkiye ilişkileri de mercek altında.

Geçtiğimiz Perşembe tüm Amerika’nın hatta dünyanın gözü ABD Kongresi’ndeydi. Trump’ın kovduğu FBI Başkanı James Comey, Senato İstihbarat Komitesi’nde 3 saat boyunca, kameralar önünde senatörlerin sorularını cevapladı.

Comey, Trump’ın 6 Ocak’ta yaptıkları baş başa görüşmede Flynn soruşturmasından bahsederek “Umarım bu işin peşini bırakırsınız” dediğini, kendisinin de bu ifadeyi ‘talimat’ olarak değerlendirdiğini anlattı.

Comey, Trump’ın ‘yalan söyleyebileceğini düşünerek’ görüşmelerini kayıt altına aldığını da söyledi.

Eski FBI Başkanı, Trump’ı açıkça yalan söylemekle itham etti.

3 saat boyunca, kameralar önünde sorulara cevap veren Comey, Trump’ın kendisinden sadakat istediğini, kendisinin de “Benden her zaman dürüstlük göreceksiniz” cevabını verdiğini anlattı.

Özetle başkan Trump, FBI başkanından hukuksuz bir iş yapmasını ve kendisine sadakat göstermesini talep ediyor, o da hukuku hatırlatıp bu talebi geri çeviriyor.

Comey’in ifadesi üzerine başlayan tartışmalar halen sürüyor. Fakat beni en çok ilgilendiren bölüm Trump ile Comey arasında geçen ‘sadakat-dürüstlük’ diyalogu oldu.

ORADA DEMOKRASİSİ BU YÜZDEN GÜÇLÜ

Benzer bir gelişme de hemen ertesinde yaşandı.

Türkiye kamuoyunun Rıza Zarrab davası nedeniyle tanıdığı eski New York Güney Bölge Savcısı Prett Bharara, ABC televizyonundaki ‘Bu hafta’ programında görevden alınma sürecine dair önemli detaylar paylaştı.

Bharara, Obama döneminde 7,5 yıl boyunca başkandan hiç telefon almadığını fakat Trump’ın kısa sürede kendisini 3 kez aradığını anlattı.

Bharara, Başkan Trump’ın telefonlarına çıkmayı reddedince, daha önce onun tarafından göreve devam etmesi rica edildiği hâlde, görevden alındığını söyledi.

Düşünsenize…

ABD Başkanı bir savcıyı arıyor. Savcı cevap vermiyor. Başkan ikinci, üçüncü kez arıyor.

Savcı yine cevap vermiyor.

Savcıya göre bu durum ‘alışıldık bir durum değil’. Bharara “ Bazı kişiler hakkındaki yasal süreçleri göz önünde bulundurursak Trump ile mesafeli bir ilişkimiz olmalıydı” diye konuştu.

Şahsen bu iki olayı hayranlıkla izledim.

Güvenlik ve yargı bürokratları ABD başkanı gibi çok güçlü bir makamdan gelen taleplere-telkinlere ‘hukuksuz’ diyerek karşı çıktılar.

Hem Comey hem Bharara koltuklarını kaybetti ama hukuk devletini korumuş oldular. Aslına bakarsanız ABD’yi halen dünyanın en demokratik sistemi ve en güçlü hukuk devleti kılan da bu anlayış.

Bu ülkede hukuk gerçekten üstün bir değer.

Trump gibi sıra dışı bir isim başkan olsa ve yasadışı bir talepte bulunsa bile karşısında cesur bürokratlar yargıçlar bulabiliyor.

BİR TEK BÜROKRAT NEDEN İTİRAZ EDEMEDİ?

Peki ya Türkiye?

Maalesef aramızda derin uçurumlar var. Türkiye hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız yargıya sahip olmadı. Siyasetin gölgesi her zaman bürokrasinin üzerinde oldu.

Fakat hiçbir dönem şu an ki kadar da yozlaşmamıştı.

17/25 Aralık sürecinde ortaya dökülen kayıtlardan gördük ki Erdoğan her mahkemeyle-hâkimle bizzat ilgileniyor.

Yapılacak düzenlemeler onayından geçiyor.

Kime hangi soruşturma açılacak bizzat Erdoğan’ın ‘olur’unu alıyor. Yetmiyor, hoşuna gitmeyen bir karar veren hâkim ya da istemediği bir soruşturma başlatan savcı olursa anında kafasını kopartıyor.

Bütün bunlarla yetinmeyip danışmanları aracılığı ile mahkemeleri de izletiyor.

Geçtiğimiz günlerde bir iftar programında darbe davalarını danışmanları aracılığı ile yakından takip ettiğini açıkladı. Hatta hızını alamayıp sanıkların alması gereken cezaları bile söyledi.

Açıklamaları doğrudan yargıya müdahaleydi ama Türkiye’de artık kimse bu duruma şaşırmıyor.

Özellikle son 4 yılda yaşanan bunca skandala rağmen bir tek yargıç çıkıp, hukuku referans gösterip itiraz ya da istifa etmedi.

Hepsi Saray’a biat etti, haksız hukuksuz yere tutuklanan meslektaşlarının hakkını savunmadı. Hatta güvenlik bürokrasisinde mesai arkadaşlarına işkence edenler bile çıktı.

Eğer bir hâkim, bir polis müdürü ya da bir general çıkıp Erdoğan’ın hukuksuzluklarına itiraz edebilseydi Türkiye bu karanlık çukurda olmayabilirdi.

Bu zulüm düzeninin sona ermesi de ancak hukukun üstünlüğünü tesis etmekle mümkün.

Comey ve Bharara Türkiye’de olsa ve Erdoğan’ın hukuksuz taleplerine hayır deseler mutlaka tutuklanır, Havuz medyasınca hain ilan edilir ve tüm kariyerleri biterdi.

Ancak hukukun namusunu kurtarırlardı.

Sahi bizde neden bir Comey ya da Bharara çıkmaz?

[Adem Yavuz Arslan] 14.6.2017 [TR724]

Verin lan 5000 liramızı! [Barbaros J. Kartal]

CHP’nin darbe raporu kamuoyuna açıklandı. AKP savcılarının saçma sapan iddianamelerinde olduğu gibi bir sürü edebiyat, ideoloji güzellemeleri ve gereksiz tonlarca sayfa var. Hele cemaatin tarihsel gelişimi ile ilgili yazılanlar tam komedi. Kime para yedirdilerse çok emek vermiş ama çok kalitesiz bir mal ortaya çıkarmış. Rapor bir taşla iki kuş vurmayı amaç edinmiş. Cemaat ve AKP’yi hedef alan “Bu haltı ikiniz beraber yediniz” şeklinde özetlenecek klasik bir yaklaşım söz konusu. Erdoğan’ın propaganda mekanizmasının ürettiği kavramları kullanarak muhalefet yapılamayacağını bir türlü öğrenemediler, bundan sonra da görmeleri mümkün değil. CHP Hitler döneminde muhalefet olsaydı “Evet Yahudiler hain, pis, alçak ve ölmeyi hak ediyorlar ama..” diye başlayan cümlelerin muhalefeti olurdu. AKP’nin yargıyı ele geçirdiğini ve savcıların AKP’nin birer memuru olduğunu ifade ettikten sonra onların hazırladıkları iddianameleri veri kabul etmek pek dürüstçe değil.

Neticede cemaat için gök kubbede söylenmedik laf kalmadı. İddialar o kadar komik şeylere evrildi ki cemaat hiçbir şey yapmasa kendi kendine beraat edecek hale geldi desek mübalağa olmaz. Cemaate ne kadar çok çakarsak o kadar objektif algılanırız tuzağına düşmelerine rağmen CHP’nin raporu okunmayı hakediyor.  Teknik olarak 15 Temmuz ile ilgili güzel noktaları özetlemiş CHP. 15 temmuz kumpasının ana omurgasını yakalamış diyebiliriz. Ancak ne var ki bunu açık açık söylemiyor, topu bir yere kadar getirip orada bırakıyor. Çok rahat gidip gol atma imkanı var ama bunu yapmıyor. Herhalde bir bildikleri var.

Mesela CHP Hulusi Akar’a soruyor, aynı soru Fidan’a da sorulabilir ama yok. Soru çok önemli:

“Bu tören sonrası MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la Özel Kuvvetler Komutanlığı bahçesinde baş başa 18:00 – 00:30 arası yaklaşık 6,5 saat boyunca neler konuştuğunuzu açıklar mısınız?”

Bilindiği gibi darbeden bir gün önce Akar ile Fidan uzun bir görüşme yapmışlardı. Katıldıkları toplantıya teamül olarak ne bir genelkurmay başkanı ne de MİT müsteşarı katılmıştı o güne kadar. Uzun uzun baş başa ne görüştüler hiç kamuoyuna açıklanmadı. CHP’liler devamını getirmemiş Akar gittikten sonra Hakan Fidan Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ile görüşmeye devam etti. Özel Kuvvetler denince neresi olduğu tam olarak kafada oturması için, eski adının Seferberlik Tetkik Kurulu olduğunu hatırlayalım. 15 temmuz darbe girişiminde özel kuvvetlerin adı sıkça geçiyor malum. Ömer Halisdemir’e önce öldür emri verilen sonra da onun öldürülmesinin emredildiği yer orası.

CHP Fidan’a sorması gerekirken Akar’a sormaya devam ediyor:

15 Temmuz günü öğlen saatlerinde O.K. isimli Pilot Binbaşının 3 helikopterle MİT Müsteşarını kaçırmak üzere o gece harekete geçileceği ihbarı ile kalkışmayı öğrendiğiniz ve harekete geçtiğiniz anlaşılıyor. Bu ihbar sonrası MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın makamınıza geldiği ve yaklaşık 20:20’ye kadar kaldığı ve 21:00 sıralarında darbecilerin size müdahale ettiği anlaşılıyor. Bu bilgiler ışığı altında, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın darbeci olan emir subaylarınızı ve darbeci askerleri aşarak Genelkurmaydan serbestçe çıkması hakkında ne düşünüyorsunuz? Hakan Fidan’ı almak üzere 3 helikopterle operasyon hazırlığı yaptığı iddia edilen darbecilerin Hakan Fidan’ın gözlerinin önünde çıkıp gitmesine izin verip 30 dakika sonra da size müdahale etmesini hayatın olağan akışına uygun buluyor musunuz?

Bu soru can damarı sorulardan bir tanesi. Darbeciler Fidan’ı almak için hazırlık yapacak, helikopter ayarlayacak derken alınacak adam ayağı ile kapıya kadar gelecek ama dokunmayacaksın. Fidan gidince darbe başlayacak. CHP üstü çok çok kapalı Akar’a bu iş emir komuta içinde bir hareket miydi diye soruyor… TR724’ün ilk kez dile getirdiği ihbarcı pilotun gerçek kimliği ve çok önceden MİT’e çalıştığı iddiası ile birleşince Fidan bu işin neresinde sorusu cevaplanmadan 15 temmuz’u anlamak mümkün değil.

CHP soruyor:

Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’nın Ankara’da görülen darbe davasının duruşmasında dile getirdiği “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz tedbir olarak ‘personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında, mesaiye devam edilir. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı” şeklindeki ifadesi basına yansımıştır. 15 Temmuz 2016’da bu emir neden verilmemiştir? ÖKK Komutanının bu açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu soru şimdiye kadar çok soruldu ve asla tatmin edici bir cevap gelmedi. Askeriyeyi bilenler o kadar az katılımın olduğu ve  öğle saatlerinde öğrenilen bu girişimin engellenmesinin askeri açıdan çok kolay olduğunu ifade ediyor. Aksakallı neden böyle konuştu kimse sormuyor,  aslında aba altından sopa gösteriyor: Beni satanı ben de satarım.

CHP’ye havuzdan verilen tepkiye bakarsanız sanki bu soruları sormaya hakkı yokmuş gibi davranıyorlar. Resmi söylem parça parça dökülüyor. CHP bu soruları halka indirmeli. Ulaşabildiği kadar herkese anlatabilmeli.

Darbe üzerinden rant elde edenler hayatını kaybeden insanların kanları, yakınlarının göz yaşları üzerinde bir gemi yürütüyorlar. Bu gemiyi canını aldıkları, hayatını kararttıkları insanların ahı batıracak.

[Barbaros J. Kartal] 14.6.2017 [TR724]

Titanik'in umulmadık şekilde batışı [Abdullah Aymaz]

Cenab-ı Hak “Yarattıklarımız içinde, daima Hakka giden yolu gösteren ve onunla adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır.” (Araf Suresi, 7/181) buyurmaktadır. 

Efendimiz (S.A.S.) de bu hususta “Kıyamet kopuncaya kadar her zaman mutlaka gâlibane, zâhirane hak üzere bulunan, ümmetimden bir tâife bulunacaktır.” (Buhari) buyurmaktadır. 

“Gariplere müjdeler olsun!” müjdesine mazhar bu tâife, insanların bozduklarını düzeltmeye, ıslah etmeye çalışacaklardır. 

Bunların işi, Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniyedir...

Mağdur ve mazlum da olsalar, Hak yolu gösterecek ve o yoldan ayrılmayacaklardır. 

Onların imanî ve Kur’anî hizmetlerini engellemeye çalışanlar da olacaktır...

Bu engelciler mümin olsalar bile, faaliyetleri iman-Kur’an hizmetini engelleme şeklinde olursa; faaliyetleri maalesef, İslama kastedenlerin işine yaracağı için, onların hesabına olmuş olur. Karşılaşacakları vaziyetler de ona göre olur. 

İnşaallah, hatalarından döner ve mazlum-mağdurlardan helallik dileyip, tahribatlarını tamir ederler.

Yoksa şu İlahî hitap bir yönüyle onlara da bakar: “Âyetlerimizi yalan sayanları, farkına varmayacakları şekilde yavaş yavaş helâke yaklaştırırız. Ben onlara mühlet veririm; fakat vakti gelince, Benim cezalandırmam pek keskin ve şiddetlidir.” (Âraf Suresi, 7/182-183) 

“Halkı zulümde ortak ve onmaz derecede ileri gitmiş nice şehirleri yok ettik! Öyle ki, şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor; üstü altına gelmiş binalar, körelmiş kuyular, kurumuş çeşmeler, YERLE BİR OLMUŞ MUHTEŞEM SARAYLAR!.. Peki bunlar biraz olsun dünyayı gezip dolaşmazlar mı ki, hiç değilse düşünüp duygulanacak gönüllere, gerçeğin sesini işitecek kulaklara sahip olsunlar. Ne var ki, onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan sinelerindeki gönüllerdir.” (Has Suresi, 22/45-46) 

Asla Cenab-ı Hakka meydan okunamaz... 

İşaret hatta imâ ile bile olsa meydan okuyanlar asla iflâh olmamıştır. 

Meşhur Titanic isimli o büyük gemiyi bir hatırlayalım. 

İngiliz bayrağı taşıyan bu dev gemi, 2227 yolcusu ile beraber, İngiltere’nin Southampton Limanından New York’a gitmek için yola çıkmıştı. Gemiyi yapanlar “Titanic batırılamaz” diyorlardı. Bazı medya kuruluşlarında hâşâ ''Titanic’i Tanrının bile batıramayacağı'' iddiaları da vardı.

Yolculuk sırasında 14 Nisan 1912 gününün bulutsuz bir akşam vakti, bir buzdağı ile çarpıştı. Neticede 1522 kişi soğuk sularda kayboldu. Geminin batmayacağından emin olan yapımcıları, yolculara yetecek sayıda botları, gemiye almayı lüzumsuz saymışlardı... Ama hiç ummadıkları şekilde, sürpriz bir kaza ile karşılaşmışlardı!..

Firavunlara, Nemrutlara, Şeddatlara, Karunlara ve feci sonlarına bakacak olursak hep hiç akıllarına gelmeyen noktalardan gelen felaketlerle yok olup gittiler...

Kur’an-ı Kerim bunların kıssalarını anlatıyor; ibret almamız lâzım. 

Cenab-ı Hakkın kudreti o zaman yetiyordu da hâşâ şimdi yetmiyor mu?

Her zaman yeter...

Buyurun şöyle bir göz atalım, bakalım:

Lût kavmini yok etmeye gelen vazifeliler, Hz. Lût Aleyhisselama şöyle diyorlardı:

“Büsbütün yoldan çıkmaları sebebiyle, biz bu şehir halkının üzerine gökten bir azap indireceğiz.” (Ankebut Suresi, 29/34)   

“Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik, onlara dedi ki: ‘Ey benim halkım! Yalnız Allah’a ibadet edin, âhiret gününü bekleyin ve ülkede FESATÇILIK YAPARAK DÜZENİ BOZMAYIN!’  Fakat onlar kendisini yalancı saydılar. Bunun üzerine müthiş bir zelzele, kendilerini KISKIVRAK YAKALIYIVERDİ. Oldukları yerde çökekaldılar. Âd ve Semûd halklarını da imha ettik. (…)  Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da helâk ettik. Musa kendilerine (bu üçüne) belgelerle, mucizelerle geldi, ama onlar o ülkede kibirlendiler,  büyüklük tasladılar, fakat hükmümüzden kurtulamadılar. Onlardan her birini kendi suçu sebebiyle cezaya çarptırdık: Kiminin üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik, kimini korkunç bir gürültü bastırıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmedi, onlar asıl kendi kendilerine zulmettiler.”  Ankebût Suresi, 29/36-40)

Çağımızın bir zâlimi hakkında da Üstad Bediüzzaman Hazretleri; Cenab-ı Hak, Nemrud’u bir sinekle, Firavunu karınca ile yok ettiği gibi, bir cebbarı da çıplak gözle görülmeyen bir mikropla kabre soktuğunu ifade ediyor.

[Abdullah Aymaz] 13.6.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com