Fransa Cumhurbaşkanı Macron, NATO liderler zirvesi öncesi Trump’la yaptığı görüşme sonrası Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımı eleştirerek “Türkiye’ye bazen IŞİD’in vekilleriyle birlikte çalışıyor” iddiasında bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı, ‘Bunu söylediğim için üzgünüm, ama masada ortak bir terörizm tanımı yok. Türkiye’ye baktığımda, bizimle omuz omuza IŞİD’e karşı savaşmış olanlara karşı savaşıyorlar ve bazen IŞİD’in vekilleriyle birlikte çalışıyorlar.” ifadelerini kullandı.
ABD Başkanı Trump’ın Suriye’deki Fransa vatandaşı savaşçıları Fransa’ya geri getirmesi çağrısını hakkında ise, bunun öncelik olmadığını, hala tümüyle yenilmemiş IŞİD’in tamamen bitirilmesine odaklanılması gerektiğini savundu.
ABD Başkanı Macron’un cevabına karşılık , “İşte bu yüzden kendisi büyük siyasetçi, çünkü bu hayatımda duyduğum en muhteşem net yanıt vermemelerden biriydi ve bence sorun yok” esprisini yaptı.
Macron, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “İki şeyi netleştirmeye ihtiyacımız var” diye seslenerek şunları sıraladı:
“Tüm liderlere saygım var ama benim hakkımda kötü şeyler söyleyenlere bir şey diyemem. Ancak Türkiye’den netlik istiyorum. Hem NATO üyesi olup hem S-400 almak nasıl mümkün oluyor? Bu teknik olarak mümkün değil. ABD Patriot vermediyse, Türkiye, Avrupa’nın NATO’ya uyumlu füze sistemlerini alabilirdi. Ama bunu almamayı Türkiye seçti. Rusya’yı tercih etti… Ayrıca NATO’daki bütün sonuçları bloke edeceklerini söylüyorlar. YPG terör örgütü olarak kabul edilmezse, NATO Zirvesi’nden çıkacak deklarasyonları bloke edeceklerini söylüyorlar. YPG terör örgütü olarak nitelensin istiyorlar. YPG onlar için terörist ama bu bizim tanımımız değil. Türkiye’nin hem bu konu hem de S-400 konusunu açıklığa kavuşturması gerekiyor.”
[Kronos.News] 3.12.2019
Hrıstiyanları ‘uyardı’: "FETÖ", Şükran Günü’nde kalp kazanmak istiyor
Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı, Gülen cemaati mensuplarının, İslam dünyasında zemin kaybettiği için Hristiyan dünyasında zemin kazanmaya çalıştığını ve bu amaçla sosyal medyadan faaliyetlerde bulunduğunu tespit ettiklerini söyledi. Üniversite bünyesinde kurulan Sosyal Medya ve Dijital Güvenlik Eğitim Uygulama Merkezi (SODİGEM) Bilim Kurulu’nca yapılan analizleri anlatan Çomaklı, “FETÖ, özellikle ‘Şükran Günü’nde eleman kazanabilmek, bu dünyaya girebilmek, Hristiyan dünyasında da gelecek 20- 30 seneyi planlamak için adımlar atıyor” dedi.
Çomaklı, üniversite bünyesinde kurulan SODİGEM Bilim Kurulu’nun, cemaat mensuplarının hareketlerini analiz ettiği sosyal medya mesajları üzerinden yeni bilgiler edindiklerini söyledi. Prof. Dr. Şafak Çomaklı, firari olan ve Amerika’da yaşayan cemaat üyelerinin, Hristiyanların ‘Şükran Günü’nü eleman kazanmaya yönelik kullandığını iddia etti. Çomaklı, “Bu yaptığımız çalışma Hristiyan alemine de bir uyarı niteliğindedir. Bunlar çünkü Hristiyanları kendilerine hedef seçmişlerdir. İslam dünyasını 40 sene önce kendi çemberlerine alarak, zarar vererek, hareket etmişlerse şu an da aynısını Hristiyan dünyasına yapmak için harekete geçtiler” diye konuştu.
‘HRİSTİYAN DÜNYASININ 20-30 SENESİ İÇİN ADIM ATIYORLAR’
Özellikle kasım ayı sonu itibarıyla Gülen cemaati mensuplarının, yoğun olarak bulunduğunu belirttiği ABD’deki ‘Şükran Günü’ etkinliklerine nasıl dahil olduklarını ‘analiz ettiklerini’ kaydeden Çomaklı, şunları söyledi:
“FETÖ, özellikle ‘Şükran Günü’nde eleman kazanabilmek ve bu dünyaya girebilmek, Hristiyan dünyasında da gelecek 20-30 seneyi planlamak için adımlar atıyor. FETÖ mensuplarının yurt dışında ‘Şükran Günü’ne ait paylaşımlarında eleman kazanma, terör örgütü faaliyetlerini güzel gösterme çabası ve bu faaliyetlerin Hristiyan aleminde kabul göreceği bazı hesaplardan paylaşımlar yaparak yayılmayı hedefledikleri ortaya çıkmıştır. Gülşah Ç. İsimli FETÖ mensubunun sosyal medyadan ‘Şükran Günü’nde nasıl kalp kazanalım’ gibi paylaşımları mevcut. Örgütün azılılardan firari Ali Y. bunu değerlendirerek Şükran Günü itibarıyla içselleştirmeye gidiyorlar. Hristiyan alemine girmeye çalışıyorlar. Bu uygulamanın aynısını 40 yıl önce Türkiye’de yaptılar. Şimdi ‘Şükran Günü’nde nasıl kalp kazanalım’ diyenler, ‘Biz gönüllüyüz, hizmet erleriyiz’ adı altında yaptılar. Türkiye’de toplumsal destek alması mümkün değil, firari bulundukları ülkelerin manevi değerlerine bir saldırı yaptıklarını çok net bir biçimde SODİGEM olarak ortaya çıkardı.”
[Kronos.News] 3.12.2019
Çomaklı, üniversite bünyesinde kurulan SODİGEM Bilim Kurulu’nun, cemaat mensuplarının hareketlerini analiz ettiği sosyal medya mesajları üzerinden yeni bilgiler edindiklerini söyledi. Prof. Dr. Şafak Çomaklı, firari olan ve Amerika’da yaşayan cemaat üyelerinin, Hristiyanların ‘Şükran Günü’nü eleman kazanmaya yönelik kullandığını iddia etti. Çomaklı, “Bu yaptığımız çalışma Hristiyan alemine de bir uyarı niteliğindedir. Bunlar çünkü Hristiyanları kendilerine hedef seçmişlerdir. İslam dünyasını 40 sene önce kendi çemberlerine alarak, zarar vererek, hareket etmişlerse şu an da aynısını Hristiyan dünyasına yapmak için harekete geçtiler” diye konuştu.
‘HRİSTİYAN DÜNYASININ 20-30 SENESİ İÇİN ADIM ATIYORLAR’
Özellikle kasım ayı sonu itibarıyla Gülen cemaati mensuplarının, yoğun olarak bulunduğunu belirttiği ABD’deki ‘Şükran Günü’ etkinliklerine nasıl dahil olduklarını ‘analiz ettiklerini’ kaydeden Çomaklı, şunları söyledi:
“FETÖ, özellikle ‘Şükran Günü’nde eleman kazanabilmek ve bu dünyaya girebilmek, Hristiyan dünyasında da gelecek 20-30 seneyi planlamak için adımlar atıyor. FETÖ mensuplarının yurt dışında ‘Şükran Günü’ne ait paylaşımlarında eleman kazanma, terör örgütü faaliyetlerini güzel gösterme çabası ve bu faaliyetlerin Hristiyan aleminde kabul göreceği bazı hesaplardan paylaşımlar yaparak yayılmayı hedefledikleri ortaya çıkmıştır. Gülşah Ç. İsimli FETÖ mensubunun sosyal medyadan ‘Şükran Günü’nde nasıl kalp kazanalım’ gibi paylaşımları mevcut. Örgütün azılılardan firari Ali Y. bunu değerlendirerek Şükran Günü itibarıyla içselleştirmeye gidiyorlar. Hristiyan alemine girmeye çalışıyorlar. Bu uygulamanın aynısını 40 yıl önce Türkiye’de yaptılar. Şimdi ‘Şükran Günü’nde nasıl kalp kazanalım’ diyenler, ‘Biz gönüllüyüz, hizmet erleriyiz’ adı altında yaptılar. Türkiye’de toplumsal destek alması mümkün değil, firari bulundukları ülkelerin manevi değerlerine bir saldırı yaptıklarını çok net bir biçimde SODİGEM olarak ortaya çıkardı.”
[Kronos.News] 3.12.2019
“Ethem Sancak çantacıdır, asıl mal sahibi Erdoğan ailesi”
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında önemli açıklamalar yaptı.
Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın “Man Adası hakkında mahkemeye gitti, tazminata mahkum oldu” sözlerini hatırlatarak, “Söylediğim her cümle, her belge yüzde yüz doğrudur. Kimse bu belgeleri yalanlamadı.” diyerek şöyle konuştu:
Olay şuydu; Man Adası’nda 1 sterlinlik bir şirket kuruldu. Devirden sonra 15 milyon dolarlık para trafiği oluşur. İlgili bankanın dekontlarını okuyarak, paranın swift kayıtlarını açıklayarak duyurmuştum. Belgeler sahtedir dediler, savcı inceledi tamamı doğru. İspat edersen Cumhurbaşkanlığını bırakırım diyordu, bırakamıyor. Açtı davaları. Davayı açtı, davanın düştüğü mahkemenin hakimlerini değiştirdi. Militan hakimler beni tazminata mahkum ettiler. Haklı olsaydı tazminata mahkum olmazdı dediler. Ama ben haklıyım. Bu para trafiği nedir dedim. Bu bir şirket satışıdır dedi. Bu şirket hangi şirket? 1 sterlinlik şirket nasıl olur da 15 milyon dolarlık bir şirketi satın alır? Yine soruyorum, bu şirket hangi şirket? Türkiye’ye vergi ödememek için Man Adası’nda bir uyduruk şirket kuruluyor. Türkiye’ye gelen para için 5 kuruş vergi ödenmiyor. Tazminata mahkum edecekmiş, bütün davaları kazanacağım. Burada olmasa bile dünyada adalet vardır. Milletin vicdanında adalet vardır. Sanıyor ki, ben para pul işinden korkarım. Birisi açsa o iş benim işimdir. O hakimlere de meydan okuyorum. Sizde hakimlik ahlakı yok.
Esnaf, çiftçi vergi ödüyor. Erdoğan ailesi Man Adası’ndaki kumpas dolayısıyla 5 kuruş vergi ödemiyor. Ben bunları söyleyince yeniden tazminat davası açacağız diyorlar. Açmazsanız namertsiniz. Ben bütün davaları kazanacağım.
Kılıçdaroğlu, sözlerine şöyle devam etti:
“ETHEM SANCAK ÇANTACIDIR”
Tank Palet fabrikasının değeri 20 milyar dolar. Bunu da Katar’a ve Erdoğan’ın akrabalarına verdiler. Erdoğan ailesi Türk savunma sanayiini ele geçirmek istiyor. Bunu satmadılar ben de biliyorum. İhalesiz 25 yıllığına Ethem Sancak’ın BMC’sine veriyorlar. Asıl ele geçiren Erdoğan ailesidir. Talip Öztürk dedim dut yemiş bülbül gibi sesi çıkmıyor. Niye veriyorsunuz Katar ordusuna. Bunun adı vatana ihanettir dedim. Dava açtılar, açmazsanız namertsiniz.
15 Temmuz şehitleri ve gazileri için toplanan paralar nereye gitti? Beşiktaş terör patlaması için 52 Milyon lira para topladılar, bu para nereye gitti? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını soracağız.
“TOPLANAN PARALAR NEREYE GİTTİ?”
15 Temmuz şehit ve gazileri için toplanan para nereye gitti? Beşiktaş’taki terör saldırısında hayatını kaybeden 46 vatandaş için 52 milyon lira para toplandı. Bu para nereye gitti? Çoçuğunu kaybetmiş birine 121 lira 96 kuruş aylık bağlıyorlar.
“15 TEMMUZ’U ALLAH’IN LÜTFU OLARAK GÖRÜYORLAR”
Adil Öksüz’ün nerede olduğunu bildiğinizi biliyoruz. Kontrollü darbe olduğunu araştırma komisyonunda bütün belge ve bulgularla ispat ettik. Şimdi korkularından millet öğrenmesin diye yayınlamıyorlar. Meclis tarihinde bir ilktir belki. 15 Temmuzu tüm detaylarıyla inceliyoruz. 15 Temmuz darbe girişimini 20 Temmuz darbesiyle farklı bir noktaya taşısılar. 15 Temmuz darbe girişimini Allah’ın lütfu olarak görüyorlar.
[Kronos.News] 3.12.2019
Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın “Man Adası hakkında mahkemeye gitti, tazminata mahkum oldu” sözlerini hatırlatarak, “Söylediğim her cümle, her belge yüzde yüz doğrudur. Kimse bu belgeleri yalanlamadı.” diyerek şöyle konuştu:
Olay şuydu; Man Adası’nda 1 sterlinlik bir şirket kuruldu. Devirden sonra 15 milyon dolarlık para trafiği oluşur. İlgili bankanın dekontlarını okuyarak, paranın swift kayıtlarını açıklayarak duyurmuştum. Belgeler sahtedir dediler, savcı inceledi tamamı doğru. İspat edersen Cumhurbaşkanlığını bırakırım diyordu, bırakamıyor. Açtı davaları. Davayı açtı, davanın düştüğü mahkemenin hakimlerini değiştirdi. Militan hakimler beni tazminata mahkum ettiler. Haklı olsaydı tazminata mahkum olmazdı dediler. Ama ben haklıyım. Bu para trafiği nedir dedim. Bu bir şirket satışıdır dedi. Bu şirket hangi şirket? 1 sterlinlik şirket nasıl olur da 15 milyon dolarlık bir şirketi satın alır? Yine soruyorum, bu şirket hangi şirket? Türkiye’ye vergi ödememek için Man Adası’nda bir uyduruk şirket kuruluyor. Türkiye’ye gelen para için 5 kuruş vergi ödenmiyor. Tazminata mahkum edecekmiş, bütün davaları kazanacağım. Burada olmasa bile dünyada adalet vardır. Milletin vicdanında adalet vardır. Sanıyor ki, ben para pul işinden korkarım. Birisi açsa o iş benim işimdir. O hakimlere de meydan okuyorum. Sizde hakimlik ahlakı yok.
Esnaf, çiftçi vergi ödüyor. Erdoğan ailesi Man Adası’ndaki kumpas dolayısıyla 5 kuruş vergi ödemiyor. Ben bunları söyleyince yeniden tazminat davası açacağız diyorlar. Açmazsanız namertsiniz. Ben bütün davaları kazanacağım.
Kılıçdaroğlu, sözlerine şöyle devam etti:
“ETHEM SANCAK ÇANTACIDIR”
Tank Palet fabrikasının değeri 20 milyar dolar. Bunu da Katar’a ve Erdoğan’ın akrabalarına verdiler. Erdoğan ailesi Türk savunma sanayiini ele geçirmek istiyor. Bunu satmadılar ben de biliyorum. İhalesiz 25 yıllığına Ethem Sancak’ın BMC’sine veriyorlar. Asıl ele geçiren Erdoğan ailesidir. Talip Öztürk dedim dut yemiş bülbül gibi sesi çıkmıyor. Niye veriyorsunuz Katar ordusuna. Bunun adı vatana ihanettir dedim. Dava açtılar, açmazsanız namertsiniz.
15 Temmuz şehitleri ve gazileri için toplanan paralar nereye gitti? Beşiktaş terör patlaması için 52 Milyon lira para topladılar, bu para nereye gitti? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını soracağız.
“TOPLANAN PARALAR NEREYE GİTTİ?”
15 Temmuz şehit ve gazileri için toplanan para nereye gitti? Beşiktaş’taki terör saldırısında hayatını kaybeden 46 vatandaş için 52 milyon lira para toplandı. Bu para nereye gitti? Çoçuğunu kaybetmiş birine 121 lira 96 kuruş aylık bağlıyorlar.
“15 TEMMUZ’U ALLAH’IN LÜTFU OLARAK GÖRÜYORLAR”
Adil Öksüz’ün nerede olduğunu bildiğinizi biliyoruz. Kontrollü darbe olduğunu araştırma komisyonunda bütün belge ve bulgularla ispat ettik. Şimdi korkularından millet öğrenmesin diye yayınlamıyorlar. Meclis tarihinde bir ilktir belki. 15 Temmuzu tüm detaylarıyla inceliyoruz. 15 Temmuz darbe girişimini 20 Temmuz darbesiyle farklı bir noktaya taşısılar. 15 Temmuz darbe girişimini Allah’ın lütfu olarak görüyorlar.
[Kronos.News] 3.12.2019
Belediye cenaze aracı vermedi, polis imamı mezarlığa almadı
Kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren hasta tutuklu Emine Aslan Aydoğan için belediye cenaze aracı vermedi, polis imamı mezarlığa almadı.
Mezopotamya Ajansı’nın bilirdiğine göre, Urfa T Tipi 2 Nolu Kapalı Cezaevi’nden kaldırıldığı Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yaşamını yitiren 16 aylık tutuklu 64 yaşındaki Emine Aslan Aydoğan, otopsi işlemleri ardından götürüldüğü Viranşehir ilçesi Yenişehir Mezarlığı’nda defnedildi. Aydoğan’nın cenazesine ailesi, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Urfa İl Eşbaşkanı Emine Çetiner ve partililer, Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivistleri ve çok sayıda yurttaş katıldı. Mezarlığı abluka altına alan polis, cenaze törenine katılan yurttaşları Genel Bilgi Taraması’ndan (GBT) geçirdi.
POLİS İMAMI MEZARLIĞA ALMADI
Aydoğan için Viranşehir Belediyesi’nden talep edilen cenaze aracı “Arızalı” gerekçesiyle verilmedi. Aile cenazeyi kamyonetle mezarlığa taşıdı. Polis ise cenaze namazı için gelen imamı mezarlığa almadı.
Engellemelere rağmen dini vecibeleri yerine getirilen Aydoğan, defnedildi. Aydoğan ailesi, Mardin’in Kızıltepe ilçesi Mezopotamya Mezarlığı yanında bulunan Girê Bîrê Taziye Evi’nde taziyeleri kabul edecek.
[Kronos.News] 3.12.2019
Mezopotamya Ajansı’nın bilirdiğine göre, Urfa T Tipi 2 Nolu Kapalı Cezaevi’nden kaldırıldığı Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yaşamını yitiren 16 aylık tutuklu 64 yaşındaki Emine Aslan Aydoğan, otopsi işlemleri ardından götürüldüğü Viranşehir ilçesi Yenişehir Mezarlığı’nda defnedildi. Aydoğan’nın cenazesine ailesi, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Urfa İl Eşbaşkanı Emine Çetiner ve partililer, Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivistleri ve çok sayıda yurttaş katıldı. Mezarlığı abluka altına alan polis, cenaze törenine katılan yurttaşları Genel Bilgi Taraması’ndan (GBT) geçirdi.
POLİS İMAMI MEZARLIĞA ALMADI
Aydoğan için Viranşehir Belediyesi’nden talep edilen cenaze aracı “Arızalı” gerekçesiyle verilmedi. Aile cenazeyi kamyonetle mezarlığa taşıdı. Polis ise cenaze namazı için gelen imamı mezarlığa almadı.
Engellemelere rağmen dini vecibeleri yerine getirilen Aydoğan, defnedildi. Aydoğan ailesi, Mardin’in Kızıltepe ilçesi Mezopotamya Mezarlığı yanında bulunan Girê Bîrê Taziye Evi’nde taziyeleri kabul edecek.
[Kronos.News] 3.12.2019
KHK’lı engelli öğretmenden Adalet Bakanı’na: Tekerlekli sandalyede bile kelepçelendim [Sevinç Özarslan]
Engelli öğretmen Muhammed Koşar, Adalet Bakanının 3 Aralık Dünya Engelliler Günü mesajına tepki gösterdi. BOLD’a konuşan Koşar, tekerlekli sandalyede kelepçelendiğini anlattı.
BOLD ÖZEL – Sınıf öğretmenliğinden KHK’yla ihraç edilen, ardından tutuklanan engelli öğretmen Muhammed Koşar, Adalet Bakanı Abdülhamid Gül’ün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü mesajına tepki gösterdi.
31 Ekim 2019’da tahliye edilen Muhammed Koşar, Bakan Gül’e hitaben; “Benim gibi bir engelliyi de saçma sapan nedenlerle görevinden ihraç edip açlığa mahkum ediyor, yetmiyor, onu bir de hapis cezası ile taçlandırıyorsunuz. Bunu söylemeyi unutmuşsunuz.” dedi.
Abdülhamit Gül mesajında “Engellerin ancak el birliğiyle aşılabileceğinin farkındayız. Adalete erişimin kolaylaşması için engelli istihdamını artırıyor, engellilere özel uygulamalar geliştiriyor, adliyelerimizin fiziki yapısını bu doğrultuda şekillendiriyoruz.” demişti.
Koşar, dava açtığı Bank Asya’da hesabı var diye savunma dahi yapamadan 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Cezası İstinaf Mahkemesi tarafından onaylanan Koşar, 5 Eylül 2019’da Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevine gönderildi. Yaklaşık iki ay sonra 31 Ekim 2019’da yargı düzenlemesi nedeniyle tahliye edildi.
Sıkma börek yaprak ailesini geçindiren 19 yıllık sınıf öğretmeni Muhammed Koşar, Abdülhamit Gül’ün paylaşımından sonra bir video mesaj yayınlayarak içeride yaşadığı zorlukları anlattı, diğer tutuklu engellilerin durumuna dikkat çekti.
ARKADAŞLAR SIRTINDA TAŞIYORDU
Koşar, “Banyoda kayma tehlikesi var diye, çünkü kaysam ölüm dahil başka kalıcı hasarlara sebep olma ihtimali büyük, Adana gibi bir yerde diğer arkadaşlar günde 2 -3 kez banyo yaparken ben haftada ancak 2 kez yapıyordum. Adeta kokuyordum. Adana’da yaşayanlar bilir, nemden dolayı insan 1 gün banyo yapmasa ter kokusundan yanında durulmaz. Tek hava alma imkanımız olan açık alandaki spor faaliyeti olduğunda x-ray ötüyor gerekçesiyle koltuk değneklerim verilmiyordu. Ben arkadaşların sırtında sahaya götürülüyordum. Ve orada sadece oturmak zorunda kalıyordum. Yatakhane üst katta idi. Merdivenler çok dikti. Oradan da ben değil herhangi bir insan düşse bir yerleri mutlaka kırılır. Ben çok inim çıkmamaya çalışıyordum, bir şey lazım olduğu zaman arkadaşlar getiriyordu.” ifadelerini kullandı.
GARDİYAN “YAŞIYOR MU?” DİYE DALGA GEÇTİ
Cezaevindeyken böbreklerinden rahatsızlanan Koşar, “Bu yaşıma kadar yaşamamıştım. Börek rahatsızlığı yaşadım. Hatta bir gün sayım için aşağı inemedim. Arkadaşlar rahatsız olduğumu inecek durumda olmadığımı söyleyince, gardiyanın biri ‘yaşıyor mu’ diye dalga geçti.” dedi.
ENGELLİLERİN NE YAŞADIĞI KİMSENİN UMURUNDA DEĞİL
Koşar şöyle devam etti: Hastaneye giderken arabaya bindirdiklerinde (değneklerim olmadan zaten hareket edemiyorum) bunu belirtmeme rağmen hem değneği alıyorlar hem kapıyı kilitliyorlar hem de kelepçe takıyorlardı. Hastane de tekerlekli sandalyede bile kelepçe taktılar.”
19 yıl sınıf öğretmenliği yapan Koşar, engelliler günü paylaşımı yapan sosyal medya kullanıcılarının da bu konuda duyarlı olmasını istedi. “Ben çıktım ama cezaevlerinde engelli birçok insan var. Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle herkes sosyal medyada “engeller kalmasın” gibi romantik paylaşımlar yapıyor. Cezaevindeki engellilerin nasıl yaşadığı kimsenin umurunda değil. Kanunlara göre cezaevinde bakımını yapamayan insanların tahliyesi edilmesi gerekiyor. Sizden rica ediyorum, lütfen bu soruna duyarsız kalmayın. Cezaevindeki engellilerin sesi olun.”
EN SON RESMİ RAKAM 2016 YILINA AİT
Cezaevlerindeki engellilerle ilgili en son açıklanan resmi rakam 2016 yılına ait. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ceza infaz kurumlarında 3 Ekim 2016 itibarıyla engelli 581 hükümlü ve tutuklunun olduğunu söylemişti.
9 SORU ÖNERGESİ, 1 KANUN TEKLİFİ VERİLDİ
İnsan hakları savunucusu ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu cezaevindeki engellilerle ilgili Meclise 9 soru önergesi, 1 kanun teklifinde bulundu. Gergerlioğlu, “Engelli KHKlılar, sosyal yardım alamayan, eğitimde fırsat eşitsizliği mağduru engelliler, cezaevindeki engelliler ve özel eğitim öğretmenleri sadece bugün değil her gün yaşadıklarınızı dert ediniyor çözüm için çalışmalar yürütüyorum!” dedi.
[Sevinç Özarslan] 3.12.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Sınıf öğretmenliğinden KHK’yla ihraç edilen, ardından tutuklanan engelli öğretmen Muhammed Koşar, Adalet Bakanı Abdülhamid Gül’ün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü mesajına tepki gösterdi.
31 Ekim 2019’da tahliye edilen Muhammed Koşar, Bakan Gül’e hitaben; “Benim gibi bir engelliyi de saçma sapan nedenlerle görevinden ihraç edip açlığa mahkum ediyor, yetmiyor, onu bir de hapis cezası ile taçlandırıyorsunuz. Bunu söylemeyi unutmuşsunuz.” dedi.
Abdülhamit Gül mesajında “Engellerin ancak el birliğiyle aşılabileceğinin farkındayız. Adalete erişimin kolaylaşması için engelli istihdamını artırıyor, engellilere özel uygulamalar geliştiriyor, adliyelerimizin fiziki yapısını bu doğrultuda şekillendiriyoruz.” demişti.
Koşar, dava açtığı Bank Asya’da hesabı var diye savunma dahi yapamadan 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Cezası İstinaf Mahkemesi tarafından onaylanan Koşar, 5 Eylül 2019’da Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevine gönderildi. Yaklaşık iki ay sonra 31 Ekim 2019’da yargı düzenlemesi nedeniyle tahliye edildi.
Sıkma börek yaprak ailesini geçindiren 19 yıllık sınıf öğretmeni Muhammed Koşar, Abdülhamit Gül’ün paylaşımından sonra bir video mesaj yayınlayarak içeride yaşadığı zorlukları anlattı, diğer tutuklu engellilerin durumuna dikkat çekti.
ARKADAŞLAR SIRTINDA TAŞIYORDU
Koşar, “Banyoda kayma tehlikesi var diye, çünkü kaysam ölüm dahil başka kalıcı hasarlara sebep olma ihtimali büyük, Adana gibi bir yerde diğer arkadaşlar günde 2 -3 kez banyo yaparken ben haftada ancak 2 kez yapıyordum. Adeta kokuyordum. Adana’da yaşayanlar bilir, nemden dolayı insan 1 gün banyo yapmasa ter kokusundan yanında durulmaz. Tek hava alma imkanımız olan açık alandaki spor faaliyeti olduğunda x-ray ötüyor gerekçesiyle koltuk değneklerim verilmiyordu. Ben arkadaşların sırtında sahaya götürülüyordum. Ve orada sadece oturmak zorunda kalıyordum. Yatakhane üst katta idi. Merdivenler çok dikti. Oradan da ben değil herhangi bir insan düşse bir yerleri mutlaka kırılır. Ben çok inim çıkmamaya çalışıyordum, bir şey lazım olduğu zaman arkadaşlar getiriyordu.” ifadelerini kullandı.
GARDİYAN “YAŞIYOR MU?” DİYE DALGA GEÇTİ
Cezaevindeyken böbreklerinden rahatsızlanan Koşar, “Bu yaşıma kadar yaşamamıştım. Börek rahatsızlığı yaşadım. Hatta bir gün sayım için aşağı inemedim. Arkadaşlar rahatsız olduğumu inecek durumda olmadığımı söyleyince, gardiyanın biri ‘yaşıyor mu’ diye dalga geçti.” dedi.
ENGELLİLERİN NE YAŞADIĞI KİMSENİN UMURUNDA DEĞİL
Koşar şöyle devam etti: Hastaneye giderken arabaya bindirdiklerinde (değneklerim olmadan zaten hareket edemiyorum) bunu belirtmeme rağmen hem değneği alıyorlar hem kapıyı kilitliyorlar hem de kelepçe takıyorlardı. Hastane de tekerlekli sandalyede bile kelepçe taktılar.”
19 yıl sınıf öğretmenliği yapan Koşar, engelliler günü paylaşımı yapan sosyal medya kullanıcılarının da bu konuda duyarlı olmasını istedi. “Ben çıktım ama cezaevlerinde engelli birçok insan var. Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle herkes sosyal medyada “engeller kalmasın” gibi romantik paylaşımlar yapıyor. Cezaevindeki engellilerin nasıl yaşadığı kimsenin umurunda değil. Kanunlara göre cezaevinde bakımını yapamayan insanların tahliyesi edilmesi gerekiyor. Sizden rica ediyorum, lütfen bu soruna duyarsız kalmayın. Cezaevindeki engellilerin sesi olun.”
EN SON RESMİ RAKAM 2016 YILINA AİT
Cezaevlerindeki engellilerle ilgili en son açıklanan resmi rakam 2016 yılına ait. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ceza infaz kurumlarında 3 Ekim 2016 itibarıyla engelli 581 hükümlü ve tutuklunun olduğunu söylemişti.
9 SORU ÖNERGESİ, 1 KANUN TEKLİFİ VERİLDİ
İnsan hakları savunucusu ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu cezaevindeki engellilerle ilgili Meclise 9 soru önergesi, 1 kanun teklifinde bulundu. Gergerlioğlu, “Engelli KHKlılar, sosyal yardım alamayan, eğitimde fırsat eşitsizliği mağduru engelliler, cezaevindeki engelliler ve özel eğitim öğretmenleri sadece bugün değil her gün yaşadıklarınızı dert ediniyor çözüm için çalışmalar yürütüyorum!” dedi.
[Sevinç Özarslan] 3.12.2019 [BoldMedya]
Felçli Yavuz Selim Öğretmen 950 gündür cezaevinde tutsak!
Yüzde 54 ortopedik engelli, kulağı duymayan ve ileri derecede böbrek hastası olan Yavuz Selim Burgu, 950 gündür Kayseri Bünyan Cezaevinde tutuklu.
BOLD – Davası görülürken hakimin “Sakatsın ayağa kalkamıyorsun zaten, otur” dediği matematik öğretmeni Yavuz Selim Burgu’nun eşi Rukiye Burgu, bir engelli eşi olarak yaşadıklarını sosyal medyadan paylaştı.
“Keşke sosyal medyada sevgi pıtırcıklı, engelli adayıyız tweetleri ile sorun çözülse. Yüzde 54 ortopedik engelli, kulağı duymayan, ileri derecede böbrek hastası 950 gündür cezaevinde. 950 gün uzun bir zaman. Engelli bir adam için daha uzun. 5275 sayılı yasa ne zaman uygulanacak” dedi.
Eşinin cezaevinde 3 kez düştüğünü ifade eden Rukiye Burgu, ciddi bir sorun oluşmadığı için şükrettiğini ifade etti.
YERİNDEN KALKIP ÇAY BİLE ALAMIYOR
Dünya Engelliler Günü ile ilgili oğluna verilen ödevi görünce çok üzüldüğünü ve uzun süre etkisinden kurtulamadığını belirten Rukiye Burgu, “Oğlumun ödevi #dünyaengellilergünü ile ilgiliydi. Konusu engellilerin karşılaştıkları sorunlar ve yaşadıkları mağduriyetler. Yerinden kalkıp çayını bile alamayan, buna rağmen 32 aydır tutuklu, felçli bir babanın çocuğu olarak ne yazdı ödevine cesaret edip bakamadım.” ifadelerini kullandı.
5276 sayılı Ceza İnfaz Kanuna göre cezaevinde hayatını yalnız idame ettiremeyen tutukluların cezası ne olursa olsun hasta iyileşinceye kadar ertelenmesi gerekiyor. Yavuz Selim Burgu, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandı ve 8 yıl 9 aylık hapis cezası Yargıtay tarafından onaylandı. Yavuz Selim Burgu’nun cezaevinde yaşadıklarını ilk insan hakları savunucu ve HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu gündeme getirmişti.
[BoldMedya] 3.12.2019
BOLD – Davası görülürken hakimin “Sakatsın ayağa kalkamıyorsun zaten, otur” dediği matematik öğretmeni Yavuz Selim Burgu’nun eşi Rukiye Burgu, bir engelli eşi olarak yaşadıklarını sosyal medyadan paylaştı.
“Keşke sosyal medyada sevgi pıtırcıklı, engelli adayıyız tweetleri ile sorun çözülse. Yüzde 54 ortopedik engelli, kulağı duymayan, ileri derecede böbrek hastası 950 gündür cezaevinde. 950 gün uzun bir zaman. Engelli bir adam için daha uzun. 5275 sayılı yasa ne zaman uygulanacak” dedi.
Eşinin cezaevinde 3 kez düştüğünü ifade eden Rukiye Burgu, ciddi bir sorun oluşmadığı için şükrettiğini ifade etti.
YERİNDEN KALKIP ÇAY BİLE ALAMIYOR
Dünya Engelliler Günü ile ilgili oğluna verilen ödevi görünce çok üzüldüğünü ve uzun süre etkisinden kurtulamadığını belirten Rukiye Burgu, “Oğlumun ödevi #dünyaengellilergünü ile ilgiliydi. Konusu engellilerin karşılaştıkları sorunlar ve yaşadıkları mağduriyetler. Yerinden kalkıp çayını bile alamayan, buna rağmen 32 aydır tutuklu, felçli bir babanın çocuğu olarak ne yazdı ödevine cesaret edip bakamadım.” ifadelerini kullandı.
5276 sayılı Ceza İnfaz Kanuna göre cezaevinde hayatını yalnız idame ettiremeyen tutukluların cezası ne olursa olsun hasta iyileşinceye kadar ertelenmesi gerekiyor. Yavuz Selim Burgu, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandı ve 8 yıl 9 aylık hapis cezası Yargıtay tarafından onaylandı. Yavuz Selim Burgu’nun cezaevinde yaşadıklarını ilk insan hakları savunucu ve HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu gündeme getirmişti.
[BoldMedya] 3.12.2019
Rus Gazetesi: Uçağı düşürme emrini bizzat Erdoğan verdi
Rus uçağının düşürülmesiyle ilgili Rus medyasında peş peşe haberler çıkmaya başladı. Yeni haberde emrin Erdoğan tarafından verildiğine ilişkin belge yayınlandı.
BOLD – Türkiye’nin 24 Kasım 2015’te Rusya’ya ait bir savaş uçağını düşürmesiyle ilgili tartışmalar halen devam ediyor. Uçağı düşürme emrini kimin verdiğiyle ilgili Türk yetkililer topu birbirine atarken, Rus medyasında emri doğrudan Erdoğan’ın verdiğiyle ilgili yeni belgeler yayınladı.
24 Kasım 2015 tarihinde Suriye’de savaş görevi üstlenen Rusya Federasyonu’na ait Su-24 tipi savaş uçağı, Türkiye sınırını ihlal ettiği gerekçesiyle Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldü.
Rusya’da yayın yapan Nezavisimaya Gazetesi NATO’ya ait gizli brifing belgelerine dayandırdığı haberinde Rus uçağının düşürülmesi emrinin bizzat Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildiğini iddia etti.
Nezavisimaya Gazetesi, NATO’ya ait gizli brifing belgelerinin Stokholm merkezli Nordic Araştırma İzleme Merkezi (Nordic Research Monitoring Network) tarafından yayınlanan belgeleri haberleştirdi. Nezavisiaya Gazetesi haberinde, yayınlanan NATO belgelerinden anlaşıldığına göre, Ankara’nın Rus uçağının düşürülmesi emrinin arkasında kimin olduğunu saklama girişiminde bulunduğunu iddia etti.
Gazetenin haberine göre, ‘Erdoğan’ın Rus savaş uçağının düşürülmesindeki sorumluluğu Genelkurmay’ın hukuk danışmanı Erkan Ağın’ın hazırladığı resmi raporunda da açıkça görülüyor. Brüksel’deki brifinglerden de anlaşıldığı gibi Türkiye Cumhurbaşkanı kendisi Rus Uçağına saldırı emrini veriyor. Brifingde Erdoğan’a ait “Türkiye’ye Suriye sınırından yaklaşan ve güvenlik için tehdit oluşturan her askeri unsur askeri bir tehdit olarak değerlendirilecek ve askeri bir hedef olarak değerlendirilecektir” cümlelerine yer veriliyor.
Olayın yaşandığı günlerde Türk basınına açıklamalarda bulunan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hava sahasının ihlal edilmesi sonucu angajman kuralları gereği müdahalenin yapıldığını, Türkiye’nin sınırlarını koruma hakkına her ülkenin saygı duyması gerektiğini ve Esad rejiminin ayakta tutulması için rejim ile müttefiklerinin IŞİD bahane edilerek o bölgede kendi topraklarını korumaya çalışan Bayırbucak Türkmenlerine saldırdığını” söyledi.
Erdoğan: ‘Aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye yine aynı karşılığı verecek’
Başka bir konuşmasında da Erdoğan, Rusya’nın gösterdiği tepki üzerine “Rusya’ya ne de başka herhangi bir ülkeye karşı doğrudan askeri müdahale söz konusu olmadığını” ve “aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye’nin yine aynı karşılığı vereceğini” söyledi.
CNN’e verdiği röportajda “Türkiye’nin Rusya’dan özür dilemeyeceğini ve sınır ihlâlinde bulunan Rusya’nın özür dilemesi gerektiğini” söyledi.
Dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu ise, “Türkiye’nin sınırlarını kim ihlâl ederse ona karşı her türlü tedbiri almanın hakları ve görevi olduğunu” belirtti.
TBMM’deki AK Parti grup toplantısında ise “Angajman kurallarının Rusya dahil tüm dünya tarafından bilindiğini, son hadisede ikazlara rağmen Rus makamlarınca dikkate alınmadığını ve gerekli tedbirleri bu yüzden almaları gerektiğini” söyledi. Aynı zamanda “Bayırbucak bölgesinde IŞİD unsurlarının bulunmadığını ve bölgedeki masum halka yapılan saldırılara göz yumamayacaklarını” belirtti.
Gazetenin haberinde, yayınlanan NATO brifinglerine göre, Türk hava sahasını ihlal eden uçak, beş dakika içerisinde on defa uyarılmasına rağmen sınır ihlaline son vermeyince angajman kuralları gereği iki Türk F-16 uçağı tarafından vurulduğu belirtilerek, Türk komutanlığının Rus meslektaşlarına Suriye silahlı çatışmalarındaki “kırmızı çizgiler” hakkında bilgi verdiği iddia ediliyor. “Rus makamları, her düzeyde etkileşim kurallarımıza usulüne uygun olarak bilgilendirildi ve silahlı kuvvet kullanımı ile ilgili kurallarımızın pilotların Suriye’den tanımlanamayan herhangi bir uçak tarafından Türk hava sahasının işgaline zorla yanıt vermeleri gerektiği konusunda sürekli bilgilendirildi” deniliyor.
ERDOĞAN ÖZÜR DİLEDİ
Haberde, Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından Erdoğan’ın ilk başlarda olayın sorumlusu olarak Rus tarafını sorumlu tuttuğu, ancak 7 ay sonra aniden karar değiştirerek, önce, Rus savaş uçağının düşürülmesi sonrası öldürülen ikinci pilotu Oleg Peshkov’un ailesinden ve ardından Rus lider Vladimir Putin’den özür dilemek zorunda kaldığı vurgulanıyor.
Erdoğan, 2016’da Rusya Federasyonu ve Türkiye iş çevrelerinin temsilcileriyle yaptığı toplantıda, fikrini değiştirerek uçağı yeni düşmanı Fethullah Gülen taraftarlarının düşürdüğünü iddia etti ve “‘FETÖ’ ve ve arkasındaki güçlerin, ülkelerimiz arasındaki ilişkilere de kastettikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor.” dedi.
Nezavisimaya Gazetesi’nin haberine göre, Rus savaş uçağının vurulması olayına yalnızca bir Türk pilotunun katıldığı, Rus savaş uçağını düşüren Türk F16 pilotunun açılan soruşturma sonrası tuttuklanmadığı tam aksine terfi alarak TSK daki görevine devam ettiği iddia ediliyor.
Haberde ayrıca, Rus uçağının düşürülmesiyle ilgili 2017 yılında dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, 2016’da yapılan darbe girişimini soruşturan parlamento komisyonunun, “uçak” krizine dahil olan pilotların Türkiye’de yasaklanan herhangi bir kuruluşla bağlantısı olup olmadığını tespit edilmesini istediği belirtiliyor. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, TBMM darbe komisyonunun sorularına 71 sayfalık yazılı verdiği yanıtta, Rus uçağını düşüren pilotun ‘FETÖ’ üyesi olmadığı bilgisinin dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar tarafından kendisine iletildiğini kaydettiği de belirtiliyor. (http://www.ng.ru)
[BoldMedya] 3.12.2019
BOLD – Türkiye’nin 24 Kasım 2015’te Rusya’ya ait bir savaş uçağını düşürmesiyle ilgili tartışmalar halen devam ediyor. Uçağı düşürme emrini kimin verdiğiyle ilgili Türk yetkililer topu birbirine atarken, Rus medyasında emri doğrudan Erdoğan’ın verdiğiyle ilgili yeni belgeler yayınladı.
24 Kasım 2015 tarihinde Suriye’de savaş görevi üstlenen Rusya Federasyonu’na ait Su-24 tipi savaş uçağı, Türkiye sınırını ihlal ettiği gerekçesiyle Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldü.
Rusya’da yayın yapan Nezavisimaya Gazetesi NATO’ya ait gizli brifing belgelerine dayandırdığı haberinde Rus uçağının düşürülmesi emrinin bizzat Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildiğini iddia etti.
Nezavisimaya Gazetesi, NATO’ya ait gizli brifing belgelerinin Stokholm merkezli Nordic Araştırma İzleme Merkezi (Nordic Research Monitoring Network) tarafından yayınlanan belgeleri haberleştirdi. Nezavisiaya Gazetesi haberinde, yayınlanan NATO belgelerinden anlaşıldığına göre, Ankara’nın Rus uçağının düşürülmesi emrinin arkasında kimin olduğunu saklama girişiminde bulunduğunu iddia etti.
Gazetenin haberine göre, ‘Erdoğan’ın Rus savaş uçağının düşürülmesindeki sorumluluğu Genelkurmay’ın hukuk danışmanı Erkan Ağın’ın hazırladığı resmi raporunda da açıkça görülüyor. Brüksel’deki brifinglerden de anlaşıldığı gibi Türkiye Cumhurbaşkanı kendisi Rus Uçağına saldırı emrini veriyor. Brifingde Erdoğan’a ait “Türkiye’ye Suriye sınırından yaklaşan ve güvenlik için tehdit oluşturan her askeri unsur askeri bir tehdit olarak değerlendirilecek ve askeri bir hedef olarak değerlendirilecektir” cümlelerine yer veriliyor.
Olayın yaşandığı günlerde Türk basınına açıklamalarda bulunan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hava sahasının ihlal edilmesi sonucu angajman kuralları gereği müdahalenin yapıldığını, Türkiye’nin sınırlarını koruma hakkına her ülkenin saygı duyması gerektiğini ve Esad rejiminin ayakta tutulması için rejim ile müttefiklerinin IŞİD bahane edilerek o bölgede kendi topraklarını korumaya çalışan Bayırbucak Türkmenlerine saldırdığını” söyledi.
Erdoğan: ‘Aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye yine aynı karşılığı verecek’
Başka bir konuşmasında da Erdoğan, Rusya’nın gösterdiği tepki üzerine “Rusya’ya ne de başka herhangi bir ülkeye karşı doğrudan askeri müdahale söz konusu olmadığını” ve “aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye’nin yine aynı karşılığı vereceğini” söyledi.
CNN’e verdiği röportajda “Türkiye’nin Rusya’dan özür dilemeyeceğini ve sınır ihlâlinde bulunan Rusya’nın özür dilemesi gerektiğini” söyledi.
Dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu ise, “Türkiye’nin sınırlarını kim ihlâl ederse ona karşı her türlü tedbiri almanın hakları ve görevi olduğunu” belirtti.
TBMM’deki AK Parti grup toplantısında ise “Angajman kurallarının Rusya dahil tüm dünya tarafından bilindiğini, son hadisede ikazlara rağmen Rus makamlarınca dikkate alınmadığını ve gerekli tedbirleri bu yüzden almaları gerektiğini” söyledi. Aynı zamanda “Bayırbucak bölgesinde IŞİD unsurlarının bulunmadığını ve bölgedeki masum halka yapılan saldırılara göz yumamayacaklarını” belirtti.
Gazetenin haberinde, yayınlanan NATO brifinglerine göre, Türk hava sahasını ihlal eden uçak, beş dakika içerisinde on defa uyarılmasına rağmen sınır ihlaline son vermeyince angajman kuralları gereği iki Türk F-16 uçağı tarafından vurulduğu belirtilerek, Türk komutanlığının Rus meslektaşlarına Suriye silahlı çatışmalarındaki “kırmızı çizgiler” hakkında bilgi verdiği iddia ediliyor. “Rus makamları, her düzeyde etkileşim kurallarımıza usulüne uygun olarak bilgilendirildi ve silahlı kuvvet kullanımı ile ilgili kurallarımızın pilotların Suriye’den tanımlanamayan herhangi bir uçak tarafından Türk hava sahasının işgaline zorla yanıt vermeleri gerektiği konusunda sürekli bilgilendirildi” deniliyor.
ERDOĞAN ÖZÜR DİLEDİ
Haberde, Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından Erdoğan’ın ilk başlarda olayın sorumlusu olarak Rus tarafını sorumlu tuttuğu, ancak 7 ay sonra aniden karar değiştirerek, önce, Rus savaş uçağının düşürülmesi sonrası öldürülen ikinci pilotu Oleg Peshkov’un ailesinden ve ardından Rus lider Vladimir Putin’den özür dilemek zorunda kaldığı vurgulanıyor.
Erdoğan, 2016’da Rusya Federasyonu ve Türkiye iş çevrelerinin temsilcileriyle yaptığı toplantıda, fikrini değiştirerek uçağı yeni düşmanı Fethullah Gülen taraftarlarının düşürdüğünü iddia etti ve “‘FETÖ’ ve ve arkasındaki güçlerin, ülkelerimiz arasındaki ilişkilere de kastettikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor.” dedi.
Nezavisimaya Gazetesi’nin haberine göre, Rus savaş uçağının vurulması olayına yalnızca bir Türk pilotunun katıldığı, Rus savaş uçağını düşüren Türk F16 pilotunun açılan soruşturma sonrası tuttuklanmadığı tam aksine terfi alarak TSK daki görevine devam ettiği iddia ediliyor.
Haberde ayrıca, Rus uçağının düşürülmesiyle ilgili 2017 yılında dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, 2016’da yapılan darbe girişimini soruşturan parlamento komisyonunun, “uçak” krizine dahil olan pilotların Türkiye’de yasaklanan herhangi bir kuruluşla bağlantısı olup olmadığını tespit edilmesini istediği belirtiliyor. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, TBMM darbe komisyonunun sorularına 71 sayfalık yazılı verdiği yanıtta, Rus uçağını düşüren pilotun ‘FETÖ’ üyesi olmadığı bilgisinin dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar tarafından kendisine iletildiğini kaydettiği de belirtiliyor. (http://www.ng.ru)
[BoldMedya] 3.12.2019
Bu hamleye Amerika ne diyecek?
SAMANYOLUHABER- Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) kontrolündeki uluslararası para transfer sistemi swift İran'a yönelik müeyyidelerin omurgasını teşkil ediyor.
Uluslararası bankacılık sisteminden tecrit edilen İran, Rusya ile ortak para transferi için çalışmalar yürütse de ülke ekonomik krizle boğuşuyor.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas'ın ağustos ayında ABD’den bağımsız bir ödeme sistemi teşkil edilmesi için Avrupa Para Fonu ve alternatif SWIFT sistemi kurulmasına dair teklifi İran'a yönelik ambargo ile daha da önemli hâle geldi.
INSTEX SAYESİNDE SWIFT SİSTEMİNE İHTİYAÇ KALMAYACAK
Almanya, İngiltere ve Fransa gibi Avrupa Birliği'nin lokomotif üç ülkesi SWIFT’e alternatif, özel bir para transferi (ödeme) mekanizması tesis etti.
Kısa ismi INSTEX (Instrument in Support of Trade Exchanges) olan sistemin merkezi ise Fransa'nın başşehri Paris'te.
INSTEX sayesinde, ABD Doları kullanmadan ya da SWIFT’e ihtiyaç duymadan AB ülkelerinin kendi arasında ve diğer ülkelerle para transferi yapılabilmesi mümkün olacak.
INSTEX’e şimdiden Belçika, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Norveç ve İsveç de dahil oldu. Aydınlık gazetesi yazarı Ufuk Söylemez'e göre Türkiye de INSTEX sisteminde yerini behemehâl alacak.
DÜNYADAKİ REZERVLERİN ÜÇTE İKİSİ ABD DOLARI
Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) verilerine göre dünyadaki uluslararası borcun (kredilerin) ve dünyadaki toplam küresel rezervlerin üçte ikisi ABD Doları'ndan müteşekkil.
Başka bir ifadeyle, toplam uluslararası kredilerin ve toplam uluslararası rezervlerin yüzde 60’ından fazlasını dolar teşkil ediyor.
1973 yılında 15 ülkeden 239 bankanın bir araya gelmesi ile SWIFT (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication) sistemi için yeni bir teşkilat kurulmuştu.
1977 yılında faaliyete geçen SWIFT sistemi hâlihazırda 200’den fazla ülkede on binlerce banka ve mali kuruluş hizmet veriyor.
RUSYA'NIN SWIFTE ALTERNATİF SİSTEMİ HENÜZ ULUSLARARASI LİGE ÇIKAMADI
ABD'nin müeyyidelerinden ağzı yanan Rusya da SPFS (System for Transfer of Financial Messages) sistemini kurdu.
SPFS halihazırda sadece Rusya Federasyonu sınırları içinde hizmet veriyor. Ülke içi para transferlerinin yüzde 18'i SPFS ile yapılıyor. Katılımcı banka sayısı ise 500 civarında.
SPFS'nin uluslarası ödem sistemi hâline gelmesi kısa vadede mümkün görünmüyor.
[Samanyolu Haber] 3.12.2019
Uluslararası bankacılık sisteminden tecrit edilen İran, Rusya ile ortak para transferi için çalışmalar yürütse de ülke ekonomik krizle boğuşuyor.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas'ın ağustos ayında ABD’den bağımsız bir ödeme sistemi teşkil edilmesi için Avrupa Para Fonu ve alternatif SWIFT sistemi kurulmasına dair teklifi İran'a yönelik ambargo ile daha da önemli hâle geldi.
INSTEX SAYESİNDE SWIFT SİSTEMİNE İHTİYAÇ KALMAYACAK
Almanya, İngiltere ve Fransa gibi Avrupa Birliği'nin lokomotif üç ülkesi SWIFT’e alternatif, özel bir para transferi (ödeme) mekanizması tesis etti.
Kısa ismi INSTEX (Instrument in Support of Trade Exchanges) olan sistemin merkezi ise Fransa'nın başşehri Paris'te.
INSTEX sayesinde, ABD Doları kullanmadan ya da SWIFT’e ihtiyaç duymadan AB ülkelerinin kendi arasında ve diğer ülkelerle para transferi yapılabilmesi mümkün olacak.
INSTEX’e şimdiden Belçika, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Norveç ve İsveç de dahil oldu. Aydınlık gazetesi yazarı Ufuk Söylemez'e göre Türkiye de INSTEX sisteminde yerini behemehâl alacak.
DÜNYADAKİ REZERVLERİN ÜÇTE İKİSİ ABD DOLARI
Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) verilerine göre dünyadaki uluslararası borcun (kredilerin) ve dünyadaki toplam küresel rezervlerin üçte ikisi ABD Doları'ndan müteşekkil.
Başka bir ifadeyle, toplam uluslararası kredilerin ve toplam uluslararası rezervlerin yüzde 60’ından fazlasını dolar teşkil ediyor.
1973 yılında 15 ülkeden 239 bankanın bir araya gelmesi ile SWIFT (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication) sistemi için yeni bir teşkilat kurulmuştu.
1977 yılında faaliyete geçen SWIFT sistemi hâlihazırda 200’den fazla ülkede on binlerce banka ve mali kuruluş hizmet veriyor.
RUSYA'NIN SWIFTE ALTERNATİF SİSTEMİ HENÜZ ULUSLARARASI LİGE ÇIKAMADI
ABD'nin müeyyidelerinden ağzı yanan Rusya da SPFS (System for Transfer of Financial Messages) sistemini kurdu.
SPFS halihazırda sadece Rusya Federasyonu sınırları içinde hizmet veriyor. Ülke içi para transferlerinin yüzde 18'i SPFS ile yapılıyor. Katılımcı banka sayısı ise 500 civarında.
SPFS'nin uluslarası ödem sistemi hâline gelmesi kısa vadede mümkün görünmüyor.
[Samanyolu Haber] 3.12.2019
Babasının tişörtüne sarılıp uyuyan çocuk [Ali Turna]
AHMET BEY’İN EŞİNİN ANLATTIKLARI
Takvimler 7 Şubat 2018'i gösteriyordu, sabah 9’da eşim Ahmet Bey işe gitmek üzere evden çıktı. Otobüs durağına doğru ilerlerken ekip otosundan inen iki polis kimlik kontrolü sonrasında mahkemeniz var diyerek eşimi alıp götürdü. Haberini alıp karakola gittiğimde polis sorgusunda idi. Telefonunu, cüzdanını ve anahtarını teslim edip, “Çocuklarımı ve seni Allah’a emanet ediyorum, beni bekleme. Eve git, çocuklarımıza sahip çık.” dedi. Anladım ki bu kapıdan çıkış olmayacaktı. Aynı gün Vatan terörle mücadeleye sevki yapılmış telefonla bilgisini vermişlerdi. Yedi gün nezarethanede tutuldu. Yedi gün Haseki Hastanesi ve Vatan şubesi arasında sabah saat 9 ile 16 arası sağlık kontrolüne giderken belki görürüm diyerek gittim. Eşim orada kimseyi beklemiyor olacaktı ki beni görmedi, el sallayıp seslenme rağmen beni fark etmedi. İçimden yaşıyor ya buna da şükürler olsun dedim. İki ya da üç kez görmek nasip oldu. 7 günün sonunda Silivri 7 no’luya sevki gerçekleşti. Ziyaret saatimiz ve günümüzü bildiren bir telefon geldi.
Gözyaşlarımız o güne kadar gelir umuduyla akarken artık uzun bir bekleyiş akmaya devam edecekti. Kızımın “babam babam” diyerek ağlama sesleri koridorlarda yankılanıyordu. Alındığı ilk gece uykusundan sıçrayarak, “Anne babam buradan geçti, burası babam kokuyor.” diyerek hıçkırıklara boğuldu. Babasının bir gece önce giydiği tişörtü giyerek uyudu çünkü o babası kokuyordu...
Oğlum yeni kalem tutmaya başlayan elleriyle gözyaşlarımızı siliyor, bizi teselli ediyordu. Ertesi gün adını televizyonlarda gördüğümüz, gazetelerden okuduğumuz Silivri Ceza İnfaz Kurumu ile tanışmaya gittik. Daha kapısına bile gelmeden tabelasını gördüğümüz ve dönüş yaptığımız yerde kimlik bagaj kontrollerimiz yapıldı, içeriye girinceye kadar didik didik arandık. Neydik ki biz?
Bakışlardaki aşağılama, el ve kol hareketleri ile öteleme...
Uzunca bir beklemenin ardından eşim Ahmet Bey’i görebildik. Ağlamaktan konuşamadık. Sadece gözyaşlarımız konuştu, “Şahit ol Ya'rab” dedik sadece şahit ol. Önce saydık, sonra haftaları, sonra ayları, sonra saymamayı öğrendik.
OHAL öncesi 2 ayda bir yapılırdı açık görüşler, iki haftada bir yapılırdı telefon görüşmeleri. Şikâyet ederdik ama bilmezdik bizden öncekiler onları bile yapamamış. Silivri’ye gelip oradaki hikâyeleri dinledikten sonra öğrendik. Hatice Hanımlar vardı 18’inde Ebubekir'lerini vermiş, 80 gün Silivri’nin soğuğunda yatmış. Bugün yarın öldürecekler korkusu ile yaşamış.
Soğuktan camiye sığındıklarını, tuvalet taşlarının üzerine karton kağıtların üzerinde uyuyan insanları anlatıyordu.
Cami mülteci kampına döndü diyordu, sabah namazındaki ağlama sesleri, amin sesleri arşa değdi diyor.
Ta ki imam görevden alınıncaya kadar. Haber gelmiş onları camiye almayacaksınız deyip camiyi cemaate kapatıp tadilata almışlar. Allah diyecek olana mekâna ne gerek, yer gök namazgah...
Boğazımız düğümleniyor. Yutkunamıyoruz... Allah dedik sadece... Allah... Yine başka biri, Zeynep Hanım rüyasını anlatıyordu bize. Rüyasında 7 kat yerin altına gömüldüğünü görüyor, bulunduğu yerde bir sürü hücre, ama hücrelerin içi bomboş. Sonra köşeden kocaman bir yılan çıktığını, boynunda kahverengi bir kravat olduğunu ve onu yemek üzerine doğru geldiğini anlatıyordu. Küçük oğlu Hakan’ı kucağına alıp arkasına bakmadan koşmaya başlıyor, hücrelerin bulunduğu koridorda ilerledikçe koridorun sonundan gelen bir ışık görüyor ve ışığa doğru ilerliyor. Yolun sonunda beyaz bir sandalye üzerinde oturan saçları omuzlarına değen birisini görüyor. O kişi hücrelerde bulunanlara sohbet ediyor sonra o zat sohbet ettikleri şahıslara diyor ki, bu kışı burada görmeyeceksiniz. Sonra o zatın üzerindeki elbise eriyor ve kolunda “La ilahe illallah” lafzını ve mührünü görüyor.
Yine Silivri’ den bir arkadaşlar gelmiş, kahvaltı yapıyorduk. Kapı çaldı iki polis gelmiş eşim Ahmet Bey’i sordular. Silivri’de olduğunu söyledim. Ara karar tutukluluğu devam kararını bildirmek üzere geldiklerini söylediler. Tutuklu olduğunu söyleyen memura kızım Azra, “Hayır benim babam tutuklu değil, benim babam asker.” demiş. Çünkü ben çocuklarıma babanız askere gitti deyip onları teselli etmiştim. Polis memuru da kızıma, “Evet, senin baban asker ve bizi koruyor.” dedi. Azra ise, “Hayır bizi babam değil Allah koruyor.” dedi. Memurlar hiçbir şey söyleyemedi. O gün yaşadığımız korku ömre bedeldi ama cevap yine Allah’tan...
Silivri’ye her gidiş ayrı bir sevinç, her dönüş ayrı bir ızdırap... Çok değil bir buçuk yıldır gidip geliyoruz. Çok zannediyordum ta ki 3 yıldır gidip gelenleri görünce...
5. celsede adımızı ''7,5'' koydular... Yollar daha ne kadar uzar ya da kısalır bilemiyorum. Mahkeme kararı sonrası sabah kahvaltısında idik. 4 yaşındaki Azra’m geldi, “Anne ben bir rüya gördüm.” dedi. Ben de çocuk rüyası işte ne görecek ki ya babası ya da oyuncaklarıdır deyip, “Anlat bakalım ne gördün?” dedim. “Anne rüyamda Rabia’yı gördüm , Hz. Rabia’ yı... Önce korktum ama ağlamadım. Bana dedi ki, ‘Ey Melike baban için çok dua ettin, biraz daha dua etmelisin...’
Allah tesellisini kızımla göndermişti... Senden gelen her şeye şükürler olsun Ya Rab...
Halden âlâ halsizliğim... Sözden âlâ sessizliğim... Ya Rabbi!
Ben seninle olduktan sonra,
Umurumda değil kimsesizliğim... (Mevlana)
Yazarın notu:
Bu arkadaş bizim koğuşta kalıyordu. Ahmet Bey bizimle ilgilenir, bize yardımcı olmaya çalışır ve dertlendiğimiz gün bizi teselli etmeye çalışırdı. Çok geceler pencere kenarında sabahladığımız oldu. Hiç şikâyetçi değil, hep şükür derdi. Ama ufak kızından bahsedilse o dağ gibi adam başlardı çocuk gibi ağlamaya. İyi top oynar, üzülmeyelim diye ayak topunda bilerek yenilirdi. Bizi tıraş eden abi hüküm yiyip gidince Ahmet abi gönüllü oldu. Ahmet abi tıraş etmesini beceremiyordu sadece... İyi yemek yapar, bulaşık yıkar, elinden her iş gelirdi ama tıraş etmesini bilmiyordu işte. Tahliye olurken çok ağladım Ahmet abiye sarılınca. Aylar geçti mahkemesine az kala avukatının terk ettiğini duydum. Kendi avukatımı yönlendirdim, bir bak çıkabilir mi diye. Avukatım dedi ki: “Dosyası boş, niye yatmış bu kadar anlayamadım. Çıkar, çocuklarına kavuşur.” Ama hâkim bey gene de vermedi tahliyesini. Eşinden aldım haberini 7,5 yıl vermişlerdi bu güzel insana. Yazlığa gidecektik yengeyi aradık siz de gelin çocukların kafası dağılır biraz olsun neşelenirler diye. Yenge “Kusura bakmayın, yanlış da anlamayın. Çok ince düşünüyorsunuz ama babalı ailelerle görüşmüyorum, çünkü çocuklar çok etkileniyor. Tahliye olup gelecek diye çok beklediler babalarını çocuklar. Son mahkeme sonrası yıkıma uğradılar. 4 yaşındaki kızım nöbet geçiriyor ve strese, üzüntüye bağlı deri hastalığı çıktı, hastanelerde sürünüyoruz bu ara.” dedi.
Çok üzüldük elimizden ne gelebilirdi ki?
O çocuğa babasını ben veremezdim. Oyuncak verebilirdim, şeker, çikolata, boyu kadar pasta verebilirdim ama babasını veremezdim. Çaresizliği iliklerime kadar yaşadım. Islak bir kedi kadar çaresizdim.
Ertesi gün gene aynı koğuştan Ahmet Beylere yakın oturan Erhan Bey geldi. Dertleştik hey gidi o günleri andık üzüldük. Özgürdük ve beraber söğüt ağacı altında çay içiyorduk ama kalbimiz yüreğimiz duygularımız içerideki arkadaşlardaydı. Ahmet Bey konusu açıldı, Erhan abi başladı ağlamaya.
Dedim hayırdır hele anlat.
Durdu, yutkundu, o yufka yürekli Erhan abi hem ağladı hem anlattı:
“Yenge aradı beni mahkemeden 3 gün sonra. Dedi ki, ‘Erhan abi çocuklar 3 gündür tek lokma yemediler ve çok üzülüyorlar. Benim de hem eşime hem çocuklarıma üzüntümden halim kalmadı. Çocukları dışarı çıkarır mısın?’
Ben de sabah aldım çocukları pizzacıya götürdüm. Daha sonra parka gittik, dondurma falan yediler, yüzlerindeki hüzün az da olsa gülümser bir çehreye dönüştü, akşama doğru eve bıraktım. Gece beni yenge aradı. ‘Allah razı olsun, teşekkür edemedim geç bir saatte aradım ama söylemeden edemedim. Abi gece kızımı yatağına yatırdım uyutmak için. Kızım dedi ki: ‘Anne keşke Erhan amcam gelse de beni babam gibi yatırıp hikâye okusa...’
Biz hep beraber gözyaşı korosuna katılmıştık. Uzun bir süre kimse konuşmadı. Sadece anlamsız, gözümüz yaşlı birbirimize baktık. Ne yapabilirdik ki? Halimizi Allah’a havale etmekten başka ne gelirdi elden...
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 3.12.2019 [Samanyolu Haber]
Takvimler 7 Şubat 2018'i gösteriyordu, sabah 9’da eşim Ahmet Bey işe gitmek üzere evden çıktı. Otobüs durağına doğru ilerlerken ekip otosundan inen iki polis kimlik kontrolü sonrasında mahkemeniz var diyerek eşimi alıp götürdü. Haberini alıp karakola gittiğimde polis sorgusunda idi. Telefonunu, cüzdanını ve anahtarını teslim edip, “Çocuklarımı ve seni Allah’a emanet ediyorum, beni bekleme. Eve git, çocuklarımıza sahip çık.” dedi. Anladım ki bu kapıdan çıkış olmayacaktı. Aynı gün Vatan terörle mücadeleye sevki yapılmış telefonla bilgisini vermişlerdi. Yedi gün nezarethanede tutuldu. Yedi gün Haseki Hastanesi ve Vatan şubesi arasında sabah saat 9 ile 16 arası sağlık kontrolüne giderken belki görürüm diyerek gittim. Eşim orada kimseyi beklemiyor olacaktı ki beni görmedi, el sallayıp seslenme rağmen beni fark etmedi. İçimden yaşıyor ya buna da şükürler olsun dedim. İki ya da üç kez görmek nasip oldu. 7 günün sonunda Silivri 7 no’luya sevki gerçekleşti. Ziyaret saatimiz ve günümüzü bildiren bir telefon geldi.
Gözyaşlarımız o güne kadar gelir umuduyla akarken artık uzun bir bekleyiş akmaya devam edecekti. Kızımın “babam babam” diyerek ağlama sesleri koridorlarda yankılanıyordu. Alındığı ilk gece uykusundan sıçrayarak, “Anne babam buradan geçti, burası babam kokuyor.” diyerek hıçkırıklara boğuldu. Babasının bir gece önce giydiği tişörtü giyerek uyudu çünkü o babası kokuyordu...
Oğlum yeni kalem tutmaya başlayan elleriyle gözyaşlarımızı siliyor, bizi teselli ediyordu. Ertesi gün adını televizyonlarda gördüğümüz, gazetelerden okuduğumuz Silivri Ceza İnfaz Kurumu ile tanışmaya gittik. Daha kapısına bile gelmeden tabelasını gördüğümüz ve dönüş yaptığımız yerde kimlik bagaj kontrollerimiz yapıldı, içeriye girinceye kadar didik didik arandık. Neydik ki biz?
Bakışlardaki aşağılama, el ve kol hareketleri ile öteleme...
Uzunca bir beklemenin ardından eşim Ahmet Bey’i görebildik. Ağlamaktan konuşamadık. Sadece gözyaşlarımız konuştu, “Şahit ol Ya'rab” dedik sadece şahit ol. Önce saydık, sonra haftaları, sonra ayları, sonra saymamayı öğrendik.
OHAL öncesi 2 ayda bir yapılırdı açık görüşler, iki haftada bir yapılırdı telefon görüşmeleri. Şikâyet ederdik ama bilmezdik bizden öncekiler onları bile yapamamış. Silivri’ye gelip oradaki hikâyeleri dinledikten sonra öğrendik. Hatice Hanımlar vardı 18’inde Ebubekir'lerini vermiş, 80 gün Silivri’nin soğuğunda yatmış. Bugün yarın öldürecekler korkusu ile yaşamış.
Soğuktan camiye sığındıklarını, tuvalet taşlarının üzerine karton kağıtların üzerinde uyuyan insanları anlatıyordu.
Cami mülteci kampına döndü diyordu, sabah namazındaki ağlama sesleri, amin sesleri arşa değdi diyor.
Ta ki imam görevden alınıncaya kadar. Haber gelmiş onları camiye almayacaksınız deyip camiyi cemaate kapatıp tadilata almışlar. Allah diyecek olana mekâna ne gerek, yer gök namazgah...
Boğazımız düğümleniyor. Yutkunamıyoruz... Allah dedik sadece... Allah... Yine başka biri, Zeynep Hanım rüyasını anlatıyordu bize. Rüyasında 7 kat yerin altına gömüldüğünü görüyor, bulunduğu yerde bir sürü hücre, ama hücrelerin içi bomboş. Sonra köşeden kocaman bir yılan çıktığını, boynunda kahverengi bir kravat olduğunu ve onu yemek üzerine doğru geldiğini anlatıyordu. Küçük oğlu Hakan’ı kucağına alıp arkasına bakmadan koşmaya başlıyor, hücrelerin bulunduğu koridorda ilerledikçe koridorun sonundan gelen bir ışık görüyor ve ışığa doğru ilerliyor. Yolun sonunda beyaz bir sandalye üzerinde oturan saçları omuzlarına değen birisini görüyor. O kişi hücrelerde bulunanlara sohbet ediyor sonra o zat sohbet ettikleri şahıslara diyor ki, bu kışı burada görmeyeceksiniz. Sonra o zatın üzerindeki elbise eriyor ve kolunda “La ilahe illallah” lafzını ve mührünü görüyor.
Yine Silivri’ den bir arkadaşlar gelmiş, kahvaltı yapıyorduk. Kapı çaldı iki polis gelmiş eşim Ahmet Bey’i sordular. Silivri’de olduğunu söyledim. Ara karar tutukluluğu devam kararını bildirmek üzere geldiklerini söylediler. Tutuklu olduğunu söyleyen memura kızım Azra, “Hayır benim babam tutuklu değil, benim babam asker.” demiş. Çünkü ben çocuklarıma babanız askere gitti deyip onları teselli etmiştim. Polis memuru da kızıma, “Evet, senin baban asker ve bizi koruyor.” dedi. Azra ise, “Hayır bizi babam değil Allah koruyor.” dedi. Memurlar hiçbir şey söyleyemedi. O gün yaşadığımız korku ömre bedeldi ama cevap yine Allah’tan...
Silivri’ye her gidiş ayrı bir sevinç, her dönüş ayrı bir ızdırap... Çok değil bir buçuk yıldır gidip geliyoruz. Çok zannediyordum ta ki 3 yıldır gidip gelenleri görünce...
5. celsede adımızı ''7,5'' koydular... Yollar daha ne kadar uzar ya da kısalır bilemiyorum. Mahkeme kararı sonrası sabah kahvaltısında idik. 4 yaşındaki Azra’m geldi, “Anne ben bir rüya gördüm.” dedi. Ben de çocuk rüyası işte ne görecek ki ya babası ya da oyuncaklarıdır deyip, “Anlat bakalım ne gördün?” dedim. “Anne rüyamda Rabia’yı gördüm , Hz. Rabia’ yı... Önce korktum ama ağlamadım. Bana dedi ki, ‘Ey Melike baban için çok dua ettin, biraz daha dua etmelisin...’
Allah tesellisini kızımla göndermişti... Senden gelen her şeye şükürler olsun Ya Rab...
Halden âlâ halsizliğim... Sözden âlâ sessizliğim... Ya Rabbi!
Ben seninle olduktan sonra,
Umurumda değil kimsesizliğim... (Mevlana)
Yazarın notu:
Bu arkadaş bizim koğuşta kalıyordu. Ahmet Bey bizimle ilgilenir, bize yardımcı olmaya çalışır ve dertlendiğimiz gün bizi teselli etmeye çalışırdı. Çok geceler pencere kenarında sabahladığımız oldu. Hiç şikâyetçi değil, hep şükür derdi. Ama ufak kızından bahsedilse o dağ gibi adam başlardı çocuk gibi ağlamaya. İyi top oynar, üzülmeyelim diye ayak topunda bilerek yenilirdi. Bizi tıraş eden abi hüküm yiyip gidince Ahmet abi gönüllü oldu. Ahmet abi tıraş etmesini beceremiyordu sadece... İyi yemek yapar, bulaşık yıkar, elinden her iş gelirdi ama tıraş etmesini bilmiyordu işte. Tahliye olurken çok ağladım Ahmet abiye sarılınca. Aylar geçti mahkemesine az kala avukatının terk ettiğini duydum. Kendi avukatımı yönlendirdim, bir bak çıkabilir mi diye. Avukatım dedi ki: “Dosyası boş, niye yatmış bu kadar anlayamadım. Çıkar, çocuklarına kavuşur.” Ama hâkim bey gene de vermedi tahliyesini. Eşinden aldım haberini 7,5 yıl vermişlerdi bu güzel insana. Yazlığa gidecektik yengeyi aradık siz de gelin çocukların kafası dağılır biraz olsun neşelenirler diye. Yenge “Kusura bakmayın, yanlış da anlamayın. Çok ince düşünüyorsunuz ama babalı ailelerle görüşmüyorum, çünkü çocuklar çok etkileniyor. Tahliye olup gelecek diye çok beklediler babalarını çocuklar. Son mahkeme sonrası yıkıma uğradılar. 4 yaşındaki kızım nöbet geçiriyor ve strese, üzüntüye bağlı deri hastalığı çıktı, hastanelerde sürünüyoruz bu ara.” dedi.
Çok üzüldük elimizden ne gelebilirdi ki?
O çocuğa babasını ben veremezdim. Oyuncak verebilirdim, şeker, çikolata, boyu kadar pasta verebilirdim ama babasını veremezdim. Çaresizliği iliklerime kadar yaşadım. Islak bir kedi kadar çaresizdim.
Ertesi gün gene aynı koğuştan Ahmet Beylere yakın oturan Erhan Bey geldi. Dertleştik hey gidi o günleri andık üzüldük. Özgürdük ve beraber söğüt ağacı altında çay içiyorduk ama kalbimiz yüreğimiz duygularımız içerideki arkadaşlardaydı. Ahmet Bey konusu açıldı, Erhan abi başladı ağlamaya.
Dedim hayırdır hele anlat.
Durdu, yutkundu, o yufka yürekli Erhan abi hem ağladı hem anlattı:
“Yenge aradı beni mahkemeden 3 gün sonra. Dedi ki, ‘Erhan abi çocuklar 3 gündür tek lokma yemediler ve çok üzülüyorlar. Benim de hem eşime hem çocuklarıma üzüntümden halim kalmadı. Çocukları dışarı çıkarır mısın?’
Ben de sabah aldım çocukları pizzacıya götürdüm. Daha sonra parka gittik, dondurma falan yediler, yüzlerindeki hüzün az da olsa gülümser bir çehreye dönüştü, akşama doğru eve bıraktım. Gece beni yenge aradı. ‘Allah razı olsun, teşekkür edemedim geç bir saatte aradım ama söylemeden edemedim. Abi gece kızımı yatağına yatırdım uyutmak için. Kızım dedi ki: ‘Anne keşke Erhan amcam gelse de beni babam gibi yatırıp hikâye okusa...’
Biz hep beraber gözyaşı korosuna katılmıştık. Uzun bir süre kimse konuşmadı. Sadece anlamsız, gözümüz yaşlı birbirimize baktık. Ne yapabilirdik ki? Halimizi Allah’a havale etmekten başka ne gelirdi elden...
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 3.12.2019 [Samanyolu Haber]
Yarım Yumurta [Abdullah Aymaz]
Bu süreçte ülkemizdeki zulüm ve gadir, çoluk çocuğu aç bırakıp ölüme terk edecek hale gelip Asr-ı saadetteki Mekke müşriklerinin Müslümanlara uyguladıkları boykotunu hatırlatır olmuştu. Hani Velid bin Muğire, annelerin sütü kesilip 50 çocuğun ölümünün gerçekleştiği günlerde, kibir ve azametle müminlere, “Görüyorsunuz işte Tanrı sizi sevmiyor. Çünkü siz yanlış yoldasınız. Acınızdan ölüyorsunuz. Ben ise zenginleştikçe zenginleşiyorum. Kervanlarım arttıkça artıyor. Artık eski dininize dönün de bu perişanlıktan kurtulun!” meâlinde sözler söylediği gibi; ağır imtihanların olduğu şu süreçte bağrı yanık bir cefâkar, her şeyimizi bu mağdur ve mazlumlara gönderelim diye yemeyi içmeyi en aza indirmişti. Böyle olunca beslenemeyen vücudun dermanı da kalmayınca hareketleri bilhassa yürümesi zorlaşmıştı. Bu sefer hareketsizlikten kasları erimeye başlamıştı. Onu seven dostları ziyaretine gidip şunları anlattılar.
“Üstad Bediüzzaman Hazretleri On Altıncı Mektup’ta diyor ki, ‘Bir tavuğum var. Şu kışta YUMURTA MAKİNESİ gibi pek az fasıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi. Ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: -Böyle olur mu? Dedim. Dediler, ‘Belki bir ihsan-ı İlahîdir.’ Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan’da, bu mübarek hali bir ikrâm-ı Rabbanî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı beni yumurtasız bırakmadı.”
“Demek ki, Üstad her gün bir yumurta yiyordu… Ama siz bazen ancak yarım yumurta yiyebiliyormuşsunuz. Bu durum doğru olmasa gerek!..”
Sonra kendisine Senirkentli Ali İhsan Tola Ağabeyimizin şu hatırası nakledildi:
Ali İhsan Ağabey, Orman Fakültesinde okurken güreşte ünlü pehlivan Yaşar Doğu’yu yenmişti… Riyazata başlayınca halsiz kalmıştı. Çevresinden gelen her türlü yiyecek ve içecek teklifine de; “Bir doktora gidip baktıralım” ısrarlarına da kapalı olunca, durumu kayınbiraderi ve amca oğlu Dr. Tahsin Tola’ya aktarıyorlar. O da o zaman Demokrat Parti milletvekillerindendir. Yanına beş milletvekili arkadaşını alıp Senirkent’e geliyor. Ama onlar da “Bir doktora gidelim” diye ısrar ediyorlar ama bir türlü ikna edemiyorlar… Dr. Tahsin Bey, İhsan, herhalde Bediüzzaman Hazretlerini dinler diye düşünüyor ve şu teklifi yapıyor: “Bediüzzaman Hazretlerine gidelim! Eğer, o, ‘Doktora gidin!’ derse, sen de gider misin?” Bu soruya ‘Evet… Tamam o zaman!” diyerek teklifi kabul ediyor…
Dr. Tahsin Tola ve diğer beş milletvekili, İhsan Ağabeyi alıp, Barla’ya gidiyorlar.
Üstad onun durumunu görünce, elini arka tarafa doğru uzatıp, bir kese kağıdından hurma alıyor ve, “Peygamber Aleyhisselam, Kâbe-i muazzama’dan İhsan’a orucunu açması için hurma gönderdi” diyerek ikram ediyor.
İhsan Ağabey de 70 günlük orucunu açıp konuşmaya başlayınca… Dr. Tahsin Tola; İhsan Ağabeyin halinin bir hastalık olmayıp, mânevî bir hal olduğunu anlıyor ve Üstad’ın bir kerametini de müşahede edince, derhal Üstad’ın ayağına kapanıyor… Üstad hemen elinden tutup; “Kalk Tahsin!” diyerek kaldırıyor ve Türkiye’nin maruz kaldığı anarşi, inkâr ahvali ile alâkalı olarak ders vermeye başlıyor… Ardından da Başbakan Adnan Menderes’ten Risale-i Nurların matbaalarda basılmasının önündeki engellerin kaldırılması için yardımcı olmasını istiyor… (Sene 1954)
Bu görüşmede, Üstad, İhsan Ağabeye; “Senin duaların geçgin olsun! Ama, bedduaya izin vermiyorum.” diyor.
Bu hatıradan hepimizin alacağı ders ve ibret var. Hassasiyetini kaybetmeyen şefkatli fedâkarlar, gözden uzak olanlar gönülden de uzaktır havasına hiçbir zaman düşmüyorlar. Mazlum ve mağdurlara düşen ateş önce beni yakar deyip hemen harekete geçiyorlar, geçmeleri lâzım geliyor…
Üstad Hazretleri Ali İhsan Tola Ağabeye ayrıca, “Ali İhsan, kendimizi yeteri kadar beslemezsek, hizmet edemeyiz. Bak ben on beş günde bir et aldırıp kıyma yaptırarak, köfte yaptırıyorum.” diyor ve köftelerden Ali İhsan Ağabeye de veriyor. Demek ki, hizmet edebilmek için aşırıya gitmeden beslenmek, israfa düşmeden hiç olmazsa, kifâf-ı nefis etmek gerekiyor. Mağdur ve mazlumlar için hem dua edelim, hem de elimizden gelen yardımı yapmaya çalışalım… Kışlar ve geceler ebedî olmadığı gibi ve karanlık günler de sonsuz değil… Ümit ediyoruz ki, bâtılın zevâli çok yakın… Aydınlık günler de…
[Abdullah Aymaz] 3.12.2019 [Samanyolu Haber]
“Üstad Bediüzzaman Hazretleri On Altıncı Mektup’ta diyor ki, ‘Bir tavuğum var. Şu kışta YUMURTA MAKİNESİ gibi pek az fasıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi. Ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: -Böyle olur mu? Dedim. Dediler, ‘Belki bir ihsan-ı İlahîdir.’ Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan’da, bu mübarek hali bir ikrâm-ı Rabbanî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı beni yumurtasız bırakmadı.”
“Demek ki, Üstad her gün bir yumurta yiyordu… Ama siz bazen ancak yarım yumurta yiyebiliyormuşsunuz. Bu durum doğru olmasa gerek!..”
Sonra kendisine Senirkentli Ali İhsan Tola Ağabeyimizin şu hatırası nakledildi:
Ali İhsan Ağabey, Orman Fakültesinde okurken güreşte ünlü pehlivan Yaşar Doğu’yu yenmişti… Riyazata başlayınca halsiz kalmıştı. Çevresinden gelen her türlü yiyecek ve içecek teklifine de; “Bir doktora gidip baktıralım” ısrarlarına da kapalı olunca, durumu kayınbiraderi ve amca oğlu Dr. Tahsin Tola’ya aktarıyorlar. O da o zaman Demokrat Parti milletvekillerindendir. Yanına beş milletvekili arkadaşını alıp Senirkent’e geliyor. Ama onlar da “Bir doktora gidelim” diye ısrar ediyorlar ama bir türlü ikna edemiyorlar… Dr. Tahsin Bey, İhsan, herhalde Bediüzzaman Hazretlerini dinler diye düşünüyor ve şu teklifi yapıyor: “Bediüzzaman Hazretlerine gidelim! Eğer, o, ‘Doktora gidin!’ derse, sen de gider misin?” Bu soruya ‘Evet… Tamam o zaman!” diyerek teklifi kabul ediyor…
Dr. Tahsin Tola ve diğer beş milletvekili, İhsan Ağabeyi alıp, Barla’ya gidiyorlar.
Üstad onun durumunu görünce, elini arka tarafa doğru uzatıp, bir kese kağıdından hurma alıyor ve, “Peygamber Aleyhisselam, Kâbe-i muazzama’dan İhsan’a orucunu açması için hurma gönderdi” diyerek ikram ediyor.
İhsan Ağabey de 70 günlük orucunu açıp konuşmaya başlayınca… Dr. Tahsin Tola; İhsan Ağabeyin halinin bir hastalık olmayıp, mânevî bir hal olduğunu anlıyor ve Üstad’ın bir kerametini de müşahede edince, derhal Üstad’ın ayağına kapanıyor… Üstad hemen elinden tutup; “Kalk Tahsin!” diyerek kaldırıyor ve Türkiye’nin maruz kaldığı anarşi, inkâr ahvali ile alâkalı olarak ders vermeye başlıyor… Ardından da Başbakan Adnan Menderes’ten Risale-i Nurların matbaalarda basılmasının önündeki engellerin kaldırılması için yardımcı olmasını istiyor… (Sene 1954)
Bu görüşmede, Üstad, İhsan Ağabeye; “Senin duaların geçgin olsun! Ama, bedduaya izin vermiyorum.” diyor.
Bu hatıradan hepimizin alacağı ders ve ibret var. Hassasiyetini kaybetmeyen şefkatli fedâkarlar, gözden uzak olanlar gönülden de uzaktır havasına hiçbir zaman düşmüyorlar. Mazlum ve mağdurlara düşen ateş önce beni yakar deyip hemen harekete geçiyorlar, geçmeleri lâzım geliyor…
Üstad Hazretleri Ali İhsan Tola Ağabeye ayrıca, “Ali İhsan, kendimizi yeteri kadar beslemezsek, hizmet edemeyiz. Bak ben on beş günde bir et aldırıp kıyma yaptırarak, köfte yaptırıyorum.” diyor ve köftelerden Ali İhsan Ağabeye de veriyor. Demek ki, hizmet edebilmek için aşırıya gitmeden beslenmek, israfa düşmeden hiç olmazsa, kifâf-ı nefis etmek gerekiyor. Mağdur ve mazlumlar için hem dua edelim, hem de elimizden gelen yardımı yapmaya çalışalım… Kışlar ve geceler ebedî olmadığı gibi ve karanlık günler de sonsuz değil… Ümit ediyoruz ki, bâtılın zevâli çok yakın… Aydınlık günler de…
[Abdullah Aymaz] 3.12.2019 [Samanyolu Haber]
Tutuklanma öncesi anneye son yaslanış!
15 Temmuz sonrası binlerce kadının çocuklarından ayırarak cezaevlerine hukuksuzca gönderilmesi durdurulmuyor. 800’ün üzerinde bebek ve çocuk cezaevlerinde anneleriyle birlikte mahkumiyet yaşarken dışarıda da binlerce çocuk ebeveynlerini bekliyor.
Bunlardan biri de Ankara’da yaşandı. Babası tutuklu olan 4 yaşındaki Mustafa İhsan dışarıdaki tek dayanağı olan annesi Müzeyyen Yılmaz’ı da cezaevine gönderme acısını yaşadı. Minik Mustafa hem annesiz hem de babasız kalırken mahkeme önünde annesine son kez yaslanırken çekilen fotoğraf yürekleri dağladı.
4 yaşındaki Mustafa’ya şu anda hasta annaanesi bakıyor. Sosyal medyada farkındalık oluşturarak Mustafa’nın annesinin tutuksuz yargılanması talep edildi.
Bunlardan biri de Ankara’da yaşandı. Babası tutuklu olan 4 yaşındaki Mustafa İhsan dışarıdaki tek dayanağı olan annesi Müzeyyen Yılmaz’ı da cezaevine gönderme acısını yaşadı. Minik Mustafa hem annesiz hem de babasız kalırken mahkeme önünde annesine son kez yaslanırken çekilen fotoğraf yürekleri dağladı.
4 yaşındaki Mustafa’ya şu anda hasta annaanesi bakıyor. Sosyal medyada farkındalık oluşturarak Mustafa’nın annesinin tutuksuz yargılanması talep edildi.
[TR724] 3.12.2019ANKARA— Tutsak Bebekler (@TutsakBebekler) December 2, 2019
Mustafa İhsan (4)
Anne Müzeyyen YILMAZ ve baba Erdoğan YILMAZ tutuklandı.
4 yaşındaki Mustafa İhsan annesiz ve babasız kaldı.
Sn @gamzetascier Mustafa İhsan'a hasta anneanne bakıyor. Muzeyyen hanım tutuksuz Yargılanmalı.
*Fotoğraf anne tutuklanmadan önce cekildi.😔 pic.twitter.com/m34iVcftzb
PISA testi 2018: Öğrenciler temel becerileri bile yerine getiremiyor
Dünyada 79 ülke ve bölgesinden 600 bin öğrencinin katıldığı Uluslararası Eğitim Değerlendirme Testi PISA 2018 sonuçları, Türkiye’de eğitimin geldiği noktayı gözler önüne serdi. PISA sonuçlarına göre Türkiye 37 OECD ülkesi arasında 31. sırada yer aldı. PISA 2018 sonuçlarına göre Türkiye’de öğrenciler ‘okuma, matematik ve fen bilimi’ alanlarının tamamında OECD ortalamasının altında kaldı.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından her üç yılda bir düzenlenen ve 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren PISA testinin 2018 yılı sonuçları açıklandı. Türkiye’de 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 73’ünü temsil eden 186 farklı okuldan 6 Bin 890 öğrenci PISA testine girdi.
PISA 2018 sonuçlarına göre Türkiye’de öğrenciler ‘okuma, matematik ve fen bilimi’ alanlarının tamamında OECD ortalamasının altında kaldı. Bu sonuçlara göre Türkiye, PISA testine katılan 37 OECD ülkesi arasında; Slovakya, Yunanistan, Şili, Meksika, Kolombiya ve İspanya’yı geçerek 31. sırada yer aldı.
OECD ORTALAMASININ ALTINDA
PISA kapsamında öğrenciler ‘okuma, matematik ve fen’ alanlarında verdikleri yanıtlara göre 1’den 6’ya kadar gruplara ayrılıyorlar ve en üst düzey ‘5 ve 6. seviye’ olarak tarif ediliyor. Rapora göre Türkiye’de öğrencilerin sadece küçük bir kısmı en azından bir alanda yüksek (5 ve 6 seviyesinde) başarı gösterdi. Öte yandan Türkiye 2003’den bu yana her üç yılda bir yapılan PISA sınavında tüm branşlarda OECD ortalamasının altında kalıyor.
2012’DE ORTALAMA YAKALANMIŞTI
Yine de Türkiye’de öğrencilerin becerisinde 2003’ten 2012 yılına dek artan bir eğilim söz konusuydu ve okuma alanında OECD ortalamasına en çok 2012 yılında yaklaşılmıştı. Fakat 2015 yılı PISA sonuçlarında Türkiye bir önceki 2012 yılı sonuçlarına göre sert bir düşüş göstererek matematik ve okuma alanlarında 2003 yılındaki seviyesine, fen alanında ise 2006 yılındaki seviyesine gerilemişti.
BAŞARI ORANI YÜZDE 3!
PISA sonuçlarına göre Türkiye’de 15 yaş grubundaki öğrencilerin sadece yüzde 3’ü yüksek başarı seviyesinde (5 ve 6. Seviye) okuma becerilerine sahip. OECD ortalamasına göre okuma alanında yüksek başarı gösteren öğrencilerin oranı ise yüzde 9. Öğrencilerin yüzde 74’ü okumada seviye 2 ve üzerine erişebilirken bu oran OECD ortalamasında yüzde 77.
MATEMATİKTE BAŞARI ORANI YÜZDE 5!
Türkiye’de öğrencilerin yalnızca yüzde 5’i matematikte seviye 5 ve üzerine çıkabilirken, OECD ortalamalarında bu oran yüzde 11. Fen alanında ise Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 75’i seviye 2 ve üzerine ulaşabilirken, OECD ortalamasına göre öğrencilerin yüzde 78’i fen bilimlerinde seviye 2 ve üzerine çıkabildi. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 2’si fen bilimlerinde en yüksek performansı gösteren seviye 5 veya seviye 6 gruplarına dahil olabilirken OECD ortalamasında aynı oran yüzde 7 olarak gerçekleşti.
[TR724] 3.12.2019
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından her üç yılda bir düzenlenen ve 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren PISA testinin 2018 yılı sonuçları açıklandı. Türkiye’de 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 73’ünü temsil eden 186 farklı okuldan 6 Bin 890 öğrenci PISA testine girdi.
PISA 2018 sonuçlarına göre Türkiye’de öğrenciler ‘okuma, matematik ve fen bilimi’ alanlarının tamamında OECD ortalamasının altında kaldı. Bu sonuçlara göre Türkiye, PISA testine katılan 37 OECD ülkesi arasında; Slovakya, Yunanistan, Şili, Meksika, Kolombiya ve İspanya’yı geçerek 31. sırada yer aldı.
OECD ORTALAMASININ ALTINDA
PISA kapsamında öğrenciler ‘okuma, matematik ve fen’ alanlarında verdikleri yanıtlara göre 1’den 6’ya kadar gruplara ayrılıyorlar ve en üst düzey ‘5 ve 6. seviye’ olarak tarif ediliyor. Rapora göre Türkiye’de öğrencilerin sadece küçük bir kısmı en azından bir alanda yüksek (5 ve 6 seviyesinde) başarı gösterdi. Öte yandan Türkiye 2003’den bu yana her üç yılda bir yapılan PISA sınavında tüm branşlarda OECD ortalamasının altında kalıyor.
2012’DE ORTALAMA YAKALANMIŞTI
Yine de Türkiye’de öğrencilerin becerisinde 2003’ten 2012 yılına dek artan bir eğilim söz konusuydu ve okuma alanında OECD ortalamasına en çok 2012 yılında yaklaşılmıştı. Fakat 2015 yılı PISA sonuçlarında Türkiye bir önceki 2012 yılı sonuçlarına göre sert bir düşüş göstererek matematik ve okuma alanlarında 2003 yılındaki seviyesine, fen alanında ise 2006 yılındaki seviyesine gerilemişti.
BAŞARI ORANI YÜZDE 3!
PISA sonuçlarına göre Türkiye’de 15 yaş grubundaki öğrencilerin sadece yüzde 3’ü yüksek başarı seviyesinde (5 ve 6. Seviye) okuma becerilerine sahip. OECD ortalamasına göre okuma alanında yüksek başarı gösteren öğrencilerin oranı ise yüzde 9. Öğrencilerin yüzde 74’ü okumada seviye 2 ve üzerine erişebilirken bu oran OECD ortalamasında yüzde 77.
MATEMATİKTE BAŞARI ORANI YÜZDE 5!
Türkiye’de öğrencilerin yalnızca yüzde 5’i matematikte seviye 5 ve üzerine çıkabilirken, OECD ortalamalarında bu oran yüzde 11. Fen alanında ise Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 75’i seviye 2 ve üzerine ulaşabilirken, OECD ortalamasına göre öğrencilerin yüzde 78’i fen bilimlerinde seviye 2 ve üzerine çıkabildi. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 2’si fen bilimlerinde en yüksek performansı gösteren seviye 5 veya seviye 6 gruplarına dahil olabilirken OECD ortalamasında aynı oran yüzde 7 olarak gerçekleşti.
[TR724] 3.12.2019
Kemal Kılıçdaroğlu: Milletin, 15 Temmuz’u öğrenmesinden korkuyorlar!
CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz’un kontrollü darbe olduğunu ispat ettiklerini söyledi. AKP iktidarının 15 Temmuz’un açığa çıkmaması için uğraştığını anlatan Kılıçdaroğlu, “Adil Öksüz’ün nerede olduğunu bildiğinizi biliyoruz. Kontrollü darbe olduğunu araştırma komisyonunda bütün belge ve bulgularla ispat ettik. Şimdi korkularından millet öğrenmesin diye yayınlamıyorlar.” diye konuştu. Kılıçdaroğlu, asgari ücretin ise en az 2 bin 600 lira olması gerektiğini söyledi.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında gündemi değerlendirdi. Erdoğan ailesinin Türk savunma sanayisini ele geçirmeye çalıştığını anlatan Kılıçdaroğlu, “Ethem Sancak çantacıdır. Tank Palet Fabrikası’nda esas iş Talip Öztürk’te.” ifadelerini kullandı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının satır başları şöyle:
“15 TEMMUZ’U ALLAH’IN LÜTFU OLARAK GÖRÜYORLAR”
“Adil Öksüz’ün nerede olduğunu bildiğinizi biliyoruz. Kontrollü darbe olduğunu araştırma komisyonunda bütün belge ve bulgularla ispat ettik. Şimdi korkularından millet öğrenmesin diye yayınlamıyorlar. Meclis tarihinde bir ilktir belki. 15 Temmuzu tüm detaylarıyla inceliyoruz. 15 Temmuz darbe girişimini 20 Temmuz darbesiyle farklı bir noktaya taşısılar. 15 Temmuz darbe girişimini Allah’ın lütfu olarak görüyorlar.”
“TOPLANAN PARALAR NEREYE GİTTİ?”
“15 Temmuz şehit ve gazileri için toplanan para nereye gitti? Beşiktaş’taki terör saldırısında hayatını kaybeden 46 vatandaş için 52 milyon lira para toplandı. Bu para nereye gitti? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını soracağız. Çoçuğunu kaybetmiş birine 121 lira 96 kuruş aylık bağlıyorlar.”
“ETHEM SANCAK ÇANTACIDIR?”
“Tank Palet fabrikasının değeri 20 milyar dolar. Bunu da Katar’a ve Erdoğan’ın akrabalarına verdiler. Erdoğan ailesi Türk savunma sanayiini ele geçirmek istiyor. Bunu satmadılar ben de biliyorum. İhalesiz 25 yıllığına Ethem Sancak’ın BMC’sine veriyorlar. Asıl ele geçiren Erdoğan ailesidir. Talip Öztürk dedim dut yemiş bülbül gibi sesi çıkmıyor. Niye veriyorsunuz Katar ordusuna. Bunun adı vatana ihanettir dedim. Dava açtılar, açmazsanız namertsiniz.”
‘NEDEN 14 BİN ENGELLİ KADROSUNU BOŞ?’
“Devlette engelli kadroları var doldurulmuyor. Halkı savunduğunu söyleyen bir politika yani saray iktidarı neden 14 bin engelli kadrosunu boş tutuyor. Kanun çıkmış doldurmak zorundalar. Binlerce engelli iş istiyor. Engelli size neden yalvaracak. Engelli de çalışmak istiyor. Engelliyi hayatımızdan atacak mıyız, toplumca kucaklayacak mıyız? Kanun çıkardık, 17 yıldır iktidardalar engelli kadrolarını doldurmuyorlar. Ne görürlerse görsünler bütün engellilerden ricamdır artık bu iktidara ders vermenin zamanı gelmiştir.”
“BİRDEN BİRE CHP TARAFINA GELDİLER”
“Torba yasa gelmişti Meclis’e termik santrallerle ilgili düzenleme vardı. Bizim arkadaşlarımız itiraz etmişti. Bunlara baca takın demişlerdi. Dinlemediler. Hayır 2.5 yıl erteliyoruz dediler. Erdoğan bunu veto etti. Edebilir, veto ettiği için memnunuz ve teşekkür ederiz. Burada el kaldıranlar birden bire yaşasın reis demeye başladılar. Birden bire CHP tarafına geldiler. Ama biz saraydan CHP’li istemiyoruz. Onlar sarayın parlamentodaki 19 Mayıs hareketini yapan milletvekilleridir. Bunu veto etti Erdoğan, güzel. Kombassan mağdurları vardı, onları neden veto etmedin? Erdoğan veto etmeseydi götürecektik AYM’ye bunu da götüreceğiz.”
ASGARİ ÜCRET ÖNERİSİ: 2 BİN 600 LİRA
“39 yıl sonra asgari ücretle ilgili 3 işçi konfederasyonu bir araya geldi. 6.5 milyon asgari ücretlinin hakkını savunacaklar. Verdiler 2 bin 20 lira. Açlık sınırı 2 bin 100 küsür lira. Şu anda asgari ücret dedikleri rakam açlık sınırının altında. Devletin enflasyonu yüzde 28. Türk-İş’in araştırmasına göre 2 bin 578 lira olsun diyor. Bunun normali 2 bin 600 lira civarında olması gerektiğidir.”
DEMİRTAŞ İÇİN ‘ADALET’ İSTEDİ
“Bir diğer konu Selahattin Demirtaş. Seversiniz sevmezsiniz bir partinin genel başkanlığını yaptı. Haksız hukuksuz yere hapiste yatıyor. Yatmasının nedeni ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demesi. Adalet sadece benim için geçerli değil. Benim gibi düşünmeyenler için de geçerli. Rakibim olan siyasi partilere yapılan haksızlıklara benim de karşı çıkmam lazım. Demirtaş beraat ediyor, başka bir davadan yargılayıp alelacele hapse atıyorlar. Sonra da ‘yargı bağımsızdır’ diyeceksiniz. Onu benim külahıma anlatacaksınız. Selahattin Bey rahatsızlanmış ve gecikerek hastaneye kaldırılmış. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.”
[TR724] 3.12.2019
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında gündemi değerlendirdi. Erdoğan ailesinin Türk savunma sanayisini ele geçirmeye çalıştığını anlatan Kılıçdaroğlu, “Ethem Sancak çantacıdır. Tank Palet Fabrikası’nda esas iş Talip Öztürk’te.” ifadelerini kullandı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının satır başları şöyle:
“15 TEMMUZ’U ALLAH’IN LÜTFU OLARAK GÖRÜYORLAR”
“Adil Öksüz’ün nerede olduğunu bildiğinizi biliyoruz. Kontrollü darbe olduğunu araştırma komisyonunda bütün belge ve bulgularla ispat ettik. Şimdi korkularından millet öğrenmesin diye yayınlamıyorlar. Meclis tarihinde bir ilktir belki. 15 Temmuzu tüm detaylarıyla inceliyoruz. 15 Temmuz darbe girişimini 20 Temmuz darbesiyle farklı bir noktaya taşısılar. 15 Temmuz darbe girişimini Allah’ın lütfu olarak görüyorlar.”
“TOPLANAN PARALAR NEREYE GİTTİ?”
“15 Temmuz şehit ve gazileri için toplanan para nereye gitti? Beşiktaş’taki terör saldırısında hayatını kaybeden 46 vatandaş için 52 milyon lira para toplandı. Bu para nereye gitti? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını soracağız. Çoçuğunu kaybetmiş birine 121 lira 96 kuruş aylık bağlıyorlar.”
“ETHEM SANCAK ÇANTACIDIR?”
“Tank Palet fabrikasının değeri 20 milyar dolar. Bunu da Katar’a ve Erdoğan’ın akrabalarına verdiler. Erdoğan ailesi Türk savunma sanayiini ele geçirmek istiyor. Bunu satmadılar ben de biliyorum. İhalesiz 25 yıllığına Ethem Sancak’ın BMC’sine veriyorlar. Asıl ele geçiren Erdoğan ailesidir. Talip Öztürk dedim dut yemiş bülbül gibi sesi çıkmıyor. Niye veriyorsunuz Katar ordusuna. Bunun adı vatana ihanettir dedim. Dava açtılar, açmazsanız namertsiniz.”
‘NEDEN 14 BİN ENGELLİ KADROSUNU BOŞ?’
“Devlette engelli kadroları var doldurulmuyor. Halkı savunduğunu söyleyen bir politika yani saray iktidarı neden 14 bin engelli kadrosunu boş tutuyor. Kanun çıkmış doldurmak zorundalar. Binlerce engelli iş istiyor. Engelli size neden yalvaracak. Engelli de çalışmak istiyor. Engelliyi hayatımızdan atacak mıyız, toplumca kucaklayacak mıyız? Kanun çıkardık, 17 yıldır iktidardalar engelli kadrolarını doldurmuyorlar. Ne görürlerse görsünler bütün engellilerden ricamdır artık bu iktidara ders vermenin zamanı gelmiştir.”
“BİRDEN BİRE CHP TARAFINA GELDİLER”
“Torba yasa gelmişti Meclis’e termik santrallerle ilgili düzenleme vardı. Bizim arkadaşlarımız itiraz etmişti. Bunlara baca takın demişlerdi. Dinlemediler. Hayır 2.5 yıl erteliyoruz dediler. Erdoğan bunu veto etti. Edebilir, veto ettiği için memnunuz ve teşekkür ederiz. Burada el kaldıranlar birden bire yaşasın reis demeye başladılar. Birden bire CHP tarafına geldiler. Ama biz saraydan CHP’li istemiyoruz. Onlar sarayın parlamentodaki 19 Mayıs hareketini yapan milletvekilleridir. Bunu veto etti Erdoğan, güzel. Kombassan mağdurları vardı, onları neden veto etmedin? Erdoğan veto etmeseydi götürecektik AYM’ye bunu da götüreceğiz.”
ASGARİ ÜCRET ÖNERİSİ: 2 BİN 600 LİRA
“39 yıl sonra asgari ücretle ilgili 3 işçi konfederasyonu bir araya geldi. 6.5 milyon asgari ücretlinin hakkını savunacaklar. Verdiler 2 bin 20 lira. Açlık sınırı 2 bin 100 küsür lira. Şu anda asgari ücret dedikleri rakam açlık sınırının altında. Devletin enflasyonu yüzde 28. Türk-İş’in araştırmasına göre 2 bin 578 lira olsun diyor. Bunun normali 2 bin 600 lira civarında olması gerektiğidir.”
DEMİRTAŞ İÇİN ‘ADALET’ İSTEDİ
“Bir diğer konu Selahattin Demirtaş. Seversiniz sevmezsiniz bir partinin genel başkanlığını yaptı. Haksız hukuksuz yere hapiste yatıyor. Yatmasının nedeni ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demesi. Adalet sadece benim için geçerli değil. Benim gibi düşünmeyenler için de geçerli. Rakibim olan siyasi partilere yapılan haksızlıklara benim de karşı çıkmam lazım. Demirtaş beraat ediyor, başka bir davadan yargılayıp alelacele hapse atıyorlar. Sonra da ‘yargı bağımsızdır’ diyeceksiniz. Onu benim külahıma anlatacaksınız. Selahattin Bey rahatsızlanmış ve gecikerek hastaneye kaldırılmış. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.”
[TR724] 3.12.2019
İşte 15 Temmuz’un gözaltı listesi; Herkes var, Adil Öksüz yok!
İngilizce yayın yapan Nordic Monitor haber sitesi 15 Temmuz darbe girişiminin hemen akabinde yapılan gözaltıların listesine ulaştı. Genelkurmay tarafından Jandarma ve Emniyet’ten gelen bilgilerle oluşturulan liste, 15-18 Temmuz 2016 tarihleri arasında tüm Türkiye’de gözaltına alınanları kapsıyor.
Resmi makamlara iletilmek üzere hazırlandığı tahmin edilen listede asker-sivil toplam 7023 kişinin ismi yer alıyor. Listenin çoğunluğunu Ankara ve İstanbul’da yapılan gözaltılar teşkil ediyor. İstanbul’da darbenin hemen akabinde 2393 kişi gözaltına alınırken Ankara’da bu rakam 2093.
Gözaltına alının sivillerin neredeyse tamamını hakim ve savcılar oluşturuyor. Üç gün içerisinde 490 hakim ve 336 savcının derdest edildiği kayıtlara girmiş. Ayrıca çok sayıda adliye personelinin de polis tarafından gözaltına alındığı görülüyor. Ankara Cumhuriyet Savcısı Serdar Çoşkun’un darbe girişiminin başlamasından bir kaç saat sonra binlerce savcı ve hakimin isminin olduğu gözaltı listesi talimatını verdiği ortaya çıkmıştı. Daha önce hazırlandığı kesinlik kazanan bu fişleme listelerine göre gözaltı ve tutuklama işlemlerinin yapıldığı bir kez daha kesinlik kazandı.
Skandal listede çarpıcı bir başka ayrıntı daha mevcut. Akıncı Üssü’nde yakalandığı belirtilen sivillerin tamamı listede yer alıyor. (Bazılarının soyadları yanlış yazılmış). İsmi yer almayan tek kişi ise Adil Öksüz. 16 Temmuz günü Jandarma tarafından gözaltına alındığı bilinen, iki gün nezarethanede kaldıktan sonra sürpriz bir şekilde mahkemece serbest bırakılan Öksüz’ün listede neden yer almadığı bilinmiyor. Jandarma ve Emniyet’in resmi kayıtlarında yer almaması mümkün görünmeyen Öksüz’ün isminin gözaltılar listesinde bulunmaması MİT tarafından korunduğu iddialarını bir kez daha akıllara getirdi. Süleyman Soylu’nun haftasonu yaptığı açıklama ile tekrar gündeme gelen Öksüz ile ilgili olarak nerede olduğunu devletin bildiği açıklaması yapılmıştı.
Listede gözaltına alınan askerlerin dağılımı da şu şekilde. 1461 subay, 488 astsubay, 3098 er-erbaş ve 761 askeri öğrenci.
Ağır işkencelerin yapıldığı spor salonları da derdest edilen kişilerin tutulduğu yerler olarak listede belirtilmiş.
Anadolu’nun her ilinde gözaltıların yapıldığının görüldüğü listede bir çok şehirde sadece hakim ve savcıların gözaltına alındığı görülüyor. Listede ilginç bir ayrıntıda Nevşehir ilinde sadece bir sivil kişinin gözaltına alındığı bilgisi. Listeye göre darbeden hemen sonra öğrenci, esnaf, ev hanımı ve öğretmenlerin gözaltına alınmaya başlandığı görülüyor.
Listede arama yapmak için tıklayın
[TR724] 3.12.2019
Resmi makamlara iletilmek üzere hazırlandığı tahmin edilen listede asker-sivil toplam 7023 kişinin ismi yer alıyor. Listenin çoğunluğunu Ankara ve İstanbul’da yapılan gözaltılar teşkil ediyor. İstanbul’da darbenin hemen akabinde 2393 kişi gözaltına alınırken Ankara’da bu rakam 2093.
Gözaltına alının sivillerin neredeyse tamamını hakim ve savcılar oluşturuyor. Üç gün içerisinde 490 hakim ve 336 savcının derdest edildiği kayıtlara girmiş. Ayrıca çok sayıda adliye personelinin de polis tarafından gözaltına alındığı görülüyor. Ankara Cumhuriyet Savcısı Serdar Çoşkun’un darbe girişiminin başlamasından bir kaç saat sonra binlerce savcı ve hakimin isminin olduğu gözaltı listesi talimatını verdiği ortaya çıkmıştı. Daha önce hazırlandığı kesinlik kazanan bu fişleme listelerine göre gözaltı ve tutuklama işlemlerinin yapıldığı bir kez daha kesinlik kazandı.
Skandal listede çarpıcı bir başka ayrıntı daha mevcut. Akıncı Üssü’nde yakalandığı belirtilen sivillerin tamamı listede yer alıyor. (Bazılarının soyadları yanlış yazılmış). İsmi yer almayan tek kişi ise Adil Öksüz. 16 Temmuz günü Jandarma tarafından gözaltına alındığı bilinen, iki gün nezarethanede kaldıktan sonra sürpriz bir şekilde mahkemece serbest bırakılan Öksüz’ün listede neden yer almadığı bilinmiyor. Jandarma ve Emniyet’in resmi kayıtlarında yer almaması mümkün görünmeyen Öksüz’ün isminin gözaltılar listesinde bulunmaması MİT tarafından korunduğu iddialarını bir kez daha akıllara getirdi. Süleyman Soylu’nun haftasonu yaptığı açıklama ile tekrar gündeme gelen Öksüz ile ilgili olarak nerede olduğunu devletin bildiği açıklaması yapılmıştı.
Listede gözaltına alınan askerlerin dağılımı da şu şekilde. 1461 subay, 488 astsubay, 3098 er-erbaş ve 761 askeri öğrenci.
Ağır işkencelerin yapıldığı spor salonları da derdest edilen kişilerin tutulduğu yerler olarak listede belirtilmiş.
Anadolu’nun her ilinde gözaltıların yapıldığının görüldüğü listede bir çok şehirde sadece hakim ve savcıların gözaltına alındığı görülüyor. Listede ilginç bir ayrıntıda Nevşehir ilinde sadece bir sivil kişinin gözaltına alındığı bilgisi. Listeye göre darbeden hemen sonra öğrenci, esnaf, ev hanımı ve öğretmenlerin gözaltına alınmaya başlandığı görülüyor.
Listede arama yapmak için tıklayın
[TR724] 3.12.2019
NATO zirvesi öncesi Macron açıklama yaptı: “Türkiye IŞİD’le bağlantılı gruplarla çalışıyor”
NATO’ya üye 29 ülkenin liderleri tartışmalı konuların gölgesinde, ittifakın 70’inci yılını kutlamak için bu akşam İngiltere’nin başkenti Londra yakınlarındaki Watford şehrinde bir araya gelecek.
NATO zirvesi öncesi ABD Başkanı Donald Trump ile görüşen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’ye yönelik eleştirilerini sürdürdü. Emmanuel Macron, Trump’ın yanında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Türkiye’ye baktığım zaman şunu görüyorum: Şimdi bizimle beraber çalışanlara karşı savaşıyorlar. Aynı zamanda bazen de IŞİD’le bağlantılı gruplarla beraber çalışıyorlar” dedi.
“Türkiye, güvenlik, ticaret, göç ve Avrupa Birliği konuları ile ilgili olarak Türkiye ile işbirliğini yitirdik” diyen Macron ayrıca Türkiye ile ilişkilerini gözden geçirdiklerini söyledi.
Bugün AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la da görüşecek olan Macron, Türkiye’den iki konuda açıklama isteyeceklerini aktardı: Birincisi Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemini satın almasıyla ilgili açıklama beklediklerini söyleyen Macron, ikinci olarak ise Türkiye’nin, “YPG terör örgütü olarak kabul edilmezse, NATO’nun Baltık ülkeleri planı desteklenmeyecek” açıklamasının ardından halen NATO üyesi olup olmak istemediklerini Erdoğan’a soracaklarını belirtti.
BBC’nin aktardığına göre, Macron, Türkiye’nin Patriot yerine Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi almasıyla ilgili olarak, “Türkiye, NATO ile uyumlu olmamayı seçti” dedi.
Trump ise bu konuyla ilgili olarak Türkiye’ye yaptırım uygulanıp uygulanmayacağı konusuna baktıklarını söyleyerek eski ABD başkanı Barack Obama’yı Türkiye’ye Patriot savunma sistemini satmamakla suçladı.
NATO ile ilgili olarak söylediği “Beyin ölümü gerçekleşti” cümlesinin arkasında olduğunu belirten Macron ancak NATO’nun hala güçlü bir kurum olduğunu söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump bugün ülkesinin Londra Büyükelçiliği’nde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’le görüşmesi sonrası “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” söyleyen Macron’a tepki göstermişti.
Trump, Macron’un sözlerini “çok aşağılayıcı” bulduğunu söylemiş, Fransa’nın NATO’ya tüm ülkelerden fazla ihtiyacı olduğunu iddia etmişti.
Macron’ın ifadesinin kendisini çok şaşırttığını vurgulayan Trump, “Türkiye, Macron’a kendi beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyerek yanıt verdi ki, bu çok ilginç” demişti.
Erdoğan da Cuma günü yaptığı açıklamada Macron’a tepki göstermişti. Erdoğan, “Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Macron, bak Türkiye’den sesleniyorum, NATO’da da söyleyeceğim, önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir” demişti.
Trump: Türkiye’yi seviyorum, Erdoğan’la iyi anlaşıyorum
Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’le görüşmesi sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada, “Türkiye’yi seviyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iyi anlaşıyorum” dedi.
Donald Trump, Türkiye’nin, IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin öldürüldüğü operasyonda ABD’ye çok yardım ettiğini söyledi.
Trump, “Türkiye bu süreçte bize daha fazla destek olamazdı” dedi.
Türkiye’nin geçmişte ABD’den çeşitli silahlar almak istediğini belirten Trump, Obama yönetiminin buna engel olduğunu ve o nedenle de Ankara’nın Rusya’dan silah aldığını kaydetti.
Trump, “Suriye’yi işgali sonrası Türkiye hala NATO üyesi olmalı?” şeklindeki bir soruya ise “Bu müttefikler arasında tartışılmalı” yanıtını verdi.
NATO zirvesinin gündeminde hangi konular var?
Zirvede üye ülkelerden, olası bir Rus saldırısı karşısında Polonya, Litvanya, Latviya ve Estonya’nın savunulması amacıyla hazırlanan askeri plana destek vermeleri isteniyor.
Türkiye ise YPG’nin ittifaka üye ülkeler tarafından “terör örgütü” olarak nitelendirilmemesi halinde bu planı veto edeceğini söylüyor. NATO zirvesinin önemli gündem maddelerinden biri de ülkeler arasında savunma harcamalarının “daha adil şekilde” paylaştırılması olacak.
ABD Başkanı Trump diğer NATO üyesi ülkelerden, savunma harcamalarını artırmalarını istiyor. Trump bazı ülkeleri de, savunma harcamalarına, üzerinde anlaşılan GSYİH’nin yüzde 2’si oranında kaynak ayırmadıkları gerekçesiyle eleştiriyor.
Yunanistan da, Türkiye ile Libya arasında varılan Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmayı NATO’ya taşıyacağını ve Ankara’nın kınanmasını talep edeceğini açıklamıştı.
[TR724] 3.12.2019
NATO zirvesi öncesi ABD Başkanı Donald Trump ile görüşen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’ye yönelik eleştirilerini sürdürdü. Emmanuel Macron, Trump’ın yanında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Türkiye’ye baktığım zaman şunu görüyorum: Şimdi bizimle beraber çalışanlara karşı savaşıyorlar. Aynı zamanda bazen de IŞİD’le bağlantılı gruplarla beraber çalışıyorlar” dedi.
“Türkiye, güvenlik, ticaret, göç ve Avrupa Birliği konuları ile ilgili olarak Türkiye ile işbirliğini yitirdik” diyen Macron ayrıca Türkiye ile ilişkilerini gözden geçirdiklerini söyledi.
Bugün AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la da görüşecek olan Macron, Türkiye’den iki konuda açıklama isteyeceklerini aktardı: Birincisi Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemini satın almasıyla ilgili açıklama beklediklerini söyleyen Macron, ikinci olarak ise Türkiye’nin, “YPG terör örgütü olarak kabul edilmezse, NATO’nun Baltık ülkeleri planı desteklenmeyecek” açıklamasının ardından halen NATO üyesi olup olmak istemediklerini Erdoğan’a soracaklarını belirtti.
BBC’nin aktardığına göre, Macron, Türkiye’nin Patriot yerine Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi almasıyla ilgili olarak, “Türkiye, NATO ile uyumlu olmamayı seçti” dedi.
Trump ise bu konuyla ilgili olarak Türkiye’ye yaptırım uygulanıp uygulanmayacağı konusuna baktıklarını söyleyerek eski ABD başkanı Barack Obama’yı Türkiye’ye Patriot savunma sistemini satmamakla suçladı.
NATO ile ilgili olarak söylediği “Beyin ölümü gerçekleşti” cümlesinin arkasında olduğunu belirten Macron ancak NATO’nun hala güçlü bir kurum olduğunu söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump bugün ülkesinin Londra Büyükelçiliği’nde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’le görüşmesi sonrası “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” söyleyen Macron’a tepki göstermişti.
Trump, Macron’un sözlerini “çok aşağılayıcı” bulduğunu söylemiş, Fransa’nın NATO’ya tüm ülkelerden fazla ihtiyacı olduğunu iddia etmişti.
Macron’ın ifadesinin kendisini çok şaşırttığını vurgulayan Trump, “Türkiye, Macron’a kendi beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyerek yanıt verdi ki, bu çok ilginç” demişti.
Erdoğan da Cuma günü yaptığı açıklamada Macron’a tepki göstermişti. Erdoğan, “Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Macron, bak Türkiye’den sesleniyorum, NATO’da da söyleyeceğim, önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir” demişti.
Trump: Türkiye’yi seviyorum, Erdoğan’la iyi anlaşıyorum
Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’le görüşmesi sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada, “Türkiye’yi seviyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iyi anlaşıyorum” dedi.
Donald Trump, Türkiye’nin, IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin öldürüldüğü operasyonda ABD’ye çok yardım ettiğini söyledi.
Trump, “Türkiye bu süreçte bize daha fazla destek olamazdı” dedi.
Türkiye’nin geçmişte ABD’den çeşitli silahlar almak istediğini belirten Trump, Obama yönetiminin buna engel olduğunu ve o nedenle de Ankara’nın Rusya’dan silah aldığını kaydetti.
Trump, “Suriye’yi işgali sonrası Türkiye hala NATO üyesi olmalı?” şeklindeki bir soruya ise “Bu müttefikler arasında tartışılmalı” yanıtını verdi.
NATO zirvesinin gündeminde hangi konular var?
Zirvede üye ülkelerden, olası bir Rus saldırısı karşısında Polonya, Litvanya, Latviya ve Estonya’nın savunulması amacıyla hazırlanan askeri plana destek vermeleri isteniyor.
Türkiye ise YPG’nin ittifaka üye ülkeler tarafından “terör örgütü” olarak nitelendirilmemesi halinde bu planı veto edeceğini söylüyor. NATO zirvesinin önemli gündem maddelerinden biri de ülkeler arasında savunma harcamalarının “daha adil şekilde” paylaştırılması olacak.
ABD Başkanı Trump diğer NATO üyesi ülkelerden, savunma harcamalarını artırmalarını istiyor. Trump bazı ülkeleri de, savunma harcamalarına, üzerinde anlaşılan GSYİH’nin yüzde 2’si oranında kaynak ayırmadıkları gerekçesiyle eleştiriyor.
Yunanistan da, Türkiye ile Libya arasında varılan Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmayı NATO’ya taşıyacağını ve Ankara’nın kınanmasını talep edeceğini açıklamıştı.
[TR724] 3.12.2019
İçinde mi dışında mı? [Gülşah Çavuşoğlu]
Ben yazmaya siz de okumaya koyulduysanız ‘hoşgeldiniz!’ diyeyim öncelikle. Benim omuzlarımda manzarayı resmetmenin sizin de sadece bakmak değil görmenin mesuliyeti olduğunu düşünüyorum. Hele ki gördüğünüz manzara size empati yaptıracak ise belki biraz daha ağırdan alacak, yorumda bulunacak; varsa eksikleri kimbilir hafife alacaksınız. Hazırsak okumaya sizi ‘Gülşah ile beş twit’ perspektifinden haftanın manzarası ile başbaşa bırakıyorum.
‘Gülşah ile beş twit’ de beş paragraf göreceksiniz. Bu paragraflarda kimi zaman hemfikir olduğunuz düşünceler, akraba görüşler kimi zaman da ‘biri venüs diğeri mars’tan ziyarete gelmiş yorumlarla karşılaşacaksınız. Beğendiğiniz fikri alır, süsler gelin edersiniz! Sakın hoşunuza gitmeyenleri öyle evde kalır muradına eremez zannetmeyin. En kötü ihtimalle bilin ki onlar benim olmuştur artık.
Buyurun Efendim;
İşteş fiil diye bir terim vardır Türkçede. Beraber, karşılıklı veya birden fazla kişinin birlikte yaptığı fiiller için kullanılır. Örneğin tokalaşmak, bakışmak, mektuplaşmak, selamlaşmak, ağlaşmak, koklaşmak, gülüşmek gibi. Ancak bazı işteş fiiller var ki sanki tek başımıza yapar olduk! Konuşmak, dertleşmek gibi!
Lütfen biraz düşünelim. Hangimiz birileriyle iletişim kurarken karşısındakini tam anlamıyla hakkıyla dinliyor, sözlerine odaklanıyor, anlamaya çalışıyor hatta empati kuruyor. Söyler misiniz kaçımız bu önemli işi en yalın haliyle yapıyoruz ya da yapmak adına çaba sarfediyoruz? Acaba bizi dinleyenler ne kadar bizi anlamaya gayret ediyor diye sordunuz mu kendinize hiç? Muhatabımız gerçekten o an bizimle mi ya da biz ona ne kadar fokuslanabiliyoruz? Aslında şunu sormak istiyorum; ‘Hakikaten beraber miyiz yoksa kalabalıklar arasında yapayalnız mıyız?’ Söyler misiniz dertleşmemiz yoksa formalitelerin sırtını sıvazlayıp görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmiş olmaktan ibaret mi yoksa?
Günlük koşturmacalarımız arasında ‘Nasılsınız?’ sorusu ne kadar fazla soruluyor öyle değil mi? ‘İyiyim, siz nasılsınız?’ yanıtı da artık herkesin ezberi! Dilimize pelesenk bu refleksler ne kadar içten, samimi ve hakikate uygun hiç düşünüyor muyuz? Hatta bir çoğumuz sosyal medya takiplerinden dolayı artık bu kısa konuşma seanslarını bile yapmaya lüzum görmez olduk. Hemen ilk karşılaşmada direkt konuya girer sanki az önce ara verdiğimiz muhabbete kaldığımız yerden devam eder hale geldik maalesef.
Haydi biraz konuya odaklanın ve bu satırları okurken sanki benimle konuştuğunuzu hayal edin lütfen! Eminim telefonunuz ya elinizdedir ya da kolayca ulaşabileceğiniz bir yerdedir! Evet benimle konuştuğunuza, beni anlamaya çalıştığınıza inanıyorum ancak bir taraftan da telefonunuza gelen bildirimlere göz attığınızın da farkındayım! O kadar çok cazip şey var ki benimle konuşurken dikkatinizi dağıtan, bakmak zorunda olduğunuz kanaatini taşıdığınız ve göz ucuyla bakmaktan ne çıkar ki diye düşündüğünüz… Konuşmanın kimi zaman içinde kimi zamanda dışındasınız. Olmaz ama öyle. Konuşmanın her yönüyle içinde olmanız gerekmez mi samimi bir muhabbet için? Bir şeyler mi kaçırıyorum bu arada, anlamadığım bir durum mu var diye düşünmek, anlayamadığımız noktada ‘Afedersiniz anlayamadım, bir daha tekrar eder misiniz?’ demek çok zor olmasa gerek. Hatta baktınız olmuyor ‘Bir dakika, gerçekten sesinizi duyamıyorum, dinleyemiyorum, anlayamıyorum!’ deyip karşımızdakini konuştuğumuz konuya ve muhatabımıza ne kadar değer verdiğimizi göstermemiz gerektiği kanısındayım. Inanıyorum ki beş dakikalık böyle bir konuşma, ‘ordaymış gibi!’ yaptığımız belki yarım saatlik konuşmaya nispeten çok daha değerlidir.
‘Dinleyen’ konuşma boyunca anlamak için çaba sarfedecek tamam da ya ‘anlatan’a ne düşer bu arada. Ya da şöyle sorayım; hepimizin malumudur ki dinleyen muhatabının gözlerinin içine bakacak, arada anladığını gösteren refleksler ile karşılık verecek, bazen de duyduklarını tekrar cümle içinde kullanıp geri iade edecek ki konuya ilgili olduğu anlaşılsın. Ee ya anlatan ne yapmalı? Öyle herkese açmalı mı derdini? Gerçekten seni dinleyecek olan derdinin dermanı mı? Arkadaşın beş dakika sonra konudan kopuyorsa çok zorlamanın bir alemi yok! Sanki uzun bir kuyrukta beklemek ve sıranın hiç ilerlememesi gibi bir durum oluyorsa dinleyen için kesmek lazım bu muhabbeti. Gitmiyor, konu kulaktan kalbe yol bulmuyor… o zaman anlatmanın ve karşındakini yormanın ne lüzumu var!
Son paragrafımı son twitim kabul edin lütfen! Gerçek bir hikaye ile bitireyim. Kahramanı (!) kendimin olduğu bir hikaye bu. Otobüs yolculuğunu oldum olası sevmişimdir. Her seyahatim neredeyse istisnasız dost edinmeden bitmezdi. Kimine dayanılmaz gelen bu süreç benim için dost edinme fırsatına ve keyfe dönüşürdü. Yine bir seferinde koltuğuma yol arkadaşımın kulağına sıcacık bir ‘merhaba!’ kondurup yerleştim. Aa o da ne, hiç dönüp bakmadı bile yüzüme. O anda hafif bir pembelenme yuzumde! Neyse uzatmayayım, kısa bir sessizlikten sonra -ki benim için sessiz kalmak bir başarı – küçük, şirin ve sempatik bakışlar fırlattım sessiz yoldaşıma! Ne yazık ki yine dikkatini çekemedim. Hiç vazgeçer miyim, başladım konuşmaya kendi kendime! ‘Off, hava ne kadar da sıcak, otobüs ne kadar da dolu!’ gibi şeyler işte! Çok ilginç! Kız dönüp de yüzüme baktığı halde sanki hiçbir şey söylememişim gibi kafasını tekrar çeviriyordu önüne. Cok yasasin icimde ki insan sevgisi(!) ama uyuz oldum kıza! Amaaan dedim, kısmet! Şunu da öğrendim ki burnu havada tipler de otobüse binermiş ve sıkıcı yolculuğumun sonuna yaklaştığım bir zamanda sessiz yol arkadaşımın kağıda birşeyler yazıp bana uzattığını gördüm. Şaşkınlığım elime tutuşturulan kağıttaki kelimelerin gönül dünyamda koparttığı fırtına ile bozuldu. ‘Ben işitme engelliyim ve siz sanırım benimle konuşmaya çalışıyorsunuz!’ Yutkundum. Yolculuğun başında yüzümde beliren pembeliklerin yer yer kırmızıya dönüştüğünü hissediyordum. Sesimin titrediğini ve mahcubiyetimi bastırmaya çalışarak önemli bir hayat dersini aldigimi farketmiştim. Yolculuğumuz, sessiz yoldaşımın konuşma defterine yazdığı cümlelere mukabele ederek sürdüdüğümüz muhabbetle devam etti. Kalbimde o kıza karşı beslediğim sevgi geçen onbeş yıla rağmen hala taptaze.
Lütfen adını siz koyun alınabilecek dersin! Ben de konuya son sözlerimle veda edeyim: Muhabbetin, konuşmanın veya dertleşmenin binbir türü var. Gözle, sazla, sözle, yazarak, okuyarak, beden diliyle ve daha bilmediğimiz niceleri… Önemli olan konuşurken konuşmanın gerçekten içinde olmak ve gerçekten duymak muhatabımızın dilinden dökülenleri!
[Gülşah Çavuşoğlu] 3.12.2019 [TR724]
‘Gülşah ile beş twit’ de beş paragraf göreceksiniz. Bu paragraflarda kimi zaman hemfikir olduğunuz düşünceler, akraba görüşler kimi zaman da ‘biri venüs diğeri mars’tan ziyarete gelmiş yorumlarla karşılaşacaksınız. Beğendiğiniz fikri alır, süsler gelin edersiniz! Sakın hoşunuza gitmeyenleri öyle evde kalır muradına eremez zannetmeyin. En kötü ihtimalle bilin ki onlar benim olmuştur artık.
Buyurun Efendim;
İşteş fiil diye bir terim vardır Türkçede. Beraber, karşılıklı veya birden fazla kişinin birlikte yaptığı fiiller için kullanılır. Örneğin tokalaşmak, bakışmak, mektuplaşmak, selamlaşmak, ağlaşmak, koklaşmak, gülüşmek gibi. Ancak bazı işteş fiiller var ki sanki tek başımıza yapar olduk! Konuşmak, dertleşmek gibi!
Lütfen biraz düşünelim. Hangimiz birileriyle iletişim kurarken karşısındakini tam anlamıyla hakkıyla dinliyor, sözlerine odaklanıyor, anlamaya çalışıyor hatta empati kuruyor. Söyler misiniz kaçımız bu önemli işi en yalın haliyle yapıyoruz ya da yapmak adına çaba sarfediyoruz? Acaba bizi dinleyenler ne kadar bizi anlamaya gayret ediyor diye sordunuz mu kendinize hiç? Muhatabımız gerçekten o an bizimle mi ya da biz ona ne kadar fokuslanabiliyoruz? Aslında şunu sormak istiyorum; ‘Hakikaten beraber miyiz yoksa kalabalıklar arasında yapayalnız mıyız?’ Söyler misiniz dertleşmemiz yoksa formalitelerin sırtını sıvazlayıp görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmiş olmaktan ibaret mi yoksa?
Günlük koşturmacalarımız arasında ‘Nasılsınız?’ sorusu ne kadar fazla soruluyor öyle değil mi? ‘İyiyim, siz nasılsınız?’ yanıtı da artık herkesin ezberi! Dilimize pelesenk bu refleksler ne kadar içten, samimi ve hakikate uygun hiç düşünüyor muyuz? Hatta bir çoğumuz sosyal medya takiplerinden dolayı artık bu kısa konuşma seanslarını bile yapmaya lüzum görmez olduk. Hemen ilk karşılaşmada direkt konuya girer sanki az önce ara verdiğimiz muhabbete kaldığımız yerden devam eder hale geldik maalesef.
Haydi biraz konuya odaklanın ve bu satırları okurken sanki benimle konuştuğunuzu hayal edin lütfen! Eminim telefonunuz ya elinizdedir ya da kolayca ulaşabileceğiniz bir yerdedir! Evet benimle konuştuğunuza, beni anlamaya çalıştığınıza inanıyorum ancak bir taraftan da telefonunuza gelen bildirimlere göz attığınızın da farkındayım! O kadar çok cazip şey var ki benimle konuşurken dikkatinizi dağıtan, bakmak zorunda olduğunuz kanaatini taşıdığınız ve göz ucuyla bakmaktan ne çıkar ki diye düşündüğünüz… Konuşmanın kimi zaman içinde kimi zamanda dışındasınız. Olmaz ama öyle. Konuşmanın her yönüyle içinde olmanız gerekmez mi samimi bir muhabbet için? Bir şeyler mi kaçırıyorum bu arada, anlamadığım bir durum mu var diye düşünmek, anlayamadığımız noktada ‘Afedersiniz anlayamadım, bir daha tekrar eder misiniz?’ demek çok zor olmasa gerek. Hatta baktınız olmuyor ‘Bir dakika, gerçekten sesinizi duyamıyorum, dinleyemiyorum, anlayamıyorum!’ deyip karşımızdakini konuştuğumuz konuya ve muhatabımıza ne kadar değer verdiğimizi göstermemiz gerektiği kanısındayım. Inanıyorum ki beş dakikalık böyle bir konuşma, ‘ordaymış gibi!’ yaptığımız belki yarım saatlik konuşmaya nispeten çok daha değerlidir.
‘Dinleyen’ konuşma boyunca anlamak için çaba sarfedecek tamam da ya ‘anlatan’a ne düşer bu arada. Ya da şöyle sorayım; hepimizin malumudur ki dinleyen muhatabının gözlerinin içine bakacak, arada anladığını gösteren refleksler ile karşılık verecek, bazen de duyduklarını tekrar cümle içinde kullanıp geri iade edecek ki konuya ilgili olduğu anlaşılsın. Ee ya anlatan ne yapmalı? Öyle herkese açmalı mı derdini? Gerçekten seni dinleyecek olan derdinin dermanı mı? Arkadaşın beş dakika sonra konudan kopuyorsa çok zorlamanın bir alemi yok! Sanki uzun bir kuyrukta beklemek ve sıranın hiç ilerlememesi gibi bir durum oluyorsa dinleyen için kesmek lazım bu muhabbeti. Gitmiyor, konu kulaktan kalbe yol bulmuyor… o zaman anlatmanın ve karşındakini yormanın ne lüzumu var!
Son paragrafımı son twitim kabul edin lütfen! Gerçek bir hikaye ile bitireyim. Kahramanı (!) kendimin olduğu bir hikaye bu. Otobüs yolculuğunu oldum olası sevmişimdir. Her seyahatim neredeyse istisnasız dost edinmeden bitmezdi. Kimine dayanılmaz gelen bu süreç benim için dost edinme fırsatına ve keyfe dönüşürdü. Yine bir seferinde koltuğuma yol arkadaşımın kulağına sıcacık bir ‘merhaba!’ kondurup yerleştim. Aa o da ne, hiç dönüp bakmadı bile yüzüme. O anda hafif bir pembelenme yuzumde! Neyse uzatmayayım, kısa bir sessizlikten sonra -ki benim için sessiz kalmak bir başarı – küçük, şirin ve sempatik bakışlar fırlattım sessiz yoldaşıma! Ne yazık ki yine dikkatini çekemedim. Hiç vazgeçer miyim, başladım konuşmaya kendi kendime! ‘Off, hava ne kadar da sıcak, otobüs ne kadar da dolu!’ gibi şeyler işte! Çok ilginç! Kız dönüp de yüzüme baktığı halde sanki hiçbir şey söylememişim gibi kafasını tekrar çeviriyordu önüne. Cok yasasin icimde ki insan sevgisi(!) ama uyuz oldum kıza! Amaaan dedim, kısmet! Şunu da öğrendim ki burnu havada tipler de otobüse binermiş ve sıkıcı yolculuğumun sonuna yaklaştığım bir zamanda sessiz yol arkadaşımın kağıda birşeyler yazıp bana uzattığını gördüm. Şaşkınlığım elime tutuşturulan kağıttaki kelimelerin gönül dünyamda koparttığı fırtına ile bozuldu. ‘Ben işitme engelliyim ve siz sanırım benimle konuşmaya çalışıyorsunuz!’ Yutkundum. Yolculuğun başında yüzümde beliren pembeliklerin yer yer kırmızıya dönüştüğünü hissediyordum. Sesimin titrediğini ve mahcubiyetimi bastırmaya çalışarak önemli bir hayat dersini aldigimi farketmiştim. Yolculuğumuz, sessiz yoldaşımın konuşma defterine yazdığı cümlelere mukabele ederek sürdüdüğümüz muhabbetle devam etti. Kalbimde o kıza karşı beslediğim sevgi geçen onbeş yıla rağmen hala taptaze.
Lütfen adını siz koyun alınabilecek dersin! Ben de konuya son sözlerimle veda edeyim: Muhabbetin, konuşmanın veya dertleşmenin binbir türü var. Gözle, sazla, sözle, yazarak, okuyarak, beden diliyle ve daha bilmediğimiz niceleri… Önemli olan konuşurken konuşmanın gerçekten içinde olmak ve gerçekten duymak muhatabımızın dilinden dökülenleri!
[Gülşah Çavuşoğlu] 3.12.2019 [TR724]
Artık şampiyon olmasınlar! [Hasan Cücük]
Avrupa’nın 5 büyük liginde şampiyonluk yarışında sıra dışı sonuçlar gelmeye devam ediyor. Premier Lig’de durdurulamayan bir Liverpool var. Serie A’da Juventus liderlik koltuğunu kaptırdı. Bundesliga’da Bayern Münih hem de evinde yenilip, zirve yarışında darbe aldı. La Liga’da Real Madrid ve Barcelona ilk iki sırayı paylaşıyor ama geçen yıllara göre puan kayıpları daha fazla. Fransa Ligue 1’de Paris Saint Germain, rakipsiz olmasına rağmen yarışta rahat değil. 5 büyük ligde şampiyonluk yarışının renkli olması futbola yeniden heyecan katıyor.
Serie A’da dile kolay üst üste 8 yıl şampiyon aynı takımdı. Kadro yapısı ve ekonomik gücüyle Juventus için Serie A şampiyonluğu artık sıradan bir durumdu. Çantada olan lig şampiyonluğunu Avrupa’da kupa kaldırmakla süsleme düşüncesi gerçeğe dönüşemedi ama şampiyonluk yolunda Juventus’a tehdit olacak bir takımda ortaya çıkmadı. Zaman zaman Napoli, yarışta Juve’yi sadece biraz zorladı. Ancak bu yıl ilk kez güçlü bir rakip çıktı. Bu Antonio Conte ile farklı bir kimliğe bürünen İnter’di. Milano ekibi, geçtiğimiz yıllarda Juventus’un verdiği fotoğrafa benzer bir performans ortaya koyuyor. Sezon başından itibaren İnter’in nefesini ensesinde hisseden Juventus, bu hafta sahasında Sassuola ile berabere kalınca, liderlik koltuğunu İnter’e devretti. SPAL’ı biraz zorlansa da 2-1 yenen İnter, 37 puanla Serie A’nın yeni lideri oldu. Şimdi herkesin ümidi sezon sonunda Juventus dışında bir ekibin şampiyon olması. Zira 8 yıldır aynı takımın şampiyon olması Serie A’yı sıradanlaştırdı.
Premier Lig’de sezon başında 14 hafta sonunda Liverpool’un Manchester City’ye 11 puan fark atacağını söylese, deli muamelesi görürdü. Tam tersi, herkeste City’nin bu yılda şampiyon olmasıyla Premier Lig’de heyecanın öleceği endişesi vardı. Liverpool, 30 yıllık şampiyonluk hasretiyle başladığı sezonda puan kaybını unutan bir görüntü verdi. 14 haftada sadece bir beraberlik alıp, 13 maçı kazandı. İlginç olan, Liverpool geçen yıllara göre kalesini gole kapatma zorlanıyor, Mane-Salah – Firmino üçlüsü rakip defansı çaresiz bırakamıyor ama mücadele azmini hakemin son düdüğüne kadar sürdürüp maçları kazanmasını biliyor. Liverpool kazanırken, City beklenmedik puan kayıpları yaşıyor. Liverpool’un 11 puan gerisine düştükleri, Leicester City’nin de 3 puan gerisinde ligde üçüncü sırada yer alıyorlar. Pep Guardiola yönetiminde puan kaybını unutan City’nin bu yıl peş peşe gelen puan kayıplarının izahını bulmak zor ama yarışta Liverpool’un önde olması Premier Lig’in heyecan adresi olmaya devam edeceğini gösterdi. Liverpool bu performansını devam ettirirse haftalar öncesinden şampiyonluğunu ilan edip, 30 yıllık hasreti dindirir. Ancak Guardiola faktörünü yine de gözardı etmemek gerek. Geçen yıl son 15 hafta ortaya konan muhteşem performansla şampiyonluk gelmişti. Liverpool mu City mi sorusuna cevabı ezici olarak Liverpool olacaktır.
Bundesliga, son 7 yıldır Serie A’ya özenmişti. Bayern Münih şampiyonluğun tek adresiydi. Hocalar değişiyor, değişmeyen Bayern’in ligi zirvede bitirmesi oluyordu. Bu yıl takımı yıllarca sırtlayan iki efsane kanat Robben ve Ribery’siz sezona başlayan Bayern, 13. hafta sonunda liderin 4 puan gerisinde yer aldı. Liderlik koltuğunda 28 puanla Mönchengladbach otururken, ikinci RB Leipzig’in 27 ve üçüncü Schalke 04’ün 25 puanı var. Kadro yapısı ve liderle olan puan farkının sadece 4 olmasını dikkate aldığımızda Bayern’in sezon sonunda yine mutlu sona ulaşacak takım olacağını söylemek mümkün. Bu hafta sahasında Bayer Leverkusen’e yenilmesi gibi sürprizlere imza atarsa durum biraz değişir. Uzun bir aradan sonra Bayern Münih dışında Almanya bir şampiyon görmüş olur. Ancak burada bir parantez açmak gerekiyor; sezon sonunda Bayern şampiyon olmasa bile Almanya futbolunun tek büyüğü var. Yani uzun vadeli Bayern’e bir rakibin çıkması şu şartlarda oldukça zor.
La Liga’da yarışta yine Real Madrid ve Barcelona var. Eksik olan bu ikiliyi takip eden takımın Atletico Madrid olmaması. Hem Real hem Barça cömertçe puan dağıtmasına karşılık, diğer takımlarla aralarındaki uçurum zirvenin yine bu ikibe kalmasını sağlıyor. Sevilla’nın Real ve Barcelona’ya yarışta rakip olması kadar Atletico’nun 6. sıraya kadar inmesi La Liga’da dikkat çeken gelişmeler oldu. Fransa Ligue 1’de bir maçı eksik PSG, 5 puan farkla liderliğini sürdürüyor. PGS, sezonu şampiyon tamamlar ancak Şampiyonlar Ligi’nde bir kez daha başarısız olursa zengin sahipleri para musluğunu kısabilir. Zira, sadece Fransa Ligi için bu kadar para harcamayı israf olarak görebilirler. PSG’nin Şampiyonlar Ligi başarısı önümüzdeki yıllarda görünümünün nasıl olacağını da şekillendirecektir. Adrese teslim şampiyonlukların döneminin bitmesi herkesin arzusu. Zira mevcut durum, hem kaliteyi hem de heyecanı öldürüyor.
[Hasan Cücük] 3.12.2019 [TR724]
Serie A’da dile kolay üst üste 8 yıl şampiyon aynı takımdı. Kadro yapısı ve ekonomik gücüyle Juventus için Serie A şampiyonluğu artık sıradan bir durumdu. Çantada olan lig şampiyonluğunu Avrupa’da kupa kaldırmakla süsleme düşüncesi gerçeğe dönüşemedi ama şampiyonluk yolunda Juventus’a tehdit olacak bir takımda ortaya çıkmadı. Zaman zaman Napoli, yarışta Juve’yi sadece biraz zorladı. Ancak bu yıl ilk kez güçlü bir rakip çıktı. Bu Antonio Conte ile farklı bir kimliğe bürünen İnter’di. Milano ekibi, geçtiğimiz yıllarda Juventus’un verdiği fotoğrafa benzer bir performans ortaya koyuyor. Sezon başından itibaren İnter’in nefesini ensesinde hisseden Juventus, bu hafta sahasında Sassuola ile berabere kalınca, liderlik koltuğunu İnter’e devretti. SPAL’ı biraz zorlansa da 2-1 yenen İnter, 37 puanla Serie A’nın yeni lideri oldu. Şimdi herkesin ümidi sezon sonunda Juventus dışında bir ekibin şampiyon olması. Zira 8 yıldır aynı takımın şampiyon olması Serie A’yı sıradanlaştırdı.
Premier Lig’de sezon başında 14 hafta sonunda Liverpool’un Manchester City’ye 11 puan fark atacağını söylese, deli muamelesi görürdü. Tam tersi, herkeste City’nin bu yılda şampiyon olmasıyla Premier Lig’de heyecanın öleceği endişesi vardı. Liverpool, 30 yıllık şampiyonluk hasretiyle başladığı sezonda puan kaybını unutan bir görüntü verdi. 14 haftada sadece bir beraberlik alıp, 13 maçı kazandı. İlginç olan, Liverpool geçen yıllara göre kalesini gole kapatma zorlanıyor, Mane-Salah – Firmino üçlüsü rakip defansı çaresiz bırakamıyor ama mücadele azmini hakemin son düdüğüne kadar sürdürüp maçları kazanmasını biliyor. Liverpool kazanırken, City beklenmedik puan kayıpları yaşıyor. Liverpool’un 11 puan gerisine düştükleri, Leicester City’nin de 3 puan gerisinde ligde üçüncü sırada yer alıyorlar. Pep Guardiola yönetiminde puan kaybını unutan City’nin bu yıl peş peşe gelen puan kayıplarının izahını bulmak zor ama yarışta Liverpool’un önde olması Premier Lig’in heyecan adresi olmaya devam edeceğini gösterdi. Liverpool bu performansını devam ettirirse haftalar öncesinden şampiyonluğunu ilan edip, 30 yıllık hasreti dindirir. Ancak Guardiola faktörünü yine de gözardı etmemek gerek. Geçen yıl son 15 hafta ortaya konan muhteşem performansla şampiyonluk gelmişti. Liverpool mu City mi sorusuna cevabı ezici olarak Liverpool olacaktır.
Bundesliga, son 7 yıldır Serie A’ya özenmişti. Bayern Münih şampiyonluğun tek adresiydi. Hocalar değişiyor, değişmeyen Bayern’in ligi zirvede bitirmesi oluyordu. Bu yıl takımı yıllarca sırtlayan iki efsane kanat Robben ve Ribery’siz sezona başlayan Bayern, 13. hafta sonunda liderin 4 puan gerisinde yer aldı. Liderlik koltuğunda 28 puanla Mönchengladbach otururken, ikinci RB Leipzig’in 27 ve üçüncü Schalke 04’ün 25 puanı var. Kadro yapısı ve liderle olan puan farkının sadece 4 olmasını dikkate aldığımızda Bayern’in sezon sonunda yine mutlu sona ulaşacak takım olacağını söylemek mümkün. Bu hafta sahasında Bayer Leverkusen’e yenilmesi gibi sürprizlere imza atarsa durum biraz değişir. Uzun bir aradan sonra Bayern Münih dışında Almanya bir şampiyon görmüş olur. Ancak burada bir parantez açmak gerekiyor; sezon sonunda Bayern şampiyon olmasa bile Almanya futbolunun tek büyüğü var. Yani uzun vadeli Bayern’e bir rakibin çıkması şu şartlarda oldukça zor.
La Liga’da yarışta yine Real Madrid ve Barcelona var. Eksik olan bu ikiliyi takip eden takımın Atletico Madrid olmaması. Hem Real hem Barça cömertçe puan dağıtmasına karşılık, diğer takımlarla aralarındaki uçurum zirvenin yine bu ikibe kalmasını sağlıyor. Sevilla’nın Real ve Barcelona’ya yarışta rakip olması kadar Atletico’nun 6. sıraya kadar inmesi La Liga’da dikkat çeken gelişmeler oldu. Fransa Ligue 1’de bir maçı eksik PSG, 5 puan farkla liderliğini sürdürüyor. PGS, sezonu şampiyon tamamlar ancak Şampiyonlar Ligi’nde bir kez daha başarısız olursa zengin sahipleri para musluğunu kısabilir. Zira, sadece Fransa Ligi için bu kadar para harcamayı israf olarak görebilirler. PSG’nin Şampiyonlar Ligi başarısı önümüzdeki yıllarda görünümünün nasıl olacağını da şekillendirecektir. Adrese teslim şampiyonlukların döneminin bitmesi herkesin arzusu. Zira mevcut durum, hem kaliteyi hem de heyecanı öldürüyor.
[Hasan Cücük] 3.12.2019 [TR724]
Düşmanın hayırlısı: Cerece [M.Nedim Hazar]
Yıl 636… Yarmuk’ta tarihin ilk Haçlı Ordusu, Müslümanlar ile karşı karşıya geldi. İslam ordusunun başında Halid Bin Velid (RA) vardı. İslamın bütün komutanları ve askerleri bu savaş için o gün oradadaydı. Buna rağmen sayıları 50 bini bulmuyordu Müslümanların. Doğu Roma Ordusu ise, kilise vasıtasıyla büyük bir çağrı yapmış ve dünyanın dört yanından orduları çağırmıştı Şam yakınlarına. Ağustos ayının tam ortasında Bizans ordularının sayısı 250 bine yaklaşmıştı…
Heraklius’un koordine ettiği Haçlı askeri gücünün başındaki General Thedorus ve diğer komutanları yenilgiyi asla düşünmüyorlardı. Hem sayıca üstün, hem İslam ordusundan daha dinlenmiş, hem de silah açısından çok üstünlerdi. Üstelik aralarından Valentinus ve Georgeus gibi yıllardır Sasanilerle savaşmış deneyimli komutanları vardı.
Hz. Halid de oraya epey savaş deneyimi yaşayarak gelmişti. 629 Mayıs’ında Müslüman olduktan sonra bir süre Hz. Peygamber’in yakınında kalmış, ruhunu eğitmiş ve bambaşka bir komutana dönüşmüştü. Mute zaferiyle geçtiği ordunun başında neredeyse hiç durmadı. Her zaferi bir çocuk heyecanı ile Nebiler Nebisi’ne (SAV) yetiştiriyor ve onu mutlu ediyordu. Hz. Peygamber’in (ASM) vefatı ile büyük sarsıntı yaşayan Hz. Halid (RA) için artık tek hedef vardı, bu ayrılığı bitirip, sevgilisi, peygamberi ile buluşmak; yani şehadet! Onlarca savaşa girdi Halid B. Velid. Dönemin iki süper gücünden biri olan Sasani Devleti’ni yerle bir etti. Hureybe, Hürmüzcerd, Zendevard, Uleysi, Hire, Barusma, nihayet Şam ve Humus… Hepsi Hz. Halid ve askerlerinin kılıç sesleri altında zaptedilmişti. Hz. Halid için pek çok efsane dolaşıyordu ve Bizans komutanı Georgeus da bunları duymuştu. Yarmuk savaşının tam ortasında enteresan bir olay yaşandı. Halid B. Velid, savaşın tam ortasında miğferini düşürünce kılıcını bırakıp miğferin peşine yere atladı ve toz toprak içinde onu arayıp buldu. Bu esnada pek çok ok ve kılıç bedenini sıyırıp geçiyordu. Bu tabloyu uzaktan izleyen General Georgeus etkilendi ve gece gizlice Hz. Halid ile buluştu. Miğferi uğruna canını riske atmasının önemli bir nedeni vardı, zira miğferin içinde Hz. Peygamber’in saçından hatıra bir tel vardı. Ki komutan savaşın tam ortasında gece yarısı sohbeti derinleştirdiler ve neticede Georgeus orada Müslüman oldu. Sabah namazını Halid B. Velid’e bakarak eda etti ve tüm karşı ısrarlara rağmen, sabah İslam saflarında savaşa katıldı.
Müslüman olurken Cerece adını alan bu yiğit komutan, gün doğumundan iki saat sonra da şehit oldu… Ömrü boyunca Doğu Roma Ordusuna hizmet veren ve samimi bir Hıristiyan olan General Georgeus’un Müslümanlık hayatı 6 saat bile sürmemiş, şehadet şerbetini içmişti.
6 yıldan beri girdiği her savaşta şehid olma aşkıyla yanıp tutuşan Halid Bin Velid (RA), tecrübeli komutan, taze Müslüman ve şehid Cerece’nin (RA) cansız bedenini kucakladığında gözyaşlarına boğulmuş ve şehadetin liyakat değil nasip meselesi olduğunu artık idrak etmişti.
Yarmuk, tarihin en kanlı savaşlarından biriydi. Haçlı tarihçileri bu savaşı ‘Gözleri kaybettiren savaş’ olarak nitelediler. 30 binden fazla asker oklarla kör olmuştu zira. Savaş Müslümanların mutlak zaferiyle bittiğinde yaklaşık 120 bin Bizans askeri Vakusa vadisinde cansız yatıyordu.
Hz. Halid’in komutan olarak son savaşıydı Yarmuk. Bir süre sıradan nefer olarak savaştı kafirlere karşı. 6 yıl sonra bir yatakta son nefesini verirken, savaş meydanında şehit olamamanın ıstırabını yaşıyor ve Cerece’yi hatırlayıp hem mesut olup, hem hüzünleniyordu.
[M.Nedim Hazar] 3.12.2019 [TR724]
Heraklius’un koordine ettiği Haçlı askeri gücünün başındaki General Thedorus ve diğer komutanları yenilgiyi asla düşünmüyorlardı. Hem sayıca üstün, hem İslam ordusundan daha dinlenmiş, hem de silah açısından çok üstünlerdi. Üstelik aralarından Valentinus ve Georgeus gibi yıllardır Sasanilerle savaşmış deneyimli komutanları vardı.
Hz. Halid de oraya epey savaş deneyimi yaşayarak gelmişti. 629 Mayıs’ında Müslüman olduktan sonra bir süre Hz. Peygamber’in yakınında kalmış, ruhunu eğitmiş ve bambaşka bir komutana dönüşmüştü. Mute zaferiyle geçtiği ordunun başında neredeyse hiç durmadı. Her zaferi bir çocuk heyecanı ile Nebiler Nebisi’ne (SAV) yetiştiriyor ve onu mutlu ediyordu. Hz. Peygamber’in (ASM) vefatı ile büyük sarsıntı yaşayan Hz. Halid (RA) için artık tek hedef vardı, bu ayrılığı bitirip, sevgilisi, peygamberi ile buluşmak; yani şehadet! Onlarca savaşa girdi Halid B. Velid. Dönemin iki süper gücünden biri olan Sasani Devleti’ni yerle bir etti. Hureybe, Hürmüzcerd, Zendevard, Uleysi, Hire, Barusma, nihayet Şam ve Humus… Hepsi Hz. Halid ve askerlerinin kılıç sesleri altında zaptedilmişti. Hz. Halid için pek çok efsane dolaşıyordu ve Bizans komutanı Georgeus da bunları duymuştu. Yarmuk savaşının tam ortasında enteresan bir olay yaşandı. Halid B. Velid, savaşın tam ortasında miğferini düşürünce kılıcını bırakıp miğferin peşine yere atladı ve toz toprak içinde onu arayıp buldu. Bu esnada pek çok ok ve kılıç bedenini sıyırıp geçiyordu. Bu tabloyu uzaktan izleyen General Georgeus etkilendi ve gece gizlice Hz. Halid ile buluştu. Miğferi uğruna canını riske atmasının önemli bir nedeni vardı, zira miğferin içinde Hz. Peygamber’in saçından hatıra bir tel vardı. Ki komutan savaşın tam ortasında gece yarısı sohbeti derinleştirdiler ve neticede Georgeus orada Müslüman oldu. Sabah namazını Halid B. Velid’e bakarak eda etti ve tüm karşı ısrarlara rağmen, sabah İslam saflarında savaşa katıldı.
Müslüman olurken Cerece adını alan bu yiğit komutan, gün doğumundan iki saat sonra da şehit oldu… Ömrü boyunca Doğu Roma Ordusuna hizmet veren ve samimi bir Hıristiyan olan General Georgeus’un Müslümanlık hayatı 6 saat bile sürmemiş, şehadet şerbetini içmişti.
6 yıldan beri girdiği her savaşta şehid olma aşkıyla yanıp tutuşan Halid Bin Velid (RA), tecrübeli komutan, taze Müslüman ve şehid Cerece’nin (RA) cansız bedenini kucakladığında gözyaşlarına boğulmuş ve şehadetin liyakat değil nasip meselesi olduğunu artık idrak etmişti.
Yarmuk, tarihin en kanlı savaşlarından biriydi. Haçlı tarihçileri bu savaşı ‘Gözleri kaybettiren savaş’ olarak nitelediler. 30 binden fazla asker oklarla kör olmuştu zira. Savaş Müslümanların mutlak zaferiyle bittiğinde yaklaşık 120 bin Bizans askeri Vakusa vadisinde cansız yatıyordu.
Hz. Halid’in komutan olarak son savaşıydı Yarmuk. Bir süre sıradan nefer olarak savaştı kafirlere karşı. 6 yıl sonra bir yatakta son nefesini verirken, savaş meydanında şehit olamamanın ıstırabını yaşıyor ve Cerece’yi hatırlayıp hem mesut olup, hem hüzünleniyordu.
[M.Nedim Hazar] 3.12.2019 [TR724]
SİVİL DARBECİLER, yasaları da AYM kararlarını da takmıyor… [Erhan Başyurt]
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bir televizyon kanalında konuşuyor.
Güç sarhoşluğu içinde tarihin en büyük hukuk cinayetini itiraf ediyor.
Soylu, Anayasa Mahkemesi’nin haklarında beraat kararı olan KHK mağdurlarının işe iade edilmeleri gerektiğine yönelik kararı için diyor ki;
‘’Kimse kusura bakmasın ben Anayasa Mahkemesi gibi bakmıyorum olaya.
500 bini aşkın insanı adaletin ve mahkemenin karşısına çıkardık.
Elbette ki güvenmeyeceğim.
Herkes devletin içine girmek zorunda mı?..”
Bu iktidarın yeni bir yaklaşımı değil.
AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş da iki hafta önce internethaber sitesine verdiği röportajda, ‘’KHK’lı beraat etse de AKP için örgüt üyesi olarak kalmaya devam edecek…’’ demişti.
Kurtulmuş da Soylu gibi yasaları nasıl paspas ettiklerini itiraf ediyor;
“Bir insanın beraat etmesiyle örgüt üyeliği arasında birebir ilişki yoktur.
Bir insan beraat etmiş olabilir ama bu kişinin örgüt üyeliği isnadında kurtulduğu anlamına gelmez…”
Kurtulmuş söz konusu röportajda KHK ihraçlarına gerekçe olarak da şunu dile getirmişti:
“Eğer normal süreçlerle bunları atmaya kalksaydık 15 Temmuz’dan sonra bunları 2020 yılına kadar, 2030 yılına kadar devlet memurluğundan çıkaramazdık.
Devlet kendini korumak için böyle acil olağanüstü bir tedbir almıştır…”
***
Sadece iktidar kanadında değil muhalefet saflarında da bu düşünceleri paylaşanlar olduğu görülüyor.
CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in, KHK mağdurlarıyla yaptığı görüşmede dile getirdiği fikirlerin Soylu’dan geri kalır yanı yok.
‘’Cemaat bu ülkeye çok büyük kötülükler yaptı.
Atatürkçü subaylara iftira attı.
Dünya tarihinin en büyük ve tehlikeli örgütü…
Devletin bir arınmaya ihtiyacı var.
Cezaevindeki kadınlar, örgüt talimatıyla hamile kalıyorlar.
İnsanlar işkence var diyorlar, ancak soruyoruz, kimse, bana işkence yapıldı demiyor…”
İktidarın yaklaşımlarından ne farkı var?
Hamile kadınların ve yeni doğmuş bebeklerin hapse atılmasını onuyor.
Peşinen onları ‘terörist’ diye yaftalayıp ‘örgüt talimatıyla hamile kalıyorlar’ diyor.
İşkence yok diyor.
KHK’lıların ihracını ‘’devlette arınma’’ olarak gören bir zihniyet.
Sizce bu düşüncede biri siyasi iktidarda olsaydı, Soylu ve Kurtulmuş’tan farklı davranır mıydı?
***
Yandaş havuzundan Yeni Şafak Gazetesi, 30 Kasım’da şöyle bir habere imza attı:
‘’PKK destekçisi akademisyenleri aklayan Anayasa Mahkemesi (AYM), yine teröristleri sevindiren bir karara imza attı.
Adli sicil kaydı olmayan PKK’lı teröristler ve FETÖ’cülerin memur olmasını önleyen düzenleme, CHP’nin talebiyle AYM tarafından iptal edildi…’’
Nasıl? Adli sicil kaydı yoksa, hakkında somut bir delil bile yoksa, iktidarın keyfi olarak ihraç ettiği herkesin ‘terörist’ olarak muamelesi görmesini savunuyorlar.
İktidarın gizli ortağı Perinçek’in kanalından da bir haber verelim.
Haberin başlığı şöyle:
‘’AYM’den KHK kararı…
Adli sicili temiz terör örgütü üyeleri memur olabilecek…’’
Yeni Şafak ile Ulusal Kanal’ı aynı çizgide buluşturan ne olabilir? Kim olabilir?
Terör örgütleri üye alırken, ‘’adli sicili temiz’’ adamlar seçiyormuş (!)
Mahkemelerde bu iftira ispatlanamadığı için iade kararı çıkınca da, ‘’YASADIŞI FİŞLEMELER, YASA KARARLARINDAN ÜSTÜNDÜR…’’ diyerek uygulanmaması için çırpınıyorlar.
***
Kamudan keyfi tedbir amaçlı KHK ile atılan insan sayısı 150 binin üzerinde… Aileleriyle birlikte 600 bin…
Türkiye’de iş bulmaları engelleniyor, iş kurmaları engelleniyor.
Pasaportları da keyfi olarak iptal edilmiş yurt dışına çıkmaları da engelleniyor.
Açlığa ve yokluğa mahkum edilmiş durumdalar.
Aileri tarafından bile sosyal bir linç uygulanıyor…
İktidarı da muhalefeti de, yandaşı da solcusu da ‘ulusalcı’ ortak paydasında bu suçun işlenmesine destek oluyor.
***
Oysa KHK ile ihraçlar bir mahkeme kararına dayanmıyor.
Yasadışı fişlemeler ve ne amaçla yapıldığı bilinmeyen ihbarlara dayalı ‘olağanüstü tedbir amaçlı’ keyfi bir karar…
KHK ile ihraçlar, ‘’yasa ile 2030 yılına kadar yapılması mümkün olmayanı, bir gecede yapmaktır’’ yani HUKUK DARBESİDİR…
İktidar keyfi ihraçlarla hukuku çiğnemekle kalmadı, sonrasında da KHK’lılara itiraz yollarını kapattı.
Keyfi komisyon kararları ile hukukun yerine getirilmesini kasıtlı olarak geciktirdi.
Yurt içi hukuk sürecini kasıtlı uzatıp, AİHM’e gidilmesini ve ulus üstü bir yargı merciinden hukuki karar alınmasını engelledi.
Her şeye rağmen, bağımsız hareket edemeyen mahkemelerde beraat eden veya geri dönüş kararı alan KHK mağdurlarını, işe keyfi olarak almayarak yeni bir hukuk katliamı daha gerçekleştiriyor.
‘’Hukuku tanımıyoruz. AYM’yi takmıyoruz. Hesap vermiyoruz. Keyfi bir ayrımcılık ve nefret politikası uyguluyoruz. Bir kitleye yönelik sosyal bir soykırımı yürütüyoruz…’’ diyorlar.
***
Yasalar, vatandaşın can ve mal güvenliğini korumak ve devlete karşı yükümlülüklerini belirlemek için vardır.
Ancak çok daha önemlisi yasalar, devlet gücünü elinde bulunduran yöneticilerin gayrı meşru güç kullanmalarından bireyleri korumak için vardır. İktidara da, bireylere olduğu gibi yetkilerinin sınırlarını çizer.
Toplumsal barış, refah ve güvenlik bir ülkede, herkesin hukuk önünde eşit olduğu ve devleti yönetenlerin de hukukun üstünlüğüne riayet ettikleri zaman tesis edilebilir.
Devlet gücünü elinde bulunduran yöneticiler, yasalar ile çizilmiş sınırlarda icraatlarda bulunmak ve ihlal durumunda da hesap vermekle mesuldür.
Yasal sınırların ihlali halinde yöneticiler de suç işlemiş olurlar.
Mesela, kırmızı ışıkta geçen bir birey ceza öder. Bir insanın evini soyan birey, ceza alır. Bir kişinin canına kast etmek suçtur ve ceza alır. Vergi kaçıran şahış suç işlemiş olur….
Devleti yönetenler de aynı şekilde, bireylerin haklarını güce dayalı olarak keyfi ihlal edemezler.
Hukuk ile sınırlanmış ‘seçilmiş’ yöneticiler, masum bir vatandaşı kaçıramaz. İşkence yapamaz. İnfaz edemez. Kamu hizmetlerinden mahrum bırakamaz. Malına el koyamaz. Seyahat özgürlüğünü keyfi kısıtlayamaz…
Yaparsa, yöneticiler meşru bir gücü gayrı meşru amaçlar için kullanmış ve suç işlemiş olurlar. Hukuk önünde hesap vermek zorunda kalırlar.
***
İktidar, 15 Temmuz’dan bu yana bir sürü yasayı keyfi şekilde çiğnedi.
İnsan hakları ihlallerine imza attı.
Halen de güç sarhoşluğu içinde hukuk ihlallerine devam ediyor.
15 Temmuz sonrası yaşanan bir ‘HUKUK DARBESİ’dir…
Özel proje mahkemeler ve talimatla karar veren ‘atanmış’ hakimler eliyle, hukuk kılıfında siyasi irade ile hukuksuzluklar icra ediliyor.
Demokrasi ve hukuk adına felaket anlamına gelen bir ‘cunta’ girişimi veya ‘kontrollü darbe girişimi’ atlatılmış ancak yerine darbe dönemlerinden çok daha büyük insan hakları ihlallerine imza atılan ‘SİVİL DARBE’ ikame edilmiştir.
Askeri darbeciler, tüm dünyada hukuk ihlallerinin hesabını er ya da geç nasıl veriyorlarsa, sivil darbeciler de vermek zorunda kalacaktır.
Hukuksuzlukları ve altına imza attıkları suçlar, kara bir gölge gibi isteseler de istemeseler de peşlerini asla bırakmayacaktır.
[Erhan Başyurt] 3.12.2019 [TR724]
Güç sarhoşluğu içinde tarihin en büyük hukuk cinayetini itiraf ediyor.
Soylu, Anayasa Mahkemesi’nin haklarında beraat kararı olan KHK mağdurlarının işe iade edilmeleri gerektiğine yönelik kararı için diyor ki;
‘’Kimse kusura bakmasın ben Anayasa Mahkemesi gibi bakmıyorum olaya.
500 bini aşkın insanı adaletin ve mahkemenin karşısına çıkardık.
Elbette ki güvenmeyeceğim.
Herkes devletin içine girmek zorunda mı?..”
Bu iktidarın yeni bir yaklaşımı değil.
AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş da iki hafta önce internethaber sitesine verdiği röportajda, ‘’KHK’lı beraat etse de AKP için örgüt üyesi olarak kalmaya devam edecek…’’ demişti.
Kurtulmuş da Soylu gibi yasaları nasıl paspas ettiklerini itiraf ediyor;
“Bir insanın beraat etmesiyle örgüt üyeliği arasında birebir ilişki yoktur.
Bir insan beraat etmiş olabilir ama bu kişinin örgüt üyeliği isnadında kurtulduğu anlamına gelmez…”
Kurtulmuş söz konusu röportajda KHK ihraçlarına gerekçe olarak da şunu dile getirmişti:
“Eğer normal süreçlerle bunları atmaya kalksaydık 15 Temmuz’dan sonra bunları 2020 yılına kadar, 2030 yılına kadar devlet memurluğundan çıkaramazdık.
Devlet kendini korumak için böyle acil olağanüstü bir tedbir almıştır…”
***
Sadece iktidar kanadında değil muhalefet saflarında da bu düşünceleri paylaşanlar olduğu görülüyor.
CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in, KHK mağdurlarıyla yaptığı görüşmede dile getirdiği fikirlerin Soylu’dan geri kalır yanı yok.
‘’Cemaat bu ülkeye çok büyük kötülükler yaptı.
Atatürkçü subaylara iftira attı.
Dünya tarihinin en büyük ve tehlikeli örgütü…
Devletin bir arınmaya ihtiyacı var.
Cezaevindeki kadınlar, örgüt talimatıyla hamile kalıyorlar.
İnsanlar işkence var diyorlar, ancak soruyoruz, kimse, bana işkence yapıldı demiyor…”
İktidarın yaklaşımlarından ne farkı var?
Hamile kadınların ve yeni doğmuş bebeklerin hapse atılmasını onuyor.
Peşinen onları ‘terörist’ diye yaftalayıp ‘örgüt talimatıyla hamile kalıyorlar’ diyor.
İşkence yok diyor.
KHK’lıların ihracını ‘’devlette arınma’’ olarak gören bir zihniyet.
Sizce bu düşüncede biri siyasi iktidarda olsaydı, Soylu ve Kurtulmuş’tan farklı davranır mıydı?
***
Yandaş havuzundan Yeni Şafak Gazetesi, 30 Kasım’da şöyle bir habere imza attı:
‘’PKK destekçisi akademisyenleri aklayan Anayasa Mahkemesi (AYM), yine teröristleri sevindiren bir karara imza attı.
Adli sicil kaydı olmayan PKK’lı teröristler ve FETÖ’cülerin memur olmasını önleyen düzenleme, CHP’nin talebiyle AYM tarafından iptal edildi…’’
Nasıl? Adli sicil kaydı yoksa, hakkında somut bir delil bile yoksa, iktidarın keyfi olarak ihraç ettiği herkesin ‘terörist’ olarak muamelesi görmesini savunuyorlar.
İktidarın gizli ortağı Perinçek’in kanalından da bir haber verelim.
Haberin başlığı şöyle:
‘’AYM’den KHK kararı…
Adli sicili temiz terör örgütü üyeleri memur olabilecek…’’
Yeni Şafak ile Ulusal Kanal’ı aynı çizgide buluşturan ne olabilir? Kim olabilir?
Terör örgütleri üye alırken, ‘’adli sicili temiz’’ adamlar seçiyormuş (!)
Mahkemelerde bu iftira ispatlanamadığı için iade kararı çıkınca da, ‘’YASADIŞI FİŞLEMELER, YASA KARARLARINDAN ÜSTÜNDÜR…’’ diyerek uygulanmaması için çırpınıyorlar.
***
Kamudan keyfi tedbir amaçlı KHK ile atılan insan sayısı 150 binin üzerinde… Aileleriyle birlikte 600 bin…
Türkiye’de iş bulmaları engelleniyor, iş kurmaları engelleniyor.
Pasaportları da keyfi olarak iptal edilmiş yurt dışına çıkmaları da engelleniyor.
Açlığa ve yokluğa mahkum edilmiş durumdalar.
Aileri tarafından bile sosyal bir linç uygulanıyor…
İktidarı da muhalefeti de, yandaşı da solcusu da ‘ulusalcı’ ortak paydasında bu suçun işlenmesine destek oluyor.
***
Oysa KHK ile ihraçlar bir mahkeme kararına dayanmıyor.
Yasadışı fişlemeler ve ne amaçla yapıldığı bilinmeyen ihbarlara dayalı ‘olağanüstü tedbir amaçlı’ keyfi bir karar…
KHK ile ihraçlar, ‘’yasa ile 2030 yılına kadar yapılması mümkün olmayanı, bir gecede yapmaktır’’ yani HUKUK DARBESİDİR…
İktidar keyfi ihraçlarla hukuku çiğnemekle kalmadı, sonrasında da KHK’lılara itiraz yollarını kapattı.
Keyfi komisyon kararları ile hukukun yerine getirilmesini kasıtlı olarak geciktirdi.
Yurt içi hukuk sürecini kasıtlı uzatıp, AİHM’e gidilmesini ve ulus üstü bir yargı merciinden hukuki karar alınmasını engelledi.
Her şeye rağmen, bağımsız hareket edemeyen mahkemelerde beraat eden veya geri dönüş kararı alan KHK mağdurlarını, işe keyfi olarak almayarak yeni bir hukuk katliamı daha gerçekleştiriyor.
‘’Hukuku tanımıyoruz. AYM’yi takmıyoruz. Hesap vermiyoruz. Keyfi bir ayrımcılık ve nefret politikası uyguluyoruz. Bir kitleye yönelik sosyal bir soykırımı yürütüyoruz…’’ diyorlar.
***
Yasalar, vatandaşın can ve mal güvenliğini korumak ve devlete karşı yükümlülüklerini belirlemek için vardır.
Ancak çok daha önemlisi yasalar, devlet gücünü elinde bulunduran yöneticilerin gayrı meşru güç kullanmalarından bireyleri korumak için vardır. İktidara da, bireylere olduğu gibi yetkilerinin sınırlarını çizer.
Toplumsal barış, refah ve güvenlik bir ülkede, herkesin hukuk önünde eşit olduğu ve devleti yönetenlerin de hukukun üstünlüğüne riayet ettikleri zaman tesis edilebilir.
Devlet gücünü elinde bulunduran yöneticiler, yasalar ile çizilmiş sınırlarda icraatlarda bulunmak ve ihlal durumunda da hesap vermekle mesuldür.
Yasal sınırların ihlali halinde yöneticiler de suç işlemiş olurlar.
Mesela, kırmızı ışıkta geçen bir birey ceza öder. Bir insanın evini soyan birey, ceza alır. Bir kişinin canına kast etmek suçtur ve ceza alır. Vergi kaçıran şahış suç işlemiş olur….
Devleti yönetenler de aynı şekilde, bireylerin haklarını güce dayalı olarak keyfi ihlal edemezler.
Hukuk ile sınırlanmış ‘seçilmiş’ yöneticiler, masum bir vatandaşı kaçıramaz. İşkence yapamaz. İnfaz edemez. Kamu hizmetlerinden mahrum bırakamaz. Malına el koyamaz. Seyahat özgürlüğünü keyfi kısıtlayamaz…
Yaparsa, yöneticiler meşru bir gücü gayrı meşru amaçlar için kullanmış ve suç işlemiş olurlar. Hukuk önünde hesap vermek zorunda kalırlar.
***
İktidar, 15 Temmuz’dan bu yana bir sürü yasayı keyfi şekilde çiğnedi.
İnsan hakları ihlallerine imza attı.
Halen de güç sarhoşluğu içinde hukuk ihlallerine devam ediyor.
15 Temmuz sonrası yaşanan bir ‘HUKUK DARBESİ’dir…
Özel proje mahkemeler ve talimatla karar veren ‘atanmış’ hakimler eliyle, hukuk kılıfında siyasi irade ile hukuksuzluklar icra ediliyor.
Demokrasi ve hukuk adına felaket anlamına gelen bir ‘cunta’ girişimi veya ‘kontrollü darbe girişimi’ atlatılmış ancak yerine darbe dönemlerinden çok daha büyük insan hakları ihlallerine imza atılan ‘SİVİL DARBE’ ikame edilmiştir.
Askeri darbeciler, tüm dünyada hukuk ihlallerinin hesabını er ya da geç nasıl veriyorlarsa, sivil darbeciler de vermek zorunda kalacaktır.
Hukuksuzlukları ve altına imza attıkları suçlar, kara bir gölge gibi isteseler de istemeseler de peşlerini asla bırakmayacaktır.
[Erhan Başyurt] 3.12.2019 [TR724]
Mitolojik bir canavar: Türkiye’de devlet putu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Devletin var olma nedeni nedir? Neden devlet var? Devlet nedir? Türkiye’de devlet bir puttur. Tapınılan bir güçtür. Gazabından korkulan, sağı-solu belli olmayan, yerine göre kendi hukukunu bile tanımayabilen bir ejderha, bir Leviathan, devlet! Devletin var olma nedenini unuttu Türkiye. Belki de hiç bilmiyordu zaten. Devletin işlevi, gerekçesi, lüzumu gibi konular, fazla kuramsal kaçar. Eskiler nazariye der; Türklerin arası teorik olanla iyi değildir. Soruyu da, soru soranı da sevmez Türk halkı. Alışık da değildir ayrıca. Pratiğe yönelik bir siyasal kültürün izlerini sürmek mümkün mü? Çünkü devletin arkeolojisini yapmadan, olan devletin yapı sökümüne girişmeden, eleştirel bir devlet okuması olmaksızın, devletin zulmü bitmez, bitmeyecek, bitmiyor.
Türkiye devleti, çağcıl diğer devletlerle bir arada var olduğundan, başka örneklerle kıyaslama yapmaksızın anlaşılamaz. Bir devletin iyi mi kötü mü olduğunu ancak diğer devletlerle karşılaştırarak anlayabiliriz. Türkiye Cumhuriyeti, resmi tarihinde deklare edildiği üzere, “muasır medeniyete yetişmek” için bir araç olarak tasarlandı. Devrimci bir devlettir – demokrasiyle arası hiç iyi olmadı. Demokrasi derken seçimleri kast etmiyorum. Esasında daha önemlisi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi ikincil olarak gözüken, ama aslında birincil önemde olan özelliklere atıfta bulunuyorum.
Devlet, yaşatması gereken değil, yaşatılması gereken bir kurum oldu, modern Türkiye tarihinde hep. Osmanlı İmparatorluğu’nun nasyonalizme kayışından itibaren, esasında inşa edilmiş bir şey olan “millet” soyut kategorisine amade bir makine olarak tasarlandı. Türk aydını, devlet konusunda bir türlü aydınlanamadı. Devletlerinin başarısız olması ve küçülüp sonra da yok olması, ciddi bir psikolojik travmaya yol açtığından, Türk devletinin ana çabası, varlığını sürdürmekten ibareti. Bu uğurda bireylerin varlıklarının millete (esasında onun vücut bulduğu devlete) armağan etmeleri, daha çok küçük yaşlardan itibaren okullarda çocuklara endoktrine edildi. Devlet bir din, hayır, hatta bir Tanrı oldu. Devlet, Tanrının ve dinin ta kendisi olarak monoteist bir siyasal birimi vücuda getirdi. Bir tür kült tek Tanrı, bir tür mutlak monoteist politik birim yaratıldı. O devletin kurucularına ibadet edilircesine bağlılık, bu dinsel anlatıdan kaynaklanıyor. O devletin kurucusuna “ölmedin, ölemezsin!” sloganlı şarkı besteleyen kafa, işte bu ideolojik zeminim patolojisinden kaynaklanıyor.
Oysa her şey farklı seyredebilirdi. Zira devletlerin doğuşunda, özellikle de imparatorluk mazisine sahip halkların tarihin önemsiz sayfalarına gerilerken kapıldıkları kompleksli dönemlerde, bu tür anomaliler ve patolojik, hatta habis siyasi tezahürler meydana gelebilir. Türkiye, 1950’lede çok partili yaşama geçerken, Soğuk Savaş ortamında, Batı İttifakı içerisinde, Avrupa sürecinde, onlarca altın fırsat yakaladı. Demokratikleşebilirdi, demokratikleşemedi. İnsan haklarını genişletebilirdi, eline yüzüne bulaştırdı. Eşitliği ve yaşam standartlarını yükseltebilirdi, çakıldı.
Azınlık haklarını hukuk devletinde ademi merkeziyetçilik ve rasyonel politikalarla devletin genetiğine zerk edebilirdi, aşırılığın içinde kendine aşık bir şekilde sefilleşmeyi seçti. Her şeyin daha iyiye doğru gelişimi yerine, devlet kültünü ve ona kulluk eden, ona tapan, kendini ona adayan bir toplumu tercih etti. Devlet yaşasın! Biz ona feda olalım! Mantık buydu! Dolayısıyla, dünya dönüşürken, Türkiye kendi tarihi sandığı gerçek dışı, idealize edilmiş, aradan cımbızlanarak manipüle edilmiş bir kurguya kaydı.
Bugün bu devlet, Kuzey Suriye’deki Tel Rıfat yerleşimlerine topçu ateşiyle saldırdı. Saldırıda, bir okulun yanına düşen top mermisi, sekiz yavrucağın hayatına mal oldu! Sekiz küçücük can! Bu bölgeye 170,000 civarında sivil, Afrin’e TSK tarafından yapılan “operasyon” sonrası kaçmak durumunda kalmıştı. Bu her şeyini kaybeden insanlar, şimdi de çocuklarını kaybediyorlar. Sekiz çocuk, üç yetişkin, toplam 11 insan, bir anda ne olduğunu bile anlamadan yok oldular! Bu insanlar, kutsanan ve tanrısallaştırılan bir devletin kurbanları. O tanrısal irade, istediğini makbul vatandaş, istediğini terörist ilan ediveriyor. Roboski’de de olan bu değil miydi? Cizre’de ve Sur’da bu reflekslerle hareket edilmedi mi? Kürtlerin yaşadıkları yerde olan “teröristler”, oradaki binlerce sivilin olup olmadığına bakmadan, “ne gerekiyorsa yapılarak” devletiniz tarafından “etkisiz hale getiriliyorlar”. Yani, bir yerleşim yerine sivil varmış yokmuş umurlarında olmaksızın saldırıyorlar. Orada hayatını kaybeden veya yaralanan siviller, zayiat kabul ediliyor. Rasyonalize edilerek, “olur böyle şeyler” deniliyor! Tanrı ve din olarak kabul edilen bir devlet, kendisi için gerekli gördüğü her şeyi yapıyor.
KANSERLİ AHMET’E PASAPORT VERMEYEN DEVLET
Kanserli gariban çocukcağız Ahmet’e ve annesine pasaport vermeyerek, çocuğun Almanya’da tedavi olmasına engel olan faşist kafa da, kuzey Suriye’de çocukları öldüren kafa da, bu devlet işte! Başka örnekleri saymıyorum bile artık. İş çocuklara geldi dayandı! Ama efsunlanmış bir toplum, hala kitle psikolojisi altında, derin hipnozda, bu Tanrı-din kültü olan paçoz bir devlete ibadetle meşgul! Devlet nedir? İşlevi nedir devletin? Devlet neden var! Sormayın böyle şeyleri. Vatandaşın kurban olduğu, mitleştirilen, dokunulmazlık addedilen, ilahlaştırılan devlet ve tabi bir de onun yöneticileri! Bu Leviathan, mitolojik bir canavar. Bir devlet putu! Zulümden güç devşiriyor. Acıyı korkuya, korkuyu itaate havale ediyor. Bir ceberut Tanrı gibi, kimin kurtuluşa ereceğini, kimin cehenneme gideceğini hiçbir kurala ve kaideye bağlamaya niyeti olmaksızın, keyfi hükmünü devam ettiriyor. Bugünün mağrurları yarın mağdur olsa da, dünün mağdurları yarın mağrur olmanın hayalini kursa da, sistem bir. Kanserli Ahmetçik, Suriye Kürdü zavallı bebecikler, Meriç’te can veren minicik bedenler, aynı Leviathan için verilen kurbanlar. Devşirilmek üzere annelerinden kopartılan çocukların gözyaşları da, İstanbul köle pazarında sayılan farklı milletler ve dinlerden genç kızların ahı da, Ermenilerin sızlayan kemikleri de, etnik temizliğe tabi tutulan Anadolu Rumları, Süryaniler, Dersim Alevileri, Yahudiler de, ülkeden sürülen veya hapislerde süründürülen 1980 öncesi sol da, asimile edilen ve sosyal soykırıma uğratılan Kürtler de, bu devletin kurbanları!
Bugün aynı devlet, gemi azıya almış, artık içeride ve dışarıda zulmü sistematikleştirmiş durumda. Oluşturulan kült, devleti bir bedensel varlık yaptı. Onu kontrol edenler, işte bu sahte Tanrının arkasına gizleniyor, onun üzerinden güç ve zenginlik devşiriyor. Çürümenin ve yozlaşmanın kökleri bu tanrılaştırılan devlete dayanıyor. Oluşturulan puta tapınma ritüeli, puta sunulan adaklardan pay alma sefaletiyle bütünleşmiş durumda. Yaşamı ve yaşatmayı değil, ölümü ve öldürmeyi kutsayan bir devlete dönüştürdüler Türkiye’yi. Dolaptaki iskeletlerden utanmayan, bilakis onlarla gurur duyan bir vahşilik, bugün ana akım haline gelmiş durumda.
Bunca acının birikmesi, kötülüklerin yapanın yanına kar kaldığı hukuksuzluk, mağdurların dertlerini anlatacak makam bulamaması, çaresizlik, yılgınlık, açlık, sefalet, bu devletin hipnotize edebilme gücüyle orantılı bir biçimde devam eder. Ama bir yere kadar! O yere çok yakın olduğumuzu hissediyorum. Bu tür devletlerin ömrü çok uzun sürmüyor. Bu dönem bir yıkılışa gebe!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.12.2019 [TR724]
Türkiye devleti, çağcıl diğer devletlerle bir arada var olduğundan, başka örneklerle kıyaslama yapmaksızın anlaşılamaz. Bir devletin iyi mi kötü mü olduğunu ancak diğer devletlerle karşılaştırarak anlayabiliriz. Türkiye Cumhuriyeti, resmi tarihinde deklare edildiği üzere, “muasır medeniyete yetişmek” için bir araç olarak tasarlandı. Devrimci bir devlettir – demokrasiyle arası hiç iyi olmadı. Demokrasi derken seçimleri kast etmiyorum. Esasında daha önemlisi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi ikincil olarak gözüken, ama aslında birincil önemde olan özelliklere atıfta bulunuyorum.
Devlet, yaşatması gereken değil, yaşatılması gereken bir kurum oldu, modern Türkiye tarihinde hep. Osmanlı İmparatorluğu’nun nasyonalizme kayışından itibaren, esasında inşa edilmiş bir şey olan “millet” soyut kategorisine amade bir makine olarak tasarlandı. Türk aydını, devlet konusunda bir türlü aydınlanamadı. Devletlerinin başarısız olması ve küçülüp sonra da yok olması, ciddi bir psikolojik travmaya yol açtığından, Türk devletinin ana çabası, varlığını sürdürmekten ibareti. Bu uğurda bireylerin varlıklarının millete (esasında onun vücut bulduğu devlete) armağan etmeleri, daha çok küçük yaşlardan itibaren okullarda çocuklara endoktrine edildi. Devlet bir din, hayır, hatta bir Tanrı oldu. Devlet, Tanrının ve dinin ta kendisi olarak monoteist bir siyasal birimi vücuda getirdi. Bir tür kült tek Tanrı, bir tür mutlak monoteist politik birim yaratıldı. O devletin kurucularına ibadet edilircesine bağlılık, bu dinsel anlatıdan kaynaklanıyor. O devletin kurucusuna “ölmedin, ölemezsin!” sloganlı şarkı besteleyen kafa, işte bu ideolojik zeminim patolojisinden kaynaklanıyor.
Oysa her şey farklı seyredebilirdi. Zira devletlerin doğuşunda, özellikle de imparatorluk mazisine sahip halkların tarihin önemsiz sayfalarına gerilerken kapıldıkları kompleksli dönemlerde, bu tür anomaliler ve patolojik, hatta habis siyasi tezahürler meydana gelebilir. Türkiye, 1950’lede çok partili yaşama geçerken, Soğuk Savaş ortamında, Batı İttifakı içerisinde, Avrupa sürecinde, onlarca altın fırsat yakaladı. Demokratikleşebilirdi, demokratikleşemedi. İnsan haklarını genişletebilirdi, eline yüzüne bulaştırdı. Eşitliği ve yaşam standartlarını yükseltebilirdi, çakıldı.
Azınlık haklarını hukuk devletinde ademi merkeziyetçilik ve rasyonel politikalarla devletin genetiğine zerk edebilirdi, aşırılığın içinde kendine aşık bir şekilde sefilleşmeyi seçti. Her şeyin daha iyiye doğru gelişimi yerine, devlet kültünü ve ona kulluk eden, ona tapan, kendini ona adayan bir toplumu tercih etti. Devlet yaşasın! Biz ona feda olalım! Mantık buydu! Dolayısıyla, dünya dönüşürken, Türkiye kendi tarihi sandığı gerçek dışı, idealize edilmiş, aradan cımbızlanarak manipüle edilmiş bir kurguya kaydı.
Bugün bu devlet, Kuzey Suriye’deki Tel Rıfat yerleşimlerine topçu ateşiyle saldırdı. Saldırıda, bir okulun yanına düşen top mermisi, sekiz yavrucağın hayatına mal oldu! Sekiz küçücük can! Bu bölgeye 170,000 civarında sivil, Afrin’e TSK tarafından yapılan “operasyon” sonrası kaçmak durumunda kalmıştı. Bu her şeyini kaybeden insanlar, şimdi de çocuklarını kaybediyorlar. Sekiz çocuk, üç yetişkin, toplam 11 insan, bir anda ne olduğunu bile anlamadan yok oldular! Bu insanlar, kutsanan ve tanrısallaştırılan bir devletin kurbanları. O tanrısal irade, istediğini makbul vatandaş, istediğini terörist ilan ediveriyor. Roboski’de de olan bu değil miydi? Cizre’de ve Sur’da bu reflekslerle hareket edilmedi mi? Kürtlerin yaşadıkları yerde olan “teröristler”, oradaki binlerce sivilin olup olmadığına bakmadan, “ne gerekiyorsa yapılarak” devletiniz tarafından “etkisiz hale getiriliyorlar”. Yani, bir yerleşim yerine sivil varmış yokmuş umurlarında olmaksızın saldırıyorlar. Orada hayatını kaybeden veya yaralanan siviller, zayiat kabul ediliyor. Rasyonalize edilerek, “olur böyle şeyler” deniliyor! Tanrı ve din olarak kabul edilen bir devlet, kendisi için gerekli gördüğü her şeyi yapıyor.
KANSERLİ AHMET’E PASAPORT VERMEYEN DEVLET
Kanserli gariban çocukcağız Ahmet’e ve annesine pasaport vermeyerek, çocuğun Almanya’da tedavi olmasına engel olan faşist kafa da, kuzey Suriye’de çocukları öldüren kafa da, bu devlet işte! Başka örnekleri saymıyorum bile artık. İş çocuklara geldi dayandı! Ama efsunlanmış bir toplum, hala kitle psikolojisi altında, derin hipnozda, bu Tanrı-din kültü olan paçoz bir devlete ibadetle meşgul! Devlet nedir? İşlevi nedir devletin? Devlet neden var! Sormayın böyle şeyleri. Vatandaşın kurban olduğu, mitleştirilen, dokunulmazlık addedilen, ilahlaştırılan devlet ve tabi bir de onun yöneticileri! Bu Leviathan, mitolojik bir canavar. Bir devlet putu! Zulümden güç devşiriyor. Acıyı korkuya, korkuyu itaate havale ediyor. Bir ceberut Tanrı gibi, kimin kurtuluşa ereceğini, kimin cehenneme gideceğini hiçbir kurala ve kaideye bağlamaya niyeti olmaksızın, keyfi hükmünü devam ettiriyor. Bugünün mağrurları yarın mağdur olsa da, dünün mağdurları yarın mağrur olmanın hayalini kursa da, sistem bir. Kanserli Ahmetçik, Suriye Kürdü zavallı bebecikler, Meriç’te can veren minicik bedenler, aynı Leviathan için verilen kurbanlar. Devşirilmek üzere annelerinden kopartılan çocukların gözyaşları da, İstanbul köle pazarında sayılan farklı milletler ve dinlerden genç kızların ahı da, Ermenilerin sızlayan kemikleri de, etnik temizliğe tabi tutulan Anadolu Rumları, Süryaniler, Dersim Alevileri, Yahudiler de, ülkeden sürülen veya hapislerde süründürülen 1980 öncesi sol da, asimile edilen ve sosyal soykırıma uğratılan Kürtler de, bu devletin kurbanları!
Bugün aynı devlet, gemi azıya almış, artık içeride ve dışarıda zulmü sistematikleştirmiş durumda. Oluşturulan kült, devleti bir bedensel varlık yaptı. Onu kontrol edenler, işte bu sahte Tanrının arkasına gizleniyor, onun üzerinden güç ve zenginlik devşiriyor. Çürümenin ve yozlaşmanın kökleri bu tanrılaştırılan devlete dayanıyor. Oluşturulan puta tapınma ritüeli, puta sunulan adaklardan pay alma sefaletiyle bütünleşmiş durumda. Yaşamı ve yaşatmayı değil, ölümü ve öldürmeyi kutsayan bir devlete dönüştürdüler Türkiye’yi. Dolaptaki iskeletlerden utanmayan, bilakis onlarla gurur duyan bir vahşilik, bugün ana akım haline gelmiş durumda.
Bunca acının birikmesi, kötülüklerin yapanın yanına kar kaldığı hukuksuzluk, mağdurların dertlerini anlatacak makam bulamaması, çaresizlik, yılgınlık, açlık, sefalet, bu devletin hipnotize edebilme gücüyle orantılı bir biçimde devam eder. Ama bir yere kadar! O yere çok yakın olduğumuzu hissediyorum. Bu tür devletlerin ömrü çok uzun sürmüyor. Bu dönem bir yıkılışa gebe!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
AKP, ürettiği suçtan yargılanacak [Tarık Toros]
Müthiş bir iktidar stratejisi var:
-Mağlubiyet kaçınılmazsa bunu da sen planla. Böylelikle hasarı kontrol edebilir, minimuma çekebilir, hatta buradan bir çıkış yolu bulabilirsin.
Bu bir nevi, kontrolsüz biçimde üstünüze yağacak sorunları yönetme becerisi.
Kimi gerçek kusurları, kurumları veya kimi ‘günah keçisi’ kişileri kamuoyunun önüne atıp “ön alma” ve “batışı yönetme” taktiği.
“Kontrollü düşüş” de diyebilirsiniz.
Türkiye’de örneğini görmedim.
Batı’da sıkça rastlanıyor, özellikle ABD ve İngiltere iç politikasında hemen her gün örneğini görebilirsiniz.
**
Türkiye’de temel mesele, bakış açısı sorunu.
Çoğu konu…
Hemen herkesin içine düştüğü ‘basitlikle’ ele alınıyor.
İki örnek vereceğim:
**
İLKİ ŞU:
Erdoğan dedi ki, “CHP’de Kılıçdaroğlu’ndan daha ideal bir başkan olmaz. En çok hayıflandığım şey dişime göre rakip bulamamak.”
Herkes bu lafın üzerine şöyle atladı:
-Rakip mi bıraktın?
-Muhalefeti dizayn ettikten sonra dişine göre kimse kalmaz tabi.
-Kurtulmuş ve Soylu’yu partine kattın, Demirtaş’ı hapse tıktın, kim kaldı geriye, vs.
**
Basit bakış açısıyla yapılan yorumlardı bunlar.
Erdoğan esasen muhalefeti kışkırtıyor, adeta “Kılıçdaroğlu benim için kolay lokma” diyerek CHP’de lider değişikliğini fiştekliyordu. Hiçbir parti böyle şamar oğlanına dönmüş lider istememeliydi.
Erdoğan’ın amacı buydu. Değilse muhalif rakip bırakmadığını en iyi, kendini dinleyen AKP meclis grubu biliyordu.
**
İKİNCİ ÖRNEK:
CHP’nin TBMM Başkanvekili Levent Gök, resmî ziyaret amacıyla bulunduğu Kazakistan’da, Kazak mevkidaşından ülkedeki “fetö” mensuplarının iadesini istedi. Bunu Twitter’dan da ilan etti.
Şöyle tepkiler geldi:
-İktidara karşısınız ama söylemine sahip çıkıyorsunuz.
-Arkadaşlarınızın başına iş gelince itiraz ediyorsunuz, aynı gerekçeyle başkalarını hedef göstermekten çekinmiyorsunuz.
-Koltuklarını korumak için iktidara şirin gelecek söylemi ne zaman terk edeceksiniz?
**
Basit bakış açısıyla yapılan kestirme yorumlardı bunlar.
CHP’li Levent Gök’ün şahsında olan şuydu esasen:
Şu an ülkeyi kasıp kavuran cadı avı, büyük bir proje. AKP eliyle uygulanması, başarısı için şarttı. Günü gelince AKP de kendi ürettiği suçtan yargılanacak, “fetö’nün siyasi ayağı” olarak. CHP ve diğer zinde muhalefet de bunun takipçisi olacak.
Söylemi canlı tutma amacı bu, iktidara şirinlik değil, politik tutarsızlık hiç değil. Bilakis, tutarlılık içeriyor!
**
Neydi önermemiz:
Mağlubiyet kaçınılmazsa batışı sen planla. Hasarı kontrol edebilir, hatta bir çıkış yolu bulabilirsin.
Ülkenin özellikle 2011-12’den itibaren içine girdiği girdapta, muhalif düşüncenin büyük hatalar yaptığını ve yapmaya devam ettiğini görüyorum.
Bakış açısı değiştirilerek başlanabilir.
Zor değil.
Misal, İçişleri Bakanı’nın “Adil Öksüz’ün yerini biliyoruz” çıkışı da doğru anlaşılmadı.
[Tarık Toros] 3.12.2019 [TR724]
-Mağlubiyet kaçınılmazsa bunu da sen planla. Böylelikle hasarı kontrol edebilir, minimuma çekebilir, hatta buradan bir çıkış yolu bulabilirsin.
Bu bir nevi, kontrolsüz biçimde üstünüze yağacak sorunları yönetme becerisi.
Kimi gerçek kusurları, kurumları veya kimi ‘günah keçisi’ kişileri kamuoyunun önüne atıp “ön alma” ve “batışı yönetme” taktiği.
“Kontrollü düşüş” de diyebilirsiniz.
Türkiye’de örneğini görmedim.
Batı’da sıkça rastlanıyor, özellikle ABD ve İngiltere iç politikasında hemen her gün örneğini görebilirsiniz.
**
Türkiye’de temel mesele, bakış açısı sorunu.
Çoğu konu…
Hemen herkesin içine düştüğü ‘basitlikle’ ele alınıyor.
İki örnek vereceğim:
**
İLKİ ŞU:
Erdoğan dedi ki, “CHP’de Kılıçdaroğlu’ndan daha ideal bir başkan olmaz. En çok hayıflandığım şey dişime göre rakip bulamamak.”
Herkes bu lafın üzerine şöyle atladı:
-Rakip mi bıraktın?
-Muhalefeti dizayn ettikten sonra dişine göre kimse kalmaz tabi.
-Kurtulmuş ve Soylu’yu partine kattın, Demirtaş’ı hapse tıktın, kim kaldı geriye, vs.
**
Basit bakış açısıyla yapılan yorumlardı bunlar.
Erdoğan esasen muhalefeti kışkırtıyor, adeta “Kılıçdaroğlu benim için kolay lokma” diyerek CHP’de lider değişikliğini fiştekliyordu. Hiçbir parti böyle şamar oğlanına dönmüş lider istememeliydi.
Erdoğan’ın amacı buydu. Değilse muhalif rakip bırakmadığını en iyi, kendini dinleyen AKP meclis grubu biliyordu.
**
İKİNCİ ÖRNEK:
CHP’nin TBMM Başkanvekili Levent Gök, resmî ziyaret amacıyla bulunduğu Kazakistan’da, Kazak mevkidaşından ülkedeki “fetö” mensuplarının iadesini istedi. Bunu Twitter’dan da ilan etti.
Şöyle tepkiler geldi:
-İktidara karşısınız ama söylemine sahip çıkıyorsunuz.
-Arkadaşlarınızın başına iş gelince itiraz ediyorsunuz, aynı gerekçeyle başkalarını hedef göstermekten çekinmiyorsunuz.
-Koltuklarını korumak için iktidara şirin gelecek söylemi ne zaman terk edeceksiniz?
**
Basit bakış açısıyla yapılan kestirme yorumlardı bunlar.
CHP’li Levent Gök’ün şahsında olan şuydu esasen:
Şu an ülkeyi kasıp kavuran cadı avı, büyük bir proje. AKP eliyle uygulanması, başarısı için şarttı. Günü gelince AKP de kendi ürettiği suçtan yargılanacak, “fetö’nün siyasi ayağı” olarak. CHP ve diğer zinde muhalefet de bunun takipçisi olacak.
Söylemi canlı tutma amacı bu, iktidara şirinlik değil, politik tutarsızlık hiç değil. Bilakis, tutarlılık içeriyor!
**
Neydi önermemiz:
Mağlubiyet kaçınılmazsa batışı sen planla. Hasarı kontrol edebilir, hatta bir çıkış yolu bulabilirsin.
Ülkenin özellikle 2011-12’den itibaren içine girdiği girdapta, muhalif düşüncenin büyük hatalar yaptığını ve yapmaya devam ettiğini görüyorum.
Bakış açısı değiştirilerek başlanabilir.
Zor değil.
Misal, İçişleri Bakanı’nın “Adil Öksüz’ün yerini biliyoruz” çıkışı da doğru anlaşılmadı.
[Tarık Toros] 3.12.2019 [TR724]
Hırsız arsız olunca… [Av. Mehmet Tahsin]
Hırsız, soyduğu evin balkonundan atlayıp kaçacakken ayağı kayar, düşer ve kolu kırılır. Kadı Karakuş’un karşısına dikilir ve hırsızlık için girdiği evin sahibinden şikâyetçi olur. “Kadı Efendi, ben bu adamın evine hırsızlık için penceresinden girmiştim. Başıma bunlar geldi; şikayetçiyim!” der.
Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, suç benim değil, boyacının… Ben pencereyi boyattım ama boyacı fazla boya kullanmış, o yüzden kayganlaşmış.” diyerek suçu boyacının üstüne yıkar.
Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Adamcağız bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir.
Görevliler zavallı boyacıyı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Durumu Kadı Karakuş’a haber verirler. O da “Gidin kısa boylu bir boyacı bulun ve onu asın!” der.
Yok canım olmaz böyle şey demeyin, olur.
2015 yılı sonlarına doğru bazı sosyal medya trolleri “Zaman Gazetesi’ne el konulacak” dediğinde kimse inanmamıştı. Bir gazeteye el konulduğu ihtilal dönemlerinde bile görülmüş değil. 12 Eylül darbecileri bile bazı gazeteleri beğenmediği haberleri bahane ederek sadece kısa bir süre kapatmışlardı. Hiçbirinin aklına el koymak gelmemişti. Üstelik aynı darbeci generaller döneminde yapılan anayasaya “Kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz.” şeklinde madde bile konuldu.
Vakıa o zaman kadar bazı medya gruplarına, patronlarının bankacılık sektöründeki alengirli faaliyetleri nedeniyle el konulmuştu. Çünkü Türkiye’de bankacılık kanunları çok acımasız. En küçük bir falso halinde banka sahiplerinin ve yakınlarının her şeyine el konulabiliyor. Zaman Gazetesi ortakları için böyle bir şey ihtimal dışıydı. Ne bankacılık işleri vardı ne de üçüncü şahıslara borcu. Böyle olmasına rağmen, iktidarın anayasayı çiğneyecek kadar gözünün döneceğine kimse ihtimal vermedi.
Maalesef olmaz denilen oldu. 4 Mart 2016’da Zaman’a el konuldu. Yüzlerce polis eşliğinde merkez binaya gelen kayyımlar, Tahsin Kaplan, Metin İlhan ve Sezai Şengönül, birkaç gün içinde üst yönetimin tamamının işten çıkardı.
Sonrasını biliyorsunuz. Havuz Medyasından topladıkları kaşarlarla iktidarın tam da istediği gibi bir gazete çıkarmaya başladılar. Ama bir gün önce 650 bin satan gazete bir gün sonra 6 bin satınca şirket kısa sürede batma noktasına geldi. Bir nevi bilerek batırıldı.
Tabi burada kalmadı. Önce basmadıkları ve dağıtmadıkları gazete için eski abonelerden milyonlarca lira parayı zorla tahsil ettiler. Sonra gazete çalışanlarına ne gerekçeyle olduğu açıklamayan ödeme emirleri gönderdiler.
“DELİL YOKSA UYDUR!”
Ardından delil bulmak ümidiyle el koydukları Zaman’ın şirket yapısında, yürürlükteki kanunlara göre suç teşkil eden bir şey elbette bulamayınca bu defa da son dönemde çokça rastladığımız “delil yoksa uydur” yöntemine geçtiler.
Önce uydurma bir vergi denetimi yapıldı. Serpil ERDEM ve Mehmet MARAŞ isimli müfettişler “uydurma gerekçelerle” geçmiş döneme ilişkin astronomik vergi cezaları kestiler. Doğal olarak kayyımlar bu cezalara itiraz etmeyip kesinleşmesini sağladılar. Her bir yöneticiye ayrı ayrı ortalama 250 milyon lira, toplamda 1 milyar lirayı geçen vergi cezaları kesildi ve ardından malvarlıkları haczedildi. Çünkü amaç vergi cezası üzerinden tüm malvarlıklarına çökmekti. Hatta hissedarların çocuklarının üzerine kayıtlı gayrimenkuller dahi “yasaya aykırı işlem yaparak” tapu sicilinden babasının üzerine geçirtip satışını yaptılar.
Bu ekip, Zaman’ın yayıncı şirketi Feza Gazetecilik AŞ’nin 1 Eylül 2016 tarihli KHK ile kapatılmasına kadar şirketi yönetti. Zaten 1 Eylül sonrasında da kayyım yetkileri tamamen TMSF’ye geçti.
KAYYIMLARIN SON MARİFETİ
Şirketlerin devlete olan borçlarından şirket yöneticileri şahsi mal varlıklarıyla sorumludur. Zaten Zaman’ın eski yöneticilerine de olmayan bir vergi borcu çıkararak bu bahaneyle el koymuşlardı. Halbuki 3 Mart 2016 itibariyle Zaman’ın devlete tek kuruş borcu yoktu ve bütün vergiler, sigorta primleri vs. son kuruşuna kadar ödenmişti.
İşte çok iyi şirket yöneticisi oldukları iddia edilen bu kayyımlar, göreve geldikten sonra ödemeleri gereken SGK primlerini ödememişler. İyi ya bundan şahsi olarak sorumludurlar diyebilirsiniz. Öyle olmamış.
Zaten iktidar bu kayyımlar aleyhine dava açılmasını önlemek için yasal düzenleme yapmış ve kayyımlara bir nevi “elinizi korkak alıştırmayın, talan edebildiğiniz kadar edin” mesajı vermişti.
Geçtiğimiz haftalarda Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), ödenmeyen primler için sorumlu olması gereken kayyımlara değil de konuyla hiç ilgisi olmayan eski yöneticilere haciz işlemi başlatmış. Tıpkı Kadı Karakuş’un “boyacı uzun boylu çıktı, kısa boylu bir boyacıyı bulup asın” demesi gibi. Madem devletin atadığı kayyımlar ödemedi, o zaman eski yöneticileri bulun onlar ödesin dediler!
SGK’nın bu parayı talep ederken dayanağı da elbette bir KHK.
(3) Kapatılan gazete ve dergiler, yayınevi ve dağıtım kanalları ile özel radyo ve televizyon kuruluşlarına ait olan taşınırlar ve her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılır, bunlara ait taşınmazlar tapuda resen Hazine adına her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilir. Bunların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hazineden bir hak ve talepte bulunulamaz. Devre ilişkin işlemler ilgili tüm kurumlardan gerekli yardımı almak suretiyle Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilir. (668 sayılı KHK m.2/3)
Bu KHK ile el konulan kurumların malvarlıkları hazineye devrediliyor. Bu kurumların (varsa) devlete veya üçüncü şahıslara olan borçları bu malvarlıkları içinden ödenmesi gerekirken, alacaklılar hazineden hiçbir hak talep edemiyor. Zaten hissedarların uydurma bahanelerle her şeyine el konulup eşe dosta peşkeş çekilmiş. Geriye borçla hiç ilgisi olmayan eski yöneticilerin malına mülküne, emekli maaşına göz koyulmuş!
Devlet zoruyla el konulan mal ve alacakları sahiplenen TMSF, borçlara gelince topu başkasına atarak, el konulan şirketleri ne kadar mükemmel yönettiklerinin reklamını yapıyor. Talan ettikleri şirketlere ait rakamları çarpıtarak kendilerini başarılı gösteriyor. TMSF başkanı Muhittin Gülal bu aralar, başkalarının dişiyle tırnağıyla kazandığı sermayenin üzerine oturmuş, başarılı iş adamı pozları veriyor.
Şunu kimse unutmasın: Yapılan her şey kayıt altında. Hangi şirkete hangi savcı kayyım atanmasını talep etti, hangi hâkim kayyım atadı, hangi kayyım şirketi talan etti… Sadece bugün halen TMSF’nin yönetiminde bulunan 838 şirket değil, el koyup kapattıkları şirketler için de aynı şey söz konusu. Bu talancıları koruma altına almak ve yargılanmaktan kurtarmak için değil yasa çıkarmak anayasa bile çıkarsalar faydası yok.
Büyük usta Fatih Kısaparmak ne güzel söylemiş:
Utanmadan haram lokma yutanlar
Şerefini üç kuruşa satanlar
Duymasa da Mısır’daki sultanlar
Haram saltanatı yıkılır elbet
Hortum saltanatı yıkılır elbet
Talan saltanatı yıkılır elbet
Duymasa da Ankara’da sultanlar
Haram saltanatı yıkılır elbet
Yalan saltanatı yıkılır elbet
[Mehmet Tahsin] 3.12.2019 [TR724]
Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, suç benim değil, boyacının… Ben pencereyi boyattım ama boyacı fazla boya kullanmış, o yüzden kayganlaşmış.” diyerek suçu boyacının üstüne yıkar.
Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Adamcağız bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir.
Görevliler zavallı boyacıyı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Durumu Kadı Karakuş’a haber verirler. O da “Gidin kısa boylu bir boyacı bulun ve onu asın!” der.
Yok canım olmaz böyle şey demeyin, olur.
2015 yılı sonlarına doğru bazı sosyal medya trolleri “Zaman Gazetesi’ne el konulacak” dediğinde kimse inanmamıştı. Bir gazeteye el konulduğu ihtilal dönemlerinde bile görülmüş değil. 12 Eylül darbecileri bile bazı gazeteleri beğenmediği haberleri bahane ederek sadece kısa bir süre kapatmışlardı. Hiçbirinin aklına el koymak gelmemişti. Üstelik aynı darbeci generaller döneminde yapılan anayasaya “Kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz.” şeklinde madde bile konuldu.
Vakıa o zaman kadar bazı medya gruplarına, patronlarının bankacılık sektöründeki alengirli faaliyetleri nedeniyle el konulmuştu. Çünkü Türkiye’de bankacılık kanunları çok acımasız. En küçük bir falso halinde banka sahiplerinin ve yakınlarının her şeyine el konulabiliyor. Zaman Gazetesi ortakları için böyle bir şey ihtimal dışıydı. Ne bankacılık işleri vardı ne de üçüncü şahıslara borcu. Böyle olmasına rağmen, iktidarın anayasayı çiğneyecek kadar gözünün döneceğine kimse ihtimal vermedi.
Maalesef olmaz denilen oldu. 4 Mart 2016’da Zaman’a el konuldu. Yüzlerce polis eşliğinde merkez binaya gelen kayyımlar, Tahsin Kaplan, Metin İlhan ve Sezai Şengönül, birkaç gün içinde üst yönetimin tamamının işten çıkardı.
Sonrasını biliyorsunuz. Havuz Medyasından topladıkları kaşarlarla iktidarın tam da istediği gibi bir gazete çıkarmaya başladılar. Ama bir gün önce 650 bin satan gazete bir gün sonra 6 bin satınca şirket kısa sürede batma noktasına geldi. Bir nevi bilerek batırıldı.
Tabi burada kalmadı. Önce basmadıkları ve dağıtmadıkları gazete için eski abonelerden milyonlarca lira parayı zorla tahsil ettiler. Sonra gazete çalışanlarına ne gerekçeyle olduğu açıklamayan ödeme emirleri gönderdiler.
“DELİL YOKSA UYDUR!”
Ardından delil bulmak ümidiyle el koydukları Zaman’ın şirket yapısında, yürürlükteki kanunlara göre suç teşkil eden bir şey elbette bulamayınca bu defa da son dönemde çokça rastladığımız “delil yoksa uydur” yöntemine geçtiler.
Önce uydurma bir vergi denetimi yapıldı. Serpil ERDEM ve Mehmet MARAŞ isimli müfettişler “uydurma gerekçelerle” geçmiş döneme ilişkin astronomik vergi cezaları kestiler. Doğal olarak kayyımlar bu cezalara itiraz etmeyip kesinleşmesini sağladılar. Her bir yöneticiye ayrı ayrı ortalama 250 milyon lira, toplamda 1 milyar lirayı geçen vergi cezaları kesildi ve ardından malvarlıkları haczedildi. Çünkü amaç vergi cezası üzerinden tüm malvarlıklarına çökmekti. Hatta hissedarların çocuklarının üzerine kayıtlı gayrimenkuller dahi “yasaya aykırı işlem yaparak” tapu sicilinden babasının üzerine geçirtip satışını yaptılar.
Bu ekip, Zaman’ın yayıncı şirketi Feza Gazetecilik AŞ’nin 1 Eylül 2016 tarihli KHK ile kapatılmasına kadar şirketi yönetti. Zaten 1 Eylül sonrasında da kayyım yetkileri tamamen TMSF’ye geçti.
KAYYIMLARIN SON MARİFETİ
Şirketlerin devlete olan borçlarından şirket yöneticileri şahsi mal varlıklarıyla sorumludur. Zaten Zaman’ın eski yöneticilerine de olmayan bir vergi borcu çıkararak bu bahaneyle el koymuşlardı. Halbuki 3 Mart 2016 itibariyle Zaman’ın devlete tek kuruş borcu yoktu ve bütün vergiler, sigorta primleri vs. son kuruşuna kadar ödenmişti.
İşte çok iyi şirket yöneticisi oldukları iddia edilen bu kayyımlar, göreve geldikten sonra ödemeleri gereken SGK primlerini ödememişler. İyi ya bundan şahsi olarak sorumludurlar diyebilirsiniz. Öyle olmamış.
Zaten iktidar bu kayyımlar aleyhine dava açılmasını önlemek için yasal düzenleme yapmış ve kayyımlara bir nevi “elinizi korkak alıştırmayın, talan edebildiğiniz kadar edin” mesajı vermişti.
Geçtiğimiz haftalarda Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), ödenmeyen primler için sorumlu olması gereken kayyımlara değil de konuyla hiç ilgisi olmayan eski yöneticilere haciz işlemi başlatmış. Tıpkı Kadı Karakuş’un “boyacı uzun boylu çıktı, kısa boylu bir boyacıyı bulup asın” demesi gibi. Madem devletin atadığı kayyımlar ödemedi, o zaman eski yöneticileri bulun onlar ödesin dediler!
SGK’nın bu parayı talep ederken dayanağı da elbette bir KHK.
(3) Kapatılan gazete ve dergiler, yayınevi ve dağıtım kanalları ile özel radyo ve televizyon kuruluşlarına ait olan taşınırlar ve her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılır, bunlara ait taşınmazlar tapuda resen Hazine adına her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilir. Bunların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hazineden bir hak ve talepte bulunulamaz. Devre ilişkin işlemler ilgili tüm kurumlardan gerekli yardımı almak suretiyle Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilir. (668 sayılı KHK m.2/3)
Bu KHK ile el konulan kurumların malvarlıkları hazineye devrediliyor. Bu kurumların (varsa) devlete veya üçüncü şahıslara olan borçları bu malvarlıkları içinden ödenmesi gerekirken, alacaklılar hazineden hiçbir hak talep edemiyor. Zaten hissedarların uydurma bahanelerle her şeyine el konulup eşe dosta peşkeş çekilmiş. Geriye borçla hiç ilgisi olmayan eski yöneticilerin malına mülküne, emekli maaşına göz koyulmuş!
Devlet zoruyla el konulan mal ve alacakları sahiplenen TMSF, borçlara gelince topu başkasına atarak, el konulan şirketleri ne kadar mükemmel yönettiklerinin reklamını yapıyor. Talan ettikleri şirketlere ait rakamları çarpıtarak kendilerini başarılı gösteriyor. TMSF başkanı Muhittin Gülal bu aralar, başkalarının dişiyle tırnağıyla kazandığı sermayenin üzerine oturmuş, başarılı iş adamı pozları veriyor.
Şunu kimse unutmasın: Yapılan her şey kayıt altında. Hangi şirkete hangi savcı kayyım atanmasını talep etti, hangi hâkim kayyım atadı, hangi kayyım şirketi talan etti… Sadece bugün halen TMSF’nin yönetiminde bulunan 838 şirket değil, el koyup kapattıkları şirketler için de aynı şey söz konusu. Bu talancıları koruma altına almak ve yargılanmaktan kurtarmak için değil yasa çıkarmak anayasa bile çıkarsalar faydası yok.
Büyük usta Fatih Kısaparmak ne güzel söylemiş:
Utanmadan haram lokma yutanlar
Şerefini üç kuruşa satanlar
Duymasa da Mısır’daki sultanlar
Haram saltanatı yıkılır elbet
Hortum saltanatı yıkılır elbet
Talan saltanatı yıkılır elbet
Duymasa da Ankara’da sultanlar
Haram saltanatı yıkılır elbet
Yalan saltanatı yıkılır elbet
[Mehmet Tahsin] 3.12.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)