Kültür, bir toplumun bireylerinin ortak katkısıyla oluşmuş birikimi, zenginliği ve gelecek nesillerine bıraktığı en değerli mirasıdır.
Her toplumun kendine özgü giyinme, yeme-içme, alış-veriş, satış, selamlama, güven, eleştiri ve bu yazının da konusunu oluşturan tartışma gibi maddi-manevi, somut-soyut değer ve davranışlarının kültüründen söz edilebilir.
Tartışma denildiğinde akla genellikle Münazara, Açık oturum, Sempozyum, Panel, Forum vb. gelse de ben konuyu günlük hayatta karşılaşılan yönüyle ele alacağım.
Sosyal medya, gazete gibi kamuya açık mecralarda veya yüz yüze görüşme ortamlarında sohbetle başlayan fikir alışverişinin ilerleyen zamanda düşünce ayrılıkları sebebiyle tartışmaya dönüşmesi yönüyle konuya açıklık getirmeye çalışacağım.
Tartışmayı; akıl, fikir, kültür ve ilimdeki üstünlüğünü göstermeye, muhatabın ise cehaletini ortaya dökmeye çalışmak anlamında ele almıyorum.
Bilakis, Üstad Bediüzzaman’ın ‘‘Medenîlere galebe çalmak ikna iledir.’’ tespiti kapsamında ve Namık Kemal’e mal edilen ‘‘Fikirlerin çatışmasından hakikat güneşi doğar. ’’ anlamındaki ''Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar.'' sözü bağlamında, her iki taraf için de faydalı sonuçlar doğuracak bir süreç olarak ele alıyorum.
Dil ve iletişim olgusu da tartışma kültürününde iki önemli etkendir.
Bireyin davranışları, toplumsal ilişki tarzları ve sorun çözme yöntemleri ile tartışma üslubu, dili kullanış biçimi, iletişimdeki amacı ve eyleminin niteliği arasında bir örgü mevcuttur.
Bireyin günlük hayatında ve toplumsal ilişkilerinde sorunların çözümüne olan yaklaşım tarzının; başka fikirlere açıklık, ön yargılardan sıyrılmak, dili kullanış biçimi ve tartışma kültürü özellikleri ile birebir bağlantısı vardır.
Sorun çözmek için başladığımız bir konuşma ve görüşmenin sorunlar yumağına dönüşmesindeki temel nedenler nelerdir?
Bir meseleyi aydınlığa kavuşturmaya çalışırken Arap saçına döndürmenin, kafaları iyice karıştırmanın, karşılıklı birbirini dinlemek ve anlamanın ötesinde gerginliği daha da artıran ve karşılıklı güven kaybına yol açan etki ve süreçler nelerdir?
Bu soruların cevabının; demokrasi ve aydınlanma geleneğini rehber almış ileri ülke toplumları gibi, sorunları aklın rehberliğinde ele alıp, konuşarak ve yazarak çözebilmeye dönük bireysel ve toplumsal sağlıklı bir tartışma kültürü inşa edememiş olmanın eksikliği olarak ifade edilebileceği kanaatindeyim.
Birey; içerisinde bulunduğu aile, toplum, iş ve sosyal çevre ekosisteminde yaşar. Kısacası, her birey içinde yaşadığı bu ekosistemin unsurları ile kişilik yapısı bileşiminin etkisinde kendine özgü bir tartışma kültürüne sahiptir.
Yapılan bilimsel deney ve araştırmalara göre tartışmanın, duygusal zekanın yoğun olarak kullanıldığı ve en fazla ihtiyaç hissedildiği bir süreç olduğu tespit edilmiştir.
Olumlu bir sonuca ulaşmak ve verimli bir tartışma platformu oluşturmak için şüphesiz uyulması gereken kurallar vardır. Kısaca bu kuralları şu şekilde özetlemek mümkündür:
-Evvela her iki taraf da tartışma sürecinde, gerçeğe ulaşmak ve olumlu bir sonuca varmak için elinden gelen katkıyı sağlamalı, tartışmayı amacı dışına çıkarmamalıdır,
-Muhatap konuşurken sözü kesilmemeli, konuşmasını ve sözünü tamamlamasına fırsat verilmeli, saygı gösterilmeli ve sabırla sözünü bitirmesi beklenmelidir,
-Muhatabın sözleri, örnekleri basite alınmamalı, alay edilmemeli, söylenen her söze düşünmeden itiraz etmeyi alışkanlık haline getirilmemeli, sık sık “Hayır öyle değil!’’ veya “Yanlış düşünüyorsun!’’ denilmemeli, fikri fikirle çürütme yolu tercih edilmelidir. Hoşgörü ve nezaket sınırları dışına çıkılmamalıdır.
-Tartışma yapılırken ön yargı bir kenara bırakılmalıdır. Tartışılan kişi ile ilgili önceden oluşmuş olumlu veya olumsuz yargılar bu tartışmanın seyrini etkilememelidir.
-Sahip olunan fikrin, karşıt fikir sahibi tarafından somut delillerle çürütülmesi durumunda duygusal davranılmamalı, doğruyu kabul etmemekte gereksiz bir inat içine girilmemeli ve sonuca katlanma olgunluğu gösterilmelidir,
-Muhatabımıza karşı haklı ve üstün çıkmak için akıl dışı yöntemlere, gerçek olmayan delillere başvurulmamalı, nesnel bilgiden uzaklaşılmamalı, ayrıca maddi, fiziki ve konum gücüyle üzerinde zorlama ve baskı oluşturulmamalıdır,
-Tartışmada, galip gelme ihtirası ve yenilgiyi kabullenememe duygusunun etkisinde karşı tarafı mağlup adına gerçeklerden uzaklaşılmamalı, yanlış örneklere yer verilmemelidir,
-Tartışmada öfke kontrolü sağlanmalı, saldırgan bir tutum sergilenmemeli, sözün bittiği yer deyip uygun olmayan eylemlerde bulunulmamalı, kaba kuvvet uygulanmamalı, barışçıl çözüm yolları dışına çıkılmamalıdır,
-Tartışmanın sonunda fikrin kabul ettirilememesi durumunda karşı tarafa kin beslenmemeli, galip gelen taraf ise bunu bir üstünlük payesi olarak görmemeli ve övünme vesilesi yapmamalıdır.
Tartışma sürecinde, muhatabın mercimek büyüklüğünde, diğer taraftan kendimizin ise yine sadece kendimizin kabul ettiği duble beyine sahip istisna bir insan olduğumuz hissettirilmemeli veya söylenmemelidir.
Hissettirilmesi veya söylenmesi durumunda, şayet muhatap hala sessiz kalıyor ve herhangi bir tepki vermiyorsa, bilinmelidir ki, o kişi Albert Einstein’ın; “Kişinin susması, her zaman söyleneni onayladığı anlamına gelmez. Bazen canı aptallarla tartışmak istemiyordur.” sözünü hatırlamıştır.
Ayrıca; Hz. Mevlâna’nın , “Cahille girme münakaşaya. Ya sinirini zıplatır tavana, ya da yazık olur adabına.’’ tavsiyesini de yeri geldiğinde tutmak hem ruh hem de toplumsal ilişkilerin sağlığı açısından önemlidir diye düşünüyorum.
Kendi fikrimizi kabul ettirmek veya haklı çıkmak için değil, doğruya bir adım daha yaklaşmak amacıyla tartışmaktan korkmamak ve uzak durmamak gerekir.
Kurallarına uygun yapılan tartışma, doğruyu arama arzusudur…
[Dr. Ömer Özdemir] 11.7.2020 [Samanyolu Haber]
Tartışma Kültürü Üzerine [Dr. Ömer Özdemir]
Etiketler:
Dr. Ömer Özdemir
Nesli tükenen dağ keçisi katliamı ihalesi davalık oldu
Tarım ve Orman Bakanlığının Tunceli’de dağ keçilerini avlatmak için açtığı ihale davalık oldu. Avukat Barış Yıldırım, Türkiye’nin de taraf olduğu Bern Sözleşmesine göre dağ keçisinin öldürülmesi yasaktır” dedi.
BOLD – Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi, Tarım ve Orman Bakanlığı 15. Bölge Müdürlüğü’nün 17 dağ keçisinin avlanması için 13 Temmuz günü düzenleyeceği ihaleye karşı yürütmenin durdurulması ve iptali talebiyle Malatya İdare Mahkemesinde dün dava açtı.
Cumhuriyet’ten Kayhan Ayhan’ın haberine göre Bölgedeki çengel boynuzlu dağ keçileri neslinin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya.
Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi avukatı Barış Yıldırım, ihale kararının hukuka aykırı olduğunu vurguladı. Yıldırım şöyle konuştu: “Karar ülkemizin de taraf olduğu Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi’ne (Bern Sözleşmesi) muhalefet teşkil etmektedir. Yaban Keçisi ve Çengel Boynuzlu Dağ Keçisi, Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi’nin Ek Liste II Kesin Koruma Altına Alınan Fauna Türleri kategorisinde bulunmaktadır. Bu bakımdan yaban keçisi ve çengel boynuzlu dağ keçisinin öldürülmesi yasaktır.”
[Bold Medya] 11.7.2020
BOLD – Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi, Tarım ve Orman Bakanlığı 15. Bölge Müdürlüğü’nün 17 dağ keçisinin avlanması için 13 Temmuz günü düzenleyeceği ihaleye karşı yürütmenin durdurulması ve iptali talebiyle Malatya İdare Mahkemesinde dün dava açtı.
Cumhuriyet’ten Kayhan Ayhan’ın haberine göre Bölgedeki çengel boynuzlu dağ keçileri neslinin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya.
Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi avukatı Barış Yıldırım, ihale kararının hukuka aykırı olduğunu vurguladı. Yıldırım şöyle konuştu: “Karar ülkemizin de taraf olduğu Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi’ne (Bern Sözleşmesi) muhalefet teşkil etmektedir. Yaban Keçisi ve Çengel Boynuzlu Dağ Keçisi, Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi’nin Ek Liste II Kesin Koruma Altına Alınan Fauna Türleri kategorisinde bulunmaktadır. Bu bakımdan yaban keçisi ve çengel boynuzlu dağ keçisinin öldürülmesi yasaktır.”
[Bold Medya] 11.7.2020
Abdüllatif Şener: AKP hayal edemeyeceği bir oy kaybı yaşayacak
CHP Konya Milletvekili Abdullatif Şener, “Anketlerde AKP’nin oy oranı yüzde 30 civarında geçiyor. Ben yüzde 30’un bile AKP için hayal olduğunu düşünüyorum. Vatandaş ‘Elim kırılsaydı oy vermeseydim’ diyor. Hükumete yönelik eleştirileri önce AKP’liler yapıyor. AKP gidicidir” dedi.
BOLD – AKP hükumetinde bir dönem Başbakan Yardımcılığı da yapan Abdüllatif Şener, ekonomi konusunda uyardı. Şener, “Bütçe açığı korkunç düzeyle çıkmış vaziyette. Hükumet açığı 139 milyar öngörmüşse de yıl sonu itibariyle bunun 220 milyar liraya ulaşma ihtimali var” ifadesini kullandı.
Sözcü Gazetesinden Saygı Öztürk’e konuşan CHP Milletvekili Abdüllatif Şener, ülkenin ekonomik bir buhrandan geçtiğini belirterek, “Büyük bir ekonomik sıkıntı var. İnsanımız iş-aş derdine düşmüş. Üstelik bu yalnız korona süreciyle bağlantılı da değil. Özellikle 2017’den bugüne kadar hükumetin izlemiş olduğu ekonomik politikaları ve tek adam üzerine dayalı kurmuş olduğu bir rejimin sonucudur” dedi.
Hükumetin borçlanmada zirve yaptığını kaydeden Şener, “Uluslararası piyasalara tefeci faiziyle borçlanıyoruz” uyarısında bulundu.
Şener, şunları söyledi:
BÜTÇE AÇIĞI KORKUNÇ DÜZEYDE
“Bütçe açığı korkunç düzeyle çıkmış vaziyette. Hükumet açığı 139 milyar öngörmüşse de yıl sonu itibariyle bunun 220 milyar liraya ulaşma ihtimali var. Üstelik de Merkez Bankası kar ve yedek akçelerini yani kefen parasını bütçeye aktardı. Ona rağmen bu korkunç açık ortaya çıktı. Yani, Devlet bütçesi dikiş tutmuyor. Sürekli borçlanarak, yama yapmaya çalışılıyor.
ENFLASYONU EN YÜKSEK 10 ÜLKEDEN BİRİSİYİZ
Rakamlarla oynayarak küçültmeye çalışsalar da açıkladıkları yıllık bazda yüzde 13 civarındaki enflasyon ile dünyanın en yüksek 10 enflasyonu olan ülkesinden birisiyiz. Banka rezervleri ekside. 3 trilyon 258 milyar lira kredi dağıtmış. Ama topladığı mevduat 3 trilyon 60 milyar lira. Yani mevduattan 198 milyar lira daha fazla kredi dağıtmış. Vatandaş TL’ye güvenmiyor, o yüzden toplam mevduatın yüzde 52.2’si dövizde. Ama bu çark dönerken de, bu işten zenginleşenler, karlı çıkan ve hükumetle dirsek temasında olan bir avuç insan var.
TEFECİ FAİZİYLE BORÇLANIYORUZ
Vatandaşın kredi kartı borcu 700 milyar lirayı geçti. Ocak-Mayıs döneminde ödediği faiz 32 milyar lira. Batık krediler ise 150 milyar lira. Bankacılık sektörü de hükumetin genel politikaları çerçevesinde görüntü veriyor. Reel sektörün döviz açığı 170 milyar lira. Hükumetin dış borçları veya dövize dayalı borçları zirve yapmış durumda. Uluslararası piyasalarda ülke borçlanma kredi notumuz 480’ler civarında. Halbuki hiçbir batı ülkesinin kredi notu 50’nin üzerinde değil. Dolayısıyla, uluslararası piyasalara tefeci faiziyle borçlanıyoruz. Bunun sıkıntısını 83 milyon insan çekiyor. Türk çiftçisi 110 milyar liranın üzerinde borçludur. Kazanç azalıyor, borçları ödemekte büyük zorluklar çekiyor. Elinden tarlası, traktörü alınıyor.
YÜZDE 30 BİLE AKP İÇİN HAYAL
Bu tablo, siyasetin rengini de değiştirmiş gözüküyor. Hükumete yönelik eleştirileri sadece muhalefet partilerine destek verenler değil, daha fazla AKP’ye oy verenler yapıyor. Vatandaş feryat ediyor. ‘Elim kırılsaydı da oy vermeseydim’ diyor. AKP’ye geçmişte büyük destek veren Konya’da da bu böyle gözüküyor. Bu gidiş Sayın Erdoğan’a hayal etmeyeceği bir oy kaybıyla yansıyacak. Anketlerde AKP’nin oy oranı yüzde 30 civarında geçiyor. Ben yüzde 30’un bile AKP için hayal olduğunu düşünüyorum. İktidarı gidici görüyorum.
CUMHURİYET TARİHİNİN EN YÜKSEK İŞSİZLİK RAKAMI
İşsizlik bugün Türkiye’nin en büyük sorunudur. Resmi işsizlik yüzde 13’ün üzerindedir. Fakat Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine baktığımızda çalışma çağındaki nüfus sürekli artıyor ama çalışanların sayısı azalıyor. Bu şunu gösteriyor. Bu iktidar işsizlikten daha korkunç bir durum ortaya çıkardı. Bir umutsuzlar kesimi üretti. Her şeyden umudunu kesmiş, iş arama şevki bile kalmamış milyonlarca genç ortaya çıktı. Umutsuzlarla birlikte düşündüğümüzde geniş tanımlı işsiz miktarı 9.5 milyon kişidir. Cumhuriyet tarihi boyunca işsizlik rakamının en yüksek olduğu dönemi yaşıyoruz. Burada en önemli nokta genç işsizliğidir. İşsizlikten en fazla muzdarip kesim gençlerdir. Genç işsizlik yüzde 25. Bunlar arasında da işsizliğin en büyük sıkıntısını çekenler ise üniversite mezunlarıdır. Yani iktidar gençlerimizin gençliğini ve bu ülkenin geleceğini çalmıştır.”
[Bold Medya] 11.7.2020
BOLD – AKP hükumetinde bir dönem Başbakan Yardımcılığı da yapan Abdüllatif Şener, ekonomi konusunda uyardı. Şener, “Bütçe açığı korkunç düzeyle çıkmış vaziyette. Hükumet açığı 139 milyar öngörmüşse de yıl sonu itibariyle bunun 220 milyar liraya ulaşma ihtimali var” ifadesini kullandı.
Sözcü Gazetesinden Saygı Öztürk’e konuşan CHP Milletvekili Abdüllatif Şener, ülkenin ekonomik bir buhrandan geçtiğini belirterek, “Büyük bir ekonomik sıkıntı var. İnsanımız iş-aş derdine düşmüş. Üstelik bu yalnız korona süreciyle bağlantılı da değil. Özellikle 2017’den bugüne kadar hükumetin izlemiş olduğu ekonomik politikaları ve tek adam üzerine dayalı kurmuş olduğu bir rejimin sonucudur” dedi.
Hükumetin borçlanmada zirve yaptığını kaydeden Şener, “Uluslararası piyasalara tefeci faiziyle borçlanıyoruz” uyarısında bulundu.
Şener, şunları söyledi:
BÜTÇE AÇIĞI KORKUNÇ DÜZEYDE
“Bütçe açığı korkunç düzeyle çıkmış vaziyette. Hükumet açığı 139 milyar öngörmüşse de yıl sonu itibariyle bunun 220 milyar liraya ulaşma ihtimali var. Üstelik de Merkez Bankası kar ve yedek akçelerini yani kefen parasını bütçeye aktardı. Ona rağmen bu korkunç açık ortaya çıktı. Yani, Devlet bütçesi dikiş tutmuyor. Sürekli borçlanarak, yama yapmaya çalışılıyor.
ENFLASYONU EN YÜKSEK 10 ÜLKEDEN BİRİSİYİZ
Rakamlarla oynayarak küçültmeye çalışsalar da açıkladıkları yıllık bazda yüzde 13 civarındaki enflasyon ile dünyanın en yüksek 10 enflasyonu olan ülkesinden birisiyiz. Banka rezervleri ekside. 3 trilyon 258 milyar lira kredi dağıtmış. Ama topladığı mevduat 3 trilyon 60 milyar lira. Yani mevduattan 198 milyar lira daha fazla kredi dağıtmış. Vatandaş TL’ye güvenmiyor, o yüzden toplam mevduatın yüzde 52.2’si dövizde. Ama bu çark dönerken de, bu işten zenginleşenler, karlı çıkan ve hükumetle dirsek temasında olan bir avuç insan var.
TEFECİ FAİZİYLE BORÇLANIYORUZ
Vatandaşın kredi kartı borcu 700 milyar lirayı geçti. Ocak-Mayıs döneminde ödediği faiz 32 milyar lira. Batık krediler ise 150 milyar lira. Bankacılık sektörü de hükumetin genel politikaları çerçevesinde görüntü veriyor. Reel sektörün döviz açığı 170 milyar lira. Hükumetin dış borçları veya dövize dayalı borçları zirve yapmış durumda. Uluslararası piyasalarda ülke borçlanma kredi notumuz 480’ler civarında. Halbuki hiçbir batı ülkesinin kredi notu 50’nin üzerinde değil. Dolayısıyla, uluslararası piyasalara tefeci faiziyle borçlanıyoruz. Bunun sıkıntısını 83 milyon insan çekiyor. Türk çiftçisi 110 milyar liranın üzerinde borçludur. Kazanç azalıyor, borçları ödemekte büyük zorluklar çekiyor. Elinden tarlası, traktörü alınıyor.
YÜZDE 30 BİLE AKP İÇİN HAYAL
Bu tablo, siyasetin rengini de değiştirmiş gözüküyor. Hükumete yönelik eleştirileri sadece muhalefet partilerine destek verenler değil, daha fazla AKP’ye oy verenler yapıyor. Vatandaş feryat ediyor. ‘Elim kırılsaydı da oy vermeseydim’ diyor. AKP’ye geçmişte büyük destek veren Konya’da da bu böyle gözüküyor. Bu gidiş Sayın Erdoğan’a hayal etmeyeceği bir oy kaybıyla yansıyacak. Anketlerde AKP’nin oy oranı yüzde 30 civarında geçiyor. Ben yüzde 30’un bile AKP için hayal olduğunu düşünüyorum. İktidarı gidici görüyorum.
CUMHURİYET TARİHİNİN EN YÜKSEK İŞSİZLİK RAKAMI
İşsizlik bugün Türkiye’nin en büyük sorunudur. Resmi işsizlik yüzde 13’ün üzerindedir. Fakat Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine baktığımızda çalışma çağındaki nüfus sürekli artıyor ama çalışanların sayısı azalıyor. Bu şunu gösteriyor. Bu iktidar işsizlikten daha korkunç bir durum ortaya çıkardı. Bir umutsuzlar kesimi üretti. Her şeyden umudunu kesmiş, iş arama şevki bile kalmamış milyonlarca genç ortaya çıktı. Umutsuzlarla birlikte düşündüğümüzde geniş tanımlı işsiz miktarı 9.5 milyon kişidir. Cumhuriyet tarihi boyunca işsizlik rakamının en yüksek olduğu dönemi yaşıyoruz. Burada en önemli nokta genç işsizliğidir. İşsizlikten en fazla muzdarip kesim gençlerdir. Genç işsizlik yüzde 25. Bunlar arasında da işsizliğin en büyük sıkıntısını çekenler ise üniversite mezunlarıdır. Yani iktidar gençlerimizin gençliğini ve bu ülkenin geleceğini çalmıştır.”
[Bold Medya] 11.7.2020
Çin Doğu Türkistan zulmü için ABD’ye meydan okudu: İç mesele!
Çin hükumeti, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki (Doğu Türkistan) Uygur Türkleri ve diğer Müslümanlara yönelik politikasında baskı ve şiddetten sorumlu Çinli yetkililere karşı yaptırım kararı alan ABD’ye sert tepki gösterdi.
BOLD – Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, başkent Pekin’de düzenlediği olağan basın toplantısında ABD’nin Çin’in Sincan Uygur Özerk bölgesindeki hak ihlalleri nedeniyle 4 Çinli yetkiliye yaptırım kararına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. ABD’nin söz konusu kararıyla Çin’in iç işlerine ciddi şekilde müdahalede bulunduğunu, uluslararası hukukun temel normlarını ihlal ettiğini ve Çin-ABD ilişkilerine zarar verdiğini savunan Cao, “Çin, buna kararlılıkla karşı çıkıyor ve güçlü şekilde kınıyor” ifadelerini kullandı.
ÇİN KARŞI HAMLEDE BULUNACAK
Sincan Uygur bölgesinin Çin’in iç işleri olduğunu, ABD’nin müdahale etme konusunda hakkı ve yetkisi bulunmadığını belirten Cao, “ABD’yi bir an önce ilgili yanlış kararı geri çekmeye, Çin’in iç işlerine müdahaleyi, çıkarlarına zarar veren açıklama ve eylemleri durdurmaya çağırıyoruz” dedi. Cao, “ABD, söz konusu tutumunda ısrar ederse Çin karşı hamlede bulunacak, Sincan konusunda kötü şekilde rol alan ABD’li kurum ve yetkililere yönelik mütekabil adımlar atacak” dedi.
“BASKI POLİTİKALARINA SESSİZ KALMAYACAĞIZ”
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, dün yaptığı açıklamada, “ABD, Çin’in uyguladığı Uygur Türklerine ve etnik Kazaklara yönelik zorla çalıştırma, keyfi tutuklama, cebren nüfus kontrolü ve bölgede Müslümanlığı ve kültürünü silmek girişiminin de dahil olduğu baskı politikalarına sessiz kalmayacak” ifadesini kullandı. Sincan bölgesinde yaşanan insan hakları ihlallerinde rol alan Çinli yetkilileri hedef almaya devam edeceklerini belirten Pompeo, söz konusu ihlallerde rolü olan Sincan Parti Sekreteri Çın Çüenguo, Sincan Siyasi ve Hukuk Komitesi Parti Sekreteri Cu Haylün, Sincan Kamu Güvenlik Bürosunun şu anki Parti Sekreteri Vang Mingşan ve ailelerine ABD’ye giriş yasağı getirildiğini kaydetmişti.
KISIRLAŞTIRMA VE KÜRTAJA ZORLUYOR
Associated Press (AP) ajansının ay başında yayımladığı haberinde Uygur Türklerinin yoğunlukla yaşadığı özerk bölgede, yerel hükumetin, son yıllarda bölgedeki Uygur ve Kazak kadınları doğum kontrol yöntemleri uygulamaya zorladığı, çok çocuk yapanlara para cezası kestiği ve kamplara göndermekle tehdit ettiği öne sürülmüştü. Doğum kontrolünün daha önce bilinenden “daha geniş çaplı ve sistematik” olduğu savunulan haberde, Çin hükumetinin, yüz binlerce kadını düzenli olarak rahimlerine spiral takmaya, kürtaja ve kısırlaştırmaya zorladığı, spiral kullanımının ülke genelinde düşmesine rağmen Sincan’da ciddi şekilde artış gösterdiği kaydedilmişti.
[Bold Medya] 11.7.2020
BOLD – Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, başkent Pekin’de düzenlediği olağan basın toplantısında ABD’nin Çin’in Sincan Uygur Özerk bölgesindeki hak ihlalleri nedeniyle 4 Çinli yetkiliye yaptırım kararına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. ABD’nin söz konusu kararıyla Çin’in iç işlerine ciddi şekilde müdahalede bulunduğunu, uluslararası hukukun temel normlarını ihlal ettiğini ve Çin-ABD ilişkilerine zarar verdiğini savunan Cao, “Çin, buna kararlılıkla karşı çıkıyor ve güçlü şekilde kınıyor” ifadelerini kullandı.
ÇİN KARŞI HAMLEDE BULUNACAK
Sincan Uygur bölgesinin Çin’in iç işleri olduğunu, ABD’nin müdahale etme konusunda hakkı ve yetkisi bulunmadığını belirten Cao, “ABD’yi bir an önce ilgili yanlış kararı geri çekmeye, Çin’in iç işlerine müdahaleyi, çıkarlarına zarar veren açıklama ve eylemleri durdurmaya çağırıyoruz” dedi. Cao, “ABD, söz konusu tutumunda ısrar ederse Çin karşı hamlede bulunacak, Sincan konusunda kötü şekilde rol alan ABD’li kurum ve yetkililere yönelik mütekabil adımlar atacak” dedi.
“BASKI POLİTİKALARINA SESSİZ KALMAYACAĞIZ”
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, dün yaptığı açıklamada, “ABD, Çin’in uyguladığı Uygur Türklerine ve etnik Kazaklara yönelik zorla çalıştırma, keyfi tutuklama, cebren nüfus kontrolü ve bölgede Müslümanlığı ve kültürünü silmek girişiminin de dahil olduğu baskı politikalarına sessiz kalmayacak” ifadesini kullandı. Sincan bölgesinde yaşanan insan hakları ihlallerinde rol alan Çinli yetkilileri hedef almaya devam edeceklerini belirten Pompeo, söz konusu ihlallerde rolü olan Sincan Parti Sekreteri Çın Çüenguo, Sincan Siyasi ve Hukuk Komitesi Parti Sekreteri Cu Haylün, Sincan Kamu Güvenlik Bürosunun şu anki Parti Sekreteri Vang Mingşan ve ailelerine ABD’ye giriş yasağı getirildiğini kaydetmişti.
KISIRLAŞTIRMA VE KÜRTAJA ZORLUYOR
Associated Press (AP) ajansının ay başında yayımladığı haberinde Uygur Türklerinin yoğunlukla yaşadığı özerk bölgede, yerel hükumetin, son yıllarda bölgedeki Uygur ve Kazak kadınları doğum kontrol yöntemleri uygulamaya zorladığı, çok çocuk yapanlara para cezası kestiği ve kamplara göndermekle tehdit ettiği öne sürülmüştü. Doğum kontrolünün daha önce bilinenden “daha geniş çaplı ve sistematik” olduğu savunulan haberde, Çin hükumetinin, yüz binlerce kadını düzenli olarak rahimlerine spiral takmaya, kürtaja ve kısırlaştırmaya zorladığı, spiral kullanımının ülke genelinde düşmesine rağmen Sincan’da ciddi şekilde artış gösterdiği kaydedilmişti.
[Bold Medya] 11.7.2020
“Ayasofya’dan sonra Tayyip Erdoğan’ın elinde geriye Gezi Parkı ve idam cezası kaldı”
Ayasofya’nın 86 yıl sonra camiye dönüştürülmesi kararını yorumlayan Alman Die Welt gazetesi, “Tüm bunlar Erdoğan’ın halihazırda ne kadar da sıkışmış olduğunu gösteriyor” ifadelerini kullandı.
BOLD – Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya kararnamesi dünya basınında geniş yer buldu. Alman Die Welt gazetesi de dikkat çeken bir analiz yayımladı. Danıştay’ın 1934 tarihli kararı bozmasının ardından Ayasofya’ın AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Diyanet’e devredilerek camiye dönüştürülmesi için Die Welt şunları yazdı: “Tüm bunlar Erdoğan’ın halihazırda ne kadar sıkışmış olduğunu da gösteriyor. Demokrasi, özgürlük ve refah gibi yıllar yılı AKP’nin başarısına katkı sağlamış olan büyük anlatılar büyük bir gümbürtüyle çöktü. Erdoğan bunun yerine popülist kara gün akçelerini yiyor. Ayasofya’dan sonra yedekte geriye kala kala Gezi Parkı’nın ortadan kaldırılması ve idam cezasının yeniden yürürlüğe sokulması kaldı.”
SİYASİ ÖNERİ SUNAMIYOR
DW’nin aktardığı habere göre Neue Presse gazetesi de Erdoğan’ın artık seçmeni cezbedecek siyasi öneriler sunamadığı görüşünü savundu: “Recep Tayyip Erdoğan kendini böyle bir siyasi çaresizlik eylemine mecbur hissettiğine göre çok derin bir sıkıntı içinde olmalı. İstanbul’da Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi İslamcı ve milliyetçi seçmenlerini sevindiriyor olsa da sürekli popülerliğini kaybeden Cumhurbaşkanı açısından siyasi bir araç olarak kullanımı da sona ermiş oluyor. İslamcılar zaten oy veriyor. Türkiye’deki genç seçmenlerin önemli bir grubunun ise Ayasofya umrunda değil, onlar istihdam alanlarının olmayışından endişeli. Erdoğan her ne kadar yurt dışından gelecek eleştirileri şimdi kullanacak olsa da Ayasofya’nın dönüştürülmesi Erdoğan’ın aklına başka daha iyi bir fikir gelmediğini gösteriyor. Şimdi taraftarları önünde kutlama yapabilir ama şu hakikatten uzun süre kaçamayacak: Cumhurbaşkanı Türkleri artık siyasi önerilerle cezbedemiyor.”
AKLINA BAŞKA FİKİR GELMİYOR
Rheinpfalz gazetesinde yer alan yorum ise şu şekilde: “Erdoğan Türkiye’nin ulusal çıkarlarının yılmaz savaşçısı olarak sahneye çıkmak için yurt dışından gelen eleştiriyi kullanacak. Ancak bu sırada Birleşmiş Milletler Kültür Örgütü UNESCO’ya kafa kafaya çarpışacak, Yunanistan ile çatışmayı kızıştıracak ve Türkiye’nin daha da Batı’dan uzaklaştığı şüphesini güçlendirecek. Hepsinden önemlisi ise Ayasofya’nın dönüşümü Erdoğan’ın artık aklına başka daha iyi bir fikir gelmediğini gösteriyor.”
[Bold Medya] 11.7.2020
BOLD – Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya kararnamesi dünya basınında geniş yer buldu. Alman Die Welt gazetesi de dikkat çeken bir analiz yayımladı. Danıştay’ın 1934 tarihli kararı bozmasının ardından Ayasofya’ın AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Diyanet’e devredilerek camiye dönüştürülmesi için Die Welt şunları yazdı: “Tüm bunlar Erdoğan’ın halihazırda ne kadar sıkışmış olduğunu da gösteriyor. Demokrasi, özgürlük ve refah gibi yıllar yılı AKP’nin başarısına katkı sağlamış olan büyük anlatılar büyük bir gümbürtüyle çöktü. Erdoğan bunun yerine popülist kara gün akçelerini yiyor. Ayasofya’dan sonra yedekte geriye kala kala Gezi Parkı’nın ortadan kaldırılması ve idam cezasının yeniden yürürlüğe sokulması kaldı.”
SİYASİ ÖNERİ SUNAMIYOR
DW’nin aktardığı habere göre Neue Presse gazetesi de Erdoğan’ın artık seçmeni cezbedecek siyasi öneriler sunamadığı görüşünü savundu: “Recep Tayyip Erdoğan kendini böyle bir siyasi çaresizlik eylemine mecbur hissettiğine göre çok derin bir sıkıntı içinde olmalı. İstanbul’da Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi İslamcı ve milliyetçi seçmenlerini sevindiriyor olsa da sürekli popülerliğini kaybeden Cumhurbaşkanı açısından siyasi bir araç olarak kullanımı da sona ermiş oluyor. İslamcılar zaten oy veriyor. Türkiye’deki genç seçmenlerin önemli bir grubunun ise Ayasofya umrunda değil, onlar istihdam alanlarının olmayışından endişeli. Erdoğan her ne kadar yurt dışından gelecek eleştirileri şimdi kullanacak olsa da Ayasofya’nın dönüştürülmesi Erdoğan’ın aklına başka daha iyi bir fikir gelmediğini gösteriyor. Şimdi taraftarları önünde kutlama yapabilir ama şu hakikatten uzun süre kaçamayacak: Cumhurbaşkanı Türkleri artık siyasi önerilerle cezbedemiyor.”
AKLINA BAŞKA FİKİR GELMİYOR
Rheinpfalz gazetesinde yer alan yorum ise şu şekilde: “Erdoğan Türkiye’nin ulusal çıkarlarının yılmaz savaşçısı olarak sahneye çıkmak için yurt dışından gelen eleştiriyi kullanacak. Ancak bu sırada Birleşmiş Milletler Kültür Örgütü UNESCO’ya kafa kafaya çarpışacak, Yunanistan ile çatışmayı kızıştıracak ve Türkiye’nin daha da Batı’dan uzaklaştığı şüphesini güçlendirecek. Hepsinden önemlisi ise Ayasofya’nın dönüşümü Erdoğan’ın artık aklına başka daha iyi bir fikir gelmediğini gösteriyor.”
[Bold Medya] 11.7.2020
Yüce Yaratıcı'ya Yakınlığın Sembolü 'Kurban' [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Kurbiyeti ifade eden ve hatırlatan yeni bir Kurban Bayramı daha yaklaşmaktadır. “Kurban”, ismini Yüce Mevla’mıza yakınlaşmamıza vesile olan bir kulluk görevinin, fizîki dünyaya yansımasından almıştır. İnsanlığın başlangıcından itibaren, önemli ibadetlerin her din ve peygamber döneminde var olduğu, bilinen bir gerçektir. İnsanı fizik ve ruh bakımından en güzel sûrette yaratan Yüce Hâlık, yarattığı insanların, sağlam ruh, beden ve toplum yapısına sahip olmaları ve hayatlarını ideal bir düzen içerisinde sürdürebilmeleri için, bazen birbirine benzer, bazen de birbirinden kısmen farklı ibadetler yerleştirmiştir. Bu ibadetler, bir yandan Allah’a Teâla’ya karşı kulluğun bir gereği iken, diğer yandan da insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen vazgeçilmez önemli prensipler konumundadır.
İlk kurban ibadeti, aynı zamanda beşeriyetin ilk atası olan Hz. Adem’le (a.s.) başlamıştır. Hz. Âdem’in (a.s.) iki oğlundan birinin, sahip olduğu imkânların en kaliteli ve değerlisinden kestiği kurbanın, Allah tarafından kabul edildiği, diğerinin ise servetindeki en değersiz şeyi kurban etmesinden dolayı Hakk katında kabul görmeyip reddedildiği, Kur’ân’da açıkça bildirilen bir gerçektir.
Kurban ibadetinin günümüzde uygulanan şekline gelince, Kur’ân’da Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatının değişik karelerinin geçtiği pasajlarda görülür. Nitekim bunlardan birinde mesele en geniş şekliyle şöyle anlatılır:
“Ya Rabbî, salih evlatlar lütfet bana!” Biz de ona, aklı başında bir oğul müjdeledik. Çocuk büyüyüp de babasıyla beraber iş güç tutacak bir çağa erişince, bir gün ona şöyle dedi: “Evladım, ben rüyamda seni kurban etmeye giriştiğimi görüyorum, nasıl yaparız bu işi, sen ne dersin bu işe!” Oğlu şöyle cevap verdi: “Babacığım! Hiç düşünüp çekinme, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!”. Her ikisi de Allah’ın emrine teslim olup, İbrâhim oğlunu şakağı üzere yere yatırıp, Biz de ona: “İbrâhim! Rüyanın gereğini yerine getirdin (onu kurban etmekten seni muaf tuttuk)” deyince, (onları büyük bir sevinç kapladı). Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz! Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı. Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik. Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık: ki o da, bütün milletler tarafından şöyle denilmesidir: “Selam olsun İbrâhim’e!” Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!” (Saffât Sûresi 100-110)
Kurbanla ilgili olarak Peygamber Efendimiz de: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” emrini alınca, aynı ibadeti devam ettirmiş ve ümmetine de önemle tavsiye etmiştir. “Hâli, vakti yerinde olup da kurban kesmeyen kimse, bizim mescidimize yaklaşmasın!” buyurarak, imkânı el verdiği halde böylesine bir ibadeti yerine getirmeyenleri ciddi anlamda uyarmıştır.
Resûlullah'a (s.a.s.) kurbanın hikmeti ve onun ne kazandıracağı sorulduğunda ise, “hikmetinin İbrahim’e tâbi olmak, kazancının da kurbanın her kılına sevap verilmek” olduğunu belirtmiştir.
“Kurban”, Allah’a yakınlaşmak demektir. Yüce Mevlâ, Kendisine bu kurbiyete mazhar olmuş kulunun, gören gözü (doğruyu görebilmek), işiten kulağı doğru duyabilmek), tutan eli (doğruyu tutabilmek ve tuttuğundan bereket elde etmek) ve yürüyen ayağı (doğru yol üzere yürümek ve hedefe varmak) olacağını müjdelemiştir.
Kurban, aynı zamanda bir imtihandır. Hz. İbrahim (a.s.) bu imtihanı başarıyla geçmiş, Cenab-ı Hakk da, onun mükâfatını İsmail’e (a.s.) bedel, bir kurban göndererek daha dünyadayken vermiştir. Bizler de Yüce Yaratıcı’nın bu imtihanını kurban keserek başarmış olur ve küçüğü, azı vererek, karşılığında büyük ve çoğu elde etmiş oluruz.
Kurban, Allah’a teslimiyetin sembolüdür. Hz. İsmâl (a.s.) bu teslimiyeti, Cenab-ı Hakk vasıtasıyla babasından gelen İlahi buyruğa itiraz etmeyerek, tereddütsüz bir şekilde sergilemekle göstermiştir. Müslüman bir birey, Allah’a teslim olan insan demektir. Kurban ibadeti, işte böylesine bir teslimiyetin sembolik olarak ortaya çıktığı bir ibadettir.
Kurban, fert, aile, ülke, millet ve bütün insanlık bağlamında başımıza gelmesi muhtemel belalara karşı da âdeta bir sigorta hükmündedir. Zira bu kurban, vaktiyle Hz. İsmail’e (a.s.) bedel olarak gönderilmişti. Bizim de farklı şekillerdeki İsmaillerimiz vardır. Bu İsmailleri her türlü kötülükten korumak ve belalara karşı güvene almak için, böylesine önemli bir davranışı yerine getirmekle inşallah elde etmiş oluruz.
Kurban, bizlere cömertlik gibi oldukça önemli bir erdemi öğreten, bir muallim gibidir. Cömertliği yakalayan insan, insanlara, Cennet’e ve Allah’a yakın olur. Cehennem’den uzaklaşır. Kurban, mü’mini tehlikeli olan cimrilik hastalığından korur. Evet cimrilik tehlikelidir. Zira cimri, insanlardan uzaktır; Cennet’ten uzaktır; Allah’tan uzaktır ve Cehennem’e de yakındır.
Kurban, insanlara takva gibi önemli bir özelliği kazandırır. Yüce Allah: “Kestiğiniz kurbanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşmaz. O’na ulaşan takvanızdır” buyurarak, kurbandaki bu hususiyete dikkatlerimizi çekmiştir. Kurban, aynı zamanda küçük çapta da olsa fakirin derdiyle dertlenmenin işaretidir. Başkalarının derdiyle dertlenen mü’minin derdiyle de Allah Teâlâ’nın dertleneceğini, Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) müjdelemektedir.
Kurban, bizlere sayısız ve sınırsız nimetler bahşeden, daha sonra da bahşedecek olan Rabbimize karşı, küçük de olsa bir teşekkürün ifadesidir. Her şeyin teşekkürü, kendi cinsindedir. Böylesine anlamlı bir ibadeti yerine getirmekle, yılda bir defa elimize geçen bu teşekkür fırsatını da yerine getirmiş oluruz. Yerine getirir, aynı zamanda Yüce Allah’ın verdiği güzel nimetlerin artmasına da fiili bir dua etmiş oluruz.
Kurban, geçilmesi gerçekten zor olan “Sırat Köprüsü”nden geçmemize vesiledir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.s.), kesilen kurbanların sıratta bizler için birer binek haline geleceği müjdesini vermiştir.
Mü’min, işte kurbana böyle bakar ve bu niyetlerle onu yerine getirir. Bu niyetlerle yerine getirilen bir kurban, mü’mini Allah’a yakınlaştırır. Kul olduğunu hatırlatır. Sadece kendisi için yaşamadığını, aynı zamanda bütün insanlığı da düşündüğünü gösterir.
Günümüzde kurban, daha önemli bir hâl almıştır. Zira özellikle eşleri hapishanelerde bulunan mâsumlara, dünyanın değişik yerlerine hicret etmek zorunda kalanlara, gittikleri yerlerde henüz yerleşik bir hayata geçememiş veya geçse de henüz eski imkânlarını elde edememişlere yahut dünyanın fakir ülkelerinde otla, çiçekle ve böcekle hayatlarını devam ettirmek zorunda kalan ve fakirliğin zirvesinde bulunan miskinlere, küçük de olsa bir ikram anlamına gelmektedir.
Bu temennilerle şimdiden Kurban Bayramınızı tebrik eder, Yüce Mevla’ya yakınlaştıran bu zaman dilimini, en dolgun, bereketli ve verimli bir şekilde geçirmenizi temenni ederim.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 11.7.2020 [Samanyolu Haber]
İlk kurban ibadeti, aynı zamanda beşeriyetin ilk atası olan Hz. Adem’le (a.s.) başlamıştır. Hz. Âdem’in (a.s.) iki oğlundan birinin, sahip olduğu imkânların en kaliteli ve değerlisinden kestiği kurbanın, Allah tarafından kabul edildiği, diğerinin ise servetindeki en değersiz şeyi kurban etmesinden dolayı Hakk katında kabul görmeyip reddedildiği, Kur’ân’da açıkça bildirilen bir gerçektir.
Kurban ibadetinin günümüzde uygulanan şekline gelince, Kur’ân’da Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatının değişik karelerinin geçtiği pasajlarda görülür. Nitekim bunlardan birinde mesele en geniş şekliyle şöyle anlatılır:
“Ya Rabbî, salih evlatlar lütfet bana!” Biz de ona, aklı başında bir oğul müjdeledik. Çocuk büyüyüp de babasıyla beraber iş güç tutacak bir çağa erişince, bir gün ona şöyle dedi: “Evladım, ben rüyamda seni kurban etmeye giriştiğimi görüyorum, nasıl yaparız bu işi, sen ne dersin bu işe!” Oğlu şöyle cevap verdi: “Babacığım! Hiç düşünüp çekinme, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!”. Her ikisi de Allah’ın emrine teslim olup, İbrâhim oğlunu şakağı üzere yere yatırıp, Biz de ona: “İbrâhim! Rüyanın gereğini yerine getirdin (onu kurban etmekten seni muaf tuttuk)” deyince, (onları büyük bir sevinç kapladı). Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz! Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı. Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik. Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık: ki o da, bütün milletler tarafından şöyle denilmesidir: “Selam olsun İbrâhim’e!” Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!” (Saffât Sûresi 100-110)
Kurbanla ilgili olarak Peygamber Efendimiz de: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” emrini alınca, aynı ibadeti devam ettirmiş ve ümmetine de önemle tavsiye etmiştir. “Hâli, vakti yerinde olup da kurban kesmeyen kimse, bizim mescidimize yaklaşmasın!” buyurarak, imkânı el verdiği halde böylesine bir ibadeti yerine getirmeyenleri ciddi anlamda uyarmıştır.
Resûlullah'a (s.a.s.) kurbanın hikmeti ve onun ne kazandıracağı sorulduğunda ise, “hikmetinin İbrahim’e tâbi olmak, kazancının da kurbanın her kılına sevap verilmek” olduğunu belirtmiştir.
“Kurban”, Allah’a yakınlaşmak demektir. Yüce Mevlâ, Kendisine bu kurbiyete mazhar olmuş kulunun, gören gözü (doğruyu görebilmek), işiten kulağı doğru duyabilmek), tutan eli (doğruyu tutabilmek ve tuttuğundan bereket elde etmek) ve yürüyen ayağı (doğru yol üzere yürümek ve hedefe varmak) olacağını müjdelemiştir.
Kurban, aynı zamanda bir imtihandır. Hz. İbrahim (a.s.) bu imtihanı başarıyla geçmiş, Cenab-ı Hakk da, onun mükâfatını İsmail’e (a.s.) bedel, bir kurban göndererek daha dünyadayken vermiştir. Bizler de Yüce Yaratıcı’nın bu imtihanını kurban keserek başarmış olur ve küçüğü, azı vererek, karşılığında büyük ve çoğu elde etmiş oluruz.
Kurban, Allah’a teslimiyetin sembolüdür. Hz. İsmâl (a.s.) bu teslimiyeti, Cenab-ı Hakk vasıtasıyla babasından gelen İlahi buyruğa itiraz etmeyerek, tereddütsüz bir şekilde sergilemekle göstermiştir. Müslüman bir birey, Allah’a teslim olan insan demektir. Kurban ibadeti, işte böylesine bir teslimiyetin sembolik olarak ortaya çıktığı bir ibadettir.
Kurban, fert, aile, ülke, millet ve bütün insanlık bağlamında başımıza gelmesi muhtemel belalara karşı da âdeta bir sigorta hükmündedir. Zira bu kurban, vaktiyle Hz. İsmail’e (a.s.) bedel olarak gönderilmişti. Bizim de farklı şekillerdeki İsmaillerimiz vardır. Bu İsmailleri her türlü kötülükten korumak ve belalara karşı güvene almak için, böylesine önemli bir davranışı yerine getirmekle inşallah elde etmiş oluruz.
Kurban, bizlere cömertlik gibi oldukça önemli bir erdemi öğreten, bir muallim gibidir. Cömertliği yakalayan insan, insanlara, Cennet’e ve Allah’a yakın olur. Cehennem’den uzaklaşır. Kurban, mü’mini tehlikeli olan cimrilik hastalığından korur. Evet cimrilik tehlikelidir. Zira cimri, insanlardan uzaktır; Cennet’ten uzaktır; Allah’tan uzaktır ve Cehennem’e de yakındır.
Kurban, insanlara takva gibi önemli bir özelliği kazandırır. Yüce Allah: “Kestiğiniz kurbanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşmaz. O’na ulaşan takvanızdır” buyurarak, kurbandaki bu hususiyete dikkatlerimizi çekmiştir. Kurban, aynı zamanda küçük çapta da olsa fakirin derdiyle dertlenmenin işaretidir. Başkalarının derdiyle dertlenen mü’minin derdiyle de Allah Teâlâ’nın dertleneceğini, Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) müjdelemektedir.
Kurban, bizlere sayısız ve sınırsız nimetler bahşeden, daha sonra da bahşedecek olan Rabbimize karşı, küçük de olsa bir teşekkürün ifadesidir. Her şeyin teşekkürü, kendi cinsindedir. Böylesine anlamlı bir ibadeti yerine getirmekle, yılda bir defa elimize geçen bu teşekkür fırsatını da yerine getirmiş oluruz. Yerine getirir, aynı zamanda Yüce Allah’ın verdiği güzel nimetlerin artmasına da fiili bir dua etmiş oluruz.
Kurban, geçilmesi gerçekten zor olan “Sırat Köprüsü”nden geçmemize vesiledir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.s.), kesilen kurbanların sıratta bizler için birer binek haline geleceği müjdesini vermiştir.
Mü’min, işte kurbana böyle bakar ve bu niyetlerle onu yerine getirir. Bu niyetlerle yerine getirilen bir kurban, mü’mini Allah’a yakınlaştırır. Kul olduğunu hatırlatır. Sadece kendisi için yaşamadığını, aynı zamanda bütün insanlığı da düşündüğünü gösterir.
Günümüzde kurban, daha önemli bir hâl almıştır. Zira özellikle eşleri hapishanelerde bulunan mâsumlara, dünyanın değişik yerlerine hicret etmek zorunda kalanlara, gittikleri yerlerde henüz yerleşik bir hayata geçememiş veya geçse de henüz eski imkânlarını elde edememişlere yahut dünyanın fakir ülkelerinde otla, çiçekle ve böcekle hayatlarını devam ettirmek zorunda kalan ve fakirliğin zirvesinde bulunan miskinlere, küçük de olsa bir ikram anlamına gelmektedir.
Bu temennilerle şimdiden Kurban Bayramınızı tebrik eder, Yüce Mevla’ya yakınlaştıran bu zaman dilimini, en dolgun, bereketli ve verimli bir şekilde geçirmenizi temenni ederim.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 11.7.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Midesi ve yemek borusu alınan kanser hastasına cezaevinde kalabilir raporu verildi [Sevinç Özarslan]
Midesinin tamamı ve yemek borusunun yarısı alınarak tekrar cezaevine gönderilen kanser hastası Ümit Gökhasan’ın ceza erteleme talebi reddedildi.
BOLD ÖZEL – Üç buçuk yıldır Afyon Cezaevinde tutuklu olan mide kanseri Ümit Gökhasan’a ‘cezaevine kalabilir’ raporu verildi. Afyonkarahisar Devlet Hastanesi Sağlık Kurulunun 18 Haziran 2020’de yazdığı raporda “Hasta hayatını yalnız idame ettirebilir, infazın tehirine gerek yoktur” denildi.
Hastanenin raporunu dikkate alan Afyonkarahisar Cumhuriyet Başsavcılığı, Gökhasan’ın sağlık nedeniyle infazının ertelenmesi talebini reddetti. Savcılığın 6 Temmuz 2020’de düzenlediği belgede ret gerekçesi şöyle belirtildi:
“Hükümlünün sağlık nedeniyle erteleme talebi üzerine yapılan inceleme ve araştırma sonucu, hükümlü hakkında aldırılan Afyonkarahisar Devlet Hastanesinin 18/06/2020 tarih 1571 no’lu sağlık kurulu raporunda, ‘Hayatını yalnız idame edebilir. İnfazın tehirine gerek yoktur’ olarak belirtildiğinden 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanunun 16. maddesinde öngörülen koşulların varlığı saptamadığından hükümlünün erteleme talebinin reddine…”
Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan Gökhasan’ın, bu karara itiraz yolunun açık olduğu da belirtildi.
7 DOKTORUN İMZASI VAR
Afyonkarahisar Devlet Hastanesi Sağlık Kurulunun verdiği raporda travmatoloji, nöroloji, ruh sağlığı, kulak-burun-boğaz, iç hastalıkları ve genel cerrahi uzmanı olmak üzere 7 doktorun imzası bulunuyor.
TEDAVİSİ GECİKTİRİLDİ GEÇ TEŞHİS KONULDU
Cemaat soruşturmaları kapsamında 8 Mart 2017’de tutuklanan KHK’lı komiser Ümit Gökhasan’ın şikayetleri Ağustos 2019’da başladı. Ancak süreçler uzadığı için hastaneye geç götürüldü. Ocak 2020’de mide kanseri teşhis konuldu. 13 Şubat 2020’de Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesi Hastanesinde midesinin tamamı ve yemek borusunun yarısı alındı. Ameliyattan 14 gün sonra tekrar cezaevine gönderilen Gökhasan’ın kemoterapi tedavisi, Türkiye’de Mart 2020’de başlayan ve cezaevlerini de etkisi altına alan koronavirüs salgını nedeniyle aksadı. Kemoterapi geç kaldığı için tümör başka organlarına da sıçradı.
İki ay önce Bold Medya’ya konuşan eşi Şükran Gökhasan, “Eşimin büyük sıkıntıları var. Yemek yiyemiyor, geceleri istiğfar ediyor. Kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyor. En kısa zamanda tahliyesini talep ediyoruz” demişti.
DOSYASI YARGITAY’DA
En son Bitlis’te komiser olarak görev yapan Gökhasan, Kasım 2016’da çıkarılan KHK ile ihraç edilmişti. 6 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırılan Ümit Gökhasan’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor.
[Sevinç Özarslan] 11.7.2020 [Bold Medya]
BOLD ÖZEL – Üç buçuk yıldır Afyon Cezaevinde tutuklu olan mide kanseri Ümit Gökhasan’a ‘cezaevine kalabilir’ raporu verildi. Afyonkarahisar Devlet Hastanesi Sağlık Kurulunun 18 Haziran 2020’de yazdığı raporda “Hasta hayatını yalnız idame ettirebilir, infazın tehirine gerek yoktur” denildi.
Hastanenin raporunu dikkate alan Afyonkarahisar Cumhuriyet Başsavcılığı, Gökhasan’ın sağlık nedeniyle infazının ertelenmesi talebini reddetti. Savcılığın 6 Temmuz 2020’de düzenlediği belgede ret gerekçesi şöyle belirtildi:
“Hükümlünün sağlık nedeniyle erteleme talebi üzerine yapılan inceleme ve araştırma sonucu, hükümlü hakkında aldırılan Afyonkarahisar Devlet Hastanesinin 18/06/2020 tarih 1571 no’lu sağlık kurulu raporunda, ‘Hayatını yalnız idame edebilir. İnfazın tehirine gerek yoktur’ olarak belirtildiğinden 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanunun 16. maddesinde öngörülen koşulların varlığı saptamadığından hükümlünün erteleme talebinin reddine…”
Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan Gökhasan’ın, bu karara itiraz yolunun açık olduğu da belirtildi.
7 DOKTORUN İMZASI VAR
Afyonkarahisar Devlet Hastanesi Sağlık Kurulunun verdiği raporda travmatoloji, nöroloji, ruh sağlığı, kulak-burun-boğaz, iç hastalıkları ve genel cerrahi uzmanı olmak üzere 7 doktorun imzası bulunuyor.
TEDAVİSİ GECİKTİRİLDİ GEÇ TEŞHİS KONULDU
Cemaat soruşturmaları kapsamında 8 Mart 2017’de tutuklanan KHK’lı komiser Ümit Gökhasan’ın şikayetleri Ağustos 2019’da başladı. Ancak süreçler uzadığı için hastaneye geç götürüldü. Ocak 2020’de mide kanseri teşhis konuldu. 13 Şubat 2020’de Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesi Hastanesinde midesinin tamamı ve yemek borusunun yarısı alındı. Ameliyattan 14 gün sonra tekrar cezaevine gönderilen Gökhasan’ın kemoterapi tedavisi, Türkiye’de Mart 2020’de başlayan ve cezaevlerini de etkisi altına alan koronavirüs salgını nedeniyle aksadı. Kemoterapi geç kaldığı için tümör başka organlarına da sıçradı.
İki ay önce Bold Medya’ya konuşan eşi Şükran Gökhasan, “Eşimin büyük sıkıntıları var. Yemek yiyemiyor, geceleri istiğfar ediyor. Kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyor. En kısa zamanda tahliyesini talep ediyoruz” demişti.
DOSYASI YARGITAY’DA
En son Bitlis’te komiser olarak görev yapan Gökhasan, Kasım 2016’da çıkarılan KHK ile ihraç edilmişti. 6 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırılan Ümit Gökhasan’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor.
[Sevinç Özarslan] 11.7.2020 [Bold Medya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Ekonomist Mahfi Eğilmez: Gerçeğe en yakın işsiz sayısı 8.4 milyon
TÜİK’in işsizlik verilerini analiz eden Ekonomist Mahfi Eğilmez, Türkiye’deki gerçek işsizlik rakamının yüzde 24,6 olduğunu belirti. Mahfi Eğilmez, gerçek işsiz sayısının ise 8,4 milyona çıktığının altını çizdi.
BOLD – Duayen ekonomist Mahfi Eğilmez, blog sitesinde Türkiye’deki gerçek işsizlik rakamlarını ortaya koydu. Türkiye’deki gerçek işsizlik rakamının yüzde 24,6 olduğunu beliren Eğilmez, işsiz sayısının ise 8,4 milyona çıktığını kaydetti.
VARSAYIMLAR GERÇEK YAŞAMI YANSITIYOR MU?
Yazısında kayak olarak TÜİK verilerini kullanan Eğilmez, “TÜİK Nisan ayı işsizlik oranını yüzde 12,8 olarak açıkladı. Önceki ayın işsizlik oranı yüzde 13,2, bir önceki yılın Nisan ayı işsizlik oranı ise yüzde 13 idi. Yüzde 12,8’lik işsizlik oranı kamuoyunda her zamankinden daha da fazla tepki yarattı. Oysa bu oran, kabul edilen varsayımlara göre doğru. Asıl soru şu: Kabul edilen varsayımlar gerçek yaşamı yansıtıyor mu yoksa hayal ürünü mü?” diye sordu.
İŞ BAŞVURUSU YAPMAYANLAR İŞSİZ SAYILMIYOR
TÜİK’in işsiz olarak tanımlayabilmesi için gereken kriterleri de belirten Eğilmez, “15 ve daha yukarı yaştaki bir kişinin işsiz sayılabilmesi için: (1) Son 4 hafta içinde bir gün dahi ücretli ya da ücretsiz hiçbir işte çalışmamış olması, (2) Son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış olması, (3) 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olması gerekiyor. Bu tanıma uymayanlar mesela işsiz olduğu halde son 4 haftada iş başvurusu yapmamış olanlar veya birisinin yanında bir gün ücretle bir iş yapmış olanlar ya da bir gün karın tokluğuna çalışıp da ücret almamış olanlar işsiz sayılmıyor” dedi.
GERÇEK İŞSİZ SAYISI 8.4 MİLYON
TÜİK Nisan 2020 İşgücü istatistiklerine göre Türkiye’de son bir ayda ve son bir yılda istihdam edilenlerin sayısının azaldığını belirten Eğilmez, “Bu durumda normal olarak işsizlerin sayısı artacağı yerde o da azalmış. Bu tuhaf durumun nasıl ortaya çıktığının yanıtı son 4 hafta içinde hiçbir işte ücretli ya da ücretsiz çalışmadığı halde iş başvurusu yapmayanlarla mevsimlik çalışma, ev kadını olma, öğrencilik, gelir sahibi olma, emeklilik ve çalışamaz halde olma gibi nedenlerle iş aramayıp ancak işbaşı yapmaya hazır olduğunu belirtenleri ifade ediyor. 4,5 milyonu aşkın sayıdaki bu kişileri de işsiz sayısına ve işgücüne eklersek (ki işin doğrusu budur) işsizlerin sayısı 8,4 milyona ve geniş işsizlik oranı da yüzde 24,6’ya yükseliyor. İşte Türkiye’nin gerçeğe en yakın işsizlik oranı budur” dedi.
İŞSİZLER İŞ BULMA UMUTLARINI KAYBETTİ
Son dönemde resmi işsizlik oranıyla geniş işsizlik oranı arasındaki ilişkinin iyice kopmasının nedenleri arasında ekonominin büyüyememesi nedeniyle işsizlerin iş bulma umudunu kaybetmesinin yattığını vurgulayan Eğilmez, “Son 2 aydaki büyük kopuşun bir nedeni Kovid – 19 pandemisinin yarattığı sağlık endişesiyle işsizlerin iş bulmak için başvuru yapmaya gitmekten çekinmeleridir. Türkiye’deki işsizliği en doğru gösteren oran geniş işsizlik oranı olan yüzde 24,6’dır ve bu oran 2013 yılından beri sürekli artış eğilimindedir” dedi.
[Bold Medya] 11.7.2020
BOLD – Duayen ekonomist Mahfi Eğilmez, blog sitesinde Türkiye’deki gerçek işsizlik rakamlarını ortaya koydu. Türkiye’deki gerçek işsizlik rakamının yüzde 24,6 olduğunu beliren Eğilmez, işsiz sayısının ise 8,4 milyona çıktığını kaydetti.
VARSAYIMLAR GERÇEK YAŞAMI YANSITIYOR MU?
Yazısında kayak olarak TÜİK verilerini kullanan Eğilmez, “TÜİK Nisan ayı işsizlik oranını yüzde 12,8 olarak açıkladı. Önceki ayın işsizlik oranı yüzde 13,2, bir önceki yılın Nisan ayı işsizlik oranı ise yüzde 13 idi. Yüzde 12,8’lik işsizlik oranı kamuoyunda her zamankinden daha da fazla tepki yarattı. Oysa bu oran, kabul edilen varsayımlara göre doğru. Asıl soru şu: Kabul edilen varsayımlar gerçek yaşamı yansıtıyor mu yoksa hayal ürünü mü?” diye sordu.
İŞ BAŞVURUSU YAPMAYANLAR İŞSİZ SAYILMIYOR
TÜİK’in işsiz olarak tanımlayabilmesi için gereken kriterleri de belirten Eğilmez, “15 ve daha yukarı yaştaki bir kişinin işsiz sayılabilmesi için: (1) Son 4 hafta içinde bir gün dahi ücretli ya da ücretsiz hiçbir işte çalışmamış olması, (2) Son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış olması, (3) 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olması gerekiyor. Bu tanıma uymayanlar mesela işsiz olduğu halde son 4 haftada iş başvurusu yapmamış olanlar veya birisinin yanında bir gün ücretle bir iş yapmış olanlar ya da bir gün karın tokluğuna çalışıp da ücret almamış olanlar işsiz sayılmıyor” dedi.
GERÇEK İŞSİZ SAYISI 8.4 MİLYON
TÜİK Nisan 2020 İşgücü istatistiklerine göre Türkiye’de son bir ayda ve son bir yılda istihdam edilenlerin sayısının azaldığını belirten Eğilmez, “Bu durumda normal olarak işsizlerin sayısı artacağı yerde o da azalmış. Bu tuhaf durumun nasıl ortaya çıktığının yanıtı son 4 hafta içinde hiçbir işte ücretli ya da ücretsiz çalışmadığı halde iş başvurusu yapmayanlarla mevsimlik çalışma, ev kadını olma, öğrencilik, gelir sahibi olma, emeklilik ve çalışamaz halde olma gibi nedenlerle iş aramayıp ancak işbaşı yapmaya hazır olduğunu belirtenleri ifade ediyor. 4,5 milyonu aşkın sayıdaki bu kişileri de işsiz sayısına ve işgücüne eklersek (ki işin doğrusu budur) işsizlerin sayısı 8,4 milyona ve geniş işsizlik oranı da yüzde 24,6’ya yükseliyor. İşte Türkiye’nin gerçeğe en yakın işsizlik oranı budur” dedi.
İŞSİZLER İŞ BULMA UMUTLARINI KAYBETTİ
Son dönemde resmi işsizlik oranıyla geniş işsizlik oranı arasındaki ilişkinin iyice kopmasının nedenleri arasında ekonominin büyüyememesi nedeniyle işsizlerin iş bulma umudunu kaybetmesinin yattığını vurgulayan Eğilmez, “Son 2 aydaki büyük kopuşun bir nedeni Kovid – 19 pandemisinin yarattığı sağlık endişesiyle işsizlerin iş bulmak için başvuru yapmaya gitmekten çekinmeleridir. Türkiye’deki işsizliği en doğru gösteren oran geniş işsizlik oranı olan yüzde 24,6’dır ve bu oran 2013 yılından beri sürekli artış eğilimindedir” dedi.
[Bold Medya] 11.7.2020
Azra Bebek annesiyle birlikte hapse girdi
Hizmet Hareketi soruşturması kapsamında gözaltına alınıp sonrasında ise tutuklanan Leyla Kaya'nın henüz 1,5 yaşında olan ve anne sütüyle beslenen kızı Azra Bebek de annesiyle birlikte cezaevine girdi.
Bir bebek daha cezaevine girdi. Bursa’da dün gözaltına alınan bir çocuk sahibi Leyla Kaya (32) bu akşam üzeri Bursa Sulh Ceza Hakimliğince tutuklandı.
Bold Medya'da yer alan habere göre anne sütüyle beslenen 1,5 yaşındaki kızı Azra, annesiyle birlikte Bursa Yenişehir Kadın Kapalı Cezaevine gönderildi. Sınıf öğretmenliği mezunu olan Leyla Kaya, Hizmet Hareketi soruşturmaları kapsamında gözaltına alındı. Mahkeme başkanı Mehmet Fatih Çamkesen’in verdiği kararla, kapatılan öğrenci yurtlarında çalıştığı için ve tanık ifadelerine dayanılarak tutuklandı.
Kasım 2019’da açıklanan resmi rakamlara göre Türkiye cezaevlerinde 780 bebek anneleriyle birlikte hapiste yaşıyor.
[Samanyolu Haber] 11.7.2020
Bir bebek daha cezaevine girdi. Bursa’da dün gözaltına alınan bir çocuk sahibi Leyla Kaya (32) bu akşam üzeri Bursa Sulh Ceza Hakimliğince tutuklandı.
Bold Medya'da yer alan habere göre anne sütüyle beslenen 1,5 yaşındaki kızı Azra, annesiyle birlikte Bursa Yenişehir Kadın Kapalı Cezaevine gönderildi. Sınıf öğretmenliği mezunu olan Leyla Kaya, Hizmet Hareketi soruşturmaları kapsamında gözaltına alındı. Mahkeme başkanı Mehmet Fatih Çamkesen’in verdiği kararla, kapatılan öğrenci yurtlarında çalıştığı için ve tanık ifadelerine dayanılarak tutuklandı.
Kasım 2019’da açıklanan resmi rakamlara göre Türkiye cezaevlerinde 780 bebek anneleriyle birlikte hapiste yaşıyor.
[Samanyolu Haber] 11.7.2020
Eski NASA çalışanı Serkan Gölge, konuştu: ‘Çok küçük bir hücrede 3 yıl kaldım, günlerce ağladım’
Geçen yıl Mayıs ayında tahliye edilen ve geçen ay ABD’de dönen NASA çalışanı Serkan Gölge, Türkiye’deki hapis günlerini The New York Times gazetesine anlattı.
2016’daki darbe girişiminden sonra, Gülen Cemaati üyesi olmakla suçlanan ve cebinden çıkan 1 dolarlara istinaden tutuklanan Gölge hakkında yakın akrabaları, CIA’e çalışıyor iftirası atmışlardı.
Gölge, darbeden kısa süre sonra ailesiyle tatilde olduğu memleketi Hatay’dan Amerika’ya dönmek isterken havaalanında gözaltına alınmıştı.
14 günlük gözaltı sırasında avukatının ona, “Profile uyuyorsun. Masum olup olmadığının bir önemi yok. Seni bırakmazlar,” dediğini aktaran Gölge, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Habere göre, Hatay’daki cezaevinde, 8 kişilik koğuşta 32 kişi kaldılar. Yerdeki bir battaniye üzerinde uyuyan Gölge, kısa süre sonra bronşite yakalandı ve tek kişilik hücreye alındı.
“Çok küçük bir hücreydi. Güneş ışığını çok az görüyordu ve gardiyanlar beni sadece bir saatliğine dışarı çıkarıyordu. Ve o hücrede, o küçük tek kişilik yerde, üç yıl kaldım.”
Gölge kendisi hakkında istenen 15 yıllık hapis cezasından sonraki ruh hâlini ise şu sözlerle anlattı: “Buradan artık çıkamayacağım, diye düşündüm. Psikolojik bir çöküştü, uzun süre ağladım.”
Dava dosyasına giren isimsiz ihbarın sahibinin, kız kardeşine düşmanlık besleyen bir akrabanın sözleri olduğu ortaya çıkmış. Daha sonra bu akraba mahkemede söylediklerini yalanlamış.
Fatih Üniversitesi’nde okuduğu ve Bank Asya’da hesabı olduğu için savcı, bu “deliller” üzerine yoğunlaşmış.
Gölge bu durumu da şöyle yorumluyor: “Bir dolarlık banknot, isimsiz bir ihbar ve bir banka hesabı. Bunun neresi terörizm? Kimse açıklayamıyor ama sanırım Türkiye’de yasalar ve mahkemeler hala böyle işliyor.”
“Ben bu organizasyonun bir parçası değilim. [Darbede] hayatını kaybedenler için çok üzgünüm. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Şiddet hiçbir zaman çözüm değildir. Ben her zaman demokrasiye inandım ve şu anda elimizdeki en iyi çözüm bu.”
Gölge bununla birlikte Türkiye’nin darbeden sonra gerçek sorumlular yerine binlerce alakasız kişiyi hapsederek gerçek bir demokrasi olma yolunda fırsat teptiğini de ifade ediyor.
Hapishanede kendisiyle birlikte kalan eski bir hâkimin, “Senin hakkında en azından düzmece de olsa delil var, ama ben neden tutukluyum hâlâ anlamadım,” dediğini aktarıyor.
Ayrıca Gölge, açık havaya çıktığında karşılaştığı bir eski tuğgeneralin darbeye karşı olduğu hâlde darbeyi planladığı iddia edilenlerin listesinde adı geçtiği için ömür boyu hapis cezası aldığını da kaydetmiş.
Aynı zamanda Amerikan vatandaşı olan NASA çalışanı için ABD yönetimi de çeşitli temaslarda bulundu. Önce suçlamaların seviyesi düşürüldü, geçen yıl Mayıs ayında da tahliyesi gerçekleşti. Fakat önce ülser tedavisi görmesi gerektiği için, ardından da koronavirüs salgını sebebiyle, ABD’ye dönmeleri Nisan ayını buldu.
Son seyahatinde pasaport kontrolünde 40 dakika geçiren Gölge, eşi Kübra ve iki çocuğunun bu sürede ağlamaya başladıklarını, tekrar aynı şeyleri yaşamaktan korktuklarını söylüyor.
Şimdi Teksas eyaletinin Houston şehrinde yaşayan Gölge, iş başvuruları ve ev arayışı içinde.
“Dört yıllık hayatım, üç yılı hapiste, geri gelmeyecek. Fakat hayat böyle. Bazen kaybeder, bazen kazanırsın.”
[TR724] 11.7.2020
2016’daki darbe girişiminden sonra, Gülen Cemaati üyesi olmakla suçlanan ve cebinden çıkan 1 dolarlara istinaden tutuklanan Gölge hakkında yakın akrabaları, CIA’e çalışıyor iftirası atmışlardı.
Gölge, darbeden kısa süre sonra ailesiyle tatilde olduğu memleketi Hatay’dan Amerika’ya dönmek isterken havaalanında gözaltına alınmıştı.
14 günlük gözaltı sırasında avukatının ona, “Profile uyuyorsun. Masum olup olmadığının bir önemi yok. Seni bırakmazlar,” dediğini aktaran Gölge, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Habere göre, Hatay’daki cezaevinde, 8 kişilik koğuşta 32 kişi kaldılar. Yerdeki bir battaniye üzerinde uyuyan Gölge, kısa süre sonra bronşite yakalandı ve tek kişilik hücreye alındı.
“Çok küçük bir hücreydi. Güneş ışığını çok az görüyordu ve gardiyanlar beni sadece bir saatliğine dışarı çıkarıyordu. Ve o hücrede, o küçük tek kişilik yerde, üç yıl kaldım.”
Gölge kendisi hakkında istenen 15 yıllık hapis cezasından sonraki ruh hâlini ise şu sözlerle anlattı: “Buradan artık çıkamayacağım, diye düşündüm. Psikolojik bir çöküştü, uzun süre ağladım.”
Dava dosyasına giren isimsiz ihbarın sahibinin, kız kardeşine düşmanlık besleyen bir akrabanın sözleri olduğu ortaya çıkmış. Daha sonra bu akraba mahkemede söylediklerini yalanlamış.
Fatih Üniversitesi’nde okuduğu ve Bank Asya’da hesabı olduğu için savcı, bu “deliller” üzerine yoğunlaşmış.
Gölge bu durumu da şöyle yorumluyor: “Bir dolarlık banknot, isimsiz bir ihbar ve bir banka hesabı. Bunun neresi terörizm? Kimse açıklayamıyor ama sanırım Türkiye’de yasalar ve mahkemeler hala böyle işliyor.”
“Ben bu organizasyonun bir parçası değilim. [Darbede] hayatını kaybedenler için çok üzgünüm. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Şiddet hiçbir zaman çözüm değildir. Ben her zaman demokrasiye inandım ve şu anda elimizdeki en iyi çözüm bu.”
Gölge bununla birlikte Türkiye’nin darbeden sonra gerçek sorumlular yerine binlerce alakasız kişiyi hapsederek gerçek bir demokrasi olma yolunda fırsat teptiğini de ifade ediyor.
Hapishanede kendisiyle birlikte kalan eski bir hâkimin, “Senin hakkında en azından düzmece de olsa delil var, ama ben neden tutukluyum hâlâ anlamadım,” dediğini aktarıyor.
Ayrıca Gölge, açık havaya çıktığında karşılaştığı bir eski tuğgeneralin darbeye karşı olduğu hâlde darbeyi planladığı iddia edilenlerin listesinde adı geçtiği için ömür boyu hapis cezası aldığını da kaydetmiş.
Aynı zamanda Amerikan vatandaşı olan NASA çalışanı için ABD yönetimi de çeşitli temaslarda bulundu. Önce suçlamaların seviyesi düşürüldü, geçen yıl Mayıs ayında da tahliyesi gerçekleşti. Fakat önce ülser tedavisi görmesi gerektiği için, ardından da koronavirüs salgını sebebiyle, ABD’ye dönmeleri Nisan ayını buldu.
Son seyahatinde pasaport kontrolünde 40 dakika geçiren Gölge, eşi Kübra ve iki çocuğunun bu sürede ağlamaya başladıklarını, tekrar aynı şeyleri yaşamaktan korktuklarını söylüyor.
Şimdi Teksas eyaletinin Houston şehrinde yaşayan Gölge, iş başvuruları ve ev arayışı içinde.
“Dört yıllık hayatım, üç yılı hapiste, geri gelmeyecek. Fakat hayat böyle. Bazen kaybeder, bazen kazanırsın.”
[TR724] 11.7.2020
Bekçi şiddetine uğradı, tutuklanması talep edildi
İzmir’in Bostanlı ilçesinde esnaflık yapan Sedat Aşhin, önceki gün akşam saatlerinde kendisine kimlik soran bekçiler tarafından darp edilip, ardından gözaltına alındı. Kendisini darp eden bekçiler hakkında şikayetçi olacağını söyleyen Aşhin, yaşananları anlattı.
Savcılığın tutukla talep ettiği Aşhin, “Hiçbir suçum yokken şiddete maruz kaldım. Mağdurken sanık oldum” dedi.
Mezopotamya Haber Ajansı’na konuşan Aşhin, Bostanlı’daki marketinden çıkıp sahile doğru yürüdüğü sırada devriye gezen 4 bekçi tarafından kimlik kontrolü için durdurulduğunu ifade etti: Aşhin, şöyle devam etti: “O anda yanımda kimliğim yoktu. Bekçilere ‘kimliğim dükkanda kaldı, çok yakın, gidip getireyim’ dedim. Ama bana inanmadılar. ‘Sen dün de bizi görünce kaçtın’ deyip aniden üzerime çullandılar.
Gözlerime biber gazı sıktılar. Şiddet uygulayarak, ekip arabasına bindirdiler. Sonrasında Bostanlı Polis Merkez Amirliği’ne götürdüler. Karakola gittiğimizde ancak nefesimi toplayabilmiştim. ‘Ben size ne yaptım, bana neden böyle davranıyorsunuz’ diyerek bağırdım. 4 bekçi yeniden üzerime çullandı, ters kelepçe yaparken şiddet uyguladılar. Karakol amiri ve diğer polisler yardım istememe rağmen hiçbir şey yapmadı. Arkalarını döndüler.”
“Kimsenin can güvenliği yok”
Hastaneden darp raporu aldığını belirten Ahşin, çıkarıldığı savcılıkta kendisine “kolluk görevini engelleme” suçlaması yöneltildiğini ve tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildiğini söyledi: Ahşin konuşmasına şöyle sürdürdü: “Ben suçsuzum. Kimlik yoklamasına ya da görevlerini aksatmaya dair bir yönelimim olmamasına rağmen bana şiddet uyguladılar.
Şiddete maruz kaldığım yetmezmiş gibi bir de neredeyse tutuklanıyordum. Mağdurken sanık oldum. Görüyoruz ki bu ülkede yurttaşların can güvenliği bile yok. Daha önce böyle bir şey yaşamadım, şimdi yeniden yaşarım diye kaygılanıyorum. Bu yapılanlar psikolojimi çok bozdu. Bekçiler bir daha kimseye şiddet uygulayamasın diye davamdan vazgeçmeyeceğim.”
“Bekçiler nedeniyle güvenlik sorunu yaşanıyor”
Aşhin’in avukatı Barış Işık ise, şunları söyledi: “Ancak bu tartışmalı yasa tüm uyarılara ve yaşanılan şiddet örneklerine rağmen Meclis’ten geçti. Yeterli eğitim ve bilinç düzeyi olmayan insanlar bekçi yapılarak hukuk işletilmek isteniyor.
Ancak hukuk değil, şiddet işliyor. Mahallelerdeki kadın, çocuk, genç, yaşlı herkes güvenlik sorunu yaşıyor. Bu davanın tüm hukuksal süreçlerini başlatacağız. Ama yasanın insan hak ve özgürlükleri kapsayacak şekilde bir an önce yeniden düzenlenmesi gerekiyor” dedi.
[TR724] 11.7.2020
Savcılığın tutukla talep ettiği Aşhin, “Hiçbir suçum yokken şiddete maruz kaldım. Mağdurken sanık oldum” dedi.
Mezopotamya Haber Ajansı’na konuşan Aşhin, Bostanlı’daki marketinden çıkıp sahile doğru yürüdüğü sırada devriye gezen 4 bekçi tarafından kimlik kontrolü için durdurulduğunu ifade etti: Aşhin, şöyle devam etti: “O anda yanımda kimliğim yoktu. Bekçilere ‘kimliğim dükkanda kaldı, çok yakın, gidip getireyim’ dedim. Ama bana inanmadılar. ‘Sen dün de bizi görünce kaçtın’ deyip aniden üzerime çullandılar.
Gözlerime biber gazı sıktılar. Şiddet uygulayarak, ekip arabasına bindirdiler. Sonrasında Bostanlı Polis Merkez Amirliği’ne götürdüler. Karakola gittiğimizde ancak nefesimi toplayabilmiştim. ‘Ben size ne yaptım, bana neden böyle davranıyorsunuz’ diyerek bağırdım. 4 bekçi yeniden üzerime çullandı, ters kelepçe yaparken şiddet uyguladılar. Karakol amiri ve diğer polisler yardım istememe rağmen hiçbir şey yapmadı. Arkalarını döndüler.”
“Kimsenin can güvenliği yok”
Hastaneden darp raporu aldığını belirten Ahşin, çıkarıldığı savcılıkta kendisine “kolluk görevini engelleme” suçlaması yöneltildiğini ve tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildiğini söyledi: Ahşin konuşmasına şöyle sürdürdü: “Ben suçsuzum. Kimlik yoklamasına ya da görevlerini aksatmaya dair bir yönelimim olmamasına rağmen bana şiddet uyguladılar.
Şiddete maruz kaldığım yetmezmiş gibi bir de neredeyse tutuklanıyordum. Mağdurken sanık oldum. Görüyoruz ki bu ülkede yurttaşların can güvenliği bile yok. Daha önce böyle bir şey yaşamadım, şimdi yeniden yaşarım diye kaygılanıyorum. Bu yapılanlar psikolojimi çok bozdu. Bekçiler bir daha kimseye şiddet uygulayamasın diye davamdan vazgeçmeyeceğim.”
“Bekçiler nedeniyle güvenlik sorunu yaşanıyor”
Aşhin’in avukatı Barış Işık ise, şunları söyledi: “Ancak bu tartışmalı yasa tüm uyarılara ve yaşanılan şiddet örneklerine rağmen Meclis’ten geçti. Yeterli eğitim ve bilinç düzeyi olmayan insanlar bekçi yapılarak hukuk işletilmek isteniyor.
Ancak hukuk değil, şiddet işliyor. Mahallelerdeki kadın, çocuk, genç, yaşlı herkes güvenlik sorunu yaşıyor. Bu davanın tüm hukuksal süreçlerini başlatacağız. Ama yasanın insan hak ve özgürlükleri kapsayacak şekilde bir an önce yeniden düzenlenmesi gerekiyor” dedi.
[TR724] 11.7.2020
Günlük vaka sayısında rekora ulaşıldı!
Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) bugün açıkladığı rakamlara göre, dünya çapında son 24 saatte 228 bin 102 yeni yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) vakası tespit edildi. Bu, salgının başlangıcından bu yana bir günde kaydedilen en fazla vaka sayısı olduğu belirtildi.
DSÖ’nün verileri, en fazla vaka artışının Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika’da yaşandığını ortaya koyuyor. Örgüt, günlük ölüm vakasının da yaklaşık 5 bin olduğunu bildirdi.
Son günlerde açıklanan yüksek rakamlarla ilgili bir de değerlendirmede bulunan DSÖ, koronavirüs salgınının bugünkü şartlar altında yok edilemeyeceğini belirtti. DSÖ uzmanlarından Mike Ryan, şu an enfeksiyonların belli bölgelerde yoğunlaşmasının önüne geçmek gerektiğini, bu sayede olası bir ikinci dalgada yeniden sokağa çıkma kısıtlaması ve iş yerlerinin kapatılması gibi sert önlemlere ihtiyaç duyulmayacağını vurguladı.
[TR724] 11.7.2020
DSÖ’nün verileri, en fazla vaka artışının Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika’da yaşandığını ortaya koyuyor. Örgüt, günlük ölüm vakasının da yaklaşık 5 bin olduğunu bildirdi.
Son günlerde açıklanan yüksek rakamlarla ilgili bir de değerlendirmede bulunan DSÖ, koronavirüs salgınının bugünkü şartlar altında yok edilemeyeceğini belirtti. DSÖ uzmanlarından Mike Ryan, şu an enfeksiyonların belli bölgelerde yoğunlaşmasının önüne geçmek gerektiğini, bu sayede olası bir ikinci dalgada yeniden sokağa çıkma kısıtlaması ve iş yerlerinin kapatılması gibi sert önlemlere ihtiyaç duyulmayacağını vurguladı.
[TR724] 11.7.2020
Kanser hastası Fatih Terzioğlu, eşi ve çocuklarına kavuştu!
21 aydır tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde mide kanseri olan yönetmen Fatih Terzioğlu eşi ve çocuklarına kavuştu.
Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu, ceza infazının ertelenmesi için gerekli raporu vermesinin ardından tahliye edilen yönetmen Fatih Terzioğlu, eşi ve çocuklarına nihayet kavuştu.
Tahliye olduktan sonra hastane odasında eşiyle görüşen Esra Terzioğlu dua eden ve sosyal medyada destek veren herkese teşekkür etti.
Silivri Cezaevi’nde 21 aydır tutuklu bulunan Terzioğlu, tek kişilik hücresinde yaklaşık 50 gündür sürekli kusuyor ve hayati tehlikesi her geçen gün artıyordu. Acil tahliye edilmesi gereken Terzioğlu’nun talepleri uzun süre yerine getirilmemişti. Doktoru, Terzioğlu’nun eşi Esra Terzioğlu’na ‘kocasının 1 yıllık ömrü kaldığını söylediği’ öğrenilmişti.
[TR724] 11.7.2020
Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu, ceza infazının ertelenmesi için gerekli raporu vermesinin ardından tahliye edilen yönetmen Fatih Terzioğlu, eşi ve çocuklarına nihayet kavuştu.
Tahliye olduktan sonra hastane odasında eşiyle görüşen Esra Terzioğlu dua eden ve sosyal medyada destek veren herkese teşekkür etti.
Silivri Cezaevi’nde 21 aydır tutuklu bulunan Terzioğlu, tek kişilik hücresinde yaklaşık 50 gündür sürekli kusuyor ve hayati tehlikesi her geçen gün artıyordu. Acil tahliye edilmesi gereken Terzioğlu’nun talepleri uzun süre yerine getirilmemişti. Doktoru, Terzioğlu’nun eşi Esra Terzioğlu’na ‘kocasının 1 yıllık ömrü kaldığını söylediği’ öğrenilmişti.
[TR724] 11.7.2020
TR724 15 TEMMUZ KONUŞMALARI – Bölüm 2
15 Temmuz: ”Darbe” Günü
O gün yaşanan garip olaylar
Genelkurmay, İstanbul Boğaz Köprüsü, Akıncı Üssü ve ülkenin diğer
yerlerindeki tuhaflıklar
İstanbul ve Ankara’daki düğünler
Moda Deniz Kulübü ve Jandarma Genel Komutanlığı’ndaki hareketlilikler
Detayların, organizatör olarak işaret ettiği Fidan-Akar -Erdoğan üçlüsünün faaliyetleri
****
Tr724 Yazarları Adem Yavuz Arslan, Tarık Toros, Levent Kenez, Bülent Korucu ile 15 TEMMUZ KONUŞMALARI
15 Temmuz nedir? O güne nasıl gelindi?
‘Operasyon’un başladığı gün ve sonrasında yaşananlar?
Aktörler, çelişkiler…
Köprü, Marmaris, Cihat Yaycı, Semih Terzi, Ömer Halisdemir, Fidan-Akar-Erdoğan ve dahası…
7 BÖLÜM halinde YouTube.com/Tr724’te
İkinci Bölüm 10 Temmuz 2020
Türkiye | 21:00
Avrupa | 20:00
ABD (New York) | 14:00
TR724 15 TEMMUZ KONUŞMALARI | Bölüm-1 | 9 Temmuz 2020 Perşembe
15 Temmuz nedir? O güne nasıl gelindi?
[TR724] 11.7.2020
O gün yaşanan garip olaylar
Genelkurmay, İstanbul Boğaz Köprüsü, Akıncı Üssü ve ülkenin diğer
yerlerindeki tuhaflıklar
İstanbul ve Ankara’daki düğünler
Moda Deniz Kulübü ve Jandarma Genel Komutanlığı’ndaki hareketlilikler
Detayların, organizatör olarak işaret ettiği Fidan-Akar -Erdoğan üçlüsünün faaliyetleri
****
Tr724 Yazarları Adem Yavuz Arslan, Tarık Toros, Levent Kenez, Bülent Korucu ile 15 TEMMUZ KONUŞMALARI
15 Temmuz nedir? O güne nasıl gelindi?
‘Operasyon’un başladığı gün ve sonrasında yaşananlar?
Aktörler, çelişkiler…
Köprü, Marmaris, Cihat Yaycı, Semih Terzi, Ömer Halisdemir, Fidan-Akar-Erdoğan ve dahası…
7 BÖLÜM halinde YouTube.com/Tr724’te
İkinci Bölüm 10 Temmuz 2020
Türkiye | 21:00
Avrupa | 20:00
ABD (New York) | 14:00
TR724 15 TEMMUZ KONUŞMALARI | Bölüm-1 | 9 Temmuz 2020 Perşembe
15 Temmuz nedir? O güne nasıl gelindi?
[TR724] 11.7.2020
Ayasofya, ‘işsizliğe’ çare olur mu? [Yusuf Dereli]
Danıştay’ın Ayasofya kararını açıkladığı gün, TÜİK de 2020 yılı Nisan dönemine ait işgücü ve istihdam verilerini duyurdu. Tartışmalı TÜİK verilerine göre bile istihdam edilenlerin sayısı 2020 yılı Nisan döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 2 milyon 585 bin kişi azalarak 25 milyon 614 bin kişi, istihdam oranı ise 4,9 puanlık azalış ile yüzde 41,1 oldu.
TÜİK, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2020 yılı Nisan döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 427 bin kişi azalarak 3 milyon 775 bin kişi olduğunu iddia ediyor. İşsizlik oranı ise binde 2 puanlık azalış ile yüzde 12,8 seviyesinde gerçekleşmiş. Bir önceki yılın Nisan ayı işsizlik oranı ise yüzde 13 olarak açıklanmıştı.
Toplumun yüzde 78’inin güvenmediği TÜİK’in verileri bile ekonominin dibe doğru gittiğini gösteriyor. TÜİK, ‘dar tanımlı’ işsizlik rakamlarını açıklıyor. TÜİK’e göre bir kişinin işsiz sayılabilmesi için son 4 hafta içinde bir gün dahi ücretli ya da ücretsiz hiçbir işte çalışmamış olması gerekiyor. Ayrıca son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış olması şart. Yani işsiz kalmış ancak İşkur’a başvuru yapmamışsanız sizi işsiz saymıyor. Ayrıca 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olmanız gerekiyor. Bütün bunlardan sonra TÜİK’in işsizlik oranı yüzde 12,8 çıkıyor.
GENİŞ TANIMLI İŞSİZLİK ORANI YÜZDE 24.2
Resmi verilere göre geçtiğimiz yıl nisan ayında istihdam edilenlerin sayısı 28 milyon 199 bin. Söz konusu rakam pandemi salgınının başladığı Mart 2020’de 26 milyon 133 bine geriliyor. Nisan ayında ise istihdam edilenlerin sayısı 25 milyon 614 bine düşüyor. Bir yılda istihdamdaki azalma 2 milyon 585 bin olarak kayıtlara geçmiş. TÜİK’in verilerine göre geniş işsiz sayısı 8 milyon 358 bin. Geniş işgücü ise 33 milyon 971 bin olarak açıklanmış. Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 24,6 ki bu daha gerçekçi bir rakam.
İSTİHDAM AZALIYOR, İŞSİZLİK ARTIYOR
Son iki yılda gelinen noktanın daha net anlaşılması için bir kaç rakam daha verelim. İktidar temsilcilerinin ‘Türkiye uçacak’ diyerek tanıttığı ‘Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine geçtikten sonra istihdam oranları sürekli azalırken, işsizlik de sürekli arttı. Şöyle ki; 2018 yılı Haziran ayında istihdam edilenlerin sayısı 29 milyon 414 bindi. Nisan 2020’de rakam 25 milyon 614 bine düştü. İstihdamdaki kayıp 3 milyon 800 bin!!! İstihdam oranı yüzde 48,4’den yüzde 41,1’e gerilemiş. Ve bu oranın pandeminin etkisinin daha derin hissedildiği mayıs ayında daha da düşmesi bekleniyor. İşsiz sayısı 2018 yılı haziran ayında 3 milyon 315 binmiş. Bugün ise 3 milyon 775 bin! İşsizlik oranı ise yüzde 10,2’den yüzde 12.8’e çıkmış ki bu oranlar gerçeklikten uzak. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 24,6!
AMA AYASOFYA İBADETE AÇILDI!
Ayasofya ibadete açıldı! Peki bu işsizliğe çare olacak mı? İstihdam sayıları artacak mı? Enflasyon düşecek, TL’deki erime duracak mı? Son iki ayda yüzde 20 zamlanan konutlar, otomobiller eski fiyatlarına dönecek mi? Özgürlük alanları genişleyecek mi? Tutuklu gazeteciler, ev hanımları, bebekler tahliye edilecek mi? Bilmiyoruz ama olsun; Ayasofya ibadede açıldı!
[Yusuf Dereli] 11.7.2020 [TR724]
TÜİK, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2020 yılı Nisan döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 427 bin kişi azalarak 3 milyon 775 bin kişi olduğunu iddia ediyor. İşsizlik oranı ise binde 2 puanlık azalış ile yüzde 12,8 seviyesinde gerçekleşmiş. Bir önceki yılın Nisan ayı işsizlik oranı ise yüzde 13 olarak açıklanmıştı.
Toplumun yüzde 78’inin güvenmediği TÜİK’in verileri bile ekonominin dibe doğru gittiğini gösteriyor. TÜİK, ‘dar tanımlı’ işsizlik rakamlarını açıklıyor. TÜİK’e göre bir kişinin işsiz sayılabilmesi için son 4 hafta içinde bir gün dahi ücretli ya da ücretsiz hiçbir işte çalışmamış olması gerekiyor. Ayrıca son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış olması şart. Yani işsiz kalmış ancak İşkur’a başvuru yapmamışsanız sizi işsiz saymıyor. Ayrıca 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olmanız gerekiyor. Bütün bunlardan sonra TÜİK’in işsizlik oranı yüzde 12,8 çıkıyor.
GENİŞ TANIMLI İŞSİZLİK ORANI YÜZDE 24.2
Resmi verilere göre geçtiğimiz yıl nisan ayında istihdam edilenlerin sayısı 28 milyon 199 bin. Söz konusu rakam pandemi salgınının başladığı Mart 2020’de 26 milyon 133 bine geriliyor. Nisan ayında ise istihdam edilenlerin sayısı 25 milyon 614 bine düşüyor. Bir yılda istihdamdaki azalma 2 milyon 585 bin olarak kayıtlara geçmiş. TÜİK’in verilerine göre geniş işsiz sayısı 8 milyon 358 bin. Geniş işgücü ise 33 milyon 971 bin olarak açıklanmış. Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 24,6 ki bu daha gerçekçi bir rakam.
İSTİHDAM AZALIYOR, İŞSİZLİK ARTIYOR
Son iki yılda gelinen noktanın daha net anlaşılması için bir kaç rakam daha verelim. İktidar temsilcilerinin ‘Türkiye uçacak’ diyerek tanıttığı ‘Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine geçtikten sonra istihdam oranları sürekli azalırken, işsizlik de sürekli arttı. Şöyle ki; 2018 yılı Haziran ayında istihdam edilenlerin sayısı 29 milyon 414 bindi. Nisan 2020’de rakam 25 milyon 614 bine düştü. İstihdamdaki kayıp 3 milyon 800 bin!!! İstihdam oranı yüzde 48,4’den yüzde 41,1’e gerilemiş. Ve bu oranın pandeminin etkisinin daha derin hissedildiği mayıs ayında daha da düşmesi bekleniyor. İşsiz sayısı 2018 yılı haziran ayında 3 milyon 315 binmiş. Bugün ise 3 milyon 775 bin! İşsizlik oranı ise yüzde 10,2’den yüzde 12.8’e çıkmış ki bu oranlar gerçeklikten uzak. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 24,6!
AMA AYASOFYA İBADETE AÇILDI!
Ayasofya ibadete açıldı! Peki bu işsizliğe çare olacak mı? İstihdam sayıları artacak mı? Enflasyon düşecek, TL’deki erime duracak mı? Son iki ayda yüzde 20 zamlanan konutlar, otomobiller eski fiyatlarına dönecek mi? Özgürlük alanları genişleyecek mi? Tutuklu gazeteciler, ev hanımları, bebekler tahliye edilecek mi? Bilmiyoruz ama olsun; Ayasofya ibadede açıldı!
[Yusuf Dereli] 11.7.2020 [TR724]
Türkiye’de enflasyon tehlikesi [Süleyman C. Karaman]
Parasal ekonominin duayenlerinden Milton Friedman’a ait “Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur” ifadesi, yüksek enflasyonun tek nedeninin para arzı, yani para basılıp piyasa sürülmesi olduğu gerçeğini özetler.
Düşük seviyede enflasyonun başka nedenleri olsa bile, yüksek enflasyonun tek nedeni para arzıdır. Bir şeyden az olduğu zaman değerli olur, çok olduğu zaman değersizleşir.
Mesela, altın neden değerlidir; az olduğu için. Suyun değeri neden azdır; çok olduğu için… Aynen bunun gibi eğer ekonomiye çok fazla para enjekte edilirse, paranın değeri düşer.
50 TL ile 2 kişi bir restoranda yemek yiyebilirken şimdi ancak 1 kişi bu parayla yemek yiyebiliyor ise para bir miktar değerini kaybetmiş demektir. Enflasyon dediğimiz şey budur. Yani zaman içinde paranın değerini kaybediyor olması.
Para basma yetkisi sadece devlete aittir ve günümüz siyasi ve ekonomik yapılanmalarda merkez bankası dediğimiz devlet kurumu bu görevi üstlenir. Merkez bankasının siyasi yönetimden bağımsız olmasının gerekliliği, dünya çapında hakim olan bir görüştür ve bu görüşün altında yatan neden, siyasi iktidarın para basma yetkisini istismar edeceği ve kendi siyasi çıkarları doğrultusunda kullanacağıdır. Örneğin, siyasi iktidar seçimler yaklaşırken para arzını artırıp piyasada bolluk havasının oluşmasını tercih edebilirler. İktidarın, enflasyon çıkıp ekonomik kazanımları bitirene kadar, “ekonomide her şey yolunda” algısını sürdürmek amacıyla para basma yetkisini böyle kötüye kullanması sözkonusudur. Bu yöntem kısa vadede iktidarı başarılı göstermeye yetebilir ancak uzun vadede ülke ekonomisini ve dolayısıyla halkın gelir düzeyini bozucu etki yapar.
Gelişmekte olan ülkeler niye daha çok para basar?
Normalde, bir devletin geliri, vergi geliridir. Devlet, insanların ve firmaların elde ettikleri gelirin bir kısmını vergi olarak alarak onlara yol, su, elektrik gibi hizmetler getirir. Ama vergi toplamak kolay bir iş değildir. Devletin çok iyi organize olmuş ve devlet kültürünün yerleşmiş olması lazım ki devlet toplaması gereken vergiyi toplayabilsin.
Devletin alması gereken adil vergiyi toplayabilmesi bir gelişmişlik göstergesidir. Gelişmiş ülkelerde devlet yöneticileri yaptıkları hizmetleri başa kakmaz; halktan tahsil ettikleri vergi gelirlerini nasıl harcadıklarının hesabını verir.
Türkiye toplaması gereken vergiyi adil biçimde toplayamayan ve tahsil edilen vergiyi etkin kullanamayan bir ülkedir. Bu durum gelir dağılımının bozulması gibi ülke çapında adaletsizliklere neden olmaktadır. Türkiye gibi vergisini tam toplayamayan ülkeler için başka bir seçenek daha vardır, o da tahmin edebileceğiniz gibi para basmak.
Tarih, devlet düzenini kuramamış, ya da kurulmuş olan düzeni yıkılan ve para basmaktan başka çareleri kalmayan devletlerle doludur. Buna Romalılar ve Osmanlılar da dahildir. Şu anda da Venezuela, Arjantin, İran gibi bazı ülkeler içinde bulundukları zor ekonomik şartlardan para basarak çıkmaya çalışmaktadırlar. Ama şunu unutmamak lazımdır ki para basmak hiç bir zaman için bir çözüm değildir genelde tamamen umudunu kaybetmiş ülkelerin son çareleridir.
Gelelim günümüze. Para basarak yüksek enflasyona neden olmak (yıllık %50 ve üzeri) iktidarın kendi ayağına kurşun sıkmasından başka birşey değildir. Zira yüksek enflasyonu yalanlarla ve siyasi manevralarla örtmeye çalışmanız çok zor, ya da imkansızdır. Her ne kadar merkez bankasının bağımsızlığı kalmamışsa da, bu hükümetin anında para basmaya başlayacağı anlamına gelmiyor. İnsanlar ekonomik olarak iki şeye duyarlıdırlar: İşsizlik ve yüksek fiyatlar. Hızla yükselen fiyatlar insanlarda hızla yükselen bir memnuniyetsizlik oluşturur.
Türkiye Amerika değil!
Türkiye’yi Amerika gibi bir ülkeyle de karşılaştırmamak lazım. Amerikan devleti, özellikle son zamanlarda, devamlı para bastığı halde enflasyonun en ufak bir emaresi bile görünmemekte. Çünkü Amerikan para birimi dolar dünyanın rezerv para birimidir. Bundan dolayı Amerikan dolarına talep her zaman vardır ve yüksektir. Bu Amerikan ekonomisi için çok büyük bir avantajdır. Karşılıksız diyebileceğimiz para basıp başka ülkelere gönderebilir ve bu kendi ülkesinde enflasyon tehlikesi oluşturmaz. Enflasyon tehlikesi Türkiye gibi kendi para birimi olan ve siyasi dengeleri ekonomik dengeler ile beraber kolayca değişebilen ülkeler için mevzu bahistir.
En son koronavirüslr birlikte Amerikan devleti 3 trilyon doların üzerinde piyasaya para sürdü. Ama fiyatları artırmak şöyle dursun, fiyatlar düşme eğiliminde. Bu arada Çin devletinin kendi para birimini dünya rezerv para birimi konumuna yükseltme adına çok gayret ettiğinden bahsedebiliriz ama bunu başka bir yazıya bırakıyoruz.
Türkiye’de şu an yüzde 15 civarında olan enflasyon oranı ne öldürür ne de diriltir. Enflasyonun en büyük zararı olan uzun vadeli plan yapmayı zorlaştırması ekonomiyi elbette kötü yönde etkiliyor ama insanların birinci gündemi de enflasyon değil. Zaten insanlar bu enflasyonla yaşamayı da öğrendi gibi gözüküyor. Sınırsız para basmak sondan bir önceki adım.
*Akademisyen, ekonomist
[Süleyman C. Karaman*] 11.7.2020 [TR724]
Düşük seviyede enflasyonun başka nedenleri olsa bile, yüksek enflasyonun tek nedeni para arzıdır. Bir şeyden az olduğu zaman değerli olur, çok olduğu zaman değersizleşir.
Mesela, altın neden değerlidir; az olduğu için. Suyun değeri neden azdır; çok olduğu için… Aynen bunun gibi eğer ekonomiye çok fazla para enjekte edilirse, paranın değeri düşer.
50 TL ile 2 kişi bir restoranda yemek yiyebilirken şimdi ancak 1 kişi bu parayla yemek yiyebiliyor ise para bir miktar değerini kaybetmiş demektir. Enflasyon dediğimiz şey budur. Yani zaman içinde paranın değerini kaybediyor olması.
Para basma yetkisi sadece devlete aittir ve günümüz siyasi ve ekonomik yapılanmalarda merkez bankası dediğimiz devlet kurumu bu görevi üstlenir. Merkez bankasının siyasi yönetimden bağımsız olmasının gerekliliği, dünya çapında hakim olan bir görüştür ve bu görüşün altında yatan neden, siyasi iktidarın para basma yetkisini istismar edeceği ve kendi siyasi çıkarları doğrultusunda kullanacağıdır. Örneğin, siyasi iktidar seçimler yaklaşırken para arzını artırıp piyasada bolluk havasının oluşmasını tercih edebilirler. İktidarın, enflasyon çıkıp ekonomik kazanımları bitirene kadar, “ekonomide her şey yolunda” algısını sürdürmek amacıyla para basma yetkisini böyle kötüye kullanması sözkonusudur. Bu yöntem kısa vadede iktidarı başarılı göstermeye yetebilir ancak uzun vadede ülke ekonomisini ve dolayısıyla halkın gelir düzeyini bozucu etki yapar.
Gelişmekte olan ülkeler niye daha çok para basar?
Normalde, bir devletin geliri, vergi geliridir. Devlet, insanların ve firmaların elde ettikleri gelirin bir kısmını vergi olarak alarak onlara yol, su, elektrik gibi hizmetler getirir. Ama vergi toplamak kolay bir iş değildir. Devletin çok iyi organize olmuş ve devlet kültürünün yerleşmiş olması lazım ki devlet toplaması gereken vergiyi toplayabilsin.
Devletin alması gereken adil vergiyi toplayabilmesi bir gelişmişlik göstergesidir. Gelişmiş ülkelerde devlet yöneticileri yaptıkları hizmetleri başa kakmaz; halktan tahsil ettikleri vergi gelirlerini nasıl harcadıklarının hesabını verir.
Türkiye toplaması gereken vergiyi adil biçimde toplayamayan ve tahsil edilen vergiyi etkin kullanamayan bir ülkedir. Bu durum gelir dağılımının bozulması gibi ülke çapında adaletsizliklere neden olmaktadır. Türkiye gibi vergisini tam toplayamayan ülkeler için başka bir seçenek daha vardır, o da tahmin edebileceğiniz gibi para basmak.
Tarih, devlet düzenini kuramamış, ya da kurulmuş olan düzeni yıkılan ve para basmaktan başka çareleri kalmayan devletlerle doludur. Buna Romalılar ve Osmanlılar da dahildir. Şu anda da Venezuela, Arjantin, İran gibi bazı ülkeler içinde bulundukları zor ekonomik şartlardan para basarak çıkmaya çalışmaktadırlar. Ama şunu unutmamak lazımdır ki para basmak hiç bir zaman için bir çözüm değildir genelde tamamen umudunu kaybetmiş ülkelerin son çareleridir.
Gelelim günümüze. Para basarak yüksek enflasyona neden olmak (yıllık %50 ve üzeri) iktidarın kendi ayağına kurşun sıkmasından başka birşey değildir. Zira yüksek enflasyonu yalanlarla ve siyasi manevralarla örtmeye çalışmanız çok zor, ya da imkansızdır. Her ne kadar merkez bankasının bağımsızlığı kalmamışsa da, bu hükümetin anında para basmaya başlayacağı anlamına gelmiyor. İnsanlar ekonomik olarak iki şeye duyarlıdırlar: İşsizlik ve yüksek fiyatlar. Hızla yükselen fiyatlar insanlarda hızla yükselen bir memnuniyetsizlik oluşturur.
Türkiye Amerika değil!
Türkiye’yi Amerika gibi bir ülkeyle de karşılaştırmamak lazım. Amerikan devleti, özellikle son zamanlarda, devamlı para bastığı halde enflasyonun en ufak bir emaresi bile görünmemekte. Çünkü Amerikan para birimi dolar dünyanın rezerv para birimidir. Bundan dolayı Amerikan dolarına talep her zaman vardır ve yüksektir. Bu Amerikan ekonomisi için çok büyük bir avantajdır. Karşılıksız diyebileceğimiz para basıp başka ülkelere gönderebilir ve bu kendi ülkesinde enflasyon tehlikesi oluşturmaz. Enflasyon tehlikesi Türkiye gibi kendi para birimi olan ve siyasi dengeleri ekonomik dengeler ile beraber kolayca değişebilen ülkeler için mevzu bahistir.
En son koronavirüslr birlikte Amerikan devleti 3 trilyon doların üzerinde piyasaya para sürdü. Ama fiyatları artırmak şöyle dursun, fiyatlar düşme eğiliminde. Bu arada Çin devletinin kendi para birimini dünya rezerv para birimi konumuna yükseltme adına çok gayret ettiğinden bahsedebiliriz ama bunu başka bir yazıya bırakıyoruz.
Türkiye’de şu an yüzde 15 civarında olan enflasyon oranı ne öldürür ne de diriltir. Enflasyonun en büyük zararı olan uzun vadeli plan yapmayı zorlaştırması ekonomiyi elbette kötü yönde etkiliyor ama insanların birinci gündemi de enflasyon değil. Zaten insanlar bu enflasyonla yaşamayı da öğrendi gibi gözüküyor. Sınırsız para basmak sondan bir önceki adım.
*Akademisyen, ekonomist
[Süleyman C. Karaman*] 11.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Süleyman C. Karaman
Pandemi Süper Lig’in zirvesini vurdu [Hasan Cücük]
Avrupa futbolu mart ayının ortasından itibaren pandemi molası verdi. Almanya Bundesliga iki ay, diğer ülkeler ise yaklaşık 3 ay aradan sonra yeniden futbola merhaba dedi. Pandemi sonrası ilginç sonuçlar çıktı. Verilen arayı iyi değerlendiremeyen ligler sıralamasında ilk basamakta Süper Lig bulunuyor. Ligimizde zirve mücadelesi veren ekipler adeta puan kaybı yarışına girdi.
Avrupa’da futbolun ilk santra yaptığı ülke Almanya oldu. Bundesliga yeniden mayıs ayının ortasında santra yaparken, son 7 yılın şampiyonu Bayern Münih kalan 8 haftayı 3 puanla kapatan tek ekip oldu. Üst üste 8. kez şampiyonluğunu ilan eden Bayern Münih’in pandemi arasını çok iyi değerlendirdiği ortaya çıktı. Zirve yolundaki rakipleri Borussia Dortmund, RB Leipzig ve Mönchengladbach’ın pandemi sonrası yaşadığı puan kayıplarından dolayı Bayern Münih son dönemdeki en rahat şampiyonluklarından birine ulaştı.
Serie A’da üst üste 9. kez şampiyon olmak isteyen Juventus pandemi sonrası oynanan 5 maçın 4’ünde sahadan 3 puanla ayrıldı. Deplasmanda Milan karşısında 2-0 öne geçmesine ragmen maçı 4-2 kaybetmesi Juventus’un hayal kırıklığı oldu. Yarışta Juventus’a eşlik eden ekiplerden Lazio, 5 maçın 3’ünde aldığı mağlubiyetle yarışta Juve’yi yakalama fırsatını geri tepti. Keza Inter’de birer beraberlik ve mağlubiyet alıp yarışta geriye düştü. Pandemi sonrasının flaş ekibi Atalanta oldu. Tarihinde ilk kez geçen yıl Şampiyonlar Ligi’ne katılıp, sürpriz bir şekilde çeyrek finale yükseldi. Pandemi sonrası tüm maçlarını kazanan tek Serie A ekibi olan Atalanta, ligi ilk 4 içinde bitirmeyi şimdiden garantiledi.
Pandemi arasına Real Betis yenilgisiyle giren Real Madrid, yeniden start alan La Liga’da oynadığı tüm maçları kazanan tek ekip oldu. 7 maçta 21 puan çıkaran Real Madrid, yarıştaki rakibi Barcelona’nın yaşadığı puan kayıplarıyla liderlik koltuğunda yerini sağlama aldı. Barcelona pandemi sonrası oynadığı maçlarda yenilgi görmedi ama aldığı 3 beraberlik yarışta geriye düşmesine yol açtı.
Liverpool’un şampiyonluğunu ilan ettiği İngiltere Premier Lig’de pandemi sonrası en başarılı kulüp Manchester United oldu. Oynadığı 6 maçın 5’ini kazanan United, bir de beraberlik aldı. Bu dönemde City iki yenilgi alırken, şampiyon Liverpool ise birer yenilgi ve beraberlik aldı. Bournemouth ve Norwich ise bu süreçte tüm maçlarını kaybeden iki ekip oldu.
Gelelim Süper Lig’e. Ligin 26. haftası sonrası Süper Lig’e süresiz ara verilirken, zirvede averajla Trabzonspor yer alıyordu. Trabzonspor ve Başakşehir 53 puanla ilk iki sırayı paylaşırken, Galatasaray 50 ve Sivasspor 49 puanla şampiyonluk yarışında olan diğer ekiplerdi. Süper Lig yeniden santrayı Haziran ortasında yaptı. Aradan geçen 5 hafta sonunda ligin zirvesinde beklenmedik puan kayıpları yaşandı. Yarıştan ilk kopan Galatasaray oldu. Rizespor deplasmanında aldığı yenilgiyle pandemi sonrasına başlayan Galatasaray, Trabzonspor ve Alanyaspor’a da yenildi. Gaziantep BK ve Başakşehir ile berabere kalan Galatasaray şampiyonluk yarışına havlu attı. İlk devrenin lideri Sivasspor’un düşüşü pandemi sonrasında da devam etti. Son 4 haftadır galibiyete hasret kalan Yiğidolar, pandemi sonrası sadece bir maçtan 3 puanla ayrılırken, ikişer beraberlik ve yenilgi alıp, şampiyonluk yarışında nefesi tükendi.
Galatasaray ve Sivasspor’un havlu attığı şampiyonluk yarışında Trabzonspor ve Başakşehir yalnız kaldı. Sahasında Ankaragücü ve Antalyaspor’la berabere kalan Trabzonspor, bir beraberlikte Alanyaspor deplasmanında alınca lider girdiği pandemi arasında yarışta rakibinin 4 puan gerisine düştü. Başakşehir ise oynadığı 5 maçın 4’ünü kazanıp, birinde berabere kalarak pandemi sonrası rakiplerinin puan kayıplarını iyi değerlendirdi. Pandemi sonrasının bir başka başarılı Süper Lig ekibi Kasımpaşa oldu. Kasımpaşa 6 maçın 4’ünü kazanıp, birer maçtan beraberlik ve yenilgiyle ayrıldı. Yine kesin düşer gözüyle bakılan Kayserispor’da 6 maçta 12 puan çıkarıp, pandemi sonrasının bir başka başarılı ekibi oldu.
[Hasan Cücük] 11.7.2020 [TR724]
Avrupa’da futbolun ilk santra yaptığı ülke Almanya oldu. Bundesliga yeniden mayıs ayının ortasında santra yaparken, son 7 yılın şampiyonu Bayern Münih kalan 8 haftayı 3 puanla kapatan tek ekip oldu. Üst üste 8. kez şampiyonluğunu ilan eden Bayern Münih’in pandemi arasını çok iyi değerlendirdiği ortaya çıktı. Zirve yolundaki rakipleri Borussia Dortmund, RB Leipzig ve Mönchengladbach’ın pandemi sonrası yaşadığı puan kayıplarından dolayı Bayern Münih son dönemdeki en rahat şampiyonluklarından birine ulaştı.
Serie A’da üst üste 9. kez şampiyon olmak isteyen Juventus pandemi sonrası oynanan 5 maçın 4’ünde sahadan 3 puanla ayrıldı. Deplasmanda Milan karşısında 2-0 öne geçmesine ragmen maçı 4-2 kaybetmesi Juventus’un hayal kırıklığı oldu. Yarışta Juventus’a eşlik eden ekiplerden Lazio, 5 maçın 3’ünde aldığı mağlubiyetle yarışta Juve’yi yakalama fırsatını geri tepti. Keza Inter’de birer beraberlik ve mağlubiyet alıp yarışta geriye düştü. Pandemi sonrasının flaş ekibi Atalanta oldu. Tarihinde ilk kez geçen yıl Şampiyonlar Ligi’ne katılıp, sürpriz bir şekilde çeyrek finale yükseldi. Pandemi sonrası tüm maçlarını kazanan tek Serie A ekibi olan Atalanta, ligi ilk 4 içinde bitirmeyi şimdiden garantiledi.
Pandemi arasına Real Betis yenilgisiyle giren Real Madrid, yeniden start alan La Liga’da oynadığı tüm maçları kazanan tek ekip oldu. 7 maçta 21 puan çıkaran Real Madrid, yarıştaki rakibi Barcelona’nın yaşadığı puan kayıplarıyla liderlik koltuğunda yerini sağlama aldı. Barcelona pandemi sonrası oynadığı maçlarda yenilgi görmedi ama aldığı 3 beraberlik yarışta geriye düşmesine yol açtı.
Liverpool’un şampiyonluğunu ilan ettiği İngiltere Premier Lig’de pandemi sonrası en başarılı kulüp Manchester United oldu. Oynadığı 6 maçın 5’ini kazanan United, bir de beraberlik aldı. Bu dönemde City iki yenilgi alırken, şampiyon Liverpool ise birer yenilgi ve beraberlik aldı. Bournemouth ve Norwich ise bu süreçte tüm maçlarını kaybeden iki ekip oldu.
Gelelim Süper Lig’e. Ligin 26. haftası sonrası Süper Lig’e süresiz ara verilirken, zirvede averajla Trabzonspor yer alıyordu. Trabzonspor ve Başakşehir 53 puanla ilk iki sırayı paylaşırken, Galatasaray 50 ve Sivasspor 49 puanla şampiyonluk yarışında olan diğer ekiplerdi. Süper Lig yeniden santrayı Haziran ortasında yaptı. Aradan geçen 5 hafta sonunda ligin zirvesinde beklenmedik puan kayıpları yaşandı. Yarıştan ilk kopan Galatasaray oldu. Rizespor deplasmanında aldığı yenilgiyle pandemi sonrasına başlayan Galatasaray, Trabzonspor ve Alanyaspor’a da yenildi. Gaziantep BK ve Başakşehir ile berabere kalan Galatasaray şampiyonluk yarışına havlu attı. İlk devrenin lideri Sivasspor’un düşüşü pandemi sonrasında da devam etti. Son 4 haftadır galibiyete hasret kalan Yiğidolar, pandemi sonrası sadece bir maçtan 3 puanla ayrılırken, ikişer beraberlik ve yenilgi alıp, şampiyonluk yarışında nefesi tükendi.
Galatasaray ve Sivasspor’un havlu attığı şampiyonluk yarışında Trabzonspor ve Başakşehir yalnız kaldı. Sahasında Ankaragücü ve Antalyaspor’la berabere kalan Trabzonspor, bir beraberlikte Alanyaspor deplasmanında alınca lider girdiği pandemi arasında yarışta rakibinin 4 puan gerisine düştü. Başakşehir ise oynadığı 5 maçın 4’ünü kazanıp, birinde berabere kalarak pandemi sonrası rakiplerinin puan kayıplarını iyi değerlendirdi. Pandemi sonrasının bir başka başarılı Süper Lig ekibi Kasımpaşa oldu. Kasımpaşa 6 maçın 4’ünü kazanıp, birer maçtan beraberlik ve yenilgiyle ayrıldı. Yine kesin düşer gözüyle bakılan Kayserispor’da 6 maçta 12 puan çıkarıp, pandemi sonrasının bir başka başarılı ekibi oldu.
[Hasan Cücük] 11.7.2020 [TR724]
Yolu gözlenen bir “Alem” [Dr. Reşit Haylamaz]
Siyah tenli sahâbîlerden bahsederken Hazreti Bilâl’i (radıyallahu anh) atlamak olmazdı; hitâm-ı misk olsun diye bugün de O’ndan bahsedeceğim.
Anne-babası, nene ve dedeleri de köle olan bir ailenin çocuğu olarak Mekke’de dünyaya gelmişti. Dolayısıyla itilip kakılan, horlanıp hakir görülen bir atmosferde büyüdü.
Ten renginin siyah oluşu, başlı başına bir hakaret sebebiydi; güttüğü hayvanlarla eş tutulduğu anlar, adam yerine konulup lütufta bulunulduğu en kıymetli zamanlarıydı!
Ne gününde söz hakkı ne de geleceği ile ilgili planları vardı! Olamazdı; zira emsalleri gibi onun da hayatı, efendisinin lütfundan ibaretti!
Kölesi olarak bulunduğu evde bitip tükenme bilmeyen bir kin ve nefret vardı; Allah’a (celle celâlühû) ve Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ateş püskürüyorlardı! Ebû Cehil’in kankası Ümeyye İbn-i Halef’in çirkef yüzüne muhatap olduğu anlar, hayatının en karanlık demleriydi.
Ne var ki akışı değiştirmeye ne gücü vardı ne de imkânı; günü gelip de elinden tutan bir Emîn (sallallahu aleyhi ve sellem) olmasaydı, ataları gibi o da unutulup gidecek, iki nesil sonraki kendi nesli bile adını hatırlamayacaktı!
Bir mağarada buluşturmuştu kader onu; Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile birlikte olduğu demlerde süt ikram etmiş ve bu vesileyle ayrılma bilmeyecek bir tanışıklık başlamıştı.
Bambaşka bir tanışıklıktı bu! İnsan yerine konuluyordu!
Öylesine bir değişiklikti ki bu, asırların cenderesine sıkıştırılmış bütün kullukları kaldırıyor ve insanları, “Allah’ın kulu” olma ufkuna yükseltiyordu.
Bunu da çok gördüler ve farklılığını fark ettikleri günden itibaren çile ve mihnet dolu günler başladı Hazreti Bilâl için.
Zira hissiyatına hâkim olamamış ve yaşadığı coşkuyu âşikâr etmişti; en çetin günlerde gürül gürül “imânını” haykıran yedi kişiden birisi de Hazreti Bilâl idi. Dün yüzüne bile bakılmayan siyâh tenli Bilâl, şirke de müşrikliğe de meydan okuyordu!
Kâbe’deki putlara söz sayıp hakaret ettiğini duymuşlardı; Ebû Cehiller, onu da amansız bir takibe aldılar; sahibini sıkıştırıyorlardı!
Ümeyye İbn-i Halef için o, kölelerinden bir köleydi ve hiç riske girmedi; “Alın, sizin olsun; ne yaparsanız yapın!” deyiverdi! Bundan böyle Hazreti Bilâl, Ümeyye İbn-i Halef’in ellerinde, Ebû Cehillerin insafına (!) kalmıştı!
Aldılar onu ve kızgın sahraya götürdüler; kumlar üzerine yatırıyor ve üzerine, takatinin üstünde taşlar koyup sistematik işkence yapıyorlardı!
Allah’ın “kulum”, Resûlü’nün de “Ümmetim” dediği Hazreti Bilâl’i, çoluk çocuğun oyuncağı haline getirmişlerdi; boynuna ipler bağlıyor ve onu, ayak takımının eline verip sokak sokak dolaştırıyor, bir vadiden diğerine sürüklüyorlardı!
İşkencenin en ağırı da inancını, yeni bulduğu kıymetini, Allah ve Resûlü’nü inkara zorlanmasıydı; işkence altında mecalsiz kalsa da “Muhammed’i inkâr et!” baskıları karşısında dudaklarından dökülen bir hakikat vardı: “Ehad.. Ehad!”
Zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü göze almış bir yüreğin taşmasıydı bu. Bitip tükenme bilmeyen kin ve nefreti siyâhî bedeninde söndürürken öylesine mesafe alıyordu ki mücessem bir nur kesilmişti!
Şüphesiz, onun yaşadıklarına en çok üzülen Allah Resûlü idi. Bunu fark eden başka bir firâset harekete geçecek ve bedelini ödemek suretiyle Hazreti Bilâl’i Ümeyye İbn-i Halef’ten satın alacaktı. Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) dediği gibi “Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), efendimiz idi; efendimizi hürriyetine kavuşturuyordu!”
İşte, aradaki fark bu idi; dünkü kıymet bilinmez Bilâl, bugün baş tâcı edilen bir “efendi” olmuştu!
O günden sonra hiç ayrılmadı Bilâl (radıyallahu anh); Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) neredeyse o da mutlaka yanındaydı.
Gün geldi, ekşiyen surat Mekkelilerden o da ayrıldı ve mukaddes bir göç ile Hazreti Bilâl de Medîne’ye hicret etti; artık ne Ümeyye vardı, başında ekşiyen ne de iki de bir horozlanıp duran şirret bir Ebû Cehil!
Mescid’in inşasıyla birlikte insanları namaza davet konuşulurken Nebevî gözün aradığı isimdi, Hazreti Bilâl; ilk ezanını okurken öylesine yürekten, öylesine içliydi ki “Ehad.. Ehad” sesleriyle inlettiği Fârân dağlarına duyururcasına coşkun duygular içindeydi.
Günler, onu da Bedir’e getirdi. Ortamın kızıştığı demlerde bir sürpriz bekliyordu onu; “küfrün başı Ümeyye”, karşısında duruyordu! O gün, hâlâ küçümseyen gözlerle tepeden bakıp ‘dünkü kölem’ muamelesi yaptığı Hazreti Bilâl (radıyallahu anh), çoktan işini bitirmiş, bulunduğu yerden gür bir tekbir sesi yükselmişti!
Her günü daha bir farklıydı Hazreti Bilâl’in; Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu görüyor ve zaman zaman ona, “Hangi amelin sebebiyle bu noktaya ulaştın?” diye soruyordu. Bir defasında Cennet’e girdiğini görmüş ve önünde bir ses işitmiş, sesin sahibini sormuş ve “Önünde yürüyen, Bilâl’dir!” cevabını almıştı. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tasdikiyle bundan böyle O (radıyallahu anh), kendisini Cennet’in iştiyakla beklediği üç kişiden birisiydi!
Hakkında bunca iltifata rağmen O (radıyallahu anh), çok mütevazı idi; hayranlıkla bakan gözler, ihraz ettiği konumunu gıpta konusu yaptıklarında, “Olmaz öyle şey!” demişti. “Ben, bir Habeşliyim; daha dün bir köle idim!”
Kendisini Hazreti Ebû Bekir’den bile üstün tutanların olduğunu duymuştu bir gün. Beyninden vurulmuş gibiydi ve “Nasıl olur? dedi. “Ben, O’nun hasenatından sadece bir haseneyim!”
Çoğu garîb ü gurabâ gibi O’nu da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) evlendirmişti. Ziyaretlerine geldiği günlerden birisinde, hanımının Hazreti Bilâl’i üzdüğünü öğrenince hemen devreye girmiş ve ona, “Sakın Bilâl’i gücendirme!” tembihinde bulunmuştu.
Aslen Mekkeli değildi ama Mekke tutkunu birisiydi, Hazreti Bilâl. Zira Mekke, çilesini çektiği bir şehirdi; taşında toprağında hatıraları vardı! Hastalığının şiddetlenip bayıldığı demlerden birisinde bu özlemini şöyle dile getirmişti:
“Bilmem ki Mekke vadisinde, etrafımı izhir ve celil otları sarmış olarak bir gece daha geçirebilecek miyim? Mecenne suyuna ulaşacağım bir gün daha gelecek mi? Şâme ve Tafîl dağları bana bir kere daha görünecek mi?”
Karıncanın duasına muttali olup ihtiyacını gideren Yüce Kudret, elbette Bilâl’in yakarışını da duyuyordu. O gün de gelecek ve bunlar da olacaktı; o gün Bilâl’in de hasreti dinecekti, ama zamanı vardı…
Derken, gün geldi bir fetihle kapılarını sonuna kadar araladı Mekke. Dört bir cihette o gün “Allahu Ekber!” sadâları yankılanırken Nebevî göz yine Hazreti Bilâl’in üzerindeydi. Öğlen vakti girmişti ve Mekke’deki ilk ezanı da O okuyacaktı! Aynı zamanda bu, hakikatin ayân olduğu yerde butlanın bitişinin ilanıydı!
Son ezanını da bir Pazartesi sabahında okumuştu. O günün kuşluk vaktinde gurûb eden Güneş’in ardından bir daha ezan okuyamaz oldu. Bağrına taş basıp yüreğindeki ateşi söndürmeyi defalarca denedi ama buna imkân yoktu; nutku tutulmuştu!
O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) olmadığı bir dünyanın ne tadı vardı ne de tuzu. Halife Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) yanına geldi bir gün ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine söylediği bir hadisi nakletti O’na; “Ey Bilâl!” demişti, bir gün. “Allah yolunda cihâddan daha faziletli bir başka amel yoktur!”
Anlamıştı, maksadını Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ama yine de sordu:
“Ne demek istiyorsun, ey Bilâl?”
“Ölünceye kadar kendimi Allah için vakfetmek!” dedi.
Aynı hicranla kıvranan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), “Peki” dedi. “Ezanımızı kim okuyacak?”
Yüreği yangın yeri Hazreti Bilâl’in mukabelesi, “Resûlullah’tan sonra ben ezan okuyamam!” şeklindeydi.
Halife’nin bundan hoşnut olmadığını görünce bir adım daha attı ve “Sen” dedi. “Beni, Allah için mi yoksa kendin için mi satın alıp hürriyete kavuşturdun?”
Cevabı belliydi:
“Tabii ki Allah için!”
İstediği cevap gelmişti ve bunun üzerine şunları söyledi:
“Şayet beni kendin için satın alıp hürriyete kavuşturmuşsan, yanında tutabilirsin. Hakkın var buna; o zaman dediğini yaparım. Ancak bunu, Allah için yapmışsan bırak da bugün ben, Allah için cihâd edeyim.”
Böylesine bir kararlılığa ne denilebilirdi ki!
Bundan böyle Hazreti Bilâl için Medîne, uzaktan bakılıp hasreti çekilen bir şehirdi. Zira, Şâm cihetine giden bir seriyyeye dahil olmuş ve yüreğini orada bırakarak ayrılmıştı Medîne’den.
Günler aktı geçti. Arkadan gelen Hazreti Ömer de (radıyallahu anh) özlemişti O’nu. Aynı zamanda ezanına hasret kulaklar vardı Medîne’de ve değişik mahfillerin konusu oluyordu Hazreti Bilâl.
Ve bir gün Şâm’a, Hazreti Bilâl’i ziyarete geldi Hazreti Ömer (radıyallahu anh). Oturdu ve hasret giderdiler, uzun uzadıya. Derken sözü, ezana getirdi ve “Medîneliler seni, ezanını bekliyor, ey Bilâl!” dedi Hazreti Ömer (radıyallahu anh).
O günlerde bir de rüya görmüştü. Yıllarca hasretiyle yanıp tutuştuğu Efendisi gecesine teşrif etmiş ve “Bu kadar ayrılık da niye; bizi ziyaret vakti gelmedi mi ey Bilâl?” demişti O’na.
Ortada bir iktiran vardı ve Halîfe ile birlikte Medîne’ye geldi.
O gün bayramdı, Medîneliler için… Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin etrafına almış öpüp öpüp sarılıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Tabii ağlayan sadece onlar değildi; Cennet gülü bedenlerinde dedelerinin kokusunu alan Hazreti Bilâl de bırakmıştı kendini; tarifi imkânsız bir duygu seliydi yaşanan!
Fırsatı kaçırmadı ve eski günlerde olduğu gibi ezan okumasını istediler, Hazreti Bilâl’den (radıyallahu anh). Üzerine kilitlenen her gözün talebi olan bu isteği kabul etmek zorunda kaldı o gün ve tan yeri ağarırken Medîne’de, âşinâ oldukları bir ses yükselmeye başladı:
“Allahu Ekber.. Allahu Ekber!”
Duyanı kendine çeken bir sesti, Bilâl’in sesiydi bu! Düne kadar Resûlullah’ın bulunduğu her yerde ezanı O okumuştu; ezana “alem” olmuştu, Hazreti Bilâl! öylesine farklı bir hava oluşmuştu ki Bilâl’in sesini duyan herkes, Mescid’e Resûlullah’ın geldiğini düşünür olmuştu; “Müezzini gelmiş ise İmâm da gelmiştir!” diyorlardı!
Ancak, bir türlü “Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullah!” diyemedi o gün Hazreti Bilâl; hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yanı başında olup bitenlerin şahidi Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şehadetini bir türlü haykıramamıştı.
Hazreti Bilâl’in ezanı yarım kaldı o gün.
Ancak, insanlar bir sel gibi Mescid’e aktı o sabah; mealiyata ait duyguların zirve yaptığı bir bayram yeriydi, o gün Medîne. Kaynayan bir kazan gibiydi Mescid-i Nebevî ve şüphesiz en çok ağlayanlardan birisi de böylesine bir işe vesile olan Hazreti Ömer idi (radıyallahu anh).
Dünün kıymet vermediği siyâhî bir köle bugün, herkesin sarılıp hasret giderdiği bir baş yüce konumundaydı.
Ne var ki Hazreti Bilâl’in yüreği dayanamadı bu coşkuya ve herkes ile helalleşerek yeniden Şâm’ın yolunu tuttu. Hayata veda zamanı geldiği gün, “Yarın dostlara kavuşacağız; Muhammed ve yanındakilere!” deyince hanımı müdahil oldu:
“Bir vuslat bu; ne mutlu bize!”
O gün bugün, milyonların adı hep “Bilâl” oldu, O’na olan sevginin bir tezahürü olarak. Üstelik, yüz binin üzerindeki Sahâbe’nin yüzde doksanının adını bile bilemezken bugün “Bilâl” ismini duyanların zihninde canlanan adres hep aynı.
İşte, iki nesil sonra unutulup gidecek siyâhî köleyi, Kıyâmet’e kadar gönüllere nakşeden bir inancın adıdır İslâm ve bugün biz, bu İslâm’a ne kadar muhtacız!
[Dr. Reşit Haylamaz] 11.7.2020 [TR724]
Anne-babası, nene ve dedeleri de köle olan bir ailenin çocuğu olarak Mekke’de dünyaya gelmişti. Dolayısıyla itilip kakılan, horlanıp hakir görülen bir atmosferde büyüdü.
Ten renginin siyah oluşu, başlı başına bir hakaret sebebiydi; güttüğü hayvanlarla eş tutulduğu anlar, adam yerine konulup lütufta bulunulduğu en kıymetli zamanlarıydı!
Ne gününde söz hakkı ne de geleceği ile ilgili planları vardı! Olamazdı; zira emsalleri gibi onun da hayatı, efendisinin lütfundan ibaretti!
Kölesi olarak bulunduğu evde bitip tükenme bilmeyen bir kin ve nefret vardı; Allah’a (celle celâlühû) ve Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ateş püskürüyorlardı! Ebû Cehil’in kankası Ümeyye İbn-i Halef’in çirkef yüzüne muhatap olduğu anlar, hayatının en karanlık demleriydi.
Ne var ki akışı değiştirmeye ne gücü vardı ne de imkânı; günü gelip de elinden tutan bir Emîn (sallallahu aleyhi ve sellem) olmasaydı, ataları gibi o da unutulup gidecek, iki nesil sonraki kendi nesli bile adını hatırlamayacaktı!
Bir mağarada buluşturmuştu kader onu; Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile birlikte olduğu demlerde süt ikram etmiş ve bu vesileyle ayrılma bilmeyecek bir tanışıklık başlamıştı.
Bambaşka bir tanışıklıktı bu! İnsan yerine konuluyordu!
Öylesine bir değişiklikti ki bu, asırların cenderesine sıkıştırılmış bütün kullukları kaldırıyor ve insanları, “Allah’ın kulu” olma ufkuna yükseltiyordu.
Bunu da çok gördüler ve farklılığını fark ettikleri günden itibaren çile ve mihnet dolu günler başladı Hazreti Bilâl için.
Zira hissiyatına hâkim olamamış ve yaşadığı coşkuyu âşikâr etmişti; en çetin günlerde gürül gürül “imânını” haykıran yedi kişiden birisi de Hazreti Bilâl idi. Dün yüzüne bile bakılmayan siyâh tenli Bilâl, şirke de müşrikliğe de meydan okuyordu!
Kâbe’deki putlara söz sayıp hakaret ettiğini duymuşlardı; Ebû Cehiller, onu da amansız bir takibe aldılar; sahibini sıkıştırıyorlardı!
Ümeyye İbn-i Halef için o, kölelerinden bir köleydi ve hiç riske girmedi; “Alın, sizin olsun; ne yaparsanız yapın!” deyiverdi! Bundan böyle Hazreti Bilâl, Ümeyye İbn-i Halef’in ellerinde, Ebû Cehillerin insafına (!) kalmıştı!
Aldılar onu ve kızgın sahraya götürdüler; kumlar üzerine yatırıyor ve üzerine, takatinin üstünde taşlar koyup sistematik işkence yapıyorlardı!
Allah’ın “kulum”, Resûlü’nün de “Ümmetim” dediği Hazreti Bilâl’i, çoluk çocuğun oyuncağı haline getirmişlerdi; boynuna ipler bağlıyor ve onu, ayak takımının eline verip sokak sokak dolaştırıyor, bir vadiden diğerine sürüklüyorlardı!
İşkencenin en ağırı da inancını, yeni bulduğu kıymetini, Allah ve Resûlü’nü inkara zorlanmasıydı; işkence altında mecalsiz kalsa da “Muhammed’i inkâr et!” baskıları karşısında dudaklarından dökülen bir hakikat vardı: “Ehad.. Ehad!”
Zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü göze almış bir yüreğin taşmasıydı bu. Bitip tükenme bilmeyen kin ve nefreti siyâhî bedeninde söndürürken öylesine mesafe alıyordu ki mücessem bir nur kesilmişti!
Şüphesiz, onun yaşadıklarına en çok üzülen Allah Resûlü idi. Bunu fark eden başka bir firâset harekete geçecek ve bedelini ödemek suretiyle Hazreti Bilâl’i Ümeyye İbn-i Halef’ten satın alacaktı. Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) dediği gibi “Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), efendimiz idi; efendimizi hürriyetine kavuşturuyordu!”
İşte, aradaki fark bu idi; dünkü kıymet bilinmez Bilâl, bugün baş tâcı edilen bir “efendi” olmuştu!
O günden sonra hiç ayrılmadı Bilâl (radıyallahu anh); Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) neredeyse o da mutlaka yanındaydı.
Gün geldi, ekşiyen surat Mekkelilerden o da ayrıldı ve mukaddes bir göç ile Hazreti Bilâl de Medîne’ye hicret etti; artık ne Ümeyye vardı, başında ekşiyen ne de iki de bir horozlanıp duran şirret bir Ebû Cehil!
Mescid’in inşasıyla birlikte insanları namaza davet konuşulurken Nebevî gözün aradığı isimdi, Hazreti Bilâl; ilk ezanını okurken öylesine yürekten, öylesine içliydi ki “Ehad.. Ehad” sesleriyle inlettiği Fârân dağlarına duyururcasına coşkun duygular içindeydi.
Günler, onu da Bedir’e getirdi. Ortamın kızıştığı demlerde bir sürpriz bekliyordu onu; “küfrün başı Ümeyye”, karşısında duruyordu! O gün, hâlâ küçümseyen gözlerle tepeden bakıp ‘dünkü kölem’ muamelesi yaptığı Hazreti Bilâl (radıyallahu anh), çoktan işini bitirmiş, bulunduğu yerden gür bir tekbir sesi yükselmişti!
Her günü daha bir farklıydı Hazreti Bilâl’in; Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu görüyor ve zaman zaman ona, “Hangi amelin sebebiyle bu noktaya ulaştın?” diye soruyordu. Bir defasında Cennet’e girdiğini görmüş ve önünde bir ses işitmiş, sesin sahibini sormuş ve “Önünde yürüyen, Bilâl’dir!” cevabını almıştı. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tasdikiyle bundan böyle O (radıyallahu anh), kendisini Cennet’in iştiyakla beklediği üç kişiden birisiydi!
Hakkında bunca iltifata rağmen O (radıyallahu anh), çok mütevazı idi; hayranlıkla bakan gözler, ihraz ettiği konumunu gıpta konusu yaptıklarında, “Olmaz öyle şey!” demişti. “Ben, bir Habeşliyim; daha dün bir köle idim!”
Kendisini Hazreti Ebû Bekir’den bile üstün tutanların olduğunu duymuştu bir gün. Beyninden vurulmuş gibiydi ve “Nasıl olur? dedi. “Ben, O’nun hasenatından sadece bir haseneyim!”
Çoğu garîb ü gurabâ gibi O’nu da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) evlendirmişti. Ziyaretlerine geldiği günlerden birisinde, hanımının Hazreti Bilâl’i üzdüğünü öğrenince hemen devreye girmiş ve ona, “Sakın Bilâl’i gücendirme!” tembihinde bulunmuştu.
Aslen Mekkeli değildi ama Mekke tutkunu birisiydi, Hazreti Bilâl. Zira Mekke, çilesini çektiği bir şehirdi; taşında toprağında hatıraları vardı! Hastalığının şiddetlenip bayıldığı demlerden birisinde bu özlemini şöyle dile getirmişti:
“Bilmem ki Mekke vadisinde, etrafımı izhir ve celil otları sarmış olarak bir gece daha geçirebilecek miyim? Mecenne suyuna ulaşacağım bir gün daha gelecek mi? Şâme ve Tafîl dağları bana bir kere daha görünecek mi?”
Karıncanın duasına muttali olup ihtiyacını gideren Yüce Kudret, elbette Bilâl’in yakarışını da duyuyordu. O gün de gelecek ve bunlar da olacaktı; o gün Bilâl’in de hasreti dinecekti, ama zamanı vardı…
Derken, gün geldi bir fetihle kapılarını sonuna kadar araladı Mekke. Dört bir cihette o gün “Allahu Ekber!” sadâları yankılanırken Nebevî göz yine Hazreti Bilâl’in üzerindeydi. Öğlen vakti girmişti ve Mekke’deki ilk ezanı da O okuyacaktı! Aynı zamanda bu, hakikatin ayân olduğu yerde butlanın bitişinin ilanıydı!
Son ezanını da bir Pazartesi sabahında okumuştu. O günün kuşluk vaktinde gurûb eden Güneş’in ardından bir daha ezan okuyamaz oldu. Bağrına taş basıp yüreğindeki ateşi söndürmeyi defalarca denedi ama buna imkân yoktu; nutku tutulmuştu!
O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) olmadığı bir dünyanın ne tadı vardı ne de tuzu. Halife Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) yanına geldi bir gün ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine söylediği bir hadisi nakletti O’na; “Ey Bilâl!” demişti, bir gün. “Allah yolunda cihâddan daha faziletli bir başka amel yoktur!”
Anlamıştı, maksadını Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ama yine de sordu:
“Ne demek istiyorsun, ey Bilâl?”
“Ölünceye kadar kendimi Allah için vakfetmek!” dedi.
Aynı hicranla kıvranan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), “Peki” dedi. “Ezanımızı kim okuyacak?”
Yüreği yangın yeri Hazreti Bilâl’in mukabelesi, “Resûlullah’tan sonra ben ezan okuyamam!” şeklindeydi.
Halife’nin bundan hoşnut olmadığını görünce bir adım daha attı ve “Sen” dedi. “Beni, Allah için mi yoksa kendin için mi satın alıp hürriyete kavuşturdun?”
Cevabı belliydi:
“Tabii ki Allah için!”
İstediği cevap gelmişti ve bunun üzerine şunları söyledi:
“Şayet beni kendin için satın alıp hürriyete kavuşturmuşsan, yanında tutabilirsin. Hakkın var buna; o zaman dediğini yaparım. Ancak bunu, Allah için yapmışsan bırak da bugün ben, Allah için cihâd edeyim.”
Böylesine bir kararlılığa ne denilebilirdi ki!
Bundan böyle Hazreti Bilâl için Medîne, uzaktan bakılıp hasreti çekilen bir şehirdi. Zira, Şâm cihetine giden bir seriyyeye dahil olmuş ve yüreğini orada bırakarak ayrılmıştı Medîne’den.
Günler aktı geçti. Arkadan gelen Hazreti Ömer de (radıyallahu anh) özlemişti O’nu. Aynı zamanda ezanına hasret kulaklar vardı Medîne’de ve değişik mahfillerin konusu oluyordu Hazreti Bilâl.
Ve bir gün Şâm’a, Hazreti Bilâl’i ziyarete geldi Hazreti Ömer (radıyallahu anh). Oturdu ve hasret giderdiler, uzun uzadıya. Derken sözü, ezana getirdi ve “Medîneliler seni, ezanını bekliyor, ey Bilâl!” dedi Hazreti Ömer (radıyallahu anh).
O günlerde bir de rüya görmüştü. Yıllarca hasretiyle yanıp tutuştuğu Efendisi gecesine teşrif etmiş ve “Bu kadar ayrılık da niye; bizi ziyaret vakti gelmedi mi ey Bilâl?” demişti O’na.
Ortada bir iktiran vardı ve Halîfe ile birlikte Medîne’ye geldi.
O gün bayramdı, Medîneliler için… Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin etrafına almış öpüp öpüp sarılıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Tabii ağlayan sadece onlar değildi; Cennet gülü bedenlerinde dedelerinin kokusunu alan Hazreti Bilâl de bırakmıştı kendini; tarifi imkânsız bir duygu seliydi yaşanan!
Fırsatı kaçırmadı ve eski günlerde olduğu gibi ezan okumasını istediler, Hazreti Bilâl’den (radıyallahu anh). Üzerine kilitlenen her gözün talebi olan bu isteği kabul etmek zorunda kaldı o gün ve tan yeri ağarırken Medîne’de, âşinâ oldukları bir ses yükselmeye başladı:
“Allahu Ekber.. Allahu Ekber!”
Duyanı kendine çeken bir sesti, Bilâl’in sesiydi bu! Düne kadar Resûlullah’ın bulunduğu her yerde ezanı O okumuştu; ezana “alem” olmuştu, Hazreti Bilâl! öylesine farklı bir hava oluşmuştu ki Bilâl’in sesini duyan herkes, Mescid’e Resûlullah’ın geldiğini düşünür olmuştu; “Müezzini gelmiş ise İmâm da gelmiştir!” diyorlardı!
Ancak, bir türlü “Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullah!” diyemedi o gün Hazreti Bilâl; hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yanı başında olup bitenlerin şahidi Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şehadetini bir türlü haykıramamıştı.
Hazreti Bilâl’in ezanı yarım kaldı o gün.
Ancak, insanlar bir sel gibi Mescid’e aktı o sabah; mealiyata ait duyguların zirve yaptığı bir bayram yeriydi, o gün Medîne. Kaynayan bir kazan gibiydi Mescid-i Nebevî ve şüphesiz en çok ağlayanlardan birisi de böylesine bir işe vesile olan Hazreti Ömer idi (radıyallahu anh).
Dünün kıymet vermediği siyâhî bir köle bugün, herkesin sarılıp hasret giderdiği bir baş yüce konumundaydı.
Ne var ki Hazreti Bilâl’in yüreği dayanamadı bu coşkuya ve herkes ile helalleşerek yeniden Şâm’ın yolunu tuttu. Hayata veda zamanı geldiği gün, “Yarın dostlara kavuşacağız; Muhammed ve yanındakilere!” deyince hanımı müdahil oldu:
“Bir vuslat bu; ne mutlu bize!”
O gün bugün, milyonların adı hep “Bilâl” oldu, O’na olan sevginin bir tezahürü olarak. Üstelik, yüz binin üzerindeki Sahâbe’nin yüzde doksanının adını bile bilemezken bugün “Bilâl” ismini duyanların zihninde canlanan adres hep aynı.
İşte, iki nesil sonra unutulup gidecek siyâhî köleyi, Kıyâmet’e kadar gönüllere nakşeden bir inancın adıdır İslâm ve bugün biz, bu İslâm’a ne kadar muhtacız!
[Dr. Reşit Haylamaz] 11.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Güven inşası ve şeffaflık [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Güven inşası ile şeffaflık arasında ayrılamaz bir ilişki vardır. İnsanlar kapalı, gizemli, anlaşılmaz, ne yapacağı öngörülemez yapılardan/organizasyonlardan korkar, çekinir, ama güvenmez. Halk mafyadan ve mafyatik yönetimlerden korkar, ama onlara güvenmez. Üst düzey görev yapanlar dahil, totaliter ve otoriter ülke vatandaşları kendi devletinden korkar, ama güvenmez. Parasını demokratik ülkelere çıkarır, çoluk çocuğunu demokratik, güvenli bir ülkede yaşatmak ister. Çünkü güven, ne yapacağı kestirilebilen, kuralları belirli kişilere, kurumlara, devletlere duyulur. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan, neye göre hareket ettiği bilinmeyen, ilkeleri-esasları olmayan kişilere ve yapılara kimse güvenmez.
Şeffaflık ile de denetlenebilirlik birbirine çok sıkı şekilde bağlıdır. Denetlenemeyen bir şey şeffaf değildir. Denetimi, eğer adına “denetçi”, “müfettiş” denen birisinin gelip bazı şeylere bakması, onaylaması, rapor yazması şeklinde anlarsak yanılırız. Bu kabil denetim Kuzey Kore dahil her yerde var zaten. Denetimin pek çok şekli var: idari denetim, siyasi denetim, kamuoyu denetimi, yargı denetimi, iç denetim, dış denetim… Otoriter yapılarda/ülkelerde de farklı denetim araçları bulunabilir, ama bu farklı araçların hepsi aynı otoriteye bağlıdır ve onun namına, onun ihtiyaç duyması nedeniyle, o istediği kadar çalışır. Demokratik ülkelerde/yapılarda denetim kamu yararı için, paydaşların, katılımcıların haklarını ve çıkarlarını korumak için vardır. Çok sayıda denetim yolunun olması, farklı kanallardan, farklı gözlerle işleyişi kontrol edebilmek ve denetim bir yerde tıkanırsa başka yoldan arızaları bulabilmek içindir. Demokratik ülkelerde denetimin etkin ve sonuç alıcı olmasının nedeni, denetim organlarının bağımsız olması ve süreçlerin şeffaf yürütülmesidir. Raporların, verilerin “gizli” değil, halka açık ve ulaşılabilir olmasıdır.
Denetlenebilir, erişilebilir, sorgulanabilir olmayan şeyler şeffaf olmaz. Şeffaflık ve denetlenebilirlik iç içedir. Şeffaf ve denetlenebilir olmayan konulara/kişilere insanlar güven duymaz.
Şeffaflık ve denetlenebilirlik noktasında 3 temel konu öne çıkar. Bu konularda şeffaflık ve denetlenebilirlik yoksa, başka alanlarda gösterilecek şeffaflık-denetim faaliyetleri anlamsız kalır.
Bir şekilde bir devlet, yapı, kişi güven erozyonu yaşadı ise neler yapmalı? Tekrar güven inşası için nelere dikkat edilmeli?
SÖZÜNDE DURMA: Güven sözle değil, eylemle inşa edilir. Sürekli söz vermek ve yapmamak güveni erozyona uğratan en önemli etkendir. Kurumsal veya bireysel anlamda verilen sözlerin tutulması ve takip edilmesi güveni tahkim eder. Taahhütlerin karşılanmaması veya gerektiği nitelikte ve nicelikte karşılanmaması güveni sarsar. Onun için söz verirken, taahhütte bulunurken çok iyi tetkik edip, şartları, durumu bilerek söz vermek gerekir.
TÖHMETTEN KAÇINMA: Öndeki kimselerin suizandan kaçınmaları yanında suizanna sebep olmayacak şekilde şeffaf olmaları önemlidir. Mali mevzular güveni en çok aşındıran konudur. İşin içinde para varsa şeffaflık, bilgilendirme çok daha önem kazanıyor.
LİYAKATI GÖZETME: Doğru konumlara, doğru ve liyakat sahibi insanı koyma güven inşasında çok önemlidir. Şaibeli, sıkıntılı ve insan ilişkileri problemli kimseleri istihdam etmek güven erozyonunu hızlandırır.
PROBLEM ÇÖZME MERCİLERİ OLMALI: Derdi, sıkıntısı, şikayeti olan insanlara kapıların açık olması, onların dinlenilmesi güven inşasında zarurettir. İnsanlar bir problem yaşadığında ne yapacağını, nereye gideceğini, nasıl çözebileceğini bilirse kendisini güvende, huzurlu hisseder. Bunların önceden belirlenip deklare edilmesi gerekir.
TEMEL ESASLAR-KURALLAR NET OLMALI: Her kurumda, şirkette, yapıda kurallar, ilkeler belli olmalı. Kişiye göre değişebilen, esneyebilen kuralların ve işleyişin olduğu yapılar insanlara güven vermez. Hukuk devletlerinde kanuna dayanmayan suç olmaz. Yargıçlar, yöneticiler dahil kimse keyfi davranamaz, kimse keyfi suç uyduramaz. Ceza yasaları, ceza usul yasaları buna engel olmak için vardır. Cezaların, ödüllerin, terfilerin, tenzillerin, işten atmaların.. kuralları önceden ve yazılı olarak bilinmesi güven inşası için şarttır.
HATAYI KABUL: Yapılan hataları yok saymak, inkar etmek, zamana bırakmak güven kaybına neden olur. Hatayı kabul güven erozyonunu durdurur. Hatayı tekrar etmemek için çaba sarfetmek, güzel ve yararlı işler yapmak ise güveni güçlendirir. Büyük Otomotiv şirketlerinin özür dileyerek, arızalı araçları geri çağırıp büyük maliyetlere katlanması aslında bir güven inşasıdır. Keza aldığınız malı iade edebilme garantisinin olması, hataya karşı şikayet edebilme, değiştirme yollarının açık olması şirketlere güveni temin eder.
SEMİNER, EĞİTİM ALMA: Güven inşasında, kurumların başında bulunan, önde ve temsil yönü olan kimselerin durumu, duruşu, davranışları çok önemlidir. İnsanlara temas eden bu kimselere güven inşası hakkında seminerler, eğitimler verilebilir. Gerekirse bu eğitimler prefösyonel şirketlere verdirilebilir.
AMAÇ KADAR ARAÇ DA ÖNEMLİDİR: Bir amaç/faaliyet için doğru, meşru araçların, gerekli-yeterli şekilde kullanılması ve bunun böyle olduğunun bilinmesi güven inşasında hayatidir. Faizsiz bir bankayı kurtarmak için insanlar faizle borçlanmaya teşvik ediliyorsa araçtan dolayı sorgulama olur. A ülkesi diye toplanan kurban B ülkesinde kesiliyorsa, toplanan fazla miktar bilgi verilmeden farklı bir hayır işine harcanıyorsa, bir yolsuzluk, suistimal olmasa dahi insanların güveni eksilir.
İNSANA DOKUNMA:Güven inşasında insana dokunmak, onların ihtiyaçlarını en efektif ve hızlı şekilde çözebilmek çok önemlidir. Şu anda dünyanın her yerinde çok sayıda mağdur, mazlum, muhacir, işsiz insan var. Bu insanların problemlerini etkin ve hızlı çözme, onlara dokunma güven inşası için muvazzaf arkadaşlara büyük bir fırsat sunuyor.
KURUMSAL MUHATAPLIK ÖNEMLİ: İnsanlar kişilerden öte kurumsal yapılara, heyetlere güvenir. Bu nedenle insanlarla muhatap olurken, problemleri çözerken şahıs olarak değil, heyet halinde veya heyet/kurum namına muhatap olmak daha çok güven verir. Mali konularda sorumlu kişi yerine 3 kişilik heyetin olması, 3 anahtar ilkesinin üzerinde basa basa durulması bu nedenledir.
Güven inşası herşeyden öte bir süreç meselesidir. Her yanlış, her kaos, her iflas, her başarısızlık, her çatışma, her zamanlama hatası güven binasından bir duvar götürür. Her isabetli, yararlı, gerekli adım ise o duvara sadece bir taş koyar. Yıkılmalar, güvensizlikler binaların çöküşü, duvarların yıkılması şeklinde yaşanırken, güven inşası taş taş ve yavaş yavaş olur. sabır ve süreklilik ister.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 11.7.2020 [TR724]
Şeffaflık ile de denetlenebilirlik birbirine çok sıkı şekilde bağlıdır. Denetlenemeyen bir şey şeffaf değildir. Denetimi, eğer adına “denetçi”, “müfettiş” denen birisinin gelip bazı şeylere bakması, onaylaması, rapor yazması şeklinde anlarsak yanılırız. Bu kabil denetim Kuzey Kore dahil her yerde var zaten. Denetimin pek çok şekli var: idari denetim, siyasi denetim, kamuoyu denetimi, yargı denetimi, iç denetim, dış denetim… Otoriter yapılarda/ülkelerde de farklı denetim araçları bulunabilir, ama bu farklı araçların hepsi aynı otoriteye bağlıdır ve onun namına, onun ihtiyaç duyması nedeniyle, o istediği kadar çalışır. Demokratik ülkelerde/yapılarda denetim kamu yararı için, paydaşların, katılımcıların haklarını ve çıkarlarını korumak için vardır. Çok sayıda denetim yolunun olması, farklı kanallardan, farklı gözlerle işleyişi kontrol edebilmek ve denetim bir yerde tıkanırsa başka yoldan arızaları bulabilmek içindir. Demokratik ülkelerde denetimin etkin ve sonuç alıcı olmasının nedeni, denetim organlarının bağımsız olması ve süreçlerin şeffaf yürütülmesidir. Raporların, verilerin “gizli” değil, halka açık ve ulaşılabilir olmasıdır.
Denetlenebilir, erişilebilir, sorgulanabilir olmayan şeyler şeffaf olmaz. Şeffaflık ve denetlenebilirlik iç içedir. Şeffaf ve denetlenebilir olmayan konulara/kişilere insanlar güven duymaz.
Şeffaflık ve denetlenebilirlik noktasında 3 temel konu öne çıkar. Bu konularda şeffaflık ve denetlenebilirlik yoksa, başka alanlarda gösterilecek şeffaflık-denetim faaliyetleri anlamsız kalır.
- Kararlar konusunda şeffaflık ve denetlenebilirlik
- Finans (gelirler ve giderler) konusunda şeffaflık ve denetlenebilirlik
- Personel seçimi, atamalar, görevlendirmeler açısından şeffaflık ve denetlenebilirlik.
Bir şekilde bir devlet, yapı, kişi güven erozyonu yaşadı ise neler yapmalı? Tekrar güven inşası için nelere dikkat edilmeli?
SÖZÜNDE DURMA: Güven sözle değil, eylemle inşa edilir. Sürekli söz vermek ve yapmamak güveni erozyona uğratan en önemli etkendir. Kurumsal veya bireysel anlamda verilen sözlerin tutulması ve takip edilmesi güveni tahkim eder. Taahhütlerin karşılanmaması veya gerektiği nitelikte ve nicelikte karşılanmaması güveni sarsar. Onun için söz verirken, taahhütte bulunurken çok iyi tetkik edip, şartları, durumu bilerek söz vermek gerekir.
TÖHMETTEN KAÇINMA: Öndeki kimselerin suizandan kaçınmaları yanında suizanna sebep olmayacak şekilde şeffaf olmaları önemlidir. Mali mevzular güveni en çok aşındıran konudur. İşin içinde para varsa şeffaflık, bilgilendirme çok daha önem kazanıyor.
LİYAKATI GÖZETME: Doğru konumlara, doğru ve liyakat sahibi insanı koyma güven inşasında çok önemlidir. Şaibeli, sıkıntılı ve insan ilişkileri problemli kimseleri istihdam etmek güven erozyonunu hızlandırır.
PROBLEM ÇÖZME MERCİLERİ OLMALI: Derdi, sıkıntısı, şikayeti olan insanlara kapıların açık olması, onların dinlenilmesi güven inşasında zarurettir. İnsanlar bir problem yaşadığında ne yapacağını, nereye gideceğini, nasıl çözebileceğini bilirse kendisini güvende, huzurlu hisseder. Bunların önceden belirlenip deklare edilmesi gerekir.
TEMEL ESASLAR-KURALLAR NET OLMALI: Her kurumda, şirkette, yapıda kurallar, ilkeler belli olmalı. Kişiye göre değişebilen, esneyebilen kuralların ve işleyişin olduğu yapılar insanlara güven vermez. Hukuk devletlerinde kanuna dayanmayan suç olmaz. Yargıçlar, yöneticiler dahil kimse keyfi davranamaz, kimse keyfi suç uyduramaz. Ceza yasaları, ceza usul yasaları buna engel olmak için vardır. Cezaların, ödüllerin, terfilerin, tenzillerin, işten atmaların.. kuralları önceden ve yazılı olarak bilinmesi güven inşası için şarttır.
HATAYI KABUL: Yapılan hataları yok saymak, inkar etmek, zamana bırakmak güven kaybına neden olur. Hatayı kabul güven erozyonunu durdurur. Hatayı tekrar etmemek için çaba sarfetmek, güzel ve yararlı işler yapmak ise güveni güçlendirir. Büyük Otomotiv şirketlerinin özür dileyerek, arızalı araçları geri çağırıp büyük maliyetlere katlanması aslında bir güven inşasıdır. Keza aldığınız malı iade edebilme garantisinin olması, hataya karşı şikayet edebilme, değiştirme yollarının açık olması şirketlere güveni temin eder.
SEMİNER, EĞİTİM ALMA: Güven inşasında, kurumların başında bulunan, önde ve temsil yönü olan kimselerin durumu, duruşu, davranışları çok önemlidir. İnsanlara temas eden bu kimselere güven inşası hakkında seminerler, eğitimler verilebilir. Gerekirse bu eğitimler prefösyonel şirketlere verdirilebilir.
AMAÇ KADAR ARAÇ DA ÖNEMLİDİR: Bir amaç/faaliyet için doğru, meşru araçların, gerekli-yeterli şekilde kullanılması ve bunun böyle olduğunun bilinmesi güven inşasında hayatidir. Faizsiz bir bankayı kurtarmak için insanlar faizle borçlanmaya teşvik ediliyorsa araçtan dolayı sorgulama olur. A ülkesi diye toplanan kurban B ülkesinde kesiliyorsa, toplanan fazla miktar bilgi verilmeden farklı bir hayır işine harcanıyorsa, bir yolsuzluk, suistimal olmasa dahi insanların güveni eksilir.
İNSANA DOKUNMA:Güven inşasında insana dokunmak, onların ihtiyaçlarını en efektif ve hızlı şekilde çözebilmek çok önemlidir. Şu anda dünyanın her yerinde çok sayıda mağdur, mazlum, muhacir, işsiz insan var. Bu insanların problemlerini etkin ve hızlı çözme, onlara dokunma güven inşası için muvazzaf arkadaşlara büyük bir fırsat sunuyor.
KURUMSAL MUHATAPLIK ÖNEMLİ: İnsanlar kişilerden öte kurumsal yapılara, heyetlere güvenir. Bu nedenle insanlarla muhatap olurken, problemleri çözerken şahıs olarak değil, heyet halinde veya heyet/kurum namına muhatap olmak daha çok güven verir. Mali konularda sorumlu kişi yerine 3 kişilik heyetin olması, 3 anahtar ilkesinin üzerinde basa basa durulması bu nedenledir.
Güven inşası herşeyden öte bir süreç meselesidir. Her yanlış, her kaos, her iflas, her başarısızlık, her çatışma, her zamanlama hatası güven binasından bir duvar götürür. Her isabetli, yararlı, gerekli adım ise o duvara sadece bir taş koyar. Yıkılmalar, güvensizlikler binaların çöküşü, duvarların yıkılması şeklinde yaşanırken, güven inşası taş taş ve yavaş yavaş olur. sabır ve süreklilik ister.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 11.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Perde ile Tuvalin izdivacı: Değirmen ve Haç [M.Nedim Hazar]
Lech Majewski’nin 2011 yapımı sıra dışı filmi ‘The Mill and The Cross’ sanatın iki ana damarını iç içe geçiren farklı bir deneyim. Değirmen ve Haç isimli bu şaşırtıcı film, seyirciyi yüzyıllar öncesine götürüp, hem tarihe şahitlik ediyor hem de izleyiciyi bir sanatçının ruh dünyasının eşiğine iliştirip, o muazzam eserleri nasıl yaptığını hissettirmeye çalışıyor.
Filme geçmeden önce kahramanının gerçek öyküsüne bir göz atmak yararlı olacaktır.
Bir çığır açan ressamdır Flaman Pieter Brueghel. (Sonradan isminden ‘h’yi çıkarıp atmış, resimlerini Bruegel olarak imzalamıştır) Akla ziyan detaycılığı, perspektif tercihleri ve renk seçimiyle Kuzey Avrupa resminin ustalarının önde gelenidir.
Her ne kadar kaynaklarda doğum tarihi 1525 olarak geçse de, hayatı hakkındaki malumatımız birer ‘kırıntı’dan öteye gitmiyor maalesef. Sanatçının, gençliği ve eğitimine ilişkin bilgiler çok az. Doğum yeri Breda’nın, Hollanda’ da doğduğuna ilişkin kayıtlar mevcut olmasına karşın, Hollanda kenti Breda’ da mı yoksa Latince’ de Breda şeklinde anılan Belçika kenti Bree’ de mi doğduğuna ilişkin bir tartışma vardır. Daha sonra kızı Mayken ile evleneceği başka bir usta Pieter Coecke van Aelst’ in çıraklık yaptığı biliniyor. Fransa ve İtalya’ da bulunduktan sonra 1551’ de ressam loncasına “usta” olarak kabul edileceği Antwerp’ e geçmiş. İlk manzara resimlerini buralarda yapıyor ve ünlü minyatürcü Giulio Clovio ile tanıştı ve beraber çalışıyor Brueghel. İtalya hayatının Brueghel’in ruh dünyasını ciddi anlamda şekillendirdiği söylenir. Nitekim 1556 yılından sonra öğretici ve ahlakçı konulara ağırlık verdiğini görüyoruz. Bu eserlerinde o devirde pek bir moda olan düşsel ve grotesk üslubu kullanıyor. 1558 yılından sonra Brueghel kendini tümüyle yağlıboya resmine verdi söyleniyor. Hollanda Atasözleri, Karnaval ile Büyük Perhiz Arasındaki Savaş ve Çocuk Oyunları adlı eserleri önemli örneklerden oluyor.
Anversli zengin bir koleksiyoncu olan Nicleas Jonghelinck, 1566’ya değin Bruegel’in 16 tablosunu satın alarak sanatçının en büyük koruyucusu oluyor. Sanatçı 1564-1565 yıllarında İtalya sanatının özellikle de Raffaello’nun etkisinde kalarak resimlerindeki figürlerin sayısını azalttığını görüyoruz. Ancak 1565’te ünlü Ayların Ekmeği adlı dizisiyle yeniden manzara resimlerine dönüş başlıyor.
Otoriteler son derece iyi bir gözlemci olan Brueghel’in, hayattaki her ayrıntıyı saptayarak çeşitli resimlerinde ve oymabaskı dizilerinde kullandığını söylemesinin en önemli sebebi olarak, Erdemler adlı iki oymabaskı dizisinde olduğu gibi dinsel nitelik taşımakla birlikte, din dışı toplumsal yergileri konu alan yapıtlara yer vermesine bağlıyorlar. Brueghel’in 16.yüzyıldaki yapıtlarında, Flaman manzara geleneğinden ve Tiziano ile öbür Venedik manzara resimlerinden çok şey aldığını ama bu etkilerin tümünü aşabilmiş bir manzara ressamı olduğunu ortaya koyuyor.
9 Eylül 1569’ da Brüksel’ de ölmüş bu sanat dahisi. Her ikisi de daha sonra ressam olan iki oğlu var. Ancak babaları öldüğünde çok küçük olduklarından ondan eğitim alamamışlar. Çocuklarındaki yeteneği başka biri görüp onları resim alanında eğitmiş. Ressamdan günümüze kesin bilinen elli kadar tablo kalmış. Eserlerinin büyük bir bölümü, özellikle suluboya çalışmaları maalesef kaybolmuş.
Havarilere Görünen İsa, Taş Ameliyatı, Hollanda Atasözleri, Karnaval ile Büyük Perhiz Arasındaki Savaş, Ölümün Zaferi, Çocuk Oyunları, İkarus’un Düşüşü, Babil Kulesi, Kralların Bağlılık Sunuşu, Çarmıha Gidiş, Hasat, Karda Avcılar, Karanlık Gün, Sürgünün Dönüşü, Köylü Dansı, Tembeller Ülkesi, Kuş Yumurtası Hırsızı, Darağacında Saksağan, Körlerin Meseli, Buz Üstünde Kayanlar, Betlehem’de Nüfus Sayımı, Düğün Şöleni, başlıca eserleri sayılıyor.
Sanatçının eserlerinde sıkça rastlanan tema savaşlar, yıkımlar, perişan insanlar ve bu dönemlerdeki dayanışma çabalarıdır. ‘Ölümün Zaferi’yle insanlığa ve olup bitene tepkisini koyarken, neredeyse hepimizin aynı çocuk oyunlarıyla büyüdüğümüzü anımsatan olgunluk dönemi resimlerinden “Çocuk oyunları” bizi ortak saflığa davet eder. Eserleri aradan geçen bunca zamana, gelişen teknoloji ve sanat türü ve çeşitliliğe rağmen, öneminden bir şey yitirmemiştir.
Bu sıra dışı ressamın Babil Kulesi adlı tablosu da (1996) filme alınmıştı. Son olarak Polonyalı yönetmen Lech Majewski, büyük ustanın Çarmıha Gidiş adlı tablosunu film yaptı. The Mill and The Cross (Değirmen ve Haç) için sadece film demek yeterince açıklayıcı olmayacaktır, zira Değirmen ve Haç sıradan bir sinema filmi sayılmayacağı gibi, klasik seyir zevki bağlamında belki film bile sayılmayabilir.
Çarmıha Gidiş
Filmi daha iyi anlayabilmek için, adı geçen tablonun hikayesine ve resme biraz daha yakından bakmakta yarar var sanırım.
Çarmıha Gidiş ya da diğer adıyla Calvary Kafilesi/Alayı boyutları bakımından Brueghel’in bilinen ikinci en büyük eseri sayılır. Antwerp’li zengin koleksiyoner ve Brueghel’in koruyucusu Niclaes Jonchelinck’in envanterinde bulunmuş on altı eserinden biridir. Brueghel’in Aylar serisine aracılık eden Jonchelinck, bu eserde de aynı görevi yapmış olabileceği söyleniyor. Eser Brueghel’den Jonchelinck’in Antwerp’teki koleksiyonuna geçmiş. 1604 yılında Kutsal Roma Cermen İmparatoru II. Rudolf’un Prag Koleksiyonunda kayıtlı olan eser, buradan Viyana’ya nakledilmiş. Napoleon Bonaparte tarafından 1809 yılından 1815’e kadar savaş ganimeti olarak Paris’te tutulmuş.
Oldukça kalabalık bir kompozisyon olan eserde 150’den fazla insan figürü ayrıntısıyla (toplam 500’den fazla karakter vardır) resmedilir. Brueghel’in diğer eserlerine göre oldukça geleneksel çizgide olan Çarmıha Gidiş’in muhtemelen isimsiz bir flaman ressamı olan Brunswick Monogramcısı’nın ve çağdaşı Pieter Aertsen’in çok bilinen projelerinin bir uyarlama olduğundan da bahsedilmekle beraber, ressamın kendine has özellikleri de bariz şekilde yansır. Hz. İsa’nın kalabalıklar arasında dikkat çekmeyen konumu, Brueghel’in sık sık uyguladığı bir yöntemdir. En önemli özelliği ise ana temanın kalabalığın arasına gizlenmiş olmasıdır. Bu anlamda Brueghel bir gizleme ustasıdır. Öyle ki resimdeki figürler dahi bu hedef saptırmaya yardımcı olmaktadırlar, herkesin bakışları resmin sağ alt kadranına yakın Simon’un askerler tarafından haçın taşınmasına yardım etmek üzere zorla alınmasına dönmüştür ve hemen hiç kimse Hz. İsa’ya dönük değildir. Elem içindeki Hz. Meryem ve teselli edenleri, kasıtlı olarak arkalarında meydana gelen dramatik olaylara kayıtsız bir tutum içinde ve suni bir şekilde kayalık bir zemine yerleştirilmişlerdir.
Brueghel’in manzara çalışmaları kariyeri boyunca, kuş bakışı manzaralardan, olağanüstü doğallığı göze çarpan Aylar serisindeki geniş manzaralara doğru gelişim göstermiştir. Joachim Patinir’in öncülük ettiği Antwerp Ekolü, artıcı biçimde yeryüzüne çıkmış kaya kütleleriyle karakterizedir. Patinir’in takipçileri tarzı popüler fakat eski formüle dönüştürmüşlerdir. Bruegel’in manzara çizimleri dizisi, bu formülün kademeli olarak terk edilişini gösterir. Ancak bu çalışmada ressamın Antwerp ekolüne dönüşünün sebebi, kutsal toprakların kayalık ve alışılmamış arazi yapısını resmine aktarmak istemesidir.
Tabloda ilahi perspektifin konumlanması da ilginçtir. Bu durum sahneye yukarıdan bakan konumdaki değirmenci olarak betimleniyor. Resmin sol tarafındaki şehrin etrafındaki surlar içindeki halka hayat çemberini ve sol taraftaki yeşil yapraklı ağaç ise hayat ağacını simgeliyor. Sol tarafındaki Golgotha Tepesindeki izleyicilerin oluşturduğu siyah halka ise ölüm çemberini hatırlatıyor. Ressam kendisi ve hamisi Jonchelinck’i de sağ tarafta ölüm ağacı olarak simgelediği tekerlek şeklindeki darağacının dibinde resmetmiştir.
Değirmen ve Haç
Ressamlar bir anlamda yaşadıkları çağın şahididirler. Değirmen ve Haç’ta yönetmen kamerasını kullanarak dahi ressamın ruhuna sızmayı deniyor. Onu besleyen vasat, ailesi, çocukları, çevresi ve dünyaya bakışına yaklaşıp empati kurmayı deniyor. Bunu yaparken de cevap şıklarından ilerleyen zeki bir sınav talebesi gibi davranıyor. Resmin en ince ayrıntısına bile takılarak, ‘nasıl olmuş olabilir?’in etrafında gezindikçe cevap kırıntılarını yakalamayı başarıyor. Film sadece bir tabloya hareket vermiyor, değişik açılarla dönemin içinden geçerken, öncesi ve sonrasını da izleyiciye yansıtıyor.
Filmin senaryosu da yine yönetmene ait (Michael Francis Gibson’un kitabından uyarlamış) Neredeyse bir Docu/Drama tadında olan film çoğu yerde bir senaryodan ziyade, tabloya bakılıp doğaçlama üretilmiş oldukça cimri diyaloglarla besleniyor. Filmdeki kötüler, Brueghel’in tablosundan daha sert olarak resmedilir. Katolik İspanyolların saf ve olan bitenden habersiz Protestan Flamanlara yaptıkları sıklıkla Hz. İsa döneminde yapılanlara göndermedir. Ancak en nihayetinde gerek film, gerekse tablonun ortak teması aynıdır: Bir sanatçının şahit olduğu baskı, eziyet ve zulüm…
Film Brueghel’in yaşadığı coğrafya gibi soğuk ve ritimsiz akarken, her kare bir ressam titizliğiyle işlenmiş gibidir. Büsbütün bir hikayeden de yoksun değil elbette. Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi ile İspanyolların o dönem Protestan Flamanlara yaptığı zulümleri paralel anlatılıyor.
Hz. İsa’nın çarmıh meselesi hakkında batılı kaynaklarda bir fikir birliği yoktur. Kimileri bizzat Roma procuratoru sıfatıyla Pilatus’u sorumlu tutarken özellikle Hıristiyani kaynaklar Ferisiler’i işaret ederler. Öyle ya da böyle, Brueghel bu kötücüllüğü İspanyol Katoliklere yükler tablosunda. Değirmen ve Haç da aynı patikayı takip ediyor. Film, öncesi ve finaliyle bu süreci betimliyor.
Polonyalı yönetmenin kamera kullanımındaki titizliği de kayda değer. Sanki nadide bir tablonun dokusunda geziniyor gibi titiz ve hassastır kamera. Benzer bir rikkati kadrajlamada da görmek mümkün. Ancak önemli bir fark da var: Brueghel’in titizliğiyle ters orantılı bir kolaylaştırıcılık var Değirmen ve Haç’ta. Resimdeki ayrıntıları ön plana çıkarma amacıyla yapılan kadrajlama ve yakın planlar tabloyu çözümlercesine izleyicinin işini kolaylaştırıyor ve ayrıntıların tadına varılması sağlanıyor.
Rutger Hauer, Michael York, Charlotte Rampling gibi usta oyunculara, pek çok isimsiz karakter oyuncusu eşlik ederken, filmin müziği sessizce akan berrak bir pınar gibi görselliği içten içe destekliyor.
Ve elbette bu durum, usta ressamın bu çalışmayı yaparken yanındaymışız gibi hissetmemizi sağlıyor. Klasik sinema bağlamında iyi bir film mi, emin değilim ama bir dahi ressamın büyük bir çalışmasına bizzat iştirak ettirebilmesi açısından ilginç bir deneyim.
[M.Nedim Hazar] 11.7.2020 [TR724]
Filme geçmeden önce kahramanının gerçek öyküsüne bir göz atmak yararlı olacaktır.
Bir çığır açan ressamdır Flaman Pieter Brueghel. (Sonradan isminden ‘h’yi çıkarıp atmış, resimlerini Bruegel olarak imzalamıştır) Akla ziyan detaycılığı, perspektif tercihleri ve renk seçimiyle Kuzey Avrupa resminin ustalarının önde gelenidir.
Her ne kadar kaynaklarda doğum tarihi 1525 olarak geçse de, hayatı hakkındaki malumatımız birer ‘kırıntı’dan öteye gitmiyor maalesef. Sanatçının, gençliği ve eğitimine ilişkin bilgiler çok az. Doğum yeri Breda’nın, Hollanda’ da doğduğuna ilişkin kayıtlar mevcut olmasına karşın, Hollanda kenti Breda’ da mı yoksa Latince’ de Breda şeklinde anılan Belçika kenti Bree’ de mi doğduğuna ilişkin bir tartışma vardır. Daha sonra kızı Mayken ile evleneceği başka bir usta Pieter Coecke van Aelst’ in çıraklık yaptığı biliniyor. Fransa ve İtalya’ da bulunduktan sonra 1551’ de ressam loncasına “usta” olarak kabul edileceği Antwerp’ e geçmiş. İlk manzara resimlerini buralarda yapıyor ve ünlü minyatürcü Giulio Clovio ile tanıştı ve beraber çalışıyor Brueghel. İtalya hayatının Brueghel’in ruh dünyasını ciddi anlamda şekillendirdiği söylenir. Nitekim 1556 yılından sonra öğretici ve ahlakçı konulara ağırlık verdiğini görüyoruz. Bu eserlerinde o devirde pek bir moda olan düşsel ve grotesk üslubu kullanıyor. 1558 yılından sonra Brueghel kendini tümüyle yağlıboya resmine verdi söyleniyor. Hollanda Atasözleri, Karnaval ile Büyük Perhiz Arasındaki Savaş ve Çocuk Oyunları adlı eserleri önemli örneklerden oluyor.
Anversli zengin bir koleksiyoncu olan Nicleas Jonghelinck, 1566’ya değin Bruegel’in 16 tablosunu satın alarak sanatçının en büyük koruyucusu oluyor. Sanatçı 1564-1565 yıllarında İtalya sanatının özellikle de Raffaello’nun etkisinde kalarak resimlerindeki figürlerin sayısını azalttığını görüyoruz. Ancak 1565’te ünlü Ayların Ekmeği adlı dizisiyle yeniden manzara resimlerine dönüş başlıyor.
Otoriteler son derece iyi bir gözlemci olan Brueghel’in, hayattaki her ayrıntıyı saptayarak çeşitli resimlerinde ve oymabaskı dizilerinde kullandığını söylemesinin en önemli sebebi olarak, Erdemler adlı iki oymabaskı dizisinde olduğu gibi dinsel nitelik taşımakla birlikte, din dışı toplumsal yergileri konu alan yapıtlara yer vermesine bağlıyorlar. Brueghel’in 16.yüzyıldaki yapıtlarında, Flaman manzara geleneğinden ve Tiziano ile öbür Venedik manzara resimlerinden çok şey aldığını ama bu etkilerin tümünü aşabilmiş bir manzara ressamı olduğunu ortaya koyuyor.
9 Eylül 1569’ da Brüksel’ de ölmüş bu sanat dahisi. Her ikisi de daha sonra ressam olan iki oğlu var. Ancak babaları öldüğünde çok küçük olduklarından ondan eğitim alamamışlar. Çocuklarındaki yeteneği başka biri görüp onları resim alanında eğitmiş. Ressamdan günümüze kesin bilinen elli kadar tablo kalmış. Eserlerinin büyük bir bölümü, özellikle suluboya çalışmaları maalesef kaybolmuş.
Havarilere Görünen İsa, Taş Ameliyatı, Hollanda Atasözleri, Karnaval ile Büyük Perhiz Arasındaki Savaş, Ölümün Zaferi, Çocuk Oyunları, İkarus’un Düşüşü, Babil Kulesi, Kralların Bağlılık Sunuşu, Çarmıha Gidiş, Hasat, Karda Avcılar, Karanlık Gün, Sürgünün Dönüşü, Köylü Dansı, Tembeller Ülkesi, Kuş Yumurtası Hırsızı, Darağacında Saksağan, Körlerin Meseli, Buz Üstünde Kayanlar, Betlehem’de Nüfus Sayımı, Düğün Şöleni, başlıca eserleri sayılıyor.
Sanatçının eserlerinde sıkça rastlanan tema savaşlar, yıkımlar, perişan insanlar ve bu dönemlerdeki dayanışma çabalarıdır. ‘Ölümün Zaferi’yle insanlığa ve olup bitene tepkisini koyarken, neredeyse hepimizin aynı çocuk oyunlarıyla büyüdüğümüzü anımsatan olgunluk dönemi resimlerinden “Çocuk oyunları” bizi ortak saflığa davet eder. Eserleri aradan geçen bunca zamana, gelişen teknoloji ve sanat türü ve çeşitliliğe rağmen, öneminden bir şey yitirmemiştir.
Bu sıra dışı ressamın Babil Kulesi adlı tablosu da (1996) filme alınmıştı. Son olarak Polonyalı yönetmen Lech Majewski, büyük ustanın Çarmıha Gidiş adlı tablosunu film yaptı. The Mill and The Cross (Değirmen ve Haç) için sadece film demek yeterince açıklayıcı olmayacaktır, zira Değirmen ve Haç sıradan bir sinema filmi sayılmayacağı gibi, klasik seyir zevki bağlamında belki film bile sayılmayabilir.
Çarmıha Gidiş
Filmi daha iyi anlayabilmek için, adı geçen tablonun hikayesine ve resme biraz daha yakından bakmakta yarar var sanırım.
Çarmıha Gidiş ya da diğer adıyla Calvary Kafilesi/Alayı boyutları bakımından Brueghel’in bilinen ikinci en büyük eseri sayılır. Antwerp’li zengin koleksiyoner ve Brueghel’in koruyucusu Niclaes Jonchelinck’in envanterinde bulunmuş on altı eserinden biridir. Brueghel’in Aylar serisine aracılık eden Jonchelinck, bu eserde de aynı görevi yapmış olabileceği söyleniyor. Eser Brueghel’den Jonchelinck’in Antwerp’teki koleksiyonuna geçmiş. 1604 yılında Kutsal Roma Cermen İmparatoru II. Rudolf’un Prag Koleksiyonunda kayıtlı olan eser, buradan Viyana’ya nakledilmiş. Napoleon Bonaparte tarafından 1809 yılından 1815’e kadar savaş ganimeti olarak Paris’te tutulmuş.
Oldukça kalabalık bir kompozisyon olan eserde 150’den fazla insan figürü ayrıntısıyla (toplam 500’den fazla karakter vardır) resmedilir. Brueghel’in diğer eserlerine göre oldukça geleneksel çizgide olan Çarmıha Gidiş’in muhtemelen isimsiz bir flaman ressamı olan Brunswick Monogramcısı’nın ve çağdaşı Pieter Aertsen’in çok bilinen projelerinin bir uyarlama olduğundan da bahsedilmekle beraber, ressamın kendine has özellikleri de bariz şekilde yansır. Hz. İsa’nın kalabalıklar arasında dikkat çekmeyen konumu, Brueghel’in sık sık uyguladığı bir yöntemdir. En önemli özelliği ise ana temanın kalabalığın arasına gizlenmiş olmasıdır. Bu anlamda Brueghel bir gizleme ustasıdır. Öyle ki resimdeki figürler dahi bu hedef saptırmaya yardımcı olmaktadırlar, herkesin bakışları resmin sağ alt kadranına yakın Simon’un askerler tarafından haçın taşınmasına yardım etmek üzere zorla alınmasına dönmüştür ve hemen hiç kimse Hz. İsa’ya dönük değildir. Elem içindeki Hz. Meryem ve teselli edenleri, kasıtlı olarak arkalarında meydana gelen dramatik olaylara kayıtsız bir tutum içinde ve suni bir şekilde kayalık bir zemine yerleştirilmişlerdir.
Brueghel’in manzara çalışmaları kariyeri boyunca, kuş bakışı manzaralardan, olağanüstü doğallığı göze çarpan Aylar serisindeki geniş manzaralara doğru gelişim göstermiştir. Joachim Patinir’in öncülük ettiği Antwerp Ekolü, artıcı biçimde yeryüzüne çıkmış kaya kütleleriyle karakterizedir. Patinir’in takipçileri tarzı popüler fakat eski formüle dönüştürmüşlerdir. Bruegel’in manzara çizimleri dizisi, bu formülün kademeli olarak terk edilişini gösterir. Ancak bu çalışmada ressamın Antwerp ekolüne dönüşünün sebebi, kutsal toprakların kayalık ve alışılmamış arazi yapısını resmine aktarmak istemesidir.
Tabloda ilahi perspektifin konumlanması da ilginçtir. Bu durum sahneye yukarıdan bakan konumdaki değirmenci olarak betimleniyor. Resmin sol tarafındaki şehrin etrafındaki surlar içindeki halka hayat çemberini ve sol taraftaki yeşil yapraklı ağaç ise hayat ağacını simgeliyor. Sol tarafındaki Golgotha Tepesindeki izleyicilerin oluşturduğu siyah halka ise ölüm çemberini hatırlatıyor. Ressam kendisi ve hamisi Jonchelinck’i de sağ tarafta ölüm ağacı olarak simgelediği tekerlek şeklindeki darağacının dibinde resmetmiştir.
Değirmen ve Haç
Ressamlar bir anlamda yaşadıkları çağın şahididirler. Değirmen ve Haç’ta yönetmen kamerasını kullanarak dahi ressamın ruhuna sızmayı deniyor. Onu besleyen vasat, ailesi, çocukları, çevresi ve dünyaya bakışına yaklaşıp empati kurmayı deniyor. Bunu yaparken de cevap şıklarından ilerleyen zeki bir sınav talebesi gibi davranıyor. Resmin en ince ayrıntısına bile takılarak, ‘nasıl olmuş olabilir?’in etrafında gezindikçe cevap kırıntılarını yakalamayı başarıyor. Film sadece bir tabloya hareket vermiyor, değişik açılarla dönemin içinden geçerken, öncesi ve sonrasını da izleyiciye yansıtıyor.
Filmin senaryosu da yine yönetmene ait (Michael Francis Gibson’un kitabından uyarlamış) Neredeyse bir Docu/Drama tadında olan film çoğu yerde bir senaryodan ziyade, tabloya bakılıp doğaçlama üretilmiş oldukça cimri diyaloglarla besleniyor. Filmdeki kötüler, Brueghel’in tablosundan daha sert olarak resmedilir. Katolik İspanyolların saf ve olan bitenden habersiz Protestan Flamanlara yaptıkları sıklıkla Hz. İsa döneminde yapılanlara göndermedir. Ancak en nihayetinde gerek film, gerekse tablonun ortak teması aynıdır: Bir sanatçının şahit olduğu baskı, eziyet ve zulüm…
Film Brueghel’in yaşadığı coğrafya gibi soğuk ve ritimsiz akarken, her kare bir ressam titizliğiyle işlenmiş gibidir. Büsbütün bir hikayeden de yoksun değil elbette. Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi ile İspanyolların o dönem Protestan Flamanlara yaptığı zulümleri paralel anlatılıyor.
Hz. İsa’nın çarmıh meselesi hakkında batılı kaynaklarda bir fikir birliği yoktur. Kimileri bizzat Roma procuratoru sıfatıyla Pilatus’u sorumlu tutarken özellikle Hıristiyani kaynaklar Ferisiler’i işaret ederler. Öyle ya da böyle, Brueghel bu kötücüllüğü İspanyol Katoliklere yükler tablosunda. Değirmen ve Haç da aynı patikayı takip ediyor. Film, öncesi ve finaliyle bu süreci betimliyor.
Polonyalı yönetmenin kamera kullanımındaki titizliği de kayda değer. Sanki nadide bir tablonun dokusunda geziniyor gibi titiz ve hassastır kamera. Benzer bir rikkati kadrajlamada da görmek mümkün. Ancak önemli bir fark da var: Brueghel’in titizliğiyle ters orantılı bir kolaylaştırıcılık var Değirmen ve Haç’ta. Resimdeki ayrıntıları ön plana çıkarma amacıyla yapılan kadrajlama ve yakın planlar tabloyu çözümlercesine izleyicinin işini kolaylaştırıyor ve ayrıntıların tadına varılması sağlanıyor.
Rutger Hauer, Michael York, Charlotte Rampling gibi usta oyunculara, pek çok isimsiz karakter oyuncusu eşlik ederken, filmin müziği sessizce akan berrak bir pınar gibi görselliği içten içe destekliyor.
Ve elbette bu durum, usta ressamın bu çalışmayı yaparken yanındaymışız gibi hissetmemizi sağlıyor. Klasik sinema bağlamında iyi bir film mi, emin değilim ama bir dahi ressamın büyük bir çalışmasına bizzat iştirak ettirebilmesi açısından ilginç bir deneyim.
[M.Nedim Hazar] 11.7.2020 [TR724]
Neden “fetö” diyorlar! [Uğur Tezcan]
Yaklaşık olarak son sekiz yıldır kullanımda olan bir ifade bu. Hem Erdoğanlı AK Parti hem de Perinçekli Ergenekon örgütlenmeleri günah keçisi olarak belirledikleri bir grubu bahane ederek hem ülkede istedikleri gibi bir yolsuzluk düzeni kuruyorlar, hem de kendilerine engel olabilecek devlet aygıtını felç ederek devlet sistemini kendilerine göre yeniden tasarlıyorlar. Oluşturdukları bu kaos ortamında da inanan, inanmayan herkes bu ifadeyi bir şekilde kullanıyor. Kimileri bunu bir tarafgirlik neticesinde kullanıyor, kimileri de ortamı koklayarak hâkim gücü memnun edeceğini bildiği için bilinçli bir tercihte bulunuyor, kimisi de korku ile karışık bir cehaletin yansıması olarak bu ifadeyi tekrarlayıp duruyor. Kullanma motivasyonları insanlara göre değişiklik arz etse de makro planda ‘neden FETÖ diyorlar?’ diye sormak doğru olabileceği gibi, mikro planda da ‘neden FETÖ demek zorundalar?’ şeklinde sormak da doğru bir yaklaşım olur. Olayın sosyo-psikolojik ve politik yönden analiz edilebilmesi bu iki soruya ayrı ayrı odaklanmakla mümkün. Yani anlayacağınız bu yazının başlığını pekâlâ, ‘Neden FETÖ Demek Zorundalar!’ şeklinde ifade etmek de mümkündü.
Öncelikle şunu belirteyim: Başkalarına terörist deme veya başka şekillerde düşmanlaştırma yöntemleri tarih boyunca hep var olagelmiştir. Antik çağın ‘barbar’ şeklindeki politik söylemleri günümüzde ‘terörist’ dönüşümüne uğradı. Şahsi yorumum odur ki; günümüz modern toplumlarında bunun çılgınca ve salgın bir ‘hastalık’ halini alarak adeta siyasetin kemikleşmiş bir refleksi haline gelmesi 11 Eylül saldırılarının ardından dönemin ABD başkanı Bush ve etrafındaki Neocon ekibinin ‘’ya bizimlesiniz ya da karşımızda!’’ şeklindeki politik yaklaşımlarıyla mümkün oldu. Bugün aynı retorik ve politik refleks her yere bulaşmış durumda. Ortadoğu malumunuz; İsrail’e göre her Filistinli potansiyel bir ‘terörist’. Diğer ‘Müslüman’ diktatörler de rakiplerine hep terörist muamelesi yaptılar ve hala da yapıyorlar. Toplumlarını ‘’ya bizimlesiniz ya da karşımızda (teröristsiniz)’’ tarzı söylemlerle bölüyorlar. Sisi’nin Mısırı da İhvanı terörist ilan etti. Yarın bir yerlerde yeni bir diktatör ortaya çıksa o da ilk iş olarak kendisine muhalif bir ‘terörist’, ‘hain’ bulmak zorunda!
Kuzey Afrika baştan başa benzer hastalıklarla malul. Afrika içleri de pek farklı değil. Her bir kabileci diktatör siyasi muhalifi olan kabilelere terörist damgası yapıştırıyor. Çin, elinden topraklarını aldığı her Uygurluyu ‘eğitilmesi gereken bir terörist’ olarak lanse etmeye çalışıyor. Asya’nın diğer ülkelerinde Budistler de benzer retoriklerin büyüsüyle Müslümanlara saldırıyorlar. Hindistan’da hızla güçlenen ırkçı siyasetten ötürü Müslüman Hintliler de benzer bir düşmanlaştırmanın kurbanı oluyorlar.
Demokrasinin beşiği ABD’de bile Başkan Trump, kendisine göçmen sorunu ve duvar örme meselelerinde karşı çıktıkları için rakip demokratları vatana ihanet etmekle suçladı; bununla da kalmayıp Müslüman vekil İlhan Ömer hakkında onu sanki terörist gruplara sempati besliyormuş gibi gösteren polemiklere girişti.
Malumunuz olduğu üzere son birkaç yıldır Türkiye’de de ‘’FETÖ’’ söylemi üzerinden büyük bir insanlık dramı yaşanıyor ve şimdilik ülke olarak bu konuda sınıfta kalmış durumdayız. İnsanlar kendi öz evlatlarına bile terörist muamelesi yapıyorlar ve onları kendi korkularına, öfkelerine, tarafgirliklerine ve hatta çıkarlarına kurban ederek dışlıyor, onları açlığa ve yalnızlığa mahkûm ediyorlar. Böylece kendi evlatlarını bir liderin hezeyanlarına feda edebilen bir konuma düşüyorlar! Sanki dünya üzerinde ‘en kısa sürede en çok iğrençleşebilen insanlar topluluğu’ konulu bir skeç yarışması düzenlenmiş de o konuda millet olarak birinciliği kimseye kaptırmamanın telaşına düşülmüş gibi bir şizofreni var ortada!
Önce ‘paralel yapı’, ‘hainler’, ‘sülükler’, ‘faiz lobisi’, ‘Batının ajanları’ vb. retoriklerle başladı bu skeç. Reislerinin dümen kırması ve vitesi yükseltmesi ile bu sefer eski söylemler aniden koro halinde askıya alındı ve bu sefer de ‘FETÖ’ ve ‘terörist’ deme fazına geçildi. Bu geçiş, elbette kendisi de bir tiyatro olan 15 Temmuz çakma darbesi bahane edilerek sağlandı. Koro derken sadece Erdoğan şefliğindeki İslamcılar, tarikatlar, Nurcular ve diğer milli- muhafazakârlardan oluşan AKP cenahını kastetmediğimi iyi biliyorsunuz. Erdoğan’dan ve AKP’li muhafazakâr çevrelerden aşırı derecede nefret ettikleri halde Kemalisti, Ülkücüsü, Atatürkçüsü, laiki, liberali, solcusu, Kürtçüsü (Kürt değil) vs. herkes gönüllü olarak katıldılar bu koroya! Herkesin kendi dünya görüşüne uygun kıyafetlerle, şivelerle, üsluplarla ve ifadelerle katıldığı büyük bir ‘FETÖ korosu’ bu! Bugün Avrasyacılığın etkisi altında olan derin yapı yarın tekrar NATO’cu bir eksene kaysa ve kendisine ‘soykırımı artık bırak, demokratik raya geç!’ denilse bu bahsettiğim Türkiye korosunun aynı gün ‘’FETÖ’’ söylemini terk ettiğine şahit olabilirsiniz mesela!
Peki neden kullanıyorlar bu ifadeyi; inatla, üzerine basa basa, çıldırmışçasına ve sıklıkla… büyük bir iştahla ve ağızlarından salyalar akarcasına… Bu yaklaşık son sekiz yıldır bu şekilde devam ediyor ve belki de bir sekiz sene daha böyle sürüp gidecek!
Gelin buna dair bir pencere açalım ve bu insanların ideolojilerine, ruhsal sağlıklarına, karakterlerine ve genel konjonktüre ufak bir ışık tutalım. Bu konudaki tam aydınlatmayı geleceğin sosyologları, psikologları, yazarları, gazetecileri, siyasileri ve hukukçuları yapacaklardır.
En başta bu ifadenin öncelikli olarak bir Ergenekon operasyonu olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yani devlet kılığına bürünmüş Ergenekon suç örgütünün büyük bir algı operasyonu bu. Ergenekon ve Balyoz davalarında kullanılan ‘’ETÖ’’ tanımlamasının, o günlerde yaşadıkları var olma kavgasının ve şokunun öcü alınıyor bu ifade ile. Tek farkla ki; ETÖ davaları savcıların sundukları deliller ışığında yürüyordu, ‘FETÖ’ davaları ise sadece söylemler ve ithamlar üzerinden yürütülüyor. ‘FETÖ’ denilerek terörist ilan edilen insanların aleyhine bağımsız mahkemelerde (hatta Erdoğan’ın mahkemelerinde bile) delillerle ispatlanmış tek bir somut veri yok. İngiltere, Almanya, ABD, Kanada ve benzeri demokratik ülkeler böyle bir örgütün varlığına dair bir delilin olmadığını açıkça ifade ettiler. Bunun salt bir siyasi devlet operasyonu olduğunu biliyorlar; 15 Temmuz darbe tiyatrosu da dahil olmak üzere.
Sekiz yıla değil, sadece son bir aya bile baksak Twitter üzerinde, TV’lerde ve gazete köşelerinde bu kesimlerden birçok insan yine ‘FETÖ’ demeye devam ettiler. Salt ‘FETÖ’ söylemi dışında bir de ‘FETÖ kumpası’ ve ‘FETÖ projesi’ gibi ifadeler de çok yaygın ve bunları daha çok Ergenekon’un algı operatörü gibi çalışan çevreler kullanıyorlar. Fenerbahçe başkanı Ali Koç bile çıkıp ‘eski şike davasını’ kastederek ki hukuk önünde suçları sabit olmuştu, olayı ‘FETÖ’ye bağladı. Oysa kendileriyle uğraşan Erdoğan’dı. Barolar Birliği Başkanı Dumkoğlu, Erdoğan’ın yeni ‘çoklu baro’ oluşturma hamlesini direk eleştirmek yerine ‘’bu bir FETÖ projesidir’’ dedi. Erdoğan ulusalcı yazar Müyesser Yıldız’ı tutuklattı; ama ODA TV’nin Soner Yalçın’ı çıkıp ‘FETÖ iktidarda’ diye manşet attı; hapislerde olan yüzbinlerce insanın gözleri önünde hem de. Şaşılacak bir şekilde bu kesimler Erdoğan’ı hiçbir zaman direk olarak eleştirmeden yorumlarına ısrarla hemen bir ‘FETÖ’ sosu katıyorlar! Erdoğan’a direk muhalefet yap(a)mıyorlar. Bunlar hep bilinçli bir tercihin ürünü. Çünkü ‘FETÖ’ diskurlu saldırının aslen bir Ergenekon operasyonu olduğunu çok iyi biliyorlar ve bu yönde diskur üretip, o koronun devamı adına gayretlerine devam ediyorlar, etmek de zorundalar!
6-7 Eylül olayları sırasında halkın milliyetçi duygularını tahrik ederek onlara ‘hain Rumlar!’ sloganları eşliğinde ellerinde baltalarla Rum dükkanlarını yağmalatıp yıktıran; sonra da 80 olaylarında sağ ve sol hareketleri birbirine kırdıran odak bugün tekrar iş başında. Aynı yapı yeşil bir elbise giymiş ve Erdoğan’ın zaaflarını ve hırslarını kullanarak bu sefer Hizmet insanına soykırım uygulatıyor. Bu amaçla da benim tabirimle büyük bir ‘FETÖ korosu’ kurulmuş durumda. Bu nedenle de Erdoğancı çevrelerden daha çok, bu Ergenekoncu algı operatörü çevrelerin bu ‘FETÖ korosunu’ devam ettirmeleri gerekiyor. O algı balonu sürekli olarak şişirilmek zorunda onlar açısından. Bu koro kolaylık açısından üç gruba kategorize edilebilir:
Vizyondaki ekip koro şefi Erdoğan ve etrafındaki suç çetesi. Koronun finansörü ve operatörü ise Ergenekon suç örgütü. Zira, Kemalist’inden, Ulusalcısından, Atatürkçüsünden, Solcusundan, Liberalinden İslamcısına bu kadar farklı sesi aynı siyasi koro setinde senkronize bir şekilde hareket ettirebilmek Erdoğan’ın tek başına çevirebileceği bir iş değil. Erdoğan böyle çok sesli bir koroya şeflik edebiliyorsa bu üstlendiği misyonun Ergenekoncu kitlelerce öneminden kaynaklanıyor.
Erdoğan ve etrafındaki; her türlü suça, yalana ve hırsızlığa bulaşmış olan fırsatçı çevre önlerine konan rolleri oynamak zorundalar! Yıllardır kurdukları büyük bir yolsuzluk ağı var ve büyük bir parti teşkilatı; hatta önemli bir bürokrat kesim bu yolsuzluklardan doğrudan veya dolaylı yoldan besleniyorlar. Maddi anlamda istifade etmeyeni bile devlet aygıtındaki makamını koruma, yükselme veya ihale alabilmek adına umutlarını o koroyla senkronize olmaya bağlamış durumda. Erdoğan bu çatıyı şimdilik bir arada tutan en önemli güç. Erdoğan’ın kendi şahsi hırslarının, kin ve nefretinin de elbette önemli bir rolü var bu olanlarda; ancak bu onun belirleyici bir güç değil, kullanılan bir güç konumunda olmasından kaynaklanıyor daha çok. İddia ediyorum: Yarın dengeler değişse, ‘Ergenekon beni kandırmış’ der ve sizi şaşırtacak başka kanallara akmaya çalışır. Kendisini yargıdan koruyacak ve güç dengesindeki konumunu sağlama alacak güç odağı yarın siz olun, Erdoğan ve etrafındaki çevre aynı gün rota değiştirir.
İkinci kesim; ‘FETÖ’ ifadesini mahallede dedikodu yapma kültüründe olduğu gibi o tarz bir cehaletle kullanan ‘sokaktaki’ insanlar ki bunların bir kısmı ya salt korkuyla hareket eden kurnazlar, ya körkütük bir cehaletle duyduğu şeyleri bir sakız gibi çiğneyen ahmaklar veya bazı şeylere biraz vakıf oldukları halde taraftarı oldukları mahallenin diskuruna göre hareket eden, zihinleri oradan gelen tepkilerle ancak işleyebilen zayıf karakterler… Bu cahil halk tabakası, Erdoğan yarın gitse, Ergenekon’un algı operatörleri de bir şekilde kenara çekilse ve bugün ‘Fetöcü’ denilen insanlar tekrar güçlense, yine rüzgârın yeni yönüne göre hareket edecek tipler çoğunlukla. O yüzden bu kesim bu yazının kapsamında değiller. O ayrı bir sosyolojik analizin konusu olabilir.
Bu yazının asıl hedefi yukarıda da resmettiğim gibi, ‘FETÖ korosunun’ en ilginç kesimi; hatta Erdoğan etrafındaki o azgın çeteden daha da ilginçler! Kimler mi var bu FETÖ korosunda: Ulusalcı Oda TV’ler, algı operatörü gibi hareket eden Soner Yalçınlar, Perinçek’in kadroları, Kemalist takılan devletçi zevat, solcu geçinen bazı çevreler, muhalefet yapıyormuş görüntüsü veren Bahçeli ve ülkücüler, Akşenerli İyi Parti ve yönetici kadrosu, kendisi de devletten dayak yediği halde hala ‘FETÖ’ demekten çekinmeyen HDP’liler, bürokraside yer alan bazı insanlar ki içlerinde Baro başkanları ve diğer hukukçular daha çok ön plana çıkıyorlar, tam kadro CHP yönetimi, ortada liberal ‘aydın ve gazeteci’ olarak takılan ama kendileri de aslen bir yerlere ve ideolojilere angaje olan bazı kişiler ki bunlar genelde ‘demokrasi’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ gibi değerlerin savunucusu olarak kendilerini reklam ediyorlar…
Erdoğan ve ekibi sekiz yıl öncesinin ‘paralel devlet’ yaygarasını kullanım dışı yaptı. Bu kesim ise bir süre daha kullandı. Şimdi topyekûn ‘FETÖ’ diyorlar çünkü şimdi bunun üzerinden siyaset yapıp ülkeyi bu kaos eşliğinde yeniden tasarlıyorlar. Soykırımı toplum nezdinde gözlerden kaçırmaya çalışırken böyle bir algı ve propaganda ile sürekli olarak bağırmaları gerekiyor. Bu kadar farklı çevre Ergenekon ilişkilerinden dolayı ‘FETÖ’ diyor ve demek de zorundalar. Aynı odak yarın yoluna Davutoğlu veya İmamoğlu ile devam etme kararı alsa, aynı retoriği ve soykırımı hiç hız kesmeden devam ettirebilirler. Bunları takip eden o toplumsal koro da yeni koro şefleri ve yönetmenleri eşliğinde konserine/skecine devam eder! Bunu iyi biliyorlar.
Bu konu çok daha kapsamlı ele alınabilir ama ‘velhasıl’ diyerek burada bırakalım. Sanırım maksat hasıl olmuştur ve ışık tutmak istediğimiz yere, o sahnedeki ‘FETÖ korosuna’ spot lambalarımızı yeterince yöneltmişizdir. Birbirinden farklı kesimlerin aynı ‘FETÖ korosunda’ ısrarla, nokta atış yapar gibi ve hırsla teşriki mesai etmeleri tesadüf değil. Sosyolojik ve dönüşüm veya salt ‘Cemaat’in hatalarının’ bir ürünü de hiç değil. Bazılarının, ‘aman efendim, bu kadar farklı insan diyorsa demek ki vardır bir şeyler, Cemaat özeleştiri yapsın’ tarzındaki yüzeysel yorumlar kimse kusura bakmasın ama benim açımdan kahvehane muhabbeti derecesindeler. Zira, meselenin asıl özü benim bu yazıda ışık tutmaya çalıştığım noktadır.
Velhasıl, ‘FETÖ’ demek zorundalar çünkü devleti soyanı da kendine göre tasarlamak isteyen işbirlikçisi de hırsızı da yolsuzu da korkağı da bunun bu şekilde olması gerektiğini çok iyi biliyorlar. İngilizce’de ‘snuff’ denilen bir kelime vardır. Burnunuza bir koku veya toz çektiğinizdeki eylemi ifade eder; ama aynı zamanda ‘kurnaz’ anlamına da gelir. ‘FETÖ korosu’ da işte böyle: Ortamı koklayarak, çıkarına uygun şekilde burnuna ne çekmesi gerekiyorsa onu çekmek zorunda olduğunu bilen bir kurnazlar topluluğu. Bu vesileyle, sokaktaki vatandaş haricinde, belli bir kimliği ve pozisyonu olan ve Erdoğan’ı ve hükümeti eleştiriyormuş gibi görünürken bile ısrarla ‘FETÖ’ demeye devam eden insanları ya Erdoğan’ın varlığından ve diskurundan bir şekilde yarar gören veya bizzat Ergenekon’la bir şekilde bağı olan algı operatörleri olarak düşünmek pek de yanlış olmaz!
[Uğur Tezcan] 11.7.2020 [TR724]
Öncelikle şunu belirteyim: Başkalarına terörist deme veya başka şekillerde düşmanlaştırma yöntemleri tarih boyunca hep var olagelmiştir. Antik çağın ‘barbar’ şeklindeki politik söylemleri günümüzde ‘terörist’ dönüşümüne uğradı. Şahsi yorumum odur ki; günümüz modern toplumlarında bunun çılgınca ve salgın bir ‘hastalık’ halini alarak adeta siyasetin kemikleşmiş bir refleksi haline gelmesi 11 Eylül saldırılarının ardından dönemin ABD başkanı Bush ve etrafındaki Neocon ekibinin ‘’ya bizimlesiniz ya da karşımızda!’’ şeklindeki politik yaklaşımlarıyla mümkün oldu. Bugün aynı retorik ve politik refleks her yere bulaşmış durumda. Ortadoğu malumunuz; İsrail’e göre her Filistinli potansiyel bir ‘terörist’. Diğer ‘Müslüman’ diktatörler de rakiplerine hep terörist muamelesi yaptılar ve hala da yapıyorlar. Toplumlarını ‘’ya bizimlesiniz ya da karşımızda (teröristsiniz)’’ tarzı söylemlerle bölüyorlar. Sisi’nin Mısırı da İhvanı terörist ilan etti. Yarın bir yerlerde yeni bir diktatör ortaya çıksa o da ilk iş olarak kendisine muhalif bir ‘terörist’, ‘hain’ bulmak zorunda!
Kuzey Afrika baştan başa benzer hastalıklarla malul. Afrika içleri de pek farklı değil. Her bir kabileci diktatör siyasi muhalifi olan kabilelere terörist damgası yapıştırıyor. Çin, elinden topraklarını aldığı her Uygurluyu ‘eğitilmesi gereken bir terörist’ olarak lanse etmeye çalışıyor. Asya’nın diğer ülkelerinde Budistler de benzer retoriklerin büyüsüyle Müslümanlara saldırıyorlar. Hindistan’da hızla güçlenen ırkçı siyasetten ötürü Müslüman Hintliler de benzer bir düşmanlaştırmanın kurbanı oluyorlar.
Demokrasinin beşiği ABD’de bile Başkan Trump, kendisine göçmen sorunu ve duvar örme meselelerinde karşı çıktıkları için rakip demokratları vatana ihanet etmekle suçladı; bununla da kalmayıp Müslüman vekil İlhan Ömer hakkında onu sanki terörist gruplara sempati besliyormuş gibi gösteren polemiklere girişti.
Malumunuz olduğu üzere son birkaç yıldır Türkiye’de de ‘’FETÖ’’ söylemi üzerinden büyük bir insanlık dramı yaşanıyor ve şimdilik ülke olarak bu konuda sınıfta kalmış durumdayız. İnsanlar kendi öz evlatlarına bile terörist muamelesi yapıyorlar ve onları kendi korkularına, öfkelerine, tarafgirliklerine ve hatta çıkarlarına kurban ederek dışlıyor, onları açlığa ve yalnızlığa mahkûm ediyorlar. Böylece kendi evlatlarını bir liderin hezeyanlarına feda edebilen bir konuma düşüyorlar! Sanki dünya üzerinde ‘en kısa sürede en çok iğrençleşebilen insanlar topluluğu’ konulu bir skeç yarışması düzenlenmiş de o konuda millet olarak birinciliği kimseye kaptırmamanın telaşına düşülmüş gibi bir şizofreni var ortada!
Önce ‘paralel yapı’, ‘hainler’, ‘sülükler’, ‘faiz lobisi’, ‘Batının ajanları’ vb. retoriklerle başladı bu skeç. Reislerinin dümen kırması ve vitesi yükseltmesi ile bu sefer eski söylemler aniden koro halinde askıya alındı ve bu sefer de ‘FETÖ’ ve ‘terörist’ deme fazına geçildi. Bu geçiş, elbette kendisi de bir tiyatro olan 15 Temmuz çakma darbesi bahane edilerek sağlandı. Koro derken sadece Erdoğan şefliğindeki İslamcılar, tarikatlar, Nurcular ve diğer milli- muhafazakârlardan oluşan AKP cenahını kastetmediğimi iyi biliyorsunuz. Erdoğan’dan ve AKP’li muhafazakâr çevrelerden aşırı derecede nefret ettikleri halde Kemalisti, Ülkücüsü, Atatürkçüsü, laiki, liberali, solcusu, Kürtçüsü (Kürt değil) vs. herkes gönüllü olarak katıldılar bu koroya! Herkesin kendi dünya görüşüne uygun kıyafetlerle, şivelerle, üsluplarla ve ifadelerle katıldığı büyük bir ‘FETÖ korosu’ bu! Bugün Avrasyacılığın etkisi altında olan derin yapı yarın tekrar NATO’cu bir eksene kaysa ve kendisine ‘soykırımı artık bırak, demokratik raya geç!’ denilse bu bahsettiğim Türkiye korosunun aynı gün ‘’FETÖ’’ söylemini terk ettiğine şahit olabilirsiniz mesela!
Peki neden kullanıyorlar bu ifadeyi; inatla, üzerine basa basa, çıldırmışçasına ve sıklıkla… büyük bir iştahla ve ağızlarından salyalar akarcasına… Bu yaklaşık son sekiz yıldır bu şekilde devam ediyor ve belki de bir sekiz sene daha böyle sürüp gidecek!
Gelin buna dair bir pencere açalım ve bu insanların ideolojilerine, ruhsal sağlıklarına, karakterlerine ve genel konjonktüre ufak bir ışık tutalım. Bu konudaki tam aydınlatmayı geleceğin sosyologları, psikologları, yazarları, gazetecileri, siyasileri ve hukukçuları yapacaklardır.
En başta bu ifadenin öncelikli olarak bir Ergenekon operasyonu olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yani devlet kılığına bürünmüş Ergenekon suç örgütünün büyük bir algı operasyonu bu. Ergenekon ve Balyoz davalarında kullanılan ‘’ETÖ’’ tanımlamasının, o günlerde yaşadıkları var olma kavgasının ve şokunun öcü alınıyor bu ifade ile. Tek farkla ki; ETÖ davaları savcıların sundukları deliller ışığında yürüyordu, ‘FETÖ’ davaları ise sadece söylemler ve ithamlar üzerinden yürütülüyor. ‘FETÖ’ denilerek terörist ilan edilen insanların aleyhine bağımsız mahkemelerde (hatta Erdoğan’ın mahkemelerinde bile) delillerle ispatlanmış tek bir somut veri yok. İngiltere, Almanya, ABD, Kanada ve benzeri demokratik ülkeler böyle bir örgütün varlığına dair bir delilin olmadığını açıkça ifade ettiler. Bunun salt bir siyasi devlet operasyonu olduğunu biliyorlar; 15 Temmuz darbe tiyatrosu da dahil olmak üzere.
Sekiz yıla değil, sadece son bir aya bile baksak Twitter üzerinde, TV’lerde ve gazete köşelerinde bu kesimlerden birçok insan yine ‘FETÖ’ demeye devam ettiler. Salt ‘FETÖ’ söylemi dışında bir de ‘FETÖ kumpası’ ve ‘FETÖ projesi’ gibi ifadeler de çok yaygın ve bunları daha çok Ergenekon’un algı operatörü gibi çalışan çevreler kullanıyorlar. Fenerbahçe başkanı Ali Koç bile çıkıp ‘eski şike davasını’ kastederek ki hukuk önünde suçları sabit olmuştu, olayı ‘FETÖ’ye bağladı. Oysa kendileriyle uğraşan Erdoğan’dı. Barolar Birliği Başkanı Dumkoğlu, Erdoğan’ın yeni ‘çoklu baro’ oluşturma hamlesini direk eleştirmek yerine ‘’bu bir FETÖ projesidir’’ dedi. Erdoğan ulusalcı yazar Müyesser Yıldız’ı tutuklattı; ama ODA TV’nin Soner Yalçın’ı çıkıp ‘FETÖ iktidarda’ diye manşet attı; hapislerde olan yüzbinlerce insanın gözleri önünde hem de. Şaşılacak bir şekilde bu kesimler Erdoğan’ı hiçbir zaman direk olarak eleştirmeden yorumlarına ısrarla hemen bir ‘FETÖ’ sosu katıyorlar! Erdoğan’a direk muhalefet yap(a)mıyorlar. Bunlar hep bilinçli bir tercihin ürünü. Çünkü ‘FETÖ’ diskurlu saldırının aslen bir Ergenekon operasyonu olduğunu çok iyi biliyorlar ve bu yönde diskur üretip, o koronun devamı adına gayretlerine devam ediyorlar, etmek de zorundalar!
6-7 Eylül olayları sırasında halkın milliyetçi duygularını tahrik ederek onlara ‘hain Rumlar!’ sloganları eşliğinde ellerinde baltalarla Rum dükkanlarını yağmalatıp yıktıran; sonra da 80 olaylarında sağ ve sol hareketleri birbirine kırdıran odak bugün tekrar iş başında. Aynı yapı yeşil bir elbise giymiş ve Erdoğan’ın zaaflarını ve hırslarını kullanarak bu sefer Hizmet insanına soykırım uygulatıyor. Bu amaçla da benim tabirimle büyük bir ‘FETÖ korosu’ kurulmuş durumda. Bu nedenle de Erdoğancı çevrelerden daha çok, bu Ergenekoncu algı operatörü çevrelerin bu ‘FETÖ korosunu’ devam ettirmeleri gerekiyor. O algı balonu sürekli olarak şişirilmek zorunda onlar açısından. Bu koro kolaylık açısından üç gruba kategorize edilebilir:
Vizyondaki ekip koro şefi Erdoğan ve etrafındaki suç çetesi. Koronun finansörü ve operatörü ise Ergenekon suç örgütü. Zira, Kemalist’inden, Ulusalcısından, Atatürkçüsünden, Solcusundan, Liberalinden İslamcısına bu kadar farklı sesi aynı siyasi koro setinde senkronize bir şekilde hareket ettirebilmek Erdoğan’ın tek başına çevirebileceği bir iş değil. Erdoğan böyle çok sesli bir koroya şeflik edebiliyorsa bu üstlendiği misyonun Ergenekoncu kitlelerce öneminden kaynaklanıyor.
Erdoğan ve etrafındaki; her türlü suça, yalana ve hırsızlığa bulaşmış olan fırsatçı çevre önlerine konan rolleri oynamak zorundalar! Yıllardır kurdukları büyük bir yolsuzluk ağı var ve büyük bir parti teşkilatı; hatta önemli bir bürokrat kesim bu yolsuzluklardan doğrudan veya dolaylı yoldan besleniyorlar. Maddi anlamda istifade etmeyeni bile devlet aygıtındaki makamını koruma, yükselme veya ihale alabilmek adına umutlarını o koroyla senkronize olmaya bağlamış durumda. Erdoğan bu çatıyı şimdilik bir arada tutan en önemli güç. Erdoğan’ın kendi şahsi hırslarının, kin ve nefretinin de elbette önemli bir rolü var bu olanlarda; ancak bu onun belirleyici bir güç değil, kullanılan bir güç konumunda olmasından kaynaklanıyor daha çok. İddia ediyorum: Yarın dengeler değişse, ‘Ergenekon beni kandırmış’ der ve sizi şaşırtacak başka kanallara akmaya çalışır. Kendisini yargıdan koruyacak ve güç dengesindeki konumunu sağlama alacak güç odağı yarın siz olun, Erdoğan ve etrafındaki çevre aynı gün rota değiştirir.
İkinci kesim; ‘FETÖ’ ifadesini mahallede dedikodu yapma kültüründe olduğu gibi o tarz bir cehaletle kullanan ‘sokaktaki’ insanlar ki bunların bir kısmı ya salt korkuyla hareket eden kurnazlar, ya körkütük bir cehaletle duyduğu şeyleri bir sakız gibi çiğneyen ahmaklar veya bazı şeylere biraz vakıf oldukları halde taraftarı oldukları mahallenin diskuruna göre hareket eden, zihinleri oradan gelen tepkilerle ancak işleyebilen zayıf karakterler… Bu cahil halk tabakası, Erdoğan yarın gitse, Ergenekon’un algı operatörleri de bir şekilde kenara çekilse ve bugün ‘Fetöcü’ denilen insanlar tekrar güçlense, yine rüzgârın yeni yönüne göre hareket edecek tipler çoğunlukla. O yüzden bu kesim bu yazının kapsamında değiller. O ayrı bir sosyolojik analizin konusu olabilir.
Bu yazının asıl hedefi yukarıda da resmettiğim gibi, ‘FETÖ korosunun’ en ilginç kesimi; hatta Erdoğan etrafındaki o azgın çeteden daha da ilginçler! Kimler mi var bu FETÖ korosunda: Ulusalcı Oda TV’ler, algı operatörü gibi hareket eden Soner Yalçınlar, Perinçek’in kadroları, Kemalist takılan devletçi zevat, solcu geçinen bazı çevreler, muhalefet yapıyormuş görüntüsü veren Bahçeli ve ülkücüler, Akşenerli İyi Parti ve yönetici kadrosu, kendisi de devletten dayak yediği halde hala ‘FETÖ’ demekten çekinmeyen HDP’liler, bürokraside yer alan bazı insanlar ki içlerinde Baro başkanları ve diğer hukukçular daha çok ön plana çıkıyorlar, tam kadro CHP yönetimi, ortada liberal ‘aydın ve gazeteci’ olarak takılan ama kendileri de aslen bir yerlere ve ideolojilere angaje olan bazı kişiler ki bunlar genelde ‘demokrasi’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ gibi değerlerin savunucusu olarak kendilerini reklam ediyorlar…
Erdoğan ve ekibi sekiz yıl öncesinin ‘paralel devlet’ yaygarasını kullanım dışı yaptı. Bu kesim ise bir süre daha kullandı. Şimdi topyekûn ‘FETÖ’ diyorlar çünkü şimdi bunun üzerinden siyaset yapıp ülkeyi bu kaos eşliğinde yeniden tasarlıyorlar. Soykırımı toplum nezdinde gözlerden kaçırmaya çalışırken böyle bir algı ve propaganda ile sürekli olarak bağırmaları gerekiyor. Bu kadar farklı çevre Ergenekon ilişkilerinden dolayı ‘FETÖ’ diyor ve demek de zorundalar. Aynı odak yarın yoluna Davutoğlu veya İmamoğlu ile devam etme kararı alsa, aynı retoriği ve soykırımı hiç hız kesmeden devam ettirebilirler. Bunları takip eden o toplumsal koro da yeni koro şefleri ve yönetmenleri eşliğinde konserine/skecine devam eder! Bunu iyi biliyorlar.
Bu konu çok daha kapsamlı ele alınabilir ama ‘velhasıl’ diyerek burada bırakalım. Sanırım maksat hasıl olmuştur ve ışık tutmak istediğimiz yere, o sahnedeki ‘FETÖ korosuna’ spot lambalarımızı yeterince yöneltmişizdir. Birbirinden farklı kesimlerin aynı ‘FETÖ korosunda’ ısrarla, nokta atış yapar gibi ve hırsla teşriki mesai etmeleri tesadüf değil. Sosyolojik ve dönüşüm veya salt ‘Cemaat’in hatalarının’ bir ürünü de hiç değil. Bazılarının, ‘aman efendim, bu kadar farklı insan diyorsa demek ki vardır bir şeyler, Cemaat özeleştiri yapsın’ tarzındaki yüzeysel yorumlar kimse kusura bakmasın ama benim açımdan kahvehane muhabbeti derecesindeler. Zira, meselenin asıl özü benim bu yazıda ışık tutmaya çalıştığım noktadır.
Velhasıl, ‘FETÖ’ demek zorundalar çünkü devleti soyanı da kendine göre tasarlamak isteyen işbirlikçisi de hırsızı da yolsuzu da korkağı da bunun bu şekilde olması gerektiğini çok iyi biliyorlar. İngilizce’de ‘snuff’ denilen bir kelime vardır. Burnunuza bir koku veya toz çektiğinizdeki eylemi ifade eder; ama aynı zamanda ‘kurnaz’ anlamına da gelir. ‘FETÖ korosu’ da işte böyle: Ortamı koklayarak, çıkarına uygun şekilde burnuna ne çekmesi gerekiyorsa onu çekmek zorunda olduğunu bilen bir kurnazlar topluluğu. Bu vesileyle, sokaktaki vatandaş haricinde, belli bir kimliği ve pozisyonu olan ve Erdoğan’ı ve hükümeti eleştiriyormuş gibi görünürken bile ısrarla ‘FETÖ’ demeye devam eden insanları ya Erdoğan’ın varlığından ve diskurundan bir şekilde yarar gören veya bizzat Ergenekon’la bir şekilde bağı olan algı operatörleri olarak düşünmek pek de yanlış olmaz!
[Uğur Tezcan] 11.7.2020 [TR724]
Aya Sofya’nın statüsü [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Bugün (10 Temmuz 2020, Cuma) Danıştay tarafından 1935 tarihli Ayasofya’yı müzeye dönüştürme kararı iptale dildi. Akabinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından “Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi’nin” Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesine dair kararname imzalandı. Böylece camiye dönüştürülmesi kararı ilan edildi.
Bu çok kolay olmayan bir konu! Politik olmasının yanında, dini, kültürel ve tarih tezlerine ilişkin belli hassasiyetlerin olduğunu biliyorum. Son günlerde, daha bu kadar alınmadan önce, Ayasofya’ya ilişkin bazı düşüncelerimi Twitter’dan paylaşmış, yeterince tepki çekmiştim zaten. Bu nedenle, konunun hassasiyetini çok yakından biliyorum. Çünkü Ayasofya’nın statüsünü tartışmak, Türkiye’ye, Türklere ve Müslümanlara dair birçok ön kabulün, önyargının, savunma mekanizmasının alanına girmek anlamına geliyor. Ayasofya’nın bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu, Türklük, Türklerin bulundukları coğrafya ile olan ilişkileri, Müslümanların ve İslam’ın esas ötekisi olan Hristiyanlık’la ve Hristiyanlarla olan ilişkileri gibi birçok meseleyle bağlantılı, hassas bir konu.
Öncelikle sadece tarihi gerçekleri paylaşmakla başlayayım. Ayasofya (Aya Sofya) binasının tamamlanması, Milattan Sonra 532 ile 537 yılları arasında gerçekleşti. Binanın ismi Yunanca, “kutsal bilge veya bilgelik” anlamına geliyor ve Tanrısal bilgeliğe atıfta bulunuyor. Bina Roma İmparatoru Jüstinyen tarafından bir kilise olarak inşa ettirildi. Hristiyan dünyasının ilk katedrali olma özelliğini taşıyan Aya Sofya Kilisesi, olağanüstü geniş kubbesi ve iç mekânı ile bu unvanını çok uzun asırlar boyu korudu. Sonradan yeni tekniklerle daha büyük katedraller inşa edilmiş de olsa, Hristiyanlar için bu büyük katedral her zaman çok özel bir yer oldu. Hatta Ortodoks ve Katolik mezheplerinin Roma’nın bölünmesiyle birlikte birbirlerinden ayrı iki kilise olarak devam etmeleri bile, bu gerçeği değiştirmedi. Ayasofya 1453 yılında Konstantiniye kentinin Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilmesinden sonra camiye dönüştürüldü. İçindeki freskler, mozaikler ve resimler (İsa, Meryem, birçok Hristiyan kutsal şahsiyet, melekler, vs. tasvirleri) üzerleri sıvanarak kapatıldı. 1931 yılına dek Ayasofya cami olarak kullanıldı. Binaya ek yapılmamakla beraber, minareler yapılarak binaya cami görünümü verildi. İlk minaresi ahşaptı. Sonradan bu yıkılarak yerine (1450’lerin sonunda) Sultan II. Mehmet döneminde bir tuğla minare yapıldı. Diğer üç minare, Sultan Beyazıt döneminde inşa edildi. Binanın fethinden sonra, kent yağmalanırken Ayasofya da büyük zarara uğradı. Çanlar, ikonalar, mozaikler, İsa’nın ve Meryem’in tasvirleri büyük oranda tahrip edildi. Ayasofya ile birlikte, Konstantiniye’deki büyük ve orta büyüklükteki katedral ve kiliseler de camiye dönüştürüldü. Bunlardan arasında, Eski İmaret Camii (Patepoples Manastırı), Zeyrek Camii (Pantokrator Manastırı), Vefa Camii (Theodoros Kilisesi), Arap Camii (San Paolo Kilisesi), Fethiye Camii (Pammakaristos Kilisesi), Koca Mustafa Paşa Sümbül Efendi Camii (Andreas Manastırı), Küçük Aya Sofya Camii (Theodora Kilisesi), Kariye Camii (Chora Kilisesi), İmrahor Camii (Vaftizci İohannes Kilisesi), Fenari İsa Camii (Bakire Theodokos Kilisesi), Laleli’deki Bodrum Camii (Myrelaion Manastırı), Kalenderhane Camii (Kyriotissa Kilisesi) sayılabilir.
Ayasofya Osmanlı dönemi mimari stil Konstantiniye siluetini belirleyinceye kadar sembolik önemi büyük bir dini mekân oldu. Sonrasında büyük camiler inşa edildi ve Osmanlı Camii mimarisi Bizans ile bir senteze girerek İslam mimarisinin en zarif camileri Konstantiniye’de yapıldı. 1931 yılında Müslümanların ibadetine kapatılan Ayasofya, dört yıl kapalı kaldı. Bu dönemde müzeleştirilme çalışmaları gerçekleşti. 1935 yılında müzeleştirilen bina, ziyaretlere açıldı. Yıllık 3,3 milyon yıllık ziyaret ortalaması ile Ayasofya Türkiye’nin en fazla ziyaret edilen müzesi oldu.
Şimdi, bu çok özet – ve yetersiz – tarihi gerçeklere değindikten sonra, gelelim Ayasofya ile ilgili politik, kültürel, dini, coğrafi ve tarihsel, kimliksel meselelerin eleştirel bir bakışla ele alınmasına.
Bu yazımı, daha önce yazdığım Türk Tarih Tezleri: Karışık Salata (1, 2, 3) yazılarımla bağlantılı olarak yazdığımdan, özellikle coğrafi-tarihsel bağlamda Türklerin yaşadıkları coğrafyayla sağlıklı bir aidiyet ilişkisi kurmak konusundaki düşüncelerimin o yazılar okunduktan sonra daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.
Fetih, bulundukları coğrafyada Türk varlığının en önemli zeminlerinden birini oluşturuyor. Fetih’e tarihsel bağlamında yaklaşmak gerektiğini elbette biliyorum. Amacım asla anakronizm yapmak ve bugün geçerli olan düşünceleri ve değerleri geçmişe uyarlamak ve uygulamak değil.
Burada kocaman bir “ama” kullanmaya ihtiyaç duyduğumuz da bir gerçek oysa. Çünkü tarihsel olayları ve sonuçlarını tarihsel bağlamında değerlendirmek ve anlamakla, tarihteki davranış kalıplarını (veya şemalarını) bugün uygulamaya kalkmak veya tarihteki değerler evrenini bugünü anlamlandırmada kullanmak, ayrı şeyler! Anadolu’da yaşanan İslamlaşma, dönemsel bağlamında değerlendirildiğinde, “olmuş-bitmiş” bir şey olmakla beraber, daha kapsayıcı bir tarih diskuru ve anlatısı inşa etmek, çok gerekli.
Bir örnek vermek gerekirse, bugün Katolik Kilisesi’nin Latin Amerika’nın veya Afrika’nın Hristiyanlaştırılması olgusuna yaklaşımı, 1700’lerdeki veya 1800’lerdeki hâkim tutucu Katolik tarih tezleriyle örtüşmüyor. Yine örneğin Britanya İmparatorluğu’nun kolonileriyle kurduğu dinamik ilişkiyi anlatan tarihi diskur, 18. Veya 19. yüzyıllardaki İngiliz yayılmacılığını meşrulaştırma görevi gören tarih söyleminden çok farklı bir dil kullanıyor. Ya da mesela Fransız çocukları bugün Cezayir’de gerçekleşen Fransız yayılmacılığını, çok eleştirel bir tarih söylemiyle, “tarihten ders almayı hedefleyen” bir pedagojik söylemle okuyorlar. Zaten olması gereken de bu! Varmak istediğim nokta çok açık değil mi? Bizim de fethi (gerek Anadolu’nun fethi ve Türkleşme-İslamlaşma tecrübesini, gerekse de Konstantiniye’nin fethini ve kentin Hristiyan dokusunun Müslüman bir doku ile dönüştürülmesini) yeniden, daha “az ofansif” bir diskurla yeniden ele almamızın zamanı gelmedi mi?
Aya Sofya bu anlamda bir sembol olamaz mıydı? Çünkü zaten 1930’lardan beri bir müzeydi. Anadolu’yu sahiplenen, onu fetheden değil, onun çocuğu olmaktan gurur duyan bir söyleme Aya Sofya’dan başlamak, gayrimüslimleri ve Hristiyan-Yahudi kökleri bu yeni anlatıda veya öyküde kucaklayan bir dil kullanılamaz mıydı? Genç kuşaklara Anadolu “kazanında” kaynayan bir “çorba” gibi oluşmuş bir halkı öğretmek, gerçeklere daha fazla tekabül eden bir tarih anlayışı yanında, acaba daha barışçıl bir toplum inşa etmek anlamında da daha iyi olmaz mıydı? Aya Sofya ile Sultanahmet’in karşılıklı aşkını anlatan, monoteist İbrahimi dinlerin esasında kardeş olduğunu vurgulayan, “bakın biz tarihten ne öğrendik!” diye dünyaya bir mesaj veren bir ülkenin vatandaşları olmak mı daha gurur vericidir sizce, yoksa bugün Ayasofya Camii olarak Aya Sofya Katedrali’ni yeniden kapatan bir ülkenin vatandaşı olmak mı? Ne dersiniz? Hangisi daha gurur vericidir? Bir kez olsun “öbür yanağımızı dönmek” bu kadar kötü bir şey midir? “Düşmanını sevmek” neden bu kadar zor? “Dinde zorlama yoktur” ve “sizin dininiz size, benim dinim bana” değerini onore etmek neden bu kadar zor? Ortaklıkları çoğaltmak yerine, düşmanlıkların yaralarına yeniden tuz basmanın kime ne yararı var?
Ne kadar tepki alacağım umurumda değil. Doğrusu şudur: Aya Sofya (Kutsal Bilgelik) Katedrali bir Hristiyanlık kutsalıdır. Betonarme Beylikdüzü Diyanet Camii ayarında, x bir cami gibi Diyanet’e bağlanıp sonra da 1931 ile 2020 arasında geçen 89 yıl hiç olmamış gibi yapmak, doğru olamaz. Aya Sofya’nın ve onlarca büyük katedral ve kilisenin camileştirilmesi, hiç caminin olmadığı Konstantiniye’de 1450’lerde, şık ve çok da İslami olmasa da, bir tür işlevsel gereklilik olarak görülebilir. Fakat on binlerce caminin olduğu modern İstanbul’da Aya Sofya’nın sembolik olarak yeniden camileştirilmesi için işlevsel bir gereklilikten söz etmek herhalde mümkün değildir! O halde neden bu hamle yapılmak istendi? Sanırım bu sorunun yanıtını herkes biliyor. Ayrıca birbirinden değerli makalelerde birbirinden değerli birçok yazar, bu konuyu enine boyuna yazdı.
Benim ilgilendiğim esas mesele şu: biz nasıl bir medeniyet olmak istiyoruz? Çünkü iktidarlar veya politik rejimler gelir geçer. Kalıcı olan uygarlıklardır. Kalıcı olan, o uygarlıklar adına verilen mesajlardır. Bizi çağlar ötesine taşıyan gemiler, bu mesajlardır. Aya Sofya kararı böyle bir mesajdır. Bir gün herkes bu mesajı hatırlayacak. Bizler, insanları zorla dinlerinden ve mabetlerinden eden bir medeniyet mi olmak istiyoruz? Bunu birçok medeniyet, kültür, halk veya devlet yapmış olabilir. Fakat bugünden bahsettiğimizi unutmayın! Dahası, farz edelim ki dünyanın bütün toplumları başkalarını dininden veya mabedinden ediyor odlusun. Bu, bizim de bu hatayı yapmamızı haklı çıkartır mı? Bunu meşru kılar mı? Diyebilirsiniz ki, ama biz bunu yapmıyoruz ki! Bizim yaptığımız sadece geçmişte zaten cami olan bir yeri yeniden camileştirmek. Hayır, bu o kadar basit değil. Çünkü tarihimizle kurduğumuz ilişki, bugünümüzü etkiliyor. Bugün Katolikler Güney Amerika veya Afrika yerlilerine karşı çok dikkatli bir söylem kullanıyor ve bugünkü davranışlarında da o tarihten aldıkları dersi unutmuyor. Bugün Kanada’da Kanada yerlilerinin yatılı okullarda asimile edilmesi tarihlerinde bir kara leke olarak genç kuşaklara anlatılıyor; övülecek bir şey olarak değil. İslam dünyası, başka kültürlerin ve dinlerin mensuplarına yaklaşımda onuncu veya on beşinci yüzyılın ruhunu bugün benimserse, ortada çok ciddi bir sorun var demektir. Yirmi birinci yüzyılda yüzlerce yıl öncesinin değerler evrenini pusula yaparak yola çıkarsanız, varacağınız yer de o dönemlerin büyük yıkımları, işgalleri, savaşları veya sefaleti olur.
Eğer bir binanın cami olması gerekiyorsa ve siz gerçekten dininize saygı duyuyorsanız, neden ise en güzel camileri yaparak başlamıyorsunuz? Ben hayatımda en güzel camileri olduğu kadar en çirkin camileri de İstanbul’da gördüm. Aya Sofya Katedrali, Osmanlı Camii mimarisinde hep var olacak. Onun ruhu, sizin yerli mimari stilinizin ayrılmaz bir parçası oldu zaten çünkü! Onu artık rahat bırakın. Onu yüceltin – eğer cidden âlemlere rab olan bir Tanrıya saygınız varsa tabii! – ve zor kullanmayı inancınızın bir metodu olmaktan çıkartın! Fiziki – elle tutabileceğiniz, materyal – şeylerle uğraşmayın ve biraz da anlamlar, manalar, düşün ve bilgelik dünyasına yelken açın. Dininizi zorlayarak, büyük ordularla, kaba güçle, cebirle yayamazsınız. Yaydığınız sadece korkudur, din değil! Gerçek din, idrakle, gönülle, duyguyla, inanç ve imanla yayılır. Aya Sofya ile verilen mesaj, birinci yöntemdir. Bu hataları birçok din yaptı. Birçok mille de! Artık bu hataların yinelenmesi zamanı değil. İnsanlığı ancak karşılıklı tolerans ve anlayış birleştirebilir.
Aya Sofya’nın statüsü, bu medeniyetin turnusolüdür.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.7.2020 [TR724]
Bu çok kolay olmayan bir konu! Politik olmasının yanında, dini, kültürel ve tarih tezlerine ilişkin belli hassasiyetlerin olduğunu biliyorum. Son günlerde, daha bu kadar alınmadan önce, Ayasofya’ya ilişkin bazı düşüncelerimi Twitter’dan paylaşmış, yeterince tepki çekmiştim zaten. Bu nedenle, konunun hassasiyetini çok yakından biliyorum. Çünkü Ayasofya’nın statüsünü tartışmak, Türkiye’ye, Türklere ve Müslümanlara dair birçok ön kabulün, önyargının, savunma mekanizmasının alanına girmek anlamına geliyor. Ayasofya’nın bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu, Türklük, Türklerin bulundukları coğrafya ile olan ilişkileri, Müslümanların ve İslam’ın esas ötekisi olan Hristiyanlık’la ve Hristiyanlarla olan ilişkileri gibi birçok meseleyle bağlantılı, hassas bir konu.
Öncelikle sadece tarihi gerçekleri paylaşmakla başlayayım. Ayasofya (Aya Sofya) binasının tamamlanması, Milattan Sonra 532 ile 537 yılları arasında gerçekleşti. Binanın ismi Yunanca, “kutsal bilge veya bilgelik” anlamına geliyor ve Tanrısal bilgeliğe atıfta bulunuyor. Bina Roma İmparatoru Jüstinyen tarafından bir kilise olarak inşa ettirildi. Hristiyan dünyasının ilk katedrali olma özelliğini taşıyan Aya Sofya Kilisesi, olağanüstü geniş kubbesi ve iç mekânı ile bu unvanını çok uzun asırlar boyu korudu. Sonradan yeni tekniklerle daha büyük katedraller inşa edilmiş de olsa, Hristiyanlar için bu büyük katedral her zaman çok özel bir yer oldu. Hatta Ortodoks ve Katolik mezheplerinin Roma’nın bölünmesiyle birlikte birbirlerinden ayrı iki kilise olarak devam etmeleri bile, bu gerçeği değiştirmedi. Ayasofya 1453 yılında Konstantiniye kentinin Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilmesinden sonra camiye dönüştürüldü. İçindeki freskler, mozaikler ve resimler (İsa, Meryem, birçok Hristiyan kutsal şahsiyet, melekler, vs. tasvirleri) üzerleri sıvanarak kapatıldı. 1931 yılına dek Ayasofya cami olarak kullanıldı. Binaya ek yapılmamakla beraber, minareler yapılarak binaya cami görünümü verildi. İlk minaresi ahşaptı. Sonradan bu yıkılarak yerine (1450’lerin sonunda) Sultan II. Mehmet döneminde bir tuğla minare yapıldı. Diğer üç minare, Sultan Beyazıt döneminde inşa edildi. Binanın fethinden sonra, kent yağmalanırken Ayasofya da büyük zarara uğradı. Çanlar, ikonalar, mozaikler, İsa’nın ve Meryem’in tasvirleri büyük oranda tahrip edildi. Ayasofya ile birlikte, Konstantiniye’deki büyük ve orta büyüklükteki katedral ve kiliseler de camiye dönüştürüldü. Bunlardan arasında, Eski İmaret Camii (Patepoples Manastırı), Zeyrek Camii (Pantokrator Manastırı), Vefa Camii (Theodoros Kilisesi), Arap Camii (San Paolo Kilisesi), Fethiye Camii (Pammakaristos Kilisesi), Koca Mustafa Paşa Sümbül Efendi Camii (Andreas Manastırı), Küçük Aya Sofya Camii (Theodora Kilisesi), Kariye Camii (Chora Kilisesi), İmrahor Camii (Vaftizci İohannes Kilisesi), Fenari İsa Camii (Bakire Theodokos Kilisesi), Laleli’deki Bodrum Camii (Myrelaion Manastırı), Kalenderhane Camii (Kyriotissa Kilisesi) sayılabilir.
Ayasofya Osmanlı dönemi mimari stil Konstantiniye siluetini belirleyinceye kadar sembolik önemi büyük bir dini mekân oldu. Sonrasında büyük camiler inşa edildi ve Osmanlı Camii mimarisi Bizans ile bir senteze girerek İslam mimarisinin en zarif camileri Konstantiniye’de yapıldı. 1931 yılında Müslümanların ibadetine kapatılan Ayasofya, dört yıl kapalı kaldı. Bu dönemde müzeleştirilme çalışmaları gerçekleşti. 1935 yılında müzeleştirilen bina, ziyaretlere açıldı. Yıllık 3,3 milyon yıllık ziyaret ortalaması ile Ayasofya Türkiye’nin en fazla ziyaret edilen müzesi oldu.
Şimdi, bu çok özet – ve yetersiz – tarihi gerçeklere değindikten sonra, gelelim Ayasofya ile ilgili politik, kültürel, dini, coğrafi ve tarihsel, kimliksel meselelerin eleştirel bir bakışla ele alınmasına.
Bu yazımı, daha önce yazdığım Türk Tarih Tezleri: Karışık Salata (1, 2, 3) yazılarımla bağlantılı olarak yazdığımdan, özellikle coğrafi-tarihsel bağlamda Türklerin yaşadıkları coğrafyayla sağlıklı bir aidiyet ilişkisi kurmak konusundaki düşüncelerimin o yazılar okunduktan sonra daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.
Fetih, bulundukları coğrafyada Türk varlığının en önemli zeminlerinden birini oluşturuyor. Fetih’e tarihsel bağlamında yaklaşmak gerektiğini elbette biliyorum. Amacım asla anakronizm yapmak ve bugün geçerli olan düşünceleri ve değerleri geçmişe uyarlamak ve uygulamak değil.
Burada kocaman bir “ama” kullanmaya ihtiyaç duyduğumuz da bir gerçek oysa. Çünkü tarihsel olayları ve sonuçlarını tarihsel bağlamında değerlendirmek ve anlamakla, tarihteki davranış kalıplarını (veya şemalarını) bugün uygulamaya kalkmak veya tarihteki değerler evrenini bugünü anlamlandırmada kullanmak, ayrı şeyler! Anadolu’da yaşanan İslamlaşma, dönemsel bağlamında değerlendirildiğinde, “olmuş-bitmiş” bir şey olmakla beraber, daha kapsayıcı bir tarih diskuru ve anlatısı inşa etmek, çok gerekli.
Bir örnek vermek gerekirse, bugün Katolik Kilisesi’nin Latin Amerika’nın veya Afrika’nın Hristiyanlaştırılması olgusuna yaklaşımı, 1700’lerdeki veya 1800’lerdeki hâkim tutucu Katolik tarih tezleriyle örtüşmüyor. Yine örneğin Britanya İmparatorluğu’nun kolonileriyle kurduğu dinamik ilişkiyi anlatan tarihi diskur, 18. Veya 19. yüzyıllardaki İngiliz yayılmacılığını meşrulaştırma görevi gören tarih söyleminden çok farklı bir dil kullanıyor. Ya da mesela Fransız çocukları bugün Cezayir’de gerçekleşen Fransız yayılmacılığını, çok eleştirel bir tarih söylemiyle, “tarihten ders almayı hedefleyen” bir pedagojik söylemle okuyorlar. Zaten olması gereken de bu! Varmak istediğim nokta çok açık değil mi? Bizim de fethi (gerek Anadolu’nun fethi ve Türkleşme-İslamlaşma tecrübesini, gerekse de Konstantiniye’nin fethini ve kentin Hristiyan dokusunun Müslüman bir doku ile dönüştürülmesini) yeniden, daha “az ofansif” bir diskurla yeniden ele almamızın zamanı gelmedi mi?
Aya Sofya bu anlamda bir sembol olamaz mıydı? Çünkü zaten 1930’lardan beri bir müzeydi. Anadolu’yu sahiplenen, onu fetheden değil, onun çocuğu olmaktan gurur duyan bir söyleme Aya Sofya’dan başlamak, gayrimüslimleri ve Hristiyan-Yahudi kökleri bu yeni anlatıda veya öyküde kucaklayan bir dil kullanılamaz mıydı? Genç kuşaklara Anadolu “kazanında” kaynayan bir “çorba” gibi oluşmuş bir halkı öğretmek, gerçeklere daha fazla tekabül eden bir tarih anlayışı yanında, acaba daha barışçıl bir toplum inşa etmek anlamında da daha iyi olmaz mıydı? Aya Sofya ile Sultanahmet’in karşılıklı aşkını anlatan, monoteist İbrahimi dinlerin esasında kardeş olduğunu vurgulayan, “bakın biz tarihten ne öğrendik!” diye dünyaya bir mesaj veren bir ülkenin vatandaşları olmak mı daha gurur vericidir sizce, yoksa bugün Ayasofya Camii olarak Aya Sofya Katedrali’ni yeniden kapatan bir ülkenin vatandaşı olmak mı? Ne dersiniz? Hangisi daha gurur vericidir? Bir kez olsun “öbür yanağımızı dönmek” bu kadar kötü bir şey midir? “Düşmanını sevmek” neden bu kadar zor? “Dinde zorlama yoktur” ve “sizin dininiz size, benim dinim bana” değerini onore etmek neden bu kadar zor? Ortaklıkları çoğaltmak yerine, düşmanlıkların yaralarına yeniden tuz basmanın kime ne yararı var?
Ne kadar tepki alacağım umurumda değil. Doğrusu şudur: Aya Sofya (Kutsal Bilgelik) Katedrali bir Hristiyanlık kutsalıdır. Betonarme Beylikdüzü Diyanet Camii ayarında, x bir cami gibi Diyanet’e bağlanıp sonra da 1931 ile 2020 arasında geçen 89 yıl hiç olmamış gibi yapmak, doğru olamaz. Aya Sofya’nın ve onlarca büyük katedral ve kilisenin camileştirilmesi, hiç caminin olmadığı Konstantiniye’de 1450’lerde, şık ve çok da İslami olmasa da, bir tür işlevsel gereklilik olarak görülebilir. Fakat on binlerce caminin olduğu modern İstanbul’da Aya Sofya’nın sembolik olarak yeniden camileştirilmesi için işlevsel bir gereklilikten söz etmek herhalde mümkün değildir! O halde neden bu hamle yapılmak istendi? Sanırım bu sorunun yanıtını herkes biliyor. Ayrıca birbirinden değerli makalelerde birbirinden değerli birçok yazar, bu konuyu enine boyuna yazdı.
Benim ilgilendiğim esas mesele şu: biz nasıl bir medeniyet olmak istiyoruz? Çünkü iktidarlar veya politik rejimler gelir geçer. Kalıcı olan uygarlıklardır. Kalıcı olan, o uygarlıklar adına verilen mesajlardır. Bizi çağlar ötesine taşıyan gemiler, bu mesajlardır. Aya Sofya kararı böyle bir mesajdır. Bir gün herkes bu mesajı hatırlayacak. Bizler, insanları zorla dinlerinden ve mabetlerinden eden bir medeniyet mi olmak istiyoruz? Bunu birçok medeniyet, kültür, halk veya devlet yapmış olabilir. Fakat bugünden bahsettiğimizi unutmayın! Dahası, farz edelim ki dünyanın bütün toplumları başkalarını dininden veya mabedinden ediyor odlusun. Bu, bizim de bu hatayı yapmamızı haklı çıkartır mı? Bunu meşru kılar mı? Diyebilirsiniz ki, ama biz bunu yapmıyoruz ki! Bizim yaptığımız sadece geçmişte zaten cami olan bir yeri yeniden camileştirmek. Hayır, bu o kadar basit değil. Çünkü tarihimizle kurduğumuz ilişki, bugünümüzü etkiliyor. Bugün Katolikler Güney Amerika veya Afrika yerlilerine karşı çok dikkatli bir söylem kullanıyor ve bugünkü davranışlarında da o tarihten aldıkları dersi unutmuyor. Bugün Kanada’da Kanada yerlilerinin yatılı okullarda asimile edilmesi tarihlerinde bir kara leke olarak genç kuşaklara anlatılıyor; övülecek bir şey olarak değil. İslam dünyası, başka kültürlerin ve dinlerin mensuplarına yaklaşımda onuncu veya on beşinci yüzyılın ruhunu bugün benimserse, ortada çok ciddi bir sorun var demektir. Yirmi birinci yüzyılda yüzlerce yıl öncesinin değerler evrenini pusula yaparak yola çıkarsanız, varacağınız yer de o dönemlerin büyük yıkımları, işgalleri, savaşları veya sefaleti olur.
Eğer bir binanın cami olması gerekiyorsa ve siz gerçekten dininize saygı duyuyorsanız, neden ise en güzel camileri yaparak başlamıyorsunuz? Ben hayatımda en güzel camileri olduğu kadar en çirkin camileri de İstanbul’da gördüm. Aya Sofya Katedrali, Osmanlı Camii mimarisinde hep var olacak. Onun ruhu, sizin yerli mimari stilinizin ayrılmaz bir parçası oldu zaten çünkü! Onu artık rahat bırakın. Onu yüceltin – eğer cidden âlemlere rab olan bir Tanrıya saygınız varsa tabii! – ve zor kullanmayı inancınızın bir metodu olmaktan çıkartın! Fiziki – elle tutabileceğiniz, materyal – şeylerle uğraşmayın ve biraz da anlamlar, manalar, düşün ve bilgelik dünyasına yelken açın. Dininizi zorlayarak, büyük ordularla, kaba güçle, cebirle yayamazsınız. Yaydığınız sadece korkudur, din değil! Gerçek din, idrakle, gönülle, duyguyla, inanç ve imanla yayılır. Aya Sofya ile verilen mesaj, birinci yöntemdir. Bu hataları birçok din yaptı. Birçok mille de! Artık bu hataların yinelenmesi zamanı değil. İnsanlığı ancak karşılıklı tolerans ve anlayış birleştirebilir.
Aya Sofya’nın statüsü, bu medeniyetin turnusolüdür.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)