15 Temmuz sonrası gözaltına alınan Gazeteci Tuncer Çetinkaya, 22 ay tutuklu kaldığı dönemde uğradığı işkenceyi Bold Medya’ya anlattı. Çetinkaya, işkencecilerinin er veya geç yargılanacağını kaydetti.
BOLD – Gazeteci Tuncer Çetinkaya 15 Temmuz 2016 sonrası gözaltına alındı ve 22 ay cezaevinde kaldı. Çetinkaya bu süreçte maruz kaldığı işkenceyi Bold Medya ekibine anlattı. Çetinkaya, kendisine işkence uygulayanları tanıdığını belirterek, onların er veya geç yargılanacağını kaydetti.
AVUKAT DURAN: İŞKENCE ZAMAN AŞIMINA UĞRAMIYOR
26 Haziran Dünya İşkence Mağdurları Dayanışma Gününde avukat Fikret Duran ve insan hakları savunucusu Oğuzhan Albayrak Türkiye’de yaşanan işkence olaylarına ilişkin açıklamalar yaptı. İşkencenin zaman aşımına uğramayacağını, hukuk yoluyla haklarının er yada geç geri alınabileceğine vurgu yapıldı.
[Bold Medya] 27.6.2020
AYM’den skandal ‘Bylock’ kararı!
AYM, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan ‘Bylock’ suçlamasıyla ceza alan F. Kara’nın ‘ByLock’un mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olmayacağı’ başvurusunu reddetti ve adil yargılama ihlali saymadı.
BOLD – Anayasa Mahkemesi (AYM) 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmalarında tutuklama ve cezalara gerekçe gösterilen MİT tarafından yasadışı yollarla temin edilen ‘Bylock’ verilerinin delil sayılması mahiyetinde skandal bir karara imza attı.
Cemaat soruşturmaları kapsamında yargılanan 7 yıl 6 ay hapse mahkûm olan F. Kara, “ByLock verilerinin hukuka aykırı şekilde elde edilmesi, mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olarak bu verilere dayanılmasının adil yargılanma hakkının ihlali olduğu” iddiasıyla 20 Nisan 2018’de Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
AYM, ‘ByLock’un mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olmayacağı’ başvurusunu oy birliğiyle 4 Haziran’da reddetti. Resmi Gazete’de yer alan kararda ‘Yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin uygulama mağazaları ile internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile, örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş ekleyip iletişim kurması imkanı bulunmamaktadır’ vurgusu yapıldı.
AYM kararında özetle şöyle denildi:
“Sonuç olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan bir terör örgütüyle ilgili istihbarat çalışmaları sırasında rastlanan ByLock uygulamasına ilişkin verilerin, bu örgütle ilgili yürütülen soruşturma ve yargılamalarda maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sunması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin uygulama mağazaları ile internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile, örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş ekleyip iletişim kurması imkânı bulunmamaktadır.
Somut olayda mahkeme, ByLock sunucusuna bağlanıp bir user-ID alarak bu sisteme dâhil olmasını ve programı örgütsel haberleşmenin gizliliğini sağlamak amacıyla kullanmasını örgütle bağlantısını gösteren bir delil olarak değerlendirmiştir. Özellikleri itibarıyla sadece FETÖ/PDY mensuplarınca -örgütsel iletişimde gizliliği sağlama amacıyla- kullanılan kriptolu iletişim ağının başvurucu tarafından kullanılmasının terör örgütüne üye olma suçu açısından mahkûmiyete dayanak alınması, adil yargılanma hakkı kapsamındaki usul güvencelerini tamamen etkisiz hâle getiren ve açıkça keyfî bir uygulama olarak değerlendirilemez.”
[Bold Medya] 27.6.2020
BOLD – Anayasa Mahkemesi (AYM) 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmalarında tutuklama ve cezalara gerekçe gösterilen MİT tarafından yasadışı yollarla temin edilen ‘Bylock’ verilerinin delil sayılması mahiyetinde skandal bir karara imza attı.
Cemaat soruşturmaları kapsamında yargılanan 7 yıl 6 ay hapse mahkûm olan F. Kara, “ByLock verilerinin hukuka aykırı şekilde elde edilmesi, mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olarak bu verilere dayanılmasının adil yargılanma hakkının ihlali olduğu” iddiasıyla 20 Nisan 2018’de Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
AYM, ‘ByLock’un mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olmayacağı’ başvurusunu oy birliğiyle 4 Haziran’da reddetti. Resmi Gazete’de yer alan kararda ‘Yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin uygulama mağazaları ile internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile, örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş ekleyip iletişim kurması imkanı bulunmamaktadır’ vurgusu yapıldı.
AYM kararında özetle şöyle denildi:
“Sonuç olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan bir terör örgütüyle ilgili istihbarat çalışmaları sırasında rastlanan ByLock uygulamasına ilişkin verilerin, bu örgütle ilgili yürütülen soruşturma ve yargılamalarda maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sunması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin uygulama mağazaları ile internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile, örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş ekleyip iletişim kurması imkânı bulunmamaktadır.
Somut olayda mahkeme, ByLock sunucusuna bağlanıp bir user-ID alarak bu sisteme dâhil olmasını ve programı örgütsel haberleşmenin gizliliğini sağlamak amacıyla kullanmasını örgütle bağlantısını gösteren bir delil olarak değerlendirmiştir. Özellikleri itibarıyla sadece FETÖ/PDY mensuplarınca -örgütsel iletişimde gizliliği sağlama amacıyla- kullanılan kriptolu iletişim ağının başvurucu tarafından kullanılmasının terör örgütüne üye olma suçu açısından mahkûmiyete dayanak alınması, adil yargılanma hakkı kapsamındaki usul güvencelerini tamamen etkisiz hâle getiren ve açıkça keyfî bir uygulama olarak değerlendirilemez.”
[Bold Medya] 27.6.2020
BM’den cemaat soruşturmaları kararı: Tutuklamalar keyfi, gecikmeksizin serbest bırakın!
BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan 3 kişinin başvurusunu değerlendirdi. Çalışma Grubu, yapılan tutuklamaların keyfi olduğuna dikkat çekti.
BOLD – Birleşmiş Milletler (BM) Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, 27 Nisan-1 Mayıs 2020 tarihlerinde gerçekleştirdiği 87. Oturumunda, 15 Temmu sonrasında tutuklanan Abdulmuttalip Kurt, Akif Oruç ve Faruk Serdar Köse’nin ayrı ayrı yaptığı başvurular üzerine Hizmet hareketi mensuplarına ilişkin çok önemli üç karar aldı.
“SORUŞTURMALAR HUKUKSAL TEMELDEN YOKSUN”
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldığını belirten Çalış Grubu, soruşturmaların hukuksal temelden yoksun ve keyfi bir uygulama olduğuna, bu nedenle de BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile İnsan Hakları Evrensel Beyannemesini ihlal ettiğine hükmetti.
Çalışma Grubu kararının devamında cemaat mensuplarının siyasi ve diğer görüşleri dolayısıyla hedef alındığını, bunun da Sözleşme ve Beyanname tarafından yasaklanan ayrımcı bir uygulama teşkil ettiğini ifade etti.
“GECİKMEKSİZİN SERBEST BIRAKIN”
Abdulmuttalip Kurt, Akif Oruç ve Faruk Serdar Köse’nin başvurularını değerlendiren Çalışma Grubu, başvuru sahiplerinin gecikmeksizin serbest bırakılması ve mağdurlara tazminat ödenmesi yönünde Türk hükümetine çağrıda bulundu. Çalışma Grubu ayrıca korona salgınının ceza evlerinde meydana getirdiği tehdit dolayısıyla hükümetten acilen harekete geçmesini talep etti.
Çalışma Grubu kararında “Olaya ilişkin şartları göz önünde tutarak uygun çözüm yolunun Sayın Kurt’un acilen tahliye edilmesi olduğunu ve kendisine uluslararası hukuka uygun olarak tazminat ödenerek diğer zararlarının karşılanması gerektiğini mütalaa etmektedir. Çalışma Grubu, küresel Koronavirusü (Kovid-19) salgınının tutukevlerinde meydana getirdiği tehdit bağlamında, Hükümete Sayın Kurt’un tahliye edilmesi için acilen harekete geçme çağrısında bulunur.” denildi.
“HİÇBİR SUÇ TEŞKİL EDEN EYLEMLER DEĞİL”
Çalışma Grubu, cemaat soruşturmalarında tutuklamalara gerekçe gösterilen hususları da değerlendirerek; Bank Asya’ya para yatırmak, cemaat ile ilintili kurumlarda çalışmak veya yönetici görevler üstlenmek, Zaman gazetesi ve diğer yayınlara abone olmak, sendika ve diğer kurumlara üye olmak, bylock kullanmak vb. eylemlerinin hiçbirinin suç teşkil eden bir fiil olmadığına, aksine bu fiillerin Sözleşme ve Beyannamenin bahşettiği hakların özgürce kullanılmasından ibaret olduğuna hükmetti.
“Bu eylemlerin hiçbiri kendi başına suç teşkil eden bir fiil olarak yorumlanamaz” diyen Çalışma Grubu, “Bilakis bu eylemler Sözleşme ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin bahşettiği hakların özgürce kullanılmasından ibarettir. Hükümetin Sayın Kurt’a atfedilen bu eylemlerin şiddet içerdiği veya başaklarını şiddete teşvik ettiğine ilişkin herhangi bir şi-ar da bulunmamış olması dikkat çekicidir. Hattı zatında Hükümetin verdiği yanıtlarda bu eylemlerin, düşünce ver dernek kurma özgürlüğü dahil Sözleşme’nin bahşettiği hakların özgürce kullanılmasından başka bir şey olduğuna dair hiçbir husus bulunmamaktadır.” denildi.
“BYLOCK DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINA GİRER”
Kararın devamında “Sayın Oruç’un Bylock uygulamasını kullanmış olması halinde dahi, bu durumun sadece düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamına girdiği Çalışma Grubu için izahtan varestedir. Sözleşme’nin 19. maddesinde tanımlanan bu haklar her demokratik ve özgür toplumun temelini teşkil etmektedir.” vurgusu yapıldı.
BM Çalışma Grubu ayrıca Hizmet hareketi mensubiyeti iddiasıyla tutuklananların esasen siyasi ve diğer görüşleri temelinde hedef alındığına, bunun da Sözleşme’nin yasakladığı ayrımcılık teşkil ettiğine de hükmetti.
“CEMAAT MENSUPLARI SİYASİ VE DİĞER GÖRÜŞLERİ TEMELİNDE HEDEF ALINDI”
Çalışma Grubu, “Mevcut dava Hizmet hareketi mensubiyeti bağlamında son iki yılda Çalışma Grubu önüne getirilen davaların sonuncusudur. Bu davaların tamamında Çalışma Grubu ilgililerin tutuklanmalarının keyfi olduğuna hükmetmiştir. Bu davalardan Hizmet hareketi mensubiyeti iddiasıyla insanların esasen siyasi ve diğer görüşleri temelinde hedef alındığı yönünde bir ana hat (pattern) belirmektedir. Bundan hareketle Çalışma Grubu tutuklamanın yasaklanmış bir ayrımcılık temelinde gerçekleştiği hükmüne varmıştır.” dedi.
Çalışma Grubu Türkiye’nin Sözleşme’nin 4. maddesi çerçevesinde olağanüstü hâl döneminde insan hakları yükümlülüklerini askıya almasını (derogation) kabul edilebilir bulmakla birlikte bunun gereksiz ve makul olmayan bir hürriyetten yoksun bırakma eylemini de meşrulaştıramayacağına dikkat çekti.
15 Temmuz’dan sonra hâkim ve savcılar dahil çok sayıda kişinin tutuklandığı ve bunlardan pek çoğunun halen hapiste veya yargılanmakta olduğu vurgulayan Çalışma Grubu, bu davaların bir an önce Türkiye’nin insan hakları yükümlülükleri temelinde neticelendirilmesi konusunda Hükümete çağrıda bulundu.
Çalışma Grubu, kararında “Ayrıca son üç yılda Türkiye’deki keyfi tutuklamalar konusunda önüne getirilen davaların sayısındaki kayda değer artışa dikkat çekerek, bu davalardan beliren ana hat bağlamında ciddi kaygılarını iletmiş ve Çalışma Grubu’nun aldığı kararları bir an önce hayata geçirmesi konusunda Hükümeti teşvik etmiştir.” denildi.
[Bold Medya] 27.6.2020
BOLD – Birleşmiş Milletler (BM) Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, 27 Nisan-1 Mayıs 2020 tarihlerinde gerçekleştirdiği 87. Oturumunda, 15 Temmu sonrasında tutuklanan Abdulmuttalip Kurt, Akif Oruç ve Faruk Serdar Köse’nin ayrı ayrı yaptığı başvurular üzerine Hizmet hareketi mensuplarına ilişkin çok önemli üç karar aldı.
“SORUŞTURMALAR HUKUKSAL TEMELDEN YOKSUN”
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldığını belirten Çalış Grubu, soruşturmaların hukuksal temelden yoksun ve keyfi bir uygulama olduğuna, bu nedenle de BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile İnsan Hakları Evrensel Beyannemesini ihlal ettiğine hükmetti.
Çalışma Grubu kararının devamında cemaat mensuplarının siyasi ve diğer görüşleri dolayısıyla hedef alındığını, bunun da Sözleşme ve Beyanname tarafından yasaklanan ayrımcı bir uygulama teşkil ettiğini ifade etti.
“GECİKMEKSİZİN SERBEST BIRAKIN”
Abdulmuttalip Kurt, Akif Oruç ve Faruk Serdar Köse’nin başvurularını değerlendiren Çalışma Grubu, başvuru sahiplerinin gecikmeksizin serbest bırakılması ve mağdurlara tazminat ödenmesi yönünde Türk hükümetine çağrıda bulundu. Çalışma Grubu ayrıca korona salgınının ceza evlerinde meydana getirdiği tehdit dolayısıyla hükümetten acilen harekete geçmesini talep etti.
Çalışma Grubu kararında “Olaya ilişkin şartları göz önünde tutarak uygun çözüm yolunun Sayın Kurt’un acilen tahliye edilmesi olduğunu ve kendisine uluslararası hukuka uygun olarak tazminat ödenerek diğer zararlarının karşılanması gerektiğini mütalaa etmektedir. Çalışma Grubu, küresel Koronavirusü (Kovid-19) salgınının tutukevlerinde meydana getirdiği tehdit bağlamında, Hükümete Sayın Kurt’un tahliye edilmesi için acilen harekete geçme çağrısında bulunur.” denildi.
“HİÇBİR SUÇ TEŞKİL EDEN EYLEMLER DEĞİL”
Çalışma Grubu, cemaat soruşturmalarında tutuklamalara gerekçe gösterilen hususları da değerlendirerek; Bank Asya’ya para yatırmak, cemaat ile ilintili kurumlarda çalışmak veya yönetici görevler üstlenmek, Zaman gazetesi ve diğer yayınlara abone olmak, sendika ve diğer kurumlara üye olmak, bylock kullanmak vb. eylemlerinin hiçbirinin suç teşkil eden bir fiil olmadığına, aksine bu fiillerin Sözleşme ve Beyannamenin bahşettiği hakların özgürce kullanılmasından ibaret olduğuna hükmetti.
“Bu eylemlerin hiçbiri kendi başına suç teşkil eden bir fiil olarak yorumlanamaz” diyen Çalışma Grubu, “Bilakis bu eylemler Sözleşme ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin bahşettiği hakların özgürce kullanılmasından ibarettir. Hükümetin Sayın Kurt’a atfedilen bu eylemlerin şiddet içerdiği veya başaklarını şiddete teşvik ettiğine ilişkin herhangi bir şi-ar da bulunmamış olması dikkat çekicidir. Hattı zatında Hükümetin verdiği yanıtlarda bu eylemlerin, düşünce ver dernek kurma özgürlüğü dahil Sözleşme’nin bahşettiği hakların özgürce kullanılmasından başka bir şey olduğuna dair hiçbir husus bulunmamaktadır.” denildi.
“BYLOCK DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINA GİRER”
Kararın devamında “Sayın Oruç’un Bylock uygulamasını kullanmış olması halinde dahi, bu durumun sadece düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamına girdiği Çalışma Grubu için izahtan varestedir. Sözleşme’nin 19. maddesinde tanımlanan bu haklar her demokratik ve özgür toplumun temelini teşkil etmektedir.” vurgusu yapıldı.
BM Çalışma Grubu ayrıca Hizmet hareketi mensubiyeti iddiasıyla tutuklananların esasen siyasi ve diğer görüşleri temelinde hedef alındığına, bunun da Sözleşme’nin yasakladığı ayrımcılık teşkil ettiğine de hükmetti.
“CEMAAT MENSUPLARI SİYASİ VE DİĞER GÖRÜŞLERİ TEMELİNDE HEDEF ALINDI”
Çalışma Grubu, “Mevcut dava Hizmet hareketi mensubiyeti bağlamında son iki yılda Çalışma Grubu önüne getirilen davaların sonuncusudur. Bu davaların tamamında Çalışma Grubu ilgililerin tutuklanmalarının keyfi olduğuna hükmetmiştir. Bu davalardan Hizmet hareketi mensubiyeti iddiasıyla insanların esasen siyasi ve diğer görüşleri temelinde hedef alındığı yönünde bir ana hat (pattern) belirmektedir. Bundan hareketle Çalışma Grubu tutuklamanın yasaklanmış bir ayrımcılık temelinde gerçekleştiği hükmüne varmıştır.” dedi.
Çalışma Grubu Türkiye’nin Sözleşme’nin 4. maddesi çerçevesinde olağanüstü hâl döneminde insan hakları yükümlülüklerini askıya almasını (derogation) kabul edilebilir bulmakla birlikte bunun gereksiz ve makul olmayan bir hürriyetten yoksun bırakma eylemini de meşrulaştıramayacağına dikkat çekti.
15 Temmuz’dan sonra hâkim ve savcılar dahil çok sayıda kişinin tutuklandığı ve bunlardan pek çoğunun halen hapiste veya yargılanmakta olduğu vurgulayan Çalışma Grubu, bu davaların bir an önce Türkiye’nin insan hakları yükümlülükleri temelinde neticelendirilmesi konusunda Hükümete çağrıda bulundu.
Çalışma Grubu, kararında “Ayrıca son üç yılda Türkiye’deki keyfi tutuklamalar konusunda önüne getirilen davaların sayısındaki kayda değer artışa dikkat çekerek, bu davalardan beliren ana hat bağlamında ciddi kaygılarını iletmiş ve Çalışma Grubu’nun aldığı kararları bir an önce hayata geçirmesi konusunda Hükümeti teşvik etmiştir.” denildi.
[Bold Medya] 27.6.2020
Çukur [Ahmet Dönmez]
…Ve geldik sonuna.
Son bölüme…
Bu, onun “Lanet bir dizi” dediği ‘Çukur’ değil.
Gerçek hayat.
Gerçek bir çukur.
Acaba burada onu nasıl bir son bekliyordur?
****
Şimdi dönüp o fotoğrafa yeniden bakalım.
Hani yazı dizisinin 3. Bölümünde bahsettiğim, 70’lerden kalma o siyah-beyaz fotoğraf karesine…
“Bu resmi yaprak yaprak açarsak büyük oranda yakın tarih Türk sağının hikayesini elde edebiliriz.
Bir kaç eksiğiyle beraber…
En azından belli bir tarihe kadar.
Sonrasını da zaten bu yazı dizisi ile bir yere bağlayacağım.
Bu fotoğraftan Ülkücü Hareket’e, MHP‘ye, DP-AP-DYP geleneğine, Yeniden Milli Mücadele Birliği’ne, Yeni Asya’ya, bazı dini cemaatlere ve siyasi hareketlere yollar çıkıyor.
Sonra hepsi tek bir karede yeniden birleşecek.” demiştim.
Ve bir sonraki “Süleyman Soylu’nun istişare heyeti” başlıklı yazıda da “Süleyman Soylu bugün o fotoğrafın izdüşümüdür,” yorumunu yapmıştım.
Peki hepsi bugün Süleyman Soylu’da mı birleşiyor?
Evet, öyle.
O bunu sağladı.
Devrin hakim siyasi rengine, aklına, ruhuna, gidişatına uygun bir pozisyon aldı.
Burnu iyi koku alıyordu, dümeni oraya kırdı.
AKP’ye katılırken sadece Erdoğan’la değil, devletle de mutabakata vardı.
MİT’in bir kanadı ile irtibat halinde.
Kendisine güvence sağlandı.
Bunların bir ispatı yok ama hepsini bilgiye dayalı yazıyorum.
****
O mutabakat bugün güçlü bir şekilde arkasında.
Erdoğan’dan bağımsız olarak…
Soylu’yu bir yere hazırlıyorlar.
Şu an içinden geçmekte olduğumuz dönemin bir aklı, bir ideolojisi, bir ruhu var.
Mevcut iktidar ortaklarına ve devrin resmî ideolojisine bakalım: Devletin ve devletçiliğin iktidarda olduğu bir devir bu. AKP ile MHP’nin bir farkının kalmadığı, on yıllardır ülkücü çizgi ile rekabet halinde olan Milli Görüş tabanının gelip de MHP zihniyeti içinde eridiği; öte taraftan Doğu Perinçek’in de “Erdoğan’ı desteklemekle aslında beni desteklemiş olursunuz” dediği bir çeşit alaşım hali…
Avrasyacı ideolojinin güçlendiği; bununla birlikte Yeniden Milli Mücadele’nin ‘Yeni Ankara’, ‘Milli Damar’ gibi isimlerle ve yeni formuyla çok daha güçlü bir dönüş yaptığı keskin bir evredeyiz.
Solun başına geçirileceği konuşulan Metin Feyzioğlu’nun bile gelip Saray’a erkete olmasını, sadece şarka özgü siyasi çıkar hesapları ile mi izah edeceğiz?
Görüntü ortada: Farklı farklı maddeler gelip tek bir kapta eridiler ve faşist iktidarı oluşturdular.
****
Bunu kim yaptı?
Bunun arkasında bir proje var.
Tayyip Erdoğan epeydir devlete teslim oldu.
Kendi tabanını ve mahallesini de devlete teslim etti.
Yılların aklı başında İslamcıları, Milli Görüşçüleri ve kurucu AKP’lileri de olanlar karşısında şaşkın. Ne partilerini ne de liderlerini tanıyabiliyorlar.
Fanatiklere ve görme yetisinden yoksun olanlara aldanmayın.
Bir yabancılaşma hali söz konusu.
Hayvan Çiftliği’nin finalindeki gibi; sömürenler birbirine dönüştü, birbirleri oldular.
Bu yeni alaşım, kendine eski tip, modası geçmiş, katı devletçi, milliyetçi, muhafazakâr bir kap buldu.
Komünizm tehlikesi yok belki ama bu sefer yeni tehditler var.
Önemli olan düşmanın kim olduğu değil; bir düşmanın varlığı.
****
Ancak bir yerde AKP tabanının da dönüşmesi gerekecek. Mevcut haliyle eklemlenmiş olması yeterli değil.
Uzun vadeli dönüşüm için Erdoğan’ın da tasfiyesi şart.
Halk desteği azaldığı ölçüde bu mukadder son da yaklaşacak.
Bir önceki yazıyı, “Süleyman Soylu, AKP içinde ‘Erdoğan sonrası’ diye bir şey olmadığını gayet iyi biliyor. Kendine buradan mutlaka yeni bir çıkış bulacak.” diye bitirmiştim.
Çünkü Süleyman Soylu gibi bir politikacının siyasi kaderini Tayyip Erdoğan’ın ömrü ile kaim tutması, geleceğini ona endekslemesi söz konusu bile değil.
Dikkat edilirse Soylu, AKP’ye geçerken aslında bir kaç yıl içinde olacakları öngörüyordu.
Daha doğrusu ‘biliyordu’.
Bu sadece bir öngörü değildi.
“Süleyman Soylu’nun yükselme taktikleri” başlıklı 8. Bölümde yer verdiğim şu cümlelerini hatırlatayım: “Türkiye uzun süre iki kutuplu yaşayacak. Yüzde 58-42 bandında gidecek. 2014’te bu adam cumhurbaşkanı olacak. 2014-16 yılları arası kaos yılları olacak. Bu adam bunu çözecek ve başkanlık sistemi gelecek.”
Elinde bir yol haritası vardı.
Emin olun yolun bundan sonrası için de var.
****
Peki öyleyse, nasıl bir çıkış bulacak?
Bunu yine güçlü siyasi sezgileri, iyi koku alan burnu ve yukarı doğru yolunu açan derin ittifakları sayesinde yapacak.
Toplumu da siyaseti de devleti de okuyor.
Yakında bir erken seçim olmayacağını biliyor.
Erdoğan’ın yakın dönem hesaplarının da farkında.
O planlarını gerçekleştirmeden bir seçim riskine girmeyecek Erdoğan.
Süleyman Soylu’nun da çok büyük bir acelesi yok.
Biraz daha siyasi güç ve kredi akümüle edecek.
Uygun bir zamanda da kendi yolunu çizmeye başlayacak.
****
Erdoğan’a nazaran Süleyman Soylu fotoğrafın daha büyük bir kısmını temsil edebilme yeteneğinde.
O yüzden AKP’ye girince sadece parti içinde zemin oluşturmakla uğraşmadı. Onun yerine iktidarın diğer ortakları ile de el sıkıştı.
Bir yandan AKP teşkilatı ve seçmeni nezdinde kendine bir taban oluştururken diğer yandan MHP ve bileşenleri içerisine doğru da tabanını genişletti.
Devlet içinde de müttefikler buldu.
Devlet Bahçeli onun hamisi konumunda.
İstifasına aynı anda hem AKP tabanının hem Bahçeli’nin hem Perinçek’in karşı çıkması, az bir şey değil.
O gecenin sosyal medya kampanyasının asıl taşıyıcısının MİT hesapları olması da basit bir şey değil.
Bir hazırlık vardı.
Gövde gösterisi yapıldı.
****
Normal değildi.
Soylu’nun, ağzından çıkanın kanun olduğu bir Cumhurbaşkanı’nın damadı ile açık bir rekabete girmesi de normal değildi…
İstifa resti ile karizmasını çizdiği aynı Cumhurbaşkanı’nın onu bir türlü görevden alamaması da…
Bir süre daha onunla devam edecek.
Mecbur çünkü.
Çünkü Süleyman Soylu sadece bir Süleyman Soylu değil artık.
Üzerine bir yatırım yapılıyor.
Daha önce de yazmıştım, siyaseten en üst yerlere gelebilmek için 3 eksiği vardı.
Bir: Devleti tanımıyordu.
İki: Hikayesi yoktu.
Üç: Politik hedefleri için her şeyi feda edebileceğini henüz göstermemişti.
Şimdi bu açıklarını da kapattı.
****
Bir proje var: MHP ile İyi Parti’yi tekrar buluşturup başına Süleyman Soylu’yu geçirmek. Sonrasında belki Ahmet Davutoğlu’nun da dahil edileceği yeni bir iktidar konsepti…
Kadim bir devletçi olan Ahmet Davutoğlu’nun, Taşkent bağları üzerinden o siyah-beyaz fotoğrafa çıkan yolundan söz etmiştim.
Geçmişte Süleyman Soylu ile Meral Akşener de DYP çatısı altında beraber siyaset yaptılar.
Eğer günün birinde Tayyip Erdoğan kendisi ve ailesi için pazarlık yapıp siyasetten çekilmezse, Süleyman Soylu muhtemelen yeni ve çok daha büyük bir istifa şovunun ardından bu yeni ittifak projesinin başına geçmek üzere ilk hamleyi başlatmış olacak.
****
Peki ya sonra?
Ekibinden bazı arkadaşları onun ‘aslına rücû’ edeceğine inanıyor. “Türkiye tekrar demokratikleşecekse, normalleşecekse, hukuka dönecekse bu yine Süleyman Soylu’nun elinden olacak,” diyorlar.
Bu görüşe göre Soylu, siyasetin doğruları o gün için neyi gerektiriyorsa onu yapıyor.
Siyaset bugün için ona bu şekilde davranması ve böyle konuşması gerektiğini söylüyor.
Yarın ‘demokrat’ olması gerekirse en özgürlükçü, en açılımcı, en demokrat o olur.
Evet, bundan benim de şüphem yok.
Fakat katılmadığım kısmı şu; bu görüşün hayata geçebilmesi için yarın bir gün devletin Erdoğan sonrası rehabilitasyon süreci başlatmaya karar vermesi gerekir.
Bir çeşit “transitional justice (geçiş dönemi adaleti)” dönemi yani…
Böyle bir sürecin başlaması siyasetin gerçeklerine uzak değil.
Ancak bu, adaletsizliğin kendisine sebep olanlar eliyle olmaz.
‘Demokrat’ birine ihtiyaç duyulacaksa, o başka biri olur.
Mevcut iktidarın içinden birinin dönüştürülmesiyle elde edilmez.
Bu manada Süleyman Soylu yıllar önce tercihini yapmış ve zaten dönüşümünü sağlamıştı.
****
Bu nedenle ondan tamamen ümidi kesenler de var.
“Süleyman bir tercih yaptı ve o yolda sonuna kadar gitmek zorunda. Dönüşü yok.” diyorlar.
Aşağı doğru yükselişi devam edecek yani.
Buradan dip noktasını bulur ve oradan tekrar yukarıya doğru sıçrama yapar mı, pek ihtimal vermiyorlar.
Dipteki balçığa saplanıp kalma ihtimali daha yüksek.
Tek iktidar şansı, müesses nizamın aynı politikaları sürdürecek daha yeni, daha enerjik, daha az sorunlu, daha temiz bir lidere ihtiyaç duyması ile olur.
Fakat o zaman da Süleyman Soylu, bugünkü çizgisinden farklı olmaz. Ondan bir demokrasi öncüsü, çığır açan bir demokrasi kahramanı olmaz artık.
Tayyip Erdoğan’ın bir ton değişiği olur.
****
Siyaset bu; yarının ne getireceği bilinmez.
Peki benim görüşüm ne?
Erdoğan sonrasının lideri Soylu mu?
Hayır.
En azından ben öyle olmayacağını iddia ediyorum.
Neden?
Bir kere her şeyi; toplumu, siyaseti, dünyayı, böyle bir devlet tasarımının belirlediğini ileri sürenlerden değilim.
Buna benzer mühendislik çalışmaları hep olacaktır.
Tasarımlar, müdahaleler, yönlendirmeler hep vardır.
Buna bir itirazım yok.
Fakat hiç kimse, elinde bir düğmeyle bütün süreçleri tek başına yönetmiyor, istediği gibi regüle etmiyor.
Toplumların kendi dinamiklerinden daha güçlü bir dizayn edici yok.
Bu ahlaksız, bu vicdansız, bu yalancı, eli kanlı, zalim rejim devam edemez.
Etmeyecek.
Sonuna geldi.
Sadece bu büyük suç ortaklığının bedeli büyük olacağı için, koalisyonlarını sonuna kadar sürdürmek ve ömürlerini uzatmak zorundalar.
Ona uğraşıyorlar.
Zulmü de sürdürebildikleri kadar sürdürecekler.
Çünkü affı olmayan işler yaptılar.
Birbirlerini satamazlar, yarı yolda bırakamazlar.
Ve bu rejim yıkıldığı zaman, Süleyman Soylu, Erdoğan’dan ayrı bir yere konmayacak.
Danton, idam edilmeden önceki son günlerinde, Robespierre’in uzattığı eli neden tutmadığını şöyle açıklıyordu: “Çünkü o elde çok kan vardı!”
Soylu’ya buradan temiz ve parlak bir ikbal çıkmayacak.
Elinde bu kadar kan olanlar temiz sayfa açamazlar.
Kimse bu devrin kirli ellerini sıkmak istemeyecek.
Uzanan eller Erdoğan’ın kendi elleri olmasa bile…
Bulaşan herkes, aynı çukuru boylayacak; o “Siccîn çukuru“nu…
Yani…
Oraya kadar sürer bu ‘lanet dizi’, bu aşağı doğru iniş.
[Ahmet Dönmez] 26.6.2020 [ahmetdonmez.net]
Son bölüme…
Bu, onun “Lanet bir dizi” dediği ‘Çukur’ değil.
Gerçek hayat.
Gerçek bir çukur.
Acaba burada onu nasıl bir son bekliyordur?
****
Şimdi dönüp o fotoğrafa yeniden bakalım.
Hani yazı dizisinin 3. Bölümünde bahsettiğim, 70’lerden kalma o siyah-beyaz fotoğraf karesine…
“Bu resmi yaprak yaprak açarsak büyük oranda yakın tarih Türk sağının hikayesini elde edebiliriz.
Bir kaç eksiğiyle beraber…
En azından belli bir tarihe kadar.
Sonrasını da zaten bu yazı dizisi ile bir yere bağlayacağım.
Bu fotoğraftan Ülkücü Hareket’e, MHP‘ye, DP-AP-DYP geleneğine, Yeniden Milli Mücadele Birliği’ne, Yeni Asya’ya, bazı dini cemaatlere ve siyasi hareketlere yollar çıkıyor.
Sonra hepsi tek bir karede yeniden birleşecek.” demiştim.
Ve bir sonraki “Süleyman Soylu’nun istişare heyeti” başlıklı yazıda da “Süleyman Soylu bugün o fotoğrafın izdüşümüdür,” yorumunu yapmıştım.
Peki hepsi bugün Süleyman Soylu’da mı birleşiyor?
Evet, öyle.
O bunu sağladı.
Devrin hakim siyasi rengine, aklına, ruhuna, gidişatına uygun bir pozisyon aldı.
Burnu iyi koku alıyordu, dümeni oraya kırdı.
AKP’ye katılırken sadece Erdoğan’la değil, devletle de mutabakata vardı.
MİT’in bir kanadı ile irtibat halinde.
Kendisine güvence sağlandı.
Bunların bir ispatı yok ama hepsini bilgiye dayalı yazıyorum.
****
O mutabakat bugün güçlü bir şekilde arkasında.
Erdoğan’dan bağımsız olarak…
Soylu’yu bir yere hazırlıyorlar.
Şu an içinden geçmekte olduğumuz dönemin bir aklı, bir ideolojisi, bir ruhu var.
Mevcut iktidar ortaklarına ve devrin resmî ideolojisine bakalım: Devletin ve devletçiliğin iktidarda olduğu bir devir bu. AKP ile MHP’nin bir farkının kalmadığı, on yıllardır ülkücü çizgi ile rekabet halinde olan Milli Görüş tabanının gelip de MHP zihniyeti içinde eridiği; öte taraftan Doğu Perinçek’in de “Erdoğan’ı desteklemekle aslında beni desteklemiş olursunuz” dediği bir çeşit alaşım hali…
Avrasyacı ideolojinin güçlendiği; bununla birlikte Yeniden Milli Mücadele’nin ‘Yeni Ankara’, ‘Milli Damar’ gibi isimlerle ve yeni formuyla çok daha güçlü bir dönüş yaptığı keskin bir evredeyiz.
Solun başına geçirileceği konuşulan Metin Feyzioğlu’nun bile gelip Saray’a erkete olmasını, sadece şarka özgü siyasi çıkar hesapları ile mi izah edeceğiz?
Görüntü ortada: Farklı farklı maddeler gelip tek bir kapta eridiler ve faşist iktidarı oluşturdular.
****
Bunu kim yaptı?
Bunun arkasında bir proje var.
Tayyip Erdoğan epeydir devlete teslim oldu.
Kendi tabanını ve mahallesini de devlete teslim etti.
Yılların aklı başında İslamcıları, Milli Görüşçüleri ve kurucu AKP’lileri de olanlar karşısında şaşkın. Ne partilerini ne de liderlerini tanıyabiliyorlar.
Fanatiklere ve görme yetisinden yoksun olanlara aldanmayın.
Bir yabancılaşma hali söz konusu.
Hayvan Çiftliği’nin finalindeki gibi; sömürenler birbirine dönüştü, birbirleri oldular.
Bu yeni alaşım, kendine eski tip, modası geçmiş, katı devletçi, milliyetçi, muhafazakâr bir kap buldu.
Komünizm tehlikesi yok belki ama bu sefer yeni tehditler var.
Önemli olan düşmanın kim olduğu değil; bir düşmanın varlığı.
****
Ancak bir yerde AKP tabanının da dönüşmesi gerekecek. Mevcut haliyle eklemlenmiş olması yeterli değil.
Uzun vadeli dönüşüm için Erdoğan’ın da tasfiyesi şart.
Halk desteği azaldığı ölçüde bu mukadder son da yaklaşacak.
Bir önceki yazıyı, “Süleyman Soylu, AKP içinde ‘Erdoğan sonrası’ diye bir şey olmadığını gayet iyi biliyor. Kendine buradan mutlaka yeni bir çıkış bulacak.” diye bitirmiştim.
Çünkü Süleyman Soylu gibi bir politikacının siyasi kaderini Tayyip Erdoğan’ın ömrü ile kaim tutması, geleceğini ona endekslemesi söz konusu bile değil.
Dikkat edilirse Soylu, AKP’ye geçerken aslında bir kaç yıl içinde olacakları öngörüyordu.
Daha doğrusu ‘biliyordu’.
Bu sadece bir öngörü değildi.
“Süleyman Soylu’nun yükselme taktikleri” başlıklı 8. Bölümde yer verdiğim şu cümlelerini hatırlatayım: “Türkiye uzun süre iki kutuplu yaşayacak. Yüzde 58-42 bandında gidecek. 2014’te bu adam cumhurbaşkanı olacak. 2014-16 yılları arası kaos yılları olacak. Bu adam bunu çözecek ve başkanlık sistemi gelecek.”
Elinde bir yol haritası vardı.
Emin olun yolun bundan sonrası için de var.
****
Peki öyleyse, nasıl bir çıkış bulacak?
Bunu yine güçlü siyasi sezgileri, iyi koku alan burnu ve yukarı doğru yolunu açan derin ittifakları sayesinde yapacak.
Toplumu da siyaseti de devleti de okuyor.
Yakında bir erken seçim olmayacağını biliyor.
Erdoğan’ın yakın dönem hesaplarının da farkında.
O planlarını gerçekleştirmeden bir seçim riskine girmeyecek Erdoğan.
Süleyman Soylu’nun da çok büyük bir acelesi yok.
Biraz daha siyasi güç ve kredi akümüle edecek.
Uygun bir zamanda da kendi yolunu çizmeye başlayacak.
****
Erdoğan’a nazaran Süleyman Soylu fotoğrafın daha büyük bir kısmını temsil edebilme yeteneğinde.
O yüzden AKP’ye girince sadece parti içinde zemin oluşturmakla uğraşmadı. Onun yerine iktidarın diğer ortakları ile de el sıkıştı.
Bir yandan AKP teşkilatı ve seçmeni nezdinde kendine bir taban oluştururken diğer yandan MHP ve bileşenleri içerisine doğru da tabanını genişletti.
Devlet içinde de müttefikler buldu.
Devlet Bahçeli onun hamisi konumunda.
İstifasına aynı anda hem AKP tabanının hem Bahçeli’nin hem Perinçek’in karşı çıkması, az bir şey değil.
O gecenin sosyal medya kampanyasının asıl taşıyıcısının MİT hesapları olması da basit bir şey değil.
Bir hazırlık vardı.
Gövde gösterisi yapıldı.
****
Normal değildi.
Soylu’nun, ağzından çıkanın kanun olduğu bir Cumhurbaşkanı’nın damadı ile açık bir rekabete girmesi de normal değildi…
İstifa resti ile karizmasını çizdiği aynı Cumhurbaşkanı’nın onu bir türlü görevden alamaması da…
Bir süre daha onunla devam edecek.
Mecbur çünkü.
Çünkü Süleyman Soylu sadece bir Süleyman Soylu değil artık.
Üzerine bir yatırım yapılıyor.
Daha önce de yazmıştım, siyaseten en üst yerlere gelebilmek için 3 eksiği vardı.
Bir: Devleti tanımıyordu.
İki: Hikayesi yoktu.
Üç: Politik hedefleri için her şeyi feda edebileceğini henüz göstermemişti.
Şimdi bu açıklarını da kapattı.
****
Bir proje var: MHP ile İyi Parti’yi tekrar buluşturup başına Süleyman Soylu’yu geçirmek. Sonrasında belki Ahmet Davutoğlu’nun da dahil edileceği yeni bir iktidar konsepti…
Kadim bir devletçi olan Ahmet Davutoğlu’nun, Taşkent bağları üzerinden o siyah-beyaz fotoğrafa çıkan yolundan söz etmiştim.
Geçmişte Süleyman Soylu ile Meral Akşener de DYP çatısı altında beraber siyaset yaptılar.
Eğer günün birinde Tayyip Erdoğan kendisi ve ailesi için pazarlık yapıp siyasetten çekilmezse, Süleyman Soylu muhtemelen yeni ve çok daha büyük bir istifa şovunun ardından bu yeni ittifak projesinin başına geçmek üzere ilk hamleyi başlatmış olacak.
****
Peki ya sonra?
Ekibinden bazı arkadaşları onun ‘aslına rücû’ edeceğine inanıyor. “Türkiye tekrar demokratikleşecekse, normalleşecekse, hukuka dönecekse bu yine Süleyman Soylu’nun elinden olacak,” diyorlar.
Bu görüşe göre Soylu, siyasetin doğruları o gün için neyi gerektiriyorsa onu yapıyor.
Siyaset bugün için ona bu şekilde davranması ve böyle konuşması gerektiğini söylüyor.
Yarın ‘demokrat’ olması gerekirse en özgürlükçü, en açılımcı, en demokrat o olur.
Evet, bundan benim de şüphem yok.
Fakat katılmadığım kısmı şu; bu görüşün hayata geçebilmesi için yarın bir gün devletin Erdoğan sonrası rehabilitasyon süreci başlatmaya karar vermesi gerekir.
Bir çeşit “transitional justice (geçiş dönemi adaleti)” dönemi yani…
Böyle bir sürecin başlaması siyasetin gerçeklerine uzak değil.
Ancak bu, adaletsizliğin kendisine sebep olanlar eliyle olmaz.
‘Demokrat’ birine ihtiyaç duyulacaksa, o başka biri olur.
Mevcut iktidarın içinden birinin dönüştürülmesiyle elde edilmez.
Bu manada Süleyman Soylu yıllar önce tercihini yapmış ve zaten dönüşümünü sağlamıştı.
****
Bu nedenle ondan tamamen ümidi kesenler de var.
“Süleyman bir tercih yaptı ve o yolda sonuna kadar gitmek zorunda. Dönüşü yok.” diyorlar.
Aşağı doğru yükselişi devam edecek yani.
Buradan dip noktasını bulur ve oradan tekrar yukarıya doğru sıçrama yapar mı, pek ihtimal vermiyorlar.
Dipteki balçığa saplanıp kalma ihtimali daha yüksek.
Tek iktidar şansı, müesses nizamın aynı politikaları sürdürecek daha yeni, daha enerjik, daha az sorunlu, daha temiz bir lidere ihtiyaç duyması ile olur.
Fakat o zaman da Süleyman Soylu, bugünkü çizgisinden farklı olmaz. Ondan bir demokrasi öncüsü, çığır açan bir demokrasi kahramanı olmaz artık.
Tayyip Erdoğan’ın bir ton değişiği olur.
****
Siyaset bu; yarının ne getireceği bilinmez.
Peki benim görüşüm ne?
Erdoğan sonrasının lideri Soylu mu?
Hayır.
En azından ben öyle olmayacağını iddia ediyorum.
Neden?
Bir kere her şeyi; toplumu, siyaseti, dünyayı, böyle bir devlet tasarımının belirlediğini ileri sürenlerden değilim.
Buna benzer mühendislik çalışmaları hep olacaktır.
Tasarımlar, müdahaleler, yönlendirmeler hep vardır.
Buna bir itirazım yok.
Fakat hiç kimse, elinde bir düğmeyle bütün süreçleri tek başına yönetmiyor, istediği gibi regüle etmiyor.
Toplumların kendi dinamiklerinden daha güçlü bir dizayn edici yok.
Bu ahlaksız, bu vicdansız, bu yalancı, eli kanlı, zalim rejim devam edemez.
Etmeyecek.
Sonuna geldi.
Sadece bu büyük suç ortaklığının bedeli büyük olacağı için, koalisyonlarını sonuna kadar sürdürmek ve ömürlerini uzatmak zorundalar.
Ona uğraşıyorlar.
Zulmü de sürdürebildikleri kadar sürdürecekler.
Çünkü affı olmayan işler yaptılar.
Birbirlerini satamazlar, yarı yolda bırakamazlar.
Ve bu rejim yıkıldığı zaman, Süleyman Soylu, Erdoğan’dan ayrı bir yere konmayacak.
Danton, idam edilmeden önceki son günlerinde, Robespierre’in uzattığı eli neden tutmadığını şöyle açıklıyordu: “Çünkü o elde çok kan vardı!”
Soylu’ya buradan temiz ve parlak bir ikbal çıkmayacak.
Elinde bu kadar kan olanlar temiz sayfa açamazlar.
Kimse bu devrin kirli ellerini sıkmak istemeyecek.
Uzanan eller Erdoğan’ın kendi elleri olmasa bile…
Bulaşan herkes, aynı çukuru boylayacak; o “Siccîn çukuru“nu…
Yani…
Oraya kadar sürer bu ‘lanet dizi’, bu aşağı doğru iniş.
[Ahmet Dönmez] 26.6.2020 [ahmetdonmez.net]
Süleyman Soylu’nun yolu [Ahmet Dönmez]
10 yıl önceydi…
Tire’den yola çıkıyordu.
Bir yürüyüş başlatıyordu.
‘Demokrasi Buluşmaları’ adını vermişti; il il, ilçe ilçe dolaşacaktı.
Süleyman Soylu, 2010 yılında Tire’den
‘Demokrasi Buluşmaları’nı böyle başlatmıştı.
Bir avuç yol arkadaşı ile Tire’den şöyle sesleniyordu: “Demokrasi, özgürlük ve hukuk olmazsa zenginlik de olmaz. Türkiye demokrasiyi, izin verdikleri kadar yaşıyor. Bir kısım sütü bozuk Yeniçeri bozması ülkeyi perişan etmiştir.”
10 yıl geçti aradan…
Yolu Tire’ye düştü.
Etrafında büyük bir kalabalık vardı bu kez.
Artık içişleri bakanıydı. Öfkeli, aşırı, aşkın bir konuşma yapıyordu yine. HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli için “Suratında meymenet olmayan birisi var. HDP’nin eş başkanı, hani komünist sakallı birisi,” ifadelerini kullanıyordu.
****
Süleyman Soylu’nun yolculuğunu anlatmak için daha güzel bir karşılaştırma olabilir miydi, emin değilim.
Aynı yerde 10 yıl arayla yaptığı iki konuşma, nereden nereye geldiğini çok güzel anlatıyor.
Bu yazı dizisine neden ‘aşağı doğru yükseliş’ başlığını attığımı sanırım şimdi daha iyi anlatabileceğim.
Yoksa ‘yukarı doğru alçalış’ mı demeliydim?..
Bu Süleyman Soylu’nun yolu…
Bir yönü var, amma aşağı doğru amma yukarı doğru…
Nereden baktığınıza bağlı.
Ve nereden nereye geldiğine…
Nereden nereye gittiğine…
****
10 yıl önce…
Bir Ağustos ayıydı.
Türkiye bir ay kadar sonra bir anayasa değişikliği referandumuna gidecekti.
Demokrat Parti’nin eski genel başkanı sıfatıyla bir grup kader arkadaşı ile beraber Tire’deydi. Parti yönetiminin kendilerini ihraç tehdidine aldırmadan…
“Demokrasi için buradayım” diyordu. Demokrasiyi yolundan edenler için ‘sütübozuklar’ benzetmesi yapıyordu.
“Demokrasi, rekabet, şeffaflık, adalet, güven ve birinci sınıf vatandaşlık öğelerini sağlayanlar güvenli ülke olmuşlardır. Türkiye güvenli ve şeffaf bir ülke değildir.” diye yakınıyordu. Türkiyenin demokratik gelişmişlik seviyesini beğenmiyordu. Daha fazlasını istiyordu. Daha özgürlükçü bir demokrasi hayal ediyordu.
Bazı ‘sütübozukların’ Türkiye’ye vesayet dayatmak için ‘sözde bölünme’ tehdidi pompaladığını dile getiriyordu.
“Vesayet sistemi savunucuları bugüne kadar bizlere irtica, istila ve bölünme korkusu pompaladılar.” cümlesi onun.
Tire’den, “Allah şahidimdir, bir tek ben kalsam savunduğumuz fikirleri sonuna kadar halkımıza anlatmaya devam edeceğim.” diye sesleniyordu.
****
Ne ahdi kaldı ne yemini…
Ne aile mirası kaldı ne geleneği…
O başlattığı yol da AKP’ye çıktı zaten.
‘Demokrasi Buluşmaları’ idi, o yürüyüş AKP’de son buldu.
Son bulan bir çok şeyle beraber…
Başta demokrasi tabii…
Yıllar sonra kendi içişleri bakanlığı döneminde HDP ‘Demokrasi Yürüyüşü’ yapmak istediğinde, önce “Lan sizi yürüten adam değildir” diye meydan okudu.
“Hadi yürüyün de görelim bakalım!” diye aba altından sopa gösterdi.
Geçenlerde gördük işte; o sopa çıktı, engelli, kadın, yaşlı demeden Edirne’den Demokrasi Yürüyüşü başlatan HDP’lilerin sırtına sırtına indi.
Polis acımasızca dövüyordu.
O sopayı gözaltındaki cemaatçilerin makatına sokan, tutuklu yakını için eylem yapan genç kadını avuçlayan, hamile kadınların kapısında nöbet tutan, ezandan önce bebeğin kulağına gözaltı emrini okuyan, avukat coplayan Soylu’nun polisleri…
****
“Türkiye Demokrasiyi, izin verdikleri kadar yaşıyor,” işte…
“Bir kısım sütübozuk Yeniçeri bozması ülkeyi perişan etti.”
İşin ilginç tarafı, HDP’li belediyelere kayyum atamalarını savunurken, “Ben demokrasi teorisyeniyim” deyiverdi Süleyman Soylu.
Kayyumun demokrasi teorisyeni…
Bir ‘teorisyen’ olarak diyordu ki; “Karar siyasi değildir. Hukuk çerçevesinde alınmış bir karardır.”
10 yıl önce demokrasi yürüyüşü başlatan adam…
“Vesayet odakları bize demokratik talepleri ‘bölücülük’ diye dayatıyor,” diye şikâyet eden Soylu…
10 yıl sonra gelip vesayet dayatır oldu.
Yollarda aradığı o demokrasiyi de şimdi getirip yol kenarına defnediyor.
****
Sürekli bir kabadayı ağzıyla racon kesiyor.
Bir gün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu “Sen bittin” diye tehdit ediyor, bir gün hapisteki genel başkan Selahattin Demirtaş’a, “Sana dört duvar verdik, ister sırtını o duvara daya, ister bu duvara daya!” diye efeleniyor.
Böyle böyle fanatiklerini çoğaltıyor.
Kurtlar Vadisi nesli bayılıyor ona.
Oysa ki arkadaşları, 10 yıl önceki Conrad Toplantıları’nda onun ne kadar özgürlükçü olduğunu anlatıyorlar. Bugün ona demokrasiyi hatırlatan kimi eski dostları, “O zaman Kürt meselesinde bizden daha liberal düşünüyordu.” diye hayret ediyor.
Nereden nereye.
Bu bir aşağı doğru yolculuk işte.
Mesela o eski istişare ekibi içinde olup da bugün dahi yanında yol yürüyen İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkan Yardımcısı Gökçe Ok’a bakalım. O da 10 yıl önce Anayasa değişikliği referandumu öncesi verdiği bir röportajda, Kürtlerin siyaset yapması gerektiğini savunuyordu. “Sakat olan,” diyordu, “Bu memleketin insanına siyaset yaptırmamak. Siyasallaştırmadığın, çözümünü, alternatifini sunmadığın her şeyin karşılığı anarşi, şiddet ve terördür. Adamın dilini bağla, fikrini bağla, kültürünü görme, folklorunu yont, siyasal hürriyetini engelle, ötekile, eline taşı, sopayı, silahı alınca da ‘bölücü’ de…”
Şimdi o siyasetçilere beraberce ‘bölücü’ diyorlar, ‘terörist’ diyorlar.
Bakan Soylu kayyum atanan belediyeler için, “Bir sabah terörün elindeki belediyeleri aldık.” diye övünüyor.
Kayyumun siyaset teorisyeni…
****
Aşağı doğru yükseliş işte budur.
Bir zamanlar “Türkiye’de değer üreten iki kesim var: Biri Kürtler, biri cemaat” derken resmî söylemin ve ideolojinin tam karşısına mevzilenmiş bir konumdaydı.
Şimdi bir içişleri bakanı olarak tam da bu iki kitleyi ezmek için var gücünü kullanıyor.
Demokrasi teröristyeni…
Cemaat sempatizanlarına yönelik ardı arkası kesilmeyen operasyonlar için “Acımasız gidiyoruz ve gitmekte de kararlıyız,” diye böbürleniyor.
“Biz 15 Temmuz’da esas istediklerimizi yapamadık. Bize bir daha o fırsatı verirler mi bilmiyorum,” diye hayıflanıyor.
Yüzlerce insanın öldüğü, binlercesinin yaralandığı, ülke demokrasisinin köprüden aşağı atıldığı bir gece için böyle konuşuyor.
Bu bir içişleri bakanı.
****
İçişleri bakanı olunca bıyık bıraktı.
Başta geçmişi; aradaki bir çok şey gibi; yumuşak, neredeyse sevimli, minyon çehresini örtme ihtiyacı hissetti.
Buyurgan, abartılı alfa çıkışlar, ileri laflar ve seviyesiz polemiklerle hep bir ergen görüntüsü verdi.
Bir eylem sırasında polis tarafından taciz edilen genç kadın Merve Demirel için, “Babası FETÖ’den ihraç, kardeşi DHKP-C’li proje kadın” diyecek kadar düştü.
Beğenmediği sanatçıya Kadir Efendi, beğenmediği siyasetçiye ‘pejmürde’, beğenmediği gazeteciye ‘namussuz’ diyerek bazı açıklarını kapatma derdinde.
Belki de bundan, hep bir sahibinin önünde yürüyen at görünümünde…
Bir kez daha atı alıp Üsküdar’ı geçebilsin diye, 31 Mart yerel seçimlerinde Erdoğan’ın bile önüne geçerek “Bu seçim ders verme seçimi değildir, ne olur gücümüzü eksiltmeyin” diye yalvardı.
Muhalefetin kazanacağı şehirlerde, “Kandil’in önünde boynumuzu eğdirmeyin” diye propaganda yaptı. “Seçimlerden hemen sonra eğer hükümetimiz zafiyete uğrarsa doğu ve güneydoğuda valileri, kaymakamları sokağa çıkarmazlar.” diye korkuttu.
Bu üslubunu eleştiren Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’na da aynı tonda cevap verdi: “Karamollaoğlu bana diyor ki, ‘en ahlaksızca kampanyayı yapıyor’. Ahlaksızlığı yapan ben miyim, yoksa Erbakan’ın Milli Görüş’ünü iki milletvekili için PKK’ya satan mıdır ahlaksız?”
Üsküdar’daki bir sokak konuşmasında bir Saadet Partili ile polemik yaşarken “24 Haziran’da Saadet Partisi sattı bu milleti, hadi oradan densiz. Karamollaoğlu sattı. Densiz, ne söylüyorsun? Utanmadan bir de milletin içine çıkıyorsunuz!” diye azarladı. Sonra o Saadet Partili vatandaşı gözaltına aldırdı.
Onun bu ‘İçişleri Bakanı olmuş Memati’ tavırları, ne kadar provokatör saldırgan varsa geçmişte çektirdikleri yan yana fotoğraflarla şahken şahbaz oldu.
Mesela Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesini topraktan çıkarıp yakmak isteyen saldırganlardan biriyle karakolda fotoğraf çektirdiği ortaya çıktı. Ama onun tepkisi, bu fotoğrafı yayınlara “Aşağılıksınız!” demek oldu.
****
Nereye mi gidiyor böyle?
Daha neyin dibine?
Dibin de dibi var.
Öyleyse alınacak yol var demektir.
Demiştik ya; AKP’ye gelirken bir yol haritası vardı.
Bu bir yolculuk.
Daha da inecek.
Çünkü geçmek istediği kişi, epey bir dipte.
Yolunu birleştirdi onunla.
Bir önceki bölümde bahsetmiştim, ‘hattı en uzağa açtı’.
İkisi de birbirini iyi tanıyor.
“Eğer teklifini kabul etmezsem başıma geleceklerden emin değilim,” dediği ‘ezeli ve ebedi liderini’ idare edecek bir süre daha.
Her fırsatta ona sadakatinden bahsedecek. Ona rağmen ve onun karşısında siyaset yapmayacağının altını çizecek. Başka hesaplarının, başka hayallerinin ve planlarının olmadığını ispat etmek için didinecek.
Bir Meclis konuşmasında, CHP’liler “Erdoğan sonrasının lideri olmak istiyorsun,” dediğinde bu yüzden paniklemişti.
Kürsüye gelip, “Bir şey söylemek istiyorum” demişti. Ve şöyle demişti: “Allah bize fırsat vermiş, Tayyip Erdoğan gibi bir dünya lideriyle burada siyaset yapıyoruz. Ben siyaseti bırakmıştım ve bir daha yapmayacaktım ama bunu bundan üç ay önce söyledim ve bugün sözümdeyim: Tayyip Erdoğan’ın siyaseti bıraktığı gün bir daha siyaset kapısının içerisinden girmeyeceğim, hiç merak etmeyin, hiç merak etmeyin. Ben, hayatımın bu millete ait en büyük hizmetini buradaki arkadaşlarımla AK Parti’nin şerefli bayrağı altında yapıyorum ve orada tamamlayacağım.”
****
Sözlerini yiyerek büyüyen adam.
Tıpkı peşinden yürüdüğü adam gibi…
Tabi ki bunlar taktiksel laflar.
O, AKP içinde ‘Erdoğan sonrası’ diye bir şey olmadığını gayet iyi biliyor.
Ama kendi siyasetinin doğruları içinde şimdilik böyle söylemek zorunda.
Kendine buradan mutlaka yeni bir çıkış bulacak.
-YARIN, SON BÖLÜM-
[Ahmet Dönmez] 26.6.2020 [ahmetdonmez.net]
Tire’den yola çıkıyordu.
Bir yürüyüş başlatıyordu.
‘Demokrasi Buluşmaları’ adını vermişti; il il, ilçe ilçe dolaşacaktı.
Süleyman Soylu, 2010 yılında Tire’den
‘Demokrasi Buluşmaları’nı böyle başlatmıştı.
Bir avuç yol arkadaşı ile Tire’den şöyle sesleniyordu: “Demokrasi, özgürlük ve hukuk olmazsa zenginlik de olmaz. Türkiye demokrasiyi, izin verdikleri kadar yaşıyor. Bir kısım sütü bozuk Yeniçeri bozması ülkeyi perişan etmiştir.”
10 yıl geçti aradan…
Yolu Tire’ye düştü.
Etrafında büyük bir kalabalık vardı bu kez.
Artık içişleri bakanıydı. Öfkeli, aşırı, aşkın bir konuşma yapıyordu yine. HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli için “Suratında meymenet olmayan birisi var. HDP’nin eş başkanı, hani komünist sakallı birisi,” ifadelerini kullanıyordu.
****
Süleyman Soylu’nun yolculuğunu anlatmak için daha güzel bir karşılaştırma olabilir miydi, emin değilim.
Aynı yerde 10 yıl arayla yaptığı iki konuşma, nereden nereye geldiğini çok güzel anlatıyor.
Bu yazı dizisine neden ‘aşağı doğru yükseliş’ başlığını attığımı sanırım şimdi daha iyi anlatabileceğim.
Yoksa ‘yukarı doğru alçalış’ mı demeliydim?..
Bu Süleyman Soylu’nun yolu…
Bir yönü var, amma aşağı doğru amma yukarı doğru…
Nereden baktığınıza bağlı.
Ve nereden nereye geldiğine…
Nereden nereye gittiğine…
****
10 yıl önce…
Bir Ağustos ayıydı.
Türkiye bir ay kadar sonra bir anayasa değişikliği referandumuna gidecekti.
Demokrat Parti’nin eski genel başkanı sıfatıyla bir grup kader arkadaşı ile beraber Tire’deydi. Parti yönetiminin kendilerini ihraç tehdidine aldırmadan…
“Demokrasi için buradayım” diyordu. Demokrasiyi yolundan edenler için ‘sütübozuklar’ benzetmesi yapıyordu.
“Demokrasi, rekabet, şeffaflık, adalet, güven ve birinci sınıf vatandaşlık öğelerini sağlayanlar güvenli ülke olmuşlardır. Türkiye güvenli ve şeffaf bir ülke değildir.” diye yakınıyordu. Türkiyenin demokratik gelişmişlik seviyesini beğenmiyordu. Daha fazlasını istiyordu. Daha özgürlükçü bir demokrasi hayal ediyordu.
Bazı ‘sütübozukların’ Türkiye’ye vesayet dayatmak için ‘sözde bölünme’ tehdidi pompaladığını dile getiriyordu.
“Vesayet sistemi savunucuları bugüne kadar bizlere irtica, istila ve bölünme korkusu pompaladılar.” cümlesi onun.
Tire’den, “Allah şahidimdir, bir tek ben kalsam savunduğumuz fikirleri sonuna kadar halkımıza anlatmaya devam edeceğim.” diye sesleniyordu.
****
Ne ahdi kaldı ne yemini…
Ne aile mirası kaldı ne geleneği…
O başlattığı yol da AKP’ye çıktı zaten.
‘Demokrasi Buluşmaları’ idi, o yürüyüş AKP’de son buldu.
Son bulan bir çok şeyle beraber…
Başta demokrasi tabii…
Yıllar sonra kendi içişleri bakanlığı döneminde HDP ‘Demokrasi Yürüyüşü’ yapmak istediğinde, önce “Lan sizi yürüten adam değildir” diye meydan okudu.
“Hadi yürüyün de görelim bakalım!” diye aba altından sopa gösterdi.
Geçenlerde gördük işte; o sopa çıktı, engelli, kadın, yaşlı demeden Edirne’den Demokrasi Yürüyüşü başlatan HDP’lilerin sırtına sırtına indi.
Polis acımasızca dövüyordu.
O sopayı gözaltındaki cemaatçilerin makatına sokan, tutuklu yakını için eylem yapan genç kadını avuçlayan, hamile kadınların kapısında nöbet tutan, ezandan önce bebeğin kulağına gözaltı emrini okuyan, avukat coplayan Soylu’nun polisleri…
****
“Türkiye Demokrasiyi, izin verdikleri kadar yaşıyor,” işte…
“Bir kısım sütübozuk Yeniçeri bozması ülkeyi perişan etti.”
İşin ilginç tarafı, HDP’li belediyelere kayyum atamalarını savunurken, “Ben demokrasi teorisyeniyim” deyiverdi Süleyman Soylu.
Kayyumun demokrasi teorisyeni…
Bir ‘teorisyen’ olarak diyordu ki; “Karar siyasi değildir. Hukuk çerçevesinde alınmış bir karardır.”
10 yıl önce demokrasi yürüyüşü başlatan adam…
“Vesayet odakları bize demokratik talepleri ‘bölücülük’ diye dayatıyor,” diye şikâyet eden Soylu…
10 yıl sonra gelip vesayet dayatır oldu.
Yollarda aradığı o demokrasiyi de şimdi getirip yol kenarına defnediyor.
****
Sürekli bir kabadayı ağzıyla racon kesiyor.
Bir gün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu “Sen bittin” diye tehdit ediyor, bir gün hapisteki genel başkan Selahattin Demirtaş’a, “Sana dört duvar verdik, ister sırtını o duvara daya, ister bu duvara daya!” diye efeleniyor.
Böyle böyle fanatiklerini çoğaltıyor.
Kurtlar Vadisi nesli bayılıyor ona.
Oysa ki arkadaşları, 10 yıl önceki Conrad Toplantıları’nda onun ne kadar özgürlükçü olduğunu anlatıyorlar. Bugün ona demokrasiyi hatırlatan kimi eski dostları, “O zaman Kürt meselesinde bizden daha liberal düşünüyordu.” diye hayret ediyor.
Nereden nereye.
Bu bir aşağı doğru yolculuk işte.
Mesela o eski istişare ekibi içinde olup da bugün dahi yanında yol yürüyen İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkan Yardımcısı Gökçe Ok’a bakalım. O da 10 yıl önce Anayasa değişikliği referandumu öncesi verdiği bir röportajda, Kürtlerin siyaset yapması gerektiğini savunuyordu. “Sakat olan,” diyordu, “Bu memleketin insanına siyaset yaptırmamak. Siyasallaştırmadığın, çözümünü, alternatifini sunmadığın her şeyin karşılığı anarşi, şiddet ve terördür. Adamın dilini bağla, fikrini bağla, kültürünü görme, folklorunu yont, siyasal hürriyetini engelle, ötekile, eline taşı, sopayı, silahı alınca da ‘bölücü’ de…”
Şimdi o siyasetçilere beraberce ‘bölücü’ diyorlar, ‘terörist’ diyorlar.
Bakan Soylu kayyum atanan belediyeler için, “Bir sabah terörün elindeki belediyeleri aldık.” diye övünüyor.
Kayyumun siyaset teorisyeni…
****
Aşağı doğru yükseliş işte budur.
Bir zamanlar “Türkiye’de değer üreten iki kesim var: Biri Kürtler, biri cemaat” derken resmî söylemin ve ideolojinin tam karşısına mevzilenmiş bir konumdaydı.
Şimdi bir içişleri bakanı olarak tam da bu iki kitleyi ezmek için var gücünü kullanıyor.
Demokrasi teröristyeni…
Cemaat sempatizanlarına yönelik ardı arkası kesilmeyen operasyonlar için “Acımasız gidiyoruz ve gitmekte de kararlıyız,” diye böbürleniyor.
“Biz 15 Temmuz’da esas istediklerimizi yapamadık. Bize bir daha o fırsatı verirler mi bilmiyorum,” diye hayıflanıyor.
Yüzlerce insanın öldüğü, binlercesinin yaralandığı, ülke demokrasisinin köprüden aşağı atıldığı bir gece için böyle konuşuyor.
Bu bir içişleri bakanı.
****
İçişleri bakanı olunca bıyık bıraktı.
Başta geçmişi; aradaki bir çok şey gibi; yumuşak, neredeyse sevimli, minyon çehresini örtme ihtiyacı hissetti.
Buyurgan, abartılı alfa çıkışlar, ileri laflar ve seviyesiz polemiklerle hep bir ergen görüntüsü verdi.
Bir eylem sırasında polis tarafından taciz edilen genç kadın Merve Demirel için, “Babası FETÖ’den ihraç, kardeşi DHKP-C’li proje kadın” diyecek kadar düştü.
Beğenmediği sanatçıya Kadir Efendi, beğenmediği siyasetçiye ‘pejmürde’, beğenmediği gazeteciye ‘namussuz’ diyerek bazı açıklarını kapatma derdinde.
Belki de bundan, hep bir sahibinin önünde yürüyen at görünümünde…
Bir kez daha atı alıp Üsküdar’ı geçebilsin diye, 31 Mart yerel seçimlerinde Erdoğan’ın bile önüne geçerek “Bu seçim ders verme seçimi değildir, ne olur gücümüzü eksiltmeyin” diye yalvardı.
Muhalefetin kazanacağı şehirlerde, “Kandil’in önünde boynumuzu eğdirmeyin” diye propaganda yaptı. “Seçimlerden hemen sonra eğer hükümetimiz zafiyete uğrarsa doğu ve güneydoğuda valileri, kaymakamları sokağa çıkarmazlar.” diye korkuttu.
Bu üslubunu eleştiren Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’na da aynı tonda cevap verdi: “Karamollaoğlu bana diyor ki, ‘en ahlaksızca kampanyayı yapıyor’. Ahlaksızlığı yapan ben miyim, yoksa Erbakan’ın Milli Görüş’ünü iki milletvekili için PKK’ya satan mıdır ahlaksız?”
Üsküdar’daki bir sokak konuşmasında bir Saadet Partili ile polemik yaşarken “24 Haziran’da Saadet Partisi sattı bu milleti, hadi oradan densiz. Karamollaoğlu sattı. Densiz, ne söylüyorsun? Utanmadan bir de milletin içine çıkıyorsunuz!” diye azarladı. Sonra o Saadet Partili vatandaşı gözaltına aldırdı.
Onun bu ‘İçişleri Bakanı olmuş Memati’ tavırları, ne kadar provokatör saldırgan varsa geçmişte çektirdikleri yan yana fotoğraflarla şahken şahbaz oldu.
Mesela Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesini topraktan çıkarıp yakmak isteyen saldırganlardan biriyle karakolda fotoğraf çektirdiği ortaya çıktı. Ama onun tepkisi, bu fotoğrafı yayınlara “Aşağılıksınız!” demek oldu.
****
Nereye mi gidiyor böyle?
Daha neyin dibine?
Dibin de dibi var.
Öyleyse alınacak yol var demektir.
Demiştik ya; AKP’ye gelirken bir yol haritası vardı.
Bu bir yolculuk.
Daha da inecek.
Çünkü geçmek istediği kişi, epey bir dipte.
Yolunu birleştirdi onunla.
Bir önceki bölümde bahsetmiştim, ‘hattı en uzağa açtı’.
İkisi de birbirini iyi tanıyor.
“Eğer teklifini kabul etmezsem başıma geleceklerden emin değilim,” dediği ‘ezeli ve ebedi liderini’ idare edecek bir süre daha.
Her fırsatta ona sadakatinden bahsedecek. Ona rağmen ve onun karşısında siyaset yapmayacağının altını çizecek. Başka hesaplarının, başka hayallerinin ve planlarının olmadığını ispat etmek için didinecek.
Bir Meclis konuşmasında, CHP’liler “Erdoğan sonrasının lideri olmak istiyorsun,” dediğinde bu yüzden paniklemişti.
Kürsüye gelip, “Bir şey söylemek istiyorum” demişti. Ve şöyle demişti: “Allah bize fırsat vermiş, Tayyip Erdoğan gibi bir dünya lideriyle burada siyaset yapıyoruz. Ben siyaseti bırakmıştım ve bir daha yapmayacaktım ama bunu bundan üç ay önce söyledim ve bugün sözümdeyim: Tayyip Erdoğan’ın siyaseti bıraktığı gün bir daha siyaset kapısının içerisinden girmeyeceğim, hiç merak etmeyin, hiç merak etmeyin. Ben, hayatımın bu millete ait en büyük hizmetini buradaki arkadaşlarımla AK Parti’nin şerefli bayrağı altında yapıyorum ve orada tamamlayacağım.”
****
Sözlerini yiyerek büyüyen adam.
Tıpkı peşinden yürüdüğü adam gibi…
Tabi ki bunlar taktiksel laflar.
O, AKP içinde ‘Erdoğan sonrası’ diye bir şey olmadığını gayet iyi biliyor.
Ama kendi siyasetinin doğruları içinde şimdilik böyle söylemek zorunda.
Kendine buradan mutlaka yeni bir çıkış bulacak.
-YARIN, SON BÖLÜM-
[Ahmet Dönmez] 26.6.2020 [ahmetdonmez.net]
Süleyman Soylu’nun yükselme taktikleri [Ahmet Dönmez]
Süleyman Soylu AKP’ye son derece mütevazi bir şekilde katıldı.
O kadar ki, aynı dönemde rozetleri takılan Numan Kurtulmuş’un dahi gölgesinde kalmıştı. O sırada daha çok konuşulan isim Kurtulmuş’tu.
Konuşulmaktan kastettiğim, sadece bir parti liderinin yeni bir partiye katılışı ile değil; aynı zamanda Erdoğan sonrasının AKP Genel Başkanı olacağı değerlendirmeleri ile beraber konuşuluyordu. “Erdoğan yerini ona bırakacak”, “Bu şartla onu razı etti”, “Partiyi emanet edebileceği keyfiyette kimseyi göremeyince Kurtulmuş’u getirdi” yorumları yapılıyordu.
Süleyman Soylu ise sönük bir şekilde geldi.
Katılım töreninde “Evime geldim” derken Erdoğan’ın karşısında boynunu büküyordu.
Her ne kadar etrafına, “Bu adamın teklifini kabul etmezsem başıma neler gelir bilmiyorum” diye endişe izhar etmiş olsa da AKP’ye katıldığı için ne kadar mutlu olduğunu görmemek için kör olmak gerekirdi.
Yeni evi, yeni hayat tarzını da beraberinde getirecekti.
Erdoğan’la görüşmelerinin başladığı sıralardan itibaren artık muhafazakâr yönünü daha çok öne çıkarmaya başlamıştı. Örneğin o senenin Ramazan ayında teravih teravih, sahur sahur camileri dolaşmıştı.
En azından bunu açıktan yapıyor, yeni hayatının görünür olmasını arzu ediyordu.
Dedik ya, bir tercih yapmıştı.
Roma’da Romalılar gibi yaşayacaktı.
Ya da ‘ray teorisi’… Bir ‘rollar costar’a bindiysen, istesen de istemesen de, pişmanlık duysan da duymasan da durana kadar devam edecektin.
Sezar’ın binlerce yıl önce dediği gibi; ‘zarlar atılmıştı’. Rubicon geçilmişti. Artık dönüşü yoktu.
Öyleyse ya Roma’yı fethedecek ya da ‘ölecekti’.
****
Ki Süleyman Soylu, hasbelkader orada değildi.
Ölçmüş, biçmiş ve kendine yeni bir ‘gömlek’ dikmişti.
Bir hesap yapmıştı.
“Türkiye uzun süre iki kutuplu yaşayacak. Yüzde 58-42 bandında gidecek. 2014’te bu adam cumhurbaşkanı olacak. 2014-16 yılları arası kaos yılları olacak. Bu adam bunu çözecek ve başkanlık sistemi gelecek. 2019’a kadar da böyle gidecek. 2019’dan önce bu adamın gitme ihtimali yok. Ben burada var olacaksam, bundan sonrasına göre bir plan yapmam lazım,” diyordu.
Bugünden bakıldığında dahiyane tespitler ve öngörüler gibi duruyor, öyle değil mi? Şapka çıkarılası…
Süleyman Soylu bu cümleleri daha 2011’de, 2012’de kuruyordu.
Neredeyse birebir bildi olacakları.
“2014-16 yılları arası kaos yılları olacak,” dedi, yakın tarihin en boğucu kaosu yaşandı, 15 Temmuz oldu.
“Bu adam bunu çözecek,” dedi, ‘adam çözdü’. Daha doğrusu zaten kendi düğümlemişti, kendi çözdü.
“…ve başkanlık sistemi gelecek,” dedi, geldi.
Yazılmış bir senaryo vardı ve o bunu çok önceden mi görmüştü?
Bu yüzden mi AKP’ye katılmıştı?
“Bu mevcut şartlarda AKP gitmeyecek, en iyisi ben AKP’ye gideyim” mi demişti?
Siyaseti okuyabilme becerisinin oldukça iyi olduğunu daha önceki bölümlerde anlatmıştım.
Buna mukabil, Erdoğan onu ikna edebilmek için farklı bir şeyler mi söylemişti, bilmiyorum.
Dolmabahçe’de ve Haliç Kongre Merkezinde Erdoğan’la yaptığı ‘transfer görüşmelerinde’ bu yönde sinyaller mi almıştı?
Dönemin başbakanı ona “Tarafını seç” mi demişti?
Bilmiyorum.
Bir soru olarak şurada, kenarda dursun.
****
Diyoruz ya, bir kere bir yola girdiniz mi artık o yolun gereklerini yerine getirmeniz lazım.
Bu sefer bir adım, bir diğer adımı mecbur ediyor.
Yerinizde sabit kalamazsınız.
Tenakuza bakın ki bu kez de başlangıç noktası ile mesafenizi açmaya başlarsınız. Öyle bir mevkie varırsınız ki artık dönüşünüz de yoktur. Daha da devam etmek ve hatta koşmak zorunda kalırsınız.
“Madem ki buradayım, şimdi ne yapmam lazım?” sorusu, Süleyman Soylu için çoktan cevaplanmış bir soruydu.
Ne yapacağını ve nasıl yapacağını çok iyi biliyordu.
Bir 2019 planı vardı.
Ta 12 Haziran 2011 seçimleri akşamı çizmiş olduğu bir plan…
Her şeyin normal bir şekilde gelişmesi halinde işleyecek plan şöyleydi: “Tayyip Erdoğan 2014’te cumhurbaşkanı olacak. Yerini bir isme bırakacak. 2019 seçimlerinde ikinci kez cumhurbaşkanlığına aday olacak. Aynı gün hem milletvekilliği seçimleri hem de yerel seçimler olacak. Kartlar yeniden karılacak. Parti yönetimi ve anlayışında da değişiklik olacak. Erdoğan gibi güçlü bir ismin altında hiç kimsenin ilelebet partinin başında kalma ihtimali yok zaten. 2014’te gelecek genel başkanın 2019 sonrası da devam ediyor olması mümkün değil. İşte ben bütün hazırlığımı 2019’a göre yapmalıyım.”
Muhtemelen 2019’da kendisini başbakan olarak görüyordu. Erdoğan’dan sonraki en güçlü adam o olacaktı. Erdoğan ikinci dönemini tamamlayıp da cumhurbaşkanlığından indikten sonra da yerine o Köşk’e çıkacaktı.
Kâğıt üzerinde böyle görünüyordu.
****
İkinci ve asıl plan ise ‘anormal’ şartlara göre hazırlanmıştı.
Yukarıda da işaret ettiğim gibi 2014-16 yılları arasında bir kaos çıkacağını, Erdoğan’ın bu kaostan güçlenerek çıkacağını ve bu sayede de başkanlık sistemini getireceğini düşünüyordu.
Soylu bu ihtimalde de kendine hedef olarak 2019’u koymuştu.
Her halükarda 2019’un dönüm noktası olacağını düşünüyordu. Bu tarihe kadar suların durulacağını, yeni bir sayfanın açılacağını ve Erdoğan başkan olsa bile kendisinin ikinci adam olabileceğini hesaplıyordu.
Bu ihtimalde de Erdoğan sonrasının lideri olarak kendini görüyordu.
Daha doğrusu bunun hesaplarını ve planlarını yapıyordu.
****
Bu uzun vadeli planıydı.
Ama önce kısa ve orta vadeli olanları hayata geçirmeliydi.
İlk kısa dönem taktiği, ‘yalnızları’ ve ‘güçsüzleri’ oynamaktı.
Partide hiç bir tabanı yoktu çünkü.
Hiç değilse Numan Kurtulmuş Milli Görüş kökenliydi ve partinin bütün ekabir takımı ile aynı mahalleden, aynı köklerden geliyor ve uzun yıllardır tanışıyordu.
Soylu öyle değildi.
“Demokrat” gömleğini çıkarmış da gelmişti.
“Geleneğini” çiğnemiş de gelmişti.
“Ahdini” unutmuş da gelmişti.
****
Sadece bazı yol arkadaşlarını teşkilatın belirli noktalarına yerleştirebilmek için dönemin İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu ile restleşmişti o kadar.
Bunun daha ötesinde bir gücü yoktu.
Bu biraz da işine geliyordu. Yükselişinin önünü açacak olan, bu yalnızlıktı. En başta ‘iddiasız’ olmayı o seçmişti.
Erdoğan Dolmabahçe’de ona genel başkan yardımcılıklarından birini vereceği vaadinde bulunmuştu.
O özellikle gidip en iddiasız olanını seçti: Ar-Ge.
Daha bu atama yapılmadan önce, “Hedef olmamak için mütevazi takılacağım. Ar-Ge’yi isteyeceğim. Bir süre pasif gideceğim,” demişti.
Öyle de yaptı.
Araştırma ve geliştirmeden sorumlu genel başkan yardımcısı oldu.
Hem bu sayede partiyi tanımak, parti kaynaklarını taramak ve teşkilatları öğrenmek gibi bir fırsatı da olacaktı.
Tam da o katılım törenindeki gibi biraz mahcup, biraz ezik, boynu bükük ilerleyecekti.
Bu da bir tercihti.
Daha doğrusu strateji…
Göze batmak, hedef olmak, harcanmak istemiyordu.
****
Bununla birbirini tamamlayacak şekilde ikinci ve daha önemli stratejisi ise doğrudan liderle özdeşleşmekti.
“Benim burada tek dayanağım Recep Tayyip Erdoğan. Beni o getirdi. Abdullah Gül’lerin, Bülent Arınç’ların, Beşir Atalay’ların, Ali Babacan’ların olduğu bir yerde benim bir şey olma şansım yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasın, bunlar beni çiğ çiğ yerler. Bir gün yaşatmazlar. Bu nedenle de benim ne yapıp edip Erdoğan’a yaslanmam ve bir tek onunla yol yürümem lazım.” diyordu.
Böyle bir hesap yapmıştı.
Sürekli Erdoğan’a oynayacak; partinin diğer ağır toplarına ise cephe alacaktı. Böylece ‘1 numara’nın takdirini de kazanacaktı.
Buna, “Hattı en uzağa açma stratejisi” diyordu.
“Bu, siyasette temel kural”dı ona göre.
“Siyasette hattını en uzağa açmazsan ezilirsin, oradan geriye düşersin” diyordu.
Çünkü partiye sonradan katılmıştı ve kapatması gereken mesafe çok büyüktü.
Bunun için de “Abdullah Gül’lerle vesaire yol yürüyemem ben,” diyordu. Doğrudan en tepeyi muhatap alıyor, aradaki bütün tedarik zincirini atlıyordu.
****
İşte bu yüzden Malatya’daki teşkilat toplantısında hiç gereği yokken, “Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet ve ebedi başkanıdır,” deyiverdi.
Halbuki halkın ve parti tabanının başkanlığa soğuk olduğunu çok iyi biliyordu. Kendisi de pek sıcak sayılmazdı.
Fakat tek bir kişinin, bir tek Erdoğan’ın bunu ne kadar çok istediğini biliyordu ya… İşte tam da onun için söylüyordu bunu.
Bu, onun bilinçli taktiğiydi.
Erdoğan’ın zayıf tarafını iyi çözmüştü.
Ar-ge başkanı olduktan sonra hemen teşkilat içi bir anket yaptırdı. Buna göre AKP’nin kendi teşkilatları içinde başkanlık sistemine destek verenlerin oranı yüzde 28’di.
Soylu, bu sonuçları alarak Erdoğan’a gitti. “Efendim bizim kendi teşkilatlarımız bile başkanlık sistemini desteklemiyor. Bizim önce kendi teşkilatımızı ikna etmemiz lazım.” dedi. Bu öneri Erdoğan’ı etkiledi. Ar-Ge başkanlığı bünyesinde AKP teşkilatlarına yönelik başkanlık sistemi bilgilendirme seminerleri başlattı. Daha doğrusu ikna toplantıları… Broşürler, kitapçıklar bastırıldı. Konferanslar düzenlendi. Akademisyenler ve parti yöneticileri il il teşkilatları dolaşarak konuşmalar yapıyordu.
Süleyman Soylu, liderin kalbine ve beynine giden yolu iyi keşfetmişti.
Böyle böyle göze girmeye başladı.
****
Sonra sürpriz bir değişiklik oldu.
Erdoğan Nisan 2014’te onu teşkilatlardan sorumlu genel başkan yardımcılığına getirdi.
Ki genel başkandan sonra en önemli, en etkili koltuk budur.
Partiye yeni katılmış, AKP teşkilatlarının mayasından gelmeyen, teşkilatı tanımayan biri için bu oldukça iddialı, sürpriz ve bir o kadar da tehlikeli bir görevlendirmeydi.
Hatta o zaman kimileri, “Erdoğan Soylu’yu harcamak için teşkilatın başına getirdi. Bu teşkilatın Soylu’yu kabullenmesi mümkün değil. Hiç kimseye bir iş yaptıramaz,” diyenler az değildi.
Süleyman Soylu’nun kendisi bile zaman zaman böyle düşünmüştür.
Ancak Erdoğan için manasız bir hamle değildi bu.
O da Süleyman Soylu’nun kendisine mecbur olduğunu biliyordu. Partide hiç bir zemini yoktu. Kendisi ile arasında da hiç bir aracı bulunmuyordu. Böylece Köşk’e çıkarken teşkilatın tamamen kendisine bağlılığını garanti altına alacaktı.
****
Ancak Soylu’nun Erdoğan’ın asıl kalbini fethettiği tarih, Gezi Olayları’dır.
Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, başbakan vekili Bülent Arınç’ın ve partinin önde gelen diğer bir çok genel başkan yardımcısının aksine, o hep Erdoğan’ın duymak istediklerini söyledi.
Herkesin tereddüde düştüğü noktada o düşmedi. Atılganlık yaptı. Tam Erdoğan’ın tarzına uygun ve görmek istediği şekilde…
Çünkü Tansu Çiller’le yakın çalıştığı dönemde liderleri yakından gözleme fırsatı bulmuştu.
“Liderler yalnızdır” diyordu.
“Çiller’den de Mesut Yılmaz’dan da biliyorum.” diye anlatıyordu.
Onun siyaset derslerinden biri şunu söylüyordu: “Liderlere yaklaşmak istiyorsan, kriz dönemlerini fırsat bileceksin!”
Çünkü siyasetten şunları öğrenmişti: “Kriz dönemlerinde herkes kaçar. Normalde liderin yanında, yöresinde pervane olan koca koca adamlar, kriz zamanlarında ustaca arazi olurlar. Fatura ödemek istemez hiç kimse. Lideri yalnız bırakırlar. İşte sen orada tek bir adım atsan bile herkesin önüne geçmiş olursun.”
Bunlar kendi cümleleri.
Gezi olayları ilk başladığında, aradığı fırsatı bulmuştu.
“Bakın şimdi herkes kaçacak, ben ne yapacağım göreceksiniz” diyordu arkadaşlarına.
“Herkes hesap kitap yapıyor. ‘İktidar yıkılıyor, parti dağılıyor’ diye bir panik başladı. Bülent Arınç’ın vesaire nasıl dağıldığını gördüm,” diyerek sahne almanın zamanının geldiğine işaret ediyordu.
Tayyip Erdoğan Kuzey Afrika dönüşü Ankara’da konvoyla karşılandığında otobüsün üzerine çıkıp Başbakan’ın kulağına şöyle fısıldayacaktı: “Efendim bunları acımadan dümdüz etmek lazım. Bu bir darbe. Taviz verirsek bizi devirirler.”
Evet, o Gezi için ‘darbe’ diyordu.
Erdoğan’ın Kuzey Afrika seyahati başlamadan önce, polisin şiddet kullandığı ilk 31 Mayıs gününün gecesinde ben de kendisini aramıştım. Gezi eylemlerini destekleyen biri olarak, polisin kesinlikle şiddet kullanmaması gerektiğini savunmuş ve endişelerimi paylaşmıştım. Hadiselerin daha da önü alınamaz hale getirildiğini söylediğimde, “Sen de mi o naif düşünenlerdensin. Ben hiç senin gibi düşünmüyorum. Bak bu bir darbe girişimidir. Biz parti olarak alttan alamayız. Taviz veremeyiz. Buna yumuşak yaklaşırsak hükümeti yok ederler.” demişti.
Aynısını Erdoğan’ın kulağına da fısıldayacaktı.
O kulakların duymak istediği de buydu…
****
Gezi, Erdoğan için tam bir dönüm noktası oldu.
Bütün yol arkadaşlıklarını gözden geçirdi.
Çok insanı o gece gözden çıkardı. Yepyeni isimleri mabeynine dahil etti.
Sözgelimi Yiğit Bulut da o zaman Erdoğan’ın gözüne girmeyi başarmış ve başdanışmanlığı kapmıştı.
Süleyman Soylu da mükafatını teşkilat başkanlığı ile alacaktı.
****
Soylu aynı taktiği 15 Temmuz akşamı da uygulayacaktı.
Başbakan’ın bile ortalıkta olmadığı sıralarda yanına Trabzonlu Saral’lar mafyasından 300 kadar eli silahlı kişiyi alıp TRT’ye gitmişti. Buradaki darbeci askerlere baskın yapacaktı.
Erdoğan’a en yakın bazı isimler o akşama okey masasında yakalanıp ne yapacağını bilmez halde iken Süleyman Soylu ‘ölüme meydan okuyan bir kahraman edasıyla‘ TRT’ye gidiyor ve orada canlı yayında nutuk atıyordu.
Bu kez de ödülünü içişleri bakanlığı ile alacaktı.
Artık “17 Aralık müdafii” Efkan Ala ‘out‘, Süleyman Soylu ‘in’di.
****
Bugüne böyle böyle gelindi.
Artık mahcup, yalnız, iddiasız bir Süleyman Soylu yok.
Kendine güveni tam.
O gün iddialı olan, daha popüler olan ve daha çok konuşulan, “Erdoğan, kendisinden sonra partiyi ona bırakacak” denilen Numan Kurtulmuş yok artık.
O günün sessizi, o günün güçsüzü, o günün iddiasızı Süleyman Soylu ise bugün “Erdoğan sonrasının lideri” olarak gösteriliyor.
Parti tabanının da teşkilatlarının da gönlünü kazanmış bir Süleyman Soylu o artık.
Hatta AKP ile sınırlı kalmayıp başta MHP olmak üzere bütün milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin güvenini ve sevgisini kazanmış durumda.
Bunu politikayı bilmesine, siyaseti ve halkı okuyabilmesine, oyunu kurallarına göre oynamasına, yükselme taktiklerine borçlu…
Cumhurbaşkanı’na karşı istifa oyunları oynayıp kazanıyor.
Damat Efendi’ye karşı ‘şah’ çekiyor.
Devrin faşist ağalarınca yoldan çıkarılmış halkın kan talebini tatmin ediyor. Tam da istediği kelleleri sunuyor onlara.
Yeni devrin sembol ismi haline geldi.
Artık bir adı var.
Ayaklarının bastığı bir zemin var.
Devleti tanımıyordu; artık tanıyor. Hatta devleti temsil ediyor.
Bir hikayesi yoktu; artık yarım yamalak da olsa var. Şimdilik ona yetecek.
Peki buradan nereye gidecek?
Onu da son iki bölüme bırakalım.
[Ahmet Dönmez] 17.6.2020 [ahmetdonmez.net]
O kadar ki, aynı dönemde rozetleri takılan Numan Kurtulmuş’un dahi gölgesinde kalmıştı. O sırada daha çok konuşulan isim Kurtulmuş’tu.
Konuşulmaktan kastettiğim, sadece bir parti liderinin yeni bir partiye katılışı ile değil; aynı zamanda Erdoğan sonrasının AKP Genel Başkanı olacağı değerlendirmeleri ile beraber konuşuluyordu. “Erdoğan yerini ona bırakacak”, “Bu şartla onu razı etti”, “Partiyi emanet edebileceği keyfiyette kimseyi göremeyince Kurtulmuş’u getirdi” yorumları yapılıyordu.
Süleyman Soylu ise sönük bir şekilde geldi.
Katılım töreninde “Evime geldim” derken Erdoğan’ın karşısında boynunu büküyordu.
Her ne kadar etrafına, “Bu adamın teklifini kabul etmezsem başıma neler gelir bilmiyorum” diye endişe izhar etmiş olsa da AKP’ye katıldığı için ne kadar mutlu olduğunu görmemek için kör olmak gerekirdi.
Yeni evi, yeni hayat tarzını da beraberinde getirecekti.
Erdoğan’la görüşmelerinin başladığı sıralardan itibaren artık muhafazakâr yönünü daha çok öne çıkarmaya başlamıştı. Örneğin o senenin Ramazan ayında teravih teravih, sahur sahur camileri dolaşmıştı.
En azından bunu açıktan yapıyor, yeni hayatının görünür olmasını arzu ediyordu.
Dedik ya, bir tercih yapmıştı.
Roma’da Romalılar gibi yaşayacaktı.
Ya da ‘ray teorisi’… Bir ‘rollar costar’a bindiysen, istesen de istemesen de, pişmanlık duysan da duymasan da durana kadar devam edecektin.
Sezar’ın binlerce yıl önce dediği gibi; ‘zarlar atılmıştı’. Rubicon geçilmişti. Artık dönüşü yoktu.
Öyleyse ya Roma’yı fethedecek ya da ‘ölecekti’.
****
Ki Süleyman Soylu, hasbelkader orada değildi.
Ölçmüş, biçmiş ve kendine yeni bir ‘gömlek’ dikmişti.
Bir hesap yapmıştı.
“Türkiye uzun süre iki kutuplu yaşayacak. Yüzde 58-42 bandında gidecek. 2014’te bu adam cumhurbaşkanı olacak. 2014-16 yılları arası kaos yılları olacak. Bu adam bunu çözecek ve başkanlık sistemi gelecek. 2019’a kadar da böyle gidecek. 2019’dan önce bu adamın gitme ihtimali yok. Ben burada var olacaksam, bundan sonrasına göre bir plan yapmam lazım,” diyordu.
Bugünden bakıldığında dahiyane tespitler ve öngörüler gibi duruyor, öyle değil mi? Şapka çıkarılası…
Süleyman Soylu bu cümleleri daha 2011’de, 2012’de kuruyordu.
Neredeyse birebir bildi olacakları.
“2014-16 yılları arası kaos yılları olacak,” dedi, yakın tarihin en boğucu kaosu yaşandı, 15 Temmuz oldu.
“Bu adam bunu çözecek,” dedi, ‘adam çözdü’. Daha doğrusu zaten kendi düğümlemişti, kendi çözdü.
“…ve başkanlık sistemi gelecek,” dedi, geldi.
Yazılmış bir senaryo vardı ve o bunu çok önceden mi görmüştü?
Bu yüzden mi AKP’ye katılmıştı?
“Bu mevcut şartlarda AKP gitmeyecek, en iyisi ben AKP’ye gideyim” mi demişti?
Siyaseti okuyabilme becerisinin oldukça iyi olduğunu daha önceki bölümlerde anlatmıştım.
Buna mukabil, Erdoğan onu ikna edebilmek için farklı bir şeyler mi söylemişti, bilmiyorum.
Dolmabahçe’de ve Haliç Kongre Merkezinde Erdoğan’la yaptığı ‘transfer görüşmelerinde’ bu yönde sinyaller mi almıştı?
Dönemin başbakanı ona “Tarafını seç” mi demişti?
Bilmiyorum.
Bir soru olarak şurada, kenarda dursun.
****
Diyoruz ya, bir kere bir yola girdiniz mi artık o yolun gereklerini yerine getirmeniz lazım.
Bu sefer bir adım, bir diğer adımı mecbur ediyor.
Yerinizde sabit kalamazsınız.
Tenakuza bakın ki bu kez de başlangıç noktası ile mesafenizi açmaya başlarsınız. Öyle bir mevkie varırsınız ki artık dönüşünüz de yoktur. Daha da devam etmek ve hatta koşmak zorunda kalırsınız.
“Madem ki buradayım, şimdi ne yapmam lazım?” sorusu, Süleyman Soylu için çoktan cevaplanmış bir soruydu.
Ne yapacağını ve nasıl yapacağını çok iyi biliyordu.
Bir 2019 planı vardı.
Ta 12 Haziran 2011 seçimleri akşamı çizmiş olduğu bir plan…
Her şeyin normal bir şekilde gelişmesi halinde işleyecek plan şöyleydi: “Tayyip Erdoğan 2014’te cumhurbaşkanı olacak. Yerini bir isme bırakacak. 2019 seçimlerinde ikinci kez cumhurbaşkanlığına aday olacak. Aynı gün hem milletvekilliği seçimleri hem de yerel seçimler olacak. Kartlar yeniden karılacak. Parti yönetimi ve anlayışında da değişiklik olacak. Erdoğan gibi güçlü bir ismin altında hiç kimsenin ilelebet partinin başında kalma ihtimali yok zaten. 2014’te gelecek genel başkanın 2019 sonrası da devam ediyor olması mümkün değil. İşte ben bütün hazırlığımı 2019’a göre yapmalıyım.”
Muhtemelen 2019’da kendisini başbakan olarak görüyordu. Erdoğan’dan sonraki en güçlü adam o olacaktı. Erdoğan ikinci dönemini tamamlayıp da cumhurbaşkanlığından indikten sonra da yerine o Köşk’e çıkacaktı.
Kâğıt üzerinde böyle görünüyordu.
****
İkinci ve asıl plan ise ‘anormal’ şartlara göre hazırlanmıştı.
Yukarıda da işaret ettiğim gibi 2014-16 yılları arasında bir kaos çıkacağını, Erdoğan’ın bu kaostan güçlenerek çıkacağını ve bu sayede de başkanlık sistemini getireceğini düşünüyordu.
Soylu bu ihtimalde de kendine hedef olarak 2019’u koymuştu.
Her halükarda 2019’un dönüm noktası olacağını düşünüyordu. Bu tarihe kadar suların durulacağını, yeni bir sayfanın açılacağını ve Erdoğan başkan olsa bile kendisinin ikinci adam olabileceğini hesaplıyordu.
Bu ihtimalde de Erdoğan sonrasının lideri olarak kendini görüyordu.
Daha doğrusu bunun hesaplarını ve planlarını yapıyordu.
****
Bu uzun vadeli planıydı.
Ama önce kısa ve orta vadeli olanları hayata geçirmeliydi.
İlk kısa dönem taktiği, ‘yalnızları’ ve ‘güçsüzleri’ oynamaktı.
Partide hiç bir tabanı yoktu çünkü.
Hiç değilse Numan Kurtulmuş Milli Görüş kökenliydi ve partinin bütün ekabir takımı ile aynı mahalleden, aynı köklerden geliyor ve uzun yıllardır tanışıyordu.
Soylu öyle değildi.
“Demokrat” gömleğini çıkarmış da gelmişti.
“Geleneğini” çiğnemiş de gelmişti.
“Ahdini” unutmuş da gelmişti.
****
Sadece bazı yol arkadaşlarını teşkilatın belirli noktalarına yerleştirebilmek için dönemin İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu ile restleşmişti o kadar.
Bunun daha ötesinde bir gücü yoktu.
Bu biraz da işine geliyordu. Yükselişinin önünü açacak olan, bu yalnızlıktı. En başta ‘iddiasız’ olmayı o seçmişti.
Erdoğan Dolmabahçe’de ona genel başkan yardımcılıklarından birini vereceği vaadinde bulunmuştu.
O özellikle gidip en iddiasız olanını seçti: Ar-Ge.
Daha bu atama yapılmadan önce, “Hedef olmamak için mütevazi takılacağım. Ar-Ge’yi isteyeceğim. Bir süre pasif gideceğim,” demişti.
Öyle de yaptı.
Araştırma ve geliştirmeden sorumlu genel başkan yardımcısı oldu.
Hem bu sayede partiyi tanımak, parti kaynaklarını taramak ve teşkilatları öğrenmek gibi bir fırsatı da olacaktı.
Tam da o katılım törenindeki gibi biraz mahcup, biraz ezik, boynu bükük ilerleyecekti.
Bu da bir tercihti.
Daha doğrusu strateji…
Göze batmak, hedef olmak, harcanmak istemiyordu.
****
Bununla birbirini tamamlayacak şekilde ikinci ve daha önemli stratejisi ise doğrudan liderle özdeşleşmekti.
“Benim burada tek dayanağım Recep Tayyip Erdoğan. Beni o getirdi. Abdullah Gül’lerin, Bülent Arınç’ların, Beşir Atalay’ların, Ali Babacan’ların olduğu bir yerde benim bir şey olma şansım yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasın, bunlar beni çiğ çiğ yerler. Bir gün yaşatmazlar. Bu nedenle de benim ne yapıp edip Erdoğan’a yaslanmam ve bir tek onunla yol yürümem lazım.” diyordu.
Böyle bir hesap yapmıştı.
Sürekli Erdoğan’a oynayacak; partinin diğer ağır toplarına ise cephe alacaktı. Böylece ‘1 numara’nın takdirini de kazanacaktı.
Buna, “Hattı en uzağa açma stratejisi” diyordu.
“Bu, siyasette temel kural”dı ona göre.
“Siyasette hattını en uzağa açmazsan ezilirsin, oradan geriye düşersin” diyordu.
Çünkü partiye sonradan katılmıştı ve kapatması gereken mesafe çok büyüktü.
Bunun için de “Abdullah Gül’lerle vesaire yol yürüyemem ben,” diyordu. Doğrudan en tepeyi muhatap alıyor, aradaki bütün tedarik zincirini atlıyordu.
****
İşte bu yüzden Malatya’daki teşkilat toplantısında hiç gereği yokken, “Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet ve ebedi başkanıdır,” deyiverdi.
Halbuki halkın ve parti tabanının başkanlığa soğuk olduğunu çok iyi biliyordu. Kendisi de pek sıcak sayılmazdı.
Fakat tek bir kişinin, bir tek Erdoğan’ın bunu ne kadar çok istediğini biliyordu ya… İşte tam da onun için söylüyordu bunu.
Bu, onun bilinçli taktiğiydi.
Erdoğan’ın zayıf tarafını iyi çözmüştü.
Ar-ge başkanı olduktan sonra hemen teşkilat içi bir anket yaptırdı. Buna göre AKP’nin kendi teşkilatları içinde başkanlık sistemine destek verenlerin oranı yüzde 28’di.
Soylu, bu sonuçları alarak Erdoğan’a gitti. “Efendim bizim kendi teşkilatlarımız bile başkanlık sistemini desteklemiyor. Bizim önce kendi teşkilatımızı ikna etmemiz lazım.” dedi. Bu öneri Erdoğan’ı etkiledi. Ar-Ge başkanlığı bünyesinde AKP teşkilatlarına yönelik başkanlık sistemi bilgilendirme seminerleri başlattı. Daha doğrusu ikna toplantıları… Broşürler, kitapçıklar bastırıldı. Konferanslar düzenlendi. Akademisyenler ve parti yöneticileri il il teşkilatları dolaşarak konuşmalar yapıyordu.
Süleyman Soylu, liderin kalbine ve beynine giden yolu iyi keşfetmişti.
Böyle böyle göze girmeye başladı.
****
Sonra sürpriz bir değişiklik oldu.
Erdoğan Nisan 2014’te onu teşkilatlardan sorumlu genel başkan yardımcılığına getirdi.
Ki genel başkandan sonra en önemli, en etkili koltuk budur.
Partiye yeni katılmış, AKP teşkilatlarının mayasından gelmeyen, teşkilatı tanımayan biri için bu oldukça iddialı, sürpriz ve bir o kadar da tehlikeli bir görevlendirmeydi.
Hatta o zaman kimileri, “Erdoğan Soylu’yu harcamak için teşkilatın başına getirdi. Bu teşkilatın Soylu’yu kabullenmesi mümkün değil. Hiç kimseye bir iş yaptıramaz,” diyenler az değildi.
Süleyman Soylu’nun kendisi bile zaman zaman böyle düşünmüştür.
Ancak Erdoğan için manasız bir hamle değildi bu.
O da Süleyman Soylu’nun kendisine mecbur olduğunu biliyordu. Partide hiç bir zemini yoktu. Kendisi ile arasında da hiç bir aracı bulunmuyordu. Böylece Köşk’e çıkarken teşkilatın tamamen kendisine bağlılığını garanti altına alacaktı.
****
Ancak Soylu’nun Erdoğan’ın asıl kalbini fethettiği tarih, Gezi Olayları’dır.
Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, başbakan vekili Bülent Arınç’ın ve partinin önde gelen diğer bir çok genel başkan yardımcısının aksine, o hep Erdoğan’ın duymak istediklerini söyledi.
Herkesin tereddüde düştüğü noktada o düşmedi. Atılganlık yaptı. Tam Erdoğan’ın tarzına uygun ve görmek istediği şekilde…
Çünkü Tansu Çiller’le yakın çalıştığı dönemde liderleri yakından gözleme fırsatı bulmuştu.
“Liderler yalnızdır” diyordu.
“Çiller’den de Mesut Yılmaz’dan da biliyorum.” diye anlatıyordu.
Onun siyaset derslerinden biri şunu söylüyordu: “Liderlere yaklaşmak istiyorsan, kriz dönemlerini fırsat bileceksin!”
Çünkü siyasetten şunları öğrenmişti: “Kriz dönemlerinde herkes kaçar. Normalde liderin yanında, yöresinde pervane olan koca koca adamlar, kriz zamanlarında ustaca arazi olurlar. Fatura ödemek istemez hiç kimse. Lideri yalnız bırakırlar. İşte sen orada tek bir adım atsan bile herkesin önüne geçmiş olursun.”
Bunlar kendi cümleleri.
Gezi olayları ilk başladığında, aradığı fırsatı bulmuştu.
“Bakın şimdi herkes kaçacak, ben ne yapacağım göreceksiniz” diyordu arkadaşlarına.
“Herkes hesap kitap yapıyor. ‘İktidar yıkılıyor, parti dağılıyor’ diye bir panik başladı. Bülent Arınç’ın vesaire nasıl dağıldığını gördüm,” diyerek sahne almanın zamanının geldiğine işaret ediyordu.
Tayyip Erdoğan Kuzey Afrika dönüşü Ankara’da konvoyla karşılandığında otobüsün üzerine çıkıp Başbakan’ın kulağına şöyle fısıldayacaktı: “Efendim bunları acımadan dümdüz etmek lazım. Bu bir darbe. Taviz verirsek bizi devirirler.”
Evet, o Gezi için ‘darbe’ diyordu.
Erdoğan’ın Kuzey Afrika seyahati başlamadan önce, polisin şiddet kullandığı ilk 31 Mayıs gününün gecesinde ben de kendisini aramıştım. Gezi eylemlerini destekleyen biri olarak, polisin kesinlikle şiddet kullanmaması gerektiğini savunmuş ve endişelerimi paylaşmıştım. Hadiselerin daha da önü alınamaz hale getirildiğini söylediğimde, “Sen de mi o naif düşünenlerdensin. Ben hiç senin gibi düşünmüyorum. Bak bu bir darbe girişimidir. Biz parti olarak alttan alamayız. Taviz veremeyiz. Buna yumuşak yaklaşırsak hükümeti yok ederler.” demişti.
Aynısını Erdoğan’ın kulağına da fısıldayacaktı.
O kulakların duymak istediği de buydu…
****
Gezi, Erdoğan için tam bir dönüm noktası oldu.
Bütün yol arkadaşlıklarını gözden geçirdi.
Çok insanı o gece gözden çıkardı. Yepyeni isimleri mabeynine dahil etti.
Sözgelimi Yiğit Bulut da o zaman Erdoğan’ın gözüne girmeyi başarmış ve başdanışmanlığı kapmıştı.
Süleyman Soylu da mükafatını teşkilat başkanlığı ile alacaktı.
****
Soylu aynı taktiği 15 Temmuz akşamı da uygulayacaktı.
Başbakan’ın bile ortalıkta olmadığı sıralarda yanına Trabzonlu Saral’lar mafyasından 300 kadar eli silahlı kişiyi alıp TRT’ye gitmişti. Buradaki darbeci askerlere baskın yapacaktı.
Erdoğan’a en yakın bazı isimler o akşama okey masasında yakalanıp ne yapacağını bilmez halde iken Süleyman Soylu ‘ölüme meydan okuyan bir kahraman edasıyla‘ TRT’ye gidiyor ve orada canlı yayında nutuk atıyordu.
Bu kez de ödülünü içişleri bakanlığı ile alacaktı.
Artık “17 Aralık müdafii” Efkan Ala ‘out‘, Süleyman Soylu ‘in’di.
****
Bugüne böyle böyle gelindi.
Artık mahcup, yalnız, iddiasız bir Süleyman Soylu yok.
Kendine güveni tam.
O gün iddialı olan, daha popüler olan ve daha çok konuşulan, “Erdoğan, kendisinden sonra partiyi ona bırakacak” denilen Numan Kurtulmuş yok artık.
O günün sessizi, o günün güçsüzü, o günün iddiasızı Süleyman Soylu ise bugün “Erdoğan sonrasının lideri” olarak gösteriliyor.
Parti tabanının da teşkilatlarının da gönlünü kazanmış bir Süleyman Soylu o artık.
Hatta AKP ile sınırlı kalmayıp başta MHP olmak üzere bütün milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin güvenini ve sevgisini kazanmış durumda.
Bunu politikayı bilmesine, siyaseti ve halkı okuyabilmesine, oyunu kurallarına göre oynamasına, yükselme taktiklerine borçlu…
Cumhurbaşkanı’na karşı istifa oyunları oynayıp kazanıyor.
Damat Efendi’ye karşı ‘şah’ çekiyor.
Devrin faşist ağalarınca yoldan çıkarılmış halkın kan talebini tatmin ediyor. Tam da istediği kelleleri sunuyor onlara.
Yeni devrin sembol ismi haline geldi.
Artık bir adı var.
Ayaklarının bastığı bir zemin var.
Devleti tanımıyordu; artık tanıyor. Hatta devleti temsil ediyor.
Bir hikayesi yoktu; artık yarım yamalak da olsa var. Şimdilik ona yetecek.
Peki buradan nereye gidecek?
Onu da son iki bölüme bırakalım.
[Ahmet Dönmez] 17.6.2020 [ahmetdonmez.net]
"İşkencecilerimi tanıyorum, er ya da geç yargılanacaklar"
15 Temmuz sonrası gözaltına alınan Gazeteci Tuncer Çetinkaya, 22 ay tutuklu kaldığı dönemde uğradığı işkenceyi Bold Medya’ya anlattı. Çetinkaya, işkencecilerinin er veya geç yargılanacağını kaydetti.
Gazeteci Tuncer Çetinkaya 15 Temmuz 2016 sonrası gözaltına alındı ve 22 ay cezaevinde kaldı. Çetinkaya bu süreçte maruz kaldığı işkenceyi Bold Medya ekibine anlattı. Çetinkaya, kendisine işkence uygulayanları tanıdığını belirterek, onların er veya geç yargılanacağını kaydetti.
AVUKAT DURAN: İŞKENCE ZAMAN AŞIMINA UĞRAMIYOR
26 Haziran Dünya İşkence Mağdurları Dayanışma Gününde avukat Fikret Duran ve insan hakları savunucusu Oğuzhan Albayrak Türkiye’de yaşanan işkence olaylarına ilişkin açıklamalar yaptı. İşkencenin zaman aşımına uğramayacağını, hukuk yoluyla haklarının er yada geç geri alınabileceğine vurgu yapıldı.
[Samanyolu Haber] 27.6.2020
Gazeteci Tuncer Çetinkaya 15 Temmuz 2016 sonrası gözaltına alındı ve 22 ay cezaevinde kaldı. Çetinkaya bu süreçte maruz kaldığı işkenceyi Bold Medya ekibine anlattı. Çetinkaya, kendisine işkence uygulayanları tanıdığını belirterek, onların er veya geç yargılanacağını kaydetti.
AVUKAT DURAN: İŞKENCE ZAMAN AŞIMINA UĞRAMIYOR
26 Haziran Dünya İşkence Mağdurları Dayanışma Gününde avukat Fikret Duran ve insan hakları savunucusu Oğuzhan Albayrak Türkiye’de yaşanan işkence olaylarına ilişkin açıklamalar yaptı. İşkencenin zaman aşımına uğramayacağını, hukuk yoluyla haklarının er yada geç geri alınabileceğine vurgu yapıldı.
[Samanyolu Haber] 27.6.2020
Eleştiri Kültürü üzerine- 1Dr. [Dr. Ömer Özdemir]
Bugün orta yaş üstü hemen hemen herkesin hatırlayabileceği, yıllar öncesinde BP Süper V motor yağı reklamı vardı: Kamyon şoförü yaptığı işi profesyonellik bağlamında değerlendirip (ki öyledir) mesleğinin inceliklerinden bahsederken; ‘Doğru yağ koymazsan ne olur o motora?’, ‘Direksiyon sallamak atmasyon sallamaya benzemez.’, ‘Bu makama oturmak o kadar kolay bir iş mi? Yağdan anlıycan, yakıttan anlıycan, motordan anlıycan, lastikten anlıycan, anlıycan oğlu anlıycan.’ sözlerinin ortasında ve sonunda ‘Ağzı olan konuşuyor, ağzı olan konuşuyor.’ serzenişiyle de, kamyon ve kamyonculukla ilgili konularda değerlendirme, yorum ve konuşmanın rastgele yapılmaması gerektiğini vurguluyordu. Youtube’dan videoyu izlemenizi taviye ederim.
Bu kamyoncu örneğin de de olduğu gibi, her iş kurallarına uygun yapılırken dikkat edilmesi, özen gösterilmesi gereken yönleri göz ardı edilmemelidir. Aynen; tenkit, kınama, yargılama anlamlarına da gelen eleştiride de ağzı olan konuşmamalıdır.
“Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa.” atasözünde de ifade edildiği gibi, iletişimin temelinde konuşmak vardır. Eleştiri de bir tür konuşma biçimi ve iletişim kültürüdür.
Eleştiri, bir konu(ürün, fikir, davranış, iş)daki eksik, düzensiz, doğru yada yanlış yanların yazılı veya sözlü ifade edilmesidir. En kolay şey eleştiri yapmaktır. Ama çoğu küskünlükle, kırgınlıkla ve iyi ilişkilerin son bulması gibi olumsuz bir şekilde sonuçlanır. ‘Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.’ sözünü de unutmadan, yanlış anlaşılmamak, olumlu bir sonuca ulaşmak için eleştirinin sahip olması gereken özellikler iyi bilinmelidir. Eleştiri ve eleştirici şu özelliklere sahip olmalıdır:
-Eleştiri aklımıza geldiği gibi ‘çala kalem’ yapılan bir iş değildir. Evvela eleştirilen konunun gerçekten uzmanı olunmalıdır. İnsanın bir çok alanda malumatı olabilir, ancak uzmanı olduğu alan sayısı pek azdır. Eleştirilen konunun evvelini, bugününü ve yarınını görebilecek deneyim ve kavramsal bilgiye sahip olunmalıdır,
-Eleştiri, tutarlı bir mantık kapsamında analiz edilip, hissiyat ve duygu işin içine katılmadan bir sonuca varılmalıdır. Hz.Mevlana’nın, ‘Kusur bulmak için bakma birine, bulmak için bakarsan bulursun’ ikazı çerçevesinde zorlama eleştiri konusu üretilmemelidir,
-Eleştirici empatik bakış açısına sahip olmalıdır. Empati bir nevi rol değişimidir. Eleştiride, eleştirici eleştirdiği kişinin yerine kendini koyabilmeli, ‘İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır’abilmelidir,
-Eleştiride, olumlu ve olumsuz tarafların altı çizilip vurgulanmalıdır. Bir konunun bütün bütün olumsuz olması mümkün değildir. Mutlaka aynı anda olumlu ve olumsuz yanları birlikte barıdıracaktır. Doğru olan işte bu olumlu ve olumsuz yanlarının tek tek altı çizilerek değerlendirilmesi ve ifade edilmesidir,
Tez ve anti-tez ilişkisi içerisinde öneriler geliştirilmelidir. Şöyle olursa böyle olur, böyle olursa şöyle olur gibi sebep-sonuç ilişkili değerlendirmelere yer verilmelidir,
-Eleştiri, zan ve dedikodudan uzak, bilgi ve belgeye dayandırılmalıdır. Bu durumda inandırıcılığı ve ikna ediciliği güçlenir. Aksi takdirde eleştiri, yalan, iftira, dedikodu, gıybet gibi ahlaki zaaf algısı kapsamında değerledirilip karşı eleştiriye de maruz kalabilir,
-Eleştiride, yapıcı ve temiz bir dil kullanılmalıdır. Kin ve düşmanlık kokan ifadelerden kaçınılmalı, sarfedilen sözlerin içinden samimiyet akmalıdır. Dostluk vurgulanmalı, düşmanlık hissi uyandırmamalıdır,
-Eleştiride bir konu yada kişi bütün bütün değil, ancak eleştirilecek alanıyla ele alınmalı ve sadece o alan kritik edilmelidir. Faul yapılmamalıdır. Herkesinde bildiği üzere futbol oyununda rakip oyuncunun ayağından top alma çalışması yapılırken topa vurmak serbest ama rakip futbolcunun ayağına vurmak fauldür. Gerçekten eleştirileni iyi bir konuma çekmek için yapılmalıdır,
-Eleştiri için zamanlama çok önemlidir. Bir kere ‘Bağdat yanıp kül olmadan’ yani, iş işten geçmeden yapılmalıdır. İçinde bulununulan atmosfer meselenin açık, net ve samimi anlatılmasına uygun olmalı, muhatabın da doğru algılayabileceği ruh haletine sahip bir pozisyon ve zaman dilimi içinde olması dikkat edilmelidir,
-Eleştiri açık ve net olmalıdır. Üstü kapalı, eleştirilenin farklı anlamlar çıkarılabildiği muğlaklıkta olmamalı, tüm detaylarıyla aktarılmalıdır. Günümüz ifadesi ile ‘Bilal’e anlatır gibi’ olmalıdır,
-Eleştiriler uygulanabilir olduğu sürece eleştirilen tarafından olumlu karşılanacaktır. Teorik, uygulanma imkanı/ihtimali olmayan eleştiri ve öneri havada kalacak ve kabul görmeyecektir,
-Eleştiri kendi içinde evrensel değerleri barındırmalı ve bir terbiye adabı içinde gerçekleştirilmelidir. ‘Üslub-u beyan, ayniyle insan’ atasözünde ifade edildiği gibi söz ve davranış insanın aynasıdır,
-Eleştiride ‘vur deyince öldürmemeli’dir. Bir konu ile ilgili eleştiri muhatabına bir plan dahilinde alıştıra-alıştıra iletilmeli, nabzına göre eleştirinin dozu ayarlanmalıdır.
Yukarıda belirtilen özelliklere sahip ise eleştiri yapıcı, değilse yıkıcıdır.
-Eleştiri bir kültürdür. Toplumların ve ilişkilerin gelişmesi ve ilerlemesi kendi içinde oluşturduğu eleştiri kültürüne bağlıdır. Eleştiri kültürünün yerleşmediği bir toplumda ilerleme, bireyler arası ilişkide de gelişme sağlanamaz. Eleştiri kültürünün oluşmadığı yerde, bir konudaki eksiklik, düzensizlik, doğru veya yanlış konu gündeme gelmeden toplum yaşantısının veya ikili ilişkinin bir parçası olacak ve zamanla yerleşip kalacaktır. Adete yanlış kaynayan kırık bir kemik gibi, daha sonra düzeltilmesi ya daha çok acı ve maliyete sebep olacak ya da mümkün olmayacaktır...
Bireyin yaşadığı toplum içinde liderine/yöneticisine, ilişki içinde olduğu başka insanlara karşı fikirlerini ifade ederken çekinmesinin oranına ‘güç mesafesi’ denilir. Güç mesafesi oranı, belli bir kültürün, hiyerarşi yapısı içinde fikirlere verdiği önem ve saygının ifadesidir. Bir başka anlamıyla, güçlü ile zayıf arasındaki ilişkinin belirtilmesidir.
İlişkilerin yatay yapılandırıldığı, çağdaş değerlerin hakim olduğu demokratik toplumlarda güç mesafesi oranı düşüktür.
Ancak, ilişkilerin dikey yapılandırıldığı, geleneksel değerlerin hakim olduğu otoriter toplumlarda güç mesafesi oranı oldukça yüksektir. Güç mesafesi oranının yüksek olduğu toplumlarda; ‘Kural 1: Güçlü her zaman haklıdır. Kural 2: Güçlünün haksız olduğu durumlarda da 1. kural geçerlidir.’ kaidesi günlük hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu tip toplumlarda yenilikçi kapasitenin önündeki en büyük bariyer eleştiri kültürürünün oluş(a)mamasıdır.
Velhasıl, ‘ağzı olan konuşuyor’ bağlamında, konunun uzmanı olmadan, araştırmadan, incelemeden, okumadan, konu hakkında söz söyleyebilecek seviyede bilgi sahibi olmadan eleştiri yapmak, yıkıcı tutum sergilemekten, düşman doğurmaktan, dost kaybetmekten öte gitmez. Hz. Mevlana’nın ‘Bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye!’ veciz sözü gereğince, eleştirene güven ve itibar kaybettirmekten de geri kalmaz...
Görüşleriniz için: omerozdemir20@gmail.com
[Dr. Ömer Özdemir] 27.6.2020 [Samanyolu Haber]
Bu kamyoncu örneğin de de olduğu gibi, her iş kurallarına uygun yapılırken dikkat edilmesi, özen gösterilmesi gereken yönleri göz ardı edilmemelidir. Aynen; tenkit, kınama, yargılama anlamlarına da gelen eleştiride de ağzı olan konuşmamalıdır.
“Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa.” atasözünde de ifade edildiği gibi, iletişimin temelinde konuşmak vardır. Eleştiri de bir tür konuşma biçimi ve iletişim kültürüdür.
Eleştiri, bir konu(ürün, fikir, davranış, iş)daki eksik, düzensiz, doğru yada yanlış yanların yazılı veya sözlü ifade edilmesidir. En kolay şey eleştiri yapmaktır. Ama çoğu küskünlükle, kırgınlıkla ve iyi ilişkilerin son bulması gibi olumsuz bir şekilde sonuçlanır. ‘Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.’ sözünü de unutmadan, yanlış anlaşılmamak, olumlu bir sonuca ulaşmak için eleştirinin sahip olması gereken özellikler iyi bilinmelidir. Eleştiri ve eleştirici şu özelliklere sahip olmalıdır:
-Eleştiri aklımıza geldiği gibi ‘çala kalem’ yapılan bir iş değildir. Evvela eleştirilen konunun gerçekten uzmanı olunmalıdır. İnsanın bir çok alanda malumatı olabilir, ancak uzmanı olduğu alan sayısı pek azdır. Eleştirilen konunun evvelini, bugününü ve yarınını görebilecek deneyim ve kavramsal bilgiye sahip olunmalıdır,
-Eleştiri, tutarlı bir mantık kapsamında analiz edilip, hissiyat ve duygu işin içine katılmadan bir sonuca varılmalıdır. Hz.Mevlana’nın, ‘Kusur bulmak için bakma birine, bulmak için bakarsan bulursun’ ikazı çerçevesinde zorlama eleştiri konusu üretilmemelidir,
-Eleştirici empatik bakış açısına sahip olmalıdır. Empati bir nevi rol değişimidir. Eleştiride, eleştirici eleştirdiği kişinin yerine kendini koyabilmeli, ‘İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır’abilmelidir,
-Eleştiride, olumlu ve olumsuz tarafların altı çizilip vurgulanmalıdır. Bir konunun bütün bütün olumsuz olması mümkün değildir. Mutlaka aynı anda olumlu ve olumsuz yanları birlikte barıdıracaktır. Doğru olan işte bu olumlu ve olumsuz yanlarının tek tek altı çizilerek değerlendirilmesi ve ifade edilmesidir,
Tez ve anti-tez ilişkisi içerisinde öneriler geliştirilmelidir. Şöyle olursa böyle olur, böyle olursa şöyle olur gibi sebep-sonuç ilişkili değerlendirmelere yer verilmelidir,
-Eleştiri, zan ve dedikodudan uzak, bilgi ve belgeye dayandırılmalıdır. Bu durumda inandırıcılığı ve ikna ediciliği güçlenir. Aksi takdirde eleştiri, yalan, iftira, dedikodu, gıybet gibi ahlaki zaaf algısı kapsamında değerledirilip karşı eleştiriye de maruz kalabilir,
-Eleştiride, yapıcı ve temiz bir dil kullanılmalıdır. Kin ve düşmanlık kokan ifadelerden kaçınılmalı, sarfedilen sözlerin içinden samimiyet akmalıdır. Dostluk vurgulanmalı, düşmanlık hissi uyandırmamalıdır,
-Eleştiride bir konu yada kişi bütün bütün değil, ancak eleştirilecek alanıyla ele alınmalı ve sadece o alan kritik edilmelidir. Faul yapılmamalıdır. Herkesinde bildiği üzere futbol oyununda rakip oyuncunun ayağından top alma çalışması yapılırken topa vurmak serbest ama rakip futbolcunun ayağına vurmak fauldür. Gerçekten eleştirileni iyi bir konuma çekmek için yapılmalıdır,
-Eleştiri için zamanlama çok önemlidir. Bir kere ‘Bağdat yanıp kül olmadan’ yani, iş işten geçmeden yapılmalıdır. İçinde bulununulan atmosfer meselenin açık, net ve samimi anlatılmasına uygun olmalı, muhatabın da doğru algılayabileceği ruh haletine sahip bir pozisyon ve zaman dilimi içinde olması dikkat edilmelidir,
-Eleştiri açık ve net olmalıdır. Üstü kapalı, eleştirilenin farklı anlamlar çıkarılabildiği muğlaklıkta olmamalı, tüm detaylarıyla aktarılmalıdır. Günümüz ifadesi ile ‘Bilal’e anlatır gibi’ olmalıdır,
-Eleştiriler uygulanabilir olduğu sürece eleştirilen tarafından olumlu karşılanacaktır. Teorik, uygulanma imkanı/ihtimali olmayan eleştiri ve öneri havada kalacak ve kabul görmeyecektir,
-Eleştiri kendi içinde evrensel değerleri barındırmalı ve bir terbiye adabı içinde gerçekleştirilmelidir. ‘Üslub-u beyan, ayniyle insan’ atasözünde ifade edildiği gibi söz ve davranış insanın aynasıdır,
-Eleştiride ‘vur deyince öldürmemeli’dir. Bir konu ile ilgili eleştiri muhatabına bir plan dahilinde alıştıra-alıştıra iletilmeli, nabzına göre eleştirinin dozu ayarlanmalıdır.
Yukarıda belirtilen özelliklere sahip ise eleştiri yapıcı, değilse yıkıcıdır.
-Eleştiri bir kültürdür. Toplumların ve ilişkilerin gelişmesi ve ilerlemesi kendi içinde oluşturduğu eleştiri kültürüne bağlıdır. Eleştiri kültürünün yerleşmediği bir toplumda ilerleme, bireyler arası ilişkide de gelişme sağlanamaz. Eleştiri kültürünün oluşmadığı yerde, bir konudaki eksiklik, düzensizlik, doğru veya yanlış konu gündeme gelmeden toplum yaşantısının veya ikili ilişkinin bir parçası olacak ve zamanla yerleşip kalacaktır. Adete yanlış kaynayan kırık bir kemik gibi, daha sonra düzeltilmesi ya daha çok acı ve maliyete sebep olacak ya da mümkün olmayacaktır...
Bireyin yaşadığı toplum içinde liderine/yöneticisine, ilişki içinde olduğu başka insanlara karşı fikirlerini ifade ederken çekinmesinin oranına ‘güç mesafesi’ denilir. Güç mesafesi oranı, belli bir kültürün, hiyerarşi yapısı içinde fikirlere verdiği önem ve saygının ifadesidir. Bir başka anlamıyla, güçlü ile zayıf arasındaki ilişkinin belirtilmesidir.
İlişkilerin yatay yapılandırıldığı, çağdaş değerlerin hakim olduğu demokratik toplumlarda güç mesafesi oranı düşüktür.
Ancak, ilişkilerin dikey yapılandırıldığı, geleneksel değerlerin hakim olduğu otoriter toplumlarda güç mesafesi oranı oldukça yüksektir. Güç mesafesi oranının yüksek olduğu toplumlarda; ‘Kural 1: Güçlü her zaman haklıdır. Kural 2: Güçlünün haksız olduğu durumlarda da 1. kural geçerlidir.’ kaidesi günlük hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu tip toplumlarda yenilikçi kapasitenin önündeki en büyük bariyer eleştiri kültürürünün oluş(a)mamasıdır.
Velhasıl, ‘ağzı olan konuşuyor’ bağlamında, konunun uzmanı olmadan, araştırmadan, incelemeden, okumadan, konu hakkında söz söyleyebilecek seviyede bilgi sahibi olmadan eleştiri yapmak, yıkıcı tutum sergilemekten, düşman doğurmaktan, dost kaybetmekten öte gitmez. Hz. Mevlana’nın ‘Bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye!’ veciz sözü gereğince, eleştirene güven ve itibar kaybettirmekten de geri kalmaz...
Görüşleriniz için: omerozdemir20@gmail.com
[Dr. Ömer Özdemir] 27.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ömer Özdemir
Ankete 938 kişi katıldı: Yüzde 83’ü gözaltında, yüzde 47’si cezaevinde ‘işkence ve kötü muamele’ görmüş!
Brüksel merkezli insan hakları kuruluşu Solidarity with OTHERS, ‘Türkiye’de Nezarethanelerde ve Cezaevlerinde Sistematik İşkence’nin Tespitine Dair’ yaptığı anketin sonuçlarını yayınladı.
Kuruluş, Türkiye’de daha önce gözaltına alınan ve/veya tutuklanan toplam 938 katılımcıya, işkence ve kötü muamele uygulamalarının sistematik nitelikte olup olmadığı ve katılımcıların yetkililere gerekli şikayetleri yapıp yapmadığını öğrenmek amacıyla sorular yöneltti.
Katılımcıların yüzde 83 gözaltındayken kötü muamele ve işkence gördüğünü söyledi.
Cezaevi sürecinde ise katılımcıların yüzde 47’si ‘cezaevinde işkence/kötü muamele gördüm’ cevabını verdi.
Katılımcılara, “Gözaltı ve/veya tutuklanmanıza dayanak gösterilen ‘suç eylemleri’
nelerdir?” sorusu yöneltildi. Sırasıyla en çok şu cevaplar verimdi:
‘Bankasya’da hesabın olması,
*Bylock
*Başka birisi tarafından isim verilmiş olması
*Tanık
*Soruşturması olan kişilerle ortak HTS kaydı olması
‘Gözaltında kaç gün tutuldunuz?’ sorusuna katılımcıların yüzde 34’ü 8 gün ve daha yukarı cevabını verdi. Gözaltı süreleri 30 güne kadar çıkarken katılımcıların yüzde 66’sı 1-7 gün arası cevabını verdi.
Anketteki, ‘Gözaltı aşamasında avukatınız size gerekli hukuki yardımda bulundu
mu?’ sorusuna katılımcıların yüzde 39’u, ‘Gerekli şekilde yardımcı olduğunu düşünmüyorum’ karşılığını verdi.
Katılımcıların yüzde 83’ü: Gözaltında işkence ve kötü muamele gördüm
Gözaltı aşamasında işkence ve kötü muamele gördünüz mü?’ sorusuna ise katılımcıların yüzde 83’ü ‘evet’ cevabı verdi.
“Gözaltında gördüğünüz işkence/ kötü muameleler nelerdi?’ sorusuna ise sırasıyla aşağıdaki cevaplar verildi.
katılımcılar ‘Cezaevinde ne kadar süre tutuklu kaldınız?’ sorusuna ise yüzde 38’i 1-2 yıl; yüzde 31’i 6 ay; yüzde 17’si 2 yıl ve üzeri cevabını verdi.
“Cezaevinde işkence/kötü muamele gördünüz mü?” sorusuna yüzde 47 evet cevabı verildi.
‘Cezaevinde ne tür işkence/kötü muamele gördünüz?’ sorusu ise aşağıdaki tablodaki cevapları aldı.
‘İşkence/kötü muamele nedeniyle doktor raporu aldınız mı?’ sorusuna da katılımcıların yüzde 96’sı ‘hayır cevabı verdi.
ARAŞTIRMANIN 3 FARKLI DİLDE TAMAMINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYIN
27.6.2020 [TR724]
Kuruluş, Türkiye’de daha önce gözaltına alınan ve/veya tutuklanan toplam 938 katılımcıya, işkence ve kötü muamele uygulamalarının sistematik nitelikte olup olmadığı ve katılımcıların yetkililere gerekli şikayetleri yapıp yapmadığını öğrenmek amacıyla sorular yöneltti.
Katılımcıların yüzde 83 gözaltındayken kötü muamele ve işkence gördüğünü söyledi.
Cezaevi sürecinde ise katılımcıların yüzde 47’si ‘cezaevinde işkence/kötü muamele gördüm’ cevabını verdi.
Katılımcılara, “Gözaltı ve/veya tutuklanmanıza dayanak gösterilen ‘suç eylemleri’
nelerdir?” sorusu yöneltildi. Sırasıyla en çok şu cevaplar verimdi:
‘Bankasya’da hesabın olması,
*Bylock
*Başka birisi tarafından isim verilmiş olması
*Tanık
*Soruşturması olan kişilerle ortak HTS kaydı olması
‘Gözaltında kaç gün tutuldunuz?’ sorusuna katılımcıların yüzde 34’ü 8 gün ve daha yukarı cevabını verdi. Gözaltı süreleri 30 güne kadar çıkarken katılımcıların yüzde 66’sı 1-7 gün arası cevabını verdi.
Anketteki, ‘Gözaltı aşamasında avukatınız size gerekli hukuki yardımda bulundu
mu?’ sorusuna katılımcıların yüzde 39’u, ‘Gerekli şekilde yardımcı olduğunu düşünmüyorum’ karşılığını verdi.
Katılımcıların yüzde 83’ü: Gözaltında işkence ve kötü muamele gördüm
Gözaltı aşamasında işkence ve kötü muamele gördünüz mü?’ sorusuna ise katılımcıların yüzde 83’ü ‘evet’ cevabı verdi.
“Gözaltında gördüğünüz işkence/ kötü muameleler nelerdi?’ sorusuna ise sırasıyla aşağıdaki cevaplar verildi.
katılımcılar ‘Cezaevinde ne kadar süre tutuklu kaldınız?’ sorusuna ise yüzde 38’i 1-2 yıl; yüzde 31’i 6 ay; yüzde 17’si 2 yıl ve üzeri cevabını verdi.
“Cezaevinde işkence/kötü muamele gördünüz mü?” sorusuna yüzde 47 evet cevabı verildi.
‘Cezaevinde ne tür işkence/kötü muamele gördünüz?’ sorusu ise aşağıdaki tablodaki cevapları aldı.
‘İşkence/kötü muamele nedeniyle doktor raporu aldınız mı?’ sorusuna da katılımcıların yüzde 96’sı ‘hayır cevabı verdi.
ARAŞTIRMANIN 3 FARKLI DİLDE TAMAMINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYIN
27.6.2020 [TR724]
AYM iptal etti, AKP genişletiyor: Memur olurken değil daha öğrenci olmadan fişleme!
Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının ardından yeniden düzenlenen memuriyete girişte güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması teklifi komisyonda daha da genişletildi. 18 maddelik kanun teklifi Meclis İçişleri Komisyonunda görüşülerek kabul edildi.
Kamuya ilk kez girecekler ve yeniden atanacaklarla ilgili şartları düzenleyen teklife muhalefet “fişleme” tepkisi gösterirken, teklif komisyonda daha da genişletildi. Asker ve polisler gibi güvenlik güçleri için yapılması zorunlu olan güvenlik soruşturması öğrenci kabul sürecinde başlayacak. Güvenlik soruşturmasını geçemeyenler askeri ve polis okullarına alınmayacak.
Buna gerekçe olarak “asker ve polis olmak isteyenlerin 4 yıl eğitimden sonra mağdur olmaması” gösterildi. Karar, “Testi kırılmadan çözüm üretelim” diye savunulurken muhalefet, “Bu devletin içerisine bizden olmayanları yerleştirmeyi baştan keselim, demektir” yorumu yaptı.
Gazete Duvar’ın haberine göre, Komisyonda 2 günde toplam 15 saat süren görüşmelerde teklifin 13. maddesine AKP milletvekilleri tarafından verilen önerge ile ekleme yapıldı. Buna göre Millî Savunma Bakanlığı nam ve hesabına bakanlıkça belirlenen eğitim kurumları ile Millî Savunma Üniversitesi’ne bağlı fakülte, yüksekokul, meslek yüksekokulu ve enstitülerde, Sahil Güvenlik Komutanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı nam ve hesabına eğitim-öğrenim görecekler ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisine bağlı eğitim-öğretim kurumlarında öğrenim görecekler, Polis Akademisinde ve Akademi nam ve hesabına diğer eğitim kurumlarında, eğitim görecekler ile kaymakam adaylığına atanacaklar hakkında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak.
İçişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Ersoy, önergenin bakanlığın talebi doğrultusunda verildiğini belirterek gerekçesini şöyle iddia etti: “Askeri öğrenciler, Sahil Güvenlik ve Jandarma akademisi öğrencileri, Polis Akademisi öğrencileri ve kaymakam adayları okullarını bitirdiğinde polis, subay, astsubay, Jandarma ve Sahil Güvenliğin elemanı olacaklarsa güvenlik soruşturması yapılması zorunlu. Kaymakam adayları da aynı şekilde. Bunları öğrenci olarak okullara alırken arşiv araştırmasıyla alıp dört yıl boyunca eğitimini yaptırıp, ondan sonra ‘Güvenlik soruşturmanız doğru çıkmadı, yeterli çıkmadı’ diye ilişiklerini kesmek daha büyük adaletsizlik olur. Öğrenciyken alalım, bir sorunları yoksa öğrencilikleri bittikten sonra da yollarına kazasız belasız devam edebilsinler. Hem onların verdiği emekler boşa gitmesin hem devletimizin bunlara verdiği emekler boşa gitmesin. Aksi takdirde, jandarma akademisine aldığımız astsubay adayını iki yıl eğiteceğiz, iki yıl sonra yasal olarak güvenlik soruşturması yapabileceğiz, yaptığımız güvenlik soruşması sonucunda ilişiğini kesmek zorunda kalabileceğiz belki. Sadece insani anlamda bir mağduriyeti engellemek amacıyla yapılmasını faydalı gördüğümüz bir düzenlemedir.”
‘DEVLETE BİZDEN OLMAYANI ALMAYALIM DENİYOR’
Meclis İçişleri Komisyonu Başkanı Celalettin Güvenç, söz konusu değişiklik önergesi için, “Testi kırılmadan çözüm üretelim mantığımız var deniyor” değerlendirmesini yaparken CHP Nevşehir Milletvekili Faruk Sarıaslan, “Biz ‘baştan keselim’ de diyebiliriz yani bu ‘devletin içerisine bizden olmayanları yerleştirmeyi baştan keselim’ diye anlaşılabilir” dedi. CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu da, AYM’nin iptal kararı sonrası getirilen teklifin öğrencilere kadar genişletilmesine tepki gösterdi, bu ek önergeyle birlikte teklife, kanunun yarısına eşdeğer olacak hacimde üçüncü bir halka eklendiğini söyledi. Kaboğlu, “Bu, olamaz yani bu, totaliter bir devlet ve toplum yapısına giden yolun temel taşları olarak görülür. Bunu çok sakıncalı görüyorum ve Anayasa Mahkemesi’nin de iptal edeceği maddelerin başında gelir bu” dedi.
Bakan Yardımcısı Aksoy, düzenlemenin normal üniversite öğrencilerini kapsamadığını belirterek, “Öğrenci adaylığına kabul edilmekle memuriyete kabul edilmiş polis adayı, astsubay adayı, subay adayları kapsıyor. Eğitim fakültesinde, hukuk fakültesinde öğrenim gören öğrenci değiller, memuriyetleri fakültenin kapısından girdikleri andan da başlayan güvenlik görevlisi adaylarımız” dedi.
Bu arada komisyonda güvenlik soruşturmasının kamuya alınacak herkesi kapsamadığı iddia edildi, yıllık olarak 30-40 bin kişiyi etkileyeceği öne sürülüyor. Güvenlik Soruşturması, Arşiv Araştırması Kanun Teklifi’nin Meclis tatile girmeden Genel Kurul’da görüşülerek yasalaşması hedefleniyor.
27.6.2020 [TR724]
Kamuya ilk kez girecekler ve yeniden atanacaklarla ilgili şartları düzenleyen teklife muhalefet “fişleme” tepkisi gösterirken, teklif komisyonda daha da genişletildi. Asker ve polisler gibi güvenlik güçleri için yapılması zorunlu olan güvenlik soruşturması öğrenci kabul sürecinde başlayacak. Güvenlik soruşturmasını geçemeyenler askeri ve polis okullarına alınmayacak.
Buna gerekçe olarak “asker ve polis olmak isteyenlerin 4 yıl eğitimden sonra mağdur olmaması” gösterildi. Karar, “Testi kırılmadan çözüm üretelim” diye savunulurken muhalefet, “Bu devletin içerisine bizden olmayanları yerleştirmeyi baştan keselim, demektir” yorumu yaptı.
Gazete Duvar’ın haberine göre, Komisyonda 2 günde toplam 15 saat süren görüşmelerde teklifin 13. maddesine AKP milletvekilleri tarafından verilen önerge ile ekleme yapıldı. Buna göre Millî Savunma Bakanlığı nam ve hesabına bakanlıkça belirlenen eğitim kurumları ile Millî Savunma Üniversitesi’ne bağlı fakülte, yüksekokul, meslek yüksekokulu ve enstitülerde, Sahil Güvenlik Komutanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı nam ve hesabına eğitim-öğrenim görecekler ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisine bağlı eğitim-öğretim kurumlarında öğrenim görecekler, Polis Akademisinde ve Akademi nam ve hesabına diğer eğitim kurumlarında, eğitim görecekler ile kaymakam adaylığına atanacaklar hakkında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak.
İçişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Ersoy, önergenin bakanlığın talebi doğrultusunda verildiğini belirterek gerekçesini şöyle iddia etti: “Askeri öğrenciler, Sahil Güvenlik ve Jandarma akademisi öğrencileri, Polis Akademisi öğrencileri ve kaymakam adayları okullarını bitirdiğinde polis, subay, astsubay, Jandarma ve Sahil Güvenliğin elemanı olacaklarsa güvenlik soruşturması yapılması zorunlu. Kaymakam adayları da aynı şekilde. Bunları öğrenci olarak okullara alırken arşiv araştırmasıyla alıp dört yıl boyunca eğitimini yaptırıp, ondan sonra ‘Güvenlik soruşturmanız doğru çıkmadı, yeterli çıkmadı’ diye ilişiklerini kesmek daha büyük adaletsizlik olur. Öğrenciyken alalım, bir sorunları yoksa öğrencilikleri bittikten sonra da yollarına kazasız belasız devam edebilsinler. Hem onların verdiği emekler boşa gitmesin hem devletimizin bunlara verdiği emekler boşa gitmesin. Aksi takdirde, jandarma akademisine aldığımız astsubay adayını iki yıl eğiteceğiz, iki yıl sonra yasal olarak güvenlik soruşturması yapabileceğiz, yaptığımız güvenlik soruşması sonucunda ilişiğini kesmek zorunda kalabileceğiz belki. Sadece insani anlamda bir mağduriyeti engellemek amacıyla yapılmasını faydalı gördüğümüz bir düzenlemedir.”
‘DEVLETE BİZDEN OLMAYANI ALMAYALIM DENİYOR’
Meclis İçişleri Komisyonu Başkanı Celalettin Güvenç, söz konusu değişiklik önergesi için, “Testi kırılmadan çözüm üretelim mantığımız var deniyor” değerlendirmesini yaparken CHP Nevşehir Milletvekili Faruk Sarıaslan, “Biz ‘baştan keselim’ de diyebiliriz yani bu ‘devletin içerisine bizden olmayanları yerleştirmeyi baştan keselim’ diye anlaşılabilir” dedi. CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu da, AYM’nin iptal kararı sonrası getirilen teklifin öğrencilere kadar genişletilmesine tepki gösterdi, bu ek önergeyle birlikte teklife, kanunun yarısına eşdeğer olacak hacimde üçüncü bir halka eklendiğini söyledi. Kaboğlu, “Bu, olamaz yani bu, totaliter bir devlet ve toplum yapısına giden yolun temel taşları olarak görülür. Bunu çok sakıncalı görüyorum ve Anayasa Mahkemesi’nin de iptal edeceği maddelerin başında gelir bu” dedi.
Bakan Yardımcısı Aksoy, düzenlemenin normal üniversite öğrencilerini kapsamadığını belirterek, “Öğrenci adaylığına kabul edilmekle memuriyete kabul edilmiş polis adayı, astsubay adayı, subay adayları kapsıyor. Eğitim fakültesinde, hukuk fakültesinde öğrenim gören öğrenci değiller, memuriyetleri fakültenin kapısından girdikleri andan da başlayan güvenlik görevlisi adaylarımız” dedi.
Bu arada komisyonda güvenlik soruşturmasının kamuya alınacak herkesi kapsamadığı iddia edildi, yıllık olarak 30-40 bin kişiyi etkileyeceği öne sürülüyor. Güvenlik Soruşturması, Arşiv Araştırması Kanun Teklifi’nin Meclis tatile girmeden Genel Kurul’da görüşülerek yasalaşması hedefleniyor.
27.6.2020 [TR724]
Açlık oyunları; Türkiye! [İlker Doğan]
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), haziran ayında 4 kişilik ailenin açlık sınırını 2 bin 431 lira 8 kuruş, yoksulluk sınırını ise 7 bin 918 lira 82 kuruş olarak açıkladı. Türk-İş’in hesabına göre açlık sınırı asgari ücretin bile üzerinde! Tam bu noktada Türkiye’de kaç kişinin asgari ücretle çalıştığı sorusu gündeme geliyor. Ancak bu konuda güncel bir veri yok! İktidar ülkede kaç kişinin açlık sınırının altında yani asgari ücretle çalıştığını devlet sırrı gibi saklıyor.
Bu konudaki son resmi rakam 2014 yılına ait. 6 yıl öncesinin verilerine göre Türkiye’de asgari ücretle çalışan sayısı yaklaşık 5 milyon. Bu rakam söz konusu dönemde Türkiye’deki kayıtlı işçilerin yaklaşık yüzde 41’ini oluşturuyor. Aralık 2019 itibariyle resmi verilere göre ise istihdam edilen (kayıtlı) kişi sayısı 27 milyon 658 bin kişi. Söz konusu rakamın en az yarısının asgari ücretli olduğu tahmin ediliyor. Kayıt dışı çalışanlar da hesaba katıldığında AKP Türkiye’sinde yaklaşık 25 milyon kişinin açlık sınırının altındaki bir maaşla hayatını idame ettirdiğini gösteriyor. Kısaca Türkiye’de çalışan her 100 işçiden 65’i, açlık sınırının altında bir ücretle hayatta kalmaya çalışıyor.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), haziran ayında 4 kişilik ailenin açlık sınırını 2 bin 431 lira 8 kuruş, yoksulluk sınırını ise 7 bin 918 lira 82 kuruş olarak hesapladı. Açıklamada, “Yürürlükteki asgari ücret, dört kişilik bir ailenin zorunlu gıda harcaması tutarı olan açlık sınırının bile altındadır.” ifadeleri kullanıldı.
Geçtiğimiz yıl Haziran ayında açlık sınırı 2 bin 67 lira, yoksulluk sınırı ise 6 bin 733 lira olarak açıklanmıştı. Bir yılda açlık ve yoksulluk sınırının yaklaşık yüzde 18 civarında arttığı görülüyor. Araştırmaya göre son bir yılda aylık masraflar toplamda 1.185 TL arttı. Açıklamada, “Yürürlükteki asgari ücret, dört kişilik bir ailenin zorunlu gıda harcaması tutarı olan açlık sınırının bile altındadır.” denildi.
ASGARİ ÜCRETLİ SAYISI DEVLET SIRRI
Türkiye’de net asgari ücret 2 bin 324 TL. Peki Türkiye’de kaç kişi asgari ücretle yani açlık sınırının bile altında çalışıyor? Bu konuda net bir rakam vermek imkansız. Zira en güncel veri 6 yıl öncesine ait. Bu konudaki tüm bilgiler Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından tutuluyor. Ancak SGK asgari ücretle çalışan işçi sayısını 6 yıldır açıklamıyor.
TÜRKİYE ZİRVEDE!
2014 yılı verilerine göre Türkiye’de toplam çalışan işçi sayısı 12 milyon 287 bin. Asgari ücretle çalışan işçi sayısı ise 4 milyon 970 bin. Bu da toplam kayıtlı işçi sayısının yüzde 40,45’inin asgari ücret üzerinden çalıştığı anlamına geliyor. Avrupa İstatistik Ofisi’nin 2010 yılı verilerine göre ise asgari ücretlilerin toplam işçilere oranı yüzde 43. Türkiye bu alanda yüzde 42,9 ile Avrupa Birliği ülkeleri arasında açık ara zirvede yer alıyor. Söz konusu oran Fransa’da yüzde 8.3, İngiltere’de yüzde 4.9, İspanya’da yüzde 1.1, Belçika’da ise yüzde 0!
ASGARİ ÜCRETLİLERİN ORANI YÜZDE 65
Peki bugün asgari ücretle çalışan sayısı ne olabilir? Bugün toplam istihdam edilen işçi sayısı Aralık 2019’a göre 27 milyon 658 bin. Bunlar resmi yani kayıtlı veriler. Kayıt dışı çalışanlar söz konusu rakama dahil değil. Ve kayıt dışı çalışanların neredeyse tamamı asgari ücret ve altında bir ücretle çalışıyor. TÜİK verilerine göre Temmuz 2014’te kayıt dışı istihdam sayısı 9,6 milyon. Bugün bu rakamın özellikle mülteciler nedeniyle 11 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Kayıtlı çalışanların en iyi ihtimalle en az yüzde 50’si asgari ücretli. Bu da 14 milyon kişi yapar. Söz konusu rakama kayıt dışı 11 milyon kişiyi de eklediğinizde 25 milyon rakamına ulaşıyorsunuz. Asgari ücretlilerin (25 milyon) kayıtlı/kayıt dışı toplam çalışanlara (yaklaşık 38,5 milyon) oranı yüzde 65 olarak karşımıza çıkıyor. Yani Türkiye’de çalışan 100 kişiden 65’i açlık sınırının altında bir maaşla hayatta kalmaya çalışıyor!
[İlker Doğan] 27.6.2020 [TR724]
Bu konudaki son resmi rakam 2014 yılına ait. 6 yıl öncesinin verilerine göre Türkiye’de asgari ücretle çalışan sayısı yaklaşık 5 milyon. Bu rakam söz konusu dönemde Türkiye’deki kayıtlı işçilerin yaklaşık yüzde 41’ini oluşturuyor. Aralık 2019 itibariyle resmi verilere göre ise istihdam edilen (kayıtlı) kişi sayısı 27 milyon 658 bin kişi. Söz konusu rakamın en az yarısının asgari ücretli olduğu tahmin ediliyor. Kayıt dışı çalışanlar da hesaba katıldığında AKP Türkiye’sinde yaklaşık 25 milyon kişinin açlık sınırının altındaki bir maaşla hayatını idame ettirdiğini gösteriyor. Kısaca Türkiye’de çalışan her 100 işçiden 65’i, açlık sınırının altında bir ücretle hayatta kalmaya çalışıyor.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), haziran ayında 4 kişilik ailenin açlık sınırını 2 bin 431 lira 8 kuruş, yoksulluk sınırını ise 7 bin 918 lira 82 kuruş olarak hesapladı. Açıklamada, “Yürürlükteki asgari ücret, dört kişilik bir ailenin zorunlu gıda harcaması tutarı olan açlık sınırının bile altındadır.” ifadeleri kullanıldı.
Geçtiğimiz yıl Haziran ayında açlık sınırı 2 bin 67 lira, yoksulluk sınırı ise 6 bin 733 lira olarak açıklanmıştı. Bir yılda açlık ve yoksulluk sınırının yaklaşık yüzde 18 civarında arttığı görülüyor. Araştırmaya göre son bir yılda aylık masraflar toplamda 1.185 TL arttı. Açıklamada, “Yürürlükteki asgari ücret, dört kişilik bir ailenin zorunlu gıda harcaması tutarı olan açlık sınırının bile altındadır.” denildi.
ASGARİ ÜCRETLİ SAYISI DEVLET SIRRI
Türkiye’de net asgari ücret 2 bin 324 TL. Peki Türkiye’de kaç kişi asgari ücretle yani açlık sınırının bile altında çalışıyor? Bu konuda net bir rakam vermek imkansız. Zira en güncel veri 6 yıl öncesine ait. Bu konudaki tüm bilgiler Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından tutuluyor. Ancak SGK asgari ücretle çalışan işçi sayısını 6 yıldır açıklamıyor.
TÜRKİYE ZİRVEDE!
2014 yılı verilerine göre Türkiye’de toplam çalışan işçi sayısı 12 milyon 287 bin. Asgari ücretle çalışan işçi sayısı ise 4 milyon 970 bin. Bu da toplam kayıtlı işçi sayısının yüzde 40,45’inin asgari ücret üzerinden çalıştığı anlamına geliyor. Avrupa İstatistik Ofisi’nin 2010 yılı verilerine göre ise asgari ücretlilerin toplam işçilere oranı yüzde 43. Türkiye bu alanda yüzde 42,9 ile Avrupa Birliği ülkeleri arasında açık ara zirvede yer alıyor. Söz konusu oran Fransa’da yüzde 8.3, İngiltere’de yüzde 4.9, İspanya’da yüzde 1.1, Belçika’da ise yüzde 0!
ASGARİ ÜCRETLİLERİN ORANI YÜZDE 65
Peki bugün asgari ücretle çalışan sayısı ne olabilir? Bugün toplam istihdam edilen işçi sayısı Aralık 2019’a göre 27 milyon 658 bin. Bunlar resmi yani kayıtlı veriler. Kayıt dışı çalışanlar söz konusu rakama dahil değil. Ve kayıt dışı çalışanların neredeyse tamamı asgari ücret ve altında bir ücretle çalışıyor. TÜİK verilerine göre Temmuz 2014’te kayıt dışı istihdam sayısı 9,6 milyon. Bugün bu rakamın özellikle mülteciler nedeniyle 11 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Kayıtlı çalışanların en iyi ihtimalle en az yüzde 50’si asgari ücretli. Bu da 14 milyon kişi yapar. Söz konusu rakama kayıt dışı 11 milyon kişiyi de eklediğinizde 25 milyon rakamına ulaşıyorsunuz. Asgari ücretlilerin (25 milyon) kayıtlı/kayıt dışı toplam çalışanlara (yaklaşık 38,5 milyon) oranı yüzde 65 olarak karşımıza çıkıyor. Yani Türkiye’de çalışan 100 kişiden 65’i açlık sınırının altında bir maaşla hayatta kalmaya çalışıyor!
[İlker Doğan] 27.6.2020 [TR724]
AYM’nin ByLock kararı: Makyaj dediğin de bir yere kadar! [Av. Tarık Fazıl Önel]
Evet, Anayasa Mahkemesini (AYM) hala etkin bir hukuk yolu olarak gören Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) artık ne diyecek merak ediyorum.
Önce paragraflar halinde AYM’nin ByLock kararını özetleyelim: “Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla terör örgütleri gibi son derece karmaşık yapılarla etkin bir şekilde mücadele edilmesi ve bu tür örgütleri gizli yöntemlerle takip etmek amacıyla istihbarat organlarına ve onların yöntemlerine ihtiyaç duyulması kaçınılmazdır. Dolayısıyla terör örgütlerinin çökertilmesi amacıyla gizlilik taşıyan istihbarat yöntemleri kullanılarak bu örgütlerle ilgili bilgilerin toplanması ve analiz edilmesi demokratik toplumlardaki önemli bir ihtiyaca karşılık gelmektedir…”
“MİT, 2937 sayılı Kanun kapsamındaki görevlerini yerine getirirken rastladığı FETÖ/PDY’ye ilişkin bir veriyi adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmiştir.”
“Kendi görev alanındaki bir konuyla (terörle mücadele) bağlantılı ve bir yasal temele dayalı olarak öğrenilen somut bir verinin yetkili adli makamlara bildirilmesinden ibaret olan bu eylemin bir istihbarat organı olan MİT tarafından adli kolluk faaliyeti yürütüldüğü şeklinde yorumlanması mümkün değildir. “
“Bu bağlamda MİT’in delil toplama amacına yönelik bir çalışmanın sonucunda değil FETÖ/PDY’nin millî güvenlik üzerinde tehlike oluşturduğunun başta MGK olmak üzere kamu makamları tarafından değerlendirildiği bir dönemde bu yapılanmanın faaliyetlerinin tespiti için yürüttüğü istihbari çalışmalarda söz konusu dijital materyallere rastladığı anlaşılmaktadır.”
“MİT’in görevi kapsamındaki bir çalışması esnasında rast geldiği dijital materyalleri, içeriğinde suça konu olguların bulunup bulunmadığının incelenmesi için ilgili adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmesi o verileri hukuka aykırı kılmaz.”
“Sonuç olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan bir terör örgütüyle ilgili istihbarat çalışmaları sırasında rastlanan ByLock uygulamasına ilişkin verilerin bu örgütle ilgili yürütülen soruşturma ve yargılamalarda maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sunması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.”
“MİT’in yasal yetkileri çerçevesinde elde ettiği ByLock iletişim sistemine ilişkin dijital materyallerin ve bu materyallerle ilgili olarak düzenlenen teknik raporun Cumhuriyet Başsavcılığına ulaştırılması bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içeren bir uygulama olarak değerlendirilemez.”
“Adli makamlar, dijital materyallerin gerçekliği veya güvenirliği ile ilgili olarak gerekli araştırma, inceleme ve değerlendirmelerde bulunmuş, hâkimliklerce verilen kararlar üzerine veriler teknik birimlerce incelenmiştir.”
“Savunma tarafı da -silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine uygun şekilde- başvurucunun ByLock kullanıcısı olduğu yönündeki delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma imkânı elde etmiştir.”
“Yine yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin -genel uygulama mağazaları ile bazı internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile- bir örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş olarak ekleyip onlarla iletişim kurması imkânı bulunmamaktadır. “
AYM’nin bu kadar laf kalabalığı yaptığı ve bağıra bağıra ‘ben artık etkin bir yargı yolu değilim’ dediği bu sözde Bylock kararına ilişkin çok birşey demeyeceğim ama öz yazacağım.
1- Kararın bir çok yerinde bastıra bastıra “Terör örgütü” lafını kullandınız. Öncelikle Hizmet hareketine 15 Temmuz tiyatrosu ile silahlı terör örgütü çamurunu attınız. Bundan önce ilk kez 26 mayıs 2016 tarihli MGK’da “Terör Örgütü” çamurunu attınız (Yargı kararı olmadan kimseye Terör Örgütü diyemezsiniz). FETÖ/PDY ile ilgili de ilk Yargıtay Kararı 14 Temmuz 2017 tarihinde verildi.
2- ByLock’u “silahlı terör örgütünün haberleşme aracı” olarak kabul edip insanları kriminalize etmek için araç olarak gördünüz. Peki Türkiye ByLock’u ilk ne zaman öğrendi? 15 Temmuz’da mı? Elbette HAYIR!
3- “Gizliliğe büyük önem veren imamlar, bazı durumlarda örgütsel ilişkileri için farklı, özel hayatları için farklı hatlar kullanıyor. Ayrıca deşifre olmamak için telefon kullanmak yerine, akıllı telefonlarda, kendi içinde kripto barındıran WhatsApp, Skype, ByLock, KakaoTalk gibi uygulamalardan yararlanıyorlar.”
4- 20.01.2015 tarihli Sabah’ın internet sitesindeki habere bakıldığında Devlet ByLock’tan haberdardı ve 20.01.2015’de tüm Türkiye haberdar oldu. MİT böyle bir haberin basına servis edilmesini istedi. Eğer devlet bu tarih itibari ile ByLock’u biliyor ise neden adli tahkikat yapmadı? Savcılıklar neden bu tarih itibariyle bir ByLock soruşturması başlatmadı? ByLock’u kullanmak o dönemler suç değil miydi? Neden kolluk kuvvetlerini bu soruşturma için görevlendirmedi? Bu daha sağlıklı ve hukuki bir yol değil miydi? Yoksa hukuka dışı bir şeyler mi planlanıyordu? Yoksa zulmü başlatmaları için 15 Temmuz tiyatrosuna mı ihtiyaç vardı?
5- Peki MİT ByLock çalışmasını ne zaman bitirdi? Hangi kurumlara iletti? MİT Yaptığı basın açıklamasıyla Mayıs 2016’da tüm ByLock bilgilerini ilgili kurumlara verdiğini beyan etmiştir.
6- Görüyoruz ki 15 Temmuz tiyatrosundan 2 ay önce MİT çalışmasını tamamlamış. Peki Ocak 2015 ‘ten 15 Temmuz 2016 ‘a kadar neyi beklediniz ey Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı?
7- Peki MİT neden 6 ay sonra (09.12.2016’da) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na sözde ByLock verilerini teslim etmiş ve Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği 2016/6774 D.İş. ile CMK 134 kapsamında imaj alma ve kopyalama için karar almıştır. Sonradan ne fark edilmiştir?
8- Resmi uygulama mağazalarından indirilebilen tüm dünyaya açık ByLock uygulaması hakkında utanmadan, sıkılmadan, kızarmadan “örgüt mensuplarının yardımı olmadan ByLock kullanılamaz” diyorlar. Peki şu haberi nereye koyacağız? Emniyet Müdürü ByLock’u hem kendine hem de metresine nasıl kurabilmiş?
9- Ey AYM, sen de biliyorsun ki ByLock’un sözde dijital verilerini Recep T. Erdoğan’ın istemediği hiç kimse göremedi göremeyecek. Aksi yönde bir beyan verirseniz içini asla görmediğiniz sözde ByLock çuvalına sizin de atılacağınızdan, adınızın kripto ‘FETÖ’cü ye çıkacağından ödünüz kopuyor. Biliyorsunuz ki Erdoğan bunu yapmaya muktedir!
Bu kararınızın ardından diliyorum ki Allah tez vakitte size adaletiyle tanıştırsın. Zulme uğramasına bir şekilde vesile olduğunuz bu kadar insanın göz yaşlarında, akan kanlarında boğulasınız.
[Av. Tarık Fazıl Önel] 27.6.2020 [TR724]
Önce paragraflar halinde AYM’nin ByLock kararını özetleyelim: “Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla terör örgütleri gibi son derece karmaşık yapılarla etkin bir şekilde mücadele edilmesi ve bu tür örgütleri gizli yöntemlerle takip etmek amacıyla istihbarat organlarına ve onların yöntemlerine ihtiyaç duyulması kaçınılmazdır. Dolayısıyla terör örgütlerinin çökertilmesi amacıyla gizlilik taşıyan istihbarat yöntemleri kullanılarak bu örgütlerle ilgili bilgilerin toplanması ve analiz edilmesi demokratik toplumlardaki önemli bir ihtiyaca karşılık gelmektedir…”
“MİT, 2937 sayılı Kanun kapsamındaki görevlerini yerine getirirken rastladığı FETÖ/PDY’ye ilişkin bir veriyi adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmiştir.”
“Kendi görev alanındaki bir konuyla (terörle mücadele) bağlantılı ve bir yasal temele dayalı olarak öğrenilen somut bir verinin yetkili adli makamlara bildirilmesinden ibaret olan bu eylemin bir istihbarat organı olan MİT tarafından adli kolluk faaliyeti yürütüldüğü şeklinde yorumlanması mümkün değildir. “
“Bu bağlamda MİT’in delil toplama amacına yönelik bir çalışmanın sonucunda değil FETÖ/PDY’nin millî güvenlik üzerinde tehlike oluşturduğunun başta MGK olmak üzere kamu makamları tarafından değerlendirildiği bir dönemde bu yapılanmanın faaliyetlerinin tespiti için yürüttüğü istihbari çalışmalarda söz konusu dijital materyallere rastladığı anlaşılmaktadır.”
“MİT’in görevi kapsamındaki bir çalışması esnasında rast geldiği dijital materyalleri, içeriğinde suça konu olguların bulunup bulunmadığının incelenmesi için ilgili adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmesi o verileri hukuka aykırı kılmaz.”
“Sonuç olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan bir terör örgütüyle ilgili istihbarat çalışmaları sırasında rastlanan ByLock uygulamasına ilişkin verilerin bu örgütle ilgili yürütülen soruşturma ve yargılamalarda maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sunması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.”
“MİT’in yasal yetkileri çerçevesinde elde ettiği ByLock iletişim sistemine ilişkin dijital materyallerin ve bu materyallerle ilgili olarak düzenlenen teknik raporun Cumhuriyet Başsavcılığına ulaştırılması bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içeren bir uygulama olarak değerlendirilemez.”
“Adli makamlar, dijital materyallerin gerçekliği veya güvenirliği ile ilgili olarak gerekli araştırma, inceleme ve değerlendirmelerde bulunmuş, hâkimliklerce verilen kararlar üzerine veriler teknik birimlerce incelenmiştir.”
“Savunma tarafı da -silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine uygun şekilde- başvurucunun ByLock kullanıcısı olduğu yönündeki delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma imkânı elde etmiştir.”
“Yine yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin -genel uygulama mağazaları ile bazı internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile- bir örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş olarak ekleyip onlarla iletişim kurması imkânı bulunmamaktadır. “
AYM’nin bu kadar laf kalabalığı yaptığı ve bağıra bağıra ‘ben artık etkin bir yargı yolu değilim’ dediği bu sözde Bylock kararına ilişkin çok birşey demeyeceğim ama öz yazacağım.
1- Kararın bir çok yerinde bastıra bastıra “Terör örgütü” lafını kullandınız. Öncelikle Hizmet hareketine 15 Temmuz tiyatrosu ile silahlı terör örgütü çamurunu attınız. Bundan önce ilk kez 26 mayıs 2016 tarihli MGK’da “Terör Örgütü” çamurunu attınız (Yargı kararı olmadan kimseye Terör Örgütü diyemezsiniz). FETÖ/PDY ile ilgili de ilk Yargıtay Kararı 14 Temmuz 2017 tarihinde verildi.
2- ByLock’u “silahlı terör örgütünün haberleşme aracı” olarak kabul edip insanları kriminalize etmek için araç olarak gördünüz. Peki Türkiye ByLock’u ilk ne zaman öğrendi? 15 Temmuz’da mı? Elbette HAYIR!
3- “Gizliliğe büyük önem veren imamlar, bazı durumlarda örgütsel ilişkileri için farklı, özel hayatları için farklı hatlar kullanıyor. Ayrıca deşifre olmamak için telefon kullanmak yerine, akıllı telefonlarda, kendi içinde kripto barındıran WhatsApp, Skype, ByLock, KakaoTalk gibi uygulamalardan yararlanıyorlar.”
4- 20.01.2015 tarihli Sabah’ın internet sitesindeki habere bakıldığında Devlet ByLock’tan haberdardı ve 20.01.2015’de tüm Türkiye haberdar oldu. MİT böyle bir haberin basına servis edilmesini istedi. Eğer devlet bu tarih itibari ile ByLock’u biliyor ise neden adli tahkikat yapmadı? Savcılıklar neden bu tarih itibariyle bir ByLock soruşturması başlatmadı? ByLock’u kullanmak o dönemler suç değil miydi? Neden kolluk kuvvetlerini bu soruşturma için görevlendirmedi? Bu daha sağlıklı ve hukuki bir yol değil miydi? Yoksa hukuka dışı bir şeyler mi planlanıyordu? Yoksa zulmü başlatmaları için 15 Temmuz tiyatrosuna mı ihtiyaç vardı?
5- Peki MİT ByLock çalışmasını ne zaman bitirdi? Hangi kurumlara iletti? MİT Yaptığı basın açıklamasıyla Mayıs 2016’da tüm ByLock bilgilerini ilgili kurumlara verdiğini beyan etmiştir.
6- Görüyoruz ki 15 Temmuz tiyatrosundan 2 ay önce MİT çalışmasını tamamlamış. Peki Ocak 2015 ‘ten 15 Temmuz 2016 ‘a kadar neyi beklediniz ey Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı?
7- Peki MİT neden 6 ay sonra (09.12.2016’da) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na sözde ByLock verilerini teslim etmiş ve Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği 2016/6774 D.İş. ile CMK 134 kapsamında imaj alma ve kopyalama için karar almıştır. Sonradan ne fark edilmiştir?
8- Resmi uygulama mağazalarından indirilebilen tüm dünyaya açık ByLock uygulaması hakkında utanmadan, sıkılmadan, kızarmadan “örgüt mensuplarının yardımı olmadan ByLock kullanılamaz” diyorlar. Peki şu haberi nereye koyacağız? Emniyet Müdürü ByLock’u hem kendine hem de metresine nasıl kurabilmiş?
9- Ey AYM, sen de biliyorsun ki ByLock’un sözde dijital verilerini Recep T. Erdoğan’ın istemediği hiç kimse göremedi göremeyecek. Aksi yönde bir beyan verirseniz içini asla görmediğiniz sözde ByLock çuvalına sizin de atılacağınızdan, adınızın kripto ‘FETÖ’cü ye çıkacağından ödünüz kopuyor. Biliyorsunuz ki Erdoğan bunu yapmaya muktedir!
Bu kararınızın ardından diliyorum ki Allah tez vakitte size adaletiyle tanıştırsın. Zulme uğramasına bir şekilde vesile olduğunuz bu kadar insanın göz yaşlarında, akan kanlarında boğulasınız.
[Av. Tarık Fazıl Önel] 27.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Av. Tarık Fazıl Önel
30 yıl hasrete yakışan şampiyonluk [Hasan Cücük]
Rivayet odur ki; 1986’da Manchester United’i çalıştırmaya başlayan Alex Ferguson hedefini, ’Liverpool’un şampiyonluk sayısını geçmek’ olarak belirler. Ferguson’un göreve başladığı yılda United’in 6, Liverpool’un ise 15 şampiyonluğu vardı. 1986-90 arasında Liverpool şampiyonluk sayısına 3 kupa daha eklerken, Ferguson’un United’i için şampiyonluk daha ufukta gözükmüyordu. 1992-93 sezonuyla birlikte United kadırgası esmeye başladı. Ferguson, 2013’te veda edip giderken United’in şampiyonluk sayısı Liverpool’dan bir fazlaydı. Liverpool için şampiyonluğa hasret yıllar artarak devam etti. Ta ki bu sezona kadar. 30 yıllık hasret son bulurken, en anlamlı şampiyonluk geldi.
Geçen sezon 97 puan toplayan Liverpool, ligi yine de ikinci sırada bitiriyordu. Avrupa’da 97 puana ulaşıpta şampiyon olamayan ilk takım olarak, bu yıl ne olursa olsun o şampiyonluk gelmeliydi. Ekim 2015’te göreve gelen Klopp, yıllar geçtikçe takıma rengini vuruyordu. Ama karşısında Pep Guardiola gibi dişli bir rakip vardı. Geçen yıl kazanılan Şampiyonlar Ligi bile artık Liverpool taraftarını tatmin etmiyordu. Tek başarı vardı; Premier Lig şampiyonluğu. Sezona transfer yapmadan başlayan Liverpool’un artık herkesin ezbere bildiği bir kadrosu vardı. Yarıştaki bir numaralı rakibi City’ye göre kadro geniş değildi. Kadroya değil, Klopp’un zeka ve oyuncularını geliştirmesine bakıldığında şampiyonluğun en büyük favorisi gösteriliyordu.
Sezonun startıyla birlikte Liverpool fırtına esmeye başladı. City beklenmedik puan kayıpları yaşarken, Liverpool içerde dışarda kazanıyordu. Daha devre bitmeden şampiyonun adı neredeyse belliydi. Artık kafalardaki soru işareti, sezonun bitimine kaç hafta kala şampiyonluğunu ilan edeceği oluyordu.
Pandemi sonrası Premier Lig 17 Haziran’da yeniden santra yaptı. Liverpool, Everton ile berabere kaldı. Ardından Crystal Palace’i 4-0 geçen Liverpool, Chelsea – City maçının sonunu beklemeye başladı. City’nin puan kaybı Liverpool’u bitime 7 hafta kala şampiyon yapacaktı. City, Chelsea engeline takılmazsa kendi göbeğini kendi kesip bir sonraki maçında şampiyon olacaktı. Rakibi ise City olacaktı. Ancak bir sonraki maça kalmadan Chelsea, City’yi 2-1 yenip bitime 7 hafta kala puan farkı 23 olunca Liverpool resmen şampiyonluğunu ilan etti. Son iki yılın şampiyonu City’ye bitime 7 hafta kala 23 puan fark atmak, her takımın harcı değildi.
Liverpool taraftarının 30 yıl yolunu gözlediği şampiyonluk hasreti nihayet sonlandı. Liverpool, hasreti sonlandırmaya 2013-14 sezonunda Brendan Rodgers, 2018-19 sezonunda ise Jürgen Klopp ile çok yaklaşmasına rağmen ikisinde de kupayı Manchester City’ye kaptırmıştı. Kırmızılar, 30 yıllık süreçte bir kez UEFA Kupası’nı (2001), iki kez Şampiyonlar Ligi’ni (2005 ve 2019), üç kez de UEFA Süper Kupa’yı (2002, 2006, 2019) kazanmasına rağmen Premier Lig şampiyonluğuna bir türlü ulaşamadı. Liverpool son şampiyonluğunu gördüğünde İngiltere’nin başbakanlık koltuğunda ‘demir leydi’ Margaret Thatcher oturuyordu. Aradan 6 başbakan geçti. Değişmeyen iki şey vardı; Liverpool’un şampiyonluk hasreti ve Kraliçe Elizabeht’in tahta oturmaya devam etmesiydi.
30 yılın hasreti sıradan bir şampiyonluk olmazdı. Kupa rekorlarla gelmeliydi. Daha bitime 7 hafta kala şampiyonluğunu ilan eden Liverpool, Premier Lig tarihinde şampiyonluğunu en erken ilan eden takım oldu. Kırdığı rekorlar sadece bununla sınırlı olmadı. İşte 31. hafta itibariyle Liverpool’un bu sezon kırdığı rekorlardan bir demet.
Liverpool, 24 Şubat 2020’de West Ham United’ı 3-2 yenerek üst üste 21. iç saha galibiyetini elde etti ve Manchester City’nin 2011-12 sezonundaki 20 maçlık iç saha galibiyet rekorunu kırdı. Liverpool, Bournemouth ve Crystal Palace’ı da yenerek bu rekoru 23 maça çıkardı. Liverpool, 31. haftadaki Crystal Palace galibiyetiyle Manchester City’nin ligde 18 maç üst üste aldığı galibiyet rekorunu egale etti.
1 Şubat 2020’de Southampton’u 4-0 yenen Liverpool, City ile arasındaki puan farkını 22’ye çıkararak Premier Lig tarihinde açılan en büyük puan farkı rekorunu kırdı. Sonrasında bu fark 25’e kadar çıktı. 11 Ocak’ta Tottenham’ı 1-0 yenen ve 61 puana ulaşan Liverpool, Avrupa’daki 5 büyük ligde ilk 21 maçta en fazla puan toplayan takım rekorunu kırdı. Liverpool, Tottenham galibiyetiyle Premier Lig’de 38 maçta en çok puan toplayan takım rekorunu kırdı (104). Eski rekor, City ve Chelsea’ye aitti (102 puan).
Liverpool, 29 Ocak 2020’de oynanan West Ham United maçına kadar ligdeki 19 takımdan 18’ini yenmişti. West Ham’ı da 2-0 mağlup eden Jürgen Klopp’un ekibi, 128 yıllık kulüp tarihinde ilk kez İngiltere’nin en üst düzey ligindeki tüm takımları yenmeyi başarmış oldu. Mohamed Salah, 2003’ten (Michael Owen) bu yana Liverpool formasıyla üst üste 3 sezon resmi maçlarda 20 gol barajını yakalayan ilk oyuncu oldu.
Daha sezonun bitimine 7 hafta var ve Liverpool’un kıracağı yeni rekorlar bulunuyor. Sezon bittiğinde Liverpool’un kırdığı rekorlara yenileri eklenmiş olacak. Liverpool taraftarları Anfield’de her maç öncesi koro halinde tek yürek olup “You’ll Never Walk Alone” (Asla Yalnız Yürümeyeceksin) şarkısını söylüyordu ama Kırmızılar 30 yıldır mutlu sona hasretti. Bu yıl zirveye yalnız yürüyüp, hasreti bitirdi. Tebrikler Klopp ve talebeleri.
[Hasan Cücük] 27.6.2020 [TR724]
Geçen sezon 97 puan toplayan Liverpool, ligi yine de ikinci sırada bitiriyordu. Avrupa’da 97 puana ulaşıpta şampiyon olamayan ilk takım olarak, bu yıl ne olursa olsun o şampiyonluk gelmeliydi. Ekim 2015’te göreve gelen Klopp, yıllar geçtikçe takıma rengini vuruyordu. Ama karşısında Pep Guardiola gibi dişli bir rakip vardı. Geçen yıl kazanılan Şampiyonlar Ligi bile artık Liverpool taraftarını tatmin etmiyordu. Tek başarı vardı; Premier Lig şampiyonluğu. Sezona transfer yapmadan başlayan Liverpool’un artık herkesin ezbere bildiği bir kadrosu vardı. Yarıştaki bir numaralı rakibi City’ye göre kadro geniş değildi. Kadroya değil, Klopp’un zeka ve oyuncularını geliştirmesine bakıldığında şampiyonluğun en büyük favorisi gösteriliyordu.
Sezonun startıyla birlikte Liverpool fırtına esmeye başladı. City beklenmedik puan kayıpları yaşarken, Liverpool içerde dışarda kazanıyordu. Daha devre bitmeden şampiyonun adı neredeyse belliydi. Artık kafalardaki soru işareti, sezonun bitimine kaç hafta kala şampiyonluğunu ilan edeceği oluyordu.
Pandemi sonrası Premier Lig 17 Haziran’da yeniden santra yaptı. Liverpool, Everton ile berabere kaldı. Ardından Crystal Palace’i 4-0 geçen Liverpool, Chelsea – City maçının sonunu beklemeye başladı. City’nin puan kaybı Liverpool’u bitime 7 hafta kala şampiyon yapacaktı. City, Chelsea engeline takılmazsa kendi göbeğini kendi kesip bir sonraki maçında şampiyon olacaktı. Rakibi ise City olacaktı. Ancak bir sonraki maça kalmadan Chelsea, City’yi 2-1 yenip bitime 7 hafta kala puan farkı 23 olunca Liverpool resmen şampiyonluğunu ilan etti. Son iki yılın şampiyonu City’ye bitime 7 hafta kala 23 puan fark atmak, her takımın harcı değildi.
Liverpool taraftarının 30 yıl yolunu gözlediği şampiyonluk hasreti nihayet sonlandı. Liverpool, hasreti sonlandırmaya 2013-14 sezonunda Brendan Rodgers, 2018-19 sezonunda ise Jürgen Klopp ile çok yaklaşmasına rağmen ikisinde de kupayı Manchester City’ye kaptırmıştı. Kırmızılar, 30 yıllık süreçte bir kez UEFA Kupası’nı (2001), iki kez Şampiyonlar Ligi’ni (2005 ve 2019), üç kez de UEFA Süper Kupa’yı (2002, 2006, 2019) kazanmasına rağmen Premier Lig şampiyonluğuna bir türlü ulaşamadı. Liverpool son şampiyonluğunu gördüğünde İngiltere’nin başbakanlık koltuğunda ‘demir leydi’ Margaret Thatcher oturuyordu. Aradan 6 başbakan geçti. Değişmeyen iki şey vardı; Liverpool’un şampiyonluk hasreti ve Kraliçe Elizabeht’in tahta oturmaya devam etmesiydi.
30 yılın hasreti sıradan bir şampiyonluk olmazdı. Kupa rekorlarla gelmeliydi. Daha bitime 7 hafta kala şampiyonluğunu ilan eden Liverpool, Premier Lig tarihinde şampiyonluğunu en erken ilan eden takım oldu. Kırdığı rekorlar sadece bununla sınırlı olmadı. İşte 31. hafta itibariyle Liverpool’un bu sezon kırdığı rekorlardan bir demet.
Liverpool, 24 Şubat 2020’de West Ham United’ı 3-2 yenerek üst üste 21. iç saha galibiyetini elde etti ve Manchester City’nin 2011-12 sezonundaki 20 maçlık iç saha galibiyet rekorunu kırdı. Liverpool, Bournemouth ve Crystal Palace’ı da yenerek bu rekoru 23 maça çıkardı. Liverpool, 31. haftadaki Crystal Palace galibiyetiyle Manchester City’nin ligde 18 maç üst üste aldığı galibiyet rekorunu egale etti.
1 Şubat 2020’de Southampton’u 4-0 yenen Liverpool, City ile arasındaki puan farkını 22’ye çıkararak Premier Lig tarihinde açılan en büyük puan farkı rekorunu kırdı. Sonrasında bu fark 25’e kadar çıktı. 11 Ocak’ta Tottenham’ı 1-0 yenen ve 61 puana ulaşan Liverpool, Avrupa’daki 5 büyük ligde ilk 21 maçta en fazla puan toplayan takım rekorunu kırdı. Liverpool, Tottenham galibiyetiyle Premier Lig’de 38 maçta en çok puan toplayan takım rekorunu kırdı (104). Eski rekor, City ve Chelsea’ye aitti (102 puan).
Liverpool, 29 Ocak 2020’de oynanan West Ham United maçına kadar ligdeki 19 takımdan 18’ini yenmişti. West Ham’ı da 2-0 mağlup eden Jürgen Klopp’un ekibi, 128 yıllık kulüp tarihinde ilk kez İngiltere’nin en üst düzey ligindeki tüm takımları yenmeyi başarmış oldu. Mohamed Salah, 2003’ten (Michael Owen) bu yana Liverpool formasıyla üst üste 3 sezon resmi maçlarda 20 gol barajını yakalayan ilk oyuncu oldu.
Daha sezonun bitimine 7 hafta var ve Liverpool’un kıracağı yeni rekorlar bulunuyor. Sezon bittiğinde Liverpool’un kırdığı rekorlara yenileri eklenmiş olacak. Liverpool taraftarları Anfield’de her maç öncesi koro halinde tek yürek olup “You’ll Never Walk Alone” (Asla Yalnız Yürümeyeceksin) şarkısını söylüyordu ama Kırmızılar 30 yıldır mutlu sona hasretti. Bu yıl zirveye yalnız yürüyüp, hasreti bitirdi. Tebrikler Klopp ve talebeleri.
[Hasan Cücük] 27.6.2020 [TR724]
Ten putuna inen balyoz [Dr. Reşit Haylamaz]
Kâbe’deki putları kırmak kolaydır; elinize balyozu alıp yamacına geçersiniz ve İbrâhîmvârî bir azimle tuz-buz edersiniz! Ancak, zihinlere yerleşmiş, gelenek ve görenek halinde toplumun damarlarında yuvalanıp tortulaşan putları kırıp yok etmek öyle kolay değildir!
Şüphesiz Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem), Câhiliyye’ye ait bütün putları yok etmek için gelmiş bir peygamberdi; geldi ve 23 yıl gibi bir zamanın içinde, “tedricilik” esasına dayalı ve sözle destekli bir uygulama ile bu putların bütününü yerle bir etti, “üstesinden gelinebilir” olduğunu fiilen göstererek ruhunun ufkuna yürüdü.
Ten putu da bunlardan birisiydi.
Bakışlar bulanık, anlayışlar da kıttı.
Ancak, bunlar da düzelecekti.
Farklı ortamlarda ve defalarca, “İdareci olarak size, saçları üzüm gibi ve kıvırcık, Habeşli siyâhî bir köle dahi tayin edilse, dinleyin ve itaat edin!” buyurdu. Şüphesiz ki bu, saçları üzüm gibi ve kıvırcık, Habeşli siyâhî köleyi hor ve hakir görmek değildi; bilakis, “Belki sizin nazarınızda böyle birisinin kıymet-i harbiyesi yok. Ancak o da insan ve sizler öyle değişeceksiniz ki bugün hiç yanına yaklaşmadığınız bu tür insanlara yarın kuzu kuzu itaat edeceksiniz!” anlamında bir yönlendirme, muhataplarını yarınlara hazırlama manasını taşıyordu.
Bir önceki yazıdan hatırlayalım; siyah tenli Hazreti Bereke’yi (Ümmü Eymen), beyaz tenli Zeyd İbn-i Hârise (radıyallahu anh) ile evlendirmişti Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).
Bu evlilikten bir yıl sonra (risâletin 5. yılı) Hazreti Üsâme dünyaya geldi.
Doğumundan itibaren Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gözbebeğiydi Hazreti Üsâme (radıyallahu anh). O kadar severdi ki onu, artık insanlar ona, adından ziyade “hıbbü Rasûlillah” diye hitap eder olmuştu.
Ancak, beklenenin aksine Hazreti Üsâme (radıyallahu anh), babasının değil, annesinin rengini taşıyordu.
Yani, siyah tenliydi.
Garipsenmişti; hem de yıllar süren bir garipseme!
Fırsat avcılarının ağzında dolaşan yeni bir sakız daha vardı; Üsâme’nin ten rengi.
Hatta farklılığı dillerine dolayan, nesebinin babası Zeyd İbn-i Hârise ile olan bağını şüpheli bulanlar bile oldu.
Fırsatını bulmuş, kaynatıyorlardı!
Bu putu yıkmak, yıllar sürdü.
Kimin ne olduğunu çok iyi bilen Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kulağına da gelmişti bunlar.
Ne Ümmü Eymen’den şüphesi vardı ne de Zeyd İbn-i Hârise hakkında tereddüdü!
Üzülmüştü…
Bir gün baba-oğul aynı örtünün altında uzanmış, “kaylûle” yapıyorlardı. Bu sırada Medîne’ye, insanların eline-koluna, yüzüne-gözüne bakarak okumalar yapan Mücezzez adında bir “kavvâf” gelmişti. Adamın işi, beden dilini okumaktı ve kimsenin bir şey demesine fırsat vermeden, örtünün dışına taşmış ayaklara bakmaya başladı. Önce, garipliği o da gördü ve daha dikkatli bakmaya başladı; büyük olanlar beyaz, küçükleri ise siyah olan ayakları görünce, etrafına döndü ve kendinden emin bir şekilde önce küçükleri, ardından da büyükleri göstererek, “Bunlar, bunlardandır!” dedi.
Bunun anlamı, ‘renk farklılığını garipseyebilirsiniz ama hiç tereddüdünüz olmasın ki bu çocuk, bu adamın oğludur!’ demekti.
Bu sırada Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) adamı takip ediyordu ve bunları duyar duymaz hâne-i saâdetlerine girdi; o kadar sevinmişti ki mübarek yüzü gülüyordu! Bir taraftan da annelerimize, “Görüyor musunuz?” diyordu. “Adam, Üsâme’nin, Zeyd’in oğlu olduğunu söylüyor!”
Şüphesi yoktu; ancak şüpheleri izale eden bu tavır O’nun da hoşuna gitmişti!
Zaten O (sallallahu aleyhi ve sellem), zayıf ve güçsüzlerin, horlanıp ezilenlerin yanında yer alıyordu; şiddete muhatap olup hakkı yenilen hangi kadın, istismar edilen hangi çocuk veya insan yerine konulmayan hangi köle varsa Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında görüyordu!
Uygulamalı olarak babası Hazreti Zeyd üzerinden “kölelik” putunu kırıp dağıtan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), şimdi de oğlu Hazreti Üsâme ile “ten” putuna balyoz indirecekti.
Bir gün yanına, Fâtıma Bint-i Kays çıkageldi; kocasının kendisini boşadığını ve nafaka da vermek istemediğini söylüyor, bir çözüm veya yol göstermesini istiyordu.
“İddetin bitince bana haber et!” diyerek onu, bir yakının yanına gönderdi.
Sevinmişti Hazreti Fâtıma! Kendisiyle Resûlullah’ın evleneceğini zannediyor ve ayakları yerden kesilircesine bir huzur yaşıyordu.
Üç ay sonra yeniden huzura geldi; iki taliplisinin olduğunu söylüyor ve ne yapması gerektiğini soruyordu!
Resûlullah’ın adresi farklıydı; genç ve siyah tenli Üsâme’yi (radıyallahu anh) gösterdi ona; “Üsâme ile evlen, Üsâme!” diyor ve ısrar ediyordu.
Bir süreliğine tereddüt geçirdi asil kadın Hazreti Fâtıma. Ancak, Nebevî ısrar devam ediyordu; “Allah ve Resûlü’ne itaatte hayır vardır!”
Belli ki bu ısrarın bir anlamı vardı ve kabul etti Fâtıma Bint-i Kays (radıyallahu anhâ).
Ten putuna (buna “gen” de diyebilirsiniz) bir darbe daha indirmiş ve işin pratiğini yaparak uygulanabilir olduğunu göstermişti. O günden sonra herkesin dudaklarını ısırarak ve taaccüble konuştuğu, “A.. gerçekten de olabiliyormuş!” şeklindeki konuydu bu!
Arkası da geldi.
Ağır hastalık geçirdiği son günleriydi. Kıvırcık saçlı ve esmer güzeli Üsâme’yi yanına çağırarak İslâm ordusunun kumandanı ilan etti.
O gün Hazreti Üsâme (radıyallahu anh), 18 yaşındaydı.
Hem yaşının küçüklüğü, hem kölelikten gelen birisinin oğlu olması ve hem de teninin rengi yine gündem oldu.
Çoğunluk baş tâcı etse de bazı kimseler tarafından bunlar bir türlü hazmedilemiyordu.
Konuşulanlar, O’nun da kulağına gelmişti.
Gurûbundan iki gün önce ashâbına döndü ve “Ey İnsanlar!” diye başladı sözlerine. “Vallahi de siz, Üsâme’nin kumandanlığına itiraz edip karşı çıktığınız gibi onun babası konusunda da aynı tavrı sergilemiş, onun kumandanlığı hususunda da ileri geri beyanlarda bulunmuştunuz!” diyordu. Sonra da ilave etti:
“Allah hakkı için o, imaret vazifesini yerine getirmeye en layık kişidir. Şu da bir gerçek ki benim için onun babası, insanların en sevimlisiydi; ondan sonra da Üsâme, bana en sevgili olandır!”
Bir taraftan da zemin yoklaması yapıyordu; yanına gelip de orduyla birlikte sefere çıkma izni alanlara konuyu hatırlatıyor ve “Üsâme ordusunu sakın geri bırakmayn; onu gönderme işini yerine getirin!” tembihinde bulunuyordu.
Sancağını da kendi elleriyle vermiş, Hazreti Üsâme’yi dualarla Cürüf’e uğurlamıştı.
Pazartesi günü gurûb ettiğinde o sancak, saçları kıvırcık ve siyâhî bir delikanlının omuzlarında dalgalanıyordu.
Yeni halife Hazreti Ebû Bekir de (radıyallahu anh) kararlıydı; itiraz seslerine o da kulağını kapadı ve ilk işi, Resûlullah’ın tayin ettiği kumandanı hedeflenen yere göndermek oldu. Hatta, bir müddet onunla birlikte yürüdü; atının üzerindeki kumandan hedefine giderken, torunu yaşındaki Üsâme’nin yanında Halîfe, yaya yürüyordu!
Bir de ricası vardı; ortalığın toz-duman olduğu şu günlerde, Hazreti Ömer gibi bir ferâsete “izin” vermesini, hilafet makamında yanında bırakmasını istiyordu!
[Dr. Reşit Haylamaz] 27.6.2020 [TR724]
Şüphesiz Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem), Câhiliyye’ye ait bütün putları yok etmek için gelmiş bir peygamberdi; geldi ve 23 yıl gibi bir zamanın içinde, “tedricilik” esasına dayalı ve sözle destekli bir uygulama ile bu putların bütününü yerle bir etti, “üstesinden gelinebilir” olduğunu fiilen göstererek ruhunun ufkuna yürüdü.
Ten putu da bunlardan birisiydi.
Bakışlar bulanık, anlayışlar da kıttı.
Ancak, bunlar da düzelecekti.
Farklı ortamlarda ve defalarca, “İdareci olarak size, saçları üzüm gibi ve kıvırcık, Habeşli siyâhî bir köle dahi tayin edilse, dinleyin ve itaat edin!” buyurdu. Şüphesiz ki bu, saçları üzüm gibi ve kıvırcık, Habeşli siyâhî köleyi hor ve hakir görmek değildi; bilakis, “Belki sizin nazarınızda böyle birisinin kıymet-i harbiyesi yok. Ancak o da insan ve sizler öyle değişeceksiniz ki bugün hiç yanına yaklaşmadığınız bu tür insanlara yarın kuzu kuzu itaat edeceksiniz!” anlamında bir yönlendirme, muhataplarını yarınlara hazırlama manasını taşıyordu.
Bir önceki yazıdan hatırlayalım; siyah tenli Hazreti Bereke’yi (Ümmü Eymen), beyaz tenli Zeyd İbn-i Hârise (radıyallahu anh) ile evlendirmişti Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).
Bu evlilikten bir yıl sonra (risâletin 5. yılı) Hazreti Üsâme dünyaya geldi.
Doğumundan itibaren Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gözbebeğiydi Hazreti Üsâme (radıyallahu anh). O kadar severdi ki onu, artık insanlar ona, adından ziyade “hıbbü Rasûlillah” diye hitap eder olmuştu.
Ancak, beklenenin aksine Hazreti Üsâme (radıyallahu anh), babasının değil, annesinin rengini taşıyordu.
Yani, siyah tenliydi.
Garipsenmişti; hem de yıllar süren bir garipseme!
Fırsat avcılarının ağzında dolaşan yeni bir sakız daha vardı; Üsâme’nin ten rengi.
Hatta farklılığı dillerine dolayan, nesebinin babası Zeyd İbn-i Hârise ile olan bağını şüpheli bulanlar bile oldu.
Fırsatını bulmuş, kaynatıyorlardı!
Bu putu yıkmak, yıllar sürdü.
Kimin ne olduğunu çok iyi bilen Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kulağına da gelmişti bunlar.
Ne Ümmü Eymen’den şüphesi vardı ne de Zeyd İbn-i Hârise hakkında tereddüdü!
Üzülmüştü…
Bir gün baba-oğul aynı örtünün altında uzanmış, “kaylûle” yapıyorlardı. Bu sırada Medîne’ye, insanların eline-koluna, yüzüne-gözüne bakarak okumalar yapan Mücezzez adında bir “kavvâf” gelmişti. Adamın işi, beden dilini okumaktı ve kimsenin bir şey demesine fırsat vermeden, örtünün dışına taşmış ayaklara bakmaya başladı. Önce, garipliği o da gördü ve daha dikkatli bakmaya başladı; büyük olanlar beyaz, küçükleri ise siyah olan ayakları görünce, etrafına döndü ve kendinden emin bir şekilde önce küçükleri, ardından da büyükleri göstererek, “Bunlar, bunlardandır!” dedi.
Bunun anlamı, ‘renk farklılığını garipseyebilirsiniz ama hiç tereddüdünüz olmasın ki bu çocuk, bu adamın oğludur!’ demekti.
Bu sırada Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) adamı takip ediyordu ve bunları duyar duymaz hâne-i saâdetlerine girdi; o kadar sevinmişti ki mübarek yüzü gülüyordu! Bir taraftan da annelerimize, “Görüyor musunuz?” diyordu. “Adam, Üsâme’nin, Zeyd’in oğlu olduğunu söylüyor!”
Şüphesi yoktu; ancak şüpheleri izale eden bu tavır O’nun da hoşuna gitmişti!
Zaten O (sallallahu aleyhi ve sellem), zayıf ve güçsüzlerin, horlanıp ezilenlerin yanında yer alıyordu; şiddete muhatap olup hakkı yenilen hangi kadın, istismar edilen hangi çocuk veya insan yerine konulmayan hangi köle varsa Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında görüyordu!
Uygulamalı olarak babası Hazreti Zeyd üzerinden “kölelik” putunu kırıp dağıtan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), şimdi de oğlu Hazreti Üsâme ile “ten” putuna balyoz indirecekti.
Bir gün yanına, Fâtıma Bint-i Kays çıkageldi; kocasının kendisini boşadığını ve nafaka da vermek istemediğini söylüyor, bir çözüm veya yol göstermesini istiyordu.
“İddetin bitince bana haber et!” diyerek onu, bir yakının yanına gönderdi.
Sevinmişti Hazreti Fâtıma! Kendisiyle Resûlullah’ın evleneceğini zannediyor ve ayakları yerden kesilircesine bir huzur yaşıyordu.
Üç ay sonra yeniden huzura geldi; iki taliplisinin olduğunu söylüyor ve ne yapması gerektiğini soruyordu!
Resûlullah’ın adresi farklıydı; genç ve siyah tenli Üsâme’yi (radıyallahu anh) gösterdi ona; “Üsâme ile evlen, Üsâme!” diyor ve ısrar ediyordu.
Bir süreliğine tereddüt geçirdi asil kadın Hazreti Fâtıma. Ancak, Nebevî ısrar devam ediyordu; “Allah ve Resûlü’ne itaatte hayır vardır!”
Belli ki bu ısrarın bir anlamı vardı ve kabul etti Fâtıma Bint-i Kays (radıyallahu anhâ).
Ten putuna (buna “gen” de diyebilirsiniz) bir darbe daha indirmiş ve işin pratiğini yaparak uygulanabilir olduğunu göstermişti. O günden sonra herkesin dudaklarını ısırarak ve taaccüble konuştuğu, “A.. gerçekten de olabiliyormuş!” şeklindeki konuydu bu!
Arkası da geldi.
Ağır hastalık geçirdiği son günleriydi. Kıvırcık saçlı ve esmer güzeli Üsâme’yi yanına çağırarak İslâm ordusunun kumandanı ilan etti.
O gün Hazreti Üsâme (radıyallahu anh), 18 yaşındaydı.
Hem yaşının küçüklüğü, hem kölelikten gelen birisinin oğlu olması ve hem de teninin rengi yine gündem oldu.
Çoğunluk baş tâcı etse de bazı kimseler tarafından bunlar bir türlü hazmedilemiyordu.
Konuşulanlar, O’nun da kulağına gelmişti.
Gurûbundan iki gün önce ashâbına döndü ve “Ey İnsanlar!” diye başladı sözlerine. “Vallahi de siz, Üsâme’nin kumandanlığına itiraz edip karşı çıktığınız gibi onun babası konusunda da aynı tavrı sergilemiş, onun kumandanlığı hususunda da ileri geri beyanlarda bulunmuştunuz!” diyordu. Sonra da ilave etti:
“Allah hakkı için o, imaret vazifesini yerine getirmeye en layık kişidir. Şu da bir gerçek ki benim için onun babası, insanların en sevimlisiydi; ondan sonra da Üsâme, bana en sevgili olandır!”
Bir taraftan da zemin yoklaması yapıyordu; yanına gelip de orduyla birlikte sefere çıkma izni alanlara konuyu hatırlatıyor ve “Üsâme ordusunu sakın geri bırakmayn; onu gönderme işini yerine getirin!” tembihinde bulunuyordu.
Sancağını da kendi elleriyle vermiş, Hazreti Üsâme’yi dualarla Cürüf’e uğurlamıştı.
Pazartesi günü gurûb ettiğinde o sancak, saçları kıvırcık ve siyâhî bir delikanlının omuzlarında dalgalanıyordu.
Yeni halife Hazreti Ebû Bekir de (radıyallahu anh) kararlıydı; itiraz seslerine o da kulağını kapadı ve ilk işi, Resûlullah’ın tayin ettiği kumandanı hedeflenen yere göndermek oldu. Hatta, bir müddet onunla birlikte yürüdü; atının üzerindeki kumandan hedefine giderken, torunu yaşındaki Üsâme’nin yanında Halîfe, yaya yürüyordu!
Bir de ricası vardı; ortalığın toz-duman olduğu şu günlerde, Hazreti Ömer gibi bir ferâsete “izin” vermesini, hilafet makamında yanında bırakmasını istiyordu!
[Dr. Reşit Haylamaz] 27.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Başakşehirspor KHK ile kapatılır mı? [Alper Ender Fırat]
Hatırlayacaksınız geçen sene, ligin flaş takımı Başakşehir, 8 puan önde götürdüğü yarışta ligin son haftalarında fren yapmış ve şampiyonluğu Galatasaray’a bırakmıştı. Bu yıl da yarışı ligi lider olarak sürdüren Başakşehir geçen yıl yaptığı gibi bu sene de son anda şampiyon olmaktan vazgeçip yerini Trabzonspor’a bırakır mı? Bırakmazsa başına bir şey gelir mi? Ya da neler gelir şimdiden kestirmek güç ama maçın gidişatını okuyacak olursak bir mahalle dayağına maruz kalması pek muhtemel görünüyor.
Uzun süren Koronalı günlerden sonra tehlike geçmemesine, pandeminin tartışmalı durumu devam etmesine rağmen futbol bütün aleviyle yeniden başladı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da lig bitime yaklaştıkça, gerginlik, agresiflik, hırçınlık da artıyor.
Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın önceki haftalarda lige havlu atmasından sonra Galatasaray’ın da son haftalarda tökezlemesi Trabzonspor’un iştahını bir hayli kabartıyor. Trabzon cephesi, oyundan düşmüş bu kadar dişli rakip varken ‘bu yıl değilse ne zaman’ diye yüksek sesle soruyor? Üstelik Trabzon’un 4 bakan, sayısız bakan yardımcısı, sayılmayacak kadar çok vali, belediye başkanı ile siyaseten tarihinin en görkemli günlerini yaşadığı bir dönemde; Başakşehir gibi arkasında güçlü taraftar ve camia desteği olmayan bir kulübe geçilirsek dükkanı kapatıp gidelim artık diye düşünüyorlar?
Sadece siyaseten gücünün zirvesinde değil Trabzon, AKP medyasının yönetici kadrosu da büyük oranda Trabzonsporlu. Hatta havuzun ASpor’u yayınlarını Trabzonspor ve diğer yabancı takımlar anlayışıyla yürüttüğünü hatırlayalım. Bunlar yetmezmiş gibi havuz medyasının atıl kurtu Salih Tuna denen yazar, hızını alamayıp terör saldırısında hayatını kaybeden Eren Bülbül’ün hatırına Trabzonspor’u koruyup kollayın havasında yazılar bile yazıyor.
Sosyal Medya’da Trabzonlu bakanlara bağlı troller, Başakşehirspor Kapatılsın diye taglar açmaya başladı. Bundan sonuç alınmaz, Başakşehirspor da şampiyon olmaktan vazgeçirilemezse hükümet KHK ile kapatır mı dersiniz?
Geçen hafta kaybedilen iki puandan sonra Başkan Ahmet Ağaoğlu’nun sahaya inip Alanyaspor yöneticisine saldırmasını sadece, puan kaybetmiş bir takım yöneticisinin sinirlerine hakim olamaması şeklinde yorumlayamıyorum. Bu iktidarı arkasına almanın pervasızlığıyla hakemleri, federasyon yöneticilerini ve diğer takımları açıkça tehdit eden bir davranıştı.
Kendisini golf federasyonu başkanı iken tanıdığım ve gerçekte saygın bir insan olarak bildiğim Ahmet Ağaoğlu, Ünal Karaman’ın görevine son verilmesi olayında açıkça görüldüğü gibi maalesef kendi insiyatifiyle yönetmiyor kulübü. Trabzonspor’un onursal başkanlarından talimat alıyor.
Çocukluğumuzun yokluk ve imkansızlıklar içerisinde devlere karşı mücadele eden kahraman takımı gitmiş; yerine muktedirlere sırtını dayamış, sahada olmasa başka yerlerde kazanırız anlayışıyla hareket eden bir takım gelmiş. Şenol Güneşlerin, Ali Kemal Denizcilerin, Cemil Ustaların, Hami Mandıraların, Suat Özyazıcıların ve futbolu sahada yüreğiyle oynayan Trabzon efsanelerinin bütün Türkiye’de sağladığı sempati şu dönemde çarçur ediliyor. Trabzon camiasının iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır sözü üzerine daha çok düşünmesi gerektiği kanaatindeyim.
[Alper Ender Fırat] 27.6.2020 [TR724]
Uzun süren Koronalı günlerden sonra tehlike geçmemesine, pandeminin tartışmalı durumu devam etmesine rağmen futbol bütün aleviyle yeniden başladı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da lig bitime yaklaştıkça, gerginlik, agresiflik, hırçınlık da artıyor.
Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın önceki haftalarda lige havlu atmasından sonra Galatasaray’ın da son haftalarda tökezlemesi Trabzonspor’un iştahını bir hayli kabartıyor. Trabzon cephesi, oyundan düşmüş bu kadar dişli rakip varken ‘bu yıl değilse ne zaman’ diye yüksek sesle soruyor? Üstelik Trabzon’un 4 bakan, sayısız bakan yardımcısı, sayılmayacak kadar çok vali, belediye başkanı ile siyaseten tarihinin en görkemli günlerini yaşadığı bir dönemde; Başakşehir gibi arkasında güçlü taraftar ve camia desteği olmayan bir kulübe geçilirsek dükkanı kapatıp gidelim artık diye düşünüyorlar?
Sadece siyaseten gücünün zirvesinde değil Trabzon, AKP medyasının yönetici kadrosu da büyük oranda Trabzonsporlu. Hatta havuzun ASpor’u yayınlarını Trabzonspor ve diğer yabancı takımlar anlayışıyla yürüttüğünü hatırlayalım. Bunlar yetmezmiş gibi havuz medyasının atıl kurtu Salih Tuna denen yazar, hızını alamayıp terör saldırısında hayatını kaybeden Eren Bülbül’ün hatırına Trabzonspor’u koruyup kollayın havasında yazılar bile yazıyor.
Sosyal Medya’da Trabzonlu bakanlara bağlı troller, Başakşehirspor Kapatılsın diye taglar açmaya başladı. Bundan sonuç alınmaz, Başakşehirspor da şampiyon olmaktan vazgeçirilemezse hükümet KHK ile kapatır mı dersiniz?
Geçen hafta kaybedilen iki puandan sonra Başkan Ahmet Ağaoğlu’nun sahaya inip Alanyaspor yöneticisine saldırmasını sadece, puan kaybetmiş bir takım yöneticisinin sinirlerine hakim olamaması şeklinde yorumlayamıyorum. Bu iktidarı arkasına almanın pervasızlığıyla hakemleri, federasyon yöneticilerini ve diğer takımları açıkça tehdit eden bir davranıştı.
Kendisini golf federasyonu başkanı iken tanıdığım ve gerçekte saygın bir insan olarak bildiğim Ahmet Ağaoğlu, Ünal Karaman’ın görevine son verilmesi olayında açıkça görüldüğü gibi maalesef kendi insiyatifiyle yönetmiyor kulübü. Trabzonspor’un onursal başkanlarından talimat alıyor.
Çocukluğumuzun yokluk ve imkansızlıklar içerisinde devlere karşı mücadele eden kahraman takımı gitmiş; yerine muktedirlere sırtını dayamış, sahada olmasa başka yerlerde kazanırız anlayışıyla hareket eden bir takım gelmiş. Şenol Güneşlerin, Ali Kemal Denizcilerin, Cemil Ustaların, Hami Mandıraların, Suat Özyazıcıların ve futbolu sahada yüreğiyle oynayan Trabzon efsanelerinin bütün Türkiye’de sağladığı sempati şu dönemde çarçur ediliyor. Trabzon camiasının iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır sözü üzerine daha çok düşünmesi gerektiği kanaatindeyim.
[Alper Ender Fırat] 27.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Yarım kalanlar [M.Nedim Hazar]
Başlamak ve bitirmek… İki kelimeden öte iki mefhum. Her biri bir olgu, bir olay örgüsü, yola koyuluş, varış/vuslat ve ayrılık. Bitirebilmenin verdiği mutluluk, bitirmenin verdiği hüzün.
Bir başlangıç ve son varsa mutluluk mümkün elbette! Ya yarıda kalmışlığın öyküsü?
Bir dışavurum olarak sanat, diğerkâm bir içsellikle, beğenilme veya anlaşılma kaygısı ve istekliliği ile gerçekleştirilsin ya da “sanat sanat içindir” anlayışı ile ortaya konulsun farketmeksizin varoluşsal bir gereksinim ve kendini gerçekleştirme eylemi olarak “sunma”, “ortaya koyma”, “sergileme” eylemlerini ifa etmiş oluyor. Her sanat dalında bir eser ortaya konulmak üzere bir yolculuğa çıkıyor/çıkarıyor bizi. Kimi varıyor yolun sonuna, kimi son halkasını beklemekte, kimi ise sürgün yarıda kalmışlığa. Bu yarıda kalmışlığın elbette birçok sebebi mevcut. Bir eserin vaadi dolmuş bir sanatkâr tarafından bitirilemeyişi, eseri ortaya koyan tarafından bir tepki, bir tavır olarak bitirilmeyişi, sanatçıyı rahatsız eden his ve düşüncelerin çıkmazında duyduğu isteksizlik -ve elbette özenle üzerinde durulması gereken bir nokta olarak- eserini kendini tatmin düzeyine taşıyamama düşüncesinden kaynaklı yarıda kalmışlık…
Antoni Gaudi – Sagrada Familia
Sagrada Familia, büyük ihtimalle tarihin en uzun süredir devam eden mimarlık projesi. Bir Katolik kilisesi olarak tasarlanan ve Barselona’da yer alan eserin inşaatı 1882’den beri devam ediyor. Tasarımı heykeltıraş Antoni Gaudi tarafından yapılan Sagrada Familia, tamamlanmamış olsa da sanatçının en büyük başarısı olarak kabul görüyor. Bazı Hıristiyan inanışlarına göre, (benzeri kilise çoktur) kilise tamamlanırsa kıyamet kopacağına inanıldığı için bilinçli olarak inşaat bitirilmemektedir.
Sigmund Weinberg – LEBLEBİCİ HORHOR
“Türkiye’ye sinemayı getiren adam” olarak tanınan Romanya uyruklu Polonya yahudisi Sigmund Weinberg, 1916 yılında dönemin ünlü tiyatrocularından Benliyan Topluluğu ile anlaşarak “Leblebici Horhor” adlı filmi çekmeye başlar. Yapacağı şey aynı adı taşıyan operetin sinemasal uygulamasıdır.
Ne var ki, çekim sırasında başrolü üstlenen oyunculardan birinin ölmesi sonucu çekim yarım kalır. Eğer Weinberg’in başına bu beklenmedik kaza gelmeseydi ”Leblebici Horhor” Türk sinemasının ilk konulu filmi olacaktı.
Aradan yıllar geçer bu kez “Leblebici Horhor’u” Muhsin Ertuğrul, 1923 ve 1934 yıllarında iki kez beyaz perdeye uyarlar. O dönemin ünlü komedyenlerinden İsmet Fahri (Gülünç), “Tombul Aşığın Dört Sevgilisi” sahne oyununu film yapmak ister ve film çekimine başlanır. İsmet Fahri, filmin hem yönetmeni, hem başrol oyuncusudur. Bu kez ortaya çıkan bir anlaşmazlık nedeni ile durum yine değişmez. Bu İlk komedi filmi denemesi de yarım kalır.
Bir bahtsız yarım adam: Hayri Caner!
Türk sinemasının en renkli isimlerinden olan Hayri Caner, 1936 yılında İstanbul’da doğar. Bir süre Çapa Eğitim Enstitüsü’nde okuduktan sonra 1954 yılında Tarık Buğra’nın yönettiği Türkiye Spor Gazetesi’nde spor öyküleri yazarak gazeteciliğe başlar. Aynı yıl Akşam Gazetesi’nde film eleştirmenliği onu yepyeni sulara açar. Si-Sa (Sinema Sanatı), AS (Akademik Sinema), Sinema Ekspres, Film Market (Londra) ve Film Market (İstanbul) dergilerini kurar. Sinemaya 1962 yılında Mahalle Arkadaşları adlı filmle başlayan Caner, kısa sürede değişik fiziği ve yeteneğiyle karakter rollerinin aranan oyuncusu olur. Vur Gözünün Üstüne filmiyle oyunculuğun yanı sıra yönetmenliğe de başlayan Caner, ilk filminden sonraki hiçbir projesini tamamlayamayan yönetmen ve yapımcı olarak tarihe geçer.
Anadolu bölgesi işletmecilerine güvenerek başladığı ya da ön hazırlıklarını sürdürdüğü filmlerin tümü yarım kalacaktır…
Yılmaz Güney ve Türkan Şoray’lı iddialı hayali listelerde ortaya çıkan Caner’in belki de kalibrasyonun üzerinde işlere kalkışmasıdır buna sebep. Süleyman Turan’ın başrolünü oynadığı “Altın Yumruk” ve diğer iki film “Viski Kadın-Pasta ve Arkadaşımın Aşkısın” yarım kalır.
1968 yılında Ajda Pekkan’ın oynadığı ve çekimini bitirdiğini söylediği “Zehirli Hayat” adlı filmin de kayıtlarda yer almadığı görülür. Oysaki o tarihlerde Ajda Pekkan’ın çekimi yarım bırakıp Ankara’ya şarkıcılık yapmaya gittiği bilinmektedir ve Caner, Pekkan’lı filmi Adanalı işletmeciye teslim edemeyip zor durumda kaldığından intihar girişiminde bulunduğunu bir yazısında açıkladığına göre “Zehirli Hayat” filminin de durumu bellidir…
Orson Welles: The Other Side of the Wind
Orson Welles’in 1970’te John Huston, Peter Bogdanovich ve Susan Strasberg’in başrollerinde çekimlerine başladığı filmi The Other Side of the Wind Welles hayattayken ne yazık ki gösterime hazır hale getiremez. 15 yıl sonra usta yönetmen vefat edince de filmin tüm negatifleri rafa kaldırılır. Welles’in çekimleri tamamladığını ama post prodüksiyonu finansman nedeniyle bitiremediğini belirtmek gerek-. Efsane yönetmen J.J. “Jake” Hannaford’un (Huston) sürgünden yıllar sonra Hollywood’a dönüp yeni filmi The Other Side of the Wind‘ın çekimlerine başlamasını konu alan bu filmin tamamlanması için 2015’te Wes Anderson’la Noah Baumbach internetten para toplamış, 2016’da Netflix devreye girip filmin tamamlanması için hazırlıklara başladığını duyurmuştu.
İkinci başrolü üstlenen aktör/yönetmen Bogdanovich ve ünlü yapımcı Frank Marshall filmin tamamlanması için ekibe yardımcı olmuşlar. Yeni gelen haberlere göre film tamamlanmış, hatta 16 ocakta Santa Monica’da ilk gösterimleri yapılmış. Tabii bu ilk gösterimlere sadece davetli olanlar katılabilmiş. Filmin Netflix’teki yayın tarihi henüz açıklanmadı. Belki Netflix’te yayınlanmadan önce Cannes Film Festivali’nde gösterilir.
Nikolay Vasilyeviç Gogol – ÖLÜ CANLAR
“Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık!” der Fyodor Dostoyevski. Rus ve dünya edebiyatında önemli yer tutan gerçekçilik akımının köklerini Gogol’a dayandırır bu sözleriyle. Gogol gerçekten de bir palto misali üstüne giydiği bu akımı her betimleme ve tasvirinde, üslup ve tercihlerini ortaya koyuş biçimiyle, eserlerinde çizdiği gerçeklik tablolarıyla hissettirir. Tabiri caiz ise Gogol gerçekçiliğin babasıdır. Bir manik-depresiftir Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852). Bu depresifliğinin, buhran ve çıkmazlarının doruğa çıktığı noktadan bir dönem öncesine tekabül eden romanı Ölü Canlar’da, gerçekçilik akımını ustalıkla ele aldığı bir dönemi, Rus aristokrasisinin kalburüstü yaşamını ve lükse düşkünlüğünü anlatırken Gogol, diğer yandan da bu savrulma ve çürümüşlüğün eşiğinde köylüye ve yine onların toprak düşkünlüklerine değinir. Kahramanımız Pavel İvanoviç Çiçikov feodal düzen içerisinde idare edilen topraklarda bir ceset toplayıcısı olarak yaşamını idame ettirmektedir. Geleneğin ve insani değerlerin değil toprağın ve feodal beyliğin belirleyici kriter olduğu bu dönemi anlatan romanımız, bütün çarpıklık ve çirkinliklerini Çiçikov üzerinden sergilemektedir. Yazarımız, niyetini gelen tüm eleştirilere rağmen vurgulamaktan kaçınmaz ve der ki; “Rus insanının eksiklerini, ayıplarını göstermek için yazdım onu; yoksa üstünlüklerini, erdemlerini göstermek için değil.”
Ölü Canlar romanıyla Rusya’yı derinden sarsan yazarımız ömrünün geri kalanını Rusya’ya vaadettiği II. cildi tamamlamak için kendisine yöneltilen eleştirilerle, eleştirmenlerle, iç buhranları ve yöneltilen beklentinin verdiği ağır sorumluluk ile mücadele ederek geçirecektir. Daha olumlu karakterlerle bezediği ve romanının bir önceki cildindeki karakterlerin diğer yönlerine de ışık tutacak II. Cilt bir türlü “aslında Çiçikov iyi adamdı” diyemeyecektir. Kaybetmekten korktuğu yazarlık yeteneğini yitirme kaygısı içerisinde eserin ortaya konma sürecinde yaşadığı ağır, psikolojik travmalar, buhranlar ve ümit kaybı yazarımızı tüketmektedir. Ve trajik bir son buluş! Gogol kendi eserini infaza karar verir. Bir sabah uşağından kimseyi uyandırmadan baca deliğini açmasını ister. O zamana kadar yazdığı ancak kendini tatmin edecek “memnuniyet” hissini vermemesi ve beklentilerin peşinden bir roman yazılamayacağına olan inancı ile eserinin II. ve III. bölümünü sobaya atar Gogol. Elhasıl, kağıtlar yanacak şekilde tekrar yerleştirilir ve nihayetinde yakma işlemini başarıyla tamamlar Gogol. Gözyaşları içerisinde kanepesine uzanır ve seyreyler tükenmişliği tüketmenin acı hazzını.
Wolfgang Amadeus Mozart – REQUIEM
Klasik Batı Müziğinin, en verimli, üretken ve etkili bestekârlarından biridir Mozart. Yapıtları, senfonilere, konçertolara, operaya ve korolu müziklere yol göstermiş ve değer katmıştır. 35 yıllık ömrüne 626 eser sığdırmıştır ünlü bestekâr. Ne ki; 1791 yılında ölümünden kısa bir süre önce ünlü besteci Mozart’a, geride kalmış bir eş tarafından ölen karısının anısına düzenlenecek törende çalınmak üzere bir Requiem (ağıt) bestesi ısmarlanır. O sıralar tanımlanamayan bir hastalığın pençesinde olan sanatçımız, bu isteği tedirginlik ve bir ürkeklik içerisinde kabul eder. Nitekim Requiem’de Mozart’ın kendi ölümünü düşünerek besteyi yaptığı iddia edilir. Çok sendeleyerek, korku ve hatta paranoya hisleri altında geçirdiği bu son dönem eseri sürecinde büyük sanatkâr, içsel bir barikatın etkisi ile eseri tamamlayamadan vefat eder. Eksik notalar öğrencilerinden biri olan Franz Sussmayr tarafından tamamlanır. Sussmayr’ın nokta koyduğu eser daha sonra gizemli müşteriye teslim eder. Besteyi alanın, gizlice müzik eserleri ısmarlayan ve bunları sonradan kendi besteleri olarak tanıtan Franz Von Walsegg olduğu ortaya çıkacaktır. Mozart’ın eşi Contanze, Requiem’in kendi kocasına ait olduğunu ortaya koyar elbette, fakat eserin üzerine o kadar farklı hikayeler anlatılmıştır ki bugün bile eserin hangi kısımlarının değiştirildiği, sonradan eklendiği bilinmemektedir.
Yahya Kemal – RİNDLERİN ÖLÜMÜ
Son dönem edebiyatımıza, klasik şiirimizin ruhunu, duyuşunu, inceliklerini ve ritmini taşıyan Yahya Kemal, modern şiirimizde 19. yy Fransız klasiklerinin etkisiyle hassas, bir şiir estetiği oluşturmuştur. Ona göre, “Şiir: Kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde derunî bir biçimde ifade buluşudur.” Şiire yüklediği mana ve derinliğe, incinebilirlik düzeyinde hassas bir dokunuşla özel bir raf ayıran bu şairin eserlerindeki naiflik benzersizdir. O naiflik ve hakkını verebilme arzusu ki bir deryayı bir kelime için 4 yıl bekletir.
Bir şairin eserini tek bir kelam için 4 yıl yarıda bırakması, bekletmesi.. Kim demiş tamamlamaktır, varmaktır esas olan diye? O duygu ile, o ulaşılmak istenen damak tadı ile çıkmıyorsa bir eser kalsın olduğu yerde diyor Yahya Kemal. Kalsın, beklesin, olgunlaşsın elbet bir gün ansızın tamamlar kendini söylenecek söz. Belki bir selvinin altında gezerken bir serinlik üşüşür de üzerinize, “işte! Buldum!” dersiniz diyor adeta. Bir “serin” kelimesi için selviler bekliyor günlerce, aylarca, yıllarca…
Ve o güzel şiirinde Yahya Kemal söyle diyor;
RİNDLERİN ÖLÜMÜ
Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle;
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış,
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Franz Peter Schubert – BİTMEYEN SENFONİ
Yarım kalmışlığın diğer adı Schubert, yaklaşık 600’ün üzerinde şarkı, 9 senfonisi, operaları, çok sayıda oda müziği ve piyano parçaları mevcuttur. Avusturyalı sanatçımız Schubert’in müziği, insanı her yönüyle kavrayan, çeşitliliği ile insanları kucaklayan bir karakter gösterir. İniş çıkışları ve renkten renge geçişleri ile İnanılmaz bir melodi zenginliği vardır.
1815 yılı için Schubert’in yaşamında bir dönüm noktası denilebilir. Bu süreçte Schubert, daha rahat eserler üretebileceği bir hayat ve fırsat uğruna Viyana’dan ayrılır ve en verimli dönemini yaşar. Gerçekten de bu sürede farklı insanlarla tanışır, sanat camialarına girer çıkar ve verimliliği had safhadadır. Özlediği Viyana’ya 1819’da geri döner ancak 1822 yılı Schubert için kötü günlerin habercisidir. Kendisini ölüme götürecek olan Frengi hastalığının ilk belirtileri görülür ve tedavi imkanları kısıtlıdır. Ancak hastalığı, çalışmasını engelleyemeyecek ve var gücüyle güzel yapıtlar vermeyi sürdürecektir. Çünkü, kendi sözleriyle “beste yapmak, yaşamın tek anlamı”dır. Bu sırada 1827 yılının Mart ayında Beethoven son günlerini yaşamaktadır. Schubert, çok sevdiği, hayranlık duyduğu bu büyük bestecinin 26 Mart 1827 tarihinde düzenlenen cenaze törenine aşk ve şevk ile hasta olmasına rağmen katılır. Gelenek üzere yapılan 38 meşale taşıyıcısından biri olarak görev almıştır.
Schubert denince akla “Bitmemiş Senfoni” gelir elbette. 1822 yılında bestelediği ve “8. Senfoni” olarak da bilinen bu yapıtını Schubert’in tamamlayamadığı bilinmektedir. Yapıt, bugün de “Bitmemiş Senfoni(unfinished symphony)” olarak bilinir. Schubert’in “Bitmemiş Senfoni”si yanı sıra beş adet de “Bitmemiş Sonat”ı vardır. Melodik ve harmonik çatıları tamamlanmış olmalarına rağmen bu beş sonat da tam olarak tamamlanamamıştır. Bunun da nedeni olarak eserlerine ve üretmeye olan düşkünlüğü nedeniyle uygun zaman, yeterli haz ve his frekansını yakalayamadığı gerekçe olarak gösterilir. Hatta 8.senfoninin bitmeme sebebi olarak sunulan bir diğer neden ise Schubert’in o dönemde, çağdaşı olan Beethoven’ın senfonileri etkisi altında kaldığı için üretkenlik ve özgünlük bunalımı yaşadığı iddiasıdır. Schubert 19 Kasım 1828’de yarım kalan eserlerine inat tam bir mesaj bırakmıştır.“inadına üretmek”, “inadına devam” yılmazlığı ile hayata olan bağlılığı ve üretmedeki istekliliğine dair bir sanat yürekliliği bırakmıştır.
Franz Kafka – ŞATO
Modern dünya edebiyatının temsilcisi değil adeta bir modelidir, ikonudur Kafka. Sert, keskin, nerden geldiğinizi anla(ya)madığınız bir gidişe uğurlayan bir eldir adeta. Eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma, otoriteye karşı koyma gibi temaları işlemiştir. “Şato”, Franz Kafka’nın “Amerika” ve “Dava” gibi yarıda bırakılmış/kalmış eserlerindendir. Kafka’nın ölümünden sonra yayımlanan üç romanından biridir. 1922 yılında yazılan roman, 1926 yılında Max Brod tarafından yayımlanacaktır. Eser, K. adlı bir kadastrocunun, esrarengiz bir şatoya kabul edilebilme çabasını konu almaktır; fakat K. ne yaptıysa bir türlü şatoya ulaşamamaktır. Genel üslubu bu olmakla birlikte Kafka okuyucu burada da labirent içerisinde gezdirir. Belirli bir sonuç ve hatta başlangıç kaygısı taşımayan yazar adeta cevabı kendisinin de bilmediği hissine kaptırır okuru ve zaten yazar bilgilendirmeye pek de gönüllü değildir. Cevap verecek kimse yoktur ve okurda kalan izlenimlerden başka ki bu da tatmin edici bir cevaba tekabül etmez. İzler, bekler, ağ örmeye bağ kurmaya çalışırsınız, oysa baktığınız üçüncü gözün gördüğüdür, auktoryal bir üçüncü kişi, bir anlatıcı vardır Kafka’da. Anlatımı kişilerinden, birinin perspektifine teslim ederek yapar bu işi. Kafka’nın derdi kıyıya varmak değildir, müdahale etmez yarıda kalmak ve bırakmak pahasına verir bu hissi. Mühim olan labirentin içinde hissettiklerinizdir. Nitekim sonlu ve sonsuz romanları arasında da pek fark yoktur.
İşte Şato da o bitmeyen eserlerden biri olarak sinemada uyarlanacak, Fransız Yönetmen Michael HANEKE eserin bütün esrarını koruyarak ve iddia edilen olası sonları da reddederek “Şato” romanını yarım haliyle 1997’de sinemada can verecektir bu esere. Haneke, Kafka’nın metnine sadık kalarak yarım kalmışlığı ile eseri yalnızca sinematografik öğelerle parlatacaktır.
Ve film şu sözlerle “bitmek”tedir :
( Filmin Başrolünde yer alan kadastrocu K., ataması yapılan Şatoyu bulamaz ve tek derdi yatacak yer olan K. Kasabadan biri tarafından evine götürülür, konuşma evde geçmektedir)
“Gerstacker’ ın odası ocaktaki ateşle ve bir mumla aydınlatılmıştı, mum ışığında biri kitap okuyordu. Gerstacker’ın annesiydi bu. K.’ya titrek elini uzattı ve onu yanına oturttu. Zorlukla konuşuyordu, dedikleri zorlukla anlaşılıyordu ama dedi ki; …”
Kafka gibi Haneke de burada bitirmektedir sinemasını. Yine de bu eser sinema ve edebiyat tarihine düşülmüş önemli bir referans noktasıdır.
Ve daha nice bekletilen, bitmemiş, bitirilememiş, devam ettirilip sonlandırılmaya çalışılmış müzik, mimari, edebiyat gibi sanat dallarında eser örnekleri mevcut elbette. Samuel Taylor Coleridge’nin meşhur 300 satır olması gerekirken (ki bu şiir rüyada bir nüsha halinde ezberletildiği iddiası ile yazılmıştır) 50 satırda, ilhamsızlıktan yarım kalan “Bitmemiş Şiir”i, Gilbert Stuart’ın 1 dolarlık banknotların üzerinde yer alan ABD eski başkanı George Washington’ın hiçbir zaman bitiril(e)memiş portresi, Leonardo Da Vinci’nin meşhur yarım kalan at heykeli veya Antoni Gaudi’nin bir türlü kullanıma açılamayan mimari bütünlük arz edecek motifler bulunamıyor diye bitirilemeyen Katolik Kilisesi vs…
Kafka- AMERİKA
Amerika, Franz Kafka’nın yazmaya başladığı ilk romandır. Fakat yazar, 1911 yılının sonundan 1914 yılına kadar aralıklarla üzerinde çalıştığı ve Der Verschollene (Kayıp Kişi) başlığını vermeyi düşündüğü kitabının, yalnızca “Ateşçi” başlıklı bölümü 1913 yılında ayrı bir öykü olarak yayınlayabilmiştir. Franz Kafka’nın ölümünden sonra, Karl Roßmann adlı on altı yaşındaki Avrupalı bir göçmenin, yaşadığı yerde adının karıştığı bir skandaldan kaçmak için New York’a gidişini ve bu süreçte yaşadıklarını anlatan bu romanı, Max Brod tarafından 1927 yılında Amerika başlığıyla yayınlamış.
Oğuz Atay: EYLEMBİLİM
Edebiyatımızın en önemli isimlerinden Oğuz Atay’ın hayatını kaybettiği sırada üzerinde çalıştığı bir roman bulunuyor. Eylembilim isimli bu yarım kalmış çalışmanın yayımlanma hikayesi de son derece ilginç.
Eylembilim’in tamamlanan kısımları, ilk olarak yazarın kendi günlüğü olan “Günlük” kitabından yayımlanıyor. Ancak daha sonra, romanın kayda değer bir bölümü isimsiz birisi tarafından Atay’ın ailesine gönderiliyor. Romana neredeyse seksen sayfalık bir bölüm daha eklenince, Eylembilim günümüzde de bulabileceğiniz haliyle, kendi içinde bir kitap olarak yayımlanıyor
VE SON ÖRNEK: Elmore Leonard’ın MAVİ DÜŞLER’i
Elmore John Leonard, ismi en çok bilinen Amerikalı romancı ve senaryo yazarından biri. “The Bounty Hunters” adlı ilk romanı 1953’te yayımlayan Leonard, neredeyse tamamı ‘best seller’ olan 45 romana imza atmıştı. Ve tabii ödüller: Edgar Allen Poe En İyi Roman Ödülü ve Uluslararası Polisiye Yazarları Ödülü gibi çok sayıda ödüle layık görülen Leonard’ın “Get Shorty”, “Out of Sight”, “ Out of Sight”, “Hombre”, “Mr. Majestyk” ve Quentin Tarantino’nun yönettiği “Jackie Brown” ve “Rum Punch” adlı romanları ve 3:10 to Yuma ve The Tall T isimli öyküleri sinemaya uyarlanırken, halen devam eden Justified adlı televizyon dizisinin de ilham kaynağı oldu.
Suç, kurgu ve gerilim türü romanların ‘Pîr’i olarak anılan Leonard, 87 yaşında geçtiğimiz temmuz ayında felç geçirmeden önce 46. romanı olan “Blue Dreams (Mavi Düşler)” adlı eseri üzerinde çalışıyordu. Ancak ömrü vefa etmeyince kendisi gibi yazar olan oğlu Peter, babasının yarım bıraktığı romanı tamamlamak üzere kolları sıvadığını açıkladı. Babasının cenaze töreninde ünlü yazarın uzun süredir araştırmacılığını yapan Greg Sutter ve ailenin diğer üyeleri ile konuştuğunu ve yarım kalanı romanı tamamlama kararı aldığını söylerken, “Blue Dreams”de olayların yine Stetson kovboy şapkalı polis memuru Raylan Givens çevresinde döndüğünü sözlerine ekledi.
Görülüyor ki; sanatta yarıda kalmışlık bazen bir kader, bazen bir tercih ve bazen bir tamamlanış. Frederic Mercury’nin Queen albümünden olan jübile şarkısında gecen sözlerde vurguladığı gibi kimi için hayat “inadına üretmek” ve tamamlamak arzusu ile bütünleşmiş bir “The show must go on” parodisi, kimileri için doruk noktaya ulaşmadıkça erişmenin, tamamlanmanın bir mana ihtiva etmediği ve çok daha anlamlı bir tercih olarak bir yarıda kalı…
[M.Nedim Hazar] 27.6.2020 [TR724]
Bir başlangıç ve son varsa mutluluk mümkün elbette! Ya yarıda kalmışlığın öyküsü?
Bir dışavurum olarak sanat, diğerkâm bir içsellikle, beğenilme veya anlaşılma kaygısı ve istekliliği ile gerçekleştirilsin ya da “sanat sanat içindir” anlayışı ile ortaya konulsun farketmeksizin varoluşsal bir gereksinim ve kendini gerçekleştirme eylemi olarak “sunma”, “ortaya koyma”, “sergileme” eylemlerini ifa etmiş oluyor. Her sanat dalında bir eser ortaya konulmak üzere bir yolculuğa çıkıyor/çıkarıyor bizi. Kimi varıyor yolun sonuna, kimi son halkasını beklemekte, kimi ise sürgün yarıda kalmışlığa. Bu yarıda kalmışlığın elbette birçok sebebi mevcut. Bir eserin vaadi dolmuş bir sanatkâr tarafından bitirilemeyişi, eseri ortaya koyan tarafından bir tepki, bir tavır olarak bitirilmeyişi, sanatçıyı rahatsız eden his ve düşüncelerin çıkmazında duyduğu isteksizlik -ve elbette özenle üzerinde durulması gereken bir nokta olarak- eserini kendini tatmin düzeyine taşıyamama düşüncesinden kaynaklı yarıda kalmışlık…
Antoni Gaudi – Sagrada Familia
Sagrada Familia, büyük ihtimalle tarihin en uzun süredir devam eden mimarlık projesi. Bir Katolik kilisesi olarak tasarlanan ve Barselona’da yer alan eserin inşaatı 1882’den beri devam ediyor. Tasarımı heykeltıraş Antoni Gaudi tarafından yapılan Sagrada Familia, tamamlanmamış olsa da sanatçının en büyük başarısı olarak kabul görüyor. Bazı Hıristiyan inanışlarına göre, (benzeri kilise çoktur) kilise tamamlanırsa kıyamet kopacağına inanıldığı için bilinçli olarak inşaat bitirilmemektedir.
Sigmund Weinberg – LEBLEBİCİ HORHOR
“Türkiye’ye sinemayı getiren adam” olarak tanınan Romanya uyruklu Polonya yahudisi Sigmund Weinberg, 1916 yılında dönemin ünlü tiyatrocularından Benliyan Topluluğu ile anlaşarak “Leblebici Horhor” adlı filmi çekmeye başlar. Yapacağı şey aynı adı taşıyan operetin sinemasal uygulamasıdır.
Ne var ki, çekim sırasında başrolü üstlenen oyunculardan birinin ölmesi sonucu çekim yarım kalır. Eğer Weinberg’in başına bu beklenmedik kaza gelmeseydi ”Leblebici Horhor” Türk sinemasının ilk konulu filmi olacaktı.
Aradan yıllar geçer bu kez “Leblebici Horhor’u” Muhsin Ertuğrul, 1923 ve 1934 yıllarında iki kez beyaz perdeye uyarlar. O dönemin ünlü komedyenlerinden İsmet Fahri (Gülünç), “Tombul Aşığın Dört Sevgilisi” sahne oyununu film yapmak ister ve film çekimine başlanır. İsmet Fahri, filmin hem yönetmeni, hem başrol oyuncusudur. Bu kez ortaya çıkan bir anlaşmazlık nedeni ile durum yine değişmez. Bu İlk komedi filmi denemesi de yarım kalır.
Bir bahtsız yarım adam: Hayri Caner!
Türk sinemasının en renkli isimlerinden olan Hayri Caner, 1936 yılında İstanbul’da doğar. Bir süre Çapa Eğitim Enstitüsü’nde okuduktan sonra 1954 yılında Tarık Buğra’nın yönettiği Türkiye Spor Gazetesi’nde spor öyküleri yazarak gazeteciliğe başlar. Aynı yıl Akşam Gazetesi’nde film eleştirmenliği onu yepyeni sulara açar. Si-Sa (Sinema Sanatı), AS (Akademik Sinema), Sinema Ekspres, Film Market (Londra) ve Film Market (İstanbul) dergilerini kurar. Sinemaya 1962 yılında Mahalle Arkadaşları adlı filmle başlayan Caner, kısa sürede değişik fiziği ve yeteneğiyle karakter rollerinin aranan oyuncusu olur. Vur Gözünün Üstüne filmiyle oyunculuğun yanı sıra yönetmenliğe de başlayan Caner, ilk filminden sonraki hiçbir projesini tamamlayamayan yönetmen ve yapımcı olarak tarihe geçer.
Anadolu bölgesi işletmecilerine güvenerek başladığı ya da ön hazırlıklarını sürdürdüğü filmlerin tümü yarım kalacaktır…
Yılmaz Güney ve Türkan Şoray’lı iddialı hayali listelerde ortaya çıkan Caner’in belki de kalibrasyonun üzerinde işlere kalkışmasıdır buna sebep. Süleyman Turan’ın başrolünü oynadığı “Altın Yumruk” ve diğer iki film “Viski Kadın-Pasta ve Arkadaşımın Aşkısın” yarım kalır.
1968 yılında Ajda Pekkan’ın oynadığı ve çekimini bitirdiğini söylediği “Zehirli Hayat” adlı filmin de kayıtlarda yer almadığı görülür. Oysaki o tarihlerde Ajda Pekkan’ın çekimi yarım bırakıp Ankara’ya şarkıcılık yapmaya gittiği bilinmektedir ve Caner, Pekkan’lı filmi Adanalı işletmeciye teslim edemeyip zor durumda kaldığından intihar girişiminde bulunduğunu bir yazısında açıkladığına göre “Zehirli Hayat” filminin de durumu bellidir…
Orson Welles: The Other Side of the Wind
Orson Welles’in 1970’te John Huston, Peter Bogdanovich ve Susan Strasberg’in başrollerinde çekimlerine başladığı filmi The Other Side of the Wind Welles hayattayken ne yazık ki gösterime hazır hale getiremez. 15 yıl sonra usta yönetmen vefat edince de filmin tüm negatifleri rafa kaldırılır. Welles’in çekimleri tamamladığını ama post prodüksiyonu finansman nedeniyle bitiremediğini belirtmek gerek-. Efsane yönetmen J.J. “Jake” Hannaford’un (Huston) sürgünden yıllar sonra Hollywood’a dönüp yeni filmi The Other Side of the Wind‘ın çekimlerine başlamasını konu alan bu filmin tamamlanması için 2015’te Wes Anderson’la Noah Baumbach internetten para toplamış, 2016’da Netflix devreye girip filmin tamamlanması için hazırlıklara başladığını duyurmuştu.
İkinci başrolü üstlenen aktör/yönetmen Bogdanovich ve ünlü yapımcı Frank Marshall filmin tamamlanması için ekibe yardımcı olmuşlar. Yeni gelen haberlere göre film tamamlanmış, hatta 16 ocakta Santa Monica’da ilk gösterimleri yapılmış. Tabii bu ilk gösterimlere sadece davetli olanlar katılabilmiş. Filmin Netflix’teki yayın tarihi henüz açıklanmadı. Belki Netflix’te yayınlanmadan önce Cannes Film Festivali’nde gösterilir.
Nikolay Vasilyeviç Gogol – ÖLÜ CANLAR
“Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık!” der Fyodor Dostoyevski. Rus ve dünya edebiyatında önemli yer tutan gerçekçilik akımının köklerini Gogol’a dayandırır bu sözleriyle. Gogol gerçekten de bir palto misali üstüne giydiği bu akımı her betimleme ve tasvirinde, üslup ve tercihlerini ortaya koyuş biçimiyle, eserlerinde çizdiği gerçeklik tablolarıyla hissettirir. Tabiri caiz ise Gogol gerçekçiliğin babasıdır. Bir manik-depresiftir Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852). Bu depresifliğinin, buhran ve çıkmazlarının doruğa çıktığı noktadan bir dönem öncesine tekabül eden romanı Ölü Canlar’da, gerçekçilik akımını ustalıkla ele aldığı bir dönemi, Rus aristokrasisinin kalburüstü yaşamını ve lükse düşkünlüğünü anlatırken Gogol, diğer yandan da bu savrulma ve çürümüşlüğün eşiğinde köylüye ve yine onların toprak düşkünlüklerine değinir. Kahramanımız Pavel İvanoviç Çiçikov feodal düzen içerisinde idare edilen topraklarda bir ceset toplayıcısı olarak yaşamını idame ettirmektedir. Geleneğin ve insani değerlerin değil toprağın ve feodal beyliğin belirleyici kriter olduğu bu dönemi anlatan romanımız, bütün çarpıklık ve çirkinliklerini Çiçikov üzerinden sergilemektedir. Yazarımız, niyetini gelen tüm eleştirilere rağmen vurgulamaktan kaçınmaz ve der ki; “Rus insanının eksiklerini, ayıplarını göstermek için yazdım onu; yoksa üstünlüklerini, erdemlerini göstermek için değil.”
Ölü Canlar romanıyla Rusya’yı derinden sarsan yazarımız ömrünün geri kalanını Rusya’ya vaadettiği II. cildi tamamlamak için kendisine yöneltilen eleştirilerle, eleştirmenlerle, iç buhranları ve yöneltilen beklentinin verdiği ağır sorumluluk ile mücadele ederek geçirecektir. Daha olumlu karakterlerle bezediği ve romanının bir önceki cildindeki karakterlerin diğer yönlerine de ışık tutacak II. Cilt bir türlü “aslında Çiçikov iyi adamdı” diyemeyecektir. Kaybetmekten korktuğu yazarlık yeteneğini yitirme kaygısı içerisinde eserin ortaya konma sürecinde yaşadığı ağır, psikolojik travmalar, buhranlar ve ümit kaybı yazarımızı tüketmektedir. Ve trajik bir son buluş! Gogol kendi eserini infaza karar verir. Bir sabah uşağından kimseyi uyandırmadan baca deliğini açmasını ister. O zamana kadar yazdığı ancak kendini tatmin edecek “memnuniyet” hissini vermemesi ve beklentilerin peşinden bir roman yazılamayacağına olan inancı ile eserinin II. ve III. bölümünü sobaya atar Gogol. Elhasıl, kağıtlar yanacak şekilde tekrar yerleştirilir ve nihayetinde yakma işlemini başarıyla tamamlar Gogol. Gözyaşları içerisinde kanepesine uzanır ve seyreyler tükenmişliği tüketmenin acı hazzını.
Wolfgang Amadeus Mozart – REQUIEM
Klasik Batı Müziğinin, en verimli, üretken ve etkili bestekârlarından biridir Mozart. Yapıtları, senfonilere, konçertolara, operaya ve korolu müziklere yol göstermiş ve değer katmıştır. 35 yıllık ömrüne 626 eser sığdırmıştır ünlü bestekâr. Ne ki; 1791 yılında ölümünden kısa bir süre önce ünlü besteci Mozart’a, geride kalmış bir eş tarafından ölen karısının anısına düzenlenecek törende çalınmak üzere bir Requiem (ağıt) bestesi ısmarlanır. O sıralar tanımlanamayan bir hastalığın pençesinde olan sanatçımız, bu isteği tedirginlik ve bir ürkeklik içerisinde kabul eder. Nitekim Requiem’de Mozart’ın kendi ölümünü düşünerek besteyi yaptığı iddia edilir. Çok sendeleyerek, korku ve hatta paranoya hisleri altında geçirdiği bu son dönem eseri sürecinde büyük sanatkâr, içsel bir barikatın etkisi ile eseri tamamlayamadan vefat eder. Eksik notalar öğrencilerinden biri olan Franz Sussmayr tarafından tamamlanır. Sussmayr’ın nokta koyduğu eser daha sonra gizemli müşteriye teslim eder. Besteyi alanın, gizlice müzik eserleri ısmarlayan ve bunları sonradan kendi besteleri olarak tanıtan Franz Von Walsegg olduğu ortaya çıkacaktır. Mozart’ın eşi Contanze, Requiem’in kendi kocasına ait olduğunu ortaya koyar elbette, fakat eserin üzerine o kadar farklı hikayeler anlatılmıştır ki bugün bile eserin hangi kısımlarının değiştirildiği, sonradan eklendiği bilinmemektedir.
Yahya Kemal – RİNDLERİN ÖLÜMÜ
Son dönem edebiyatımıza, klasik şiirimizin ruhunu, duyuşunu, inceliklerini ve ritmini taşıyan Yahya Kemal, modern şiirimizde 19. yy Fransız klasiklerinin etkisiyle hassas, bir şiir estetiği oluşturmuştur. Ona göre, “Şiir: Kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde derunî bir biçimde ifade buluşudur.” Şiire yüklediği mana ve derinliğe, incinebilirlik düzeyinde hassas bir dokunuşla özel bir raf ayıran bu şairin eserlerindeki naiflik benzersizdir. O naiflik ve hakkını verebilme arzusu ki bir deryayı bir kelime için 4 yıl bekletir.
Bir şairin eserini tek bir kelam için 4 yıl yarıda bırakması, bekletmesi.. Kim demiş tamamlamaktır, varmaktır esas olan diye? O duygu ile, o ulaşılmak istenen damak tadı ile çıkmıyorsa bir eser kalsın olduğu yerde diyor Yahya Kemal. Kalsın, beklesin, olgunlaşsın elbet bir gün ansızın tamamlar kendini söylenecek söz. Belki bir selvinin altında gezerken bir serinlik üşüşür de üzerinize, “işte! Buldum!” dersiniz diyor adeta. Bir “serin” kelimesi için selviler bekliyor günlerce, aylarca, yıllarca…
Ve o güzel şiirinde Yahya Kemal söyle diyor;
RİNDLERİN ÖLÜMÜ
Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle;
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış,
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Franz Peter Schubert – BİTMEYEN SENFONİ
Yarım kalmışlığın diğer adı Schubert, yaklaşık 600’ün üzerinde şarkı, 9 senfonisi, operaları, çok sayıda oda müziği ve piyano parçaları mevcuttur. Avusturyalı sanatçımız Schubert’in müziği, insanı her yönüyle kavrayan, çeşitliliği ile insanları kucaklayan bir karakter gösterir. İniş çıkışları ve renkten renge geçişleri ile İnanılmaz bir melodi zenginliği vardır.
1815 yılı için Schubert’in yaşamında bir dönüm noktası denilebilir. Bu süreçte Schubert, daha rahat eserler üretebileceği bir hayat ve fırsat uğruna Viyana’dan ayrılır ve en verimli dönemini yaşar. Gerçekten de bu sürede farklı insanlarla tanışır, sanat camialarına girer çıkar ve verimliliği had safhadadır. Özlediği Viyana’ya 1819’da geri döner ancak 1822 yılı Schubert için kötü günlerin habercisidir. Kendisini ölüme götürecek olan Frengi hastalığının ilk belirtileri görülür ve tedavi imkanları kısıtlıdır. Ancak hastalığı, çalışmasını engelleyemeyecek ve var gücüyle güzel yapıtlar vermeyi sürdürecektir. Çünkü, kendi sözleriyle “beste yapmak, yaşamın tek anlamı”dır. Bu sırada 1827 yılının Mart ayında Beethoven son günlerini yaşamaktadır. Schubert, çok sevdiği, hayranlık duyduğu bu büyük bestecinin 26 Mart 1827 tarihinde düzenlenen cenaze törenine aşk ve şevk ile hasta olmasına rağmen katılır. Gelenek üzere yapılan 38 meşale taşıyıcısından biri olarak görev almıştır.
Schubert denince akla “Bitmemiş Senfoni” gelir elbette. 1822 yılında bestelediği ve “8. Senfoni” olarak da bilinen bu yapıtını Schubert’in tamamlayamadığı bilinmektedir. Yapıt, bugün de “Bitmemiş Senfoni(unfinished symphony)” olarak bilinir. Schubert’in “Bitmemiş Senfoni”si yanı sıra beş adet de “Bitmemiş Sonat”ı vardır. Melodik ve harmonik çatıları tamamlanmış olmalarına rağmen bu beş sonat da tam olarak tamamlanamamıştır. Bunun da nedeni olarak eserlerine ve üretmeye olan düşkünlüğü nedeniyle uygun zaman, yeterli haz ve his frekansını yakalayamadığı gerekçe olarak gösterilir. Hatta 8.senfoninin bitmeme sebebi olarak sunulan bir diğer neden ise Schubert’in o dönemde, çağdaşı olan Beethoven’ın senfonileri etkisi altında kaldığı için üretkenlik ve özgünlük bunalımı yaşadığı iddiasıdır. Schubert 19 Kasım 1828’de yarım kalan eserlerine inat tam bir mesaj bırakmıştır.“inadına üretmek”, “inadına devam” yılmazlığı ile hayata olan bağlılığı ve üretmedeki istekliliğine dair bir sanat yürekliliği bırakmıştır.
Franz Kafka – ŞATO
Modern dünya edebiyatının temsilcisi değil adeta bir modelidir, ikonudur Kafka. Sert, keskin, nerden geldiğinizi anla(ya)madığınız bir gidişe uğurlayan bir eldir adeta. Eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma, otoriteye karşı koyma gibi temaları işlemiştir. “Şato”, Franz Kafka’nın “Amerika” ve “Dava” gibi yarıda bırakılmış/kalmış eserlerindendir. Kafka’nın ölümünden sonra yayımlanan üç romanından biridir. 1922 yılında yazılan roman, 1926 yılında Max Brod tarafından yayımlanacaktır. Eser, K. adlı bir kadastrocunun, esrarengiz bir şatoya kabul edilebilme çabasını konu almaktır; fakat K. ne yaptıysa bir türlü şatoya ulaşamamaktır. Genel üslubu bu olmakla birlikte Kafka okuyucu burada da labirent içerisinde gezdirir. Belirli bir sonuç ve hatta başlangıç kaygısı taşımayan yazar adeta cevabı kendisinin de bilmediği hissine kaptırır okuru ve zaten yazar bilgilendirmeye pek de gönüllü değildir. Cevap verecek kimse yoktur ve okurda kalan izlenimlerden başka ki bu da tatmin edici bir cevaba tekabül etmez. İzler, bekler, ağ örmeye bağ kurmaya çalışırsınız, oysa baktığınız üçüncü gözün gördüğüdür, auktoryal bir üçüncü kişi, bir anlatıcı vardır Kafka’da. Anlatımı kişilerinden, birinin perspektifine teslim ederek yapar bu işi. Kafka’nın derdi kıyıya varmak değildir, müdahale etmez yarıda kalmak ve bırakmak pahasına verir bu hissi. Mühim olan labirentin içinde hissettiklerinizdir. Nitekim sonlu ve sonsuz romanları arasında da pek fark yoktur.
İşte Şato da o bitmeyen eserlerden biri olarak sinemada uyarlanacak, Fransız Yönetmen Michael HANEKE eserin bütün esrarını koruyarak ve iddia edilen olası sonları da reddederek “Şato” romanını yarım haliyle 1997’de sinemada can verecektir bu esere. Haneke, Kafka’nın metnine sadık kalarak yarım kalmışlığı ile eseri yalnızca sinematografik öğelerle parlatacaktır.
Ve film şu sözlerle “bitmek”tedir :
( Filmin Başrolünde yer alan kadastrocu K., ataması yapılan Şatoyu bulamaz ve tek derdi yatacak yer olan K. Kasabadan biri tarafından evine götürülür, konuşma evde geçmektedir)
“Gerstacker’ ın odası ocaktaki ateşle ve bir mumla aydınlatılmıştı, mum ışığında biri kitap okuyordu. Gerstacker’ın annesiydi bu. K.’ya titrek elini uzattı ve onu yanına oturttu. Zorlukla konuşuyordu, dedikleri zorlukla anlaşılıyordu ama dedi ki; …”
Kafka gibi Haneke de burada bitirmektedir sinemasını. Yine de bu eser sinema ve edebiyat tarihine düşülmüş önemli bir referans noktasıdır.
Ve daha nice bekletilen, bitmemiş, bitirilememiş, devam ettirilip sonlandırılmaya çalışılmış müzik, mimari, edebiyat gibi sanat dallarında eser örnekleri mevcut elbette. Samuel Taylor Coleridge’nin meşhur 300 satır olması gerekirken (ki bu şiir rüyada bir nüsha halinde ezberletildiği iddiası ile yazılmıştır) 50 satırda, ilhamsızlıktan yarım kalan “Bitmemiş Şiir”i, Gilbert Stuart’ın 1 dolarlık banknotların üzerinde yer alan ABD eski başkanı George Washington’ın hiçbir zaman bitiril(e)memiş portresi, Leonardo Da Vinci’nin meşhur yarım kalan at heykeli veya Antoni Gaudi’nin bir türlü kullanıma açılamayan mimari bütünlük arz edecek motifler bulunamıyor diye bitirilemeyen Katolik Kilisesi vs…
Kafka- AMERİKA
Amerika, Franz Kafka’nın yazmaya başladığı ilk romandır. Fakat yazar, 1911 yılının sonundan 1914 yılına kadar aralıklarla üzerinde çalıştığı ve Der Verschollene (Kayıp Kişi) başlığını vermeyi düşündüğü kitabının, yalnızca “Ateşçi” başlıklı bölümü 1913 yılında ayrı bir öykü olarak yayınlayabilmiştir. Franz Kafka’nın ölümünden sonra, Karl Roßmann adlı on altı yaşındaki Avrupalı bir göçmenin, yaşadığı yerde adının karıştığı bir skandaldan kaçmak için New York’a gidişini ve bu süreçte yaşadıklarını anlatan bu romanı, Max Brod tarafından 1927 yılında Amerika başlığıyla yayınlamış.
Oğuz Atay: EYLEMBİLİM
Edebiyatımızın en önemli isimlerinden Oğuz Atay’ın hayatını kaybettiği sırada üzerinde çalıştığı bir roman bulunuyor. Eylembilim isimli bu yarım kalmış çalışmanın yayımlanma hikayesi de son derece ilginç.
Eylembilim’in tamamlanan kısımları, ilk olarak yazarın kendi günlüğü olan “Günlük” kitabından yayımlanıyor. Ancak daha sonra, romanın kayda değer bir bölümü isimsiz birisi tarafından Atay’ın ailesine gönderiliyor. Romana neredeyse seksen sayfalık bir bölüm daha eklenince, Eylembilim günümüzde de bulabileceğiniz haliyle, kendi içinde bir kitap olarak yayımlanıyor
VE SON ÖRNEK: Elmore Leonard’ın MAVİ DÜŞLER’i
Elmore John Leonard, ismi en çok bilinen Amerikalı romancı ve senaryo yazarından biri. “The Bounty Hunters” adlı ilk romanı 1953’te yayımlayan Leonard, neredeyse tamamı ‘best seller’ olan 45 romana imza atmıştı. Ve tabii ödüller: Edgar Allen Poe En İyi Roman Ödülü ve Uluslararası Polisiye Yazarları Ödülü gibi çok sayıda ödüle layık görülen Leonard’ın “Get Shorty”, “Out of Sight”, “ Out of Sight”, “Hombre”, “Mr. Majestyk” ve Quentin Tarantino’nun yönettiği “Jackie Brown” ve “Rum Punch” adlı romanları ve 3:10 to Yuma ve The Tall T isimli öyküleri sinemaya uyarlanırken, halen devam eden Justified adlı televizyon dizisinin de ilham kaynağı oldu.
Suç, kurgu ve gerilim türü romanların ‘Pîr’i olarak anılan Leonard, 87 yaşında geçtiğimiz temmuz ayında felç geçirmeden önce 46. romanı olan “Blue Dreams (Mavi Düşler)” adlı eseri üzerinde çalışıyordu. Ancak ömrü vefa etmeyince kendisi gibi yazar olan oğlu Peter, babasının yarım bıraktığı romanı tamamlamak üzere kolları sıvadığını açıkladı. Babasının cenaze töreninde ünlü yazarın uzun süredir araştırmacılığını yapan Greg Sutter ve ailenin diğer üyeleri ile konuştuğunu ve yarım kalanı romanı tamamlama kararı aldığını söylerken, “Blue Dreams”de olayların yine Stetson kovboy şapkalı polis memuru Raylan Givens çevresinde döndüğünü sözlerine ekledi.
Görülüyor ki; sanatta yarıda kalmışlık bazen bir kader, bazen bir tercih ve bazen bir tamamlanış. Frederic Mercury’nin Queen albümünden olan jübile şarkısında gecen sözlerde vurguladığı gibi kimi için hayat “inadına üretmek” ve tamamlamak arzusu ile bütünleşmiş bir “The show must go on” parodisi, kimileri için doruk noktaya ulaşmadıkça erişmenin, tamamlanmanın bir mana ihtiva etmediği ve çok daha anlamlı bir tercih olarak bir yarıda kalı…
[M.Nedim Hazar] 27.6.2020 [TR724]
Etiketler:
M.Nedim Hazar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)